بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed KALKAN
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -6-
İ-K
- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Altıncı Cilt İ-K Harfi
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA / 1
• İkrâh; Anlam ve Mâhiyeti
• İnanç Özgürlüğü ve Dinde Zorlama
• Eğitim ve Âile Hayatında Zorlama
• Cihad ve İkrâh/Zorlama
• İslâm Cezâ Hukukunda Temel Cezâlar; Hadler
• Kur’ân-ı Kerim’de Dinde İkrâhın Olmadığı ve İnanç Özgürlüğü
• Konu ile İlgili Birkaç Hadis-i Şerif
• İslâm’a Dâvet Zorbalıkla Yapılmaz
• Tefsirlerden İktibaslar
İLİM / 41
• İlim Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
• Bilgi Kaynakları ve Vahy
• İlim ve İslâm
• Allah'ın Âdem (a.s.)'e İsimleri Öğretmesi
• Hadislerde İlim
• Allah'ın Sıfatı Olarak İlim
• Günümüz ve İlim Kavramının Tahrifi
• “Bilim” ile “İlim” Aynı Şey mi?
• İlim, İslâmîyet’tir
• İlmin Sınırları
• İlim, Ancak Amel Etmek İçin Öğrenilmelidir
• İlmi Gizlemek
• Kur’an’da Temel Eğitim Kavramları; Rab, Fıtrat ve İlim
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
İMAM / 93
• İmam; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İmam Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İmam Kavramı
• İmâmet-i Kübrâ
• İmâmet Sisteminin Temel Özellikleri
• İmâmetin Önemi
• İzinden Gidilen Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları
• Zâlim ve Fâsığın İmameti
• Zâlim ve Fâsık İmama Karşı Kıyam Hakkı
• Cemaat/Teşkilât İmamlığı
• Namaz İmamlığı
- II -
İMAN / 129
• İman; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da İman
• İmanın Artması Eksilmesi
• İmanın Gerektirdikleri
• İman ve İslâm
• İman ve Amel
• İnsan Niçin İman Eder?
İmanın Sebep ve Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)
• Yeniden İmana
• Ey İman Edenler İman Edin
• İmanı Bozan Haller
• Bâtıla İman
İMTİHAN / BELÂ / 173
• Belâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Belâ-İmtihan
• Hadis-i Şeriflerde Belâ-İmtihan
• Peygamberlerin Denenmesi
• Tüm İnsanların ve Mü’minlerin Sınanması
• Kâfir Toplumların İmtihanı
• Müslüman Cemaatin İmtihanı
• Ni’met veya Külfetle Deneme
• Mal ve Evlâtla İmtihan
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• İmtihan Bilinci
• Kullarını İmtihan Konusunda Tasarruf Yalnız Allah’ındır
• Belâ/İmtihan Hakkında Temel Prensipler
İNCİL / 201
• İncil; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İncil Kavramı
• Dört İncil; Yazılışı ve Elde Mevcut En Eski Nüshaları
• Dört İncilin Muhtevâsı
• Kilise Tarafından Sahte (Apokrif) Sayılan İnciller ve Barnaba İncili
• Kur’ân’a Göre Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları
• Muharref İncillerin Karanlık Yüzleri
• Muharref İncillerdeki Yüzlerce Çelişkiye Örnekler
• Muharref İncillere Göre Barış ve Savaş Anlayışı
• Muharref İncillere Göre Hz. İsa’nın Kölelik Anlayışı
• Muharref İncillere Göre Hz. İsa’da Irk Ayrımı
• Muharref İncillere Göre Hadım Olmak ve Evlenmenin Güzel Görülmemesi
• Muharref İncillere Göre Kadın Hakları ve Boşanma
• Ana-Babaya Buğz
• Servet Düşmanlığı ve Tembellik
• Muharref İncillerde Sömürü ve Faiz Anlayışı
- III -
• Muharref İncillere Göre Hz. İsa’nın Suyu Şaraba Çevirmesi
• Bir İslâm Peygamberi; Hz. İsa
• İncillere ve Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
• İncillere Göre Hz. İsa’nın Beşerî Yönleri
• Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
• Hıristiyanlıkta Aslî Günah ve Bunun Keffâreti İçin Oğul’un Çarmıha Gerilmesi Anlayışı
• Tefsirlerden İktibaslar
• İncil ve Hıristiyanlıkla İlgili Bazı Kavramlar
İNFAK / 305
• İnfak; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da İnfak
• Hadislerde İnfak
• Allah'ın Verdiği Her Nimetin İnfakı Vardır
• Malla Yapılan İnfak
• İlimden Yapılan İnfak
• Mutluluktan Yapılan İnfak
• Sağlıktan yapılan İnfak
• Gençlikten Yapılan İnfak
• Güzel Sözle Yapılan İnfak
• Güler Yüzle Yapılan İnfak
• İnfakın Fayda ve Hikmetleri
İNSAN - NÂS / 323
• Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanın İki Yönü
• İnsanın Bazı Temel Özellikleri
• Kur’ân-ı Kerim’de İnsan
a-) İnsanın olumlu özellikleri
b-) İnsanın olumsuz özellikleri
• İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
• İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi
• Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği
• İnsanın Yaratılışı
• İnsanın Yaratılış Gayesi
• İnsanın Konumu ve Görevi
• İnsan Ölünce Ne Olacak?
• Akide Yönünden İnsanlar
• İnsanın değer ve üstünlüğü
• Haklar, Görevleri; Nimetler de Sorumlulukları Doğurur
- IV -
İNZÂR / 344
• İnzâr; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da İnzâr Kavramı
• Mü'minlerin Uyarılması
• Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler
• Çağdaş Davetçi/Uyarıcının, İnzarın Fayda Edip Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti
• Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır
• Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan Toplumlar Helâk Edilmezler
• Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur
İRTİDÂD / 357
• İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
• Mürted
• Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası
• Ridde Savaşları
• Kur'ân-ı Kerim'de İrtidâd Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İrtidâd Kavramı
• Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili
• İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri
• Gizli İrtidâd
• Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik
• Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele
• Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları
• İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici
İSA (a.s.) / 423
• Hz. İsa; Hayatı, Tebliği ve Tevhid Mücâdelesi
• Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa
• Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
• İncillere Göre Hz. İsa’nın Beşerî Yönleri
• Hz. İsa’nın Babasız Doğma Mûcizesi
• Hz. İsa’nın Ref’i ve Nüzûlü Meselesi
• Mehdî
• Deccal
İSLÂM / 462
• İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
• İslâm’ın Gayesi
• İslâm’ın Hükümleri
• İslâm’ın Genel Özellikleri
• İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
• Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
• İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
• Din Olarak İslâm
- V -
• İslâm'a İnanıp Teslim Olan Kimse; Müslim/Müsliman
• İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
• İslâm’ın Tebliği
• İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
İSRÂF / 485
• İsrâf; Anlam ve Mâhiyeti
• Müsrif; İsrafçı, Savurgan
• Cimrilik; İsrâfın Zıddı Olan Aşırılık
• İktisad; Harcamada Orta Yol
• Cömertlik; Allah’ın Verdiğini Allah Yolunda Sarfetmek
• Saçıp Savuranlar Şeytanın Kardeşleridir
• Kur’ân-ı Kerim’de isrâf Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İsrâf Kavramı
• Reklâm; İsrâfı Emreden Şeytânî İllüzyon
• Kapitalizm; Tüketimi ve İsrâfı Dayatan Rejim
• Mal; Dünya Varlığı
• Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
• Rızık Genişliği İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• İnfak; İsrafın Alternatifi
• İnfakın Fayda ve Hikmetleri
• Mal Yığma
• Yeme-İçmede İsraf
• Tefsirlerden İktibaslar
• Tüketim Çılgınlığı ve İnsanımız
• Dünyaya, İsrafla Harcamak İçin Değil; Âhirete Azık Postalamaya Geldik!
İSRÂ VE MÎRAC / 561
• İsrâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Mîrac; Anlam ve Mâhiyeti
• İsrâ Âyetinin Tefsiri
• Adım Adım İsrâ ve Mirac Olayı
• Sidre'de Allah'ın Tecellisi
(Rasûlullah Gerçekten Allah'ı Gördü mü?)
• Kur’ân-ı Kerim’de İsrâ ve Mirac
• Hadis-i Şeriflerde İsrâ ve Mîrac
• İsrâ ve Miracın Hükmü
• İsrâ ve Mirac Kaç Defa Olmuştur?
• İsrâ ve Mi'rac Olayı Bize Neleri Öğretiyor?
• İsrâ ve Mirac, Rûh ile mi, yoksa Beden ve Ruh Birlikte mi Olmuştur?
• Mirac Aklen Mümkündür
• İsrâ ve Mirac Olayına Farklı Yaklaşımlar
(S. Ateş, Hamidullah, M. Esed)
• İsrâ ve Mîrâcın Düşündürdükleri
• Tefsirlerden İktibaslar
- VI -
İSTİÂZE / 669
• İstiâze; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an ve İstiâze
• Şeytandan Kurtuluş, Allah'a Sığınmakla Sağlanır
• Sığınan, Kendisine Sığınılan ve Kendisinden Sığınılan
• Şeytanın İbâdet Edenlere Vesvesesi ve Şeytanı Kaçıran Şey
• Günümüzde İstiâze Anlayışı
• Allah'a Sığınma Tarzı Nasıl Olmalı?
• İstiâze Şuurunun Bize Kazandıracağı Anlayış ve Davranışlar
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR / 683
• İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti
• Istikbâr Duygusu
• Müstekbir
• Müstekbirlerin İlki İblistir
• Müstekbir Tipler
• Müstaz’af
• Müstekbir ve Müstez’af Ilişkisi
• Müstaz’af İnsan Grupları
• Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap
• İstikbârın Sembol Tipleri (Müstekbirlerin Duayenleri)
• İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan Dışındaki Canlılar ve Mü’minler
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA / 703
• Şûrâ/İstişâre; Anlam ve Mâhiyeti
• İstişârenin Fazileti
• Kur’ân-ı Kerim’de Şûrâ/İstişâre
• Rasûlullah’ın Sünnetinde İstişâre ve Konuyla İlgili Hadis-i Şerifler
• İslâm'da Kadınlarla İstişâre
• İstişârenin Önemi
• İstihâre; İstişâreden Sonra Yapılması Gereken Duâ
• İstihârenin Yozlaştırılıp Rüya Falına Dönüştürülmesi
• Tefsirlerden İktibaslar
İSYAN - İTAAT / 749
• İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
• İsyanın İki Yönü
• Ma’siyet Ne Demektir?
• İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
• Tâat Ne Demektir?
• Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
• İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
• İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
• Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları
• İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
- VII -
• Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
• Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
• Nerdesin Ey Güzel İsyan?
İ’TİKÂF / 783
• İtikâf; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İtikâf Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İtikâf
• İ’tikâfın Amacı
• İ’tikâfın Hükmü: Vâcip İ’tikâf, Sünnet İ’tikâf
• İ’tikâfın Vakti ve Müddeti
• İ’tikâfa Giriş ve Çıkış
• İ’tikâf Yapılan Yer
• İ'tikâfın Âdâbı
• İ'tikâfı Bozan Hâl ve Hareketler
• İ’tikâfın Faydaları
• İ’tikâfın İnsana Kazandırdıkları/Hikmetleri
• İ'tikâf, Bir Kutlu Arınış; İnzivâ, Bir Görevden Kaçıştır
İZZET – ZİLLET / 815
• İzzet; Anlam ve Mâhiyeti
• İzzet-i Nefs
• Esmâu’l-Hüsnâdan el-Azîz, el-Muızz ve el-Müzill İsimleri
• Kur’ân-ı Kerim’de İzzet ve Zillet Kavramı
• Azizler ve Zeliller
• Allah'ın İzzeti ile İzzetlenmek
• İzzeti Yanlış Yerde Aramak
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE
KABALIK, KATI YÜREKLİLİK / 845
• Leyn; Anlam ve Mâhiyeti
• Sözün Güzelliği, Tatlı Dille Allah’a Dâvettedir
• Kur’ân-ı Kerim’de Yumuşaklık, Nezâket ve Tatlı Söz
• Hadis-i Şeriflerde Yumuşak Usûl ve Üslûp Konusu
• Hılm (Hilim); Yumuşak Huylu Olmak
• Halîm; Allah’ın Güzel İsimlerinden Biri
• Yumuşaklık ve Kibarlığın Zıddı; Gazap ve Öfke
• İslâm Ahlâkı Açısından Öfke
• Ya Susun Ya da Susmaktan Daha Güzel, Daha Tatlı Şeyler Söyleyin!
• Kalp/Gönül ve Kalbin Halleri
• Kalbin Katılaşıp Hastalanması ve Mühürlenmesi
• Katı Yürek (Ğalîz ve Kasvet İçindeki Kalp)
• Tefsirlerden İktibaslar
- VIII -
KADIN / 899
• Kadın; Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Kadın Konusu
• Hadis-i Şeriflerde Kadın
• Câhilî Düşünce ve Diğer Dinlerde Kadın
• İslâm'da Kadın
• Aile Hayatında Kadın
• Kadının Örtüsü/Tesettür ve Hicab
• Yozlaşan Geleneksel Tavır
• Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın
• Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
• Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate
• İslâmî Harekette Kadın
• Kadın-Erkek Eşitliği mi, Adâlet, Uyum
ve Birbirini Tamamlama mı?
• Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi
KALP / GÖNÜL / 977
• Kalp; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Kalp
• Kur'an'da Kalbin Halleri
• Kalbin Hastalığı ve Mühürlenmesi
• Kalbin Mühürlenmesi Sebep Değil; Sonuçtur
• Kur’an’da Kalp, Kulak ve Gözün Konumu
KARDEŞLİK / 996
• Uhuvvet/Kardeşlik; Anlam ve Mâhiyeti
• İslâm Hukukunda Nesep Yönüyle Kardeşlik Hukuku
• İslâm ve İnsan Kardeşliği
• Tasavvufta Kardeşlik (İhvân) Anlayışı
• Radâ; Sütkardeşliği ve Süt Akrabalığı
• Kan Kardeşliği ve And İçme
• Muâhât; Ensâr ile Muhâcirler Arasında Kardeşlik
• Günümüzde Müslüman Bireyler ve Cemaatler Arasında Kardeşlik
• Selâm; Kardeşliğin Göstergesi
• Îsâr; Kardeşini Kendine Tercih Edecek Özveri
• Kur’ân-ı Kerîm’de Kardeşlik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Kardeşlik Kavramı
• Uhuvvet/Kardeşlik ve Görevlerimiz
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 1 -
Kavram no 89
İman 13
Bk. Din; İman
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
• İkrâh; Anlam ve Mâhiyeti
• İnanç Özgürlüğü ve Dinde Zorlama
• Eğitim ve Âile Hayatında Zorlama
• Cihad ve İkrâh/Zorlama
• İslâm Cezâ Hukukunda Temel Cezâlar; Hadler
• Kur’ân-ı Kerim’de Dinde İkrâhın Olmadığı ve İnanç Özgürlüğü
• Konu ile İlgili Birkaç Hadis-i Şerif
• İslâm’a Dâvet Zorbalıkla Yapılmaz
• Tefsirlerden İktibaslar
“Dinde ikrâh/zorlama (ve baskı) yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, sağlam kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah (her şeyi) işitir, bilir.” 1
İkrâh; Anlam ve Mâhiyeti
İkrâh; Zorlamak, bir kimseyi istemediği ve çirkin gördüğü bir işi yapmaya mecbur tutmak demektir. Bir İslâm hukuku terimi olarak; bir kimsenin başkasına yaptığı, ondaki rızâyı kaldıran veya ehliyetini yok etmediği halde, onun ihtiyârını/seçme hürriyetini bozan, ya da şer'î yükümlülüğü kaldıran korkutma hâlini ifade eder. Mecelle, ikrâhı şöyle târif eder: "İkrâh; bir kimseyi korkutmak sûretiyle rızâsı olmaksızın bir iş işlemek üzere haksız yere zorlamaktır." 2
İslâm'da, insana din, inanç ve vicdan özgürlüğü tanınmış; irâdeyi baskı altına almak ve insanı rızâsı olmayan işlere zorlamak yasaklanmıştır. İknâ etme, güzel öğüt, toleranslı davranış ve en güzel irşad ve eğitim metodunu bulup uygulamak İslâm'ın amacıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et. Onlarla en uygun şekilde mücâdele et. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanı da, doğru yolda yürüyenleri de çok iyi bilir." 3; "Dinde zorlama yoktur. Hak yol, bâtıl yoldan ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allâh'a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir." 4
İkrâhla ilgili 2/Bakara, 256. âyetinin inme sebebi şu olaydır: Huseyn el-Ensârî'nin, müslüman olmayan iki oğlu Ensar'dan bazılarıyla birlikte yiyecek almak üzere Medîne'ye gelmişlerdi. Babaları; "müslüman olmadan sizi bırakmam" dedi. Oğulları İslâm'a girmek istemeyince, Hz. Peygamber'e başvurdu ve; "ben bakıp dururken, benden bir parça olan çocuklarım ateşe mi girsin?" dedi. Bunun
1] 2/Bakara, 256
2] Mecelle, madde 948
3] 16/Nahl, 125
4] 2/Bakara, 256
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerine yukarıdaki âyet nâzil oldu.5
Başka bir âyette irâdesi zorlanan kimse için bazı kolaylıklara işaret edilir: "Mü’minler mü'minleri bırakıp da, kâfirleri dost ve idareci edinmesinler. Kim bunu yaparsa, ona Allah'tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olmanız hâriç. Allah size, asıl kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihâyet gidiş de ancak Onadır." 6 Bu âyetteki; "Onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olmanız hâriç" hükmünün tefsîrini İbn Abbas şöyle yapar: "Bu, kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, diliyle küfür kelimesini söyleyip, işkence ve ölümden kurtulmuş olmasıdır. Böyle yapan kimse hem hayatını kurtarır, hem de o anda günahı kaldırıldığı için, sorumlu olmaz."7 İbn Kesîr, bu konudaki ruhsatı şöyle açıklar: "Bazı yer ve zamanlarda inkârcıların şerrinden korkanlar, niyet ve kalplerinden değil de, dış görünüş bakımından kendilerini koruyacak şekilde davranabilirler." 8
Hanefîlere göre, ölüm tehlikesi ve bir uzvun koparılması gibi ikrâh-ı mülcî sözkonusu olunca, bir kimsenin, diliyle küfür kelimesini açığa vurmasında bir sakınca yoktur. Hz. Peygamber'in Ammar bin Yâsir'e bu konuda verdiği müsâade, en büyük delildir. Ammar'ın ana ve babası inançlarından vazgeçmedikleri için Kureyş müşriklerince şehit edilmiş, kendisi de dayanılmaz işkence karşısında, müşriklerin söylemesini istediği küfür sözlerini söylemiştir. Ammâr'ın durumu Hz. Peygamber'e ulaşınca, kendisine, küfür kelimelerini söylerken kalbinin durumunu sormuştu. Ammâr bin Yâsir; "iman ile mutmain olarak buldum" cevabını verince, Rasûlullah (s.a.s.) "Eğer yine aynı işkenceyi yaparlarsa, onların istedikleri sözleri söyleyip kurtulabilirsin" buyurmuştur. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme inmiştir: "Kalbi iman üzere sâbit ve bununla mutmain olduğu halde, ikrâha uğratılanlar müstesnâ olmak üzere, kim imanından sonra, Allah'ı inkâr ederse, küfre göğsünü açarsa, işte Allah'ın gazabı o gibilerin başınadır. Onların hakkı en büyük azaptır." 9
Hz. Peygamber; "Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır."10 buyurmuştur.
Bu duruma göre, zor altında iken, dil ile küfür kelimesini söylemek, imanın gitmesine sebep teşkil etmez. Zira kalbî tasdik mevcuttur. O şartlarda küfrü gerektiren bir söz söylemekten ve kâfirlerin dediklerini yapmaktan kaçınmak, ölümü göze almakla mümkündür. Bu sebeple, ikrah altında iken küfrü gerektiren söz söylemek câiz olur. Fakat mü’min sabreder, küfür kelimesini söylemez ve bu sebeple katledilirse, büyük sevap kazanır. Zira Ashâb-ı Kirâm'dan Hubeyb b. Adiyy küfür kelimesini, bütün işkencelere rağmen söylemedi ve onu idam ettiler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Hubeyb'e "Seyyidü'ş-Şühedâ" (şehitlerin efendisi) ismini verdi ve buyurdu ki: "O cennette benim arkadaşımdır." İslâm'ı aziz kılmak için kâfirlerin isteklerini yerine getirmekten kaçınmak azîmettir. Küfür kelimesini söyleyip kurtulmak ise bir ruhsattır. 11
5] et-Taberî, Câmiu'l-Beyân, Mısır 1388/1968, III, 14
6] 3/Âl-i İmrân, 28
7] el-Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l Kur'an, Kâhire 1967, IV, 57
8] İbn Kesîr, Tefsîr, Beyrut 1969, I, 357
9] 16/Nahl, 106
10] Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27
11] İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Beyrut 1317, VII, 299-300; Molla Hüsrev, Düreru'l-Hukkâm, İstanbul 1307,II, 270-271; es-Serahsî, Şerhu's-Siyeri'l Kebîr, Kahire 1971, I, 227
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 3 -
Zorlamanın Şartları:
1) Korkutanın, söylediğini yapacak durumda olması: Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre başkasından yardım istemek mümkün olup da, o şekilde tehditten kurtulmak imkân dâhilinde bulunsa bile yine ikrâh hali gerçekleşir.
2) Korkutulanın, korkutulduğu şeyin derhal gerçekleşmesinden korkması: Korkutulan, söylenen şeyi yapmadığı takdirde, tehlikeye mâruz bulunduğu kanaatine sahip olmalıdır. Bu konuda onun gâlip zannı ölçü alınır.
3) Korkutmanın, zorlananın veya yakınlarının mal, can veya uzuvlarına karşı yapılmış olması: Büyük İslâm hukukçusu es-Serahsî (ö. 490/1097) yakınlara karşı vuku bulan korkutma altında yapılan bir satım akdini kıyasa göre geçerli kabul ederken, bunun istihsan prensibine göre bir korkutma sayılacağını belirtir. Çünkü kişiye, babasına veya eşine yapılacak işkence, kendisine yapılacak işkenceden daha ağır gelebilir. 12
İslâm hukukçuları ikrâhı üç kısma ayırır:
1) Tam ikrah: Zorlananın mal, can veya uzvunun telefine yol açabilecek ağırlıktaki ikrah.
2) Eksik ikrah: Malın bir kısmını telefle tehdit, uzuvların telefine yol açmayacak şekildeki dövme, tehdit, hapis ve bağlamakla tehdit bu kısma girer.
3) Yakınlara verilecek zararla ikrah: Ana, baba, dede, nine, çocuklar, torunlar ve eş gibi yakınlardan birisine eziyetle tehdit bu kısma girer.
İkrah hükmü: İkrah, söz ve fiillerin sonuçlarına etki yapar, fakat ehliyetin aslını ortadan kaldırmaz. Geçerli olan ikrah, tam olsun, eksik bulunsun, sözleri hükümden düşürür. Bu nedenle, ikrah altında yapılan ikrarlar geçerli olmaz. Ancak, ikrah hâli kalktıktan sonra rızâ gösterilmesi hali müstesnâdır. Tam ikrah da, eksik ikrah da rızâyı yok eder. Bağlayıcı akid ve sözlerde ise karşılıklı rızâ esastır. Nitekim Kur'an'da: "...Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla değil, ancak karşılıklı rızâya dayanan ticaretle yiyin."13 buyrulmuştur. Hz. Peygamber de; "Bir kimsenin malı, ancak onun gönül hoşluğu ile helâl olur."14 buyurur.
Zorlananın fiilleri, zorlamanın tam veya eksik olmasına göre değişik hükme tâbi olur. Eksik ikrah, zorlananı fiilinin sonucu bakımından mutlak olarak serbest bırakmaz. Meselâ, bir kimse hapisle tehdit edilerek içki içmeye veya bir şahsı öldürmeye zorlansa, teklifi yerine getirirse tamamen sorumlu olur. Çünkü karşılaştığı eziyeti kabul ederek istenilen şeyi yapmayabilir. Söyleneni yapmadığı takdirde uğrayacağı eziyet tahammül edilir cinstendir.
Tam ikrahta ise zorlanan, işlediği fiilden sorumlu olmamakla birlikte, korkutan sorumlu olur. Sorumluluk ikisi arasında yer değiştirmiş bulunur. 15
İcbâr etmek (mecbur bırakmak) mânâsına gelen "cebr" de ikrâhla aynı mâhiyettedir. Cebrin karşılığı (zıddı) "ihtiyâr" meselesi farklıdır. İkrah bazı hallerde; ihtiyârı ifsad eder, bazı hallerde ise; ferdin "iki şerden birisini seçmesi"
12] es-Serahsî, el-Mebsût, XXIV, 93
13] 4/Nisâ, 29
14] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 72
15] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 120-121
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sözkonusu olduğundan, ihtiyâr mevcuttur. Şöyle ki; ikrah altında olan kimsenin, ölüm tehlikesi veya bir uzvunun koparılması sözkonusu olursa "İkrah-ı Mülcî" gündeme girer. Bu halde; hem rızâ, hem ihtiyâr ortadan kalkar. Ancak hapsetmek, dövmek veya bağlamak gibi durumlarda (ölüm tehlikesi ve uzvun koparılması sözkonusu olmadığı sâbit ise) "ikrâh-ı gayri mülcî'den" söz edilebilir. Bu halde ferdin rızâsı yoktur, ancak ihtiyârı mevcuttur.
Ölüm tehlikesi ve uzvun koparılması sözkonusu olursa; diliyle küfür kelimesinin izhar edilmesinde günah yoktur. İkrâh altında iken (dil ile küfür kelimesini) söylemek, imanın gitmesine sebep teşkil etmez. Zira kalben tasdik mevcuttur. O şartlarda dahi; kelime-i küfrü söylemekten ve kâfirlerin dediklerini yapmaktan kaçınmak, ölümü göze almakla mümkündür. Bu sebeple ikrah altında (kelime-i küfrü söylemek) câiz olur. Denildi ki; sabreder; küfür kelimesini söylemez ve bu sebeple katledilirse, büyük sevab kazanır.
İkrah'ın (tehdit'in) sâbit olabilmesi için bazı şartlar vardır. Aksi takdirde ikrah sahih olmaz. Birincisi: Tehdit eden kimsenin (ister devlet, ister ferd olsun); tehdit ettiği şeyi hakikaten yapabilecek kudrette olması gerekir. Bu "İmameyn'in kavlidir. İmam-ı Azâm Ebû Hanife "Zorlama ancak sultandan (devletten) tahakkuk edebilir" buyurmuştur. Çünkü kudret; asker olmadan sağlanamaz. Asker ise devlete bağlıdır. Bu konuda fukahâ ışöyle der: "Bu ihtilâfın kaynağı delile değil, zamana dayanır. İmam-ı Azam'ın zamanında, devletten başka hiçbir güç, tehdit ettiği şeyi yapabilecek kudrette değildir. İmameyn'in zamanında ise; fesâd zuhur etmiş ve iş zorbaların eline geçmiştir. Fetvâ İmameyn'in kavli ile verilir." İkincisi: Mükellefin; tehdit eden kimsenin, tehdit ettiği şeyi yapabileceğine inanması ve korkması şarttır. Meselâ: Bir çocuk, şunu yapmazsan seni döverim dese, ikrah olmaz. Çünkü dediğini yapabilme gücü yoktur; mükellefin de, buna inanması ve korkması düşünülemez. Üçüncüsü: Mükellefin; tehdit edildiği konu; ya kendi hakkı, ya kul hukuku veya Allah Teâlâ'nın hakkı olmalıdır. Kendi malını telef etmesi, başkasının hakkını iptal etmesi, şarap içmesi, zinâ etmesi vs. gibi. Dördüncüsü: Tehdit eden kimsenin; öldürmeyi veya bir uzvu koparmayı zâhiren ilân etmiş olması gerekir. Yani rızâyı yok eden ve ızdırabı beraberinde getiren bir hal gündeme girmelidir. Ferde; herhangi bir zarar vermeyen zorlamalar; "ikrah" hükmünde değildir. Çünkü ikrah olabilmesi için; rızânın kesinlikle ortadan kalkması gerekir. Bu asgarî şarttır. Zira insanın "rızâsı ve ihtiyârı" mevcutken; amellerinden mes'ûl olmaması düşünülemez. 16
İnanç Özgürlüğü ve Dinde Zorlama
Din ve vicdan hürriyetinin temeli, kişinin kendi irâdesiyle istediği kutsala inanması, istediği dini benimsemesi veya benimsememesidir. İtikat, inanç, iman vb. kelimelerin kullanıldığı bu eylem serbestçe inanmayı, inancını açıklamaya zorlanmamayı ve inancından dolayı kınanmamayı gerektirmektedir. Esasında iman etme, bir kutsala inanma, insanın iç dünyasıyla ilgili bir eylem olup bunun yasaklanması fazla bir anlam ifâde etmemektedir.
İnanç hürriyeti, insana insanlık vasfını veren ve en başta gelen bir haktır. İnsanoğlunun elinden inanç hakkını almak isteyen kişi, aslında insanlık vasfını almaktadır. İnanç duygusu, insanda bulunan mânevî bir duygu olduğundan,
16] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, Ölçü Y. İst. 1986, c. 2, s. 522-525
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 5 -
bunların değiştirilmesine yönelebilecek bütün zorlamalar, aslında o inanç sahibinin gerçek dışı görüntü arz etmesine sebep olacaktır. Bu ise, hiçbir inanç için benimsenecek bir durum olmadığı gibi, özellikle İslâm için de sözkonusu olamaz. İşte bundan dolayı, insanlık tarihi boyunca hak dine çağırmak üzere peygamberler ve beraberlerinde vahiyler gönderilmesine rağmen, insanlar zorlanmamış, dinin benimsenip benimsenmemesi konusunda özgür irâdeleriyle başbaşa bırakılmışlardır. İndirilen son vahiyde, yani Kur’an’da da aynı şekilde inanç hürriyeti tanınmaktadır:
“Dinde zorlama yoktur...”17; “De ki: Bu gerçek Rabbinizdendir, artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin...”18; “Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırlardı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?”19; “Öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” 20
Kur’an, inanma olgusunu, insanda bulunan seçme yeteneği ve özgürlüğü üzerine dayandırıyor. Hatta her şeye kaadir olan Allah tarafından olsa bile, böyle bir imanı elde etme yolunun zor kullanma ve baskı biçiminde olmasını geçersiz kılmaktadır. Bundan dolayıdır ki kalbi imanla mutmain olduğu halde dininden dönmeye zorlanan ve Allah’ı inkâr eden bir kimsenin bu inkârını, azâbı hak eden bir inkâr olarak değerlendirmemektedir. Çünkü aslolan, kalbin benimsediğidir. Kaldı ki din konusunda zorlama yapmaya zâten imkân da yoktur. Çünkü din, dudakların tekrarladığı anlamsız kelimelerden ibâret değildir. Böyle olmasaydı Allah, “Herhalde sen, inanmıyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin! Dilesek onların üzerine gökten bir mûcize indiririz de ona boyun eğmek zorunda kalırlar (inanırlar).”21 âyeti gereğince onların iman etmelerini zorunlu hale getirecek etkenler de yaratırdı. Ama insanın inanmasının mânevî/ahlâkî değeri, bu inancın, bir zorlamanın değil; serbest ve özgür irâdenin ürünü olmasına bağlı olduğuna göre “göklerden indirilen” görünür ya da işitilir bir “alâmet/işâret”, karşı durulmaz âşikârlığıyla bu serbest irâde ya da seçim sini ortadan kaldırır ve dolayısıyla insanın mesaja olan inancını ahlâkî değerinden ve anlamından yoksun bırakırdı. Ayrıca insanların gönül rızâsıyla ve kendi seçimleriyle kendisine inanmalarını isteyen doktrinlerin zâten zorlamaya ihtiyaç duymayacağı konusunu da düşünebiliriz. Çünkü zorlamaya ihtiyaç duymak, ancak nefsinde seçim yapma imkânı olmayan noktada devreye giren bir konudur. Bu nedenle -belki de- âyet-i kerime yalnızca “...Tâğûtu inkâr edip Allah’a iman edenlerin, kopmayan sağlam bir kulpa yapıştıkları...”na değinmekle yetinmiştir. Doğrusunu Allah bilir; belki de bu durum, isteyerek iman etmenin doğal bir neticesi gibi takdim edilmiştir. Bunun da ötesinde, İslâm’a dâvet eden kişi, sadece Kur’an’ın belirlediği tebliğ ve uyarı görevini yerine getirmekten sorumludur. Bunun yanısıra Kur’an, insanların iman edip etmemelerinden dâvetçiyi sorumlu tutmaz ki başkalarını İslâm’a girmeye zorlasın.
İşte İslâm’ın öngördüğü bu inanç özgürlüğünden dolayıdır ki, İslâm’ın himâyesi, diğer dinlerden olup kendi kanatları altında yaşayanları da kuşatmış, dinlerinin gerektirdiği şekilde ibâdet etmelerini sağlamış, dinlerinin kurallarını yaşama konusunda idârecilerin zorlamalarını da yasaklamıştır. Bu meyanda
17] 2/Bakara, 256
18] 18/Kehf, 29
19] 10/Yûnus, 99
20] 88/Ğâşiye, 21-22
21] 16/Nahl, 106
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“zimmîlik” tam bir vicdan ve din özgürlüğü teminat altına alıyor, askerliği kaldırıyor, menkul ve gayr-ı menkul bütün mallarını elinde tutuyor, adâleti garantiliyor ve hatta çeşitli gayr-i müslim tebaaya kendi öz kanunlarını tatbik etme imkânı veriyordu. Bunun en güzel örneğini Hz. Peygamber’in savaşlarda din adamlarına karışılmaması yönündeki emirlerinde görmekteyiz.22 Hz. Ömer’in Beyt-i Makdis’e gittiğinde onların kiliselerinde namaz kılmayışının nedeni de, kendisinden sonra müslümanların bu kiliseyi yıkıp enkazı üzerinde bir mescid yapabilecekleri endişesiydi. Bu da İslâm’ın diğer din mensuplarına tanıdığı inanç özgürlüğünü yansıtan başka bir örnektir.
Peki, bu sözünü ettiğimiz inanç özgürlüğünün alanı sınırsız mıdır? Veya bunun kapsamı nedir?
Herkese tanınan bu inanç özgürlüğü, her din mensubunun kendi inanç eğitimlerini yapma özgürlüğünü de beraberinde getirmektedir. Hatta Kur’an’da ve Sünnette, müslüman olmayanların, müslümanlara kendi inançlarının propagandalarını yapmalarını yasaklayan açık hiçbir delil de bulunmamaktadır. Sadece soyut anlamdaki inanç için bir özgürlük tanındığı halde, bunun aynı inancın gerektirdiği bazı davranışlara tanınmaması hem bir çelişki, hem de anlamsız olacaktır. Buna göre müslüman olmayanların İslâm’a ve müslümanlara hakaret etmemeleri, onları küçük düşürücü söz ve eylemlerden sakınmaları şartıyla kendi inançlarını yaşamaları, hatta inançlarının propagandasını yapmaları da İslâm’ın tanımış olduğu inanç özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir. Belki ilk bakışta böyle bir özgürlüğün tanınması anormal karşılanabilir. Ancak İslâm, kâfirlerin güç kullanmadan ve İslâm’ı küçük düşürmeden kendilerini ifâde etmelerinden ve kendi inançlarının propagandalarını yapmalarından etkilenmeyecek kadar mükemmelliğe sahip bir dindir ve müntesiplerinin de aynı mükemmelliğe sahip olmaları ve inançlarını belirlenen ölçüler çerçevesinde yaşayıp yaymaya çalışmaları durumunda diğer din mensuplarının propagandalarından etkilenmeyeceğini öngörür. Hatta müslümanların kendi dinlerine olan bağlılıkları ve samimiyetleri, dolayısıyla İslâm’a olan güvenleri, başka din mensuplarının tebliğ/misyonerlik faâliyetlerinden rahatsız olmamalarını gerektirir. Dolayısıyla müslüman olmayanların faâliyetlerinden rahatsızlık duymanın, bazen müslümanlarda bir inanç sorununun ve İslâm’ın istediği görevleri yeterince yerine getirmemenin bir belirtisi olarak ortaya çıktığını düşünüyoruz. Diğer bir ifâdeyle, müslümanların kendilerine yabancılaşmalarına paralel olarak dinlerine olan güvenlerinin sarsılması, diğer din mensuplarının faâliyetlerinden rahatsızlık duymalarına, buna bağlı olarak da sadece söylem olarak sahip oldukları inançlarının rencide edilmiş olacağı endişesine kapılmalarına neden olmaktadır. Aslında İslâm’ın yaşandığı bir toplumda başka dinlerin rağbet görmesi de sözkonusu olamaz.
İnanç, ibâdet, ahlâk ve sosyal hayatla ilgili hükümleri ihtivâ eden Kur’an, muhâliflerinden, Kur’an’ın bir benzerini getirmeleri için meydan okumaktadır.23 Kur’an’la ilgili bu meydan okumaya karşılık, birileri, bu alanların birinde veya hepsinde Kur’an’dan daha üstün görüş ve hükümlere sahip olduğunu ileri sürecek olsa, din adına, bu kimsenin, görüşlerini anlatmasına engel olmamız mümkün değildir. Aksi takdirde, meydan okumanın hiçbir anlamı kalmaz. Aslında
22] Bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/300; IV/240; V/358
23] Bk. 2/Bakara, 23; 10/Yûnus, 38; 11/Hûd, 13; 21/Enbiyâ, 24; 17/İsrâ, 88; 27/Neml, 64
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 7 -
muhâlif görüşlerin seslendirilmesine fırsat vermeyenler, kendi inanç ve görüşleri konusunda endişesi olanlardır. Müslümanların ise böyle bir endişeleri yoktur. 24
Hz. Peygamber de, kendisine gelen hıristiyanların, kendi ibâdetlerini yapmaları için mescidini kullanmalarına müsâade etmiş, hatta mescidde onlarla tartışmış, hıristiyanların, Kur’an’a aykırı olan görüşlerini özgür bir şekilde dile getirmelerine fırsat tanımıştır. 25
O halde, her din mensubu, sahip olduğu inancını başkalarına zorla benimsetmeye girişmediği veya bu inancını başkalarına hakaret etme aracı olarak kullanmadığı sürece inanç özgürlüğü kapsamındadır. Aksi takdirde inanç özgürlüğünden söz edilemez.
Bakara sûresinin 256. âyeti, hiç kimseyi dinini bırakmaya zorlayamayacağımızı ifâde ettiği gibi, aynı zamanda bizi dinimizden uzaklaşmaya kimsenin zorlayamayacağı anlamındadır. Çünkü bu özgürlüğün garantisi, hiç kimsenin kimseye saldırmamasına bağlıdır. Düşünceleri hafife alanlar, dinlerle alay edenler, kendi konumlarını koruyup hayatlarına devam ederlerken “inanç hürriyetine saygı göstermek gerekir” denmesi de doğru değildir.
İslâm Dini, bu anlamda düşünce özgürlüğünü garanti altına almıştır. Ancak bu özgürlük salt düşünce sınırları içinde geçerlidir. Ayrıca insanların birbirleriyle diyaloga girmeleri, tartışmaları, birbirlerini inandırmaları veya düşüncelerinin doğruluğuna iknâ etmeleri amacıyla böyle bir inanç ve düşünce özgürlüğü tanınmıştır. Yoksa, insanların hayatlarına ve fikirlerine anarşinin egemen olmasına sebep olacak mutlak ve kayıtsız-şartsız bir özgürlük sözkonusu değildir.
Dinde Zorlama/Dine Girişte Zorlama
Dinde zorlama konusu, aslında inanç özgürlüğü konusuyla doğrudan ilgilidir. Konuyla ilgili olarak sürekli gündemde tutulan Bakara sûresinin 256. âyeti çoğu zaman kişilerin düşünceleri doğrultusunda farklı alanlara çekilmekte, dolayısıyla yanlış yorumlanmakta ve âyetin, Kur’an bütünlüğü içindeki maksadı kaybolmaktadır. Hatta birbirlerinden farklı düşünenlerin bile kendi düşüncelerine dayanak kabul ettikleri bir âyet şeklinde algılanmaktadır.
Bu âyet ile ilgili olarak müfessirlerden farklı görüşler rivâyet edilmiştir. Bu görüşlerin başlıcaları şunlardır:
Bu âyet, sadece cizye veren ehl-i kitaba mahsustur
Daha önce yahûdi iken müslüman olan ve kendi çocuklarını da İslâm’a girmeye zorlayan ensâr hakkındadır.
Genel anlamda hiç kimsenin İslâm’a zorlanamayacağı hakkındadır.
Bu âyet, savaşmayı emreden âyetlerle neshedilmiştir.
Bu görüşlerin iki açıdan farklılık arz ettiklerini görüyoruz. Birincisi, âyetin muhtevâsıyla ilgilidir. Şöyle ki: Âyet, müslümanları, başkalarını zorla İslâm’a tâbi kılmaya çalışmaktan nehyeden bir yasa hükmünde midir? Yoksa “Dinde zorlama olayının gerçekleşmeyeceğini” bir realite olarak haber verme konumunda
24] M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Ana Konuları, s. 265-267
25] Bk. İbn Kesir, Tefsir, I/348
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mıdır? İkincisi ise, âyette yer alan “din” mefhumundan ne kastedildiği ile ilgilidir. Şöyle ki: Burada “din” kelime-i şehâdetle temsil edilen görsel bir şekilden mi ibârettir? Yoksa, dinden murad, akîde temeline dayalı geniş ve kapsamlı bir vâkıa mıdır?
Yukarıdaki görüşlerden ilk üçünü benimseyenler, sözkonusu âyeti müslümanları başkalarını zorla İslâm’a tâbi kılmaya çalışmaktan nehyeden bir yasa gibi değerlendirmekte, bunun sonucu olarak dini de görsel şekilden ibâret olan ve kelime-i şehâdetle temsil edilen bir düşünce olarak görmek durumundadırlar. Çünkü dinin temeli olan iman, nefsin boyun eğmesinden ibârettir. Nefsin boyun eğmesi de hiçbir zaman zorlama ile gerçekleşmez. Bu değerlendirmeye göre âyetin, dinin kabul veya reddedilmesi konusunda zorlama yapılmayacağı ilkesini ihtivâ ettiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Âyeti, “dinde zorlama olayının gerçekleşmeyeceğini” bir realite olarak haber verme konumunda görenler ise, doğal olarak dinin ikinci anlamını, yani dinin akîde temeline dayalı ve geniş kapsamlı bir vâkıa olduğunu esas alacaklardır. Başka bir ifâdeyle, bu görüşte olanlar âyetin, dinin kabul veya reddi konusundaki zorlamayı değil; dinin yaşanmasındaki zorlamayı yasakladığını savuşmuşlardır.
Âyetin sadece ehl-i kitab ile ilgili olduğu görüşünün tutarsız olduğunu da burada belirtmemiz gerekmektedir. Çünkü bu hüküm yalnız ehl-i kitaba mahsus olsaydı, İslâm memleketinde ehl-i kitaptan başkasına eman (can güvenliği) verilmemesi gerekirdi. Oysa, gerek Hz. Peygamber döneminde, gerekse sonraki dönemlerde İslâm’ın egemen olduğu topraklarda ehl-i kitabın dışında olan birçok insanın kendi inançlarına bağlı olarak yaşamalarına engel olunmamıştır. Ayrıca, şu âna kadar müşrikler için “müslüman olma” veya “öldürülme” dışında bir seçeneğin bırakılmaması; ehl-i kitabın ise cizye ödemeyi kabul ettikleri takdirde kendi dinleri konusunda serbest bırakılması şeklindeki uygulamalar, maalesef, “İslâm kendi yasaları altında inanç hürriyetine müsâmaha göstermez” görüşünde olan bazı araştırmacıların bu görüşüne dayanak olmuştur.
Bu âyetin, savaşmayı emreden âyetlerle neshedildiğine dâir görüşe gelince; bunun da tamamen reddedilmesi gereken bir görüş olduğunu belirtelim. Hem bu âyetin neshedildiğini gösterebilecek bir delil mevcut olmadığından, hem de Taberî’nin dediği gibi, hükümler insanlar tarafından değil; Allah tarafından neshedilebileceğinden dolayı26 böyle bir görüş mûteber değildir. Ayrıca aynı âyetin devamındaki “... Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur...”27 ifâdesi de, bu hükmün nüzûlünün, dinin belli olmasından sonra olduğunu göstermekte ve böyle bir mülâhazaya -neshedildiği şeklindeki görüşe- mâni görünmektedir. Hatta üzerinde durduğumuz bu âyetten önceki âyetlerde Allah yolunda cihadın emredilmesi ve bu bağlamda Tâlût-Câlût kıssasının örnek olarak verilmesinden28 dolayı, Kur’an’ı dinleyen ve okuyanın zihninde savaşın, düşmanı İslâm’a sokmak için yapıldığı şeklinde oluşabilecek izlenimi silip, İslâm’a girme konusunda kimseye zorlama yapılamayacağını bildirmek üzere hemen peşinden bu âyetin gelmiş olabileceği de uzak bir ihtimal değildir.
26] Taberî, Tefsir II/357
27] 2/Bakara, 256
28] 2/Bakara, 244-251
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 9 -
Savaşı emreden âyetler tarafından bu âyetin neshedildiğini düşünenlerin, savaşın, dine zorlamak amacını güttüğü görüşünde oldukları da düşünülebilir. Ancak, savaşı emreden âyetler incelendiğinde, savaşın amacının hiçbir zaman dinde zorlama olmadığı görülecektir 29.
Gerçi savaşın dinde zorlamayı öngördüğüne ilişkin iddiâları ve bunlara dâir cevapları ileride ele alacağız; ancak, yeri gelmişken bu konuda delil olarak ileri sürülen “Haram aylar çıkınca (Allah’a) şirk/ortak koşanları nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin. Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.”30 âyeti ile “Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse, dinde sizin kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.”31 meâlindeki âyetlerle ilgili olarak önemli gördüğümüz bir hususu açıklamakta fayda mülâhaza ediyoruz:
İlk bakışta bu iki âyetin, İslâm’a zorlama ve müşriklerin anlaşmalarını/sözleşmelerini kabul etmeme izlenimi verdiği düşünülebilir. Ancak, bu iki âyet, müslümanlara saldırmaya başlayan, sonra da kendileriyle anlaşma yapılan bir grup hakkında inmiştir. Daha sonra bu grup, anlaşmayı bozmaya ve ihânet etmeye niyetlenmiş, müslümanlara karşı hiçbir söz ve anlaşmaya bağlı kalmama düşüncesine kapılmıştır. Nitekim bu âyetlerin yer aldığı âyet grubunda32 bu durum, açık bir biçimde görülmektedir. Özellikle aynı sûrenin 4, 7 ve 12. âyetleri de hedef gösterilen kimselerin, yeminlerine sahip olmayan ve anlaşmayı bozan kimseler olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu gruba katı/sert davranılması ve kayıtsız-şartsız teslim olmanın dışında hiçbir şeyin kabul edilmemesi asla yadırganacak bir husus değildir. Çünkü bunların anlaşmayı bozmadıkları ve ihânet etmedikleri başka türlü değil; ancak bu şekilde anlaşılır.
Din terimi, hem ahlâkî olarak emredici konuların muhtevâsını ve hem de onlara uygun davranmayı ifâde eden ve sonuçta terimin en geniş anlam çerçevesini yansıtan, yani içerdiği akîdevî prensipleri ve bu prensiplerin pratik yansımalarını olduğu kadar insanı ibâdet ettiği objeye karşı yaklaşımını, dolayısıyla “itikad” kavramını içine alan bir terim olduğundan, âyetin gramatik yapısı gereği asıl mânâ ile “dinde zorlama yoktur” şeklinde değil de; “zorlama, dinde yoktur” şeklinde anlaşılması gereken bu hükmün verdiği mesajı şöyle özetleyebiliriz: Bu âyet, zorla din değiştirmenin, her şart altında geçersiz ve temelsiz olduğunu, inanmayan bir kişiyi İslâm’ı kabule zorlamanın büyük bir günah teşkil ettiğini ifâde eden ve İslâm’ın inanmayanların önüne “ya İslâm, ya kılıç” alternatifi koyduğu şeklindeki yaygın safsatayı geçersiz kılan bir hüküm niteliğindedir. Ayrıca, zorla kabul edilen bir imanın geçersiz olduğunu anlattığı gibi, aynı zamanda dinde herhangi bir ameli/ibâdeti zorla yaptırmanın da geçersiz olduğunu vurgulamaktadır. Çünkü zorla kıldırılan bir namaz, zorla tutturulan bir oruç, zorla alınan bir zekât ve zorla yaptırılan diğer ibâdetlerde, dinin istediği maksat olan niyet ve samimiyet gerçekleşmeyecektir.
Bütün bunlardan sonra, özellikle batıda daha çok vurgulanan ve
29] Bk. 2/Bakara, 190-191, 193; 8/Enfâl, 39-40; 8/Tevbe, 13; 22/Hacc, 39-40
30] 9/Tevbe, 5
31] 9/Tevbe, 11
32] 9/Tevbe, 1-13
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanlarca da sık sık gündeme getirilen “inanç ve düşünce özgürlüğü” ilkesine bağlı olarak, İslâm’ın da, insanlara dinsizlik hakkı tanıdığını, bu âyetin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan bir husus olduğunu belirtelim. Bütün dinlerden üstün olsun diye gönderilen hak dinin33 insanların kula kulluk yapmalarına izin vermesi, kendi haline bırakıp onlara seyirci kalması mümkün değildir. Böyle insanların hak dini benimsemeleri için yukarıda anlattığımız yöntemlerle dâvet edilmesi başka; onların dini kabule zorlanması için güç kullanılması ise daha başkadır. İşte İslâm’ın reddettiği husus, birincisi değil; ikincisidir.
Aslında Kur’an’ın ilk indirilen sûrelerinde, Allah tarafından vahyi yalanlayanların kendisine bırakılması ve havâle edilmesinin emredilmesi34 ile de, hakikati inkâr edenlere karşı beşerî cezalandırma yolu yasaklanmış olmaktadır. Hatta savaşla ilgili hükümlerin ağırlıklı olarak yer aldığı Tevbe sûresinin, “Eğer yüz çevirirlerse de ki: ‘Allah bana yeter! Ondan başka ilâh yoktur. Ona dayandım, O, büyük arşın sahibidir.”35 âyeti ile sona ermesi ve dini kabul etmekten kaçınanların kendi hallerine bırakılarak Allah’a tevekkülü önermesi de bu konuda anlamlı bir mesaj içermektedir.
Kur’an’ın meseleye bakışından yola çıkarak sonuçta şunları söyleyebiliriz:
a) İslâm dâvetinin yapısında, hem demir ve ateş gibi maddî güçle yapılan açık zorlamaya; hem de boyun eğdirici psikolojik baskılarla yapılan gizli zorlamaya ihtiyaç hissettirecek bir kapalılık, karmaşıklık ve mantıkî bir problem yoktur.
b) İslâm dâvetinin temel ilkeleri Allah’ın kitabından alınmıştır. Dolayısıyla insanlar kendileri için gerekli olan bu metotları tercih ettikleri için Allah’ın yasasına (sünnetine) aykırılık teşkil etmez.
c) İslâm dini, Allah’ın kitabından alınmıştır. Zorlamayı dâvet vâsıtalarından bir vâsıta olarak kabul etmez.
d) İslâm dâvetçisi, Rabbinin huzurunda sadece Kur’an’ın açıkladığı tebliğ ve uyarı görevinden sorumludur. Tebliğden sonra insanların iman edip etmemelerinden tebliğ yapanı sorumlu tutmaz ki, onları zorlamaya ve onlara sert davranmaya müsâade etsin.
İslâm dâvetinin kaynağı olan Allah’ın kitabı zorla iman edenin imanına değer vermez; âhiret günü ona bu imanının bir yararı da olmaz. Dolayısıyla İslâm zorlamayı emreden bir din olamaz.
Kur’an, tebliğde temel ilkenin hikmet ve güzel öğüt olduğunu, tartışmaya ihtiyaç duyulsa bile bunun güzel bir biçimde yapılması gerektiğini; hiç kimsenin dini kabul etmesi için zorlanamayacağını, çünkü inanma olgusunun kalple ilgili olduğunu defalarca vurgular. İnanç özgürlüğü konusunda da ilkeler koyan Kur’an, müslüman olmayanların kendi inançlarını yaşamalarına müdâhale edilmesini öngören hiçbir girişimi de benimsemez. Hatta diğer inanç sahiplerinin, baskı ve zulme başvurmadan kendi inançlarının propagandasını yapmalarını yasaklayan ve bu konuda müslümanların onları engellemelerini gerektiren bir emrin bulunmadığı da bilinmelidir. İnsanları zorla İslâm’a sokmak, aslında münâfık
33] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9
34] 68/Kalem, 44; 73/Müzzemmil, 11; 74/Müddessir, 11
35] 9/Tevbe, 129
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 11 -
bir toplum oluşturulmasına zemin hazırlamak anlamına gelecektir. Kur’an’ın tebliğde şiddete başvurmayı yasaklaması, normal şartlar altında geçerlidir. Müslüman olmayanların, müslümanlara baskı uygulamaları durumunda müslümanların kendilerini savunma hakları olduğunu, misliyle mukabelede bulunabileceklerini de benimser. Hz. Peygamber’in, nokta hedef göstererek öldürülmesini emrettiği kimseler de bu bağlamda değerlendirilmelidir.
Dinin Pratiğinde/Uygulamada Zorlama
İslâm’ın, herhangi bir kimseyi zorla İslâm’a sokması veya imanın bir gereği ve tezâhürü olan ibâdet ve dinî şiarlara uymaya zorlamasının sözkonusu olmadığını ifade ettik. Ancak bu, İslâm’ın tamamen vicdanlara hapsedilen bir inançtan ibâret olduğu veya bireysel ve toplumsal alanla hiç ilgilenmediği izlenimi vermiş olmuyor mu? Elbette bunun açıklığa kavuşması gerekir.
Bir Alman bilgininin söylediği gibi, yaptırım gücü olmayan hak, anlamsız boş bir sözden ibârettir. Büyük düşünür Muhammed İkbal’in ifâdesiyle de kuvveti olmayan din, sadece ve sadece felsefedir. Bu bakımdan İslâm da sadece gönüllerde yaşayan bir din olsun diye gönderilmiş olamaz. Onun da bireysel ve toplumsal alanla ilgili hukukî düzenlemeleri, bozgunculara karşı yaptırım gücü olan cezâî hükümleri mevcuttur.
Her hukuk sistemi, kendisine tâbi vatandaşları, kanunlarına uymaya mecbur ettiği gibi, İslâm hukuk sistemi de kendi tabiiyetinde yaşayanları, prensiplerine uymaya, getirdiği düzene göre yaşamaya mecbur eder. Bunun içindir ki Kur’an bazı suçlara bazı cezalar getirmiş, birçok ahlâksızlıkların ortadan kaldırılmasını emretmiş, birçok şeyi farz kılmış ve müslümanlara, Allah’ın Rasûlüne ve kendilerinden olan ulu’l-emre itaat etmelerini emretmiştir. Bütün bu hükümleri uygulama alanına koyabilmek için bir güç lâzımdır. Bu güç ister devlet gücü olsun, isterse toplumun mânevî baskısı olsun. Buradan anlaşılmaktadır ki Kur’an, “dinde zorlama yoktur” sözüyle hiçbir zaman, “İslâm hayat nizamında kuvvet ve zor kullanmanın yeri yoktur” dememiştir. 36
Şurası da bir gerçektir ki, Kur’an’ın, hakkında cezalar belirlediği suçlar, ortadan kaldırılması gereken pislikler, toplumun arındırılması gereken kötülüklerdir. Toplumun sağlam olması için bu kötülüklerin toplumun bedeninden uzaklaştırılması amacıyla birtakım yaptırımların kullanılması gereklidir. Çünkü suçluların suçunu unutturacak bir seviyede suçlulara aşırı şefkat göstermek doğru değildir. Caydırıcı cezayı engelleyen her şefkat, aslında onların kötülük yapmasına imkân verir, toplum onların suçlarına mâruz kalır.
Burada şu inceliğe dikkat çekilmesi gerekmektedir: Kur’an, bireysel olarak Allah’a kulluk yapma/ibâdet konusunda bir zorlamayı esas almadığı gibi, yapılan kötülüğün sadece insanın kendisiyle sınırlı olması durumunda bir yaptırımı, yani kuvvet kullanmayı da öngörmez. İslâm’ın yasakladığı davranışlar, toplumu etkilemeye yöneldiğinde veya toplumsal yozlaşmaya zemin hazırlamaya başlaması durumunda kuvvet kullanma devreye girer. Kur’an’ın bazı suçlardan dolayı belirlediği cezaların uygulanması için ileri sürdüğü şartlarda ve Hz. Peygamber’in bazı uygulamalarında meselenin bu yönü ön plana çıkmaktadır.
36] Mevdûdi, Modern Çağda İslâmî Meseleler, s. 224
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Meselâ zinâ, başlı başına yasaklanan bir davranıştır ve Kur’an’da yüz sopa cezâsıyla cezâlandırılması emredilmektedir.37 Ancak, bu cezânın uygulanabilmesi için bu suçu işleyenlerden en az dört şâhit tarafından görülüp tesbit edilecek şekilde işlenmiş olması38 veya suç işleyenler tarafından bundan haberi olmayanların yanında itiraf edilmesi gerekmektedir. Bu şartlar oluşmadığı takdirde kimsenin zinâ yaptığı iddiâsıyla hesaba çekilemeyeceği, hatta bu şartlarla isbat edilmediği/edilemediği halde başkalarına zinâ isnâdında bulunanların da iftirâ suçu işlemiş olduklarından hareketle cezâlandırılacakları ve onlara seksen sopa vurulacağı hususu bir ilke olarak ortaya konmaktadır.39 Dolayısıyla bundan, zinâ suçunun, sadece işleyenlerce bilindiği durumlarda âhiret ile ilgili cezâî sorumluluktan kurtulmamakla beraber, dünyada cezâlandırılmayacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. Yine, hırsızlık yapan birisinin, malı çalınan kişi tarafından Hz. Peygamber’e getirilmesi ve cezânın uygulanacağının bildirilmesi üzerine, mal sahibinin bağışlama isteğini Hz. Peygamber’in, “bana gelmeden önce bağışlasaydın!” diyerek reddetmesi,40 suçun bireysel alanda kaldığı sürece cezâlandırılmayacağını, ama toplumsal bir niteliğe bürününce cezânın vazgeçilmez olacağını ortaya koymaktadır.
Yine, namaz, oruç, hac gibi ibâdetleri yerine getirmeyenlere herhangi bir yaptırım uygulanması öngörülmediği halde, zekât vermeyen/vermek istemeyenlere yönelik Hz. Ebû Bekir’in savaşmak istemesi ve onun bu tavrını diğer sahâbenin de onaylaması, zekâtın sosyal boyutunun olmasıyla izah edilebilir. Diğer bir ifâdeyle, sözgelimi namaz kılmayan, oruç tutmayan bir kişi, bu tavrıyla toplumun diğer bireylerine yönelik herhangi bir hakka tecâvüz etmiş olmamakta; buna karşılık zekâtı vermemekle, başkalarının kendi malı içinde bulunan haklarını gasbetmiş konumda bulunmaktadır. Dolayısıyla işlendiğinde bir yaptırım gerektiren suçlar, bireysel olmaktan çok; toplumsal bir nitelik arzetmektedir.
“Mürtedin Cezâlandırılması” İlkesinin İnanç Özgürlüğü Açısından Değerlendirilmesi: İnanç özgürlüğüne aykırı gibi görünen “mürtedin öldürülmesi” ile ilgili hükmün de, aslında salt dini terketmekten ibâret olan bir suçun cezâsı olarak değil; ancak ve ancak kamu düzenini bozma ve devlete isyan etme suçlarının cezâsı olarak değerlendirilmesi daha isâbetli görünmektedir. Çünkü Kur’an’da irtidad ve mürted bahis konusu edildiği halde, mürtedin dünyada cezâlandırılması ile ilgili bir hükme yer verilmemiş, aynı zamanda münâfıklar "iman ettikten sonra küfre girenler" şeklinde tanıtılmasına rağmen onlara böyle bir cezâ öngörülmemiştir. Kaldı ki Hz. Peygamber döneminde olsun, Ebû Bekir döneminde olsun, meydana gelen irtidad hareketleri, sadece inançları değiştirme ve terketme şeklinde değil; devlete ve kurulu düzene isyan niteliğinde olmuştur. Buna göre Kur’an’ın, tebliğ sırasında güzel öğüdü ve güzel mücâdeleyi esas almasına rağmen, sadece misliyle mukabele kapsamında son çare olarak şiddete başvurmaya ruhsat vermiş olduğunu söyleyebiliriz. 41
37] 24/Nûr, 2
38] 4/Nisâ, 15; 24/Nûr, 13
39] 24/Nûr, 4
40] Ebû Dâvud, Hudûd 14; Nesâî, Kat’u’s-Sârık 5; İbn Mâce, Hudûd 28; Muvattâ’, Hudûd 28
41] Bk. İrtidad Kavramı
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 13 -
Eğitim ve Âile Hayatında Zorlama
Eğitimde fert ve toplumun ıslah edilmesi hedeflendiğinden dolayı, bu konuda belirlenen temel prensip yine hoşgörüdür. Kur’an, müslüman toplumda Allah’ın emirlerinin terkedilmesi veya yasaklarının işlenmesi durumunda ferde yönelik bir şiddeti ve zorlamayı öngörmemiştir. Daha doğrusu, şiddet uygulanarak zorlamanın öngörüldüğü hususlar, ferdî alanla ilgili değil; toplumsal alanla ilgilidir. Zinâ ve zinâ iftirâsı gibi bir suçun isbâtı ve cezâlandırılabilmesi için dört şâhit veya itirafın şart koşulması, -ki bu, işlenen suçun toplumda ifşâ edilmesi anlamına gelmektedir- cezâyı gerektiren diğer suçlarda suç işleyenin suçunu gizlemesinin hoş görülmesi veya işlediği suçu ifşâ etme zorunda olduğuna dâir bir hükmün bulunmayışı, cezâların toplumsal boyutunu göstermektedir. Bundan dolayıdır ki Kur’an’ın eğitim sürecinde şiddete ve zorlamaya başvurmaya ruhsat verdiği veya emrettiği iki alan vardır: Birisi, âilede problemin çıkmasına neden olduğu zaman kadının koca tarafından hafifçe dövülmesi; diğeri ise, toplumda huzuru bozucu suçları işleyenlerin belirlenen şekillerde cezâlandırılmaları. Âilede kocanın, toplumda ise devletin belirlenen şekil ve ölçülerde cezâları uygulamakla görevlendirilmeleri, otorite-yetki ilişkisinin doğal sonucu şeklinde değerlendirilmelidir. Yani eğitimde şiddete ve zora başvurma, kendisine yetki ve otorite verilen kimseler için geçerlidir.
Kur’an’ın ana hedefinin cezâlandırmak olmadığı, hem âilede, hem de toplumda cezâya başvurmadan önce alınmasını istediği önlemlerden anlaşılmaktadır. Sözkonusu önlemlerin uygulanması durumunda, her iki alanda da cezâlandırmayı gerektirecek suçların işlenebileceği bir zeminin/ortamın oluşması neredeyse imkânsız hale gelecektir. Eşler arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden olan ve kadından kaynaklanan problemlerin çözümü konusunda Kur’an’ın önerdiği uç bir tedbir olarak kadının dövülmesi hususu, sözkonusu problemlerden dolayı boşanmakla karşı karşıya kalan, ancak boşanmak istemeyen eşlerle ilgili bir konudur. Çünkü boşanmak isteyenler için zâten çözüm bellidir ve o da boşanmaktır. Âiledeki anlaşmazlık bu aşamaya gelmeden önce başvurulacak yöntemleri de Kur’an belirlemiş, dövme aşamasına gelmeden de nasihat ve yatakta yalnız bırakma yolları tavsiye edilerek farklı çözüm yolları gösterilmiş, en son olarak da, neredeyse “dövme” demeyi imkânsızlaştıracak hafif bir biçimde dövmeye ruhsat vermiştir. Buna rağmen bu konuda Hz. Peygamber’in uygulaması ile Kur’an’ın önerisi arasında bir farklılık bulunması, bu önerinin mutlaka uygulanması gereken bir şey olmadığı, sadece âileyi dağılmaktan kurtaracak bir çözüme katkı sağlayacaksa uygulanabileceğini göstermektedir. İnsanın yeryüzündeki halifeliğinden hareketle sahip olduğu değerin vurgulanması ve onu öldürmenin, telâfisi zor olan zararlara yol açacağının bildirilmesi adam öldürme olaylarının; sosyal adâlet ilkesinin yerleşmesine yönelik olarak belirlenen faâliyetler hırsızlık suçunun; zinâya sebep olabilecek her türlü ortam ve vâsıtanın yasaklanması zinâ ve zinâ iftirâsı suçunun; bütün bunların sonucu olarak da hirâbe/yeryüzünde bozgunculuk suçunun işlenmesine engel olmak içindir. Bütün bu tedbir ve ilkelere rağmen insanların can, mal, ırz ve dinlerine yapılan bir saldırı niteliğinde olan suçların işlenmesi durumunda Kur’an, çeşitli cezâlar verilmesini istemiştir. Bu cezâların şiddeti, aslında işlenen suçun ağırlığı ve şiddeti ile orantılıdır. Bundan dolayı kısas ve hirâbe/eşkıyâlık suçunun cezâsı dışında diğer cezâların affedilmesi de sözkonusu olmamaktadır. Kısasta sadece
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öldürülenin velîsine affetme yetkisi verilmiş, velînin affetmesi durumunda ancak af sözkonusu olabilmektedir. Hirâbe suçunun cezâsı da, suçun devlete, kurulu düzene isyan niteliğinde olması ve toplumun huzurunu bozma girişimi olarak değerlendirilmesinden dolayı, sadece yakalanmadan önce yaptığından vazgeçmesi ve pişman olması şartıyla -ki günümüzde “pişmanlık yasası” olarak nitelenen uygulamanın benzeridir- cezâsının affedilmesi sözkonusudur.
Bütün bunlarla birlikte zinâ ve zinâ iftirâsı cezâsında, suçun dört şâhitle isbâtının şart koşulması; hırsızlıkta, suçun işlenmesini kolaylaştıracak açlık, kıtlık gibi sebeplerin ortadan kaldırılmasının zorunluluğu; ayrıca suç işleyenlere, suçlarını itiraf etme zorunluluğu getirilmemiş olması, İslâm’ın cezâlandırmayı hedef haline getirmediği, sadece kaçınılmaz hale geldiği zaman cezâlandırmayı öngördüğü şeklinde yorumlanabilir. 42
Cihad ve İkrâh/Zorlama
Kur’an ve Cihad Süreci: Kur’an, hem müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerini, hem de müslüman olmayanlarla ilişkilerini düzenleyen birtakım hükümler getirmiştir. Hz. Peygamber’in hayatta olduğu dönemlerde bu ilişkilerin tesbitinde zorlanmayan müslümanlar, sonraki dönemlerde Kur’an’a farklı yaklaşımlarının sonucu olarak değişik görüşlere sahip olmuşlar ve bir kısmı bu ilişkilerin barış esasına dayalı olduğunu savunurken, bir kısmı da savaş esasına dayalı olduğunu ileri sürmüştür. Konu ile ilgili Kur’an âyetlerini incelediğimizde, ilk bakışta her iki kesimin kendine göre haklı taraflarının bulunduğunu görürüz. Çünkü bir taraftan “Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde mücâdele et...”43; “İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dosttur.”44; “Ey iman edenler, hepiniz birlikte ‘silm’e (İslâm’a veya barışa) girin...”45 gibi âyetlerle, ilişkilerin dayandığı esasın barış olduğu iddia edilirken; diğer taraftan da “Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah işitendir, bilendir.”46; “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!”47; “Haram aylar çıkınca (Allah’a) şirk/ortak koşanları nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin...”48; “Ey iman edenler, yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın, (onlar) sizde bir katılık bulsunlar. Bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.”49 gibi âyetlerle, ilişkilerin dayandığı esasın savaş olduğu iddiâ edilmektedir.
“İslâm ve savaş” konusu gündeme gelince, bir kavram kargaşasının yaşandığını ve ilgili ilgisiz herkesin İslâm’ın bu konudaki yaklaşımını yorumladığını görüyoruz. Birçok konuda olduğu gibi, savaş konusunda da İslâm’ın temel referansı Kur’an olduğuna göre, bu yorumların kabul edilebilir ve tutarlı olması için öncelikle kavramsal çerçevenin doğru tesbit edilmesi ve Kur’an bütünlüğü gözönünde bulundurularak konunun araştırılması gerekmektedir.
42] Abdurrahman Ateş, Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, s. 79-94; 302-305
43] 16/Nahl, 125
44] 41/Fussılet, 34
45] 2/Bakara, 208
46] 2/Bakara, 244
47] 8/Enfâl, 39; Benzer bir âyet için Bk. 2/Bakara, 193
48] 9/Tevbe, 5
49] 9/Tevbe, 123
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 15 -
Şiddet ve zorlamanın sozkonusu edildiği bir alan da savaştır. Kur’an, sadece teorik bilgiler veren bir kitap olmadığına göre, insanlık tarihi ile birlikte var olan savaş gerçeğini de gözardı edemez. Bu bakımdan istenmeyen bir şey olmakla birlikte, Kur’an, savaş ile ilgili düzenlemeler de yapmıştır. Aslında, ismi bile “barış”tan türemiş olan bir dinin, savaştan söz etmesi garipsenecek bir olay değildir. Çünkü Kur’an’ın söz ettiği bütün hususlar, varlığını benimsediği hususlar değildir. Dolayısıyla savaş da vâkıa olarak hoş karşılanmasa bile, insanlar arasında nerede ise kaçınılmaz nitelikte bir olgudur.
Kur’an, insanlar arasındaki ilişkilerin barış esasına dayandığını, savaşın ise ârızî bir durum olduğunu kabul eder. Ancak bu, savaşa hiç yer vermediği veya savaş için her türlü hazırlığı gözardı ettiği anlamına gelmez. Bilakis Kur’an, savaş için hazır olmayı bir ilke olarak benimser. Bu da, silâhlı barış diye nitelenebilecek bir durumdur. Kur’an’ın nüzûlü sürecinde savaşı irdelediğimizde, Mekke döneminde inen âyet ve sûrelerde daha çok bağışlama ve müsâmaha emri göze çarptığı halde; Medine’de inen âyet ve sûrelerde ise müsâmaha tamamen reddedilmese bile savaşa izin verildiği, hatta emredildiği görülmektedir. Bu iki farklı durumun da çeşitli nedenleri vardır. Diğer taraftan Kur’an, savaşı ifâde etmek üzere cihâd, kıtâl ve harb terimlerini kullanmakta; cihâd, Mekkî âyetlerde her türlü çalışma ve gayreti ifâde ederken, Medenî âyetlerde bunun yanı sıra sıcak çatışma anlamında da kullanılmakta; kıtâl sadece silâhlı çatışma anlamında ve sadece Medenî âyetlerde geçmektedir. Harb ise, hem düşünce alanındaki çatışmaları, hem de silâhlı çatışmayı ifâde eder biçimde sadece Medenî âyetlerde kullanılmaktadır.
Kur’an kavramı olarak kıtâl/savaş konusunu daha önce işlediğimiz için, burada İslâm’daki savaş şartları, sebepleri, savaş öncesi, esnâsı ve sonunda uygulanması gereken esasları uzun uzun bahsetmek, konuyu uzatmak demek olacaktır. İkrâh konusuyla ilgisi bakımından savaşla alâkalı olarak şu konunun altını çizmek gerekmektedir: İslâm, hiçbir zaman savaşı başlatan taraf olmayı müslümanlara tavsiye etmediği gibi, insanları İslâm’a dâvet amacıyla savaşılmasından da söz etmemiştir. Kin ve nefrete yol açan savaşı bir tebliğ vâsıtası olarak düşünmek mümkün değildir. Ayrıca, iman etmeyen kimselerin, hayatlarının sonuna kadar her an iman etme ihtimali vardır. İmana girmeleri için onlarla savaşmak, savaş sırasında öldürülenler için bu imkânı ortadan kaldırmaktadır.
İnsaflı ve önyargısız olarak Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’in uygulamalarını inceleyen herkes savaşın dine zorlamak için meşrû kılınmadığını görecektir.
Kur’an’ın savaşı meşrû kılma nedeni, yapılan saldırılara karşılık vermek, sadece inandıklarından dolayı insanlara yapılan baskılara ve yurtlarından çıkarma girişimlerine engel olmaktır. Savaşın amacı da, her türlü baskı anlamına gelen “fitne”yi ortadan kaldırmak, insanlar ile Allah’ın dini arasına girenlerin bu tutumlarına son vermek ve özgür bir şekilde inanmanın önündeki engelleri ortadan kaldırmaktır. Savaşın amacı, asla insanların zorla müslüman olmasını sağlamak değildir. İslâm’ın savaş sâyesinde yayılmış olduğuna dâir iddiâlara gelince; bugün dünya müslümanlarının en yoğun olduğu yerlerden olan uzak doğu ülkelerinde (Endonezya, Malezya gibi) İslâm’ın savaş olmadan, tâcirler vâsıtasıyla yayılmış olmasından hareketle bu iddiâların tutarsız olduğunu söyleyebiliriz.
Kur’an’ın savaş ile ilgili düzenlemelerini ve Hz. Peygamber’in uygulamalarını
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir bütün halinde dikkate almadan, İslâm’ın öngördüğü savaşın türünü, günümüz dünyasında yapılan savaşlarla mukayese ederek saldırı veya savunma şeklinde belirlemek doğrusu isâbetli görünmemektedir. İslâm’ın öngördüğü savaşın, hem sebep, hem sonuç, hem de amaç itibarıyla günümüz savaşlarından farklı olması, türünün de farklı olmasını beraberinde getirir. Bu itibarla İslâm’daki savaşın, koruma-savunma/koruyucu savunma türü bir savaş olduğunu söyleyebiliriz. 50
İslâm Cezâ Hukukunda Temel Cezâlar; Hadler
Had; Sınır çekmek, bilemek dikkatle bakmak, ayırmak ve ceza tatbik etmek anlamına gelir. Bir isim olarak; sınır, son, bıçak vb. ağzı, tarif ve şer'î ceza demektir. Çoğulu hudûd'dur. Bir hukuk terimi olarak hadler; İslâmî ölçüler, İslâm Dininin ortaya koyduğu helâl-haram sınırları, miktarı ve niteliği nasslarda belirlenmiş olan şer'î cezalar demektir.
Mükellef, yani akıllı ve ergin kişilerin yaptığı işlerin Allah ve Rasûlünün rızâsına uygun olup olmadığını gösteren ölçüler vardır. Bu ölçüler Kur'ân ve Sünnetle bildirilmiştir.
İslâm'da mükelleflerin yaptığı işlerin (ef'âl-i mükellefîn) değer hükmünü gösteren ölçüler şunlardır: Farz, Vâcip, Sünnet, Müstehap, Helâl, Mübah, Mekruh, Haram, Sahih, Fâsit, Bâtıl. Mükellefin yaptığı her iş, şer'î sınırları gösteren bu ölçülere göre değerlendirilir. Sonuçta ona göre ceza veya mükâfaat alır; yapılan iş ya geçerli (sahih) veya geçersiz (fâsid, bâtıl) olur.
Şer'î hadlerin genel anlamı Allah'ın koyduğu helâl-haram ölçüleridir. Bu mânâ, aşağıdaki âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır: Nisâ sûresi 12. âyette mirasla ilgili hükümler açıklandıktan sonra şöyle buyrulmaktadır: "Bunlar Allah'ın sınırlarıdır (hudûd/hadler). Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedî kalırlar. İşte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah'a ve O'nun Elçisine karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır" 51. Burada Allah'ın emirleri "O'nun sınırları (hudûdu/hadleri)” olarak ifâde edilmiş, bu sınırları aşanların âhirette cezâ ile karşılaşacakları haber verilmiştir.
Allah'ın yasak sınırına uyup o sınırı aşmayanlar kendilerine Cennet va'dedilen mutlu kişilerdir. Allah onlarla alış-veriş yapmış, Cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın almıştır 52. "(Bu alışverişi yapanlar), tevbe eden, ibâdet eden, hamdeden, rükû eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah'ın (yasak) hadlerini/sınırlarını koruyan (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü'minleri müjdele." 53
Allah'ın yasak sınırları, şüphesiz O'nun haram kıldığı işlerdir. Allah'ın haram kıldığı fiiller yani günahlar, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır.54 Hadis-i Şerifte Allah'ın haram kıldığı şeyler "Allah'ın korusu" olarak nitelendirilmiştir: "Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. İkisinin arasında çok kimselerin bilemeyecekleri
50] Abdurrahman Ateş, a.g.e., s. 306-307
51] 4/Nisâ, 13-14
52] 9/Tevbe, 111
53] 9/Tevbe, 112
54] Bk. 53/Necm, 32; 18/Kehf, 49
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 17 -
(birtakım) şüpheli şeyler vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını kurtarmış olur. Kim şüpheli şeylere dolarsa, korunun etrafında (sürüsünü) otlatan çoban gibi, çok sürmez içine düşer. Haberdar olun! Her hükümdârın bir korusu vardır. Dikkat edin Allah'ın yeryüzündeki korusu da haram kıldığı şeylerdir. Haberiniz olsun! Ceset içinde bir parça et vardır ki o iyi olursa bütün ceset iyi olur. O bozuk olursa bütün ceset bozuk olur. Biliniz ki o, (et parçası) kalptir." 55
İslâm ceza hukuku (ukûbât) terimi olarak hadler; "belirli bazı suçlara İslâm'ın tâyin ettiği cezâlar"dır. Bu cezâyı gerektiren suçlar beş tanedir: Zinâ, hırsızlık, içki içmek, kazf (nâmuslu kadına zinâ iftirâsı) ve yol kesme (hırâbe).
İslâm cezû hukukunda "had"ler "Allah hakkı" olarak kabul edilmiştir. Yani haddi (İslâm'ın tesbit ettiği cezâyı) gerektiren suçlar âmme hukukuna tecâvüz anlamı taşımaktadır. Kısas kul hakkı olduğu için buna had denilmemiştir. Haddin dışında kalan yani Kur'an ve Sünnetle tâyin edilmeyip hâkimin takdirine bırakılmış cezâlara ta'zir cezâları denir. Hapis, teşhir, sürgün vb. 56
İçki içme cezâsı dışındaki hadler Kur'an'la, içki içme cezâsı ise Sünnetle sâbittir.
1. Zina cezâsı (hadd-i zinâ): Kur’an’a göre zinânın cezâsı, erkek ve kadın için yüz sopa (celde) vurmaktır: "Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve âhiret gününe inanan (insan)lar iseniz Allah'ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tutup engellemesin. Mü'minlerden bir grup da onlara yapılan, uygulanan cezâya şâhid olsun." 57
Zinâ cezâsının tatbik edilebilmesi için dört âdil erkek şâhidin hâkim huzurunda açıkça şâhitlikte bulunması ve zinâ eden kişinin zinânın haram olduğunu bilmesi gerekir.
2. Hırsızlık cezâsı (hadd-i sirkat): "Akıllı ve ergin (baliğ) bir kimsenin nisab miktarı bir malı, bulunduğu yerden çalması"na hırsızlık denir. Cezâsı Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiştir: "Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir cezâ olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir." 58
El kesme cezâsının tatbik edilebilmesi için iki âdil şahidin şahitlik yapması ve hâkimin de sorgulaması (muhakemesi) neticesinde suçun sâbit olduğuna kanaat getirmesi gerekir. Hâkim şâhitlere sırasıyla: Hırsızlığın mâhiyetini, çalınan malın cinsini, kıymetini, nasıl çalındığını, hırsızlık yerini, hırsızlığın ne zaman yapıldığım, malı çalan şahsın kim olduğunu sorar.
Hırsızlığın nisâbı (el kesme cezâsını gerektirecek en az miktarı) Hanefî mezhebine göre on dirhemdir. Cezânın tatbik edildiği dönemdeki dirhemin değeri esas alınır. 59
El kesme cezâsı tatbikatına örnek olarak ve Allah hakkı olan bu cezâda herhangi bir şefaatçinin kabul edilemeyeceği konusunda şu hadisi zikredebiliriz:
55] Buhârî, İman 45, Büyû' 5; Müslim, Müsâkat 107-108; İbn Mâce, Fiten 14; Nesâî, Büyû' 2; Tirmizî, Büyû' 1; Ebû Dâvud, Büyû' 1
56] ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, IV, 284 vd.
57] 24/Nûr, 2
58] 5/Mâide, 38
59] bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', VI, 67; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr; IV, 220, 230; Nesaî, Sârık, 10; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 359, 360
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Mahzum kabilesine mensup bir kadının hali Kureyş (kabilesin)i üzdü. Onlar: 'Kim Rasûlullah'a (gidip de) bu kadın (a şefaat) için konuşacak' dediler. Bir kısmı da: 'Bu işe Rasûlullah'ın çok sevdiği (sahâbî) Üsâme b. Zeyd'den başkası cesâret edemez' dediler. Üsâme (kadına şefaat için) Rasûl-i Ekrem'le konuştu. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdular ki: "Yüce Allah'ın hadlerinden bir hadd(in yapılmaması) hususunda şefaat/aracılık mı ediyorsun?" Sonra kalkıp bize bir hutbe îrâd etti. Hutbesinde şöyle buyurdu: "Sizden evvelkilerden (şerefli/asil bir kimse hırsızlık yaptığında (suçluyu) bırakırlardı. (Şeref itibarıyla) zayıf olan kimse çaldığında haddi tatbik ederlerdi. Allah'a and olsun ki, Muhammed'in kızı hırsızlık yapmış olsaydı elbette onun elini de keserdim." 60
3. İçki İçme Cezâsı (hadd-i şürb): İçki içmek Mâide sûresi 90. âyetle kesin olarak yasaklanmıştır. Fakat cezâsı Hz. Peygamber'in sünneti ve uygulamasıyla sâbittir. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, içki içene 40 sopa (celde) vurdular. Hz. Ömer zamanında içki içenler çoğalınca o, arkadaşlarıyla istişâre etti. Haddin en az miktarı olan 80 değnek vurulmasını kararlaştırdılar. 61
İçki içme cezâsı uygulanabilmesi için içen kimsenin akıllı, ergin müslüman ve konuşabilen bir kimse olması lâzımdır. Sarhoş olarak yakalanan ve içki içtiği şâhidler vâsıtasıyla tesbit edilen kimseye bu cezâ uygulanır.
Rasûlullah’a (s.a.s.) şarab içmiş bir adam getirdiler. Rasûl-i Ekrem: "Ona hadd vurunuz" buyurdu. Ebu Hüreyre demiştir ki: Bizden bir kısmı eliyle, (bazıları da) ayakkabısı ve elbisesiyle dövdüler. (Dayaktan sonra) çekilip gidince: 'Allah seni rüsvay etsin!' dediler. Peygamber (s.a.s): “Böyle söylemeyiniz, ona karşı şeytana yardım etmeyiniz” buyurdu. 62
4. Zinâ iftirâsı cezâsı (hadd-i kazf): Nâmuslu (muhsan) kadınlara zinâ iftirâsında bulunmanın cezâsı Nûr sûresinde açıklanmıştır: "Nâmuslu kadınlara (zinâ suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını ispat için) dört şâhid getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şâhitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir." 63
Nâmuslu bir erkeğe yapılan zinâ iftirâsı da 80 değnekle cezâlandırılır. Nâmuslu olmanın şartları şunlardır: Hür olmak, akıllı ve ergin olmak, müslüman olmak, iffetli olmak.
5. Yol kesme cezâsı: Yoldan geçenlerin önünü kesmek, kuvvet kullanarak geçişi engellemek ve yolcuları soymak. Yol kesme suçu, tek kişi olarak veya toplulukla, silâh veya silâhsız, meskûn alanda veya kırda yahut şehir içinde ya da şehir dışında işlenmiş olabilir. Bütün bu durumlarda suç işlenmiş sayılır ve şu âyette belirlenen cezâ uygulanabilir: "Allah ve Rasûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezâsı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu dünyada onlar için bir zillettir. Âhirette ise, onlar için büyük bir azap vardır. Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler olursa, bilin ki, Allah, Gafûr'dur, Rahîmdir; çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." 64
60] bk. Dârimî, Hudûd,10; Ahmed bin Hanbel, IV, 389
61] bk. Dârimî, Hudûd,10; Ahmed bin Hanbel, IV, 389
62] Buhârî, Hudûd 4; Müslim, Hudûd 35; Ebû Dâvud, Hudûd 35, 36; Tirmizî, Hudûd 14, 15
63] 24/Nûr, 4
64] 5/Mâide, 33-34
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 19 -
Bu âyete ve İslâm hukukçularının bundan çıkardığı hükümlere göre, yol kesenin cezâsı şu şekilde belirlenmiştir:
a) Soygun yapıp, adam öldürmüşse, yol kesici öldürülür ve ibret için asılır.
b) Yalnız adam öldürmüş olup, soyguna katılmamış bulunursa, asılmaksızın öldürülür.
c) Adam öldürmeksizin, yalnız soygun yapmışsa, çapraz bir şekilde eli ve ayağı kesilir.
d) Adam öldürmeden ve soygun da yapmaksızın, yalnız yolda korku ve terör meydana getirenlere "sürgün cezâsı" uygulanır Mâlikîlere göre ise; yalnız soygun yapılmışsa Devlet başkanı öldürme, asma ve çapraz kesim konusunda seçme hakkına sahiptir. Yolda öldürme ve soygun yapmaksızın yalnız korkuya sebep olur ve terör yaparsa, devlet başkanı; öldürme, asma, çapraz kesim ve sürgünden birini seçme hakkına sahip olur. 65
İslâm'ın koyduğu bu cezâları uygulamakta titiz davranılması ve kesinlikle tâviz verilmemesi gerektiği birçok hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bu konuda acıma duygusuna kapılınmaması uyarısı da yukarıda ilgili âyet meâlinde geçmiştir.
Hadlerin uygulanması konusunda bazı hadisler: "Allah'ın hadlerini yakında ve uzakta yerine getiriniz. Hiçbir kınayanın kınaması sizi Allah'ın hakkını yerine getirmekten alıkoymasın." "Allah'ın yasaklarına uyan kimseyle o yasakları (hudûdu) ihlâl eden kimse, bir gemiye binip, kur'a çekerek bir kısmı alt kata bir kısmı üst kata yerleşen topluluk gibidir. Aşağı katta olanlar su almak istedikleri zaman yukarı katta olanlara gidip: ‘Sizi zarara sokmadan biz kendi katımızda bir delik açsak!..’ derler. Eğer yukarıdakiler onları serbest bırakırsa hepsi helâk olur, engel olursa hepsi kurtulur." 66
Şer'î hadlerin tatbiki konusunda gözden uzak tutulmaması gereken bazı hususlar vardır: Her şeyden önce had cezaları bütün müessese ve kurumlarıyla işleyen İslâm Devletinde ve Devletin hâkiminin kararlarıyla uygulanır. Toplumda suça sebep olabilecek bütün unsurların ortadan kaldırılmış olması, insanların İslâmî eğitimle yetiştirilmiş olması, fertlerin maddî manevî ihtiyaçlarının devlet tarafından eksiksiz giderilmiş olması gerekir.
Suça götüren yolların tamamen kapatılamaması, şüphelerden sanığın faydalanması, suçun sübut bulması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi gibi sebeplerle, geçmişte had cezaları nâdir olarak uygulanmıştır. Buna, yöneticilerin bu cezâları uygulamakta gösterdikleri ihmal, acz ve gevşekliği, kayıtsızlığı da eklemek gerekir.
Hadis-i Şerifte: "Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)."67 buyrulmuştur. İslâm cezâ hukukunda bu önemli bir prensiptir. Bu prensibe göre, Hz. Ömer'in tatbikatıyla, kıtlık yılında hırsızlık yapanın eli kesilmemiş; efendisinin veya akrabasının malından çalan kimseye de, o malda hakkı olabileceği şüphesiyle, bu had uygulanmamıştır. Aşağıdaki örnekler de bu prensiple ilgilidir:
65] İbn Teymiyye es-Siyâsetü'ş-Şer'iyye, Mısır 1951, s. 82, 83; İbn Kudâme, el-Muğnî,1367, y.y. VIII, 228
66] et-Terğib ve't-Terhib, 4/25, 27
67] Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dört kişi bir şahsın zinâ ettiğine şehâdette bulunur; ancak bunlardan ikisi gönüllü diğer ikisi ise gönülsüz olarak şâhitlik yaparlarsa Ebû Hanife'ye göre, bunların hiçbirine yani erkeğe, kadına ve şahitlere had tatbik edilmez.
Suçluya celde (dayak cezası) uygulanırken şâhitlerden birisi şâhitliğinden dönse, kalan kırbaçlar vurulmaz.
İki kişiden birisi bir şahsın "içki içtiğine", diğeri ise, o şahsın "içki içtiğini ikrar ettiğine" şehâdette bulunurlarsa yine sarhoşluk haddi uygulanmaz.
Bir kimse önce hırsızlık yaptığını ikrar eder; sonra bu ikrarından döner ve daha sonra da bu malın bir kısmını çaldığını tekrar ederse eli kesilmez. 68
Kur’ân-ı Kerim’de Dinde İkrâhın Olmadığı ve İnanç Özgürlüğü
“Biz seni kâmil bir müjdeci, ve gerçek bir uyarıcı olarak o Hak (Kur’an) ile gönderdik. Sen, cehennemliklerden (cehennemlik olanların küfürde ayak diremelerinden) sorumlu olacak değilsin.” 69
“...Fitne katilden daha beterdir. Kâfirler, güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam edeceklerdir...” 70
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur...” 71
“Onları (insanları) hidâyete erdirmek senin üstüne borç değildir. Ancak Allah, hidâyeti kime dilerse ona verir...” 72
“Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.” Ehl-i kitaba ve ümmîlere de de ki: ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz (müslüman oldunuz) mu?’ Eğer teslim olurlar (müslüman olurlar)sa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, yalnızca tebliğdir/duyurmaktır. Allah, kullarını çok iyi görür.” 73
“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik.” 74
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki): Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” 75
“Eğer yüz çevirirlerse de ki: ‘Allah bana yeter! O’ndan başka ilâh yoktur. O’na dayandım, O büyük arşın sahibidir.” 76
68] Geniş bilgi iç in Bk. Cevat Akşit, İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, Kültür Basın Yayım Birliği, İst. 1987; Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 282-284
69] 2/Bakara, 119
70] 2/Bakara, 217
71] 2/Bakara, 256
72] 2/Bakara, 272
73] 3/Âl-i İmrân, 20
74] 4/Nisâ, 80
75] 5/Mâide, 54
76] 9/Tevbe, 129
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 21 -
“Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırlardı. O halde, sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman etmez... 77
“Sakın, Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Şu kadar var ki, Allah onları (cezâlandırmayı), gözlerin şaşkınlıktan bakakalacağı bir güne erteliyor.” 78
“Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibârettir.” 79
“Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kılardı, fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptığınız işlerden mutlaka sorumlu tutulacaksınız.” 80
“Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) ikrâh olunan/zorlanan hâriç, kim, iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse (ona Allah’ın gazabı vardır). Ama kim, kâfirliğe göğüs açarsa, onların üzerine Allah’tan bir gazap ve onlara büyük bir azap vardır.” 81
“Ve de ki: ‘Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr edip kâfir olsun.’ Biz, zâlimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır...” 82
“De ki: ‘Ey insanlar, ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 83
“De ki: ‘Allah’a itaat edin, Rasûle de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu iyi bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik tebliğdir/duyurmaktır.” 84
“Onlar iman etmiyorlar diye âdeta kendine kayacak, kendini helâk edeceksin! Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mûcize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.” 85
“Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim amellerimiz/işlerimiz bize, sizin amelleriniz size; size selâm olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler. Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.” 86
“Eğer yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen, yalnız tebliğdir/duyurmaktır...” 87
“...Sen onların üzerinde bir cebbâr/zorlayıcı değilsin, sadece tehdîdimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.” 88
“Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, Rasûlümüze/elçimize düşen apaçık bir tebliğdir/duyurmadır.” 89
77] 10/Yûnus, 99-100
78] 14/İbrâhim, 42
79] 16/Nahl, 82
80] 16/Nahl, 93
81] 16/Nahl, 106
82] 18/Kehf, 29
83] 22/Hacc, 49
84] 24/Nûr, 54
85] 26/Şuarâ, 3-4
86] 28/Kasas, 55-56
87] 42/Şûrâ, 48
88] 50/Kaf, 44-45
89] 64/Teğâbün, 12
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” 90
“Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 91
Konu ile İlgili Birkaç Hadis-i Şerif
"Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı." 92
“Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını araştırmam emredilmedi.” 93
İslâm’a Dâvet Zorbalıkla Yapılmaz
Kur'an-ı Kerim'de: "Dinde zorlama yoktur. Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır..."94 hükmü beyan buyrulmuştur. Bu âyet-i kerime'de hem İkrah'ın, (baskı ve zorlamanın) olamayacağı, hem de "İman" ve "küfrün" açıkça meydana çıktığı zikredilmiştir. Bir insan; ya Allah Teâlâ'ya iman eder ve Allahû Teâlâ'nın indirdiği hükümlere göre hayatını düzenler, ya da tâğut'a teslim olup, tâğut'un hevâ ve heveslerine göre yaşar. Bu iki halin dışında üçüncü bir hal yoktur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "İman edenler, Allah'ın yolunda savaşırlar, küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla (tâğûtî güçlerle) savaşın. Şüphesiz ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır."95 hükmü beyan buyrulmuştur. Burada da; iki hal ve iki cephenin mâhiyeti izah olunmuştur. İnsanlar; bu iki durumdan birini herhangi bir baskıya mâruz kalmadan seçebilirler.
Kur'ân-ı Kerim'de: "Eğer Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırlardı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman etmez..."96 hükmü beyan buyrulmuştur. Başta Fahrüddin Râzî olmak üzere müfessirler; Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in kavminin iman etmesi hususunda harîs/aşırı istekli olduğundan, bu kuvvetli arzuyu izâle için bu âyetin nâzil olduğunu beyan etmektedirler. Yine, bir başka âyet-i kerimede: "De ki; o (Kur'an) Rabbinizden (gelen bir) haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin."97 buyrulmaktadır. Hatta bir kimse kılıç zoru ve baskı ile iman etse, daha sonra bu hali beyan ederek İslâm'dan dönse, "mürted" kabul edilmez ve mürtede tatbik edilecek tavır, ona uygulanmaz. Zira kılıç zoru sebebiyle "kalbî tasdik" bulunmamıştır. Ancak yeryüzünde "Allah Teâlâ'nın hükmü ile mi, yoksa tâğûtî güçlerin kanunlarıyla mı hükmedilecektir?" meselesi oldukça önemlidir. Bütün insanlar; ruhlar aleminde verdikleri mîsak sebebiyle, Allah Teâlâ’'nın indirdiği hükümlere tâbi olmak zorundadırlar. Yâni yeryüzünde İslâm'ın hâkim olması esastır. İslâm'a inanmayanlar; mü'minlerin "ulu’l-emr"i ile "zimmet akdi" yaparak bütün haklarına kavuşurlar. Hatta öyle ki; zimmî'yi (İslâm Devletinde yaşayan gayri müslim vatandaşı) şiirle hicvetmek dahi haram olur. Ayrıca zimmet ehli bir kimseyi (gayr-i müslimi) öldüren bir müslüman; kısas edilerek öldürülür. Zîmmîlerin herhangi bir musîbet ânında korunması da şarttır.
90] 88/Ğâşiye, 21-22
91] 109/Kâfirûn, 6
92] İbn Mâce, Talâk, 16
93] Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144
94] 2/Bakara, 256
95] 4/Nisâ, 76
96] 10/Yûnus, 99-100
97] 18/Kehf, 29
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 23 -
Hanefî fukahâsı; "emânet'i yüklenmek sûretiyle insanın kanının mâsum (dokunulmaz) kılındığını, insanın ancak irtikâp ettiği bir ma'siyet sebebiyle öldürüleceğini" esas almıştır. Dolayısıyla cihad; saldırgan veya fesatçı kâfirlerin şerrini defetmek ve onların mukavemetlerini kırmak için meşrû kılınmıştır. Mü'minlere karşı silâh çekmeyen veya bizzat savaşmayan kimseler, harb ânında dahi öldürülmez. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.s.) bir harp'te öldürülmüş olan bir kadını görünce müteessir olmuş ve "Bu kadın savaşmıyordu" diyerek ileri birliklerin komutanı Hz. Halid b. Velid’e (r.a.) haber gönderip: "Kadınları ve çocukları öldürmesinler" emrini vermiştir. Mâlum olduğu üzere; öldürülmemeleri talep edilen kadınlar da küfür üzere yaşıyorlardı. Ancak bizzat savaşmadıkları için öldürülmemeleri esas alınmıştır. Dolayısıyla savaşın sebebi mücerred küfür değildir. Kâfirlerin fitne ve fesâdının ortadan kaldırılması esastır. 98
Tefsirlerden İktibaslar
Dinde zorlama yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dini, kişinin kendi tercihi ile dilemesi gerekir. Dinde zorlama kanunu yoktur. Bunu böyle anlamalıdır. Çünkü "fi'd-dîn" (dinde) ifâdesi, "ikrâh"a müteallik değil (zorlama ile ilgili değil) haberdir. Mânânın aslı "zorlama, dinde yoktur" demek olur. Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun, zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Bunun için isteğe bağlı hareketlerden birisi olan zorlama dinde yasaklanmıştır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama, yalnız dinde zorlama değil; herhangi bir şeye olursa olsun, zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde dine zorlama yoktur, ama dünyaya zorlama olabilir demek değildir. Belki dünyada zorlama bulunabilir; ama dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdır. Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Bundan dolayı İslâm dininin gerçekten hâkim olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır.
Zorbalık ve zorlama olursa onun dışında olur. Şu halde din, "zorlayınız" demez, zorlama meşrû ve mûteber olmaz. Zorlama ile yapılan amelde dinin vaad ettiği sevab bulunmaz, rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibâdet olmaz. "Ameller, ancak niyetlere göredir." Dinin isteklerinin hepsi, zorlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman değil, zorlama ile kılınan namaz, namaz değildir. Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir...
Bundan başka bir kimsenin, diğerine saldırıp da her hangi bir işi zorlama ile yaptırması da caiz değildir. Kısaca İslâm'ın hükmü altında herkes görevini isteyerek yapmalı, zorlama olmadan yapmalıdır. Cihad da bu hikmetle meşrudur. de zarflık değil, sebeblik mânâsı düşünülürse, mânâ şu olur: Zorlama, din için yoktur, yahut zorlama, din için, dine sokmak için yapılmaz. Çünkü zorlama, bir kimseye hoşlanmadığı bir işi fiili bir tehditle zorunlu olarak yaptırmaktır. Hâlbuki din, hoşlanılmayacak bir şey değildir. Dinin aslı olan imanın kökü tasdik ve kalpten inanmaktır. Bu ise sırf bir rıza ve seçenek işidir. Bunu "Dilediğini yapar"99 olan Allah'tan başka kimse zorunlu hale getiremez. Allah'ın irâdesiyle iman ve hatta iman ile sâlih amel, zorlamaya değil, güzel bir seçime ve gönül rızâsına
98] Yusuf Kerimoğlu, a.g.e. c. 1, s. 361-362
99] 2/Bakara, 253; 22/Hacc, 14
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlı bulunduğundan din için zorlama mümkün olmaz. Ancak tebliğ ve teklif edilir. "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun?" 100
Şu halde dine girmesi için kimseye zorlama yapılmamalıdır. Çünkü zorlanan kimsenin açığa vuracağı iman, Allah yanında gerçek iman olmaz. Zorlama ile gerçek bir dindar kazanılmaz. Bununla beraber kalbe Allah'tan başkasının bakışı, geçerli olmayacağından ve bu zorlama hâlinde olsun iman edene de, "Sen zorlama ile iman açıklıyorsun, yine kâfirsin." denilemez, kâfir muâmelesi edilemez. Durumu ortaya çıkıp, şüphe ortadan kalkıncaya kadar bakılır. Çünkü o imanı açığa vurması da az çok bir irade eseridir. Hiç istemeseydi onu da yapmazdı. Demek ki imanın zevkinden bir zerre olsun tatmıştır. Bu bakımdan: Zeccac'ın dediği gibi savaşla müslüman olduğunu açıklayan, "kerahete" nisbet edilmez demek olabilir ki bu, ikrahın (zorlamanın) bir sözlük mânâsıdır.
Zorlamaya ne hâcet? Zorlama beklemekte mânâ nedir? Akılların hepsinin, dine sarılması gerekmez mi? Çünkü doğru yolda bulunmak, azgınlıktan; doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Bu kadar peygamberlerden ilim ve amel ile ilgili bu kadar delilller ve nihâyet İlâhî saltanatın, bu kadar büyük tecellisinden (ortaya çıkışından) sonra, iman ve dinin insanlara kurtuluş ve mutluluk sebebi, inkâr ve dinsizliğin ise azap ve felaket sebebi olduğu kesin olarak ortaya çıkmış; hak batıldan, hayır şerden ayrılmıştır. Belli ki din ehli, muhakkak mutlu olacak, küfür (inkâr) ehli de muhakkak ceza ve azap görecektir. Bunlar her nereden gelse kendi istekleriyle, kendi kazançlarıyla olacak ve o zaman bu mecburiyet, bir zorlama mânâsını içermeyecektir. Bu özellikle şunu gösteriyor ki, "dinde zorlama yoktur" deyince, hiç kimseye sorumluluk, ceza ve azap yoktur, demek şeklinde anlaşılmasın; elbette doğruluğun sapıklıktan kesin olarak ayrılmış bulunması, dine aykırı hareketlerde muhakkak bir azabın ortaya çıkmış olmasındandır.
Bilinmektedir ki zorlama, fiilden önce gelir de o fiil için iradeyi kaldırır veya bozar ve o fiil, böyle rızasız yapıldığı için fiilî sonucu, hayır veya şer, yapanın kazanılmış bir hakkı olmaz. Sorumluluğu, zorlayana ait olur, zorlayanın elinde zorlanan, bir alet olur. Artık kazanç, maksat zorlananın değil, zorlayanındır. Fakat zorlama olmadan yapılmış olan inkâr ve zulmün, fâsıklık ve isyanın, isteyerek kazanılmış müktesep bir fiil olduğunda da şüphe yoktur. Artık bu yapıldıktan sonra onun gerekli bir sonucu olan cezâ ve azap da yapanın kendi kazancı, kendi hakkıdır ki, bunda zorlama mânâsı düşünülemez, o kendi kendine zulmetmiş olur. Allah Teâlâ ise rahmetinin genişliğinden dolayı kullarının ne kendilerine, ne de başkalarına zulüm ve tecavüz etmelerine razı olmadığından, onları korumak için sınırlar tayin etmiş, din ve hükümlerini bildirmiş, "Dinde zorlama yoktur." buyurmuştur. Bu delil gereğince zorlama, ehliyetin engellerindendir. İslâm yurdunda zorlama yasaklanmıştır. Hatta hiçbir kimseye İslâm dinine girmek için bile zor kullanılamaz, herkes dininde serbest ve seçme hakkına sahiptir. İslâm hükümleri altında müşrik, kitap ehli, (yahudi, hıristiyan), hepsi, din hürriyetleriyle yaşayabilirler.
Mesela bir müşrik, dilerse yahûdi veya hıristiyan olabilir; hiçbirine müslüman ol, diye zor kullanılmaz, ahdinde durmak ve vergisini vermek şartıyla dininde bırakılır. Fakat her kim olursa olsun, ahdinde (sözünde) durmayanlar da suçuna
100] 10/Yûnus, 99
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 25 -
göre cezasını görür. Kendi rızasıyla İslâm'ı kabul ettikten, Allah'a ve Peygamberine söz verdikten sonra döner, irtidad eder (dinden çıkar) da tevbe etmezse cezalandırılır ki, bu bir zorlama değil, verdiği sözden caymanın zorunlu bir sonucudur. Bu noktada İmam Şâfiî gibi bazı âlimler, müslüman olmaya söz vermiş bulunan mecûsi veya hıristiyanlardan birisi, eski dininde kalmayıp da mesela yahûdi olacak olsa, ben onu: "Ya eski dinine dön veya müslüman ol, diye zorlarım." demiştir. Fakat Hanefiler ve diğerleri demişlerdir ki, "Küfür, bir tek millettir." ifâdesi gereğince o şekilde din değiştirmede, verilmiş bir sözü bozma mânâsı yoktur. Buna göre, "Ya dön veya müslüman ol!" diye zor kullanılmaz. Ancak İslâm dinine girdikten sonra dönen, ahdini bozmuş olur ve yalnız bu, tevbe etmezse cezası verilir.
Bundan başka, ibâdet ve diğer muâmeleler gibi rızâ şart olan amel dallarında da zorlama geçerli değildir. Fiilin geçerliliğine engeldir. Ancak fiil, şer'î bir fiil olmayıp, hisse bağlı bir fiil olursa o başka. Ve herhalde zorlama bir saldırıdır, derecesine göre cezayı hak ettirir. İşte hak dinde vicdan hürriyeti, ahd (söz verme), andlaşma ve hukuk bu kadar yüksektir. Hatta bundan dolayıdır ki, cihad ilanında bile düşmana ya hak dini kabul etmesi veya mağlubiyeti kabul ederek dininde kalıp, hakları saklı olmak üzere İslâm uyruğunda vergi vermesi arasında kendi arzusuna bırakılan bir teklif yapılır. Bunlardan birini kabul ederse, andlaşma ile ahdine riâyet edilir; kabul etmediği ve savaş yoluyla mağlûp olduğu takdirde de yine din değiştirmeye zorlanmayıp, adâlet ölçüleri içersinde bir vergiye, bir intizama mecbur tutulur. Demek cihad, din değiştirmek için zorlayıcı bir vasıta değil, hak dinin yüceliğini fiilen ispat eden hak bir delildir. Çünkü zorlama ile din olmaz. Fakat aklî ve ilmî delilleri dinlemeyen kâfirlerin ve zalimlerin saldırıları da böyle fiilî bir delil olmadan durdurulmaz, herkes her türlü haksızlık ve zorlama ile karşı karşıya gelir. Bununla beraber cihad ve savaş, bir zorlama değil, bir yarıştır. Hangi tarafın tehdidini yerine getireceği bilinmeyen bir imtihandır. Bir de cihad, dinin hükmü geçerli olan İslâm yurdunun dışında cereyan edeceğinden zorlamanın kaldırılmış olduğu din çevresinden dışarıdadır.
Dâr-ı harp (kâfir yurdu) zaten zorlama yurdudur. Böyle iken yukarıdan beri Allah'ın beyanı dikkatle incelenirse anlaşılır ki, "Dinde zorlama yoktur." açık ifadesi, cihad emrinin gayesini tesbit etmektedir. Yani cihadın hikmeti, insanları zorlamadan korumak, zorlama kabul etmeyen dini hâkim kılarak Allah'ın kelâmını yükseltmek, yani herkesi mensub olduğu inançtan zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın isteyerek kabul edilip yayılmasına set çekmek isteyen ve gücünün yettiğince zor kullanan hak düşmanlarının savulması ve engellerin kaldırılması ile sağlam bir kalp ve güçlü bir akıl için açıkça ortaya çıkmış bulunan doğruluk yolunu, hakkın egemenliğini herkese arz ve ilân etmek ve böylece Muhammed ümmetini, peygamberler cemaati arasındaki Hz. Muhammed'in makamı ile uyumlu olarak çeşitli milletlerden teşekkül eden sosyal bir toplum üzerinde genel barışı üstlenen, kamunun kalbi gibi egemen ve orta yolu tutmuş bir ümmet yapmak ve peygamberlerin hiç birini ayırmayıp hepsine derecelerine göre iman etmekle Allah'ın birliğine dayanan İslâm dinini, bütün dinlerin genel bağlantısı ve ilerleme hedefi olan genel bir din olarak savunup açıklamaktır. Bunun için İslâm'da savaşın gayesi, intikam, öldürmek, din değiştirmeye zorlama değil; hasmı mağlûp etmek ve zorlayıcı gücünü alıp, dininde serbest olarak hakkın hükmüne tabi tutmaktır ki, Allah'ın kelâmını yükseltmek bundadır. Bu sebeple her ne zaman
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanlara bir zayıflık gelir, hak din savunulmazsa fitneler kopacak, zorlama çoğalacak, bütün insanlık allak bullak olacaktır.
Fakat bu açıklamadan sonra bir soru kaldı. Yukarıda, "Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." 101 âyetinde görüldüğü üzere Mekke ve hatta Arap yarımadası müşriklerine kitap ehli gibi din hürriyeti verilmemiş, bunlar hakkında, "Bana, Lâ ilâhe illallah (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur) deyinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Bu sözü söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar." hadisiyle ya İslâm, ya ölüm ilan edilmiştir. Bu ise, "Dinde zorlama yoktur." hükmüne ters değil midir? Bunun cevabı şudur: Eğer bunlar birbirine zıt ise, iki âyet, birbirini nesh veya tahsis eder, onların buraya dâhil olmadığı anlaşılır. Bununla beraber şu da bilinmelidir ki, onlara din hürriyeti verilmemesi özellikle, "Dinde zorlama yoktur." hükmünün tatbiki içindir. Bu münasebetle tefsircilerden birkaç görüş vardır:
1- Bu "Lâ ikrâhe" âyetinin önceden genel bir şekilde indiği, daha sonra cihad ve savaş âyetleriyle neshedilmiş bulunduğu Zeyd b. Eslem'den rivâyet edilmiştir. Fakat bu görüş genel olarak doğru görülmemiştir. Aslında "Doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir." âyeti, bunun inişinin, dinin tam olarak ayırt edilmesinden sonra olduğunu göstermekte ve böyle bir düşünceye engel görünmektedir. Bir de, görüldüğü üzere cihad meselesi aslında buraya dâhil değildir ki, onunla nesih bahis konusu olsun. Fakat şunu bilmek gerekir ki, her nesih, neshedicinin alış derecesine göredir. Şu halde bu, cihad ile neshedilmiştir demek, diğer durumlarda muhkem (neshedilmemiş, hükmü açık) demektir. Ve bu sebeple zorlamanın, cihadı da içine aldığı görüşüne sahip olabilecekler için bu rivâyet önemlidir. Demek oluyor ki bu âyette böyle bir ihtimal olursa, bu ihtimal neshedilmiştir. Ve nesih rivâyeti ancak bu yöne mahsustur. Yoksa cihad âyetleriyle geri kalan kısmın neshedilmiş olmasına imkân yoktur. Âmm (genel hüküm), nesihten sonra geri kalan kısımda yine kesindir. Kısaca nesih âyetin tamamıyla ilgili değil, kısmîdir.
2- Bu âyet kitap ehli hakkında inmiştir. Dolayısıyla müşrikler, bunun genel hükmünden hâriçtir. Gerçi "şu peygamberler..." âyetinden başlayan sözlerin gelişi, bunu teyid ettiği gibi, iniş sebebi hakkındaki rivâyetler de bunu desteklemektedir. Rivâyet ediliyor ki Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce Ensar'dan bazıları, çocuklarını Yahudiliğe veya Hıristiyanlığa sokmuşlardı. İslâm dini gelince bunlara zor kullanmak istediler. İslâm'dan önce Ensar'dan bir kadının çocuğu yaşamadığı durumlarda, şâyet çocuğu yaşarsa onu kitap ehli ile beraber ve onların dini üzere bulundurmayı adardı. Bu sebeple Ensar çocuklarının bir kısmı kitap ehlinin dininde bulunuyorlardı. Dolayısıyla İslâm'a geldikleri zaman dediler ki: "Biz vaktiyle bunların dinlerini, bizim dinimizden daha üstün görürdük ve çocuklarımızı onun için o yola sevkederdik, mâdemki İslâm dini geldi, her halde biz bunları zorlarız." dediler.
Bu cümleden olarak Salim b. Avf oğullarında Husayn adında Ensar'dan birinin iki oğlu vardı. Önceleri Şam tüccarlarının telkinleriyle hıristiyan olmuş gitmişlerdi. Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra Medine'ye geldiklerinde babaları bunlara: "Vallahi sizi bırakmam, mutlaka müslüman olmalısınız." diye sataştı. Onlar da çekindiler, üçü birlikte Rasûlullah'a mürâcaat ettiler. Bunun üzerine bu âyet indi, babaları da onları bıraktı. Bu olaylar, gerek cihada izinden
101] 2/Bakara,193
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 27 -
önce olsun ve gerekse sonra, her iki takdirde nüzul sebebi, müşrikleri içine almamaktadır. O halde hükmünün genelliği de kitap ehline aittir ve neshedilmiş değil, muhkemdir (hükmü açık ve geçerlidir). Bu güzel! Fakat sebebin özel oluşu, hükmün genel oluşuna mani değildir. "Dinde zorlama yoktur." hükmü ise daha geneldir. Sonra bu hüküm yalnız kitap ehline mahsus olsaydı, dâr-ı İslâm'da (İslâm yurdunda) kitap ehlinden başkasına taahhüd ve güvence (emân) verilmemesi gerekirdi. Hâlbuki Arap yarımadası müşriklerinden başkasına bu muamele yapılmamıştır. Şu halde bu âyet, mutlak olarak neshedilmiş olmadığı gibi, genel hükmü kitap ehline de mahsus olmamalıdır. Nitekim Hz. Enes: "Nüzul (iniş) sebebi, Rasûlullah, birisine 'Müslüman ol' buyurmuştu. O da 'kendimi hoşlanmaz buluyorum' demişti. Bu âyet bunun hakkında inmiştir" diye rivâyet etmiştir ki, bu sebep daha mutlak olmakla hükmün genel oluşunda daha açıktır.
3- Bilinmektedir ki Arap müşrikleri hakkındaki muâmele, "Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." 102 emrine dayanmaktadır. "Dinde zorlama yoktur." hükmünün ise "Arapların Müslüman oluşundan sonra dinde zorlama yoktur, vergi yeterlidir." meâlinde olduğu Tefsir-i Kebîr'-de açıklanır.
Demek ki doğruluğun sapıklıktan ayırtedilmesi o zamandır. Ve bu hüküm, daha öncesini kapsamaz, bu mânâca bu âyet, "Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın..." âyetinden sonra inmiş demek olur. Önce inen, sonra ineni ne nesih, ne de tahsis edemeyeceğinden "Lâ ikrâhe = zorlama yoktur" hükmü genelliği üzere kalır. Bu durumda aralarında bir yönden çelişki varsa, sonradan inen, önce ineni neshetmiş olacaktır. Hâlbuki bunun, öncekini neshettiğine dair hiçbir görüş yoktur ve olamaz. Çünkü bunun tarih itibarıyla sonradan indiği açıkça belli değildir. Yukarıda görüldü ki, aksine rivâyet bile vardır. Bu bakımdan usûl itibarıyla birbirlerine yakın olarak yorumlanması gerekir. Böyle olunca da birbirlerini karşılıklı olarak tefsir (izah) ve tahsis edebilirler. Şu halde İslâm'ın doğruluğunun ortaya çıkıp ayırdedilmesini Araba ve zorlamanın olmayışını ondan sonraya tahsis de doğru olamaz. Önce İslâm'ın başlangıcında zorlama değil, misliyle karşılık bile verilmediği bilinmektedir. Şimdi Arapların müslüman oluşundan sonra da zorlama olmadığı kabul edilmiş, bu arada müslümanlar arasında bulunan Arap müşriklerine de bu olaya kadar hiç bir zorlama yapılmadığı bilinmektedir.
O halde, âyetinin bütün kapsamıyla mânâsı, "İslâm dininin, hüküm dairesinde zorlama yoktur." demek olur. Savaş ve savaş hâlinde bulunan düşman meselesi, bu hükümden esas itibarıyla hâriç olduğu gibi, zorlamaya karşılık vermek ve suça ceza da bunun dışındadır. Ancak bu, "Fitne ortadan kalkıncaya ve din de yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın."103 âyetiyle beraber düşünmek lazımdır. Buna göre âyetin sonunun da delâlet edeceği üzere İslâm dininin hüküm dairesinde zorlama bulunmaması, tahsis yoluyla iki kayıt ile bağlanmıştır ki; biri fitne bulunmaması, biri de İslâm yurdunda diğer dinlere mensup olanların tebalığı (uyruğu) bozmamalıdır. Âmm (genellik ifade eden hüküm) ise tahsisten sonra zan ifade eder. Burada fitneden maksat da şirkti. Fakat genel mânâsıyla alınması da caizdir. Bu şekilde ikinci kaydı da içine alacağından, bu bir kayıt, diğerinden müstağni kalır (ona ihtiyaç duyurmaz). Demek ki kısaca mânâ şu olur: "Fitne
102] 2/Bakara, 193
103] 2/Bakara, 193
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoksa dinde zorlama yoktur, çünkü doğruluk, sapıklıktan iyice ayrıldı. Bunları karıştıranlar, belâlarını bulurlar."
Bundan dolayı, her kim tâğuta, azgınlara veya azgınlıklara küfredip (inkâr edip), Allah'a iman ederse, yani samimi bir kalp ile "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur." diyerek önce o tâğutları kökünden siler, sonra da bütün varlığıyla Allah'a iman eder ve dolayısıyla Allah'ın gönderdiği peygamberleri, Hakk'ın indirdiklerini tasdik ederse, o mutlaka en sağlam kulpa yapışmıştır ki, kopmak onun için değil. Bu sağlam ipin kulpu, o tutamak ne kopar, ne kırılır. Ancak bırakılırsa fena düşülür. Bu ilmî ve amelî delillerden, hak ve batılın bu ortaya çıkışından sonra akıl ve doğruluğun gereği artık bugün var, yarın yok, gelip geçici olan fani, bâtıl, koyu gölge kırılıp dökülecek, nihâyet kendine tutunanı düşürüp bırakıp gidecek olan tâğutların, Firavunlar, Nemrudlar, sihirbazlar, kâhinler, şeytanlar gibi azgın, sahte mâbudların çürük kulplarına yapışmak değil, "Ezelden sonsuza kadar dirisi, her şeyin yöneticisi" şaşmaz, yanılmaz, uyumaz, ımızganmaz, göklerin ve yerin hükümranlığının sahibi, izni olmadan huzuruna yanaşılmaz, şefaate cesaret gösterilmez, büyüklük sahibi, gizli açık, cüz'î (kısmî), genel her şeyi bilen, her şeyden haberdar, ilminin gerçek mâhiyetine erilmez, o bildirmedikçe bir şey bilinmez, büyüklük kürsîsi yerleri, gökleri tutmuş, yerler, gökler kudret avucunda bir hiç kalmış o yüksek, pek yüksek kudretinin yüceliği, şanı, büyüklüğü sonsuz, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan Allah Teâlâ'nın kopmaz, kırılmaz, sağlam kulpuna iki eliyle seve seve canı gibi koruyup yapışmak, yani misal olarak o ilâhî kürsîden uzatılmış, kopmaz, kırılmaz sağlam bir ipin kulpuna, tutamağına benzeyen ve dinin başı olan Hakk'ın tevhidine (birliğine) güzelce inanmak, inanıp gereğince amel etmek ve onu hiç bırakmamaktır. İşte, bu imanı yapan, böyle bir kulpa yapışmış olur. Fakat bu iman ve itikat, yalnız sözde ve yalnız kalpte kalmamalı, ağız, gönül bir, iç ve dış bir olmalıdır. Çünkü Allah her şeyi işiten ve bilendir. Hem sözleri işitir, hem de niyetleri bilir. Ağzından, deyip, içinde inkâr saklayan münafıkların ve aksine içinden hakkı bilip, ağzından küfür ve inkâr savuran kâfirlerin yaptıklarından Allah gafil ve habersiz değildir.
Tâğut: "Tuğyan" (azgınlık) kökünden mübalâğa kipiyle bir cins ismidir ki, aslı "ceberût = zorbalık" gibi "tağâvût" olup, yer değiştirmekle "tavâğût" yapılarak "vâv", "elif"e çevrilmiştir; tekile, çoğula, erkeğe, dişiye söylenir. Tuğyanın (azgınlığın) kendisi kesilmiş, isyankâr, azgın, azman, azıtgan demek gibidir.
İbn Cerîr et-Taberî'nin târif ettiği gibi, Allah'a karşı isyankâr olup zorla, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapınılıp mâbud tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şey demektir. Bunun tefsirinde "şeytan veya sihirbaz yahut kâhin ya da insanların ve cinlerin, inat edip büyüklük taslayanları veya Allah'a karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler veya putlar diye çeşitli rivâyetlere rastlanır. Ebû Hayyan der ki: "Bunların birer örnekle açıklanması gerektir. Çünkü tâğut bunların her birine hasredilmiştir (mahsur)." Yukarıdaki târif, bunların hepsini içine almaktadır. Bununla birlikte Kâdî Beydavî bu hususa: "Allah yolundan menedenler" fıkrasını da ilâve etmiştir ki, daha genel bir tarifi içerir. Çünkü bunu yapanlar, mabud tanınmış olmayabilir. Şu kadar ki, bu da "Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?" 104 âyeti gereğince kendi hevâsına uyup kendi kendine
104] 45/Câsiye, 23
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 29 -
mabut rütbesi vermiş sayılabileceği düşünülürse önceki tarife dâhil olacaktır. Bu açıklamadan birkaç fayda elde edeceğiz: Önce, tâğutun çeşitli tefsirleri (açıklamaları) örnek veya çeşitlerini gösterebileceği gibi "şeytan, sihirbaz, kahin, batıl mâbud, insanların ve cinlerin büyüklük taslayıp inat edenleri" kelimelerinin her biri tâğut kelimesiyle tarife benzer ve uygun düşecek bir tarzda ifade edildiğine göre bunların, mânâ itibarıyla tam eş anlamlı değilseler bile pek yakın veya birbirini gerektiren şeyler olarak kullanıldıklarına da işaret edebilir. İkinci olarak demek oluyor ki, tâğutun açığı da, gizlisi de, görünürü de, görünmezi de vardır.
Üçüncü olarak, tuğyan (isyan, azgınlık) kavramından anlaşılıyor ki, putlar ikinci derecede tâğutlardır. Bakılırsa akıl sahibi olmayan putların ve dikili taşların tâğutlardan bile sayılmaması gerekirdi. Çünkü bunların kendileri Allah'a karşı bir azgınlığa sahip olamazlar ve azgınlığa rıza gösteremezler. Fakat red de edemezler. Bu sebeple nihâyet bir azgınlık sebebi olabilirler. Bu sebebi de azgınlar bulurlar. Putlar, aslında erkek veya dişi tâğutların hayalleri ve azgınların azmanlarıdır. Gizli veya açık azgınlar, bunlarla kendi azgınlıklarını ileri sürerler. Bu yönüyle putlar, asıl tâğut değil, tâğutların temsilcileridirler. Böyle "Kim tâğutu inkâr ederse..." ifadesi şunu bildirmiş oluyor ki, tevhid emrinde ilk iş, putlardan önce ona sevk eden azgın isyankârlara küfretmektir (onları inkâr etmek).
Dördüncü olarak, Allah'a karşı isyankâr olmayan ve şirke razı olma ihtimali bulunmayan ve bununla beraber birtakım isyankârlar tarafından ilâh diye kabul edilen Hz. İsa ve Üzeyr gibi büyük insanların kendileri tâğutun tarifinden ve kendilerine tâğut denilenlerden hâriçtirler. Tevhid emrinde, "başka hiçbir ilâh yok" derken bunların ilâhlığını da olumsuz kılıp inkâr etmek, ibâdet etmemek farz olduğu halde, diğer taraftan bunları inkâr caiz olmayacak, bilakis Allah'a imanın gereklerinden olarak peygamberlere iman ve saygı da imanın şartlarına dâhil bulunacaktır. Bu çok önemli nükteye işaret edilerek "kim tâğutu inkâr ederse..." buyrulmuş da diğerlerini inkâr şart koşulmamıştır. Demek ki tevhidin şartı Allah'tan başkalarını inkâr etmek değil, Allah'tan başkalarından ilâhlık vasfını kaldırmak ve bu arada tâğutları inkâr etmek, yani onları hiç tanımamak, diğerlerinin de ilâhlık altındaki derecelerine göre haklarını tanımaktır. Çünkü hak Allah'ındır. Nihâyet şunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah'ın birliğine inanan bir mü’min olmak için, Allah'a imandan önce küfre tevbe etmek şarttır. Ve bu tevbenin şartı da tâğutları asla tanımamaya kesin karar vermektir. Bu durumda, "kim tâğutu inkâr eder de Allah'a iman ederse..." ifadesi, "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur" kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir. İşte böyle içi ve dışı ile iman eden mutlaka sağlam kulpa yapışmış olur ki, buna tutunanların Allah'ın Kürsîsine, cennetin en yüksek tabakalarına doğru çekilip, götürülecekleri ve giderken bırakıverenlerin de dehşetli bir şekilde düşecekleri kelâmın mânâsından anlaşılıyor. 105
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Kim Tâğut'u, azgınlığı reddederek Allah'a inanırsa kopması sözkonusu olmayan, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Hiç kuşkusuz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. Allah mü’minlerin dostu, kayırıcısıdır. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise Şeytan ve yardakçılarıdır. Bunlar, onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar. Onlar, orada
105] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler.” 106
Bu dinin ortaya koyduğu şekli ile inanç meselesi, anlatmayı, dinlemeyi ve kavramayı izlemesi gereken bir ikna olma meselesidir, yoksa bir baskı, bir öfkelenme, bir dayatma meselesi değildir. İslâm olanca gücü ve enerjisi ile insan idrakine hitap ederek gelmiştir; düşünen akla seslenmiştir... Konuşan bedahete (dolaysız algılama yeteneğine) seslenmiştir, aldığı uyarılara karşılık veren vicdana seslenmiştir... Dengeli-istikrarlı fıtrata seslenmiştir... İnsan varlığının bütününe seslenmiştir... İnsan idrakinin bütün yönlerine seslenmiştir... Fakat seslenirken baskıya başvurmamıştır, hatta somut harikaların, olağanüstülüklerin manevi baskısını bile kullanmaktan kaçınmıştır. Olağanüstü olaylar, görenleri refleksif bir edilgenlikle inanmaya sürükleyebilir, fakat insan onları bilinci ile inceleyemez, aklı ile idrak edemez; çünkü bu tür olayların düzeyi bilincin ve aklın üzerinde olur.
Bu din, insan mantığının karşısına inanmaya mecbur edici olağanüstü olaylarla bile çıkmaktan kaçındığına göre onun karşısına kuvvetle ve zorlama ile çıkmaktan, muhataplarına açıklama yapmaksızın, onları inandırmaksızın, ikna olmalarını sağlamaksızın tehdit, baskı ve zorlama yolu ile kendini kabul ettirmekten elbette kaçınacaktır.
Oysa İslâm'dan bir önceki din olan Hıristiyanlık kendini süngü ile ateşle, işkence ve tepeleme yolu ile kabul ettirmişti. Bu politikanın yürütücüsü, imparator Konstantin'in hıristiyan olmasından sonraki Roma İmparatorluğu olmuştu Oysa Roma İmparatorluğu aynı işkenceleri, daha önce, ikna olarak ve isteyerek hıristiyanlığı kabul etmiş olan çok az sayıdaki vatandaşına uygulamakta tereddüt etmemişti. Üstelik Roma İmparatorluğu'nun hıristiyanlık uğruna uygulamış olduğu baskıların ve toplu kıyımların kurbanları sadece hıristiyanlığı kabul etmeyenler olmamıştı; devletin mezhebine girmeyen, bu mezhebin Hz. İsa'nın konumuna ilişkin bazı doğmalarını benimsemeyen değişik mezhep yanlısı hıristiyanlar da bu amansız vahşetten paylarını almışlardı!
İşte bütün bunlardan sonra gelen İslâm, ilk açıklamaları arasında şu önemli ve büyük ilkeye yer verdi: "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık birbirinden ayrılmıştır."
Bu ilkede yüce Allah'ın insanı onurlandırdığı; iradesine, düşüncesine ve duygularına saygı gösterdiği, inanç alanında hidâyete ve sapıklığa ilişkin tercihlerinde onu vicdanı ile başbaşa bıraktığı, bunların yanısıra davranışlarının sonuçlarını ve nefsi ile hesaplaşma görevini omuzlarına yüklediği açıkça görülür. Bu ilke insan özgürlüğünün en karakteristik ilkesidir. O insan özgürlüğü ki, yirminci yüzyılın zorba ideolojileri ve insan onurunu hiçe sayan sosyal düzenleri onu insanlara çok görüyor. Bu baskıcı ideolojiler ve düzenler, yüce Allah'ın inanç seçme serbestliği tanıyarak onurlandırdığı insan adlı bu varlığa hayat düşüncesini ve düzenini serbest iradesi ile seçme hakkı tanımıyorlar; onu devletin çeşitli propaganda araçları, yoğun yönlendirme önlemleri, bunların yeterli olmadığı zaman da arkasından gelen kanunları ve oldu-bittileri ile dayattığı, dikte ettiği düşünceyi ve düzeni benimsemeye zorluyorlar. İnsan ya evrene egemen olan Allah'ın varlığını ve fonksiyonunu inkâr ederek sözünü ettiğimiz devlet ideolojisini kabul
106] 2/Bakara, 256-257
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 31 -
edecek ya da her an nasıl ve nereden geleceği belirsiz ölüm tehdidi altında titreyerek yaşayacaktır!
İnanç özgürlüğü, insanı "insan" yapan, ona bu vasfı gerçek anlamda sağlayan ilk "insan hakkı"dır. İnsanın elinden inanç özgürlüğünü alan kimse, her şeyden önce onun insanlık niteliğini elinden almış demektir. Baskıya ve işkenceye uğramama güvencesi altında inancı yayma ve tanıtma özgürlüğü, temel inanç özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Yoksa inanç özgürlüğü, pratikte hiçbir anlam taşımayan kuru bir laftan ibaret kalır.
Hiç kuşkusuz varlık bütününe ve hayata ilişkin en gelişmiş düşünce sistemi, insan toplumu için en tutarlı sistem olan İslâm, herkesten önce ve herkesinkinden gür bir sesle "Dinde zorlama yoktur" diye sesleniyor. Bu din, kendi dışındakilerden önce öz taraftarlarına, insanlara bu dini benimsetmek amacı ile zor kullanmalarının yasak olduğunu açıklıyor. Durum böyleyken kendilerini devlet otoritesinin acımasız baskısı ile ayakta tutabilen, muhaliflerine yaşama hakkı tanımayan zorba ve yetersiz yeryüzü kaynaklı ideolojilerin ve sosyal düzenlerin yaptıklarına ne demeli?
Bu âyetin ilk cümlesi mutlak olumsuzluk ifade ediyor; "Dinde zorlama yoktur". Dil bilimcilerinin (Nahivcilerin) deyimi ile "Nefy-i cins" öntakılı bir cümlecik. Yani zorlamanın her türlüsünü olumsuzlayan, reddeden bir ifade karşısındayız. Zorlamanın varlığı kökünden olumsuzlanıyor, reddediliyor. Başka bir deyimle, inanca yönelik baskı sadece yasaklanmakla yetinilmiyor, varlık aleminden ve olaylar dünyasından tamamen kovuluyor. Cümlede olumsuz bir üslupla kullanılan -her şeyi içine alan bir şekilde- bu yasaklama, en etkili ve vurgulu bir yasaklama biçimidir.
Âyetin devamında insan vicdanını okşamaktan, onu hidâyete teşvik etmekten, doğru yola iletmekten ve artık apaçık hale geldiği ilân edilen imanın mahiyetini belirtmekten başka bir şey yapılmıyor: "Doğruluk ile sapıklık birbirinden ayrılmıştır." Yani iman, insanın sahip olması ve titizlikle koruması gereken bir olgunluk (rüşd), buna karşılık küfür, insanın kaçınması ve üzerine bulaşmasından çekinmesi gereken bir azgınlık, taşkınlıktır.
Durum gerçekten de böyledir. İman, insana verilmiş nimetlerin en büyüğüdür. O, insan idrakine katışıksız ve belirgin bir düşünce bağışlar, insan kalbine huzur ve barış sunar, insan vicdanına yüce amaçlar ve temiz duygular kazandırır, insanlık için sağlıklı, dengeli, hayatı gelişmeye ve ilerlemeye doğru itici bir düzen gerçekleştirir. İnsan, iman nimetini bu şekilde düşününce onun olgunlukla eşanlamlı demek olduğunu kavramakta gecikmez. Bu gerçeği kabul etmeyecek olanlar, sadece olgunluğu bırakıp azgınlığı alan, hidâyeti bırakıp sapıklığa koşan; kavram kargaşasını, kuşkuyu ve haysiyetsizliği huzura, güvene ve onurluluğa tercih eden budalalardır.
Âyetin devamında imanın mâhiyeti daha belirgin, sınırları çizilmiş ve daha açık hale getiriliyor. Okuyoruz: “Kim tâğutu azgınlığı reddederek Allah'a inanırsa kopması sözkonusu olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır.” Küfür, hakettiği, lâyık olduğu bir kaynağa dayandırılmalıdır ki, bu da "tâğut"tur. İman da lâyık olduğu, yakıştığı bir mercie yöneltilmelidir ki, o da "Allah"tır.
"Tâğut", "tuğyân (azgınlık)" kökünün anlamdaşı (sinonimi)dır. Sağduyuya
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ters düşen, gerçeği çiğneyen, Allah'ın kulları için çizdiği sınırı aşan düşünce, sistem ve ideoloji anlamına gelir. Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin Allah'a inanmaktan, O'nun koyduğu şeriatından kaynaklanan bağlayıcı bir kuralı bulunmaz. İlkelerini yüce Allah'ın direktiflerine dayandırmayan her sosyal sistem, yüce Allah'ın buyruklarından kaynaklanmayan her kurum, her düşünce, her edep kuralı ve her gelenek bu kategoriye girer, bu kavramın kapsamına girer. Kim, hangi biçimde karşısına çıkarsa çıksın, bunların tümünü kökünden reddederek Allah'a inanır ve ilham kaynağı olarak sadece Allah'ı bilirse o kimse kurtuluşa ermiştir. Âyette bu kurtuluş "kopması sözkonusu olmayan, sapasağlam bir kulpa yapışmak" durumu ile somutlaştırılmıştır.
Burada soyut, mânevî bir gerçeğe ilişkin somut bir tablo ile karşı karşıyayız. Allah'a inanmak, asla kopmayacak olan sağlam bir kulptur, bu kulpa yapışan kimse kurtuluşa götüren yolu kaybetmez. Çünkü bu kulp, yok oluşun ve kurtuluşun sahibine bağlıdır. Gerçek anlamı ile iman. Şu varlık âlemindeki tüm gerçeklerin dayandığı ilk gerçeğe, Allah gerçeğine ermek, Allah'ın şu varlık âlemi için koyduğu ve varlık âlemini ayakta tutmanın sebebi olarak görevlendirdiği kanunlar sisteminin özünü kavramaktır. Kim O'nun kulpuna yapışırsa O'nun kılavuzluğu altında O'na doğru ilerler. Ne tökezler, ne geri kalır, ne aldatıcı başka yollarla karşılaşır ne pusulayı kaybeder ve ne de yolunu şaşırır. Devam ediyoruz: "Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir." Dillerden dökülen sözleri işitir, kalplerdeki saklı duyguları bilir. O halde O'nunla ilişki halinde olan mü’min, başkalarını dolandırmaz, aldatmaz ve kimseye haksızlık etmez.
Daha sonraki âyette hidâyet ile sapıklık, hidâyetin ve sapıklığın mâhiyeti canlı, hareketli ve somut bir tabloda canlandırılıyor. Bu tablo mü’minlerin dostu ve yardımcısı olan Allah'ın nasıl onların elinden tutarak karanlıktan aydınlığa çıkardığını, buna karşılık kâfirlerin dostları ve elebaşları olan tâğutların ise onları nasıl ellerinden tutarak aydınlıktan çıkarıp karanlıklara soktuklarını tasvir ediyor.
Bu manzara hayran bırakıcı, canlı ve duygulandırıcıdır. İnsan hayatı onu da ötekisini de izliyor. Şuradan gelip oraya giden insan yığınları gözümüzün önünden akıyor sanki. Bir bu canlı tabloyu, bir de insan hayalini kımıldatmayan, duygulara dokunmayan, vicdanı harekete geçirmeyen, manalar ve sözler aracılığı ile sadece zihne seslenen soyut ve kuru bir ifadeyi düşününüz.
Eğer Kur'an'ın tasvir üslûbunun üstünlüğünü daha iyi kavramak istiyorsak bu canlı tablonun yerine herhangi bir soyut ifadeyi zihnimizde canlandıralım. Meselâ şöyle diyelim; "Allah, mü’minlerin dostu, kayırıcısıdır. Onları imana iletir. Kâfirlerin dostları, elebaşları ise tâğutlardır; onları kâfirliğe, inkârcılığa sürüklerler. İfade gözümüzün önünde ölüyor; tüm sıcaklığını, hareketini, iz bırakıcılığını yitiriyor.
Bu ifâdenin tasvir ediciliği canlılığı, uyarıcılığı yanında gerçeği ne kadar duyarlı ve titiz bir şekilde dile getirdiği dikkatlerimizden kaçmamalıdır. Tekrar okuyalım: "Allah mü’minlerin dostu, kayırıcısıdır. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise, tâğut ve yardakçılarıdır. Bunlar, onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar." Yani iman aydınlıktır, özünde ve yapısında tek bir aydınlık. Oysa küfür "karanlık"tır; çok sayıda ve değişik nitelikte karanlıklar. Ama hepsi aslında "karanlık"tırlar. Hiçbir gerçek, imanı aydınlığa, küfrü de karanlığa benzetmek kadar doğru ve hassas olamaz.
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 33 -
Gerçekten iman, mü’minin vicdanına akar akmaz bütün varlığını aydınlatır. Mü’minin ruhu iman sayesinde parlar, şeffaflaşır, arınır ve çevresine aydınlık, parlaklık ve belirginlik ışıkları saçar. İman nesnelerin mahiyetini, değerlerin mahiyetini ve düşüncelerin içyüzünü gözler önüne seren bir aydınlıktır. İmanın aydınlığı sayesinde mü’min, bunları algı yanılgısına meydan vermeyen bir belirginlikle; karışıklığa meydan vermeyen bir açıklıkla ve titreşimsiz bir netlikle görebilir ve bunlar içinden soğukkanlılıkla, gönül huzuru ile güven içinde ve titreşimsiz bir kararlılıkla alacağını alır, bırakacağım bırakır. İman, evrensel kanunlar sistemine giden yolu meydana çıkaran bir aydınlıktır. İmanın aydınlığı sayesinde mü’min kendi hareketini, çevresindeki ve özündeki evrensel kanunlar sisteminin akışı ile ahenkleştirir; Allah'a ulaştıran ya da yavaş yavaş yumuşak adımlarla, gerginlikten uzak bir rahatlıkla, öteye-beriye çarpmadan, orada-burada tökezlemeden ilerler. Çünkü gittiği yol fıtratının bilmediği, yabancısı, acemisi olduğu bir yol değildir.
İman, tek yola ileten tek bir aydınlıktır. Küfrün sapıklığı ise çok sayıda ve değişik karanlıkları içerir. Şahsi arzu ve ihtiras karanlığı, kılavuzsuzluk ve yolu şaşırma karanlığı, kendini beğenmişlik ve azgınlık karanlığı, zayıflık ve aşağılık kompleksi karanlığı, gösteriş ve münafıklık karanlığı, açgözlülük ve kıskançlık karanlığı, kuşku ve endişe karanlığı ve hadde-hesaba gelmeyen daha birçok karanlık türleri... Bu karanlıkların tümü, Allah'ın yolundan sapmakta, Allah'tan başka bir kaynaktan ilham almakta ve Allah'ın sisteminden başka bir sistemin hakemliğine başvurmakta toplanır. İnsan, yüce Allah'ın bir ikincisi bulunmayan aydınlığından, karışıklığa meydan vermeyen biricik gerçeğin aydınlığından ayrılır-ayrılmaz, kesinlikle değişik, türlü ve farklı nitelikli karanlıkların içine düşer. Bunların türleri değişik ve nitelikleri farklı olmakla birlikte hepsi de birer karanlıktır. Bu yanlış tercihin âkıbeti, karanlıkların taraftarlarına, yardakçılarına yakışacak cinstendir: "Onlar, orada ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler."
Mâdemki, aydınlıktan yararlanarak doğru yola girmek istemediler, o halde süresiz olarak ateşte kalsınlar. Hak, (Allah’ın bildirdiği mutlak gerçek) tektir, birden fazla olmaz. Sapıklığın ise çeşitli renkleri ve çeşitli biçimleri vardır. "Haktan sonra, sapıklıktan başka ne var ki?" 107
Bu âyetler demetini noktalamadan önce dinimizde cihadın farz olduğu gerçeği ve tarih boyunca İslâm'ın taraf olduğu savaşların niteliği ile daha önce incelediğimiz "Fitnenin (bozgunculuğun, kargaşanın) kökü kazınarak Allah'ın dini kesinlikle egemen oluncaya kadar kâfirler ile savaşınız." 108 âyetini birlikte gözönünde bulunduran bir perspektifle "Dinde zorlama yoktur." ilkesi hakkında birkaç söz söylememiz yerinde olur.
İslâm’ın bazı kötü maksatlı düşmanları onun "Dinde zorlama yoktur" ilkesini ortaya koymasına rağmen kendini kılıç yolu ile kabul ettirdiğini ileri sürerek bu dini çelişkili olmakla suçlarlar. Diğer bazı düşmanları da İslâm’ı bu töhmet karşısında savunur görünerek müslümanların ruhunda yanan cihad ateşini söndürmeye, tarihte İslâm’ın ortaya çıkmasında ve yayılmasında bu aracın oynadığı hayati rolün önemini küçümsemeye yeltenmekte, -kaypakça, uyutma ve aldatma yolu ile- günümüzde ya da yarın bu araca başvurmanın gerekli olmadığı
107] 10/Yûnus, 32
108] 2/Bakara, 193
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve olmayacağı mesajını vermek istemektedirler. Bütün bu zehirleri, güya İslâm'ı rencide eden bir töhmet karşısında onu savunuyormuş gibi yaparak kusmaktadırlar.
Birinciler de ikinciler de İslâm'ın sistemini yozlaştırmak, onun uyarıcı mesajlarını müslümanların zihninde dumûra uğratmak, öldürmek amacı ile aynı cephede İslâm'a karşı savaşan Batılı şarkiyat uzmanları (oryantalistler) arasından çıkıyor. (Bu kişilerin basında Sir T.W. Arnold adlı oryantalist gelir. Onun Dr. İbrahim Hasan ve kardeşi tarafından "Ed-Da’vetü’l-İslâmîyye" adı altında Arapça'ya çevrilmiş bir eseri vardır.) Bunlar bu sinsi oyunları cihad ruhu bir daha uyanmasın diye oynuyorlar. O cihad ruhu ki, savaş alanında onun karşısında bir kere bile tutunamamışlardır! Yine o cihad ruhu ki, ancak onu zehirledikten, türlü türlü hileler ile zincire vurduktan, aralarında birleşerek dünyanın her yanında başına öldürücü ve vahşice darbeler indirdikten sonra pençesinden kurtularak rahat nefes alabilmişlerdir. Bunların yanısıra emperyalizm ile müslüman ülkeler arasındaki savaşların cihadı gerektirecek birer inanç savaşı olmadıkları, bunların sadece pazar, hammadde ve stratejik üsler uğruna yapılan savaşlar oldukları, buna göre cihadı gündeme getirmek için ortada hiçbir sebep bulunmadığı aldatmacasını müslümanların beyinlerine işledikten sonradır ki güven ve rahatlarını daha da perçinlemişlerdir.
Evet, İslâm'ın uzun tarihi boyunca kılıcını çekerek vuruştuğu, cihad ettiği dönemler olmuştur. Fakat bu kılıçlar hiç kimseyi zorla müslüman yapmak için değil, cihadı gerektiren birtakım amaçları gerçekleştirmek, hedeflere ulaşmak için çekilmiştir. Bu hedeflerin başlıcaları şunlardır.
1- İslâm, her şeyden önce, müslümanlara yönelik işkenceleri, zulümleri ve fitneleri savmak, bunlara karşı koymak, bağlılarının can, mal ve inanç güvenliklerini sağlamak için cihada girişmiştir. Bu amaç doğrultusunda bu surenin daha önceki âyetlerinden birinde incelediğimiz "Fitne, adam öldürmekten daha ağır bir suçtur" 109 prensibini ortaya koydu. Böylece inanca yönelik saldırıyı, mü’minlere inançları yüzünden eziyet etmeyi, onları dinlerinden ayırmaya çalışmayı insan hayatına yönelik saldırıdan daha büyük bir insanlık suçu saydı. O halde bu kutsal ilkeye göre inanç, hayattan daha önemli, daha değerlidir. Eğer mü’min canını ve malını savunmak için savaşmaya izinli ise inancını ve dinini savunmak için savaşmaya hâydi haydi izinlidir.
Müslümanlar tarih boyunca, dünyanın çeşitli yerlerinde inançları yüzünden baskılara, vazgeçirme girişimlerine, eziyetlere, işkencelere uğramışlardır. Bu yüzden en önemli varlıklarına yönelen bu zulümlere karşı koymaları kaçınılmazdı. Çünkü bu baskılara ve eziyetlere inançları yüzünden uğratılıyorlardı.
Meselâ bir zamanların İslâm diyarı olan Endülüs (yani bugünkü ispanya) müslümanları dinlerinden koparılma amacına yönelik iğrenç ve vahşi işkenceler ile toplu kıyımlara sahne olmuştu. Bu zulümlerin benzerleri, katolikliğe karşı direnen diğer hıristiyan mezheplerinin bağlılarına karşı da uygulanmıştı. Öyle ki, bugünün İspanya'sında İslâm'ın gölgesine, hatta öbür hıristiyan mezheplerin gölgelerine bile rastlayamazsınız. Yine bir zamanlar Beytülmukaddes (Kudüs) ile çevresi de aynı iğrenç haçlı saldırılarına hedef olmuştu. Bu saldırıların tek amacı
109] 2/Bakara, 217
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 35 -
İslâm inancının kökünü kazımaktı. Fakat bu bölgede de müslümanlar inanç sancağı altında silâha sarılarak düşmanlarına karşı göğüslerini siper etmişler ve son aşamada zafere ulaşarak bu kutsal İslâm beldesini Endülüs'ün acı akıbetine uğramaktan kurtarmışlardı.
Komünistlerin, putperestlerin, siyonistlerin ve hıristiyanların pençesi altında bulunan dünyanın çeşitli yörelerinde bugün de müslümanlar dinlerinden koparılmak istenmekte ve inançları uğruna baskı görmektedirler. Bu yüzden müslümanlar, eğer gerçek müslümanlar iseler, bu fitnelere karşı koymak için, bugün de cihad etme yükümlülüğü ile karşı karşıyadırlar!
2- İkinci olarak İslâm, inanç özgürlülüğünü gerçekleştirdikten sonra inanç sistemini tanıtma ve duyurma özgürlüğünü de sağlamak amacı ile cihad etmiş, savaş vermiştir. Sebebine gelince İslâm, evrene ve hayata ilişkin en mükemmel düşünce sistemini, sosyal hayatı geliştirecek en ileri düzeni getirdi. Bu nimeti, insanlığın tümüne iletmek, gene bu nimeti onların kulaklarına ve kalplerine duyurmak için getirdi. Bu açıklama, anlatma ve ilandan sonra isteyen mü’min, isteyen de kâfir olsun, "Dinde zorlama yoktur." Evet, ama önce bu nimeti, yüce Allah'ın katından tüm insanlar için gelmiş olan bu nimeti, insanlığın bütününe ulaştırmanın yolu üzerindeki engeller kaldırılmalıdır, insanların bu ilâhi mesajı işitmelerini ve doğruluğuna inandıktan sonra, eğer isterlerse, hidâyet kervanına, katılmalarım önleyen engeller yok edilmelidir.
Bu engellerden biri, toplumların ve milletlerin başında insanların bu ilâhî mesajı işitmelerine izin vermeyen, bunun yanında İslâm'a girenlere baskı uygulayan zorba rejimlerin bulunmasıdır. İslâm, bu tâğutî, bu zorba rejimleri yıkarak yerlerine adâlete bağlı rejimler kurmayı ve bu rejimler aracılığı ile her yerde hakkı tanıtma özgürlüğünü, hakkı tanıtmak için didinenlerin güvenliğini sağlamayı amaçlamıştır. Bu amaç bugün için de geçerlidir. Buna göre müslümanlar, eğer gerçekten müslüman iseler, bu amaca ulaşmak için bugün de cihad etme yükümlülüğü ile karşı karşıyadırlar!
3- Üçüncü bir amaç olarak İslâm yeryüzünde kendi düzenini kurmak, yerleştirmek ve korumak için cihad etti. İslâm, insanın, insan kardeşi karşısında özgürlüğünü gerçekleştiren tek sosyal düzendir. Çünkü İslâm, yüce ve büyük olan Allah'a yöneltilmesi gereken tek kulluğun, tek bir tapınma sürecinin sözkonusu olduğunu belirleyerek bütün biçim ve türleri ile insanın insana kulluğunu ortadan kaldırır, yasaklar. Buna göre ortada insanlar için hükümler koyan, hukuk normları koyma yolu ile insanları boyunduruk altına alan, köleleştiren hiçbir ferde, hiçbir sosyal sınıfa, hiçbir millete yer yoktur. Sadece herkesin Rabbi olan tek bir Allah vardır, bütün insanların, önlerinde eşit oldukları, hükümler koyma yetkisi sadece O'nundur; insanlar itaati ve boyun eğmeyi de sırf O'na yöneltirler. Tıpkı imanı ve ibâdeti de sırf O'na yöneltmeleri gerektiği gibi.
Buna göre bu düzende sırf Allah'ın şeriatının yürütücüsü olmayan, bu yürütme yetkisi için toplumdan vekillik almayan hiçbir kimseye itaat edilmez. Çünkü yürütme mevkiindeki görevlinin, temelde kanun koyma yetkisi yoktur. Çünkü hukuk normları koyma yetkisi sadece Allah'a aittir, bu yetki ilâhlık olgusunun insan hayatına yansıyan bir göstergesidir. o halde hiçbir insan, öbür kullar gibi bir kul olduğu, başka hiçbir ayrıcalığa sahip olmadığı halde bu yetkiyi kullanarak kendisi için ilâhlık iddiasına kalkışamaz, insanlara karşı ilahlık makamı işgal
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmeye yeltenemez!
Bu ilke, İslâm'ın getirdiği ilâhi düzenin temel kuralıdır. Bu temel kuralın üzerine tertemiz bir ahlâk düzeni oturur. Bu düzende her insanın özgürlüğü teminat alımdadır, hatta İslâm inancını benimsememiş olanların özgürlüğü bile. Bu düzende herkesin dokunulmazlıkları titizlikle gözetilir, hatta Müslümanlığı kabul etmemiş olanların dokunulmazlıkları bile. Bu düzende İslâm vatanında yaşayan her yurttaşın hakları korunur, varsın inançları ne olursa olsun. Bu düzende hiç kimse zorla müslüman yapılmaz, hiç kimseye dini inançları yüzünden baskı uygulanmaz, sadece İslâm'ın tanıtımı ve duyurusu yapılır.
İşte İslâm, yeryüzünde bu yüce düzeni kurmak, yerleştirmek ve korumak için cihad etti. İnsanın insana kulluğu esasına dayanan, kulların hiçbir hakları olmadığı halde Allah'a ait yetkiyi kullanmaya yeltendikleri, kendilerini Allah yerine koymaya kalkıştıkları zorba düzenleri devirmek İslâm’ın görevi idi. Bunun yanı sıra bu azgın rejimlerin dünyanın her yerinde İslâm'a karşı direnmeleri, onu düşman bilmeleri kaçınılmazdı. Böyle olunca İslâm'ın onları tepelemesi de kaçınılmaz oluyordu. Böylece yeryüzünde o yüce düzenini ilân edebilecek, arkasından bu rejimin egemenliği altında herkesi kendi özel inancında özgür bırakabilecekti. Onlardan sadece sosyal, ahlâkî, ekonomik ve devletlerarası hukuk normlarına uymalarını isteyecekti. Bunlar dışında vicdanlarındaki inançlarında, özel yaşantılarında özgür olacaklar, bu alanlarda inandıkları gibi davranacaklardı. Bu arada İslâm, bu düzenin sınırları içinde onları gözetecek, hayatlarını ve inançlarını koruyacak, haklarını teminat altında bulunduracak, dokunulmazlıklarına el değdirmeyecekti.
Yeryüzünde bu yüce düzeni kurmayı amaçlayan sözkonusu cihad görevi, "Fitnenin kökü kazınarak Allah'ın dini kesinlikle egemen oluncaya kadar" yeryüzünde kulların, ilâhlık taslamalarına ve Allah'ın dini dışındaki bütün sahte dinlerin egemenliklerine son verinceye kadar, sürekli biçimde müslümanların boynuna borçtur.
Demek ki, İslâm, insanlara kendi inanç sistemini zorla benimsetmek için kılıç kullanmadı, o bazı düşmanlarının suçlamalarında ileri sürüldüğü anlamda kılıçla yayılmış bir din de değildir. O sadece her inançtan insanların himayesi altında güven duyabilecekleri, sınırları içinde inancını paylaşmasalar bile egemenliğini kabul ederek yaşayabilecekleri emniyetli bir düzen, bir rejim kurmak için cihad etmiştir.
İslâm'ın yaşaması, yayılması, bağlılarının inanç sistemlerine güven duyması, yeni müslüman olmak isteyenlerin güven içinde bu dine katılabilmeleri, bu yapıcı düzenin kurulması ve düşmanlarına karsı korunması için bu dinin güçlü olması şarttı. Demek ki, cihad, tarihteki önemi küçümsenebilecek bir araç olmadığı gibi, İslâm düşmanlarının sinsi mesajlarında en iğrenç metodlarla söylemek istedikleri gibi, İslâm’ın bugününde ve geleceğinde zorunlu fonksiyonu olmayan bir silâh da değildir!
İslâm'ın mutlaka bir sosyal düzeni, bir rejimi olması; bunun için onun mutlaka güçlü olması ve güçlü olabilmesi için de mutlaka uğrunda cihad edilmesi, savaşılması gerekir. Bu onun ayrılmaz özelliği, karakteristik vasfıdır, bu olmadan İslâm ne yaşayabilir ve ne de başkalarına önderlik edebilir. "Dinde zorlama yoktur'', evet ama "Onlara karşı elinizden geldiği kadar gerek Allah'ın gerekse özünüzün
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 37 -
düşmanlarını ve bunlar dışında Allah'ın bildiği, fakat sizin bilmediğiniz gizli düşmanlarınızı yıldırıp caydıracak savunma gücü ve atlı savaş birlikleri hazırlayınız."110 âyeti de yüce Allah'ın buyruğudur.
İşte İslâm açısından işin aslı budur. Müslümanlar, dinlerinin özünü, tarihlerinin içyüzünü böyle bilmeli ve dinleri konusunda sürekli savunma çabası içinde bulunan bir sanık gibi davranmamâlı, böylesine pasif ve yılgın bir rolü benimsememelidir. Tersine her zaman kendine güvenen, rahat, yeryüzü kaynaklı düşünceleri, yeryüzü kaynaklı rejim ve düzenlere ve tüm yeryüzü kaynaklı ideolojilere tepeden bakan insanların alnı açık tutumunu sergilemelidirler. Buna bağlı olarak dinlerini, bağlılarının güvenliğini sağlama, saldırgan batilin burnunu kırma ve getirmiş olduğu nimetten bütün insanları yararlandırma amacını taşıyan cihaddan soyutlamak isteyen, kendilerine bu zehri şırınga ederken sözde İslâm'ı savunuyormuş gibi davranan sinsi düşmanlarının aldatmacalarına kanmamalıdırlar. O cihad ki, insanlığı ondan yoksun bırakanlar, insanlık ile onun arasına girenler, insanlığa karşı hiç kimsenin işleyemeyeceği cinâyeti işlemiş olurlar. Böyleleri insanlığın en koyu düşmanlarıdır, eğer insanlık olgunluğa ermiş olsa, aklını kullansa bunları kovalaması, yakalarını bırakmaması gerekir. İnsanlık bu olgunluğa ereceği ve aklını harekete geçireceği güne kadar sözkonusu bu insanlık düşmanlarını, yüce Allah'ın seçtiği ve iman nimeti ile onurlandırdığı mü’minlerin kovalaması gerekir. Bu, onların hem kendilerine ve hem de tüm insanlığa karşı görevleridir. Yüce Allah'ın önünde bu görevi yerine getirmekle yükümlüdürler. 111
“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur.” Arapça "din" kelimesi hem inancı, hem de bu inanç üzerine kurulan hayat tarzını ifade eder. Burada, önceki âyetlerde ortaya konulan inanç ifade edilmektedir. Bu âyete göre İslâm, iman ve onun hayat tarzı hiç kimseye zorla kabul ettirilemez demektir.
“...Artık kim tâğutu tanımayıp...” Arapça "tâğut" kelimesi sözlük anlamıyla sınırları aşan herkes için kullanılır. Kur'an bu kelimeyi Allah'a isyan eden, Allah'ın kullarının hâkimi ve mâliki olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır.
Allah'a isyan üç derecede olabilir: 1) Eğer bir kimse Allah'ın kulu olduğunu kabul eder, fakat pratikte O'nun emirlerinin aksini yaparsa buna fâsık denir. 2) Bir kimse Allah ile irtibatı koparır ve başka birisine bağlanırsa o zaman kâfir olur. 3) Eğer bir kimse Allah'a isyan eder ve O'nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tâğut'tur. Böyle bir kimse şeytan, rahip, dinî veya politik lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğut'u reddetmedikçe Allah'a inanmış sayılamaz.
Allah'ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil binlerce tâğut'un kölesi olur. Bunlardan birisi kişiyi sürekli yanlış yapmaya teşvik eden ve ayağını kaydıran şeytandır. Diğeri ise kişiyi kendi arzu ve şehvetlerinin kölesi yapan ve sapık yollara yönelten nefsidir. Daha sonra başkaları, karısı, çocukları, akrabaları, kabilesi, ailesi, arkadaşları, milleti, politik ve dinî liderleri ve hükümeti gelir. Bütün bunlar o kimse için tâğut'tur ve onu kendi istek ve arzularının esiri yapmak isterler.
110] 8/Enfâl, 60
111] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l- Kur’an
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bütün bu efendilerin kölesi olan kimse, bütün hayatını imkânsız olan bir şey için, yani tüm bu efendilerin hepsini de teker teker hoşnut etmek uğruna harcar. 112
İkrâh Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Kur'an'da, Zorlama Anlamında İkrâh Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (7 yerde): 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 19; 10/Yûnus, 99; 16/Nahl, 106; 20/Tâhâ, 73; 24/Nûr, 33, 33.
B- "Usr/Zorluk" Kelimesinin Geçtiği Âyetler (12 yerde): 2/Bakara, 185, 280; 9/Tevbe, 117; 18/Kehf, 73; 25/Furkan, 26; 54/Kamer, 8; 65/Talâk 6, 7; 74/Müddessir, 9; 92/Leyl, 10; 94/İnşirâh, 5, 6.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y. İst. 2002
2. Dinsel Şiddet, Şinasi Gündüz, Etüt Y. İst. 2002
3. İslâm'da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, Yunus Vehbi Yavuz, Sahaflar Kitap Sarayı Y., İst. tarihsiz
4. İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu, Cevdet Said, Çev. H. İbrahim Kaçar, Pınar Y.
5. İslâm ve Kuvvetin Mantığı, M. Hüseyin Fadlullah, Yöneliş Y. İst. 1997
6. Laiklik ve Dinî Fanatizm Arasında İslâm Devleti, Muhammed Ammara, Terc. A. Karababa-S. Barlak, İst. 1991
7. İslâm ve Fanatizm, Ali Bulaç
8. İslâmî Hareket ve Özeleştiri Üzerine, Halis Çelebi, Terc. Metin Parıldı, Rey Y. Kayseri, tarihsiz
9. İslâm'da İnsan Hakları, Hayreddin Karaaman, Ensar Neşriyat
10. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umâra, Denge Y. İst. 1992
11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman el-Luveyhık, Kayıhan Y. İst. 1999
12. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazâli, Marifet Y.
13. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
14. İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y. İst. 1995
15. Zorlanan İnsan, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
16. Zorluklarla Mücadele, Herbert N. Gasson, çev. R. Şükrü Apuhan, Timaş Y.
17. Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, G. Hallsell, Çev. M. Acar, H. Özmen, Kim Y. Ank. 2002
18. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, İkrâh: (Mustafa Çetin), T.D.V. Y. c. 22, s. 30-37, Ceza: (Ali Bardakoğlu, c. 7, s. 469-482
19. Şâmil İslâm Ansiklopedisi İkrâh: (H Döndüren), Şamil Y. c. 3, s. 120-121, Had: Halit Ünal, c. 2, s. 282-284
20. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 9, s. 399-404, c. 5, s. 169-172
21. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 44-56
22. Tefhimu'l Kur'an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 174
23. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 163-172; Eser Y. c. 2, s. 860-871
24. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 506-508
25. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 1022-1026
26. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 2, s. 476-477
27. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 5, s. 424-429
28. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 574-583
29. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 3, s. 491-496
30. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 452-457
31. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 287-289
32. El-Esâs Fi't-Tefsîr, Said Havva, Şâmil Y. c. 2, s. 140-144
33. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 77-78
34. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 301-303
35. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 5, s. 26-34
36. Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 267-269
112] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA
- 39 -
37. Furkan Tefsiri, M. Mahmut Hicazî, İlim Y. c. 1, s. 206-208
38. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. 330-333
39. Kur'ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, Balıkesirli Hasan Çantay, Şahsi Y. c. 1, s. 72
40. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 3, s. 334-336
41. Din ve Vicdan Hürriyetinin Siyasal Sistem Açısından Anlamı ve Uygulaması, Davut Dursun, Bilgi ve Hikmet Dergisi, Sayı, 6, Bahar 1994, İst.
42. İnanç ve Düşünce Özgürlüğü Perspektifinden İrtidad Suç ve Cezasına Bakış, İslâmîyât Dergisi, Ankara, 1999
43. Din Hürriyeti ve Mürteddin Öldürülmesi Meselesi, Reşid Rızâ, Terc. Hikmet Zeyveli, Kelime Dergisi, Sayı 15, Eylül 1987, s. 57
44. Din ve Zorlama, Veysel Kasar, Köprü, Kış 97, s. 86-112
45. Hoşgörü: Nereye Kadar, Köprü, Kış 1997
46. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y. İst. 1985
47. Nebevî Hoşgörü, Yusuf Ziya Keskin, Timaş, İst. 1997
48. Arap Dünyasında Köktencilik, R. Hrair Dökmeciyan, İlke Y. İst. 1992
49. Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Erich Fromm, Öteki Y. Ank, 1992
50. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, s. 265-267
51. Son Barış Çağrısı, Muhammed Ebu Zehra, Şûle Y. İst. 1998
52. İslâmî Direniş, M. Hüseyin Fadlullah, Terc. Miktat Gök, Bengisu Y. İst. 1991
53. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Çev. Murat Albayrak, Dünya Y. İst. 1990
54. Dönüştürme Bilinci ve İslâmî Hareket, Ali Değirmenci, Ekin Y. İst. 1997
55. İslâm Düşüncesinde Değişim, Münir Şefik, Çev. Vahdettin İnce, Dünya Y. İst. 1996
56. Uzlaşma Tehdidi Karşısında İslâmî Hareketler, Heyet, Terc. İslâm Özkan, Ekin Y. İst. 1996
57. Köşeli Yazılar, Mehmet Pamak, Denge Y. İst. 1994
58. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Samerraî, Sönmez Neşriyat
59. İslâm Siyasi düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
60. İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan el-Hudaybi, İnkılab Y.
61. Elfâz-ı Küfür, Küfür Sözler, Hüseyin Aşık, İlim Y.
62. Sorumsuzca Söylenen Sözler, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
63. İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, M. Cevat Akşit, Kültür Basım Yayın Birliği
64. Ceza Hukukunda Mağdurun Korunması, Süleyman Akdemir, İzmir, 1988
65. İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, İhya Y. 4 cilt
66. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y
67. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
68. Kur'ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y.
69. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, (Din Emniyeti) İnkılab Y. s. 120-123
70. Devlet, Demokrasi, Oligarşi, Teokrasi, E. Yüksel, Ozan Y. s. 94-96
71. Savaş, Barış, İktidar, Abdurrahman Dilipak, Ferşat Y.
72. İslâm’da Savaş Kavramı, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.
73. İslâm Savaşçısına Notlar, Zübeyir Yetik, Çığır Y.
74. İslâm Savaşçıları, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
75. Harp mi Sulh mü? Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat
76. İslâm’a Yönelik Fikrî Savaşlar, Ali Muhammed Çerişe, Muhammed Şerif el-Zıbk, Araştırma Y.
77. Sömürge ülkelerde Fikir Savaşı, Malik Binnebi, çev. İlhan Kutluer, İnsan Y.
78. Gelin Bu Dünyayı Değigştirelim, Mevdudi, Rahmet Y./Özgün Y.
79. İslâm İnkılâbının Yolu, Mevdudi, Bengisu Y.
80. İslâmî Mücadele Hizbullahî Yol, Ali Korani, Bengisu Y.
81. İslâm’ın Hareket Metodu, Yüksel Kılıçaslan, Hak Y.
82. İslâmî Hareket Metodu, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
83. Rasülüllah’ın Hayatı ile İslâmî Hareket Metodu, I-II, Abdurrahman Muhacir, Hak Y.
84. Nebevî Hareket Metodu, I-II, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y./Merve Y. Paz.
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
85. İslâmî Direniş, M. Hüseyin Fadlullah, Bengisu Y.
86. Hak Yolunda Mücadele, Hüseyin Âşık, Demir Kitabevi
87. İslâmîyet ve Milletler Hukuku, Ahmet Reşid Turnagil, Sebil Y.
88. İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ahmet Özel, T. Diyanet Vakfı Y.
89. Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan Bir Milyar Müslüman, M. Han Kayani, İnkılâb Y.
90. Hz. Muhammed ve Karşıt Güçler, M. Ahmet Halefullah, Birleşik Y.
91. İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
92. Medine Devletine Giden Yol, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
93. İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
İLİM
- 41 -
Kavram no 90
Nimet 10
Görevlerimiz 14
Bk. Hikmet; Sâlih Amel
İLİM
• İlim Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
• Bilgi Kaynakları ve Vahy
• İlim ve İslâm
• Allah'ın Âdem (a.s.)'e İsimleri Öğretmesi
• Hadislerde İlim
• Allah'ın Sıfatı Olarak İlim
• Günümüz ve İlim Kavramının Tahrifi
• “Bilim” ile “İlim” Aynı Şey mi?
• İlim, İslâmîyet’tir
• İlmin Sınırları
• İlim, Ancak Amel Etmek İçin Öğrenilmelidir
• İlmi Gizlemek
• Kur’an’da Temel Eğitim Kavramları; Rab, Fıtrat ve İlim
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
"Hatırla ki; Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. Onlar, 'Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara 'Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim' dedi."113; "Allah Âdem'e bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip, 'Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini Bana bildirin' dedi."114; "Melekler, 'Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında hikmetler olan) ancak Sensin' dediler." 115
"Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arzedip, 'Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin' dedi." 116
Istılahlar, kavramlar insanoğlunun eşyayı algılamasına yarayan araçlardır. Gerçekte insanoğlunun eşya ile ilgili tüm bilgisi, onlara isimler vermesine dayanır. Bu nedenle Hz. Âdem’e her şeyin isimlerinin öğretilmesi, onlarla ilgili bilginin de öğretilmesi anlamına gelir. Allah'ın hilâfet anahtarlarını teslim ettiği bu yeni vücut bulan varlığa verdiği büyük sırrın bazı önemli kısımları ifade ediliyor. Bu sır, şahıslara ve hissedilen eşyaya işaretler vererek dille telâffuz edilen isimlendirme
113] 2/Bakara, 30
114] 2/Bakara, 31
115] 2/Bakara, 32
116] 2/Bakara, 31
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kudretidir. Bu kudretin insan hayatında büyük önemi vardır. İnsana eşyayı isimlerle rumuz haline getirme kudreti verilmeseydi bir insanın diğerinden bir şey isterken veya o şey hakkında mâlûmat edinmek arzularken karşılaşacağı güçlükleri tasavvur edin. Bu kudretin kıymeti ancak o zaman anlaşılabilir. Meselâ, bir hurma ağacını anlatmak isteyen kişinin ağacı omuzlayıp getirmek mecburiyetinde kalacağını düşünün. Meleklerin bu kabiliyete ihtiyaçları yoktur. Zira vazifeleri böyle bir ihtiyacı icap ettirmez. İşte bu yüzden onlara bu kabiliyet verilmemiştir.
"Melekler: 'Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz alîm olan/her şeyi bilen ve hakîm olan/her yaptığında hikmet olan Sensin' dediler." 117
Göründüğü kadarıyla bir meleğin bilgisi, kendi bölgesi -hava, su, bulut vs.- ile sınırlıdır. Meleğin aksine insanın bilgisi çok geniş ve kapsamlıdır. Eşyanın özel bir bölümünden sorumlu olan melek kadar bilgiye sahip olmasa da insan, eşyanın geneli hakkında belli bir bilgiye sahiptir. Bunun aksine bir melek kendi görev alanı dışındaki şeylerle ilgili hiçbir bilgiye sahip değildir.
İnsanın tüm bilgileri de, atası Hz. Âdem’e Allah tarafından verilen bilgiye dayandığı ve kalp, akıl, fikir, zekâ, anlayış, hâfıza/bellek gibi Allah’ın kendisine ihsânı olan ilim için potansiyel güçlere yüklendiği ve gerçek bilginin vahy olması yönüyle Allah’a aittir. O yüzden insan da aynen melekler gibi 'Yâ Rab! Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz alîm olan/her şeyi bilen ve hakîm olan/her yaptığında hikmet olan Sensin” demek zorundadır.
"(Bunun üzerine:) 'Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat' dedi. Âdem eşyanın isimlerini onlara anlatınca: 'Ben size, muhakkak semâvât ve arzda gaybı/görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?' dedi." 118
“Âdem eşyanın isimlerini onlara anlattı.” Bu açıklama, meleklerin “yeryüzünde fesat çıkaracak insan mı var edeceksin?” soru ve endişelerine verilen karşılıktır. Bu şekilde Allah, meleklere şöyle demek istiyor: “Ben Âdem’e sadece yetki değil; bilgi de veriyorum. Bu nedenle onun halife tayin edilmesinin iki yönü var: Karanlık yönü, onun yetkisini kötüye kullanarak fesat çıkarması, aydınlık yönü ise, bilgisinin yardımıyla kötülüğe değil; iyiliğe yönelmesidir. O halde akıllı bir kimse, iyi özelliklere sahip olan bir şeyden, sadece kötülük potansiyeline sahip bulunduğu için vazgeçmez.
Allah, Âdem'in üstünlüğünü ortaya koyarken ona öğrettiği ilmi ileri sürmüştür. Üstünlük ölçüsü Allah'tan gelen ilim olduğundan, insanlar; malları, orduları, zulüm ve saltanatlarıyla değil; Allah'ın rızasına uygun ilimleriyle yarış yapmalıdırlar.
Bu âyet-i kerimeler, ilk insanın topraktan yaratıldığını; vahşî bir hayat yaşayıp kendi kendine tekâmül ederek bu hale gelmediğini Allah'ın öğrettiği eşyanın isimlerini bildiğini haber veriyor.
İlim Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
İlim için birçok tanımlar yapılır. Genel olarak insan zihnine (ve gönlüne) konu
117] 2/Bakara, 32
118] 2/Bakara, 33
İLİM
- 43 -
olan her şey demektir. Sözlük anlamıyla ilim, mutlak olarak bilmek, bir şeyin şuurda hâsıl olması, sağlam olarak bilmek, kesin olarak bilmek, deneyerek bilmek, bir şeyin gerçeğini bilmek mânâlarına gelmektedir.119 İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrak etmek” ve “mâlum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış malumata ilim (bilgi) denilemez.
Yine ilim hakkında şu tanımlar da yapılmıştır: İlim, insanın vahy, akıl ve duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere denir. İlim, âhiret yolunu dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler topluluğudur. Şerif Cürcânî'ye göre ilim: Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen inanç, bilgi ve kanaattir. Bir şeyi olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır.120 Râgıb, Müfredât'ında şu tanımı yapar: İlim, amelî-dinî yükümlülüklere vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile tam olur.121 İlmin zıddı, cehalettir (câhillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi). Kur'an-ı Kerim'de ilim kelimesi 105 defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle birlikte bu sayı, 854'ü bulur. Dolayısıyla "ılm" Kur'an'da en çok kullanılan birkaç maddeden biridir. Ayrıca "akıl, fikir, zikir" gibi kelimeler Kur'an'da çokça geçer.
“Rabbim, ilimce her şeyi kuşatmıştır.” 122
“İlim, ancak Allah katındadır.” 123
Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, ilâhî vahiyden kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada ilim, Allah’a, tam manasıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan ilâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri, özellikle Allah'ı hiç tanıyıp bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
İlimler, genel bir tasnife göre ikiye ayrılır:
a- Naklî ilimler; Kur'an ve sünnete dayanan ilimler, yani Peygamberimiz'in vahy kanalıyla Allah'tan getirip bize ulaştırdığı ilimler.
b- Aklî ilimler; Müsbet (deneyle kanıtlanabilen) ilimler başta olmak üzere naklî ilimler içine girmeyen bütün ilimler.
Bilgi Kaynakları ve Vahy
Bilgi nedir? Bilginin mahiyeti nedir? Neyi, ne kadar bilebiliyoruz? Bildiklerimizin doğruluk derecesi nedir? Bilgimizin kaynağı nedir? Nereden elde edilir? Duyularımız bize bilgi sağlayabilir mi? Aklımızın bilgi ile ilişkisi nasıldır? İnsan, gerçeği, varlığın hakikatini, gerçeklerin neler olduğunu ve ilâhi meselelerin esasını hangi yollarla bilebilir? Bilginin sebepleri, kaynakları nelerdir? Bu ve benzeri
119] İbn Manzur, Lisânu'l-Arap, cilt:10, İlm maddesi
120] Kitabü't-Tarifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 156
121] Râgıb, el-Müfredât, s. 193
122] 6/En’âm, 80
123] 46/Ahkaf, 28
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorular insanoğlunun aklını meşgul eden ve edecek olan sorulardır.
Kimine göre gerçeğin bilgisi sadece duyu organları vasıtasıyla bilinebilir. Bu inanca sahip olanlar sadece gözlenebilen, ölçülebilen, deneye tabi tutulabilen şeylerin bilinebileceğine inanır. Bazılarına göre bilginin elde edilme yolu sadece akıldır. Bilgi kaynağı olarak yalnızca aklı kabul edenler, aklın kavrayamadığı, idrakin alamadığı şeylerin bilinemeyeceğine inanırlar. Sadece ilham, rüya veya sezgi yolu ile bilgi edinilebileceğine inananlar ise, diğer vasıtaları bilgi kaynağı olarak kabul etmezler.
Görüldüğü gibi, herkes kendi inancına uygun olanı bilgi kaynağı kabul etmekte; diğer vasıtaları kaynak olarak kabul etmemektedir. Bir diğer önemli nokta ise, yukarıda geçen vasıtaları bilgi kaynağı olarak görenlerin tümünün “vahy”i bilgi kaynağı olarak kabul etmemeleridir.
Kur’an, bilgi kaynağı olarak, vahiy başta olmak üzere, doğru haberi, duyuları ve akıl yürütmeyi göstermektedir. "Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi (kötülüklerden) temizleyen, size Kitab'ı ve hikmeti öğreten, size bilmediklerinizi bildiren bir Rasûl gönderdik."124 Âyetlerin anlatılması ve açıklanması duyuları, kitap ve hikmetin öğretilmesi aklı, bilinmeyenlerin bildirilmesi de vahyi hatırlatmaktadır. Aklı kullanmayı, duyu organlarının, özellikle de göz ve kulağın değerlendirilmesini, her şeyden önce vahye uyulmasını Kur'an nice âyette ısrarla vurgular. Hayatın gayesi, Allah’ı bilmek, inanmak ve O’na ibâdet (kulluk) yapmaktır. O’nu tanımak ve bilmek, bilgilerin en üstünü ve yücesidir. İnsan, ancak bilgi vasıtalarıyla Allah’a giden yolu bulabildiği gibi, kendisini ve çevresini de bu araçlarla tanır ve bilir.
İslâm inancına göre insan, gerçeğin bilgisini üç yoldan elde eder. Yani, bilginin kaynağı üçtür. İnsan üç yolla ilim elde eder. Bunlar:
1- Doğru haber: a) vahiy, b) mütevâtir haber,
2- Selim hisler dediğimiz sağlıklı beş duyu,
3- Akıl.
Aslında bilginin yegâne kaynağı Allah'tır. Vahyi indiren Allah olduğu gibi, duyu organlarımızı ve aklımızı yaratan ve bunları ilme yetenekli kılan da Allah'tır. Bunu idrâk eden kimse, bildikleriyle övünmez. 125
Vahiy: Sözlük anlamı olarak vahiy; işaret etmek, gizli ve süratli bir şekilde bir şeyi bildirmek, elçi göndermek demektir. Terim olarak vahiy; "Allah Teâlâ’nın insanlar arasından seçmiş olduğu peygamberlerine ilâhî bir yolla mesajlarını, emir ve yasaklarını bildirmesidir." Bu tanımda geçen “ilâhî bir yolla” ifadesi vahyin insan aklının kavrayışının üzerinde bir şey olduğunu, peygamberler hâriç insanların vahyin mahiyetini tam olarak bilemeyeceğini ifade eder.
Bizler ancak vahiy sayesinde âhireti, cenneti, cehennemi, melekleri... bilebiliriz. Çünkü bunlar gaybla ilgili konular olduğundan akılla ya da duyularla bilinemez. Vahy, sadece gayb alanında bilgi kaynağı değil; aynı zamanda, bütün varlıkların sahibi ve yaratıcısının, her şeyi bilen Zat’ın haber verdiği her konu için
124] 2/Bakara, 151
125] Bk. 2/Bakara, 32; 5/Mâide, 109
İLİM
- 45 -
kesin bilgi kaynağımızdır.
“Gayb hazinelerinin anahtarları Allah’ın yanındadır. Gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarında tek bir tane, bir zerrecik, yaş ve kuru ne varsa hepsi Kitab-ı Mübin’de, Allah’ın ilmindedir.” 126
“Yaratan (Allah) hiç bilmez mi?” 127
“Allah, her şeyi en iyi bilendir. 128
"Allah, size bilmediklerinizi bildirmek ve sizden öncekilerin yollarını göstermek ve iyi hale dönüşünüzü görerek günahlarınızı bağışlamak diler. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." 129
"Şüphesiz ki Biz onlara iman edecek bir kavme hidâyet ve rahmet düsturu olması için, tam bir ilim ile fasıl fasıl ayırdettiğimiz bir Kitap gönderdik." 130
"...Ve 'Rabbim, benim ilmimi artır' de." 131
Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini (!) kazanabilmişlerdir.
Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına; kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok konuyu, vahyi reddetmenin sonucu olarak ispatlanmamış faraziyelere, mesnedsiz teorilere dayandırmakta, bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar. Mü’minler için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûlü Ekrem’in sünnetinde kat’i olarak yer alan her haber (vahy) ilim hükmündedir. Hatta akıl ve duyu organları bu vahyî haberlerin mahiyetini kavramasalar da vahy, kesin bilgi kaynağımızdır. Vahye ters düşen her türlü bilimsel teoriler de ilim tanımı dışında kalır.
Mütevâtir haber: Yalan söylemek üzere birleşmeleri aklen mümkün olmayacak kadar çok sayıda bir topluluğun vermiş olduğu doğru haberdir. Meselâ, Avustralya kıtasının varlığını gözlerimizle görmesek bile birçok kişi tarafından haber verildiği için tereddütsüz kabul ederiz.
Sağlam duyu organları: Bilindiği gibi; göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere beş duyu organımız vardır. Bu duyu organları, hastalıklardan uzak olduğu takdirde kendi sınırlarına giren ve kapasiteleri ölçüsünde kendileriyle elde edilen bilgiye genellikle güvenilir.
Akıl: İslâm dini, akla büyük önem vermiş, onu ilim elde etme yollarından biri olarak kabul etmiştir.
126] 6/En’âm, 59
127] 67/Mülk, 14
128] 8/Enfâl, 73
129] 4/Nisâ, 26
130] 7/A'râf, 52
131] 20/Tâhâ, 114
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmediğiniz halde çıkarmış, size kulak, göz ve kalb vermiştir."132 Bu âyet, bize insan bilgisinin sonradan kazanıldığını, kulak, göz ve kalbin/aklın da ilim elde etme vasıtaları olduğunu anlatmaktadır. Bu organların hayatî işlevleri ve bu görevleri yerine getirirken sorumlulukları vardır: "Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalb, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur."133 Duyu organlarımız bizim için bir imtihan sebebidir. Onlar, görevlerini ne kadar verimli yaparlar, bize gerçek duyumlar sağlayabilirlerse imtihanı kazanmamız o kadar kolaylaşır. Onları kullanamadığımız veya yanlış kullandığımız ya da yanlış yolda kullandığımız takdirde sınavı kaybederiz.134 "Onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör." 135
İlim ve İslâm
Kur'an'a göre yaratılış amacı, Allah'a kulluktur. Allah'a kulluk, bir tavrı ve bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine, bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime, en sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal psikoloji açısından üç temel ye ihtiyaç vardır: 1- Bilişsel (zihinsel) , 2- Duygusal , 3- Davranışsal . Kur'an eğitiminin boyutları da bu üç temel den oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç , ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, ilim sahibi,136 cihad ehli,137 muttakî/takvâ sahibi138 kişidir. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm'da ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür. İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
Kendisinden önceki dönemin adını "câhiliyye dönemi" olarak açıklayan İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini emretmiştir.
İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen tutum ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir: "Câhilin sofusu, şeytanın
132] 16/Nahl, 78
133] 17/İsrâ, 36
134] Yaşar Fersahoğlu, Kur'an'da Zihin Eğitimi, Marifet Y., s. 151
135] 76/İnsan, 2-3
136] 39/Zümer, 9
137] 4/Nisâ, 95
138] 49/Hucurât, 13
İLİM
- 47 -
maskarasıdır." "Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder." 139
İlmin, sıradan bir algılama olayı olarak kalmaması, kişiye maledilmesi, hazmedilip özümsenmesi gerekir. Aynen maddî gıdaların hazm edildiği gibi, zihnî gıdaların da varsa posalarının atılması, fıtrata ve bünyeye uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Hazmedilen bir tavuk eti, artık tavuk eti olmaktan çıkıp bünyeye yararlı hale gelmektedir. Arı, her çiçekten bal özü alır ama o hazmedilmiş, artık çiçek olmaktan çıkmış, kendine has bir bal olmuştur.
Kur'an da zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Muhammed Kutub bu konuda şunları söyler: Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen, donuk, ölü fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm'ın ve Kur'an'ın istediği ilim, kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren, pratiğe dönük faydalı bilgidir.140 Bilgi kırıntılarının ilim olabilmesi için, güncelleştirilmesi, özümsenmesi, benimsenip hayata geçmesi gerekmektedir. Kur'an'da müşriklerin "yağmuru kim yağdırıyor, gökleri ve yeri yaratan kimdir, sorularına "Allah" diye cevap verdikleri ifade edilir. Demek ki gökleri ve yeri Allah'ın yarattığını biliyorlardı. Fakat bu bilginin onlar için pratikte hiçbir faydası yoktu; Yaratıcıyı kabul etmenin özümsenen, benimsenip uygulanan, yani bu bilginin ilim ve iman olması için gereken işlem yoktu. Bu nedenle Kur'an, o bilgiye değer vermiyor ve sahiplerini "câhiller", "bilmeyenler" olarak tanıtıyor.
Elbette Ebû Cehil, zır câhil değildi, toplumda sözü geçerli olan, devleti ve orduyu yönetecek bilgilere sahipti. Ama İslâm, onun bildiği doğru kırıntıları ile mutlak doğru arasında bağlantı kuramadığı için, ve esas bilinmesi gerekeni bilemediğinden, bildiklerinin ilim olmadığı hükmünü vurarak, ona "câhillerin atası" "atacâhil = câhil baba" ismini verdi. Kur'an, dünya hayatının sadece zahirî bilgilerine sahip olanlar için şöyle buyuruyor: "Onlar, dünya hayatının görünen kısmını bilirler. Onlar, âhiretten habersizdirler." 141
İlim ve İslâmî Çalışmalar (İslâmî Hareket ve Ulemâ)
İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi ve mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni, akîdede hak ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile önce gelir. Neye, nasıl inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin oluşması mümkün değildir. Şeriatın gaye ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.142 Her ne kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas gerektiren ilmî bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız Arapça inmiştir ve Arapça ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve maksatlarını
139] Y. Fersahoğlu, a.g.e. s. 174 ve 225
140] Muhammed Kutub, İslâm'da Ferd ve Cemiyet, s. 305
141] 30/Rûm, 7
142] 12/Yusuf, 44, 45
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kuşkusuz daha iyi anlamada yarar sağlamaktadır.
Yine bunun yanı sıra sebeb-i nüzul bilgisi, tefsir ve hadis usûlü, hüküm istinbat etme yolu (Fıkıh usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek şekilde Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete uygun bir şekilde anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu ilmî disiplinler, belli birikim gerektiren ihtisas alanlarıdır. Bu ilmî birikimlere sahip olan “ulemâ”nın, İslâmî bir yürüyüşe öncülük etmedeki rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin vârisleri olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”, tevhidî gerçekleri, peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle topluma ulaştırma gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî hareket içinde tevhidî şuura sahip muttakî âlimlerin yerini alması ve sahip oldukları ilmî birikimlerini hareketin güçlenmesi yolunda harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü ilim adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha fazla dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
Bu bağlamda şunu da belirtmeliyiz ki, İslâm nokta-i nazarında ilim belli bir kesimin tekelinde bir metâ olarak görülmez. İslâm, başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır. “Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunması143 Kur’an’da işaret edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa olsun, her müslümanın kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle donanması gereklidir. Her Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır. Bildiği doğruları sadece kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla amel ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ, nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar. Tarih boyunca ulemânın toplum üzerindeki gücü, özellikle kritik dönemlerde, bâriz bir şekilde hissedilmiştir. Buna, Moğollara karşı, kalemi ve lisanıyla Müslümanlara kahramanlık ve cesaret aşılayan Ahmed İbn Teymiyye ile İslâm akîdesini koruma uğruna “Mihne” döneminde her türlü işkenceye katlanan Ahmed İbn Hanbel örnek olarak verilebilir. İlim adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine göre çok daha ağırdır. Hele günümüzde parçalanmışlık içinde bulunan ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet sorunlarına duyarsız kalması düşünülemez. Böyle ise, o âlim değildir. İlmî seviye oranında bu mes’ûliyet artar.
Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin kalkınması ve yeniden yapılanmasında, en fazla öncülük yapma görevi, ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini, öngörülen sorumluluk içinde kullanmayan ve bu bilinçle hareket etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin topluma ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın, birtakım kısır veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları, onları bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonu ya da ümmetin önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle gerçekleşmelidir. Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır ki, tevhidî duyarlılığa sahip ilim adamlarının tek başına bu işin altından kalkmaları imkânsız gibi görünmektedir. Onların birçoğu, birtakım ârızî sebeplerle, halktan uzak kalmışlar ve toplumun sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal hastalıkların keşfi, Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda yeterlilik sahibi olamadıkları görülmektedir.
143] 12/Yusuf, 76
İLİM
- 49 -
Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel birikimin sahibi, tevhidî şuura sahip aktivist Müslüman öncülere de ihtiyacı vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro misyonu açısından, zorunlu ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında, aydın ve hareket adamı aktivist muvahhidlerin belirli oranda da olsa ilim sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek ulemânın aynı zamanda entelektüel yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle tanıyan aydın kimliğinin de bulunması gerekir.
Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde, ulemâ var olan ilmiyle, diğer aktivist Müslümanlar da var olan tecrübe ve yetenekleriyle yerini almalı ve bu iki tâife, sorumluluklarının bilincinde ve istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir. Bununla birlikte her ulemânın aktivist, her aktivistin de belli oranda ilimle kuşanması gerekir.
Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır; İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır. Küfrün egemen olduğu bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm devletinde yaşıyormuş gibi davranması, çok ciddi bir zâfiyet, çok ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın öncelikli ve en âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları harekete geçirmede rehberlik yapması, örnek yaşayışıyla öne düşmesidir.
Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî bir yürüyüşü denetleme gibi bir görevi de vardır. Yürüyüşün İlâhî maksatlara uygun bir şekilde yürümesini kontrol etme, hareketin ifrat ve tefrite sapmasını engelleme, hareket önderlerinin fevrî ya da usûle aykırı davranmalarını tespit ve murâkabe etme gibi fonksiyonları da icrâ etmeleri gerekir. Bu noktada, İslâm hukukunda yerini alan bir kavram olan, “ehl-i hal ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini muttakî ulemâ üstlenir. Ulemâ, ümmet içinde var olan her türlü potansiyeli bir harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne almalıdır. Bu kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun, dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ ya da eğitim faaliyetleriyle kendilerini sınırlandırması, cidden şaşılacak bir durumdur. Bir toplumda “ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri konusunda şiddetle ikaz etmiştir: "İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap'da insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamet edenim." 144
Allah'ın Âdem (a.s.)'e İsimleri Öğretmesi
"Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra da onları meleklere gösterdi de, 'Haydi, dâvânızda sâdık iseniz, bana şunları isimleriyle birlikte haber verin' dedi. Melekler, 'Seni tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Her şeyi hakkıyla bilen ve yaptığında hikmet sahibi şüphesiz ki Sensin' dediler." 145
Âyette geçen "bütün isimler" sözünden ne kastedildiği müfessirler arasında tartışma konusudur. Birkısım müfessirler, bu isimlerin insanların anlaşmasına sebep olan bütün isimler olduğunu, bir kısmı bu isimlerin meleklerin isimleri olduğunu, bir kısmı da Âdem'in zürriyetinin isimleri olduğunu belirtmiştir. Bir tefsir
144] 2/Bakara, 159-160
145] 2/Bakara, 31-32
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de şu şekildedir: İsimlerden murad, dil değil; eşyanın duyguları, ilmî biçimleridir; Bu, ilimden çok, zihin olması gerekir. Kesin olan şudur ki, Hz. Âdem'e lisan ve beyan öğretilmiştir. Allah'ın Âdemoğluna ilim ve kelâm sıfatlarını ikram etmiş olması, kelâm ve dil meselesinin hilâfet işinde önemli bir yerinin bulunduğunu gösterir. Lisan konusunda bütün Âdemoğullarının zamanımıza kadar oluşturduğu çeşitlilik ve ilerlemelerin hepsi, esas itibarıyla, Hz. Âdem'in yaratılış bakımından şereflendirildiği bu isimleri öğrenme özelliğine borçludur. Âdem, bilfiil lisan şerefiyle şereflenmiş olarak, gereğine göre isimleri dillendirmiştir. Lisan, Âdem'in hilâfetinin eseri değil; hilâfetinin sebebidir. Allah, ya eşyaya o isimleri kendisi koyup Âdem'in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem'e bu adlandırmayı, gerektiğinde yapabilecek ve kullanacak bir özel yeteneğe hâiz bir ruh üflemeyi takdir etti.146 İbn Kesir'in de katıldığı gibi, sahih olan, Allah'ın zatları ve fiilleriyle bütün eşyanın adlarını Âdem'e öğretmiş olmasıdır. 147
Mevdûdî, bu konuda şu açıklamayı yapar: Istılahlar/terimler insanoğlunun eşyayı algılamasına yarayan araçlardır. Gerçekte insanoğlunun eşya ile ilgili tüm bilgisi, onlara isimler vermesine dayanır. Bu nedenle Hz. Âdem'e her şeyin isimlerinin öğretilmesi onlarla ilgili bilginin de öğretilmesi anlamına gelir. 148
İbn Kesir, İbn Abbas'tan gelen rivâyeti nakleder: Allah, Âdem'e kendisinden türeyecek bütün çocuklarının, bütün hayvanların isimlerini öğretti; Allah, Âdem'e insanların, hayvanların, göğün, yerin, deniz, at, merkep vb. yaratıkların isimlerini öğretti; Allah Âdem'e çanak çömlek yapmayı öğretti. Kendi tercihini de şöyle belirtir: Allah, Âdem'e, bütün eşyanın kendisini, sıfatını ve ne iş yapabileceğini, neye yaradığını öğretti. 149
Seyyid Kutub, şu açıklamaları yapar: Biz, bu âyetlerin ifadeleri arasından basîret gözüyle meleklerin Mele-i A'lâ'da gördüklerini görüyoruz. İşte biz, Allah'ın hilâfet anahtarlarını teslim ettiği bu yeni vücut bulan varlığa verdiği büyük sırrın bazı önemli kısımlarını müşahede ediyoruz. Bu sır, eşyaya rumuzlar şeklinde isimler verme sırrıdır. Bu sır, şahıslara ve hissedilen eşyaya işaretler vererek dille telaffuz edilen isimlendirme kudretidir. Bu kudretin insan hayatında büyük önemi vardır.
Eğer insana eşyayı isimlerle rumuz haline getirme kudreti verilmeseydi bir insanın diğerinden bir şey isterken veya o şey hakkında malumat edinmek arzularken karşılaşacağı güçlükleri tasavvur edin. Bu kudretin kıymeti ancak o zaman anlaşılabilir. Meselâ bir hurma ağacını anlatmak isteyen kişinin ağacı omuzlayıp getirmek mecburiyetinde kalacağını düşünün. Herhangi bir şahıs hakkında malumat edinebilmek için, onu yanınıza çağırmak mecburiyetinde olacağınızı düşünün. Hayatı bu güçlükler içerisinde tasavvur edin. Şâyet Allah insana ifade kudreti vermeseydi, karşılaşılacak güçlükleri düşünün. Yaşamak hiç mümkün olur muydu?
Meleklerin bu kabiliyete ihtiyaçları yoktur. Zira vazifeleri böyle bir ihtiyacı hissettirmez. İşte bu yüzden onlara bu kabiliyet verilmemiştir. Allah, Hz. Âdem'e bu sırrı öğretip meleklere sunduğu şeyleri arz edince, onlar takdim edilen
146] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur'an Dili, c. 1, s. 265-266
147] İbn Kesir, Hadislerle Kur'an Tefsiri, c. 2, s. 277
148] Mevdudi, Tefhimu'l-Kur'an, c. 1, s. 62
149] İbn Kesir, H. Kur'an Tefsiri, c. 1, s. 276-277
İLİM
- 51 -
şeylerin isimlerini bilemediler. Eşyaya ve şahıslara lafzî rumuzların nasıl verileceğini bir türlü kavrayamadılar. Bu âcizlikleri karşısında Rablerini tesbih ettiler, âcizliklerini itiraf ettiler: Allah'ın kendilerine öğretmediği hususlarda ilimlerinin sınırlı olduğunu kabul ettiler. Âdem ise bunların isimlerini bildi. 150
Âyet-i Kerimede tartışmasız kabul edilen konu, Allah'ın Hz. Âdem'e bir şeyler öğretmesi, bir şeyler hakkında bilgi vermesidir. İnsana hilâfet kapılarını açan bu ilâhî ikram, Hz. Âdem'le başlamıştır. İnsanlar, çeşitli yollardan, özellikle vahiy yoluyla bilgilendirilip aydınlatılmıştır.
"Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti." 151 İlim, hakikate ulaşmaktır. Bu da iki şekilde olur: Birincisi, birer "âyet" ve "alem" olan eşyanın duyularla kazanılan bilgisidir. Eşyanın saçtığı işaretlerle, ışınlarla duyular arasında sürekli bir ilişki vardır; ama nasıl güneşin ışığı olmazsa göz, göz olmazsa güneşin ışığı bir fayda etmeyecekse, eşyanın duyu organlarımızla algılanması da nefiste onları anlamlandıracak melekeler olmadığı sürece bir yanılgı olmaktan öte geçmeyecektir. İşte, Allah bir küçük evren (mikrokosmos) olarak yarattığı insana eşyanın bilgisine ulaşmak üzere isimler vermiştir.
İsimler tek tek eşyayı ve onun hakikatini bilmeye yarayan manevî güçlerdir. Bu bilme ise, bu manevî güçlerin öldürülmemesiyle mümkün olur. İsimlerin kaynağı kalptir; kalbin de insandaki zahirî duyulara tekabül eden "sem'", "basar" ve "fuâd" adıyla duyuları vardır. Eşyanın bilgisine ulaşmak için kalbin bu duyularının faal olması gerekir. Bu da kalbin tezkiyesiyle mümkündür. İşte, Allah insana ilim vermek için elçiler gönderir ve bu elçileri bizzat kendisi temizleyerek dilediği kadar ilmi onların kalbine kor. Peygamberler de kendilerine inanan insanların kalplerini tezkiye eder (temizler) ve tezkiye edilmiş kalplere ilim yerleştirir ki, bu isimler bilgisidir ve eşyanın bilgisinin anahtarıdır. "Size kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden, size Kitab'ı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten bir elçi (Rasûl) gönderdik." 152
Her insanın yeryüzündeki görevi, rolü ve fonksiyonu farklı olduğundan yetenek ve kapasitesi de farklıdır. Bu bakımdan, herkes aynı şekilde tezkiye olamaz ve aynı şekilde ilim öğrenemez. Allah bu noktada insanları derece derece kılmıştır ve herkes kapasitesi ölçüsünde ilimden yararlanır. "Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz; her ilim sahibinin üstünde bir âlim vardır."153 Şu halde, Allah'ın elçileri aracılığıyla gönderdiği ilme kimse aynı derecede vâris değildir ve bu ilme, kalplerinde herhangi bir leke ve kaplarında tortu (rics) olmayanlar tam vâris olabilirler.
Evet, ilim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu anlamdaki ilim bir nurdur, Allah'ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi paslı insanlara verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah'ın çizdiği sınırlara yaklaşmamakla mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz ve âlimin ilmini yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki sadece bilgi kırıntılarına ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz tezkiye de olamayacağından ilim de edinilemez. O halde, Kur'anın buyurdu gibi "Allah'tan kulları içinde ancak
150] Seyyid Kutub, Fi Zılâli'l-Kur'an, c. 1, s. 116-117
151] 2/Bakara, 31
152] 2/Bakara, 151
153] 12/Yusuf, 76
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âlimler korkar."154 Mâlûmat sahipleri ise, hiçbir zaman âlim değil; amelsiz de olduklarından belki "kitap yüklü eşekler"dir. 155
İlim konusu, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli yönleriyle ele alınır. İslâm, okumaya ve ilim elde etmeye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber’e (s.a.s.) inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden bahsedilir: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alakadan yarattı. Oku! İnsana kalemle yazı yazmayı öğretip ona bilmediklerini öğreten Rabbin sonsuz lütuf sahibidir." 156
Bakara sûresi 30. âyette belirtildiği gibi, ilk insan, yaratılıp meleklere arz edilince Allah tarafından kendisine isimler öğretilmiştir. Allah’ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden üstün olabilmiş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır. Hilafet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların başında ilim gelir.
İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki bütün dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. "İlim tahsil etmek, her müslüman erkek ve kadına farzdır."157 Kişinin müslüman bir kul olarak şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması farz olduğu gibi; içinde bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit ibâdetle ilgili bilgileri öğrenmesi de yine faz-ı ayn'dır. Tıp, mühendislik, teknik ve teknoloji gibi sosyal hayat için gerekli olan her türlü ilimleri öğrenmek farz-ı kifâyedir. Bu tür ilimler, toplumun bazı fertleri tarafından öğrenilirse bu farîza yerine getirilmiş olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun bütün fertleri Allah katında sorumlu olurlar. Övünmek ve başkalarına karşı üstünlük taslamak için ilim öğrenmek ise, mekruhtur.
İslâm kadar ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün, hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah'a ortak koşmaz, Allah'tan başkasına kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur'an, ilimsizlikten şiddetle sakındırır: "Sakın ha câhillerden olma!"158; "Kulları içerisinde Allah'tan ancak âlimler korkar."159 Kur'an'da ilim övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça belirtilmiştir: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"160 İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların değerini yükseltmiştir. "Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir." 161
Hadislerde İlim
İlmin fazileti konusunda çok sayıda hadis-i şerif vardır. Bunlardan küçük bir seçme yapalım:
154] 35/Fâtır, 28
155] Kur'an'da Temel Kavramlar, 419-420
156] 96/Alak, 1-5
157] İbn Mâce, Mukkaddime 17
158] 6/En'âm, 35
159] 35/Fâtır, 28
160] 39/Zümer, 9
161] 58/Mücâdele, 15; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 3/134-135
İLİM
- 53 -
"İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri ve tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah'tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibâdet eden kimseye üstünlüğü, on dördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır. Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir." 162
"Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır." 163
"İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer." 164
"Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur'an'dan bir âyet öğrenmen senin için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır." 165
"Hikmet, mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü'minin kendisi ona daha lâyıktır." 166
"Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır)." 167
"Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış sahibi) kılar." 168
"Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i aldatmak) tan daha zordur." 169
"Rasûlullah’a (s.a.s.) biri âbid (ibâdetle çokça meşgul) ve diğeri âlim (ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine Rasûl-i Ekrem: "Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede olanınıza üstünlüğüm gibidir." buyurdu. Sonra şunları söyledi: "Allah, melekleri, göklerin ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar, insanlara hayır (faydalı şey) öğreten kişiye dua ederler." 170
"İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden sâlih evlâttan kesilmez." 171
"Allah'ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duâdan, doymayan
162] Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223
163] Tirmizî, İlm 2
164] İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
165] İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
166] Tirmizî, Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827
167] İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
168] S. Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; S. Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 220-221
169] Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
170] Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19, hadis no: 2825
171] Sahih-i Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım." 172
"İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması kıyamet alâmetlerindendir." 173
"Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek suretiyle değil, âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu suretle hem kendileri sapıklığa düşerler, hem de halkı sapıtırlar." 174
"Allah'ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Birkısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isabet eder ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah'ın dinini anlayıp da Allah'ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah'ın benimle gönderilen hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir." 175
Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz'i anlatırken şöyle ifade eder: "Rasûlullah (s.a.v.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu: "...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur." 176
Hz. Abdullah bin Amr (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), bir gün odalarının birisinden çıkıp mescide girdi. Bu esnada iki halka (şeklinde oturmuş iki grup) ile karşılaştı. Bunlardan bir halka Kur'an okuyor ve Allah'a dua ediyordu. Diğer halka da ilim öğreniyor ve öğretiyorlardı. Bunun üzerin Peygamber (s.a.s.): "(Bunların) hepsi hayır üzeredirler. Şunlar Kur'an okuyorlar ve Allah'a dua ediyorlar. Eğer Allah dilerse onlara (isteklerini) verir ve dilerse vermez. (Diğer cemaate işaretle) bunlar da (ilim) öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Ben de ancak muallim/öğretici olarak gönderildim." buyurdu ve hemen bunların yanına oturdular." 177
"Âlimler yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halifeleridir. Onlar, benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir." 178
Görülüyor ki, dünya ve âhiret saâdetinin anahtarı ilimdir. İlim, amellerin en faziletlisidir. İlim, nefisleri helâk edici ahlaksızlıklardan kişiyi temizler; insanları aydınlatarak güzel ahlaka kavuşturur ve âhiret yolunun aydınlanmasını öğretir. İlim, Allah'ın kemal sıfatlarındandır. Peygamberlerin şerefi, sahip oldukları ilimden ve ilimleriyle amel etmelerinden gelmektedir.
Ayrıca; bilgi için ilgi şarttır. İlgi duyulmayan konuda bilgi elde etmek mümkün
172] Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711
173] S. Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
174] S. Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
175] S. Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; S. Müslim, Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
176] S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
177] İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 229
178] Keşfü'l-Hafâ, hadis no: 1751
İLİM
- 55 -
değildir. Bu da merakla olur. İnsan merakını tatmin edip o konuda bilgi edinmek için, kendisine faydalı olacak kişilere soru sormak ve cevabını öğrenerek ilmini arttırmak gereği duyar. Meşhur sözdür: “Sormak, öğrenmenin anahtarıdır.”; “Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi; bilmez ki sorsun, bilse sorardı.”
Allah'ın Sıfatı Olarak İlim
İlim, Allah'ın kemal sıfatlarından biridir. Bu konuyla ilgili olarak ilim iki kısma ayrılır. Birincisi kadîm olan ilim; diğeri de hâdis olan ilimdir. Kadîm olan ilim Allah'ın zatına aittir. Kulların sonradan kazandıkları ilme benzerliği yoktur. Allah'ın ilim sıfatı, O'nun ilmiyle beraberdir. Allah'ın ezelî (başlangıcı olmayan) bir ilmi vardır. Bu ilim, her şeyi içine almaktadır. Biz insanların ilmi gibi, sonradan kazanılan âraz cinsinden değildir. Hiçbir şey, O'nun ilminin ve kudretinin dışında değildir. Bazı şeyleri bilip bazılarını bilmemek noksanlıktır ve Allah bundan münezzehtir. 179
Allah, mâlûmatın hepsini bilir. Yerde ve gökte meydana gelen her şeyi, O'nun ilmi kuşatmıştır. Olmuş olanı, olmakta olanı ve gelecekte olacak şeyleri O bilir. İlmi küçük- büyük, zâhir-bâtın her şeyi kuşatmıştır. Kâinatta zerre kadar bir şey dahi O'nun ilminden gizli değildir. O, karanlık gecede kara taşın üzerindeki kara karıncanın kımıldamasını bilir, O'ndan haberi vardır. Hava boşluğunda yer alan zerrenin hareketini, sırları ve en gizli olanları bilir. Kalplerin, beyinlerin ve gönüllerin her türlü eğilimlerini, hareketlerini ve gizliliklerini başlangıç ve sonu olmayan yani kadîm ve ezelî ilmiyle bilir.
İnsanlar için ulaşılmazlıkla ifade edilebilecek göklerin erişilmezliğinde, yerin dipsizliğinde saklanan şeyleri,180 karalarda ve denizlerde olup bitenleri,181 ere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni,182 gökte ve yerde bulunan her bir sözü183 bilen Allah, bulunduğumuz her durumu, her yeri, içine daldığımız her bir işi mutlaka Şâhid olarak bilir. Yerde ve gökte hiçbir zerre O'ndan gizli kalamaz. 184
"Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, sînelerin özünü bilir. Hiç, yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır." 185 Allah, bu âyette belirtildiği gibi en ince ve en gizli işleri bütün incelikleriyle kolayca bilendir. Yaratan Allah, yarattığını, yaratacağını ve her şeyi bilir. O halde, bütün sînelerin içindekileri, kalplerde saklı olan her şeyi bilen O'dur. Her insandan sâdır olan gizli-açık, iyi-fena her söz ve fiil, O'na nisbetle eşittir, O hepsini, her şeyi bilir. 186
Geçmiş zamanla ilgili bilgiler, şu andaki durumlar ve gelecekteki olaylar Allah'ın ilmine göre farklılık arz etmemektedir. Allah'ın ilminin önüne ne cehalet, ne de unutma bulaşır. Kâinattaki nizam, âhenk ve sağlamlık O'nun ilminin
179] Taftazani, Şerhu'l Akaid, 22-23
180] 49/Hucurât, 18
181] 6/En'âm, 59
182] 57/Hadîd, 4
183] 21/Enbiyâ, 4
184] Bk.10/Yûnus, 61
185] 67/Mülk, 13-14
186] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, 7/ 5222
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
genişliğine apaçık bir delildir. Allah'ın ilminde hiçbir şeyin gizli kalmayacağı; dolayısıyla O'nun insanların bütün yaptıklarını ve yapacaklarını bilmekte olduğu, Kur'an'ın birçok âyetinde zikredilmektedir.
"Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz." 187
"Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır. O'nun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir dane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır (Yani Levh-i Mahfuz'da ve Allah'ın ilmindedir)." 188
"Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bitirdiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra onlara kıyamet günü yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir." 189
Günümüz ve İlim Kavramının Tahrifi
Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler tarafından çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin istediği şekilde tahrif edilip değişik ve çarpık muhteva ile Kur’an’dan uzaklaştırılan insanlara sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak kadar çok. Din kavramından şehidlik kavramına, adâlet ve zulüm anlayışından İslâm, Kur’an ve sünnet anlayışına kadar yüzlerce kavramın başına gelen budur. Kâfirler müslümanları daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır; Müslümanların sahip çıkmadıkları, kullanmasını bilmedikleri, yanlış kullandıkları silâhlarıyla. İlim de bundan yeterli payını almış garip, mahzun ve sahiplerinden şikâyetçi kavramlarımızdan.
İlim ve bilgi, birçok resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele alınıyor. Hem de dinî bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal için tema ve malzeme olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine dayalı bir kavram ile dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması uygulanan yasalar ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka empoze edilmesine çalışılıyor.
Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde etkinlik kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice tehdit etmekte, hidâyetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce Allah’ın yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü göstermek için kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın incelenmesinden ve Allah'a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin Rabbinden uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak yürütülmektedir.
İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu ilerleyişin uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru giden dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır. Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için olmasıdır. Temel çaba, ilmi bir
187] 10/Yûnus, 61
188] 6/En'âm, 59
189] 58/Mücâdele, 7
İLİM
- 57 -
yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp Kur’an’ın gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.
Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi, tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne kadar evreni insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet haline getirme masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline getirdiğinin ve ebedî hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern insan, hevâsının yolundaki aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının, teknolojik aygıtların, makinelerin tutsağıdır. Bundan kurtuluşun yolu, önce ilim kavramının Kur’an’la sağlaması yapılarak tashih edilmesi, bilgi birikimleri, dinin anladığı şekilde “faydalı ilim” ise başa tac edilmesi, değilse kendisinden Allah'a sığınılması gereken bir tehlike olarak kabulü ile gerçekleşebilecektir. Vahiyden ve Allah’la bağlarından koparılmış bilimin ve bilim sayesinde oluşan aygıtların, makinelerin ve maddeci hayatın tutsaklığıdır modern insanın temel problemi; asrın insanının hüsrânı, çıkmaz ve açmazları, bunalım ve streslerinin temel sebebidir bilimi “câhil”ce, “câhiliyye” gözüyle değerlendirmek ve gerçek ilimden kaçmak. Bu esaretten kurtulmak, hevânın gerçek akla dönüşmesi, bilimin, evrenin sırlarını “halife” sorumluluğu ile öğrenme ve Allah'a kulluk yönünde, yani en faydalı şekilde kullanılması sayesinde olacaktır. Modern câhiliyyenin vahye, yani Allah’tan gelen gerçek ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin câhiliyyesinden daha az değildir.
İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i İlâhîde mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz, hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur-olmaz kimseler tarafından "ilmin faziletleri"nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri ve bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar için istismar edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin ne olup ne olmadığını belirlemek bir zaruret olacaktır. Peygamberimiz, "faydasız ilimden Allah'a sığınırım" 190 diye duâ edecek kadar faydasız ilmin zararı konusunda hassasiyet göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine bakılmadan ve şer'î ölçüyü hiç hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü yapmak, ilim adına işlenen büyük bir cinâyettir.
Meselâ, "İlim istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana farzdır." hadis-i şerifini ve "İslâm'ın ilk emri oku emridir" düsturunu dillerine sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese farzdır ama hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla?.. İşte bunu bir türlü belirtmiyorlar kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar moda olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil getirenler, samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar. Bu hal, aynen bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer. İslâmîyet’i bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı ilke ve kavramlarını kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların tutumu hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?
Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye esas alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne derece parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak surette bir fuzûliyattan ibarettir. İşin daha
190] Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416; et-Tâc, Kitâbü'l Ezkâr, c. 5, s. 124
- 58 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek, insanı asıl yaratılış gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı, Din'in esprisi içinde bir ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda bir bilim anlayışıdır. 191
“Bilim” ile “İlim” Aynı Şey mi?
Öncelikle günümüz kabulü ve kullanışı ile “ilim”le ilgili bilmemiz gereken şudur: “Bilim”, “ilim” karşılığı değildir. İslâm’ın belirlediği “ilim” ile modern câhiliyyenin belirlediği “bilim” başka başka şeylerdir. Bu iki kavram, hem konuları, hem içerikleri, hem de yöntemleri ve alanları bakımından doğru ile yanlış kadar birbirinden farklıdırlar. Gerçi bilim, bazı bakımlardan ilim kavramının içinde sayılabilir; fakat ilim, bilimin dar kalıpları içine sığdırılamaz. Çünkü bilim, kesinlikle ilmin ulaştığı yerlere ulaşamamakta, onun alanını kapsamamaktadır.
Bilimin metodu ve alanı bellidir; alanı madde, metodu da akıl ve deneydir, gözlem ve incelemedir. Hâlbuki genel anlamda ilmin yolu öncelikle “vahiy”dir. Akılla birlikte nakildir. Alanı madde kadar, hatta daha öncelikli “mânâ” ve gayb âlemidir. Aslında ilim de bilim de “gerçeği öğrenme” aracıdır. Fakat İslâm’a inanmış, Allah’a teslim olmuş ve vahiy sistemini esas almış bir ilim adamının “gerçek” (hakikat) dediği şeyle, bilim adamının “gerçek” (bilimsel gerçek) dediği şeylerin önemli bir kısmının sınırları birbirinden farklıdır. Her şeyden önce, bilimin metodunda, hiçbir öneri, hakikat ve inanç sistemi, deneyler ve bilimsel olaylar tarafından desteklenmedikçe doğru ve gerçek kabul edilmez. İlim için bu kural, özellikle vahiy ve gayb âlemi, iman gibi temel konularda olaylar ya da deneyler tarafından desteklenmesi şart olmadığı gibi, bu aynı zamanda imkânsızdır da.
Bundan başka bilimde bir de nesnellik özelliği vardır. Yani bilim adamı kişisel eğilim ve önyargılarının etkisi altında kalmadan bulduğu sonucu olduğu gibi yansıtmalıdır. Bulgular inançlara ters düşse bile yansızlıktan ve doğruluktan uzaklaşmamalıdır. Aynı kural, ilim için de geçerli ve hatta gerekli bir kuraldır, ama inançlara ters düşmesi halinde müslüman ilim adamının tutumu farklı olacaktır; eğer burada bilimin bulgularının ters düştüğü inanç İslâm ise, işte o zaman ilim adamı inancından yana olacaktır. Çünkü onun gözünde vahyin, İslâm inançlarının doğruluğu mutlaktır, daha kesindir. Bilimin ortaya koyduğu bulgular, değişmez ve mutlak değildir. Tenkit edilmek, zaman içinde iptal edilip değiştirilebilmek gibi bir ârıza ve noksanlığı da beraberinde taşımaktadır. (Bundan üç-beş asır önce, özellikle Ortaçağda bilimin doğruları ile şimdiki doğruları arasında uzlaştırılması mümkün olmayan nice örnekler herkesçe bilinir.) Hâlbuki müslümanın anlayışında, ilmin temel kaynağı vahiy olduğu için ilim, değişmezlik ve mutlaklık gibi bir sağlamlığa ve sürekliliğe sahiptir.
Bilimin konularının büyük bir kısmı, günlük yaşamın doğurduğu sorunlar ve ihtiyaçlardır. Yani dünyada daha kolay yaşamak, maddî refahı sağlamak, yine maddî sorunları gidermek bilimin belli başlı gayesidir. Hâlbuki ilmin gayesi, insana hem bu dünyanın hem de ölümden sonraki sonsuz hayatın saadetini sağlayacak hayat tarzını belirlemektir. 192
Ayrıca bu iki kavramın, konuşma ya da yazı dilinde kullanılışları ânında akla getirdiği ilk fikir ve çağrıştırdığı anlamlar da farklıdır. İslâm’a inanmış bir
191] Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y., s. 52-53
192] M. Sıddıkî, Bilimin İslâmî Temelleri, 20-21; Bilgiden Tevhide Yükseliş, 9-11
İLİM
- 59 -
toplumda “âlim” kelimesi kullanıldığı zaman akla ilk gelen, müslüman bilginlerdir, özellikle din âlimleridir. ama mesela Newton, Einstein, Descartes gibi şahsiyetler ise ancak “bilim” sözkonusu edildiği zaman akla gelmekte ve onlara âlim denmeyip “bilgin” veya “bilim adamı” denmektedir. Demek ki bilim, fizikçilerin, kimyacıların, sosyologların, antropolog ve benzerlerinin (yani beşerin) -yine Allah'ın verdiği yetenek ve imkân sınırları içinde- bulup ortaya koyduğu şeylerdir.
İlim ise, bu saydıklarımızın meşgul oldukları alanları ve elde ettikleri sonuçları genelde reddetmeksizin, hatta onları kendi kuralları içinde özümseyip yorumlamakla birlikte, aynı zamanda bütün bunlara bir anlam kazandırıp faydalı ve meşrû bir yorum getiren vahiy öğretisinin ortaya koyduğu sistemin incelenmesi ve kavranmasıdır. Mesela bilim, savaş araçları ve silâhlar, kimyasal bombalar üretir, bunların en etkili biçimde işlemesi için araştırmalar yapıp yöntemler geliştirir. Bu silâhların hedefleri belirlenirken ölçü, yalnızca menfaat ve üstün gelme duygusudur; ahlâkî bir ölçüsü ve duyarlığı yoktur. Hâlbuki dine bağlı ilmin kuralı, bunları insanlığın maddî manevî kurtuluşu yolunda kullanmak şeklindedir. 193
İlim kavramının hakiki anlamı, bilgi birikiminden ziyade "anlayış ve idrâk" olmalıdır. Çünkü esas ilim, zihinde ve hâfızada çok mâlumat taşımaktan öte, bilgi üretme ve meselelere çözüm bulma yollarını bilmektir. İlim, zihinsel çabadır; ancak gönülle irtibatı olan zihnin çilesi, bilgi kırıntılarını düzenli ve faydalı bilgi, yani ilim seviyesine çıkarabilir.
İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların âhiretleri mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist, ateist, ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine, mutlak hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekûn reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize getirdikleridir. Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret hayatının, cennetin, meleklerin, Allah'a kulluğun yeri yoktur.
Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir. Ya da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan direkt ilim alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir peygamber değil; etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan, vahşi bir mağara adamıdır. Okullarda bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın yaratılması değil, kendi kendine güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir dine kültür olarak lütfen yer verilmesi dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir ders müfredâtında vahye, Allah'a, dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer verilip verilmediği, veriliyorsa ne kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil midir?
Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından câhilî
193] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 11
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan kimseler mi sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
Ama unutmamalı; Allah, Mûsâ’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir; yalnız, yine unutulmamalı ki Mûsâ, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip yönlenmiş, Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir. O günün bilimi sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî kurumları da o kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin temel sebebinin Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu yutturacak laf cambazlığı ve sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir. Ebû Cehillerin, Firavunların bilime yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime yaklaşım arasında; gâvur dediğimiz Johnların, Mary’lerin, Adam Smithlerin ve müslümanım diyen bilimsel takılanların ilme bakış açısı konusunda benzemeyen yönlerini gösterin gösterebilirseniz!..
İlim, İslâmîyet’tir
Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur'an terimidir. Bu terim ilk defa Allah'ın kelâmında ve Rasûlü'nün lisanında kullanılmıştır. Bu kelimenin başka hiçbir dilde aslî manada karşılığı yoktur. Bu bakımdan Yüce Allah'ın, Peygamberi ile gönderdiği hakikatler olmasaydı, bu âlemde "ilim" diye bir kavram da olmazdı. Ve ilim haysiyetine sahip bir de bulunmazdı. Belki olsa olsa beşerî ve câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki, bunlar da derde deva bir şey sayılmazdı.
İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur'ân-ı Kerim'de 854 yerde geçmektedir; hem de bunun zıddı olan "cehil" ve eş anlamlıları hâriç tutulmak üzere. Âlemlerin Rabbi'nin insanlığa bildirisi olmasaydı, bu âlemde "bilinecek" ve bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı gibi, ilim kavramı da olmayacaktı. Çünkü vahyin bildirdiğinin dışında hakikat namına insanın bilme iktidarında olduğu bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir. İnsanlık için anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren, kurtuluş yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini bahşeden bir ilme sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür toplumlarının sergilediği hal gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı ilimleri yoktur.
Allah'ın ve Rasûlü'nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı bir şekilde konusu ve gayesi ile tespit edilebilir. Konusu itibarıyla müslümana mahsus ilmi tanımak için Saadet asrına bakmamız en uygundur. Bu gözle incelendiğinde hemen kolayca anlaşılır ki, Kur'an'ın ve Peygamber buyruklarının insanlara tebliğ edildiği ilk dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah Rasûlü'nün söylediği ve yaptıklarında başka ilme konu olacak hiçbir malzeme mevcut değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile beraber "hadis" dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının, insanların kalbine ve zihnine nakşedilmesinden ibaretti.
Sahabe-i Kiramın bir kısmı Kur'an âyetlerini yazarak, çoğu da bunları ve Rasûlullah'ın söylediklerini ezberleyerek, bir yandan da aralarında müzakere ederek "ilm"i koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı. Daha da önemlisi, bu öğrendiklerini "yaşıyor", eski bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine göre vaziyet alıyorlardı. Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında ve tavırlarında bir değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen Allah'ın kelâmı, Rasûlü'nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen ve emredilen de bundan
İLİM
- 61 -
başkası değildi. İlk emir "oku!" emri, vahy kitabı Kur'an dışında başka bir kitaba mı işaret ediyordu? Rasûlullah ve sahabe "oku!" emrinden neyin okunmasını anlıyordu?
Rasûlullah'ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor ki, ilme konu olan, birinci planda Allah'ın Kitabı ile Rasûlü'nün sünneti idi. Kadın-erkek her müslümana farz olan ilmin de öncelikle bundan başkası olduğu söylenemez. Bu bakımdan, özellikle müslümanlar için ilim sözkonusu olduğu ve İslâmî bir ilke olarak ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman, ilim lafzının kapsamı olarak: Allah'ın kelâmını, Rasûlü'nün sözlerini ve tavırlarını bilmeliyiz. Bu iki esasın özünü ve ruhunu, manasını ve mesajını aksettiren her nevi kitap ve yazılı ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir yazılı eser, ancak bu ölçüye göre ve sadece bu şartla müslümanın ilmine esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün kitaplar, tek bir Kitab'ı daha iyi anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
Bir müslümana göre, ilmin İslâm'dan ibaret olduğu herhalde anlaşılmıştır. Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Allah’ın peygamberi de o dinin öğretimi ile görevli idi. Peygamber'in risâlet görevi, ancak "getirdiği şeyler"i insanlara anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu. Allah'ın gönderdiğini insanlara tebliğ ve telkin etmekle din tamam olacaktı. Allah, insanlara içlerinden bir Elçi göndermişti ve bu Elçi onlara "Kitabı ve hikmeti öğretiyor"du.194 Görülüyor ki O'nun öğrettiği Kitap'tır ve dalâletten ancak bu Kitap'la kurtulabilir insan. Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler ve bu Kitap'la kurtuldular. Bu demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş ve kıyamete kadar da gelip geçecek olan her toplum, yalnız bu öğreti ile kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu vahyi kalbine yerleştirmekle gerçek kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan dosdoğru yola girmiş olacaktır.
İlmin, özü ve aslı itibarıyla İslâm'dan ibaret olduğunu, Peygamberimiz'e "Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten sonra onlara uyarsan zâlimlerden olursun."195 şeklinde hitap edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki "sana ilim geldikten sonra" ifadesinden, ilmin İslâm manasına olduğu açıkça görülüyor. Çünkü Peygamberimiz'e gelen ilim İslâm'dı. Bu ölçüyle, İslâm'ı konu ve yine onu gaye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim olmayacağı prensibini benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer mâlumatlar, bilgi yığınlarından, kafa hamallığından ibarettir. Kişiye Allah'ı ve kendi sorumluluklarını hatırlatmayan, onu Allah'tan uzaklaştıran bilgi yığınlarına ilim denilebilir mi? Ve İslâm bunların faziletli olduklarını söyler mi? Kur'an ve Sünnet temel kaynaktır müslüman için, müslümanın ilmi için. Bu temel kaynakları anladıktan ve onların ruhuna nüfuz ettikten sonra, artık ikinci derecede önemli kitaplarla ilim yolunda ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile öğrenilen bütün bilgiler ve karşılaşılan fikirler doğru istikamete yönlendirilir. Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız; buna sahip olunmadan okunan şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir insana yediği şeyler zararlı olduğu ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam bir inanç ve İslâmî hassâsiyete sahip olmayan kimsenin okuduğu şeyler de onun fesadını artırır. İslâm, temel kaynaklarıyla okunup anlaşıldıktan sonra insana hiçbir şey zarar veremez. Çünkü Hak bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama yapabileceğimiz mikyas
194] 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum'a, 2
195] 2/Bakara, 145
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
Yüce Allah'ın Kitab'ında, "ilm" kökünden gelen lafızların bulunduğu âyetlere dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah'ın kullarından öncelikle istediği, kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi, Rab’liğinin kabul edilip O'na teslim olunmasıdır. Bu cümleden olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli hale getirmesi de ilk istenen şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak soyut "bilgi", ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak surette belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim tavsiye edilmiştir. Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde bir imana sahip olmasını sağlayacak ilimdir. 196
Zaten İmam Gazâli'nin de belirttiği gibi asr-ı saâdette de "ilim" sözü, Yüce Allah'ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen bir isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya başladılar.197 Bunun doğal bir sonucu olarak da, ilimdeki öz ve gaye çoğu zaman kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için kullanılan "araç" olmaktan çıkarak başlı başına bir "amaç" ve bir "meslek" haline gelmiştir.
Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, "câhil" unvânını hiç bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm'la ilgili "ilm"e sahip olmayan ve vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik, bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
İlim, maldan çok daha hayırlıdır. Onun için ilim, kendinden daha düşük bir şeye âlet ve köle yapılmamalı; ilmi basit dünya menfaati uğrunda kullanmamalı, ilmi ve ilim sahibini harcamamalıdır. İlmin kapısı Hz. Ali, şu tavsiyelerde bulunur: "Sana söyleyeceklerimi iyi belle. İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur; malı ise sen korursun. İlim amel edildikçe ve başkalarına verildikçe artar; mal ise harcandıkça eksilir. İlim âlime hayatında itibar kazandırır, ölümden sonra da hayırla anılmasına vesile olur; malın sağladığı yalancı itibar malla birlikte tümden kaybolur. Nice zenginler vardır ki hayatta iken ölüdürler; Âlimler ise dünya durdukça hayattadırlar." 198
İlmin Sınırları
İnsan olarak bizim ilmimizin, bilme gücümüzün bir sınırı vardır. Çünkü zaten vahyin dışındaki bilgi vasıtaları olan duyularımızın ve aklımızın gücü sınırlıdır. Duyu organlarımızın ve aklımızın bizi yanılttığı durumlar da sözkonusudur. İnsanın bilgi bakımından bazen yanılabileceği, hoşlanıp sevdiği bir şeyin aslında şer; hoşlanmadığı bir şeyin de gerçekte hayır olabileceği ifade edilerek, "Allah bilir; fakat siz bilmezsiniz." 199 şeklinde kesin hüküm verilir. İnsan, bilgisinin sınırını idrâk ederek, kavrayamadığı gerçeklerin de bulunabileceğini kabul etmelidir. Gerçek, sınırsız ve mutlak ilim sahibi sadece Allah'tır. Tüm mahlûkat, O'nun yaratmasıyla var olduğu gibi, aklımız, organlarımız da maddî ve manevî güçlerimiz de Yaratıcımızın verdiği kadardır. İnsan, ancak aklının erdiği ve çalışması oranında
196] E. Sağıroğlu, a. g. e. s. 50 ve devamı
197] İmam Gazali, İhya, 1/54
198] M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahâbe, 4/1503
199] 2/Bakara, 216
İLİM
- 63 -
bilir, daha ilerisini bilemez. Bu varlık âlemi içinde insanın bildiği birkaç damla ise, bilmediği bir okyanustur. Hatta insanlar, bildiklerini sandıkları konularda bile tam ve mutlak bir bilgi sahibi olamıyorlar. Bilgiler eşyanın ve hadiselerin yüzeyinde kalıyor, iç yüzüne nüfuz etmek için sarf edilen gayretlerin sonu acze varıp dayanıyor. 200
İlim, Ancak Amel Etmek İçin Öğrenilmelidir
İslâm'da ilim, Allah'ın rızasını kazanmak ve amel etmek için öğrenilir. Peygamberimiz, şöyle dualar ederdi: "Allah'ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi artır."201; "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım!"202; "Allah'ım! Fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen duadan, korkmayan kalpten ve doymayan nefisten Sana sığınırım." 203
Hadis-i şerifte geçen faydasız ilimden şunlar anlaşılır: Bilinip onunla amel edilmeyen ilim, bilinip başkasına öğretilmeyen ilim, sahibinin durum ve davranışlarını düzeltmeyen ilim, sahibinin huyunu temizlemeyen ilim, bilinmesine ihtiyaç duyulmayan ilim, dinin tasvip etmediği caiz görmediği (sihir bilgisi gibi) ilim ve benzerleri.
Hz. Peygamberimiz'e "ilim nedir?" diye sorulunca, "amelin kılavuzudur" 204 buyurdu. Âlim, âmil olmadığı (öğrendiklerini hayatına uygulamadığı) zaman onun ilmi vebal olabilir. "Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır." 205
Fahreddin Râzi'ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. "Fi'lü'l-ulemâ, delîlü'l-cühelâ" sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir.206
"(Ey bilginler!) Siz Kitab'ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" 207
"Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir." 208
"Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab'ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir." 209
İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat
200] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 51
201] Tirmizî, Deavât 128
202] Tirmizî, Deavât 68
203] Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416
204] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
205] Aliyyül Kari, Esraru'l-Menfûa, 364
206] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. 2/ 283
207] 2/Bakara, 44
208] 61/Saff, 2-3
209] 62/Cuma, 5
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz. 210
Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek içindir. Allah bu dini, insanlar "ona göre yaşasınlar" diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil. Yine Gazali şöyle der: İlim olan yerde söz az olur; lafı uzatanı ilmi de azdır.211 Şimdi laf çok, kitap çok, konferans, seminer ve benzeri etkinlikler çok. Fakat bu işler insanların davranışlarında bir değişiklik yapmıyor. İlim adamları(!) ve bazı din adamları(!) sadece meslekî görevlerini yapıyorlar o kadar. İslâm'ı tarihî bir olay konumundan, kerâmet masalları, hurâfeler ve tartışmalar yığını gibi algılanmaktan kurtarmak şarttır. İslâm, Allah tarafından Kur'an'la tamamlanmış, Rasûlullah'ca hayata geçirilmiş, ilke ve esasları belli olan Hak dindir. O dün olduğu gibi, bu gün için ve gelecek için de vardır. O şimdiki hayatın, fert ve toplum hayatının içinde olmak için vardır. İslâm, duygulu şekilde hatırlanacak nostaljik bir hâtıra değildir. Onu bir tarihî olay gibi algılayanlar, gerçek ilimden nasibi olmayan ilim kalpazanlardır. 212
Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih amele götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi, kendisini hakikate ulaştırmayan kimse, mutlak surette bilginin hammalıdır. Yolcuyu gitmesi gereken yere (gerçek kurtuluş limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit bir süsten başka bir işe yaramaz, buna gemi de denmez. İnsan için marifet ve hüner, yön belirleyen pusulayı cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek ve o yola koyulmaktır. O yüzden, ilim; satırlardaki değil, sadırlardaki (göğüslerdeki)dir denilir. Senin hayatını düzenlemeyen, seni Hakk'a iletmeyen, üzerinde eseri görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı ve hammalı olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap ve araştırmacı yokken, ortada hakiki ilmin özü ve şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir hayat vardı. Sahabe-i Kiram, Kutlu Elçi'den aldığı ilim ve özellikle halleri ile somut ve gözle görülür bir müslümanlığı yaşıyor ve temsil ediyorlardı. Peygamber, canlı bir Kur'an; O'nun ashabı da Küçük Muhammed'lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri çoktu.
İlmi Gizlemek
Âlimler, sahip oldukları ilimleri başkalarına aktarmak zorunda mıdırlar? Başka bir deyimle, ilmi gizlemek, kınanan ve suç sayılan bir iş midir?
Kur'an-ı Kerim'de bu konuda yahudi ve hıristiyanlarla ilgili olduğu halde, hükmü müslümanları da kapsayan bazı âyetler vardır. "İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap'ta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamet edenim." 213
"Allah'ın indirdiği kitap'tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte
210] Gazali, İhya, c. 1, s. 82
211] Gazali, İhya, c. 1, s. 140
212] Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 113
213] 2/Bakara, 159-160
İLİM
- 65 -
onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfiret bedeli olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azabın sebebi, Allah'ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitap'ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir." 214
Âyet-i kerimelerin hükmü, yalnız ehl-i kitaba değil; Allah'ın âyetlerini gizleyen ve şer'î hükümleri açıklamayan herkese şâmildir. Çünkü âyetin ifade tarzı, usûl âlimlerinin de dediği gibi özel sebebe bağlı olmaksızın genel anlam ifade eder. Hadis-i şerif, bu konuda müslüman bilginlerin sorumluluğunu aynı sertlikle ifade eder: "Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır." 215 Sahâbîler de bu âyeti aynı şekilde anlamıştır. Ebû Hureyre'nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Eğer Allah'ın kitabındaki bir âyet olmasaydı, size hiçbir hadis rivâyet etmezdim." Ebû Hureyre, bundan ilmi gizleyenlerle ilgili olan âyeti okudu. 216
"Kıyamet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür. Bunun üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: 'Ey filan, sen ma'rufla emrediyor ve münkerden nehyediyor değil miydin?' derler. O da: 'Evet, ben ma'rufla emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine ben, münkerden nehyederdim de, onu kendim işlerdim' der." 217
Âlim, bilmeyen kalabalığa gerçek ve doğru yolu gösterici olması bakımından "Rabbinden sana indirilen gerçekleri insanlara bildir." 218 İlâhî emrine muhatap olan peygamberin izindedir.
"Onlar ki, Allah'ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olara Allah (herkese) yeter." 219
Kur'an'ın itikadda hedefi iki şey üzerinde yoğunlaşır. Bunlar: İlmî tevhid ve amelî tevhid'dir. Allah Rasûlü, bu iki tehvidi sağlamak için gönderilmiş, diğer peygamberlerin dâveti de yine bunların üzerine olmuştur. Çünkü saâdet, mânevî kemal şu iki şeyden gelir: Faydalı ilim ve sâlih amel. İlmî tevhid, faydalı ilim; amelî tevhid de sâlih ameldir. Faydalı ilim, Allah'ı bilmek; sâlih amel de Allah'ın emri gereği hareket etmektir. Faydalı ilim, iman ile Peygamberin haber verdiği şeyleri tasdik etmek; sâlih amel de şeriki olmayan tek bir Allah'a kulluk ve Rasûlü'ne itaattir ki İslâm dini de işte budur.
Bize düşen, müslümanlığı gaye edinmek ve onu hayatın mihveri saymaktır. Artık bize gereken, Rasûl'ün dünyaya bıraktığı "mîras" ile kalbimizi diri tutmak, böylece fikrimize ve hayat yolumuza aydınlık ufuklar açmaktır. Üzerimize borç olan, fikrimizi ve ilmimizi Allah'ın nimeti kabul etmenin gereği olarak Allah yolunda kullanıp O'na fiilî şükrümüzü yerine getirmek, kulluğumuzu kanıtlamak. Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder, kurumlarını, kurallarını, ilkelerini
214] 2/Bakara, 174-176
215] İbn Mâce, Mukaddime 24, hadis no: 261; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2787
216] Ebû Hayyan, el-Bahru'l-Muhît I/454
217] S. Buhâri, Fiten, 17; hadis no: 46; S. Müslim, Zühd 7, hadis no: 51 (2989
218] 5/Mâide, 67
219] 33/Ahzâb, 39
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. İnsanın övünçle, aldatıcı bir güvenle taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten ve tehlikeli ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırat-ı müstakimin önünde eşkiyadırlar; hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine su taşımaktadırlar.220 Bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar.
Kur’an’da Temel Eğitim Kavramları; Rab, Fıtrat ve İlim
a) Eğitim Açısından Rab Kavramı
Rab kelimesi, terbiye eden, yetiştiren, eğiten demektir. Rab kelimesinin bu anlamından dolayı, lügat anlamıyla anne-babaya da rablik isnâd edilir 221. Çocuklarını eğitip terbiye eden anlamındaki bu rablik, tabii ki sınırlı ve mecazî anlamda rabliktır. Elbette, kelimenin tüm anlamlarıyla ve hakiki olarak Allah’tan başka rab yoktur. Kâmil anlamda eğitmek ve yetiştirmek de mutlak ve hakiki Rab olan Allah'a aittir. O, sadece yarattıklarından bir cins olan insanı değil; tüm evrenleri terbiye eden, olgunlaştıran, yönetendir; âlemlerin Rabbidır. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde tekâmül etmesi demektir. Devamlı yaratma halinde olan, yaratıp da bırakıvermeyen, onları kemale erdiren de Rab olan Allah’tır. Her varlık, bizzat Allah tarafından terbiye edilmektedir. Bu terbiye, "eğitim" kelimesini hemen tümüyle karşılar. O yüzden öğretim ve eğitim kavramlarının karşılığı olarak Türkçe'de yakın zamana kadar "ta'lim ve terbiye" kullanılırdı; eski yoğunlukta olmamakla birlikte hâlâ kullanıldığı görülmektedir. İşte, eğitim karşılığı kullanılan terbiye kelimesi, rab kelimesinin anlamlarından biridir.
Nâzil olan ilk âyette Rab ismi kullanılır: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla.” 222. Kur’an’ın tertibinde (Mushaf’da) ilk âyette vurgulanır: “Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a aittir.” 223
İlk insanın yaratılması ve halifeliği konusunda, bu isim kullanılır: “Hatırla ki: Rabbin meleklere, ‘Ben, yeryüzünden bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘biz hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim’ dedi.” 224
Kaalû belâ veya elest bezmi diye ifade edilen misak almada, Allah’ın yine bu ismi zikredilir: “Kıyâmet gününde, ‘biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet, (Rabbimiz olduğuna) şâhit olduk’ dediler.” 225
220] İzmir'li İsmail Hakkı, (H. B. Çantay, K. K. Mealinden naklen, 3/1231
221] bk. 17/İsrâ, 24
222] 96/Alak, 1
223] 1/Fâtiha, 1
224] 2/Bakara, 30
225] 7/A’raf, 172
İLİM
- 67 -
Rab isminin geçtiği yukarıdaki konuların eğitimle çok yakından ilgileri vardır. Bunların dışında yine eğitimle direkt ilgili olan başka âyetlerde de Rab ismi vurgulanır: “Oku, insana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazmayı ta’lim eden Rabbin ekremdir (en cömerttir).” 226 “Gerçek yönetici olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve ‘Rabbim, benim ilmimi artır’ de.” 227 “Rabbim, bana hikmet ver ve beni salihler (iyiler) zümresine kat.” 228
Başkasını eğitmeye, yanlış olma ihtimali olan kendi göreceli doğrularımızı, beşerî prensiplerimizi başkalarına öğretip uygulatmaya hakkımız var mı? İnsanları eğitme, terbiye etme konusunda yetki kimindir? Bu soruları rab kavramı etrafında düşündüğümüzde, şunları ifade edebiliriz: Her şeyi yaratıp onlara sahip olan, yarattıklarını terbiye edip eğiten, olgunlaştıran sadece Allah'tır. Yardım etmek, yol göstermek, yön vermek, değiştirmek, tasarruf etmek, korumak, hâkim ve egemen olmak, sakındırmak, yasaklamak ve emretmek gibi eğitimle ilgili tüm alanlarda yetki ve gücü tümüyle elinde bulunduran yalnız Allah'tır. Allah'tan başkasının kendi adına, beşerî prensiplerle bu özellikleri istediği gibi kullanması rablik taslamak ve eğittiğini zannettiklerine az veya çok zulmetmektir. Allah'tan başka rab kabul etmemenin pratikteki uygulanışı ve başkasının kulluğunu kabul etmemenin zaruri gereklerinden biri de, eğitim prensipleri konusunda Allah'ın koyduğu hükümlere ters düşülmemesidir. Başkasının eğitimle ilgili ilkelerini Allah'ın hükümlerine tercih etme, o kimse veya görüşü rab kabul etme anlamına gelecektir.
Rab, mutlak manada kullanılınca, mutlak eğitenin Allah olduğu ortaya çıkar. Allah'tan başka Rabbin olmadığına inanan muvahhid mü'minin, Rabb’in eğiten, yetiştiren anlamından dolayı Allah'tan başka gerçek anlamda eğitimci -mutlak eğitici- kabul etmemesi gerekir. Eğer vahiyle açıklanan Allah'ın eğitim ve terbiye prensipleri doğrultusunda eğitim sözkonusu ise, tabii ki bu eğitim faaliyetinin, başkasını rab kabul etme anlayışına girmeyeceği açıktır. İnsanı insanla eğitmek zorundayız, ama insanı yine insanın fikirleri doğrultusunda eğitmek, hem zor, hem tehlikeli, hem de gayr-ı meşrûdur. Vahyin yön vermediği insan aklı, mükemmel bir eğitim görüş ve uygulayışı oluşturmakta yetersizdir. Bu, birbirlerinin eksik yönlerini görüp düzeltmeye çalışan tarihteki yüzlerce eğitim görüşünün her birinin teori ve pratikteki eksik ve yanlışlarından da kolayca anlaşılabilecektir. Beşerin vahiyden uzak tüm uygulamalarındaki çıkmazların eğitime yansıması olarak günümüzde de hâlâ yaz boz tahtasından farksız eğitim teori ve uygulamaları ve çağdaş eğitimin problemlerini objektif gözle değerlendirebilen tüm eğitimcilerin yakınmaları bu tezi doğrulamaktadır.
Felsefî yaklaşımların üzerinde ittifak ettikleri bir eğitim görüşü yoktur. Nice ideolojilerin eğitim görüşlerinin olmadığı veya olmasının olmamasından daha kötü olduğu gibi. Bazı eğitim görüşleri merkeze çocuğu, bazısı merkeze öğretmeni, bazısı geçmişi, bazısı faydayı... almıştır. Tüm bu anlayışların, kurulu düzenden ve materyalist hayat anlayışından da bağımsız olmadığı ve tümünde, kişinin kendi hevâ ve heveslerini veya bir şahıs veya görüşü rableştirdiği gerçeği temel problemdir. Günümüzde eğitimin hemen her yerde, vahyin kabul ve redleri
226] 96/Alak, 3-5
227] 20/Tâhâ, 114
228] 26/Şuarâ, 83
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
doğrultusunda ve Rabbimiz'e gerçek kullar yetiştirme modeliyle tanzim edilmediğini görmekteyiz. Ders araç ve gereçleri vahyin süzgeciyle oluşturulmamakta, öğretilenlerin önemli bir yekûnu dinin öğretilmesini istediği faydalı bilgi, yani ilim değeri taşımamakta, tevhid ve Rabb'in terbiyesi öncelikler içerisinde bulunmamaktadır. Yani eğitim konusunda başka rabler devreye girmektedir.
Bu rab taslakları, tuğyanlarını arttırarak, câhiliyye müşrikleri kadar bile Allah'ı işlerine karıştırmak istememekteler. Gerçek Eğitici'nin prensiplerinden hemen hiç birinin kendi rablerine ortak olmasına bile izin vermemekteler. Okullardaki başörtüsü yasağını, çağdaş âyin durumundaki tören ve kutlamaları, sözgelimi sakallı bir öğretmene, "selam"la sınıfa girmeye, besmeleyle başlanan derse bile tahammül edememeleri, bu çarpık rab anlayışının yansımaları olarak değerlendirilmelidir. İlke ve prensiplerine uyulması istenen ve eğitimde de büyük rab kabul edilenlerin simgelerinin, çağdaş tapınak olarak gördükleri okul ve sınıflardaki mihraplara yerleştirilirken; mescitlere lütfen de olsa izin verilmemesi bu konuda ilk göze batan örneklerdendir.
Tek Rabbim Allah'tır deyip insanların da içinde bulunduğu tüm evreni terbiye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah olduğunu kabul eden müslüman, bu inancının sonucu olarak Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır. Kendini ve ehlini ateşten korumak zorunda olan 229 insanın temel görevi, Allah'ı tek rab kabul edip O'na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabb’in terbiyesi ile yetiştirmektir. Âdemoğlu, yeryüzünün halifesi olduğu veya olması gerektiği için Allah için yaşamak ve O'nun prensiplerine tümüyle uymak zorundadır.
Tevhid, Allah'ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna göre, eğitim konusunda da ilâhî prensiplere ters ilke, anlayış ve uygulamaların tevhîd-i tedrisat kapsamına girse de tevhîdî tedrisata, meşrû (şeriata uygun) eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması, o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne bürünmeyen, içinde cüz'î doğrular barındırmayan bâtılın zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
Allah'ın tek rab olduğu inancına ve bu kabulün gerektirdiği eğitim anlayışına sahip olmayan kimsenin, öncelikle kendisinin eğitilmesi gerektiğinden, başkalarını eğitme hakkı yoktur. Gerçek Rabbini tanımayanın kendini tanıması da mümkün değildir. İnsanı doğru tanımayan, yaratılışı, fıtratı keşfedemeyen kimselerin eğitim görüşlerinin de eksik ve yanlışlarla dolu olacağı doğaldır. Ancak doğru Rab anlayışı; insanı, kendi fıtratı ve kendi psikolojik yapısına göre eğitmeyi sağlayabilir. Kişinin haddini ve Rabbini bilmemesi, eksik ve yanlış tanımladığı insanı, fıtratına ters ve dolayısıyla sağlıksız, başarısız, adâletsiz, huzursuz bir potada eğitmek/öğütmek demektir. "Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vermek istediğini de Biz biliriz. Ona şah damarından daha yakınız." 230 Buradan "fıtrat" kavramına geçmek uygun olacaktır.
b) Eğitim Açısından Fıtrat Kavramı
Fıtrat kelimesi, sözlükte yarmak, yaratmak anlamındaki "fatr" kökünden
229] 66/Tahrîm, 6
230] 50/Kaf, 16
İLİM
- 69 -
isim olup yaratılış, yapı, karakter, mizaç, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş, peygamberlerin sünneti, kalb-i selîm, âdetullah anlamlarında kullanılır. Fıtrat, ilk yaratılış ânında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir. Fıtrat, ilk yaratılışı kavramlaştırdığı gibi, sürüp giden her yaratılışı da anlamında toplar. Evrenin Allah'ın fıtratı üzere işleyişine sünnetullah, âdetullah, fıtratullah denir.
Fıtrat kelimesinin Kur'an terminolojisinde hangi anlamda kullanıldığı konusunda şu âyet önemlidir: "Sen, yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Zira Allah'ın yaratmasında değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu bilmez." 231 Yine, fıtrat konusunda şu çok meşhur hadisin de önemi büyüktür: "Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hıristiyan, mecusi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar." 232
Bu âyet ve hadisin izahı ile ilgili olarak fıtrat tanımında farklı yaklaşımlar sözkonusudur. Başta selef uleması olmak üzere âlimlerin ekserisi fıtrat kelimesinin "İslâm" anlamına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Fıtrat hadisi, insanların tabiî, aslî ve fıtrî dinlerinin İslâmîyet olduğunu, daha sonra çevre tesirleriyle farklı dinlere yönelmenin asıl ve fıtrattan sapma, hastalık ve ârıza kabul edildiğini gösterir. Bu görüşe göre gayri müslimlerin çocukları da müslüman sayılır; dünya ve âhirette müslüman muamelesi görür. Bazı âlimler, fıtratı selamet ve istikamet şeklinde tanımlar.
Fıtratın mâhiyeti konusunda şu âyetlerin anlamları da büyük önem taşır: "Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlık ve özelliğini) veren, sonra da onu doğru yolu gösterendir." 233 "Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer." 234; "De ki: Herkes kendi şâkilesine (yaratılış, mizaç ve meşrebine) göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir." 235 "Onlar, nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah bir toplumun durumunu değiştirmez." 236 Kur'ân-ı Kerim'deki bu âyetler birbirini tefsir ederek fıtratın anlamını açıklar. Yine, fıtrat konusunda 16/Nahl, 78; 17/İsrâ, 77; 23/Mü'minûn, 14; 29/Ankebût, 20; 33/Ahzâb, 62; 35/Fâtır, 43; 40/Mü'min, 85; 48/Fetih, 23; 51/Zâriyat, 21; 76/İnsan, 3; 80/Abese, 7; 87/A'lâ, 14; 90/Beled, 10; 91/Şems, 7-14; âyetlerine de bakılabilir.
Peygamberimiz'in şu hadisleri de fıtratın anlamını genişletmektedir: "Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü'minsin."237; "Beş şey, fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları traş etmek, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altındaki tüyleri yolmak."238 "Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun." 239; "İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terket."240; "Hayır, gönlün (vicdanın) kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de gönlün (vicdanın) kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıztıraplar meydana getiren
231] 30/ Rûm, 30
232] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed, II/ 233, 435
233] 20/Tâhâ, 50
234] 28/Kasas, 68
235] 17/İsrâ, 84
236] 13/Ra'd, 11
237] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/251-252
238] Buhârî, Libas 51, 63, 64; Müslim, Tahâret 49; Tirmizi, Edeb 14
239] Abdürrezzak, Musannef IV/334
240] İbn Hibban, Hakîm
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeydir; her ne kadar müftîler hilâfına fetvâ verseler de." 241; "Müftîler sana fetva verseler de bir de kalbine (vicdanına) danış."242; "Ameller niyete göredir."243; "Seni işkillendiren (vicdanını rahatsız eden) şeyi bırak, işkillendirmeyene geç."244; "Kötülük, insanın içine sıkıntı verir."245; "Rabbim buyuruyor ki: Ben bütün insanları hanîflik (sâlim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helal ettiklerimi onlara haram ettiler; insanlara bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim." 246
Fıtrat üzerinde yer yer farklı yorumlar olmakla birlikte en ma'kul olanı ve giderek en çok ilgi göreni, fıtratın, ilk yaratılış sırasında Allah'ın insan tabiatına bahşettiği yaratanını tanıma eğilimi, ruh temizliği vb. olumlu yetenek ve yatkınlıkları ifade ettiği şeklindeki anlayıştır. Bu anlayışa göre, yeni doğanlarla ilgili fıtrat kavramı, onların yaratılış, tabiat ve mizaç bakımından genellikle temiz ve sağlıklı olduğuna işaret eder. Buna göre fıtrat; hakkı benimseme yatkınlığı şeklinde anlaşılmalıdır. Fıtrat, Allah'ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanayacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtratın insanı sırat-ı müstakime çekişi, mıknatısın demiri çekişine benzer. Mıknatıs özelliği eşyada, doğruya gidiş özelliği de insanın yaratılışında vardır.
Fıtrat hadisindeki "...sonra ebeveyni onu yahûdi, hıristiyan... yapar" ifadesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir.
İbn Teymiyye, fıtratı İslâm olarak yorumlayan görüşü benimsemekle birlikte, bazı nüanslarla bu son görüşü de ma'kul bulmaktadır. Buna göre, fıtrat, nötürlük, çocuğun iyilik ve kötülüğe, iman ve inkâra eşit derecede elverişli yaratılması şeklinde anlaşılırsa, bu takdirde onun dünyaya boş bir levha gibi geldiği kabul edilmiş olur. Bu görüş ise, fıtratı öven ve onun devam ettirilmesini emreden âyetle 247 ve fıtrat konusundaki hadislerle çatışır. Nitekim fıtrat hadisinin devamındaki "... sonra ebeveyni onu yahûdi, hıristiyan... yapar" cümlesinde "veya müslüman yapar" ifadesinin yer almaması, fıtratın esas itibarıyla "İslâm" yahut en azından "İslâm'a yatkınlık" anlamı taşıdığını gösterir. Ayrıca İbn Teymiyye, insan fıtratındaki çizginin Allah'ın ve Allah'ın dininin tanınması ve ikrar edilmesi yönünde olduğunu, çocuğun bu yönde gelişmesi için yeni şartların hazırlanmasına bile ihtiyaç bulunmadığını söyler. Çocuğun fıtratında bulunan doğru çizgide yetişmesini engelleyecek olumsuz şartların ve âmillerin giderilmesi ve böylece onun fıtrî kabiliyetinin önünün açılması yeterlidir. Hz. İbrahim'in küçük yaşlarda çevresindeki put ve şirk unsurlarına rağmen fıtratının sesiyle Allah'ı bulması ve tevhide ermesi bu tezi destekler. İslâm dünyasında felsefî roman türünde yazılmış Hay bin Yakzân gibi eserler, insanın fıtratı konusunda temelini Kur'an ve sünnetten alan bu şekildeki iyimser felsefenin sonucudur.
241] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/194
242] Dârimî, Büyû’ 2
243] Buhârî, Itk 6
244] Ahmed, Nesâî, Taberânî
245] Müslim, Birr 14
246] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162
247] 30/Rûm, 30
İLİM
- 71 -
İslâm, insanın doğuştan iyi olduğunu kabul eder. "Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık." 248 İnsanın eğitime müsait olması, fıtratı gereğidir. Bozulma, insanda fıtrî değil; ârızîdir: "Sonra onu esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) indirdik." 249 Her doğan Allah'ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir, yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar hanif olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdahale eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. Allah, insanın nefsini takva ve fücurla yoğurarak, ama takvaya meyilli olarak yaratmış, şeytanların hilelerine karşı kullarını yine kurtarmak ve eğitmek için vahiyle onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Yaratılış kanunu, kevnî ve şer'î şekillerde değişmeyen ilâhî bir yasadır.
Allah, iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında, rahmetiyle muâmele ederek insanın imtihanı kazanabileceği şekilde iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet, bir vicdan vermiştir. Vicdan, fıtratın sesidir. Bozulmamış, fıtratını korumuş insan, iyiden yana tavır aldığı gibi, herhangi bir şekilde Allah'ın âyetlerini de akıl ve kalple kavramaya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melekler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek, sırat-ı müstakimde tutmak, İslâm'ın ve müslümanların görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir. Allah, yaratıklarını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder. Vahye bilerek karşı çıkan insanı, şeytan ve askerleri -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, aile, düzen- saptırdığı için fıtratı bozulmuş, vicdanı, gönlü hastalanmıştır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt ve tebliğdir. Dileyen inanır, fıtratına yönelip kurtulur; dileyen fıtratını köreltip batağa sapar. Müslüman eğitimci de, insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli taraflarını ortaya çıkarmak ve onları yüksek ahlaka ulaştırmakla yükümlüdür. İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takva ile en güzel olana uyulması, ilâhî prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
"Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun." 250 Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse ailesi -kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hıristiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah'a inanmak ve O'na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah'a karşı gelmek demektir.
İslâm'a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. Hiçbir beşerî, câhilî eğitim anlayışı bunu sağlayamamıştır, sağlayamaz. Çağdaş laik eğitimin vahyin dışa yansımasına en küçük çapta bile hoşgörü ile yaklaşmaması, nesillerin kurtuluşu için model gösterdiği kurtarıcıların kimliği ve ilkelerinin sorgulanması
248] 95/ Tîn, 4
249] 95/Tîn, 5
250] Abdürrezzak, Musannef IV/334
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile daha netlik kazanabilir.
İslâm, insanı, Allah'a yaraşır bir kul olmak için hazırlar. İslâm'ın eğitim anlayışı da bunu hedefler. İnsanı istikamette tutmak, o yolda yürümek için insanı yeterli kılmaktır eğitim. İnsanı, dış çevresinin, Rabbine ve kendi fıtratına yabancı fikir ve davranışların etkisi dışında tutup, fıtratını dışa yansıtma sürecidir. Eğitim, yapaylıkla fıtrîliğin mücadelesinde fıtratın galip gelmesini temin etmektir. Dış hayat, insan için bir mücadele, bir cihad alanı olduğuna göre; insanı bu savaş için gerekli olan silâhlarla donatmaktır eğitim. Bu silâhlar: İlim, iman ve düşmanla mücadele tekniğidir. Bu düşman başta şeytan olduğu gibi, onun içimizdeki temsilcisi nefis, İslâm dışı düzendeki temsilcisi tâğut olduğu gibi, aynı zamanda câhilî eğitimin tüm uzantılarıdır. Eğitim, bunları kitapta değil; insan ruhunda yazmaktır.
İnsan, fıtraten savaşçıdır. Mücadele hırsı bundan kaynaklanır. İnsanın fikirlerini, inançlarını savunmasının nedeni bu özelliğidir. Cihadın temelinde bu fıtrî özellik vardır. Fakat, insan bu yeteneğini bazen ifsâd/bozmak için kullanır. 251 Melekler tarafından insanın kan dökme ve fesad özelliğinin bulunduğu ifadesinin yanlış olduğunu Allah belirtmiyor. Fakat, insanın bu olumsuz özelliklerinin eğitilmesi için ona ilim veriyor. Buradan ilim ve ta'lim kavramlarına geçebiliriz.
c) Eğitim Açısından İlim ve ta'lim (Bilgi ve öğretme)
"Hatırla ki, Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. Onlar: 'Biz hamdinle seni tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara: 'Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim' dedi. Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: 'Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin' dedi. Melekler: 'Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin' dediler." 252
İnsan öyle bir varlıktır ki, melekler bile insanın tüm sırlarını çözemez, insanın sadece bazı belirli yönlerini tanıyabilirler. Sadece yaratıcısı, ondaki sırlardan tümüyle haberdardır. "Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır." 253 Melekler insanla ilgili sayfanın sadece bir tarafını görüp okumuşlardı. Diğer yönlerinden haberleri yoktu. Bildikleri yanlış değil; doğruydu. Doğruydu ama eksikti. Allah, onların göremediğini görüyor; "sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim" diyordu. Allah'la melekler arasındaki konuşmada, insanın psikolojik yapısında iki mânevî çekirdeğin tesbitini görüyoruz: Bunlardan ilki, halifelik; Allah'ın eğitmesi sayesinde meleklere bile üstünlük. Diğeri ise ifsat ve kan dökme eğilimi; Rabbin talimatları doğrultusunda eğitilmezse bozgunculuğa meyletmesi.
İlk eğitim metodu, öğretme tarzında başlamıştır. İlk ve gerçek anlamıyla tek öğretici Allah'tır. O'nun öğrettiklerinin dışında kimsenin bilgisi yoktur. Hz. Âdem'e Allah tarafından eşya ile ilgili bilgiler verilir. Âdemoğluna da ilim için potansiyel fıtrat, hilafet ve güzel yaratılış vermiş, dolayısıyla tüm insanlığın eğitimini Allah üstlenmiştir. Onlara ilim ve terbiye ile sürekli rablik yapmış,
251] Bk. 2/ Bakara, 30
252] 2/Bakara, 30-32
253] 67/Mülk, 14
İLİM
- 73 -
insanlardan da rab olarak sadece kendisini kabul etmelerini istemiştir. Tüm âlemlerin olduğu gibi, tabii ki insanların da terbiyesini, eğitimini üzerine almış, Rab’liğini kesintisiz sürdürmüştür. İnsanları İslâm fıtratı üzere yarattığı, ilim elde etme araçları olan duyu organları ve akledecek kalp verdiği gibi; gerçek ve örnek öğretmenleri, esas öğrenilmesi gereken vahyi öğretmek için göndermiştir: "Kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti ta'lim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Rasûl gönderdik." 254
Eğitimi, peygamber düzeyinde ele aldığımızda tebliğ kavramı karşımıza çıkar. Böylece öğretim de eğitimin içine girmektedir. Tebliğ, hem eğitimi ve hem de öğretimi içine alır.
Rasûlullah, bir gün mescidde iki halka görür: Birindekiler zikir ve ibâdetle meşguller; ötekiler ilmî meseleler müzakere ediyorlar. İbadet halkası için: "Bunlar, Kur'an okuyorlar ve Allah'a duada bulunuyorlar, Allah'ın rızasını talep ediyorlar. Dua ve arzularını Allah dilerse kabul eder ve verir, dilerse vermez. Öbür halkadakilere gelince, onlar fıkıh ve ilim öğreniyorlar ve bilmeyenlere de öğretiyorlar. Bunlar daha üstündür. Ben de zaten bir muallim olarak gönderildim." 255
Ta'lim mesleğinin en üstün görev olduğunu ve bir nevi peygamberlik mesleği olduğu şu hadisle de te'yid edilir: "Alimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak para pul bırakmazlar; ilim bırakırlar." 256
Eğitime başlama yaşı konusunda farklı tavırlar sözkonusudur. Temyiz yaşı, altı yaş, dört yaş, çocuğun konuşmaya başlama aşaması... Pedagoji tarihinden günümüze yaklaştıkça araştırmalar, sıfır yaşa kadar gelmiştir. Bazı çağdaş İslâm eğitimcileri de, irsiyet ve tohum-tarla ilişkisi ile çocuk eğitiminin eş seçimi ile başlaması gerektiğini ileri sürerler. Biz, daha ileri (daha gerilere) giderek, A'râf sûresinde ifade edilen elest bezmiyle ilgili âyetten yola çıkarak ilâhî, Rabbânî eğitimin insanın dünyaya gelmesinden sonra da değil; yaratılmadan önce, ruhlar âleminde başladığını iddia edebiliriz. "Kıyâmet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da,) Evet (buna) şâhit olduk, dediler."257 Bu âyette açıklanan soru-cevabın mecaz değil de, gerçek anlamda olduğunu kabul ettiğimizde, Âdemoğlunun daha ruhlar âleminde iken, Rabbini tanıma eğitimi gerçekleşmiş olmalıdır ki, İlâhî soruya verdiği cevapla Allah'ı rab olarak kabul etmesinin arka planı tamamlanabilsin. Rableri, ruhları eğitmemiş olsa, onların rablerini nasıl tanıdıkları sorusuna cevap verilemez.
Yukarıdaki misak'ın istiâre yoluyla teşbih olduğu, dolayısıyla mecâzî anlam taşıdığı söylenebilir. ama bu insan eğitimin Rab tarafından başlama tarihi konusunu pek etkilemez. Eğitimin tüm insanlara, babaları Hz. Âdem'in şahsında daha cennette iken başladığı açıktır. Ayrıca Rahman sûresinde, Allah'ın öğretmesinin insanın yaratılışına önceliklenmesi, ta'limin yaratılmadan önce ifade edilmesi dikkat çekicidir: "Rahmân. Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı
254] 2/ Bakara, 151
255] Kütüb-i Sitte, İ. Canan, 1/428
256] Kütüb-i Sitte, İ. Canan, 1/428
257] 7/A'râf, 172
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(açıklamayı) ta'lim etti."258 Zaten tüm esmâü'l-hüsnâ için olduğu gibi Rab ismi için de sınır tesbiti, belirli süreye tahsisi doğru değildir. Yani, eğitim anlamını da kuşatan Allah’ın Rab isminin tecellisi, insan için belirli bir zamanda yoktu; sonradan ortaya çıktı denilemez.
Tüm eşyanın ismini öğreten, eşyadan yararlanma bilgisi ve halifelik yeteneği veren Allah olduğu gibi;259 Cennette bir ağaca yaklaşmayı yasaklayarak insanı irade eğitiminden geçiren de Allah'tır.260 Peygamberler aracılığıyla insanı vahiyle eğiten ve hidâyet bilgisi veren de O'dur.261 Şükretmesi için fıtrî imkânlar, duyu organları ve akıl veren Allah'tır.262 Bilmediklerini öğreterek varlıklardan yararlanma bilgisi veren de yine Rableridir.263 Kur'an'ı ve beyanı öğreten de Allah'tır. 264
İlim veren, verdiği ilmi arttıran, bizden ilmimizi arttırması için dua etmemizi isteyen de O'dur: "Rabbim, ilmimi arttır, de."265 İlmin Allah tarafından verildiği vurgulanır: "Kendilerine ilim verilenlerin üstün dereceleri vardır."266 Hadis-i şerifte de bu konu şöyle ifade edilir: "Allah, kim için hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayışlı, hükümlerin inceliğini kavrayan bilgin) kılar."267 Melekler ve insanlar ilmin kaynağının Allah olduğunu itiraf etmek zorundadırlar: "Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur." 268
İlmin, vahiyle, Allah'ın öğretmesiyle ilgisi bakımından Peygamberimiz'in ümmîliği 269 dikkat çekicidir. Rasûlullah'ın Kur'an'da geçen ümmî vasfı, okuma yazma bilmeyen karşılığında kullanılmıştır. Allah'ın O'nu ümmî diye vasıflandırdığı halde Efendimiz'in ilmin bütün kemâlâtına sahip olması, ilmin vahiyle, dolayısıyla Allah'la irtibatı konusunda önemlidir. Yine, eğitimin ilâhî boyutuyla ilgili olarak, meleklerin insanlara öğretmeleri 270 Allah tarafından ilim öğretilen kul271 konuları da zikredilebilir.
Peki, ilim nedir? Kur'an'ın ilim anlayışı nasıldır? Şimdi bu sorulara cevap bulmaya çalışalım. İslâm âlimlerinin tanımına göre ilim: Bir şeyin hakikatini idrak etmek ve ma'lum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir. Bu anlayışa göre, yanlış ma'lûmâta ilim (bilgi) denilemez. Ebû Cehil'e, câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi değil; yanlış bilmesidir. Dünya ve âhirette faydası dokunmayacak bilgi kırıntıları, mâlûmât yığınlarına sahip olmasına rağmen, esas bilinmesi gerekenleri bilmemesidir. Ve Ebû Cehil, tarihî bir kişilik olmaktan öte; her zaman görülen prototiptir.
258] 55/ Rahmân, 1-4
259] 2/Bakara, 31
260] 2/Bakara, 35
261] 2/Bakara, 151
262] 16/Nahl, 78
263] 96/Alak, 5
264] 55/Rahmân, 2, 4
265] 20/Tâhâ, 114
266] 58/Mücâdele, 11
267] Buhârî, İlim 10
268] 2/Bakara, 32
269] 7/A'raf, 157, 158
270] 2/Bakara, 102
271] 18/Kehf, 66
İLİM
- 75 -
"Rabbim ilimce her şeyi kuşatmıştır."272; "İlim ancak Allah katındadır."273 Kur'an-ı Kerim'de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, ilâhî vahiyden kaynaklanan, yani bizzat Allah'ın verdiği bilgidir. İlim, Allah'tan olduğuna göre, İslâm'ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. İmanla birleşmeyen bilgiye ilim denilemeyeceği gibi, Allah'a kalpten gelen saygı ve ihtiram duygularıyla O'nun emrine boyun eğmeyen kimseler de âlim sayılmazlar: "Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar."274 Gerçek âlim, takvayı ve cihadı da ihmal etmeyen kimsedir. İlim, imanı gerektirir. Salih amel sahibi ve tabii cihad etmeyene âlim denilmez. Dolayısıyla âlim, ilimle mücehhez, Allah'tan haşyet duyan takva sahibi mücahid kimsedir.
Yine Kur'an bütünlüğünde değerlendirildiğinde âlim, insanlara Allah'ın emirlerini duyurur ve O'ndan başka kimseden korkmaz.275 Bildiği doğruları ve hidâyet yolunu ketm etmez/gizlemez.276 İlmini az bir paha karşılığında satmaz.277 Bilir ki dünyadaki refah, âhiret nimetleri yanında az bir paha, çok az bir menfaattir.278 İlmini önce kendi hayatına geçirir, yaşar; bildiğiyle amel eder, kafalarındaki ilimle amel etmeyenlerin durumunun kitap taşıyan merkebin durumu gibi olduğunu279 unutmaz. Zâlim yöneticilere hak kelimeyi (tevhidi, adâleti) söylemenin en büyük cihad olduğunu280 bilerek ona uygun yürekli tavır takınır. Kâfirlerin tâğut yolunun savaşçısı olduğunu; iman edenlerin de Allah yolunda savaşçı olma seçeneğinden başka tercihi olamayacağını281 bilen diliyle ve kalemiyle savaşçı kimliktir âlimlik.
Peygamberlerin mirasçısı, ilmin sorumluluğunu taşıyan ve ümmete hak yolu gösteren, öncülük ve önderlik yapandır âlim. Câhillikten ve câhiliyyeden arınmış, onu tanıyan ama fikirde ve tavırda ondan uzak olan, tâğutlara boyun eğmeyen, Bel'am tipine benzemeyen kişidir âlim. Âlim kelimesinin, burada Kur'an terminolojisindeki özel anlamıyla kullanıldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Yine burada ilim, Allah'a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate ayandığı için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan ilâhî nur olan Allah'ın verdiği bilgiyi (vahyi) kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
İlim, aynı zamanda bir rahmettir, nurdur. Vahiy, fıtrat, hidâyet, risâlet, kitap, hikmet, basiret, feraset vb. kısımlarıyla ilim, sadece Allah'tan kaynaklanır. İlim, Allah'ın adıyla, O'nun izniyle ve O'nun rızasıyla, O'nun verdiği imkânlarla, O'nun kitaplarını (Kur'an, evren ve insan) okumakla gerçekleşir, açığa çıkar. İmam Şafii'ye atfedilen Vekıy isimli âlime hâfızadan, ilim öğrenmedeki başarısızlıktan
272] 6/En'am, 80
273] 46/Ahkaf, 23; 67/Mülk, 26
274] 35/Fâtır, 28
275] 33/Ahzâb, 39
276] 2/Bakara, 159
277] 2/Bakara, 174
278] 3/Âl-i İmran, 197
279] 62/Cum’a, 5
280] İbn Mâce, Fiten 20
281] 4/Nisâ, 76
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şiir diliyle şikâyet edildiği mısralarda geçtiği üzere; "İlim nurdur; Allah'ın nûru da âsîlere verilmez."
İlmi ve hikmeti Allah, her isteyene değil; dilediğine verir: "Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar."282 Farklı anlamlar verilmekle beraber; derin ve yararlı bilgiye hikmet denir. Bu âyetteki hikmet, Kur'an ilimleri demektir. Bilgisayarlar; ilim, hikmet, nur özelliğindeki Allah'ın vehbî olan basiret ve ferâsetle ilgili bilgileri ve ona giden yolları yok saymaktadır. Hikmeti, ferâset ve basireti, nuru bilgisayara sığdıramazsınız; ancak gönül sarayının tahtına oturtabilirsiniz. Bülbül, altın kafes ve vatanla ilgili ünlü atasözünü, konumuza adapte ederek şöyle diyebiliriz: İlmi, altın bilgisayara/bilgisaraya koymuşlar; ah mü'minin gönlü! demiş.
Allah'la, hidâyetle, fıtratla bağını koparanlar, akılsız, kör ve sağır oldukları için283 câhildirler. Zaten İslâm, câhilliği Allah'ı hakkıyla tanımayanların, hakkı örten ve görmezden gelenlerin sıfatı olarak belirtir.284 Câhiliyye mensubu bu câhiller hasta ruhludurlar.285 Fıtratlarına, evrene ve Rab'lerine ters düştükleri için fesatçı/anarşistdirler.286 Hayvandan da aşağıdırlar.287 Hayvanlar, yaratılışları gereği insanlara hizmet edip faydalı olurken; bu câhiller sadece faydasız değil; zararlı, müfsid, bulaşıcı mikrop taşıyan pisliklerdir.288 Kötülüğü emreden, iyiliği yasaklayan,289 şeytanın askerliğini yapan,290 giderek şeytanlaşan 291 kimselerdir.
Kur'an'da akıl ve derin düşünme yerinin kafa değil de kalp olarak değerlendirilmesinin kalbin manevî duygu ve güzelliklerin, özellikle de iman ve takvanın mahalli olması ve selîm aklın bunlarla irtibatı dolayısıyla olmalıdır. Böyle bir aklın; imanla, takva ile yani Allah'la bağı dolayısıyla câhillerin (kâfirlerin) basit çıkarlarından başka şeylere çalışmayan akıllarından farklı olacağı doğaldır. O yüzden Kur'an onlar için akletmeyen, aklını kullanmayan vasıflarını kullanır. 292
Allah'ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden üstün olmuş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır. Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların başında ilim gelir. Kur'an, bilgi kaynağı olarak, vahiy başta olmak üzere, doğru haberi, duyuları ve akıl yürütmeyi göstermektedir. Hayatın gayesi, Allah'ı bilmek, inanmak ve O'na ibâdet/kulluk etmektir. O'nu tanımak ve bilmek, bilgilerin en üstünü ve yücesidir. İnsan, ancak bilgi vasıtalarıyla Allah'a giden yolu bulabildiği gibi, kendisini ve çevresini de bu araçlarla tanır ve bilir. Gayb hakkında tek bilgi kaynağı vahiydir. Vahiy, sadece gayb alanında bilgi kaynağı değil; aynı zamanda, bütün varlıkların sahibi, yaratıcısı ve eğiticisinin, her şeyi bilen Zat'ın haber verdiği her konu için kesin bilgi kaynağımızdır. "Allah, her şeyi en iyi
282] 2/Bakara, 269
283] 2/Bakara, 18; 7/A'raf, 179
284] 7/A'raf, 138; 6/En'âm, 111
285] 2/Bakara, 10
286] 2/Bakara, 12
287] 7/A'râf, 179
288] 9/Tevbe, 28
289] 9/Tevbe, 67
290] 58/Mücâdele, 19
291] 6/En'âm, 112
292] 7/A'râf, 179
İLİM
- 77 -
bilendir."293 İster fıtrî imkânlarla elde edilen bilgi, isterse hidâyet bilgisi olsun, ilim elde etmenin amacı, Allah'ı tanımak, O'nun emir ve yasaklarına boyun eğmek; böylece evrenle ve fıtratıyla uyum içinde olmaktır. Böylece evrenin de, insanın da terbiye edeni, eğiteni aynı Rab olduğundan kâinattan âdil ve dengeli şekilde yararlanacak, diğer insanların ve tüm varlıkların aleyhine ve haksız olarak bilgi gücünü kullanmayacaktır. Meleklerin endişe ettiği fesatçı ve kan dökücü vasıflarını bastıracak veya buna sebep olacak özelliklerini hayra yönlendirecektir.
Câhiliyye toplumlarında vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Cehâlete (küfre) bilim maskesi takılmış, câhile âlim makyajı yapılmış, okullar ve kitaplarla modern hurâfeler sahnelenmiştir. Her şeyi tümüyle bilen Allah'ı, bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeti) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir. Tabii, bu sentez, gerçek ilme giden yolu tıkadığı gibi, hakla bâtılın karışmasına yol açmaktadır. İlmin hidâyete vesile, nur ve rahmet özelliğinden soyutlanıp Bel'amlığa zemin oluşturmaya giden yoldur bu.
Vahyi dışlayan bilim, Firavunlar adına beşeriyete âmentüler yazdırıp iman ettirmeye gayret eden soysuz bir dindir. Bunu batı bilimcileri de itiraf ediyor. Ernest Renan şöyle diyor: “Bilim bir dindir; bundan sonra âmentüleri, yalnız bilim yazacaktır. İnsanın, yaratılışı icabı çözümlerini ille ve ille istediği ebedî meseleleri yalnız bilim çözebilir.” 294
Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına; kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok konuyu, vahyi reddetmenin sonucu olarak faraziyelere, dayanaksız teorilere dayandırmakta, bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar.
Mü'minler için Allah'ın kitabında ve Rasûlü'nün sünnetinde kat'i olarak yer alan her haber (vahiy) ilim hükmündedir. Hatta, akıl ve duyu organları, bu vahyî haberlerin mahiyetini kavramasalar da vahiy, kesin bilgi kaynağımızdır.
Akletmek, gerçek ilim sahibi olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri, gerçek âlimlerdir. "Biz meseleleri insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden başkası akletmez." 295 Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah'ın verdiği aklı, Allah'ın ihsânı olan fıtratları doğrultusunda kullanmayanlar, kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve mânevî pisliklerle kararmış olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse bile, gerçek câhillerdir. "Onların bu konuda ilmi yok; sadece atıp tutuyorlar."296 " Onların hiç ilimleri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez."297; "Hevâsını ilâh edinen ve Allah'ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?"298; "Allah, bilmeyenleri işte böyle mühürler." 299
293] 8/Enfâl, 73
294] Bilimin Geleceği, E. Renan, Terc. Ziya İhsan, c. 1, s. 134, Ank, 1965
295] 29/Ankebût, 43
296] 43/Zuhruf, 20
297] 53/Necm, 28
298] 45/Câsiye, 23
299] 30/Rûm, 59
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Doğar doğmaz kulaklarına ezan ve kaamet okunup güzel isim konmakla çocuğun dünyadaki eğitimi fiilen başlamış olur. Ta'lime yani öğretmeye başlama yaşı da çocuğun konuşmaya başladığı ilk zamandır. Çocuğa İlk öğretilecek şey imandır: "Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun."300 Rasûlullah'ın ashâbından Cündüb İbn Abdillah (r.a.) anlatıyor: "Biz ergenlik çağına yaklaşmış bir grup genç Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. Kur'an'ı öğrenmezden önce imanı öğrenirdik. Sonra da Kur'an'ı öğrendik. Kur'an sâyesinde imanımız daha da arttı." 301
Çocuğun eğitiminde çok önemli yeri olan namaza başlama yaşı da temyiz yaşıdır. "Çocuk sağını solundan ayırmasını bildimi ona namazı emredin." 302; "Yedi yaşına geldiğinde çocuğa namazı emredin, on yaşına geldiğinde kılmadığı takdirde (hafifçe) dövün."303 Bu hadisten anlaşıldığına göre namaz ve benzeri İlâhî emirler için zorla yaptırma yaşının on yaş olduğu anlaşılmaktadır.
Eğitimin amacı; Fıtrata ters düşmeden, Rabb’in öğretileri doğrultusunda Allah’ı ve kendini tanımak, dünya ve âhirette faydalanacağı ilim öğrenerek yaratıcısına kulluk yapmak, İslâm'a tâlip olmak, Kur'an ahlâkıyla yaşamaktır. Eğitim ve öğretim faaliyeti; Vahiy başta olmak üzere faydalı ilmin, insana ideal ölçüler içerisinde mal edilmesi, ilmin özümsenip hazmedilmesidir. Özümsemek, içselleştirmek, varsa posalarını ayıklayıp atmak ise, ancak fıtratla uyum içinde olan hidâyetle mümkün olacaktır.
Kısaca; İlk eğitim metodu, öğretme tarzında başlamıştır. İlk ve gerçek anlamıyla tek öğretici her şeyi bilen Allah’tır. O’nun öğrettikleri dışında kimsenin bilgisi yoktur. Eğitimi peygamber düzeyinde ele aldığımızda tebliğ kavramıyla karşılaşırız. Tebliğde öğretim ve eğitim içiçedir. Peygamberimiz aynı zamanda öğretmen olarak gönderilmiştir. Peygamberlerin miras olarak bıraktıkları ilmi, âlimler o muallimin örnekliğinde diğer insanlara ulaştırmakla yükümlüdürler. İlim, ma’lum olanın olduğu hal üzere bilinmesidir. Yanlış ma’lûmâta ilim denilmez. Ebû Cehil’e câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi değil; yanlış bilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de ilim; en sık kullanılan anlamıyla ilâhî vahiyden kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim Allah’tan olduğuna göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. İmanla birleşmeyen bilgiye ilim denilemeyeceği gibi, Allah'a kalpten gelen saygı ve huşû duygularıyla O’nun emrine boyun eğmeyen kimseler de âlim sayılmazlar. Âlim, ilimle donanmış, takva sahibi mücahid kimsedir. Allah’ın verdiği ilmi (vahyi) kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
İlim; bir rahmettir, nurdur. Vahiy, fıtrat, hidâyet, risâlet, kitap, hikmet, basiret, ferâset vb. kısımlarıyla ilim, sadece Allah’tan kaynaklanır. Allah’ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden üstün olmuş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır. Hilafet sıfatının gerçekleşmesi için de, mutlaka kullanması gereken araçların başında ilim gelir. Vahiy, gayb alanında tek bilgi aracı olduğu gibi, içerdiği her konu hakkında da temel bilgi
300] Abdürrezzak, Musannef IV/334
301] Kütüb-i Sitte, Akçağ Y. 16/490
302] Ebû Dâvud, Salât 26
303] Ebû Davud, Salât 26; Tirmizî, Salât 299
İLİM
- 79 -
kaynağıdır. İlim elde etmenin amacı, Allah’ı tanımak, O’nun emir ve yasaklarına boyun eğmek; böylece evrenle ve fıtratla uyum içinde olmaktır. Vahyi ilim kaynaklarından kabul etmedikleri için bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüş, cehalete de bilim maskesi takılmıştır. Doğar doğmaz kulaklarına ezan ve kaamet okuyup güzel isim koymakla çocuğun dünyadaki eğitimi fiilen başlamış olur. Öğretmeye başlama yaşı da çocuğun konuşmaya başladığı ilk zamandır. Çocuğa ilk öğretilecek şey, iman ve tevhiddir. Eğitimin amacı; Fıtrata ters düşmeden Rabb’in öğretileri doğrultusunda Allah’ı ve kendini tanıyıp yaratıcısına kulluk yapmak, İslâm’a tâlip olmak ve Kur’an ahlâkıyla yaşamaktır.
Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
"Biz de Mûsâ ve kardeşine; 'Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Mûsâ, size uyan) mü'minleri (zaferle) müjdele!' diye vahyettik." 304
Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
Mekke döneminde, İslâm'ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı olarak tek kurum vardı: "Erkam'ın evi." Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.
Mescid, sadece ma'bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek "dâru'l-erkam" tipli cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah'ın evi haline getirmeleri Kur'ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
Hakkıyla edâ edilen namaz, insanı her türlü hayâsızlıktan ve kötülüklerin tüm çeşitlerinden alıkoyar.305 Bu namaz okulu, mal ve parayla imtihanı kazanacak yeteneği kazandırdığı gibi, öğrencisine atalarının taptıkları putları terketmesini de öğretir.306
Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü;
304] 10/Yûnus, 87
305] 29/Ankebût, 45
306] 11/Hûd, 87
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: "Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!" Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe namazdan ve evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır bu. Namazı kılınıverip ondan kurtulmak değil; namazı ikame edip onunla kurtulmak, evi otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yoludur bu.
"Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez."307 Çevre şartlarını bahane ederek "alternatif" isteyen kimseler için samimiyet testidir bu. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm'ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır, cephelerimizdir, kalelerimizdir.
Kitle imhâ silâhlarıyla evler devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki!... Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırt etmek çok mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta.
Her şeyin kolayını, basitini seçen günümüz insanı, görev bilincini yitirmiş, sadece hak ve özgürlüklerinin peşinde sonu gelmeyen koşu içinde yıpranıyor. Müslüman olmanın gereğini düşünmeyen kişi, cennetin ucuz, hatta bedava geleceğini umuyor. Hiçbir bedel ödemeden Allah'ın rızâsına tâlip oluyor. Birinin eteğine yapışarak cenneti garantiye almak, çocuğunu başkalarına emânet ederek kolay yoldan yetişmesini beklemek bunun göstergesi. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.
Aile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik ocağıdır. Aile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah'a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır. Anne sütünün yerini hiçbir mamanın tutamadığı gibi, gerçek ananın öğretmenliğinin yerini de, hiçbir anaokulundaki öğretmen tutamaz.
Ailelerinde İslâm'ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması aile hayatıdır. Aile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes'ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak ailede öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle
307] 13/Ra'd, 11
İLİM
- 81 -
fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur aile. Anne-baba, bir taraftan öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok, ama çok şeyler öğretir, çok ama çok değerler kazandırır.
Çocuk bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden pay alırlar, sevabına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, çocuklarının işleyeceği günahlardan onlar sorumlu tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden veya onların bezlerine ayırdıkları masrafı, temizliklerine gösterdikleri önemi dinlerine göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilirler. "Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır."308; "Doğrusu, mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır."309 Her konuda olduğu gibi, aile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü'nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz." 310
İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş tüm pedagoglar, "altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder" görüşünde birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu önem taşır. Çocuğun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip, anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu ailenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.
Anne-babanın fiilen öğretmenliği, çocukları doğar doğmaz başlamaktadır. Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecektir. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken birkısım geri zekâlılar, "bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?" diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. "Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir" diyor bilim.
İşte ana-baba, bir günlük çocuğunun kulağına ezan okuyor. "Allahu Ekber = En büyük Allah'tır" diyor. Çocuk büyüyünce yöneticilerin "en büyük benim" sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne şarkıcı veya artistler, ne
308] 66/Tahrîm, 6
309] 64/Teğâbün, 15
310] Buhâri, Cum'a 11; Müslim, İmâre 20
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye, ezan okuyarak tevhid eğitimi veriyor. Allahu Ekber'le adım atılan dünyaya, cenâze namazında yine Allahu Ekber'le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin isteyeceklerdir.
"Dünyaya gelen her insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar."311 Fıtrat, Allah'ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanayacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. "İslâm", yahut en azından "İslâm'a yatkınlık" anlamı taşır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtrat hadisindeki "...sonra ebeveyni onu yahûdi, hıristiyan... yapar" ifadesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir. Hadisteki bu ifade, çocuğun İslâm fıtratı üzerinde sağlıklı bir yapı sürdürmesinin, ya da fıtratı bozulup çeşitli bâtıl dinlerle hastalıklı, ârızalı bir hayatın sebebi olarak sadece anne ve babayı gösteriyor. Çevre şartları denilen şey, aslında ana-babanın oluşturduğu, bilinçli veya bilinçsiz tercih ettiği ortamlardır. Çocuğu yönlendiren okul ve medya da yine ebeveyn tarafından seçilip rızâ gösterilmektedir.
Hadiste "ebeveyni müslüman yapar" denilmiyor. Çünkü çocuk zâten müslüman (fıtrat üzere dünyaya gelmiş). Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder. Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm'ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, aileden aldığı eğitimdir. Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak ailede kazanılabilir.
Her doğan Allah'ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar hanif olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdahale eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takva ile en güzel olana uyulması, İlâhî prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: "O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: 'Vah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e itaat etseydik!' diyecekler. Yine şöyle diyecekler: 'Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır)." 312
Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul edilir de,
311] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264
312] 33/Ahzâb, 66-68
İLİM
- 83 -
midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir 313. Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlakî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana-babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı "en güzel miras" olarak nitelendirilmiştir. 314
Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlaklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifade edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz'in "Çocuklarınıza önce 'Lâ ilâhe illâllah' cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin." şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir 315. Allah inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezalandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, aile reisinin de bunda devamlı olması Kur'ân-ı Kerim'de özel olarak açıkça zikredilmiştir 316. Peygamber Efendimiz'in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye eden hadisleri 317 bu konuda başta anne-babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve iknâ gibi pedagojik metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
313] Bk. İbn Mâce, Edeb 3
314] Tirmizi, Birr 33
315] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
316] 20/Tâhâ, 132
317] Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm'ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır.
Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, "çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?" diye planlar, programlar yapmalıdır.
Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsâade etmez, gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yummaz.
Teslim etmez kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığını. Sahip çıkar İlâhî emânete, birinci işi o olur, her şeyden önce gelir onları müslümanca yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verir; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretir ve sevdirir ona. Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap, dergi, CD diye sunuluyor. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap var; sorumlu ebeveyn alıp okur, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir, tatbik etmeye çalışır.
Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; Çağdaş ana-baba ise âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını.
Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek, dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir, umutlarıdır,
İLİM
- 85 -
gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel ister, fedâkârlık ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek, kendi görevinde onlardan yardım beklemek, asli görevi bir süre için vekillere devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin, yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.” Ana-babalık, çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevî ölçüler ön plandadır. Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak, uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında çocukla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup, kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması da insanı hasta eder. Bazı ana-babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.
Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.
Hz. Âişe'ler, Ümmü Seleme'ler, Fâtıma ve Zeyneb'ler nerede, hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları olduğunu görüyoruz.
Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak, dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim, çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm'ı ve naklî ilimleri ana
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
Kadının en saygın, en mübârek konumu, anneliktir. Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde "bir" iken; annenin hakkı "üç"tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
İnsanları Allah'ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar yerine, ciddi, özgür ve özgün alternatifler oluşturmak gerekmektedir.
Neler Yapılabilir?
"Koca", aynı zamanda "hoca" olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven ana, onun cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini ispat etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır.
Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya kadar götürmek doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirme ve özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
İLİM
- 87 -
Müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve güvenilir kişilerin eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir. Kur'an öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur'an'dan nefret ettirmek yerine; dinini öncelikle sevsin, Allah, Kur'an ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve âdâb-ı muâşeret, terbiye ve nezâket de ihmal edilmemelidir.
Âile eğitiminde anne-babanın, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme, güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma, olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma, çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezalandırma, öğüt verme. Bütün bunların yanında, küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah'a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi, her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Oyun ve oyuncak konusunun önemi eğitim açısından faydaları gözden uzak tutulmamalı, sevgi ve paylaşma zevki verilmelidir. Helâl-haram ayrımını aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmeli, medyanın zararlarından ve bilgi kirliliğinden korunabilmelidir. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır.
Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından Cumartesi ve Pazar günleri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir mahallede 5-10 velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak beklenmemelidir.
Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam, okul, TV., sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana-baba tarafından gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli, yerine
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tevhîdî özellikler geçirilmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
Çocuklara, her şeyden önce Allah'ı ve Rasûlünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
c- Kur'an bilgisi; Kur'an'ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli bilgiler,
d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir.
Haydi evlerimizi mescid; yani ma’bed, kurs, mektep ve okul yapmaya!
“Sormak, öğrenmenin anahtarıdır.”
“Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi; bilmez ki sorsun, bilse sorardı.”
İLİM
- 89 -
İlimle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İlim Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 854 Yerde –Ilm kelimesi 105 Yerde-): 2/Bakara, 13, 22, 26, 29, 30, 30, 31, 32, 32, 32, 33, 33, 42, 60, 65, 75, 77, 78, 80, 77, 95, 101, 102, 102, 102, 102, 102, 102, 103, 106, 107, 113, 115, 118, 120, 127, 129, 137, 140, 143, 144, 145, 146, 151, 151, 151, 158, 169, 181, 187, 184, 188, 194, 196, 197, 197, 203, 209, 215, 216, 216, 220, 224, 223, 227, 230, 231, 232, 232, 232, 233, 235, 235, 235, 239, 239, 244, 244, 246, 247, 247, 251, 255, 255, 256, 259, 260, 261, 267, 268, 270, 273, 280, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i İmrân, 7, 7, 18, 19, 19, 29, 34, 35, 36, 48, 61, 63, 66, 66, 66, 66, 71, 73, 75, 78, 79, 92, 115, 119, 121, 135, 140, 142, 142, 154, 164, 166, 167, 167, 167; 4/Nisâ, 11, 12, 17, 24, 25, 26, 32, 35, 39, 43, 45, 63, 70, 83, 92, 104, 111, 113, 113, 127, 147, 148, 157, 162, 166, 170, 176; 5/Mâide, 4, 4, 4, 7, 34, 40, 49, 54, 61, 76, 92, 94, 97, 97, 97, 98, 99, 104, 109, 109, 110, 113, 116, 116, 116, 116; 6/En’âm, 3, 3, 13, 13, 33, 37, 50, 53, 58, 59, 59, 59, 60, 67, 80, 81, 83, 91, 91, 96, 97, 100, 101, 105, 108, 114, 115, 117, 117, 119, 119, 124, 128, 135, 139, 140, 143, 144, 148; 7/A’râf, 7, 28, 32, 33, 38, 52, 62, 62, 75, 89, 109, 112; 123, 131, 160, 182, 187, 187, 187, 188, 200; 8/Enfâl, 17, 23, 24, 25, 27, 28, 34, 40, 41, 42, 43, 60, 53, 60, 61, 66, 70, 71, 75; 9/Tevbe, 2, 3, 6, 11, 15, 16, 28, 36, 41, 42, 43, 44, 47, 60, 63, 78, 78, 78, 93, 94, 97, 97, 98, 101, 101, 103, 104, 105, 106, 110, 115, 123; 10/Yûnus, 5, 5, 18, 36, 39, 40, 55, 65, 68, 79, 89, 93; 11/Hûd, 5, 5, 6, 14, 14, 31, 31, 39, 46, 47, 49, 79, 79, 93; 12/Yûsuf, 6, 6, 19, 21, 21, 22, 34, 37, 40, 44, 46, 50, 51, 52, 55, 68, 68, 68, 73, 76, 76, 77, 80, 81, 83, 86, 86, 89, 96, 96, 100, 101; 13/Ra’d, 8, 9, 19, 33, 37, 42, 42, 43; 14/İbrâhim, 9, 38, 52; 15/Hıcr, 3, 4, 21, 24, 24, 25, 38, 53, 86, 96, 97; 16/Nahl, 8, 19, 23, 25, 27, 28, 38, 39, 41, 43, 55, 56, 70, 70, 70, 74, 74, 75, 78, 91, 95, 101, 101, 103, 103, 125, 125; 17/İsrâ, 12, 25, 36, 47, 54, 55, 84, 85, 102, 107; 18/Kehf, 5, 12, 19, 21, 21, 22, 22, 26, 65, 65, 66, 66; 19/Meryem, 43, 65, 70, 75; 20/Tâhâ, 7, 52, 71, 71, 98, 104, 110, 110, 114, 135; 21/Enbiyâ, 4, 4, 7, 24, 28, 39, 51, 65, 74, 79, 80, 81, 110, 110; 22/Hacc, 3, 5, 5, 8, 28, 52, 54, 54, 59, 68, 70, 70, 71, 76; 23/Mü’minûn, 51, 84, 88, 92, 96; 24/Nûr, 15, 18, 19, 19, 21, 25, 28, 29, 31, 32, 33, 35, 41, 41, 58, 59, 60, 63, 64, 64; 25/Furkan, 6, 42; 26/Şuarâ, 34, 37, 38, 49, 49, 112, 132, 155, 188, 197, 197, 220, 227; 27/Neml, 6, 15, 16, 25, 40, 42, 52, 61, 65, 66, 74, 78, 84; 28/Kasas, 13, 13, 14, 37, 38, 50, 56, 57, 69, 75, 78, 78, 80, 85; 29/Ankebût, 3, 3, 5, 8, 10, 11, 11, 16, 32, 41, 42, 43, 45, 49, 52, 60, 62, 64, 66; 30/Rûm, 6, 7, 22, 29, 30, 34, 54, 56, 56, 59; 31/Lokman, 6, 15, 20, 23, 25, 34, 34, 34; 32/Secde, 6, 17; 33/Ahzâb, 1, 5, 18, 40, 50, 51, 51, 54, 63; 34/Sebe’, 2, 3, 6, 14, 21, 26, 28, 36, 48; 35/Fâtır, 8, 11, 28, 38, 38, 44; 36/Yâsin, 16, 26, 36, 38, 69, 76, 79, 81; 37/Sâffât, 41, 158, 164, 170; 38/Sâd, 69, 81, 88; 39/Zümer, 7, 9, 9, 26, 29, 39, 46, 49, 49, 52, 70; 40/Mü’min, 2, 7, 19, 42, 57, 70, 83; 41/Fussılet, 3, 12, 22, 36, 47, 47; 42/Şûrâ, 12, 14, 18, 24, 25, 35, 50; 43/Zuhruf, 9, 20, 61, 84, 85, 86, 89; 44/Duhân, 6, 14, 32, 39; 45/Câsiye, 9, 17, 18, 23, 24, 26; 46/Ahkaf, 4, 8, 23; 47/Muhammed, 16, 19, 19, 26, 30, 31; 48/Fetih, 4, 18, 25, 25, 26, 27, 27; 49/Hucurât, 1, 7, 8, 13, 16, 16, 16, 18; 50/Kaf, 4, 16, 45; 51/Zâriyât, 28, 30; 52/Tûr, 47; 53/Necm, 5, 28, 30, 30, 30, 32, 32, 35; 54/Kamer, 26; 55/Rahmân, 2, 4; 56/Vâkıa, 50, 61, 62, 76; 57/Hadîd, 3, 4, 6, 17, 20, 25, 29; 58/Mücâdele, 7, 7, 11, 14; 59/Haşr, 22; 60/Mümtehıne, 1, 10, 10, 10; 61/Saff, 5, 11; 62/Cum’a, 2, 7, 8, 9; 63/Münâfıkun, 1, 8; 64/Teğâbün, 4, 4, 4, 11, 18; 65/Talâk, 12, 12; 66/Tahrîm, 2, 3; 67/Mülk, 13, 14, 17, 26, 29; 68/Kalem, 7, 7, 33, 44; 69/Haakka, 49; 70/Meâric, 24, 39; 71/Nûh, 4; 72/Cinn, 24, 26, 28; 73/Müzzemmil, 20, 20, 20; 74/Müddessir, 31; 76/İnsan, 30; 77/Mürselât, 22; 78/Nebe’, 4, 5; 81/Tekvîr, 14; 82/İnfitâr, 5, 12; 84/İnşikak, 23; 87/A’lâ, 7; 96/Alak, 4, 5, 5, 14; 100/Âdiyât, 9; 102/Tekâsür, 3, 4, 5, 5.
B- İlm’in Zıddı Cehâlet (c-h-l) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 24 Yerde): 2/Bakara, 67, 273; 3/Âl-i İmrân, 154; 4/Nisâ, 17; 5/Mâide, 50; 6/En’âm, 35, 54, 111; 7/A’râf, 138, 199; 11/Hûd, 29, 46; 12/Yûsuf, 33, 89; 16/Nahl, 119; 25/Furkan, 63; 27/Neml, 55; 28/Kasas, 55; 33/Ahzâb, 33, 72; 39/Zümer, 64; 46/Ahkaf, 23; 48/Fetih, 26; 49/Hucurât, 6.
Ka-ra-e Kelimesi ve Türevleri Toplam 88 Yerde, K-t-b Kelimesi ve Türevleri Toplam 322 Yerde, Tilâvet Kelimesinin Kökü Olan T-l-v ve Türevleri Toplam 63 Yerde, Kalem ve Çoğulu Aklâm Kelimesi Toplam 4 Yerde Geçer.
D- İlim Konusundaki Âyet-i Kerimeler
Allah'tan Başkasının Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76; Lokman, 34.
İnsana Bilmediğini Öğreten Allah'tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110; Haakka, 51; Alak, 5.
Firâset ve İlham: Hıcr, 75; Nahl, 68; Muhammed, 17.
Allah'tan İlim İstemek: Tâhâ, 114.
limlerin Üstünlüğü: Al-i İmran, 7, 18; Nisa, 162; İsra, 107; Hacc, 54; Şuara, 197; Ankebût, 43; Fâtır, 28; Zümer, 9; Mücadele, 11.
Câhillerden Yüzevirmek: Bakara, 67; Mâide, 50; En'am, 35; A'raf, 199; Hûd, 46.
İlim ile Amel Etmek (Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum'a, 5.
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bilmediğini Sorarak Öğrenmek: Nahl, 43; Enbiya, 7.
Çok Soru Sormaktan Sakınmak: Mâide, 101-102; Mücadele, 12.
Allah'ın Adı ile Okumak: Alak, 1-3.
Öğrenmek: Bakara, 129, 151; Kehf, 60, 82; Ahzab, 34.
Kalemin İlim Yönünden Değeri: Kalem, 1; Alak, 4.
Yakıyn, İlmin Dereceleri: Vâkıa, 95; Haakka, 51.
Bildiğini Öğretmek: Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.
Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: Bakara, 159, 174.
Bilmeden Hüküm Vermenin Kötülüğü: En'am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman, 20; Mü'min, 83.
İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra'd, 8; Lokman, 34.
Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.
Allah, Her Şeyi Bilir: Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; Al-i İmran, 5, 29; Nisa, 24, 111; Mâide, 7, 99; En'am, 3, 13, 59, 73, 101; Hûd, 5; Ra'd, 8-10; İbrahim, 38; Nahl, 19, 23; Tâhâ, 7, 98; Enbiya, 110; Hacc, 7, 76; Mü'minun, 92; Neml, 6; Kasas, 69; Ankebût, 45, 52, 61; Lokman, 16, 23, 34; Secde, 6; Ahzab, 1; Sebe', 1-2; Fâtır, 38, 44; Yâsin, 81; Zümer, 7, 46; Mü'min, 3, 19; Fussılet, 47; Şûrâ, 12, 24-25; Zuhruf, 84; Feth, 4; Hucurat, 1, 8, 13; Hadid, 3-4, 6; Mücadele, 7; Haşr, 22; Teğâbün, 4, 11, 18; Tahrim, 2; Mülk, 13-14; İnsan, 30.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fî Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 116-117
2. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 265-272
3. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 62
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 119-123
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 276-284
6. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 262-332
7. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 164-166
8. Min Vahyi'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 166-170
9. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sabuni, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 82-83
10. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 97-101
11. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, 125-126; c. 2, 221-222
12. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3. s. 133-137
13. Kur'an'da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 150-377
14. Kur’an’da Cehalet, Cahil, Cahiliye, Mustafa Akman, Buruc Y.
15. Hz. Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 145-158
16. Hz. Âdem (İlk İnsan) Mustafa Erdem, T. Diyanet Vakfı Y. s. 140-145
17. Terimler Sözlüğü (Kitabü't-Târifât), Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 156
18. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 417-422
19. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
20. Bilgi Bilinci, Ekrem Sağıroğlu, Denge Y.
21. Bilginin Gücü, M. Said Çekmegil, Timaş Y.
22. Bilim ve Yeni Bilim, Bünyamin Duran, Nesil Y.
23. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
24. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.
25. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı, Adım Y. / Feza Y.
26. İlim ve İdeoloji, Sadettin Elibol, Birlik Y.
27. Modern Bilimin Arka Plânı, İlhan Kutluer, İnsan Y.
28. Bilimin Öteki Yüzü, Bougenaya, M. Karabaşoğlu, Senai Demirci, İz Y.
29. İslâm Bilimi Tartışmaları, Mustafa Armağan, İnsan Y.
30. Bilginin İslâmîleştirilmesi, İsmail Farukî, Risale Y.
31. Müslümanın Bilgilenme ve Değerlendirme Metodu, Mehmet Sümbül, Ümmet Y.
32. Bilgi Çağı, Hasan Tekeli, Simavi Y.
İLİM
- 91 -
33. İslâm Düşüncesinde Allah-Âlem İlişkisi, Halife Keskin, Beyan Y.
34. İlim ve Bilim, Abdülfettah Şahin ve heyet, T.Ö.V. Y.
35. İslâm'da Bilginin Temelleri, Şakir Kocabaş, İz Y.
36. Din ve Bilim, Cafer Sadık Yaran ve heyet, Sidre Y.
37. İslâm'da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Mehmet Bayraktar, Rehber Y./T. Diyanet Vakfı Y.
38. Bilimden Damlalar, Ömer Öztürkmen, Ötüken Neşriyat
39. Tasavvuf ve Modern Bilim, Mehmet Bayraktar, Seha Neşriyat
40. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde, Ebru Y.
41. İslâmîyet'te ve Hıristiyanlık'ta İlim Anlayışı, Polat Has, T.Ö.V. Y.
42. Ta'limü'l-Müteallim Tercümesi, Burhaneddin Zernuci, Furkan Kitabevi
43. Ta'limü'l-Müteallim (İlim Öğrenme Âdâbı), Abdullah Naim Şener, Sönmez Neşriyat
44. Müslüman İlim Öncüleri 1-2, Şaban Döğen, Yeni Asya Gaz. Neşriyat
45. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
46. Allah, İlim ve İnsan, C. Ceressy Morrison, Şelâle Y.
47. Allah ve Modern İlim, 1-2, Abdürrezzak Nevfel, Hikmet Y.
48. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, Türdav A.Ş. Y.
49. İmanla Gelen İlim, Halûk Nurbaki, Damla Y.
50. Bilimden İmana, Cevat Babuna, Babıali Kültür Yayıncılğı
51. İslâm İlimleriyle Tanışma, Murteza Mutahhari, Endişe Y.
52. İslâm ve İlim, Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan Y.
53. İslâm ve İlim, Şaban Döğen, Gençlik Y.
54. İslâm ve İlim, Enver Yılmaz, Nizam Y.
55. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha neşriyat
56. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.
57. İlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
58. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
59. Bilgi Toplumu, Mustafa Temiz, Seha Neşriyat
60. Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk İslâm Bilginlerinin Yeri, Lütfi Göker, M. E. B. Y.
61. Değişim Sürecinde İnanç-Bilim İlişkisi, İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. 11, sayı 1-2, 1998
62. Bilgi, Bilim ve İslâm, Heyet, 1-2, İSAV Y. / İlmî Neşriyat
63. Bilgi Üzerine Söyleşi, Paul Feyerabend, Metis Y.
64. İhvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi, İsmail Yakıt, Üçdal Neşriyat
65. Maturidi'de Bilgi Problemi, Hanifi Özcan, Marm. Ün. İlahiyat Fak. Y.
66. Âmidî'de Bilgi Teorisi, Emrullah Yüksel, İşaret Y.
67. İlmî Tavır ve Ötesi, Seyit Ahmet Arvasi, Burak Y.
68. Uzay Âyetleri Tefsiri, Celâl Yeniçeri, Erkam Y.
69. Kur'an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
70. Kur’an Bilim, M. Harun Osmanoğlu, Gül-San Y.
71. Kur’an-ı Kerim ve Tabiat İlimleri, Ahmet Yüksel Özemre, Furkan Y.
72. Kur'an-ı Kerim'de Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
73. Kur'an ve İlimler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
74. Kur'an'dan İcatlara, Şaban Döğen Nesil Basım-Yayın
75. Kur'an'ın İlmî Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
76. Kur'an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y,
77. Kur'an-ı Kerim'den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, T. Diyanet Vakfı Y.
78. Bilim Açısından İmanın 6 Şartı, Halûk Nurbaki, Nesil Basım-Yayım
79. İlimlerden Açılan Pencere, Sinan Bengisu, Zafer Y.
80. Bilim ve Uygarlık Açısından İslâm, Vahidüddin Han, İşaret Y.
81. İlim ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y.
82. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha Neşriyat
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
83. İslâm ve Bilim, Pervez Hoodbhoy, Cep Kitapları Y.
84. İslâm ve İlim, Necmettin Erbakan, Furkan Basın Y.
85. Ortaçağ İslâm Dünyasında Bilim ve Teknik, Zeki Tez, Dicle Ün. Y.
86. İlim ve Din, A. Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi
87. Bilim ve Teknoloji Ansiklopedisi, John David Yule, Remzi Kitabevi
88. Bilim Tarihi, Mehmet Bayraktar, Koza Eğitim Y.Akıllar, Beyinler ve Bilim, John Searle, Say Y.
89. Bilim Tarihi, Feyzullah Akben, Gün Y.
90. Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi Kitabevi
91. Beşerî Bilim Teorileri, Julien Freund, Türk Tarih Kurumu Y.
92. Bilim Kutsal Bir İnektir, Anthony Standen, Şule Y.
93. Bilimin Arka Yüzü, Adrian Berry, Tübitak Y.
94. Okulsuz Toplum, Ivan Illıch, Birey Toplum Y.
95. Bilimsel Bilginin Sosyolojisi, Barry Barnes, Vadi Y.
96. Bilimin Öncüleri, Cemal Yıldırım, Tübitak Y.
97. Bilim ve Din, Bertrand Russel, Cem Y.
98. Din ile Bilim, Bertrand Russel, Say Y.
99. Çocukluk ve Gençlik Çağında İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y.
100. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. İst. 2001
101. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, Abdulfettah Ebû Gudde, Umran Y. İst. 1998
102. Hz. Peygamber ve İlim, Yusuf el-Kardavî, Şule Y. İst, 1993
103. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat, İst. 1995
104. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, İSAV, Ensar Neşriyat, İst. 1996
105. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y., İst, 1996
106. Aile Okulu, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1991
107. Ailede Eğitim, Hüseyin Ağca, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1993
108. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank, 1991
109. Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, İslâm Medeniyeti Vakfı, İst. 1993
110. İslâm’ın ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi, H. Hüseyin Korkmaz, Feza Y. 93; Tuna A.Ş. Y. İst. 95
111. Kur’an’da Çocuk Eğitimi, İbrahim Canan, Nesil Y., İst. 1996
112. Rasûlullah’a Göre Âilede ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y./Türdav
113. İslâm’da Temel Eğitim Esasları, İbrahim Canan, Yeni Asya Y., İst. 1980
114. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbadet), Halis Ayhan, DİB Y. Ank. 1985
115. Çocuğumuzu Nasıl Eğitelim, Bakiye Marangoz, Mektup Y. , İist 1988
116. Çocuk Eğitim Rehberi, Ana-Babanın El Kitabı, Nurhan Şener, Toker Y., 2. Bs., İst. 1976
117. İslâmî Hayatta Âile ve Çocuk Terbiyesi, Ayşenur Zehra, İttihad Y., İst. 1993
118. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993
119. Sınıfta Pozitif Disiplin, J. Nelsen, L. Lott, S. Glenn, Hayat Y. İst. 1999
120. SOS! Ana Babalara Yardım, Lynn Clark, Ph. D., Evrim Y., İst. 1996
121. Her Yönüyle Çocuğunuz, Şule Bilir, Pelin Bilir Adıyaman, Alkım Y., İst.
122. Yaratıcı Bir Çocuk Yetiştirme, Cynthia MacGregor, Papirus Y., 2. Bs. İst. 1997
123. Sevgi Eğitimi, Veysel Sönmez, Anı Y., 5. Bs. Ank. 1997
124. Çocuğunuz ve Oyun, Arnold Arnold, Fitzhugh Dodson, Denge Y., İst. 1998
125. Eğitimi Zor Çocukların Psikolojisi, Alfred Adler, Baha Matbaası, İst. 1965
126. Çocuklar Nasıl Öğrenir, Ahmet Rahmi Ercan, Alkım Y. Ankara
127. Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Yengeç Kitabı, Salzmann, Çocuk Vakfı Y., İst. 1991
İMAM
- 93 -
Kavram no 91
Nimet 11
Görevlerimiz 15
Bk. Halife; Namaz; Hüküm-Hâkimiyet
İMAM
• İmam; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İmam Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İmam Kavramı
• İmâmet-i Kübrâ
• İmâmet Sisteminin Temel Özellikleri
• İmâmetin Önemi
• İzinden Gidilen Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları
• Zâlim ve Fâsığın İmameti
• Zâlim ve Fâsık İmama Karşı Kıyam Hakkı
• Cemaat/Teşkilât İmamlığı
• Namaz İmamlığı
"Bir zamanlar Rabbi İbrâhim'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; 'Ben seni insanlara imam/önder yapacağım' demişti. 'Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)' dedi. Allah: 'Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)' buyurdu." 318
İmam; Anlam ve Mâhiyeti
“İmam” kelimesinin sözlük anlamı; önde olan, kendisine uyulan, önder, lider demektir. “İmam” kelimesi, anne demek olan “el-ümm” kelimesinden türemiştir. “Ümmet” kavramı da aynı köke dayalı olarak; bir köke, bir öze, bir anne gibi asıla bağlı olan mânâsına gelir.
“İmam”, bir anlamda “ümmet”in önderidir. “İmam”, kendisine uyulan bir liderdir. Bir kök durumundadır ve arkasında bir cemaat vardır. Bu cemaat de bir imamın/önderin peşinde olduğu için “ümmet” adını almaktadır. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.
İslâm hukukunda “imâmet”, dünyayı din ile idâre etmekte peygamberliğe vekâlet etmektir. Müslümanların işlerini yönetmek için Rasûlullah’a vekil olana da imam denir. “İmam”, müslümanların özel bir seçim sistemi olan “biat”ı ile seçilen, ümmetin (müslüman toplumun) din ve dünya siyasetini idare etmek üzere seçilmiş müslüman önderlere denir. Bu mânâda ‘imam’, İslâm’la yönetilen bir ülkenin müslüman başkanıdır. Bu imama “ulu’l-emr”, “halîfe”, “emîru’l-mü’minîn” de denilir. Mü’minler, kendi zamanlarında müslümanların serbest biatıyla (özel seçimiyle) iş başına gelen imama tâbi olmak durumundadırlar. Böyle bir imama biat etmeden ölen müslümanlar hata etmiş olurlar.
318] 2/Bakara, 124
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Namaz kıldırmak için önde olanlara da, “namaz imamı, namazda önder” denmiştir. Çünkü o da namazda önde bulunmaktadır ve arkasında bir cemaat (bir ümmet) namaz için toplanmaktadır. Namazda ümmet durumunda olan cemaat, ümm (ana, kök, asıl, önder) durumundaki imama yani cemaatin liderine uymaktadırlar.
İnsanların kendilerine uyup ilimlerinden ve ictihadlarından faydalandıkları büyük âlimlere de “imam” denilmiştir. Çünkü insanlar, herhangi bir meselede onların fikirlerinin etrafında toplanmakta ve onların ictihadının rehberliğinde sorunlarına çözüm bulmaktadır. Mezhep imamları bu mânâdadır. İmam A’zam, İmam Şâfii, İmam Ahmed bin Hanbel gibi.
Ayrıca hadis ilminde otorite olan, en bilgili, hadis ilminde peşinden gidilen büyük âlimlere de hadiste “imam” denilmiştir. İmam Buhârî, İmam Müslim gibi.
Peygamberimiz’in kızı Hz. Fâtıma (r. anhâ) ile Hz. Ali’nin (r.a.) soyundan gelen önderlere de “imam” adı verilmektedir. Bu temiz soydan silsile yoluyla gelen önderlere ‘Ehl-i Beyt imamları’ denilmektedir ki sayıları on iki tanedir.319 İmam Ali, İmam Câfer-i Sâdık, İmam Zeynelâbidin gibi.
Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma ilmi olan kıraat ilminde üstün bir yeri olan âlimlere de “kıraat imamları” denilmiştir.
Dikkat edilirse, bunların tümünde bir önderlik ve peşinde olan bir cemaat olgusu (ümmet) sözkonusudur. “İmam”, özet olarak, bir topluluğa önder olan demektir. Günümüz Türkiye’sinde, imam kavramının diğer bütün anlamları kaybolmuş ve yalnızca namaz/câmi imamlığı mânâsı kalmıştır. O da, çoğunluğun kafasında basit karşılığı olan bir kavramdır.
Görünen o ki, bugün paramparça olan İslâm ümmetini ilimde, siyasette ve toplumsal hayatta bir araya toplayacak müslüman imamlara -önderlere, rehberlere- ihtiyaç vardır. Müslümanların biatıyla (özel ve serbest tercih ve onaylamasıyla seçilmiş) halifelere de ‘imam’ denildiğini tekrar hatırlayalım. Müslümanlar, bu şekilde seçilmiş bir imamın önderliğinde her tür işlerini ve ibâdetlerini daha iyi yerine getirirler, yaşadıkları coğrafyayı daha iyi ıslah ve tanzim ederler.
Müslümanlar, her devirde bol miktarda meydanda olan “küfür ve şirk” imamlarını çok iyi tanımalı, onların peşinden gitmemelidir. Onların kurduğu düzenlere, ortaya koydukları dünya görüşlerine ve hayat anlayışlarına karşı dikkatli olmalıdır. 320
Kur’ân-ı Kerim’de İmam Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’in adlarından biri de ‘Ümmü’l Kitab’dır. Yani kitapların anası, kaynağı, kökü.321 Kur’ân-ı Kerim, aynı zamanda ‘İmâmü’l Mübîn’dir. Yani apaçık önder, yol gösterici, birleştirici, önde olandır. ‘İmam’, Yâsin Sûresinde, kaderin yazıldığı yer, Levh-i Mahfuz anlamında kullanılmıştır.322 Kur’an’da; takvâ
319] Bk. Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre 9, hadis no: 1821
320] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 302
321] 43/Zuhruf,1-4
322] 36/Yâsin, 12
İMAM
- 95 -
sahiplerine önder olma isteği ve bu konudaki duâ övülmüştür.323 Demek ki imam (lider, önder) olmak bir nimet ve bir şereftir.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’e (a.s.), ‘insanların imamı’ sıfatını vermektedir. İbrâhim (a.s.), büyük peygamberlerdendir ve Tevhidin babası sayılmaktadır. O bu mânâda bütün insanların önderidir. Yahûdiler ve hıristiyanlar günümüzde bile İbrâhim’i (a.s.) severler.324 İbrâhim (a.s.) soyundan gelen peygamberler de insanlığa birer imamdır. 325
‘İmam’, etrafında bir topluluk (ümmet) toplayan, onları peşinden götüren, onlara yol gösteren insandır. İmam makamında olan önderler, insanları hidâyete ve kurtuluşa götürdükleri gibi, peşine takılanları ateşe sürükleyenler de vardır.326 Bunlar, "eimme-i küfr"dür, küfrün imamları, kâfirlerin önderleridir. Fazîletli insanlara, mü'minlere, takvâ sahiplerine imam olmak ne kadar şerefli bir rütbe ise, inkârcılara ve günahkârlara imam olmak da o kadar şerefsiz ve aşağılık bir iştir. Kıyâmet günü bütün insanlar, kendilerine yol gösteren veya peşinden gittikleri, izini takip ettikleri imamlarıyla (önderleriyle) beraber diriltilecek ve o şekilde hesaba çekileceklerdir. 327
"İmam" kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de tekil olarak 7, çoğul olarak da 5 olmak üzere toplam 12 yerde geçmektedir. İmam kelimesi, bu âyetlerde şu anlamlarda kullanılmıştır:
a- İyilik önderleri: Kur'an'da "imam" kavramı, daha çok önder, iyilik önderleri anlamında kullanılır. Bazı peygamberler imam olarak vasıflandırılır,328 bazı iman edip takvâ sahibi kimselerin muttakîlere imam olmak için duâ ettikleri vurgulanır.329 Tüm bu âyetlerdeki kullanım, iyilik önderleri anlamındadır.
b- Kötülük önderleri: Kur'an, küfrün imamlarıyla savaşılmasını emreder.330 Yine, bazı yöneticiler, insanları ateşe çağıran imamlardır.331 İnsanlara önderlik edenlerin bir kısmı, onlara kötülük yaparak dünyada huzursuz eden ve âhirette cehenneme sürükleyen kimseler olabilir. Meselâ, Firavun, kötülük timsali önder olarak gösterilir.332 Bu âyetlerdeki imam kavramı, kötülük önderi anlamındadır.
Görüldüğü gibi imam kavramı, genel olarak hak önderleri anlamında kullanıldığı halde, küfrün lider ve önderleri için de kullanılır. "İmam" lafzı mutlak (genel) anlamda kullanıldığı zaman, bâtıl imamlara kullanılmaz. Kur'an'da küfür imamlarının anlatılması, hep kayıtlı olarak ("küfür imamları" şeklinde) gelmiş, mutlak bir ifade ile (sadece "imam" şeklinde) kullanılmamıştır. Kâfirler imam/önder olamayacaklarından, kâfirlerin önderlerine mutlak olarak "imam" ismi verilemez; ancak "kâfirlerin imamları" şeklinde kullanılır.
323] 25/Furkan, 74
324] 2/Bakara, 124
325] 21/Enbiyâ, 73
326] 9/Tevbe, 12; 28/Kasas, 41
327] 17/İsrâ, 71-72
328] 2/Bakara, 214
329] 25/Furkan, 74
330] 9/Tevbe, 12
331] 28/Kasas, 41
332] 28/Kasas, 39-41
- 96 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c- Kitap ve peygamber: Kur'an'da "imam" kavramına, önder anlamının yanında, kitap ve peygamber mânâsı da verilir. 333
d- Levh-i Mahfuz: İmam kelimesinin Kur'an'da diğer bir anlamı, Levh-i Mahfuz'dur.334 Levh-i Mahfuz; Allah tarafından takdir olunmuş şeylerin yazılı olduğu mânevî levha, kitap demektir.
e- Yol: İmam kelimesi, bir âyette de yol anlamına kullanılmıştır.335 Yola imam denilmesi, yolun uyulup izlenmesiyle ilgilidir.
"Bir zamanlar Rabbi İbrâhim'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; 'Ben seni insanlara imam/önder yapacağım' demişti. 'Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)' dedi. Allah: 'Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)' buyurdu." 336
“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün imamlarına/önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.” 337
“Rabbin tarafından gelmiş açık bir delile dayanan ve kendisini Rabbinden bir şâhidin izlediği, ayrıca kendisinden önce, bir imam/önder ve bir rahmet olarak Mûsâ’nın Kitab’ı (elinde) bulunan kimse, (inkârcılar gibi) midir? Çünkü bunlar, ona (Kur’an’a) inanırlar...” 338
“Eyke halkı da gerçekten zâlim idiler. Fakat Biz, onlardan da intikam aldık. Bu yerlerin ikisi de (Eyke ve Hicr) açık bir imam/yol üzerindedir.” 339
“Her insan topluluğunu, imamları/önderleri ile birlikte çağıracağımız günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okurlar.” 340
“Ona (İbrâhim’e), İshak’ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya’kub’u lütfettik; her birini sâlih insanlar yaptık. Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren imamlar/önderler yaptık ve kendilerine, hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, Bize ibâdet eden kimselerdi.” 341
“Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine imam/önder kıl!’ derler.” 342
“Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere) lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler kılalım (ötekilerin yerini aldıralım).” 343
“Onları (Firavun ve askerlerini) (insanları) ateşe çağıran imamlar/öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” 344
333] 17/İsrâ, 71
334] 36/Yâsin, 12
335] 15/Hıcr, 79
336] 2/Bakara, 124
337] 9/Tevbe, 12
338] 11/Hûd, 17
339] 15/Hıcr, 78-79
340] 17/İsrâ, 71
341] 21/Enbiyâ, 72-73
342] 25/Furkan, 74
343] 28/Kasas, 5
344] 28/Kasas, 41
İMAM
- 97 -
“Sabrettikleri ve âyetlerimize yakînî olarak (kesin bir şekilde) iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/rehberler yaptık.” 345
“Şüphesiz ölüleri ancak Biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zâten Biz, her şeyi apaçık bir imam/kitap (olan Levh-i Mahfûz’da) sayıp yazmışızdır.” 346
“Ondan önce de bir rahmet ve imam/rehber olarak Mûsâ’nın kitabı vardır. Bu (Kur’an) da, zulmedenleri uyarmak ve muhsinlere/iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisânıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.” 347
Hadis-i Şeriflerde İmam Kavramı
“İnsanlar üzerinde olan büyük imam, çoban (gibi)dır. (Çobanın sürüden sorumlu olduğu gibi) O da halkından sorumludur.” 348
“Kim imama bey’at etmeden ölürse, câhiliyye ölümü (gibi bir ölüm) ile ölür.” 349
“Üç kişi sefere çıktıkları zaman içlerinden birini emir tâyin etsinler.” “Üç kişi, yeryüzünde bir çölde oldukları vakit, içlerinden birisini emir tâyin etmemeleri onlara helâl olmaz.” 350
“Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş; kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.” 351
“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile, sizin aranızda Allah’ın kitabını uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.” 352
“Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar) emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta (İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!” 353
"Allah'a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez." 354
“Üç kişi vardır ki, kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları tezkiye etmez/temize çıkarmaz. Hem onlara elîm bir azap vardır. Bunlar: 1- Kırda fazla suyu olup da onu yolcuya vermeyen, 2- İkindiden sonra bir kimseye bir mal satan ve o malı ‘(kendim) şu kadara aldım’ diye Allah’a yemin ederek, gerçek bunun aksine olduğu halde müşteriyi kendisine inandıran, 3- Bir imama, yalnız dünyalık için bey’at eden, dünyalık verirse sözünde duran, vermezse durmayan kimselerdir.” 355
345] 32/Secde, 24
346] 36/Yâsin, 12
347] 46/Ahkaf, 12
348] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre, hadis no: 1705; Ebû Dâvud, İmâre 1; Tirmizî, Cihad 7, hadis no: 1705; Ahmed bin Hanbel, 2/54
349] Müslim, İmâre 58, hadis no: 1851
350] Ebû Dâvud, Cihad 87; Ahmed bin Hanbel, 2/177
351] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26
352] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27
353] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis no: 707; Ebû Dâvud, Cihad 96; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111
354] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
355] Buhârî, Ahkâm 48; Müslim, İman 173; Tirmizî, Siyer 35, hadis no: 1595; İbn Mâce, Ticâret 30, hadis no: 2207
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bir kimse imama bey’at eder de ona şaklayan elini ve kalbinin semeresini verirse, elinden geldiği takdirde hemen ona itaat etsin! Başka biri gelir de onunla çekişirse sonradan çıkana itaat etmeyin!” 356
“Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar, sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden geciktirecekler.” Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?” Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!” 357
“Sizden kim yaşarsa çok ihtilâf görecektir. Size vâcip (gerekli) olan Benim sünnetim ve hidâyette olan râşid halîfelerimin sünnetine uymanızdır. Bu sünnetlere tutunun ve azı dişlerinizle ısırırcasına bunlara sıkı sıkı sarılın. Dinde sonradan uydurulan işlerden (bid’atlerden) sakının. (Din ve ibâdet olarak) Sonradan çıkarılan şey bid’attir. Ve her bid’at dalâlettir/sapıklıktır.” 358
“Nübüvet hilâfeti otuz senedir. Sonra krallık olur.” 359
“Sizin aranızda Allah’ın, olmasını dilediği kadar nübüvvet olacak, sonra peygamberliği kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet metodu üzerine hilâfet olacak; o da Allah’ın olmasını istediği kadar olacak. Sonra hilâfeti, kalkmasını dileyince kaldıracak. Sonra ısırıcı krallık olacak. O da Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak. Sonra ısırıcı melikliği, kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra zorba/zâlim krallık olacak. O da Allah’ın, olmasını dilediği kadar olacak. Onu da kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet metodu üzere hilâfet olacak.” 360
“Benî İsrâili peygamberler yönetirdi. Bir peygamber vefat ettiği zaman yerine (başka) bir peygamber geçerdi. Şu muhakkaktır ki, Benden sonra peygamber yoktur. Ama halîfeler gelecek, hem de çok olacaklardır.” Ashâb: “O durumda bize ne emredersin?” diye sordular. “Birinciye ve ondan sonra gelene yaptığınız bey’atı tutun! Onlara haklarını verin. Çünkü Allah halka, gözetmelerini istediği şeyden soracaktır.” 361
Câbir bin Semûre’nin (r.a.) rivâyetine göre Rasûlullah şöyle buyurdu: “On iki halîfe olacak.” Râvi Câbir diyor ki; Sonra, bir kelime dedi ki, ben onu işitemedim. Babama: “Ne söyledi?” diye sordum. O da; “Hepsi Kureyş’den” dedi.” 362
“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.” 363
“Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve hayır istemeyen
356] Müslim, İmâre 46; Ebû Dâvud, Bey’at 25; İbn Mâce, Fiten 9; Nesâî, Bey’at 25; Ahmed bin Hanbel, 2/161
357] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
358] Tirmizî, İlim 16, hadis no: 2676; Ebû Dâvud, Sünnet 5; İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 42; Dârimî, Mukaddime 6
359] Ebû Dâvud, Sünnet 8; Tirmizî, Fiten 48, hadis no: 2226
360] Ahmed bin Hanbel, 4/273
361] Buhârî, Enbiyâ 5; Müslim, İmâre 44, hadis no: 1842; İbn Mâce, Cihad 42, hadis no: 2871; Ahmed bin Hanbel, 2/97
362] Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre 9, hadis no: 1821
363] Buhârî, Ahkâm 8
İMAM
- 99 -
hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete girebilsin.” 364
“İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek tek çözülecek; her bir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler. O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi), sonuncusu da namazdır.” 365
Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca: “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” 366
Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Ahmes’li bir kadın şöyle bir soru sormuştur: “Câhiliyyeden sonra Allah’ın getirdiği bu iyi ve uygun işin (İslâm’ın) bekası ne kadar sürer?” Hz. Ebû Bekir (r.a.): “İmamlarınız sizi (İslâmî) istikamet üzere doğru tuttuğu müddetçe” diye cevap vermiştir. 367
Hz. Ömer bin Hattab (r.a.) şöyle diyor: “İmamları (yöneticileri) ve rehberleri istikamet üzere oldukları müddetçe, insanlar istikamet üzere olmaya devam edecektir.” 368
Selman’dan (r.a.) rivâyet edilmiştir ki, Halîfe Ömer İbn Hattab (r.a.), Selman’a (r.a.), “halîfe ile melik/kral arasındaki farktan sorduğunda Selman (r.a.) şu cevabı vermiştir: “Müslümanların arazisinden bir dirhem veya daha az veya daha çok toplarsan, sonra da onu lâyık olmayan yere koyarsan (sarf edersen) işte sen bu halinle kralsın demektir. Halîfe ise, halka adâletle davranandır, aralarında adâletli ve düzgün bir şekilde taksimat yapandır, erkeğin ev halkına ve ananın çocuğuna olan şefkati gibi halkına şefkat ve merhamet eden ve Allah’ın kitabıyla hükmedendir”. Kâ’b, bu cevap üzerine şöyle dedi: “Bu mecliste halîfe ile melikin arasını ayırt edecek kimseyi zannetmiyordum. Fakat Allah Selman’a cevabı ilham etti.” 369
İmâmet-i Kübrâ
İslâmî topluluğun dinî ve siyasî liderliğine imâmet-i kübrâ denilir. Bu anlamda "hilâfet" kavramı kullanıldığı gibi, başlangıçtan itibaren ve özellikle şiî müslümanların bu kavram yerine "imâmet"i kullanmasından sonra "imâmet" kelimesi de kullanılmaya başlanmıştır. Aynı zamanda bu makama, namaz kıldırma vazifesi demek olan imamlıktan (imâmet-i suğrâ/küçük imâmet) ayırt etmek için "İmâmet-i kübrâ" da denilmiştir.
Şiî müslümanların dışında ve özellikle ehl-i sünnete göre imâmet-i kübrâ, itikadı ilgilendiren bir konu değildir. Sadece kulların fiillerine ait muâmelâtla ilgili meselelerdendir. Rasûlullah'ın vefatını müteâkip ashâbın imam/halîfe seçtikleri ve İslâm ümmetinin imamsız bir zamanının geçmesine rızâ göstermedikleri tevâtüren sâbittir. Nitekim Hz. Ebûbekir, meşhur ilk hutbesinde buna işaret ederek diyordu ki; "Haberiniz olsun ki, Muhammed (s.a.s.) vefat etmiştir ve bu dini ayakta tutacak bir reise (imâmet-i kübrâya) mutlaka ihtiyaç vardır." Muhtemel
364] Müslim, İman 229, hadis no: 142
365] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-Müstedrek, 4/92
366] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî, Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
367] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 25; Dârimî, Mukaddime 23
368] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/292; Beyhakî, Sünen
369] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/306; Târihu’l-Hulefâ, es-Süyûtî, s. 140
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir zararın defedilmesi ve ümmetin çeşitli maslahatı bakımından da imam/halîfe seçilmesinin vâcip olduğunda icmâ edilmiştir. Bu nedenle herkes Hz. Ebûbekir'in sözünü yürekten kabul etmiştir. 370
Taftazânî, şunları da söylemektedir: "İmâmet-i kübrâ meselesi, itikadî esaslardan olmayıp fıkhı ilgilendiren bir meseledir. Fıkıh kitaplarımızda zikredilmiştir ki; millet için, dini yaşatacak, sünneti ayakta tutacak, mazlumları koruyacak ve haklıyı haksızdan ayıracak bir başkana/imama mutlaka ihtiyaç vardır.371 İmamın seçimi ise; "ehl-i hall ve'l-akd"in seçmesi ile olur. Diğer bir görüşe göre; daha evvelki imam tarafından bir tavsiye ile beraber halkın ileri gelenlerinin bey'atından ibârettir. Bu iki görüş arasında gerçekte büyük bir ayrılık yoktur. Bu ihtilâf, ilk halîfelerin tesbit tarzından ileri gelmektedir.
İmamda Aranan Şartlar: İmamın mükellef, müslüman, hür ve erkek olmasından başka şu şartları da taşıması gerekir:
1- İlim: İmâmete aday gösterilecek kimse, Allah'ın insanlara bildirdiği kanunlarını tam mânâsıyla bilip derinliğine nüfuz edecek kadar âlim olmalıdır.
2- Adâlet: İmamlığa aday olacak kimsenin âdil olması gerekir. Bu makam, adâletle iş görmesi gereken bütün diğer makamları idare ve kontrol eden bir makamdır. O halde imamın her şeyden evvel âdil olması gerekir. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin, zâlilmlerin ta kendisi olduklarından372 imamların, Allah'ın hükmünü gereken titizlikle uygulamaları şarttır. Yine adâlet, fıskın (fâsıklığın) zıddı olduğundan, âdil olması gereken imamın, günahlarda ısrar eden veya büyük günah işleyen birisi olmaması gerekmektedir.
3- İktidar ve ehliyet: Dinin korunması, düşmanla savaş, Allah'ın hükmüne uygun çeşitli kanunların çıkarılması, İslâm'a uygun hükümlerin konulması ve şer'î cezaların (hadlerin) tatbik edilmesi gibi birçok hususta imamın, zamanında karar vermesi ve bu kararı yerinde tatbik edebilecek ehliyete ve fevkalâde bir siyâsî basîrete sahip olması gerekir. Bazı eserlerde ayrı birer sıfat olarak zikredilen cesaret, ictihad ve rey sahibi olması da iktidar ve ehliyetin içinde değerlendirilebilir. 373
4- Bünyesinin sağlam ve ârızasız olması: İmâmet makamına gelecek kimsenin delilik, körlük, sağırlık, dilsizlik, iki el ve ayağının yokluğu gibi noksanlıklardan berî ve duyularının sağlam olması lâzımdır. Çünkü bu noksanlıklar, imamın üzerine aldığı işleri başaramamasının sebeplerindendir. Bu bakımdan eğer bu eksiklikler, şahsın sadece görünüşünü ilgilendiren cinsten ise, o zaman bu şart, bir kemal şartı olur.374 Meselâ körlük, sağırlık, dilsizlik sebebiyle imam azledilir; fakat ağır işitmek ve kekemelik sebebiyle azledilemez.
İmâmet makamına gelecek kimsenin Kureyş'li olmasına gelince; "İmamlar Kureyştendir" hadis-i şerifi ile ileri sürülen bu şartı, bazı âlimler, meselâ Ebûbekir Bâkıllâni gibi ilim adamları kabul etmemişlerdir.375 Bu hususta İbn Haldun'un
370] Taftazânî, Şerhu'l-Makasıd II/271
371] Taftazânî, a.g.e. II/27
372] 5/Mâide, 45
373] Taftazânî, a.g.e. II/271
374] İbn Haldun, Mukaddime I/342-343
375] Bk. İbn Haldun, Mukaddime, 345
İMAM
- 101 -
görüşü şudur: "Halîfenin/imamın Kureyş'ten olmasının şart koşulmasının asıl sebebi, Kureyş'in devleti idare ve koruma kudretine sahip olduğu ve çekişmeleri ortadan kaldırabildiği içindir. Şâri', hüküm ve kaideleri yalnız bir kavim, bir asır ve sadece bir toplum için ortaya koymamıştır. Müslümanların idaresi başında bulunacak kavmin, devleti idare ve koruma kuvvetine sahip ve kendi zamanında diğer kavimlerden üstün olması şarttır. Şâri'in maksadı herhalde işte budur. Bu açıklamalardan halîfeliğin, her asırda Kureyş'e mahsus olacağı değil; her ülkenin o zamanda devleti idare etme kudretine sahip olan kavmin elinde olacağı anlaşılır ve o kavim devletin başına geçer." 376
"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (emir sahiplerine) itaat edin."377 Bu âyet-i kerimeye göre, imama/halîfeye itaat farzdır. Yalnız, bu itaat imamın Allah'ın emrine uyması ile kayıtlanmıştır. "Allah'a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez." 378; "Ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!” 379
Eğer halîfe Allah'ın emrine uymazsa, kendisi ikaz edilir; dinlemezse azledilir. Nitekim Hz. Ebûbekir (siyasetin düsturu sayılan) meşhur ilk hutbesinde bu hususu şöyle açıklar: "Ben, sizin en hayırlınız olmadığım halde başınıza geçmiş bulunuyorum. Eğer doğru yolda yürürsem bana yardım ediniz; doğrudan saparsam bana gerçek yolu gösteriniz. Doğruluk emânet; yalan ise hıyânettir. İçinizde zayıf bir kimse, hakkını kendisine vererek rahatlatıncaya kadar nazarımda kuvvetlidir. Kuvvetli de, başkasının hakkını ben kendisinden alıncaya kadar yanımda zayıftır. Hiç biriniz Allah yolunda cihadı terketmesin; çünkü cihadı terkeden kavmi Cenâb-ı Allah zillete düşürür. Bir kavimde de kötülükler yayıldımı, Allah onları genel belâlarla terbiye eder. Ben Allah ve Rasûlüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Eğer Allah ve Peygamberine itaat etmezsem sizin de bana itaatiniz gerekmez!"380 Taberînin bu naklinden de anlaşıldığı gibi, imâmet makamında olan kimseye Allah ve Rasûlüne bağlı olduğu müddetçe itaat edilir. Allah'a karşı isyan eden bir kimseye itaat etmeme, İslâm'da çok meşhur ve bilinen bir prensiptir. 381
İmâmet Sisteminin Temel Özellikleri
Kur’an’da imâm ve imâmetle ilgili âyetler, ahkâmla ve Allah’ın indirdiğiyle hüküm konusunu içeren âyetlerle birlikte değerlendirildiğinde, bu konudaki hadis-i şerifler ve İslâm âlimlerinin görüşleri ışığında şu gerçekler ortaya çıkar:
1- İslâm, yönetim sahasında mükemmel bir sistem getirmiştir. Bu, İslâm’ın her zamana ve her yere uygun olduğunu, evrensellik ve kapsamlılığını bize gösterir. Bu düzen ebedîdir ve kıyâmete kadar da tatbiki mümkündür. Bu ümmetin sonra gelenlerine yaraşacak sistem, önce gelenlerine yaraşan ve “asr-ı saâdet” örneğinde ortaya çıkan sistemden başkası değildir.
376] İbn Haldun, Mukaddime, I/345-347
377] 4/Nisâ, 59
378] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
379] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
380] et-Taberî, Târihu'r-Rusül ve mülûk, IV/1829
381] Geniş bilgi için bkz. El-Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultâniyye, terc. Ali Şafak, s. 5-25; Ahmet Yaşar, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 143-144
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- İmâmetin vâcip oluşu, Kitap, sünnet, icmâ ve şer’î kurallarla sâbittir. Bu ümmetin temsilcileri olmaları, bu önemli konuda ümmetin vekili olmaları bakımından “ehl-i hal ve’l-akd”e yöneltilen bir farz-ı kifâyedir. Ehl-i hal ve akd bu işte zayıflık gösterirse, bu vâcibin yerine getirilmesi için gücü yeten her müslüman gayret göstermedikçe kendilerini vebalden kurtaramaz ve gücü yetip de bu faâliyeti göstermeyen herkes günahkâr olur.
3- “İslâm, hüküm alanında bir düzen getirmemiştir. ‘İslâm devleti’ diye bir şey olmaz. Müslümanlara câhiliyye düzenlerinden farklı bir İslâm devletini kurmak farz kılınmamıştır” diyenlerin iddiâsı kesinlikle bâtıldır, geçersizdir.
4- İmâmet vesiledir; gâye değildir. Gâye, Allah’a ibâdet/kulluk yaparak O’nun rızâsını kazanmaktır. İmâmet ümmetin hayır ve adâlet üzere kalmasını, hakkın hak, bâtılın da bâtıl olarak kabul edilip bunun geçerli kılınmasını sağlamaya bir vesiledir. O ümmet ki, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanır; O’nun indirdikleriyle hükmetmek için Kur’an’a uygun düzenin oluşması için gayret eder. Kendisinin ve toplumunun, İslâmî değişim ve dönüşümü için tüm gayretlerini seferber eder; bu gayretlerini de, beşerî metotlara göre değil; Allah’ın çizdiği hudûda ve Rabbânî usûle göre ortaya koyar.
5- İmâmetin hedeflerinin en önemlisi, dini korumak, dünyayı da din ile yönetmektir. Bu ise, imamın boynuna takılan görevlerin en önemlisidir. Zira din ile siyaseti/yönetimi ayıran ve dünyayı bu dinin dışında yöneten mü’min olamaz.382 Dini siyasetten ayırıp “din başka, devlet başka” deyince; devlet dinsiz, din de devletsiz/güçsüz kalacaktır.
6- İzzet, şeref ve İslâm ümmetinin ayakta kalışı, ancak Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünnetinin hükmüne dönmekle mümkündür. Dini koruyup müslümanlara izzet ve şereflerini iâde etmek, İslâmî hilâfeti/imâmeti oluşturup onun uygulanmasına çalışmakla gerçekleşebilir.
7- İmâmete geliş usûlü, Kur’an ve sünnet ilkeleri çiğnenmemek şartıyla ümmete bırakılmıştır. Râşid halîfelerin iş başına geliş şekilleri ve bey’atın yapılış tarzı örnek alınmalı ve bu örnekler çağa uyarlanabilmelidir.
8- İmâmete dayalı sistemde 3 ana esas dikkate alınmalıdır. Bunlar; “bey’at” denilen İslâm’a has özel seçim sistemi, “adâlet” denilen Allah’ın indirdiğiyle hükmetme383 ve zerre kadar haksızlık yapmama gayreti, “istişâre” denilen emin ve ehil kimselerle, işinin uzmanı ve dinini yaşayan takvâ sahibi güvenilir kişilerle danışarak onların öneri, eleştiri ve tavsiyelerini dikkate alma şeklindeki uygulamadır.
9- İmamı seçme yetkisine sahip olanlar, “ehl-i hal ve’l-akd” diye isimlendirilen ümmetin en âlim ve seçkinleridir. Demokrasilerde olduğu gibi seçime bütün insanlar direkt olarak katılamaz. Şûrâ’ya da bundan dolayı, en uygun ve en akıllı olanlar seçilir. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi milletvekili olabilmek için insanları iknâ etmeye (kandırmaya) ve bu uğurda boş yere ve çokça para harcamaya ve propaganda yapmaya gerek de yoktur.
10- İmâmet, verâset yoluyla (babadan oğula) intikal etmez. İslâm, bir ırka,
382] 5/Mâide, 44
383] 5/Mâide, 45
İMAM
- 103 -
bir soy ve kabileye ayrıcalık verme anlayışını kabul etmez. Krallıkla imâmetin bir farkı da; birinde soy, diğerinde ehliyet/yetenek ve en uygun olanı belirlemenin öne çıkmasıdır.
11- Bey’at, imâmete lâyık bir imamın bulunduğu vakit müslümanın boynuna borçtur. Aksine bir tavır, kişinin câhiliyye ölümü ile ölmesini sonuçlandırabilir. Keyfî ve indî gerekçelerle bey’atı bozmak da, meşrû imamın meşrû her emrine en küçük bir itaatsizlik de haramdır.
14- Devrim yoluyla ve zorla imâmete geçmek, şer’î bir yol değildir. İmâmet, ümmetin bey’atı olmaksızın gerçekleşmez.
15- İmam adayının o makama ehil olabilmesi için imâmete ait şartları taşıması gerekir.
16- İmamın, mevcut insanların en faziletlisi olması şart değildir. Zaten bunu tesbit de mümkün olmayabilir. Evlâ olan, faziletlilerden biri olması, müslümanlara en faydalı ve en uygun olanının seçilmeye çalışılmasıdır.
17- Ümmetin maslahatıyla ilgili olarak imamın üzerinde birçok görev vardır. Bunları imamın yerine getirme zorunluluğu ve sorumluluğu vardır. Fakat bu görevleri yerine getirebilmesi için kendisine yardım edilmesi, kendisinin ümmet üzerindeki haklarındandır.
18- Âdil imama karşı çıkmak ve fitneyi uyandırmak haramdır, büyük günahlardandır. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmettiği ve ma’siyeti emretmediği müddetçe imama itaat vâciptir. Şeriata ters düşen yerde, Allah’a isyan kabul edilecek durumlarda itaat ise haramdır. İmamların otoritesi, Kitap ve sünnete uygun davranmasına bağlıdır. Allah’a itaat ettiği müddetçe kendilerine itaat edilir. Allah’a karşı geldiklerinde de kendilerine karşı gelinir. Yaratıcı’ya isyanda mahlûka itaat yoktur. Kim isyanda onlara itaat ederse, günah hem emredene ve hem de emri uygulayanadır.
19- Şûrâ, meşrû ve gereklidir. İmamın seçilmesi ânında şûrânın olması vâcip olduğu gibi, halkın işlerinin düzenlenmesinde de şûrâ gereklidir. Bu, halkın direkt veya dolaylı seçimiyle oluşabilecek “Danışma Meclisi” şeklinde seçilecek milletvekillerinden veya İslâm’a ters düşmeyen çağın anlayış ve ihtiyaçlarına uygun farklı şekillerde istişâre meclisinden oluşabilir.
20- İslâm hukuk sistemi ve yönetim tarzı, geçmişte ve bugün uygulanan beşerî sistemlerin tümünden farklı özelliklere sahiptir. Güttüğü amaç, gâyeye götüren araçlar, vesileler, hedefler, dayandığı kaynak/referans, ulaşmak istediği hedef... yönünden sayılamayacak farkı vardır. O, beşerî düzenlerden çok ayrı bir sistemdir. Onunla beşerî hüküm, rejim ve kanunları kıyaslamak mümkün değildir. 384
İmâmetin Önemi
İmamsız ümmet, başsız beden gibidir. Organizmanın canlılığı, ruhu ne ise; ümmet için imam da odur. İmamsız toplum, bir cesetten farksızdır. Ümmetin başına gelenler, imâmetin başına gelenlerle doğru orantılıdır. Kur’an’da ümmet
384] Süleyman ed-Demirci, El-İmâmetu’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, s. 491-493
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile imâmet kavramları birbiriyle yakın irtibat halindedir. Allah İbrâhim’i (a.s.) insanlara imam yapmıştır.385 O imamların başıdır. Aynı zamanda o, imamların kendisinden geldiği bir ümmettir.386 Dolayısıyla Hz. İbrâhim'in şahsında imâmet ve ümmet kavramları birlikte gündeme gelmişlerdir. O yüzden rahatlıkla şu hükme varılabilir: Ümmet; tek bir imama bey’at ederek bağlı olan mü’minler topluluğudur. İmama bağlı olmadan ümmet teşekkül edemez. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.
“Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana ibâdet/kulluk edin.”387 Mü’minler olarak hepimiz Allah’ın huzurunda tek ümmet inancını ve şuurunu koruyup korumadığımız hususunda hesap vereceğiz. İslâm ümmeti, tektir, birdir; küfür ümmeti ise sayısız denecek kadar çok olabilir. Tek ümmet inancının saptırılmadan devam etmesi, tek imamın varlığına bağlıdır. Esasen imâmet, bir ümmet sorunudur. Ümmet olmadan imâmet de olmaz. İmâmetin ihyâsı, ümmetin varlığına bağlanmıştır. Çünkü İslâm’da tek ümmet ve tek imam esastır. 388
İmâmet; “din ve dünya işlerinde Rasûlullah’a niyâbeten (vekil olarak) başkanlık, devlet reisliği” diye tanımlanmıştır. “Dinin uygulanması, dinin sınırlarının korunması konusunda, ümmetin tümünün kendisine uyması vâcip olmak üzere Râsûlullah’ın halîfeliğini yapmak” diye de ifade edilmiştir.389 Mâverdî de şöyle diyor: “İmâmet; dinin bekçiliği ve dünya siyaseti konularında peygamberliğe halef olarak konulmuş ve kabul edilmiş bir müessesedir.”390 İbn Hümam; “Mü’minlerin, kendi içlerinden imam seçmelerinin sebebi, İslâm’ın hükümlerini hakkı ile edâ etmek içindir.”391 diyerek önemli bir noktaya işaret ediyor. İmam Ebû Muin en-Nesefî de bu konuda şöyle der: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan imamı görmeden bir günün geçmesi câiz değildir. İmam, devlet başkanı olan halîfedir. İmâmetin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kâfir olur. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının farz olması, ancak imamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazı ve yetimleri evlendirmek... gibi. İmamı inkâr eden kimse, farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur.” 392
Siyerle ilgili kaynaklarda Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra sahâbenin, daha Rasûlullah’ı defnetmeden önce imam/halife seçme hususunda titiz davrandığı kaydedilir. İbn Âbidin, bu konuyla ilgili şunları zikreder: “Rasûlullah (s.a.s.) pazartesi günü vefat etmiş, çarşamba günü defnedilmiştir. Bu arada ashâb-ı kiram, her şeyden evvel müslümanların başına bir halife seçmekle meşgul olmuşlardır. Bu sünnet, bugüne kadar devam edegelmiştir. Bir imam vefat ettimi, onun yerine başkası seçilmedikçe defnedilmez. İmamın, müslüman ve hür/özgür olması şarttır. Zira kâfir, müslüman üzerine velî olamaz. Köleden de halife olmaz. Çünkü onun kendine velî olmaya bile gücü yokken, nasıl başkasına velî olabilir? Sabî ve köle de deli gibidir. İmam, muktedir, yani hükümleri yürütebilir, mazlumun
385] 5/Mâide, 45
386] 16/Nahl, 120
387] 21/Enbiyâ, 92
388] Mustafa Çelik, İslâmî Hareket Fıkhı, c. 4, s. 42
389] Abdülkadir Udeh, İslâm ve Siyasî Durumumuz, s. 121-122
390] İmam Mâverdi, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, s.
391] Kemâleddin İbn Hümam, Kitabü’l-Müsâyera, s. 265
392] İmam Ebû Muîn en-Nesefî, Bahrü’l Kelâm fî Akaidi’l-ehli’l-İslâm
İMAM
- 105 -
hakkını zâlimden almağa, sınırları ve memleketi korumağa, asker sevkine vs. gücü yeter olmalıdır.” 393
Kâfirlerin (tâğutî güçlerin); Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil/alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere koydukları hükümleri reddetmek farzdır. Onların, mü’minler üzerinde velâyet hakkının bulunmayacağı hususu kesindir.394 Dolayısıyla mü’minler; kâfirlerin veya mürtedlerin istilâsına/işgâline uğrarlarsa, zor gücüyle başlarına geçen bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı cihadın farz-ı ayın olduğunu bilirler. Nitekim İmam Serahsî; “Cihaddan maksat; müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarıdır”395 diyerek, hassas bir noktaya işaret eder. İşgal altında iken dahi; mü’minlerin (müstevlîlerin liderine itaat etmeyip) kendi içlerinden bir imam seçmeleri vâciptir. Nitekim İbn Âbidin bu konuyu şu şekilde izah etmektedir: “Eğer görev verecek sultan yoksa veya kendisinden görev alacak bir yetkili bulunmazsa (ki bazı müslümanların yaşadığı bölgelerde olduğu gibi) o bölgelerde gayr-ı müslimler hâkim olmuşlar, müslümanlar bir bakıma azınlıkta kalmışlar veya müslümanlar mahkûm durumda, gayr-ı müslimler ise hâkim durumdadırlar. Kurtuba’da (İspanya’da) bugün (yazarın yaşadığı tarihlerde) olduğu gibi. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli (vâcip) olan, müslümanların kendi aralarından birine bu görevi (imâmeti) vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vâciptir. Onu kendilerine imam/idareci olarak seçerler, o da kadı tâyin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hâdiselerin yargı organlarına (mahkemeye) aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cuma namazı kıldıracak bir imam nasbederler. İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir.396 Kâfir oldukları; kendi ikrarları ve beyyine ile sâbit olan işgalcilerin tâyin ettiği kadı kabul edilemez. Çünkü velâyet hakkı, kat’i nasslarla sâbittir. 397
“İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.”398 Bu âyeti tefsir ederken Elmalılı Hamdi Yazır şunları söyler: “Ümmet, öne düşen, çeşitli insan gruplarını toplayan, kendilerine uyulan bir topluluk demektir ki, hepsinin önünde “imam” bulunur. Cemaat ile namazlar, bu muntazam ve hayırlı sosyal tertibin görüntüsünü ifade eden gözle görülür şeklidir. Bu şekilde hayra dâvet ve emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker yapacak bir ümmet ve imâmet teşkili, müslümanların imandan sonra ilk dinî farîzalarıdır. (Farîza; İslâm açısından yapılması mecburî olan, farz, Allah’ın emri demektir.) Bu farîzayı yerine getirebilen müslümanlar âyetin açık hükmü gereğince kâmil (tam) kurtuluşa ererler.” 399
Devletsiz toplum, toplumsuz birey olmaz. Fert olarak insanın yaratılış maksadı “Allah’a kulluk”tur. Bu gâyenin gerçekleşebilmesi için ferdin canı, malı, dini, aklı, nesli ve şerefi korunmalıdır. Korunma ancak düzen içinde olur; düzen ise devlettir, kanun hâkimiyetidir. Yönetimsiz devlet, başkansız yönetim
393] İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar al’d-Dürri’l-Muhtar, c. 2, s. 384
394] 4/Nisâ, 141
395] İmam Serahsî, el-Mebsût, c. 10, s. 3
396] İbn Âbidin, a.g.e. c. 12, s. 145
397] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 182-183
398] 3/Âl-i İmrân, 104
399] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 2, s. 407
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmayacağına göre, devlete bir başkan gereklidir. İslâm'da bu başkana, halîfe ve emîru’l-mü’minîn sıfatlarının yanı sıra, imam denilmiştir. Birçok hadis-i şerif, müslümanlara, İslâm devletinin müslüman ve ehil başkanını tanımalarını, ona bey’at ve itaat etmelerini; bey’at “şartlı” itaat sözü ve vekâlet mâhiyetinde olduğu için, imam, şartlara riâyet etmediği veya liyâkat vasfını kaybettiği takdirde ona itaat etmemelerini (değiştirip yerine lâyık olanı getirmelerini) emretmektedir.
Her sosyal hareket gibi, İslâmî hareketin de rehberlere ve baş rehbere (imam/önder) ihtiyacı vardır. Hareket, İslâmî olunca, İslâm’ın hayata hâkim kılınması gibi bir hedefe yönelince rehberlerin de İslâm âlimi, İslâm’ı iyi bildiği kadar iyi yaşayan kimseler olması zarûret haline gelmektedir. Tesbihin başlangıç ve bitiş yerini belirleyen, tesbihi boncuk dizisinden ayırıp “tesbih” yapan şeyin adına “imâme” denir. Tesbih bile imâmesiz olmadığına göre, ümmetin imamsız olması elbette mümkün değildir.
“İpi kopan tesbihim,
Dağılmış tane tane;
Acı ama tesbihim
Hani nerde imâme?”
İzinden Gidilen Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları
Allah, Kur’an’da imam kelimesini genelde peygamberler ve kitap için kullanmakla birlikte; Kitabı ve peygamberleri kendisine örnek edinerek dâvânın yaşanması ve yaşanılır kılınması için öncülük eden muttakî önderlere karşı cephe oluşturarak, insanların hidâyeti anlamasını ve hidâyete tâbi olmasını engelleyebilmek için mücâdele edenleri de Allah küfür imamları/önderleri diye belirlemiştir.
İmam ve Ümmet Münâsebeti: Kur’an’da “imam” kavramının “ümmet” kelimesi ile yakın ilişkisini görmekteyiz. Biri anlaşılmadan ve gerçekleşmeden, diğerinin de anlaşılması ve gerçekleşebilmesi mümkün değildir. Zira ümmetin oluşumunda onlara belli bir düşünme, davranış ve yapı kazandıran imamdır/önderdir. İşte bu sebeple, Allah her topluma, bir imam ve rehber olan peygamber göndermiştir ki, toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarsın.400 Onlara, Kitapla yol göstersin, ışık tutsun, o toplum içerisinde kendisine iman edenlerin karşılaştıkları problemleri çözümlesin. Tek kelimeyle hakka, hidâyete yöneltsin; onların dünyalarını mâmur ettiği gibi, âhirette de kurtuluşlarına sebebiyet verecek aydınlık ve nurlu yolu (sırât-ı müstakîmi) göstersin. Allah, bozulmaya yüz tutmuş, kokuşmuş câhilî toplumlara peygamberler gönderir. Ellerinde kılavuz ve rehber (imam) olarak Kitab vardır. Rasüller, toplumlarını o Kitaba iman etmeye ve onunla amel etmeye çağırırlar. İman edenlere, Kitabı ve onun hikmetini öğretirler. Onları birtakım kötü davranış ve düşüncelerden, nefsin kötü arzularından arındırarak onlara rehberlik ederler. Dâvet etmiş oldukları doğrularla insanları fiilî olarak eğitirler; bu bilince dayalı sahih davranışlarda bulunan sâlih bir toplumu, müslüman bir ümmeti oluştururlar.
Artık o toplumun önünde imam olan peygamber ve ellerinde Allah’tan gelen Furkan vardır. O Furkan olan Allah’ın kitabıyla/hükmüyle hakkı bâtıldan
400] 2/Bakara, 257
İMAM
- 107 -
ayırmaya çalışırlar. Zâlim, fâsık, müşrik ve kâfirleri cehennemle korkutarak, geçmiş toplumların başına gelen belâ ve musîbetlerin kendi başlarına da gelebileceğini hatırlatarak, kendilerine yüklenilen dâvet görevini yerine getirmeye çalışırlar. İman edenleri, ihsanda/güzel davranışlarda bulunmaya ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeye çağırır; hakka, hayra yönelen ve başkalarının da hakka yönelebilmesi için Allah’a dâvet eden, iyilikleri emredip kötülükleri yasaklayanları cennetle müjdelerler. Bu görevlerini yerine getirirken, dâveti reddeden bir toplum oluşur ki; bunların da öncüleri, imamları/önderleri vardır. Bu önderleri, halkı hakka ve hayra karşı örgütlerler. Bunların bir ideolojileri, ellerinde ise arzularından kaynaklanan bir kitapları, prensipleri ve ilkeleri vardır. Onunla düşünce ve davranışlarını ayarlamaya çalışır, örgütlü bir toplum oluşturmaya çalışırlar. Bu toplumun adı ise “câhiliyye” veya “küfür toplumu”dur.
Günümüzde Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip başka sistemleri (komünizm, faşizm, kapitalizm, demokrasi, Kemalizm vs.) onun yerine ikameye çalışanlar ile bazı meselelerde Kur’ân’ı kabullenip hatta bazı ibâdetleri de şeklen (namaz, oruç, hac gibi) yerine getirmelerine rağmen, toplumsal yapıyı düzenlemede Kur’an dışı sistemlerden birini kabullenen toplumlar işte bu câhiliyye toplumu kategorisine girerler. Örgütlü câhiliyye toplumu, İslâm’a ve müslümanlara, kademeli olarak savaş başlatır ki; hem kendi sistemini ayakta tutabilsin, hem de kendisini yok etmeye yönelik tüm düşünce, oluşum ve örgütlenmeleri yok edebilsin.
Ancak, bu mücâdelesinde hassas davranması gerekir. Eğer o toplumda din, geleneksel anlamda kabul görüyor ve kısmen yaşanıyorsa, orada ruhban, Bel’am ve Sâmirîleri kullanarak davranışlarını dine dayandırıyor intibâı vererek topluma dindar gözükmesi gerekir ki, otoritesini meşrûlaştırabilsin. Âyetleri ruhban, Bel’am ve Sâmirîlerine te’vil ve tahrif ettirerek, gerçekleri saptırarak, mücâdeleci müslümanları bozguncu ve bölücü olarak, terörist olarak gösterebilsin. Bunu sağladıktan sonra, oradaki müslümanlara uygulayacağı işkence, mahkûmiyet veya yargısız infazlarla mücâdelenin önünü kesebilsin. Kendisinin müsaade ettiği din anlayışını ise te’vil ve tahrif mantığı ile bu psikolojik ve bedensel işkencenin de verdiği korku ile toplumda kabul görüp taraftar bulmasını sağlayabilsin.
İşte böyle bir ortamda; âhiret bilinci kalplerine yerleşmiş olan müslüman dâvâ erleri sabrı kuşanarak, küfür toplumu içerisinde yeniden bir ümmet oluşturabilmek için sorumluluk bilinci ile bir araya gelmek zorunluluğu hissederler. Ancak bu şekilde, Allah Teâlâ’nın rahmeti ortaya çıkmış olur. “Sabrettikleri ve âyetlerimize yakînî olarak (kesin bir şekilde) iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/rehberler yaptık.” 401
Evet, bir yanda câhiliyye toplumu içerisinde insanları hidâyete, doğru yola dâvet edip yönelten bir imam veya peygamber; diğer yanda ise peygambere veya muttakî imamlarlarla beraber Kur’an’a tâbi olanları engellemeye çalışan ateş önderleri, ateşe dâvet eden imamlar. “Onları (Firavun ve askerlerini) (insanları) ateşe çağıran imamlar/öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.”402 Onlar kıyâmet günü yardım görmeyeceklerdir. Çünkü onlar insanların hidâyeti anlamalarına engel olmuşlardır. Onlar kitabı te’vil ve tahrife yönelerek, insanların
401] 32/Secde, 24
402] 28/Kasas, 4128/Kasas, 41
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vahyi anlamalarını engellemiş ve sapmalarına sebebiyet vermişlerdir. Peki ya onları destekleyerek yanlarında yer alanlar, onların zulüm ve işkencesinden korkarak uymak mecburiyetinde oldukları anlayışıyla hareket edenler, kendilerini sorumluluktan kurtarabilecek mi?
“Rabbim, bizi saptıranlar bunlardı, bunlar bizim hakkı anlamamıza ve hakkı yaşamamıza engel olmuşlardı, bizi bunlardan ayır, bunlardan ayrı değerlendir. Biz, güçsüzlüğümüz sebebiyle onlarla birlikte olmuş, İslâm’a ve müslümanlara karşı yapılan savaşta bu sebeple onların yanında yer almıştık” diyerek davranışlarının doğru olduğunu savunabilecekler mi? Hayır! Bu bahanelerin hiçbir faydası olmayacak. Çünkü onlar zâlimlerle birlik olup hakka birlikte karşı çıkmışlar, âhireti bir kenara bırakarak dünya nimetlerini tercih etmişlerdir. Yardımcı oldukları, yolunda yürüdükleri imamları/önderleri olan o zâlim müstekbirlerle birlikte ateşe gireceklerdir. Âhirette insan toplulukları imamları/önderleriyle birlikte çağrılacaktır.
“Her insan topluluğunu, imamları/önderleri ile birlikte çağıracağımız günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okurlar.”403 Evet, o gün insanlar ellerine tutuşturulan kitabı okuyacaklar. “Eyvah, bu kitaba ne olmuş, büyük küçük her şeyi en ince ayrıntısına kadar saymış, dökmüş. Yazıklar olsun bize!” diyecekler,404 ama artık faydası yok; orada haksızlığa uğratılmadan bizzat kazandıkları şeyler sebebiyle ateşe atılacaklardır.
Kur’an’da imam kelimesi ile kastedilen şeyin sadece peygamberlerin değil, rasûllerle birlikte kitabın da imam olduğunu,405 insanlara önder ve rehber olduğunu, onların yollarını aydınlatıp hayatlarını belli bir plan çerçevesinde programladığını görürüz. Peygamberler görevlerini yerine getirip ümmetini/toplumunu oluşturduktan sonra onlar toplum içerisinde tâyin edilmiş bir vakte kadar kalırlar, sonra Allah onları toplumlarından çekip alınca, artık orada önder ve rehber (imam) olarak kitap vardır. İnsanlar artık o kitaba sarılırlar, onunla problem ve ihtilâflarını halleder, onunla toplumsal yaşamlarını düzenlerler. Belli bir süre böyle devam eder, zamanla nefislerini ön plana çıkaranlar olur, aralarında ihtilâflar baş gösterir. Kimileri bağy edip Allah’ın hidâyetinden, aydınlık yolundan saparlar. İhtiraslar çoğalır, dünyaya meyleder, âhireti unuturlar. Bu sebeple ayrılık ve fitne zuhur eder, dinden sapmalar çoğalır. Onlar artık din, kitap tanımazlar. Onların ahit ve antlaşmaları da olmaz. Orada can, mal, akıl, nesil ve din emniyetleri de kalmaz. Orada her şey onların hevâlarına/arzularına göre ayarlanır.
Eğer güçlü iseler, birtakım değerleri ayaklar altına alırlar, ezmeye, sömürmeye ve yok etmeye çalışırlar. Artık öylesi ortamlarda; peygamberi kendisine örnek edinen, Kitabı rehber (imam) edinen mü’minler için ağır sorumluluk başlar, o sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmaları gerekir: “Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün imamlarına/önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.” 406
403] 17/İsrâ, 71
404] 18/Kehf, 49
405] 11/Hûd, 17
406] 9/Tevbe, 12
İMAM
- 109 -
Peygamberin çizgisini tâkip eden tevhidî topluluk, içinde yaşadıkları câhilî toplumun önderlerine karşı uyanık ve dikkatli olmak zorundadır. Zira, onlar gücü ellerine geçirdikleri zaman, ekini ve nesli ifsad ederler.407 Bunu gerçekleştirirken ne söz/ahit, ne de antlaşma tanırlar. Artık orada insanların hürriyetleri ellerinden alınır ve insanlar tâğûtî otoritenin kulu haline getirilirler. Orada zulüm ve haksızlık yaygınlaşır. Küfrün imamları/önderleri, otoritelerini süreklileştirebilmek için, insanların bilinçsizleştirilmeleri ve sorumluluk duygularını kaybetmeleri gerekir. Bu tâğutlar, fikir ve düşünce hürriyetini kendi ölçülerine göre belirler, birtakım tabular oluştururlar. Bilinçsizleştirdikleri yığınların kaybolan değer yargılarının yerine, küfrün imamları/önderleri, kendi değer yargılarını enjekte ederler ve bunları toplumun sahiplenmesini isterler.
Böyle bir toplumda, bilinçli kimselere haksızlık karşısında susmayan inançlı insanlara çok büyük görevler düşer. Zira Allah, insanları bilinçlenmeye ve akletmeye çağırır. Allah, kullarını, kullara kul olmaktan kurtarıp sadece kendisine kulluk yapmalarını sağlayarak gerçek hürriyetlerine kavuşmalarını ister. İşte bu sebeple, küfrün önderleri olan müstekbirler, fırsatını buldukları an müslüman dâvâ erlerini ve onların imamlarını yok etmeye çalışırlar. Rabbimiz ise, müslümanların Kur’an’ı kendilerine imam (rehber) edinmelerini istemektedir.
Kur’an bize rehberlik ederek küfrün önderlerine karşı sürekli bir mücâdele içerisinde olmamızı öğütler; onlarla savaşmamızı emreder.408 İşte bu savaş, yani cihad, organize olmuş imamlı bir cemaatle olur. Toplum, müttakî bir topluluktur. İmamları ise takvâ sahiplerinin önderidir. Onlara takvâda öncülük eder. Bu toplumda bütün hesaplar âhiret üzerine yapılır, âhireti kazanmanın mücâdelesi verilir. “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine imam/önder kıl!’ derler.” 409
İmam, bir rehber ve önderdir; insanlara öncülük eder. İmâmet ise bir makamdır, rehberlik ve önderlik makamı. İmâmet, Âdem’le başlamış ve Rasûlullah’a kadar kesintisiz olarak vahiyle birlikte devam etmiştir. Rasûlullah’tan sonra ise bu makam, O’nun getirdiği Kitab (Kur’an)’a vâris olan, Kitabı yaşayıp toplumda yaşanılır kılabilmek için mücâdele veren imamlar tarafından sürdürülecektir. İşte bu imamlar, Rasûl’ün getirdiği şeriatı uygulamada ve dini insanlara tebliğ etmede O’nun halefidirler. Bu makama getirilen insanın Kur’an’ı kendisine rehber, Rasûlullah’ı ise örnek edinerek muttakî olması gerekir. Peygamber’in soyundan da gelse zâlim olanlar bu makama gelemezler. 410
Firavunî sistemlerin temeli, zora ve zulme dayanır. Orada insanlar gruplara, partilere ayrılarak güçsüzleştirilerek birlikleri yok edilir. Bu sistemlerin zulüm ve sömürülerinden kendilerini korumaya çalışanlar, Firavunların/küfür önderlerinin kendilerine müsaade etmiş oldukları yasalar çerçevesinde hareket ederler. Bu sebeple orada güç ve inisiyatif Firavunların elindedir, onu diledikleri gibi kullanırlar. Tüm mücâdeleci hareketleri kontrolleri altında tutarlar.
Allah ise zayıf bırakılmış, ezilen ve sömürülen müstaz’af halka seslenerek onları birlik olmaya, yeniden imâmeti diriltmeye ve müstekbirlere karşı mücâdeleye
407] 2/Bakara, 205
408] 9/Tevbe, 12
409] 25/Furkan, 74
410] 2/Bakara, 124
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dâvet ediyor, kendilerine lütufta bulunarak onları yeniden önderler yapacağını, ezilmiş ve sömürülmüşlükten kurtaracağını ve ne yapmaları gerektiğini anlatarak uyarıyor. “Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere) lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler kılalım (ötekilerin yerini aldıralım).” 411
“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Rasûlüne icâbet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz O’na götürülüp toplanacaksınız.” 412
İman edenler, imanlarının gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına dikkat etmeliler. Bu çağrının gösterdiği hedefin gerçekleşebilmesi için gerekli güç ve çalışmayı ortaya koymalılar. Zira bu çağrı iman edenlere hayat bahşedecek bir dâvettir. İmâmet kurumunun yeniden gerçekleşebilmesi için imamlı cemaatlerini oluşturmaları gerekir. Zira Allah’ın huzuruna götürüldükleri âhiret gününde bu ağır sorumluluk gerektiren görevlerini yerine getirmemenin ne anlama geldiğini bilirler.
Her imam, kendi cemaatini oluştururken, İslâm’ın karşısında insanlar da oluşacaktır. Bu insanlar da küfrün imamlarıdır. İnsanları kendi küfür yollarına dâvet ederken, kendi küfrî toplumlarını oluştururlar. Artık orada iki ayrı topluluk oluşmuştur. Bir yanda insanları Allah ve O’nun dinine çağıran imam ve beraberinde oluşan “İslâm toplumu”, diğer yanda, insanları ateşe (cehenneme) çağıran küfür imamları ve beraberinde oluşan “câhiliyye toplumu”.
Bu iki toplumun da inandıkları bir rabbi, bir dini vardır. Bu topluluklar, âhirete imamlarıyla birlikte giderler. Peygamber’i, O’nun getirdiği Kur’an’ı ve Kitap’la insanlar arasında hükmeden Peygamber’in halefi olan imamları kendisine rehber edinenler âhirette O’nunla beraber cennete girerler. Allah, Kur’an ve Peygamber’i tanımayan veya bunları tanıdığını iddia etmesine rağmen, Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip kendi yanlarından sistem belirleyerek insanları onunla idare edenleri önder ve rehber edinenler de âhirette o imamlarıyla birlikte ateşe girecekler, cehenneme atılacaklardır.
Her ümmetin peygamberi Allah huzurunda şâhidlik edecek413 ve “Yâ Rabbi, Senin dinini, Senin mesajını insanlara ulaştırdım, onlara Kitap’ta belirlediğin hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru düşünme ve uygulama biçimini öğrettim” diyecektir. Rasûlullah’ın ümmeti, sadece kendi bulunduğu dönemde yaşayıp da dâvetini kabullenerek onun gereklerini yerine getiren insanlarla sınırlı değildir. Bu ümmet, O’nun risâlet döneminde başlayıp kıyâmet gününe kadar getirmiş olduğu dine girerek ona uygun amellerle imanını doğrulayarak onun göstermiş olduğu yolda yürüyen ve o dinin sürekli yaşanılabilmesi için dâvet ve cihad görevini yerine getiren insanların tamamından oluşmaktadır.
Biz de, bizim için çizilmiş olan bu yolda imamlarımızı hangi ölçüye göre tesbit etmiş olduğumuza, kimleri imam olarak tanıdığımıza dikkat edelim. Dikkat edelim ki, âhiretimizi kurtarmaya çalışmış, görevimizi yapmış olabilelim; âhirete imamımızla birlikte gideceğimizi unutmayalım. Onlar bizim hakkımızda orada
411] 28/Kasas, 5
412] 8/Enfâl, 24
413] 4/Nisâ, 41
İMAM
- 111 -
şâhidlik edeceklerdir.
Kur’an’da belirlenen imamlı cemaatimizi oluşturarak, âhirette kurtuluşumuzu sağlayacak davranış içerisinde olalım. Bu ümmetin kıyâmete kadar devam edebilmesi için bizden sonra gelen nesillere bu kurumu sapasağlam, tertemiz bir vaziyette bırakalım ki, kurtuluşa erenlerden olabilelim. “İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.”414; “Muhakkak ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.” 415
İşte Allah’ın tarif ettiği ideal toplum. İslâm’ı kendine din olarak seçmiş, Allah’a iman ederek yalnız O’nu Rab edinmiş, kulluğunu sadece O’na yaparak başka hiçbir şeyi ortak tanımayan, sahte rableri reddederek onların yaşam biçimlerini ve ideolojilerini kabul etmeden, kıble edinilen çeşitli şeylere yönelmeyip sadece Rabbimizin belirlediği kıbleye yönelen, Kur’an’da tarif edilen, özellikleri belirtilen şahsı kendisine imam edinerek, başkalarını önder ve rehber edinmeyen muttakî toplum; işte kurtulacak olan cemaat de budur. 416
Zâlim ve Fâsığın İmâmeti
Yüce Allah, kulu ve elçisi olan İbrâhim’i (a.s.) ateşten koruduğu gibi, evlâtlarını da korumuş ve onlara peygamberler arasında üstün mevki ve mertebe de vermiştir. Kur’ân-ı Kerim Hz. İbrâhim’in önderliğinden ve evlâtlarından şöyle bahsediyor: "Bir zamanlar Rabbi İbrâhim'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; 'Ben seni insanlara imam/önder yapacağım' demişti. 'Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)' dedi. Allah: 'Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)' buyurdu."417 Allah Teâlâ, sevdiği kulu İbrâhim’i herkesin tâbi olduğu bir imam/önder yaptığını beyan ediyor. Çünkü İbrâhim (a.s.), Yüce Allah’ın sınavlarını tümüyle ve en güzel şekilde kazanmıştı.
Yüce Allah, kulu ve elçisi olan İbrâhim’i (a.s.) ateşten koruduğu gibi, evlâtlarını da şirk ve haramlardan korumuş ve onlara peygamberler arasında üstün mevkî ve mertebe de vermiştir. Yüce Allah, sevdiği kulu İbrâhim’i herkesin tâbi olduğu bir imam/önder yaptığını beyan ediyor.418 Çünkü İbrâhim (a.s.), Allah’ın sınavlarını kazanmıştı. Allah’ın kendisini insanlara imam kılacağını beyan edince, İbrâhim (a.s.) kendi soyundan da imamlar isteyince, Allah “zâlimler imamlık/önderlik hakkına sahip olamazlar” karşılığını vermiştir. Hiçbir zâlim, imam olamaz, kendisine uyulan önder olamaz, buna hakkı yoktur. Allah’ın imâmet ahdine hiç bir zâlim eremez.
Bu konuda Fahreddin Râzi şöyle der: “Onlar (zâlimler), Allah’ın emirlerinin kendilerine emanet edildiği kişiler olamaz. Kendilerine uyulamaz. Dolayısıyla imam (önder, lider) olamaz. Böylece fâsığın imâmetinin bâtıl olduğu bu âyetin delâleti ile sâbit olmuştur. Efendimiz buyuruyor ki: “Yaratana isyan konusunda hiçbir mahlûka itaat yoktur.”419 Ve yine bu âyet-i kerime gösteriyor ki, fâsık hâkim
414] 3/Âl-i İmrân, 104
415] 21/Enbiyâ, 92
416] C. Tayyar Soykök, Kur'an'da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62, 64
417] 2/Bakara, 124
418] 2/Bakara, 124
419] Müslim, İmâre, 38, hadis no: 1839
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olamaz. Hüküm mevkiine geçtiği zaman, onun verdiği hükümler uygulanamaz. Şehâdeti kabul edilmez ve Rasûlullah’tan naklettiği hadis benimsenemez. Fetvâ verirse fetvâsına itibar edilmez. Namaz için öne geçirilemez.” 420
Görüldüğü üzere imamlık veya diğer bir adıyla önderlik, sıradan basit bir görev değildir. Babadan oğula geçen veya soy sop takip eden bir verâset malı olmadığı gibi, zâlim, fâcir, fâsık, münâfık ve müşrik gibi kimselerin de gelip oturduğu bir makam değildir. İmamlık; iman, amel, şuur ve yaptırıcı güce sahip olanların hakkıdır. Bu üstün meziyetlere sahip olmayanlar babası ve atası ne olursa olsun, o yüce makama getirilemez. İslâm, bir saltanat ve hükümdarlık dini değildir. İslâm, hak ve adâlet dinidir. Kim o mertebeye ulaşırsa onun hakkıdır.
İmamlığı sadece bir devlet başkanı olarak düşünmek doğru değildir. İmamlık; risâlet imamlığı, hilâfet imamlığı, devlet imamlığı, cemaat imamlığı ve namaz imamlığı şeklinde geniş bir muhtevâya sahiptir. Hangi şekliyle olursa olsun, o makamlara geçecek şahsın zâlimlik, fâsıklık ve benzeri sıfatlardan uzak kalarak tam bir adâlet sıfatına sahip olması şarttır. Allah Teâlâ’nın İbrâhim’e (a.s.) söylediği “zâlimlere imamlık ahdim erişmez” ifadesi, sadece İbrâhim nesline münhasır değildir. Her dönemde geçerli bir kuraldır. Zâlimlik ve fâsıklık yaparak Allah’ın dinini hafife alan herkes için geçerli bir ölçüdür bu. Dün de, bugün de, yarın da olsa zâlimler, bu yüce makama getirilemez. Şirk, en büyük zulüm421 olduğu için, müşrik bir kimse büyük bir zâlimdir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen zâlimlerin ta kendisi422 olduğundan Allah’ın indirdiği dışında, O’na ters yasa veya hükümle hükmetmek, insanları yönetmek zulüm olduğu gibi bu yönetici de zâlimin ta kendisidir.423 Zulmün zıddı, adâlettir. Allah adâletle davranmayı emretmektedir.424 Bütün bunlarla birlikte nefsine uyduğundan, câhillik ve başka sebepler yüzünden adâletten ayrılan kimse de zâlimdir. Ve zâlimlerin imam/önder/lider olma hakkı yoktur. 425
İslâm siyâset tarihinde hiçbir fakîh, kâfirin imâmetini/yöneticiliğini tartışmamıştır. Çünkü Kur’an’la sâbittir ki, kâfirlerin mü’minler üzerinde velâyet hakkı yoktur: “Allah kâfirlere mü’minler üzerine asla velâyet hakkı tanımamıştır.”426 Tartışılan konu, fâsık ve zâlimin imâmeti ve yöneticiliğidir.
Bu konuda Hâricîler’i bir kenara bırakırsak, birbirine zıt iki görüş vardır orta yerde. 1- Mürcie’nin görüşü: Bunlar, “olan” olması gerekendir, deyip statükoyu savunanlardır. Bunlara göre, eğer birileri herhangi bir yolla yönetimi ele geçirmişse bunun ele geçiriliş tarzına bakılmaz. O yönetici zâlim ve fâsık olsa da meşrû addedilir. 2- Mu’tezile: Bu kesim de fıskı ve zulmü görülen bir yöneticinin yönetimi gayr-ı meşrûdur. O meşrû olmadığı gibi, o yönetimde görev yapan hâkimlerin -isterse Allah’ın indirdiğiyle hükmetsinler- hükümleri meşrû değildir.
Bu noktada İmam Âzam, daha dengeli bir tavrı benimsemiştir. Zâlim ve fâsığın yöneticiliğini kabul etmemekle birlikte, sosyal faâliyetlerin yürütülmesi
420] İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, c. 2, s. 536
421] 31/Lokman, 13
422] 5/Mâide, 45
423] 5/Mâide, 45
424] 16/Nahl, 90
425] Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s. 46-49
426] 4/Nisâ, 141
İMAM
- 113 -
gerektiğini kabul ederek, eğer kendisi âdilse zâlim imamın/halîfenin kadısının (hâkiminin) hükmünü kabul etmiş, sorumluluğu ferdin kendisinden başlatmıştır. İmam Âzam, zâlim ve fâsık bir yönetimde görev alma konusuna bireysel açıdan yaklaşıyordu. Eğer fâsık bir rejimde fert, bulunduğu makamda İslâm’ın ahkâmını icrâda bir engelle karşılaşmıyorsa onun o makamda bulunmasına cevaz veriyordu. Ancak, ferdin fâsık ve zâlim olması durumunda bunu meşrû saymıyordu. Tekrar başa dönerek, sorumuzu soralım: İmam Âzam’ın zâlim ve fâsığın imamlığı/yöneticiliği konusundaki net görüşü ne idi? Bu sorumuza Mekkî ve Kerderî’nin ortaklaşa aldıkları İmam Âzam’ın bir ictihadında cevap buluyoruz:
“Fey’i (İslâm devletinin gayr-ı müslimlerden aldığı vergiyi) meşrû olmayan yollarda harcayan, ya da zulümle hükmeden ve Allah’ın emirlerini terkedip yasaklarını irtikâp eden kimsenin imamlığı/yöneticiliği bâtıldır. Onun vereceği emirler ve hükümler geçersizdir.” Bazıları, İmam Âzam’ın “fâsık imamın ardında namaz kılınabilir ve eğer âdil ve sâlih ise yönetici zâlim de olsa o yönetimin Kur’an ile hükmeden kadısının hükmü geçerlidir” görüşleriyle; “zâlim ve fâsık’ın yöneticiliği gayr-ı meşrûdur; onun hükümleri geçersiz, ona yapılan biat bâtıldır” ictihadı arasında bir çelişki olduğu zehâbına kapılmıştır.
İmam Âzam’ın namaz için fâsığın imâmetine, zâlim bir yönetimde kadılık yapan âdil birinin meşrû hükmünü tenfîze cevaz verişinden yola çıkanlar “yanlıştan yanlış gelir” mantığıyla onun fâsık ve zâlimin imâmetini/yöneticiliğini de kabul ettiğini sanmışlardır. Yani, “zâlim imamın/yöneticinin hükmü ne ise, onun tâyin ettiğinin hükmü de aynıdır” demişlerdir. Bazıları bu zanlarından dolayı Ebû Hanife’yi tâviz vermekle suçlarken, bazıları da yine bu yanlış anlayışı kendi bâtıl görüşleri olan zulümle uzlaşma çarpıklığına dayanak göstermişlerdir. İkisi de yanlış.
Hanefî mezhebinin ünlü imamlarından Ebûbekir Cessas’tan dinleyelim: “İnsanlardan bazıları Ebû Hanife’nin fâsığın imâmetine ve hilâfetine “olur” verdiğini ve halîfeyle hâkimin arasını ayırarak onun hükmünü câiz görmediğini zannederler. Bunu kelâmcılardan Zürkan adında biri söylemiştir. Kuşkusuz bu lakırdı asılsızdır. Ebû Hanife’ye göre halife ile onun atadığı hâkim arasında (yönetme hakkı ve meşrûiyet açısından) bir fark yoktur. Yönetime gelişleri ve getirilişleri (hâkimin kendisi âdil ve sâlih de olsa) gayr-ı meşrûdur. Çünkü her ikisinin meşrûiyetinin şartı da âdil olmaktır. Fâsığın hilâfeti ve hâkimliği meşrû olmadığı gibi, şâhitliği de kabul edilmez. Eğer Peygamber’den rivâyet ettiği hadis varsa o da alınmaz.” 427
Ebû Hanife şöyle der: “Ümmetin malını meşrû olmayan yollarda harcayan, ya da zulümle hükmeden ve Allah’ın emirlerini terkedip yasaklarını irtikâp eden kimsenin yöneticiliği bâtıldır. Onun vereceği emirler ve hükümler geçersizdir.”
Cessâs, “Zâlimler ahdime nâil olamazlar.”428 âyetinden hüküm çıkarırken şunları söyler: “Bu âyetin delâletiyle fâsığın imamlığının/yöneticiliğinin bâtıl olduğu anlaşıldı. Fâsık ve zâlim biri halife olamaz. Hatta bu karakterde olanlar, herhangi bir biçimde yönetim makamına gelseler, fıskları yüzünden halkın kendilerine uymaları gerekmez. Bu konuda Rasûlullah şöyle buyuruyor: “Allah’a isyanda kula itaat
427] Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, I/86 Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, I/86 Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, I/86
428] 2/Bakara, 124
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoktur.” Bu hadis de delâlet eder ki; fâsık biri hâkim olamaz; hükmettiği zaman verdiği hüküm yerine getirilmez, şâhitliği kabul edilmez, Peygamber’den rivâyet ettiği hadis alınmaz, müftü olup fetvâ verdiğinde fetvâsına uyulmaz.” 429
İbn Abbas, bu konuda şöyle der: “Zâlime verilen söze (biat) vefâ gerekmez. Eğer ona verdiğin sözü yapmayınca zulme uğrayacaksan, o zaman sözünü yerine getir.” Hasan Basrî ise şu açıklamayı yapar: “Zâlimlere verilmiş ahid yerine getirilmez. Allah âhirette onu yerine getirmeyen kişiyi sorumlu tutmayacağı gibi, ecrini de artırır.” 430
İmam Âzam’ın zâlim ve fâsığın (kâfirin değil) yöneticiliği konusunda hem böylesine pratik, hem de ideal bir yaklaşımı benimsemesi, üzerinde durulması gereken bir konu. İmam bu yaklaşımıyla olayı ferdin kendisinde başlatmış, kişiyi kendi yaptığı eylemlerle karşı karşıya bırakmıştır. Böyle yapmakla “olan” ile “olması gereken” arasındaki tercihte bocalayan birçok insana çıkış yolu göstermiştir. Bu yol, anarşiye meydan vermeden zulme karşı çıkmanın yoludur. Bu yol, toplum için ferdin önceliklerini, fert için toplumun önceliklerini ihlâl etmeden yaşayabilmenin adıdır. Bu yol, zâlim ve fâsık yöneticileri aklamak için kendilerince meşrû birtakım mâzeretler uyduranların mâzeretlerini iptal eden yoldur. Ümmetin tepesine musallat olan zorbaların elinden ümmeti kurtarmak için bulunmuş dengeli bir mücâdele metodudur. İmam Âzam, insanlara, zâlim ya da mazlum olmaktan başka seçenek bırakılmayan ortamlarda, dengeli bir çözüm, meşrû ve pratik bir çıkış yolu göstermiştir. 431
Zâlim ve Fâsık İmama Karşı Kıyam Hakkı
İmam Âzam, zâlim ve fâsık yönetime karşı müslümanların silâhlı başkaldırısını emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker farîzasının bir parçası olarak görmüştür. Bu konuda İmam Ebu Hanife ilk değildir. Emevîler, hilâfeti ellerine geçirdiğinden beri silâhlı kıyamı savunan sahâbe ve ulemâ eksik olmamıştır.
Sahâbeden Hicr bin Adiyy ve arkadaşları bu görüşteydiler ve yönetim tarafından katledildiler. Hz. Âişe ve Abdullah bin Mes’ud gibi ünlü isimler de bu çıkışları desteklediler. Hz. Hüseyin, zâlim ve fâsık yönetime karşı kıyâmın (hurûç ale’s-sultan) farziyyetine inanıyor ve bu uğurda şehâdeti göğüslüyordu. Hz. Ebûbekir’in torunu Abdullah bin Zübeyr de aynı inanç uğrunda mücâdele vermiş ve şehid edilmişti. İbn Eş’as ayaklandığında tâbiînin en ünlü âlimleri onun bu çıkışının şer’î olduğunu ilân ederek halkı yönetime karşı onu desteklemeye çağırıyorlardı. Bu cümleden olarak İbn Ebî Leylâ, eş-Şa’bî, Ebu’l-Bahterî ve Said bin Cübeyr’i sayabiliriz. Zamanlarının en ünlü fakîhleri olan bu zatlar İbn Eş’as kıyâmının içinde yer almışlar, bizatihî yardımcı olmuşlardır.
Hasan Basrî de kıyamları meşrû görmekle birlikte, başarılı olmasını şart koşmuş, başarılamaması durumunda çok kan dökülür gerekçesiyle kıyamların içinde bizzat yer almamıştır. Ancak, yönetimin verdiği maaşı reddetmiş, işledikleri zulümleri bir bir saymış, bunun gıybet olacağını söyleyen bazılarına “zâlimin zulmünü dile getirmek gıybet değildir” demiştir. Bu dönemde, her tarafta zâlimler tarafından oluk oluk müslüman kanı akıtılırken âlimlerden bazılarının “ilim” adı
429] Cessâs, a.g.e., I/86
430] Cessâs, a.g.e., I/85
431] Mustafa İslâmoğlu, İmamlar ve Sultanlar, s. 239-242
İMAM
- 115 -
altında fer’î meselelerle halkı oylamasına içerleyen Hasan Basrî hayretini şöyle dile getirecektir: “Ne garip! Müslümanların kanlarının köpek kanı gibi akıtılmasına aldırmayanlar, pire kanının hükmünü soruyorlar.”
İmam Zeyd ile İmam Muhammed ve İbrahim’in kıyamlarında İmam Âzam’ın sergilediği tavır oldukça nettir. Kıyâmını Bedir Zaferi’ne benzettiği İmam Zeyd’e elinden gelen her türlü yardımı yapması, onu çağının diğer fakîhlerinden ayıran en önemli boyutudur. Bu olaylarda verdiği fetvâ ve sergilediği tavırlardan anlaşılan o ki İmam Âzam, İmam Zeyd ile İmam Muhammed ve İbrahim’e biat etmişti. İmam, İbrahim bin Hasan’ın kıyâmında “boynumuza ipler takılsa yine de sözünden dönenlerden olmayacağız” diyordu. Basra’lı tâbîsi Ebû İshak’a: “İbrahim’in safında cihad eden kardeşinin aldığı sevap, senin kâfirlerle giriştiğin savaşta aldığın sevaptan üstündür” diyordu.
İmam Âzam’ın zâlim ve fâsık yönetimler karşısında gösterdiği bu tavır konusunda çağdaşlarından fakîh Evzaî şöyle der: “Ebû Hanife’nin tüm ictihadlarına tahammül ettik. Ne ki, bu kez zâlim ve fâsık yöneticiye karşı silâhlı kıyâmı kabullenerek, üzerimize kılıçla geldi. Emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker’in vücûbuna inanıyordu. Kendisine bu konuda hüküm soranlara Rasûlullah’ın şu hadisini naklediyordu: “Şehidlerin en erdemlisi Hamza bin Abdulmuttalib ve zâlim yöneticiye iyiyi emredip kötüden sakındırdığı için öldürülen kimsedir.” 432
İmam Âzam, bu ictihadının altını kanıyla imzalamış, Allah da onun adını yüceltmiş ve ebedîleştirmiştir. İmam Âzam’ın bu konudaki ictihadlarını ve tavrını çok net bir biçimde özetleyen Hanefî mezhebinin ünlü imamı Ebûbekir el-Cessâs, yöneticilerin zulmüne ve fıskına karşı hassâsiyetini yitiren kimi tâvizkâr âlimleri eleştirerek şunları söyler: “Geçmişte ve günümüzde câhil ve lüzumsuz bazı hadisçiler hâriç İslâm ümmetinin âlimlerinden hiçbiri böyle bir durumda silâhlı kıyâma karşı çıkmadı. Bu câhil ve lüzumsuzlar, bağî olan topluluğun öldürülmesini, emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker’in silâhla yapılmasını hoş görmeyip ona karşı çıktılar. Allah’ın şu âyetini işittikleri halde silâhla emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker’i fitne sayıp azgın zorbaların öldürülmesini kerih gördüler: “Saldırganlık yapanlarla Allah’ın hükmüne boyun eğinceye kadar savaşın.”433 Âyetin lafzı, savaş işinin kılıç, ya da başka silâhlarla olmasını gerekli kılıyor.
Bazıları, sultanın zulmüne, fıskına, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı canlara kıymasına, karşı konulamayacağını, ancak sultanın dışındaki yöneticilere de silâhsız olarak sözle, ya da başka bir biçimde karşı konulabileceğini söylemekle ümmete düşmanlardan daha beter kötülük ettiler. Çünkü onların bu gibi fetvâları insanları zorbaları öldürmekten, zâlim ve günahkâr yöneticiye karşı koymaktan alıkoydu. İnsanlar ne zaman zâlim yöneticilere ma’rufu emredip -velev ki silâhla olsun- münkerden nehyetmediler, işte o zaman tüm İslâm topraklarını kesif bir zulüm bulutu kuşattı. Din de gitti, dünya da gitti elden ve birçok zındıka akım türedi.” 434
432] Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I/87
433] 49/Hucurât, 9
434] Cessâs, a.g.e. II/320-321; M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 246-249
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cemaat/Teşkilât İmamlığı
Resmî veya gayr-ı resmî cemaatler, sivil toplum kuruluşları olduğu için, toplumu İslâmî anlamda değiştirme ve dönüştürme çabaları yönünden kaçınılmaz birlikteliklerdir. Dâvâyı benimsemiş müslümanlardan oluşan bir cemaatin veya bunların oluşturduğu teşkilâtın imamı/lideri, insanları Allah rızâsı idealine, müslümanca faâliyet ve özellikle dâvetçi/tebliğci kimliği kazandırmaya yönelik çalışmaları organize eden kimsedir. Cemaat imamının liderliğinin kabulü ve ona itaat, dinin bu konudaki tavsiyesi doğrultusunda gönüllü bir tercihe dayanmaktadır. Bu imamlıkta, insanları belli ideallere inandırarak ve gönüllerini kazanarak sevk ve idare etme kural ve yeteneği geçerlidir.
Cemaat liderliği, "belirli grupları veya toplulukları mecburî olmayan yöntemlerle, planlanan hedeflere doğru yönlendirme tekniği"dir. Çünkü liderlik; hem kendini yetiştirme ve yenileme, hem de başkalarını etkileme ve sürükleme becerisidir. Gerçek ve başarılı imam/lider, bir yandan kendisini ve cemaatini iyiye doğru değiştiren, bir yandan yeni ve yeterli stratejiler geliştiren, bir yandan da farklı karakter ve yetenekteki insanları aynı hedefe doğru sevk ve idare eden kimsedir. Özellikle İslâmî cemaat ve hareketlere imamlık/liderlik yapacak şahsiyetler, bu "başkanlık", "ağabeylik", "hocalık" makamını, bir nimet ve ganimet değil; ilâhî bir emânet ve büyük bir mes'ûliyet kabul ederler/etmelidirler. Bu çeşit yapılanmaların başında imam konumundaki kişilerde şu özelliklerin bulunması gereklidir:
1- Sağlam Bir İman ve İstikamet: Müslümanlara başkanlık yapacak kimselerin bâtıl düşüncelerden uzak, kâmil/sağlam bir imana ve en azından haramları terkettirip farzları yaptıran bir takvâya sahip olması gerekir. Dinî konularda ve İslâmî yaşayışta titiz ve dürüst olmayan kişiler, ahlâkî zaafları terkedip kendini düzeltemeyen şahsiyetler, cemaatleri üzerinde itimat ve itibar/saygınlık telkin edemezler. “(Nefsin kötü arzularına ve İslâmî hayatın zorluklarına) Sabrettikleri ve âyetlerimize yakînî olarak (kesin bir şekilde) iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/rehberler yaptık.”435 Bu âyet, anlatılan gerçeğe dikkatimizi çekmektedir. “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bizi takvâ sahiplerine imam/önder kıl!’ derler.”436 Takvâ sahiplerine önder olmak, takvâda da önder olan bir yaşayış gerektirecektir.
2- Zihnî Yetenek ve Kültür: İmamlık yapacak kimselerin süper zekâya sahip olmaları şart değildir. Ancak, İslâm'ı, çağı ve çevreyi yorumlamada ve uygulamada, hatta gerektiğinde özel yöntemler ve orijinal fikirler ortaya koyabilme hususunda yeterli ve yetenekli olmalıdır. İslâm'ı ve hareketi hazmedip özümsemiş, düşünen, değerlendiren, mukayese ve muhâkeme eden, fikir üreten bir kafa yapısına sahip bulunmalıdır.
3- Sosyal Kabiliyet: İnsanlara ve özellikle muhâtabı olduğu cemaat ve teşkilat mensuplarına, onların ilgi ve bilgi seviyelerinden yaklaşamayan, onları kendi ayarlarında ve kendi diyarlarında idare etmesini ve bununla beraber dâvâ istikametinde sürüklemesini başaramayan kimseler imam olamazlar, başkanlık ve ağabeylik yapamazlar. Çünkü imamlık/liderlik, başkaları yoluyla iş başarmaktır.
435] 32/Secde, 24
436] 25/Furkan, 74
İMAM
- 117 -
Çok çalışmak ve her işi yapmaktan ziyade; iyi bir organizatör olmak, uygun işe uygun adam seçip o işi severek yaptırmaktır. Her işe kendisi koşan, her şeyi bizzat kendisi yapmaya çalışan lider başarılı olamaz. Lider; otoritesini kullanarak organize yapan, uygun görev bölümü hazırlayan, arkasından takip ve değerlendirmeyi unutmayan ve sonunda eksikleri tamamlayan ve boşlukları dolduran ve ikinci bir girişimde aynı hataları tekrarla(t)mayan kişidir.
4- İstişâre ve Adâlet: Her çeşit imamlık/yöneticilik için Kur'an'ın temel prensiplerinden ikisidir istişâre ve adâlet. "İş (yönetim) hakkında onlarla istişâre et, onlara danış, Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a tevekkül et, O'na dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever."437; "Onların işleri, aralarında şûrâ/danışma iledir." 438; "Allah size, emânetleri mutlaka ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder."439; "Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı/iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder."440 İstişâre edilecek insanlarda bulunması gereken vasıfların başında iki husus, vazgeçilmez şarttır: O konuda ehil/uzman olmak ve emîn/güvenilir olmak.
5- Kararlılık, Cesâret ve Metânet: İmamlık yapacak kişiler, gereken her hususta o konunun uzmanlarıyla, kendi yardımcıları ve çevresindeki yakınlarıyla istişâre yapmalı, ortaya atılan fikir ve önerileri dikkate almalı ve sonunda kendisinde hâsıl olan vicdanî kanaatine göre verdiği kararı uygulamada cesaret ve ciddiyet sahibi olmalıdır. "Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a tevekkül et, O'na dayınıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever."441 Karar vermede tereddüt gösteren ve kararı geciktiren veya sık sık karar değiştiren tipler, başarılı olamaz. İmam, kendisinin bir otorite olduğunu/olması gerektiğini unutmamalı, cesaretle bazı kararlar alıp uygulamaya koymak zorunda olduğunu unutmamalıdır. Kararsız, korkak ve özgüveni olmayan liderler, beklentiye cevap veremez, çevresinden gereken saygıyı duyamazlar.
6- Problem Çözmede Mârifet: Liderler, ânî ve yeni problemleri çözmede, zorlukları ve olumsuzlukları yenmede girişimci ve becerikli olmalıdır. Problemleri, tehdit ve tehlike derecesine göre sıraya koymada, problem çözümünde orijinal ve yeni metodlar uygulamada keşfedici bir karaktere sahip bulunmalıdır. Sıkıntı ve saldırılar karşısında yılgınlığa ve şaşkınlığa kapılmamalıdır. En zor anlarda bile çevresine ümit ve gayret aşılamalı, onların hırs ve heyecanını diri tutmalıdır. Sık sık paniğe kapılan, pısırıklık psikolojisinden kurtulamayan tipler, imamlık/liderlik yapamazlar. Altından kalkamayacağı sorunları, varsa bir üst makama iletmeli, kendinden daha tecrübeli insanlardan yardım istemelidir. "Onlara (İslâmî cemaat ve hareketle ilgili) güven veya korkuya dair haber gelince hemen onu yayarlar (Bu tür haberlerin psikolojik veya stratejik yarar veya zararını hesaba katmazlar). Hâlbuki o haberi Rasûl'e veya aralarında emir ve yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasında olayın içyüzünü anlayanlar o haberin ne anlama geldiğini (ve yayılıp yayılmaması gerektiğini) bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve merhameti olmasaydı, (böyle rastgele haber ve yorum yaymaktan dolayı) pek azınız hâriç şeytana uyup giderdiniz." 442
437] 3/Âl-i İmrân, 159
438] 42/Şûrâ, 38
439] 4/Nisâ, 58
440] 16/Nahl, 90
441] 3/Âl-i İmrân, 159
442] 4/Nisâ, 83
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
7- İletişim ve Hitâbet: İnsanları etkilemede, onları kudsî hedeflere yönlendirmede hitâbetin büyük önemi vardır. İnsanları yönetme ve çalışmaları organize etmede iletişim, temel unsurlardan biridir. Bunun için de konuşma düzgünlüğü, çekiciliği, güzelliği ile ifade tarzı/üslûp, hayatî öneme sahiptir. Konuşmaların "dinle beni"si, yazıların "oku beni"si olmalı, sıkıcı değil; çekici ve câzip olup, uyuyanı uyandırmalıdır. Konuşma konuları önceden planlanmalı, toplumun/cemaatin karşısına hazırlıksız çıkılmamalıdır. İletişim araçlarından yararlanmasını bilmelidir. Hz. Mûsâ'nın konuşma kabiliyetini ve ifade yeteneğini artırması için Allah'a şu duâsı, mesajın gerekli etkisi açısından hitâbetin önemini vurgulamaktadır: "Rabbim! Ruhuma/gönlüme genişlik ver. Kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden; ki anlasınlar sözümü." 443
8- İktisat, Kanaat: İmamlar, her türlü israfı önleyici tedbirleri almak zorundadır. Malî kaynakların ve maddî imkânların çarçur edilmesinin önüne geçtiği gibi; eleman ve ekip israfına da, zaman ve imkân israfına da izin vermemelidir. Üç kişinin başarabileceği işe beş kişi görevlendirmek, ekip israfı; hatiplik ve ağabeylik yapacak kapasitedeki insana afiş astırmak da eleman israfıdır. Güncelliğini yitirmiş konuları konuşmak ve yazmak, zaman israfıdır. Cemaatin/ümmetin parası, emânet bilinciyle değerlendirilmeli, kaliteli işler ve ürünler ucuz maliyete getirilmeye çalışılmalıdır. İhtiyaçla lüks karıştırılmamalıdır. Reklâm ve vitrine ayrılacak bütçe, çalışma ve eylemlerin önüne geçmemelidir. Ayrıca, töhmet ve zan altında kalmamak için, her şeyin kuruşu kuruşuna hesabı tutulmalı, bu konuda şeffaf olmalıdır. "Allah, israf edenleri sevmez."444 İsraf, aşırılık demektir; bu tavır da tepkiyi doğurduğundan itaat ve emre uymayı imkânsız hale getirir: "İsraf edenlere itaat etmeyin!"445; "Gereksiz yere saçıp savurma. Böylesine israf edip saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleri/dostlarıdır."446 Plansız, programsız, hazırlıksız, ekipsiz, takipsiz işler başarısız ve bereketsiz olacağından sonuçta zaman ve imkân israf edilmiş sayılacak ve tabii, hizmetin neticesi hezimet ve iflâsla noktalanacaktır.
9- Hürmet ve Muhabbet: İmamlık yapacak kişiler, hem olgun ve ağırbaşlı, hem de herkese kibar ve saygılı olmalıdır. Başkalarını sevmeyen, kendisi de sevilmeyen kişilerde hayır yoktur. Hürmet etmeyen, kendisine hürmeti hak edemez. Sevmeyen sevilmez. Tabii, lâkayt, laçka ve lâubali tipler, gırgır, geveze ve hafif meşrep kimseler de saygıya ve itaate lâyık olamaz. İmamın, ciddî, ama asık suratlı değil; sempatik ve güleryüzlü ama sırıtkanlıktan uzak bir portresi olmalı. Herkesle ve her kesimle rahat diyalog kurabilen, her gruptan müslümanla iyi ilişkiler geliştirebilen, başkalarıyla asgarî müştereklerde uzlaşabilen, ama kendi doğrularından ve değerlerinden tâviz vermeyen bir kabiliyet ve karakter taşımalıdır. 447
Namaz İmamlığı
Halîfeye imam adının verilmesi, ittîbâ ve iktidâr bakımından namaz kıldıran imama benzetilmesinden dolayıdır. Rasûl-i Ekrem ve dört râşid halîfe, namaz kıldırma işini mecbur kalmadıkça başka bir kimseye bırakmamışlar, kendileri namazda da imam olmuşlardır. Hatta iki imam/halîfe, namaz imamlığı esnâsında
443] 20/Tâhâ, 25-28
444] 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31
445] 26/Şuarâ, 151
446] 17/İsrâ, 26-27
447] Ahmet Akgül, Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod, s. 25-31
İMAM
- 119 -
şehid edilmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin imamlık yaparken öldürülmeleri, Muâviye bin Ebû Süfyan’ın önlem almasına sebep olmuş ve namaz kıldırırken başında silâhlı nöbetçiler bekletmeye başlamıştır. Bazen de, belki bu gerekçeyle imamlığı başkasına yaptırmış ve zaman zaman namazlarını câmideki parmaklıkla çevrilmiş korumalı kısımda (maksûrede) kılmıştır. Abbâsiler döneminde halifeler vakit namazlarında imamlık yapmayı tamamen terketmiş ve bu işe resmî görevliler tâyin etmişler, Cuma namazı kıldırma ile yetinmişler; çok geçmeden o görevi de kadılara bırakmışlardır.
Fıkıhta imam; cemaatin önüne geçip onlara namaz kıldıran kimseye denir. İmamın yapmış olduğu göreve de imâmet denir. İmamlık faziletli bir görevdir. Peygamber Efendimiz ve kendisinden sonra gelen râşid halîfeler bu görevi büyük bir özenle yapmışlardır. Gelişi güzel herkes bu görevi yapamaz. İmam olabilmek için birtakım şartlar vardır. Bunlar:
1- Müslüman olmak. Müslüman olmayanlar imam olamaz. Fâsık ve bid'at sahibi kimselerin imam olması ise tahrimen mekruhtur.
2- Erkek olmak. Kadının imam olması câiz değildir. Ancak, kadının kadınlara imam olması, kerâhetle câizdir. Bu durumda imam olan kadın öne geçmez, cemaat olan kadınların sağında bulunur.
3- Akıllı olmak. Akıl hastasının imamlığı câiz değildir.
4- Ergenlik çağına ermiş olmak. Büluğ/ergenlik çağına ermemiş olan çocuğun büyüklere imam olması câiz değildir. Ancak, kendisi gibi çocuklara imam olabilir.
5- Özürlü olmamak. İdrarı tutamamak, devamlı olarak burundan veya yaradan kan gelmesi gibi durumlar birer özürdür. Bu gibi özürleri olan kimseler imam olamazlar. Ancak, aynı cins özre sahip olanlara imam olabilirler. Özürleri farklı ise imam olması câiz değildir.
6- Namaz sahih olacak kadar ezbere düzgün Kur'an okumasını bilmek. Okuma yazma bilmeyenlere "ümmî" denir. Ümmî kendisi gibi olanlara imam olabilir. Ümmînin ümmîye imamlığı câizdir. Kur'an'ı iyi okuyamayanların, iyi okuyanlara imam olması sahih değildir.
İmamlığa geçmede fazilet sırası: Evde ev sahibinin namazı kıldırması, daha uygundur. Cemaatle namaz kılacaklar arasında ev sahibi, görevli bir imam veya İslâm devletinde yetkili âmir yoksa, sırasıyla şunlar imam olur:
1- Namazın hükümlerini, yani İslâm fıkhını en iyi bilen,
2- Kur'ân-ı Kerim'i en güzel, tecvid kurallarına ve mahreçlerine uygun şekilde okuyan,
3- En fazla günahlardan sakınan, takvâda en ileri olduğu kabul edilen,
4- En yaşlı olan,
5- Ahlâkı en güzel olan,
6- Yüzü daha çok nurlu olan,
7- Sesi en güzel olan,
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
8- Elbisesi daha temiz olan.
Bütün bu hususlarda eşit olurlarsa aralarında kur'a çekilir, ya da cemaat onlardan birisini imamlığa seçer. 448
İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır. Câmiler, Diyanet eliyle devlet dairesi haline gelmiştir; İmamlar da namaz kıldırma memuru. İşgal edilen bu mekânlar, mü'minler için zararlı mıdır, tartışılmalı, ama devlet için öylesine faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından memnun bile oluyor. Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan zorla toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.
Bu konuda Abdurrahman Dilipak’a kulak verelim: “Şimdi modern din adamı adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a ve müslümanlara karşı bir tehdit odağı oluşturulmak isteniyor. İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok, ama bu düzen içinde bunlar var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında imama ihtiyaç duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların öncülüğünde, ne olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye, biraz da Allah’ı kandırmak istercesine müslümanların kendileri hakkında iyi şahitlik yapmasını isterler. Müslüman mezarlığına gömülmek, garip bir tutkudur onlar için. Bu iş için, fazla baş ağrıtmayan, ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen şakrak mevlitler okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.
Câmilerimizin sosyal mimarisini kaybettik. Câmi, eski hali ile hayatı kuşatan bir mekândı. İbâdet, bizim dinimizde kapsamlı bir kavramdır. Günümüzdeki şekliyle câmiler, dinin hapsedildiği, ya da hapsedilmek istendiği hapishaneler gibidir... İmamlar da bu hapishanelerin gardiyanları. Kimileri, buraya gelen insanları avlayarak onları din adına uyuşturarak kendi çıkarları yönünde kullanmak istemektedirler. Ucuz bir oy deposu, ucuz bir fedâiler mangası!
Câmiler, şimdi sadece beş vakit namazın cemaatle kılındığı mescidlerdir. Câmi günlük hayattaki ekonomik, sosyal, kültürel fonksiyonunu büyük ölçüde yitirdi. Câmiler birbirinin dertleri ile dertlenmeyen, hatta birbirini tanımayan yaşlı insanların gelip gittikleri bir yer haline getirilmek istenmektedir. Cemaat imamın, imam cemaatin jurnalcisi olacaktır! Ne müthiş bir komplo. Namaz dışında câmilerin kapısına artık kilit vuruluyor. Câmi, müslümanların meşveret yeri olmaktan çıktı. Hutbeler ve vaazlar sivil karakterli, dinin özünden alınan ilhamlarla günün problemlerine çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe ve vaazları bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin vaazlarında duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış, sadece kişisel ahlâka indirgenmiş bir din.
Câmi, ilk zamanlarda siyasî, sosyal, kültürel bir merkezdi. Giderek İslâmî yapı içinde mimarî bir üslûp kazanarak kurumlaştı. Şifâhâneleri, aş evleri, medresesi, öğrencilerin ve gariplerin barınacağı bir yer, buluşma ve müşâvere yeri, kütüphanesi ve vakfiyeleri ile hayatın en can alıcı noktalarında yer alırdı. Câmi her şeydi.
448] Abdullah Yücel, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 142
İMAM
- 121 -
Bugün ise, bütün bu boyutlarından yalıtılmış, tek boyutlu soluk bir renktir sadece. Şükürler olsun ki, bu durum giderek pozitif yönde değişmekte, câmi yeniden aslî yapısına doğru bir evrim süreci içinde bulunmaktadır.
Câminin siyasî merkezlerin güdümünde rûhâniyetini yitirmesiyle, müslümanlar câmi dışında bizzat hayatın içinde örgütlenmeye, câminin fonksiyonunu kendi evlerine, işlerine, sosyal hayatlarına, kültür dünyalarına taşıma gayretine girmişlerdir. Şunda kuşku yok ki, câmilerin biraz daha dejenere edilmesi ile bu dejenerasyona teslim olan mekânlar ve kişiler İslâm toplumundan tecrit edilecek ve dırar mescidi kavramı yeniden uyanacaktır.
İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri için, dine imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler, onların ellerine kendi bildirilerini tutuşturup okutmak için... Bunda da çok başarılı değiller. Ama yine de güçlü bir oto sansür, oto kontrol mekanizması var.
İmamlık bir meslektir artık. İmam-Hatip okulları Meslek liseleri değil mi? Bir İmam-Hatip öğretmenine soruyorsunuz: “Hangi derse giriyorsunuz?” Cevap veriyor: “Meslek dersleri öğretmeniyim.” Sormak gerek: “Müslümanlık ne zamandan beri meslek oldu, ya da din?! O kardeşimize kızmamak gerek. Bu işin raconu böyle. Resmî yazışmalarda İmam-Hatip Lisesi bir meslek okulu; ama sıra maaş ödemeye gelince, normal lise statüsünde ödüyorlar. Ne kurtarsak kâr hesabı. Tam ikiyüzlü bir politika. İmam-Hatip Liselerinde kız öğrencilerin başlarını örtmeleri resmen yasak. Tabii, Heybeliada papaz okulu talebelerine güçleri yetmez, hınçlarını bizimkilerden alıyorlar. Niye örgütlediler İmam-Hatip okullarını? Aydın din adamı yetiştirmek için. Ölülerini yıkayıp Allah önünde kendileri hakkında yalancı şahitlik yapsınlar diye. ama olmadı... Tutmadı. 449
Din ıstılahında imam “devlet başkanı” demektir. Din ve dünyayı ayrı düşünen inanç sonucu devletin başındakilere değil de sadece câmide namaz kıldıranlara bu isim münhasır olmuştur. Hâlbuki imam “otorite” demektir. Devletin başı, hem idarî işlerde, hem de dinin diğer sahalarında en üst makamdaki zat demektir. Cumâ’yı o, ya da onun vekili kıldırır. Onun adına hutbe okunur. Böyle iken bugün imam, beşinci sınıf devlet memuru sayılmaktadır.
İmam ve müezzine “din görevlisi” demek çok sakıncalıdır. Dinimizin bu şekilde görevlendirdiği birileri yoktur. İslâm’da kim daha ehil ise, o kişi müslümanların önüne geçer, imam olur ve namaz kıldırır. Namaz dışında da bu kimseler, cemaatin her türlü işinde istişâre edeceği, sözünü dinleyeceği selâhiyetli kimselerdir. İmam, devletin memuru statüsünde değil; halkın ve cemaatin içerisinde ilmiyle, ahlâkıyla, irfânıyla sivrilmiş örnek alınacak şahıs demektir. Aynı zamanda o Peygamber’in vekilidir/olmalıdır. Mihrap, Peygamberin hakkıdır. Hz. Peygamber’den sonra ise O’nun vekillerine emânet edilmiştir. İmam olan şahısların bu sorumluluğu takdir edebilecek ve taşıyabilecek kabiliyet ve kapasitede olmaları gerektiği gibi, cemaatin de imamı, Peygamber’in vekili mevkiinde görüp ona itaat ve saygıyı elden bırakmaması gerekmektedir. İmamı, sadece namaz için görevlendirilmiş bir “namaz kıldırma memuru” gibi görmek din ile devlet, din ile dünya işlerini birbirinden ayrı gören laik bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayış ile namazın gerçek mânâsına erebilmek, hiç de mümkün olmayacaktır.
449] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 36-37
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mihrâbın ve bu mevkînin hakkını verebilecek gerçek imamlar yetiştirmek, bu ümmetin boynuna borçtur. Ümmetin kurtuluşu, ancak, ehil âlimler ve imamların yetiştirilmesiyle gerçekleşecektir. Cenâze ve mevlit peşinden koşmayan, nikâh ve hatim paralarına tenezzül etmeyen ehl-i Kur’an, hamele-i Kur’an imam ve müezzinler tasavvur ettiğimiz takdirde ve bunun tedbirlerini aldığımız zaman din ve dindara bakış da bugünkü halinden çok farklı olacaktır.
Namaz kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır. Mescit ehli, devamlı namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer ihtilâf ederlerse, çoğunluğun seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat istemediği takdirde imamlığa yeltenmesi doğru değildir. “Üç kişinin namazları kabul olmaz. Bunlardan birisi, cemaat istemediği halde imamlık yapmak iseteyen kişidir...”450; “Üç kişi vardır ki, namazları kulaklarını aşmaz: Kerih gördükleri halde bir cemaate imamlık yapan kişi...” 451
İmamlık, cemaatle namazda bir esastır. İmam olacak kişi, namaz kılanların rızâsı esasına göre seçilir. Namaz imamlığı, “din adamları” denilen bir gruba tahsis edilen dinî bir makam değildir. Herhangi bir müslüman bu vazifeyi üstlenebilir. Ancak, kişinin ehliyetli olup olmadığı esas alınarak ona en lâyık olan tesbit edilmelidir.
Bu imamlık anlayışı, bütün işlerinde bir idârecinin bulunmasının gerekliliğini ilham eder. Bu kişiler tavsiye ve nasihatlerle onu korurlar. Yine onlar, tâbi olanlarına Allah’a itaat konusunda insanlara uydukları güzel bir örnek olurlar. Müslümanlar, siyasî, sosyal ve cihadla ilgili işlerinde imamlığı/yöneticiliği ihmal ettiği takdirde bütün işlerinde aksamalar ortaya çıkacaktır. Çünkü zulmü önlemek, adâleti yaymak, dinî vecîbeleri yerine getirmek, Allah yolunda cihad gibi bütün faâliyetler (ahkâm ve muâmelât) durur. Dinde sadece fertle ilgili farzlar kalır. Namaz için imam seçimindeki prensip neyse, imam/yönetici seçimindeki prensip de odur.
Sahâbe de konuyu böyle değerlendirmiş, son zamanki hastalığında Hz. Ebûbekir’i namaz imamlığına geçiren Peygamberimiz’in bu uygulamasından yola çıkarak, yönetici anlamındaki imamlık konusunda da Peygamber’in onu işaret ettiği sonucu çıkarmış ve o şekilde uygulamıştır. Yönetici anlamındaki imam da, namaz imamlığında olduğu gibi, cemaatin/toplumun rızâsı (bey’ati) ve onlarla müşâvere ile seçilir. İnsanlar bu konuda ihtilâfa düşerlerse hak sahibi, müslüman cumhurun/çoğunluğun seçtiği/bey’at ettiği kişidir.
Bir müslüman seçildiği zaman, artık ona, namaz imamına uyulduğu gibi uyulur. Namaz imamı yanılınca, imamın arkasındakiler, nasıl ve hangi usûlle imamı düzeltiyorlarsa, aynı şekilde imam/halîfe yanıldığı, yanlış davranışlarda bulunduğu zaman düzeltilmesi gerekir. Meselâ imam, namazın rekâtlarını ziyâde ederse ona uyulmaz; tesbih ve tekbir gibi bir usûlle hatırlatılır, doğru olana sevkedilir. Hz. Ömer de devlet başkanı iken Cuma namazı kıldırdığında hutbede cemaate soruyordu: “Ben Haktan ayrılırsam ne yaparsınız?” Cemaatten ses yükseliyordu: “Kılıçlarımızla düzeltiriz.” Hz. Ömer: “Bana bu şuurda cemaaat verdiği için Allah’a hamd u senâlar olsun!” diye şükrediyordu.
Cemaatle namaz, yöneticiler için de bir eğitim ve genel yönetim sahasında
450] Ebû Dâvud
451] Tirmizî
İMAM
- 123 -
sâlih gâyeler için bir enerjidir. Cemaatle/toplumla istişâre etmek, onların hesap sormalarına karşı hesap vermek, onlara nasihat etmek, onların tercih ve eleştirilerine kulak vermek için halife anlamındaki imamın, namaz imamlığını da yapması gerekli görülmüştür. Zaten namaz, mü’minin hayatında prototiptir. Mü’minlerin her işi, her şeyi namaza benzemeli, namazdaki gibi ibâdet bilinciyle yerine getirilmelidir.
İmam, namaz için tâyin edilen vakitten geç kaldığı zaman beklenmez. Cemaat, onun yerine namaz kıldıracak başka bir kişiyi öne geçirir. Hz. Peygamber, namaza çıkmakta gecikince sahâbe böyle yapardı.452 Cemaatin imam üzerindeki haklarından biri de, imamın cemaatten daha yüksekte durmamasıdır. “Kişi, bir cemaate imamlık yaptığı zaman, onlardan yüksek bir yerde durmasın.”453 Cemaatin haklarından bir diğeri de, imamın duâsında sadece kendisine duâ etmemesi, cemaatini de duâsına katmasıdır. “Üç şeyi yapmak, hiç kimseye helâl değildir. Bunlardan birisi de, kişinin bir cemaate imamlık yapıp duâsında sadece kendisine duâ etmesidir. Eğer böyle yaparsa onlara hıyânet etmiş olur.” 454
Yine başka bir hak, cemaati sıkıntıya sokarak namazı fazla uzatmamasıdır. Bu, uyulması gereken bir prensiptir. “Bir adam Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek şöyle dedi: ‘Ben, falan kimse namazı uzattığından dolayı sabah namazlarından geri kalıyorum’ Râvi der ki: ‘Ben Peygamber’in o gün kızdığı kadar hiçbir nasihatinde kızdığını görmedim.’ Hz. Peygamber bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ey insanlar! İçinizde nefret ettirenler var. Sizden biriniz namaz kıldırdığı zaman uzun kıldırmasın. Arkasında zayıf veya ihtiyaç sahipleri olabilir.” 455
Cemaat imama uyar, onun arkasında saf bağlayarak namazı kılar ve bütün hareketlerinde ona tâbi olur. Hiç bir durumda imamdan önce hareket etmez, onu takip eder. “Ey insanlar! Muhakkak ki Ben sizin imamınızım. Rükû, secde, kıyâm ve selâmda Beni geçmeyin.” 456
Müslümanın gördüğü her cemaatte, kendisine diğer sosyal ilişkilerde ve özellikle İslâmî devletin yöneticisiyle (imamla) ilişkileri açısından bir eğitim ve bütünlük vardır. Meselâ, namazda, imamın hemen arkasında ehliyetli (muttakî ve ilim sahibi) kişiler vardır/olmalıdır. İmam hata yaptığı zaman ona hatırlatır, âyetleri karıştırdığı zaman onu düzeltirler. İmamlık makamı boş kaldığı zaman, imam bir özürden dolayı devam edemeyeceğinde onlar bu görevi üstlenirler. “Benim arkamda sizden, akıllı ve yanlışları düzeltme gücüne sahip olanlar dursun.”457 Bu durum, büyük imamlık için de geçerlidir. Namaz, müslümanlara, yöneticilerinin etrafını sâlih, ilim sahibi ve ehil kimselerle çevirmeyi öğretir. Onlar danışma meclisini, istişâre heyetini oluştururlar. İmamlarını nasihatleriyle yönlendirir, genel işlerde onu vekil kılarlar, yanıldıklarında onu hemen düzeltirler.
Neredeyse imâmet-i suğrâ (namaz imamlığı) ile imâmet-i kübrâ (devlet başkanlığı)nın hükümleri aynıdır. Bu durum, dinin tekâmülüne ve hayatın bütün safhalarındaki hükümlerinin muntazamlığına ve her işin ibâdet olmasına delildir.
452] Ebû Dâvud
453] Tirmizî ve Ebû Dâvud
454] Müslim
455] Müslim
456] Müslim
457] Müslim
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu, onun tek kaynağı olmasındandır; dünya ile âhiretin, din ile hayatın bir bütün kabul edilip ayrılmaması ile ilgilidir. Din, müslümanın hayatının bütününe hitap eder. Onda hayatın özel ve genel değerleriyle ibâdet ve hükümleri arasında ayrılık yoktur. Dinin eğitim anlayışı, insanı her yönüyle kuşatır, kendisini, ortağı olmayan tek bir Allah’a teslim etmek, namazın ve diğer ibâdetlerin, hayatın ve ölümün; âlemlerin Rabbı olan Allah’a âit olması için tek metodda şekillenir. 458
İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem namaz ibâdetinin, hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde toplumuna önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla insanların takdirini kazanması beklenir. Tabii, her şeyden önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namaz imamının da müslüman olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu edilir, tabii ki imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük ihtimaldir. Ama günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit şirkten arınmış, sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır. İmamlar ve cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar, nihâi tercihlerini Allah’tan ve âhiretten yana yapsalar, her şey bir başka olacaktır.
Mü’minlerin imamı/lideri, ancak mü’minlerden olur. Herhangi bir kâfirin mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere mü’minler üzerine asla velâyet hakkı tanımamıştır.”459 Ümmetin ekserisi, müslüman olduğu halde fâsık veya zâlim olan birisinin de imam ve yönetici olma hakkına sahip olmadığı görüşündedir. Bu anlayış, Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla ilgili âyetler değerlendirildiğinde tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır. Kur’an’da kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları ateşe/cehenneme ulaştıracağı ifade edilir. Fâsık ve zâlimlerin de, ancak kendileri gibi imamları olacaktır. Çünkü insanlar nasıl iseler, öyle idarecilere/imamlara müstahak olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
Mü’min imamlar ise, imamların imamı Hz. İbrâhim örnekliğinde ortaya konulur. O, put ve putçulara karşı tek başına bir ümmettir. Ve aynı zamanda ümmetin imamıdır. O’nun İshak, İsmail gibi oğulları, Ya’kub, Dâvud, Mûsâ, İsa, Muhammed (salevâtullahi aleyhim ecmaîn) gibi torunları imamdır. Kur’an, apaçık bir imam/rehber olduğu gibi, yol (hidâyet yolu, sırât-ı müstakîm) da imamdır. İmam hakkındaki Kur’an’ın bu tanımlarından yola çıkarak diyebiliriz ki; iyilik imamı, peygamberlerin izinden ayrılmayan, Kur’an’ın ahkâmını inanarak uygulayan ve İslâm hidâyeti üzere, sırât-ı müstakîm yolunda önder kişidir. Bu özellikleri taşımayan kimse, mü’minlerin imamı olamaz; olsa olsa, küfür imamı/önderi olabilir.
İslâm’ın toplumsal hükümlerini yaşayabilmek, bulunduğumuz yere İslâm’ı hâkim kılabilmek için imamın mevcûdiyeti, başta gelen esaslardandır. “Cemaat mi, arasından imamı çıkarır, yoksa imam mı kendi cemaatini yetiştirir, oluşturur?” sorusuna, her iki açıdan cevap vermek mümkündür.
Günümüzde İslâmî ve ideal anlamda cemaat bile olamayan müslümanların, aralarından imam çıkarmaları ve imamsız devlete tâlip olmaları gerçekleşmeyecek
458] Hasan Turâbi, Namaz, s. 141-148
459] 4/Nisâ, 141
İMAM
- 125 -
bir düşten ibârettir. Rüyanın gerçek olması için önce cemaat ve ümmet bilincine sahip olmalı ve içimizden bizi çekip çevirecek bir imam çıkarması için dil ve fiil ile duâ etmeliyiz: “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine imam/önder kıl!’ derler.” 460
Selâm olsun hidâyet imamlarına ve hidâyete tâbi olan muttakîlere! Yazıklar olsun toplumu hidâyetten engellemeye çalışan önderlere ve onların izindekilere!
Selâm olsun, imamların unutulduğu ortamlarda ortaya çıkarak cemaatlerini oluşturmaya ve imâmet müessesesini gerçekleştirmeye çalışanlara!
460] 25/Furkan, 74
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de “İmam” ve Çoğulu “Eimme” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (12 âyet): 2/Bakara, 124; 9/Tevbe, 12; 11/Hûd, 17; 15/Hıcr, 79; 17/İsrâ, 71; 21/Enbiyâ, 73; 25/Furkan, 74; 28/Kasas, 5, 41; 32/Secde, 24; 36/Yâsin, 12; 46/Ahkaf, 12.
B- İmam Kelimesinin Farklı Anlamları:
a- Önder, Rehber, Lider: 2/Bakara, 124; 11/Hûd, 17; 25/Furkan, 74; 46/Ahkaf, 12.
b- Kitab, Levh-i Mahfûz: 36/Yâsin, 12
c- Yol: 15/Hıcr, 79
d- Liderler: 9/Tevbe, 12; 21/Enbiyâ, 73; , 17/71; 28/Kasas, 5, 41; 32/Secde, 24.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Salât 5-7, 60; Ezan 51, 54; Meğâzî 53, 82, Hudûd, 86, Edeb 74; Ahkâm 1, 4, 8, 48; Enbiyâ 5; Menâkıbu’l-Ensâr 25.
Müslim, Mesâcid 289-290; Salât 178; İmâre, 9, 33, 37, 38, 44, 46, 58; İman, 173, 229.
Tirmizî, Fiten 13, 48, 75; Menâkıb 19, 33; Salât 174; Mevâkît 39, 149; Cihad 7, 29; Siyer 35; İlim 16.
Nesâî, İmâmet 3-4, 39, 41; Bey’at 25, 26, 27, 34.
İbn Mâce, Fiten 8, 9, 20; Mukaddime 6, 11, Ezan 3; İkamet 46-48, 78; Ticâret 8, 30; Cihad 40, 42.
Ebû Dâvud, Salât 32, 40, 60-62, 63, 134; Büyû’ 37; İmâre 1; Cihad 87, 96; Bey’at 25; Sünnet 5, 8; Melâhim 17.
Müsned-i Ahmed, I/21, 23, 55, 84, 118, 119, 152, 209, 333, 375; II/54, 97, 161, 177, 232, 336; III/129, 183, 428, 457, 475; IV/21-22, 118, 148, 203-204, 273, 405, 461; V/29-30, 71, 251, 301; VI/111, 405.
Dârimî, Mukaddime 6, 23.
İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257.
Hâkim, el-Müstedrek, 4/92.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 233-253
2. Tefhimu'l Kur'an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 109-122
3. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 403-429 ; Eser Y. c. 1, 490-520
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 246-276
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 528-584
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 220-241
7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 408-520
8. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 379-444
9. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 304-367
10. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 231-248
11. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 125-136
12. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 34-38
13. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 168-182
14. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s.9-43
15. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 256-283
16. El-İmâmetü’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, Süleyman ed-Demirci, terc. İbrahim Cücük, Ravza Y.
17. Tek Başına Bir Ümmet, Necmettin Şahiner, Beyan Y.
18. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
19. İmamet ve Rehberiyyet Reçetesi, Murtaza Mutahhari, çev. Ünal Çetinkaya, Endişe Y.
20. İmamet ve Rehberiyet Felsefesi, Muhammed Beyşehri, çev. Ünal Çetinkaya, Endişe Y.
21. İmam En Büyük Önder, Ensari Kirmani, çev. İrfan Keser, Endişe Y.
22. İmamiye Şiasında On İkinci İmam ve Mehdi İnancı, Mustafa Öz, Marm. Ün. İl. Fak. Vakfı Y.
23. İslâmî Siyaset Teorisi ve Sorunlar, Heyet, Ekin Y.
24. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
İMAM
- 127 -
25. Ulemâ ve Dinî Otorite, Derleme, İnsan Y.
26. Mehdilik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu, Nil A.Ş. Y.
27. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
28. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (M. Sabri Küçükaşçı) T.D.V. Y. c. 22, s. 178-190, 201-207
29. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Abdullah Yücel) Şâmil Y. c. 3, s. 142-144
30. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Nureddin Yıldız) Risale Y. c. 2, s. 236-240
31. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda, c. 4, s. 37-47
32. İlmî ve Siyasî Tahliller, Molla Mansur Güzelsoy, Fıtrat Y. s. 15-35
33. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 180-183
34. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 534-537
35. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.127-135
36. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 301-302
37. Tartışılan Sorular, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 69-79, 127-130
38. İslâm'ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 55-69
39. İbâdet mi Âyin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 95-103
40. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y. s. 86-105
41. İslâmî Hareket, İlkeler ve Sorunlar 2, Muhammed Fadlullah, Ekin Y. s. 197-207, 271-284, 93-103
42. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
43. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-244
44. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 50, 60-64
45. Teşkilat ve Teşkilatçılık, H. Mustafa Genç, Akabe-Biat Y. s. 123-148
46. Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod, Teşkilatçılık, Ahmet Akgül, Doğuş Y. s. 23-33
47. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-218
48. İslâm ve Siyasî Durumumuz, Abdülkadir Udeh, terc. M. Beşir Eryarsoy, Pınar Y.
49. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
50. Ahkâmu’s-Sultâniyye, İmam Mâverdi, Bedir Y.
51. Namaz, Hasan Turâbi, Risale Y.
52. Ümmet ve İmâmet Soruşturması, Tevhid Dergisi, sayı 18, 19, 20, Haz, Tem, Ağustos 1991
53. Kur'an'da İmam ve İmamet, Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 62, 64 (Mayıs, Temmuz, 1996)
İMAN
- 129 -
Kavram no 92
İman 14
Bk. Tevhid; Sâlih Amel; Küfr; Şirk
İMAN
• İman; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da İman
• İmanın Artması eksilmesi
• İmanın Gerektirdikleri
• İman ve İslâm
• İman ve Amel
• İnsan Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)
• Yeniden İmana
• Ey İman Edenler İman Edin
• İmanı Bozan Haller
• Bâtıla İman
“O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, gayba iman ederler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.” 461
İman; Anlam ve Mâhiyeti
İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.
Kavram olarak, Rasûlullah'ı Allah'ın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat'i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ı tanımak ve O'na yönelmektir. İman: Allah'ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah'ın buyruklarını yerine getirerek, O'nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.
İman'ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü'min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.
Kur’an’da İman
İman kelimesi 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü olan “e m n” türevleriyle birlikte Kur'an-ı Kerim'de 878 yerde kullanılır. Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması, konunun önemini göstermek için yeterlidir.
461] 2/Bakara, 3
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor.462 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrail'in de emin olduğunu belirtiyor.463 Yine Kur'an, insanın büyük sorumluluğundan bahsederken onu emaneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emanet de imanla aynı kökten gelen ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.464 İman sahibine mü'min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
Mü'min, hem Allah'ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü'l-Hüsnadan biri, El-Mü'min'dir. Allah'ın mü'minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın mü'minliği de El-Mü'min'e (Allah'a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah'a güven tam olmadan iman olmaz. Allah'a güvenin tam olması için, O'nu her şeyden fazla sevmemiz, O'nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. "İman edenlerin Allah'a olan sevgileri çok fazladır." 465
İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde müttakîlerin vasıfları açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış oluyor. Bu açıklama, aynı zamanda nelere iman edilmesi gerektiğini de topluca içermektedir. Kurtulmak isteyen, gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara kesin iman edecek, salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir.
Bunlara ilk ve yalnız kendisinin inanmadığını, devam edegelen kadim bir mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için kendinden öncekilerle de irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan bu Kitab'a, kitabın indiği şahsa (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve önceden inzal olan kitaplara ve peygamberlere iman edecektir. Bütün bu inanç, amel ve gayretleri hayâtın ikinci ve ebedi bölümü olan âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır. Eğer böyle yaparsa hayâtın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak, kurtulmuş olacaktır. 466
Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm'ın temel binâsı ve üçüncü âyetinde "gaybe iman" şeklinde çatısı çatılan inanç temelleri, sûrenin sonunda da perçinlenir: "O Rasûl, kendisine Rabbinden indirilene (Kur'an'a) iman etti. Mü'minler de Allah'a, Onun meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı. Rasûllerden hiç birini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz mağfiret isteriz, dönüş ancak Sanadır, derler."467 "Gaybe iman" olarak tavsif edilen bu inanç temelleri Kur'an'ın değişik yerlerinde topluca veya tek tek veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir.
"Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur'an'a iman edin."468; "Allah'a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız en büyük mükâfaat sizindir."469; "Ey iman edenler, Allah'a, Peygamberi'ne, Peygamberi'ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret
462] 7/A'râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
463] 26/Şuarâ, 193
464] Bk. 33/Ahzâb, 72
465] 2/Bakara, 165
466] 2/Bakara, 1-5
467] 2/Bakara, 286
468] 2/Bakara, 41
469] 3/Âl-i İmran, 179
İMAN
- 131 -
gününü inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur."470 “Benim kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin iyiliğini isterim” diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu Kur’an şöyle açıklar: "Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz değil; Allah'a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasûllere iman etmenizdir..." 471
İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara yuvarlanmasını önler.472 İmandan yoksun kalanları Kur'an, hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır.473 Fakat ne yazık ki, insanlığın çoğunluğu bu imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.474 Mü'min, Allah'ın yardımcısı, Allah'ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir. 475
İmanın Artması Eksilmesi
İmanı, kalbin ve benliğin onayladığı ve bağlandığı bir durum olarak kabul ettiğimizde, bu bağlılık ve onayın güçlenmesi ve zayıflaması yönünde bir artış ve eksilmesi elbette mümkündür. Münafık karakterli kimselerde imanın azaldığı ve küfre yaklaştığı görülür. Gerçek mü'minlerde ise imanın artışı ve bağlılığın güçlenmesi, olgunlaşması göze çarpar. Kur'an'da bunu açıkça görebiliriz:
"Bir sûre indirildiği zaman, münafıklar arasında 'bu sûre, hanginizin imanını arttırdı?' diyenler vardır. İşte o sûre iman edenlerin imanını artırmıştır ve bunu birbirlerine müjdelerler." 476
"Onlara bazı kimseler, 'insanlar size karşı birleştiler, onlardan korkun." demişlerdi de bu, onların imanını artırmış ve 'Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir.' demişlerdi."477; “Ve bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” 478
“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu, imanlarını artırır.” 479
“Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını artırsın.” 480
“Allah onların hidâyetini artırmış ve onlara takvâlarını vermiştir.” 481
"Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Bu sebeple çok az inanırlar." 482
"İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye mü'minlerin kalplerine sekînet (güven) indiren O'dur." 483
470] 4/Nisâ, 136
471] 2/Bakara, 177
472] Bk. 2/Bakara, 256
473] Bk. 8/Enfâl, 55
474] Bk. 11/Hûd, 17; 13/Ra'd, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103
475] Bk. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
476] 9/Tevbe, 124
477] 3/Âl-i İmran, 173
478] 33/Ahzâb, 22
479] 8/Enfâl, 2
480] 74/Müddessir, 31
481] 47/Muhammed, 17
482] 4/Nisâ, 46
483] 48/Fetih, 4
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İman, muhtevâ (içerik) yönünden ise, yani iman edilmesi gereken hususlara parça parça, peyderpey inanma gibi bir artış veya bunda bir azalma kabul etmez. Çünkü doğru iman, ancak tam teslimiyet ve bütünüyle kabul etmekle geçerli olur. Kısmî iman, kısmî küfür demektir. Bir kısmını inkâr da tamamını inkâr gibidir. İman edilmesi gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla ya tam iman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması küfür olmasını değiştirmez.
"Siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr (inkâr) mü ediyorsunuz? Sizden böyle yapanın cezası, dünya hayâtında zillet, kıyamet gününde azabın en şiddetlisine uğratılmaktır."484 Hoşuna giden şeylere iman eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri inkâr eden, ancak arzularını ilâh edinen menfaatperest kimsedir. Bir bardak temiz suya bir damla zehir katılmış olsa, o su, faydalı olmaktan çıkar, tehlike sebebi olur.
İmanın Gerektirdikleri
İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mutluluk sağlar. Cennet bedava değildir. Kur'an, imanın bir imtihan, ıstırap ve çile işi olduğuna dikkat çeker.
"İnsanlar, sandılar mı ki, 'iman ettik' demeleriyle bırakılacak, inceden inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir." 485
"Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele." 486
"(Ey mü'minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber ve beraberindeki mü'minler: 'Allah'ın yardımı ne zaman?!' dediler. Biliniz ki, Allah'ın yardımı yakındır." 487
Kâmil iman sahibi mükemmel mü'minin bir özelliği de, kınayanların kınamasından korkmamaktır ki, Kur'an, bunu şöyle ifâde eder:
"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü'minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütufdur. Allah'ın lütfu ve ilmi çok geniştir." 488
"Birkısım insanlar, mü'minlere: 'düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!' dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve 'hasbuna’llahu ve ni'me'l- vekîl', yani, 'Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!' dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak
484] 2/Bakara, 85
485] 29/Ankebut, 2
486] 2/Bakara, 155
487] 2/Bakara, 214
488] 5/Mâide, 54
İMAN
- 133 -
kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimselerseniz onlardan korkmayın, Benden korkun." 489
Gerçek mü'minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve sabrı tavsiye etmeleridir.490 Mü'minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden olanlar, yani mü'minler olacaktır.491 Mü'min erkekler ve mü'mine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidirler. Dostluk ve kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.492 Mü'minler, birbirlerinin ancak kardeşleridir. 493
İmanda ortak olmayan, mü'min olmayan akraba, yakınlığı ne olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu olma, kardeş olma hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar yerine getirilir, ama gönül dostu olarak benimsenemezler.494 Kur'an, böylece kan ve et bağlarından arı, şuur beraberliğine dayalı bir akrabalık getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir. İman bağı, kan bağından daha üstündür, daha önemlidir.
Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amellerdir. Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır. Dalları kurumuş, meyve vermeyen ağaç, odun parçasından başka bir şey değildir ve yanmaya lâyıktır.
İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi boyutunun fizikî boyutundan çok daha yüce ve anlamlı olduğunu, onun iman edebilirliğiyle açıklayabiliriz. İman, insanı fiziğin dar ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki âlemlerle bütünleştiren muharrik güçtür; enerjidir, aksiyon ve eylemdir. İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan insan, bedeninin daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve diğer aşkın varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terkederek kendisini, hayvanlarla paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.
Akıl, imanın aracıdır. Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa akıl sahibi olmak, insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis en vahşi hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk yapabilir. Bu durumda insan, hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan daha tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl, kimi zaman haddini aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi “amaç” olur. Aklın putlaştırılması, ilahlaştırılması, işte bu durumun bir sonucudur. Aklın imana “yoldaş” değil de; “rakip” olarak çıkartıldığı bir yerde dengeler bozulmuştur. Çünkü akıl imansız, ya da iman akılsız kalmıştır.
İman şereftir. Bugün müslümanın en önemli sorunlarından biri, kimlik bunalımıdır. Bunun farklı tezahürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir. Müslümanın kimlik bunalımı imanını iktidar edemeyişinden, müslüman oluşuyla iftihar edemeyişinden, daha doğrusu iftihar edebilecek bir imana
489] 3/Âl-i İmran, 173-175
490] Bk. 103/Asr sûresi
491] Bk. 3/Âl-i İmran, 28
492] Bk. 9/Tevbe, 71
493] Bk. 49/Hucurât, 10
494] Bk. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
- 134 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sahip olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi getirecektir.
Tabii olay, sadece kâfiri sevmek sınırında kalmayacak; onun küfrüne lâkayıtlıkla başlayan süreç küfre rıza ve küfre gıpta etmenin ardından, küfre sevgi ve hayranlığa kadar varacaktır. Küfre rızâ küfürdür, bu kesin! Ya küfre hayran olmak nedir? Evet, bu bir akîde sorunudur ve çözümü de imanla ilgilidir. İmanla, yani bilgi, tasdik, ikrar ve amelin toplamı olan imanla. Ve elbette İslâm’ı olan imanla...
İman ve İslâm
“Taşralılar (bedeviler) ‘iman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz, fakat ‘İslâm olduk’ deyiniz. Çünkü daha iman kalplerinize girmedi.”495 Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere iman ve İslâm birbirini tamamlayan, lâkin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar olarak kullanılmaktadır. Âyetteki “İslâm olduk” ifâdesi, “müslüman olduk” demektir ve imandan farklı olarak değerlendirilmiştir. Bunu, Buhari ve Müslim dâhil birçoklarının naklettiği şu haber pekiştirmektedir: “Sa’d b. Ebi Vakkas’tan: ‘Allah Rasûlü bir topluluğa ganimet paylaştırıyordu. Onlardan bir adama vermemesi beni şaşırttı. Kalktım ve dedim ki ‘Falan adama niçin ganimetten pay vermediniz? Vallahi ben onu mü’min olarak görüyorum.’ Allah Rasûlü şöyle cevapladı: “Hayır, belki müslim!” Sa’d üç kez aynı sözü söyledi ve üçünde de Nebî’den aynı cevabı aldı. En sonunda Allah Rasûlü buyurdu ki: “Ey Sa’d, kuşkusuz ben bir adama, ondan daha çok sevdiklerin dururken, yardım edebilirim. Bu onun yüzüstü ateşe atılmasından daha hayırlıdır.”496 Hadisin devamında Zühri’nin bir açıklaması var: “Biz görüyoruz ki İslâm kelime-i tevhid; iman ise ameldir.”
İman ve İslâm ayrımı, bir başka âyette de yapılır: “Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar...”497 Allah Rasûlü, iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm, dışta ve görünürde; iman, içte ve kalpte olandır.”498 Bu hadiste de iman ve İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan, lakin birbirinin aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili, sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların sultasına kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine binâ edildi: Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve Ramazan orucu.”499 Bu meşhur hadiste beş madde var. Bunlardan dördü organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli ilgilendiren maddeler. Geriye bir madde kalıyor ki, o da kelime-i şehâdette ifâdesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğunu ikrar. Diğer dört madde, bu birinci maddeye bağlı. Şehâdet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç olur. Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da bunların tümünün zahirde olup biten şeyler olması. Hadisteki birinci madde insanı yanıltmamalı. Orada “iman etmek” değil; “şehâdet etmek” şart koşulmaktadır. Şehâdet etmek ise, sözle yapılan zâhirî bir eylemdir, yani ameldir; dilin ameli.
495] 49/Hucurât, 14
496] Buhârî, İman 27
497] 33/Ahzâb, 35
498] Ahmed bin Hanbel, Müsned
499] Buhârî, İman 8
İMAN
- 135 -
O halde İslâm bütünüyle imanın dış bükeyidir ve amele taalluk eden boyutudur. İslâm, teslim olmak, müslümanlardan sayılmak, şer’î hukuka tâbi olmak, müslümanların sahip olduğu haklara sahip olmak demektir. İslâm, imanın aynısı da değildir. Öyle olsaydı, Cebrail, Allah’ın Rasûlü’ne bir “İman nedir?” bir de “İslâm nedir?” diye ayrı ayrı sormazdı ve Nebî de ayrı ayrı cevaplar vermezdi. Hem sorular, hem de cevaplar farklı ise, imanla İslâm’ın birbirinin aynı olmadığına bundan daha güzel delil olur mu? İman sorulduğunda “Allah’a, meleklere, kitaplara, rasüllere, âhirete ve kadere iman etmek”500 olarak tarif eden Allah Rasûlü, kendisine İslâm sorulduğunda şehâdet kelimesi, namaz, zekât, oruç ve haccı zikretmiştir. 501
İmanı, iç güvenlik olarak tanımlarsak; İslâm da dış güvenliktir. Bu nedenle Allah Rasûlü toplumsal güvenin sağlanmasında ferde düşeni “iman”la değil; “İslâm”la tanımlamış ve buyurmuştur ki: “Müslüman, müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”502 Bu uyarı da gösteriyor ki “İslâm”, mü’min bireyin müslüman toplumla ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin başında gelmektedir. Yani “müslüman kimdir?” sorusuna bu nasslardan yola çıkarak şu cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa (selâmet) eren, insanların da elinden ve dilinden selâmette olduğu; varlığı, bireysel ve toplumsal barışın (selâm) garantisi ve bu garantiyi, karşılaştığı her insana selâm vererek peşinen taahhüd eden insandır. İşte bu hadis, mü’min bireyin sözkonusu barış garantisinin taahhüdüdür. Onun için selâm vermek “en hayırlı İslâm” olarak tanımlanmıştır: “Bir adam Nebî’ye sordu: ‘Hangi İslâm daha hayırlıdır?’ Buyurdu ki: “Açları doyurursun, ister tanı ister tanıma selâm (barış ve güven taahhüdü) verirsin, işte en güzel İslâm budur.” İslâm’ın en güzel sembollerinden biri olan selâmın günümüzde içi boşaltılmış ve öz manasından soyutlanmış bir şekilde geleneksel bir dil alışkanlığı olarak verilmesi, ruhundan soyutlanan diğer imanî ve İslâmî şiarların âkıbetine onun da uğradığının bir görüntüsüdür. Oysaki selâm, mü’minin mü’mine verdiği barış ve güven parolasıdır. Bu parolayı veren de alan da birbirleri için mü’min (güvenilir) kimselerdir. Birbirlerine karşı güven ve barışı taahhüd etmişlerdir. Bu nedenledir ki “selâm”, aynı kökten geldiği “İslâm”ın bir tezahürü olarak ortaya çıkar. İslâm’sa, imanın bir tezahürüdür.
Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm mümkündür, lâkin makbul değildir. 49/Hucurât sûresinin 14. âyet-i kerimesi de bunun delilidir. Bugün de iman etmediği, Allah’ın ahkâmını içine sindiremediği halde, kendilerini “müslüman” olarak tanımlayan insanlar bu kategoriye girerler. İman etmeden “İslâm olmak” kendi içerisinde iki kısımda mütalaa edilir:
1- İmana ulaşmadan müslüman olanlar: Bunun örneği 49/Hucurât, 14’deki bedevilerdir. Onlar, bazılarının iddia ettiği gibi bilinen manada münafık değildiler. Onlar, çeşitli sosyal ve siyasal nedenler yüzünden imana ermeden İslâm’ın siyasal hâkimiyetine teslim olmuş insanlardı. Bu nedenle sözkonusu âyette Allah, onların iman olarak niteledikleri şeyin gerçek adının “İslâm” olduğunu izah etmiş, iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min olabileceklerini, şimdiki durumda “müslim” olduklarını duyurmuş ve ardından şu garantiyi vermiştir:
500] Buhârî, İman 47; Müslim I/ 161-162
501] Buhârî, İman 47; Müslim, I/ 161
502] Buhârî, İman 10
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederseniz, O yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” 503
2- İmana ulaştıktan sonra onu reddedip müslüman görünenler: Bu da iman etmeden müslüman olmak olarak adlandırılabilir. Ne ki, birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler imandan habersizken; ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken; ikinciler bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve bunu da “iman” zannetmişlerdir. Bu ikinci kesime giren müslüman tipi olan münafıklarsa, ya imana girip onun gereğini yerine getirmedikleri için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münafıklar gibi) münafık olmuşlar; ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih ettikleri halde dıştan müslüman görünmeyi menfaatleri açısından daha yararlı buldukları için müslüman olmuşlardır. Şu âyet, bu tür münafıklığı iyi açıklamaktadır: “Onlar ki iman ettiler, sonra inkâr ettiler; daha sonra inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.” 504
Din, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman tasdik, İslâm ameldir. İman, kalbin ameli; İslâm, bedenin imanıdır. İman, muharrik kuvvet; İslâm, bu kuvvetin harekete dönüşmesidir. Bu nedenle İslâm, “şeriat”le eşleştirilir ve “İslâm şeriatı” olarak kullanılır; “İman şeriatı” biçiminde değil. İman ise “hakikat” ile eşleştirilir ve “imanın hakikati” denilir; “İslâm’ın hakikati” değil. İslâm’sız imanın hükmü ne ise; şeriatsız hakikatin hükmü de odur. Hakikatsiz şeriat, kuru bir kabuk ve şekilcilik; şeriatsız hakikat, gizemcilik ve sapıklıktır. Hakikat, varlığını imandan; şeriat, meşruiyetini İslâm’dan alırsa makbul olur.
İmanla İslâm arasındaki ilgi, imanla amel arasındaki ilginin aynısıdır. Halkın dilinde “İslâm’ın şartı” olarak bilinen beş rükûn, ameli ilgilendiren (şehâdet, dilin amelidir) maddelerdir.
Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden iç bükey ve bâtınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya çıkmakta; dış bükey ve hâricî boyutu olan ikrar ve amel ile de İslâm ortaya çıkmaktadır. Özetin de özeti; İmanla ameli ayırmak, imanla İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne iman kalır, ne İslâm! Pezdevî der ki: “Ehl-i Sünnet icma etti: İman, İslâm’dan; İslâm da imandan ayrılamaz. Bununla birlikte iman ve İslâm mana olarak ayrıdırlar. Zira iman tasdiktir. İslâm ise ikrar, inkıyad, itaat, boyun eğme ve teslimiyettir. Mü’min, Allah’ı ve Rasûlü’nü tasdik eden; Müslim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edendir.” 505
Kuru bir "iman ettim" sözü elbette yeterli değildir. İmanın gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın ifâdesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği anda, kişi "ben, Allah'tan başka ilah olmadığına şahit olarak, bütün benliğimle Allah'a bağlanıyorum. O'nun otoritesine giriyorum." demiş olur. Sonra da O'nun otoritesini hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah'ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
503] 49/Hucurât, 14
504] 4/Nisâ, 137
505] Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Y. s. 221; M. İslâmoğlu, İman Risalesi, s. 302-308
İMAN
- 137 -
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur.
"İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: 'Allah'a ve âhiret gününe iman ettik' derler; hâlbuki onlar, mü'min değillerdir." 506
"Allah'a ve Peygamber'e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü'min değillerdir." 507
"Ey iman edenler, Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde 'işittik' diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen sağırlar ve dilsizlerdir." 508
Görüldüğü gibi âyet, Allah'a itaat etmeyenleri işitmeyen ve görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak tanımlıyor. "Ey iman edenler, Allah'tan korkulması gerektiği gibi korkun ve ancak müslüman olarak, O'na teslim olmuş şekilde can verin."509 İman, gerçek olup olmadığı ortaya konması için Allah tarafından imtihan edilir: "İnsanlar, 'iman ettik' demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir." 510
Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir. Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur. “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.” 511
İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir. “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak iman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.” İman, Allah ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin mutlaka amel ve fiillerle ispatı lazımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi olmaz. Allah’ı ve Rasülünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın tebligâtına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 512
İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasülü’ne karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur: “Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi, 3- Ateşe atılmaktan
506] 2/Bakara, 8
507] 24/Nur, 47
508] 8/Enfâl, 20-22
509] 3/Âl-i İmran, 102
510] 29/Ankebut, 2-3
511] 49/Hucurât, 7
512] 9/Tevbe, 24
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”513; “Sizden biriniz beni, anasından, babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.” 514
İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü'ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah'ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü ve fesadı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir. Allah'a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâla ittibâ etmede de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar. "Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasûlü'ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir." 515
İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi, Allah'tan korkup Allah'ın murakabesi altında olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah'ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrâk eder, O'ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar. "Allah'ın gönderdiği risaleti tebliğ edenler, O'ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah'ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır." 516
İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah'a bağlanıp, araya aracılar koymadan doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah'a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü'minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
"Aralarında hükmetmek üzere, Allah'ın Rasûlü'ne dâvet olundukları zaman, mü'minlerin sözü ancak, 'dinledik ve itaat ettik' demelerinden ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederse, Allah'tan korkar ve O'ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." 517
"Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü'min erkek ve mü'mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü) yoktur. Kim Allah'a ve Rasûlü'ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklığa sapmıştır." 518
"Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." 519
Görüldüğü gibi, mü'min erkek ve mü'mine kadınlara muhayyerlik hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler. Allah'a ve Rasûlü'ne itaat etmek zorundadırlar. Allah'a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah'a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah
513] Buharî, Sahih, İman 9, 14.
514] Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
515] 49/Hucurât, 15
516] 33/Ahzâb, 39
517] 24/Nur, 51-52
518] 33/Ahzâb, 36
519] 4/Nisâ, 65
İMAN
- 139 -
Rasûlü'nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var, özgürlük var; bana kimse karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!” Bir mü’minin diyebileceği sözler değildir bunlar. 520
İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayâtiyetini devam ettirmesini sağlayan vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlakla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitab ettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir cevherdir.
O halde iman olmadan amelin kabul olunması sözkonusu edilemezse; sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan daha zordur” sözü meşhur olmuştur. Mü’min olmak kolay, ama özellikle küfrün hâkim olduğu câhilî toplumda mü’min kalmak ve mü’mince ölmek zordur. Biz de Hz. Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ: “Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat.” 521
İman ve Amel
Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”522 Bu âyetteki iman’dan kasıt “namaz”dır.
Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok rivâyete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel içiçe: “Nebî’ye soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne iman” buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad.” buyurdu. Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır üzere yapılmış bir hac.” 523
Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, ben, içinizden herhangi birine babasından ve evladından daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamazsınız.” 524
Allah yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye kendi yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer ümmetime lazım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım. Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp bir daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.” 525
520] Bk. 33/Ahzâb, 36
521] 12/Yusuf, 101
522] 2/Bakara, 143
523] Buhârî, İman 26
524] Buhârî, İman 14
525] Buhârî, İman 37
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hayâ da imandandır: “Hayâ imandandır.” 526
Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır: “Allah için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için engel olan kuşkusuz imanını tamamlamıştır.” Allah Rasûlü, imanın parçalardan meydana gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde amellerin de yer aldığını açık bir biçimde ifâde etmiştir: “İman yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi, çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”527 Bu hadiste nazarî iman olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile amelî iman olan “eziyet veren şeyi ortadan kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât, oruç “iman nedir?” sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir: “Allah Rasûlü, kendisine gelen bir elçiler grubuna “yalnızca Allah’a iman etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca Allah’a iman nedir, bilir misiniz?” ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.” 528
İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbatı, vahyin hayâta dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan soyut bir düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akide, dilde söylenilegelen kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman olarak yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir amel.
“Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.” 529
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberi’ne inanırlar, toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla buluştukları zaman ondan izin almadan gitmezler.” 530
Konumuzun eksenini teşkil eden “amel”den kasıt, Allah’a itaattir. Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nafile olan ameller değildir; Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği halde O’nun emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu gibidir: Komutan, kendisine hayâtî önemi olan bir plânı verdikten sonra plânın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da âsîlerin cezasına.
Bu noktada İmam Ebu Hanife'nin şu tesbitini aktarmak yerinde olacaktır: Allah Teâlâ mü'mine ameli, kâfire imanı, münafığa da ihlâsı farz kılmıştır. "Ey insanlar, Rabbinizden korkun."531 âyetinde "Ey mü'minler Allah'a itaat edin!", "Ey
526] Buhârî, İman 24
527] Buhârî, Müslim
528] Buhârî, İman 53
529] 32/Secde, 15
530] 24/Nur, 62
531] 22/Hac, 1
İMAN
- 141 -
kâfirler Allah'a iman edin!" , "Ey münafıklar, ihlâslı ve samimi olun!" anlamı vardır.532 İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır. Bunların her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini kaybeder. Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen iman da iman olmaktan çıkmış demektir.
İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören yalnızca mü'minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir. Çünkü imanın hâkim olduğu toplumda ahlak, adâlet, fazilet, muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler olarak yerini alacak; İmanın hâkim olmadığı toplumda ise rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet, bencillik ve her türlü dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var: İman, atom ve nötron bombasını yapan "insan" adlı muazzam silahın emniyet anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin 'kaza'ya kurban gitme ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar imanın dünyevî kazancına dâhildirler. Bir de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz mutluluğun ta kendisidir.533 Gazete ve tv. haberlerinde sık sık canavarlaşan insanların durumlarına şahit oluyoruz. Kocasını vuran kadınlar, çocuklarını doğrayan babalar, küçücük bebelere tecâvüz edenler... Sebep tek: İmansızlık. Allah’a ve âhirete iman eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?!
İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır. Birincisi; İman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki olmamalıdır. "Azabımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek değildir."534 Fir'avn bile boğulma ânında iken iman etmiştir. (İngiltere Brıtısh Museum'daki ona ait olduğu belirtilen bozulmamış ceset de secde halindedir.) Ölüm üzere iken azabın şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman olmaktan çıkar. İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Mesela; bir kimse Allah'ın varlığına, meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü iman bir bütündür, tecezzî (cüzlere, parçalara ayrılmayı) kabul etmez. Yine Kur'an-ı Kerim'e inandığını beyan eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse mü'min olamaz. Çünkü Kur'an-ı Kerim'den olduğu sabit olan herhangi bir âyeti inkâr etmek küfürdür. Bu durumda, "efendim çoğuna inanıyor ya?" diye itirazda bulunulamaz. Zira Kur'an, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiştir. Bir âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama durumundadır. Bu sebeple, insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı küfür) ve haller (ef'âl-i küfür) bilinmelidir. Mü'minler; bilmedikleri herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri herhangi bir söz söylemeden "ben bunu bilmiyorum; Allah ve Rasûlü nasıl bildirmişse öyledir" demelidirler.
İnsan Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)
İnsan niçin iman eder? İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında inanma, bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir. İnsan, inanmadığı zaman, bağlanmadığı ve güvenmediği zaman, yaşamanın bir anlamı ve değeri kalmaz.
532] Vasıyet, İmam Âzam'ın Beş Eseri, s. 75
533] A.g. e. s. 311-313 ve 346-348
534] 40/Mü'min, 85
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Her insan bir şeylere inanır, ama kurtarıcı olan iman, hakka/doğruya inanmadır. İman hissini kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tâbi olmak ve azgınlaşıp kendini Allah'a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük/küfr etmek, cehenneme dâvetiye çıkarmaktır. Fakat doğru bir şekilde iman edip, Allah'ın hidâyetine uymak, cennete adım adım yaklaşmaktır. "Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple, onun işitmesini ve görmesini sağladık. Sonra da ona gideceği yolu gösterdik. Ya şükreder (bu yoldan gider) ya da küfreder. Kâfirler için elbette zincirler, halkalar ve alevli cehennem hazırladık."535; "İman edenlere ve doğru hareket edenleri müjdele ki, onlara altından nehirler akan cennetler vardır." 536
İman, kişiye yalnızca âhirette mutlu bir hayât sağlamakla kalmaz; bu dünyada da huzur, saâdet ve büyük bir güç kazandırır: "Allah, sizden iman edenlere ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife/hükümran kıldığı gibi, onları da yeryüzünde halife/hükümran kılacağını, kendileri için râzı/hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için uygulamaya koyacağını ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir. Çünkü onlar, yalnız Bana kulluk eder ve Bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar." 537
Müjdeler, mü'minler içindir.538 Allah, onların kalbine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruhla desteklemiştir.539 Şeytanî güçler onları ezmeye yol bulamaz.540 Onlara yardımcı olmak, Allah'ın bizzat kendi üzerine yazdığı bir görevdir. "Mü'minlere yardım etmek, Bize haktır (Bize düşen görevdir)."541 Allah, iç huzuru ve doygunluğu onlara nasib etmiştir.542 Korkmak, üzülmek, kedere yenik düşmek onlara uzaktır.543 Allah'ın lütuf ve bağışı mü'minler içindir.544 Mü'min, böylesine onurlu olduğu içindir ki, bir mü'mini kasten öldüren, ebediyyen cehennemde kalır.545 "Şu bir gerçek ki, iman edip sâlih amel işleyenler, varlıklar dünyasının en hayırlılarıdır." 546
"Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz."547 Yani, her durumda düşmanınızla cihaddan korkmayınız. Kuvvetten düşmeyiniz. Siz üstünsünüz, yani iman ediyorsanız, sonunda zafer sizindir. Çünkü iman, kalbe güç verir, Allah'la olan irtibatı artırır ve düşmanlarına aldırış etmemeyi öğretir.
"Ve mü'minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir."548 Yani, Allah, kâfirlerin bazı zamanlar üstünlük sağlasalar da, dünyada mü'minlere musallat olarak, tamamen ortadan kaldıracak şekilde istilâ ve işgal etmelerine yol vermez. Âyet,
535] 76/İnsan, 2-4
536] 2/Bakara, 25
537] 24/Nur, 55
538] 13/Ra'd, 29
539] 58/Mücâdele, 22
540] 16/Nahl, 99; 34/Sebe', 20
541] 30/Rûm, 47
542] Bk. 9/Tevbe, 26; 48/Feth, 4
543] Bk. 3/Al-i İmran, 139
544] 3/Âl-i İmran, 152
545] 4/Nisâ, 93
546] 98/Beyyine, 7
547] 3/Âl-i İmran, 139
548] 4/Nisâ, 141
İMAN
- 143 -
dünya ve âhireti kapsamaktadır. Dünya ve âhirette mutlu son mü'minlerindir. Mü'minler, imanın hakikatinı yüreğinde yaşatan, sonra bu gerçek tevhidî imanı, Allah'ın râzı olduğu ameller, teslimiyet ve cihadla dışa yansıtan insanlardır.
Bazı zamanlarda kâfirlerin, intikam olarak mü'minlere yol bulmaları, imanlarının hakikatinde meydana gelen gedikten olmuştur. Savaş araçları, Allah yolunda cihad niyyetiyle kuvvet hazırlığı, her türlü nisbet ve bağımlılıktan arınmış olarak sadece iman sancağı altında bulunmak, imandan ve imanın gereklerindendir. Müslümanlara zamanla yapışan yenilgi, imanın hakikatinde meydana gelen zayıflık ölçüsündedir. Daha sonra, gerçek iman üzere bulunduklarında yardım, mü'minlere hak olarak döner. 549
"Andolsun Tevrat'tan sonra Zebur'da da: 'Arza mutlaka sâlih (iyi) kullarım vâris olacak' diye yazmıştık." 550
"Kim mü'min olarak sâlih işlerden yaparsa, onun çalışmasına nankörlük yok ve Biz (onun çalışmasını) yazanlarız." 551
"Kim kötülük yaparsa, sadece onun kadar cezalanır; ama kadın olsun erkek olsun kim mü'min olarak faydalı bir iş yaparsa, onlar cennete girerler ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir." 552
"Erkek ve kadından her kim mü'min olarak sâlih amel işlerse, onu hoş bir hayâtla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz."553 Mü'min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada iyi bir geçim hazırlar. İman ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir hayâtı onlara kolaylaştırır. Âhiretteki ecri ise daha güzeldir. Mü'min olup sâlih amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki güzel hayât, birçok şeyle gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi'nan), iç rahatlığı (inşirâh-ı sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî ve dış etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır. Gönüllere tasarruf edebilen de ancak Allah'tır.
İmanla beraber olan sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz, hoş bir geçimdir. Nimetlerle donatılmış, varlıklı ve zengin olmak önemli değildir. Bazen zenginliğin; tertemiz, hoş bir geçimi engelleyen dünya ve âhiret belâsı olduğu bilinmelidir. Hayâtta yetecek kadar maldan başka, geçimi güzel kılan çok şey vardır. Allah'a bağlanma ve O'nun gözetimine, himâyesine ve rızâsına sığınma vardır. Sıhhat, sükûnet, bereket, evde rahatlık ve gönülden sevgi vardır. Amel-i sâlihle huzur bulmak, onun gönüldeki ve hayâttaki izleri vardır. Mü'min olarak sâlih amel işleyenin dünyada nâil olacağı hoş ve güzel geçim, onun âhiretteki sevabını azaltmaz. Tersine, Allah onun sevabının, dünyadaki amelinin en güzeli üzerine olacağını vaad etmiştir. Cömert ve Kerim olan Rabbimizin hazineleri, sevabı ne büyüktür!
Yeniden İmana
İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor. Çağ imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı. Çılgınlık, azgınlık ve
549] Fî Zılâl'den
550] 21/Enbiyâ, 105
551] 21/Enbiyâ, 94
552] 40/Mü'min, 40
553] 16/Nahl, 97
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düşman oluyor. Müslümanların da önemli bir kesimi müslümanlığı doğru şekilde bilmiyor. Bilenlerin de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları değil; tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı ıslah zannediyor.
Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında Kur’an’dan uzak inanç ve yaşayışın olduğunu görmek zorundayız. Kur’an’ın diriltici emirlerinden biri şöyledir: “Ey iman edenler iman edin…”554 Yani, imanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de, davranışta da teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip onları Allah’a teslim olan müslüman yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın. Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır olun. Ve imanda sebat edin.
Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen dünya arabasının tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan, bütün umutlarını yitiren çağdaş insanının tek umudu kalmıştır. O da müslümanların müslümanlaşması. Müslüman gibi inanıp müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy aynasında boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık, kendi yanlışlarının farkına varamamaktadır.
Müslümanların, emredildikleri gibi müslümanlaşması için tevhid, ibâdet ve cihad bilincine yeniden kavuşması ve bunları içselleştirmesi gerekmektedir. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti Asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Her taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.
Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemez. İman iddiası da, itaat ile ispat edilmeden insanı kurtaramaz.
“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla, nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.”555 Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden müslümanlaşmak ve müslümanca yaşamak zorundayız.
Müslümanların yeniden müslümanlaşmasını zarûrî kılacak problemleri ana
554] 4/Nisâ, 136
555] 3/Âl-i İmrân, 102
İMAN
- 145 -
hatlarıyla üçe ayırmak mümkün:
1- Tarihten gelen problemler. Miras alınan din anlayışında yer yer geleneksel sapma ve yozlaşmalardan dolayı, din adına sahip çıkılan değerler ve yaşanılan hayat, Kitap ve Sünnetin istediği İslâm’la her noktada çakışmadığından bu konuları hakkıyla araştırmayan müslümanların iyi niyetle de olsa bid’at, hurâfe ve hatta şirk unsurlarına İslâm diye sarılmaları…
2- Modernizmin ve modern hayatın problemleri. Çağdaş ideolojilerin ve müslümanları da çepeçevre kuşatan, bazı konularda dine müdâhale edip yönlendiren veya gerçek dinin sosyal hayata yönelik yansımalarını yasaklayan devlet düzenlerinin problemi. Batı kafasıyla, müsteşrik zihniyetiyle İslâm’a bakan, geleneksel çizgiye karşı çıkarken yerine ondan daha beter tezler öneren biraz laik, biraz demokrat, biraz özgürlükçü, biraz düzenci, biraz kolaylaştırıcı, biraz diyalogcu, biraz pragmatist din anlayışı. Teknolojinin, medyanın, eğitim kurumlarının, israfa dayalı modern yaşama biçiminin, dünyevîleşmenin, sekülerleşmenin, aşırı özgürlükçü yaklaşımın, bireyselliğin… müslümanlara sıçrattığı olumsuz etkiler.
3- Çok sağlam ve köklü bir imana sahip olmamanın etkisiyle, zor bedel isteyen konular başta olmak üzere dinden tâviz vermek, görevlerini ihmal etmek, ibâdetlere gevşek davranmak, ahlâkî dejenerasyondan kurtulamamak gibi dâhilî problemler.
Bütün bu üç problemin özünde dinin özü olan tevhidin geri planlara itilmesi sorunu göze çarpmaktadır. O öz kaybolunca veya en azından gölgelenip ihmal edilince ondan boşalan yeri bu üç maddedeki olumsuzlukların tümü ya da bir kısmının doldurması hiç de sürpriz olmayacaktır. O öz kaybolduğu için Kitabım dediği Kur’an’la ilişkisini sıfıra yaklaştıran ve Kur’an’dan daha fazla başka kitapların yönlendirmesine râzı olan bir müslüman tipi oluşmuş, haramlardan, hatta şirkten daha fazla yasal yasaktan veya ayıptan korkan, ama “elhamdü lillâh müslümanım” demeye devam eden bir karakter ortaya çıkmıştır.
Ulemâ ve ümerânın gaflet veya dalâletlerinden kaynaklanan uyarı, yönlendirme ve tavsiyenin (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, hatta tümden terkedilmesinin bu cinâyetlerin sergilenmesinde büyük katkısı vardır.
İslâm, câhiliyye çağını tarihin çöplüğüne atmış, insanlığın bugüne kadar bir daha göremediği en huzurlu çağını “saâdet çağı”nı başlatmıştır. Kur'an çağ kapatıp çağ açmıştır. Dünyanın gördüğü ve göreceği en büyük inkılâb, Kur'an'ın yaptığı inkılâbdır.
İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı cahiliyye çağının karanlıklarında yaşıyorsa bu, müslümanların müslümanlıktan uzak kalması, diğer insanları da bu güzellikten mahrum etmesinden dolayıdır. Kur'an gelip câhiliyyeyi değiştirmeden toplumda neler yapılıyorsa, modern biçimde bugün de, buralarda da maalesef aynı şeyler arz-ı endam etmektedir; hem de “müslümanım” diyenler tarafından.
Peki, Kur'an, aynı Kur'an olduğuna göre, bugünkü cahiliyyeyi niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur'an okudukları halde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur'an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur'an değişmemiştir; ama Kur'an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur'an
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlayışı, Kur'an'a bakış, Kur'an'a yaklaşım değişmiştir. Kur'an, aynı Kur'an'dır; ama Kur'an'a yönelmesi gereken insan, Kur'an'a sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayât veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur'an yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Hayırlı ve olumlu değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. "Kur'an şifadır."556 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşalara. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda, kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
“Ey İman Edenler İman Edin…”557
Âyetinin Işığında Halimizi Sorgulamak
(Bu başlık altında Mehmet Pamak şöyle diyor:)
Ne oldu da, ilk Kur’an neslinde muazzam bir inkılâba yol açan, onlara izzet, şeref ve onur kazandıran Kur’an ve ibâdetler biz de aynı sonucu doğurmuyor? Neyi kaybettik, hangi yanlış tercihlerde bulunduk ve hangi savrulmaları yaşadık da bugünkü zillete sürüklendik? Hem de elimizde, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere indirilmiş, şeref ve izzet kaynağı muhteşem bir Kitap, Kur’an varken…
Hangi hatalar bizi bu zillete sürükledi ve hangi sebeple bir türlü o ilk neslin onurlu temsiline yaklaşamıyoruz? Neden Kur’an ve ibâdetlerimiz bizde bir değişim, bir inkılâp meydana getiremiyor? Hem de kitap aynı kitap, ibâdetler aynı ibâdetler olduğu halde… Ümmet olarak bu hale neden sürüklendik?
Saltanata geçişle başlayan kaynaktan kopuş süreci, giderek büyük savrulmalara yol açtı. Tevhidi sahih geleneğin yerini, yüzyıllar süren bu savrulma sürecinde muharref gelenek aldı. Kur’an’dan ve Rasûlullah’ın sahih sünnetinden uzaklaşma, Müslüman halkların ümmet olma vasıflarını kaybetmesine, kitabî bir toplum olmaktan çıkarak, muharref geleneğin oluşturduğu “atalar dini”ni taklit eden niteliksiz halklar ortaya çıktı.
Allah’ın, Kur’an’da, akletmeyi, düşünmeyi, tefekkürü ve ilim tahsil etmeyi emretmesine rağmen, kurumsallaşmış tasavvufun, “aklı ve ilmi terketmedikçe
556] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
557] 4/Nisâ, 136
İMAN
- 147 -
hakikate ulaşılamaz” yalanıyla, şeytanın ve zannın cirit attığı bir alan olan “keşf ve ilham” alanında uydurulan sahih olmayan bilgilere dayalı bir din anlayışını öne çıkarması bu büyük sapmanın, Kitabî din anlayışından kopmanın en büyük sebebini teşkil etti. Aklın ve iradenin devre dışı bırakılıp, Allah’ın yasakladığı “kör taklid”in ve “meyyit gibi teslimiyet”in esas alınması sonucunda dinde tahrifin ve sapkınlığın önü iyice açıldı.
Din alanında kaynaktan beslenmeyen, önderlerden intikal eden yanlış bilgileri sorgulamadan taklit eden niteliksiz yığınlar ortaya çıktı. Özellikle, “ictihad kapısını kapatan” taassubun sonucunda, düşünmenin, akletmenin ve toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek yeni fikir ve projelerin üretilmesinin önü iyice kesildi. Bunun neticesinde yüzyıllar sonrasının toplumlarının sorunlarına yüzyıllar öncesinin fetvaları ile cevap verilmeye kalkışılmasının doğurduğu çözümsüzlük ve bunalımlar da bu bozulma sürecini hızlandıran bir katkı sağladı.
İşte bu büyük yozlaşma serüveninin sonunda geldiğimiz bugünkü noktada, Kur’an algımızdan başlayarak, hayatımızı kuşatan ve yaratılış amacımız olan “ibâdet” anlayışımıza kadar pek çok temel konuda ürkütücü boyutlarda anlam ve eksen kaybının meydana geldiğini görüyoruz.
Tevhidî Öbekler Neden İstikametini Koruyamıyor, Neden İlkeli Duruşunu Sürdüremiyor?
Türkiye’de özellikle 1970’li yıllardan sonra başlayıp, 80’lerden itibaren ivme kazanan tevhidi uyanış ve kaynağa dönüş çabalarına ve bu çabaları gösterenlere ne oldu da, bu kadar çarpıcı savrulmalar ve geriye dönüşler yaşanabildi? Bu birikim bugün ne halde?
Hani Kur’an özne olup, merkezde ve belirleyici bir kitap olarak bizi, ailemizi, toplumumuzu yeniden inşa edip ateşten korunmamızı sağlayacak, karanlıktaki hayatımızı aydınlığa çıkaracaktı?
Hani insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilmiş bu kitap, bize, hak ile batılı ayırma kabiliyetini kazandıracak furkan fonksiyonu görecekti?
Hani Kur’an, cahilî ölçüler içinde cereyan eden toplumsal hayatımızı, ilişkilerimizi ıslah edecek ve vahyin ölçüleriyle yeniden inşa edecekti?
Hani Kur’an, bireysel ve toplumsal hayatımızın bütün alanlarını, davranışlarımızı, ilişkilerimizi vahyin ölçüleriyle inkılâba uğratmak için indirilmişti?
Ne oldu da, Kur’an’ı gereği gibi okumayı, onu hayatımızın tam içinde ve tam içinden okumayı terkettik? Ne oldu da, yıllarca süren tefsir dersleri bir türlü hayatımızı Kur’an’laştıramadı?
Sürekli elimizde, başucumuzda durması, sürekli bir irtibatla sürekli kalbimize ve hayatımıza nüfuz etmek, hayatımızı Allah’ın rengine boyamak üzere okunması gereken Kur’an’ı bu işlevini yerine getiremez hale nasıl getirdik?
Ne oldu da, kitaba varis kılınmışken, elimizdeki bu muhteşem mirasa ihanet ederek, Rasûlullah’ın hesap gününde Allah’a, “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terkedilmiş olarak bıraktı”558 şikâyetine muhatap olan zelil konumlara
558] 25/Furkan, 30
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sürüklendik?
Ne oldu da, dünyanın süsleri, çıkar hesapları, korkular, dünyevî endişeler, ikbal, iktidar ve rant hırsları bizi bu kadar kolayca peşine takabildi? Bizler, Kur’an halkalarında yıllarca bulunmuş olanlar, gereği gibi Kur’an okumayı da, öğrendiklerimizle amel etmeyi ve hayatımızı vahyi değer ve ölçülerle inşa etmeyi de kolayca terkedip, dünyanın süsleri uğruna, ahiret, hesap, kulluk bilinç ve imanımızı zaafa uğrattık. Gerçekten bunu nasıl becerdik? Neden imanımıza bu kadar kolayca ve bu kadar çabuk zulüm bulaştırabildik? Ne oldu da bütün bu hüsran ve bu büyük savrulmalar yaşanabildi?
Belki samimi olarak, ancak duyguların, heyecanların yönlendiriciliğinde, henüz sınanmadan iman ettiğimizi haykırdık, ama bu teorik ve duygusal imanın altını dolduramadık, imanımızda mutmain olamadık, imanımıza yakin, sahih bir boyut ve eğitime dayalı ciddi bir derinlik kazandıramadık. İşte bu sebeple de, daha ilk imtihanda hemen savrulduk ve maalesef kaybettik.
Hâlbuki yıllarca oturduğumuz Kur’an halklarında öğrenmiştik ki; Rabbimiz, Bakara Sûresi 155-157. âyetlerde, bizleri “biraz korku”, “açlık”, “bir parça mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltmekle” imtihan edeceğini beyan etmekte, sabredip, direnenleri ise müjdelemekteydi. Yine aynı halklarda okumuş ve öğrenmiştik ki; Rabbimiz, Bakara sûresi 214. âyette “sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz?” ikazıyla bizi uyarıyor, “Allah Rasûlü ve beraberindeki mü’minlerin büyük sıkıntı ve darlıklarla sınandıklarını ve Allah’ın yardımı ne zaman diyecek hale gelene kadar büyük eziyetlere, darlıklara katlandıklarını ve Allah’ın vaat ettiği yardıma ancak böylece müstahak olduklarını” bildiriyordu.
Daha önce, ikbal, makam, mevki, iktidar nimetleri, ihaleler, zenginleşme fırsatları henüz kendilerine sunulmayanlar, bu tür nimetlerin ilk sunulduğu sınavda bu kadar çok sayıda dökülüyorlarsa, temel zaafın imanda olduğu kesindir. Milletvekili olma imkânı yok iken, laik demokratik partileşmeye karşı olmak kolaydı. Öğrenciyken, baldırı çıplakken, dünyevîleşme, zenginleşme, makam mevki hırsı peşinde koşanları eleştirmek, bu duruşlara karşı çıkmak kolaydı. Ama öğrencilik bitip, evlendikten, iş ve meslek sahibi olduktan sonra, tüm bu imkânlar sunulduğunda ve karşılığında İslâmî kimlik ve ilkelerden taviz istendiğinde çoğunluk ayakta kalamadı. Hatta önemli kısmı bu tür imkânlar sunulmadan bunları elde edebilmek uğruna kendileri tavize koştular. İşte gerçek iman, bu imkânlar olduğu halde, eğer bunların karşılığında İslâmî kimlik ve ilkelerden taviz verilmesi gerekiyorsa reddetmeyi gerektirirdi. Ama maalesef çoğunluk bunu yapamadı. İşte bu sebeple Rabbimiz, “Ey iman edenler iman edin…” çağrısında bulunuyor. Evet, bu iman nasıl bir imandı ki, en küçük bir rüzgârda savrulup gidivermeye engel olamadı.
Topluma daveti götürecek olanlar, daha davet ve şahitlik görevi tam yapılmadan, hemen görevi terkedip, dünyevîleşerek, daha önce reddedip eleştirdikleri toplumun cahili değerlerine doğru savruluverdiler.
Tevhidî uyanışla oluşan öbekler ve tevhidi bilince ulaşan veya öyle zannedilen bireyler neden uzun soluklu bir direniş azmini gösteremiyorlar? Neden bir süre sonra bıkıp, yorulup savrulmaya ve daha önce reddettikleri kesimlere ve
İMAN
- 149 -
yanlış din anlayışlarına doğru sürükleniyorlar?
İslâmî çalışma öbeklerinin büyük ekseriyeti, neden içinde her türlü inancı, hurâfeci anlayışları da barındıran çıkar birlikteliklerine dönüştüler? Aynı grup içinde,
Tevhidî düşünenler,
Tarihselciler,
Modernistler,
Liberal-demokratlar,
Sekülerleşenler,
Laik particiler,
Ulusalcılar,
Devleti kutsayanlar,
Tasavvufçularla birlikte bulunabiliyorlar.
Neden böyle oldu? Neden bu büyük çarpıklık bu kadar kolay ve bu kadar çabuk kanıksanabildi?
Neden bu dönüşümü yaşayanlar, yıllarca Kur’an okudukları halde tevhid inancıyla bağdaşmayan bu halden rahatsız değiller?
Neden bu çarpıklığı, savrulmayı, kargaşayı, eklektik duruşları kimse eleştirmiyor? Neden herkes birbirini idare ediyor?
Neden kimse kimseye merhamet etmiyor? Birbirinin yanlışlarına, savrulmalarına karşı çıkmamak, eleştirmemek, birbirine zulmetmek iken, neden merhamet zannedilir hale gelindi? Neden, Allah için uyaranlar, emri bil maruf yapanlar kınanır oldu?
Böyle olunca, her türlü fikri aynı grup içinde barındırınca, tek amacın grup dayanışması ve grup çıkarlarını korumak olan kulüpler haline dönüşmekten korunmak mümkün olmuyor. Başlangıçta, tevhidî düşüncenin yaygınlaşması ve bu istikamette, sahih din anlayışı ekseninde İslâmî toplumsal dönüşümün gerçekleşmesi için kurulduğu iddia edilen bu tür grup, çevre ve öbeklerin çok büyük ekseriyeti bugün yukarıda zikredilen eklektik/karışık din anlayışlarına, geleneksel ve modern bid’at ve hurâfelere itibar eden ve grubu için çıkar devşiren konumlara sürüklendiler. Giderek maddî yönden güçlendiler, holdingleştiler, zenginleştiler, TV sahibi oldular, büyük kurumlar oluşturdular ve biraz da kitleleşmeye doğru yöneldiler, ama ilk çıktıkları noktadaki tevhidi duyarlılıklarının bile çok gerisine düştüler.
Kimisi daha önce tekfir ettiği laik demokratik çizgide particilik yapmaya, kimisi de hurâfeci tasavvufun kıymetini(!) yeniden keşfetmeye, ilkeleri çürütücü, direniş azmini çözücü, şahsiyetleri öğütücü pragmatizmin peşinde, oradan oraya savrulmaya başladılar.
Savrulmanın Sebepleri
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1- En önemli savrulma sebebi, imanda ve şahsiyette zaaf olması, inanılan değerler konusunda emin olunmasını sağlayan yakînî bir imanın ve inandığı değerler konusunda bedel ödemeyi göze almayı sağlayacak bir şahsiyetin oluşmamış olmasıydı. Tevhidî iman yerine Allah’ın varlığına imanın öncelendiği bir toplumsal kültürün, toplumla çelişmeme adına kanıksanmasıydı.
İnsanların, tam bir tevhidi inançla kendilerini değiştirmeden eski gelenek ve göreneklerindeki inançlarla birlikte İslâm toplumuna girip kültürle dini birbirine karıştırmaları. “Bedevîler "inandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘Boyun eğdik’ deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 559
2- İlk indiği, dönüştürdüğü toplumdan ve ilk inşa ettiği Peygamber ve ashâbının hayatından soyutlanmış, ilk pratikten kopuk teorik Kur’an okumalar, bugünkü toplum ve hayatla da bağı kurulamayan ve dolayısıyla pratiğe aktarmada sorunlar yaşayan bir okuma olmuştur. Peygamberin güzel örnekliği ve Kur’ani sünnet içselleştirilmeyince, toplumu dönüştürme sorumluluğu terkedilince, vahyi sosyalleştirmekten, Peygamberî pratikten kopuk teorik imanlar, bir süre sonra cahiliye tarafından kuşatılıp, öğütülüyor. Kulluk eksenli bir hayatı kuramayanlarda, tevhidi bir pratiği üretemeyenlerde meydana gelen boşluğu dünyevîleşme dolduruyor, ibâdet bütünlüğünden ve ubûdiyet bilincinin belirleyiciliğinden kopuk hayat giderek sekülerleşiyor.
3- Kulluk eksenli mücadele yerine iktidar eksenli mücadelelere heveslenilmesi, kulluğun parçalanıp, bazı parçaların dinin/bütünün yerine ikame edilmesi, kimileri açısından kulluk bütününden soyutlanmış bir siyasi mücadelenin dinin tümü gibi algılanması, hem de diğer alanları yok sayacak derecede birinci plana çıkarılması da bir başka savrulma sebebini teşkil ediyor.
4- İman edilen değerleri, Kur’ani ölçüleri hayat düsturu haline getirememek, Kur’an’la ahlaklanamamak, inanıldığı iddia edilen değerleri salih amel haline dönüştürememek, iman-amel bütünlüğünü parçalayan tutumlar da savrulmalarda önemli rol oynamaktadır. Allah bu durumda olanları: “Başkalarına iyiliği tavsiye ederken kendisini unutan bilgi sahipleri”,560 “yapmadıklarını söyleyenler”561 ve “Kitap yüklü merkepler”562 olarak niteleyip kınamaktadır.
5- Fikirde ve tavırda yüzeysellik sebebiyle derinlik kazanamamak yüzünden slogan, duygu, heyecan ve tepkiselliğin davranış ve eylemlere yön vermesi, vahiy ve aklın yönlendirme ve denetiminden çıkılması ve bu halin çözümsüzlüklere, tıkanmalara yol açması da savrulma nedenlerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
6- Modern kavram ve değerlerin yol açtığı kirlenme ve Batının seküler değerlerini evrensel değerler olarak kabul etme sonucunda meydana gelen zihinsel dejenerasyon ve sekülerleşme Müslümanlar üzerinde önemli bir dönüştürme etkisi yapmış bulunuyor.
559] 49/Hucurat, 14
560] 2/Bakara, 44
561] 61/Saf, 3-5
562] 62/Cuma, 5
İMAN
- 151 -
Emperyalist sekülerleştirme projelerinin estirdiği medyatik rüzgâra kapılarak, dağıtılan imkânlara teslim olarak, büyük güçlerin gücü karşısında komplekse kapılarak, onlarla sağlıksız ve ilkesiz ilişkiler kurarak Batı desteğiyle dönüştürme projelerine eklemlenme de özellikle yerel ve global “28 Şubat” projelerinin temin ettiği çok önemli ve yeni bir savrulma nedeni olarak gelişmelere damgasını vurmuştur.
"Vay haline o kimselerin ki kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak için, 'bu Allah katındadır derler!' Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların!" 563
7 - Bazılarının yaşının ilerlemesine rağmen bir türlü gelmeyen, uzun soluklu bir yürüyüşü gerektiren İslâmî yönetimden ümidi kesip, bir an önce iktidara ve onun nimetlerine ulaşma aceleciliği içine girdiler.
8- Tevhidî, inkılâbî kesimlere yapılan baskı ve zulümlerden çekinip de sistemin “meşrû”(!) saydığı alanlara doğru yönelme eğilimleri, korku krallığına teslimiyet de bu savrulmalarda önemli rol oynadı.
9- CIA raporlarının ılımlı-radikal ayrımı yaparak, Amerikancı, Batıcı seküler anlayışı temsil eden “ılımlı”lara ve sufizme sıcak yaklaşımlar geliştirmesi, onlarla egemen güçlerin temasa geçmesi, vaadlerde bulunması da bu tip yanlış din anlayışlarına rağbeti arttırdı.
10- Çözüm üretememek, alternatif bir yapı oluşturamamak gibi sebeplerle bunalıma düşüp, “biz hiçbir şey yapamıyoruz” diyerek, yanlış da olsa bir şeyler yapar görünen uzlaşmacı, hurâfeci kesimlere, kitleleşip kurumlaşanlara doğru meyletmek, (üstelik bunlar ABD, AB, Papalık ve Siyonist kuruluşlarla çok yakın ilişkiler de kurmalarına rağmen) onları yücelterek eklemlenmek de önemli bir başka savrulma nedenidir.
11- Henüz görevlerini tam yapmadıkları halde, toplumu dönüştürmede haksız yere hemen sonuç almayı ve hemen bir inkılâp gerçekleştirmeyi umanlar, uzun vadeli çalışmayı göze alamadıkları ve sabredemedikleri için, hemen dönüştüremedikleri toplumun cahili değerlerini yeniden keşfederek ve daha önce hata ettiklerini itiraf ederek, ne pahasına olursa olsun kitleyle buluşmak adına topluma doğru bir dönüşüm geçirdiler.
İçinde İslâmî motiflere de yer veren fakat esasta tamamen dünyayı terk gayesinde olan "Doğu Mistizminin" ve "Batı Ruhbanlığının" özelliklerini de üzerinde bulunduran "Tasavvufî Düşünce"nin doğması, tarihî bir savrulma nedeniydi. İşte birileri bu savrulmayı eleştirerek yola çıkmışken şimdi yine ona sığınıyorlardı. “Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncil'i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” 564
Müslümanların kolaylığı için çalışan âlimlerin görüşlerini dogmatik olarak kabul edip değişmez mezheplerin oluşması, hatta zaman zaman mezhepleri dinin önüne geçirmek, hatta kimileri açısından dinleştirmek suretiyle oluşturulan
563] 2/Bakara, 79
564] 57/Hadîd, 27
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Kör taklid"çilik ve mezhebi taassupçuluk bu süreçte yeniden baş gösterdi. Bazı tevhid ehli Müslümanların, yola çıktıklarında önceledikleri Kur’an ve sahih sünnetin belirleyiciliğini terkederek, mezhebi, Bâtınî yorumlarla, Kur’an algısını, korunmuş metinle alakasız yorumlarla tahrif eden eğilimlere ve mesnetsiz uyduruk rivâyetleri Kur’an’ın ve sahih sünnetin önüne geçiren ve üstelik bu yanlışlara tabi olmayanları mü’min saymayan sapkınlıklara doğru savrulmalar yaşandı.
Böylece, Kur’an’ı ve dini parçalayıp, kendi subjektif yorumunu dinleştirip onunla böbürlenen kesimler oluştu. “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her firka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.” 565
12- Az sayıda insanla birlikte olmaktan bıkıp, daha geniş kitlelerle birlikte olmanın arzu edilmesi, insanlardan itibar görmeye dair özlem ve beklentiler, marjinalleşmekten korkmak, kitleleşme uğruna ilkelerin feda edilmesi de önemli bir savrulma nedeni oldu. Hâlbuki bütün Peygamberler de önce marjinaldiler ve hatta pek çoğu bu konumdan hiç kurtulamadılar, Nuh (a.s.) 950 yılda bir gemi dolduramadı, ama tevhid gemisini inşa etmekten de hiç bıkmadı, yorulmadı ve tüm alaylara rağmen karada gemi inşa etmeyi ısrarla ve yılmadan sürdürdü.
Bir fikir, düşünce ve duruşun taraftarlarının marjinal olması, azınlığı teşkil etmesi, onun yanlışlığının ve terkedilmesi gerektiğinin delili olarak ileri sürülemez. Aslında toplumlarda büyük değişim ve dönüşümlere sebep olan fikir ve çabalar başlangıçta hep marjinal konumda bulunmuşlardır. Toplumlara hamle yaptıran, ileriye taşıyan köklü fikir ve düşüncelerin sahipleri de hep tek kişi olarak başlamışlar ve bu büyük dönüşümün yolundaki ilk adımları da ya tek başlarına ya da birkaç kişiyle atmışlardır. Marjinallikten kurtulup bir an önce kitleleşmek ve aceleyle dünyevî sonuçlar elde etmek isteyenler; dönüştürmek istedikleri toplumdan farklarını oluşturan temel ilkelerini terkederek, değiştirmek için yola çıktıkları statükoya ve toplumun cahili değerlerine savrulmaktan kurtulamazlar.
Hak ve adâlet çizgisinde ısrarlı olmaktan kaynaklanan marjinallik şüphesiz ki şereftir. İnsanlığa hayırlı büyük değişim ve dönüşümlere sebep olan çabalar başlangıçta hep marjinal olmuşlardır. Önemli olan azınlıkta olup olmamak değil doğru konumda bulunup bulunmamaktır. Kur’an birçok âyetinde “insanların çoğunun bilmeme” noktasında bulunduğunu, hakikate kendilerini kapatan konumları tercih ettiklerini vurguluyor. İblis ilk isyanı gerçekleştirip şeytanlık, saptırıcılık fonksiyonunu üstlendikten sonra, Rabbimize hitaben, “onların çoğunu şükredici bulamayacaksın”566 diyor. Bir başka âyette ise, “iman edip sâlih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır”567 hükmü yer alıyor.
O halde anlamlı, değerli, itibarlı ya da doğru olmanın ölçüsü çoğunlukta olmak veya dünyada somut sonuçlar elde etmek değildir. Tek kişi bile kalınsa, hak, adâlet ve tevhid çizgisinde bulunan kişilerin durduğu yer doğru, isabetli, değerli ve anlamlıdır. Hak istikametteki büyük değişimlerin yolunu açanlar da, hep marjinal kalma pahasına temel ilke ve değerlerinden taviz vermeden istikrarlı ve süreklilik arz eden onurlu ve şahsiyetli duruş ve çabaları ortaya koyanlar olmuştur. Bu anlamda bütün Peygamberler de marjinaldiler. Hatta toplumlarının
565] 30/Rûm, 32
566] 7/A’râf, 16-17
567] 38/Sâd, 24
İMAN
- 153 -
çoğunluğunun, yani marjinal olmayanların yanlışta direnmesi, yalanlaması sebebiyle pek çokları da marjinal olmaktan hiç kurtulamadan ömürlerini ve görevlerini tamamladılar. Meselâ Nuh (a.s.), 950 yıllık; tebliği, fesada karşı ıslah edici çabayı ve marufu emredip münkere karşı durmayı içeren tevhid ve adâlet mücadelesinde, toplumun batılda direnmesi sonucu bir gemi dolduracak kadar insana bile ulaşamamış ve savrulanların ifadesiyle dünyada bir sonuç ya da başarı da elde edememiş, iktidar da olamamıştı. Zenginleşememiş, holdingleşememiş, büyük kurumlar oluşturamamış, televizyon ve gazete sahibi olamamış, kitleleşememişti. O halde, dünyada somut başarılar(!) ya da her şeye rağmen büyüme ve kitleleşme peşine düşenlerin mantığı ile Nuh (a.s.) yanlış yolda, manasız ve terkedilmesi gereken şeylerin ve marjinal tutumların, düşüncelerin, tercihlerin peşinde boşuna bir uğraş mı vermişti? Allah’a sığınarak haddimizi bilmek kadar değerli ve önemli bir şey olamaz. Bize yakışan, istikameti kaybetmeden dosdoğru yolda ısrarlı ve istikrarlı bir yürüyüşü gerçekleştirmek, her şart altında tavizsiz bir biçimde ve Allah rızası için doğru olanı yapmaktır. Hz. Nuh’un örnekliğinde olduğu gibi kınamacıların kınamalarına aldırmadan tevhid gemimizi inşa etmeyi ısrarla sürdürmektir, sonuçları takdir etmek ise sadece Allah’a aittir.
Sonuç almak, başarılı olmak tamamen Allah’ın takdir alanına giren hususlardır. Bizim irâdemize bırakılmış olan ise, ne pahasına ve hangi şartlar altında olursa olsun, mutlaka yaratılış amacımız istikametinde üzerimize düşen kulluk görevimizi yerine getirmekten, Hakikatin mesajını hayatımızda örnekleyerek ısrarla insanlara ulaştırmaktan, tevhidin ve adâletin ikamesi için hayırlı, olumlu adımlar atmaktan, bu çabalarımızı ısrarla ve Allah rızası için sürdürmekten ibarettir. Bize düşen, siyasi ve dünyevî çıkarlarımız uğruna, bizi biz yapan bize şahsiyet ve şeref kazandıran temel ilkelerimizi, imani ve ahlaki değerlerimizi terketmemektir. Niteliksiz kalabalıklarla, küresel ve yerel zalimlerin istekleri yerine getirilerek, ilkeler feda edilerek belki marjinallikten kurtulmak mümkün olabilir, ancak bunun Allah’ın rızâsına uygun bir amel ve itibar kazandıran onurlu bir tutum olduğu söylenemez. Çünkü Kur’an “izzetin, onurun, şerefin tamamının Allah’ın yanında olduğunu”568 açıkça beyan etmiş bulunmaktadır. O halde izzeti ve itibarı yanlış yerlerde aramaktan Allah’a sığınmak lâzımdır.
13- Müslümanların, şirk sistemini, müesseselerini, makamlarını ve yöneticilerini gözlerinde büyütmeleri ve onlardan görecekleri küçük bir ilgi ve itibardan çok fazla etkilenip onlara doğru meyletmeleri, yahut da tersine bir baskı ve tehdit aldıklarında da hemen kenara çekilmeleri, ortada görünmemeleri de, ibretlik bir savrulma nedenidir.
14- İslâmî yöntemle, sünnetullah gereği toplumsal değişimle İslâmî yönetime ulaşmanın çok uzakta görünmesi, uzun ve zorlu bir yolculuğu gerektirmesi sebebiyle bir an önce bazı imkân ve dünyevî başarılara(!) ve bu arada can ve mal riskinden de uzak yöntemlere doğru eğilim gösterilmesi, fedakârlıktan nimetlere, riskten ikbale doğru kaçışın da savrulmalarda önemli rolü olmuştur.
15- Ülke sorunlarına âcil çözüm getirmek isteyenlerin, “Mâdemki şimdi İslâm’ın gelmesi mümkün değil, o halde yangını söndürmek için mevcut şartlar içinde beşeri sistemler, modeller çerçevesinde projeler üretmeliyiz” diyerek İslâmî olmayan çözüm yollarının arkasına takılanlar,
568] 4/Nisâ, 139
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
16- Ekonomik sıkıntılar yaşayanların veya daha yüksek refah seviyesini ve daha büyük zenginliği arzu edenlerin, ya da zenginliğine zenginlik katma hırsı içinde olanların, özetle dünyevîleşenlerin, ekonomik imkân vaadedenlerin, kredi ve ihale dağıtanların yanlarına hem de az sayılmayacak sayılarla koşmaları da dikkat çekici, ibret verici ve tarihi kökleri olan kadim bir savrulma nedeni olmayı sürdürmüştür.
17- “Saray (devlet) ulemâsının” ve bugünün “MGK ulemâsının”, “zâlim yönetime itaatin” gerekliliği hususundaki açıklamalarının mevcut iktidarlara itaat bilincini oluşturması ve bu sapmanın sistem tarafından sürekli beslenmesi, toplumun zulüm ve fitnenin adresini hep dışarıda aramaya, “kendi zâlim ve kâfirlerini” hoş görmeye alıştırılmış olmasının da genel anlamda savrulmaları kolaylaştırıcı bir tesiri olmuştur.
18- Uzlaşmacı bir anlayışla sistemle şu ya da bu ortak paydada buluşmak, resmi ideolojiden beratını tam anlamıyla ilan etmemiş olmak ve bayrakçılık, vatancılık, Türkiyecilik, devletçilik, demokratlık, ulusçuluk, muhafazakârlık vb. ulusalcı kirlilikler ve sağcı eğilimler de hep bu kolay savrulmanın zeminini oluşturmuşlardır.
19- Bazı hayırlı gelişmelerin zamanı gelince kendiliğinden meydana geleceğine yönelik sahte iyimserlik ve yanlış tevekkül anlayışı da direniş azmini kırıcı, pasifize edici bir rol oynamış, zaman zaman gündemleşen mevzii duyarlılıkların da kolayca sönmesinde ve sürdürülememesinde önemli rol oynamıştır.
20- Zulüm ve baskılar karşısında ne yapması gerektiğinin araştırmalarına yönelip, nasıl mücadele edeceğinin projelerini üretmek yerine, hatta yeni hak ve özgürlük taleplerini dillendirmek yerine, ne pahasına olursa olsun, mevcut kazanımları korumak endişesi ile mevcudun üzerine kapanıp, eldekini de kaybetmemek için pasifleşmek, geri çekilmek, suskun ve özür dileyici bir tavra sürüklenmek de büyük bir zaaf oluşturmuştur.
Sonuç olarak, en başta imanda zaaf ve yetersizlik, niteliksizlik, korkular, çıkarlar, fikrî ve zihnî karışıklıklar, çok yönlü pragmatizm, ilkesizlik, acelecilik, çözümsüzlük kaynaklı bunalımlar, marjinallikten ve riskten kaçış ve en son olarak da emperyalistlerin küresel dönüştürme projelerine eklemlenmek gibi unsurlar bu büyük savrulmanın sebeplerini oluşturuyor.
Bütün bu sorun ve zaafların temelinde aslında sahih bir İslâmî bilgiye dayalı sahih bir imanın ve doğru, isabetli bir yönelişin nitelikli ve derinlikli bir biçimde gerçekleştirilememiş olması yatmaktaydı. Bir de bunun üzerine 28 Şubat’la daha bir sertleşip keskinleşen düzenin otoriter, baskıcı tavrı eklenince büyük sapma ve savrulmalar yaygınlaşabilmiş ve üstelik savrulanlar bu konjonktürel baskıları da kendilerine mazeret kılabilmişlerdi. Sonuçta, bazen korku ve endişe, bazen dünyevî güç ve imkânlara erişme hesabı, bazen reddedilmeme, dışlanmama tam tersine itibar görme, medyada yer alma beklenti ve telaşı, çoğu zaman da bütün bu kaygı ve hesapların içiçe geçmesi neticesinde savunulan ilke ve değerlere aykırı tutumlar gündeme gelebilmişti. Yıllarca savunula gelen doğrular bir çırpıda terkedilebilmiş, adeta tevbekâr bir ruh haliyle maziye tümüyle sünger çekilebilmişti. “Demokratik tevbe” yapan itirafçı kimlikler, işte bu zaaflar sebebiyle meydanı doldurmuştur.
İMAN
- 155 -
Savunulan doğruların pratiğe taşınması noktasında yaşanan başarısızlıkların ve sahip olunan iddiaların gerektirdiği bedeli göze alamayışın bir sonucu olarak; “zaten savunduğumuz şey pek de doğru sayılmazdı” türünden bir inkârcı tutum içine girilebilmiştir. Eksik ve zaaflarımızı gidermemize katkı sağlayacak, sorunlarımızı çözerek, zaaflarımızı aşarak ileriye gitmemizi sağlayacak bir öz eleştiri yerine, kendi zaaflarının faturasını iman ettiği, değer, ilke ve yönteme kesip, gerisin geriye dönmek zalimlerin bile alay etmelerine yol açan utanç verici bir vakıa olarak maalesef sıklıkla yaşanabilmiştir. 569
Diğer taraftan, komünizmin yıkılışı ve soğuk savaş döneminin sona ermesi, dünya üzerinde pek çok değişimin de yolunu açtı. İslâm’ın vahiyle belirlenen dünya görüşünün, ilkelerinin ve sâbitelerinin bu değişimden etkilenmesi, şüphesiz ki mümkün değildi. Her şeye rağmen İslâm, insanlığı kurtaracak tek ve sahici mesaj olmayı sürdürüyordu. Hatta komünizmi ve kapitalizmi üreten modern, seküler Batı paradigmasının çöküşü sebebiyle, önü daha da açılıyor, bu sebeple de Batı telaşla İslâm’ı düşman ilan etme yoluna gidiyor ve İslâm’ın önünü kesmeyi birinci mesele haline getiriyordu. Ancak kimi Müslümanlar, Batıdaki bu tür gelişmelerin, İslâm’a yönelik menfi propagandaların ve yeni değişim rüzgârlarının etkisi altında kaldılar ve Allah’ın koruması altındaki Kur’an’la belirlenen İslâm’ın da yeni şartlara göre değişmesi gerektiği zehabına kapıldılar. Çünkü hedefledikleri İslâmî sistemin kurulmasının çok uzakta ve zahmetli bir mücadele gerektirdiğini farkettiler. Daha fazla beklemeye takatleri yetmedi, bıktılar, yoruldular ve yılgınlığa, umutsuzluğa düştüler. Liberalizmin dünyevîleşme eğilimlerini tahrik etmesi sonucunda da, ideallerini, ilkelerini sorgulamaya ve terketmeye başladılar. Sonuçta dünyevîleştiler ve geçmişte tercih ettikleri duruşu mahkûm ederek yeni konumlarını meşrulaştırma kolaycılığına ve zilletine sürüklendiler.
Savrulanlar ile tevhidi çizgisini koruyanların aynı öbek içinde varlığını sürdürmesi yeni savrulma ve dönüşümlere zemin hazırlıyor.
İşte yukarıda özetlediğimiz etkenlerin yönlendirmesi altında tevhidî zannettiğimiz öbekler ya da bireyler oradan oraya savruluyorlar. O kadar ki, onları izleyenlerin başını döndürüyorlar. Nedense, büyük çoğunluk ilkeli, onurlu ve tavizsiz bir duruşu sürdüremiyor, çok çabuk ve kolayca hat değiştirebiliyor. Üstelik bu halden rahatsız da olmuyorlar. Tam tersine, kendi yeni konumlarının Allah’ın dinine uygun olduğunu ispat etmek için, Allah’ın âyetlerini yeni konumlarına uydurmak için eğip bükmeye çalışıyorlar. Daha önce kendilerinin de savundukları vahyin ölçü ve ilkelerini savunmayı sürdüren ilkeli Müslümanları ise, radikal, entegrist, fundamentalist vb emperyalist jargonlarla suçlayıp, sert, sivri diye damgalayıp karalamaya, işlevsizleştirmeye çalışıyorlar. Bize yönelik eleştirilerde açıkça sövenlere, küfredenlere bile sessiz kalanlar ise, bizim ilmî ve İslâmî ölçülere uygun ahlaklı eleştirilerimize bile sert damgası vurmaktan çekinmiyorlar.
Savrulanların kimisi, muharref geleneğin hurâfelerini yeniden keşfedip, Muhiddin-i Arabi’nin, Celaleddin-i Rumi’nin şirke ve pornografiye bulaşmış düşüncelerinin propagandasını, vahdet-i vücudu, bid’at ve hurâfeden arındırılması mümkün olmayan tasavvufu sahiplenmeye ve savunmaya yöneliyorlar.
Kimisi de, modernitenin karşısında eğilerek sekülerleşmekten, postmodernist
569] Rıdvan Kaya, Müstakim Olma Zorunluluğu, Haksöz Dergisi, Ocak 1999, Sayı 94.
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rölativizmi (göreceliği), tarihselciliği, modern ve post modern hurâfeleri İslâm’a ve Kur’an’a bulaştırmaktan çekinmiyorlar.
Kimileri de daha önce kara dediklerine “ak” diyerek laik demokratik particilik alanında ikbal ve çıkar devşirme çalışmalarını İslâmî göstermenin vebalini cüretkârca içselleştiriyorlar.
Üstelik tüm bu savrulmuş anlayışlarla, tevhidi düşünceye sadakatini sürdüren Müslümanlar aynı grup çatısı altında birlikte olmayı da sürdürüyorlar. İnandıkları gibi yaşamayanların, zamanla yaşadıkları gibi inanmaları kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.
Savrulanların aynı grup içindeki varlığını sorunsuz bir biçimde ve kanıksanarak sürdürmeleri, yeni savrulma ve dönüşümlerin zeminini hazırlıyor. Bu yanlış tutum ve anlamsız birliktelik grubun tamamını çürütücü bir risk taşıyor.
Tabii ki, savrulan, dökülen, imanına aykırı amellere yönelenler için üzülmeli ve onların bu yanlıştan kurtulmalarına vesile olmaya çalışmalıyız. Ama bu gidişatta ısrar edenler, hatta eski tevhidi çizgilerini reddettiklerini açıklayarak yeni fikirleriyle gurur duyanlara, yeni konumlarını İslâmî göstermeye ve başkalarına da bulaştırmaya çalışanlara tavır koymalıyız. Tıpkı Rasûlullah’ın (s.a.s.) Kâ’b bin Mâlik’e ve arkadaşlarına yaptığı gibi uyarıcı tavır koymalıyız. Savrulmanın normalleşmesine, kanıksanmasına asla vesile olmamalıyız.
Ayakta kalanlar, ilkelerine, imanlarına sadık olanlar sayıca az da olsalar, işte bunlar anlamlı ve değerlidirler. Ve ancak bunlar sahih din anlayışının onurlu temsilcileri ve yeni umutların kaynağı olabilirler ve ancak bunlar saygı ve itibara layıktırlar. İmanına sadık nice az topluluk, Allah’ın yardımına müstahak olunca nice çoğunluklara galip gelmişlerdir.
Savrulanlara İtibarın Sürmesi Çok Önemli Bir Yanlışı Oluşturmaktadır
Bu konudaki çok önemli bir yanlış da, savrulanlara bir bedel ödetilmemesi, tam tersine önceki itibarın aynen sürmesi, hem bu insanların savrulmalarına meşruiyet kazandırıp, kendilerini gözden geçirmelerini ve düzeltmelerini engellemekte, hem Allah’ın diniyle ilgili anlayışları bulandırıp tahrif etme rolü oynamakta, hem de çürümenin yaygınlaşmasına ve yeni savrulmaların yaşanmasına kapıyı sonuna kadar açık tutmaktadır.
Bu konudaki en büyük yanlış ise, dünyevîleşerek savrulanların, geldikleri konumu Hak’tanmış gibi gösterme çabalarının yol açtığı tahrifatın görmezden gelinmesi, ya da hoş görülmesidir. Din konusunda yapılan yanlışların, tahrifatların hiçbir eleştiriye tabi tutulmaması, şahsi sorunlarda ise aşırı tahammülsüz olunması, Müslümanların “Abdülmuttalip mantığı”na sürüklendiklerini göstermektedir.
Hiç kimse eleştiri yapmamakta, herkes dünyevî ilişkileri ve çıkarları adına susmayı, birbirini idare etmeyi tercih etmektedir. Ve bu tutum hem savrulan insana kötülük, hem kendi nefsine, hem de Allah’ın dinine zarar vermek sonucunu doğurmaktadır.
Halka doğru din anlayışının ulaşmasını engelleyen tutumlara, basit gibi
İMAN
- 157 -
görünenden başlayarak birkaç örnek verelim:
Laik Kemalist sistem uğruna ölenlere verilen “şehitlik” payesi,
Abant toplantıları ile tevhid dininde reform çabaları, Dinler arası diyalog, Papalık, ABD, AB ve İsrail’le kurulan ilkesiz ilişkilerle İslâmı “sekülerleştirme” “Protestanlaştırma” projelerine destek verenleri abartılı yüceltmeler ve bu konularda eleştiri yapanları mahkûm etmeler,
Vahdet-i vücud anlayışını yüceltenlere, propaganda edenlere, tasavvufî önderlerin düşüncelerini propaganda edenlere karşı gösterilen sessizlik ve dolaylı destek…
Bu tür anlayışların da İslâm’dan aldıkları doğru tarafları olabilir. Nitekim vardır da. Ancak İslâm’a katılan pek çok hurâfeyi ve tevhid akiesine aykırılıkları da barındıran bu tür yanlış din anlayışlarını ve önderlerini yüceltmek, gündeme getirmek, üstelik bu tür yanlışlarına vurgu yapmadan, yanlışlarını reddetmeden doğrularından bahsetmek bile doğru değilken, yanlış düşünceleri bile önemli görülüp, tevil edilerek ya da tevil dahi edilmeden anlatılıyor ve savunuluyorsa bu tutum İslâm’a zarar vermek demektir. Hem de kim yaparsa yapsın. Hatta doğruları çok olup, kendilerine güvenilenlerin yapması çok daha fazla zarar verecektir.
Mekke müşrikleri de putları kendilerini Allah’a yaklaştırması için vesile kıldıklarını söylerken,570 bugün bunların yerine şeyhleri üstadları ya da onların kabirlerini vesile kılanların yanlış din anlayışlarına neden sessiz kalınır?
İslâm’ı ve Müslüman halkları sekülerleştirme çabası içinde olan, Batının ürettiği seküler değerleri evrensel sayan ve pozitif insan hakları hukuku ile dini öğreti arasında bir çelişki olmadığını iddia ederek Allah’ın dinine iftira edenlere hiçbir eleştiri yapmadıkları gibi, bu tür çevrelerle birlikte iş yapmayı sürdürenlerin ve böylece onlara meşruiyet kazandırmaktan çekinmeyenlerin tutumu da ibret vericidir.
Bir hadisi çarpıtarak “Devlet gemisini gözümüz gibi korumalıyız” diye yazı yazan İlâhiyatçı profesörü kimse eleştirmedi.
Allah’ın muhkem âyetlerine rağmen “İslâm’a göre mü’minlerin kâfirlerle velâyet ilişkisi kurması mümkündür” diye yazan yazarı kimse eleştirmedi. Eleştirenler ise hep sert ve sivri olarak suçlanıp engellenmek istendi.
İslâmî camia olarak nitelendirilen alanda çıkarılan bunca dergi ve gazetede yazı yazanların, birçok İslâm’a aykırılıklar da aynı yerlerde İslâm adına yazılıp çizildiği halde, bugüne kadar birbirlerine emri bil maruf nehyi anil münker sorumluluğunu, görevini yerine getiren, ilmi eleştiri yapan bir tek yazar gördünüz mü?
Müslüman olduğundan beri, İslâm’ı babasından miras olarak almamış, doğrudan Kur’an’dan ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sahih sünnetinden, güzel örnekliğinden almanın sağladığı furkan etkisiyle, bu görevi gücü ve kapasitesi yettiğince Allah rızâsı için yerine getirmeye çalışan yazar ve âlimler sürekli tepki alıyor. Netliği sertlikle karıştıranlara, “söylediklerin doğru, ama üslûbun sert!” diyenlere, sert olan yeri gösterin” denildiğinde çoğu kez gösterememektedirler. Aslında takip
570] 39/Zümer, 3
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilen çizgiye esasta karşı olanların sertlik suçlaması ise zaten bir bahaneden öte gidememektedir. “Yumuşak eleştiri yapanı gösterin de onu örnek alalım” denildiğnde ise, tek bir örnek gösterememenin sıkıntısı içine düşmektedirler.
Çeşitli hurâfeci cemaatlerin, birbirlerine karşı kullandıkları üslûbu, hakaretleri, internet sitelerinde, CD savaşlarında, dizi filmlerde birbirlerini aşağılayıcı, tekfir edici içeriği görmezden gelenlerin; muvahhid dâvetçilerin bu çevrelere yönelik ilmî ölçüler içinde ve delile dayalı eleştirilerini sertlikle yaftalayıp mahkûm etmeye kalkışmalarını iyi niyetle bağdaştırmak mümkün mü?
Son Yüzyıla Damgasını Vuran İman Konusundaki Sapma
Aslında bu sonucu doğuran sebeplerden biri de, iman konusunda yaşanan ve özellikle Türkiyeli Müslümanlar olarak son yüzyılımıza damgasını vurmuş olan çok önemli bir sapmadır.
Kimi bireylerin, bir topluluk olmayı hiçbir zaman başaramayan, ateist eğilimlere sahip olmaları abartılarak çok yaygın gibi gösterilmiş ve buna karşı mücadele öne çıkarılıp Allah’ın varlığını ispat gündemde tutulmak suretiyle, tevhidin tebliği ihmal edilmiştir. Bu sebeple, şirke bulaşmış kitap ehliyle sanki çok büyük bir ortak payda varmış gibi gösterilerek ateizme karşı ittifak arayışlarına gidilmiştir.
Bu yanlış tespite dayalı yanlış tutum, İslâm’ı tebliğ mücadelesinde sapmalara ve sonuçta şirkin devre dışı bırakılmasına, görmezden gelinmesine, mazur görülmesine, tevhidî mücadelenin gündemden düşürülmesine yol açmıştır.
Allah’ın varlığına inanıp, kimi parça ibâdetleri şeklen yerine getirenlerin de mü’min ve Müslüman kabul edilmesi sonucunda, onlara ve şirke bulaşmış yanlış inançlarına eleştiri yöneltip Tevhidî imana davet edenlerin ise kınanmasına, tekfirci olarak suçlanmasına zemin hazırlanmıştır.
Cebriyecilik, kaderiyecilik gibi tarihî kökleri de olan, imanla ameli ayıran, insanların sadece iman ettin demekle kurtulabileceklerini iddia eden yanlış anlayışlar, 20. yüzyılda emperyalizmin istekleri doğrultusunda yönlendirilmiştir. Özellikle “mutlak küfür” olarak nitelenen “komünizme” karşı yeşil kuşak projesi çerçevesinde yönlendirilen bu anlayışla sol ve komünizm düşman ilan edilirken, sağ ve kapitalizm dost kabul edilmiştir. Solcular dışlanırken sağcılar ve kapitalistler Müslüman kabul edilmiştir. Böylece din adına kapitalist emperyalizme, NATO ve ABD projelerine hizmet edilmiştir. Ve halen de aynı anlayış, yeni bir formatla ve bu sefer “dinler arası diyalog” çerçevesinde, emperyalizme suna geldiği hizmetini sürdürmektedir.
Bugün uygulamaya konan küresel dönüştürme projeleri dikkate alındığında bu anlayış geçmişe nazaran daha büyük zararlar vermektedir.
Bir de “post modern” yaklaşımla ortaya atılan “hakikatin tek olmadığı” düşüncesi de bu tür savrulmaların, her türlü inanç ve düşüncenin meşru görülmesine, İslâm adına her söylenin doğru olduğuna dair sapmanın yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur. Bunlara göre mutlak hakikat Allah nezdindedir. Yeryüzünde mutlak hakikat yoktur. Hakikat zannedilenler aslında hakikatin farklı fenomenlerinden, tezahürlerinden sadece biridir. Bu sebeple “kesrette vahdet”, “çokluk içinde birlik” gibi ifadelerle izah edilmeye çalışılan bu düşünceye göre,
İMAN
- 159 -
hakikate ulaşabilmek için onun yeryüzündeki bütün tezahürlerini kucaklamak gerekir. Böylece sadece İslâm adına ortaya çıkan hurâfelerin değil, İslâm dışındaki bütün dinlerinde hakikatin fenomenleri, görüntüleri olduğu ve hatta bütün dinlerin kurtuluşa çıkaracağı iddia edilebilmiştir. Sonuçta kendini İslâm’a nispet eden her akımın, bu arada her türlü bid’atçı ve hurâfeci anlayışın da İslâm ve bunlara inananların Müslüman olduğunun iddia edilebilmesi kolaylaşmıştır.
Rölativizm (görecelilik) de doğrunun tek olmadığı, herkesin kendine göre doğrusunun farklı olabileceği, dolayısıyla herkesin Kur’an’ı ve İslâm’ı farklı algılayabileceği, İslâm anlayışlarının farklı olabileceği gibi sâbite kabul etmeyen anlayışlar da bu yanlışın yaygınlaşmasını desteklemiştir. Böylece şirk diye bir şey kalmamış, tevhidi tebliğ etmek, ma’rûfu emretmek, münkerden nehyetmek de anlamsızlaşmıştır. Çünkü herkesin İslâm’ı, ma’rûf anlayışı, münker anlayışı farklı ve hepsi de doğru kabul edilince bu tür bir sapma kaçınılmaz sonuç ortaya çıkmıştır.
Hâlbuki bütün Peygamberler, şirke karşı tevhid mücadelesini gündemleştirmişlerdir. Allah’ın varlığını ispat gayreti hiçbir Peygamberin yolu olmamıştır. Çünkü ateizm insanlık tarihi boyunca, hiçbir zaman bir ümmet, bir cemaat, bir topluluk olma boyutlarına ulaşamamıştır. İnsanların büyük çoğunluğu hep Allah’ın, bir yaratıcının varlığına ve evreni yönettiğine iman etmişlerdir. Bu hem fıtratın yönlendirmesi ve akl-ı selimin gereğidir. Hem de kevni âyetlerle ilgili gözlemlere dayalı düşüncenin doğal bir sonucudur.
Bu sebeple, tarihin hiçbir döneminde ateizmle tevhid dininin, dinsizlikle dinin mücadelesi sözkonusu olmamıştır. Ali Şeriati’nin de isabetle tespit ettiği gibi bütün Peygamberlerin ve izinde gidenlerin mücadeleleri, hep şirk dinine karşı tevhid dinini üstün kılma mücadelesi olmuştur.
“Andolsun ki Biz, ‘Allah'a kulluk edin ve Tâgut'tan sakının (kaçının)’ diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” 571
“Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona: "Benden başka ilâh yoktur; şu halde Bana kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım.” 572
Allah Kur’an’da, tek tek Peygamberleri sayarak, onların kavimlerine, “Allah’tan başka ilah yoktur, o halde sadece O’na kulluk edin” diyerek tevhide çağırdıklarını beyan etmektedir. Peygamberler, insanları, Allah’ın varlığına inanmaya değil, zaten inandıkları ve bazı alanlarda da kendisine ibâdet ettikleri Allah’a eş koşmaktan arınmaya, Allah’ı ulûhiyette, rubûbiyette ve isim, sıfat ve fiillerinde birlemeye, tevhid etmeye çağırmışlardır.
İblis’in tutumu bile bu konuda uyarıcıdır ve Tevhid-Şirk mücadelesinde asıl tehlikenin yönü hakkında ipucu vermektedir. Şeytan bile Allah’ın zati varlığını inkâr etmemekte hatta O’na dua etmektedir. Ancak şeytanın bu zorunlu pazarlıklı teslimiyeti onu ve takipçilerini müşrik olmaktan kurtarmamaktadır. (İblis dua ederek Allah’tan kendisi ve askerleri şeytanlar için Kıyamete kadar insanların
571] 16/Nahl, 36
572] 21/Enbiyâ, 25
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
imtihanında fitne olma izni almıştır.) 573
Müşrik Araplar da Allah’ı bütünüyle reddetmemekte, O’nu yaratan, öldüren, rızık veren, belalardan koruyan, evreni yöneten olarak kabul etmektedirler. Fakat O’nun, çeşitli alanlarda özellikle de hayatın düzeninde bu egemenliğini paylaştığı ortaklarının olduğunu iddia etmektedirler. Allah’ın çeşitli ilâhlar, rabler, veliler, niddler, şahitleri ortak olarak edindiğini iddia ederler.
“Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” 574
“İlâhları, tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şey!’ dediler. Onlardan ileri gelenler: ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.” 575
“Andolsun ki, onlara ‘gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan; "Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı" derler… Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır. Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette "Allah" derler. O halde nasıl (Allah'a kulluktan) çevriliyorlar? (Rasûlullah'ın:) "Yâ Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir" demesini de (Allah biliyor).” 576
Ateizm (tamamıyla yaratıcıyı inkâr etmek), yeryüzündeki adâlet cihadında sahte bir hedeftir. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük zorbaları, diktatörleri bile yaratıcılık iddiasında bulunmamıştır. Meselâ Firavun sıkışınca, zorda kalınca Allah’a teslim olmuştur. Fakat bu teslimiyet icbara tabi tutulmayan özgür bir irade ile olmadığından değersizdir. Çünkü Allah’ın bağışladığı olanaklar, istikbâr ahlakını tercih etmekten dolayı heder edilmiş, Rabbimizin dünyadaki egemenlik alanına küstahça girilmiş ve bu tavır ölüm ânına kadar sürdürülmüştür. İman tercihini tam yapmak gerekir. 577
Firavun’un, Yüce Allah’ı hayatın belli merkezlerin kovma girişimi; günümüzde sekülerizm ve laiklik silahlarıyla yapılmaya çalışılmaktadır. Bu iki kavram ile Rabbimizin gönderdiği Din’in şeriatını siyasal, toplumsal ve kamusal alanlardan kovma mücadelesi verilmekte, hannâslar’ın dili ile kalplere Rabbânî gerçeklerden şüphe duymayı ilham eden vesvese malzemelerinin harcı karılmaktadır. Bu vesile ile hakikati bulandıran fitne tohumları cahiliyye bataklıklarında büyütülmektedir.
Kur’an itikadına göre bir insan icmalen iman ettiğini izhar etse, bazı ibâdetleri de yerine getirse, hayatın rengini belirleyen toplumsal ilişkilerin temel ölçülerini, siyaset, ekonomi ve ahlâkın ilkelerini hâkimiyetinde ortak tanımayan Allah’tan başka bir gücün değer yargılarına göre düzenlemeyi savunsa müşriktir.
573] 15/Hicr 35-36
574] 10/Yunus 18
575] 38/Sad 5-7
576] 43/Zuhruf, 9, 86-88
577] 17/İsrâ, 67; 22/Hacc, 11; 29/Ankebut, 69; 31/Lokman, 32
İMAN
- 161 -
Bütünlükten yoksun bir soyut iman iddiası, sözde sâlih amellerin değerini sıfırlamakta, bütün artıları eksiye çevirmektedir. Çünkü Allah ile indirdiği şeriatının bazı unsurları üzerinde pazarlığa girişmek şirktir
Tevhid inancının önündeki en büyük engel; insanın kendini kendine yeterli görüp, hak etmediği, gurura dayalı bir özgüvenden dolayı ilâh olarak hevâsına güvenmesidir. Gurura kapılmanın, kula yakışan tevâzuyu terketmenin, beşerî değerleri kutsamak olduğu gerçeğine işaret eden bazı âyetler için bk. 3/Al-i İmrân, 103; 8/Enfâl, 24, 63; 9/Tevbe, 40; 28/Kasas, 68; 53/Necm, 24; 67/Kalem, 38-40.
“Kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzura erecektir.”578 hakikatine uygun davranan mü’minler, hakkanî değerlerle nefsin olumsuz tutkuları olan hevâ (fucur) arasında doğru tercihi yapmış olmanın sükûneti içindedirler. İman ile gelişen selim akıl, yaratılıştan gelen Rabbânî değerlere bağlanabilme yeteneklerini de kullanarak geçici bedensel arzuların baskısından kurtulup mutmain olma imkânı vermektedir.
Hevâsına uyanlar ise, insanın yaratılıştan gelen dur durak bilmeyen arayış gerilimini asla dindirmeyecek sahte isteklerin ardında hayatlarını heba etmektedirler. Bedensel arzuların cazibesine kapılarak Ateş’e sürükleyici arzuların peşinden sürüklenmektedir.Böylece insanı huzura ulaştıran imanın meyvelerinden mahrum kalmaktadırlar.
Bu durum hevâsının tutkularının ardından biteviye koşanlarda huzursuzluk ve gerilime yol açmaktadır. İşte manevi dünyası fırtınalı böylelerini Rabbimiz, Kitabında “köpek gibi” davranmakla suçlamaktadır. “Biz eğer dileseydik onu âyetlerimizle yüceltir, üstün kılardık. Fakat o, hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin (hevâsının) peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu, kışkırtılan bir köpeğin durumu gibidir. Öyle ki, onun üzerine korkutup varsan da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da...” 579
İnsan hareket ve davranışlarına etki etmeyen bir Allah inancının varlığı ile yokluğu birdir. Tevhid akidesinden yoksun bir alan takdir etmek neticede iki alan tasavvur etmeye götürür. Birinde Allah’ın hâkim olduğu, diğerinde insanın ürettiklerinin hâkim olduğu iki alan. Böyle bir ilah, hâkimiyetini paylaşan, söz geçiremeyen, niçin yarattığı belli olmayan, yer yüzündeki egemenliğini zâlim sultacılara bırakan bir ilahtır ki, Allah böyle tasavvur edilmekten müstağnîdir.
İşte, bu Kur’ânî ve peygamberî mücadele ve tebliğ hattı, tevhid-şirk eksenli mücadele çizgisi terkedilerek, Allah’ın varlığına inanan şirke bulaşmış inanç sahipleri de -ki bunlar hep geniş kitleleri oluşturmuşlardır- hak gibi kabul edilince, Hak-bâtıl ayrım çizgisi ateizmin yanından çizilince, tevhid mücadelesi anlamını yitirmiş, Allah’ın varlığını ispat mücadelesi tevhid mücadelesi gibi algılanmıştır. Bu sebeple şirke bulaşmış geniş kitleleri Müslüman sayan anlayış, tevhidî dâveti gündemleştirmek isteyenleri de hep, “sert”, “sivri”, “aşırı uç”, “marjinal” ve “tekfirci” gibi yaftalarla karalamak yoluna gitmiştir.
Sonuçta Allah’a inanan ve ben “Müslümanım” diyen herkesi Müslüman sayan yaygın anlayış, tevhidi bilince ulaşmanın önünü tıkayan en büyük engeli
578] 13/Ra’d, 28
579] 7/A’raf, 176
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oluşturmuştur. Böylece tevhide aykırı tutumlar, hurâfeci din anlayışları meşrulaştırılırken, tevhidî duruş ve dâvet, emr-i bi’l-ma’rûf mahkûm edilmeye, radikalizm, aşırılık olarak yaftalanıp kınanmaya başlanmıştır.
Tevhidî kimi öbekler de işte bu yaftalanmadan kurtulmak ve yanlış din anlayışına sahip geniş kitlenin tasvibini alabilmek için, şirke bulaşmış, bid’atçı, hurâfeci anlayışlara prim veren onları meşru sayan konumlara doğru sapmışlardır.
İşte Bu Tehlikeli Gidiş, Mutlaka Engellenmelidir.
Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker’in Terkedilmesi, Hatta Kınanması Savrulmaları Yaygınlaştırıcı Rol Oynamıştır.
Münkerin yaygınlaşması, yanlış din anlayışlarının İslâm’danmış gibi sunulması, buna rağmen ıslah edici bir çabanın gösterilmemesi, üstelik sadece birkaç kişinin gösterdiği bu tür çabaların ise kınanması ve engellenmeye çalışılması büyük bir vebal ve tehlike oluşturmaktadır.
Hâlbuki Peygamberlerin pratiğinde yanlış din anlayışlarını ıslah ve emri bil maruf çok önemli bir yer tutmaktadır. Kendilerini hak dinden sayanların yanlış anlayışları cepheden hedef alınmış ve dışlanmış, hatta aşağılanmıştır.
Evet, bir yandan egemen sisteme ve cahili yapıya siyasal ve sosyo ekonomik eleştiriler ve tavırlar geliştirilirken, diğer yandan yine ilk âyetlerden itibaren içinde yaşanılan toplumun, hem de hak din zannı ile tabi oldukları yanlış din anlayışları da açık ve net eleştiri ve tavırlardan nasibini almıştır.
74/Müddessir, 18-19: Vahyî mesajın önerdiği muhkem doğrular karşısında teslim olmayan, demagoji yaparak lafı eğip büken kişilere tavır konulur.
81/Tekvîr, 8-9: Kız çocuklarını diri diri gömen sapkın inanç ve uygulamalar dışlanır, kınanır.
74/Müddessir, 43-48: Namaz kılmamaları, yoksulu doyurmamaları (Batıla) dalanlarla beraber dalmaları, ceza gününü yalan saymaları, şefaatçilerinin şefaatleri ile kurtulacaklarına inanmaları eleştirilir.
53/Necm, 19-23: Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği Lat, Uzza, Menat veya toplum vicdanında yer etmiş olan diğer putlar kınanmakta, bunların ancak zan ve hevânın ürünleri olduklarının altı çizilmekte, yanlış din anlayışına cepheden saldırılmaktadır.
53/Necm, 26: Allah’ın izni dışında şefaatin fayda vermeyeceği, yanlış din anlayışında önemli yer tutan ve insanları rehavete sürükleyen şefaat anlayışının batıl olduğu vurgulanmaktadır.
38/Sâd, 6-7: Gelenekle intikal eden “Atalar dinine” sahiplenenler eleştirilir ve azapla tehdit edilir.
7/A’râf, 28, 33: Atalardan intikal eden, hem de “Allah böyle emretti” denilerek yapılan çirkinlik, kötülük ve günahlar, din adına da yapılsa, bunların Allah’ın dininde bulunmadığı ve Allah’ın böyle şeyleri emretmeyeceği zikredilerek, aşağılanır, reddedilir ve bu yanlış din anlayışının şirk olduğu vurgulanır. (Bugün de İslâm’da olmayan pek çok bid’at ve hurâfe Allah ya da Rasûlü böyle emretti denilerek dinin içine sokulmuştur.)
İMAN
- 163 -
7/A’râf, 38-39: Topluma yanlış din anlayışları ve uydurma ilahlar üreten samiri konumundaki önderlerle, sorgulamadan onları takip edenlerin acı akıbetine dikkat çekilerek, bu kesimler uyarılır.
7/A’râf, 188: Gaybı bilme iddialarına çok net cevap verilmekte ve gaybı sadece Allah’ın bildiği vurgulanmaktadır.
7/A’râf, 191-198: Allah’tan başka ilah edinenlerin acizliği, Bu uydurma ilahların zarar ya da fayda vermeye güçlerinin yetmeyeceği, ne arkalarından gidenlere ne de kendilerine yardım edemeyecekleri, veli edinilmesi gerekenin ancak Allah olduğu, onların da yaratılmış oldukları ve Allah’a eş koşulamayacakları, onların da bizler gibi kul oldukları vurgulanır.
Görüldüğü üzere yine Mekke döneminde ve ilk surelerden itibaren, egemen sisteme ve onun haksızlık zulüm ve ifsadına karşı tavır koymanın, başta akidevi olmak üzere, siyasi, sosyal ve ekonomik konularda eleştiri ve tavırlar geliştirmenin yanında, aynı zamanda toplumun “Allah’ın dini”, “İbrahim dini” (İslâm) adı altında da olsa sahip oldukları hurâfeler yanlış din anlayışları temelden eleştiriye tabi tutulur ve tabiri caizse yerle bir edilir, aşağılanır, küçümsenir ve dışlanır. Hatta bu eleştirilerde bugün bazılarının sık başvurdukları eleştiri amaçlı nitelemeyle, üslup zaman zaman “sertleştirilir.”
Allah’ın ve Peygamberlerinin, yanlış din anlayışlarını üretip yaygınlaştırarak dinde tahrifat yapanlara ve bu tür muharref düşüncelere tabi olanlara yönelik üslûbu da gerçekten dikkat çekicidir.
Bugün de birçok yanlış inanış İslâm adına ortaya konduğu halde kimse bunları eleştirmeye, yanlış din anlayışlarına doğru savrulanları uyarmaya teşebbüs etmiyor, emri bil maruf yapmıyor, yapanlar ise kınanıyor ve münker giderek yaygınlaşıyor. Maruf ve Münkerin herkese göre farklılığı iddiasıyla bu sorumluluğun yerine getirilmesi engellenmektedir.
Hâlbuki, ma’ruf ve münkerin ne olduğunu Kur’an ve sahih sünnet belirlemekte, bize de bu ölçüleri birbirimize hatırlatıp, uyarmak görevi verilmiş bulunmaktadır. Üstelik bizim eleştirdiğimiz konular da, yorum alanına girmeyen, dinimizin sâbiteleri alanına dâhil olan hususlardır. Sâbitelerin varlığına inanmamız, değişime kapalı dogmatik tutum olarak nitelenip mahkûm edilince, rölativizm esas alınınca “emri bil maruf” da anlamını kaybetmektedir. Çünkü sâbite yoksa, rölativizm (izafilik-görecelilik) esas alınarak, herkese farklı şeyler söyleyen bir Kur’an anlayışına savrulunmuşsa, o zaman kimsenin kimseye “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” yapma imkânı kalmaz. Çünkü ortak bir Kur’an ve İslâm anlayışı, ortak bir maruf ve münker tanımlaması yoktur.
İslâmî hayat tasavvurunda, şüphesiz ki, öncelik insanın kendi nefsini vahyin ölçüleriyle ıslah edip Kur’an’la ahlâklanmasındadır. Bu sorumluluğunu her Müslümanın süreklilik arz eden bir biçimde yerine getirmesi kulluk görevidir. Ancak süreklilik arz etmesi gereken bu sorumluluğun yerine getiriliyor olması, bu süreçte gördüğü bir münkerden kardeşini men etme sorumluluğunu, asla ertelemesini gerektirmez. Çünkü kulluk bütünü içinde yer alan bu sorumlulukların tümünün erteleme kabul etmez bir süreklilik içinde yerine getirilmeleri gerekir.
Bazıları bizi “entegrist” olarak suçlasa da, onlara da rağmen, hepimizi
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlayan ve kıyamete kadar geçerli olan mutlak doğruların varlığına inanmak zorundayız. Dinimizin sâbitelerinin varlığına ve değişmezliğine inanmak mecburiyetindeyiz. Tevhid inancımız gereği hayatın hiçbir alanı Allah’tan ve Allah’ın dininden soyutlanamaz. Dinin sâbitelerini teşkil eden bu muhkem hükümler dışındaki yoruma açık alandaki farklılıkların ise hoş görülmesi gerekmektedir. Yorum alanında, hiçbir düşünceyi hiç kimseye dayatmamalıyız, böyle bir tutumu da hiçbir zaman onaylamadık. Bu bağlamda, hayatın bütün alanlarını düzenleyen dinimizin temel ilke, değer ve ölçülerine aykırılık yapanlara, üstelik bu yaptıklarının İslâm’a da uygun olduğunu iddia ederek en büyük iftiraları Allah’ın dinine yapmaktan çekinmeyenlere, “emr-i bi’l-ma’rûf” görevimiz gereği eleştiriler yapmanın önemli bir sorumluluk olduğunu kabul etmeliyiz.
Mü’min insanların Allah’a teslim olmalarının ve imanlarının kaçınılmaz bir gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün verdiği hükümleri aynen kabul etmeleri şarttır. Din konusunda Allah ve Rasûlü bir hüküm vazetmiş ise mü’min kadın ve erkeklerin bunun dışında bir tercih haklarının bulunmadığı Kur’an’ın değişik âyetlerinde açık ve net bir biçimde ortaya konmuştur.580 Allah ve Rasûlüne inanıp, şeriatıyla amel etmek maruf, Allah’a şirk koşmak, peygamberi yalanlamak ve nehyettikleriyle amel etmek veya Allah’ın kerih gördüğü veya yapılması hoş olmayan işler ise münkerdir.581 Kur’an ve sünnetin yapılmasını emrettiği şeylerin yapılması gerekir. Ve bunlar maruftur. Kur’an ve sünnetin nehyettiği yasakladığı şeylerin de yapılmaması gerekir. Ve bunlar da münkerdir.582 Ayrıca bunlara ilaveten ve nasslara aykırı düşmemek kaydıyla, toplumda hayırlı, adil, doğru, iyi, faydalı, temiz ve değerli olarak bilinen her şey maruf, Kur’an ve sünnette yasaklanan, toplumda şer, zulüm, batıl, fâsid ve kötü olarak bilinen her şey de münkerdir.583 “Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”; Kur’an’da ve sünnette üzerinde önemle durulan ve mü’min kadın ve erkeklere ısrarla yüklenen son derece ciddi bir yükümlülüktür. Mü’minler bu yükümlülüğün gereğini maruf olanı emretmek, münker olandan da nehyetmek sûretiyle yerine getirmekle emrolunmuşlardır.
“Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” ifadesi pek çok âyette geçmekte olmasına rağmen doğrudan emir veya nehiy biçiminde geçen şekli Lokman’ın (a.s.) oğluna tavsiyeleri arasında yer almaktadır: “Ey oğlum, dosdoğru namaz kıl, maruf olanı emret, münker olandan sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret, çünkü bunlar azmedilmesi gereken işlerdendir.”584 Görüldüğü gibi Allah’ın bazı âyetlerde, önemine binâen birlikte zikrettiği namaz ve sabrın arasına yerleştirilerek emredilen bu yükümlülüğün de tıpkı namaz ve sabır gibi azmedilmesi gereken işlerden olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmanın öyle kolay bir şey olmadığı, bu sebeple bu görevi yerine getirenlerin başlarına bazı musibetlerin gelebileceği ikazı da yapılmaktadır. Emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker görevi oto kontrol ve özeleştiri için tüm mü’min kadın ve erkeklere,585 ümmetin birliği ve helaktan kurtuluşu için hiç olmazsa
580] 33/Ahzâb, 36
581] Yard. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an-ı Kerim’de Maruf ve Münker, Ravza Yay. Sayfa 34
582] İzzet Derveze, et-Tefsirul-Hadis, c. 7, 137
583] İzzet Derveze, a.g.y.
584] 31/Lokman, 17
585] 9/Tevbe, 71
İMAN
- 165 -
ümmet içinde bir topluluğa,586 tüm insanlığın uyandırılması için İslâm ümmetine587 ve ilâveten İslâm devletine588 yüklenen, çeşitli âyetlerde tüm bu kesimlere ciddiyetle hatırlatılan çok önemli bir görevdir. İbn-i abbas’ın nakline göre Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “…iyiliği emredip kötülükten yasaklamayan bizden değildir.” 589
Bir toplumun kurtuluş veya helâkini tayin edecek kadar önemli olan “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”, ma’rûfu temsil eden ıslah edicilerin yani mü’minlerin hayatlarının vazgeçilmez bir parçasıdır. Yapmaları gereken en sürekli işlerdendir. Namaz ve sabırla birlikte en çok ısrar edilmesi gereken ibâdetlerin başında yer almaktadır. Günümüzde “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i anil-münker” yapmak, küçümsenen, dışlanan, suçlanan, hatta alaya alınan bir konuma düşürüldü. Allah ve Rasûlünün, ısrarla, ciddiyetle ve büyük bir önemle yapmamızı istedikleri bu görevin yerine getirilmesi bazı Müslümanları rahatsız ediyor. Bu önemli görevin ifa edilmesi engelleniyor, bu sorumluluğu yerine getirenler kınanıyor. Hâlbuki böyle yaptıkları, birbirlerini münkerden nehyedip, ma’rûfu emretmedikleri için, İsrail oğulları toptan lanetlenmişlerdi. “İsrailoğullarından inkâr edenlere, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânet edilmiştir. Bu isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. Yapmakta oldukları münkerlerden birbirlerini sakındırmıyorlardı, yapmakta oldukları şey ne kötü idi” 590
Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır; “Allah Teâlâ bütün halka, birkısım insanların yaptıkları (kötülük) münker yüzünden azab etmez. Ancak aralarında kötülüğü görüp ve onu ayıplamazlarsa, nehyetmeye güçleri yettiği halde bunu yapmazlar ise, böyle yaptıkları zaman, Allah hepsini mahveder.”591 Bir toplum içinde, ellerinde imkânlar olduğu halde, sırf bazı insanlarla iyi geçinmek, bu insanların tepkilerini çekmemek için veya bazı dünyevî çıkarlar, hesaplar uğruna, münker işleyenleri, Allah’ın dininin muhtevasını saptırmaya sebep olanları, hak adına batıl söz ve eylemleri icra edenleri eleştirmekten, “emr-i bil maruf nehy-i anil münker” den, yani ıslah edici fonksiyon ifa etmekten kaçınanlar, hem kendilerinin hem de tüm toplumun helâkine katkıda bulunuyorlar demektir. Rasûlullah (s.a.s.) bu görevin önemine ısrarla dikkat çekmektedir. “Abdullah b. Mes’ud’un rivâyetine göre de Hz. Peygamber (s.a.s.): “İsrail oğullarının ilk eksikliği şöyle olmuştu” diye buyurduktan sonra “birileri münker işleyen birini ilk gördüğünde ona bunu yapmasının helâl olmadığını söylerdi. Ertesi gün o kimseyi aynı halde görmesine rağmen oturur, onunla yer, içerdi. Bunun üzerine Allah kalplerini birbirine çarptı.” Daha sonra Hz. Peygamber Mâide sûresini 78. âyetin başından 81.âyetin sonuna kadar okudu ve şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim, ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyar, kötülük işleyenin Hakkın dışına çıkmasına fırsat vermezsiniz. Ya da Allah sizin de kalplerinizi birbirine çarpar. Onları lânetlediği gibi sizi de lânetler.” 592
Düşünebiliyor musunuz, “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” yapmak bile yetmiyor! O kişiler işledikleri münkerden vazgeçmedikçe, onlarla birlikte
586] 3/Âl-i İmran, 104
587] 3/Âl-i İmran, 110
588] 22/Hacc, 41
589] Tirmizi, Birr 15
590] 5/Mâide, 78-79
591] Mevdudi, İslâmî Kavramlar, Pınar y., 2. baskı, sayfa 99
592] Ebû Dâvud, Melâhim17; Tirmizî, Tefsir, s. sûre, hadis 5, 6
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oturmak, yiyip içmek bile yasaklanmaktadır. Çünkü münkerden vazgeçmeyenle, onun bu halini nehyetmeden kurulacak birliktelik, beraber oturup kalkmak, yiyip içmek, dahi ona ve onun işlediği münkere meşruiyet kazandırabilecektir. Bu ise münkerin işlenmesine katkıda bulunmak, meşruiyet kazandırmak, rızâ göstermek anlamına gelecektir. Böylece zamanla diğerinin de ona benzemesi, toplumun bozulması ve helakı kaçınılmaz hale gelecektir. Bugün ise, münker ehline daha bir defa bile “emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” yapmadan, hoş görerek, rızâ göstererek birliktelik kurulmaktadır. Rahatsız olmadan beraber olunmaktadır. Üstelik böyle olması gerektiği savunulmaktadır. Şüphesiz ki bu, büyük bir vebali üstlenmektir.
Bugün genelde eleştiri ve emri bil maruf sorumluluğu ya hiç yerine getirilmemekte, ya da artık tarih olmuş, faaliyetleri bitmiş yapılara yönelik tarihi eleştiriler yapılmaktadır. Yaşanan fesad ise görmezden gelinmektedir. Ancak yaşayan grup ya da bireylerin devam eden yanlışlıkları yüzlerine ve açıktan eleştirilmeyince, hem düzeltme imkânı ortadan kalkmakta, hem de bu çevreler birbirlerinin, arkadan çok daha sert ve hatta tahkir edici boyutlarda gıybetini yapabilmektedirler. Böylece açıktan yapılacak ilmî eleştiriden hem yanlışı yapanlar, hem de onların yanlışının tebliğine muhatap olmuş toplum mahrum kalmaktadır. Ayrıca bu arkadan çekiştirmelerle, kalpler düşmanlaşıyor, ancak dünyevî ilişki ve diyaloglar riyakârca sürdürülüyor. Maalesef Müslümanlar arasında iki yüzlülük yaygınlaşıyor. Birbiri hakkındaki düşüncesinde içinde farklı dışında farklı Müslümanların sayısı artıyor. Samimiyet, eminlik ve adâlet yok oluyor. Şahsiyetler zaafa uğruyor. 593
İmanı Bozan Haller
İmanın, bâtıl hale gelmemesi için, itikadın doğru ve tam olarak hayât boyu sürmesi gerekir. Kur'an ve sahih sünnet dışı olmaması ve imanı bozucu bir davranışın yapılmaması gerekir. İmanı bozan hallerin en önemlileri şunlardır:
a- Cibt ve tâğuta da inanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah'tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Tâğut ise: Allah'ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah'ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah'ın Kitabında olmayan ve Kitab'a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah'ın kanunları gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar. "Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için 'bunlar, Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır' diyorlar. İşte bunlar, Allah'ın lânetledikleridir. Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın."594; "Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor." 595
b- Şirk koşmak: Şirk koşma imanı bozan ve insanın bütün iyi amellerini yok ederek ebedî cehennemlik olmasına neden olan bir davranıştır.
593] Mehmet Pamak
594] 4/Nisâ, 51-52
595] 4/Nisâ, 60
İMAN
- 167 -
"Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki 'eğer şirk koşarsan, şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan olursun."596
"Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah'a şirk/eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır." 597
c- Kâfirleri velî ve yönetici tanımak: Velî kelimesi, Arapçada hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü'minler birbirlerinin dostudur. Allah da mü'minlerin sahibi ve yöneticisidir. Bir mü'min, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost ve yönetici olarak kabul ederse imanı boşa çıkar ve kâfir olur.
"Allah, mü'minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır." 598
"Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar." 599
"Ey iman edenler, mü'minleri bırakıp kâfirleri velî edinmeyin. Allah için kendi aleyhinizde apaçık bir delil vermek ister misiniz?" 600
Bâtıla İman
Kur'an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz. Gönülden benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın olumsuz görünümlerinin bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah'ın inanılmasını istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah'ın hiçbir delil indirmediği şeylere olursa bâtıl olur.
"De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Bâtıla iman eden ve Allah'ı inkâr edenler var ya, işte ziyana uğrayacaklar onlardır."601
"Tek Allah'a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz. O'na şirk koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi Allah'ındır." 602
"Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah'a iman ederler." 603
Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda inkâr da bir imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda bir inkâr, her inkârda bir iman vardır. Mü'min de Allah'a iman etmiş olmak için, hatta imandan önce, bazı şeyleri inkâr etmesi, küfür etmesi gerekir. Küfür edip reddetmesi gerekenlerin başında tâğut gelir.604 Doğru iman, Kur'an'ın gösterdiği imandır. Bu iman insanlara Allah'tan başka ilah olmadığını, Allah'ın âlemlerin Rabbı olduğunu, Allah'tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah'ın, hakkında
596] 39/Zümer, 65
597] 4/Nisâ, 48 ve 116
598] 2/Bakara, 257
599] 3/Âl-i İmran, 100
600] 4/Nisâ, 144
601] 29/Ankebut, 52
602] 40/Mü'min, 12
603] 12/Yûsuf, 106
604] Bk. 2/Bakara, 256
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır. "Allah'tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah'a aittir. O'ndan başkasına değil!" 605
Kur'an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş kapısını kapatmıştır. "İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru yolu) bulanlardır."606 Kur'an, imandan sonra küfre sapanlara karşı çok sert ve şiddetli bir tavır takınmaktadır. Kur'an, bu olaya tebdil veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı küfürle değiştirmek; irtidat ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek demektir. Tebdil ve irtidat Kur'an'a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın adlarıdır. 607
Doğru iman Kur'an'ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara, Allah'tan başka ilâh olmadığını, Allah'ın âlemlerin Rabbı olduğunu, Allah'tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah'ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır. "Allah'tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah'a aittir. O'ndan başkasına değil!" 608
605] 12/Yûsuf, 40
606] 6/En'âm, 82
607] Bk. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217
608] 12/Yûsuf, 40
İMAN
- 169 -
İmanla İlgili Âyet-i Kerimeler
İman Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 45 Yerde:) 2/Bakara, 93, 108, 109, 143; 3/Âl-i İmrân, 86, 90, 100, 106, 167, 173, 177, 193; 4/Nisâ, 25; 5/Mâide, 5, 6/En’âm, 82, 158, 158; 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 23, 66, 124, 124; 10/Yûnus, 9, 98; 16/Nahl, 106, 106; 30/Rûm, 56; 32/Secde, 29; 33/Ahzâb, 22; 40/Mü’min, 10, 28, 85; 42/Şûrâ, 52; 48/Fetih, 4, 4; 49/Hucurât, 7, 11, 14, 17; 52/Tûr, 31; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 9, 10; 60/Mümtehıne, 10; 74/Müddessir, 31.
Mü’min, Mü’mine ve Çoğullarının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 230 Yerde:) 2/Bakara, 8, 91, 93, 97, 221, 221, 223, 248, 278, 285; 3/Âl-i İmrân, 28, 28, 49, 68, 110, 121, 122, 124, 139, 152, 160, 164, 166, 171, 175, 179; 4/Nisâ, 25, 25, 84, 92, 92, 92, 92, 92, 92, 92, 93, 94, 95, 103, 115, 124, 139, 141, 141, 144, 146, 146, 162, 162; 5/Mâide, 5, 11, 23, 43, 54, 57, 88, 112; 6/En’âm, 27, 118; 7/A’râf, 2, 72, 75, 85, 132, 143; 8/Enfâl, 1, 2, 4, 5, 17, 19, 62, 64, 65, 74; 9/Tevbe, 10, 13, 14, 16, 26, 51, 61, 62, 71, 71, 72, 72, 79, 105, 107, 111, 112, 122, 128; 10/Yûnus, 57, 78, 87, 99, 103, 104; 11/Hûd, 53, 86, 120; 12/Yûsuf, 17, 103; 14/İbrâhim, 11, 41; 15/Hıcr, 77, 88; 16/Nahl, 97; 17/İsrâ, 9, 19, 82; 18/Kehf, 2, 80; 20/Tâhâ, 75, 112; 21/Enbiyâ, 88, 94; 23/Mü’minûn, 1, 38; 24/Nûr, 2, 3, 12, 12, 17, 23, 30, 31, 31, 47, 51, 62; 26/Şuarâ, 3, 8, 51, 67, 102, 103, 114, 118, 121, 139, 158, 174, 190, 199, 215; 27/Neml, 2, 15, 77; 28/Kasas, 10, 47; 29/Ankebût, 44; 30/Rûm, 4, 47; 32/Secde, 18; 33/Ahzâb, 6, 6, 11, 22, 23, 25, 35, 35, 36, 36, 37, 43, 47, 49, 50, 50, 58, 58, 59, 73, 73; 34/Sebe’, 20, 31, 41; 37/Sâffât, 29, 81, 111, 122, 132; 40/Mü’min, 28, 40; 44/Duhân, 12; 45/Câsiye, 3; 47/Muhammed, 19, 19; 48/Fetih, 4, 5, 5, 12, 18, 20, 25, 25, 26; 49/Hucurât, 9, 10, 15; 51/Zâriyât, 35, 55; 57/Hadîd, 8, 12, 12; 58/Mücâdele, 10; 59/Haşr, 2, 23; 60/Mümtehıne, 10, 10, 11, 12; 61/Saff, 13; 63/Münâfıkun, 8; 64/Teğâbün, 2, 13; 66/Tahrîm, 4, 5; 71/Nûh, 28, 28, 28; 74/Müddessir, 31; 85/Bürûc, 7, 10, 10.
İman Kelimesinin Türediği E-m-n ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 878 Yerde)
İman Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Gaybe İman: Bakara, 3; En'am, 59; Yunus, 20; Nahl, 77; Fâtır, 82; Yasin, 11; Mülk, 12.
Haktan Şüphe Etmemek: Bakara, 147; Al-i İmran, 60; En'am, 114; Yunus, 94-95; Hucurat, 15.
İmanda Samimi Olmak: Al-i İmran, 16-17; Mü'minun, 57-61; Ankebut, 2-3; Feth, 29; Hadid, 7
Ye's (Ümitsizlik Halinde İman Geçersizdir: Nisa, 159; En'am, 158; Yunus, 90-91, 98; Enbiya, 122-15; Sebe', 54; Mü'min, 84-85; Muhammed, 18-19; Fecr, 21-23.
İman Edilecek Şeyler: Bakara, 177, 285; Nisa, 136.
İman Edenlerin Mükâfatı: Bakara, 62, 82, 186, 218, 277; Al-i İmran, 57; Nisa, 57, 122, 173; Maide, 9; En'am, 48; A'raf, 42-43; Tevbe, 20-22; Yunus, 9, 26; Hud, 23; Ra'd, 29; Kehf, 107-108; Ankebut, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Ahzab, 35; Fâtır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Tûr, 21-24; Mülk, 12; İnşikak, 25; Buruc, 11; Leyl, 5-7; Tîn, 6; Beyyine, 7-8; Asr, 1-3.
Mü'minlerin İmanını Artıran Allah'tır: Feth, 4-5; Hucurat, 7-8.
Gerçek Mü'minler: Enfal, 2-4; Tevbe, 71, 112; Ra'd, 19-23; Hacc, 41; Mü'minun,1-11
57-61; Nur, 51, 62; Furkan, 63-68, 72-75; Neml, 3; Ankebut, 2-3; Secde, 15-18; Sebe', 6; Şura, 36-39; Hucurat, 15; Mearic, 22-35
Mü'minlerin Mükâfatı: Bakara, 25; Nisa,57; En'am, 127; A'raf, 42-43; Tevbe, 20-22, 72; Yunus, 9-10; Ra'd, 23-24; İbrahim, 23; Nahl, 97; Kehf, 30-31, 107-108; Meryem, 61-63; Taha, 75-76; Enbiya, 101-103; Hacc, 14, 23, 50, 56; Mü'minun, 10-11; Furkan, 75-76; Secde, 17; Ahzab, 47; Zümer, 10, 61; Duhan, 51-57; Ahkaf, 16; Muhammed, 2-3; Feth, 5; Hadid, 12; Mücâdele, 22; Teğabün, 9; İnsan, 12-22; İnfitar, 13, 15-16; Mutaffifin, 22-28.
Allah, Mü'minlerin Yardımcısıdır: Bakara, 257; Al-i İmran, 139, 160; En'am, 127; Tevbe, 40; Rûm, 47; Casiye, 19; Muhammed, 11.
Mü'minlerin Kutsal Kitaplardaki Özellikleri: Feth, 29.
Mü'minlerin Dostluğu: Al-i İmran, 118; Nisa, 144; Tevbe, 16, 71, 119.
Mü'minle Kâfir Karşılaştırması: Al-i İmran, 162-163, 196-198; En'am, 50, 122; Hud, 24; Ra'd, 19-21; Kehf, 32-44; Kasas, 61; Secde, 18; Fâtır, 19,22; Sâd, 28; Zümer, 9, 21-22; Mü'min, 58; Fussılet, 40; Casiye, 21; Muhammed, 14; Haşr, 19-20.
Mü'minle Münafığın Misali: A'raf, 58; Enfal, 20-23; Tevbe, 109.
Mü'minlerin Misali: Beyyine, 7.
Mü'minlerin Fazileti: Tevbe, 20-22, Beyyine, 7.
Allah, Mü'minleri Sevdirir: Meryem, 96.
Kur'an, Mü'minlerin İmanını Artırır: Enfal, 2; Tevbe, 124-125; Nahl, 102; Furkan, 73; Secde, 15; Zümer, 23; Zariyat, 55.
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü'minler İçin Firavun'un Karısı Misal Getirildi: Tahrim, 11.
Mü'minlerin Dünyaya Bakışı: Kasas, 60.
Kâfirler Mü'minlerle Alay Ederler: Bakara, 212; En'am, 10; A'raf, 49; Yunus, 48; Meryem, 73-75; Furkan, 63.
Kâfirlerin Hayâtı Mü'minleri Aldatmasın: Al-i İmran, 196-197; Hıcr, 88; Taha, 131; Furkan, 10; Kasas, 79-82; Mü'min, 4; Zuhruf, 33-35; Ahkaf, 20; Kalem, 14.
Mü'minlerin Ölümü: Nahl, 28-29, 32-33; Vâkıa, 88-91; Naziat, 2-3; Fecr, 27-30.
y- Allah'ın Rahmetine Ulaşacak Mü'minler: A'raf, 156-157.
z- Kıyamet Günü Mü'minler: Taha, 112; Enbiya, 101-103; Furkan, 24; Rum, 14-16; Yâsin, 55; Zümer, 73; Mü'min, 51; Zuhruf, 68-73; Câsiye, 30; Fecr, 27-30
İmanla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. –İlk rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
İman, İslâm, İhsan Nedir? 2, 216-217.
İman Kapısı Her Zaman Herkese Açıktır: 3, 366.
İman Sahibi ve Doğru Olan Cennete Girer: 17, 603.
İman ve İslâm'a Giren Müteferrik Hadisler: 2, 319-325.
İman ve İslâm'ın Fazileti: 2, 197-198.
Kâmil İmana Ermenin Yolu: 12, 398-399.
Kalbinde Hardal Tanesi Kadar İmanı Bulunan Cennete Gidecek: 14, 407.
İmanın Artıp Eksilmesi: 10, 494-497.
İmanın Fazileti: 14, 381-382.
İmanın Hakikati: 2, 213.
İmanın Şu'beleri: 2, 240-245.
İmanın Tadını Almak İçin Üç Şeyin Yapılması: 2, 234-235.
Diliyle İmanını İkrar Edenin Kanı Haramdır: 14, 139.
Hz. Peygamber'in Müslüman Olan Mülteci Kadınların İmanını İmtihanı: 5, 120-1
Kimsenin İmanının Varlığı ve Yokluğu Hakkında Konuşamayız: 12, 221.
İmanla Ölen Herkes, Cezasını Çektikten Sonra Cennete Girecektir: 14, 467-469.
İmansız İyiliğin Sevabı Olmaz: 2, 203.
İmtihan Olunacak Beş Şey: 17, 540.
Asırlarca Her Yerde Aynı İnançlar: 11, 231-232.
Mü'minler
Mü'min Bir Yılanın Deliğinden İki Defa Sokulmaz: 16, 337-338.
Mü'minde Bulunması Gereken İki Mümtaz Sıfat: Şükür ve Sabır: 2, 208.
Mü'min Kabirde Bile İbâdeti Düşünür: 17, 600.
Mü'min Neden En Çok Hayır Görür: 17, 193.
Mü'min Olabilmenin Asgari Ölçüsünü Belirten Hadis: 2, 201.
Mü'mine Ancak Hüsn-i Zan Edilir: 17, 522.
Mü'mine La'net Etmek Onu Öldürmek Gibidir: 16, 366.
Mü'mine Yakışmayan Sözler: 15, 143.
Mü'mine Yakışmayan Vasıflar: 15, 143.
Mü'mine Zarar ve Hile: 16, 358-359.
Mü'mini Kasten Öldürenin Günahının Affedilip Affedilmeyeceği: 3, 414-415.
Mü'minin Devamlı Bela ve Musibetlere Giriftar Olması: 2, 320; 4, 326.
Mü'min Hususiyetleri: 15, 392; 16, 337-338.
Mü'minler Birbirine Buğzetmez: 10, 93.
Mü'minler Kardeştir: 15, 145.
Mü'minler Sayıca Az Olmalarına Rağmen Kâfirleri Yener: 3, 499.
Mü'minlerin Düştüğü Bir Vesvese: Her Zaman Aynı Uhrevî Hâleti Yaşayamamak: 2, 366-367.
İMAN
- 171 -
Mü'minin Hastalığı: 9, 545.
Mü'minin Kanı, Malı Haramdır: 17, 521.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 160-172
2. Tefsir-i Kebir, -Mefatih-i Gayb- Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1 s. 449-456
3. Fi Zılali'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1 s. 78-80
4. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 162-170
5. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1 s. 82-83
6. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 33
7. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 486-500
8. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 98-100
9. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3 s. 145-151
10. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
11. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
12. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 218-230
13. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
14. İslâm, Mevdudi, Furkan Y.
15. Kur'an'da Mü'minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 37-53
16. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-124
17. İlahi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 290-301
18. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 1-127
19. Kur'an'da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 262-263
20. Dini Hayâtın Psiko - Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 11-31
21. Kur'an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 208-223
22. Risale-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 129-225
23. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 113-117
24. İslâm'ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 25-49
25. İnanç ve Amelde Kur'ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 76-80
26. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 219-220
27. Kur'ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 98
28. Terimler Sözlüğü -Kitabu't- Ta'rifat- , Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 29, 31, 43
29. Yeryüzünün Varisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 82-99; 278-281
30. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 13-72
31. Akide, Şeriat ve Hayât Yolu La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y. s. 73-89
32. İslâm'da İman Esasları, Bekir Topaloğlu, İFAV Y. s. 20-25
33. İslâm'da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y. s. 33-43
34. İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 11-57
35. İman ve Sosyal Hayât, Beheşti, Birim Y. s. 11-25
36. Güven: İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 178-183
37. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 19-54
38. Kur'an'da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 269-270
39. Esmaü'l Hüsna, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 52-55
40. Esmaü'l Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 80-82
41. Esmaü'l Hüsna Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 91-93
42. Esmaü'l Hüsna, A. Süleyman Tilmisani, İnsan Y. s. 181-182
43. Esmaü'l Hüsna'dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 21-22
44. Kur'an Okulu, Cüz Cüz Kur'an Meal ve Tefsiri, 5. Sayı s. 234-238
45. Kur'an'da İman, Veysel Özcan, Mirfak Y.
46. İman, M. Zahid Kotku, Seha Neşriyat
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
47. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
48. İman, Mustafa Kasadar, Ravza Y.
49. İman, A. Nedim El-Cisr 1, 2 Kitabevi Y.
50. İman Bilgileri, Ahmet Efe, Seha Neşriyat
51. İman Buhranı, Isamüddin Attar, Yunus Emre Y.
52. İman Hakikatları, Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Y.
53. İman Hakikatleri Etrafında Suallere Cevaplar, İ. Fenni Ertuğrul, Sebil Y.
54. İman-İslâm-İhsan, Abdülaziz Hatip, Nesil Y.
55. İman-Küfür Muvazeneleri, Bediuzzaman Said Nursi, Tenvir Neşriyat
56. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
57. İman Prensipleri, Hüseyin Emin Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
58. İman Risalesi, Sâlih El-Sırriyye, Sor Y.
59. İman Üzerine, İbn Teymiyye, Pınar Y.
60. İman ve Ahlakın Hayâti Değerleri, Mikdat Yalçın, Hikmet Y.
61. İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
62. İman ve Cihad, Yusuf Yiğitalp, Rehber Y.
63. İman ve İnsan, Haydar Baş, Belge Neşriyat
64. İman ve İslâm Atlası, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
65. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
66. İman-Mü'min, Sâlih Çavuşoğlu, Hanif Y.
67. İmana Çağrı, Hatice Özyiğit, Şelale Y.
68. İmanın Tadı Alınınca, Abdullah Ulvan, Uysal Y.
69. İmanın Temel Esasları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
70. İmanla Gelen İlim, Haluk Nurbaki, Damla Y.
71. İman Aynası (Müslüman Yiğit Erkekler), Abdullah Naim Şener, Sönmez Neşriyat
72. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y.
73. İnançlar, Kenan Çığman, Gonca Y.
74. İnançta Hassas Ölçüler, İmam Gazali, Hisar Y.
75. Kur'an'da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
76. Kur'an Ölçülerine Göre Mü'min, Kafir, Münafık, Ahmed Taşgetiren, Büşra Y.
77. İmanı Çabuk Anlamak, Harun Yahya, Vural Y.
78. Kâmil İman, Harun Yahya, Vural Y.
79. İman-Amel İlişkisi: İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 277-283
80. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 171-174; 342-349
81. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. 32-40
82. Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 249-260
83. Yirminci Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 80-82
84. İslâm, Mevdudi, Furkan Y. s. 39-50
85. Kelimetü'l İhlas, 37-38
İMTİHAN / BELÂ
- 173 -
Kavram no 93
İmtihan 6
Görevlerimiz 16
Bk. Hikmet; Fitne
İMTİHAN / BELÂ
• Belâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Belâ-İmtihan
• Hadis-i Şeriflerde Belâ-İmtihan
• Peygamberlerin Denenmesi
• Tüm İnsanların ve Mü’minlerin Sınanması
• Kâfir Toplumların İmtihanı
• Müslüman Cemaatin İmtihanı
• Ni’met veya Külfetle Deneme
• Mal ve Evlâtla İmtihan
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• İmtihan Bilinci
• Kullarını İmtihan Konusunda Tasarruf Yalnız Allah’ındır
• Belâ/İmtihan Hakkında Temel Prensipler
Belâ; Anlam ve Mâhiyeti
Belâ’nın sözlük anlamı, denemek, yapmak, bitkin hale getirmek demektir. İmtihan için başa gelen musibete de belâ denir. Elbisenin eskidiğini ifade etmek için de bu kelime kullanılır. Denenmek veya bir sınamaya uğramak insanı yıprattığından dolayı ‘belâ’ kelimesiyle ifade edilmektedir. Kur’ân-ı Kerim'de daha çok denemek, sınamak, imtihan etmek anlamlarında kullanılmaktadır. Terim anlamı; Gerek darlıkta ve gerekse genişlikte insanın denenip imtihana tâbi tutulması, imtihan maksadıyla başa gelen musibet ve meşakkat bulunan olay demektir.
Başa gelen belâlar, musibetler birer deneme ve sınama olduğundan ve insanı çeşitli biçimlerde eskitip yıprattığından dolayı, başa gelen olaylara “belâ” denmiştir. Bu bakımdan, dinin emirleri ve yasakları, çeşitli yönleriyle belâdır. Râgıp el-İsfahanî, bu yönlerin bazılarını şöyle belirtir:
a- Bazıları bedene zorluk verdiğinden,
b- İnsanların içindeki hayırlıları şerlilerden, temizleri kirlilerden, mü’minleri münafıklardan ayırmak için bir deneme, sınama vasıtası olduklarından. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sizden mücâhidleri ve sabredenleri bilelim (ortaya çıkaralım) diye sizi deniyoruz.” 609
c- İnsanlar şükretsinler diye sevinçlerle ve nimetlerle, sabretsinler diye de zorluklarla denenirler. İnsanların bu şekilde denenmesi de “belâ”dır. Nitekim Hz. Ali (r.a.): “Kimin dünyası genişletilir de, bunun bir imtihan olduğunu bilmezse, o
609] 47/Muhammed, 31
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kişi akıldan yoksundur.” buyurmuştur. Yani, kişi başına gelen bolluğun da darlığın da Allah’tan bir deneme vasıtası olduğunu bilmeli ve ona göre davranmalıdır. 610
Dinin emirleri bir bakıma ‘belâ’dır, yani sınamadır. Çünkü bazı dinî emirler insan bedenine zorluk verir, insanların iyilerinin ve kötülerinin ortaya çıkmasına sebep olur. Şükredenler veya nankörlük edenler bununla belli olur. Zorluklara kim sabredecek, nimetlerin değerini ve sahibini kim bilecek? Bütün bunlar bir ‘belâ’dır/sınamadır. İnsanlara verilen nimetler bir deneme amacına yöneliktir. “Yeryüzünün zinetleri (süsleri) insanların denenmesi içindir.”611 Hayat ve ölüm, doğma ve yaşama birer sınamadır. 612
Rabbimiz, herkese farklı şeyler, farklı nimetler, farklı yetenekler vermiştir. Her bir insan farklı bir imkâna sahiptir. Herkes kendine göre bir iş yapar veya mesleği yerine getirir. Aralarında müslüman olanı vardır, müslüman olmayanı vardır. Ancak Rabbimiz bütün insanları onlara verdiği nimet, kabiliyet ve imkânlarla denemektedir.613 Allah (c.c.) verdiklerinin karşılığını kulluk ve şükür olarak ister. Her bir nimetin teşekkür borcu, her bir kabiliyetin sorumluluğu vardır. Rabbimiz kişilere ve toplumlara bazen sıkıntı verir, bazen musibetler gönderir, bazen zorluklara ve darlıklara düşürebilir. Bunun sebebi, onların akıllarını başlarına almalarını, yanlış yolda olanların düzelmelerini ve isyan içerisinde olanların Allah’a itaate dönmelerini sağlamaktır. Bazen de müslüman kullarına sıkıntı, musibet veya zorluklar verir, onları sabırla dener. Böylece onların daha çok sevap kazanmasını, derece yönünden daha çok yücelmesini sağlar. 614
Rabbimiz bütün insanları dener. Herkesin denenme şekli, imtihanı ve araçları farklı olabilir. İyi insanlar sabırla ve Allah’ın dinine yardımla; kötü insanlar hidâyete, iyiliğe, Allah yoluna dâvetle sınanırlar. Başına ‘belâ’nın, yani imtihanın nereden geldiğini anlayanlar onun gereğini yaparlar. Böyle bir denemenin karşısında mü’min olanlar sabreder, Rablerine tevekkül ahlâkı kuşanarak O’na teslim olurlar.
Kur’ân-ı Kerim’de Belâ-İmtihan
Kur’ân-ı Kerim’de “belâ” kelimesi çoğunlukla “denemek, sınamak” manalarındadır. Kur’an’da “belâ” kelimesi, türevleriyle birlikte 37 yerde geçmektedir. Çoğu âyette aynı anlamda kullanılan “fitne” kelimesi ise, türevleriyle birlikte 60 yerde kullanılır. Kur'an'ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar silsilesidir. Semâvât ve arzın yaratılışının gayesinin de zaten insanın imtihana tâbi tutulması olduğu bildirilmektedir;615 ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gayeyi taşır.616 Cenneti kazanabilmek için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda cennete lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır.617 İmtihanlar,
610] Râgıb el-İsfahanî, Müfredât, s. 61; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 266
611] 11/Hûd, 7
612] 67/Mülk, 2
613] 6/En’âm, 165
614] 2/Bakara, 155-156
615] 11/Hûd, 7
616] 67/Mülk, 2
617] 2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmran, 186; 23/Mü'minûn, 30; 29/Ankebut, 2-3
İMTİHAN / BELÂ
- 175 -
hakikaten iman edenler ile etmeyenleri birbirinden ayırır. 618
Kur'an'da Belirtilen İmtihan Şekilleri: İmtihan birçok şekilde olabilir. Bir fert ya da topluluk bollukla, yoksullukla veya sıkıntıyla;619 belli bir varlıkla, nesneyle veya olayla; 620 hayatın ve malın-mülkün kaybıyla, kıtlıkla ve açlıkla, hastalık ve yaralarla, hasımların aşağılamasıyla621 imtihan edilebilir. Azâbın gecikmesi inkârcıları daha da şüpheye düşürür ve bu onlar için başka bir imtihan olur.622 İnsanlar bir başka insan için imtihan olabilir. İnkâr edenler tarafından işkence ve zulme uğratılan mü'minlerin imanı, şiddetli bir imtihana tâbi tutulabilir;623 bir kişinin ailesine duyduğu sevgi, onu Allah'ın emirlerini ihlâl etmeye sevkedebilir624 ve iki topluluk arasındaki bir antlaşma ile iki tarafın samimiyet ve sadâkati imtihan edilebilir.625 Kur'an, insanlar için bir imtihan haline gelen birkaç belirli olay sayar. Meselâ, altından bir buzağı yapmaları İsrâiloğulları için bir imtihan olmuş;626 kıblenin değiştirilmesi de imanı zayıflar için bir imtihan haline gelmiştir.627 İnsan, sık sık Allah tarafından imtihan edilir. Bu imtihanlar pek çok biçimde görünse de, hepsinin maksadı aynıdır: İmtihan insanı Allah'a yaklaştırıyor mu, yoksa O'ndan uzaklaştırıyor mu, bunu görmek.
Evrensel Bir İlke: Kur'an'dan anladığımıza göre, imtihan kuralı herkes için geçerlidir. Yani, bütün insanlar imtihan edilmektedir. İnsanın imtihana tâbi tutulması Allah'ın bir sünnetidir. Kötüler kadar iyiler de imtihan edilir. Peygamberler bile bu kurala istisna teşkil etmez. Meselâ Hz. İbrahim, oğlunu kurban etmesi için emredildiği rüyayla imtihan edildi628 ve Hz. Yusuf, azizin karısının cinsî arzularıyla imtihan edildi.629 İmtihanı başaranların imanı daha güçlenir, başaramayanlar ise sapkınlıklarında daha da ileri giderler. 630
“O (öyle yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” 631
“Biz, insanların hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, dünyanın kendine mahsus bir zînet/süs yaptık.” 632
“O, hanginizin amel bakımından daha güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır.” 633
"Her canlı ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz.
618] 3/Âl-i İmran, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebut, 3; 47/Muhammed, 31
619] 8/Enfâl, 28; 18/Kehf, 7; 20/Tâhâ, 131; 21/Enbiyâ, 35; 64/Teğâbün, 15; 6/En'âm, 165; 7/A'râf, 168; 23/Mü'minûn, 55-56; 89/Fecr, 15-16
620] 6/En'âm, 53; 8/Enfâl, 28; 9/Tevbe, 126; 17/İsrâ, 60; 21/Enbiyâ, 35; 25/Furkan, 20; 64/Teğâbün, 15
621] 2/Bakara, 155, 214; 3/Âl-i İmran, 140-142, 186
622] 21/Enbiyâ, 109-111
623] 29/Ankebut, 10
624] 8/ Enfâl, 28; 25/Furkan, 20; 64/Teğâbün, 14-15
625] 16/Nahl, 92
626] 20/Tâhâ, 85
627] 2/Bakara, 143
628] 37/Saffât, 106
629] 12/Yûsuf, 23-24
630] 74/Müddessir, 31
631] 67/Mülk, 2
632] 18/Kehf, 7
633] 11/Hûd, 7
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ve siz, ancak Bize döndürüleceksiniz." 634
"İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece 'iman ettik' demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır." 635
"Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?" 636
"Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye kadar ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz." 637
"(Ey mü'minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet 'Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?' dediler. İşte o zaman (onlara), 'Şüphesiz Allah'ın yardımı yakın' (denildi)." 638
“Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” 639
"Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer fitne/imtihan sebebidir. Büyük mükâfat Allah'ın katındadır." 640
“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.” 641
“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah için varız ve biz sonunda O’na döneceğiz’ derler.” 642
“Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet, (hiç kimseye) isâbet etmez. Kim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbini hidâyete/doğruya yöneltir. Allah her şeyi bilendir.” 643
“De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. De ki: Allah size bir kötülük dilerse, O’na karşı sizi kim korur, ya da size rahmet dilerse (size kim zarar verebilir)? Onlar, kendilerine Allah’tan başka ne bir dost bulurlar, ne de bir yardımcı.” 644
"İnsan, Rabbi onu imtihan edip de ikramda bulunur ve bol nimet ve zenginlik verirse,
634] 21/Enbiyâ, 35
635] 29/Ankebut, 2-3
636] 3/Âl-i İmran, 142
637] 47/Muhammed, 31
638] 2/Bakara, 214
639] 3/Âl-i İmran, 186
640] 8/Enfâl, 28
641] 6/Enâm, 165
642] 2/Bakara, 155-1562/Bakara, 155-156
643] 64/Teğâbün, 11
644] 33/Ahzâb, 16-17
İMTİHAN / BELÂ
- 177 -
'Rabbim bana ikram etti' der (kendisinin bu ikrama ve nimete lâyık olduğunu düşünür). Ama onu imtihan edip rızkını daraltırsa, 'Rabbim bana ihanet etti' der (kendisinin buna lâyık olmadığını sanır)." 645
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman Bize yalvarır. Sonra, kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, ‘Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir’ der. Hayır! O bir imtihandır, fakat çokları bilmezler. Bunu onlardan öncekiler de söylemişti; ama kazandıkları şeyler, onlara fayda vermedi. Bunun için işledikleri kötülükler, onları musibete uğrattı. Bunların içinde zulmedenlerin de işledikleri kötülükler, başlarına gelecektir. Bu hususta Allah’ı âciz bırakamazlar. Bilmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğinden de kısar. Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için ibretler vardır.” 646
"Allah bir kasabayı size örnek verir ki, o, korkudan emin ve sâkindi. Rızkı da, kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat bu kasaba halkı, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti de, Allah onlara, işledikleri kötülükler yüzünden açlık ve korku elbisesini giydirip acıları tattırdı." 647
Hadis-i Şeriflerde Belâ-İmtihan
“Sevabın çokluğu, belânın büyüklüğüyle beraberdir. Allah, bir toplumu sevdiği zaman şüphesiz onları (sıkıntı, musibet ve belâlarla) imtihan eder. Artık kim bir (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) rızâ gösterirse, Allah’ın rızâsı (ve sevabı) o kimseyedir. Kim de (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) öfkelenir (ilâhî hükme rızâ göstermez) ise, Allah’ın gazabı (ve azâbı) o kimseyedir.” 648
“Mü’min kişinin benzeri, bir sap üzerinde biten taze ekin gibidir. Rüzgâr, ona hangi taraftan gelirse, onu eğer de yaprağı diğer tarafa döner, meyleder (fakat o, yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mü’min kişi de böyledir. O da, belâ sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz). Haktan yüz çeviren kâfir kişinin benzeri ise, sert ve dimdik duran çam ve dağ servisi gibidir. Nihâyet Allah onu, dilediği zaman (bir seferde) kırar, devirir.” 649
Sahabelerden Sa’d rivâyet ediyor: Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, insanların belâsı/imtihanı en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki: “Peygamberler ve sonra da derece derece mü’minlerdir. Kişi, dini oranında belâ görür/imtihan edilir. Dini kuvvetli ve sağlam ise belâsı ağır olur. Dininde zayıflık sözkonusu ise, dini kadar belâ görür/imtihana tâbi tutulur. Belâ insanın yakasına öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz.” 650
“İnsanların belâ/imtihan yönünden en şiddetlisi, en çok belâya mübtelâ olanları peygamberlerdir, sonra sâlihler, sonra da derece derece iyi hal sahibi diğer mü’minlerdir.” 651
“Allah, sevdiği kavmi daha çok belâya/sınava uğratır.” 652
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki O, bir mü’min için hayrına olmayan
645] 89/Fecr, 15-16
646] 39/Zümer, 49-52
647] 16/Nahl, 112
648] İbn Mâce, Fiten 23, hadis no: 4034
649] Buhâri, Tevhid 32, hadis no: 92, Mardâ ve’t-Tıb 1, hadis no: 3, 4; Müslim, Sıfatu’l-Münâfikun 14, hadis no: 58-62; Dârimî, Rikak 36, hadis no: 2752
650] Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel
651] Dârimî, c. 2, s. 320; Sabuni, Muhtasaru Tefsir-i İbn Kesir, III/28; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr c. 1, s. 136; Keşfü’l-Hafâ, I/144
652] Keşfü’l-Hafâ, I/80
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir şeyle hükmetmez. Bu, ancak mü’minler içindir. Şâyet mü’mine bir iyilik isâbet ederse o buna şükreder ve kendisi için hayırlı olur. Şâyet bir sıkıntı isâbet ederse sabreder. Bu da kendisi için hayırlı olur.” 653
"Yüce Allah buyuruyor ki: 'Mü'min bir kulumu bir hastalığa müptelâ ettiğim zaman Bana hamd ederse anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temiz olarak yatağından kalkar. Yüce Allah buyuruyor ki: 'Ben kulumu bağladım, sınadım (şimdi ey meleklerim:) sağlam iken ona yazdığınız sevaplar gibi hastalık zamanı için de aynı sevapları yazın." 654
Sahâbelerden Abdullah diyor ki: ‘Rasûlullah’ın huzuruna girdim; Yâ Rasûlallah, dedim, çok ateşin var. “Evet dedi, “Ben sizden iki kişinin hastalığı kadar hastalanırım.” Ben: ‘Şu halde, senin için ecir vardır’ deyince buyurdu ki: “Evet, aynen öyle. Hiçbir müslüman yoktur ki, ona bir diken ve daha küçük bir şey de olsa eziyet veren bir şey isâbet etsin de, Allah o şeyi, ağacın yapraklarını dökmesi gibi, o müslümanın günahlarına keffâret kılarak günahları ondan dökmesin.” 655
“Şüphesiz, dünya tatlıdır, yeşildir ve şüphesiz Allah, sizi dünyaya halife kılmıştır. Ama ne yapacaksınız diye bakar. Bundan dolayı dünyadan korunun, kadınlardan da korunun! Çünkü Benîİsrâil’in ilk fitnesi kadınlardan idi.” 656
“Allah, bir kulu sevdiği zaman onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinizin hastasını sudan korumaya devam etmesi gibi.” 657
Ebu Said el-Hudrî (r.a.) rivâyet ediyor: "Rasûlullah (s.a.s.) minbere oturdu, biz de etrafına hemen oturduk; buyurdu ki: "Sizin hakkınızda en büyük korkum; Benden (vefatımdan) sonra dünya hayatının debdebe, parıltı ve zînetlerinin size açılması ve sizin onlara gönlünüzü kaptırmanızdır." 658
"Allah'a yemin ederim ki, ben sizin fakirliğinizden korkmuyorum. Fakat sizden önceki (ümmet)lere olduğu gibi size dünya (zenginlikleri)nin açılmasından, böylece başkalarının elindekilere özenip din yönünden ziyana uğramanızdan ve öncekileri dünya zînetlerinin helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum." 659
“Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Çünkü siz, düşman vasıtasıyla imtihan olduğunuzu bilmelisiniz. Fakat ‘onlara karşı bizi koru, onların zararlarını def et!’ diye dua ediniz.” 660
“Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah’tan sağlık ve âfiyet isteyin, düşmanla karşılaştığınız zaman da sabredin.” 661
“Mü’minin kendini aşağılaması doğru değildir.” Denildi ki: ‘Mü’min kendini nasıl hakir düşürür (aşağılar)?’ Buyurdu ki: “Gücünün yetmediği belâya/imtihana hedef
653] İbn Kayyım el-Cevziyye, Belâ ve İmtihan, S. Kutub, s. 40
654] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/123
655] Buhâri; Askalânî, S. Buhâri Şerhi, c. 10, s. 111
656] Müslim, Zikr 26, hadis no: 99; Tirmizî, Fiten 24, hadis no: 2286; İbn Mâce, Fiten 19, hadis no: 4000
657] Tirmizî, Tıbb 1, hadis no: 2107
658] Buhâri; Müslim
659] Buhâri; Müslim
660] Sîret-i İbn Hişam, c. 2, s. 33
661] Buhâri; Askalâni, Şerh-i Sahih-i Buhâri, c. 6, s. 156
İMTİHAN / BELÂ
- 179 -
olur.” 662
“Cennet zorluklarla; Cehennem ise aşırı arzularla çevrilmiştir.” 663
Habbâb İbnu'l-Eret (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Kâbe'nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: "Bize yardım etmiyor musun, bize duâ etmiyor musun?" dedik. Şu cevabı verdi: "Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San'a'dan kalkıp Hadramût'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz." 664
"İki günü müsâvi/eşit geçen aldanmıştır. Bu günü dününden kötü geçen kişi lânete uğramıştır. Kârda olmayan kişi ziyandadır. Ziyanda olan kişi için ise ölüm daha hayırlıdır. Cenneti arzulayan, hayırlara koşar. Ateş azabından korkan haram şehvetleri terkeder. Ölümü gözeten kişiye dünya nimetleri önemsizleşir. Dünyayı âhiret gayesiyle yaşayan kişiye de felâket-ler basitleşir." 665
Peygamberlerin Denenmesi
Sahabelerden Sa’d rivâyet ediyor: Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, insanların belâsı/imtihanı en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki: “Peygamberler ve sonra da derece derece mü’minlerdir. Kişi, dini oranında belâ görür/imtihan edilir...”666 İnsanlar arasında en fazla belâya/denemeye peygamberler uğratıldılar. Allah yolunda hiç kimsenin dayanamayacağı eziyet ve sıkıntılarla karşılaştılar. Azgın düşmanlarla, anlamaz ve inatçı topluluklarla, hasetçi kişilerle yıllarca uğraşmak zorunda kaldılar. Onlar bu denemeleri başararak daha büyük makamlara ulaştılar.
Rabbimiz bazen sevdiği toplulukları da benzer denemelere tâbi tutar. Hz. Mûsâ ve kavmi (İsrâiloğulları); Firavun'un baskı ve zulmüyle denenmişti. Firavun, zulmünü, baskısını ve sömürüsünü onların erkeklerini ve çocuklarını öldürmeye kadar götürmüştü. Şüphesiz bu ve Hz. Mûsâ’nın onu tanrılık dâvâsından ve bu zulümlerden vazgeçirme mücadelesi bir deneme idi. 667
Allah (c.c.) Hz. İbrahim’i de birtakım kelimelerle denemişti. “Hani Rabbi, İbrahim’i birtakım denemelerden geçirmişti. O da bunları tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim’e:) ‘Seni şüphesiz insanlara imam (önder, kılavuz, nur) kılacağım’ demişti. (İbrahim); ‘Ya soyumdan olanlar?’ deyince (Allah:) ‘Zâlimler benim ahdime erişemezler’ demişti.”668 Bilindiği gibi İbrahim (a.s.) ateşe atılmak, oğlunu kurban etmek, Kâbe’yi inşâ etmek gibi sınamalardan geçirilmişti.
662] Tirmizî; et-Tâc, c. 5, s. 308
663] Müslim, Cennet 1, Hadis no: 2822, 4/2174; Dârimî, Rikak 117, Hadis no: 2846, 2/245; Tirmizî, Cennet 21, Hadis no: 2559, 5/693; Ahmed b. Hanbel, 2/260, 333, 354, 380, 3/153, 254, 284
664] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet 98, 8/204; K. Sitte, 9/548
665] Keşfü'l-Hafâ
666] Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel
667] 7/A'râf, 141; 14/İbrahim, 6
668] 2/Bakara, 124
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Süleyman (a.s.) kuşların mantığını (konuşmalarını) anlayabiliyor, cinleri, şeytanları ve rüzgârı emrinin altına alabiliyordu. Çok büyük bir mülkü ve dünyalık gücü vardı. Allah (c.c.) bütün bu nimetlerle onu denemişti. O da, bu nimetlere karşı aynen şöyle demişti: “... Rabbim! Bana, ana ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın salih amelde bulunmamı bana ilham et ve beni rahmetinle sâlih kullarının arasına kat.” 669
Kur’an, bir başka âyette, yine deneme anlamına gelen ‘fitne’ kelimesini kullanarak Hz. Süleyman’ın denendiğini ve tahtının üzerine bir ceset bırakıldığını söylüyor (38/Sâd, 34). Süleyman (a.s.) kendisine verilen nimetlerin tümüyle sınav olduğu şuurundadır ve bu bilinç, örnek olarak gösterilmektedir: “... Bu, dedi, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (verdiği) lutfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnîdir, çok kerem sahibidir.” 670
Tüm İnsanların ve Mü’minlerin Sınanması
Allah (c.c.) bütün müslümanları, onların arasında kendi yolunda sabırla cihad edenleri (kendi yolunda çalışıp gayret edenleri) bilip ortaya çıkarıncaya kadar onları denemeye tâbi tutacaktır.671 Allah yolunda çalışmanın, yalnızca kuru bir iddia ile değil; bizzat pratik faâliyetlerle ortaya konması gerekir.
Mü’minler bazen zorluklar, felâket, çile ve sıkıntılarla karşılaşırlar. Vahye inanmayan-lardan incitici sözler işitirler. Bazen hakları ellerinden alınır, bazen alay edilirler. Kimi zaman ambargoya uğratılırlar, kendilerine önem verilmez, hatta işkenceye uğradıkları olur. Malları, rahatları ve hatta canları bile gidebilir. Bütün bunlar onlar için şer gibidir. Bazen de Allah (c.c.) mü’minlere hayır yönünden nice şeyler nasib eder; Onlara dünyalıklar, imkânlar, rahatlık ve zaferler verebilir. Bütün bunların sebebi ‘belâ’dır, yani denemedir. 672
Allah’ın (c.c.) insanlar ve toplumlar için birtakım yasaklar ve sınırlar koyması, bazı hükümleri bildirmesi de bir imtihandır. Bakalım kim bu hükümlere uyacak? Kim bu yasakları çiğnemeyecek?673 Yeryüzünde süs ve geçimlik olarak yaratılan her şeyin yaratılış sebebi; hangi insanın daha güzel amel işleyeceğini, daha güzel davranışta bulunacağını denemek içindir. 674
Allah (c.c.), Hz. Muhammed’e (s.a.s.) Kur’an’ı hak olarak indirdi. Bundan dolayı O ve O’nun ümmeti insanlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmetmek durumundadırlar. Bunu yaparken haktan sapanların hevâlarına, istek ve tutkularına uymazlar. Allah (c.c.) dileseydi insanlar aynı dine inanan tek bir ümmet olurlardı. İslâm'dan başka din olmazdı. Ancak Allah (c.c.), insanlara gönderdiği peygamberlerle ve ilâhî hükümlerle onları denemek istemektedir. 675
İnsanlar arasında yetenek, bilgi, mal ve makam yönünden var olan farklılıkların sebebi de yine ilâhî sınavın bir gereğidir. Allah (c.c.) insanlara verdiği bu
669] 27/Neml,19
670] 27/Neml, 40
671] 47/Muhammed, 31
672] 21/Enbiyâ, 35
673] 7/A’râf, 163
674] 18/Kehf, 7
675] 5/Mâide, 48
İMTİHAN / BELÂ
- 181 -
gibi özelliklerle onları denemektedir. 676
İnsanlara emanet olarak verilen mallar ve canlar da birer deneme aracıdır. İnsan malı nerede kazanıp nereye harcamaktadır? Yine kendisine emanet edilen nimetleri ne yapmakta, hayatı neyin uğrunda ve nasıl geçirmektedir?677 Karmaşık bir sudan yaratılan insan Allah (c.c.) tarafından devamlı denenmektedir. Hayata gelişin amacı da budur. 678
Kur’an, nimet verilerek denemeye tabi tutulan nankör insanın yanlış tutumunu şu şekilde sergiliyor: “Fakat insan, ne zaman onun Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir ikramda bulunsa, onu nimetlere koysa; ‘Rabbim bana ikramda bulundu’ der. Ama ne zaman onu deneyerek, rızkını kıssa, hemen der ki: ‘Rabbim bana ihânette bulundu.” 679
Mü'minlerin günlük normal ibâdet, tâat ve amelleri yanında, zaman zaman ağır sıkıntı ve musibetlerle karşılaştıkları olur. Bu yeni durumlar ve olaylar karşısında onun etkisi ve tepkisi ölçülür, sabır ve tahammül gücü, kin, intikam, haset ve gurur duyguları eğitilir. Mal, mülk, para, kadın, çocuk, kazalar, hastalıklar, yangın, sel, zelzele ve tabiî âfetler, insanoğlunun denenip sabrettiği ve sonucu Allah'a havale ederek ağırbaşlılıkla kabullendiği takdirde mânevî dereceler kazandığı başlıca imtihan konularıdır. Ancak kimi zaman bu sıkıntı ve felâketler dünyada yapılan haksızlık, zulüm ve azgınlıklar yüzünden ilâhî bir ceza olarak da ortaya çıkabilir.
Mü’min insan, nimetin azlığının veya çokluğunun bir deneme olduğunun şuurundadır. Bu yüzden nimet bol olduğu zaman şımarmaz, malı ile kibirlenip yoldan çıkmaz. Ni’met az olduğu zaman da Allah’a şikâyette bulunmaz. O nankör değil, şükredici olmaya çalışır. Bilir ki, geçici olan dünya hayatı bir imtihan yurdudur. Bu hayatının devamını sağlayan her şey de bir sınama/imtihan aracıdır. Bu sınavın hikmetini anlayanlar ve gereğini yapanlar kazanacaklardır.
Müslümanlar için sadace iman etmek yeterli değildir. İmanın kökleşmesi ve sağlamlaşması için mü’minler çeşitli denemelerden geçirilirler.680 Allah (c.c.) müslümanları, içlerinde kim kendi yolunda cihad ediyor, bu yolda kim sabrediyor ortaya çıksın diye onları dener. 681
Hz. Mûsâ, kendisi Tûr dağında iken kavminin altın buzağıya tapması üzerine onların içerisinden Allah’tan af dilemek üzere yetmiş kişi seçmişti. Onlarda gördüğü tereddüt üzerine Allah’a dua etti ve bu olayın kendileri hakkında bir imtihan (deneme) olduğunu söyledi.682 Ayrıca inkâr edenlerin müslümanlara karşı tavırları bir fitnedir. Böylece müslümanların İslâm’a bağlılıkları denenmiş olur. 683
Mü’minlere yapılan bu azap ve işkence onları dinlerinden döndürmeye yöneliktir. Mü’min böyle bir azapla imtihan edilebilir. Tıpkı madenin kazanda
676] 6/En’âm, 165
677] 3/Âl-i İmran, 186
678] 76/İnsan, 2
679] 89/Fecr, 15-16
680] 29/Ankebût, 2-3
681] 47/Muhammed, 31; Benzerleri için bk. 8/Enfâl, 17; 3/Âl-i İmran, 152, 154; 33/Ahzâb, 11
682] 7/A’râf, 154-156
683] 25/Furkan, 207; 60/Mümtehine, 5
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaynatılıp iyisinin kötüsünden ayırt edilmesi gibi, mü’min de dünyada eziyetlerle karşı karşıya getirilir. Böylece samimi müslümanla gevşek müslüman ortaya çıkar. Bu konuda Kur’an şöyle buyurmaktadır: “İnsanlardan öylesi vardır ki, ‘Allah’a iman ettik’ der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah’ın azabıyla bir tutar. Ama Rabbinden ‘bir yardım ve zafer’ gelirse, andolsun; ‘biz gerçekten sizlerle birlikteydik’ demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin sinelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?” 684
Allah’ın azabı şüphesiz insanlardan gelecek fitnelerden daha büyüktür. Mü’minler sürekli bir biçimde bu tür fitnelerle karşılaşacaklar. Bu denemeyi başaranlar, imanlarında samimi olanlar sonsuz mükâfatı kazanacaklar. Kur’an, mü’minlerin bu şekilde denemeye tabi tutulduklarını haber veriyor. 685
Kâfir Toplumların İmtihanı
Allah’ın kâfir toplumları eziyet ve sıkıntılarla denemesi, onlar hakkında sürekli bir kanundur. Belki bu deneme/imtihan, küfür ve inatlarından vazgeçmelerini sağlar da Rablerine dönüverirler. Bu da olmazsa, onları sıkıntılarla, harp ve darplarla sınar. Sıkıntıların, onları böyle bir sınava çekmesi gibi, belki bu sınama da onları tevbeye sevkeder. “Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkının yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik de (insanlar) çoğaldılar ve: ‘atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu’ dediler ve hemen onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.”686 Yani, peygamberlerini yalanlayan toplumlar hakkında Allah’ın kanunu (sünnetullah), canlarına, bedenlerine, rızık ve mallarına verdiği zâyiatla onları cezalandırmasıdır. Allah bunu yapıyor ki, kendisine boyun eğsinler. Çünkü şiddetli bir belânın, fıtratı ikaz etmesi ve inatçıları yaratıcılarına yöneltmesi tabiidir. Böylece O’na boyun eğer, rahmet ve afvını isterler.
Bunu da yapmayınca, Allah onları denemek için verdiği rahatlık ve bollukla cezalandırır. “Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik...” buyruluyor. Yani, şükredip tevbe ve inkıyadla Rablerine dönsünler diye, onların sıkıntılarını rahata, hastalıklarını sıhhat ve âfiyete, fakirliklerini de zenginliğe çevirdik. Şükür ve tevbe de yapmadılar. Ne bu, ne öteki; hiç biri onlar hakkında fayda vermedi. Üstelik bize gelen sıkıntı ve darlık, sonra da genişlik, aynen geçmişte atalarımıza da dokundu. Demek ki, bazen sıkıntı, bazen de rahatlık, zamanın, doğanın bir kanunudur. Din ve amelimizden ötürü bize Allah’tan bir azap sözkonusu değildir, derler. Böylece kendileri hakkındaki Allah’ın emrine uymadılar, ibret ve öğüt almadılar. Darlık ve bollukla her iki haldeki imtihanı anlamaya yanaşmadılar. Neticede azabı hak ettiler. Allah ansızın yakaladık, diyor. Yani, onları ansızın, işin farkında değillerken azapla yakaladık, buyruluyor.
Allah, yine şöyle buyuruyor: "Allah bir kasabayı size örnek verir ki, o, korkudan emin ve sâkindi. Rızkı da, kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat bu kasaba halkı, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti de, Allah onlara, işledikleri kötülükler yüzünden açlık ve korku elbisesini giydirip acıları tattırdı."687; “Senden önce de ümmetlere
684] 29/Ankebût, 10
685] 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 71-73
686] 7/A’râf, 94-95
687] 16/Nahl, 112
İMTİHAN / BELÂ
- 183 -
elçiler gönderdik. (İnkârlarından dönüp Bize) boyun eğsinler/yalvarsınlar diye onları darlık ve çeşitli hastalıklarla yakalayıp cezalandırdık. Hiç olmazsa kendilerine böyle azâbımız/baskınımız geldiği zaman yalvarsalardı! Fakat kalpleri (inatları yüzünden, iyice) katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü (câzip) gösterdi.”688 Yani onlara peygamberler gönderdik de yalanladılar. Biz de onları fakirlik ve hastalık gibi meşakkatlerle yakaladık ki, tevbe edip, Rablerine dönsünler. Yapmaları gerekeni, âfet ve belâ halinde bile yapmadılar. 689
Müslüman Cemaatin İmtihanı
İmtihan, fert ve toplumlar için geçerli olduğu gibi, Allah'a dâvet eden, emr-i bi'l ma'ruf yapan müslüman cemaat için de geçerlidir. Allah yolunda cihadları esnasında mü'min bireylerin başlarına gelen belâ ve musibetler aynen müslüman cemaatin de başına gelir. Müslümanlar fert veya cemaat olarak, ellerinden mallarının cebren alınması, hapsedilmeleri, asılsız suçlamalarla işkencelere mâruz kalmaları türünden eziyetler görebilirler. Özellikle zamanımızda, bu konuda aleyhteki propaganda araçları artmıştır. Hele bir de müslüman cemaatin hasmı; malı, nüfuzu ve yetkisiyle etkili biri ise veya yöneticilerin kendileri cemaatin hasmı ise... Bu durumda müslüman cemaatin, hasımlarını istedikleri gibi, etkisiz hale getirebilmeleri için sabır ve takvâya sımsıkı sarılmaları gerekmektedir. “Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” 690
Müslüman cemaat bilmelidir ki, başına gelen her türlü imtihan, ilâhî dâveti kendisine dâvâ edinmiş müslüman cemaatleri hazırlamada geçerliliğini koruyan Allah'ın bir kanunudur, yani sünnetullahtır. Bu zorlu ve meşakkatli imtihan, cemaat için büyük bir hayırdır; çünkü bu imtihan sayesinde fertlerinin metânetli olanı zayıf olanından, iman dâvâsında dürüst olanı yalancı veya ikiyüzlü olanından ayrılır. "Allah mü'minleri (şu) üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir; temizi pisten ayıracaktır. Ve Allah sizi gaybe vâkıf kılacak değildir..." 691 Gaybe vâkıf olamadığımızdan, kimin münâfık, kimin samimi mü'min olduğunu anlamamız için âfetler, sıkıntılar, musibetlerle imtihan oluruz ki münâfık mü'minden ayrılmış olsun.
Müslüman cemaatin saflarını arındırmak; fert ve üyelerinin imanlarında sahtekâr, ikiyüzlü veya metânetsiz olanın bilinmesi; dürüst ve sağlam olanlarının seçilmesi, ancak cemaatin eziyet ve sıkıntılara mâruz kalması sonucunda gerçekleşebilir. Sıkıntılar, dayanıklı ve tutarlı olanı olmayandan ayırdığı gibi, dürüst olanlarla olmayanların birbirine karışmalarını, aralarında bir yanlışlık ve hatanın olmasını önler. Bu seçim/ayırım, müslüman cemaat için cidden zaruridir. Çünkü cemaate birtakım insanlar katılır, cemaatin üyesi görünür. Bazen dürüst mü'min, bazen yalancı ikiyüzlü, bazen imanında metânet sahibi, bazen zayıf ve korkak, bazen de cemaate aşırı ve samimi mensubiyet arzeden tavırlarla dengesiz bir görünüm sergilerler. Yine, cemaatin gerçek maksatlarına ters düşen istismar, parsa ve ganimet toplamak, fitne çıkarmak, casusluk ve başka sebeplerden dolayı da
688] 6/En’âm, 42
689] Abdülkerim Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri, s. 118-120
690] 3/Âl-i İmran, 186
691] 3/Âl-i İmran, 179
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
topluluğa katılmış olanlar da çıkabilir. İşte burada, gerçek cevherin, içine karışan metal parçalardan ayrılması için ateşin gerekliliği gibi, cemaat üyelerinin iyi ve kötüsünü ayırmak için de sıkıntı ve zorlukların olması zaruridir.
Müslüman cemaatin denenmesindeki hikmet: Müslüman cemaatin sıkıntılarla denenmesi sayesinde cemaat, gerçek gücünün ölçüsünü anlar. Cemaatin gücü, doğruluk, ihlâs ve sebatı çeşitli sınavlardan geçerek belli olan üyelerin gücü ile doğru orantılıdır. Aslolan cemaatin üye sayısı değil; gerçek gücüdür. 692
Ni’met veya Külfetle Deneme
Belâ/fitne/imtihan, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan, mal, mülk, evlat ve sağlık gibi ni’metlerle; bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silahlı çatışma, kalbe gelen vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir/imtihandır. “Onlardan bazı zümrelere kendilerine denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” 693
Kur’an, insanın imandaki samimiyetini denemek için hayır ve şerr ile imtihan olunduğunu haber veriyor.694 İnsan, hayatın geçici güzellikleriyle de sınava çekilir.695 Mal ve evlat insan için bir fitnedir, deneme aracıdır.696 Bol rızık ve verilen nimetler697 birer fitne/imtihan olduğu gibi, başa gelen üzüntü ve kaderler,698 belâ ve musibetler de birer sınavdır. 699
İnsanlardan bazılarına Allah’tan gelen rızık, iman ve mağfiret gibi iyiliklerin sebebini bilmek mümkün olmayabilir. Allah (c.c.) bu şekilde insanları birbiriyle deniyor ve şükredenlerin belli olmasını istiyor.700 Dinde ikiyüzlü davranan münafıklar çeşitli olaylarla ibret almaları ve hatalarını terketmeleri için sürekli denenirler. Ancak onlar çoğu zaman bu fitnenin (denemenin) farkında olmazlar.701 Allah (c.c.) doğru yola giren kimseler için rızkı bollaştırır. Bunun sebebi de onların şükredip şükretmeyeceklerini, takva sahibi olup olmayacaklarını denemektir. 702
Hz. Mûsâ’nın kavmi, firavunun ve meleinin, yani ileri gelen seçkinlerin kendilerini bir fitneye/imtihana düşürmelerinden, fenalık yapmalarından korktukları için iman etmekte tereddüt ettiler. Onların içlerinden pek azı hâriç Firavun’u desteklemeye devam ettiler.703 Bugün de bu gerçek değişmemiştir. İnsanlardan pek çoğu İslâm'a gönül vermek, İslâm’ı hakkıyla günlük hayatında ve sosyal
692] Abdülkerim Zeydan, a.g.e., s. 125-128
693] 20/Tâhâ, 131
694] 21/Enbiyâ, 35
695] 20/Tâhâ, 131
696] 8/Enfâl, 28; 64/Teğabûn, 15
697] 39/Zümer, 49
698] 20/Tâhâ, 40
699] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
700] 6/En’âm, 53
701] 9/Tevbe, 126
702] 72/Cinn, 16-17
703] 10/Yûnus, 83
İMTİHAN / BELÂ
- 185 -
alanda yaşamak istemektedir. Ancak çağdaş firavunların, firavun düzenlerinin, bu düzenleri sürdüren mele’ takımının fitnelerinden, sıkıntı vermelerinden, haklarını ellerinden almalarından, kötü damga vurmalarından korkmaktadırlar.
İnsanlardan bazıları gerçek bir şekilde değil de iman-küfür sınırındaymışcasına ibâdet eder. Kendisine Allah’tan bir ‘hayr’ dokundumu, bununla sevinir. Ancak başına hikmetin gereği bir fitne (belâ veya deneme) geldiği zaman yüz üstü döner gider. Böyleleri dünyayı da ahireti de kaybeder. 704
Peygamber’in dâveti sıradan bir insanın daveti gibi değildir. Onun davetine uymamazlık edilemez, emrine karşı gelinemez. “...Rasûlün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın (fitnenin) çarpmasından, yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar.” 705
Dünya Ni’metleri ile İmtihan: Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer deneme (fitne) aracıdır.706 İnsan ni’metlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar. Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır. Geniş bir ni’mete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları bunu bilmiyorlar.” 707
Rabbimizin dünya ni’metlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın katında olan güzellikler, ya da iman edip salih amel işleyen kulları için hazırladıkları, daha çok ve daha kalıcıdır. 708
Âfiyet ve iyiliklere karşı imtihan; belâ ve musibetlere karşı sabırdan daha güçtür. Para ile zenginlikle imtihan; fakirlikle imtihandan daha zordur. Ashâb-ı kiramdan bazılarının şöyle söyledikleri rivâyet edilir: "Sıkıntı ve güçlüklerle imtihan edildik, sabrettik; ama bolluk ve genişliğe müptelâ olduğumuzda, rahatla denendiğimizde sabredemedik." Bu sözün Hz. Ömer’e ait olduğu da rivâyet edilir. 709
Dünya ni’metlerinin belâ ve fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve ni’metleri bile bu bağlamda fitne ve belâ, yani sınav olarak nitelendirir.
Mal ve Evlâtla İmtihan
İnsana emanet olarak verilen mallar ve çocuklar da onlar için bir fitnedir, belâdır, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa olan tutku ve aşırı bağlılık;
704] 22/Hacc, 11
705] 24/Nûr, 63
706] 21/Enbiyâ, 35
707] 39/Zümer, 49
708] 20/Tâhâ, 131
709] Râgıp el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 61
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kişiyi Allah yolundan, O’na olan kulluktan alıkoyabilir. İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görevlerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde hakkı olanların haklarının verilmesi, İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan mal insan için denemedir. Çocuk sahibi olmak, onları fıtratlarına uygun olarak terbiye etmek, onları salih insan olarak yetiştirmek kişinin görevidir.
Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve aileyi koruma ve kollama duygusu insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun yanındadır.”710 (Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu ‘belâ kelimesiyle ifade eden âyetler için bkz. 3/Âl-i İmran, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165).
Bugün mü’minlerin karşılaştıkları bütün güçlükler ve ellerinde bulunan bütün ni’metler ve imkânlar birer fitne-deneme sebebidir. Günümüzde, eskiye oranla insanların ellerinde daha fazla imkân ve eşya var, insanlar, çokça şikâyet etmelerine rağmen eskiye göre daha fazla ni’metlere sahipler. Eskiden karşılaşılan pek çok zorluklar ve darlıklar giderek azaldı. İşte bütün bu imkânlar ve ni’metler hep imtihandır. Bazı müslümanların karşılaştıkları baskılar, işkenceler, zulümler, haksızlıklar da birer sınavdır. Müslüman ülkelerin zorbalar, diktatörler, tâğutlar, zâlimler veya zulüm düzenleri tarafından ele geçirilmesi bir fitne/imtihandır. Onurlu mü’minlerin bu zorbalarla ve zâlimlerle mücadele zorunda kalmaları kendileri hakkında bir sınav sebebidir. Özellikle modern toplumlarda ortaya çıkan ve giderek bütün dünyaya yayılan; şirk, ilhad, ahlâksızlık, sapıklık, sapmalar, isyan ve günah rüzgârları birer fitne, belâ ve imtihandır.
Her bir müslüman; içinde bulunduğu şarta, elindeki ni’mete ve karşılaştığı güçlüğe göre denemeye tâbi tutulmaktadır. Müslümana düşen, varlık tablosundaki âyetlerden, oluşlardan ve karşılaştığı denemelerden ibret alması, Allah’tan gelen sınavı kazanmaya çalışması ve bizzat kendisinin fitnelere sebep olmamasıdır.
Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
Belâ ile bazı âyetlerdeki kullanımıyla aynı anlamları paylaşan “fitne” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 60 yerde geçmektedir. ‘Fitne’ kelimesinin aslı ‘fetn’dir. ‘Fetn’ sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin saflığını anlamak için onları ateşte eritmek demektir. Fitne sözlükte, deneme ve imtihana tabi tutmak, sınamak, maddî ve manevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme gibi anlamlara gelir.
Fitne kelimesinin bunlardan başka, küfr, azgınlık, sapıklık, günah, ayrılık, iç ihtilaf ve kargaşa, kavga, delilik, azap, musibet, aklını çelmek, gönlünü çalmak, kandırma (iğvâ), kışkırtma, nifak, ihtilaf, baştan çıkarma, birbirine düşme, çekişme, zulüm, baskı, karışıklık ve kalbin bir şeye fazla meyletmesi gibi manaları da vardır. Bu anlamlarıyla fitne, konumuz dışındadır.
710] 8/Enfâl, 28; Ayrıca bkz. 64 Teğâbûn/14-15
İMTİHAN / BELÂ
- 187 -
İnanç uğruna belâ ve sıkıntılara uğrama anlamındaki fitne, olumsuz bir anlam taşımamaktadır. Bu gibi sıkıntılar, mü'min kişiyi kararlı kılar, iradesini güçlendirir, ahlâkını arındırır. Böyle bir fitne, kişiyi ve toplumu dinî yönden geliştirir, onların hatalarını gösterdiği gibi, din uğruna sabırlarını da ortaya koyar. Böylece Allah’ın vereceği karşılığı almalarına zemin hazırlar. Kur’an, insanların sürekli olarak ‘fitne’ ile denendiklerini açıklar: “İnsanlar, (yalnızca) ‘iman ettik’ diyerek, fitneye uğratılmadan (denenmeden) bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınamadan geçirdik (fitneye uğrattık); Allah, gerçekten doğruları da bilmekte, yalancıları da bilmektedir.” 711
Kur'an'da yaklaşık aynı anlamlara gelen belâ ve fitne kelimeleri aynı âyette de geçer: "Her nefis ölümü tadıcıdır; Biz hayır ve şerle fitne olarak sizi belâya uğratıyoruz."712 Bu bağlamda ‘fitne’ ile ‘belâ’, aynı anlamdadır. Ne ki ‘fitne’nin kapsamı biraz daha geniştir. ‘Belâ’ yalnızca Allah’tan geldiği halde, ‘fitne’ hem Allah’tan hem de kullardan gelebilir, insan kendisini olduğu kadar başkalarını da fitneye uğratabilir. ‘Fitne’ kelimesinde azap, zorluk ve kötülük yönü daha fazladır.
‘Fitne’ öncelikli olarak bir sınav yolu olduğuna göre, hem nimet sebebiyle, hem de zahmet ve perişanlıktan dolayı olabilir. İnsan, karşılaştığı bütün değerlerle imtihana tâbi tutulabilir. Nitekim Kur’an şöyle diyor: “Biz sizi bir imtihan olarak hayır fitnesiyle de şer fitnesiyle de deniyoruz. Ve eninde sonunda Bize döneceksiniz.”713 Demek ki fitne/ imtihan, bir hikmete bağlı olarak bazen Allah’tan gelir, bazen de kulların bir hatası sebebiyle, meydana gelir. Böyle olunca da ‘fitne’, bizzat o fitneyi meydana getiren için bir uyarı, bir düzelme veya aklını başına alma imkânıdır. 714
İmtihan Bilinci
İmtihan: Kazanmakla kaybetmeyi aynı anda hatırlatan esrarlı bir kelime... İçinde hem ümidi saklıyor, hem korkuyu. Lezzetle elem onda birbirine karışmış. İnsanı ne güldürüyor, ne ağlatıyor. Zevk ve sefa onu takip edecek, azap ve cefa ondan sonra gelecek. Bütün bu sayılanlar, aynı zamanda, dünya imtihanının da özellikleri değil mi? İnsan da bu dünyada imtihan olmuyor mu?
Bülûğa erinceye kadar, imtihan öncesi: Kâğıt-kalem hazırlama safhası. Bülûğa ermekle, insan imtihan kâğıdını, amel defterini doldurmaya başlar ve ölünceye kadar aralıksız kalem oynatır. Bu imtihanın herkes için günün birinde sona ereceği mâlûm; ama kimin elinden kâğıdının ne zaman alınacağı belli değil. İmtihan denilince, insanın hatırına çok şeyler geliyor. Bazılarını sıralayalım:
İmtihanda önemli olan çok yazmak değil, doğru yazmaktır. On kâğıt doldurup, “bir” alamayanlar da var, bir kâğıtla “yüz” alanlar da. Öyle ise, uzun ömür, güzel şeylerden daha fazla yazmak için istenmeli. İmtihan salonunda en önde oturmak, elbiselerin en güzelini giyinmek, kalemlerin en kıymetlisini kullanmak neticeye zerre kadar tesir etmez. Bunların hepsi câiz, ama hiçbiri vâcip değil. Vâcip olan, şart olan: Sorulara doğru cevap vermek.
711] 29/Ankebût, 2-3)
712] 21/Enbiyâ, 35
713] 21/Enbiyâ, 35
714] Hüseyin Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Belâ ve Fitne Maddesi
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bahtiyarlık da, bedbahtlık da imtihan süresince belli olmaz. Âkıbetini bilmediğimiz kimsenin dünyevî imkânlarına heveslenmemiz doğru değil. İmtihan süresince kimseye müdâhale edilmiyor. Dileyen dilediğini yazmakta serbest. Ama doğru yazmaya teşvik, yanlış için tehdit var. Her ikisi de adayların menfaatine.
Bu dünya imtihanının en önemli bir özelliği de, adaylara doğru cevapların önceden bildirilmiş olması. Öyle değil mi? Neleri yapıp, nelerden sakınacağımızı hepimiz bilmiyor muyuz? Diğer imtihanların aksine bu imtihanda, başkalarıyla yardımlaşmamız serbest bırakılmış; hatta sevap kılınmış. Çalışkan bir öğrencinin yanına gidip, kâğıdına bakıp, biz de doğruyu yazabiliriz. Ve cevabımız kabul görür. Gerçekte, doğruda, hakta ve güzelde yardımlaşma serbest. Başkalarına yanlış cevap yazdırmak veya yanlışı taklit etmek yasak! Kim bu imtihanda kendisi kadar başkalarının kazanması için de gayret gösterirse, ihsana mazhar oluyor. Öğrettiği kadar da kendi notuna ilâve ediliyor. Ve yaptığı bu işe büyük pâye veriliyor: Cihad!
Sadece kendini gözetmek makbul değil, beğenilmiyor. Bu kazanma ve kaybetme dâvâsı, dünya ticaretine hiç mi hiç benzemiyor. Bu imtihanda bizler rakip firmalar değiliz. Komşumuzu ne kadar methedersek, kazancımız o kadar bereketli olur. Kendimizi övdüğümüz nisbette de zarara düşeriz. Bu ticarette verenin malı artar, cimrilik edenin değil. Bildiğimizi başkalarına anlatınca kendi bilgimizi de perçinlemiş olmuyor muyuz?
Dünya imtihanında doğruyu yazmak kolay ve rahat. Zor olan, yanlış yazmak. Bu ise, bize büyük bir ilâhî lütuf. Aksi olsaydı, bizim için gerçekten çetin bir imtihan olurdu. Doğru söylemenin nefes almak kadar doğal ve kolay olduğunu hepimiz biliriz. Bir insan, gün boyunca doğru söylese yorulmaz, ama her cümlesi yalan olmak şartıyla yarım saat konuşmaya mecbur tutulsa perişan olur. Su içen, yüzünü buruşturmaz, ekşitmez; içki içenin ise yüzüne bakılmaz. Helâl kazanç ruhu rahat ettirir; haram ise vicdana azap çektirir...
İlk bakışta bu imtihanı herkesin kazanacağı akla geliyor. Ama gel gör ki, insanların çoğu, yine de yanlış yola sapıyorlar. Bunun sebebini, akı kara, karayı ak gösteren iki aldatıcıda aramak lâzım: Nefis ve şeytan.
Dünyada imtihanlar çok çeşitli. Kimi servetinden imtihan oluyor, kimi servet düşmanlığından. Kimi sıhhatinden, kimi hastalığından... Kimi borçlu kalmaktan, kimi alacaklı olmaktan... Herkes imtihan olduğu içindir ki, gerçek manada, kimse rahat değil. “Dünyada rahat yoktur” hadis-i şerifi bir umman. Onun bir manası da şu olabilir: “İmtihanda rahat yoktur; çalışma ve gayret vardır, endişe ve ümit vardır, üzüntü ve sabır vardır...”
Daha önce bu imtihan salonuna zengin-fakir, işçi-işveren, âmir-memur, erkek-kadın, güçlü-zayıf niceleri gelmiş, bir süre oturmuş, kalkmış gitmişler. Şimdi sıra bu asrın insanlarında. 715
Hayatımız boyunca güzel bir şeyi elde etmek için hep bir çaba ve emek sarf etmişizdir. Eğitim hayatımızı düşünelim. O dönemden aklımızda en çok yer eden şeyler, büyük ihtimalle, sık sık karşılaştığımız sınavlardır. Bunların içinde en önemlisi, kuşkusuz üniversite sınavlarıdır. Çoğu genç, üniversite sınavını
715] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 113-115
İMTİHAN / BELÂ
- 189 -
hayatının dönüm noktası olarak tanımlar. Çünkü geleceklerini nasıl şekillendireceklerini bu birkaç saatlik imtihanın sonucunda belirleyeceklerini düşünürler. Bu nedenle yıllarca çalışır, uykusuz kalır, pek çok sosyal faaliyetten, tatil ve eğlenceden uzak durup, kendilerini sadece derslerine verirler. Tek amaçları üniversiteye girebilmektir. Bu amaca ulaşabilmek için büyük bir sabır ve kararlılık gösterirler.
Günümüz Türkiye'sinde üniversite diplomasının ne kadar faydalı olup olmadığı bile düşünülmez. Çok yararlı olduğunu düşünsek bile, elde edilmek istenen yararların tümü geçicidir. Ama bir de asla kaybolmayacak olan, asla tükenmeyecek güzelliklerin, sonsuz yararların bulunduğu ve insanın devamlı yaşayacağı gerçek bir hayat var. Bu, iman eden insanların dünya hayatında ulaşmak istedikleri her durumdan önemli gördükleri âhiret hayatıdır. Çok az bir faydası olan ve yararının da geçici olduğu üniversite sınavına gösterilen değer, nice müslüman tarafından âhiret sınavı için gösterilmiyorsa, bu sınavın kaybedilme ihtimalinin büyüklüğünü de gösterir. Üniversite sınavına hazırlandığı gibi esas imtihana hazırlanan bir mü'min, büyük ihtimalle cenneti garanti edecektir.
İnsanın sonsuz âhiret yurduna ulaşmak için denendiği yer "dünya hayatı"dır. İnsan, yeryüzünde bulunduğu sürece âhirete yönelik bir sınav yaşamakta ve bu konuda gösterdiği çabayla denenmektedir. Hayat, gerçekte Allah'ın bizleri sınamak ve eğitmek için yarattığı geçici bir süredir. İnsan bu süre boyunca düşünmek, böylece Rabbini tanımak, O'nun hükümlerine uymak ve O'nun rızâsını aramakla sorumludur. Bunun yanında bu imtihan hayatı boyunca başına gelen her şeye en güzeliyle karşılık vermek, sabretmek ve güzel ahlâk göstermekle yükümlüdür. Başına gelen her şeyin, Rabbinden gelen bir deneme olduğunu bilmek, bunlardan zevk almak, karşılaştığı her olayı neşe ve şevkle karşılamak ise, dünyadaki imtihanın mü'minlere has olan bir sırrıdır. Bu sırrı kavrayan ve tüm yaşamını denendiğinin bilincinde geçiren insanlar, asla son bulmayacak ve tükenmeyecek olan bir kazanç sağlayacaklardır.
Dinden uzak insanların en büyük yanılgıları, bu dünyadaki hayatın geçici olduğunu unutmaları ve aslında bir imtihandan geçirilmekte olduklarının bilincinde olmamalarıdır. Dünyada böyle bir gaflet içinde yaşayan insanları etkileyebilecek, akıllarını çelebilecek pek çok güzellik ve süs vardır. Âhiretin unutulduğu toplumlarda insanlar, doğdukları andan itibaren kendilerine süslü görünen bu değerleri elde etme hırsına kapılırlar. Allah, insanları dünyaya hırsla bağlayan bu süsleri şöyle belirtir: "Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. De ki: 'Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızâsı vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir." 716
Allah bütün insanları dener; en büyük rasüllerden avam tabakasındaki her insana kadar herkes denenir. Bu denemeler aslında, gördüğü derslerden imtihana tâbi tutulan öğrencinin durumu gibidir. İmtihanı başarırsa bir üst sınıfa geçer, başaramazsa kalır. Allah’ın Kur'an okuluna girememiş, “mekteb-i İslâm”a kayıt olamamış insanlar, bu okulu görsünler diye çok çeşitli şekillerde denenirler; kıtlıkla denenirler, bollukla denenirler, zaferle denenirler, yenilgiyle denenirler.
716] 3/Âl-i İmran, 14-15; H. Yahya, İmtihanın Sırrı, s. 7-12
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ama durumlarını değiştirmeyip küfür ve nifaklarında ısrar ederlerse “üzerlerine göklerin kapısı açılır”, iyice azıp tuğyanda bulunurlar ve sonunda ya bütün azabı âhirette görmek üzere cehenneme yuvarlanırlar, ya da dünyada iken cezalarını görürler. Bu ceza, yerden ve gökten gelebileceği gibi, başka insanların eliyle de olabilir; kendi aralarında fitneler şeklinde de olabilir. Öte yandan, mü’minler de bir üst sınıfa geçmek, imanlarının sağlamlığının açığa çıkması, imanlarının derecelerinin belirlenmesi için denenirler. Onlar da ya kaybedip -Allah korusun- nifaka, fıska veya küfre dönerler, ya da imanları daha bir güçlenir ve derece alırlar. 717
Âhiret hayatının dehşet verici korkuları ve azapları, ümitleri ve nimetleri, bize pek çok uzaktaymış gibi görünüyor. Oysaki hayat takviminin son yaprağı her an düşebilir. Hayat filminin çekimi, her an bitebilir. Evet, hayatımız filme alınıyor, sözlerimiz tesbit olunuyor. Aktörlüğünü ve seslendirmesini yaptığımız hayat filminin çekimi, tescil işlemi melekler tarafından yapılıyor. Mânevî objektifler yalnız umumî görüntümüzü değil; irâdemiz altında organlarımızdan sâdır olan her ameli, ayrı ayrı ve yakın çekimle tesbit ediyorlar. Sözlerimiz vazifeli melekler tarafından kayda alınıyor.
Bu hayat filmi; çekim zamanları ve mekânları belirlenmiş, resimleri, söyleniş anları ve gayeleri işaretli olarak, satırlanmış sözleri ile bir amel kitabı olarak bizlere sunulacak. Rabbimiz öyle buyuruyor: “İşte bu, aleyhinize gerçeği dile getirecek (hazırlattığımız amel) kitabımızdır. Zira Biz, neler yapıyor idiyseniz (meleklerimize) görüntülerini aldırtıyor; tescillerini yaptırıyorduk.”718; “Sizin üzerinizde hakiki bekçiler, (amel ve hareketlerinizi her an gözeten Allah katında) çok şerefli yazıcı melekler vardır. Onlar ne yapıyorsanız onu bilirler.”719 İnsan, melekler tarafından hazırlanan bu amel dosyasıyla Mevlâmız’ın huzuruna çıkacak, kitaplaşan hayat filmi; amel dosyası bizzat kişiye izlettirilecek ve okutturulacak. 720
Ölümle birlikte, imtihan sona erecek, hesap günü herkes karnesini alacak: “Artık amel kitabı ortaya konmuştur. Günahkârları onun içindeki (görüntülerden ve kayıt)lardan ötürü korkuya düşmüş görürsün. ‘Eyvah bize!’ derler. ‘Nedir bu kitaptaki (görüntüler ve tesbit)ler? Küçük büyük her bir ameli ayrıntılarıyla ortaya koymuş.’ Onlar bütün yaptıklarını amel kitaplarında hazır bulmuşlardır. (Ey Peygamber!) Senin Rabbin hiçbir insana zulmetmez.” 721
Melekler tarafından İlâhî objektifler altında ve mikrofonlar önünde hayatımız filme alınıyor. Rolünü Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre yapabilenlere müjdeler olsun! Çünkü onlar için ölüm, ilâhî bir hediye ve ebedî hayatın mutlu bir başlangıcı olacaktır. 722
Kullarını İmtihan Konusunda Tasarruf Yalnız Allah’ındır
Kulunu imtihan konusunda da Allah tek olup, bu hususta da O’na kimse ortak olamadığı gibi, bu imtihanın yeri, zamanı, şekli, zorluğu ve çeşidini tâyin konusunda da O’nun ortağı yoktur. İmtihanın ve kulunu denediği sıkıntının
717] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 267-268
718] 45/Câsiye, 29
719] 82/İnfitâr, 10-11
720] 17/İsrâ, 14
721] 18/Kehf, 49
722] A. Rıza Demircan, İslâm Nizamı, 1/309-313
İMTİHAN / BELÂ
- 191 -
çeşidini, yapısını, yerini ve süresini sadece O düzenler. Kulun, nerede olursa olsun, bu imtihana, sınavın konu ve ayrıntılarına karşı çıkması câiz değildir. Böyle bir durum müslümanda görülürse, imanıyla çelişir, hatta dinden çıkmasına sebep olabilir. Nasıl ki bir öğrenci, imtihanın şekli, yeri, zamanı ve süresi konusunda sınav yapan yetkiliye veya öğretmenine baskı yapamaz, karşı koyamazsa, kulun Rabbine karşı bunları yapması hiç düşünülemez. Müslümana düşen, imtihanının hafif geçmesi ve başarması için Allah’a duâ etmesi, başaramayacağı veya ezileceği zor sınavlardan, fitne ve sıkıntılardan, onların şerlerinden Allah’a sığınmasıdır.
Buhâri ve Müslim’in rivâyet ettikleri şu hadis, bu kabilden bir duâdır: “Allah’ım! Tembellikten, ihtiyarlıktan, günah işlemekten, borç altında kalmaktan, kabir fitnesinden ve azabından, zenginlik fitnesinin şerrinden ve yalancı Mesih Deccal'ın fitnesinden Sana sığınırım." 723 Bir âyette de bu konudaki dua örneği olarak şöyle buyruluyor: "Rabbimiz! Bizi, kâfirler/inkâr edenler için bir fitne/İmtihan kılma (onları bizim başımıza Musallat etme), bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne gâlip ve hikmet sahibi ancak Sensin." 724
Belâ/İmtihan Hakkında Temel Prensipler
Belâlarla imtihan hakkında İbn Kayyim el-Cevziyye, şu prensipleri sayar:
1- Mü'mine isâbet eden belâ, kâfire isâbet eden belâdan daha hafiftir. Mü'mine isâbet eden şerler, sıkıntılar ve ezâların tamamı kâfirlere isâbet edenlerin çok aşağısındadır. Olaylar da bunlara şâhiddir. Aynı şekilde bu dünyada iyi insanların başına gelen belâlar, çoğu kez günahkâr, fâsık ve zâlimlerin başına gelenlerden daha azdır. "(Bedir'de) İki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musîbet, (Uhud'da) kendi başınıza gelince, 'Bu nasıl oluyor?' dediniz ha! De ki: O, kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter." 725
2- Mü'minin karşılaştığı belâlar, Allah'ın rızâsına ve O'nun affına ulaşma amacına yöneliktir. Allah'ın rızâsını kaybettiklerinde, mü'minlerin sabra ve O'nun affına yönelmeleri gerekir. Böylece belâların ağırlığı ve sıkıntısı üzerlerinden kalkar. Sabır ve af dileyerek karşılığını ödediklerinde üzerlerindeki meşakkatin zorluğu gider. Kâfirlerde ise ne rızâ amacı ve ne de af ümidi vardır. Sabrederlerse ancak hayvanlar gibi sabrederler. Allah Teâlâ onların bu hallerine şöyle dikkat çekmiştir: "Düşmanınız olan kavmi arayıp takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Şâyet siz acı çekiyorsanız, aynı şekilde onlar da acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah'tan onların ümit edemedileri şeyleri umuyorsunuz."726 Onlar, mü'minlerle elem çekmek hususunda birleşiyorlar. Mü'minler ise onlardan, Allah Teâlâ'dan af ve yakınlık ümitleriyle ayrılıyorlar.
3- Âkıbet (istikbâl) müttakîler (Allah'tan hakkıyla korkanlar) içindir. Mü'min, Allah yolunda ezâ gördüğü zaman itaati, ihlâsı ve kalbinde bulunan imanî gerçekler oranında üzerindeki yükü kaldırır. Bu yük, ondan başka hiç bir kimsenin çekemeyeceği kadar şiddetlidir. Bunlar, Allah'ın mü'min kulundan belâları def etmesidir. Allah böylece ondan birçok belâları giderir. Kaçınılması mümkün olmayan ağırlık, sıkıntı, meşakkat ve bunlarla beraber gelen diğer dertlerin de ağırlıklarını ondan giderir.
723] Buhâri; Askalânî, S. Buhâri Şerhi, c. 11, s. 176; Müslim; Nevevî, Müslim Şerhi, c. 17, s. 20-21
724] 60/Mümtehine, 5; Abdülkerim Zeydan, s. 123-124
725] 3/Âl-i İmran, 165
726] 4/Nisâ, 104
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
4- Yüce sevgili uğrunda çekilen çilenin tadı hiç bir şeyde yoktur. Sevgi kalpte yerleşip orada derinleşince, sevenin sevdiği uğrunda çektiği sıkıntılar dert olmaktan ziyade tat verir. O yüce zâtı sevmek, O'nun rahmet ve ihsânını ummak, O'nun lutfu kadar kahrının da hoş olduğu anlayışına götürür. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler dedirtir.
5- Günahın verdiği alçaklık, imanın verdiği sıkıntıdan daha şiddetlidir. Mü'minin ulaşamayıp, kâfirin, fâcirin ve münâfığın ulaştığı ün, zafer ve üstünlükler oldukça çok olabilir. Fakat bunlar, görünüşleri aksine bile olsa içlerinde büyük bir alçaklık ve âdilik gizlerler. Allah kendisine isyan edeni hakir düşürmekten çekinmez.
6- İmtihan, zaferin tamamlanması içindir. Mü'minin belâlarla imtihanı, onu içinde kaldığı takdirde helâk olacağı ve ecrinin azalacağı hastalıklardan kurtaracak olan bir ilâçtır. Belâ ve sıkıntılarla imtihan, onu bu hastalıklardan kurtarır, mükâfatının tamamlanmasını, derecesinin yükselmesini sağlar. Bilindiği gibi mü’min için bu imtihanın varlığı yokluğundan daha hayırlıdır. Rasûlullah da (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Mü'minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü'mine vergidir/özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur." 727
Bu imtihanlar ve belâlarla sınanmalar zaferi, şerefi ve âfiyeti tamamlamak içindir. Bu sebeple insanlardan en çok sıkıntıyla karşılaşanlar peygamberlerdir. Sonra derece olarak onlara yakın olanlar gelir. Kişi dinine sahip çıktığı oranda belâlarla sınanır. Şâyet imanı sağlamsa başına gelecek olan belâlar şiddetlenir; imanı azsa belâlar hafifler. Hiçbir hata yapmasa bile yeryüzünde yaşadığı müddetçe mü’minin belâlarla sınanması son bulmaz.
7- Belâlarla imtihan zarûrî bir şeydir. Bu dünyada mü’minin başına gelen belâlar düşmanlarının kendisine saldırması, ona galebe çalması ve ara sıra onu zelil düşürmeleri gerekli bir iştir. Ondan kaçınmak mümkün değildir. Bunlar, şiddetli hastalıklar, sıcaklar, sıkıntılar ve kederler gibidir. Bunlar tabiat için ve insanın bu dünyada gelişimini tamamlaması için gerekli bir iştir. Bu, insanlar için olduğu gibi çocuklar ve hayvanlar için de gerekli bir iştir. Bunlar, hikmet sahiplerinin en hikmetlisi olan Allah Teâlâ’nın hikmeti gereğidir. Şâyet bu dünyada hayır şerden, fayda zarardan ve lezzet elemden ayrılsaydı bu dünya başka bir âlem olur; bu hayat, başka bir hayat olurdu. Hayırla şerrin, elemle lezzetin, faydayla zararın arasını birleştiren ilâhî hikmet zâyi olurdu. Birinin ötekisinden ayrılması ve âhirette herkesin yerini bulması mümkün olmazdı. Allah bu konuda şöyle buyurur: “Allah temizi murdardan/pislikten ayırır. Sonra murdarları/kirlileri birbiri üstüne yığar. Ve hepsini birden cehenneme atar. İşte onlar, hüsrâna uğrayanlardır.” 728
8- Belâlarla imtihanın hikmetleri: Mü’minin zaman zaman düşman tarafından mağlup edilip ezilip kırılarak imtihan edilmesinde çok büyük hikmetler vardır. Bunları tafsilâtlı bir şekilde Allah’tan başka kimse bilemez. Bunlardan birincisi; Allah’a karşı olan kulluklarının, O’nun huzurunda âcizliklerinin, O’na muhtaç oluşlarının ve düşmanlarına karşı O’ndan yardım dilemek zorunda olduklarının ortaya çıkması içindir. Eğer daima düşmanlarına karşı muzaffer olup onları
727] Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
728] 8/Enfâl, 37
İMTİHAN / BELÂ
- 193 -
yenseler, şımararak hakkı inkâr ederlerdi. Yok eğer sürekli ezilseler, mağlup olsalar din ayaktan duramaz, hakkı ikame edecek olan bir devlet (İslâm devleti) kurulamazdı. Allah hikmetiyle onların bazen galip bazen de mağlup olmalarını uygun gördü.
Yenildiklerinde Rablerine yalvarıp O’na sığınsınlar, O’na boyun eğsinler ve O’na tevbe etsinler, yendiklerinde ise O’nun dinini, prensiplerini yerine getirsinler, iyiliği emredip kötülüklerden sakındırsınlar, O’nun düşmanlarıyla cihad etsinler ve dostlarına yardım etsinler diye. Diğer bir hikmet de şudur: Şâyet daima muzaffer, galip ve üstün olsalardı aralarına amacı din ve peygambere uymak olmayan çok sayıda kişiler de girerdi. Şerefleri ve üstünlükleri sebebiyle müslümanların yanına üşüşürlerdi. Daima yeniliyor ve eziliyor olsalardı, bunlardan hiç birisi onların yanına girmezdi. Allah hikmetiyle, üstünlüğü bazen onlara bazen de düşmanlarına verdi. Böylece Allah’ı isteyenle, muradı bu olmayıp yalnızca dünya malını ve makamı isteyenleri birbirinden ayırmış oldu.
Hikmetlerden birisi de; Allah’ın kullarının sıkıntı ve bollukta, âfiyet ve belâ halinde, galip ve mağlup olduklarında kulluklarını tam yapmalarını sevmesidir. Her iki halde de Allah’ın kulları üzerinde ilâhlık hakkı vardır. Kulluk, sadece biriyle tamamlanmaz, kalp birisi olmaksızın doğrulanmış olmaz. Tıpkı beden gibi ki, o da sıcaksız soğuksuz, açlık ve susuzluk olmaksızın, yorgunluk ve sıkıntı olmadan edemez. Her iyi ile birlikte onun zıddının da bulunması şarttır. İnsanın olgunlaşması ve istenilen doğru yola ulaşabilmesi için bu belâlar ve sıkıntılar şarttır.
Bir başka hikmet de, mü’minlerin düşmanlarının galebesiyle imtihan edilmeleri, onları tevbeye ve samimiyete sevkeder. Onların ahlâklarını güzelleştirir. “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten iman etmiş iseniz, üstün gelecek olan sizsiniz. Eğer size bir sıkıntı isâbet etmişse (biliniz ki) benzeri bir sıkıntı düşmanınız olan kavme de isâbet etmişti. Bunlar (yengilgi ve zafer) insanlar arasında sırayla değiştirdiğimiz günlerdir. Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehidler/şâhitler edinsin. Allah zâlimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak ve kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?729 Şehidlik, Allah yolunda savaşmaktan başka bir yolla elde edilmez. Şâyet düşmanların saldırısı olmasaydı Allah katında en sevgili durum olan ve kul için en faydalı amel olan şehitlik derecesi nasıl elde edilebilirdi? Yine, Allah bu âyetleriyle insanların cihad etmeksizin ve hesaba çekilmeksizin cennete girebileceklerine dair olan inançlarını reddediyor. Cennete ancak cihad ve sabır yoluyla girilebilir. Şâyet mü’minler daima muzaffer ve galip olsalardı, kimse onlarla savaşmaz ve mü’minlerin belâlarla imtihan edilmeleri, düşmanlarından gelen sıkıntılara sabretmeleri mümkün olmazdı.
9- Yaşamak ve ölmek hep kulun imtihanı içindir. Allah, kullarını imtihan edip sınamak için yeri göğü, ölümü ve hayatı yarattı. Yeryüzünü ve onun üzerindekileri zînet/süslerle onun için bezedi. Allah’ı ve Allah katındakileri isteyenlerle dünyayı ve dünyanın süsünü isteyenleri böylece birbirinden ayırmak istedi. 730
Allah’ın “iman ettim” diyeni, bu sözünde doğru mu yoksa yalan mı söylediğinin ortaya çıkması için imtihan etmesi ve belâlarla sınaması gerekir. Şâyet
729] 3/Âl-i İmran, 139-142
730] Bk. 11/Hûd, 7, 18/Kehf, 7; 67/Mülk, 2, 21/Enbiyâ, 35; 47/Muhammed, 31; 29/Ankebut, 2-3
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yalancıysa, imtihandan kaçar ve topukları üstünde geri döner. Şâyet doğruysa, sözünde durur. Zorluklarla imtihan edilmesi ve bolluklarla sınanması onun imanından başka bir şey artırmaz. Allah şöyle buyurmuştur: “Mü’minler, düşman ordularını gördüklerinde; ‘işte bunlar bize Allah ve Rasûlü’nün vâdettikleridir. Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir’ dediler. Bu (orduların gelişi), ancak onların imanlarını ve teslimiyetlerini, Allah’a bağlılıklarını arttırmıştır.” 731
İnanmayana ise âhirette azab edilir. Bu, iki sıkıntının en büyüğüdür. O, Allah’ın Rasûlüne itaat etmeyip isyan edenler için hazırladığı dünya azabından kurtulsa da âhiretteki azaptan kurtulamaz. Mü’minin sıkıntısı oldukça hafiftir. Allah, imanı dolayısıyla ona kolaylık verir, sıkıntıyı uzaklaştırır, onu sabır, sebat ve rızâ vasıflarıyla donatır. Mü’minin sıkıntısı hafif ve geçici olduğu halde; kâfirin ve fâsığın azabı, sıkıntı bakımından daha şiddetli ve devamlıdır. İster mü’min olsun, isterse münkir, her kişinin azabı tatması kaçınılmazdır. Fakat mü’min, önce dünyada acı çekse bile, acısı uzun sürmez, bir müddet sonra huzura kavuşur; âhirette ise devamlı mükâfat ona aittir. Kâfir ve fâsık ise, dünyada çeşitli nimet ve lezzetlere kavuşsa da bunlar henüz dünyadayken sıkıntıya dönüşür; kimse onu tam anlamıyla sıkıntı ve üzüntüden kurtarıp huzura kavuşturamaz. Çünkü huzur ve mutluluk, maddî değil mânevîdir; kalıpla değil kalple kazanılır. Kalbin huzuru ise, Allah’ın zikrinden gâfil olanlara verilmez. 732
10- İnsanların birbirine karışması kaçınılmazdır. Bu durumda kendimizi nasıl muhafaza ederiz? İnsan, fıtrat/yaratılış icabı toplumsaldır. Diğer insanlarla beraber yaşaması kaçınılmazdır. İnsan, başkalarına ya uyar veya muhâlefet eder. Toplum, bâtıl üzere olduğunda insan onlara uyum sağlarsa üzüntü ve ızdırap içinde kalır. İnsanların inançlarına, arzularına ve irâdelerine uymayıp muhâlefet ettiğinde de yine eziyet görür. Hiç şüphe yoktur ki, onların bâtıl işlere baş kaldırdığında karşılaşacağı belâlar bu bâtıla boyun eğdiğinde karşılaşacağı belâlardan daha kolaydır. Peşinden büyük ve sürekli bir lezzetin geleceği bir sıkıntıya katlanmak, hiç şüphesiz sonunda büyük ve sürekli bir sıkıntının geleceği küçük bir lezzetten çok daha hayırlıdır.
11- Belânın çeşitleri: Allah yolunda mü’mine isâbet eden belâlar en fazla dört kısımdır. Bunlar; ya canına, ya malına, ya namus ve şerefine veya ailesine ve sevdiklerine isâbet eden belâlardır. Allah’ın kulunu imtihan edeceği belâlar bunlardır. Bu musibetlerin en şiddetlisi, sonu ölümle biten veya işkenceler çektiren cana isâbet eden belâlardır.
Bilindiği gibi bütün yaratıklar ölümlüdür. Bir olgun mü’minin gayesi ise Allah yolunda şehid olmaktır. Şehâdet, ölümlerin en şereflisi ve en kolay olanıdır. Çünkü şehidler şehid olurken basit bir incinmeden fazla acı duymazlar. Şehidlerin âhirete göçü, ölümlerin en kolayı ve en faziletlisidir. Ölümden kaçan kişi, bu kaçışıyla ömrünü uzatacağını, yaşayışını rahatlatacağını zanneder. Allah onların bu zanlarını yalanlar: “De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. De ki: Allah size bir kötülük dilerse, O’na karşı sizi kim korur, ya da size rahmet dilerse (size kim zarar verebilir)? Onlar, kendilerine Allah’tan başka ne bir dost bulurlar, ne
731] 33/Ahzâb, 22
732] 13/Ra’d, 28
İMTİHAN / BELÂ
- 195 -
de bir yardımcı.”733 Allah, ölümden başka bir kötülük de murad etse, kulu O’nun elinden kimsenin kurtaramayacağını da haber vermiştir. Kul, aslında ölümü kötü gördüğü için ondan kaçmaktadır; hâlbuki Allah yolunda savaşıp öldürülmekten kaçan, daha da kötü bir şeyin içine düşmektedir.
Canda durum böyle olduğu gibi; bedende, malda, namusuna iftira atılması veya şerefine leke sürülmesiyle imtihanda da durum böyledir. Kim malını Allah yolunda ve Allah’ın dinini yüceltmek uğrunda infak etmezse Allah o malı onun elinden alır veya ne dünyasına ne de başka bir şeyine yaramayacak, bilâkis kendisine erken veya geç bir sıkıntı Musallat ederek elinden giderir. Kişi malını hapsedip biriktirmişse Allah o maldan faydalanmasını engeller veya başkasına geçirir. Malın sıkıntısını o, zevk ve sefasını sonrakiler çeker. Aynı şekilde kim de dünyevî rahatını Allah yolunda yorulmaya tercih ederse, Allah onu yorar ve kendi yolundan başka bir yolda onu zayıf düşürür. Allah’tan korkmayan kişinin insanlarla uğraşması, Allah’tan korkan kişinin takvaya ulaşma çabasından çok daha büyüktür.
Puta tapanların durumu da böyledir. Onlar, insandan bir elçiye uyup, tek ve büyük bir ilâh’a kulluk etmekten kaçınmışlar, taşlardan tunçlardan tanrılara ibâdet etmeye veya kula kulluğa râzı olmuşlardır. Aynen böyle, Allah için zora düşmekten yahut malını O’nun rızası için sarf etmekten, canını ve bedenini O’nun rızası için yormaktan sakınan kişi, ceza olarak kendi gönlü olmaksızın başkalarının önünde alçalır, malını saçıp savurur, nefsini ve bedenini Allah’ın râzı olmayacağı şeylerde yorar. Meşhur sözdür: “Allah, kardeşinin ihtiyacını karşılamak için birkaç adım yürümekten sakınan kimseyi, kendi arzusu dışında daha fazla yürütür.” 734
“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah için varız ve biz sonunda O’na döneceğiz’ derler.” 735
Fertleri terbiye etmek için elbette belâ lâzımdır. Hak savaşında samimi olanlarla olmayanları ayırt etmek için; korku, açlık gibi imtihanlar lüzumludur. Uğrunda eziyetlere katlanıldığı miktarda gönüllere iman yerleşir. Zahmet çekilmeden, kolaylıklar içerisinde kabul edilen inançlar, ilk sadmede/sarsıntıda yok olur. Ne zaman iman uğrunda eziyetlere katlanır, ne zaman dâvâ uğrunda canlar verilirse imanın gönüllere yerleştiği anlaşılır. Yeni mü’minler bunların karşılaştığı gibi musibetlere uğrayıp sabırla mukabele ettikten sonra, ancak gereken seviyeye yükselebilirler.
Mü’minlerin imanının kuvvetlenmesi için elbette belâ lâzımdır. Şiddetler; gizlenmiş kuvvetleri, saklı enerjileri coşturup meydana çıkarır. Mü’minin imanı, şiddet/zorluk darbeleri altında daha da kuvvetlenir. Gerçek ölçü ve değer, zorluklara karşı tahammüldür. Şiddette çekingenlik, hilekârlık kalmaz. Bütün bunlardan daha mühim olan taraf da, fertlerin şiddet esnasında yalnız Allah’a yönelip, gönlünü mâsivâdan temizleyerek, yalnız O’na bağlamasıdır. Şiddet/zorluk
733] 33/Ahzâb, 16-17
734] İbn Kayyim el-Cevziyye, Belâ ve İmtihan, s. 38-49
735] 2/Bakara, 155-156
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
esnasında bütün perdeler kalkar; basiret tecellî eder; göz alabildiğine ufukları seyre dalar ve kâinatta mü’min, yalnız Allah’ı görür. Hakkal yakîn anlar ki, hiçbir güç yok; yalnız O’nun gücü var. Yegâne sığınak O... Kur’an bu mertebeyi imtihanla ilgili âyetin devamında ne güzel ifade ediyor: Sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah için varız ve biz sonunda O’na döneceğiz’ derler.” 736
Biz yalnız Allah içiniz... Her şeyimiz, bütün varlığımız Allah için. Tekrar dönüş yine O’na. Yalnız O’na teslim oluyoruz. Yalnız O’na teslim... İşte belâlara sabredenler bunlardır. Tatlı nimetlerle müjdelenenler onlardır. Âyetin devamında müjde açılım kazanıyor: “İşte onlar için Rableri tarafından mağfiret ve rahmet vardır; hidâyete erenler de onlardır.”737 Rableri tarafından salevât vardır onlara. Melekler de onlar için salevât getirir. Hak Teâlâ, şanlı peygamberi’nin nasibine bu yüce şehitleri de ortak etmektedir. Ne yüce makamdır bu! Hem de rahmet vardır ve Allah tarafından, onların hidâyete ermiş kimseler olduklarına şehadet edilmektedir.
Açlık, korku, malların, nefislerin ve ürünlerin azlığı, şehâdet ve ölüm... Meşakkat ve çırpınma, yorgunluk... Bütün bunları terazinin bir kefesine koyuyor Allah ve karşı göze de tek şey yerleştiriyor: “Rableri tarafından mağfiret ve rahmet” Âyette başka dünyevî hiçbir şey vâdedilmiyor. Mü’min, yolunda yürürken Allah’ın rızâsı, mağfireti, rahmeti ve şehâdet arzusundan başka hiçbir şeye sarılmaz, bağlanmaz... İşte hedef, işte gaye... Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu rahmet, mağfiret ve şehâdet, mükâfatların en büyüğüdür. Mallar, nefisler ve meyvelerle fedâkârlığın mükâfatı. Korkunun, açlığın ve şiddetin mükâfatı. Ölümün ve şehâdetin mükâfatı. Terazinin bu gözü, verilen ihsanlarla daha da ağır basıyor. Bu ihsan; zaferden, temkinden, göğüslerdeki kinleri temizlemekten daha ağırdır.
İşte, Allah Teâlâ’nın, müslümanları o akıl almaz fedâkârlıklara, zor sınavlara hazırlamak için tatbik ettiği terbiye metodu... Kendisini; Allah’a, Allah dâvâsına, Allah’ın dinine adayanlara Allah’ın koyduğu terbiye metodu... 738
Ölüm, bir ayrılık, yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir. Dünya iki kapılı bir handır ve yaşayanlar birer yolcu, birer misafirdir. Ana vatanımız, baba ocağımız; anamız Hz. Havva ve babamız Hz. Âdem'in yaratıldıkları yerdir.
"Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir."739 Oyuncaktan hoşlanan çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler, çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
Kur'an'a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. "Hayır, doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar." 740
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama
736] 2/Bakara, 155-156
737] 2/Bakara, 157
738] Seyyid Kutub, Fi Zılâl, c. 1, s. 300-302
739] 6/En'âm, 32; 29/Ankebut, 64; 47/Muham-med, 36; 57/Hadîd, 20
740] 74/Müddessir, 53
İMTİHAN / BELÂ
- 197 -
öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece gündüz koşturunca. Sahabe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr, Uhud savaşında "cennetin kokusunu Uhud'un arkasından duyar gibi oluyorum" diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahabe de cennete öyle acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
“Belâ gelmez kula Hak yazmayınca
Hak, belâ vermez, kul azmayınca.”
“Doludur belâyile ucdan uca cihân
Kimdir ki anun belâsuna olmaya mübtelâ.”
“Olaydı olduğu hâle rızâsı insanın
Bu rütbe olmaz idi çok belâsı insanın.”
“Zenginlikle övünenin, aldanma dünyasına.
'Dünya benim' diyenin, gittik dün yasına.”
“Belâsız bal olmaz.” “Belâ çekmeyince bal yenmez.”
“Belâya sabır gerek.” “Zahmet olmadan rahmet olmaz.”
“Acele gitme, belâya yetişirsin; yavaş gitme, belâ sana yetişir.”
“Kul bunalmayınca Allah yetişmez.”
“Dünya, ne seçim, ne geçim dünyasıdır; dünya, bugün var yarın yok, imtihan dünyasıdır.”
“Dünyada eken ahirette biçer.”
“Dünyanın üstü varsa altı da var.”
“Her şeyi sırf Allah'ın rızâsı için yapan ve bu yolda vecde gelerek kendinden geçen kul, belâyı hissetmez. Hakk'ın rızâsına uygun düşen belâ, kulun sevgisini artırır.”
“Hiçbir belâ yoktur ki, ondan daha baskını olmasın.” 741
“Altın, ateş ile; iyi kul da belâ ve musibet ile tecrübe edilir.” 742
“Başkalarının acılarından, geçmiş felâketlerden ders alanlar, gerçekten mutlu kişilerdir.” 743
“Geçirilen en kötü denemeler/musibetler, en yararlı olanlardır.”
741] Hz. Ebu Bekir r.a.
742] Hz. Ali r.a.
743] Hz. Ali r.a.
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İnsanları egemen oldukları zamanlarında denemelidir. Çünkü kötünün kötülüğü ile iyinin iyiliği o zaman ortaya çıkar.”
“Altın madeni, kızgın ateşte eritilerek yabancı maddelerden arındırılır ve böylece saflaşır, hâlis hale gelir. Belâ ve imtihanlar da gönüllerin temizlenip arınması hususunda aynı etkiyi yapar.”
“Belâ, nimet karşılığıdır. Kimin üzerine Allah’ın nimeti çok ise, ona verilen belâ/imtihan da o nisbette çetin ve zorludur.”
“Hastalık ve belâlar, mü’minin günahlarının keffâretidir.”
“İnsanlar, başlarına gelen belâ ve musibetleri ondan daha büyükleriyle kıyas etselerdi, şüphesiz belâların bazısını âfiyet kabul ederlerdi.”
“Peşinden büyük ve sürekli bir lezzetin geleceği bir sıkıntıya katlanmak, sonunda büyük ve sürekli bir sıkıntının geleceği küçük bir lezzetten daha hayırlıdır.”
“Belâ/imtihan bir basiret gözlüğüdür; onun sayesinde kalp gözü kör olan niceleri daha iyi görmeye başlar.”
“Elden gidene üzülmemeli, ele girene fazla sevinip şımarılmamalıdır. Allah’tan gelen her şeye râzı olunmalı ve ibret alıp ona göre davranılmalıdır.”
“Kahrın da hoş, lütfun da hoş!” diyebilmelidir. “Kim Allah’a sahip o neden mahrum; Kim Allah’tan mahrum o neye sahip?”
İMTİHAN / BELÂ
- 199 -
İmtihan/Belâ Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- İmtihan Anlamındaki “Belâ” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 37 Yerde): 2/Bakara, 49, 124, 155, 249; 3/Âl-i İmrân, 152, 154, 186; 4/Nisâ, 6; 5/Mâide, 48, 94; 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 141, 163, 168; 8/Enfâl, 17, 17; 10/Yûnus, 30; 11/Hûd, 7; 14/İbrâhim, 6; 16/Nahl, 92; 18/Kehf, 7; 21/Enbiyâ, 35; 23/Mü’minûn, 30; 27/Neml, 40; 33/Ahzâb, 11; 37/Sâffât, 106; 44/Duhân, 33; 47/Muhammed, 4, 31, 31; 67/Mülk, 2; 68/Kalem, 17, 17; 76/İnsan, 2; 86/Târık, 9, 89/Fecr, 15, 16.
B- “Fitne” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (Toplam 60 Yerde): 2/Bakara, 102, 191, 193, 217; 3/Âl-i İmrân, 7; 4/Nisâ, 91, 101; 5/Mâide, 41, 49, 71; 6/En’âm, 23, 53, 7/A’râf, 27, 155; 8/Enfâl, 25, 28, 39, 73; 9/Tevbe, 47, 48, 49, 49, 126; 10/Yûnus, 83, 85; 16/Nahl, 110; 17/İsrâ, 60, 73; 20/Tâhâ, 40, 40, 85, 90, 131; 21/Enbiyâ, 35, 111; 22/Hacc, 11, 53; 24/Nûr, 63; 25/Furkan, 20; 27/Neml, 47; 29/Ankebût, 2, 3, 10; 33/Ahzâb, 14; 37/Sâffât, 63, 162; 38/Sâd, 24, 34; 39/Zümer, 49; 44/7Duhân, 17; 51/Zâriyât, 13, 14; 54/Kamer, 27; 57/Hadîd, 14; 60/Mümtehıne, 5; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 6; 72/Cin, 17; 74/Müddessir, 31; 85/Bürûc, 10.
C- İmtihan Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Felâketlerle İmtihan: 2/Bakara, 155, 214; 3/Âl-i İmran, 186; 29/Ankebût, 2-3.
Allah, Ölümü ve Dirimi, Amel Yönünden İmtihan İçin Yaratmıştır: 67/Mülk, 2.
Hakaret ve Saldırılarla İmtihan: 3/Âl-i İmran, 186.
Allah, Kullarını İmtihan Eder: 47/Muhammed, 31; 76/İnsan, 2.
Şeriatlerin Muhtelif Olmasıyla İmtihan: 5/Mâide, 48.
Allah, İmtihan İçin Kimini Kimine Üstün Kılmıştır: 6/En’am, 165.
Allah, Dünya Nimetleri Vererek İmtihan Eder: 18/Kehf, 7-8.
Musîbetlerle İmtihan: 2/Bakara, 155, 214; 3/Âl-i İmran, 186.
Musîbet İnsanın Kendindendir: 4/Nisâ, 79; 42/Şûrâ, 30, 48.
Allah’ın Emirlerinden Yüz Çevirmek Musibet Sebebidir: 5/Mâide, 49; 7/A’râf, 94-96.
Allah’ın Verdiği Musibeti, O’ndan Başka Giderecek Yoktur: 6/En’am, 17; 10/Yûnus, 107.
Musibet, İnsanların Küfürden İmana Dönmeleri İçindir: 32/Secde, 20-21.
Musibetlerin Gelişi, Allah’ın Takdiri İledir: 64/Teğâbün, 11.
Ağlatan da Güldüren de Allah’tır: 53/Necm, 43.
Mü’minlere Gelen Musibetlerin Hikmeti: 42/Şûrâ, 30.
Musibetlere Karşı Sabır: 2/Bakara, 155-157; 3/Âl-i İmran, 186; 57/Hadîd, 22-23.
Kâfirler Musibet Ânında Dua Ederler, Geçince Unuturlar: 10/Yûnus, 12, 22-23; 16/Nahl, 53-55.
İnsana Nimet Verilince Yüz Çevirir; Musibet Verilince Ümitsiz Olur: 17/İsrâ, 83; 30/Rûm, 51.
Güçlüklere Sabretmek: 2/Bakara, 177; 25/Furkan, 75.
İnsan, Meşakkat İçinde Yaratılmıştır: 90/Beled, 1-4.
Allah, Güçlük Dilemez: 2/Bakara, 185; 5/Mâide, 6; 7/A’râf, 199; 22/Hacc, 78.
ü- Allah, Güçlüğün Ardından Kolaylık Verir: 65/Talâk, 7; 94/İnşirâh, 5-8.
v- Güçlük Olmadan Nimet Olmaz: 2/Bakara, 214.
Güçlüklerle İmtihan: 2/Bakara, 255.
İslâm, Kolaylık Dinidir: 87/A’lâ, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 293
2- Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 146-147; 300-302
3- Mefâtihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 2, s. 530
4- Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 75;
5- Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 134-135
6- Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 337
7- El-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubî, c. 2, s. 80-81
8- Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 121-123
9- Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 45-47
10- Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 209-210
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
11- Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 129-130
12- Hulâsatü’l Beyan Fi Tefsiri’l Kur’an, Mehmed Vehbi Üçdal Y. c.1, s. 123
13- İslâm Ansiklopedisi, T. D. V. Y. c. 13, s. 156-159; c. 5, s. 380
14- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 195-197; c. 3, s. 71-73
15- Belâ ve İmtihan, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
16- İmtihanın Sırrı, Harun Yahya, Vural Y.
17- İmtihan Alevinde, Münir Gavrankapetanoviç, Pınar Y.
18- Vahy ve Medeniyet, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
19- İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin Ece, Beyan Y. s. 70-73; 206-218
20- Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 266-272
21- Kur'an'da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 20-35
22- Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 151-152
23- Kur'anda Temsili Anlatım, Veli Ulutürk, İnsan Y. s. 41
24- Risâle-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 226-297
25- İslâm Büyüklerinden Unutulmaz Sözler ve Nükteler, M. Dikmen, Cihan Y. s. 38-39; 188-189
26- Nur'dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 113-115
27- Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 234-236
28- İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdükerim Zeydan, İhtar Y. s. 102-145
29- Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 81-101
30- Kur'anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 99-100
31- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 55, 147
32- İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 309-313
İNCİL
- 201 -
Kavram no 94
Diğer Dinler 3
Kitap 4
Bk. İsa (a.s.); Hıristiyanlar; Tahrif; Kur’an
İNCİL
• İncil; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İncil Kavramı
• Dört İncil; Yazılışı ve Elde Mevcut En Eski Nüshaları
• Dört İncilin Muhtevâsı
• Kilise Tarafından Sahte (Apokrif) Sayılan İnciller ve Barnaba İncili
• Kur’ân’a Göre Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları
• Muharref İncillerin Karanlık Yüzleri
• Muharref İncillerdeki Yüzlerce Çelişkiye Örnekler
• Muharref İncillere Göre Barış ve Savaş Anlayışı
• Muharref İncillere Göre Hz. İsa’nın Kölelik Anlayışı
• Muharref İncillere Göre Hz. İsa’da Irk Ayrımı
• Muharref İncillere Göre Hadım Olmak ve Evlenmenin Güzel Görülmemesi
• Muharref İncillere Göre Kadın Hakları ve Boşanma
• Ana-Babaya Buğz
• Servet Düşmanlığı ve Tembellik
• Muharref İncillerde Sömürü ve Faiz Anlayışı
• Muharref İncillere Göre Hz. İsa’nın Suyu Şaraba Çevirmesi
• Bir İslâm Peygamberi; Hz. İsa
• İncillere ve Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
• İncillere Göre Hz. İsa’nın Beşerî Yönleri
• Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
• Hıristiyanlıkta Aslî Günah ve Bunun Keffâreti İçin Oğul’un Çarmıha Gerilmesi Anlayışı
• Tefsirlerden İktibaslar
• İncil ve Hıristiyanlıkla İlgili Bazı Kavramlar
“(Rasûlüm!) O, sana Kitab’ı hak ile ve önceki kitapları tasdik edici olarak tedrîcen indirmiş; daha önce de, insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrât ile İncil’i ve hakkı bâtıldan ayırt eden hükümleri göndermiştir. Bilinmeli ki, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, cezâları vermede mutlak güç sahibidir.” 744
İncil; Anlam ve Mâhiyeti
İncil; Allah tarafından Hz. İsa'ya gönderilen; Tevrat'ın aslını doğrulayan, Kur'ân-ı Kerîm tarafından tasdik edilen ve bir anlamı da "yol gösterici, aydınlatıcı"
744] 3/Âl-i İmrân, 3-4
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan,745 dört büyük kitaptan birisidir. Yunanca "Evangelion"; iyi haber, müjde demektir. Esas itibarıyla Hz. İsa'nın hayatını, mûcize ve faâliyetlerini, söylediği hikmetli sözleri, tebliğ etmiş olduğu şeriat hakkındaki peygamberane hakikatleri anlatmak için kullanılmıştır. Bu kelime ile ilk hıristiyanlar; İsa'nın insanlara bildirisini, onları kötülük ve günahtan kurtarmağa ve selâmete götürmeğe geldiğine dair vaadini anlatmış ve adlandırmışlardı. Hz. İsa da onu; "Tanrı'nın Krallığı'nın müjdesini (iyi haberini) duyurma" olarak tanımlar. 746
Her ne kadar Kur'an-ı Kerîm, Hz. İsa'ya gönderilen İncil'i tasdik ederse de, bugünkü İncillerin Hz. İsa'ya gönderilen İncil'in tahrif edilmiş şekilleri olduğuna âyetlerde şöyle işaret edilir: "İncil sahipleri Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır."747; “Ey Kitab ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabb'inizden size indirileni gereği gibi uygulamadıkça bir temeliniz olmaz’ de.”748; "Onların izleri üzerinden peygamberlerimizi ardarda gönderdik; Meryem oğlu İsa'yı da artlarından gönderdik ve ona İncil'i verdik; ona uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet duyguları koyduk; üzerlerine bizim gerekli kılmadığımız fakat kendilerinin güya Allah'ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları ruhbaniyete bile gereği gibi riayet etmediler; içlerinde inanmış olan kimselere ecirlerini verdik; ama çoğu yoldan çıkmışlardır." 749
Geçmiş peygamberlerde olduğu gibi, Hz. İsa'nın sağlığında da İncil, yazılı kitap hâline getirilmemiştir. Çünkü İsa’nın (a.s.) tebliğ süresinin kısa oluşu ve yaşadığı devrin şartları buna elvermiyordu. En erken yazılan İncil, İsa'dan sonra 70'li yıllarda kaleme alınmıştır. Dolayısıyla Hz. İsa'nın tebliğ ettiği hakikatler ânında kaydedilememiş, sonradan yazılan İncillere insan sözü karışmış ve böylece kitabın aslı tahrife uğramıştır.
Bugün kilisece kabul edilmiş dört resmî İncil vardır: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri. Bunların Havarilerden geldiği ve sahih olduğu kabul edilir. Bunlardan ilk üçü -birtakım ayrılıklara rağmen- ana mesele ve bölümlerinde birbirlerine yakındırlar. bunlara, "aynı bakış açısıyla yazılmış anlamında", "Sinoptik" İnciller adı verilir. Bu üç İncil, zaman bakımından dördüncü İncilden öncedirler. 750
Bu dört incilden Markos'un incilinin en eskileri olduğu, Matta ve Luka incillerinin, hem bunun eski şeklinden, hem de kaybolan ve "o" denilen bir kaynaktan metinlerini aldıkları söylenmektedir. Bu incillerin dördüncüsü olan Yuhanna incili ise, oldukça geç yazılmış, mistik yönü ağır basan bir incildir. 751
Dört incil ve yazarları şunlardır:
Matta İncili: 28 babtır. Matta, Havarilerden biri olup, M. 70 yılında hıristiyanlığı yaymak için yerleşmiş olduğu Habeşistan'da ölmüştür. İncilde Hz. İsa'nın Mesihliği üzerinde durur.
745] 5/Mâide, 46-48
746] Kitâb-ı Mukaddes, Matta, I/1, 14; S.C.F.Brandon, A Dictionary of Comparative Religion, London, 1970, s. 310; Anne Merie Sechimmel, Dinler Tarihine Giriş, Ankara 1955, s. 210
747] 5/Mâide, 47
748] 5/Mâide, 68
749] 57/Hadîd, 27
750] Maurice Bucaıller, Kitâb-ı Mukaddes Kur'an ve Bilim (trc. Suat Yıldırım, İzmir, 1981, s. 90 vd.; Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, İstanbul 1983, s. 206-207
751] Schimmel a.g.e., s. 118; Bucaılle, a.g.e., s. 96
İNCİL
- 203 -
Markos İncili: Markos, Havarilerin reisi olan Petrus'un talebesidir. Hıristiyanlığı yaymak için yerleşmiş olduğu Mısır'da M. 62 yılında ölmüştür. İncili 16 bab olup Hz. İsa'nın hayatından bahsetmektedir.
Luka İncili: Doktor veya ressam olduğu söylenen Luka, Pavlos'un talebesidir, Havari değildir. İncili M. 60 yıllarında yazmıştır. 24 babtır. İsa'nın hayatı ve tebliğ ettiği şeylerden bahsetmektedir.
Yuhanna İncili: 24 bab olan bu incili yazanın Yuhanna'nın talebesi olduğu sanılmaktadır. Bu İncil'de İsa'nın, Allah'ın oğlu olduğu tezi üzerinde ısrarla durulmaktadır. Aslında bugün elimizde bulunan Kitab-ı Mukaddes'te bu dört İncilin dışında 23 kitap daha olup toplam 27 kitaptan (bölümden) meydana gelmiştir. Hâlbuki Allah'ın Hz. İsa'ya indirmiş olduğu İncil birdir.
Bir ilim adamının tespitlerine göre bugünkü İncillerin gâyesi; Hz. İsa'nın sözlerini ve işlerini aktarmakla, onun yeryüzündeki risaletinin tamamlandığı sırada, insanlara bırakmak istediği tâlimatları onlara tanıtmak olmuştur. Talihsizlik İncil yazarlarının, bildirdikleri olayların görgü tanığı olmamalarından ileri gelir. Onlar, Hz. İsa'nın hayatı hakkında muhtelif Yahudi-Hıristiyan cemaatlerinin, bugün kaybolmuş bulunan ve sözlü rivayetle nihai metinler arasında vasıta rolü oynamış olan, sözlü veya yazılı durumda korunan bilgilerin, o toplulukların sözcüleri tarafından anlatılmalarından başka bir şey değildir. 752
Hıristiyan inancına göre İnciller, Tanrı'nın yönetmesi ile İncil yazarları tarafından hatasız olarak yazılmış olmak özelliğini korumaktadırlar. Havâriler ve İncil yazarları, konuşurken ve yazarken tamamıyla Tanrı'nın irâdesi ile konuşmuş ve yazmışlardır. Kutsal ruh'un Hz. İsa ile bütünleşmesiyle, Hz. İsa'da ortaya çıkan müjdeli haber ve vahiy için hiçbir sınırlama yoktur.
İslâm kaynaklarına göre İncil, Allah tarafından, Hz. İsa'ya vahyedilen kitabın adıdır.753 Nasıl diğer peygamberlere vahiy yoluyla kitaplar gönderilmiş ise, Hz. İsa'ya da kendisi dünyada olduğu sırada vahiy yoluyla İncil gönderilmiştir. İslâmî inanca göre Hz. İsa bir peygamberdir, İncil de ona vahyedilen kitabın ismidir.
Hıristiyan kaynaklar, Hz. İsa'ya vahiy yolu ile nâzil olmuş bir İncilin varlığını kabul etmemektedir. Kitap olarak bugün elde mevcut olan İnciller, Hz. İsa'nın herhangi bir emir ve direktifi olmadan, onun öğrencileri tarafından yazılmışlardır. Bunlar, Yahûdilikteki Tevrat ve İslâmiyetteki Kur'ân-ı Kerim gibi vahiy yoluyla nâzil olmuş kitaplar değildir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan dört kitaba İncil adı verilmekle beraber, bazen bu "İncil" sözü ile bu kitapların yanı sıra Yeni Ahid'in diğer yirmi üç kitabı da kast edilmektedir. Hıristiyanlıkta hemen hemen her kavramda görülen karışıklık ve muğlâklık, “İncil” kelimesinde de görülmektedir. Bir yandan, yazılmamış durumda olan Hz. İsa'nın topyekûn mesajının adı İncil, öbür yandan dört Evangelist'in yazmış olduğu dört ayrı hayat hikâyesinin isimleri İncil, diğer yandan bu dört hayat hikâyesiyle beraber, Resullerin İşleri, yirmi bir Mektup ve bir Vahiy'den müteşekkil yirmi yedi kitabın isimleri de İncil oluyor. (Yeni Yaşam Yayınları tarafından bir kurula hazırlatılan Yeni Ahidin tercümesinin tamamına "Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi" adı verilmiş, böylece sadece Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'nın yazmış olduğu
752] Maurıce Bucaille, a.g.e., s. 369; Ahmet Güç, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 153-155
753] 5/Mâide, 46-47
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eserlere değil; Yeni Ahid'in tamamına İncil adı verilmiştir. Bk. Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi, İstanbul, 1987). Dördüncü asrın ortalarından günümüze kadar intikal etmiş dört İncil metni bulunduğu ve bu dört ayrı metinde büyük farklılıklar görüldüğü halde, yine İncil'in bir olduğundan bahsedilebiliyor!
İslâm kaynaklarına göre İncil bir tanedir ve Hz. İsa dünyada olduğu sürece onu insanlara tebliğ etmiştir. Ancak bu İncilin, Hz. İsa zamanında yazılı halde bulunup bulunmadığı konusunda bir açıklık yoktur. Tevratın, Hz. Mûsâ zamanında levhalara yazılarak Ahid Sandığında muhâfaza edilmesi, Kur'an âyetlerinin vahiy kâtipleri tarafından yazılması ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) vefatından hemen sonra, onların toplanarak tasnif edilmesi gibi, acaba İncil de bu tarzda yazılmış ve toplanarak bir kitap halinde Hz. İsa zamanında tasnif edilmiş midir? Onun yazılı olarak muhâfazası yapılamamış ise, eksiksiz olarak hâfızalarda tutulabilmiş midir? Hz. İsa'nın, kavmi arasında çok kısa bir süre kalması (en iyimser bir tahminle üç yıl), bu dönemde mevcut olan baskı ve zulüm, İncilin sağlıklı bir şekilde yazılıp toplanmasını oldukça güçleştirmiş olmalıdır.754 En fazla üç sene süren tebliğ döneminde bir yandan, müstemlekeci putperest Roma yönetiminin baskısı, öbür yandan, hilekâr ve kıskanç yahûdi hahamlarının entrika ve jurnalleri, Hz. İsa ve havârilerine İncil âyetlerini yazma ve toplama hususunda büyük güçlük çıkarmış olmalıdır. O dönemde İncil âyetlerinin yazılması mümkün olmuşsa bile, bunların muhâfazası, toplanması ve yeni nüshalarının yazılması, gitgide artan zulüm ve baskı yüzünden âdeta imkânsız hale gelmiştir.
İlk dönem hıristiyan müelliflerin, sözler anlamına gelen "Logia" isimli İbranice-Aramice adlı İncilin varlığını haber vermelerinin yanı sıra, 18. yüzyıldan itibaren İnciller üzerinde araştırma yapmaya başlayan bazı Batılı bilim adamları, halen elde mevcut dört İncil daha ortaya çıkmadan önce, tek bir İncil'in mevcut olduğunu, mevcut İncillerin bu İncilden istifade edilerek yazıldığını haber vermektedirler. Bu araştırmacılardan Lessing, 18. yüzyılın sonlarına doğru ortaya attığı bir tez ile dört İncilden önce, aslî bir İncil'in var olduğunu, bunun dilinin Aramice olduğunu, Matta, Markos ve Luka'nın, İncillerini yazarken bundan istifade ettiklerini söylemiştir.755 J. G. Eichon da bu ilk aslî nüshanın varlığını haber vermektedir. J. Wellhausen'e göre, bu ilk aslî nüsha Markos'a aittir. Markos Aramice olarak bu ilk nüshayı yazmış, bilâhere bunu genişleterek Yunancaya çevirmiştir. Ona göre, Matta ve Luka İncilleri, bu Aramice aslî nüsha ile bunun Yunancaya tercüme edilen nüshasından istifade edilerek yazılmışlardır. Zahn'a göre, bu aslî nüsha, Markos'a değil; Matta'ya aittir. Halen elde mevcut olan Matta ve Markos, bu aslî nüshadan istifade edilerek yazılmışlardır. L. Waganay ise, aslî nüshanın Markos'a ait olduğunu söylemekte ve Markos'un bunu, Petrus'un vaazlarından istifade ederek yazdığını ileri sürmektedir. Ona göre bu Aramice aslî nüshadan, Aramice olarak Matta İncili kopya edilmiştir. Yunanca yazmış olan Matta ile Luka, bu Aramice yazılı olan Markos ve Matta'ya dayanılarak kaleme alınmıştır. Yine bazı İncil araştırmacılarına göre, halen elde mevcut olan İncillerden önce Hz. İsa'nın sözlerini ve mûcizelerini ihtivâ eden yazılı küçük ve müstakil parçalar vardı. Mevcut İncillerin yazarları, eserlerini kaleme alırken bu parçalardan istifade etmişlerdir. 756
754] Muhammed Ebu Zehra, Hıristiyanlık Üzerine Konferanslar, Fikir Y. s. 32
755] Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, Ankara, 1984, s. 94
756] S. Yıldırım, a.g.e.s. 94
İNCİL
- 205 -
Bu bilgilerden daha da önemlisi, bizzat İncillerde bulunan bazı ifadelerdir. İncillerde ve Yeni Ahidin diğer kitaplarında, gerek Hz. İsa'nın ve gerekse havârilerin, tekil sığası ile bir İncil'in varlığından söz ettiklerini görmekteyiz. Bunlardan sunacağımız iki örnek, İncil kelimesinin, Hz. İsa'nın mesajı mânâsına gelmesinden çok, Allah'ın Hz. İsa'ya vahyettiği İncil kitabı mânâsına geldiğini ispatlar niteliktedir. Bunlardan bir tanesi, "Yahya ele verildikten sonra İsa, Allah'ın İncilini vazederek, Galile'ye gelip dedi: Vakit tamam oldu, ve Allah'ın melekûtu yakındır; tövbe edin, ve İncile iman eyleyin."757 şeklindedir. Burada Hz. İsa, Allah'ın İncilini vaz etmektedir. Yani İncil Allah'ındır, İsa sadece vaz etmektedir. İkinci örnek, Yahya'nın adamlarının gelip Hz. İsa ile konuşmaları sırasında, Hz. İsa'nın onlara söylemiş olduğu şu sözdür: "Yahya'ya bildirin! Körlerin gözleri açılıyor, topallar yürüyor, cüzzamlılar temizleniyor, sağırlar işitiyor, ölüler kıyam ediyor ve fakirlere İncil vaz olunuyor."758 Bu ifadede Hz. İsa'nın, İncili vaz ettiği açıkça görülüyor. Eğer İncil ile kast edilen mânâ, Hz. İsa'nın hayat hikâyesi ve sözleri ise, bu iki parçada böyle bir anlam çıkarmaya imkân yoktur. Bu ifadelere göre Hz. İsa, bir vâiz olup Allah'ın İncilini vaaz etmektedir, kendi hayat hikâyesini ve sözlerini değil; Allah'tan vahiy yoluyla aldığı İncil'i insanlara tebliğ etmektedir. "Allah'ın İncili" ifâdesi, bütün diğer anlamları ortadan kaldırmakta, sadece vahiy mahsulü olan İlâhî emir ve yasaklar mânâsını akla getirmektedir. Ayrıca bu ifade, Petrus ve Pavlos'un mektuplarında da yer almaktadır.759 Şimdi hıristiyanlara sormak lâzım: "Hz. İsa, hangi İncili vaz ediyordu, kendisinden çok sonra ortaya çıkan Matta İncilini mi, Markos İncilini mi, Yoksa Luka veya Yuhanna İncilini mi? Allah'ın İncili hangisi? Hiçbiri ise, şimdikiler kimin İncili?"
Hıristiyanların inanış ve araştırmalarına göre, Hz. İsa, ruhul'kudüs ile doludur, onun varlığı ve hayatı bütünüyle vahiydir. O, ilâhlık mertebesinde olduğundan onun bir kitaba ihtiyacı yoktur. Kitap yazma görevi, ona şahit olanlara düşmektedir. Onunla beraber olanlar, hayatını müşâhede edenler, ondan vahiy alarak kitap yazma görevini yerine getirmişlerdir. Hz. İsa'nın mertebesi peygamberlik mertebesi değildir. O, ilâhlık mertebesinde olduğu için, onun kitap yazmaya ihtiyacı yoktur, kitap sahibi olma, peygamberlere ait bir sıfattır, bir tanrının buna ihtiyacı yoktur. Bu yüzden Hz. İsa, dünyada iken bir kitap yazmaya ve hazırlamaya ihtiyaç duymamış ve buna teşebbüs etmemiştir. Peygamberlik mertebesinde olan bazı havâriler ve onların öğrencileri, İncili yazma görevini ifa etmişlerdir. Onlar İncili yazarken, bizzat Hz. İsa'nın ilâhî gözetim ve denetimi altında yazmışlardır. Böylece bu araştırmacılar, Hz. İsa'nın İncili yazmama sebebini, havârilerin ve onların öğrencilerinin İncilleri yazma sebebini, dört farklı metnin bulunma nedenini kendilerince izah etmiş oluyorlar.
İncillerde geçen bazı ifadelere bakılırsa gerçeğin, hiç de bu hıristiyan araştırmacıların göstermek istedikleri mâzeretlere uygun olmadığı anlaşılır. Eğer Hz. İsa'nın bütün hayatı ve sözlerinin tamamı vahiy ise, onun çarmıha gerildiği sırada "Allah'ım, Allah'ım niçin beni bıraktın?"760 diyerek isyan edişi de vahiy midir? Bu ne biçim bir vahiy ki, yaratıcısından gelen belâya, imtihana karşı isyanını haykırıyor? Hz. İsa, havârilerine şöyle hakaret ediyor: "Ey imansız nesil! Ne vakte
757] Kitab-ı Mukaddes, Markos, 1/14-15, s. 35
758] Kitab-ı Mukaddes, Matta, 11/2-6, s. 11
759] Kitab-ı Mukaddes, Petrus'un Birinci Mektubu, 4/17; Romalılara Mektup, I/16
760] Matta, 27/46, s. 33; Markos, 15/34, s. 54
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadar sizinle beraber olacağım? Ne vakte kadar size dayanacağım?"761 Hz. İsa, havârilerin en büyüğü olan Petrus'a "Şeytan çekil önümden!"762 diye hakaret ettiğine göre, bu hakaret ettiği kişi, nasıl hem peygamber, hem de şeytan olabiliyor? Onun gerekli mûcizeyi gösteremeyen bütün havârilerine "ey imansız nesil!" diye seslendiği ve onlara hakaret ettiği gözönüne alınırsa, bu imansızlar nasıl peygamber olabiliyorlar? Ferisîlere "Siz ey yılanlar, ey engerekler nesli!"763 şeklinde Hz. İsa'nın söylediği bu sözler nasıl Allah'ın kelâmı olabiliyor? Bir ilâhtan böyle küfür sözler sâdır olabilir mi? 764
İncil, "Hz. İsa'nın hayatı" veya Hz. İsa'nın verdiği vaazlar, "müjdeler" anlamına gelir. İncil yazarları, Hz. İsa'nın dolaşarak İncili vazettiğinden sık sık bahsederler: "Ve İsa, bütün şehirler ve köylerde, onların havralarında öğreterek ve İncili vâzedip her türlü hastalığı ve her türlü zayıflığı iyi ederek dolaşıyordu."765 ("İncili vâzedip" ifadesi, sonraki baskılarda değiştirilerek "melekûtun müjdesini vâzedip" şekline getirilmiş.) "Ve kim benim ve İncilin uğrunda canını zayederse, onu kurtaracaktır."766 "ve İncili vâzederken..." 767
"İncil" İncillerde sık sık kullanılan bir kelimedir. Fakat acaba İsa Peygamber hangi İncili vâzediyordu? 27 Kitaptan oluşan Yeni Ahid'in (İncil'in) sadece ufak bir parçası Hz. İsa'nın sözleri kabul edilebilir. Hıristiyanlar, Matta'ya göre, Markos'a göre, Luka'ya göre ve Yuhanna'ya göre olan İncillerle övünürler. Ama bir tek İncil dahi yok ki, "Hz. İsa'ya göre" olsun! Biz müslümanlar, İsa'nın (a.s.) vâz ettiği her şeyin Allah'tan geldiğine içtenlikle inanırız. Allah'ın İsrail oğullarına gönderdiği müjde ve yol gösterici İncil idi. İsa (a.s.) hayatı boyunca ne bir kelime yazmıştır, ne de yazması için başkasına tâlimat vermiştir. Bugün İncil diye ortada bulunan kitap, meçhul ellerin yazdıklarından başka bir şey değildir.
Kur’ân-ı Kerim’de İncil Kavramı
“İncîl” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 12 yerde geçer. Hıristiyan demek olan “Nasrânî” kelimesi bir yerde,768 bu kelimenin çoğulu olan “nasârâ” kelimesi, 14 yerde kullanılır. Hıristiyanların çoğunluğunu teşkil ettiği “ehl-i kitab” 32 yerde, yine aynı anlamda, “ûtü’l-kitab” (kendilerine Kitap verilenler) 21 yerde geçer. “İsâ” 25 yerde, Hz. İsa’nın lakabı olan “Mesîh” de 11 yerde kullanılır. Hz. İsa’nın annesi “Meryem” 34 yerde geçer.
“O, sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti." 769
"Ona kitabı, hikmeti, Tevratı ve İncili öğretecek." 770
"Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de
761] Markos, 9/19, s. 45
762] Markos, 8/33, s. 44
763] Matta, 23/33, s.27
764] Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, s. 123, 131
765] Matta, 9/35, s. 10
766] Markos, 8/35
767] Luka, 20/1, s. 83
768] 3/Âl-i İmrân, 67
769] 3/Âl-i İmrân, 3
770] 3/Âl-i İmrân, 48
İNCİL
- 207 -
ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" 771
"Ey kendilerine kitap verilenler birtakım yüzleri silip de arkalarına çevirmeden ya da cumartesi adamlarını (o gün yasağı çiğneyenleri) lanetlediğimiz gibi onları da lanetlemeden evvel, yanınızdakini (Tevrat ve İncil'i) doğrulayıcı olarak indirdiğimize (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri yapılagelmiştir." 772
"Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik." 773
"İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır." 774
"Ve eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve kendilerine Rablerinden indirileni (Kur'an'ı) ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (sayısız nimeti) yiyeceklerdi. İçlerinde aşırı olmayan (mutedil) bir ümmet vardır. Onlardan çoğunun yaptıkları ise ne kötüdür!" 775
"De ki: "Ey Kitap Ehli, Tevrat'ı, İncil'i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça hiçbir şey üzerinde değilsiniz." Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun tuğyanlarını ve inkârlarını arttıracaktır. Sen de kâfirler topluluğuna karşı üzüntüye kapılma." 776
"Allah şöyle diyecek: "Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkâra sapanlar, "Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir" demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm." 777
"Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmî haber getirici (Nebî) olan elçiye (Rasûl) uyarlar; o, onlara mârufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır." 778
"Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk' budur." 779
“Muhammed, Allah'ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi
771] 3/Âl-i İmrân, 65
772] 4/Nisâ, 47
773] 5/Mâide, 46
774] 5/Mâide, 47
775] 5/Mâide, 66
776] 5/Mâide, 68
777] 5/Mâide, 110
778] 7/A’râf, 157
779]
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aralarında ise merhametlidirler. Onları, rükû edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur. İncil'deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek,) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden iman edip sâlih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir vaad etmiştir.” 780
“Sonra onların izleri üzerinde elçilerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik; ona İncil'i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bid'at olarak) Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah'ın rızâsını aramak için (türettiler), ama buna da gereği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fâsık olanlardır.” 781
“(İsa a.s:) Ben, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/mûcize getirdim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu, dosdoğru yoldur.” 782
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müsâvi/anlamı eşit (ve âdil) bir kelimeye gelin, (şöyle diyerek): ‘Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz, kimimizi rabler edinip ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman deyin ki: ‘Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız.” 783
“Hiçbir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp da (gelin) bana kul olun’ demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle der:) ‘Okumakta ve öğrenmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olun.’ Ve size ‘melekleri ve peygamberleri ilâhlar/tanrılar edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, hiç size kâfirliği emreder mi?” 784
“Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, hak/gerçek olandan başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (o) Allah’ın rasûlüdür; Meryem’e ulaştırdığı (‘kün=ol’) kelimesi (nin eseri)dir. Allah tarafından (gelen) bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin de ‘(İlâh) üçtür’ demeyin. Kendiniz için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. Ne Mesih ve ne de Allah’a yakın melekler, Allah’ın kulu olmaktan çekinirler. O’na kulluktan çekinip büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.” 785
“Gerçekten ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir’ diyenler, andolsun ki kâfir olmuşlardır. De ki: ‘O halde, Allah, Meryem oğlu Mesih’i, anası (Meryem’i) ve yeryüzünde bulunanların hepsini öldürmek isterse, Allah’a karşı kimin elinden bir şey gelir?” 786
“Meryem oğlu Mesih (İsa) gerçekten Allah’tır’ diyenler, andolsun kâfir olmuşlardır.
780]
781] 57/Hadîd, 27
782] 3/Âl-i İmrân, 50-51
783] 3/Âl-i İmrân, 64
784] 3/Âl-i İmrân, 79-80
785] 4/Nisâ, 171-172
786] 5/Mâide, 17
İNCİL
- 209 -
Hâlbuki Mesih (şöyle) demişti: ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Bilin ki kim Allah’a şirk/ortak koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar da yoktur.” 787
“Andolsun ‘Allah üçün üçüncüsüdür (üç tanrının biridir)’ diyenler kâfir olmuştur. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. Eğer diyegeldikleri (bu sözden) vazgeçmezlerse içlerinden o kâfir olanlara çok acıklı bir azap vardır.” 788
“Meryem oğlu Mesih (İsa), ancak bir rasûldür/peygamberdir (başka bir şey değildir). Ondan önce de (birçok) peygamberler gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.” 789
“De ki: ‘Ey ehl-i Kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel gerçekten hem kendileri sapmış, hem de bir çoğunu saptırmış ve (hâlâ da) dümdüz yoldan sapagelmiş bir kavmin hevâsına (ve hevesine) uymayın.” 790
“Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: ‘beni ve anamı, Allah’tan başka iki ilâh/tanrı edinin’ diye sen mi dedin?’ diye buyurduğu zaman o, şöyle dedi: ‘Hâşâ! Seni tenzih ederim, Sen yücesin; Hakkım olmayan, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, şüphesiz Sen bunu bilirsin. Benim içimdekini Sen bilirsin; ben Senin zâtında olanı bilmem. Gaybları/gizlilikleri eksiksiz bilen yalnız Sensin, Sen! Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine şâhid/kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin, şâhidsin.” 791
“Yahudiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler! Hıristiyanlar da, ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” 792
“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki hepsine de tek ilâh’a ibâdet/kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O, bunların şirk/ortak koştukları şeylerden uzaktır.” 793
“İsa açık delillerle gelince, şöyle dedi: ‘Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na ibâdet edin. İşte bu, doğru yoldur.’ Ama aralarından çıkan gruplar, birbirleriyle ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azâbı karşısında vay o zulmedenlerin haline!” 794
“Hani Meryem oğlu İsâ, ‘Ey İsrâil oğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim, benden
787] 5/Mâide, 72
788] 5/Mâide, 73
789] 5/Mâide, 75
790] 5/Mâide, 77
791] 5/Mâide, 116-117
792] 9/Tevbe, 30
793] 9/Tevbe, 31
794] 43/Zuhruf, 63-65
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamber’i de müjdeleyici olarak geldim’ demişti.” 795
“De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir (Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendine muhtaç olandır). O, baba değildir ve babası yoktur. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.” 796
“Allah katında hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” 797
Ve bir hadis-i Şerif: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve rasûlüdür’ deyin.” 798
Dört İncil; Yazılışı ve Elde Mevcut En Eski Nüshaları
Dört İncil, en iyimser bir tahminle M.S. 60 ile 100 yılları arasında yazılmıştır. Fakat bu yazılan ilk nüshalardan bugün bir tanesi bile ortada yoktur. Şu anda kilise tarafından sahih kabul edilen ve Yeni Ahidin başında yer alan dört İncilin orijinal el yazmaları ile onlardan kopya edildiği söylenen elde mevcut en eski kopya nüshalar arasında en azında iki buçuk asırlık bir boşluk, zaman aralığı vardır. Bu, şu demektir: Şu anda en eski İncil yazması olarak elde bulunan nüshaların, İncil yazarlarının yazmış olduğu asıl orijinal metinden kopya edilimediğini tesbit etmek üzere herhangi bir karşılaştırma yapmaya imkânımız yoktur. Çünkü asıl orijinal yazmalar kaybolmuştur, bunların hiçbiri ortada yoktur. En eski kopyalerle bu orijinal metinler arasındaki mesafe en az iki yüz elli yıl olduğuna göre, bu kadar uzun zaman aralığını aşıp ana metne ulaşabilmek için çok sağlam bir rivâyet silsilesine ihtiyaç vardır. Kopyaler kendilerine güven sağlayacak böyle bir rivâyet silsilesinden tamamen mahrumdur. Bu en eski kopyalerin, ana nüshalardan yapıldıklarını ortaya koyan başka herhangi bir delil de mevcut değildir, sadece kopya edenin kopyasini esas nüshadan kopya ettiğini belirten soyut iddiası vardır.
Halen elde mevcut olan İncillerin en eski nüshaları Yunancadır. Hıristiyan kaynaklar, Hz. İsa'nın İbranice-Aramice konuştuğunu ve vaazlarını bu dille yaptığını haber vermektedir. İncillerin dili konusu ele alındığı zaman, en azından Hz. İsa'nın sözlerinin onun ana dilinde yazılması ve muhâfaza edilmesinin gerekli olduğu sonucuna ulaşılır. İncil yazarlarının en azından Hz. İsa'nın sözlerini, onun ağzından çıkan kelimelerle zaptetmeleri ve bunları İbranî-Aramî diyalekti ile yazmaları gerekirdi. Çünkü tercümeler ne kadar mükemmel olursa olsun, asıl mânâyı yansıtmakta eksik kalabilirler.
İlk İncil müsveddelerinin İbranice yazılmalarına rağmen, bunların sonra kaybolmaları, İbranice yazılmış olan İncillerin de hemen Yunancaya çevrilmesi ve İbranice nüshaların kaybedilmesi, bütün İncillerin, Risâlelerin, Yeni Ahidin bütün kitaplarının, hatta Yeni Ahid ile beraber Eski Ahidin tamamının Yunancaya çevrilerek Kitab-ı Mukaddesin tamamının Yunanca yazılması, Yunan kültürünün
795] 61/Saf, 6
796] 112/İhlâs, 1-4
797] 3/Âl-i İmrân, 19
798] Buhârî, Enbiyâ 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/23, 24, 47, 55
İNCİL
- 211 -
gerçek hıristiyan kültürünü asimile ederek onu tahrif ettiği sonucunu doğurmaz mı? Hıristiyanlık öncesi Yunan felsefesi kadar, putperest Yunan kültürü de bu dini etkileyerek onu bozmuş olmaz mı?
Dört İncilin Muhtevâsı
Dört İncil, genel olarak Hz. İsa'nın hayatını, vaaz ve nasihatlerini ve göstermiş olduğu mûcizelerini anlatmaya çalışır. Bu İnciller, Hz. İsa'nın doğum öncesi döneminden başlayarak onun dünyaya gelişini, çocukluğunu, tebliğ faâliyetine başlamasını, üç yıl gibi çok kısa süren bu tebliğ döneminde söylemiş olduğu sözleri, yapmış olduğu vaaz ve nasihatleri, göstermiş olduğu mûcizeleri, çarmıha gerilişini, tekrar dirilerek göğe yükselişini, yeniden dirildikten sonra öğrencilerine görünüşünü kendilerine ait üslûplarla anlatırlar. İncillerde şer'î hükümler yok denecek kadar azdır. Evlenme ve boşanma ile ilgili olarak bulunan birkaç hükmün dışında, İncillerde şer'î ahkâm yoktur. Bu eksiklik dolayısıyla hıristiyanlar, yahûdi kutsal kitabı Tanah'ta bulunan şer'î hükümlerin büyük bir kısmını kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Dört İncilin hepsi de hemen hemen aynı şeyleri anlatmaya çalışır. Ancak, yine aralarında üslûp farkından daha ileri derecede olmak üzere farklılıklar vardır. Matta, Markos ve Luka İncilleri, anlattıkları konular ve anlatım planları bakımından birbirlerine benzediğinden, bu üç İncile "Sinoptik İnciller" adı verilmiştir. Gerek anlattığı şeyler ve gerekse anlatım planı bakımından diğer üç İncilden hayli farklı olan Yuhanna İncili, öbür İncillerden apayrı bir görünüm arzetmektedir. Yuhanna İncili, yazılış hedefi ve gâyesi bakımından da diğer İncillerden daha farklıdır. Yuhanna, bir dâvâyı isbata çalışmış, ağırlığı Hz. İsa'nın ulûhiyetini açıklama konusuna tahsis etmiştir. Bu İncilin, diğer üç İncil ile müşterek noktaları çok azdır. O, bazı mûcizeler ve vaazlarla, Hz. İsa'nın çarmıha gerilişi ve göğe yükselişini anlatması bakımından diğer İncillere biraz benziyor görünse bile, yine diğer İncillerle bu İncil arasında köklü farklılıklar vardır.
Sinoptik İncillerin cümle cümle incelenmesi sonucu şu hususları tesbit etmek mümkündür:
1- Her üç İncilde (Matta, Markos, Luka) müşterek olarak bulunan cümleler vardır. Bu cümlelerin sayısı 330 tanedir.
2- Matta ile Markos'ta müşterek olarak bulunan, ama Luka'da bulunmayan cümleler vardır. Bunların sayısı 178 tanedir.
3- Matta ile Luka'da müşterek olarak bulunan, ama Markos'ta bulunmayan cümleler vardır. Bunların sayısı 230 tanedir.
4- Markos ile Luka'da müşterek olarak bulunduğu halde, Matta'da bulunmayan cümleler vardır. Bu cümlelerin sayısı 100 tanedir.
Bu rakamların yanı sıra, üç İncilin her birinde sadece kendi yazarlarına ait olan ve diğer iki İncilde bulunmayan cümleler vardır. Bunun dökümünü şöyle verebiliriz:
Sadece Matta'da bulunan, diğer iki İncilde bulunmayan cümle sayısı 330 tanedir.
Sadece Markos'ta bulunan, diğer iki İncilde bulunmayan cümle sayısı 53
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tanedir.
Sadece Luka'da bulunan, diğer iki İncilde bulunmayan cümle sayısı ise 500 tanedir.
İncillerde birbirine benzeyen ve benzemeyen cümleler tek tek incelendiği zaman, bu kitapların İlâhî vahiy ürünü olmasının imkânsız olduğunu gösteren farklılıklar ve çelişkiler görülür.
İncillerde anlatılan şeyleri üç ana başlık altında toplayabiliriz. Bunlar, Hz. İsa'nın hayatı, gösterdiği mûcizeler, vaaz ve nasihatlerinde söylemiş olduğu sözler, anlattığı hikâye ve mesellerdir. Bu İncillerde Hz. İsa'nın gençliği hakkında, cinsel hayatı hakkında, evlenip evlenmediğine ve çocuk sahibi olup olmadığına, karşı cinsten birine herhangi bir alâka duyup duymadığına dair herhangi bir ifade yoktur. Onun mûcizeleri hakkında İncillerde şu bölümler bulunur: Hastaları tedavi etmesi, cinleri çıkarması veya kovması, gelecekte olacağını haber verdiği olaylar, Hz. İsa'nın sûretinin değişmesi, ölüleri diriltmesi, yiyecek ve içeceği arttırması ve malı bereketlendirmesi, su üstünde yürümesi, fırtınayı dindirmesi ve suyu şaraba çevirmesi. 799
Kilise Tarafından Sahte (Apokrif) Sayılan İnciller ve Barnaba İncili
İncillerin sayılarının artmasından sonra, Yeni Ahidin kanonizasyonu neticesinde çok sayıda İncilden sadece dört tanesi seçilmiş, diğerleri sahte sayılarak atılmıştı. Kanonizasyon esnâsında kaç İncil vardı? Sahte sayılan bu İnciller hangileridir? Tam olarak bunların sayıları kaçtır, muhtevâları nedir? Bu konuda kaynakların araştırılması sonucu bazı bilgiler elde etmek mümkündür. Bîrûnî, el-Âsâru'l-Bâkıye isimli eserinde, diğer hıristiyan mezheplerinin ellerinde bulunan İncillerden farklı üç İncilin varlığını haber vermektedir. Bunlar, Mekîlerin (Marcioncuların) İncili, Deysanîlerin İncili ve Maniheistlerin İncilidir. Hıristiyan kaynaklarda isimleri geçen şu sahte İncillere tesadüf ediyoruz: Tomas İncili, yahûdilerin İncili, Marcion'un İncili, Gerçek İncil, Petrus'un İncili, Mısırlıların İncili, Logia veya İsa'nın Sözleri, Nasıralıların İncili, Havarilerin İncili, Matthias'ın İncili, Nikomediyos'un İncili, Küçüklerin İncili, Arapça İncil, Ermenîce İncil, Yetmişler İncili, Hatıra İncili, Barnaba İncili vb. İnciller.
Barnaba İncili: Kilise tarafından apokrif sayılan İnciller içinde en önemli olanlardan biri şüphesiz Barnaba İncilidir. Asıl adı Yusuf olan Barnaba, Hz. İsa'nın öğrencilerinden olup Pavlos'un hıristiyan cemaatine kabul edilmesinde büyük rol oynamış bir kimsedir. O, bütün hayatını, hıristiyanlığı yayma uğrunda geçirmiştir. Barnaba, Markos'un hocası, Pavlos'un önderi bir kişi olduğu halde, Kilise ona nisbet edilen İncili reddetmektedir. Kilisenin iddiasına göre Barnaba İncili, 14. asırda hıristiyanlıktan İslâmiyete geçen bir kimse tarafından, kendisinin İslâmiyet'e geçişinde kendisini haklı göstermek için yazılmıştır ve bu İncil apokrif İnciller arasında yer almaktadır. Hâlbuki, 5. asrın sonlarında M.S. 492 yılında tahta çıkan papanın, okunması yasak olan kitaplarla ilgili olarak çıkardığı emirnamesinde yasak kitaplar arasında Barnaba İncilinin de adı geçmekteydi. Bu durum, Barnaba İncilinin, 14. yüzyılda yazılmış olması ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.
799] Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, 2. baskı, s. 219-220
İNCİL
- 213 -
Kilisenin bu İncili reddetmesinin arkasındaki gerçek sebep, bu İncilde Hz. İsa'nın ilâhlığının ve teslis inancının reddedilmesi, çarmıh olayının kabul edilmemesi, Hz. İsa'nın bir peygamber olduğunun açıkça zikredilmesi gibi, bugünkü resmî hıristiyan doktrinine aykırı şeylerin yer almasıdır.
Batılı hıristiyan araştırmacıların yaptıkları tesbitlere göre bu İncil, ilk olarak İslâmî bir muhitte değil, aksine Batıda hıristiyan bir çevrede ortaya çıkmıştır. Onun Batıda ortaya çıkışını, 15 ve 16. yüzyıla dayandıranlar vardır. Latin râhip Framinyo, hıristiyan müellif Aryanos'un (İrenaus) bir risâlesini ele geçirerek inceleyince, bu risâlede Pavlos'un mektuplarından ve Barnaba'nın İncilinden bahsedildiğini, Pavlos'un görüşlerinin çürütülerek Barnaba'nın görüşlerinin tasdik edildiğini görmüştür. Aryanos'un bu mektubunu iyice inceleyen Framinyo, Barnaba'nın İncilini bularak bu İncil üzerinde çalışmaya karar vermiştir. Adı geçen râhip, o dönemde (15. asrın sonları) papalık makamında oturan zatın yakınına sokularak onun güvenini sağlamayı başardıktan sonra, bu papa'nın kütüphanesine girmiş ve orada Barnaba'nın İncilini bulmuştur. Râhip Framinyo, Barnaba İncili üzerinde bir süre çalıştıktan sonra, hem İslâmiyet'i kabul etmiş, hem de bu İncili Hıristiyan dünyasına tanıtmak için çalışmıştır.
Bugün elde mevcut olan en eski Barnaba İncili nüshası, 1709 yılında Prusya Kralının sarayında danışman olarak çalışan Krimer'in elinde bulunmuştur. Bu nüsha, İtalyanca yazılmıştır. Bir süre sonra Viyana'daki krallık sarayına nakledilen bu nüsha, diğer nüshaların ana kaynağı kabul edilmektedir. Krimer'in bu nüshası, bir süre sonra meçhul bir kişi tarafından İtalyancadan İspanyolcaya tercüme edilmiştir. İngiliz müsteşrik Sayel, bu kitabı İspanyolcadan İngilizceye çevirmiş, daha sonra bu eserin başta Arapça olmak üzere çeşitli dillere tercümesi yapıldığı gibi, İtalyancadan İngilizceye tercümesi de yapılmıştır.800
Barnaba İncili Türkçeye de çevrilmiştir: “Barnabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği” ve “Barnaba İncili, Abdurrahman Aygün, Tekin Y.” Yine bu konuyla ilgili özel araştırma da yayınlanmıştır: “Barnaba İncili Araştırmalar, Muhammed Ali Kutub, Tekin Kitabevi Y.”
Barnaba İncilinin M.S. 5. asırda papalık tarafından yasaklanan kitaplar listesinde bulunmasının yanı sıra, bu kitabın İslâmî bir çevrede değil; aksine mutaassıp hıristiyanlar arasında ortaya çıkması, kilisenin sahtelik suçlamasını dayanaksız bırakmaktadır. Bu İncilin en eski nüshası, İtalyanca, yani Vatikan'ın ve papalığın konuştuğu dilde yazılı olarak bulunmuş, sonraları bu nüsha yine koyu hıristiyan bir çevrede İspanyolcaya çevrilmiş, daha sonra İngilizceye tercümesi yapılmış, yani her şey, hıristiyan dünyası içinde cereyan etmiş, olayın İslâm dünyası ile uzaktan yakından hiçbir alâkası olmamıştır. Kitabın hıristiyanlığın koyu bir taassup içinde bulunduğu bir muhitte bulunmuş ve tercümelerinin yine bu çevrede yapılmış olmasına rağmen hıristiyan araştırmacılar, latin râhip Framinyo'nun onu bulup inceledikten sonra İslâmiyet'i kabul etmesine bakarak bu İncili, Framinyo'nun yazdığına ve sahte olduğuna hükmetmişlerdir. Nedense hıristiyan bilim adamları, Framinyo'nun savunmasını gözardı etmektedirler. Framinyo, Aryanos'un (İrenaus) risâlesinde bu İncilden bahsedildiğini söylüyor. İncili kendisinin yazmadığını, aksine Aryanos'un risâlesini okuduktan sonra yaptığı araştırmada bizzat Roma'da papalık kütüphanesinde bulduğunu ifade
800] ST. Barnaba The Gospel of Barnaba, Karachi
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ediyor. Ayrıca, en eski nüsha elinde olan Prusya krallığı sarayında danışman olarak çalışan bir hıristiyan râhiptir. O da kitabı saray kütüphanesinde buluyor. Bir müddet sonra bu kitap, diğer güçlü bir hıristiyan devlet olan Avusturya krallığı kraliyet kütüphanesine naklediliyor. İşin daha da önemlisi, bu İncil, Endülüslü müslümanları İspanya'dan çıkarmakla övünen mutaassıp hıristiyanlar tarafından kendi dillerine çevrilmiştir. Yine protestanlığın en yoğun olduğu İngiltere'de, İngilizceye tercümeleri yapılmıştır. Mademki bu kitap sahte idi, niçin bunlar yapıldı? Bu koyu hıristiyanlar, kendi inançlarını çürütmek için yazılmış olan bu kitaba neden bu kadar önem verip onun üzerinde ciddî şekilde çalıştılar? Eğer bu kitap, müslümanlar tarafından uydurulmuş bir propaganda kitabı olsaydı, herhalde bu zahmetlere katlanmazlardı. Barnaba İncili, muhtemelen uzun yıllar gizli olarak elden ele dolaşmış ve iki dilde yazılı olarak 15. yüzyılda ortaya çıkmıştır.
Görüldüğü üzere Yeni Ahidin kanonizasyonundan sonra sayıları dört olarak tesbit edilen İncillerin dışında, bir kısmı bu İncillerden önce yazılmış yüzden fazla İncil vardı. Kilisenin iddia ettiği gibi bunların hepsi sahte miydi? Dört İncilin yazarları kendi İncillerini yazarlarken, bu İncillerden faydalanmadılar mı? Bunların, İncillerini kaleme alırken Logia'dan, Q metninden ve Markos'un ilk İncilinden faydalandıklarını açıkça görmekteyiz. Bu durumda Dört İncilin yazarları, sahte sayılan İncillerden istifade etmiş olmaktadırlar. Acaba bu sahte İncillerden, dört İncile sahtelik bulaşmadı mı? 801
Kur’ân’a Göre Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları
Hıristiyanlar, Dinlerinde Aşırı Giderler: Kur’ân-ı Kerim, ehl-i Kitabın ve özellikle hıristiyanların dinde aşırılıklarla hak dini bozduklarını ifade ederek, bundan vazgeçmelerini emreder: “Ey Kitap ehli, dininiz hususunda haddi aşmayın. Allah’a karşı hak olandan başkasını söylemeyin.”802; “De ki: ‘Ey ehl-i Kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel gerçekten hem kendileri sapmış, hem de birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da) dümdüz yoldan sapagelmiş bir kavmin hevâsına (ve hevesine) uymayın.” 803
Hıristiyanlar ‘Allah İsa’dır’ Dediler: Kur’an’da, hıristiyanların dindeki aşırılıklarının bir sonucu olarak, Allah’a inanç konusunda tevhidden ayrılarak şirke düşmeleri vurgulanır ve gereken cevaplar verilir: “Gerçekten ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir’ diyenler, and olsun ki kâfir olmuşlardır. De ki: ‘O halde, Allah, Meryem oğlu Mesih’i, anası (Meryem’i) ve yeryüzünde bulunanların hepsini öldürmek isterse, Allah’a karşı kimin elinden bir şey gelir?”804 Doğumlu ve ölümlü olanların ilâh olamayacakları, bu âyette hatırlatılmaktadır. “Meryem oğlu Mesih (İsa) gerçekten Allah’tır’ diyenler, andolsun kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih (şöyle) demişti: ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Bilin ki kim Allah’a şirk/ortak koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar da yoktur.” 805; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki hepsine de tek ilâh’a ibâdet/kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O, bunların şirk/
801] Şaban Kuzgun, a.g.e., s. 163-167
802] 4/Nisâ, 171
803] 5/Mâide, 77
804] 5/Mâide, 17
805] 5/Mâide, 72
İNCİL
- 215 -
ortak koştukları şeylerden uzaktır.” 806
‘İsa Allah’ın Oğludur’ Dediler: “Yahudiler,‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler! Hıristiyanlar da,‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”807 Beydavî’nin de belirttiği gibi, hıristiyanlar bunu, Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesini imkânsız gördükleri için veya Hz. İsa’nın anadan doğma körü, alacalıyı iyileştirmesini, ölüleri diriltmesini insan olarak imkân dışı gördükleri için söylediler. Hâlbuki her peygamber, Allah’ın yaratması ve izniyle mûcizeler göstermiştir. Hz. İsa’nın durumu da, peygamberliğini isbat eden mûcizeden başka bir şey değildir.
Hz. İsa’nın, kendinden sonra Allah’a şirk koşulması konusunda, hiçbir suçu yoktur. O, tevhid dinini insanlara tebliğ etmiş, kendisinin de Allah’ın kulu ve peygamberi olduğundan başka bir iddiada bulunmamıştır. Kur’an, Hz. İsa’yı ve onun tebliğ ettiği dini temize çıkarır ve onun adına yalan ve iftira atıp dinde çirkin aşırılıklara gidenlerin maskesini düşürür: “Hiçbir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp da (gelin) bana kul olun’ demesi mümkün değildir. Bil’akis (şöyle der:) ‘Okumakta ve öğrenmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olun.’ Ve size ‘melekleri ve peygamberleri ilâhlar/tanrılar edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, hiç size kâfirliği emreder mi?”808 Âyet-i kerimeden net olarak anlaşılmaktadır ki Hz. İsâ, insanları İslâm’a davet etmiş, onları müslüman olmaya çağırmış; teslise, yani şirk ve küfre kesinlikle müsaade etmemiştir.
Hıristiyanlar Teslisi (Üçlü İlâh Anlayışını) Kabul Etmekle Kâfir Oldular: Bilindiği gibi, muharref hıristiyanlık inancında Baba, Oğul, Rûhu’l-Kudüs’ten oluşan teslis inancı başlıca akide esasıdır. Şimdiki tüm hıristiyanlara göre, teslisi kabul etmeyenler hıristiyan sayılmazlar. Hâlbuki teslis, açık bir küfürdür; buna inanan kimse kâfir ve müşrik olur: “Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, hak/gerçek olandan başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (o) Allah’ın rasûlüdür; Meryem’e ulaştırdığı (‘kün=ol’) kelimesi (nin eseri)dir. Allah tarafından (gelen) bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin de ‘(İlâh) üçtür’ demeyin. Kendiniz için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. Ne Mesih ve ne de Allah’a yakın melekler, Allah’ın kulu olmaktan çekinirler. O’na kulluktan çekinip büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.” 809
Hıristiyanlar, bir türlü Allah’ın birliği (tevhid) inancına gelememiş, Allah ile peygamberin birbirinden farkını anlayamamışlardır. Hz. Mûsâ ve Hz. İsa, ehl-i kitaba tevhid inancını (İslâm’ı) getirdiği halde, sonradan sapan bu toplumlar Hâtemü’l-enbiyâ’nın sağlam ve aydınlatıcı açıklamalarına rağmen, çoğu tevhidi kabul etmemişlerdir. Hıristiyanlar: ‘baba, oğul ve rûhu’l-kudüs’ten ibaret olmak üzere Allah üçtür yahut ‘Allah üç unsurdan meydana gelmiştir, bunların üçü de birbirinin aynıdır, her biri tam ilâhtır ve üçü birden bir tek tanrıdır’ diyerek saçmalamışlardır. Yukarıdaki âyetler, onları, gerçek Allah inancı üzerinde
806] 9/Tevbe, 31
807] 9/Tevbe, 30
808] 3/Âl-i İmrân, 79-80
809] 4/Nisâ, 171-172
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aydınlatmak üzere gelmiştir. Âyette Hz. İsa için “Allah’tan bir ruh” ve “Allah’ın kelimesi” denilmiştir. Âl-i İmrân sûresinin 45-47. âyetlerinde ikinci vasıf açıklanmış, bundan maksadın Allah’ın “kün=ol” demesinden ibaret bulunduğu, Hz. İsa’nın mûcizevî bir şekilde yaratıldığı beyan edilmiştir. Meryem sûresinin 17. âyetinden itibaren de birinci vasıf açıklanmış, “Rûh”un, Cebrâil olduğuna işaret edilmiştir.
“Andolsun ‘Allah üçün üçüncüsüdür (üç tanrının biridir)’ diyenler kâfir olmuştur. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer diyegeldikleri (bu sözden) vazgeçmezlerse içlerinden o kâfir olanlara çok acıklı bir azap vardır.”810 Yüce Allah, bu âyetlerde teslise inananların kâfir olduklarını açıkça beyan etmiştir. Kâfirler ve müşrikler de cennete kesinlikle giremezler. Teslisi kabul etmeyenleri hıristiyan saymayan bugünkü hıristiyanların cennete gideceğini ileri süren bazı profesörler ve onların tilmizleri büyük bir yanılgının içindedirler; Allah’ın cenneti haram kıldığı müşrik ve kâfirlere cenneti ikram etmek, kimsenin cür’et edebileceği bir şey olmamalıdır.
Hz. İsa’yı ve Annesi Meryem’i İlâh Edindiler: Hıristiyan mezhepleri ve grupları arasında, Hz. Meryem’i tanrı olarak kabul edenler de vardır. Hz. İsa’yı tanrı kabul edenler, Hz. Meryem’i de tanrının annesi kabul etmekle onu da tanrı derecesine yükseltmiş oldular. “Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: ‘beni ve anamı, Allah’tan başka iki ilâh/tanrı edinin’ diye sen mi dedin?’ diye buyurduğu zaman o, şöyle dedi: ‘Hâşâ! Seni tenzih ederim, Sen yücesin; Hakkım olmayan, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, şüphesiz Sen bunu bilirsin. Benim içimdekini Sen bilirsin; ben Senin zâtında olanı bilmem. Gaybları/gizlilikleri eksiksiz bilen yalnız Sensin, Sen! Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine şâhid/kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin, şâhidsin.”811 Âyetten açıkça anlaşılıyor ki, Hz. İsa, kendisini ve annesini ilâh olarak kesinlikle iddia etmemiş, insanları tek Allah’a kulluk yapmaya çağırmıştır. Dolayısıyla, hıristiyanların böyle büyük bir cinayet olan şirk ve küfür itikatları, Hz. İsa’dan sonra ortaya çıkmıştır.
Hz. İsa ve annesinin tanrı olamayacakları, akıl ve mantık açısından da sebepleriyle birlikte Kur’an’da belirtilir: “Meryem oğlu Mesih (İsa), ancak bir rasûldür/peygamberdir (başka bir şey değildir). Ondan önce de (birçok) peygamberler gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.”812 Yahudiler Hz. İsa’nın, namuslu ve bâkire bir hanımdan doğduğuna inanmayıp, onun anasına iftira eder, gayr-ı meşrû bir ilişkiden doğduğunu ileri sürerler. Kur’ân-ı Kerim, daha önce Hz. İsa’nın mûcizevî bir şekilde nasıl yaratıldığını anlatıp burada da anasının doğru, dürüst ve namuslu olduğunu zikretmek suretiyle bu iftirayı reddetmektedir. Bunun yanında, konumuzla ilgili olarak, hıristiyanların ona ve anasına tanrılık vasfı vermelerini de elle tutulur, gözle görülür bir delil ile reddedip çürütmektedir. Zira her ikisi de yemek yerlerdi, tanrı olsalardı yemeye, içmeye ihtiyaç duyarlar mıydı? İhtiyaç sahipleri ilah olamazlar.
Din Adamlarını Tanrı Edindiler: “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda
810] 5/Mâide, 73
811] 5/Mâide, 116-117
812] 5/Mâide, 75
İNCİL
- 217 -
müsâvi/anlamı eşit (ve âdil) bir kelimeye gelin, (şöyle diyerek): ‘Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz, kimimizi rabler edinip ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman deyin ki: ‘Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız.” 813
Hıristiyan din adamları, bir şeyi helâl ve haram kılar, hıristiyanların günahlarını günah çıkararak affederler, insanları cennete koyacaklarını söylerler. Bu ve benzeri durumlar, din adamlarının kendilerini tanrı yerine koymaları, bunları kabul edenlerin de onları tanrı kabul etmeleridir: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini/hahamlarını, râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki hepsine de tek ilâh’a ibâdet/kulluk etmekten başka hiçbir şey emrolunmadı. O’ndan başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. O, bunların şirk/ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” 814
Tanrı için kullanılan “baba” tâbiri, çok alçaltıcıdır; zira insan toplumunda, kötü hâtıralar bırakan aile babaları vardır; aynı zamanda baba terimi, cinsel ilişkileri hatırlatır; ölümü ve kendisinden sonra bir vârisi düşündürür. Mecâzî ve temsilî manada bile olsa, hem Eski Ahid ve hem Yeni Ahid’de İsa’dan başka insanlar için “Tanrı’nın oğlu” tâbiri kullanılmıştır. Bu ise “biricik oğul” tâbiri ile tezat halindedir. Luka’ya göre,815 Âdem (a.s.) Tanrı’nın oğludur. “Seigneur” kelimesinden, İsa’nın Tanrı oğlu olduğu, yani ulûhiyete iştirak ettiği anlaşılıyor ki, bu da Allah’ın birliğine zıt düşmektedir.
“Tanrı’nın oğlu” tâbirinin kitabî manasından (mecaz olarak kullanılışından) söz etmiştik. Bunu açıklayalım: Tek Tanrı’ya inananlar diye yahudilerden bahseden Beşinci Sifir 816 onları şöyle tavsif eder: “Siz Tanrı’nız Ebedî’nin çocuklarısınız.” Hıristiyanlığa gelince, bizzat İsa, birkaç kez Tanrı’ya inananların Tanrı’nın oğlu olduğunu bugünkü İncillerde söyler, bunu açıklar, hatta tarif eder. Şöyle ki: “Barışı elde edenlere ne mutlu! Zira onlar Tanrı’nın çocukları diye çağrılacaklar.”817 Bu arada çok ilginç olan şu hususu hatırlatalım: İncil’in bu cümlesinde yer alan “pacificateur” yani, “uzlaştırıcı” veya “barışı elde edenler” tâbirleri, “müslüman” teriminin karşılığını ifade etmektedir. Bilindiği gibi müslüman kelimesinin bir anlamı, “barış içinde ve selâmette olan”dır. Meşhur bir hadis-i şerifte şöyle denmektedir: “Müslüman, müslümanların elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir.” 818
Yine Luka şöyle demektedir: “Fakat düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın ve bir şey ümid etmeden ödünç verin. Ve sizin mükâfatınız büyük olacak ve siz Çok Ulu’nun oğulları olacaksınız, çünkü O, nankör ve kötüler için de iyidir.”819 Şayet “Tanrı’nın oğlu” tâbirinin mânâsı bu ise, bundan çıkan her türlü karışıklık ve tutarsızlıklara mâni olmak için, her şeyi açıkça söylemek lâzımdır.
Çok mânidardır ki, bu hıristiyan âmentüsü metninin dışında -ki, bu metnin İncil veya Hz. İsa’nın sözü olmadığını biliyoruz- Hz. İsa, Yeni Ahid (İnciller)’in hiçbir yerinde “ben Tanrı’yım” demiyor; bilakis tam zıddını söylüyor: “İşte benim
813] 3/Âl-i İmrân, 64
814] 9/Tevbe, 31
815] Luka 3/38
816] 14/1
817] Matta, 5/9
818] Buhâri, İman 4; Müslim, İman 64, 65, 66; Tirmizî, Kıyâme 52; Nesâi, İman 8
819] Luka, 6/35
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
seçtiğim kulum...”820 Tanrı’nın kendisi için bu sözünü söyleyerek, bunu kendisine tatbik eden Hz. İsa, Tanrı’nın kulu ve kölesi olmaktan gurur duymaktadır. Yine Matta, 24/36 ve Markos, 13/32’ye göre, “dünyanın sonu ne zaman gelecek?” sorusuna, İsa şöyle cevap verir: “Fakat o gün ve saat hakkında, ne göklerin melekleri, ne de Oğul; yalnız Baba’dan başka kimse bir şey bilmez.” Aynı şekilde Yuhanna, 5/19’da şöyle demektedir: “Doğrusu ve doğrusu size derim: Baba’nın yapmakta olduğunu gördüğü şeyden başka Oğul kendiliğinden bir şey yapamaz.” Görüldüğü gibi bugünkü İncillerde bile İsa, Tanrı olmadığını açıkça söylemektedir.
Hıristiyanlıkta İbâdet: İncillere göre İsa Mesih dedi: “Bu şeytan, ibâdet ve oruçtan başka bir şeyle çıkmaz.”821 Fakat her şeyden evvel şunu söyleyelim ki, hıristiyanlıkta hac’dan hiç söz edilmiyor; sâniyen ibâdet ve orucun zorunluluğuna dair en ufak bir açıklama yoktur. Vergilere gelince, bu konuda şu çarpıklık ve ilgisizlik vardır: “Sezar’ın hakkını Sezar’a; Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya ödeyin.”822 Bu ifade, laikliğe yol açmış ve böylece kilise ve devletin bu şekilde birbirinden ayrılışında, iktidarın dinsizleşmesi ve hatta dine karşı müsâmahasız bir tavır takınması gibi büyük bir tehlike doğmuştur.
Hıristiyanlarda ibâdet, Tanrı’nın şanı için meydana getirilmiş ilâhilerden müteşekkildir. Katoliklerde ise “communion” denilen ve ekmek, şarap gibi maddî vasıtalarla ulûhiyete ortaklık vardır.
Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) aksine; Hz. İsa’nın kendi risâletiyle ilgili yazılı bir metin bırakmamış olması üzücüdür. Bu sebeple tercüme mahiyetinde olan eldeki mevcut İnciller ile asıl İncil arasında mukayese yapma imkânı yoktur. Ayrıca Matta’nın yazmış olduğu Hz. İsa’nın Aramice olan hayat hikâyesinin aslına da sahip olmadığımızdan, Yunanca olan tercümesinin dahi asıl metne sâdık kalıp kalmadığını bilme imkânına da sahip değiliz. Şu halde, hıristiyanların dominikal duâlarındaki hatalar, İsa Mesih’e değil; Yunanlı mütercime veya İncil’i tahrif edenlere aittir.
Hıristiyanlarda oruç, hiçbir surette mecburi olmayıp, çok nâdir olarak oruç tutan papazlara da, hafif bir kahvaltı, tam bir öğle yemeği ve hafif bir akşam yemeği izni verilmiştir. Karem (careme) adı verilen oruç tutma süresince Pazar günleri hâriç, 40 gün boyunca, yani 34 gün, oruç tutmak isteyenler bu tatbikatı yürütürler.
Muharref İncillerin Karanlık Yüzleri
Eldeki en eski İnciller Yunanca'dır. Hâlbuki Hz. İsa İbranice-Aramice konuşurdu ve İbranice konuşan yahûdilere İncil vâzediyordu. Eldeki dört İncilin % 90'ı Hz. İsa'nın hayat hikâyesinden ibârettir. İsa (a.s.) halka kendi hayat hikâyesini mi vâzediyordu? Soyundan, sopundan, doğumundan, şakirtlerinden, seyahatlerinden, çarmıha gerilip ölümünden, mezara konuluşundan mı bahsediyordu. İncillere baktığımızda İsa'nın İncil vâzettiğini görüyoruz: "Yahya ele verildikten sonra, İsa Allah'ın İncilini vâzederek Galile'ye gelip dedi: Vakit tamam oldu ve
820] Matta, 12/18
821] Matta, 17/21; Markos, 9/29
822] Matta, 22/21; Markos, 12/17; Luka, 20/25
İNCİL
- 219 -
Allah'ın melekûtu yakındır; tövbe edin ve İncil'e iman eyleyin."823 (İsa kıyam ettikten sonra, on birlere göründü) "Ve onlara dedi: Bütün dünyaya gidin, İncili bütün hilkate vâzedin."824 "Ve vâki oldu ki, günün birinde mâbette halka öğretir ve İncil'i vâzederken..."825 (Hz. İsa'nın İncili vâzetmesiyle ilgili diğer örnekler için bk. Matta, 11/5, 24/14, 26/13, 9/135, 24/14, 4/23; Markos, 10/29; Pavlos'un Romalılara Mektubu, 1/10; I. Korintoslulara, 9/23). Peki, Hz. İsa'nın İncili nerede? Şimdiki dört İncilin hangisi? "İsa'ya Göre İncil" olmadığına göre, Hz. İsa hangi İncili vâzediyordu?
İlk İnciller İbrânice-Aramice olduğu halde, Yunanca'ya kim tercüme etti? Hiç olmazsa mütercim(ler)i tanısak, iyi olmaz mıydı? Hangi tarihte tercüme edildi? Tüm bunlar karanlıktır. En iyimser rakama göre Hz. İsa'dan 40-50 yıl sonra kaleme alınmaya başlandığı belirtilmektedir. Dört İncilin dışındaki İnciller niye korunmadı ve yasaklandı? Hangi İncilin daha doğru olduğuna dair hükmü tarih verseydi daha iyi olmaz mıydı? Üçüncü asırdan önce bu dört İncilin hiçbirinin mevcut olmadığını veya en azından makbul görülüp meşhur olmadıklarını yazan Batılı tarihçilerin sözü ne anlama gelmektedir?
Luka'nın havari olmadığı kesindir. Matta İncili'nin aslının İbranice ve Süryanice olduğu, Yunanca olmadığı kesin olduğuna göre, aslı nerede ve kim tercüme etti, bilinmiyor. Markos ve Luka İncillerinin Yunanca yazıldığı söyleniyor. Yuhanna İncili, İsa'nın tanrılığını ispat için yazılmıştır. Yuhanna en son yazılan İncildir; İsa'dan 100 yıl kadar sonra yazılmıştır. Demek ki üç İncil döneminde, yani üç İncil derlendiği zamanlarda, İsa'nın tanrılığıyla ilgili inanç yoktu. Bazı papazlar, İncillerden önce tevhide inanıyorlardı ve İsa'nın tanrılığı Yuhanna'dan sonra İncillere girdi. Tevrat'ın yahûdilerce mûteber sayılan bazı bölümleri hıristiyanlarca niçin reddedilmekte ve hıristiyanların mûteber kabul ettiği ve Kitab-ı Mukaddes'in ilk bölümlerini oluşturan Eski Ahit (Tevrat) ile yahûdilerin kutsal kitabı (Tevrat'ı) niye aynı değil? İncillerde yer alan akla, mantığa ters düşen, bilimle çelişen hususlar nasıl vahiy olabilir? Müstehcen ve çirkin ifadelerin kutsal metinde yer alması nasıl izah edilebilir? İncillerde gereksiz nice ayrıntılar yer alırken, Hz. İsa'nın hayatı ve mûcizeleri çok geniş anlatılırken; dinî hükümler niye çok azdır? Dinî hükümlerin de hemen hepsi evlenme ve boşanmayla ilgilidir. Haram ve helâllar niye bu kitaplarda hemen hiç yer almaz? Ve laiklik özendirilerek Sezarın hakkı ile Tanrının hakkı ayrı tutulur?
Hıristiyan mezheplerin bile, İncillerin mâhiyeti hakkında birbirleriyle ittifakı yoktur. Yani, hıristiyanların büyük çoğunluğunu teşkil eden Katoliklerin kabul ettiği İnciller ile Protestanların kabul ettiği İnciller aynı değildir. Protestan İncilinde 7 kitap yoktur, onlar toplam 66 kitabı İncil (Yeni Ahit) olarak kabul ederlerken; Katolik İncilleri ayrıdır; onlar daha fazladır, toplam 73 kitap İncil olarak kabul edilmektedir.
İncillerde çok sayıda çelişkiler yanında, kelimesi kelimesine, hatta parantezlerde bile ortak cümleler vardır. Matta ile Markos'taki ortak cümlelerin sayısı 178'dir. Markos ile Luka'daki ortak cümleler 100 tane, Matta ile Luka'daki ortak cümlelerin sayısı 230'dur. Her üç sinoptik İncildeki ortak cümleler ise 330
823] Markos, 1/14-15, s. 35
824] Markos, 16/15, s. 55
825] Luka, 20/1, s. 83
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tanedir. Meselâ Matta, 9/6, s. 9; Markos, 2/10-11, s. 36; Luka, 5/24, s. 63: Kelimesi kelimesine tekrardır; parantezler bile aynıdır. Kim, kimden kopya çekti, orası tam belli değildir. Matta, 3/7-11, s. 3; Luka, 3/7-10, s. 60: Aynı kelimeler tekrarlanır. Mattta, 3/3, s. 3; Markos, 11/3, s. 35; Luka, 3/4, s. 60) yine tümüyle aynıdır. Birbirlerinden iktibas ettikleri anlaşılmaktadır.
İncil'e şöyle bir göz atan kimse bile, İncillerin tahrif edildiğini hemen gözüne batacak şekilde görecektir: İncillerin bazı dipnotlarında bu tahrifin itiraf edildiği görülecektir. Meselâ, Matta, 17/21'in (s. 19) dipnotu: "Bazıları eski olan birçok muteber metinlerde 21inci âyet ilâve olunmuştur: Fakat bu cins dua ve oruçtan başka bir şeyle çıkmaz."
Matta, 18/11'in dipnotu (s. 20): "Bazıları eski olan birçok muteber metinlerde 11inci ayet ilâve olunmuştur: Zira İnsanoğlu kaybolmuş olanı kurtarmağa geldi."
Matta, 23/14 İncillerde yok (s. 26). 13'den sonra 15'e atlanmış ve 13'ün sonunda dipnot konmuş. Bu dipnotta şunlar yazılı: "Bazı muteber metinlerde 14üncü âyet buraya yahut 12inci âyetten sonraya ilâve edilmiştir."
Markos, 9/44 ve 46. cümleler İncillerde yok, atlanmış (s. 46). Ve dipnotta şu açıklama var: "48inci âyetin ayni olan 44 ve 46ncı âyetler en muteber metinlerde bulunmuyor." Hemen devamında 9/49'un dipnotu: Birçok eski metinlerde 'Ve her kurban tuzla tuzlanacaktır' ibaresi ilâve edilmiştir."
Yine, Markos, 11/26 (s. 48) atlanmış. 25'in bitiminde dipnotta şunlar yazılı: "Birçok eski muteber metinlerde 26ncı âyet ilâve olunmuştur."
Aynı durum, Markos, 15/28 için de sözkonusudur. 28. cümle atlanmış ve dipnotta benzer açıklama yapılmıştır (s. 54).
Markos, 7/16'nın dipnotu (s. 43): Birçok muteber eski metinlerde 16ncı âyet ilâve olunmuştur..."
Markos, 16/9-20 arası, hıristiyan araştırıcılara göre sonradan ilâve edilmiştir.
Luka, 17/36'nın dipnotu (s. 81): "Bazı muteber eski metinlerde 36'ıncı âyet ilâve olunmuştur..."
Luka, 23/17 (s. 88) atlanmış. 16'nın sonunda düşülen dipnotta: "Birçok eski muteber metinlerde 17nci âyet ilâve olunmuştur..." denilir.
Yuhanna İncilinden Bir Dipnot: "Eski metinlerin ekserisinde 7:53'ten 8:11'in nihayetine kadar olan kısım yoktur. Bu kısmı hâvi olan metinler de birbirinden farklıdırlar."826
Yuhanna 5/4 de yoktur (s. 97). Dipnotta şunları okuyoruz: "Birçok eski metinlerde tamamen veya kısmen ilâve edilmiştir..."
Yuhanna 9/35'de (s. 104) "... Sen insanoğluna..." diye geçen ifadede, "insanoğluna" kelimesinde dipnot düşülerek, aşağıda şu açıklama yapılmış: "Birçok eski metinlerde, 'Allahın oğlunu' yazılmıştır."
Resullerin İşleri, 8/37 de yoktur (s. 128). Dipnotta şu açıklama yapılmıştır: Bazı eski metinler, tam olarak yahut kısmen 37'nci âyeti ilâve ediyorlar..."
826] Yuhanna, 8/11'in dipnotu, s. 102
İNCİL
- 221 -
Yine Resullerin İşleri, 15/34 de yoktur (s. 137). Dipnotta şöyle denir: Bazı eski metinler 34üncü âyeti bazı farklarla ilâve ederler..."
Yine Resullerin İşleri'nde, 24. bapta 7. cümle yoktur (s. 147); dipnotta benzer açıklama yapılır. Aynı durum, 28. bâbın 29'uncu cümlesi için geçerlidir (s. 153).
Pavlusun Romalılara Mektubu, 16/24 de yoktur. Dipnotta benzer açıklama vardır.
Bu tahrife, katma ve çıkarmalara karşı Kutsal Kitaptan bir beddua ve onları bekleyen âkıbet: "Bu kitabın peygamberlik sözlerini her işitene ben şehadet ediyorum: Eğer bir adam bunlara bir şey katarsa, Allah, bu kitapta yazılmış olan belâları ona katacaktır; ve eğer bir adam bu peygamberlik kitabının sözlerinden çıkarırsa, Allah bu kitapta yazılmış olan hayat ağacından ve mukaddes şehirden onun payını çıkaracaktır." 827
Ve Kur'an'dan bir âyet: “Vay haline o kimselerin ki Kitab’ı elleriyle yazarlar, sonra o yazdıkları şeyi az bir para karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ derler. Ellerinin yazdıklarından ötürü vay haline onların! Yine, kazandıklarından ötürü vay haline onların!”828
Matta İncili'ni yazan başka biri olmalı, Matta İncilini Matta'dan başka biri yazmış olmalı ki, şöyle denilmektedir: "Ve İsa oradan geçerken gümrük yerinde oturan ve Matta denilen bir adam görüp ona: Ardımca gel, dedi. O da kalkıp ardınca gitti." 829
Luka, İncilini niçin yazdı? Ona ilham eden kimdi? Luka İncilinin ilk satırlarından anlaşılıyor ki, kendisi görmemiş, kimden rivâyet ediyor, belli değil: "Aramızda vâki olmuş şeylerin hikâyetini, başlangıcından gözleriyle görenlerin ve kelâmın hizmetçisi olanların bizlere nakil ettiklerine göre tertip etmeğe birçok kimseler giriştiklerinden, ben de ta başından beri hepsini dikkatle araştırıp tahkik ederek, ey faziletli Teofilos, olduğu gibi sırası ile sana yazmağı münasip gördüm, ta ki, sana öğretilen kelâmın doğruluğunu bilesin." 830
Yuhanna İncilinde, "o, bu, biz, ben" kimdir? "gören şehadet etti ve onun şehadeti doğrudur ve iman edesiniz diye kendisi doğruyu söylediğini bilir."831 "Bu şeylere şehadet eden ve bu şeyleri yazan şakirt budur ve biliriz ki, onun şehadeti doğrudur. İsa'nın yaptığı başka çok şeyler daha vardır, eğer birer birer yazılmış olsalar, yazılan kitaplar dünyaya bile sığmazdı sanırım." 832
Muharref İncillerdeki Yüzlerce Çelişkiye Örnekler
Hıristiyanlara göre Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri tümüyle vahiydir, Allah’a ait doğrulardır ve bu dört İncil, birbirlerini tamamlayıp takviye ederler. Ama bu dört İncilde öylesine çok çelişki ve farklılıklar vardır ki, bunlar koca bir kitabın kapsamı içinde ancak değerlendirilebilir. Burada bu çelişkilerden bazı örnekler vermekle yetineceğiz:
827] Kitab-ı Mukaddes, 22/18-19, s. 274
828] 2/Bakara, 79
829] Matta, 9/9, s. 9
830] Luka, 1/1-4, s. 56
831] Yuhanna, 19/35, s. 116
832] Yuhanna, 21/24-25, s. 118
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Muharref İncillerde Hz.İsa’nın Nesebi Konusunda Görülen Çelişkiler:
Dört İncilden ikisi, Markos ile Yuhanna, Hz. İsa’nın nesebinden hiç bahsetmezler. Diğer iki İncil, yani Matta ile Luka, onun nesebinden bahsetmekle beraber, verdikleri soy kütüğü bakımından bu iki İncil arasında açık bir çelişki vardır.
Matta İncili, Hz. İsa’nın soy kütüğünü Hz. İbrâhim’e kadar götürmekte, ondan ileriye götürmemektedir. Luka İncili ise Hz. İsa’nın nesebini Hz. Âdem’e kadar ulaştırmaktadır. Matta’da Hz. İsa’dan Hz. İbrâhim’e kadar kırk kişi sayılırken, Luka’da elli beş kişi sayılmaktadır. Luka, Hz. İbrâhim’den Hz. Âdem’e kadar ayrıca yirmi kişi saymaktadır, bu kısım Matta’da yoktur. Luka’nın verdiği soy kütüğünde toplam isim sayısı yetmiş beşe ulaşmaktadır. Burada akla şöyle bir ihtimal gelebilir: Matta’nın vermiş olduğu listede bazı isimler unutulmuş olabilir; Luka, Matta’nın unutmuş olduğu isimleri listesine ilâve ederek sayıyı yetmiş beşe çıkarmış olabilir. Fakat gerçek böyle değildir. Matta’nın 1'den 40'a kadar saymış olduğu isimlerle, Luka’nın 1'den 55'e kadar saydığı isimler arasında büyük farklılıklar vardır. Matta’nın, Hz. İsa’nın atası olarak zikrettiği isimlerden yirmi üç tanesini Luka hiç zikretmiyor. Luka’nın, Hz. İsa’nın atası olarak zikrettiği isimlerden otuz sekiz tanesini de Matta hiç zikretmiyor. İki İncilde yer alan iki farklı ve ayrı soy kütüğü vardır ve bunların birbirini tamamlaması imkânsızdır. Bu durumu daha açık bir şekilde göstermek için her iki İncilde verilen soy kütüğünü karşılıklı olarak bir tablo halinde göstermemiz mümkündür:
Hz. İsa’nın Ataları:
Matta İnciline Göre Luka İnciline Göre
1- Yusuf Yusuf
2- Yakub Heli
3- Mattan Mattat
4- Eleazar Levi
5- Eliud Melki
6- Ahim Yannay
7- Sadok Yusuf
8- Azor Mattatya
9- Elyakim Amos
10- Abiud Nahum
11- Zerubbabel Esli
12- Şealtiel Naggay
13- Yekonya Maat
14- Yoşiya Mattatya
15- Amon Semein
16- Manasse Yoseh
İNCİL
- 223 -
17- Hizkiya Yoda
18- Ahaz Yoanan
19- Yotam Risa
20- Uzziya Zerubbabel
21- Yoram Şealtiel
22- Yehoşafat Neri
23- Asa Melki
24- Abiya Addi
25- Rehoboam Kosam
26- Süleyman Elmadam
27- Davud Er
28- Yesse Yeşu
29- Obed Eliezer
30- Boaz Yorim
31- Salmon Mattat
32- Nahşon Levi
33- Amminadap Simeon
34- Ram Yehuda
35- Hetsron Yusuf
36- Perets Yonam
37- Yehuda Elyakim
38- Yakub Melea
39- İshak Menna
40- İbrahim Mattata
Natan
Davud
Yesse
Obed
Boaz
Salmon
Nahşon
Amminadap
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aram
Hetsron
Perets
Yehuda
Yakub
İshak
İbrahim
Görüldüğü gibi iki listede yer alan isimlerin büyük bir çoğunluğu birbirine uymadığı gibi, uyan isimlerin sıradaki yerleri de hayli farklıdır.833 Tabloda açıkça görüldüğü gibi Luka’nın ilâve ettiği isimler, Matta’nın eksik bıraktığı isimler değildir. İki İncil farklı farklı soy kütükleri vermişlerdir. Burada özellikle Matta’nın verdiği soy kütüğünde Hz. Süleyman, Hz. İsa’nın atası olarak zikredilirken, Luka’da Hz. Süleyman’ın kütükte yer almamakta olduğunu belirtmek gerekir.
Aslında her iki İncil, Hz. İsa’nın nesebini vermekle beraber, ayrıca onun babasız doğduğunu, annesi Meryem’in, Tanrı’dan hâmile kaldığını, Tanrı’nın onun rahmine ruhu üfürmesi ile İs’nın dünyaya geldiğini belirtmişlerdir. Yani bu iki İncile göre Hz. İsa’nın insan cinsinden babası yoktur. Öncelikle, böyle bir soy kütüğü belirleyip Hz. İsa’nın atalarını saymak, onun tanrılığı ile nasıl bağdaşır? Onu hem hâşâ Allah’ın bir tecessüdü, aynısı olduğunu belirtip hem de ona babalar ve dededeler atfetmek bir çelişki değil midir? Önce karar versinler, Hz. İsa, hâşâ Allah’ın oğlu mu, yoksa bu sayılan insanların oğlu mu? İsa’nın İncillerde sayılan bu baba ve dedeleri de ilâh mı, yoksa onlar birer insan mı? Bunların Tanrı ile akrabalık dereceleri nedir?
Buna rağmen İnciller, Hz. İsa’nın nesebini annesi Meryem tarafından değil de, üvey babası Yusuf tarafından yürütmektedirler; bu açık bir çelişkidir. Hz. İsa, Yusuf’un oğlu değilse, onun sülbünden meydana gelmemişse, Yusuf nasıl Hz. İsa’nın babası olabiliyor? Hz. İsa, Marangoz Yusuf’un sperminden hâsıl olmadığı halde bu iki İncilde Yusuf, onun babası sayılarak Hz. İsa’nın soy kütüğüne birinci sıradan katılıyor. Hz. İsa’ya bir soy kütüğü tesbit edilecekse, Bunun üvey baba Yusuf tarafından değil, annesi Hz. Meryem tarafından olması gerekirdi. Eğer ona bir soy kütüğü yazılması gerekli ise, bunun: İsa, Meryem’in oğlu; Meryem, İmran’ın kız, İmran, ...... oğlu gibi neseb; Meryem, İmran,... tarafından yürütülmeli idi. Kur’ân-ı Kerim, İmran’ın kızı Meryem’in Hz. İsa’nın annesi olduğunu ve onun hiçbir beşerin eli değmeden İsa’yı dünyaya getirdiğini belirtir. İsa’yı (a.s.) sık sık “Meryem’in oğlu İsa” 834 şeklinde tanıtır.
Dolayısıyla Matta ve Luka İncillerinin, Hz. İsa’ya üvey babası Yusuf tarafından yürütmüş oldukları neseb, gerçekte Hz. İsa’nın nesebi değildir. Bu İncillerin verdikleri soy kütüğü yanlış bir soy kütüğüdür. Bu iki İncildeki Hz. İsa’nın soy kütüğü listeleri, aynı İncillerin diğer yerlerindeki haberlerle de çelişmektedir. 835
833] Kitab-ı Mukaddes, Matta, I/1-17, s. 1; Luka, 3/23-38, s. 60-61
834] 2/Bakara, 87, 253; 3/Âl-i İmrân, 45, 157, 171; 5/Mâide, 17, 46, 72, 75, 78, 110, 112 vd.
835] Kitab-ı Mukaddes, Matta, 1/18-25, s. 1; Luka, 2/1-7, s. 58
İNCİL
- 225 -
Matta ve Luka İncillerinde yer alan soy kütüğü listelerinde Hz. İsa’dan Hz. İbrâhim’e kadar iki İncilin ittifak edebildiği sadece on sekiz isim vardır. Diğer isimler birbirinden farklıdır. Matta’da kırk isim varken, Luka’da bu isim listesi nasıl elli beşe varabiliyor? Bu İncil yazarları Allah’tan nasıl bir vahiy almışlar ki, birbirlerinden bu kadar farklı şeyler yazabilmişlerdir? Matta İncilinin birinci bâbının 1-17. cümleleri arasında verilen listede Yusuf’un, Hz. İsa’nın babası olduğu söyleniyor. Aynı İncilin aynı bâbının 18-25. cümleleri arasında Hz. Meryem’in Allah’tan nasıl hâmile kaldığı anlatılıyor. İnciller arasında çelişki olduğu gibi, bir İncilin aynı bâbındaki cümleler arasında, aynı bapta, aynı sayfada çelişkilere rast gelmekteyiz. Bundan sonra hıristiyan yazarlar dört İncilin, yazarlar tarafından Tanrı’nın vahyi ile yazıldığını ileri sürebiliyorlar.
Hz. İsa’nın doğum olayına bağlı olarak Matta ve Luka İncillerinde tesbit edilen diğer bir çelişki, o sırada Roma imparatoru olan kişi ile Suriye ve Filistin bölgesi yöneticileri hakkında verilen haberlerdir. Matta’ya göre Hz. İsa’nın doğduğu sırada kral olan kişi Hirodes’tir. O sırada herhangi bir nüfus sayımı sözkonusu değildir. Hirodes, kâhinlerin kehâneti yüzünden yahûdilerden doğacak bir çocuğun kendi tahtını elinden alacağını öğrenmiştir. Doğudan gelen bu kâhinler, kral Hirodes’e “yahûdilerin kralı olarak doğan çocuk nerede?” diye sorunca, Hirodes kendi tahtını tehdit eden Hz. İsa’yı öldürmek için aramaya başlamış ve bu yüzden üvey babası, annesi ile birlikte onu Beytlehem’den Mısır’a götürmüştür. Bu habere göre Hz. İsa’nın doğum hâdisesi kral Hirodes zamanında cereyan etmiştir.836 Hâlbuki Luka’ya göre Hz. İsa, Roma imparatoru Augustos zamanında dünyaya gelmiştir. Hz. İsa’nın üvey babası Yusuf, Yahudiye’nin Beytlehem şehrindendir. Augustos imparatorluğunun her tarafında nüfus sayımı yapılmasını emretmiş, Yusuf bunun üzerine nişanlısı Meryem’le beraber sayılmak üzere Beytlehem’e gelmiştir. Hz. İsa bu sırada dünyaya gelmiştir. O sırada Roma İmparatorluğunun Suriye valisi Kirinius’tur. Luka İncilinde Hirodes ismi hiç geçmemekte, dolayısıyla Hirodes yüzünden Mısır’a kaçıştan da bahsedilmemektedir. Aksine bu İncilde nüfus sayımı var, anne ile babanın çocuğu önce Kudüs’e, sonra kendi kentleri Galile’nin Nasıra şehrine götürmeleri var.837 Matta’da Yahudiye’den Mısır’a gidiş ve Mısır’dan Nasıra’ya dönüş varken, Luka’da Beytlehem’den Kudüs’e, Kudüs’ten de Nasıra’ya dönüş vardır. Matta’da kral Hirodes zikredilirken, Luka’da İmparator Augustos ve vali Kirinius isimleri geçmektedir.
Hz. İsa’nın doğumu olayında Hirodes’in ismini hiç ağzına almayan Luka, daha sonraki bölümlerde ondan bahsetmekte, İmparator Tiberius zamanında Hz. Yahya’nın vaftize başladığı sırada Hirodes’in, Galile’nin dörtte birini yönettiğini haber vermektedir. Bu noktada, sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hz. İsa, Matta’ya göre imparator Tiberius zamanında Hirodes’in krallığı sırasında dünyaya gelmiştir; Luka’ya göre ise imparator Augustos zamanında vali Kirinius döneminde dünyaya gelmiştir. Acaba birbiri ile çelişen bu iki vahiyden(!) hangisi doğrudur? 838
İncil yazarları, Eski Ahitte teferruatıyla anlatılan gayr-ı meşrû yahûdi atalarından bir nesli "Rab ve kurtarıcı" kabul edilen İsa'ya yakıştırmışlardır. İçlerinde
836] Kitab-ı Mukaddes, Matta, 2/1-17
837] Kitab-ı Mukaddes, Luka, 2/1-40, s. 58-59
838] Şaban Kuzgun, a.g.e. s. 305-311
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
altı zinâkâr erkek ve en yakın akrabalarıyla ilişkiler sonucu oluşan gayr-ı meşrû döller, İsa'nın ataları olarak açıklanmış. Kendi kanunlarına göre taşlanarak öldürülmeleri gereken839 ve Allah'ın evinden sürülmeye mahkûm kadın ve erkeklerden meydana gelen soykütüğü. Hâlbuki Kitab-ı Mukaddes'te şunları da vahiy kabul ediyorlar: "Nâmeşru çocuk Rabbin cemaatına girmeyecektir. Kendinden olanlardan hiçbiri, hatta onuncu nesle kadar Rabbın cemaatına girmeyecektir."840 Meselâ Peretz ve Zorah Hz. İsa'nın ataları olarak belirtilir.841 Bu kimseler ise Tamar'ın kayınpederiyle yaptığı zinâdan doğmuşlardır. 842
Hz. İsa'nın soykütüğü dört İncilden sadece ikisinde var. Allah, diğer iki İncil yazarına kendi oğlunun soykütüğünü niçin ilham etmedi, o da belli değildir. Matta'da Davud ile İsa arasında 26 nesil sayılırken, Luka'da Davud ile İsa arasında kırk bir nesil sayılır. Ve ikisi arasında tek ortak isim Yusuf'tur. Yusuf da, zannedilen bir babadır: "Ve zannedildiği üzere, Yusuf oğlu, Heli oğlu..."843 Her iki İncil yazarı İsa'yı Davud'un oğlu diye göstermek için gayret sarfeder. Çünkü atası Davud'un tahtı üzerine oturması gerekir.844 Hâlbuki İncillere göre Davud'un tahtı üzerine İsa değil, Roma'lı putperest bir vali oturdu. Ve tahtın mirasçısını ölüme mahkûm etti.
Davud'un iki ayrı oğlundan nesil olarak İsa doğamaz. Bu akla ve hayale sığmaz. Hâlbuki Hz. İsa, Matta845: Süleyman yoluyla Davud'un oğludur. Luka846: Natan yoluyla Davud'un oğlu olarak gösterilir. Dolayısıyla Davud'un nesli olduğu daha ilk kalemde eline diline dolaştırılır; kendi kendilerini tekzip ederler. Bu çelişki için bazı hıristiyanlar, hiçbir delil olmadığı halde Matta'nın Yusuf'un soykütüğünü, Luka'nın ise Meryem'inkini anlattığını iddia ediyorlar. Hâlbuki Meryem'in ve babası İmran'ın isimleri kesinlikle soykütüğünde yoktur.
Hz. İsa (hâşâ) Lânetli miydi? İncili tahrif ederek, Hz. İsa sevgisinde aşırı giderek Tanrı'nın oğlu olarak niteleyen hıristiyanlar, çok büyük çelişkiye düşerek onu Allah tarafından lânetli kabul ederler. Bu son derece çirkin çelişki, İncillerin belki en büyük çelişkisidir: "Mesih bizim uğrumuza lânet olmuş olarak bizi şeriatin lânetinden kurtardı; çünkü yazılmıştır: Ağaç üzerine her asılan lânetlidir."847 Tevrat'ta lânetlilerin bir grubu şöyle belirtilir: "çünkü asılmış olan adam Allah tarafından lânetlidir."848 İncillerin dördü de Hz. İsa'nın asıldığını, çarmıha gerildiğini ifade eder: Matta, 27/38; Markos, 15/27; Luka, 23/33; Yuhanna, 19/18. Kur'an, onun asılmadığını çok net olarak belirtir: 4/Nisâ, 157.
“Kötü adam salihin fidyesidir, Hain adam da doğruların.”849 Demek ki, Hz. Âdem'den Hz. İsa’ya kadar bütün peygamberler ve tüm insanlık salih ve doğru olmamış sayılmalıdır ki, Hz. İsa, sâlih olarak o kötü adamların fidyesi olsun; veya
839] Kitab-ı Mukaddes, Levililer, 21/10, s. 120
840] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 23/2, s. 200
841] Matta, 1/3, s. 1
842] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 38/30, s. 39
843] Luka, 3/23, s. 60
844] Resullerin İşleri, 2/30, s. 121
845] 1/6, s. 1
846] 3/31, s. 60
847] Kitab-ı Mukaddes, Galatyalılara, 3/14, s. 195
848] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 21/23, s. 198
849] Kitab-ı Mukaddes, Süleymanın Meselleri, 21/18, s. 648
İNCİL
- 227 -
onlar sâlih ve doğru iseler, Hz. İsa kötü ve hâin olmalı!
Yine, fidye olan biri, tüm insanlık için, güzel bir görev uğruna ölen kimse, asılırken: “Allah’ım, niçin beni bıraktın?” der mi? “Ve dokuzuncu saate doğru, İsa: Eli, Eli lama sabaktani? Yani: Allah’ım, Allah’ım, beni niçin bıraktın? diye yüksek sesle bağırdı.” 850
Muharref İncillerde Havârilerle İlgili Çelişkiler:
Hz. İsa’nın havâriler ile karşılaşması ve onları öğrenci olarak yanına alması olayı, Sinoptik İncillerle Yuhanna İncilinde birbirinden çok farklı ve çelişkili olarak anlatılmaktadır. Matta, Markos ve Luka İncillerine göre Hz. İsa, Galile (Celile) gölü kenarında faâliyet gösterirken önce balıkçılık yapan Petrus ile onun kardeşi Andrea’yı, sonra Zebedi’nin oğulları Yakub ile Yuhanna’yı vaazları sırasında tanımış, onları öğrenci olarak yanına almış ve onlara “Sizi insan tutan balıkçı yapacağım” diyerek kendi peşinden gelmelerini onlardan istemiştir. 851
Hz. İsa’nın bu ilk havârilerle karşılaşması Matta ve Markos’a göre Hz. Yahya’nın tutuklanmasından sonra olmuştur. Luka İncili bunun ne zaman olduğu konusunda herhangi bir tarih vermemektedir. Yuhanna İnciline göre Hz. İsa’nın havarilerle karşılaşması, Hz. Yahya’nın tutuklanmasından önce olmuştur. Yuhanna’ya göre bu ilk karşılaşma, diğer İncillerde belirtildiği gibi Galile gölü kıyısında İsa’nın vaazları sırasında olmamıştır. Bu İncile göre balıkçılık olayı hiç ortada yoktur. Yuhanna’nın anlattıklarına göre ilk havariler, Yahya’nın öğrencileri imişler. Petrus’un kardeşi Andreas, bir arkadaşı ile otururken, oturdukları yerin önünden Hz. İsa geçiyormuş; bu sırada Yahya, Hz. İsa’yı göstererek: “İşte Tanrı’nın Kuzusu” demiş. Bu sözü duyan Andreas ve arkadaşı Hz. İsa’nın peşinden giderek ona öğrenci olmuşlar. Andreas, daha sonra kardeşi Petrus’u da Hz. İsa’nın yanına götürerek ona öğrenci yapmış. Yuhanna’ya göre Beytanya’da gerçekleşen bu olayda, Hz. İsa’ya tâbi olan ilk öğrenciler: Andreas, Petrus, Filipus ve Natanyel imiş852 Bu durumda biz Sinoptik İncillerdeki bilgilere mi, yoksa Yuhanna’daki bilgilere mi inanalım? Hz. İsa havarilerle ilk olarak Galile gölü kıyısında mı, yoksa Beytanya’da mı karşılaştı? Bu karşılaşma, Hz. Yahya’nın tutuklanmasından önce mi, yoksa sonra mı oldu? İlk havarileri, Hz. İsa’ya Yahya mı gönderdi, yoksa onları Galile gölünde balık avladıkları sırada Hz. İsa kendisi mi buldu? Uzayıp giden bu sorulara bir soru daha ekleyebiliriz: İlk havariler Andreas, Petrus, Filipus ve Natanyel miydi, yoksa Petrus, Andreas, Yakub ve Yuhanna mıydı? Hepsi iki şıklı olan bu sorulardan birinci şıkları doğru kabul edersek, Yuhanna İncilinin yazdıklarını kabul etmiş ve Sinoptik İncillerin yazdıklarını reddetmiş oluruz. Yok, ikinci şıkları doğru kabul edersek bu defa Sinoptik İncillerin yazdıklarını benimsemiş ve Yuhanna İncilinin yazdıklarını kabul etmemiş oluruz. Yani, dört İncilin yazmış olduğu şeylerin tamamına birden inanabilmek imkânsızdır; birine inanınca mecburen öbürünü reddetmiş olursunuz. “Yuhanna doğru yazıyor” denildiği zaman, bu konularda “diğer üç İncil yanlış yazıyor” denilmiş olur.
Havarilerin Kimler Olduğu Konusunda Bile İttifak Yoktur: Sinoptik İnciller on iki havarinin ismini birlikte verirken, Yuhanna İncili bunların ismini (on iki
850] Matta, 27/46, s. 33; Markos, 15/34, s. 54
851] Matta, 4/18-22; Markos, 1/16-20; Luka, 5/1-11
852] Yuhanna, 1/35-51, s. 93
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak) birlikte vermez. Ayrıca Sinoptik İncillerde853 verilen isimler konusunda tam bir mutabakat sağlanabilmiş değildir. Matta ile Markos’da şu isimler yer almaktadır: Petrus, Andreas, Zebedi oğulları Yakub ile Yuhanna, Filipus, Bartalamay, Tomas, Matta, Alfay oğlu Yakub, Taday, Yurtsever Simun, Yehuda İskaryot. Luka İncilinde sayılan isimlerden onuncu isimde farklı bir durum vardır. Matta ve Markos’da onuncu isim “Taday” iken, Luka’da bu onuncu isim Yakub oğlu Yehuda’dır.854 Yuhanna’nın ilk havâriler arasında ismini zikrettiği Natanyel, Sinoptik İncillerde yer almamaktadır. Daha on iki havarinin ismi üzerinde bile bir ittifak sağlayamayan bu dört İncilin sıhhatine nasıl inanalım?
On iki havari ile ilgili olarak İncillerde dikkat çeken çok önemli bir husus daha vardır. On iki havarinin isimleri arasında, daha sonra Hz. İsa’yı ihbar edecek olan Yehuda İskaryot’un da ismi geçmektedir. İncillerde bu Yehuda’nın hâin ve günahkâr olduğu, Hz. İsa’nın dilinden onun, “İnsanoğlunu ele verenin vay haline! O adam hiç doğmamış olsaydı daha iyi olurdu” (855) diye belirtildiği halde, yine aynı İncillerde içlerinde bu hâin Yehuda’nın isminin de bulunduğu on iki havari için, Hz. İsa’nın şöyle söylediği zikredilmektedir: “İsa da onlara dedi: Doğrusu size derim: İnsanoğlu her şeyin yenilenmesinde, izzetinin tahtına oturacağı zaman, siz ki benim ardımca gelenlersiniz, siz de İsrailin on iki sıptına hükmederek on iki taht üzerinde oturacaksınız.”856 Âhirette veya gelecekte on iki havari, on iki tahta oturup on iki İsrail kabilesini yargılayacağına göre ve bu on iki kişi arasında Yehuda’nın da adı zikredildiğine göre, tahtlardan birine oturup bir İsrail kabilesini yargılayacaklardan biri de bu hâin Yehuda olacaktır. Hâlbuki Hz. İsa, kendisini ihbar edecek olan bu kişi için “Doğmasa daha iyi olurdu” dememiş miydi? Bu açık bir çelişki değil midir? Bu konuda Matta İncilinin 19. bâbı ile ile 26. bâbı, açıkça birbirleriyle çelişkili durumdadır.
Havarilerden Petrus ile ilgili olarak Hz. İsa bir yandan, ona İlâhî bir pâye vererek “Ne mutlu sana Yunus oğlu Simun, bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki babamdır. Ben de sana şunu söyleyeyim, sen Petrus’sun ve ben babamın topluluğunu bu kayanın üzerine kuracağım... Göklerin egemenliğinin anahtarını sana vereceğim.”857 diye ona hitap etmekte ve onu kendi yerine vekil bırakacağını haber vermektedir. Bu bapta yazılanlara göre Hz. İsa, Petrus’a İlâhî bir pâye verirken, aynı bâbın birkaç cümle sonrasında Petrus’un, konuşmaları yüzünden Hz. İsa’yı azarlaması sebebiyle Hz. İsa’nın ona, “Çekil önümden şeytan! Sen yolumda engelsin, senin düşüncelerin Tanrı’nın değil, insanın düşünceleridir.”858 dediği ileri sürülmektedir. Matta İncilinde yer alan bu çelişkili ifadeler, İncillerin ne kadar güvenilir ve sağlam olduklarını açıkça göstermektedir. Matta İncili 16. bâbın 19. cümlesinde “Bu sırrı sana göklerdeki babam açtı... Göklerin egemenliğinin anahtarını sana vereceğim” diye Petrus’a hitap eden Hz. İsa, nasıl oluyor da aynı bâbın 23. cümlesinde “Senin düşüncelerin Tanrı’nın düşünceleri değil... Çekil önümden şeytan” diye aynı Petrus’a hitap etmiş oluyor?
Hz. İsa, Matta ve Luka İncillerinde kendisini inkâr edenleri kendisinin de inkâr
853] Matta, Markos, Luka
854] Matta, 10/2-4; Markos, 3/13-19; Luka, 6/12-16
855] Matta, 26/24, s. 30
856] Matta, 19/28, s. 22
857] Matta, 16/17-19
858] Matta, 16/23; Luka, 12/9
İNCİL
- 229 -
edeceğini ifade ederek şöyle söylemektedir: “İnsanların önünde beni açıkça kabul eden herkesi, ben de göklerde olan babamın önünde açıkça kabul edeceğim. İnsanların önünde beni inkâr edeni, ben de göklerde olan babamın önünde inkâr edeceğim.”859 Hâlbuki daha önce ilâhî bir pâye verdiği Petrus’un tutuklandığı gece, kendisini inkâr edeceğini ona: “Bu gece horoz ötmeden önce sen beni üç kere inkâr edeceksin”860 diyerek haber vermişti. Buna göre Hz. İsa, bir yandan, kendisini inkâr edenleri, kendisinin de inkâr edeceğini söylerken, öbür yandan Petrus’a, “sen beni bu gece üç kere inkâr edeceksin” diyerek ona hitap etmektedir. İncillerin beyanına göre, gerçekten tutuklama gecesinde Petrus, Hz. İsa’yı üç kere inkâr etmiştir. Petrus Hz. İsa’yı inkâr ettiğine göre, Hz. İsa’nın da göklerdeki babasının önünde Petrus’u inkâr etmesi gerekmektedir. Mademki Hz. İsa “Beni inkâr edeni ben de inkâr edeceğim” demiştir ve Petrus da onu insanların önünde inkâr etmiştir. Öyleyse onun da Petrus’u inkâr etmesi kaçınılmazdır. Hâlbuki İncillerde geçen diğer pasajlara göre Hz. İsa, Petrus’un kendisini üç kere inkâr etmesine karşılık, bırakın onu inkâr etmeyi, kendisine pâyelerin en büyüğünü vererek onu kendi yerine vekil bırakmaktadır.
İncillere göre Hz. İsa, tutuklanıp çarmıha gerildikten sonra yeniden dirilerek havarilerine görünmüş ve bu sırada Petrus’a, “Kuzularımı otlat”861 diyerek onu kendi yerine vekil bıraktığını açıklamıştır. Netice olarak “Beni inkâr edeni ben de inkâr edeceğim” diyen Hz. İsa, bu dediğinin aksine kendisini inkâr eden Petrus’u inkâr etmemiş oluyor.
Muharref İncillerde Petrus’un inkârıyla ilgili olarak bu belirttiğimizin dışında başka çelişkiler de vardır. Matta’ya göre, “Sen İsa ile birlikte değil miydin?” diye soru soranların birincisi bir hizmetçi kız, ikincisi başka bir hizmetçi kız, üçüncü olarak bu soruyu soran ise orada oturmakta olan bir grup insandır.862 Bu İncile göre üçüncü sorunun sorulmasından ve Petrus’un üçüncü inkârından sonra horoz bir kere ötmüştür. Markos İncili, diğer İncillerden farklı olarak, tutuklama gecesinde Hz. İsa’nın Petrus’a: “Bu gece horoz iki kere ötmeden önce sen beni üç kere inkâr edeceksin”863 dediğini nakletmektedir. Diğer İncillerde horoz bir kere öterken Markos İncilinde iki kere ötmektedir. Markos İnciline göre, Petrus’a “Sen İsa ile birlikte değil miydin?” diye soru soran birinci şahıs, hizmetçi kızdır. Aynı soruyu ikinci olarak soran şahıs yine aynı kızdır. Soruyu üçüncü olarak soran, o sırada orada oturan gruptur. Bu İncile göre birinci inkârından sonra horoz birinci kere ötmüş, ikinci ve üçüncü inkârdan sonra ikinci olarak ötmüştür.864 Luka’ya göre Petrus’a soruyu soran birinci kişi hizmetçi kızdır. İkinci olarak soran ise “başka biri”dir. Bu “başka biri”nin erkek mi, kadın mı, hizmetçi mi, yoksa başka bir meslek sahibi mi olduğu Luka İncilinde açıklanmamıştır. Luka’da soruyu üçüncü olarak soran, oradaki oturan grup değil, o gruptan biridir.865 Yuhanna İnciline göre soruyu birinci olarak soran, kapıcı kızdır. Bu İncile göre soruyu ikinci olarak soran bir kişi değil, birkaç kişidir. Soruyu üçüncü olarak soran, diğer İncillerin
859] Matta, 10/32-33
860] Matta, 26/34; Markos, 14/30; Luka, 22/34; Yuhanna, 13/38
861] Yuhanna, 21/15, s. 118
862] Matta, 26/69-75, s. 31-32
863] Markos, 14/30, s. 52
864] Markos, 14/66-72, s. 53
865] Luka, 22/56-60, s. 87
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aksine bir grup değil, başkâhinin kölelerinden biridir. 866
Şimdi sormak gerekiyor: Petrus’un bu üç inkârı sırasında horoz bir kere mi, yoksa iki kere mi öttü? Petrus’a soruyu birinci olarak soranın, hizmetçi kız olduğunda dört İncilde ittifak sağlanabilmiş, ama ikinci ve üçüncü olarak soruyu soran, başka bir hizmetçi kız mı, yoksa birinci olarak soruyu soran aynı hizmetçi kız mı? Soruyu soran bir kişi mi, yoksa birden fazla kişiler mi? Soruyu üçüncü olarak soranlar orada oturan bir grup insan mı, yoksa o gruptan biri mi, yahut başkâhinin kölesi mi? Bir olay hakkında bu kadar farklı ve çelişkili bilgi veren bu İncillere nasıl güvenilebilir, bunların İlâhî vahiy ürünü olarak havariler tarafından hatasız olarak yazıldıkları nasıl kabul edilebilir?
Hz. İsa’nın “İnsanoğlu” ve “Allah’ın Oğlu” Olarak Anılması Konusundaki Çelişkiler:
Sinoptik İncillerde zaman zaman Hz. İsa’nın, kendisinden, âdeta ulûhiyetini yalanlarcasına “İnsanoğlu” diye bahsettiğine şâhit olmaktayız. Hz. İsa için "insanoğlu" deyimi, 4 İncilde toplam olarak 70 defadan fazla kullanılır. "İnsanoğlu" deyimi için örnek olarak bkz. Matta, 12/39, s. 13; Markos, 14/41, s. 52; Luka, 6/22, s. 64; Yuhanna, 9/35, s. 104. Fakat bu İncillerin diğer bazı yerlerinde “Allah’ın oğlu” tâbirinin geçtiğini de görmekteyiz.867 Bir insan, hem Allah’ın oğlu, hem de insanoğlu olabilir mi? İnsanoğlunun Allah’ın oğlu olması mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Eğer mümkündür dersek, insan = Allah olması gerekir; bu ise imkânsızdır. Çünkü Allah yaratıcı, insan ise yaratılandır. Elbette yaratılan, yaratıcı olamaz. İncillerde bu iki ifâdenin (Allah’ın oğlu ve insanoğlu), Hz. İsa için kullanılması açık bir çelişkidir. Hz. İsa, ya insanoğludur veya Allah’ın oğludur. O, hem Allah’ın oğlu, hem de insanoğlu olamaz. Fakat İncillere göre olamaz diye bir kural yoktur ve her şey mümkündür.
Hz. İsa’nın ilâhlığının İncillerdeki delillerle çürütülmesi konusunda müstakil bir eser yazan İmam Gazâlî, bu konuda şunları söylemektedir: “İki ilmî esas vardır.
1) Eğer delillerin zâhirdeki mânâları akla uygun ise, bu deliller zâhirlerine terkedilir. Eğer delillerin zâhirleri akla aykırı ise, bunlar te’vil edilir ve bunlarla zâhirî mânâlarının murâd edilmediği, mecâzî mânâlarının kast edildiği anlaşılır.
2) Eğer deliller birbirlerine aykırı hükümler ihtivâ eder ve iki delil birbiri ile teâruz ederse (çelişirse), bunlardan biri, bir şeyin isbâtına, diğeri ise nefyine delâlet ederse, bu delilleri birbirleri ile çelişkili halde bırakamayız. Aksi halde iki zıddı bir arada toplama durumuna düşeriz; bu ise muhaldir/imkânsızdır. Bu noktada İncilleri ele aldığımız zaman, bir yandan Hz. İsa’nın ilâhlığına delâlet eden, öbür yandan onun insanlığını ifade eden pek çok söz buluruz. Meselâ: “Ben ve Allah biriz”, “Beni gören babayı görür. Ben babadayım, baba da bendedir” gibi sözler, onun ilâhlığına delâlet eden sözlerdir. Yuhanna İncilinde geçen bu sözlerin aksine, yine aynı Yuhanna İncilinde tamamıyla Hz. İsa’nın insanlığına delâlet eden şu sözler vardır: “Ey kutsal baba! Bana verdiğin kutsal isimle onları koru. Onlar seninle bir olsunlar diye. Tıpkı benim olduğum gibi.”868 İmam Gazâlî’nin
866] Yuhanna, 18/17-27, s. 114
867] Matta, 16/16; Markos, 13/26-27; Luka, 9/20; Yuhanna, 1/14
868] Ebû Hamid el-Gazzâlî, er-Reddu’l-Cemîl li İlâhiyyeti İsa bi Sarîh-i İncîl, Kahire, 1986, s. 100-
İNCİL
- 231 -
tesbit ettiği gibi, Hz. İsa’nın ilâhlığına delâlet eden sözlerin zâhirî mânâları özürlüdür, bunların mecâzî mânâlarına mürâcaat etmek gerekir. İncillerde Hz. İsa’nın hem insanlığına, hem de ilâhlığına delâlet eden sözler bulunduğuna göre, burada birbirine zıt iki hüküm ortaya çıkmaktadır. Bu birbirine zıt iki hükmü birlikte kabul etmek mümkün değildir. Birinin hakiki mânâsını alıp diğerini te’vil etmek gerekir. İnsan sûretinde olan birinin ilâhlığı aklen mümkün olmadığına göre, “insanoğlu” tâbirinin zâhirî anlamını alıp “Allah’ın oğlu” tâbirini te’vil etmek gerekir. İncillerde geçen “Allah’ın oğlu” deyimi ile gerçekten Allah’ın oğlunun kast edilmediği, bu ifade ile mecâzen, Allah’ın biricik sevgili kulunun kast edildiği ortaya çıkmaktadır.
Hıristiyanlar, İncillerde geçen “Allah’ın oğlu” tâbiri ile Allah’ın, Hz. İsa’nın bedenine girerek oraya yerleştiğini ve İsa’nın vücudunda insanlara tecellî ederek göründüğünü, dolayısıyla Hz. İsa’nın ilâhlaştığını iddia etmektedir. Aslında İncillerde Hz. İsa için söylenen “Allah’ın oğlu”, “babanın oğlu” tâbirleri sadece Hz. İsa için değil; havariler için, hatta Hz. İsa’ya inanan bütün hıristiyanlar için de kullanılmaktadır. Meselâ: “Düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin. Öyle ki göklerde olan babanızın oğulları olasınız”869 Demek ki babanın oğlu, Allah’ın oğlu olmak İncillere göre bile, sadece Hz. İsa’ya âit bir imtiyaz değildir; iman eden herkes Allah’ın oğlu olmaktadır. Bu tâbir, daha açık ve daha net bir şekilde Yuhanna İncilinde şöyle açıklanmaktadır: “(Yahya) Kendi yurduna geldi, ama halkı onu kabul etmedi. Ancak, kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine ‘Allah’ın oğlu’ olmak hakkını verdi. Onlar ne kandan, ne bedenin isteğinden, ne de insanın isteğinden doğdular; tersine, Allah’tan doğdular.”870 Yuhanna’nın bu beyanına göre Allah’ın oğlu olmak, sadece Hz. İsa ve ona iman edenlere mahsus değildir. Bu sıfat, Hz. İsa’dan önce gelen Hz. Yahya’ya ve ona iman edenlere de nisbet edilmektedir. Hz. Yahya’nın dâvetine inananlar, Allah’ın oğulları olarak, kandan, bedenden değil; bizzat Allah’tan doğmuşlardır, onlar Allah’ın oğullarıdır. Yuhanna’nın mantığına göre Hz. İsa, havariler, Hz. İsa’ya inanan bütün hıristiyanlar, hatta Hz. Yahya ve onun öğrencileri “Allah’ın oğulları” olduklarına göre, bunların hepsi birer ilâh olmaktadırlar. Allah’ın oğlu tâbiri ile kast edilen, gerçek bir baba-oğul ilişkisi değil; aksine baba ile oğul arasında mevcut olan münâsebete benzer bir sevgi ve muhabbet bağı olduğu şeklinde anlaşılmalıdır. Böyle anlamayan ve Allah’a oğul isnâd edenler, hak dinin en temel esası olan tevhidi terketmiş olup bu inançlarıyla apaçık küfre ve şirke düşmektedir 871
Hz. İsa’nın Tutuklanma Gecesinde Meydana Gelen Olaylarla İlgili Olarak Görülen Çelişkiler:
Dört İncil, Hz. İsa'nın tutuklanma gecesinde meydana gelen olayları çok geniş bir şekilde anlatmasına rağmen, bu anlatımda büyük farklılıklar ve çelişkiler vardır. İnciller, Hz. İsa'nın tutuklandığı gece Yehuda tarafından ele verilişini farklı farklı anlatmaktadır. Hz. İsa'nın o gece havarileriyle konuşmasını ve vaazını Sinoptik İnciller çok kısa bir biçimde verdikleri halde, Yuhanna İncilinde bu konuşma ve vaaz dört bölüm halinde çok geniş biçimde veriliyor. Yuhanna'ya göre Hz. İsa'nın tutuklandığı yer, Kidron vâdisinin ötesinde bir bahçedir. Kidron 105
869] Matta, 5/44-45, s. 5
870] Yuhanna, 1/11-13, s. 92
871] 5/Mâide, 17, 72, 73; 9/Tevbe, 31
- 232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vâdisi ismi, diğer İncillerde geçmez. Yuhanna'ya göre Hz. İsa'yı tutuklamaya gelen Yehuda'nın yanında bir bölük asker vardı. Hz. İsa, gelenlere kimi aradıklarını sorunca onlar: "Nasıra'lı İsa'yı" cevabını vermişler, İsa da onlara "İsa benim" cevabını vermiştir. Bu cevabı alan askerler, geri çekilip korkudan yere düşmüşlerdir. Diğer İncillerde bu yere düşme olayı yoktur. Bu sırada Petrus, üstünde taşıdığı kılıcı çekerek baş kâhinin kölesinin kulağını kesmiştir. Ancak, Hz. İsa Petrus'a müdâhale ederek, "Kılıcını kınına koy" demiş ve ona engel olmuştur.872 Matta ve Markos İncillerine göre Hz. İsa, Getsemani bahçesinde tutuklanmıştır. Bu İncillere göre Hz. İsa, öğrencileri ile beraber Fısıh Yemeğinden sonra Getsemani bahçesine gitmiş ve orada tutuklanmıştır. Luka İncilinde Kidron vâdisi olmadığı gibi, Getsemani bahçesi de yoktur. Matta ve Markos'a göre İsa'yı tutuklamaya gelen kalabalık onu tanımamaktadır, onları getiren Yehuda, Hz. İsa'yı onlara tanıtmak için onlarla gizli bir anlaşma yapmıştır. Yehuda onlara, "kimi öpersem İsa odur, hemen onu tutuklayın" diye tenbih etmiştir. Olay da aynen bu şekilde cereyan etmiş, Yehuda, hemen İsa'ya sarılarak gelenlerin onu tanımalarını sağlamıştır. Bu olay Yuhanna'da hiç yoktur. Hz. İsa'nın tutuklandığı sırada onun öğrencilerinden, kılıcını çekip askerlere saldıran kişinin adı Yuhanna'da Petrus olarak geçer, diğer üç İncil'de isim verilmez. Hz. İsa, Dört İncile göre de tutuklandığı sırada kendi adamlarının gelenlere karşı kılıç kullanmasına mâni olmuştur. Ancak bu hususta Luka İncilinde diğer İncillerde bulunmayan bir haber mevcuttur. Bu İncile göre Hz. İsa, kulağı kesilen kölenin kulağına dokunmak sûretiyle onu tedavi etmiştir. 873
Fısıh Yemeğinden sonra tutuklanacağını havarilerine haber veren Hz. İsa, diğer İncillere göre kendi tutuklanışını engellemek üzere hiçbir şey yapmamış, askerlere karşı hiç direnmemiştir. Ama Luka İnciline göre, tutuklanacağını bilen İsa, tutuklanmasını engellemek ve tutuklamaya gelenlere karşı direnmek için bazı tedbirler almıştır. Tutuklanacağını öğrencilerine haber verdiği konuşmasının sonunda o, öğrencilerine şöyle tâlimat vermiştir: "Şimdi kesesi olan onu yanına alsın, torbası olan onu da yanına alsın, kılıcı olmayan, abasını satıp bir kılıç alsın... Rab işte burada iki kılıç var dediler. O da onlara, 'yeter' dedi."874 Luka'daki bu ifâdeye göre, Hz. İsa havarilere, kendisini korumaları için abalarını satıp kılıç almalarını emretmiştir. Nitekim kılıçlı öğrencilerden biri, tutuklamaya gelenlerden birine saldırarak onun kulağını kesmiştir. Mademki Hz. İsa, havarilerine kendisini kılıçla korumalarını emretmiştir, öyleyse neden kendisini korumak üzere kılıçlarına davranan bu öğrencilerine engel olmuştur? Öğrencilerine "Abalarınızı satıp kılıç alın ve beni koruyun" dediği halde, niçin kulağı kesilen adamın kulağını tedavi etmiştir?
Diğer üç İncile göre Hz. İsa'yı tutuklamaya gelenler, Ferisîlerin ve baş kâhinlerin adamlarıdır; gelenlerin arasında Ferisîler ve baş kâhinler yoktur. Ama Luka İnciline göre tutuklamaya gelenlerin arasında, baş kâhinler, mâbedin koruyucularının komutanları ve ihtiyarlar vardı. Bu noktada da Luka İncili diğer üç İncil ile çelişkiye düşmektedir. Luka İncilinde görülen başka bir tenâkuz da Hz. İsa'yı tutuklamaya gelenlerin bizzat Ferisîler ve komutanlar olmalarına karşılık, bunların Hz. İsa'yı tanımadıkları, bu yüzden Yehuda'nın öptüğü kişinin Hz.
872] Yuhanna, 18/1-11, s. 113-114
873] Matta, 26/47-54; Markos, 14/43-47; Luka, 22/47-51
874] Luka, 22/36-38, s. 87
İNCİL
- 233 -
İsa olduğunu anlamaları konusudur. Çünkü Hz. İsa, mâbedde vaaz etmekte ve sürekli Ferisîlerle münâkaşa etmekteydi. Bu yüzden Ferisîlerin, mâbedin koruyucularının ve komutanların onu tanımamaları imkânsızdı. Bu yüzden Yehuda'nın, onlara Hz. İsa'nın yerini gösterdikten sonra, onu öpmek sûretiyle onlara tanıtmasına ihtiyaçları yoktu.
Hz. İsa nerede tutuklandı, Getsemani Bahçesinde mi, Zeytin Dağında mı, yoksa Kidron Vâdisinin ötesinde bir bahçede mi? Onu tutuklamaya gelenler, Hz. İsa'yı karşılarında görüp onun İsa olduğunu anlayınca dehşete kapılarak geri çekilmiş ve yüzüstü yere düşmüşler mi, yoksa böyle bir olay meydana gelmeyip Yehuda, Hz. İsa'yı öpmek sûretiyle tutuklamaya gelenlere onu bu sûrette mi tanıtmıştır? Baş kâhinin kölesinin kulağını koparan kim, Petrus mu, yoksa başka bir öğrenci mi? Tutuklama gecesinde tutuklamaya gelenlere karşı koymak ve Hz. İsa'nın tutuklanmasına engel olmak için havariler abalarını satıp kılıç aldılar mı, almadılar mı? Eğer Hz. İsa onlara kılıç almalarını söylememişse niçin o anda orada kılıç bulundurmuşlardır? Eğer kılıç almalarını onlara emretmişse, o zaman oraya gelenlere kılıçla karşı koydukları sırada öğrencilerine Hz. İsa niçin engel olmuştur? Kulağı kesilen kölenin kulağını Hz. İsa, tedavi etmiş mi, yoksa etmemiş mi? Bütün bu sorular, "İncillerimiz vahiy ürünüdür ve bunlar hatasız olarak yazılmışlardır" diyen kimseler tarafından cevaplanması gereken sorulardır.
Hz. İsa’nın Muhakeme Edilmesi, Çarmıha Gerilmesi ve Yeniden Dirilmesiyle İlgili Çelişkiler:
Hz. İsa'nın tutuklanmasından sonra muhakeme edilişi, çarmıha gerilişi, mezara konuşu, mezardan kıyam ederek dirilişi, öğrencilerine görünüşü ve semâya çıkışı konularında muharref İncillerde yüzlerce farklı ve çelişkili bilgi vardır. Bunları maddeler halinde açıklamak mümkündür. Önce, tutuklamanın hemen arkasında cereyan eden olayların İncillerde verilişindeki farklılıkları ve çelişkileri şu şekilde tesbit edebiliriz:
1- Matta ve Markos İncillerine göre Hz. İsa'nın tutuklanmasından sonra, talebeleri oradan kaçmışlardır. Luka İncilinde bu konuda bir açıklık yoktur. Fakat Markos İncili, İsa tutuklandıktan sonra bir gencin onun arkasından gittiğini, onu yakalamak istediklerinde üzerindeki elbiseyi bırakarak Hz. İsa'nın peşinden koştuğunu ifade etmektedir. Diğer İncillerde bu gençten bahsedilmemektedir. 875
2- Hz. İsa tutuklandıktan sonra yapılan mahkeme, Matta, Markos ve Yuhanna'ya göre aynı gece yahûdi meclisinin önünde cereyan etmiştir. Luka'ya göre Hz. İsa, aynı gece değil; ertesi gün muhakeme edilmiştir. 876
3- Yuhanna'ya göre Hz. İsa, kâhinlerin reislerinin sorularına cevap vermediği için reisin hizmetçisi tarafından dövülmüştür.877 Ancak diğer İncillerde bu konuda hiçbir bilgi yoktur.
4- Matta İnciline göre Hz. İsa'yı muhakeme eden Romalı hâkim Pilatus'un karısı, rüyasında Hz. İsa'nın beraat ettiğini görmüş, bu yüzden onun beraat ettirilmesini kocasından istemiştir.878 Diğer İnciller, bu olaydan bahsetmezler.
875] Matta, 26/56; Markos, 14/50-52
876] Matta, 26/57; Markos, 14/53; Luka, 22/66; Yuhanna, 18/19
877] Yuhanna, 18/22
878] Matta, 27/19
- 234 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5- Luka'ya göre hâkim Pilatus, Hz. İsa'yı muhakeme edilmek üzere Galile (Celile) hâkimi Herodos'a göndermiştir. 879 Diğer İncillerde bu konuda herhangi bir bilgi yoktur.
6- Matta'ya göre Pilatus, Hz. İsa'nın beraat etmesi gerektiği kanaatine vardıktan sonra, ellerini su ile yıkamış ve "ben bu iyi insanın kanından berîyim"880 demiştir. Diğer İnciller bu konuda bilgi vermemektedir.
7- Matta'ya göre Pilatus, Hz. İsa'yı serbest bırakmaya karar verip bunu yahûdilere açıkladığı zaman yahûdiler, "Onun kanı bize ve çocuklarımıza borç olsun"881 demişlerdir. Bu husus diğer İncillerde bu şekilde yer almamaktadır.
Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi ile ilgili olarak İncillerde yer alan haberlerde başlıca şu farklılıkları ve çelişkileri tesbit etmekteyiz:
1- Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği ağacı, çarmıha gerildiği yere, Yuhanna'ya göre bizzat Hz. İsa taşımış, Sinoptik İncillere göre ise Kirene'li Simun taşımıştır. 882
2- Çarmıha gerilmeden önce askerler, Hz. İsa'ya içmesi için Markos'a göre acı karışık şarap verdiler. Matta'ya göre ise, ekşimiş sirke verdiler.883 İsa'ya verilen içecek şarap mı, yoksa sirke mi? İki İncil farklı farklı bilgi vermektedir. Diğer iki İncil ise bu konuda hiçbir bilgi vermiyor.
3- Hz. İsa, çarmıhta can çekişirken, Yuhanna İnciline göre "susadım" demiştir.884 Diğer İncillerde bu ifâde yoktur.
4- Muharref İncillere göre Hz. İsa, iki yanında birer hırsız bulunduğu halde çarmıha gerilmişti. Markos'a göre onunla beraber çarmıha gerilen iki hırsız, Hz. İsa'yı korkutuyorlardı. Luka'ya göre bu iki hırsızdan biri onu korkutuyordu, diğeri ise Hz. İsa'ya acıyordu. 885
5- Markos'a göre Hz. İsa, saat üçte çarmıha gerilmiştir. Yuhanna'ya göre ise saat altıdan sonra çarmıha gerilmiştir. 886
6- Luka'ya göre, Hz. İsa çarmıhta iken "Ya rab onları affet, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar"887 demiştir. Diğer İncillerde bu bilgi mevcut değildir.
7- Hz. İsa, çarmıha gerildiği sırada, Matta ve Markos'a göre "Allah'ım, Allah'ım! Niye beni terkettin"888 demiştir. Bu ifâde diğer iki İncilde mevcut değildir.
8- Haça gerilince asılan yaftada ne yazıyordu? “Ve: YAHUDİLERİN KRALI İSA BUDUR, diye başı üzerine cürüm yaftası koydular.”889 “Onun üzerinde suç
879] Luka, 23/7-11
880] Matta, 27/34
881] Matta, 27/25
882] Matta, 27/32; Markos, 15/21; Luka, 23/26; Yuhanna, 19/17
883] Matta, 27/36; Markos, 15/23
884] Yuhanna, 19/28
885] Markos, 15/32; Luka, 23/39
886] Markos, 15/25; Yuhanna, 19/14
887] Luka, 23/34
888] Matta, 27/46; Markos, 15/34
889] Matta, 27/37, s. 33
İNCİL
- 235 -
yaftası: YAHUDİLERİN KRALI, diye yazılmıştı.”890 “Onun üstünde de şu yazı vardı: YAHUDİLERİN KRALI BUDUR”.891 “Pilatus bir yafta yazıp onu haç üzerine koydu: NÂSIRALI İSA, YAHUDİLERİN KRALI, yazılı idi.” 892
9- Hz. İsa, çarmıha gerildiği sırada, Yuhanna'ya göre onun yanında başta annesi Meryem olmak üzere, Mecdelli Meryem, diğer Meryem ve bir öğrenci bulunuyordu. Diğer İncillerin anlattığına göre, o çarmıha gerilirken kadınlar da, talebeleri de onun yakınında değildiler, onlar uzaktan olayı seyrediyorlardı. 893
10- Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra Matta'ya göre büyük mûcizeler olmuştur. Markos'a göre ise bu mûcizelerden sadece bir mûcize cereyan etmiştir. Bu da heykelin perdesinin yırtılması olayıdır. Luka'ya göre, daha Hz. İsa ölmeden önce güneş kararmış ve heykelin perdesi yırtılmıştır. 894
Hz. İsa'nın kabre konulmasıyla ilgili olarak İncillerdeki farklılıklar ve çelişkiler kısaca şunlardır:
1- Çarmıhtan ölü olarak indirilen Hz. İsa'yı, Yuhanna'ya göre, Yusuf ve Nikodim isimli iki kişi defnetmiştir. Sinoptik İncillere göre sadece Yusuf defnetmiştir. 895
2- Yusuf ve Nikodim, Hz. İsa'nın kefenine Yuhanna'ya göre hoş kokular sürmüşlerdir. Diğer İncillerde bu konuda herhangi bir bilgi yoktur. 896
3- Sinoptik İncillerde Hz. İsa'nın defnedilmesi olayına kadınların şâhit oldukları yazılı olmasına rağmen, Yuhanna İncilinde bu konuda bilgi mevcut değildir. 897
Hz. İsa'nın yeniden dirilerek mezarını terketmesi olayı Matta, bap 28, Markos, bap 16, Luka bap 24, Yuhanna bap 20-21'de anlatılmaktadır. Adı geçen İncillerin bu baplarında anlatılan olayda şu noktalarda farklılıklar görülmektedir:
1- Hz. İsa'nın kabre konulmasından sonra onun kabrini ilk ziyaret edenler, Matta'ya göre Mecdelli Meryem, Salome ve Yakub'un annesi Meryem'dir. Luka'ya göre mezarı ilk ziyarete gidenler bir grup erkek ve kadındır. Bu İncilde şahıs ismi verilmemektedir. Yuhanna İnciline göre kabri ilk ziyaret eden sadece Mecdelli Meryem'dir; o, gördüklerini bilâhere diğerlerine haber vermiştir.
2- Hz. İsa'nın kabrini ziyarete gidenler, kabirde ilk olarak Matta'ya göre melekleri görmüşlerdir. Markos'a göre kabirde bir genci görmüşlerdir. Luka'ya göre kabirde iki insan görülmüştür. Yuhanna'ya göre ise iki melek görülmüştür.
3- Yeniden dirildikten sonra Hz. İsa'yı ilk gören kişi, Matta'ya göre Mecdelli Meryem, Luka'ya göre Emayus'a giden iki öğrenci, Yuhanna'ya göre yine Mecdelli Meryem'dir.
4- Hz. İsa'nın, yeniden dirilerek zuhur ettiğini havarilere ilk olarak haber
890] Markos, 15/26, s. 54
891] Luka, 23/38, s. 89
892] Yuhanna, 19/19, s. 115
893] Matta, 27/55; Markos, 15/40; Luka, 23/49; Yuhanna, 19/25
894] Matta, 27/51-54; Markos, 15/38; Luka, 23/45
895] Matta, 27/57-61; Yuhanna, 19/39-40
896] Yuhanna, 19/39; Markos, 15/42-47
897] Matta, 27/56-61; Markos, 15/42-47; Luka, 23/50-56; Yuhanna, 19/38-42
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veren kişiler, Matta'ya göre iki Meryem, Markos'a göre Mecdelli Meryem ve iki öğrenci, Luka'ya göre sadece iki öğrenci, Yuhanna'ya göre saedce Mecdelli Meryem'dir.
5- Hz. İsa'nın dirilerek kabirden çıktıktan sonra öğrencilerine göründüğü yer, Matta ve Markos İncillerine göre Galile'dir. Luka'ya göre Hz. İsa öğrencilerine Kudüs'te görünmüştür. Yuhanna'ya göre ise, hem Kudüs'te, hem de Galile'de görünmüştür.
6- Hz. İsa, yeniden dirildikten sonra havarilere ve diğer öğrencilerine Sinoptik İncillere göre sadece bir kere görünmüş, ama Yuhanna'ya göre üç kere görünmüştür.
Hz. İsa'nın ne zaman tutuklandığı, ne zaman muhakeme edilerek çarmıha gerildiği, kabirde ne kadar kaldığı, öğrencilerine ne şekilde göründüğü ve onlara neler söylediği İncillerde farklı farklı anlatılmaktadır. Yuhanna'ya göre Hz. İsa'nın tutuklanması Fısıh gününden önce olmuştur. Sinoptik İncillere göre ise Fısıh yemeği gecesi olmuştur.
Matta İnciline göre Hz. İsa'nın, defnedildikten sonra kabirde üç gün kalacağı ısrarla belirtilmesine karşılık, aynı İncilde ve diğer İncillerde onun, sebt (cumartesi) gününü tâkip eden haftanın ilk gününde (pazar) kabirde görülmediği haber verilmek sûretiyle büyük bir çelişkiye düşülmektedir. Matta'ya göre Fısıh yemeği gecesi cuma günü akşamı Hz. İsa tutuklanmış, cumartesi günü saat üçte haça gerilmiş, pazar sabahı Mecdelli Meryem, tan yeri ağarırken kabrini ziyarete gidince onu kabrinde bulamamıştır.898 Hz. İsa bu durumda nasıl kabirde üç gün kalmış oluyor? Bırakın kabirde üç gün kalmasını, onun kabirde kaldığı süre tam bir gün dahi olmamaktadır. Markos ve Luka, olayı hemen hemen Matta'nın anlattığı şekilde nakletmektedirler. Onlar da tutuklamanın cuma günü akşamı olduğunu, cumartesi günü saat üçte çarmıha gerildiğini ve pazar günü kabirden çıktığını haber vermektedirler. Yuhanna İnciline göre Hz. İsa, cumartesi gecesi defnedilmiştir. 899
Hz. İsa’nın Kudüs’e Giderken Bindiği Hayvanın Mâhiyeti Konusundaki Çelişkiler: Hz. İsa'nın Kudüs'e gidişi dört İncilde farklı şekillerde anlatılmaktadır. Yuhanna, Hz. İsa'nın Kudüs'e gidişi sırasında herhangi bir hayvana binip binmediği konusunda bir açıklama yapmaz. Markos ve Luka İncilleri, Kudüs'e gitmek isteyen Hz. İsa'nın, iki öğrencisini karşıdaki köye gönderip oradan getirttiği sıpaya bindiğini, yani onun sıpa üstünde Kudüs'e girdiğini yazarlar. Matta İnciline göre ise, karşılıklı köye giden öğrenciler, oradan dişi bir eşek ile yanındaki sıpayı Hz. İsa'ya getirmişler ve Hz. İsa, sıpaya değil; eşeğe binerek Kudüs'e gitmiştir. 900
Hz. İsa Kudüs'e yaya mı, yoksa hayvan üstünde mi gitti? Hayvan sırtında gitti ise bindiği hayvan dişi eşek mi, yoksa eşeğin sıpası mı? İnciller arasında bu konularda da bir ittifak sözkonusu değildir.
Lânetlenen İncir Ağacı Konusunda Görülen Çelişkiler: Sinoptik İncillerden Matta ve Markos'ta haber verilen, İncir ağacının, Hz. İsa'nın lânetlemesinden
898] Matta, 12/38-40; 26/17-75; 27/1-55; 28/1-11
899] Yuhanna, 19/31
900] Matta, 21/1-7; Markos, 11/1-11; Luka, 19/28-40; Yuhanna, 12/12-19
İNCİL
- 237 -
sonra kuruması olayı, bu iki İncilde birbirinden farklı şekilde anlatılmaktadır. Matta'ya göre sabah erkenden kente dönen Hz. İsa, yürürken yolun kenarındaki bir İncir ağacını görmüş, onda incir var zannederek ağacın yanına gitmiş ve ağaçta incir olup olmadığını kontrol etmiştir. Onda meyve olmadığını görünce canı sıkılarak ağaca, "Sonsuza dek artık meyve vermeyesin" demiş ve bu sözü söyler söylemez ağaç kurumuştur. Markos ise olayı Matta'dan daha farklı anlatmaktadır. Markos'a göre Beytanya'dan çıkan Hz. İsa, yolda giderken uzaktan yaprakları yeşil bir incir ağacı görmüş, kendisi çok acıktığından meyve bulmak umudu ile ağacın yanına gitmiştir. Ancak meyve mevsimi olmadığı için ağaçta yapraktan başka bir şey bulamayınca "Artık senden hiç kimse bir daha meyve yemesin" diye ağacı lânetlemiştir. Markos'a göre bu sözün arkasından ağaç hemen kurumamıştır. Hz. İsa ve öğrencileri ertesi günü kentten geri dönerlerken aynı incir ağacının yanından geçmişler, o sırada ağacın kuruduğunu görmüşlerdir. 901
Hz. İsa'nın lânetlediği bu ağaç, yolun hemen kenarında mıydı, yoksa uzakta mıydı? Ağaç, Hz. İsa beddua ettiği gibi hemen mi kurudu, yoksa ertesi gün mü kuruduğu görüldü? Olayı nakleden iki İncil bu noktalarda çelişkiye düşmektedir.
Her iki ibâre arasında mevcut olan ihtilâfın dışında daha başka önemli bir husus vardır. O da şudur: İsa (a.s.), sahibinin izni olmadan ağaçtan incir yemezdi. Buna hakkı yoktu. Ağaca beddua ederek ağaç sahibini zarara sokması da mümkün değildir. Hele, mevsimi olmadığı için meyvesi bulunmayan ağaca kızması akıl kârı değildir. Hâlbuki onun peygamberliğine ve mûcizelerine uygun düşen davranış, ağaç için duâ ederek ağaçtan meyve yeşertmesi ve sahibinin izniyle de yemesiydi. Böylece ağaç sahibine de yararı dokunurdu. İncillerdeki bu ibâreler aynı zamanda, onun Rab olmadığını da isbat ediyor. Eğer İsa Rab olsa idi, mevsimi gelmeden bir ağacın meyve vermeyeceğini bilirdi ve ağaca kızmazdı."
Hz. İsa’nın Kendi Nefsi İçin Şehâdeti Konusunda Çelişkiler: Hz. İsa'nın kendi nefsi hakkındaki şehâdeti konusunda Yuhanna İncilinde açık çelişki vardır. Yuhanna İncilinin beşinci bâbında Hz. İsa'nın şöyle söylediği nakledilmektedir: "Ben kendiliğimden bir şey yapamam... Eğer ben kendim için şehâdet edersem bu şehâdetim doğru değildir."902 Aynı Yuhanna İncilinin bu defa yedinci bâbında Hz. İsa'nın, "Ben kendim için şehâdet ediyorsam da şehâdetim doğrudur"903 “Kendi için şehadet eden benim.”904 dediği ifâde edilmektedir. Bir şehâdet aynı anda nasıl hem doğru, hem de yanlış oluyor, hem hak, hem de bâtıl olabiliyor?
Hz. Yahya ile ilgili çelişkiler: Muharref İncillerin Hz. Yahya ile ilgili olarak verdikleri haberler çoğunlukla birbirleriyle çelişkilidir. Bu çelişkilerin başında Yahya'nın, İlya olup olmadığı hususunda verilen bilgilerdeki farklılıklardır. Matta İncilinde Yahya'nın İlya olduğu belirtilirken, Yuhanna İncilinde ise tam tersi söylenerek Yahya'nın İlya olmadığı ifade edilmektedir. "İsa, 'İlya gerçekten gelecek ve her şeyi yeniden düzene koyacak' diye cevap verdi. 'Size şunu söyleyeyim. İlya zaten gelmişti, ama onu tanımadılar, ona yapmadıklarını bırakmadılar... O zaman öğrenciler İsa'nın kendilerine vaftizci Yahya'dan söz ettiğini anladılar.905
901] Matta, 21/20-22; Markos, 11/22
902] Yuhanna, 5/30-31, s. 97
903] Yuhanna, 8/14, s. 102
904] Yuhanna, 8/18, s. 102
905] Matta, 17/11-13; 11/12-15
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Matta İncilindeki bu ifadeden, Yahya'nın İlya olduğu açıkça anlaşılıyor. Bir de Yuhanna'nın yazdıklarına bakalım: "Yahudiler Yahya'ya, 'sen kimsin?' diye sormak üzere Kudüs'ten kâhinlerle Levilileri gönderdikleri zaman, Yahya'nın tanıklığı şöyle oldu: 'Ben peygamber değilim' diye açıkça konuştu. Onlar kendisine, 'Öyleyse sen kimsin? İlya mısın?' diye sordular. O da: 'Değilim' dedi. 'Sen peygamber misin?' sorusuna da: 'hayır' cevabını verdi."906 Görüldüğü gibi, Yuhanna'ya bizzat Yahya'nın kendisi, kendisinin İlya olmadığını söylüyor. Yahya İlya mı, değil mi? Hangi İncile inanalım ve nasıl karar verelim?
İncillerde Yahya ile ilgili olarak geçen çelişkili haberlerden bir diğeri de, onun Hz. İsa'yı baştan beri tanıyıp tanımadığı konusunda verilen haberlerdir. Yuhanna'ya göre Hz. Yahya, Hz. İsa'yı vaftiz ettiği günden itibaren tanımakta ve onun mesih olduğunu bilmektedir. Çünkü o, ruhun gökten Hz. İsa'nın üzerine bir güvercin biçiminde indiğini görmüş ve onun "Tanrı'nın oğlu" olduğuna o andan itibaren tanıklık etmiştir. Yuhanna İnciline göre Hz. Yahya şöyle söylemiştir: "Ben su ile vaftiz ediyorum, ama aranızda biri duruyor. Benden sonra gelen odur. Ben onun çarığının bağını bile çözmeye lâyık değilim... Yahya ertesi gün İsa'nın kendisine doğru geldiğini görünce şöyle dedi: İşte dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı'nın kuzusu... Benden sonra biri geliyor, o benden üstündür, çünkü o, benden önce vardı, dediğim kişi işte budur."907 Yuhanna'da geçen bu ifadelere göre Yahya (a.s.), ilk gördüğü andan itibaren Hz. İsa'nın "Tanrı'nın oğlu" olduğunu bilmektedir. Diğer İncillerde ise bunun tersine, Hz. Yahya'nın, Hz. İsa'yı iyice tanımadığı, onun Mesih olup olmadığı konusunda tereddütlerinin bulunduğu, hatta bu tereddüdü gidermek için öğrencilerini Hz. İsa'nın bulunduğu yere gönderip işi tahkik ettirdiği haber verilmektedir. Luka ve Matta bu konuda şu bilgiyi veriyorlar: "Yahya'nın öğrencileri bütün bu olup bitenleri kendisine bildirdiler. Öğrencilerden ikisini yanına çağıran Hz. Yahya, 'Gelecek olan sen misin, yoksa başkasını mı bekleyelim?' diye sormaları için onları rabbe gönderdi."908 Luka ve Matta'da verilen bu bilgiye göre Hz. Yahya, Hz. İsa'nın kim olduğunu tam bilmemektedir ve onun gelecek olan Mesih olduğundan emin değildir. Bu yüzden kendisine "Sen Mesih misin, değil misin?" diye sordurmaktadır. Hâlbuki Yuhanna İncilinde, Yahya'nın, Hz. İsa'yı daha vaftiz etmeden önce tanıdığı ve onun "Tanrı'nın oğlu" olduğunu bildiği haber verilmektedir.
Yahya konusundaki diğer bir çelişki, Hz. Yahya'nın, Hz. İsa'ya onun kim olduğunu öğrenmek üzere göndermiş olduğu öğrencilerin sayısı konusundaki çelişkidir. Matta'ya göre öğrencilerin sayısı belli değildir. Bu İncil, Hz. Yahya'nın Hz. İsa'ya kaç kişi gönderdiğini rakamla belirtmiyor. Luka İncilinde ise rakam verilmek sûretiyle iki öğrencinin gönderildiği belirtiliyor.
Dans Sahneleri: Hz. Yahya ile ilgili olarak İncillerde geçen çelişkili haberlerden biri de, onun öldürülmesiyle ilgili olarak verilen haberlerdir. Ancak, bu haberlerin çok dikkat çekici bir yanı daha vardır. O da, bu olaya bağlı olarak İncillerde anlatılan dansözün oynatıldığı doğum günü partisidir.
Yahya'nın öldürülmesi Matta ve Markos'ta çok geniş şekilde anlatılırken, Yuhanna İncilinde olaya hiç temas edilmez. Luka İncilinde ise olay çok kısa bir
906] Yuhanna, 1/19-21
907] Yuhanna, 1/26-34
908] Luka, 7/18-19; Matta, 11/2-3
İNCİL
- 239 -
şekilde anlatılır.909 Yahya'nın hapse atılarak öldürülmesini çok geniş bir şekilde veren Matta ve Markos İncillerinin, vermiş oldukları haberlerde birtakım çelişkiler vardır. Matta'ya göre olay şöyle cereyan etmiştir: O sırada Yahudiye'de kral olan Hirodes, kardeşi Filipus'un karısı Hirodiya ile evlenmek istemiş, ancak Yahya "Kutsal yasaya göre kardeşinin karısı ile evlenmen câiz değildir" diye onu ikaz etmiştir. Bu uyarıya çok öfkelenen Hirodes, Yahya'yı öldürtmek istemiş, ancak Yahya'yı çok sevmekte olan halkın tepkisinden korktuğu için onu öldürmemiş, fakat hapse attırmıştır.910 Markos da Yahya'nın tutuklanışının, Matta'nın anlattığı gibi Hirodes'in, kardeşinin karısı Hirodiya ile evlenmesine Yahya'nın karşı çıkışı yüzünden olduğunu söylemektedir. Ancak Matta, Yahya'nın bu karşı çıkışına bizzat Hirodes'in öfkelendiğini ve bu öfkesi yüzünden Yahya'yı hapse attırdığını, Hirodes'in aslında onu öldürtmek istediğini, fakat Yahya'yı seven halktan korktuğu için onu öldürtmediğini söylerken; Markos, Yahya'nın bu itirazına Hirodes'in değil; Hirodiya'nın çok öfkelendiğini söylemektedir. Markos'a göre Hirodes Yahya'yı doğru ve kutsal bir adam olarak tanımakta, bu yüzden ondan korkmakta ve onu korumaktadır. Bu İncile göre Hirodes, zaman zaman Yahya'yı dinlemekte, dinlediği zaman büyük şaşkınlık içinde kalarak onun konuşmalarından zevk almakta idi. Özet olarak söylemek gerekirse, Matta'ya göre Yahya'ya öfkelenip onu tutuklatan Hirodes'tir. Markos'a göre ona öfkelenen ve onu tutuklatan Hirodes değil; Hirodiya'dır. Matta'ya göre Hirodes, Yahya'yı öldürtmek istiyordu, ancak halktan korktuğu için onu öldüremiyordu. Markos'a göre Hirodes, Yahya'yı öldürtmek istemiyordu; aksine onu seviyor ve koruyordu. Yahya'yı öldürmek isteyen Hirodiya idi.
Markos İnciline göre Hirodiya, uzun süre Yahya'yı öldürtmek için fırsat kollamış, sonunda beklediği fırsatı yakalayarak onu öldürtmüştür. Hirodiya, Hirodes'in doğum günü partisinde eline geçen bir fırsatı iyi değerlendirerek onu öldürtmüştür. Hirodes'in onuruna verilen doğum günü partisine sarayın ileri gelenleri, ordu komutanları ve Galile'nin eşrafı dâvetli olarak gelmişlerdi. Partide yemekler yenmiş, içkiler içilmiş, bundan sonra danslı müzikli eğlence faslı başlamıştı. Bu sırada Hirodiya'nın kızı sahneye çıkarak müthiş bir dans gösterisi yapmış, yaptığı bu dans ile herkesi büyülemişti. Dâvetliler onun dansından öylesine memnun kalmışlar ki, onların bu aşırı memnuniyetini gören Hirodes, üvey kızını çağırarak "dile benden ne dilersen" demiş ve ona her istediğini vereceğini vaad etmişti. Bunun üzerine kız, hemen annesine giderek Hirodes'ten ne istemesi gerektiğini ona sormuştur. Annesi Hirodiya, kızına "Yahya'nın başını iste" diye söyleyince, kızı Hirodes'e gelip "Yahya'nın başını isterim" demiş; Hirodes aslında istemediği halde yüksek rütbeli zevatın önünde vermiş olduğu sözden dönemeyerek Yahya'nın başını kestirmiş ve bir tepsi üzerinde onun başını kıza vermiştir. Kız da tepsiyi götürüp annesine vermiştir. 911
Bu olayın Matta ve Markos İncillerinde bu kadar çelişkili olarak anlatılmış olması bir yana, bundan da önemlisi Kitab-ı Mukaddes adı ile anılan bir kitapta böylesine acayip bir sahnenin vahiy mahsülü kutsal sözler olarak nasıl yer alabildiği hususudur. Vahiy ürünü İncillerde bir doğum günü partisi; kanunlar izin vermediği halde kardeşinin karısı ile evlenen bir kişi için parti verilmiş, yenilmiş,
909] Luka, 9/7-9
910] Matta, 14/1-5
911] Markos, 6/14-28; Matta, 14/1-12; Luka, 9/7-9
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içilmiş, sıra dans ve müziğe gelmiş, tam bu sırada onuruna parti verilen adamın üvey kızı, piste çıkarak öyle bir dansözlük gösterisi yapmış ki orada bulunan herkes, kızın bu gösterisi yüzünden üvey babayı tebrik etmiş. İşte vahiy ürünü İncillerden tam vahye uygun(!) manzaralar. Ayrıca, günümüzde de kutlanmakta olan doğum günlerinin kutlanış örneklerine ve kutlanış şekillerine hıristiyanlık öncesi dönemlerde, Roma İmparatorluğu dönemlerinde rast gelmekteyiz. İncillerin verdiği bilgilere göre içkili, danslı, müzikli bu âdet, Hz. İsa'dan önce putperest Romalılar tarafından icrâ edilmekte idi. 912
Yunus’un Alâmeti: “O zaman yazıcılar ve Ferisîlerden bazıları: Muallim, senden bir alâmet görmek isteriz, diye cevap verdiler. İsa da cevap verip onlara dedi: Kötü ve zina işleyici nesil bir alâmet arar; ona Yunus peygamberin alâmetinden başka bir alâmet verilmeyecektir. Çünkü nasıl Yunus üç gün üç gece iri balığın karnında kaldı ise, insanoğlu da üç gün üç gece yerin bağrında öyle kalacaktır.”913 Yunus’un balığın karnında kalması ve öncesi: Yunus 1 ve 2. bölümde anlatılır; sayfa: 874, 875. Özellikle, Yunus, 1/17 ve 2/1: “Ve Yunus, balığın karnından Allah’ı Rabbe dua etti.” 914 Ölü müydü, diri miydi? Diri idi. Tekrar yukarıdaki Matta’ya bakalım: “Çünkü nasıl Yunus... insanoğlu da ... öyle kalacaktır.” Yunus diri idiyse, İsa’nın da kabirde diri kalmış bulunması gerekirdi. Hıristiyanlık 3 gün 3 gece İsa’nın ölü kaldığını iddia eder. Çünkü hıristiyanlık, kendisinin kurtuluşu için İsa’nın ölümünün ince ipine asılı durur.915 Yunus diri, İsa ölü. Yunus’tan tamamen farklı. Fakat İsa; “Yunus gibi” demişti, Yunus’tan farklı dememişti. Farklı olur ve Yunus gibi alâmet göstermezse, aynı olmazsa bizzat İsa’nın ifadesine göre alâmet gösterememiş, dolayısıyla gerçek Mesih (Krist) olmamış olur.
Bazı hıristiyanlar, bu Matta’daki alâmetin sadece (dört defa tekrar edilen 3 kelimesinden dolayı) 3 gün 3 geceyi ifade için zamanı bildirdiğini söyler. Öyle kabul edelim: 3 gün + 3 gece = 72 saat. Tüm dünya hıristiyanları, Paskalya’nın Cuma günü genel bir bayram yaparlar. Güzel Cuma (Good friday); niçin güzel Cuma? Günahları temizlemek için ölümü (haça gerilmesi) bir Cuma günü oldu. İncillerde İsa’nın saat 6 civarında haça gerildiği ifade olunur. Zaten Sebt (Cumartesi) günü çarmıha gerilenler lânetli sayıldığından, ağaca asılı kalmalarına izin verilmez. Gece karanlığı basmadan mezara yerleştirdiler. Mecdelli Meryem’in İsa’nın mezarına gidip mezarı boş bulması 4 İncilde de yer alır ve hepsi mezarın boş bulunması zamanını gayet açık bir şekilde Pazar (haftanın birinci) günü, sabah, güneş yükselmeden önce olduğunu anlatır.916 Buna göre:
Paskalya Haftası:
Mezarda Kaldı
Gündüz Gece
Cuma: Yok Bir gece
Cumartesi: Bir gün Bir gece
Pazar (güneş doğmadan kaybolur) Yok Yok
Toplam: Bir gün İki gece
912] Şaban Kuzgun, a.g.e. s. 305-338
913] Matta, 12/38-40, s. 13
914] Yunus 2/1, s. 874
915] Bk. Fedâ, fidye maddesi, İncil ve Hıristiyanlıkla İlgili Bazı Kavramlar başlığı.
916] Bkz. Matta, 28/1, s. 34; Markos, 16/2, s. 54; Luka, 24/1, s. 89; Yuhanna, 20/1, s. 116
İNCİL
- 241 -
Hani Hz. İsa, Yunus gibi, 3 gün 3 gece, yani 72 saat kalıyordu? Bu şemadan da gayet net görüldüğü gibi Hz. İsa, mezarda toplam bir gün ve iki gece geçirmiştir. Görüldüğü gibi, ne yönden bakılırsa bakılsın, Yunus’un alâmeti olarak İsa’nın mezarda kalışı konusunda, açık bir çelişki sözkonusudur. Hatta Matta'ya göre Hz. İsa, cumartesi günü saat 3'te haça gerilmiş, pazar sabahı Mecdelli Meryem, tan yeri ağarırken kabrini ziyarete gidince onu kabrinde bulamamıştır.917 Dolayısıyla Matta'ya göre Hz. İsa'nın bırakın kabirde 3 gün kalmasını, o mezarda bir tam gün dahi kalmamıştır.
Muharref İncillerde Görülen Diğer Çelişkilere Birkaç Örnek
Hz. İsa, Hz. Dâvud'un Oğlu mu, Değil mi? İncil, bir yanda Hz. İsa'nın baba tarafından nesebini Dâvud Peygambere dayandırırken ve Hz. İsa'yı "Davud oğlu İsa" diye tanıtırken, diğer yanda onun Davud oğlu olmadığını hem de kendi ağzıyla belirtmektedir: "İbrahim oğlu, Davud oğlu, İsa Mesihin nesebinin kitabıdır."918 "Kör: Ey Davud oğlu İsa, bana acı! diye bağırdı."919 Bir de şu ifadelere bakalım: "İmdi Ferisîler toplanınca, İsa onlardan sorup: Mesih hakkında ne düşünüyorsunuz? O kimin oğludur? dedi. Onlar da İsaya: Davudun oğlu, dediler. İsa onlara dedi: Öyle ise, Davud nasıl onu Ruh ile Rab diye çağırır ve der: 'Rab Rabbime dedi: Ben düşmanlarını senin ayakların altına koyuncaya kadar, Sağımda otur' Eğer Davud onu Rab diye çağırırsa, nasıl onun oğlu olur? Ve hiç kimse ona bir söz cevap veremedi; ve o günden sonra artık kimse kendisinden sormağa da cesaret etmedi." 920
Davud'un Hangi Oğlu Hz. İsa'nın Atasıdır? Matta İncilinde Hz. İsa'nın nesebi sayılırken Hz. İsa'nın Süleyman oğlu Davud oğlu olduğu yazılıdır. Fakat Luka İncilinde Natan oğlu Davud oğlu olduğu belirtilmiştir: "Davud Uriyanın karısından olan Süleymanın babası idi."921 "Natan oğlu, Davud oğlu..." 922
Davud’un Tahtı İsa’ya Verildi mi, Verilmedi mi? “O büyük olacak, ona Yüce Allah’ın oğlu denecek; Rab Allah ona babası Davud’un tahtını verecek. Yakub’un evi üzerinde ebediyen saltanat sürecek ve onun melekûtuna (krallık, saltanat -dipnot-) hiç son olmayacaktır.”923 İsa’nın hayatına baktığımızda görüyoruz ki, Davud’un tahtına hiç oturamadı, krallık yapamadı. Tersine Yakup evlatları (yahûdiler) Hz. İsa’ya isyan edip onu öldürtmek için yakaladılar. Ayrıca: Matta’da İsa’nın ataları sayılırken Yoşiya’nın oğlu Yekonya, Davud’un 14. göbekten oğlu olarak sayılır.924 Yekonya, Eski Ahid’de Yehoyakim olarak ifade edilir; babasının adı da Yoşiya’dır. “Yehoyakim için Rab şöyle diyor: Davut tahtı üzerinde oturan kimsesi olmayacak. (...) Ve fesatlarından ötürü kendisini ve zürriyetini ve kullarını yoklıyacağım. Kötülüğü kendi üzerlerine... getireceğim.” 925
İsa'nın Dedesi Yakub mu, Heli mi? Yusuf'un babasının kimliği konusunda
917] Matta, 12/38-40; 26/17-75; 27/1-55; 28/1-11
918] Matta, 1/1, s. 1
919] Luka, 18/38, s. 82
920] Matta, 22/41-45, s. 25
921] Matta, 1/6, s. 1
922] Luka, 3/31, s. 60
923] Luka, 1/32-33, s. 57
924] bkz. Matta, 1/11-12, s. 1
925] Yeremya, 36/30-31, s. 762
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Matta ile Luka İncili arasında anlaşmazlık var. Matta, Yusuf'un babası Yakub derken; Luka, Heli demektedir: "Yakub Meryemin kocası Yusufun babası olup, Meryemden de Mesih denilen İsa doğdu."926 "İsa, hizmetine başladığı zaman, otuz yaşlarında idi. Ve zannedildiği üzere, Yusuf oğlu, Heli oğlu." 927
Unutulan Nesil: Babil sürgününden Mesih'e kadarki sürede 14 nesil geçtiğini belirten Matta, on üç nesil saymaktadır. "On dört" sayısının esrarlı olduğuna inanan Matta, bu hevesinin kurbanı olmuş ve bir eksik sayarak kendi kendisiyle çelişmiştir: "Yekonya Babile sürgünlükten sonra doğan Şealtielin babası idi; Şealtiel Zerubbabelin babası idi; Zerubbabel Abiudun babası idi; Abiud Elyakimin babası idi; Elyakim Azorun babası idi; Azor Sadokun babası idi; Sadok Ahimin babası idi; Ahim Eliudun babası idi; Eliud Eleazarın babası idi; Eleazar Mattanın babası idi; Mattan Yakubun babası idi; Yakub Meryemin kocası Yusufun babası olup Meryem'den de Mesih denilen İsa doğdu."928 Hemen devamındaki cümleye geçelim: "İmdi, İbrahimden Davuda kadar olan nesiller on dört nesildir; Davuddan Babile sürgünlüğe kadar on dört nesildir; ve Babile sürgünlükten Mesihe kadar on dört nesildir." 929
Kim Yardım İstedi, Yüzbaşı mı, İhtiyarlar mı? Matta İncilinde, hizmetçisinin tedavisi için yüzbaşının bizzat Hz. İsa'ya gelip yardım istediğimi açıklanmıştır. Luka İncilinde ise, yüzbaşının gönderdiği ihtiyarların bu konuda Hz. İsa'ya yalvardıkları yazılmıştır: "Ve İsa Kafernahuma girdiği zaman, bir yüzbaşı ona yalvararak: Ya Rab, hizmetçim inme hastalığından çok ıstırap çekip evde yatıyor, diyerek geldi. Ve İsa ona dedi: Onu iyi etmeğe gelirim. Ve yüzbaşı cevap verip dedi: Ya Rab, benim değerim yok ki, damım altına giresin; fakat ancak bir söz söyle, hizmetçim iyi olur."930 "Bir yüzbaşının kendisine kıymetli olan bir hizmetçisi ölüm derecesinde hasta idi. İsa hakkında işitince, gelip hizmetçisini kurtarsın diye rica için Yahudilerin ihtiyarlarını ona gönderdi. Onlar da İsaya geldikleri zaman, kendisine çok yalvarıp dediler: Bunu yapmana o lâyıktır; çünkü milletimizi sever, ve bize havrayı o yaptı." 931
Çıkarken mi, Yaklaşırken mi? İki Kör mü, Bir Kör mü? "Ve onlar Erihadan çıktıkları zaman büyük bir kalabalık İsanın ardınca gitti. Ve işte, yol kenarında oturan iki kör, İsa'nın geçtiğini işitince; Ya Rab, bize merhamet eyle, sen, ey Davud oğlu! diye bağırdılar."932 "Erihaya geldiler: İsa şakirtleri ve büyük kalabalık ile Erihadan çıkarken, Timeus oğlu Bartimeus adında kör bir dilenci yol kenarında oturuyordu."933 "Ve vaki oldu ki, İsa Erihaya yaklaşırken, bir kör, yol kenarında dilenerek oturuyordu." 934
Sıpa ile Beraber Eşek Var mıydı? Yeruşalim'e, yani Kudüs'e yaklaşırken Hz. İsa Tevrat'ın vermiş olduğu haber gerçekleşsin diye, iki şakirdini yakındaki bir köye göndererek, Matta'ya göre bir adet eşek ve bir adet sıpa getirmelerini ister.
926] Matta, 1/6, s. 1
927] Luka, 3/23, s. 60
928] Matta, 1/12-16
929] Matta, 1/17, s. 1
930] Matta, 8/5-8, s. 8
931] Luka, 7/2-5, s. 65
932] Matta, 20/29-30, s. 22-23
933] Markos, 10/46, s. 47
934] Luka, 18/35, s. 82
İNCİL
- 243 -
Markos ve Luka'ya göre ise, sadece bir sıpa getirmelerini ister: "Karşınızdaki köye gidin, ve hemen, bağlı bir eşekle yanında bir sıpa bulacaksınız; onları çözüp bana getirin. Ve eşekle sıpayı getirdiler; onların üzerine esvaplarını koydular, ve İsa üzerine bindi."935 "Karşınızdaki köye gidin. Hemen oraya girince, daha kimse üzerine binmemiş, bağlı bir sıpa bulacaksınız; onu çözüp bana getirin... Sıpayı İsaya getirdiler, üzerine esvaplarını koydular; İsa da üzerine bindi."936 "Karşınızdaki köye gidin; oraya girince şimdiye kadar üzerine kimsenin binmemiş olduğu bağlı bir sıpa bulacaksınız; onu çözüp getirin." 937
Kızı İçin Yardım İsteyen Kadının Milliyeti ve Memleketi Neydi? İncillerde Hz. İsa’nın Sur ve Sayda bölgesine geldiği sırada cine tutulan kızını iyi etmesi için ondan yardım isteyen kadının milliyeti ve memleketi konusunda açık çelişkiler vardır. Bu kadının İsrail ırkından olmadığını, Hz. İsa’nın ona, “Çocukların ekmeğini köpeklere atmak iyi değildir” şeklinde söylediği sözden anlıyoruz. Yahûdi olmayan bu kadının milliyeti ve memleketi İncillerde farklı farklı gösterilmektedir. Matta’ya göre bu kadın, Kenanlı’dır. Markos’a göre ise bu kadın Yunanlı olup Suriyeli Fenike ırkındandır.938 Matta, kadının sadece Kenanlı olduğunu söylemekle yetiniyor, başka bir şey söylemiyor. Markos ise, Matta’nın söylediğinin zıddına olarak kadının Kenanlı değil; Yunanlı, Suriyeli fenike ırkından olduğunu söylüyor. O, kadının Kenanlı olmadığını açık bir şekilde dile getirirken; onun nereli olduğu konusunda dil ve mantık kurallarına aykırı bir cümle kurarak, onun “Yunanlı, Suriyeli Fenike ırkından olduğu şeklinde çok tuhaf bir ifade kullanıyor. Yunanlı, Suriyeli, Fenike ırkı şeklinde kelimelerin yan yana dizilmesi oldukça enteresan ve gariptir. Acaba Yunanlı, Suriyeli mi demektir? Suriyeli Yunanlılar var mı? Veya Yunanlı Suriyeliler var mı? Yunanlı Suriyeli veya Suriyeli Yunanlı olan bir insan, ayrıca nasıl Fenike ırkından olabiliyor? Belki Suriye’ye gelip yerleşmiş olan bir Yunanlı kast edilmiştir diyebiliriz. Ama bu durumda o, nasıl Fenike ırkından olabilir? Fenike ırkı ile Yunan ırkı aynı ırk mıdır? Bu kadın, Kenanlı mı, Yunanlı mı, Suriyeli mi, yoksa Fenike ırkından mı? Bu konuda İncillerden doğru bir fikir çıkarabilene madalya vermek gerekir.
Zebedi’nin Oğullarının Anası mı Rica Etti, Oğulları mı? “O zaman Zebedi’nin oğullarının anası, oğulları ile beraber onun yanına gelerek secde kılarak kendisinden bir şey diledi. Ve İsa kadına dedi: Sen ne istiyorsun? Kadın ona dedi: Emret ki, bu benim iki oğlum senin melekûtunda biri sağında ve biri solunda otursunlar.”939 “Zebedi’nin oğulları Yakub ve Yuhanna ona yaklaşıp dediler: Muallim, senden her ne dilersek bize yapmanı isteriz. (...) Onlar da kendisine dediler (...) Birimiz sağında, birimiz solunda oturalım.” 940
Haydutların Âkıbeti: İncillere göre Hz. İsa ile beraber iki haydut da çarmıha gerilmişti. Her iki haydudun da ona sitem ettiğini yazan Matta, ikisini de cehennemlik yapmaktadır. Luka İncili ise daha merhametli(!) davranarak haydutlardan birini cennete göndermektedir: "Onunla öylece eğlenerek dediler: Başkalarını kurtardı, kendisini kurtaramıyor. İsrailin Kralıdır; şimdi haçtan insin, ona
935] Matta, 21/2, 7, s. 23
936] Markos, 11/2, 7, s. 47-48
937] Luka, 19/30, s. 83
938] Matta, 15/22; Markos, 7/26
939] Matta, 20/20-21, s. 22
940] Markos, 11/35-37, s. 47
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iman ederiz. Allah'a güveniyor; eğer Allah onu istiyorsa, şimdi kurtarsın; çünkü o: Ben Allahın Oğluyum, dedi. Ve onunla beraber haça gerilmiş olan haydutlar da ona aynı sitemi ettiler."941 "Asılmış olan suçlulardan biri ona: Sen Mesih değil misin? Kendini ve bizi kurtar, diye sövüyordu. Fakat öteki cevap verdi, ve onu azarlıyıp dedi: Sen ayni hüküm altında olduğun halde, Allahtan korkmuyor musun? Gerçi biz hak üzre, çünkü yaptıklarımıza lâyık cezayı çekiyoruz, fakat o, yolsuz hiçbir şey yapmadı. Ve: Ey İsa, sen melekûtunda geldiğin zaman, beni an, dedi. İsa da ona: Doğrusu sana derim: Bugün sen benimle beraber cennette olacaksın, dedi." 942
Kabirlerden Çıkan Cinliler Kaç Kişiydi? Hz. İsa, gölün karşı yakasında Gadaralıların veya Gerasinilerin ülkesine varınca, Matta’ya göre cinlere tutsak olmuş iki deli ile karşılaşmıştır. Markos ve Luka’ya göre cinlere tutsak olmuş sadece bir deli ile karşılaşmıştır: "Ve İsa karşı yakada Gadarinilerin memleketine geldiği zaman, kabirlerden çıkan cine tutulmuş iki kişi onu karşıladı."943 Karşı yakaya, Gerasinilerin memleketine geldiler. İsa kayıktan çıkınca murdar ruhu olan bir adam hemen kabirlerden çıkıp onu karşıladı."944 "Galile karşısında olan Gerasinilerin memleketine vardılar. İsa karaya çıkınca, şehirden bir adam kendisini karşıladı, bu adamda cinler vardı; ve çoktan beri elbise giymiyordu, ve hiç evde kalmaz, kabirlerde kalırdı." 945
İsa'yı Kaç Kişi Kefenledi ve Kabre Koydu? Yuhanna'ya göre İsa'yı Arimetealı Yusuf ile İsa'nın gizli havarisi Nikodimus beraberce kefenlediler ve kabre koydular. Diğer üç İncil ise bu işi sadece Yusuf'un yaptığını belirtmekte ve Nikodimus'u unutmaktadırlar 946. Ortada iki ihtimal mevcuttur. Ya üç İncil Nikodimus'u unutmaktadır. Yahut da Yuhanna onu hayalinden uydurmaktadır. Hâlbuki Yüce Allah'ın kitaplarında ne unutkanlık, ne de uydurma bulunması mümkündür. Allah Teâlâ, her türlü kusurdan ve noksanlıktan münezzehtir.
Kurtarıcı Allah mı, İsa mı? “Benden başka Hak Allah ve kurtarıcı yok; benden başkası yoktur. Allah benim, ve başkası yoktur.”947 "Ve Kurtarıcım Allah ile ruhum sevinir."948 "Çünkü bedenin kurtarıcısı Mesih kilisenin başı olduğu gibi, erkek de kadının başıdır."949 Ayrıca, İsa kurtarıcı olsa idi, çarmıha gerildiği sırada, Allah'tan kendisini kurtarmadığı için sitem dolu şu ifadeyi kullanmazdı: "Allah'ım, Allah'ım! Niye beni terkettin" 950
Mezarda Kaç Melek Gördüler? Hz. İsa'nın mezara konuluşundan bir gün ve iki gece sonra pazar sabahı erkenden Hz. İsa'nın anası Meryem ile bazı kadınlar mezara giderler ve mezarın girişini kapayan büyük taşın yuvarlanmış olduğunu hayretle görürler ve kayaya oyulmuş mezarın içine girerler. İşte burada İnciller arasında ihtilâf çıkmaktadır. Matta ve Markos, kadınların tek bir melekle
941] Matta, 27/41-44, s. 33
942] Luka, 23/39-43, s. 89
943] Matta, 8/28, s. 8
944] Markos, 5/1-2, s. 39
945] Luka, 8/26-27, s. 67
946] Matta, 27/59-60, s. 33; Markos, 15/46, s. 54; Luka, 23/53, s. 89; Yuhanna, 19/38-42, s. 116
947] Kitab-ı Mukaddes, İşaya, 45/21-22, s. 708
948] Luka, 1/47, s. 57
949] Pavlusun Efesoslulara Mektubu, 5/23, s. 201
950] Matta, 27/46; Markos, 15/34
İNCİL
- 245 -
karşılaştıklarını kaydederken, Luka ve Yuhanna ise iki melekten bahsetmektedir. Ayrıca, Yuhanna, hepsine muhâlif olarak, melekleri sadece Hz. Meryem'in gördüğünü ifade etmektedir. 951
Yahûdi Şeriatı (Eski Ahit’teki Hükümler, Emir ve Yasaklar) Geçerli mi, Değil mi? Kitab-ı Mukaddes’te, Ahd-i Atik’deki şeriate uymayanlara lânet ediliyor: “Bu şeriatin sözlerini yapmak için onları tasdik etmeyen lânetli olsun. Ve bütün kavim: Amin, diyecek.”952 İncillerde de eski şeriatın tatbik edilmesine dair nice emir ve tavsiyeler vardır. “Çünkü hakikat bilgisine nail olduktan sonra kasten günah işlersek, artık günahlar için kurban kalmaz, fakat hükmün dehşetli bir intizarı, ve hasımları yiyip bitirecek olan şiddetli ateş kalır. Musanın şeriatini tahkir eden bir kimse iki veya üç şahidin sözü üzerine merhametsizce ölür.”953 İncillere göre, İsa (a.s.) da bu şeriatı tatbik etme göreviyle gönderilmiştir: “(İsa:) Sanmayın ki, ben şeriati yahut peygamberleri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil, fakat tamam etmeğe geldim. Çünkü doğrusu size derim: Gök ve yer geçip gitmeden, her şey vaki oluncıya kadar, şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır. Bundan dolayı bu en küçük emirlerden birini kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine en küçük denilecektir; ve onları kim yapar ve öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine büyük denilecektir. Zira size derim ki, salâhınız yazıcılar ve Ferisilerinkinden ziyade olmazsa, göklerin melekûtuna hiç girmeyeceksiniz.” 954
İncillerde Hz. İsa’nın ağzından “körlerin kör kılavuzu”955 oldukları için sakınılması gereken 956 Ferisî olan Pavlus 957 eski şeriati iptal ederek dört şeyden başka her şeyi helâl kıldı: “Çünkü Ruhülkudüse ve bize iyi göründü ki, icap eden şu şeylerden fazla üzerinize yük koymıyalım: Putlara kurban edilen şeylerden, kandan, ve boğulmuş olanlardan, ve zinadan çekinin. Bunlardan sakınırsanız, iyi edersiniz. Selâmette olun.” 958
İncillere bu dört yasak dışında her şeyin câiz olduğunu koyan zihniyet, bütün hıristiyanların da inanmak zorunda olduğu Kitab-ı Mukaddes’in domuz ve benzeri hayvanları yasak kılan şu hükümlerini görmezlikten gelirler: “Hiçbir mekruh şey yemeyeceksin. Yiyebileceğiniz hayvanlar şunlardır: sığır, koyun, ve keçi, geyik, ve ceylan, ve sığın, ve dağ keçisi, ve karaca, ve ahu, ve dağ koyunu. Ve hayvanlar arasında tırnağı yarık, ve tırnağı çatal olan ve geviş getiren her hayvanı yiyebilirsiniz. Fakat geviş getiren, yahut tırnağı yarık olanlardan şunları yemeyeceksiniz; deve, ve tavşan, ve kaya porsuğu, çünkü geviş getirirler, fakat çatal tırnaklı değildirler, onlar size murdardır; ve domuz, çünkü çatal tırnaklıdır, fakat geviş getirmez; o size murdardır; bunların etinden yemeyeceksiniz, ve leşlerine dokunmayacaksınız.”959 ve bkz. devamı; yasak yiyecekler için yine bkz.960
951] Matta, 28/1-3, s. 34; Markos, 16/5, s. 54; Luka, 24/4, s. 89; Yuhanna, 20/11-12, s. 111-112
952] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 27/26, s. 204
953] İbranilere Mektup, 10/26-28, s. 234
954] Matta, 5/17-20, s. 4-5
955] Matta, 15/12-14, s. 17
956] Matta, 16/6, 11-12, s. 18
957] Resullerin İşleri, 23/6, s. 146; 26/5, s. 150
958] Resullerin İşleri, 15/28-29, s. 137
959] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 14/3-8, s. 191
960] Levililer, 11/1-8, s. 108
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. İsa’ya da insanın, yediği hiç bir şeyin insanı kirletemediği için haram olmadığı fikrini atfederler: “İnsanın dışından kendisine girip onu kirletebilecek bir şey yoktur; fakat insanı kirleten insandan çıkan şeylerdir. İnsana dışardan her ne girse, onu kirletemez? Çünkü yüreğine değil, fakat karnına girer, ve mecraya çıkar. Bunu demekle bütün yemekleri temiz etti.” 961
Hıristiyanlarda, kilise, Kitab-ı Mukaddes’te ne derse desin, haram ve helâl konusunda, ahkâm konusunda üstün tutulur, tercih edilir. Haç ve ikonların (kiliselerdeki kutsal kabul edilen resim ve heykellerin) kabul edilmesi, sabbath (sebt/cumartesi) günü ve sünnet olmanın ilgâsı, domuz etinin helâl kılınması ve bunun gibi yüzlerce, binlerce şey helâl kabul edilir. Bazen Pavlos’un şu sözüne atıf yapılır “Çünkü salâh için her iman edene şeriatin sonu Mesihtir.”962 Acaba Pavlos’un bu sözünün, bizzat İsa’nın sözünden üstün mü olduğu düşünülüyor? Tevrattaki bütün yasakların ilgâsı için de, Resullerin İşleri, 15/28-29’da (s. 137) bahsedilen dört yasaktan başka her şeyin helâl olduğuna dair Pavlos’un sözü yeterlidir. Şayet Kilise, İsa tarafından yapılan veya haber verilen şeriatı, Ahd-i Atik’teki hükümleri değiştirme selâhiyetine sahipse, Kutsal Kitabın ona bu hakkı vermesi gerekir. Hâlbuki Kitab-ı Mukaddes’te böyle bir ifade yoktur.
Bu mantığın bir uzantısı olarak, İncillere katılan ve Kilise tarafından yorumlanan şu ifadeler, iktidarın dinsizleşmesini, laikliğin uygulanışını teşvik eder: "O vakit İsa onlara: Öyle ise, Kayserin şeylerini Kaysere, ve Allahın şeylerini Allaha ödeyin, dedi."963 İşte İncillerdeki bu ifade, kilise ve devletin birbirinden ayrılması, iktidarın dinsizleşmesi ve hatta dine karşı müsamahasız bir tutum içine girmesi gibi büyük bir tehlikeyi doğurmuştur.
İncillere göre, ibâdet etmek zorunlu değildir. Matta İncilinde 17. bapta, normal cümlelerin içinde bulunmayan, 20'den 22'ye atlanılan cümlelerin arasına dipnot düşülmüş ve dipnotta şu ifadeye yer verilmiştir: "Bazıları eski olan birçok muteber metinlerde 21 inci âyet ilâve olunmuştur: 'Fakat bu cins dua ve oruçtan başka bir şeyle çıkmaz."964; ve yine bakınız benzer ifade için;965 Kilise bu cümleleri ibâdet etme zorunluğu olmadığı şeklinde yorumlamıştır. Hâlbuki İslâm'a göre insanın yaratılış gayesi, Allah'a ibâdettir ve her peygamber insanları Allah'tan başka ilâhı reddetmelerini ve sadece O'na ibâdet etmelerini tebliğ etmiştir.
Hükmetmek: “Hükmetmeyin ki, hükm olunmıyasınız.”966 “Siz bedene göre hükmedersiniz; ben hiç kimseye hükmetmem. Ve eğer ben hükmedersem bile, benim hükmüm doğrudur; çünkü yalnız değilim; fakat ben ve beni gönderen Baba...”967 “İsa doğrulup ona dedi: Kadın, onlar nerede? Kimse sana hükmetmedi mi? Kadın: Kimse, ya Rab, dedi. İsa: Ben de sana hükmetmem; git, bundan sonra artık günah işleme, dedi.”968 (Zina edip recm edilmek üzeri Ferisîler ve Yazıcılar tarafından İsa’ya getirilen ve İsa’nın “sizden günahsız olan önce taş
961] Markos, 7/15, 19, s. 8
962] Pavlusun Romalılara Mektubu, 10/4, s. 162
963] Matta, 22/21, s. 25; Luka, 20/25, s. 84
964] Matta, 17/21, s. 19
965] Markos, 9/29, s. 45
966] Matta, 7/1, s. 7
967] Yuhanna, 8/15-16, s. 102
968] Yuhanna, 8/10-11, s. 102
İNCİL
- 247 -
atsın” dediği kadın hakkında, recm hükmü için bunlar gündeme gelir.). Ayrıca: “Hakkınızda söyliyecek ve hükmedecek çok şeylerim var.” 969
Barış-Kılıç: “Ben dünyaya ateş atmağa geldim; eğer şimdiden tutuşmuş ise, daha ne isterim? Dünyaya selâmet getirmeğe mi geldim sanıyorsunuz? Size derim ki: Hayır, fakat daha doğrusu ayrılık getirmeğe geldim; çünkü bundan sonra, bir evde beş kişi olacak, üçü ikiye, ikisi üçe karşı ayrılacaklar.”970 “Yeryüzüne selâmet getirmeğe (sulh yapmak için) geldim sanmayın; ben selâmet değil, fakat kılıç getirmeğe geldim.”971 “Göz yerine göz, diş yerine diş’ denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Kötüye karşı koyma; ve senin sağ yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir. Ve eğer biri seninle mahkemeye gidip senin gömleğini almak isterse, ona abanı da bırak. Ve kim seni bir mil gitmeğe zorlarsa, onunla iki mil git.”972 “Ne mutlu sulh edicilere; çünkü onlar Allah oğulları çağrılacaklar.”973 İncillerin birçok yerinde İsa’ya Allah’ın oğlu denmektedir. Hâlbuki Matta 5/9’a göre İsa’ya “Allah oğlu” denilemez. Çünkü o, sulh etmeye gelmedi; kılıç getirdi. Ayrıca, “ne mutlu!” diye sulh ediciler övülürken, İsa bu mutluluktan hisse almamış oluyor. İsa’nın savaşçılığıyla ilgili ayrıca bkz. 974
Ana-Babaya Hürmet mi Gerekir, Buğz mu? “Babana ve anana hürmet et, ta ki, Allah’ın Rabbin sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun.”975 “Çünkü babasına, yahut anasına lânet eden her adam mutlaka öldürülecektir; babasına yahut anasına lânet etmiştir, kanı kendi üzerinde olacaktır.”976 “Babasını ve anasını hor gören lânetli olsun. Ve bütün kavim: Amin, diyecek.”977 Ve Markos İncilinden Hz. İsa’ya atfedilen bir ifade: “Zira Musa demiştir: Babana anana hürmet et; ve Babaya yahut anaya kötü söyliyen mutlaka öldürülsün.” 978
Bir tarafta bu hükümler, öbür tarafta Hz. İsa’nın ana-babaya buğzu emretmesi: “Eğer bir kimse bana gelir, ve kendi babasına, anasına, karısına, çocuklarına, kardeşlerine, kızkardeşlerine, evet hattâ kendi canına buğzetmezse, benim şakirdim olamaz.”979 “Yeryüzüne selâmet getirmeğe (sulh yapmak için) geldim sanmayın; ben selâmet değil, fakat kılıç getirmeğe geldim. Çünkü ben adamla babasının, ve kızla anasının, ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymağa geldim ve adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.”980 “Ben dünyaya ateş atmağa geldim; eğer şimdiden tutuşmuş ise, daha ne isterim? Dünyaya selâmet getirmeğe mi geldim sanıyorsunuz? Size derim ki: Hayır, fakat daha doğrusu ayrılık getirmeğe geldim; çünkü bundan sonra, bir evde beş kişi olacak, üçü ikiye, ikisi üçe karşı ayrılacaklar. Baba oğula karşı, oğul babaya karşı; ana kıza karşı, kız anasına karşı; kaynana geline karşı, gelin kaynanasına karşı olacaklar.” 981
969] Yuhanna, 8/26, s. 102
970] Luka, 12/49, 51, 52, s. 75
971] Matta, 10/34, s. 11
972] Matta, 5/38-41, s. 5
973] Matta, 5/9, s. 4
974] Luka, 14/26-27; Luka, 19/27-28
975] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 20/12, s. 74
976] Kitab-ı Mukaddes, Levililer, 20/9, s. 120
977] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 27/16, s. 204
978] Markos, 7/10, s. 7; Çıkış, 20/12; Tesniye, 5/16; Levililer, 20/9
979] Luka, 14/26, s. 77
980] Matta, 10/34-36, s. 11
981] Luka, 12/49, 51, 52, 53, s. 75
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Anasına itaat konusunda Hz. İsa’nın davranışlarında da benzer çelişki vardır: “Onlarla beraber indi; Nasıra’ya geldi ve onlara itaatli oldu.”982 Burada Hz. İsa’nın ana-babasına(!) itaatli olduğu ifade edilirken, başka yerde, hiç de bu itaat gözükmez. İsa (a.s.) anasına saygısız davranır: “İsa ona dedi: Kadın, benden sana ne?”983 “İsa halka henüz söylemekte iken, işte, anası ve kardeşleri, onunla söyleşmek isteyerek dışarda durdular. Ve biri İsaya dedi: İşte, anan ve kardeşlerin seninle söyleşmek isteyerek dışarda duruyorlar. Fakat İsa cevap verip kendisine söyleyene dedi: Benim anam kimdir? Ve kardeşlerim kimlerdir? Ve elini şakirtlerine doğru uzatıp dedi: İşte, benim anam ve kardeşlerim. Çünkü göklerde olan Babamın iradesini kim yaparsa, benim kardeşim, kızkardeşim ve anam odur.” 984
İsa’nın Bir Cüzzamlıyı İyileştirmesi: Dağ vaazından sonra, “Ve dağdan inince, büyük kalabalıklar onun ardınca gittiler ve işte bir cüzzamlı gelip... Ve İsa ona dedi sakın kimseye söyleme.”985 Aynı olayın Dağ vaazından sonra değil, başka bir zaman olduğu anlatılıyor.986 Matta’ya göre: Bu olay, hem büyük kalabalıklar içinde oluyor, hem sakın kimseye söyleme deniyor. Bir çelişki var. Ayrıca, kalabalık içinde cüzzamlı biri düşünülemez. Çünkü cüzzamlı, Mûsâ şeriatinde murdar sayılır; yalnız başına oturur ve meskeni ordugâhın dışında olur. 987
Ölü Kızın Diriltilmesi: “Bir reis geldi ve kızım şimdi ölmüştür, fakat gel, üzerine elini koy, yaşayacaktır diyerek...”988 “...Kızcağızım son nefesindedir, gelip ellerini üzerine koy, ta ki kurtulup yaşasın... İsa henüz söylemekte iken, havra reisinin evinden adamlar gelip dediler: Kızın öldü.”989 İlkinde kızın öldüğünü ilk konuşmasında reis söylüyor. Diğerinde kız hasta, sonradan başkaları öldüğünü haber veriyor.
İsa, Havârilerinin Değnek Almalarına İzin Veriyor mu, Vermiyor mu? “Ne yolculuk için torba, ne iki gömlek, ne çarık, ne değnek alın.”990 “Kendilerine dedi: Yol için bir şey almayın, ne değnek, ne torba...”991 “Onlara yol için bir değnekten başka, hiçbir şey... almamalarını tenbih etti.” 992
Murdar Ruhun (Cinlerin) Domuzlara Girmesi: “İsa kayıktan çıkınca murdar ruhu olan bir adam hemen kabirlerden çıkıp onu karşıladı... Çünkü ona: Ey murdar ruh, bu adamdan çık diyordu. Ondan adın ne? diye sordu; ve ona dedi: Benim adım Lejiyondur (Bir Roma askerî fırkası, takriben 6 bin nefer -dipnot-) zira biz çokluğuz. Kendilerini o diyardan dışarı çıkarmasın diye, ona çok yalvardı. Orada dağın yanında, büyük bir domuz sürüsü otluyordu. Ona yalvarıp dediler: Bizi o domuzlara gönder, içlerine girelim. İsa da onlara izin verdi. Murdar ruhlar da çıkıp domuzlara girdiler ve iki bin kadar olan o sürü uçurumdan aşağı denize atıldı, denizde boğuldu. Onları güdenler kaçıp şehirde ve çiftliklerde haberi
982] Luka, 2/51, s. 59
983] Yuhanna, 2/4, s. 93
984] Matta, 12/46-50, s. 13-14
985] Matta, 8/1-4, s. 8
986] Markos, 1/40-44
987] Levililer, 13/43-46, s. 111
988] Matta, 9/18, s. 9
989] Markos, 5/22-23, 35, s. 40
990] Matta, 10/10, s. 10
991] Luka, 9/3, s. 68
992] Markos, 6/7, s. 41
İNCİL
- 249 -
yaydılar.”993 Sorular:
1- Niçin, domuzlara kötü ruhların zarar vermesine İsa müsaade ediyor? Domuz kötü mü? Hâlbuki İncillerden yola çıkarak hıristiyanlar domuzun helâl olduğuna inanıyorlar.
2- Ahd-i Atik’de kesin haram kabul edildiği için yahûdiler domuz yemez ve ticaretini yapmazlardı. Nasıl oluyor da iki bin kadar domuzu orada güdüyorlar?
3- Bir peygamber, iki bin domuzu olan bir kimsenin veya kimselerin bu kadar domuzuna zarar verir mi? Verirse bu adâlet midir?
İsa’ya Ölürken Sirke mi Verdiler, Şarap mı? Matta ile Yuhanna’ya göre sirke verdiler, İsa’ya içirdiler.994 Markos sirkeden hiç bahsetmez, şarap sunulduğunu söyler: “Ona mür ile karışık şarap verdiler, fakat almadı.” 995
Yusuf’un Sülâlesi Kaç Kişi İdi? “Yusuf da gönderip babası Yakub’u ve bütün akrabası yetmiş beş canı çağırdı.”996 (İki de Yusuf ile Bünyamin, toplam 77 kişi). “Mısır’a gelen bütün canlar altmış altı idi ve kendisine Mısır’da doğan Yusuf’un oğulları iki candır; Yakub’un evinin Mısır’a gelen bütün canları yetmiş idi.” 997
İsa, Kendisi mi Vaftiz Ediyordu, Şakirtleri mi? “...Ve orada İsa onlarla kalıyor ve vaftiz ediyordu.”998 “İsa kendi değil, fakat şakirtleri vaftiz ediyordu.” 999
Baba ile Oğul Bir mi, Değil mi? “Ben ve Baba biriz.”1000 “Fakat o gün yahut o saat hakkında, ne gökteki melekler, ne de Oğul, Babadan başka kimse bir şey bilmez.”1001 “Ey Davud oğlu İsa, bana acı!”1002 “Hiçbir zaman Allahı kimse görmemiştir.”1003 “Ben Alllah’ım ve insan değilim, senin ortanda olan kuddûsüm.”1004 “Benden başka Hak Allah ve kurtarıcı yok; benden başkası yoktur. Allah benim, ve başkası yoktur.” 1005
Galile’den mi, Galile’ye mi? “İsa Galile’den Erden’e geldi...”1006 “İsa Galile’ye döndü... Nasıra’ya geldi...”1007 Aynı olay anlatılıyor, fakat hem ifadeler, hem gidilen yerler birbiriyle çelişiyor.
Yakup Var mı, Yok mu? “Petrus denilen Simun ile kardeşi Andreas’ı denize ağ atarken gördü. (...) Yakub ve kardeşi Yuhanna’yı... ağlarını onarmakta iken
993] Markos, 5/2, 8, 11-14, s. 39
994] Matta, 27/48, s. 33; Yuhanna, 19/28-29, s. 116
995] Markos, 15/23, s. 54
996] Resullerin İşleri, 7/14, s. 126
997] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 46/27, s. 48
998] Yuhanna, 3/22, s. 95
999] Yuhanna, 4/2, s. 95
1000] Yuhanna, 10/30, s. 105
1001] Markos, 13/32, s. 51
1002] Luka, 18/38, s. 82
1003] Yuhanna, 1/18, s. 92
1004] Kitab-ı Mukaddes, Hoşea, 11/9, s. 862
1005] Kitab-ı Mukaddes, İşaya, 45/21/22, s. 708
1006] Matta, 3/13, s. 3
1007] Luka, 4/14, s. 61
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gördü.”1008 Aynı olay; fakat farklı anlatımlar ve Yakup yok: 1009
Sağır ve Peltek Birini mi Getirdiler, Kalabalığı mı? “Ve İsa oradan gidip Galile denizi yakınına geldi ve dağın üzerine çıkıp orada oturdu. Ve ona büyük kalabalıklar, beraberlerinde topallar, körler, dilsizler, çolaklar, daha başka birçokları olarak geldiler ve onları İsa’nın ayaklarının yanına bıraktılar ve İsa onları iyi etti.”1010 “Yine Sur sınırlarından çıkıp Sayda içinden Dekapolis sınırları ortasından Galile denizine geldi. Ona sağır ve peltek birini getirdiler.” 1011
İbrâhim ile Âdem Arasında Kaç Nesil Vardı? 19 mu, 20 mi? Kainan Fazla mı, Unutuldu mu? “Şela oğlu, Kainan oğlu, Arfakşad oğlu...”1012 “Ve Arpakşad otuz beş yıl yaşadı ve Şelah’ın babası oldu.”1013 Şela, Tekvin’e göre Arpakşad’ın oğlu; Luka’ya göre Şela Kainan’ın oğlu, Kainan Arfakşad’ın oğlu.
Tekvin’in 5 ve 11. baplarında İbrâhim ile Âdem arasında 19 nesil sayılırken (Kainan yok); Luka İncil’inde 20 nesil sayılmıştır (Kainan var). Kainan’ı Tevrat mı unuttu, yoksa İncil mi imal etti?
Hadımlık İyi mi, Kötü mü? “Göklerin melekûtu uğrunda kendilerini hadım edenler de vardır. Bunu kabul edebilen kabul etsin.”1014 “Husyesi ezilmiş, yahut uzvu kesilmiş olan adam Rabbın cemaatına girmeyecektir.” 1015
Şarap İyi mi, Kötü mü? “Şarap aklı alır.”1016 “Zina, ve eski şarapla yeni şarap aklı alır.”1017 “(Yahya) Çünkü Rabbın sözünde büyük olacak, şarap ve içki içmeyecek” 1018. “Krallar için değildir, ey Lemuel! Şarap içmek krallar için değildir; Ve içki aramak emîrler için değildir. Ta ki, içip de şeriati unutmasınlar, Ve bütün düşkünlük oğullarının hakkını saptırmasınlar.”1019 Buna rağmen, Yuhanna’ya göre, İsa, düğünde şarabı biten kimsenin sularını şaraba çeviriyor ve çokça şarap içilmesine yardım ediyor.1020 İncillere göre şarap kutsal: Komünyon1021 Nuh sarhoş:1022; Lut sarhoş: 1023
Dört İncil dikkatle incelendiği zaman, yukarıda örnekleri gösterilen çelişki ve farklılıkların yanı sıra, onlarda daha başka birçok farklılık ve çelişkilere de rastlamak mümkündür. Bu kadar çelişki ve farklılığın bulunduğu, tutarsızlıklarla dolu bu dört İncil, nasıl oluyor da Ruhu’l-Kudüs kendilerine tecellî etmiş ve vahye mazhar olmuş kimseler tarafından hatasız, eksiksiz ve birbirini tamamlar
1008] Matta, 4/18-21, s. 4
1009] Yuhanna, 1/35-40, s. 93
1010] Matta, 15/29-30, s. 17
1011] Markos, 7/31-32, s. 43
1012] Luka, 3/35-36, s. 60
1013] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 11/12, s. 10
1014] Matta, 19/12, s. 21
1015] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 23/1, s. 200
1016] Hoşea, 4/11, s. 858
1017] Hoşea, 5/11, s. 858
1018] Luka, 1/15, s. 56
1019] Süleymanın Meselleri, 31/4-5, s. 657
1020] Yuhanna, 2/1-11, s. 93
1021] Matta, 26/26-29, s. 30
1022] Tekvin, 9/20-22, s. 8
1023] Tekvin, 19/30-36, s. 17
İNCİL
- 251 -
mâhiyette yazılmış kitaplar olarak kabul edilebiliyorlar? Bu çelişkiler, farklılıklar ve tutarsızlıklar, yoksa hata kabul edilmiyor mu? Bunlardan bir tanesi dahi, içinde yer aldığı kitabın güvenilirliğini zedelemeye yeterken, İncillerde bu tür yüzlerce eksik ve hatanın bulunması, İncillerin senet ve metin yönünden sahih, kutsal kitaplar olarak değerlendirilmesinin imkânsızlığını ortaya koymaz mı?
“Çünkü doğrusu size derim: Gök ve yer geçip gitmeden, her şey vaki oluncıya kadar, şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır. Bundan dolayı bu en küçük emirlerden birini kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine en küçük denilecektir.” 1024
Kitab-ı Mukaddes’in son cümleleri şöyle biter: “Bu kitabın peygamberlik sözlerini her işitene ben şehadet ediyorum: Eğer bir adam bunlara bir şey katarsa, Allah, bu kitapta yazılmış olan belâları ona katacaktır; ve eğer bir adam bu peygamberlik kitabının sözlerinden çıkarırsa, Allah bu kitapta yazılmış olan hayat ağacından ve mukaddes şehirden onun payını çıkaracaktır.” 1025
Ve Kur’an’dan iki âyet meâli:
“Vay haline o kimselerin ki Kitab’ı elleriyle yazarlar, sonra o yazdıkları şeyi az bir para karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ derler. Ellerinin yazdıklarından ötürü vay haline onların! Yine, kazandıklarından ötürü vay haline onların!” 1026
“Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok ihtilâf/tutarsızlık bulurlardı.” 1027
Ahd-i Cedid'deki bu ve benzeri çelişkiler yanında, birbirinden tümüyle kopya, daha doğrusu % 100 plagiarizm, yani çalmalar da vardır.1028 Kelimesi kelimesine tekrardır; parantezler bile aynıdır. “Fakat İnsanoğlunun yeryüzünde günahları bağışlamak kudreti olduğunu bilesiniz diye (o vakit inmeliye dedi): Kalk, yatağını kaldır da evine git.”1029 Yine üç İncilde şu benzerliklere bakalım: “Çünkü İşaya peygamber tarafından: ‘Çölde çağıranın sesi: Rabbin yolunu hazırlayın, Onun yollarını düz edin.’ Diye kendisi için söylenmiş olan budur.”1030 “İşaya peygamberde: ‘İşte, senin yüzün önünde habercimi gönderiyorum, O, senin yolunu hazırlayacaktır; Çölde çağıranın sesi: Rabbin yolunu hazırlayın, Onun yollarını düz edin’ diye yazıldığı üzre...”1031 “Nasıl ki, İşaya peygamberin sözleri kitabında yazılmıştır: ‘Çölde çağıranın sesi: Rabbin yolunu hazırlayın, Onun yollarını düz edin. Her dere doldurulacak, Her dağ ve tepe alçaltılacaktır; İğri olan doğrulacak, Sarp yollar düz olacaktır; Ve bütün beşer Allahın kurtarışını görecektir.”1032 (Hâlbuki dipnot çıkılarak gösterilen ‘İşaya, 40/3-4, s. 702, alıntılarla tümüyle aynı değil!).
Şu ifadeler de iki İncilde kelimesi kelimesine aynıdır: “Fakat Ferisiler ve
1024] Matta, 5/18-19, s. 4-5
1025] Vahiy, 22/18-19, s. 274
1026] 2/Bakara, 79
1027] 4/Nisâ, 82
1028] Meselâ Matta, 9/6, s. 9; Markos, 2/10-11, s. 36; Luka, 5/24, s. 63
1029] Matta, 9/6, s. 9; Markos, 2/10-11, s. 36; Luka, 5/24, s. 63
1030] Matta, 3/3, s. 3
1031] Markos, 1/2-3, s. 35
1032] Luka, 3/4-5, s. 60
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sadukilerden bir çoğunun vaftiz için geldiklerini görünce, onlara dedi: Ey engerekler nesli, gelecek öfkeden kaçmağı size kim gösterdi? İmdi, tövbeye yakışır semere çıkarın, ve: Babamız İbrahimdir, diye içinizden düşünmeyin; çünkü ben size derim ki, Allah İbrahime şu taşlardan evlât kaldırabilir. Zaten balta da ağaçların kökü dibinde yatıyor; imdi, iyi meyva vermeyen her ağaç kesilir ve ateşe atılır.”1033 “İmdi kendisi tarafından vaftiz olunmak için çıkıp gelen kalabalıklara dedi: Ey engerekler nesli, gelecek öfkeden kaçmağı size kim gösterdi? İmdi tövbeye lâyık semereler çıkarın, ve: Babamız İbrahimdir, diye içinizden söylemeğe başlamayın; çünkü size derim ki, Allah şu taşlardan İbrahime evlât kaldırmağa kadirdir. Zaten balta da ağaçların kökü dibinde yatıyor; imdi iyi meyva vermeyen her ağaç kesilir, ve ateşe atılır.”1034 Hem de, iki İncilde de, 3. bölüm, 7-10. cümlelere nasıl denk gelmiş? ‘Bu cümlelerin aynı olması normal, ikisi de aynı hakikati yazıyor’ denilecek olursa; peki, o zaman bu bir-iki örnek aynı cümlelerin dışında İncillerin diğer yerleri niye farklı? Sorusuna cevap bulmak gerekiyor. Hâlbuki bu İnciller, farklı zamanlarda yaşayan farklı kişiler tarafından yazılmıştır. İki İncil yazarından biri diğerinden çalmıştır. ama hangileri, kimden çalmıştır, bu belli değil. Bu hırsızlığı Allah'a, Allah'ın değiştirilmemiş vahyine yakıştırabilir miyiz?
Muharref İncillere Göre Barış ve Savaş Anlayışı
Başta müsteşrikler/oryantalistler olmak üzere hemen hemen tüm hıristiyan batılıların ve batı mukallitlerinin İslâm’a saldırmak için ileri sürdükleri iddia ve ithamlardan biri, İslâm’ın kılıç zoruyla yayılan, kutsal savaş taraftarı, savaşçı bir din olduğudur. O yüzden de müslümanlara barbar demekten çekinmeyen, İslâm hâkim olduğunda gayri müslimleri kıtır kıtır keseceklerini vehmeden veya insanlara böyle gösteren tipler çıkagelmiştir. İslâm’ın kelime anlamının bile selâmet ve barış demek olduğunu, savaşın sebep ve şeklini, cihadın kendi haçlı savaşı kültürlerinin benzeri kutsal savaş anlamında olmadığı, İslâm’ın öldürme ve hücuma dayalı bir savaş anlayışını ne derece değiştirdiğini... anlatmak, konu/kavram dışına çıkmak olacak ve sözü uzatacaktır. Biz batının temel kültürlerinden biri/birincisi olan Kitab-ı Mukaddes’teki savaş ve barış anlayışına kısa bir değinme yapacağız.
Hz. İsa, İncillerde insan sevgisinden, fedâkârlık ve aftan, her peygamber gibi elbette çokça bahsetmiştir. Ama İslâm’ın savaş anlayışına yanlış ithamlarla saldırırken, İncillerdeki Hz. İsa’ya veya vahye atfedilen savaş, öldürme ve hatta katliâm teşviklerini niye görmek istemiyor ve her iki dindeki ve Kitap’taki hükümleri mukayese etme gereği duymuyorlar diye sorma hakkımız vardır diye düşünüyoruz. Bu konu da göstermektedir ki, bazılarının derdi üzüm yemek değil, bağcı dövmektir: Yani, hakkı arayıp bâtıla tavır almak değil; hakkı bâtıl, bâtılı da hak göstermektir. Luka İncili, Hz. İsa’dan şu sözü nakleder: “Lâkin üzerlerine kral olmamı istemeyen o düşmanlarımı buraya getirin ve önümde öldürün!”1035 Hz. İsa’ya isnat edilen bu ifade, onun kan dökme pahasına olsa bile, kral olmak istediğini gösteriyor.
İncillerde tanıtılan İsa, maddî imkânlara sahip bulunsa veya Hz. Dâvud veya Hz. Süleyman’ın oğlu ve vârisi olsaydı ne yapardı, bilmiyoruz. Aynı anlamdaki
1033] Matta, 3/7-10, s. 3
1034] Luka, 3/7-10, s. 60
1035] Luka, 19/27, s. 83
İNCİL
- 253 -
ifadeyi Pavlus da belirtiyor: “Çünkü bütün düşmanları kendi ayakları altına koyuncaya kadar, onun saltanat sürmesi lâzımdır.”1036 İsa’nın diğer bir sözü, daha dikkat çekicidir: “Yeryüzüne selâmet getirmeğe geldim sanmayın; ben selâmet değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babasının, kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.” 1037
Kur’ân-ı Kerim’de şu hükmü görüyoruz: “Dinde zorlama yoktur.”1038 “De ki: ‘Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”1039 Peygamber, dini tebliğle mükelleftir; birini dini kabule zorlamaya değil. Savaşa gelince, Kur’an şöyle emrediyor: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”1040 Savaşla Hz. Muhammed (s.a.s.) hiçbir zaman devlet kurma, kral olma veya bir başka dünyevî çıkar sağlama gayesi gütmemiştir. İslâm’da savaş sadece Allah için yapılır, bu da hakkı/dini müdâfa halidir. Bu âyeti takip eden âyet ve dinsizleri öldürmeye cevaz veren âyetler, sadece kendilerine karşı harp ilân edilmiş ve savaş açılmış düşmanlara, yani savaşçılara karşıdır ki, savaşa katılmayanlar bunun dışında tutulmuştur. Haksız yere bir cana kıyanın bütün insanları öldürmüş gibi olacağını Kur’an belirtir. 1041
İslâm, kesinlikle ve hiçbir şekilde katliâma ve mecbur olunmadığı (müdâfa özelliği olmayan) hallerde öldürmeye cevaz vermez. Bir de Kitab-ı Mukaddes’teki şu ifadelere bakalım: “Ancak Tanrı’nın Rabbin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın; fakat onları, Hittîleri ve Amorîleri, ve Kenanlıları ve Perizzîleri ve Hivîleri ve Yebusîleri Tanrın Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.”1042 “Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek’in İsrail’e yaptığını, Mısır’dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amalek’i vur ve onların her şeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.”1043 Görüldüğü gibi, katliâm için gösterilen tek sebep, intikam duygusunu tatmindir. Bunun gibi daha birçok örnek verilebilir.
Muharref İncillere Göre Hz. İsa’nın Kölelik Anlayışı
Hıristiyan yazarlar tarafından sürekli olarak tekrarlanan ve her vesile ile örnek diye gösterilen “Biri bir yanağına vurursa ona karşılık verme, sen öbür yanağını da çevir” mealindeki Hz. İsa’ya atfedilen sözün, sosyolojik ve psikolojik yönden tahlilini yapmak gerekir. Bu ifadeyi psikolojik yönden ele alırsak; bu sözün insanlara kendilerini savunma, kim ne yaparsa yapsın karşılık vermemek sûretiyle kendini ezdirme, hatta yok olma duygusunu aşıladığını görürüz. Eğer bir toplumda zâlimler, insanların mallarını haksız yere gasbedenler, insanlara eziyet edenler hiç karşılık görmeyip her istediklerini istedikleri zaman
1036] Pavlus’un Korintoslulara 1. Mektubu, 15/25
1037] Matta, 10/34-36
1038] 2/Bakara, 256
1039] 109/Kâfirûn, 6
1040] 2/Bakara, 190
1041] 5/Mâide, 32
1042] Tesniye, 20/16-17
1043] 1. Samuel, 15/2-3
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapabilirlerse, yaptıklarına hiç ceza verilmez ve yaptıkları sürekli olarak yanlarında kâr kalırsa elbette bu çeşit hareketler yaygınlaşır, sonunda toplumda huzur ve sükûn kalmaz. Haksızlığın ve zulmün ceza görmediği bir toplumun ayakta durması ve varlığını sürdürmesi imkânsızdır. Muharref İncilllere göre Hz. İsa, zina ve hırsızlık gibi suçları işleyenleri dahi cezalandırmamak eğilimindedir.1044 Böyle olunca hukukî kuralların hiç uygulanmadığı, zâlimlerin serbestçe zulmettiği ve mazlumların haklarını aramadıkları bir toplum ayakta kalabilir mi?
Yukarıda aktardığımız Hz. İsa’nın sözleri, haksızlığa ve zulme uğrayan insanlarda pısırıklık, miskinlik ve tam teslimiyet fikrini aşılamakta, insanları kaderciliğe doğru sürüklemektedir. İnciller, Hinduizmin kendi kast sisteminde alt tabakalardaki insanlara aşıladığı kaderci ve teslimiyetçi zihniyetin aynısını, işçilere ve kölelere aşılamaya çalışmaktadır. Hz. İsa’ya nisbet edilen şu sözden, başka nasıl bir mânâ çıkarılabilir? “Ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin, sağ yanağınıza bir tokat atana, öbürünü de çevirin. Size karşı dâvâcı olan mintanınızı almak isteyene abanızı da verin. Sizi bin adım yol yürümeye zorlayanla iki bin adım yürüyün.” 1045
Muharref İncillere göre Hz. İsa, verdiği örneklerin çoğunda kölelik motifini kullanmakta ve köleliği râzı olunması gereken bir kader gibi takdim etmektedir. Hz. İsa, insanın Allah’a itaatini, kölenin efendisine itaati ile sürekli olarak mukayese etmektedir. Onun köleliğe bakışı şu sözlerinde açıkça görülebilir: "Hangi birinizin çift süren, ya da çobanlık eden bir kölesi olur da, tarladan dönüşünde ona, ‘çabuk gel, sofraya otur’ der. Tersine ona, ‘yemeğimi hazırla, kuşağını bağla ve ben yiyip içerken bana hizmet et. Ondan sonra da sen yiyip içersin’ demez mi? Kendisine verdiği buyrukları yerine getirdi diye köleye teşekkür eder mi hiç?”1046 Hz. İsa’nın İncillerde verdiği örneklerdeki köleliğe bakışı bu tarzdadır. İncillere göre Hz. İsa, kölelerin herhangi bir hakka sahip olduklarını kabul etmemektedir. Ona göre kölelerin görevi her durumda efendilerine hizmet etmektir, onların efendilerine karşı hiçbir hakları yoktur.
Hz. İsa’nın muharref İncillerde geçen teslimiyetçi, kaderci ve tam itaat esasına dayanan kölelik anlayışına, Yeni Ahidin diğer kitaplarında da rastlamaktayız. Bu kitaplarda köleliğin mâhiyeti daha net olarak görülür. Özellikle Pavlos’un Mektuplarında köleliğin bir kader olduğu, onun bütün vecibelerinin yerine getirilmesinin gerekli olduğu tekrar tekrar anlatılır. Pavlos bu konuda şunları söylemektedir: “Boyunduruk altında olan kulların hepsi kendi efendilerini tam hürmete lâyık saysınlar, ta ki Allah’ın ismine ve talime küfrolunmasın ve iman etmiş efendileri olanlar, kardeş oldukları için onları hor görmesinler, fakat daha ziyade hizmet etsinler, çünkü bu hizmetten istifade edenler iman eyleyen sevgililerdir.” 1047
Pavlos gibi Petrus da, yazdığı risalelerinde kölelerin efendilerine kayıtsız şartsız itaat etmelerini şu şekilde emretmektedir: “Ey hizmetçiler! Efendilerinize, yalnız iyilere ve mülâyimlere değil; fakat ters huylu olanlara da tam korku ile itaat edin. Çünkü eğer biri haksız yere elem çekerek Allah’a karşı vicdanından
1044] Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 8/1-11
1045] Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 8/1-11
1046] Kitab-ı Mukaddes, Luka, 12/42-44
1047] Kitab-ı Mukaddes, Timoteos’a I. Mektup, 6/1-2
İNCİL
- 255 -
ötürü hüzünle dayanırsa bu makbuldür... İyilik işleyerek elem çekip sabrederseniz, Allah nezdinde bu makbuldür.” 1048
Gerek Petrus’un ve gerekse Pavlos’un mektuplarındaki bu sözler, daha çok köle sahibi zenginlerle üst tabakadan insanların işlerini kolaylaştırmak için kaleme alınmış olmalıdır. Biz, M.S. birinci ve ikinci yüzyıllarda hıristiyanlığın daha çok fakir, işçi ve köleler arasında yayıldığını, zenginlerin ve nüfuzlu insanların bu dine pek rağbet etmediklerini, zengin ve üst tabakadan insanların bu dine üçüncü asırdan itibaren girmeye başladıklarını biliyoruz. Böyle olunca biraz önce aktarmış olduğumuz pasajların M.S. birinci veya ikinci asırda yazılmış olması uzak bir ihtimaldir. Bu pasajlar, muhtemelen üçüncü asırdan itibaren Hıristiyanlığa girmeye başlayan zenginlerin ve köle sahibi kişilerin işlerini kolaylaştırmak üzere başka yazarlar tarafından kaleme alınmış ve bunlar Petrus ve Pavlos’un ifadeleri imiş gibi onların risalelerine sokulmuştur.
İmparator Kostantin’in dördüncü yüzyılın birinci yarısında hıristiyanlığı kabul etmesi, imparatorlukta gitgide çoğalan hıristiyan nüfusun, kendisine bu din kanalı ile bağlanmasını sağlamak ve böylece tahtını sağlama almak gayesini taşıyordu. Kostantin, hıristiyanlık vâsıtası ile bir yandan imparatorlukta dinî bir birlik sağlamayı hedef edinirken, öbür yandan topladığı konsiller vâsıtası ile o sırada hıristiyanların ellerinde bulunan bütün İncilleri ve Risaleleri imhâ ettirmiş, bu kitaplardan sadece şu anda hırisitiyanların ellerinde mevcut olan kitapları yeniden yazdırtmıştır. Ancak onların da asıllarını imha ettirmiştir. Kanunî kabul edilerek yeni nüshaları kaleme alınan bu eserlerin yeni yazmalarına, devlet adamlarına, hükümetlere itaat fikrini ilâve ettirerek kendi yönetimine bu yolla destek sağlama cihetine gitmiştir. Bu ilâvelerin en canlı örneği Pavlos’un Titus’a yazdığı mektupta görülmektedir. Bu mektupta şöyle bir ifadeye rastgelmekteyiz: “Reislere ve hükümetlere tâbi olmayı, itaat etmeyi... onlara ihtar et.”1049 Bu ifadenin, birinci asırda hükümetin ve reislerin zulüm ve işkencesi altında inleyen ve sonunda öldürülen Pavlos tarafından söylenmiş olması imkânsızdır. Eğer o dönemde Pavlos, hıristiyan mü’minleri mevcut hükümete itaat etmeye çağırmış olsa idi, hükümet onu elbette öldürtmez, aksine korurdu. Pavlos bu sözleri söylemiş olsaydı Roma yönetimi tarafından baştacı edilirdi. Kostantin ve daha sonra gelen imtaparatorlar özellikle bu vb. ifadeleri, Yeni Ahid’in kanonizasyonundan sonra bu kitapta yer alan eserlerin yeniden yazılması sırasında bunlara ilâve ettirmiş olmalıdırlar.
Bugün elde mevcut olan en eski Yeni Ahit yazmasının, M.S. dördüncü yüzyılın ortalarında yazılmış olan bir yazmadan kopya edildiği söylenen bir yazma olduğunu biliyoruz. Kanunî kabul edilen kitapların dahi bu tarihten önce yazılmış olan bütün nüshaları yok edilmiş ve ortadan kaldırılmıştır. Bugün sahih olduğu kabul edilen kitapların ilk nüshalarında yukarıda aktarmış olduğumuz pasajlar muhtemelen mevcut değildi. Bunlar bu kitaplara eklendikten sonra, yapılan bu ilâvelerin anlaşılmaması için daha önce yazılmış olan bütün nüshalar devlet eli ile kasden yok edilmişlerdir.
Hıristiyanların, hıristiyan olmayan toplumlar üzerinde devamlı olarak hâkimiyet kurmaya çalışmaları ve bu milletlerin en meşrû haklarını dahi
1048] Kitab-ı Mukaddes, Petrus’un I. Mektubu, 2/18-20
1049] Kitab-ı Mukaddes, Titus’a Mektup, 3/1-2, s. 225
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gasbetmeyi olağan saymalarının temelinde İncillerde ve Risalelerde geçen bu pasajların büyük tesiri vardır. Hıristiyan mentalitesinde hıristiyan olmayanların hiçbir hakları yoktur, onlar hıristiyanların köleleri mesabesindedirler. Hz. İsa’ya nisbet edilerek İncillere alınan pasajlarda belirtildiği gibi, köle itaat etti diye ona teşekkür edilmez. Hıristiyan olmayan milletler ve devletler, hıristiyanlarla yaptıkları anlaşmalara ne kadar riâyetkâr olurlarsa olsunlar onlara teşekkür dahi gerekmez; zaten onlar böyle yapmak zorundadırlar. Sonradan hıristiyanlığı benimseyen milletler ve devletler de daha önce hıristiyan olmuş devletlerin köleleri olmak durumundadırlar. Bunlar hıristiyan olmakla kölelik statüsünden hemen çıkamazlar. Dolayısıyla efendi durumunda olan devletler, yeni hıristiyan olmuş bu devletleri kendi çıkarları doğrultusunda istedikleri gibi kullanabilirler. Yeni hıristiyan olmuş bir devletin veya milletin ortaya çıkarak “biz de hıristiyanız, eşitlik istiyoruz” demeye hakkı yoktur. Bu yeni hıristiyan olmuş devletlerin görevi, efendilerine itaat ve onların söylediklerine bir köle zihniyeti ile harfiyyen riâyetten ibârettir.
Hıristiyan misyonerlerinin hıristiyanlığı yaydıkları yerlerde kurulan kiliselerin işleyiş tarzı konusunda hıristiyan dünyasında ihtilâflar çıkmış; yeni hıristiyanlığı kabul edenler, merkezî Kilise otoritesine tam olarak tâbi olmayan mahallî kiliselerin kurulmasını ve bu şekilde faâliyet gösterilmesini isterlerken, bazıları mahallî kiliselerin tehlikelerine işaret ederek bunlara tam bir serbestlik verilmesinin doğru olmayacağını, bunların ne olursa olsun, merkezî bir otorite tarafından denetlenmesinin daha uygun olacağını söylemişlerdir. Bu merkezî otoriteyi tesis etme fikrinin temelinde ise sömürgeci, köle kullanıcı ve başkalarının haklarını gasbetmeyi meşrû gören ve gösteren Yeni Ahit mantığı vardır. 1050
Muharref İncillere Göre Hz. İsa’da Irk Ayrımı
Muharref İnciller iyice incelendiği zaman, bu kitaplarda hıristiyanlığın bir taraftan cihanşümul/evrensel bir din olduğunu gösteren ifadeler görülürken, öbür taraftan onun sadece İsrail ırkına tahsis edilmiş bir din olduğunu gösteren ibârelere de rastlanır. Bu ifâdelerde İsrâil ırkı yüceltilmekte, diğer ırklar ise aşağılanmaktadır.
Hıristiyanlar, yahûdilerin kutsal kitabı “Tanah”ı, Eski Ahit adı ile kabul ettiklerinden, Tanah’ta geçen bütün ırkçı ifadeleri aynen benimserler. Başta Tevrat olmak üzere Tanah’ta yer alan diğer kitapların tamamı, ırkçı ve siyonist fikirlerle doludurlar. Diğer ırklar bu kitaplarda ikinci sınıf insanlar olarak târif edilirler. İşte Eski Ahide paralel olarak Yeni Ahidde, özellikle İncillerde aynı anlayış ve zihniyet devam etmektedir. Muharref İncillere göre Hz. İsa, kendisi bir İsrailli yahûdi olarak İsrailli olmayanları köpeklerle eşit tutmaktadır. İsrail ırkının üstünlüğünü ve kendi dâvetinin sadece İsrail oğullarına tahsis edilmiş olduğunu gösteren şu pasaj konuyu açık bir şekilde ortaya koymaktadır: “İsa oradan çıkıp Sur ve Sayda taraflarına çekildi. İşte Kenanlı bir kadın o sınırlardan geldi ve “Ya rab bana merhamet eyle, sen ey Davud oğlu! Kızım çok kötü bir halde cine tutulmuştur’ diye bağırdı, fakat İsa ona bir söz cevap vermedi. Şakirtleri gelip ‘onu uzaklaştır, çünkü arkamızdan bağırıyor’ diyerek ona yalvardılar. İsa cevap verip dedi: ‘Ben İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim.’ Fakat kadın
1050] Ş. Kuzgun, a.g.e., s. 278-283
İNCİL
- 257 -
geldi ve ‘Ya rab, bana yardım et!’ diye ona tapındı. İsa cevap verip dedi: ‘Çocukların ekmeğini alıp onu köpeklere atmak iyi değildir.’ Fakat kadın dedi: ‘Evet ya rab, zira köpekler de efendilerinin sofrasından düşen kırıntılardan yerler.”1051 Hz. İsa’ya nisbet edilen bu ifadeye göre İsrail halkı, yani yahûdiler koyundurlar, İsrail ırkından olmayanların hepsi köpektirler. Dolayısıyla Kenanlı kadın da köpektir. İnciller İsrail ırkından olmayanları sadece köpeğe benzetmez, bazen de onları domuza benzetirler. Matta İncilinde bu konuda şöyle söylenmektedir: “Mukaddes olanı köpeklere vermeyin ve incilerinizi domuzların önüne atmayın; ki onları ayakları altında çiğnemesinler.” 1052
Yukarıda nakledilen birinci pasaja göre cin çıkarmakla ün yapmış olan Hz. İsa, yolda yürürken kızı cinlere tutulmuş olan Kenanlı bir kadınla karşılaşıyor, kadın ondan kızını cinlerden kurtarmasını isteyince Hz. İsa ona, “Ben sadece İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gönderildim” diye cevap veriyor. Yani kadın ona geliyor, dâvetine inandığını, mûcizelerini tasdik ettiğini belirterek kızı için kendisinden yardım istiyor, onu cinlerden kurtarmasını istiyor. Hz. İsa ise yardım teklifini reddediyor, dolayısıyla kadının kendisine iman etmesini de kabul etmemiş oluyor, görevinin sadece İsrail kavmine mahsus olduğunu, başka kavimlerden insanlarla ilgilenemeyeceğini ifade ediyor. Bu nasıl bir vahiydir ki, belli bir ırktan olanlara sunuluyor, başka ırktan olanlara sunulamıyor? Yoksa Allah “Şu ırkın insanlarına yardım et, onları imana dâvet et, şu ve şu ırkın insanlarını imana dâvet etme” mi buyuruyor? Kadının yardım istemedeki ısrarı üzerine Hz. İsa’nın ona vermiş olduğu ikinci cevabı çok daha enteresandır. O, ikinci cevabında şöyle söylüyor: “Sofradaki çocukların ekmeğini alıp köpeklere atmak câiz değildir.” Bu nasıl bir tebliğ anlayışıdır. O, kendisine iman etmiş birine “Sen köpeksin” diye nasıl söyleyebiliyor. “Şayet sana yardım eder, kızını iyileştirirsem yahûdi kavminin hakkı olan bir şeyi sana vermiş ve yahûdi kavmine haksızlık etmiş olurum” şeklinde konuşan bir kişi, nasıl ilâhlık mertebelerine çıkarılıyor, bunu anlamak mümkün değildir. İnsan sûretinde yeryüzüne tecellî etmiş olan bir ilâh, yarattığı kulları arasında ayrım yapıp kendisine iman eden bir kuluna “sen köpeksin, sana yardım edemem” diye hitap edebilir mi?
Burada akla başka bir husus daha gelmektedir. İncillerde yer alan bu pasajdaki teşbihte bir hata olmalıdır. İsrail ırkından olmayan birine yardım edilmesini, sofrada oturan yahûdi çocuklarının ekmeklerinin alınıp köpeklere atılmasına benzetilmesinde teşbih kuralları açısından hata vardır. Sofrada oturan çocukların ekmeklerinin alınıp köpeklere verilmesi halinde çocukların ekmekleri eksilir ve onlar aç kalabilir. Ama Kenanlı kadının kızının tedavi edilmesi halinde, yahûdi çocuklarına sunulan dâvette bir eksilme ve onların zarara uğraması sözkonusu olamaz. Muharref İnciller Hz. İsa’ya böyle söylettirdiklerine göre, acaba Hz. İsa’nın Kenanlı kadının kızını tedavi etmesi halinde dâvet ve tebliğ enerjisinin bir kısmı eksilecek miydi? O kızı tedavi edince yahûdi çocuklarını tedavi edemez hale mi gelecekti? Yoksa onun bir tedavi kontenjanı vardı da kız çocuğunu tedavi etmesi halinde bu kontenjan mı doluyordu? İncillerin naklettiğine göre sonunda Hz. İsa, yine bu kızı tedâvi etmiş olduğuna göre, sofradaki çocukların ekmeğini köpeklere atmış olmuyor mu? Bu, kendi mantığına göre bir suç değil mi?
1051] Kitab-ı Mukaddes, Matta, 15/21-27; Markos, 7/24-30
1052] Kitab-ı Mukaddes, Matta, 7/6-8
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. İsa’nın Kenanlı kadına vermiş olduğu ikinci cevaptan sonra kadının ona söylemiş olduğu söz de çok önemlidir. Muharref İnciller, kadına “köpekler de efendilerinin sofralarından düşen kırıntıları yerler” dedirtmek sûretiyle yahûdi ırkının üstünlüğünün herkes tarafından kabul edilmesinin gerekli olduğunu zımnen empoze etmektedirler. Bu cevaba göre, yahûdi olmayanlar tıpkı bu kadın gibi yahûdiler karşısında ikinci sınıf insanlar olduklarını kabul etmelidirler. Bu durum onların kaderidir ve onlar kaderlerine râzı olmalıdır. Böyle yahûdi asıllı olmayan hıristiyanlar, yahûdi ırkının üstünlüğünü otomatik olarak kabul etmeli ve buna itiraz etmemelidir. Günümüzde hemen hemen bütün hıristiyan dünyasının İsrail devletine kayıtsız şartsız destek vermesinin temelinde yatan esas faktör İncillerde sunulan bu fikirdir.
Geçmişte yapılmış olduğu iddia edilen yahûdilere yönelik katliamların büyük çoğunluğu, yahûdi yazarlar tarafından ortaya atılmış abartmalı haberlerdir. Gerçekten orta çağlarda zaman zaman hıristiyan devletlerin yahûdilere yönelik katliamlar yaptıkları ve yahûdilere zulüm ve işkenceler yaptıkları güvenilir kaynaklarda müşâhede edilmektedir. Ancak bu haberler, günümüzde ana kaynaklarda bulunanlardan çok daha mübâlağalı şekilde abartılarak yazılmaktadır. Bu abartmalı haberlerin arkasında gizli bir niyet vardır; o da, bütün dünyaya yahûdi ırkını sürekli zulüm gören, mazlum ve himayeye mazhar bir ırk olarak göstermek, diğer milletlerin merhamet duygularını istismar ederek yahûdilere sempati duyulmasını sağlamaktır. İkinci Dünya savaşından bu yana bütün dünyada sinema, tiyatro, radyo, televizyon, gazete, dergi vb. bütün basın ve yayın organlarında yürütülmekte olan yahûdilere acındırma, onların düşmanlarına kin duydurtma programlarının esas gayesi işte budur.
Muharref İncillere göre, kendisi ırkçı bir mantıkla hareket eden ve konuşan Hz. İsa, öğrencilerine de aynı mantık çerçevesinde hareket etmelerini emretmiş ve yahûdi ırkından olmayanları tedavi etmemelerini, onlara vaat etmemelerini tenbih etmiştir. Hz. İsa, irşâda gönderdiği öğrencilerine şöyle hitap etmektedir: “Milletler yoluna gitmeyin ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiçbirine girmeyin; fakat daha ziyade İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gidin.”1053 Kendisi başka milletlerden insanları imana dâvet etmeyen Hz. İsa, Havârilerden de aynı şekilde hareket etmelerini istemektedir.
Yukarıdaki paragrafa göre Hz. İsa, ırkçılıkta o kadar ileri gitmektedir ki, kavmiyetçilikten kabileciliğe dönerek, dâvetinden yahûdi ırkından olan Samiriyelileri dahi mahrum bırakmakta; Havârilere, Samiriyelilere gitmemelerini, onların hiçbir şehirlerine uğramamalarını, sadece ve sadece hâlis yahûdilere hizmet vermelerini emretmektedir.
Yahûdi kavmiyetçiliğinde bütün yahûdiler aynı derecede eşit olarak kabul edilmezler; bunlar kısım kısımdır ve hepsi aynı seviyede değildir. En üst mertebede Harun soyundan gelen Levililer, en alt seviyede ise Samiriyeliler yer almaktadırlar. Samiriyeliler tarih boyunca kardeşleri olan diğer yahûdi kabileleri tarafından sürekli olarak horlanmışlar ve ikinci sınıf vatandaş muâmelesi görmüşlerdir. İşte muharref İncillere göre Hz. İsa, bu yahûdi geleneğini olduğu gibi devam ettirerek Havârilerden, onları imana dâvet etmemelerini istemiştir.
1053] Kitab-ı Mukaddes, Matta, 10/5-6
İNCİL
- 259 -
Dört İncilin birçok yerinde sanki Hz. İsa, ırkçı bir siyonist gibi davranan, her şeyi yahûdiler ve yahûdilik için yapan bir kimse olarak takdim edilmektedir. Ancak İncillerin son baplarında onun ırkçılıkla hiçbir ilgisinin olmadığı, öğrencilerini yahûdi olmayan ırklara da göndererek İncili onlara tebliğ ettirdiği 1054 haber verilerek çelişkiye düşülmektedir. Yine bazı İncillere göre o, yahûdi ırkı içinde kabilecilik yaparak Samiriyelilere düşmanlık eden ve onları imana dâvet etmeyen bir kişi iken, diğer İncillere göre o, Samiriyelilerin köylerine öğrencilerini gönderen, onların hastalarını tedavi eden bir kimsedir. İncillerin pasajlarına göre o, Samiriyelileri horlayıp onlara düşmanlık ederken,1055 diğer bazı pasajlarına göre, iyi Samiriyelilerden örnekler vermektedir.1056 Özellikle Yuhanna İncilinde bir bapta o, Samiriyeli olmayan bir yahûdi olarak takdim edilirken,1057 diğer bir bapta “Cin çarpmış bir Samiriyeli”1058 şeklinde tanıtılmaktadır. Bütün bu çelişkilerin yer aldığı İnciller, bu tesbitlerden sonra nasıl vahiy mahsûlü, hatasız ve eksiksiz yazılmış eserler olarak kabul edilebiliyorlar? 1059
Muharref İncillere Göre Hadım Olmak ve Evlenmenin Güzel Görülmemesi
İncillerde Hz. İsa’nın evlenip evlenmediğine ve kadınlarla ilişkisine dair açık bir bilgi yoktur. Gençliği hakkında hiç bilgi olmaması gibi. Ancak İncillerde verilen bilgiler bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilince onun hiç evlenmemiş olduğu sonucuna varılabilir. Hz. İsa evlenmeyle ilgili olarak Havârilerle konuşurken onlar Hz. İsa’ya “Eğer erkeğin karısı ile hali bu ise, evlenmek iyi değil” derler. Bunun üzerine Hz. İsa onlara, “Bütün adamlar bu sözü kabul edemez, ancak kendilerine verilmiş olanlar kabul edebilir. Çünkü anadan doğma hadım vardır, insanlar tarafından yapılmış hadım vardır, göklerin melekûtu uğrunda kendilerini hadım edenler de vardır. Bunu kabul edebilen kabul etsin”1060 diye cevap vermiştir. Hz. İsa’nın bu sözlerinde açıkça evlenmemek teşvik edilmekte, evlenmenin bir ruhsat olduğu işaret edilmektedir. Ayrıca pasajın sonunda evlenmeye karşı istek duymamak için göklerin melekûtu uğruna insanın kendi kendini hadım etmesi öğütlenmektedir.
Kilise, İncillerde geçen bu ve benzeri ifadelere dayanarak râhiplere evlenme yasağı koymuştur. Aslında evliliğe karşı tavır koyan ve râhiplere evlenme yasağı koyan başka dinler de vardır. Maniheizm ve Budizm gibi dinler, hıristiyanlıktan önce bu yasağı uygulamışlardır. Hıristiyanlık, bu fikri muhtemelen Budizmden almış görünmektedir.
İncillerin yanısıra Yeni Ahidin diğer kitaplarında da evlenmemeyi açıkça teşvik eden pasajlara rastlamaktayız. Pavlos’un Korintoslulara yazmış oluğuu birinci mektupta geçen şu ifadeler, hıristiyanlığın evlilik kurumana bakış açısını açıkça ortaya koymaktadır: “İmdi yazdığımız şeylere gelince: Adam için kadına dokunmamak iyidir. Fakat zinalardan dolayı herkesin kendi karısı olsun, ve her kadının
1054] Kitab-ı Mukaddes, Markos, 16/15
1055] Matta, 10/5-6
1056] Luka, 10/25-37
1057] Yuhanna, 4/9
1058] Yuhanna, 8/48
1059] Ş. Kuzgun, a.g.e., s. 283-289
1060] Kitab-ı Mukaddes, Matta, 19/10-12, s. 21
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendi kocası olsun.”1061 Pavlos burada erkeklerin kadınlardan uzak durmalarını, yani evlenmemelerini tavsiye etmektedir. O, bu tavsiyeyi sadece erkeklere yapmakla kalmıyor, kadınlara da aynı şeyi tavsiye ederek onları evlenmekten men etmeye çalışıyor. “Evlenmemişlere ve dul kadınlara diyorum: Benim gibi kalsalar onlar için iyidir.”1062 Burada Pavlos, evvelâ kendisinin evlenmemiş olduğunu açıklıyor, sonra hiç evlenmemiş bâkire kızlarla, evlendikten sonra dul kalmış kadınların kendisi gibi bekâr kalmalarını, onların evlenmemelerinin kendileri için daha iyi olacağını izah ediyor.
Pavlos, mektuplarında sadece evlenmemeyi teşvik etmekle kalmıyor, aynı zamanda evlenmenin sakıncalarını da ortaya koyuyor: “Kızlar hakkında rabden emrim yoktur; fakat itimada lâyık olmak için rab tarafından merhamete nâil olmuş bir adam olarak rey veriyorum: İnsanın olduğu gibi kalması iyidir. Kadına bağlı mısın? Çözülmeyi arama. Kadından çözülmüş müsün? Kadını arama. Fakat eğer evlenirsen günah etmezsin, eğer bir kız evlenirse günah etmez. Fakat böyle kimselerin bedende sıkıntısı olacaktır. Ben sizi esirgiyorum. Ey kardeşler! Vakit kısalmıştır, bundan böyle karıları olanlar hoşnut etsin diye rabbin şeyleri için kaygı çeker. Fakat evlenmiş olan adam nasıl karısını hoşnut etsin diye dünya şeyleri için kaygı çeker... Evlenmemiş olan kadın ve kız, hem bedence, hem de ruhça mukaddes olsun diye rabbin şeyleri için kaygı çeker, fakat evlenmiş olan kadın nasıl kocasını hoşnut etsin diye... kaygı çeker... Kendi kızını evlendiren iyi eder, evlendirmeyen daha iyi eder.” 1063
Pavlos’un evlenmemeyi teşvik edişi bir yana, onun kadınlara bakış tarzı da çok tuhaftır. Özellikle dul kalmış kadınlarla ilgili olarak verdiği fetvâsında Timoteos’a, altmış yaşından aşağı dul kadınları cemaate kaydetmemesini söylemektedir: “İyi işler için hakkında şehâdet olunan, bir erkeğin karısı olup altmış yaşından aşağı olmayan dul kadın, eğer çocuklar büyütmüş, eğer misafir kabul etmiş, eğer mukaddeslerin ayaklarını yıkamış, eğer sıkıntıda olanlara yardım etmiş, eğer her iyi işin ardınca gitmişse kaydolsun. Fakat daha genç dul kadınları reddet. Çünkü Mesih’e muhâlif olarak nefsânî heveslerine düştükleri zaman evlenmek isterler... Bununla beraber evleri gezerek aylak olmayı da öğrenirler; ancak, yalnız aylak değil, fakat üzerlerine düşmeyen şeyleri söyleyerek başkalarının işlerine karışan boşboğaz olurlar. 1064
“(İsa:) İmdi, Allahın birleştirdiğini insan ayırmasın. Şakirtler evde bunun için yine kendisinden sordular. Onlara dedi: Kim karısını boşar, ve başkası ile evlenirse, ona karşı zina eder; ve kadın kocasını boşar ve bir başkası ile evlenirse, zina eder.”1065 “Ve ben size derim: Kim zinadan ötürü olmayıp karısını boşar ve başkası ile evlenirse, zina eder; boşanmış olanla da evlenen zina eder.”1066 “Fakat evli olanlara ben değil, ancak Rab emrediyor: Karı kocasından ayrılmasın, fakat eğer ayrılırsa da, kocasız kalsın, yahut kocası ile barışsın; ve koca karısını bırakmasın.”1067 Hıristiyanlıkta eşlerin ölümü dışında dulluk yoktur. Hıristiyanlar
1061] Kitab-ı Mukaddes, Korintoslulara I. Mektup, 7/1-2, s. 173
1062] Kitab-ı Mukaddes, Korintoslulara I. Mektup, 7/8, s. 173
1063] Kitab-ı Mukaddes, Korintoslulara I. Mektup, 7/25-38
1064] Kitab-ı Mukaddes, Timoteos’a I. Mektup, 5/9-15
1065] Markos, 10/9-12, s. 46
1066] Matta, 19/9, s. 21
1067] Pavlusun Korintoslulara Birinci Mektubu, 7/10-12, s. 173
İNCİL
- 261 -
boşanmayı kabul etmediklerinden, bu dinde boşanma yolu ile dulluk sözkonusu değildir. Böyle olunca özellikle kadın için dul kalmak tamamıyla kendi irâdesi dışında gerçekleşen bir olaydır. Toplumda en çok himâyeye muhtaç olan insanların başında yetimler ve dul kadınlar geldiği halde, Pavlos’un, dul kadınlar hakkında aylaklar ve boşboğazlar tâbirlerini kullanması, onları tahkir ederek cemaatin dışına atması, Hıristiyanlığın kadın haklarına verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır.
İncillerde ve Yeni Ahidin diğer kitaplarında takdim edilen bu bilgilere göre, insanların cinsî hayattan uzak durmaları gerekmektedir. Özellikle Hz. İsa’ya nisbet edilen sözlere göre, insanlar, cinsî arzulardan kendilerini uzaklaştırıp tam olarak ibâdete yönelebilmek için kendilerini hadım edebilirler. Yaratılıştan insanlarda var olan cinsî arzuların kökten yok edilmesi, insan neslinin imha edilmesi sonucunu doğurmaz mı? İnsanlarda mevcut olan bu gücün, aile hayatı şeklinde bir düzenleme ve evlilik yoluyla tatmin edilmesi ve bu yolla insan neslinin devamının sağlanması esas iken, İnciller, erkekleri kadınlardan uzaklaşmaya ve kendilerini hadım etmeye, kadınları da erkeklerden uzaklaşmaya teşvik etmektedir. Dolayısıyla bu telkinler, hıristiyan toplumlarda çeşitli türden cinsî sapıklıkların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
Bunların yanında Hz. İsa’nın evliliğe karşı olmadığı, 5 kızla evleneceği, tüm hıristiyanların veya insanların yarısıyla, akıllılarla düğüne güvey gireceğinden bahsedilir: “O zaman göklerin melekûtu, kandillerini alıp güveyi karşılamaya çıkan on kıza benziyecektir... Güvey geldi; hazırlıklı kızlar onunla beraber düğüne girdiler; ve kapı kapandı...” 1068
Muharref İncillere Göre Kadın Hakları ve Boşanma
Hıristiyan bilim adamları, devamlı olarak kendi dinlerinin kadın haklarını koruduğunu, kadınları erkeklerle eşit tuttuğunu ileri sürer dururlar. Ancak, muharref İncillerin incelenmesi neticesinde durumun hiç de onların dediği gibi olmadığı kolayca anlaşılır.
Hıristiyanlıktan önce ortaya çıkan yahûdilik vb. bazı dinler, erkeklerin kadınları boşamalarına, boşanan erkek ve kadınların başkalarıyla evlenmelerine izin vermekteydi. Ancak hıristiyanlık, erkeklerin kadınları boşamalarına müsâade etmemekte, boşanma olmaksızın birbirinden ayrılan eşlerin, ayrıldıkları eşleri sağ olduğu sürece başkalarıyla evlenmelerine izin vermemektedir.
Galile (Celile)’den ayrılıp Yahûdiye’ye gelen Hz. İsa’ya Ferisîler, bir erkeğin karısını boşayıp boşayamayacağını sormaları üzerine; "İsa onlara dedi: Yüreklerinizin katılığından ötürü karılarınızı boşamanıza Musa müsaade etti; fakat başlangıçtan böyle olmamıştır. Ve ben size derim: Kim zinadan ötürü olmayıp karısını boşar ve başkası ile evlenirse zina eder; boşanmış olanla da evlenen zina eder."1069 demiştir. Muharref İncillerin naklettiğine göre Hz. İsa, ölüm dışında erkekle kadının ayrılmasını kabul etmemektedir. Eşler boşanma olmaksızın birbirlerinden ayrılsalar dahi başkalarıyla evlenemezler. Bir kadın geçimsizlik yüzünden kocasından ayrılacak, fakat kocası sağ olduğu müddetçe bir başkasıyla evlenemeyecek. Bu, kadına bir hak vermek midir, yoksa kadının hakkını
1068] Matta, 25/1-13, s. 28
1069] Matta, 19/8-9, s. 21
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gasbetmek midir?
Aslında diğer bazı dinlerin tek yanlı olarak sadece erkeğe tanıdıkları eşi boşama hakkını hıristiyanlık, erkekle birlikte kadına da tanısa idi, belki de kadın hakları konusunda söz söylemeye hakkı olabilirdi. Ancak, Hz. İsa’ya nisbet edilen yukarıdaki ifadeye göre, başka dinlerde erkeklere tanınan boşama hakkı, hıristiyanlıkta erkekle birlikte kadına da tanınmış değil; aksine kadına verilmeyen ve erkekler için mevcut olan bu hak, erkeklerden de geri alınmak sûretiyle diğer bazı dinlerin sınırlı olarak verdiği boşanma hakkı tamamen ortadan kaldırılmış olmaktadır. Daha önce kocalarının boşamaları halinde hiç değilse yeniden evlenme hakkına sahip olan kadın, hıristiyanlığın bu hükmü ile o hakkından da mahrum bırakılmaktadır. Belki ortada bir kadın-erkek eşitliği sözkonusu olabilir, ancak bu eşitlik, kadına boşama hakkı verilerek kadını erkeğin seviyesine getirerek değil; aksine, erkeğin elinde olan boşanma hakkını elinden alarak onu kadının seviyesine indirmek sûretiyle olmuştur. Yani eşitlik, pozitif yönde değil; aksine negatif yönde gerçekleşmiştir. Hıristiyanlıktaki bu uygulama, bir hak verme değil; aksine tek taraflı olarak verilmiş olan bir haktan her iki tarafı tamamıyla mahrum etmektir. Bu kadın-erkek eşitliği, olsa olsa boşanamama eşitliği olabilir. Bu bir hak alma eşitliği değil; haksızlıkta eşitliktir. Hıristiyanların yaptıkları şey, hayatının başında bir hata yaparak kendine uygun olmayan bir eşle evlenen kişiye, bu hatasının cezasını bir ömür boyu çektirmek, onu zorla, sevmediği ve nefret ettiği biriyle yaşamaya zorlamaktır. 1070
“Ferisiler geldiler, ve onu deneyerek: Adama karısını boşamak caiz mi? diye kendisinden sordular. O da cevap verip onlara dedi: Musa size ne emretti?1071 Onlar da dediler: Musa bir boş kâğıdı yazmağa ve kadını boşamağa müsaade etmiştir. Fakat İsa onlara dedi: Yüreklerinizin katılığından dolayı size bu emri yazdı. Fakat hilkatin başlangıcından Allah onları erkek ve dişi yarattı. Bunun için bir adam babasını anasını bırakacak, karısına yapışacaktır; ikisi de bir beden olacaktır; şöyle ki, onlar artık iki değil, fakat bir bedendirler. İmdi, Allah’ın birleştirdiğini insan ayırmasın. Şakirtler evde bunun için yine kendisinden sordular. Onlara dedi: Kim karısını boşar, ve başkası ile evlenirse, ona karşı zina eder; ve kadın kocasını boşar ve bir başkası ile evlenirse, zina eder.” 1072
“Ve: Kim karısını boşarsa, ona boş kâğıdını versin,1073 denilmiştir. Fakat ben size derim ki, zinadan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zaniye eder; ve kim boşanmış kadınla evlenirse, zina eder.” 1074
“Ey kadınlar, kendi kocalarınıza Rabbe tâbi olur gibi tâbi olun. Çünkü bedenin kurtarıcısı Mesih kilisenin başı olduğu gibi, erkek de kadının başıdır. Fakat kilise Mesihe tâbi olduğu gibi, kadınlar da böylece her şeyde kocalarına tâbi olsunlar.”1075 “Kendi bedeni üzerine karının değil, ancak kocasının hâkimiyeti vardır; ve böylece de kendi bedeni üzerine kocanın değil, ancak karısının hâkimiyeti
1070] Ş. Kuzgun, a.g.e., s. 290-295
1071] Tesniye, 24/1, 3 -dipnot-
1072] Markos, 10/2-12, s. 46
1073] Tesniye, 24/1, 3 -dipnot-
1074] Matta, 5/31-32, s. 5
1075] Pavlusun Efesoslulara Mektubu, 5/22-24, s. 201
İNCİL
- 263 -
vardır.”1076 “Kiliselerde kadınlar sükût etsinler; çünkü onlara söylemek için izin yoktur; ancak şeriatin de dediği gibi, tâbi olsunlar. Ve eğer bir şey öğrenmek isterlerse, evde kendi kocalarına sorsunlar; çünkü kadına kilisede söylemek ayıptır. Yahut Allahın kelâmı sizden mi çıktı? Yahut yalnız size mi erişti?1077 “Ayni suretle yaşlı kadınlar tavırlarında iftiracı ve çok şaraba esir olmayıp, hürmetli, iyilik muallimleri olsunlar; ta ki, Allahın kelâmına küfrolunmamak için, genç kadınları kocalarını seven, çocuklarını seven, temkinli, iffetli, evde işleyen, iyi, kendi kocalarına tâbi olmak üzere terbiye etsinler.” 1078
“Fakat bilmenizi isterim ki, her erkeğin başı Mesih, ve kadının başı erkek, ve Mesihin başı Allahtır. Başı örtülü olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her erkek, başını küçük düşürür. Fakat başı örtüsüz olarak dua eden her kadın, başını küçük düşürür; çünkü tıraş edilmiş olmakla bir ve ayni şeydir. Çünkü eğer kadın örtünmüyorsa, saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek, yahut tıraş olmak ayıp ise, örtünsün. Çünkü erkek, Allahın sureti ve izzeti olduğu için, başını örtmemelidir; fakat kadın erkeğin izzetidir. Çünkü erkek kadından değil, fakat kadın erkektendir; çünkü erkek de kadın için değil, fakat kadın erkek için yaratıldı. Bunun için melekler sebebinden kadın, başı üzerinde hâkimiyet alâmetine malik olmalıdır. (...) Siz kendi nefsinizde hükmedin; kadının örtüsüz Allaha dua etmesi yakışır mı? Tabiat bile size öğretmiyor mu ki, erkeğin uzun saçlı olması kendisi için hürmetsizlik, fakat kadının uzun saçlı olması kendisine izzettir? Çünkü saçı kendisine örtü olarak verilmiştir.” 1079
Aşağıdaki alıntıda görüleceği gibi, kadının suçlu olduğu için, erkeğe hâkim olmasına giden bir yol olduğu düşünülerek öğretmesi, öğretmenliğini Kitab-ı Mukaddes yasaklar. Bunlar, aynı zamanda Pavlos’un hıristiyanlığa soktuğu kadını aşağılayan düşünceler arasındadır: “İmdi isterim ki erkekler her yerde tahir eller kaldırarak gazapsız ve nizasız dua etsinler. Ayni surette kadınlar, saç örgüleri, ve altın yahut inciler yahut çok pahalı libasla değil, sade kıyafette, hicap ve vakar ile ve takva sahibi olduğunu iddia eden kadınlara yakışır surette iyi işlerle kendilerini tezyin etsinler. Kadın tam tabiiyetle sessizce olarak öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem, ancak sükûtte olsun. Çünkü önce Âdem, sonra Havva yaratıldı; ve Âdem aldanmadı, fakat kadın aldanarak suça düştü; fakat iman ve sevgi ve takdiste vakar ile dururlarsa, çocuk doğurması ile kurtulacaktır.” 1080
“(Rab Allah) Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlât doğuracaksın; ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır. Ve Âdeme dedi: Karının sözünü dinlediğin ... için, toprak senin yüzünden lânetli oldu.” 1081
Kitab-ı Mukaddes’in Eski Ahid bölümünde şu ifadeler, putperestlerin bile taptıkları putlar hakkında bu kadar pervasız söyleyemeyeceği cinstendir: “Çünkü kocan seni Yaratandır; onun ismi orduların Rabbıdır; ve seni fidye ile Kurtaran
1076] Pavlusun Korintoslulara Birinci Mektubu, 7/4, s. 173
1077] Pavlusun Korintoslulara Birinci Mektubu, 14/34-36, s. 180
1078] Pavlusun Titusa Mektubu, 2/3-5, s. 225
1079] Pavlusun Korintoslulara Birinci Mektubu, 11/3-10, 13-15, s. 177
1080] Pavlusun Timoteosa Birinci Mektubu, 2/8-15, s. 218
1081] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 3/16-17, s. 3
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsrailin Kuddûsüdür; ona bütün dünyanın Allahı denecektir.”1082 Bu söz, ne kadar mecaz diye değerlendirilirse değerlendirilsin, çok çirkin bir benzetmedir. Bu ifadeyi Allah açısından da değerlendirdiğimizde çok büyük bir şirk, kadının kocası şeklinde bir değerlendirme olduğu için bırakın dillendirilmesi, düşünülmesi bile mümkün olmayan fecaattir. Kadın ve koca açısından değerlendirilirse, kocanın Yaratan Tanrı’ya benzetilmesi, karının da onun kulu olarak düşünülmesi kadını ne kadar aşağıda ve kocayı ne kadar yukarıda görmenin en rezilcesidir. Ya şu ifadelere ne demeli: “Ve o gün vaki olacak ki, RAB diyor, bana işi (kocam) diyeceksin... Ve seni ebediyen kendime nişanlayacağım; evet, seni doğrulukla ve hakla, ve inayetle, ve rahmetlerle kendime nişanlayacağım. Ve seni sadakatla kendime nişanlayacağım, ve RABBİ tanıyacaksın.”1083 Bu ifadelerin vahiy olması mümkün olmadığı gibi, bunları eleştirilemeyecek doğrulukta gören hıristiyanların da kadın haklarından bahsetmesi çok gülünç olmaktadır.
Ana-Babaya Buğz
“Eğer bir kimse bana gelir, ve kendi babasına, anasına, karısına, çocuklarına, kardeşlerine, kızkardeşlerine, evet hattâ kendi canına buğzetmezse, benim şakirdim olamaz.”1084 “Yeryüzüne selâmet getirmeğe (sulh yapmak için) geldim sanmayın; ben selâmet değil, fakat kılıç getirmeğe geldim. Çünkü ben adamla babasının, ve kızla anasının, ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymağa geldim ve adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.” 1085 “Ben dünyaya ateş atmağa geldim; eğer şimdiden tutuşmuş ise, daha ne isterim? Dünyaya selâmet getirmeğe mi geldim sanıyorsunuz? Size derim ki: Hayır, fakat daha doğrusu ayrılık getirmeğe geldim; çünkü bundan sonra, bir evde beş kişi olacak, üçü ikiye, ikisi üçe karşı ayrılacaklar. Baba oğula karşı, oğul babaya karşı; ana kıza karşı, kız anasına karşı; kaynana geline karşı, gelin kaynanasına karşı olacaklar.” 1086
İsa (a.s.) anasına saygısız davranır: “İsa ona dedi: Kadın, benden sana ne?”1087 “İsa halka henüz söylemekte iken, işte, anası ve kardeşleri, onunla söyleşmek isteyerek dışarda durdular. Ve biri İsaya dedi: İşte, anan ve kardeşlerin seninle söyleşmek isteyerek dışarda duruyorlar. Fakat İsa cevap verip kendisine söyleyene dedi: Benim anam kimdir? Ve kardeşlerim kimlerdir? Ve elini şakirtlerine doğru uzatıp dedi: İşte, benim anam ve kardeşlerim. Çünkü göklerde olan Babamın iradesini kim yaparsa, benim kardeşim, kızkardeşim ve anam odur.” 1088
Servet Düşmanlığı ve Tembellik
“Size diyorum: Ne yiyeceksiniz, yahut ne içeceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için kaygı çekmeyin.”1089 Bir lokma bir hırka felsefesinin temeli muharref İncillerdeki Hz. İsa’nın şu sözlerine dayanmaktadır: “İsa şakirtlerine dedi: Ne yiyeceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için kaygı çekmeyin. Çünkü hayat yiyecekten ve beden giyecekten daha
1082] Kitab-ı Mukaddes, İşaya, 54/5, s. 714
1083] Kitab-ı Mukaddes, Hoşea, 2/16, 19-20, s. 857
1084] Luka, 14/26, s. 77
1085] Matta, 10/34-36, s. 11
1086] Luka, 12/49, 51, 52, 53, s. 75
1087] Yuhanna, 2/4, s. 93
1088] Matta, 12/46-50, s. 13-14
1089] Matta, 6/25, s. 6
İNCİL
- 265 -
üstündür. Kargalara bakın, onlar ne ekerler, ne de biçerler, ne kilerleri ve ne de ambarları var, Allah onları besler, sizler kuşlardan ne kadar daha değerlisiniz.”1090 İnciller, kaderci, tevekkülcü, dünyadan tamamıyla el etek çekmeye dayalı bir görüşü insanlara telkin etmektedir. Hıristiyanlığa göre dünya için çalışmak, mal mülk sahibi olmak kâmil insan olmaya engeldir. Bu konuda muharref İncillere göre Hz. İsa şöyle söylüyor: “Eğer kâmil olmak istersen git, neyin varsa sat ve fakirlere ver, göklerde hazinen olacaktır ve gel, benim ardımca yürü.” 1091
Hz. İsa zenginlik hakkında şunları söylemektedir: “Yine size derim: Devenin, iğne deliğinden geçmesi, zengin adamın Allah’ın melekûtuna girmesinden daha kolaydır.”1092 Bu sözleriyle o, zenginler cennete giremez, cennete girmek isteyenler fakir olsunlar, mallarını mülklerini terketsinler demek istemektedir. Bir başka konuşmasında Hz. İsa insanlara: “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin ki, orada güve ve pas yiyip bozar ve orada hırsızlar delip girerler ve çalarlar. Fakat kendinize gökte hazineler biriktirin ki, orada ne güve, ne de pas yiyip bozar ve hırsızlar orada ne deler ve ne de çalarlar.”1093 Bu sözlerin mânâsı, açıkça “mal mülk biriktirmeyin, hazinelerinizi, kiler ve ambarlarınızı doldurmayın, dünya için çalışmayın” demek değil midir? Muharref İncillerin bu şekilde konuşturduğu Hz. İsa, bize göre bu gibi sözleri asla söylemiş olamaz. 1094
Muharref İncillerde Sömürü ve Faiz Anlayışı
İncillerde hemen hemen her sahada görülen çelişki ve tutarsızlıklar mal ve mülk konusunda da görülmektedir. İncillere göre Hz. İsa, bir yandan çalışmamayı, mal ve mülk edinmemeyi tavsiye ederken, diğer taraftan vaazları esnâsında parayı fâize vermenin meşrû olduğu mânâsına gelecek benzetmeler yapmaktadır. Hz. İsa, benzetmeler esnâsında konuşturduğu efendinin ağzından, tam bir kapitalist ve sömürücü düzen modeli çizmektedir. Matta İncili, 25/14-30’da anlatılan bir benzetmede Hz. İsa, öğrencilerine mallarını kölelerine emanet eden bir adamı örnek olarak göstermekte ve bu adamla köleleri arasında geçen konuşmalardan ders alınmasını istemektedir. Hz. İsa’nın öğrencilerine anlattığı bu benzetmeye göre, kendisinin semâya alınışı, yolculuğa çıkmak üzere olan bir adamın, kölelerini çağırıp malını kendilerine emânet etmesine benzemektedir. Hz. İsa’nın örnek olarak gösterdiği bu adam, kölelerinden birine beş talant, diğerine iki talant, öbürüne ise bir talant vermiştir. Beş talant alan köle ile iki talant alan köle, paralarını çalıştırarak efendilerinin dönüşünde aldıkları parayı iki misli olarak geri vermişler, ancak, bir talant alan köle, efendisinin dönüşünde sadece kendisine verilen bir talantı geri vermiş ve efendisine, “Efendim senin sert bir adam olduğunu biliyordum, senden korktuğum için aldığım parayı kaybetmeyeyim diye toprağa gömdüm, şimdi sana olduğu gibi iade ediyorum” diyerek parayı iade etmiş. İki kölenin aksine parasını çalıştırmayan bu üçüncü köleye çok öfkelenen efendi, ona “Kötü ve tembel köle! Mademki benim sert bir adam olduğumu biliyordun, öyleyse benim paramı faizcilere vermeliydin. Ben de geri gelince onu faizi ile beraber geri alırdım” dedikten sonra, elinde bir talant olan
1090] Luka, 12/22-24, s. 74
1091] Matta, 19/21, s. 21
1092] Matta, 19/24, s. 21
1093] Matta, 6/19-20, s. 6
1094] Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkiler, s. 295-296
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kölenin elindeki bir talantının alınıp, elinde on talant olan köleye verilmesini emretmiştir. Benzetmenin son kısmında mal sahibi efendinin, bu icraatının gerekçesi de şöyle açıklanmıştır: “Çünkü her kimin varsa, ona verilecektir ve ona arttırılacaktır; kimin yok ise, elinde olanı bile alınacaktır.” 1095
Hz. İsa, teşbihte örnek verdiği insanı konuştururken, öğrencilerinin onun söylediklerinden ders almaların istemektedir. Matta’da anlatılan bu benzetme biraz değişik bir biçimde Luka, 19/11-26’da1096 aynen anlatılmaktadır. Luka’da paranın, parayı çalıştırmayan köleden alınıp çalıştıran köleye verilmesini emreden efendiye, etraftan “Efendim zaten onun parası var, niye ona vereceğiz?” diye sorulunca, efendi “Kimde varsa ona daha çok verilecek. Ama kimde yoksa, kendisinde olan da elinden alınacak” diye cevap vermiştir. Hz. İsa’nın örnek olarak anlattığı adam, kölesine “Niye benim paramı faize verip iki misli para kazandırmadın?” diyerek faizi teşvik etmiştir. Ayrıca “Elinde olana, daha çok verilecek, elinde olmayanın, elinde olan da ondan alınacak ve elinde olana verilecek” denilmek sûretiyle, hak ve hukuk bir kenara bırakılıp sadece para kazanma kurnazlığının mârifet olduğu şeklinde bir fikir empoze edilmiştir.
Muharref İncilleri okuyan hıristiyanlar, Hz. İsa’nın örnek olarak gösterdiği adamın bu sözlerini okuyunca, parayı faize vermenin en uygun kazanç yolu olduğunu anlamaktadırlar. Bugün Batıda önemli olan, paranın helâl veya haram olarak kazanılmış olması değil; ne olursa olsun kazanılmış olmasıdır. Parayı kazanmak için her yola ve çareye başvurulabilir. Ayrıca Markos, 4/25’de (s. 39) Hz. İsa, “Zira kimin varsa ona verilecektir; fakat kimin yoksa, onda olan da kendisinden alınacaktır” demek sûretiyle sömürü anlayışını, sadece örnek gösterdiği kişiye söyletmekle kalmamakta, bizzat kendisinin de bu görüşe iştirak ettiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Asırlardan beri Batı emperyalizmini besleyen ana kaynak, muharref İncillerdir. İncillerde yazılı olan “Kimde varsa ona daha çok verilecek, kimde yoksa, kendisinde olan da onun elinden alınacaktır” felsefesi, para kazanmada Batılılara hak ve hukuku bir tarafa bıraktırmakta, onların zihnine sadece para kazanmanın önemli olduğu fikrini yerleştirmektedir. Bu fikirlerle beslenen hıristiyan Batı dünyası, parayı ve serveti elde etmek için her türlü vâsıtayı mubah görmekte ve onu elde etme uğruna her çareye başvurmaktadır.
Yüzyıllardan beri kilise râhiplerinin önderliğinde köle ticareti yapan, Afrikalı milyonlarca zenciyi Amerika ve Avrupa’ya taşıyıp köle olarak satan Avrupalılar, ticaretini yaparak üzerinden para kazandıkları bu insanlara karşı, Hz. İsa’nın benzetmesinde geçen efendinin, kölesine davrandığı gibi davrandıklarını düşünmekte ve bunda herhangi bir haksızlık görmemektedirler. Başta Asya ve Afrika olmak üzere dünyanın birçok yerinde, geri kalmış ülkelerin toprak altı ve toprak üstü zenginliklerini işleten hıristiyan Batı dünyası, bu ülkeleri sömürürken, “onlar fakirdir, fakir olarak kalmalıdır, hatta daha da fakirleştirilmelidir, çünkü onlar servetlerini değerlendirmeyi bilmiyorlar, bu işi biz biliyoruz, öyleyse bu serveti onlardan almak bizim en doğal hakkımızdır” diye düşünmektedirler.
Görüldüğü gibi İncillerde, bir yandan komünizme model teşkil edecek
1095] Matta, 25/14-30, s. 28-29
1096] s. 82-83
İNCİL
- 267 -
ifadeler yer alırken, öbür yandan faizi ve her türlü gayri meşrû kazancı mubah sayan, emperyalist düzeni özendirecek pasajlara da rastlanmaktadır. 1097
Muharref İncillere Göre Hz. İsa’nın Suyu Şaraba Çevirmesi
Sinoptik İncillerde bulunmayan ve sadece Yuhanna İncilinde anlatılan bir mucize, Hz. İsa’nın, bir düğünde düğün sahibinin şarabının bitmesi üzerine küplere su doldurarak onları bir anda şaraba çevirmesi hikâyesidir. Yuhanna’ya göre, Hz. İsa öğrencileri (havârileri) ile beraber Kana şehrinde bir düğüne dâvet edilir, düğünde annesi Meryem de hazır bulunmaktadır. Bir ara düğün sahibinin misafirlere ikram ettiği şarap biter. Bunun üzerine Hz. İsa’nın annesi Meryem ona “şarapları yok” der. Bu sözle herhalde oğlundan düğün sahibine yardım etmesini ve mûcize göstermesini istemiş olmalı ki, Hz. İsa annesine: “Kadın, benden sana ne? Saatim daha gelmedi” diye cevap verir. Yani annesini bir nevi azarlar, ama nedense yine orada bulunan hizmetçilere küpleri su ile doldurmalarını emreder. Küplere doldurulan sular, o anda şarap olur ve misafirlere ikram edilir. Bir mûcize ile suyu şaraba çeviren Hz. İsa, bu mûcizesi ile öyle kaliteli bir şarap üretir ki, düğündeki bazı misafirler, bu şarabın düğünün başında ikram edilen şaraptan daha kaliteli olduğunu itiraf ederler. 1098
Yuhanna İncilinin naklettiği bu olay, acaba bir mûcize mi, yoksa bir kötülük ve günah mı? Çünkü mûcizede insanların hayrına olan bir şeyin ortaya konması gerekir. Hâlbuki Hz. İsa burada suyu şaraba çevirmek sûretiyle alkollü içki üretmekte ve insanların zararına hareket etmiş olmaktadır. Bu hâdisenin iyice tetkiki neticesinde, aslında Hz. İsa’ya nisbet edilmesi mümkün olmayan şu noktaları tesbit ediyoruz:
1- Hz. İsa ve öğrencileri, şarap ikram edilen bir düğüne gitmişlerdir. Alkoliklerin çokça bulunduğu, herkesin şarap içerek sarhoş olduğu bir toplantıya Hz. İsa ne diye katılıyor ve orada bulunmakta ne fayda umuyor?
2- Hz. İsa ve öğrencileri böyle bir toplantıya katıldıklarına göre, herhalde burada şarap da içmiş olmalıdırlar. Zaten İncillerin diğer bölümlerinde onun düğünlere gidip şarap içtiği, dolayısıyla insanların kendisine “ayyaş” dediklerine dair ifadeler de yer almaktadır.
3- Hz. İsa’nın annesi, düğüne iştirak etmiş, oğlundan şarap üretmesini istemiştir. Burada Hz. İsa’nın, annesine bu isteğine verdiği cevap çok kırıcıdır, âdeta annesine hakaret etmiştir, ama nedense yine onun isteğini yerine getirmiştir. Hz. İsa’nın annesine karşı bu kırıcı sert tavrı, diğer İncillerde de değişik şekillerde belirtilir.1099 (Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa’nın dilinden ve daha bebek iken annesine karşı tavrını şöyle anlatır: “O (Allah) beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.”) 1100
4- Alkollü içkiler ve özellikle şarap, insanlara zarar veren bir şey olduğu halde Hz. İsa, insanların sarhoşluklarını arttırmak için suyu şaraba çevirmektedir. Bu, onun tebliğ görevinin özü ile bağdaşır mı? Hz. İsa’nın gösterdiği bu mûcizede onun tebliğine yardımcı olacak ne vardır?
1097] Ş. Kuzgun, a.g.e., s. 302-305
1098] Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 2/1-10
1099] Bu konuda bir örnek için bk. Matta, 12/46-50; Markos, 3/31-35; Luka, 8/19-21
1100] 19/Meryem, 32
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yuhanna’nın, Kana düğününde mûcize gösteren bir kişi olarak takdim ettiği Hz. İsa, bu takdime göre aslında, şarap içilen, sarhoşların kendinden geçtiği, kadın erkek herkesin beraber eğlendiği bir yere gitmiş ve orada muhtemelen şarap içerek sarhoş olmuş, bunlara ilâve olarak şarap bitince suyu şaraba çevirerek oradakilerin daha fazla içki içmesini ve sızmasını temin etmiş bir insan görünümündedir. Bu hal, bir tanrı için değil; herhangi bir sâlih insan için dahi uygun olmadığı halde, Yuhanna, Hz. İsa’yı bu şekilde takdim ediyor. Onlara göre İlâhî vahiy ile hatasız yazılmış olan İncillerde bu ifadeler yer alabiliyor. 1101
Hıristiyanlıktaki “ekmek şarap âyini”, şaraba kutsallık verirken, aynı zamanda hıristiyanların şuur altlarına gizli bir sadizm ve kan dökücülük duygusunu yerleştirir. Şarabın Hz. İsa’nın kanını, ekmeğin de onun etini temsil ettiğini İnciller haber verir.1102 Bu ekmek şarap âyininde bir yandan bir insanın veya tanrının etinin yendiği, bir yandan da onun kanının içildiği duygusunu yıllarca hissederek büyüyen hıristiyan çocuklar, insan öldürmekten ve kan dökmekten korkmaz hale gelmektedir.
Bir İslâm Peygamberi; Hz. İsa
Ülü’l azm, yani kendilerine kitap verilmiş büyük peygamberlerden biri olan Hz. İsa, batılı tarihçilere göre, yanlış olarak kendi doğum yılı kabul edilen “milât”tan dört veya beş sene kadar önce dünyaya gelmiştir. Bazı araştırmacılara göre ise milâttan 3 yıl sonra doğduğu kabul edilir. Kudüs yakınlarındaki Nâsıra’da dünyaya gelmiştir. Kur’an’a göre Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’dir. İmran’ın kızı Hz. Meryem, Beytü’l Makdis’te (Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ) zikir ve ibadetle hayatını geçiriyordu. Allah, ona Cebrail’i bir beşer suretiyle gönderdi. Cebrâil, ona bir oğlan çocuk bağışlaması için Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğunu söyledi. Hz. Meryem’in, kendisine bir insan eli değmediği ve iffetsiz olmadığı halde nasıl çocuğu olabileceğini hayretle sorduğunda melek, bunun Allah için kolay olduğunu ve insanlara bir delil, bir mûcize olsun diye Allah’ın böyle hükmettiğini bildirdi. Çocuk doğunca kavmindeki bazı insanlar onu ayıplayacak oldu. Hz. Meryem, bebeğe işaret etti. Çocuk İsa kundakta şöyle dedi: “Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı...” 1103
Hz. İsa’nın, babasız olarak mûcizevî bir şekilde doğuşu, Allah’ın dilemesinden ibaretti. Hatta Allah katında, oluş itibarıyla Âdem (a.s.) ile İsa (a.s.) arasında fark yoktu: “Gerçekten İsa’nın babasız dünyaya geliş hali de Allah katında Âdem’in hali gibidir. Allah, Âdem’i topraktan yarattı, sonra da ona ‘ol’ dedi; o da hemen (insan) oluverdi.” 1104
Hz. İsa, otuz yaşında, Romalıların elinde bulunan Yahudiye’de Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde peygamberlik görevi aldığında bunu İsrâiloğullarına bildirdi. Önce Celile (Galile)’de, sonra Kudüs’te insanları hak dine dâvet etti. Kendisine İncil verildi.1105 İnsanları, tek ilâh olan Allah’a ibâdet ve kulluğa çağırmış, O’ndan başka tanrı olmadığını ilân ve tebliğ etmiştir: “Ben, benden önce gelen
1101] Ş. Kuzgun, a.g.e., s. 256-257
1102] Markos, 14/22-24, s. 52
1103] Bkz. 19/Meryem, 16-37
1104] 3/Âl-i İmrân, 59
1105] 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27
İNCİL
- 269 -
Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/mûcize getirdim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu, dosdoğru yoldur.”1106 Havârilerine ve tüm insanlığa Hz. Muhammed’in geleceğini müjdelemiştir. 1107
Yahudiler Hz. İsa’yı, dönemin Romalı Kudüs valisi Pontus Pilatus’a şikâyet ettiler. Havârilerden sayılan Yahuda Hz. İsa’ya ihanet etti ve hıristiyanların inancına göre Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürüldü. Kur’an ise şöyle der: “Hâlbuki onlar İsa’yı öldürmediler ve asmadılar. Fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.”1108 Allah, Nûh’u tûfandan, İbrâhim’i Nemrut’tan ve ateşten, Mûsâ’yı Firavun’dan ve boğulmaktan, Muhammed Mustafa’yı müşriklerin tuzaklarından koruyup kurtardığı gibi İsa’yı da, onu öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarmış, Hz. İsa’ya ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsa’ya benzeterek onu öldürtmüştür.
Onu kendi katına kaldırmıştır. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Âlimlerin çoğunluğuna göre, Allah onu kudretiyle manevî semâlardaki hususi mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir.1109 Bu değerlendirmeye göre, cisim ve rûhuyla göğe yükseltilen Hz. İsa, Kıyâmet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslâm şeriatıyla hükmedecektir. 1110
Bir başka anlayışa göre Allah onu yahudilerden korumuş, eceli gelince onu vefat ettirmiş ve rûhunu semâdaki yerine kaldırmıştır. Kıyametten önce gelecek olan da onun rûhudur. “Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım...”1111; “Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.” 1112; “İsa şöyle dedi: ‘Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”1113 Hz. İsa’yı ve annesini tanrılaştırıp teslis akidesini oluşturan hıristiyanlarla Hz. İsa, Kıyâmet gününde yüzleştirilecek ve böylece hıristiyanların uydurdukları yalan ve iftiralar tümüyle ortaya çıkacaktır. 1114
Unutulmamalıdır ki, yeryüzündeki bütün dinlerden, sadece İslâmiyet, hıristiyanlığın temel inançlarından olan Hz. İsa’nın babasız olarak, iffetli ve dindar bir bâkireden doğduğunu kabul etmiştir. Yalnız müslümanlar, Hz. İsa’nın
1106] 3/Âl-i İmrân, 50-51
1107] 61/Saf, 6
1108] 4/Nisâ, 157
1109] Bkz. 43/Zuhruf, 61
1110] Bkz. Buhâri, Büyû 102
1111] 3/Âl-i İmrân, 55
1112] 5/Mâide, 117
1113] 19/Meryem, 30-31
1114] Bkz. 5/Mâide, 117
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
peygamber, hem de vahy ürünü olan, içinde hikmet ve nur olan İncil’i getiren büyük peygamber olduğunu kabul ederler. Hıristiyanların, kendilerine müslümanlardan çok yakın kabul ettikleri yahudiler, bütün bu konularda inançsızdırlar ve de Hz. İsa’yı kendilerinin öldürdüklerini ileri sürerek bununla iftihar bile ederler. Yahûdiler, Hz. İsa’nın peygamberliğine de, İncil’in vahy ürünü kutsal bir kitap olduğuna da inanmazlar.
Hz. İsa, ancak üç yıl tebliğini sürdürme fırsatı bulmuş, 33 yaşında, gençlik döneminde tevhidi hâkim kılmaya çalıştığı toplumunun arasından ayrılmak mecburiyetinde bırakılmıştır. Hz. İsa’nın tebliğ ettiği tevhid dini, Hz. İsa’dan çok kısa bir zaman sonra tanınmayacak kadar şirk ve küfür unsurları katılarak hak din vasfını kaybetmiştir. Dinin bu tebdil ve tahrifinde en büyük pay ve en büyük vebal, Hz. İsa’nın yoluna ihanet eden Pavlus’un ve ona körü körüne uyan papazlarındır.
İncillere ve Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
Hıristiyan kaynaklarına göre Hz. İsa, yaklaşık 30 yaşına geldiği zaman, Vaftizci Yahya insanları şu tarzda uyarmaya başlamıştı: “Tevbe edin, çünkü göklerin saltanatı yakındır.”1115 Vaftizci Yahya’nın Yahûdiye çölündeki bu irşad hareketine Hz. İsa da katılmış ve diğer insanlarla beraber o da vaftiz edilmişti. Bir gün duâ ederken gökler açılmış ve kendisine “Rûhu’l-Kuds” aracılığı ile ilk “ses” gelmiştir.1116 Hz. İsa’nın söyledikleri halkı sevindirmiş ve onun etrafında kümelenmelerine yol açmıştır. Ancak yahûdilerin önderleriyle okumuşları onu devrimci bulmuş ve öğrettiklerini tehlikeli saymışlardır. Önceleri ses çıkarmamışlarken, sonraları amansız düşman kesilmişlerdir. Bundan sonra Hz. İsa, “şâkirtler” (Kur’an’da “Havârîler”) diye anılan 12 öğrenci ile daha çok meşgul olmuş ve onları eğitmiştir. Baştan kendisinden hoşlanan halk, karşı telkinlerin de etkisiyle onu reddetmiş, hatta ailesi bile bu harekete sıcak bakmaz olmuştur. Kudüs’teki dinî otoritelerin İsa’yı (a.s.) tutuklatmalarından önce onun aktif bir çalışma içinde olduğu anlaşılmaktadır.1117 Tutuklanan Hz. İsa, yahûdi yüksek mahkemesince ölüme mahkûm edilmiş, bu mahkûmiyet Roma valisince çarmıha germe şekline dönüştürülmüştür.
İsa’nın (a.s.) askerlerce götürülmesi ve tutuklanması üzerine bütün öğrencileri ve sevenleri kendisini yalnız bırakmışlardır. Belki de pek çoğu ümitleri tamamen sönmüş vaziyette evlerine çekilmişlerdir. Haçta ölen ve mezarı kapatılan Hz. İsa’nın kabrinin iki gün sonra boş bulunduğu söylenmektedir.1118 Hz. İsa’nın mezarından kıyam etmiş olduğuna kendi öğrencileri (Havâriler) bile önceden güçlükle inanmışken, sonradan, onun yaşadığı kanaatini benimsemişlerdir. 1119
Hıristiyanların temel inançlarından biri, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesiyle ilgilidir. Hz. Âdem, yasak meyveyi yiyerek Allah'a âsi olunca onun bu günahı soyunda devam edegeldi. Âdem soyundan gelen bütün insanlar, atalarının işlediği, kendilerine miras kalan bu günah yüküyle doğarlar. İnsanlar, hem kendi işledikleri günahlarından ve hem de babaları Âdem’in günahından ötürü cezaya
1115] Matta, 3/1
1116] Luka, 3/21
1117] bk. Rasullerin İşleri, 10/37-38; İşaya, 61/1-2; Luka, 4/16-19
1118] Markos, 16/2-6; Rasullerin İşleri, 2/23-24; Luka, 24/44-51
1119] Bkz. Luka, 24/44-51
İNCİL
- 271 -
müstahak oldular. Adâlet ve merhamet sahibi Allah için, Âdem ve soyunda ortaya çıkan bu günah yüzünden bir problem ortaya çıktı: Âdemoğullarını cezalandırması rahmetine aykırı olacak, cezalandırmaması da adâletine aykırı düşecekti. İşte Allah, düşündü; nihayet günümüzden yaklaşık iki bin sene önce, bu iki sıfatını bağdaştırmanın yolunu buldu: Kendi nefsi olan oğlunu, çocuk şeklinde bir kadının karnına koyacak, tam bir insan olarak dünyaya gelecek, insanlar gibi yiyip içecek, yaşayacak ve sonunda düşmanların zulmüne uğrayarak asılacak, böylece kendi nefsi olan oğlunu fedâ ederek insanlığı ezelî günahından kurtaracaktı. Öyle yaptı. İşte İsa’nın asılması, Allah’ın oğlunun, insanları ezelî günahtan kurtarmak için kendini fedâ etmesidir.
Eldeki 4 İncillerin hepsinde Hz. İsa’nın haça gerildiği belirtilirken, aynı zamanda haça gerilen kimsenin lânetli olduğu da belirtilir. Güya Hz. İsa, tüm insanlık uğruna kendini feda ederken, lânete müstahak da olmuş, ödül yerine ceza almıştır. Kitab-ı Mukaddes’te bu konu şöyle ifade edilir: “Mesih, bizim uğrumuza lânet olmuş olarak bizi şeriatın lânetinden kurtardı; çünkü yazılmıştır: ‘Ağaç üzerine her asılan lânetlidir.”1120 Bu konu, Ahd-i Atik’te (Tevrat’ta) şöyle yer alır: “...Asılmış olan adam Allah tarafından lânetlidir.”1121 Hem tanrı ve hem de lânetli olmak! Tam dalâlet ehlinin/sapıkların, aklını kullanmayan, kitaplarını tahrif ve dinlerini oyuncak edenlerin anlayışı...
Allah’ın Hz. İsa’nın doğumuna dek bu kadar yıl -hâşâ- kullarını kurtaracak bir yol bulamaması, Hz. Âdem’den binlerce yıl sonra ancak çare bulabilmesi, -hâşâ- bu uzun süre içinde câhil ve âciz kalması, Hz. İsa’dan önce yaşamış insanların günahkâr ve cehennemlik olarak ölmesi, içlerinde peygamberlerin de bulunduğu bu insanların kendi işlemedikleri suçtan mahkûm olmalarının adâletle nasıl bağdaşacağı, Allah’ın bir günahı direkt bağışlamaya gücünün yetip yetmemesi, İsa’nın asılmasından başka çarenin niçin olmadığı, kendi oğlunun haça gerilmesinin ayrıca bir suç teşkil edip edilmemesi, Allah’ın âciz ve zayıf bir çocuk şekline girip anne karnında kalan zavallı biri olarak görülmesinin ilâhî azametle/yücelikle nasıl bağdaşacağı, haça gerilenin İncillere göre mel’ûn kabul edilmesiyle1122 bu olayın bağdaştırılması gibi nice sorular sorulabilir; ama hıristiyanlardan pek mantıklı cevap alınamaz. Çünkü aklı bırakmadan hıristiyan olunamayacağı belirtilir.
Hemen tüm hıristiyanlara göre İsa, Tanrı’dır, Tanrı’nın oğludur. Tanrı, hem birdir, hem üçtür; üçlü koalisyon olarak insanları gökten yönetmektedirler. Hz. İsa, insanların doğuştan sahip oldukları aslî günahın keffâreti olarak kendini insanlık için fedâ etmiştir.
Hz. İsa’nın Çarmıha Gerilmesiyle İlgili İncillerdeki Kuşkular: Kur’an, Hz. İsa’nın haça gerilmediğini, idam edilmediğini kesin bir dille belirtirken, bu olayın şâhitlerinin de kuşkularını dile getirir: “Onlar bu konuda derin bir kuşku içindedirler, sözleri kesin bilgiye değil; zanna dayanmaktadır. Onu kesin biçimde öldürmediler.”1123 İncillerde Hz. İsa’nın şâkirtlerine: “Bu gece hepiniz benim hakkımda kuşkuya düşeceksiniz” dediği belirtiliyor. İsa’nın bizzat öğrencileri, onun hakkında kuşkuya
1120] Pavlus’un Galatyalılara Mektubu, 3/14
1121] Tesniye, 21/23
1122] bkz. Pavlus’un Galatyalılara Mektubu, 3/14; Tesniye, 21/23
1123] 4/Nisâ, 158
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşeceklerine göre, olayı sisleyen zaman aşımından sonra gelenlerin kuşkuya düşmeleri gayet doğaldır. Bugünkü 4 İncil’de İsa’nın (a.s.) çarmıha gerilip daha sonra göğe kaldırıldığı, birbiriyle hayli çelişik biçimlerde anlatılmaktadır. 1124
İncillere Göre Hz. İsa’nın Beşerî Yönleri
Hz. İsa’nın normal bir insan olduğuna dair 4 İncil’in hemen her sayfasında satırlara veya bunu ifade eden anlatımlara rastlanmaktadır. “Çocuk büyüyor, kuvvetleniyor ve hikmetle doluyordu; Allah’ın inâyeti de onun üzerinde idi.”1125 “İsa, hikmette ve kamette (boy ve bosca), Allah ve insanlar yanında terakkî ediyordu.”1126 “Yemlikte yatan, kundağa sarılmış bir çocuk bulacaksınız.”1127
İncillere göre Hz. İsa, bir çocuk olarak konuşmaya son derece arzulu idi ve özellikle dine karşı büyük bir ilgi duymakta idi. Fazlaca seyahat etmiş ve bu gezilerinden yorgun düşmüştü. Susayan, yiyip içen, uyuyan, neşelenen, dertlenen bir insandı. Bilgisi ve gücü sınırlı idi. Dostluklardan hoşlanır, kişisel dikkatli davranışları takdir ederdi. Memleketini ve halkını seviyor, dertleriyle dertlenip ilgileniyordu. Doğaya, çiçeklere, kuşlara düşkündü. İncillerde 26 yerde Allah'a duâ ettiği bildirilmektedir. Ondan fazla yerde onun, Allah’ın irâdesini aradığı belirtilmiş; şuurlu bir şekilde Allah'a bağlı olduğu açıklanmıştır. Hz. İsa’nın, kendisi için kullandığı deyim, bir “insan oğlu” olduğudur. Bu deyim, 4 İncil’de en az 70 defa geçmektedir. Bu ifade, Hz. İsa’nın kendisini normal bir insan saydığını en açık bir şekilde göstermektedir.1128 Fakat bu İncillerin diğer bazı yerlerinde “Allah’ın oğlu” tâbirinin geçtiğini de görmekteyiz. 1129
Bunun yanında İsa, İncillere göre aynı zamanda peygamberdir de. İncillerde tam 37 yerde Hz. İsa, kendisinin Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini belirtir. “Ve kalabalıklar: Galile’nin Nâsıra şehrinden İsa peygamber budur, dediler.”1130 Hz. İsa’nın bir mûcizesi anlatılırken Luka İncili’nde şunları görüyoruz: “Herkesi korku aldı ve aramızda büyük bir peygamber çıktı ve Allah kendi kavmini ziyaret etti, diyerek Allah’a hamd ediyorlardı.”1131 Hz. İsa'nın peygamber olduğuna dair İncillerde çokça örnekler bulmak mümkündür.1132 Hz. İsa, kendisini Allah’ın gönderdiğini söyler: “Ben kendiliğimden bir şey yapamam; işittiğim gibi hükmederim ve benim hükmüm doğrudur. Zira ben kendi irâdemi değil; fakat beni gönderenin irâdesini ararım.”1133 Hz. İsa, Allah'a ibâdet eder, duâ (namaz kılar) eder.1134 Bunları yapan ve bu sözleri söyleyen birinin tanrı olması veya ken1124]
Bu çelişkiler için karşılaştırın: Matta, 26-27. Bap; Markos, 13; Luka, 23-24; Yuhanna, 13. baplar
1125] Luka, 2/40-43. 48, 51
1126] Luka, 2/52
1127] Luka, 2/12
1128] "İnsanoğlu" deyimi için örnek olarak bk. Matta, 12/39, s. 13; Markos, 14/41, s. 52; Luka, 6/22, s. 64; Yuhanna, 9/35, s. 104
1129] Matta, 16/16; Markos, 13/26-27; Luka, 9/20; Yuhanna, 1/14
1130] Matta, 21/11
1131] Luka, 7/16
1132] Hz. İsa'nın peygamber olduğuna dair başka örnekler için, meselâ bk. Matta, 13/57, s. 15; Matta, 21/46, s. 24, Luka, 24/19, s. 90; Yuhanna, 4/19, s. 95; Yuhanna, 6/14, s. 98, Yuhanna, 9/17, s. 104 vd.
1133] Yuhanna, 5/30
1134] Markos, 14/39, s. 52; Luka, 6/12, s. 64
İNCİL
- 273 -
dini ilâh diye tanıtması, hatta bu konuda en küçük bir îmada bulunmuş olması düşünülemez. “Bir kimse, aynı zamanda hem tanrı, hem de peygamber nasıl olur?” demeyin. “Akıl ve mantığı bırakmadan hıristiyanlık anlaşılmaz” der papazlar. Hem yaratılmış, ölümlü âciz ve muhtaç bir insan; hem de her şeye kudreti yeten bir tanrı nasıl olunuyorsa o da öyle oluyor.
Hıristiyanlıkta Allah’tan, daha ziyade “Baba” diye bahsedilmektedir.1135 Dört İncil’de çeşitli vesilelerle Hz. İsa’nın 150 defa “baba” kelimesini kullandığı belirtilmekte ve aynı kelimenin Yeni Ahid’de 300 kez geçtiği görülmektedir. Belki de şefkat, bağışlama, güven ifadesi olarak mecâzi anlamda kullanılan “baba” kelimesi, sonradan Hz. İsa’nın babası olarak karşımıza çıkmıştır. Tabiatıyla İsa da -hâşâ- Allah’ın oğlu olmuştur. Zamanla “Allah’ın oğlu”nun alelâde bir insan olarak görülmesiyle yetinilmemiş, ona önce ilâhlıkta bir pâye verilmiş ve daha sonra da ilâh olarak karşımıza çıkmıştır ve işin sonu, tesliste karar kılınmıştır.
Bugünkü bilinen en eski İncil bile, orijinal İncil’in latince çevirisidir. Hz. İsa’ya indiği dilde bir İncil elde mevcut değildir. Orijinalinde ne olduğunu bilmediğimiz kelimeler latinceye “baba” ve “oğul” şeklinde çevrilmiştir. Fakat bu latince tercümelerde bile “oğul” kelimesi sırf Hz. İsa için değil; Allah’ın tüm sevgili kulları için kullanılır. Aynı şekilde “baba” kelimesi de, sadece Hz. İsa’nın babası anlamında değil; tüm kulların babası manasında kullanılır: “Siz göklerde olan Babanızın oğulları olasınız.”1136 “... Benim Babamın ve sizin Babanızın, benim Allah’ımın ve sizin Allah’ınızın yanına çıkıyorum.”1137 Yani mevcut İncil’i şu andaki tercümesiyle eline alan bir kişi bile, şu andaki anlatımıyla “Allah’ın oğlu tanrı İsa”yı İncil’de bulamaz. Çünkü bu tâbirin tüm insanlar için kullanılması, bu kavramın mecazî anlamda kullanıldığını gösterir. Büyük bir ihtimalle İncil’in orijinalinde “kul” manasına yakın bir kelime “oğul”; Yaratıcı anlamına yakın bir kelime de “baba” diye (cahilce veya kasıtlı tahrif gereği) çevrilmiştir. Fakat her şeye rağmen, İncil’in her yerinde bu kelime, bu tarzda çevrildiği için, kelimenin tüm insanlık için kullanılmış olmasından, ne mana kasdettiği anlaşılabilir. Problem, kutsal kitabın tahrifi kadar; belki ondan da büyük yanlış olarak, Kitab’ın müteşâbihat cinsinden olan kelime ve kavramlarını tahrif etmek, beşerî yorumları vahyin önüne geçirmek, Kitab’a göre inanılması gerektiği halde; yanlış kabullere göre Kitab’ı te’vil etmektir. İbret alınmadığı müddetçe, bu problemin müslümanlara yansıması da kaçınılmazdır.
Hıristiyanlara göre teslisin asıl unsuru Baba’dır. Allah’ın özü, Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Rûhu’l-Kuds Tanrı olarak görünse de, yine o birdir. Kitab-ı Mukaddes’te Allah’ın bir olduğunu kesin şekilde belirten tevhidle ilgili ifadeleri tümüyle atamayan hıristiyanlar, bunu te’vil etmişler, aklın almayacağı izahlarla olayı geçiştirmişlerdir. Onlara göre Allah, hem birdir hem üçtür. Kutsal üçlük’ün üç şahsının her biri Tanrı’dır. Bunlar, bir olan Tanrı’nın değişik tezâhürleri, sıfatları olarak izah edilmeye çalışılmaktadır. Hıristiyanlarca bu üçlük, “izahı zor, fakat inanılması gerekli bir sır” olarak formüle edilmiştir. Hıristiyan inancına göre Baba olarak nitelendirilen Tanrı, nurdur; İsa da O’nun oğludur. Tanrı, İsa’nın şahsında insan ile birleşmiştir. İsa’nın bedeni insan, ruhu tanrıdır. Onda tanrılık bir öz
1135] Luka, 23/46
1136] Matta İncili, 5/45
1137] Yuhanna İncili, 20/17
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vardır. Bu görüşler, nasıl te’vil edilirse edilsin Kur’an’a göre “şirk”tir, Allah’a eş koşmaktır.1138 Kur’an’a göre Hz. İsa, bir tevhid peygamberi olarak bunlardan münezzehtir. 1139
Hemen tüm hıristiyanlara göre İsa, Tanrı’dır, Tanrı’nın oğludur. Bunun yanında İsa, İncillere göre aynı zamanda peygamberdir de. “Ve kalabalıklar: Galile’nin Nâsıra şehrinden İsa peygamber budur, dediler.”1140 Hz. İsa’nın bir mûcizesi anlatılırken Luka İncili’nde şunları görüyoruz: “Herkesi korku aldı ve aramızda büyük bir peygamber çıktı ve Allah kendi kavmini ziyaret etti, diyerek Allah’a hamdediyorlardı.”1141 “Bir kimse, aynı zamanda hem tanrı, hem de peygamber nasıl olur?” demeyin. “Akıl ve mantığı bırakmadan hıristiyanlık anlışılmaz” der papazlar. Hem yaratılmış, ölümlü âciz ve muhtaç bir insan; hem de her şeye kudreti yeten bir tanrı nasıl olunuyorsa o da öyle oluyor.
Aslında İncillere göre de İsa bir kuldur; Allah’ın kulu: “İşte, benim seçtiğim kulum; Canımın kendisinden râzı olduğu sevgilim; Rûhumu onun üzerine koyacağım, Ve milletlere hükmü ilân edecektir.”1142 “Ve dokuzuncu saate doğru, İsa: ‘Eli, Eli lama sabaktani?’ , yani ‘Allah’ım, Allah’ım, beni niçin bıraktın?’ diye yüksek sesle bağırdı.”1143 Bu ifadeye göre, İsa Allah’a kendisine niçin yardım etmediğini sorarken “Allah’ım, Allah’ım!” demektedir. Hiç kendisi tanrı olan biri böyle söyler mi?
İsa, devamlı olarak, hatta bütün gece boyunca Allah’a ibadet ederdi: “Ve İsa, şâkirtleri kayığa binmeğe ve halkı salıverinceye kadar kendisinden önce karşı yakaya geçmeğe zorladı. Ve halkı salıverdikten sonra, duâ etmek için dağa ayrıca çıktı; akşam olunca, orada yalnız başına idi.”1144 “Onları uğurladıktan sonra, duâ etmek için dağa gitti.”1145 “Ve vâki oldu ki, o günlerde İsa dua etmek için dağa çıktı; bütün geceyi Allah’a duâ ile geçirdi.” 1146
“Ve vâki oldu ki, İsa yalnız başına duâ ederken, şâkirtleri yanında idi; onlara sorup dedi: Halkın dediğine göre ben kimim? Onlar da cevap verip dediler: Vaftizci Yahya’dır; başkaları: İlya’dır; ve başkaları da; Eski peygamberlerden biri kıyam etti, diyorlar. Onlara dedi: Ya siz ben kimim dersiniz? Petrus cevap verip dedi: Allah’ın Mesihisin. İsa da bunu kimseye söylemesinler diye onlara tenbih ederek emretti.” 1147
“O zaman İsa onlarla beraber Getsemani denilen bir yere gelerek, şakirtlerine dedi: Ben şuraya gidip dua edinceye kadar siz burada oturun.”1148 Duâ bir ibâdettir. Zaten özel yere çıkıp duâ etmesi, namaz kıldığını gösterir. Kur’an’a
1138] 5/Mâide, 17, 72-73; 9/Tevbe, 30-31
1139] 5/Mâide, 72
1140] Matta, 21/11
1141] Luka, 7/16
1142] Matta, 12/18
1143] Matta, 27/46 ve Markos, 15/34
1144] Matta, 14/22-23
1145] Markos, 6/46
1146] Luka, 6/12
1147] Luka, 9/18-21
1148] Matta, 26/36; Ve yine bkz. Luka, 11/1
İNCİL
- 275 -
göre bütün peygamberler gibi Hz. İsa da tabii ki namaz kılıyordu.1149 İbadet etmek, kulluk alâmetidir; ilâhlık özelliği değildir. Ama gel bunu hıristiyanlara anlat!
Hz. İsa'nın ilâhlığı: Hıristiyanların, Hz. İsa'nın ilâhlığına inanmaları konusunda İbn Kayyim el-Cevziye'nin şu sözlerini burada nakletmek uygun olacaktır: "Hıristiyanlar, başkalarına 'puta tapanlar' sözünü söylemek sûretiyle kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Nasıl oluyor da yeri göğü yaratan, âlemlerin rabbi olan Allah, azamet kürsüsünden inerek bir kadının hayız mahalline, rahmine giriyor, orada aylarca kalıyor, sonra oradan küçük bir çocuk olarak çıkıp anasının memesine yapışıyor, onu emiyor, ağlıyor, yavaş yavaş büyüyor, yiyor, içiyor, def-i hâcet ediyor, hastalanıyor, iyileşiyor, seviniyor, üzülüyor, zevk alıyor, acı duyuyor, sonra düşmanı olan İblis'e karşı hîle düzenliyor, yahûdilerin tuzaklarından kurtulmak için bazı tedbirler almasına rağmen onlar tarafından yakalanıyor, onu asacakları iki odun parçasını yahûdiler ona taşıtıyorlar, eziyet ediyorlar, sonra onu bu odunlara bağlıyorlar, haça geriyorlar, sağında ve solunda reziller, hırsızlar var, o esnâda ağlamaya başlıyor ve yardım istiyor, daha sonra başına dikenden bir taç koyuyorlar, başına vurarak işkenceye başlıyorlar, ellerini ve ayaklarını çiviliyorlar. Sözüm ona işte olay, İblise karşı Hz. İsa'nın bir hîlesi imiş. Çünkü İblis, zamanında Hz. Âdem'e karşı bir hîle yaparak ona yasak meyveden yedirmiş, böylece ona günah işleterek onu cennetten çıkarmış. Şeytan, Âdem'e işlettiği bu günahla Âdem'i ve onun soyundan gelecek olan bütün insanları ebedî günaha mahkûm etmişti. Hz. İsa da İblis'in, atası Âdem'e ve onun soyundan gelen bütün insanlara kurmuş olduğu tuzağı boşa çıkarmak için ona karşı bu hileyi düzenleyerek kendi nefsini fedâ etmiş, onun kendi nefsini fedâ edişine karşılık, Hz. Âdem ve bütün insanlık bu ebedî ve aslî günahtan kurtulmuş." 1150
İbn Kayyim'in veciz bir şekilde dile getirdiği gibi, kurtarıcı İsa, bir yandan yaratıcı Allah olurken, öbür yandan elleri, ayakları, kafası çivili ve "Allahım, Allah'ım! Niçin beni terkettin?" diye isyan ediyor, susadığı için etraftan su dileniyor ve inleyerek can veriyor. Âdem'in günahı, niçin ondan sonra gelen insanlara geçsin? İnsanlığın kurtuluşu için onun acı çekmesine ne gerek var? İnsanları affedecek olan o değil mi? Şayet insanları affedecek o ise, affederken niye ayrıca kendisi acı çekme ihtiyacı duymuştur? Baba Tanrı adına kâinatı yönetme görevini yüklenen oğulun Tanrı olarak ona, acı çekmesini acaba baba Tanrı mı emretmiştir, yoksa ortada mazoşist duyguların tatmini mi var?
Hıristiyan inancına göre Hz. İsa'nın bizzat varlığı ve mevcûdiyeti bir vahiy olduğu gibi, havârilerin sözleri de vahiy sayılır. Bu dine göre havârilerin öğrencilerin de vahiy aldığı kabul edilir. Onlardan sonra gelen bazı azizler de bu inanca göre vahye mazhar olabilmektedir. Hıristiyanlıkta vahiy alanların kimler olduğu kesin çizgilerle tesbit edilmemiş olmakla beraber, vahiy hâdisesi bütün hıristiyanları bağlayıcı niteliktedir. Bugüne kadar pek çok kimsenin ortaya çıkarak kendilerine vahiy geldiğini, Ruhu'l-kudüs'ün kendilerine hulûl ettiğini ve Hz. İsa'dan tâlimat aldıklarını iddia ettikleri sık sık görülmüştür. Bir kimsenin vahiy alabilmesinin hıristiyanlıkta bir ölçüsü olmadığından, bu tür iddialarla ortaya çıkan herkes bunu bir silâh olarak kullanabilmekte ve insanları kendilerine
1149] 19/Meryem, 31
1150] İbn Kayyim el-Cevziyye, Hidâyetu'l-Hayârâ fî Ecvibeti'l-Yehûd ve'n-Nasârâ, s. 15
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inanmaya zorlayabilmektedir. Bunun en canlı örneği Pavlos'tur. Hayatında Hz. İsa'yı hiç görmediği ve roma yönetiminin emrinde hıristiyanları takip ve cezalandırmakla görevli bir memur olduğu halde o, bir gün birdenbire Hz. İsa'nın kendisine göründüğünü, kendisini havârileri arasına kattığını iddia ederek ortaya çıkıvermiştir. Bu olaydan sonra o, Hz. İsa'dan ilham aldığını, onunla Şam yolunda konuştuğunu, dolayısıyla dediklerine inanılmasını ve emirlerine itaat edilmesini istemiştir. Daha önceleri koyu bir hıristiyan düşmanı olan Pavlos gibi bir kişi bile, bu iddia ile ortaya çıkabiliyor ve insanların kendisine inanması için onları zorlayabiliyorsa, bu dine giren herkesin bu tür iddialarla ortaya çıkması mümkün demektir.
Vahiy, ilâhî menşeli olduğu için onda bir yanlışlık veya bir çelişki sözkonusu olamaz. Eğer olursa, vahyi alanın değil; aksine vahyi verenin yanlışlık yapması veya çelişkiye düşmesi sözkonusu olur. Bu, vahyi veren olarak Allah için düşünülemez. Hıristiyanlıkta olduğu gibi, eğer bir dinde birden fazla vahiy alan bulunursa, bunların aldıkları vahiylerin muhtevâ bakımından birbirinden farklı olmaması, aralarında çelişki olmaması lâzımdır. Rastgele, sıradan herkes vahiy alamaz. Vahyi, ancak ilâhî bir görevle memur olanlar, yani peygamberler alır. Peygamberliğini kabul ettiğimiz kişilere gelenlerin vahiy olduğunu kabul ederiz. Eğer böyle bir sınırlama olmaz ve rastgele herkes vahiy alabilirse, pek çok kişi "vahiy alıyorum" diyerek ortaya çıkar ve biz bu kişilerin dediklerine itaat etmek zorunda kalırız. Herkes vahiy alabilir mi? Şayet herkesin vahiy alması mümkün ise, gerçekten vahiy alanlarla sahte vahiy alıcılarını nasıl ayıracağız? Vahiy aldığını iddia eden kişi, bunu ne ile ispat edecek? Kişi vahyi doğrudan doğruya Allah'tan aldığını iddia ettiğine göre, bunu ispatlayacak bir delile ihtiyaç yok mu? Eğer böyle bir delile ihtiyaç yoksa, dünyadaki insan sayısınca vahiy alıcısının ortaya çıkması mümkün olabilir. Bu ise, vahiy kavramının esprisi ile bağdaşmaz. Birtakım nefsânî, şehevânî arzular, şahsî ihtiraslar, vahiy kisvesine bürünerek gerçekleştirilmek istenirse bu hangi tedbir ve yaptırım ile önlenebilecektir?
Hıristiyanlıktaki sınırsız vahiy anlayışı, bu dinde büyük bir kaos ortaya çıkarmıştır. Bu dine göre Hz. İsa'dan başka havâriler, Hz. İsa'nın diğer öğrencileri, havarilerin öğrencileri, daha sonra ortaya çıkan azizler, papalar hepsi vahiy almaktadırlar. Kitap yazarlarının hepsi vahiy alıcıdır. Burada özellikle İncil yazarları üzerinde durmak gerekir. Dört İncilin yazarları, eserlerini vahiy alarak yazdıkları halde, bazen bir İncilde bulunan, diğer İncillerde bulunmuyor. Acaba diğer İncil yazarları bu hususu unuttuklarından mı kitaplarına almadılar? Vahiy alan, aldığı vahyi unutabilir mi? Bir İncilde herhangi bir sayı, meselâ "iki" olarak verilirken, diğer İncil'de onun "dört" olarak verilmesi açık bir yanlış değil mi? Aynı dönemde iki kişiye aynı hususta gelen vahiy nasıl birbirinden farklı olabilir? İki veya daha fazla vahiy alıcısı arasında, aldıkları vahiyde farklılığın ne ile izah edilebileceği bir problem olarak dururken, İncillerde ve Yeni Ahidin diğer eserlerinde bazen bir kitabın ayrı baplarında veya cümlelerinde farklılıklar görülmektedir. İleride İncillerin çelişkileri konusunda çeşitli örnekler vereceğiz. Biz burada İncillerin dışından bir vahiy örneği sunalım:
Biraz önce Pavlos'un Hz. İsa ile konuştuğunu ve ondan vahiy aldığını iddia ettiğini zikretmiştik. Pavlos'un bu vizyon olayı, Yeni Ahidin "Resullerin İşleri" isimli kitabında üç yerde anlatılıyor. Resullerin İşleri'nin yazarı, üçüncü İncilin yazarı Luka'dır. Bu kitapta üç yerde anlatılan aynı hâdisenin, ne kadar birbirinden
İNCİL
- 277 -
farklı olarak anlatıldığını gördükten sonra, vahiy alıcısı Luka'nın, aynı konuda aldığı vahiylerden ne kadar çelişkiye düşğütüğünü açıkça görürüz. "Resullerin İşleri"nde bu olay iki yerde Pavlos'un ağzından, bir yerde ise Luka'nın ağzından anlatılıyor. Evvelâ hâdiseyi Luka şöyle hikâye ediyor: "Ve yolda giderken, Şam'a yaklaştığı zaman vâki oldu ki, gökten bir nur ansızın çevresinde parladı ve yere düşüp bir sesin kendisine 'Saul, Saul! Niçin bana eziyet ediyorsun?' dediğini işitti. O da, ya rab sen kimsin? Dedi. Ve o da ben eziyet ettiğin İsa'yım, fakat kalk ve şehre gir ve ne etmen gerektiği sana söylenecek. Onunla yolculuk eden adamların nutku tutulup durdular; sesi işitiyorlar fakat kimseyi görmüyorlardı ve Saul yerden kaltı; gözlerini açınca bir şey görmüyordu. Onlar da kendisini yederek Şam'a götürdüler ve üç gün görmez olup ne yedi, ne de içti."1151 (Bu ifâdelerin düzmece olduğu nasıl da belli! Yere düşüp kendisine seslenildiğini duyunca Pavlos, hemen: "Ya Rab" diyor. İncilllerden anlıyoruz ki, bu kelimeyi Hz. İsa'ya sadece şâkirtler diyordu. İnanmayan biri, kendisine seslenenin Hz. İsa olduğunu biliyor, hemen "ya Rab" diyor. Hem de kim olduğunu bilmiyor?! Kim olduğunu bilmiyor ki, "Sen kimsin?" diye soruyor. Peki, nasıl "ya rab" diyor?) Bu bapta anlatıldığına göre vizyon olayı Şam'a yaklaştıkları zaman meydana geliyor, yer veriliyor, zaman yok, yani günün hangi saatinde olduğu açıklanmamış, gökten inen nur sadece Pavlos'un çevresinde parlamış, bu nuru onun yanındakiler görmemişler, onlar sadece İsa'nın sesini işitmişler, işitenlerin dilleri tutulmuş. Pavlos'un nuru gören gözleri, bu nurun etkisi ile kör olmuş, sonra üç gün yememiş ve içmemiş.
Aynı kitabın 22. babında olay, bu sefer direkt olarak Pavlos'un ağzından tekrar anlatılmış, ancak bu defa birinci anlatıma bazı ilâveler yapılmış. Bu anlatıma göre vizyon, öğleye yakın meydana gelmiş, yani zaman verilmiş, yer verilmiş, Şam'a yaklaştıkları sırada gökten inen nur, Pavlos'un çevresinde parlamış ve sesi işitmiş. Ancak, buradaki anlatıma göre, onunla birlikte seyahat eden arkadaşları bu defa nuru görmüşler, ama sesi işitmemişler. Bu bâba göne hunu gören Pavlos'un gözleri, nurdan kör olmuş ama yanındakiler nuru gördükleri halde gözlerine hiçbir şey olmamış olmalı, ki, onlar Pavlos'u Şam'a götürmüşler. Bu bapta Pavlos'un Şam'da ne kadar kaldığı yazılı değil.1152 Aynı kitabın 26. babında aynı olay, yine Pavlos'un ağzından çok daha değişik bir biçimde anlatılıyor. Bu bâba göre vizyon, yine Şam yakınında öğle vakti meydana gelmiş. 22. bapta öğleye yakın dendiği halde, bu defa öğle vakti diyor. Bu bâba göre, gökten inen nur, bu sefer sadece Pavlos'un değil; onunla beraber seyahat eden arkadaşlarının da etrafını sarmış, sadece Pavlos değil, bütün arkadaşları hep beraber yere düşmüşler. Bu son bapta, nurdan dolayı gözü kör olan kimse yok, onların nuru görüp görmedikleri sesi işitip işitmedikleri açıklanmamış, sadece çevrelerine inen nurun etkisi ile yere düştükleri zikredilmiş, acaba nuru gördüklerinden mi, yoksa nur onları çarptığından mı, bu belli değildir. 1153
Resullerin İşleri kitabının üç ayrı bâbında anlatılan vizyon olayının vakti, 9. bapta hiç zikredilmemiş, 22. bapta öğleye yakın denmiş, 26. bapta ise öğle vakti denmiş. Gökten inen nur, 9 ve 22. baplarda sadece Pavlos'un, hem de arkadaşlarının çevresinde parlamış oluyor. 9. bâba göre Hz. İsa'nın Pavlos'a hitâbını Pavlos'un arkadaşları işitmişler, 22. bâba göre ise işitmemişler. Gökten inen nuru,
1151] Kitab-ı Mukaddes, Resullerin İşleri, 9/3-9, s. 129
1152] Kitab-ı Mukaddes, Resullerin İşleri, 22/6-11, s. 145
1153] Kitab-ı Mukaddes, Resullerin İşleri, 26/13-14, s. 150
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9. bâba göre ise görmüşler. 9. Bâba göre Pavlos'un arkadaşları sesi işitmişler, ama nuru görmemişler. 22. Bâba göre bunun tam tersi olmuş, arkadaşları sesi işitmemişler, ama ışığı görmüşler. 9 ve 22. baplara göre, olay olduğu sırada sadece Pavlos yere düşmüş, yanındakiler yere düşmemişler. 26. Bâba göre ise, hem Pavlos, hem de arkadaşları birlikte yere düşmüşler. 9. Bâba göre sesi işitince pavlos'un yanındakilerin dilleri tutulmuş. Bu bapta Pavlos'un, ışığı gördüğü için gözleri kör olurken, 22. bapta aynı nuru gören arkadaşlarının gözleri kör olmamış. Pavlos'un gözünü kör eden nur, neden arkadaşlarının gözlerini kör etmemiş, yoksa onların gözleri daha mı dayanıklıydı? İşte Hz. İsa'dan altı sene sonra meydana geldiği ileri sürülen bu vizyon olayı ile Pavlos vahiy alıcı olarak ortaya çıkıyor, kendisine bizzat Hz. İsa'nın vahyettiğini söylemek sûretiyle ortaya yeni bir dâvâ atıyor. Bu Dâvânın başlangıç hâdisesinin tamamen vahiy ürünü olması gerekiyor ama bu ne biçim vahiydir ki, bir kitabın üç ayrı bâbında büyük çelişkiler ortaya çıkıyor. Pavlos'un sözleri ise şöyle: "Çünkü ey kardeşler, size bildiriyorum ki, benim tarafımdan vaz olunan İncil insana göre değildir. Çünkü ben onu insandan almadım, ve öğretilmedim; fakat İsa Mesihin vahyiyle aldım."1154 Böylesine çelişkili bir haber vahiy ürünü olabilir mi? Elbette olamaz, aksi takdirde vahiy veren, vahiy alanı yanıltmış olur veya vahiy verici hata etmiş olur. İşte bir kitabın üç ayrı bâbında dahi verdiği haberi kontrolden âciz bir yazar olan Luka, üçüncü İncilin yazarı olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Luka'nın "Resullerin İşleri" isimli kitabında görülen çelişkiler ve tutarsızlıklar, onun İncilinin değerini de ortaya koymaktadır. Madem İncil yazarları vahiy alıyorlardı ve aldıkları bu vahiyle kitaplarını hatasız yazıyorlardı, İncil yazarı Luka'ya ne oldu da bu büyük hataları yaptı? 1155
Peki, kimdir bu Pavlus?
Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
Pavlus, milâdî 5-67 yıllarında yaşayan yahudi asıllı, hıristiyanlığı aslî ve tehvid çizgisinden çıkarıp, teslis gibi temel dogmaları oluşturmuş, kiliseler kurmuş ve hıristiyanlığı teşkilâtlandırmış kişidir. Bugünkü muharref hıristiyanlık onun ürünüdür. Pavlus, Hz. Musa’nın yasa ve yasaklarını yürürlükten kaldırmış ve yeni bir anlayış geliştirmiştir. Mektupları, Kitab-ı Mukaddes’den sayılmış, İnciller seviyesinde görülmüştür.
Pavlus Bir Ferisîdir: Bu, herhangi bir başka din mensubunun, meselâ müslümanların bir iddiası ve ithamı değil; bütün hıristiyanların kabul ettiği bir gerçektir. Çünkü Pavlus’un Ferisî olduğu Kitab-ı Mukaddes’te, hem de kaç yerde, hem de Pavlus tarafından belirtilir. Bir iki tanesine göz atalım: Pavlus; “Ben Ferisi oğlu Ferisîyim.”1156 “Eğer şehâdet etmek isterlerse, öteden beri beni bilirler ki, dinimizin en sıkı fırkasına göre Ferisî olarak yaşadım.” 1157
Vay Ferisîler! Peki, kimdir bu Ferisîler? Kitab-ı Mukaddes, hem de Hz. İsa’ya atfederek Ferisîler hakkında bakın neler diyor? “O zaman şâkirtler gelip ona dediler: Biliyor musun ki Ferisîler bu sözü işitince gücendiler? Fakat İsa cevap
1154] Kitab-ı Mukaddes, Galatyalılara Mektup, I/ 11-12, s. 193
1155] Ş. Kuzgun, a.g.e., s. 132-138
1156] Rasüllerin İşleri, 23/6
1157] Rasüllerin İşleri, 26/5
İNCİL
- 279 -
verip dedi: Semâvî Babamın dikmediği her fidan kökünden sökülecektir. Onları bırakın; onlar körlerin kör kılavuzlarıdır. Eğer kör körü yederse, her ikisi de çukura düşer.”1158 “Ve İsa onlara dedi: Sakının da Ferisîler ile Sadukîler hamurundan kaçının.”1159 “Lâkin vay başınıza yazıcılar ve Ferisîler, iki yüzlüler!” 1160 Yine bu konuyla ilgili olarak Luka, 11/39-44, 12/1-2; Matta, 3/7-10, 5/20, 7/15-23’e bakılabilir. Bu son bölümde Hz. İsa, yalancı peygamberleri bir örnekle açıklar ve “benim ismimle peygamberlik yapanı ben tanımayacağım!” der. Pavlus, tüm hıristiyanlara göre, Hz. İsa’nın ismiyle, onun gönderdiği ve kendisine vahiyler verdiği peygamberi olarak kabul edilir.
“Ferisî oğlu Ferisî” olan Pavlus’a rağmen bugünkü İncillerde bile muhâfaza edilen ifadelere göre Hz. İsa, nice sert eleştirilerle uyardığı Türkçe Kitab-ı Mukaddesteki ifadeyle “iki yüzlü”, yani “münâfık” ve dine kötülük bulaştıran “müfsid” diye damgaladığı Ferisîlerin tehlikesi konusunda şu değerlendirmeyi yapar: “Vay başınıza yazıcılar ve Ferisîler, iki yüzlüler! Zira bir mühtedî yapmak için denizi ve karayı dolaşırsınız ve olunca siz onu kendinizden iki kat cehennem oğlu edersiniz!”1161 Nasıl, tam Pavlus’u ve ona inanan mühtedî hıristiyanları bekleyen âkıbeti anlatmış olmuyor mu Hz. İsa; hem de elimizdeki İncillerde.
Peki, “Pavlus’un kimliği ile hıristiyanlığın ne ilgisi var?” diye, herhalde hıristiyanlığı kısmen de olsa bilen veya en zayıf bir hıristiyan olan birisi soramaz. Çünkü hıristiyanlık, hem itikad ve hem de şeriat olarak, yani hükümler, haram ve helâller konusunda, yorum ve dogmalar konusunda baştan sona Pavlus öğretilerinden ibarettir. Pavlus’u yıktığınızda hıristiyanlığı ayakta tutacak hiçbir şey kalmaz. Kitab-ı Mukaddes’teki tam 15 kitap, Pavlus’a aittir; onun mektupları ve konuşmalarından oluşan bu kitapların tümünün yazarı odur. Kitab-ı Mukaddes’teki Hz. İsa’nın kesin emir ve yasaklarını bile resmen değiştiren, ona ters hükümler koyan, hükümlerini geçersiz ilân eden kimsedir Pavlus. Bir örnek verelim:
“Sanmayın ki ben, şeriati yahut peygamberleri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil, fakat tamam etmeğe geldim. Çünkü doğrusu size derim: Gök ve yer geçip gitmeden, her şey vâki oluncaya kadar, şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır. Bundan dolayı bu en küçük emirlerden birini kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine en küçük denilecektir. Ve onları kim yapar ve öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine büyük denilecektir. Zira size derim ki salâhınız yazıcılar ve ferisîlerinkinden ziyade olmazsa göklerin melekûtuna hiç girmeyeceksiniz.”1162 Hz. İsa, Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olarak tüm hıristiyanlarca kutsal kabul edilen Tevrat’ta belirtili Mûsâ şeriatının korunması ve ona uyulması konusunda böyle kesin ifadelerle uyulup itaat edilmesini emrettiği şeriatı bakın Ferisî Pavlus ne hale getirdi?
“Çünkü Ruhu’l-Kudüse ve bize iyi göründü ki, icap eden şu şeylerden fazla üzerinize yük koymayalım: Putlara kurban edilen şeylerden, kandan ve boğulmuş olanlardan ve zinadan çekinin. Bunlardan sakınırsanız, iyi edersiniz.
1158] Matta, 15/12-14
1159] Matta, 16/6; 11-12
1160] Matta, 23; Bu bap’ta baştan sona Ferisîlerin Hz. İsa diliyle kötülükleri anlatılmaktadır; özellikle 13-15; 23-36. cümleler
1161] Matta, 23/15
1162] Matta, 5/17-20
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Selâmette olun.”1163 Pavlus’a ait bu ifadelerden anlaşıldığı gibi Pavlus, 4 yasağın dışında Kitab-ı Mukaddes’te belirtilmiş tüm yasakları ve eski şeriatın tüm hükümlerini kaldırmıştır. Tabii, bundan daha büyük cinayeti, İsa’yı tanrılaştırmak ve tevhidi teslisle değiştirmekle işlemiş, hıristiyanlar da kilisenin ve papazların etkisiyle Hz. İsa’ya ve Kitab-ı Mukaddes’teki hükümlere itaati değil; ona uymayı tercih etmişlerdir. Bu Pavlus dogmalarının hiçbiri yahudilikte, Hz. Musa şeriatında yoktur (Tabii ki, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinde de bulunmamaktadır). Bu açıdan, Pavlus’un öğretileri, hıristiyan dogmalarıyla birlikte yahudi şeriatının da yürürlükte bulunduğunu savunan Petrusculuk’a karşı, yepyeni bir hıristiyanlık anlayışıdır. Bugünkü hıristiyanlık, hemen tümüyle Pavlus’un temel itikad ve hükümlerini belirlediği, Pavlus’un merkezde olduğu bir dindir.
Pavlus Tarafından Hıristiyanlığa Geçen Hususlar:
Aslî günah inancı: Bu inanca göre, insanlar doğuştan günahkâr olarak dünyaya gelirler. Çünkü babaları Âdem suç işlemiş, onun günahı, tüm insanlara tevârüs edip geçmiştir. Eski ahidde de 4 İncil’de de aslî günah inancı bulunmadığı halde, Pavlus tarafından bu bâtıl anlayış, hıristiyan itikadına geçirilmiştir.
İsa’nın, beşer/insan ve peygamber değil; tanrı olduğu,
Tanrı’nın İsa şeklinde tecessüdü, insan bedenine girip insan yapısında olması,
İnsanların günahlarını kurtarmak için Tanrı’nın oğlunu göndermesi, insan şeklinde bedenlenen oğul tanrının insanlığı kurtarmak için kendini çarmıhta asılarak fedâ etmesi,
Teslis inancı,
İsa’nın ölüler arasından dirilerek kalkması ve insanları idare etmek için göğe çekilip babasının (Baba Tanrının) sağına oturması,
Günahların papazlar önünde itiraf edilerek onlar tarafından günah çıkarılıp, günahkârın bu şekilde affı,
Kitab-ı Mukaddes’te ve şeriatte ısrarla yasaklanan domuz etinin helâl kabul edilmesi,
Hz. Mûsâ şeriatında önemli şekilde emredilen Hz. İsa’nın da devam ettirdiği “sünnet olma”nın gereksiz olduğu anlayışı,
Suyun, abdest ve guslün gereksizliği; hatta kötü olduğu,
Haftalık ibâdet gününün Cumartesi yerine güneş gününe (Pazar) gününe değiştirilmesi,
Dinî törenlerde ve âyinlerde Mitra dininden etkilenerek çokça mum vb. yakılarak mâbedin fazlaca aydınlatılması, bütün bunlar Pavlus tarafından hıristiyanlığa geçirilmiştir.
Kilise tâlimleri ve hıristiyan kaynaklarının hemen hepsi Pavlus’a, onun görüşlerine veya onun yakınlarına dayanmaktadır. Hz. İsa’dan çok kısa bir zaman sonra, hıristiyanlık, Hz. İsa’nın getirdiği tevhid dini olmaktan çıkmış, Pavlus’un yorumları ile hak din vasfını kaybedip teslis dinine dönüşmüştür. Günümüzün
1163] Rasüllerin İşleri, 15/28-29
İNCİL
- 281 -
hıristiyanlığı, Hz. İsa’nın getirdiği nizamdan, hak tevhid dini vasfından çok, Pavlus’un ve bu çizgideki kilisenin yorumlarıdır.
Hıristiyanlıkta Aslî Günah ve Bunun Keffâreti İçin Oğul’un Çarmıha Gerilmesi Anlayışı
Aslî günah inanç ve anlayışının, Hz. İsa’nın tebliği ettiği tevhid akidesinde olmadığı kesindir. Buna rağmen, Pavlus tarafından hıristiyanlığa sokulmuş, insanın temiz fıtratını, Hz. Âdem’in Kur’an’da affedildiği belirtilen şahsî ve küçük hatasını tüm insanlara bulaştıran ve Hz. İsa’nın ülûhiyetine ve vaftiz törenine mesnet yapılan bâtıl anlayıştır aslî günah inancı. 1164
İlk günah da denen aslî günah anlayışına göre, ilk günah, Hz. Âdem’in suçuyla başlamış ve bütün soyuna bulaşmıştır. Her doğan insan, babası Âdem’in günahının mirasından dolayı günahkâr olarak doğar. Tanrı, kendi niteliğine sahip olan oğlu İsa’yı insanları bu suçtan, yani aslî günahtan kurtarmak için yeryüzüne göndermiştir. Kıyamet gününde de insanları diriltmek ve ilâhî bağışa kavuşturmak için yeryüzüne yeniden inecektir, ruh da bu yüzden ölümsüzdür. Yine insanın aslî günahından arınması için insanın kutsal kabul edilen suyla yıkanma zorunluğu vardır ki buna vaftiz denilir.
Hıristiyanlığın esaslarından biri de, Tanrı’nın bütün insanların günahlarına keffâret olmak üzere, onların affı için insan şekline girip yaşadıktan sonra ıstırap çekerek ölmesi, yani tekfir/keffâret, fidye inancıdır. Bu inancın, üç temel uzantısı vardır: Hz. İsa’nın tanrılığı, bütün insanlığın günahkâr olduğu ve insanlığın affı için fidye (kurban) anlayışı.
Kur’an’a göre, “Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü taşımaz.”1165 Kaldı ki, Hz. Âdem, bütün insanlara taksim edildiği halde tükenmeyecek büyük bir suç işlemiş değildir. Hz. Âdem, beşer olarak küçük bir hata yaptı ve sonunda da affedildi ve peygamber seçildi. “Âdem, Rabbinin buyruğuna karşı geldi de şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.”1166 İslâm, Hz. Âdem’in bu fiiline terim manasıyla ma’sıyet/günah demez, bu konudaki Kur’an tâbiri olan “zelle”1167 diye değerlendirir ve insan türünün imtihanla yücelmesi, düşmanını tanıması ve yeryüzünün halifesi olması gibi nice hikmetlere dayanan ilâhî irâde olarak değerlendirir. Hz. Âdem’e de, Hz. Havvâ’ya da suçlu gözüyle bakılıp, onlara kızılmaz.
Günahın şahsîliği Kur’an’da olduğu gibi, Kitab-ı Mukaddes’te Eski Ahid’de de vardır. Hezekiel peygamber: “Suç işleyen can, ölecek olan odur; babanın fesadını oğul taşımaz ve oğlun fesadını baba taşımaz; sâlihin salâhı kendi üzerinde olur, kötünün kötülüğü de kendi üzerinde olur. Ve kötü adam, işlemiş olduğu suçların hepsinden döner ve bütün kanunlarını tutar ve hak olanı, doğru olanı yaparsa, elbette yaşayacak, ölmeyecektir. Yapmış olduğu günahlardan hiçbiri ona karşı anılmayacaktır. İşlediği salâhda yaşayacaktır.” 1168
1164] Bkz. Korintoslular’a 2. Mektup, 5/21; Romalılar’a Mektup, 5/12
1165] 35/Fâtır, 18
1166] 20/Tâhâ, 121-122
1167] 2/Bakara, 36
1168] Hezekiel, 18/20-22
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kitab-ı Mukaddes’teki şu ifadeyi, İsa’nın insanın aslî günahına fidye olarak çarmıha gerilmesi anlayışıyla birlikte bir değerlendirin: “Kötü adam, sâlihin fidyesidir. Hâin adam da doğruların.”1169 Hz. Âdem ve tüm insanlık sâlih ve doğru olmamış sayılmalı veya sâlih ve doğrularsa Hz. İsa kötü ve hâin olmalı. Yine, fidye olan, tüm insanlık için faziletli bir fedâkârlık için ölen kimse, asılırken ‘Allah’ım, niçin beni bıraktın?’ der mi? “Ve dokuzuncu saate doğru, İsa: ‘Eli, Eli lama sabaktani?’, yani ‘Allah’ım, Allah’ım, beni niçin bıraktın?’ diye yüksek sesle bağırdı.” 1170
Bu anlayışa göre, İsa’dan önce ölen insanlar, hıristiyanların da nübüvvetlerini kabul ettikleri peygamberler, hep günahkâr olarak öldüler ve cehennemi hak ettiler. İsa’nın keffaretinden, fidyesinden önce ve vaftiz yapılmadan öldüler, hepsi affedilmeyen ve affedilmeyecek günahla öbür dünyaya gittiler. Farzedelim ki insanlık, güzel fıtratla değil de doğuştan günah yükü ile hayata geliyor. Onların sonsuz merhametli ve dilediği her şeyi yapan Rabbi, kendilerini direkt olarak affedemez mi? Tanrı, insanı kurtarmak için, insan kılığına girmekten başka çare bulamadı mı?
Çarmıha gerilip birkaç insan tarafından öldürülen biri, hiç tanrı mı olur? İnsanların günahlarını affetmek için başka çare mi bulamadı? Hıristiyanların en büyük âyinlerinden biri, Communion âyinidir. Bu âyin, ekmek ve şarapla yapılır. Ekmek ve şarap, hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın etini ve kanını simgeler. Kitab-ı Mukaddes’e göre, Hz. İsa, havârilerine dağıttığı ekmeğe, “bu benim vücudumdur” ve dağıttığı şaraba, “bu benim kanımdır” demiştir. Günahı affetmek için, onları daha beter günahkâr haline getirmek, Tanrı katili yapmak hangi akla sığar? İnsanlar, ellerini mâbudlarının kanına bulayarak mı affa nâil olacaklar? Hz. Âdem’e atfedilen Allah’ın bir emrini yerine getirmemek mi, yoksa Tanrı’yı/İsa’yı öldürmek mi daha büyüktür? Hangisi insanı daha suçlu yapar? Bir tek kişinin (insan veya Tanrı) ıstırap çekmesi ile bütün insanların kurtuluşunu temin etme tuhaf olmaz mı?
Bilindiği gibi, Hz. İsa, âhir zaman denilen, insanlık tarihinin sona yaklaştığı zamanlarda dünyaya gelmiştir. Yüce Allah, bunu insanları kurtarmak için yapsaydı, başlangıçta yapması gerekmez miydi? İnsanlığın büyük çoğunluğunu aftan mahrum etmesi, az bir kısmını (İsa’dan sonra gelenleri) bağışlamasının izahı başka nasıl yapılabilir? Yaratılıştan gelen mevhum ve uydurma bir günah. Sonra, her şeye kaadir ğafûr olarak inanılan Allah’ın onu affetmesinin binlerce yolu varken, bunları bırakarak ana karnına girip en âciz bir şekilde çocukluğunu geçirmesi, sonra perişanlık ve tazyik görmesi, sonunda da onları katil yaparak affetmesi...
Bunların masalda, efsane ve mitolojide yeri olabilir, ama dinde, hakikatte ve akılda yeri olmaz. Sonra olaya ahlâkî yönden bakalım: Günahtan kurtulduğuna inanan hıristiyana ne kalıyor? Kötü arzularına karşı nasıl mücadele ve mücahede edebilecektir? Çalışanla çalışmayanın, ibadet yapıp günahtan sakınanla bunları önemsemeyenin arasında fark kalmaz, hepsi İsa’nın çarmıha gerilmesiyle, komünyonla, vaftizle bağışlanıp eşit hale getirilmiyor mu?
Hz. İsa, hiçbir şekilde kendisinin insanların günahlarına keffâret için, onların
1169] Süleyman’ın Meselleri, 21/18
1170] Matta, 27/46 ve Markos, 15/34
İNCİL
- 283 -
aslî günahlarına karşılık öldürüleceğini söylemedi. Bugünkü İncillerde de Hz. İsa’ya atfen böyle bir söz geçmez. Dinin temeli olacak esasları, en yakınlarına, Petrus gibi halifelerine söylemedi. Hâlbuki o, emaneti tebliğ etmiş, görevini yapmıştı. Bu olay bile, bu inançların sonradan uydurulduğunu isbat etmeye kâfidir.
Bu anlayış, ucuzculuktur, başkası seni kurtarsın, sen bir şey yapmadan bedavadan kurtul. İnsanlığa işlemediği günahı yüklemek kadar bedavadan affolma anlayışı da saçmadır. Aynen kiliselerde günah çıkarma ve cennet satın alma gibi. Hıristiyanların büyük çapta etkilendiği Yunan mitoloji kahramanı Promete’nin insana ateş/ışık getirmek için ezalara katlanarak fedai olması gibi efsaneler Hz. İsa’ya monte edildi. Kahramanların sadece ismi değişerek putperestlik, hıristiyanlık maskesi taktı. Ve bu fedâkârlığın bedeli de en az Promete’ninki kadar trajik: “Mesih, bizim uğrumuza lânet olmuş olarak, bizi şeriatın lânetinden kurtardı, çünkü yazılmıştır: ‘Ağaç üzerine her asılan lânetlidir.”1171 Bir peygambere bu kadar büyük iftiraya pes doğrusu; hem tanrı, hem de lânetli!
Hâlâ affedilmeyen günah kaldıysa, veya bir hıristiyan çeşitli haramlara dalıyorsa ne gam? Papazlar ne güne duruyor? Absolüsyon imdada yetişecektir. Absolüsyon: Günah bağışlama demektir. Hıristiyanlıkta günahlarını papazlara açıklayıp itiraf edenlerin papaz tarafından günahlarının bağışlanabileceğine inanılır. Günahları papazlar tarafından affedilenler, böylelikle günahlardan arınmış olurlar. Bu affetme, papazlar tarafından tanrı adına yapılmaktadır. Katolik mezhebinde, eski ve imtiyazlı olan günah çıkarma kurumu, ibtidâî şeklinden uzaklaşsa da hâlâ varlığını sürdürmektedir. İslâm’da ise, bilindiği gibi, doğrudan doğruya, aracısız ve formalitesiz olarak Allah’tan istenen aftan başka tevbe ve af dileme, günah çıkarma şekli yoktur.
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı diyor ki: Hakka ve iyiliğe sevgi duymanın derecesi, bâtıla ve şerre karşı duyulan nefretin derecesiyle orantılıdır. Zaten afv ve bağışlama, ceza vermeye ve intikam almaya gücü yetenlerden sâdır olduğu takdirde bir değer ve anlam taşır. Afv denilen şey, hüküm giymiş ve sâbit olmuş olan bir cezayı uygulamaya koymamak veya cezayı gerektiren bir suçu hiç işlenmemiş saymak demektir. Suça ceza vermeye gücü yetmeyen bir zavallının "haydi seni affettim" demesi pek gülünç bir şey olur. Affedebilen her halükârda intikama gücü yetebilendir. Bunun aksi çelişki olur. Hak Teâlâ hayır ile şerrin bütün ilkelerine hâkim, hayır ve hidâyeti rahmetiyle himaye eden, kötülük ve hıyâneti de izzet ve intikamıyla gideren, izâle eden bir hayy ve kayyûm olduğundan dolayıdır ki, her hakkın himâyecisi, her hayırlı ümidin mercii olan bir hak ma’buddur. Binâenaleyh ma’budları zelil olanların kendileri de zelil olurlar. Üzülerek ve esefle söylemek gerekirse bazı kimseler bilmediklerinden veya şirkin mağlup olmasını istemediklerinden, "Biz şerre karşı intikama kaadir olan tanrı istemeyiz" diye hakkı inkâr ve bâtıla ilân-ı aşk ederler de kendi ma’budlarını âciz ve zelil, harîm-i ismetine ve hakkına tecâvüz olunabilir, hakkını ve hukukunu müdafaa edemez duruma düşürürler. Kötülükleri önleyemediği için insanların keyfi nasıl isterse, kendi isteğine göre sevilebilir, bazı sıkıntılı zamanlarda okşanıp o zavallı güzelliğinden bir ilham, bir teselli alınabilir bir bebek veya bir zavallı tanrı görmek isterler.
1171] Pavlus’un Galatyalılara Mektubu, 3/14
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Putperestlerin fetişleri ve putları böyle olduğu gibi, sonraki hıristiyanların Hz. İsa'yı böyle bir bebek, anası Meryem'i böyle bir sevimli bâkire, Cenâb-ı Allah'ı da, hayatta olduğu müddetçe yarattığı Âdemoğullarını, ataları Âdem'den kalma ilk günahtan kurtarmaya, arındırmaya bir türlü çare bulamamış ve nihayet oğlunun bedenine girerek bizzat kendisi gelmiş, kendini ve oğlunu fedâ edip kâfirlere kurban ettirmiş, ancak bu kurban ve bu fidye karşılığında kendisine tapınanları kurtarmış, sonra birkaç gün içinde önce oğlunu tekrar diriltip göklere kaldırmış ve işte böyle bir iyilik etmek için nelere katlanmış; kendisini ve oğlunu feda etmeye râzı olmuş, çaresizlik ve zorunluluklar karşısında fedakârlığın en büyük örneğini göstermek için, en büyük iyiliği oğlu ile birlikte kendini de fedâ ve yok etmekte bulmuş, var yok, yok var olmuş durumunda ihtiyar bir baba farz ederek bir inanç ortaya çıkmıştır.
Buna göre, O bir var, aynı zamanda yok; fânî, aynı zamanda bâkî; âciz, aynı zamanda kaadir; bir, fakat aynı zamanda üç; üç, fakat aynı zamanda bir ma'bûd olmak üzere "Ekanim-i selâse," üç den mürekkep üçlü bir tanrı inancına sahiptirler. O ilk günahtan kurtulup selâmete ermek için aklı ve nefsi bu teslis inancına feda etmek gerektiğini ve bu fedakârlığı yapmanın bu imanın şartı ve necat sebebi olduğunu iddia ederler ki, bütün bunlar ma’bûd ve kulluk fikrini hafife almaktan öte bir şey değildir ve aklen ve naklen zâhir ve bâhir olan Hakk'ın delillerine karşı saygısızlıktır, küfürdür. Her şeyden önce insanlar için günahı ve günah işlemeyi yaratılıştan kaynaklanan bir zarûret kabul ederek, onu mutlaka işlemek gerektiğine karar vermek, sonra da o günahın her ne olursa olsun sonuçta affedilmesi mümkün değilmiş veya cezalandırılması kabil değilmiş de büyük bir felâketi gerektiriyormuş olduğunu itiraf eylemektir. Ayrıca bu cezâdan ve felâketten kurtulmak için yegâne çare olmak üzere, esasen ona ceza verecek olan ve zaten vermek hakkına ve yetkisine sahip bulunan en yüce makamı, son mercii de yok edip ortadan kaldırmak ve böylelikle ceza korkusundan da büsbütün kurtulmak ve ondan sonra doya doya günah işleyip, kendi yaptığı günahların cezasını da başkasına, daha doğrusu yaratıcıya yükletmek demektir.
İşte Hıristiyanlıktaki teslis (üçlü ilâh) inancının bütün sonuçlarıyla ve ayrıntılarıyla anlamı, böyle bir nefiydir, yani hak ma’bûd olan Allah'ın bazı önemli sıfatlarını ve özelliklerini inkârdan veya birbirine karıştırmaktan doğan bir inanç muammâsıdır. Hz. İsa hiçbir zaman Allah hakkında böyle bir inanca dâvet etmemiştir, ancak babasız bir çocuğun peygamberliğe mazhar kılınmış olarak bir kutsal ruhla birlikte mûcizeler göstermesi, akılları ve teknikleri âciz ve hayran bırakacak şekilde ölüleri diriltip, hastalara şifâ vermesi, sadece onun hak peygamberliğine ve temiz yaratılışına delil sayılan açıklamaları ve öğretileri, hakikat kabul edilip, ilk hıristiyanların yaptığı gibi, onun tâlimâtına uyulacak ve Allah'ın birliği inancı üzere yürünecek yerde, bir müddet sonra bu mûcizeler ve bu hârikalar şüphelerle dolu esrârengiz ve içinden çıkılmaz bir muammâ haline sokularak ve İncil'de "merhametli yaratıcı" mânâsına gelen “ebû (baba) eşanlamlı ve müteşâbih isminin “vâlid” (gerçek baba) mânâsına te’vil edilip bunun arkasına düşülerek ve bu anlama hulûl ve ruhun ölmezliği nazariyeleri ilâve olunarak, İsa'nın insanüstü ve tanrı oğlu tanrı olduğu ve onun bedenine giren babası ile beraber fânî olup gittiği ve bu sebeple insanların da kurtulduğu ve binâenaleyh yoklukta birleşen bu ekanim-i teslisin ruhları ancak bundan dolayı takdis edilmek gerektiği tarzında dinin temel ilkesi sayılmıştır. İşte bu yola
İNCİL
- 285 -
sapılması, Hıristiyanlığı gizlice ta temelinden değiştiren, ters yüz eden bir tahrif olmuştur ki, bunun başlangıcı gizli toplantılara ve ilk İncil tercümelerindeki tahriflere, sonu da meşhur İznik konsilinde alınan kararlara dayanır. Yani teslis inancı, Hıristiyanlığın kaynağından gelen öz inanç ilkesi değildir, müteşâbihata uymak sûretiyle ictihâda bağlı olarak tahriften kaynaklanan bir batıl inancıdır. Bundan dolayı Hıristiyanlar İncil'in metnine ve âyetlerine önem vermezler de "biz onun ruhunu, özünü gözetiyoruz" diyerek İncil nüshalarını her zaman ve sürekli olarak yeniler ve değiştirirler. Durmadan onun müteşabihâtıyla oynarlar.
İncil'de Cenâb-ı Allah'a "baba" denildiği bilinmeyen bir şey değildir. Fakat İncil de dâhil olmak üzere bütün semâvî (ilâhî) kitapların ve semavî dinlerin üzerinde ittifak edip birleştikleri bir husus vardır ki, o da ilk sebep olan Allah Teâlâ'nın "Yaratan" olması ve maddeye muhtaç olmaksızın kâinatı sırf kendi kudretiyle yoktan halketmesi inancıdır. Hatta Avrupa felsefesi tarihleri bu inancın felsefeye ancak Hıristiyanlıktan girmiş olabileceği görüşündedirler. Bu ise gerçek illiyet ve sebebin ancak üreme ve sudûr yoluyla olması nazariyesinin tamamen zıddıdır. Gerçekten de üreme nazariyesi, başlangıcında bir çelişkiden kurtulmak ihtimali bulunmayan bir nazariyedir. Tevlid denilen üreme olayı âdi illetler için geçerli olabilirse de, gerçek anlamda illiyet yaratma ve ibdâ' etme demektir. Bundan dolayı İncil'de Cenab-ı Allah için kullanılmış olan "ebû kelimesi, gerçek anlamıyla "vâlid" (baba) demek olamayacağı için “hâlik ve mükevvin” (yaratan ve var eden) demek olduğu her din mensubu gibi Hıristiyanlar için de her türlü şüphe ve tereddütten uzak bir inanç olması gerekirdi. Elbette düşmanları tarafından durmadan ve sürekli olarak "babasız" diye itham edilmek istenen Hz. İsa'ya, bu kelimenin kullanılmasına müsâade buyrulması onun hakkında Allah'ın bir rahmeti ve özel bir iltifatı olduğunda nasıl şüphe yoksa, Hz. İsa'nın "babam" dediği zaman "rahim olan Rabbim, halikim" demiş olduğunda da hiç şüphe yoktur. Binâenaleyh Hıristiyan babaların, müteşabihâta uyarak bu kelimeyi bu kadar engel bulunmasına rağmen lügat anlamıyla alıp gerçek "baba" mânâsına te'vil etmeye çalışmaları da yaratılış inanç ve nazariyesiyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir çelişkidir.
İşte Kur'ân, Allah'ın zatı ve sıfatları hakkında aklen ve naklen sâbit ve apaçık bulunan ve bu meseleyi temelden çözüme kavuşturacak olan temel gerçekleri, Bakara Sûresi'nden özetleyerek bir belge halinde ortaya koyduktan sonra buna aykırı olan bâtıl görüşleri ayıklamak ve bu arada hıristiyanların böyle Allah'a ve Allah'ın âyetlerine karşı revâ gördükleri tecâvüzkâr tutumlarını, bütün incelikleriyle ve temeldeki yanlışlarıyla reddetmek ve geçersiz kılmak ve bunları, red ve iptal gayesiyle de olsa tek tek sayılıp dökülmesinin Kur'ân ahlâkının nezâhet ve vakarıyla bağdaşmayacağını anlatmak ve aynı zamanda irşadın faydasını daha da geniş tutmak için hepsinin de ilâhî âyetleri inkâr anlamı taşıdığını ve küfür kavramı altında birleştiğini özetle göstererek “Lehum azâbun şedîdun. Vallahu azîzun zu’ntikam” şeklinde uyarıda bulunmuş ve işin varacağı sonucu açıklamıştır.
Ma’bûd, kelimesinin anlamını çirkin ve yakışıksız bir yorumla tefsir etmek, muhkemâtı inkâr eylemek, ilk günahı bağışlamaya gücü yetmemek, tevlîd, yani çocuk edinmek, tecessüd yani bedene bürünüp görünmek, kendini feda etmek, ancak böyle inanıldığı takdirde kurtuluşa erileceğini ummak gibi teslis inancı ile ilişkili olan küfür şekillerinin hepsine karşı hakkın bir kılıç darbesi olan “Vallahu azîzun zu’ntikam” furkanı, hakkı alçaltmaya cüret edenlerin sonuçta mutlaka
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yenilgiye uğrayacaklarını ilan eden bir ilâhî furkandır. Fakat şu da iyi bilinmeli ki, hayy ve kayyûm olan, kitap indiren, akıllara hidâyet veren ve mutlak anlamda güçlü olan Allah'ın intikamı, sizin bildiğiniz cinsten aşağılık, ahlâksızca, çirkin, câhilâne, hâince bir intikam değil, savunması yapılabilir cinsten bir intikam da değildir. Bütünüyle hakikat, hikmet ve izzet olan ve sonsuz bir kudretin ve irâdenin gereği bulunan ve hiçbir noktada cehâletle ilişkisi bulunmayan, çok hakîmâne bir intikamdır. 1172
Seyyid Kutub diyor ki: Hıristiyanların sapık düşüncelerine gelince, Kur'an onların bu inançlarından; "Allah, üç ilâhın üçüncüsüdür", "Allah Meryem oğlu Mesih'tir" sözlerinin yanında, Mesih'i ve annesi Meryem'i Allah'ın dışında iki ilâh olarak benimsediklerini, keşişleri ve râhiplerini de kendilerine Rab'ler olarak kabul ettiklerini haber vermektedir.
T.V. Arnold'un İslâm'a Çağrı adlı eserinde de bu düşüncelerin bir kısmına rastlanmaktadır: "Jüstinyen, İslâm'ın ortaya çıkışından yüz yıl önce Roma İmparatorluğu'nda halkın birliğini bir dereceye kadar sağlamayı başarmıştı. Fakat onun ölümünden sonra bu birlik hemen dağıldı. Bunun üzerine devletin başkenti ile diğer vilayetler arasında bir bağın kurulmasını sağlayacak ulusal ortak bir bilince şiddetle ihtiyaç duyuldu. Bu amaçla birtakım çalışmalar yapmasına rağmen Herakliyüs Şam'ı tekrar merkezî hükümete bağlamayı tam anlamıyla başaramadı. Birliği sağlamaya yönelik benimsenen tüm vasıtalar bölünmeleri yok edeceği yerde bu anlaşmazlıkları daha da arttırıyordu. Ortalıkta dinî duyguların dışında ulusçuluk bilincinin yerine geçebilecek başka bir şey de yoktu. Bu yüzden inancı; gönülleri huzura kavuşturacak, birbiriyle kıyasıya savaşan ve birbirine kin besleyen gruplar arasındaki düşmanlık ateşini söndürecek şekilde yorumlamaya yöneldi. Dine karşı çıkanlarla Ortodoks kilisenin arasını bulmaya ve daha sonra da onlarla merkezi hükümetin birliğini sağlamaya çalıştı.
Miladi 451 yılında Halkadonya'da (İznik) toplanan Konsül'de şu karar alınmıştı: "Mesih'in, birbirine karışmayan, değişmeyen, bölünmeyen ve ayrılmayan iki tabiata sahip olduğu kabul edilmelidir. Bu iki tabiatın birleşmesi nedeniyle onların ayrı ayrı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. İşin doğrusu, her iki tabiat kendi özelliklerini muhâfaza ederek bir tek bedende birleşmiştir. İki parçanın tek bir cesette birleşmesi sonucunda Oğul Allah ve Ruh'ul Kuds meydana gelir." Yakubiler (Bunlar, Yakub el-Barazii'ye tâbi olanlardır ki hıristiyanlıkta tek Allah nazariyesini savunurlar.1173 Bu toplantıda alınan kararları reddettiler. Onlar Mesih'te yalnız bir tabiatın varlığını kabul ediyorlar ve: "Mesih, tüm unsurları kendisinde toplamıştır; hem İlâhî hem de beşerî tüm niteliklere sahiptir. Fakat bu nitelikleri taşıyan madde ikilik kabul etmez, aksine unsurların toplandığı bir bütünlük arz eder" diyorlardı. Herakliyüs'ün Mesih'i "Üçten biri" olarak kabul ettiği mezhebi halka benimsetmeye çalıştığı bu dönemde, Ortodokslarla, özellikle Mısır, Şam ve Bizans İmparatorluğu sınırları dışında yaşayan Yakubiler arasında yaklaşık iki asır sürecek bir mücadele başladı. Jüstinyen'in benimsediği mezheb ise, bir yandan iki tabiatın varlığını kabul ederken diğer yandan da bu iki tabiatın Mesih'in bedeninde, tek bir varlığa dönüştüğünü ileri sürüyordu. Onlara göre Allah'ın oğlu olan Mesih ilâhî ve beşerî kuvvetleri kendinde toplamış
1172] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 2, s. 299-301
1173] -er-Râid, s. 1634-
İNCİL
- 287 -
bulunan tek bir varlıktı. Bu ise, beden halinde somutlaşan bu şahsın içinde tek bir irâde olduğu anlamına geliyordu. Fakat Herakliyüs de, barışın temellerini atmaya çalışan pek çok ıslahatçının âkıbetine uğramaktan kurtulamadı. Çünkü iki mezhep arasındaki mücadeleyi bir an olsun durduramadığı gibi, bu savaşı daha da şiddetlendirmiş ve bizzat kendisi de üçüncü bir taraf olup diğer iki grubun öfkesini üzerine çekmiş ve Allahsız olarak damgalanmıştı."
Aynı şekilde Hıristiyan bir araştırmacı olan Canon Taylor İslâm'ın ortaya çıktığı sırada doğu hıristiyanlarının durumunu şöyle ifade ediyor: "O dönemde insanlar gerçekten müşrikti; Azizlerden, keşişlerden ve meleklerden bazılarına tapıyorlardı."1174 Müşriklerin inançlarındaki sapıklıklara gelince; Kur'an, onların cinlere, meleklere, güneşe, aya ve putlara taptıklarını bildiriyor. Onların inançlarında en hafif sapıklık olarak değerlendirilebilecek sözleri şöyledir: "Biz, putlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz."
İşte birkaç örnekle değindiğimiz bu bozuk ve sapık düşüncelere İslâm şiddetle karşı çıkmış ve onların tutarsızlığını açık ve kesin bir biçimde ortaya koymuştur: "...O, kendinden başka bir ilâh bulunmayan, diri ve yarattıklarını gözetip yöneten Allah'tır." İşte bu, hem düşünce ve hem de inançta yol ayrımı olduğu gibi yaşam biçimi ve ahlâkta da yol ayrımıdır. Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan tek Allah'a inanan ve gerçek hayatın tek sahibi; Hayy olan, her varlığın, her canlının kendisiyle ayakta durup O'nunla varlığını sürdürdüğü Kayyum olan bir Allah bilincine eren bir insan düşünün. Bu varlığın bilincinde olan bir insanın yaşam biçimi ve hayat düzeni ile tüm duygularını sözü edilen çarpık ve tutarsız düşüncelerle bulandırmış, vicdanında hayatına hükmeden ve onu yönlendiren ulûhiyet hakkında hiçbir his kalmamış bir insanın yaşam biçimi ve hayat tarzı temelde ayrı olması gerekmektedir.
Apaçık ve tertemiz Tevhid inancının yanında Allah'tan başkasına kulluğa yer yoktur. Ne hukuk ve düzende, ne eğitim ve ahlâkta, ne de ekonomik ve sosyal alanda Allah'tan başkasından yardım dilemeye ve O'na şirk koşmaya yer yoktur İslâm'da. Kısaca ne bu dünya için ne de ahiret hayatı için Allah'tan başkasından yardım dileme yoktur bu dinde. Gerçeğinden saptırılmış, doğru ve açık olmayan temeller üzerine kurulmuş bulunan düşüncelerde ise, ne hukuk ve düzende, ne eğitim ve ahlâkta ve ne de sosyal ve ekonomik alanda... Bunların tamamında... Ama tamamında ne bağlanılacak taraf ve ne de durulabilecek bir yerden söz edilebilir. Bu düzenlerde ne helâl ve haramın, ne de doğru ve yanlışın sınırı belirlenmiştir. Emirlerin kendisinden alındığı, yönelmenin kendisine doğru olduğu, itaat, kulluk ve teslimiyetin yalnız kendisine yapıldığı otorite açıklık kazanıp tek olarak kabul edildiğinde her şey netleşir ve âhenk kazanır. Bu nedenle bu yol ayrımında kesin bir tavırla karşılaşıyoruz: "O, kendinden başka bir ilâh bulunmayan, diri ve yarattıklarını gözetip yöneten Allah'tır."
Onun için bu yalnız bir inanç ilkesi değil, İslâmî hayatın yapısını ortaya koyan, Onu diğer yaşam biçimlerinden ayıran temel ilke olmuştur. İslâmî hayat, bütün ilke ve kurallarıyla İslâm düşüncesinin bu net ve kesin olan Tevhid inancından kaynaklanır. Tevhid, pratik hayata tesiri olmadığı sürece gönüldeki inanç olarak da gerçekleşemez. Allah'tan gelen hukuk düzeni ve Tevhid inancı hayatın her alanında kendini gösterdiği an, Tevhid, anlam kazanır. Allah'ın zatı
1174] Hasan İbrahim ve iki arkadaşı tarafından yapılan tercüme sayfa 52-53
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve sıfatlarında tek olduğu ilan edilip diğer hayat düzenleriyle bu dinin ayrılış noktaları açıklandıktan sonra, bütün insanlık tarihi boyunca beşerî hayatın düzenlenmesi için gönderilen peygamberlerin, kitapların ve dinlerin de bu tek kaynaktan geldiği açıklanıyor:
"...Sana daha önceki semavi kitapları onaylayan hakk içerikli kitabı indirdi. Daha önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti. Doğru ile eğriyi birbirinden ayıran bu kitabı da aynı amaçla indirdi. Allah'ın âyetlerini inkâr edenleri ağır bir azap beklemektedir. Hiç kuşkusuz Allah üstün irâdeli ve intikam alıcıdır." Bu âyetin birinci bölümü, İslâm inancının temel ilkelerinden bir kısmını kapsaması yanında, Hz. Muhammed'in peygamberliğini ve O'nun Allah tarafından getirdiği gerçekleri reddeden ehl-i kitab ve diğer inkârcıların iddialarını da çürüten ifadeleri içeriyor.
Peygamberlere gönderilen kitapların tek bir kaynaktan gönderildiği bildirilen âyet-i kerimede şöyle deniliyor: "Daha önce de Mûsâ'ya Tevrat'ı, İsa'ya da İncil'i indiren kendisinden başka ilâh olmayan, hayatın ve kudretin yegâne kaynağı yüce Allah'tır sana bu Kur'an'ı indiren." O halde ulûhiyet ve ubûdiyeti birbiriyle karıştırma veya aynı bedende birleştirmeden söz edilemez. Ortada, kulları arasından seçtiği bazı kimselere kitap veren tek bir ilâh ve bir de o kitapları teslim alıp kabul eden Allah'ın kulları vardır. Sonuçta onlar Nebi de olsalar Resul de olsalar Allah'ın kullarıdırlar.
Âyet-i kerime, Allah katından indirilen kitaplarda yer alan dinin ve hakkın da aslında bir olduğunu açıklıyor. "Sana daha önceki semavi kitapları onaylayan hak içerikli kitabı indirdi." Bu kitapların her biri aynı ortak amacı hedef almaktadır; "İnsanlara doğru yolu göstermek". Daha önce hıristiyan bir yazar olan S.W. Arnold'un "İslâm'a Çağrı" adlı kitabından yaptığımız alıntıda örneğini gördüğümüz gibi, bu kitap, aynen kendinden önce indirilen kitaplardaki Hakkı içeren ve insanların hevâ ve heveslerinin ürünü olan düşünce ekolleri ve siyasal akımların etkisiyle bu kitaplara karıştırılan saptırmaları ve şüpheleri gerçek olandan ayrıştıran "Furkan"dır.
Âyet-i kerimede kapalı bir üslûpla ehl-i kitabın yeni gelen peygamberi ve peygamberliği yalanlamasının tutarlı bir yanı olmadığı belirtilmekte. Zira bu yeni Risalet de kendisinden önceki Risâletlerin metoduna bağlı kalmakta; getirdiği kitap da daha önceki kitaplar gibi Hakk ile indirilmektedir. Bundan önceki kitaplar insanların arasından bir elçiye indiği gibi bu kitap da insanlardan bir elçiye indirilmiştir ve bu yeni Risâletin kitabı Allah'tan gelen kendisinden önceki kitapları doğrulamakta; diğer kitapların kanat gerdiği Hakkı bu kitap da koruma altına almaktadır. Üstelik bu yeni kitabı da kitap indirmede tek yetki sahibi olan Allah indirmiştir. İşte bu kitap, insanların inanç hakkındaki düşüncelerini, hayat düzenlerini, ahlâk, eğitim ve yasalarını belirleyen ve elçisine indirdiği kitap doğrultusunda temelden kurma hakkına sahip olan Allah tarafından indirilmiştir.
Ayetin ikinci bölümü ise, Allah'ın ayetlerini inkâr edenlere korkunç bir tehdit yöneltmekte, Allah'ın kudretini, üstünlüğünü, azap ve intikamının dehşetini onlara göstermektedir. Allah'ın ayetlerini kabul etmeyenler bu tek gerçek dini bütünüyle reddedenlerdir. Daha önce kendilerine indirilen Allah'ın kitabından sapmış olan ve bu hareketlerinin sonucu olarak, Hakk'ı batıldan apaçık bir şekilde ayıran, bu yeni kitabı da yalanlama yoluna sapan ehl-i kitab, burada küfürle nitelendirilmekte; Allah'ın dehşet verici azabı ve kaçıp kurtulmanın mümkün
İNCİL
- 289 -
olmayacağı intikamıyla tehdit edilenlerin başında yer almaktadırlar. Bu azap ve intikam tehdidinin hemen ardından da kendisinden hiçbir şeyin gizli kalmadığı, hiçbir sırrın gizlenip kaçırılamadığı Allah'ın sınırsız bilgisi vurgulanmaktadır: "Hiç şüphesiz, ne yerde ve ne gökteki hiçbir şey Allah için gizli değildir." Burada, Allah'ın hiçbir şeyin kendisinden gizli kalmadığı sınırsız ilim sıfatıyla vasıflandırılması, sûrenin başında yer alan ulûhiyet ve otorite birliği kavramlarıyla uyum arz ettiği gibi bir önceki âyette dile getirilen korkunç tehditle de âhenk içindedir. "Ne yerde ne de gökte" tüm genişliğine ve sınırsızlığına rağmen hiçbir şey Allah'ın bilgisinden kurtulamayacaktır. Öyleyse niyetleri O'ndan gizli tutmak mümkün olmadığı gibi, tuzakları örtbas etmek de mümkün olmayacaktır. O'nun o şaşmaz cezasından, her şeyi en ince ve gizli yönlerine varıncaya kadar kuşatan engin bilgisinden kaçma imkânı yoktur.
Ne yerde, ne de gökte hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı, her şeyin en ince ve gizli taraflarına varıncaya kadar bilinen kapsamlı bilginin ışığı altında insanların duygularına hassas ve engin bir şekilde temas edilmekte; gayb âleminin bilinmezliği ve ana rahminin karanlığında insanın hiçbir bilgisi, gücü, kavrayışı olmadığı mahiyeti bilinmeyen yaratılışa değinilmektedir: "Size döl yataklarında dilediği biçimi veren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O üstün iradeli ve hikmet sahibidir." Böyle "şekillendiriyor sizi". Allah insanı kendi mutlak iradesi ve isteğiyle beşerî vasıflar doğrultusunda şekillendiriyor, o dilediğini yapar; O'ndan başka ilâh yoktur; Aziz'dir; yaratma ve şekil vermede güç ve kudret sahibidir; Hâkim'dir; yarattığı ve şekil verdiği mahlûkatının işlerini kendi hikmetiyle hiçbir yardımcı ve ortağa ihtiyaç duymaksızın idare edendir.
Bu noktaya temas edilmekle hıristiyanların, Hz. İsa'nın (selâm üzerine olsun), yaratılışı ve doğumu hakkında yaydıkları şüpheler aydınlanmaktadır. Buna göre; İsa'ya "dilediği" şekli veren Allah'tır. Yoksa Hıristiyanların ileri sürdüğü gibi İsa; Rabb, Allah, Oğul ya da beşerî ve ilahî nitelikleri aynı anda üzerinde toplayan üç varlıktan biri değildir. Aynı zamanda O, zihinlerin rahatça kavrayabildiği apaçık Tevhid düşüncesinin karşısına çıkan saptırılmış ve gizemli bir nitelik kazandırılmış düşüncelerin ileri sürdüğü gibi anlaşılması zor bir şahıs da değildir. 1175
İncil ve Hıristiyanlıkla İlgili Bazı Kavramlar
Ahd-i Atik: Ahd sözleşme; Ahd-i Atîk, eski sözleşme demektir. Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olan, hem yahudilerce ve hem de hıristiyanlarca kutsal kabul edilen kitaplara bu ad verilir. Toplam 39 kitaptan meydana gelir. Üç bölümdür. Birinci bölüm, beş kitaptır. Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye adlı bu beş kitap Tevrat adını alır, Yahudilerin asıl kutsal kitabı olan bu bölüme Musa’nın beş kitabı da denir. İkinci bölüm, peygamberler adını taşır ve Hz. Musa’dan sonra gelen yahudi peygamberlerinin kitaplarını kapsar. Üçüncü bölüm, Ketubim adıyla anılır ve Dâvud’un mezmurları/şiirleri, Süleyman’ın meselleri/özdeyişleri, Eyyub’un öyküsü gibi metinlerden meydana gelmiştir.
Ahd-i Cedid: Hıristiyanların kutsal kitaplarına denilir. Yahudilerce sapıklık sayılan ve hıristiyanlarca benimsenen bu inanca göre yahudiler eski ahidle Tanrı’ya verdikleri sözü tutmamışlar ve vatanlarından sürülmekle cezalandırılmışlardır. Sonra Tanrı onlara acımış ve Ahd-i Cedîd’le yeni bir anlaşma önermiştir. Bu yeni
1175] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sözleşmeye uyarlarsa arz-ı mev’ut (Filistin) onlara tekrar verilecektir. Yeni sözleşme anlamındaki Ahd-i Cedîd, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleriyle, Rasüllerin İşleri adlarını taşıyan ve değişik yerlere yazılan mektuplardan meydana gelmiştir. Toplam 27 kitaptır.
Apokryphos İnciller: Varlığı kabul edilen gizli ve kilise tarafından sahte kabul edilen İncillere apokrif İncil denilir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinin dışındaki tüm İnciller apokrif sayılır. Hıristiyanlar, özellikle III. y.y.da gizli bazı İncillerin varlığına inanırlar. Meselâ, 1886 yılında eski bir Mısır mezarında bu gizli İncillerden biri sayılan Petrus İncili’nin bir parçası bulunmuştur. Apokrif İncil sayılan en önemli İncil Barnaba(s) İncilidir.
Ariusçuluk-Arianizm: Teslisi kabul etmeyip tevhide inanan eski hıristiyan gruplardan biri. Muvahhid papaz Arius’un izinden giden tevhide inanan hıristiyanlık. IV. Yüzyıl ve sonrası hıristiyanlığında büyük tartışmalara yol açan ve katolik kilisesince sapıklık sayılan İskenderiye’li papaz Arius’un, Hz. İsa’dan beri, papalığın ve sonraları devletin tüm baskılarına rağmen devam edegelen tevhidî çizgideki hıristiyanlık Ariusçuluk veya Arianizm diye isimlendirilir. Bu inanca göre, Hz. İsa, kesinlikle bir tanrı değil; peygamberdir. İzmit’li Eusebios da bu çizginin şiddetli savunucusudur.
Aslî günah: Pavlus tarafından hıristiyanlığa sokulmuş, insanın temiz fıtratını, Hz. Âdem’in Kur’an’da affedildiği belirtilen şahsî ve küçük hatasını tüm insanlara bulaştıran ve Hz. İsa’nın ülûhiyetine ve vaftiz törenine mesnet yapılan bâtıl anlayış. İlk günah da denilen aslî günah anlayışına göre, ilk günah, Hz. Âdem’in suçuyla başlamış ve bütün soyuna bulaşmıştır. Her doğan insan, babası Âdem’in günahının mirasından dolayı günahkâr olarak doğar. Tanrı, kendi niteliğine sahip olan oğlu İsa’yı insanları bu suçtan, yani aslî günahtan kurtarmak için yeryüzüne göndermiştir. Kıyamet gününde de insanları diriltmek ve ilâhî bağışa kavuşturmak için yeryüzüne yeniden inecektir, ruh da bu yüzden ölümsüzdür. Yine insanın aslî günahından arınması için insanın kutsal kabul edilen suyla yıkanma zorunluğu vardır ki buna vaftiz denilir.
Aziz (sint, saint): Kutsallığına inanılan kişi, ermiş insan. Hıristiyanlık tarihinde azizlik kurumu çok büyük bir önem taşır. Aziz, önce halkın inancıyla azizleşir, sonra kilise tarafından resmen aziz olarak tanınır ve açıklanır. Hıristiyanlıkta otuz beş bin aziz bulunduğu tespit edilmiştir. Meşhur hıristiyan araştırmacılarından Camille Jullian şöyle der: “Ancak azizlerin mezarlarına sahip olduktan sonradır ki, hıristiyanlık halk yığınlarınca kabul edilmiş ve tutulan bir inanç haline gelmiştir.” Hatta ilk hıristiyanlar, Kelt kasabalarında kendi inançlarını yayabilmek için onların kutsal saydıkları mezarların üstüne birer haç dikip benimsemek zorunda kalmışlardır.
Barnaba: Asıl adı Yusuf olan Barnaba, Hz. İsa’nın havârilerinden/öğrencilerindendir. Bütün hayatını hıristiyanlığı yayma uğrunda geçirmiştir. Kilise tarafından apokrif/sahte sayılan İnciller içinde en önemli olanlardan biri Barnaba(s) İncilidir. Tarkçe’ye de çevrilen bu İncil, Hz. İsa’nın tanrılığını reddeder, çarmıha gerildiğini kabul etmez, Hz. İsa’nın bir peygamber olduğunu açıkça zikreder. Bu İncil’in teslisi reddedip ısrarla tevhidi vurgulaması, hıristiyanlarca yasak İncil sayılmasının temel sebebidir. Barnaba, Markos’un hocası, Pavlus’un önderi bir kişi olduğu halde, kilise, ona nisbet edilen İncil’i reddetmektedir.
İNCİL
- 291 -
Bible: (Baybıl okunur) Yunanca kitaplar anlamındaki biblia kelimesinden gelir. Tevrat, İnciller ve diğer kutsal kitaplardan meydana gelen Kitab-ı Mukaddese denilir. İncillerin hiçbir yerinde, İncil anlamında bu kelime kullanılmaz.
Cizvitlik: Tutucu ve sofu hıristiyan tarikatı. 16. y.y.da Fransa’da kurulmuştur. İsa derneği adıyla da anılır. Hz. İsa’nın saf düşüncesine dönüş anlayışı içinde yoksulluk, bekâret ve itaat ilkelerinden yola çıkmıştır. Özellikle dinden saptıklarını iddia ettikleriyle savaşları ve siyasal etkileriyle öne çıkar. Avrupanın hemen bütün soylularının, kralların ve prenslerin din ve törelerinin öğretmenleri cizvitlerdi. Cizvitler, aşırı disiplin ve bir üste körü körüne itaat ve bağlılıklarıyla meşhurdur. Fransa’da 1789’dan sonra yeniden ve gizlice örgütlenmeye çalışmışlardır. İtikat konusunda farklı bir teslis anlayışı savunurlar. Hıristiyanlığın çoğu mezheplerindeki teslis anlayışı; baba, oğul ve ruhu’l kudüsten meydana gelen üçlü tanrı anlayışıdır. Cizvit teslisinde ise; İsa, Meryem ve İsa’nın babası(!) Yusuf’tan oluşan üçlü tanrı inancı vardır.
Communion âyini: (Komünyo vermek-almak) Hz. İsa’nın eti ve kanı. Ekmek ve şarapla yapılan âyin. Ekmek ve şarap, hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın etini ve kanını simgeler. Her katoliğin yedi yaşına kadar communio alması zorunludur. Uygulama olarak, yapılan bir âyinde ‘hestia’ adı verilen bir parça mayasız ekmek, kutsal kabul edilen şaraba batırılarak verilir; buna communio vermek; bu törene de communio âyini denilir. Komünyo alan, tanrının bağışını kazanmış sayılır. Hz. İsa, kendisinin öleceğini haber verdiğine inanılan, son akşam yemeğine, Latince akşam yemeği anlamına gelen ‘cena’ denilir. Gerçekte bu yemek, bir yahudi geleneğiydi ve her yıl Mısır’dan ayrıldıklarında yenen son yemeğin hâtırasını anmak için kutlanıyordu. Hz. İsa’nın da bu geleneğe uyarak, son gece, havârileriyle birlikte bu kutlama yemeğini yediğine ve bu yemekte, kendisinin öleceğini haber vererek ‘eukharistia’ adı verilen dinî âyin emrettiğine inanılır. İncillerdeki ifadeye göre, Hz. İsa, havârilerine dağıttığı ekmeğe, “bu benim vücudumdur” ve dağıttığı şaraba, “bu benim kanımdır” demiştir. Hıristiyanlar, her yıl, ‘kutsal perşembe’ adını verdikleri ‘cena’yı kutlarlar.
Ehl-i kitap: İslâm’a göre Kitap ehli, inandıkları peygamberlerin Allah’tan Kitap getirdiğini kabul edenler. Hıristiyan ve yahûdilerin ehl-i kitap(tan) olduklarında ihtilâf yoktur.
Ekanim-i selâse: Arapça olan bu deyim, üç uknum, üç esas anlamına gelir. Tanrıyı hem üç, hem bir sayan teslis anlayışı. Tahrif edilmiş Pavlus hıristiyanlığının temel ilkesi olan bu inanç, tanrı kavramını baba, oğul ve kutsal ruh olarak bir üçlükte teklik anlayışı olarak kabul ederler. Bu anlayışa Fransızca trinite, Arapça teslis adı verilir. Üçleme anlamına gelen bu deyim, hıristiyanlığın temel inancı olan baba, oğul ve ruhu’l kudüsten meydana gelir. Bu anlayışa göre, İslâm’a ve Hz. İsa’nın tebliğ ettiğine ve hatta bugünkü Kitab-ı Mukaddes’in nice ifadesine göre tek olan Allah’la birlikte, tahrif edilen hıristiyanlıkta kutsal ruh ve oğul diye anılan Hz. İsa’nın da tanrı olduğu ileri sürülür.
Emmanuel: Hıristiyanların kabullerine göre Hz. İsa’nın adlarından biri. Peygamber İşaya, Eski Ahid’de “Tanrı bizimledir” anlamına gelen bu kelimeyi, geleceğin Mesih’i için kullanmış. Matta İncilinde bunun İsa olduğu yazılıdır.
Engizisyon: Eskiden hıristiyan dünyasında farklı inanç taşıyanları
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cezalandırmak maksadıyla kurulan mahkeme. Ateşte yananın suçlu olduğu inancına dayanan yargılama tarzına engizisyon denilir. Ortaçağda din konusunda sapık kabul edilenlerin cezalandırılması amacı ve bahanesiyle, kurulu düzeni korumak için kurulan bu yargılama yöntemi, aklın kabul edemeyeceği inancın gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bu inanca göre, suçsuz olan, ateşte yanmayacaktır. Bir sanığın suçlu olup olmadığını anlamak için böyle bir uygulama yöntemi kullanılmıştır. Özellikle İspanyol engizisyonunun gerçekleştirdiği bu akıl ve insanlık dışı yöntemler, 18. y.y.a kadar olanca vahşetiyle sürmüştür.
Evlilik: Romalıların Diana adını verdikleri Yunan tanrıçası Artemis, evlilik düşmanıydı. Peşinde gezdirdiği perilerden biri evlenecek olursa, yasalara karşı geldiğinden ötürü onu şiddetle cezalandırırdı. Katolik hıristiyanlarda görülen din adamlarının evlenmemeleri gerektiği inancı, Artemis tapımından kalma bir gelenek sayılmaktadır. Hıristiyan Alman düşünürü Schopenhauer, bir kadınla bir erkeğin birleşmesinin çok iğrenç bir şey olduğunu, İsa’nın böylesine iğrenç bir ilişkinin ürünü olmamak için babasız doğmuş bulunduğunu ileri sürer.
Haç: Hıristiyanların Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş halini temsil ettiğine inandıkları, birbirini dik olarak kesen iki doğrudan meydana gelen t harfi görünümündeki şekil; salîb ve istavroz da denilir. Haç, hıristiyanlığın simgesi kabul edilir. Haç çıkarmak: Elleriyle haç işareti yapmak, istavroz çıkarmak. Hıristiyanlıktan önce çoktanrıcı bazı dinlerde de mutluluk simgesi kabul edilen haç, hıristiyanlıkta ilkin din uğruna ölenlerin mezarlarına konulurdu. Daha sonra bütün hıristiyanların mezarlarına konulmaya başlandı. Boyunlarda kolye olarak da takılır. Duâ sırasında da belli yerlerde haç işareti yapılır: Sağ elin parmaklarıyla göğse haç biçimi çizilerek bir çeşit kutsama yapılır. El önce alna, sonra göğse, sonra sol omza ve en sonunda da sağ omza dokundurulur. Bu işaret, aynı zamanda baba-oğul-kutsal ruh teslisini/üçlemesini de simgeler. Yunan kilisesinde el önce sağ omza, sonra sol omza götürülür. Protestanlıktaysa haç çıkarılmaz. Ortodokslar her yıl 6 Ocak günü haçı suya atma töreni yaparlar. Bu tören, onlara göre İsa’nın Yahya peygamber tarafından Ürdün nehrindeki vaftizini simgeler. Bu dinî törende, üstünde İsa’nın resmi bulunan bir haç deniz, nehir, göl gibi herhangi bir suya atılır; hıristiyanlar suya atlayarak haçı bulup çıkarırlar. Haçı bulup çıkaran hıristiyan kutsanır.
Haramlar: Hıristiyanlıkta haram/yasak olan şeyler, Pavlus’un tenzilâtlarıyla 4 tanedir. Bunlar, putlara kurban edilen şeyler, boğulmuş hayvan, kan ve zinadan ibarettir. 1176
Havârî: Havâri kelimesi Kur’an’da geçer. İncillerde, bunun yerine daha çok şâkirt (öğrenci) kelimesi kullanılır. Havârî, yardımcı demektir. Arapçaya Habeşçeden geçmiş olup aslı “havâryâ”dır; “yardımcı” anlamına gelmektedir. Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dine ve onun peygamberliğine iman eden, müslümanlardan olan1177 ve Hz. İsa’nın tebliğ ettiği fikirleri yaymayı üstüne alan on iki kişiden her birine havâri denir. Âl-i İmrân sûresi, 52. âyetinde Hz. İsa’ya ve onun dinine yardımcı olmayı taahhüd edenlere bu adın verildiğini görmekteyiz. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ilk inanan insanlar olan “sahâbe”nin benzerleridir.
1176] Bkz. Rasüllerin İşleri, 15/28-29
1177] 3/Âl-i İmrân, 52
İNCİL
- 293 -
Havâriler, toplam 12 kişidirler. Bunlardan biri ihânet ederek kâfirlere Hz. İsa’yı ihbar etmiştir. İsimleri şunlardır: Simun (Petrus), Andreas, Yâkub (Zebedi’nin oğlu -büyük-), Yuhanna (Boanerces), Filipus, Bartolomaeus, Matta, Tomas, Yâkup (Alfeus’un oğlu -küçük-), Gayyur Simun, Yahuda (Taddeus), Yahuda İskaryot.1178 Bunlardan Petrus, havârilerin en büyükleri ve lideri, Yahuda İskaryot da Hz. İsa’ya ihanet eden ve onu ihbar edip yakalatmaya çalışan kişidir. Hıristiyan rivayetlerine göre otuz gümüş dinar karşılığında İsa’yı yakalattıran İskaryot, sonradan vicdan acısı çektiği ve kendisini astığı söylenir. İslâm âlimlerine göre, Hz. İsa’yı ihbar eden Yahuda, Hz. İsa görünümüne dönüşmüş ve Hz. İsa yerine o çarmıha gerilmiş, Hz. İsa da göğe yükseltilmiştir.
İncil(ler): Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa’ya vahyedilen İncil’den bahseder. Bu İncil, bir tek İncil’dir. Bugünkü İnciller de, Hz. İsa’ya vahyedilen/vaz’edilen İncil’den birçok yerde bahseder. Buna rağmen elde mevcut hiçbir İncil için, hıristiyanlar tarafından bile “bu İsa’nın İncilidir” denilemez ve ona atfedilmez; “Matta’ya Göre İncil, Markos’a göre İncil...” denilir. Kilise tarafından birbirinden hayli farklı ve birbiriyle nice çelişkileri olan dört farklı İncil yasal İncil sayılmıştır. Arapça “Enâcil-i erbaa” denen bu dört İncil, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleridir. Asıl yazıldıkları nüshaları elde bulunmayan bu dört İncil’in tümü, Hz. İsa’dan çok sonra yazılmıştır. En eski nüsha olarak yazıldıkları İbrânice ve Latinceden Yunancaya ve çok zaman sonraki tercümeleri vardır. Bu dört İncil, kendisi de o zamanlar hıristiyanlığı kabul etmemiş olan putperest imparator Konstantin tarafından 325 yılında topladığı İznik konsilinde yüzlerce İncil yazması arasından 2048 kişilik üyenin sadece 318’inin kararı ve imparatorun tercih ve yönlendirmesiyle seçilmiş, özellikle tevhid içerikli İnciller başta olmak üzere diğer tüm İnciller sahte kabul edilerek yakılmış ve yaktırılmıştır.
Katolik: Roma kilisesi, katolik mezhebinden olan hıristiyan demektir. Katoliklik, Roma kilisesine bağlı hıristiyan mezhebine denilir.
Keşiş: Dünyayla ilişkisini kesip manastırda yaşayan hıristiyan din adamı. Keşişler evlenmezler, dünyadan el etek çekip bir inziva hayatı sürdürdüklerinden ötürü münzevîdirler. İlk keşişler, Mısır’da azizliğe/ermişliğe ulaşmak için çöle çekilir, bir çeşit çileci hayatı sürerlerdi. Manastırlar, bu bireysel çile çekmeyi bir disipline sokmak amacıyla kurulmuştur. Hıristiyanlıkta çilecilik, Hz. Âdem’in suçundan ötürü soyaçekim yoluyla aşağılanmış insanın kendini cezalandırmasını dile getirir.
Kilise: Yunanca topluluk anlamına gelen ekklesia deyiminden türetilmiştir. Hıristiyan mâbedi/ibâdethanesine, hıristiyanların ibâdet ettiği binaya kilise denilir. Ayrıca, hıristiyan mezhebi için kullanılır: Katolik kilisesi, ortodoks kilisesi şeklinde. Kilise, ilkin hıristiyan toplulukları anlamında kullanılmıştı. İlk hıristiyanların bugünkü anlamda kilise binaları yoktu. İlk dönem hıristiyanlığında kilise yapısı olmadığı gibi, din adamları statüsü ve ruhban sınıfı da yoktu. İkinci y.y.dan sonra kiliseler görülmeye başlamıştır. İlk kiliselerin din adamları, kilisenin bakımı ve temizliğiyle görevli kilise hizmetçileriydi. Sonradan büyük statü kazanan din adamlarına, piskopos denilmeye başlandı ve bunlar kilisenin başına geçtiler. Birçok kilisenin piskoposları birleşince evrensel kilise kurulmuş oldu ve bunun başına geçen piskopos papa adını aldı. Katolik kavramı da evrensel kilise
1178] Matta, 10/2-4
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamındadır.
Kitab-ı Mukaddes: Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd’den meydana gelen kitapların bütününe denir. Kitab-ı Mukaddes, tahrif edilmiş şekilleriyle Tevrat, Zebur ve İnciller yanında, bazı peygamberlere atfedilen kitaplar, Pavlus’un 15 ayrı mektup ve kitabından oluşmuş kitaplar kolleksiyonudur.
Konsil: Hıristiyan ruhanîler ve râhipler meclisi. Özellikle katolik kilisesi dogmaları ve kilise disiplinini düzenleyen kurallar 2. y.y. dan itibaren toplanmaya başlanan bu konsillerce tespit edilmiştir. 1869 yılına kadar değişik aralıklarla toplanan konsillerin sayısı yirmidir. Hıristiyanların temel inançları bu konsillerde kararlaştırılmıştır. 325 yılında toplanan İznik konsili, Pavlus’un görüşünün temeli olan İsa’nın tanrılığını kabul etti. Bu görüşe muhâlif olan İncilleri ve başka kitapları nerede olursa olsun toplatıp yakmayı kararlaştırdı. Bu kararın alınmasında henüz hıristiyanlığı kabul etmemiş olan putperest kral Konstantin’in büyük etkisi oldu; bu kararla hıristiyanlığı putperestliğe yaklaştırmış oldu. Yine, bu konsilde alınan kararların aksini savunanları konsil, lânetlemekte ve aforoz etmektedir. 2048 Din adamının katıldığı bu konsilde bu kararı alan din adamlarının sayısı sadece 318 idi. 1720 farklı görüşün iddiaları geçersiz kabul edildi. Daha sonra İnciller de konsil tarafından değerlendirildi; Önemli bir kısmı teslisi değil de tevhidi savunan yüzlerce İncil’in içinden 4 İncil (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri) resmen kabul edilen İnciller oldu. Bunun dışındaki kitaplar için, nerede olursa olsun toplattırılıp yatırıldı.
Kutsal Perşembe: Hıristiyanlar, 13 nisan Perşembe gününü kutsal Perşembe olarak nitelerler. Çünkü Hz. İsa, son akşam yemeğini o gün yemiştir. Ayrıca, her yıl Nisan ayının 14. günü akşamı toplanıp topluca yemek yemek, eski bir İbrânî geleneğidir.
Kutsal kabir: Kudüs’te bulunan Hz. İsa’ya ait olduğuna inanılan mezar. Hıristiyanlarca, Yusuf tarafından gömülen ve sonradan ermiş Helena tarafından bulunan bu mezar kutsaldır. Kur’an’a göre, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediği ve öldürülmediği1179 için bu mezar kesinlikle Hz. İsa’ya ait olamaz.
Kutsal Cumartesi: Katolik hıristiyanlar, paskalya arefesinde kutsal haftanın son günü olan Cumartesiyi kutsal Cumartesi sayarlar.
Luka: Hıristiyanlarca kabul edilen 4 İncil’den biri ve bu İncil’i yazan kişi. Hıristiyan kaynaklarına göre de havâri olmayan Luka’nın asıl mesleği hekimlikti. Yunan asıllı veya Pavlus’a yardımcı olan yahudi asıllı Antakya’lı bir doktor olduğu rivâyetleri vardır. Aynı zamanda Yeni Ahid’deki kitaplardan biri olan Rasüllerin İşleri kitabının yazarı olarak da bilinmektedir. Luka İncili’nin aslı, büyük bir ihtimalle İbrânice veya bazılarına göre Latincedir. Eldeki en eski nüsha ise Yunanca tercümesidir. Bazı hıristiyanlar aslının da Yunanca yazıldığını söylemektedir. Luka’nın bu İncili Yunanlılar için yazdığı anlaşılmaktadır. Luka İncilinde tarih yanlışlıkları ve maddî hatalar oldukça fazladır.
Markos: Yasal dört İncil’den biri ve bu İncil’in yazarı. Hıristiyan kaynaklarına göre de Markos havâri değildir. Yeni Ahid’de ikinci sırada yer alan bu İncil’in yazarının asıl adı Yuhanna’dır; Markos onun lakabıdır.
1179] 4/Nisâ, 157
İNCİL
- 295 -
Matta: Yasal dört İncil’den biri ve bu İncil’in yazarı. Hıristiyan kaynaklara göre Filistin’li bir yahudi ailenin oğlu olan Matta’nın ikinci adı Levi’dir. Kendisi gümrük memuru olarak görev yaparken Hz. İsa ile tanışarak ona tâbi olmuştur. Yani hıristiyan kaynaklarına göre Havâri sayılır. Fakat bazı araştırmacılar, halen elde mevcut olan Matta İncilinin yazarının Havâri Matta olmadığını, bu İncili aslında ismi meçhul Filistinli bir yahudinin yazdığını ileri sürmekte ve deliller ileri sürmektedirler. Gerçekten bu İncil, yahudi hukukuna çok saygılıdır. Ayrıca, bu İncilin yazarı, İncilini yazarken Havâri olmayan Markos’tan geniş çapta istifade etmiştir. Havâri birinin havâri olmayandan büyük çapta istifade etmesi pek gerçekçi değildir. Matta İncili’nin İbrânice asıl nüshası ortadan kaybolmuş, elde en eski nüsha olarak Yunanca tercümesi vardır, ancak bunu kimin tercüme ettiği belli değildir. Bu tercümenin doğruluğunu anlayabilmek için asıl nüsha ile karşılaştırılması gerekir ama ne ortada asıl nüsha vardır, ne de tercümeyi yapanın ismi.
Mesih: Üzerine kutsal sayılan yağ sürülmüş demek olan Mesih, Hz. İsa’nın lakabıdır. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa için, onun ismi yerine de kullanılmıştır.
Misyoner: Misyon, bir şahıs veya heyete verilen özel görev demektir. Misyoner: Kendini bir fikrin yayılmasına adayan kimse demektir. Misyoner kelimesi daha çok hıristiyanlar için, hıristiyanlığı yaymayı görev edinmiş kimse demektir. Misyonerlik, hıristiyanlığı yayma yönündeki sistemli bir faaliyet ve teşkilattır. Misyonerlerin yaptığı işe de misyonerlik denilir.
Nasârâ: Nasrânî kelimesinin çoğuludur. Nasrânî, hıristiyan; nasârâ da, hıristiyanlar demektir. Hıristiyanlık için de “nasrâniyye” kelimesi kullanılır.
Nasrânî: Nasrâni ve Nasârâ kelimesinin anlamı ve hıristiyanlar için kullanılması konusunda iki değerlendirme yapılır: 1- Kelime, Nâsıra veya Nasran adlı köyden olanlar anlamındadır ki, Hz. İsa ve havârileri bu köye nispet edilirler. 2- Yardım ve destek anlamındaki nusret veya nasr kökünden yardım edenler, yardımcılar anlamındaki ensâr kelimesine nispet edilmiştir. Âl-i İmrân sûresi 52. âyetinde Hz. İsa’nın yardım talebine havârilerin olumlu cevap vermeleri sebebiyle havâriler için ensâr kelimesi kullanılır. Bu deyimden yola çıkılarak havârilere ve tüm hıristiyanlara “yardım edenler” anlamında nasârâ denmiştir.
Noel, Noel Baba: Noel, hıristiyanların Hz. İsa’nın doğduğu geceyi kutlamak için yaptıkları bayramdır. Noel ağacı: Hıristiyanların noel için kesip süsledikleri çam. Noel Baba: Hıristiyanların noel gecesi hediye getirdiğine inandıkları, inanmasalar da çocuklarını kandırdıkları mitolojik ve hayâlî kişidir. Hıristiyanlarca Hz. İsa’nın, Aralık ayının 25’inde doğduğu kabul edilir ve her yıl bu günde noel kutlanır. Eskiden Ocak ayının 6. günü kutlanırdı. Hz. İsa’nın hangi yıl doğduğu da hayli tartışmalıdır. Örneğin, Matta İncili’ne göre, bugün İsa’nın doğum yılı olarak kabul edilen yıldan, yani milattan en az dört yıl önce, Luka İncili’ne göre, milat diye kabul edilen yıldan 6 yıl sonra doğmuştur.
Ermeni mitolojisinde yeni yıl tanrısının adı Amanor’dur. Paganlık/putperestlik zamanlarında avlanan hayvanlar, Amanor’un onuruna çam ağaçlarına asılırdı. Noel günü çam ağacına çeşitli şeyler asılarak yapılan tören, hıristiyanlığa bu pagan geleneğinden geçmiştir. Ayrıca, ağaçlara tapmanın yaygın olduğu bölgelerde çam ağacına da tapılmıştır. Antik çağın ünlü Yunan ve Roma mitolojileri,
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ağaç tanrılarla doludur. Ağaçlar, Yunanlılarla Romalılarda tanrıların barınakları sayılıyor ve ağaçların bir ruhu olduğuna inanılıyordu.
Ortodoks: Hıristiyanlığın üç büyük mezhebinden biri. Öteki iki mezhep katoliklik ve protestanlıktır. 1054 yılında Roma’dan ayrılan ve onu tanımayan Bizans’la ona bağlı olan doğu kiliseleri ortodoksturlar. Bu anlayış, 9. y.y. dan sonra Slavlar arasında yayılmıştır. Ruslar, Bulgarlar, Sırplar bu mezheptendirler. Ortodoksluk inancına göre yeryüzünde bulunan her kilise bağımsızdır. Ortodoks baş patriği sadece bu bağımsız kiliseler birliğinin başkanıdır. Bu mezhebin kuramsal inançlarının başında baba’nın yaratılmadığı, oğul’un yaratıldığı ve baba-oğul-ruhu’l-kudüs üçlemesindeki öz birliği gelir. İsa’nın ilâhî/tanrısal ve insanî nitelikleri birbirinden ayrılamaz. Ruhu’l Kudüs’ün, sadece Babadan doğduğuna inanan Katoliklerin tersine; hem baba ve hem oğuldan doğduğunu kabul eden mezheptir. Kiliselere ikonalar, yani kutsal resim ve heykeller konulmasını savunurlar ve kiliselerini bunlarla doldururlar.
Papa: Katolik kilisesinin en büyük ruhanî reisi, Roma piskoposu. Papalık: Papa yönetimi, papanın başında bulunduğu devlet, İtalya topraklarında bulunmasına rağmen, ayrı devlet kabul edilen dünyanın en küçük devleti Vatikan, papa tarafından yönetilen teokratik bir papalıktır.
Papaz: Hıristiyan ruhanî reisi, din adamı, râhip, keşiş.
Paskalya: Hıristiyanların Hz. İsa’nın dirildiğine inandıkları gün yaptıkları bayram. Her yıl Mart ayının 14. gününü izleyen Pazar günü, hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın dirildiği gündür. Bugün, İsa’nın yeniden yaşama geçtiğine inanılır ve büyük bayram yapılır. İlkbahara doğru kutlanan bu bayram, her yıl sonbaharda ölüp ilkbaharda dirilen Sümerlerin Temmuz, Eski Anadolunun Attis ve Agdistis, Yunanlıların Adonis inançlarından gelmedir. Bu bayram da hıristiyanlığın putperestlere verdiği tâvizlerden biridir. Yahûdi geleneğiyle de irtibat kurulabilir. Şöyle ki, Yahûdiler de her yıl, aynı adla, dinsel gök ayının -ki bu, dinî takvimlerinin birinci ayıdır- 14. gününde Mısır’dan çıkışlarını kutlamak için bayram yaparlar. Hıristiyanlar, paskalyayı baş bayram saymışlar ve bir çeşit bayramlar takviminin temeli olarak tespit etmişlerdir. Katolik takviminde bayram günleri her yıl aynı güne düşmediğinden bütün katolik bayramları paskalyaya göre hesaplanır. Paskalya çöreği: Paskalya günü yapılan bir cins tatlı çörek. Paskalya yumurtası: Paskalya günü hıristiyanların kırmızıya boyadıkları haşlanmış yumurta.
Patrik: Ortodoks kiliselerinin başkanlarına patrik denir. Bazı doğu kiliselerinde ve ortodokslarda en büyük ruhanî reis demektir. Patriğin kaldığı yere, makamına patrikhane denir.
Pavlus (Paulus, Paul, Saint Paul -Sen Pol-): Milâdî 5-67 yıllarında yaşayan yahudi asıllı, hıristiyanlığı aslî ve tehvid çizgisinden çıkarıp, teslis gibi temel dogmaları oluşturmuş, kiliseler kurmuş ve hıristiyanlığı teşkilâtlandırmış kişidir. Bugünkü muharref hıristiyanlık onun ürünüdür. Pavlus, Hz. Musa’nın yasa ve yasaklarını yürürlükten kaldırmış ve yeni bir anlayış geliştirmiştir. Mektupları, Kitab-ı Mukaddes’ten sayılmış, İnciller seviyesinde görülmüştür. Tevhid yerine teslisi, Hz. İsa’nın peygamber değil; tanrının oğlu ve tanrı olduğunu hıristiyanlara kabul ettirmiştir. İlk günah, aslî günah anlayışını da o icat etmiştir. Buna göre, ilk günah, Hz. Âdem’in suçuyla başlamış ve bütün soyuna bulaşmıştır. Her doğan
İNCİL
- 297 -
insan, babası Âdem’in günahının mirasından dolayı günahkâr olarak doğar. Tanrı, kendi niteliğine sahip olan oğlu İsa’yı insanları bu suçtan, yani aslî günahtan kurtarmak için yeryüzüne göndermiştir. Kıyamet gününde de insanları diriltmek ve ilâhî bağışa kavuşturmak için yeryüzüne yeniden inecektir, ruh da bu yüzden ölümsüzdür. Bu Pavlos dogmalarının hiçbiri yahudilikte de, Hz. Musa şeriatında da yoktur (Tabii ki, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinde de bulunmamaktadır). Bu açıdan, Pavlus’un öğretileri, hıristiyan dogmalarıyla birlikte yahudi şeriatının da yürürlükte bulunduğunu savunan Petrusculuk’a karşı, yepyeni bir hıristiyanlık anlayışıdır. Bugünkü hıristiyanlık, hemen tümüyle Pavlus’un temel itikad ve hükümlerini belirlediği, Pavlus’un merkezde olduğu bir dindir.
Paulcanien’ler: Paul de Samosate taraftarları, şimdi bağlıları kalmayan muvahhid hıristiyan gruplarından biri.
Petrus: Hz. İsa’nın baş havârisidir. Matta İncilinde yazıldığına göre Hz. İsa, ona, Petrus’ un kelime anlamı olan ‘taş’ anlamında: “Sen Petrus’sun, ben kilisemi senin üstüne kuracağım”1180 demiştir. Bununla beraber Hz. İsa’nın tutuklanması sırasında peygamberini terkettiği ve onu inkâr ettiği de bilinir. Ne var ki daha sonra hıristiyanlığı yaymaya çalışmış, dine ilk katılan çoktanrıcılar onun tarafından vaftiz edilmiştir. Pavlus’la karşılaşmış ve onunla anlaşamamıştır. Bu anlaşmazlık, Pavlus’un Galatyalılara Mektubunda açıklanır.
Piskopos: Yunanca bir kelime olup, kelime anlamı gözeten demektir. Başpapaz, bir piskoposluk bölgesinde başpiskopostan sonra gelen papaz, metropolit anlamında kullanılır. Dinsel bir bölge olan piskoposluğu yöneten en üst rütbedeki papaza piskopos denir. Katolik kilisesinin başkanı olan papa, bir piskoposlar piskoposudur.
Protestanlık: Katoliklikten ayrılma reformcu hıristiyan mezheplerine verilen ad. Protestan: Reformist hıristiyan mezhebinden olan, reform taraftarı. 16. y.y. da Roma kilisesini protesto eden Alman papaz Martin Luther’in reformuyla oluşan bir mezheptir. Protestan kiliseleri bağımsız ve ulusaldır; katolik kiliseleri gibi bir papa otoritesine bağlı ve uluslararası nitelikli değildir. Protestanlara göre ilâhî bağış karşılıksızdır ve o yüzden günah çıkarmak mecburi değildir. En üst hakem ve yetkili olarak Kitab-ı Mukaddes kabul edilmeli ve bir hıristiyan, sorularının karşılığını papadan değil; ondan öğrenmelidir. Papazlar evlenebilirler. Cehennem diye bir yer yoktur; sadece Tanrı’nın bağışını elde eden hıristiyanlar için ölüm ötesinde mutlu bir hayat vardır. Bununla birlikte çeşitli protestan kiliseleri arasında görüş ayrılıkları da hayli fazladır. Almanya ve İskandinav ülkelerinde Luther’ci, Fransa ve İsviçre’de Calvin’ci, İngiltere’de Anglikan, İskoçya’da Presbiteryen kiliseler protestandır.
Râhip: Hıristiyan din adamı. Kadın din adamlarına da râhibe denir. Papaz deyimiyle eş anlamda kullanılan bu deyim, genel olarak İslâm dışındaki diğer din adamları için de kullanılmıştır. Ama daha çok manastırda oturan hıristiyan din adamlarına râhip, oralarda yaşayan keşiş kadınlara da râhibe denilir.
Ruhbanlık: Râhiplik, papazlık, keşişlik. Râhiplerin hayat tarzı, manastır yaşayışı. Ruhbanlıkla ilgili Kur’an’da şöyle buyrulur: “Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i
1180] Matta, 16/18
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.”1181 Ruhbanlık, hıristiyanların ihdas ettiği bir yaşayış ve anlayış tarzıdır. Rivâyetlere göre Hz. İsa’dan sonra muvahhid hıristiyanlar, yani mü’minler inkârcı zorbalarca yok edilmeye çalışılmış, girişilen üç savaşta mü’minler ağır kayıplar vermişler, sağ kalan iman ehli, kendilerinin de ölümü halinde dine dâvet edecek kimsenin kalmayacağı gerekçesiyle savaş yapmama kararı almış, sadece ibadetle meşgul olmaya başlamışlar. İşte bu suretle fitneden kaçarak, dinlerinde ihlâs ve samimiyet gösteren bu insanlar dünyanın bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler, dağlar, mağaralar, oyuklar ve hücrelerde ibadetle meşgul olmuşlardır. Ama birçoğu bu râhib hayatına riayet etmeyerek, Hz. İsa’nın tevhid dinini bırakıp teslis akidesini ortaya attılar veya hükümdarlarının dinine girdiler. Hz. İsa’nın tevhid yolundan ayrılan bu hıristiyanlar, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) de kabul etmediler, sapıklıklarına devam ettiler.
Rûhu’l-Kudüs: Hz. İsa’ya üflenen ilâhî ruh. Hıristiyanların inancına göre ruhu’l kudüs (kutsal ruh) insan yüzlü bir devdir, bütün nesnelerin başlangıcından beri sular üstünde kımıldayan, tûfandan sonra toprağı kurutan odur. Baba-oğul-rûhu’lkudüs, İsa’nın vücudunda toplanmış üç ilâhî kişidir. Tümü ilksiz ve sonsuzdur ve birbirlerine üstünlükleri yoktur. Bu, onların iddiasına göre tevhidde teslis, ya da teslisde tevhiddir (üçlükte teklik veya teklikte üçlük).
Sinoptik İnciller: Matta, Markos ve Luka İncilleri, birbirlerine çok benzediğinden ve aynı terimlerle yazıldıklarından sinoptikler denilir. Yuhanna İncili ise, hem konuları ve hem üslûbu/anlatım biçimi yönüyle diğerlerinden ayrılır. Örneğin, sinoptik İncillerde Hz. İsa’nın, dini bir yıl süreyle tebliğ ettiği anlatılırken; Yuhanna İncilinde bu süre üç yıldır. İlk üç İncilde gösterilen dâvet ve tebliğ yerleri ile Yuhanna’da gösterilen yerler de birbirinden çok farklıdır. Bununla beraber sinoptik İncillerin arasında da çok önemli oranda ve büyük sayıda farklılıklar ve çelişkiler vardır.
Tahrif: Tahrif, aslında bir kelimedeki harflerin yerini değiştirerek manayı bozma demektir. Terim olarak kullanılışı ise, bir metni, ilâve ve çıkarmalarla farklı manaya gelecek şekle sokma demektir. Kutsal kitabı olduğu gibi, dini bozmaya ve değiştirmeye de tahrif denilir.
Tecessüd: Arapça bir kelimedir. Vücutlanma, bedene girme, insan vücuduna dönüşme demektir. Hıristiyanlığa göre Tanrı, insanın aslî günahını bağışlamak için İsa’da tecessüd ederek insan şeklinde dünyaya gelmiştir.
Tekfir (Keffâret, Fidye –Redemption): Hıristiyanlığın esaslarından biri de, Tanrı’nın bütün insanların günahlarına keffâret olmak üzere, onların affı için insan şekline girip yaşadıktan sonra ıstırap çekerek ölmesi, yani tekfir/keffâret, fidye inancıdır. Bu inancın, üç temel uzantısı vardır: Hz. İsa’nın tanrılığı, bütün insanlığın günahkâr olduğu ve insanlığın affı için fidye (kurban) anlayışı.
Teslis: Arapça üç demek olan selâse kelimesinden türetilmiştir. Üçleme, üçe çıkarma demektir. Hıristiyanlıkta Tanrı’nın üç unsurun birleşimi olduğuna
1181] 57/Hadîd, 27
İNCİL
- 299 -
inanma haline denir. Üç tanrılık gücün tek tanrıda birleşmesi demek olan teslis, baba (tanrı) - oğlu (İsa) - rûhu’l kudüs’ü hıristiyanlar, tanrının üç ayrı görünümü sayarlar ve üçlükte tekliğe inanırlar; yani Tanrı hem tektir, hem de üç. Bu yüzden hıristiyanlara ehl-i teslis de denir. Kur’ân-ı Kerim, teslisin açık bir küfür olduğunu ve teslisi kabul edenlerin kâfir olduğunu 1182 vurgulayarak, bundan vazgeçilip Allah’a yalan uydurulmamasını ve Hz. İsa’ya iftira atılmamasını 1183 emreder.
Uknum-akanim: Uknum, Arapça unsur, esas, temel demektir. Akanim de onun çoğuludur. Akanim-i selâse: üç uknum, yani teslisin üç temel unsuru demektir ki, bunlar baba-oğul-ruhu’l kudüstür.
Vaftiz: Yunancadan geçmiştir. Hıristiyanların küçük çocuklara ve dinlerine girenlere uyguladıkları suya sokma veya su serpme töreni demektir. Hıristiyanlara göre, doğuştan, babası Âdem’in suçuna ortak olarak dünyaya gelen insan, ancak kutsal kabul edilen kilisedeki su ile yıkanarak günahlarından arınabilir. Yoksa hıristiyan kabul edilemeyeceği gibi, günahlarından da arınmamış olur ve cehennemi hak eder.
Yahuda: Hz. İsa’yı yakalatan havâri. İsa’nın on iki havârisinden biridir. İskaryot da denilir. Otuz gümüş dinar karşılığında İsa’yı ihbar ederek yakalattırmıştır. Sonradan vicdan azabı çektiği ve kendini astığı da rivâyet edilir.
Yahova: Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olan Ahd-i Atik’de Tanrı için kullanılan bir lafızdır. Yahudilerin kendi Tanrılarına verdikleri addır. Yehova veya Yahve biçiminde de yazılıp söylenir. Elohim lafzı da yine benzer şekilde kullanılır. Yalnız Yahova, yahudi ırkının özel tanrısı olup, başkalarının tanrısı değildir.
Yahova şâhitleri: Yahova/Yahve (Tanrı)’nın şâhitleri anlamında olan bu tâbir, hıristiyanlığı kendilerine göre yorumlayan, merkezî, otoriter bir teşkilâta bağlı misyoner grubunun kendilerine verdikleri addır. Yahova şâhitleri, yılbaşında Noel Baba adına yapılan âdetleri kabul etmezler. Yeryüzünü ebedî kabul ederler ve bu anlamda bir kıyamete de inanmazlar. Gayelerini dünya üzerinde gerçekleştirmek dâvâsıyla çok çeşitli dernekler, örgütler kurmuşlar, bu maksatla dergiler, kitaplar, broşürler yayımlamışlar, her çeşit araç ve propaganda yoluyla evden eve dolaşarak faâliyetlerini sürdürmüşlerdir ve hâlâ da bu çalışmalarına devam etmektedirler. Her ülkede, askerliğe karşı çıkarlar. Savaşlara, kan vermeye ve kan nakline karşıdırlar, barışçı ve iyiliksever portre çizmeye çalışırlar.
Yuhanna: Yeni Ahidi oluşturan dört İncil’den biri ve bu İncil’in yazarının adıdır. Mesleği balıkçılık olan Yuhanna, havârilerden biridir. Ancak, bazı hıristiyan araştırıcılar, İncil yazarı Yuhanna’nın, havâri Yuhanna’dan farklı kişi olduğunu, eldeki Yuhanna İncilindeki ifadelerden delillendirerek belirtirler. Gerçekten Yuhanna İncili, Yunan felsefesini çok iyi bilen biri tarafından yazılmış olmalıdır. Yuhanna İncili, diğer üç İncilden çok farklı kaleme alınmıştır. Diğer üç İncile, ortak konuları ve benzer üslûpları sebebi ile sinoptik İnciller denilir. Esas gayesi bakımından da diğer İncillerden hayli farklı olan Yuhanna İncili’nin asıl amacı teolojiktir. Onda Hz. İsa, Nâsıralı bir peygamber olarak karşımıza çıkmaz; insan şekline girmiş bir ilâh olarak takdim edilir.
1182] 5/Mâide, 73
1183] 4/Nisâ, 171-172
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yusuf: Hıristiyanlara göre, Hz. Meryem’in nişanlısı ve bazı mezheplere göre kocasıdır. İsa’nın babası sayılır ve Kitab-ı Mukaddeslerin soy kütüğüne göre, isa’nın atalarından biri ve ilkidir. Hem “Bâkire Meryem” anlayışı, hem de Meryem’in nişanlısı, hatta kocası ve Hz. İsa’ nın babası kabul edilmesi, tüm hıristiyanlar için olduğu gibi, elimizdeki İncillerin de büyük çelişkilerinden biridir. Hıristiyanlara göre ilk aziz (ermiş, evliya) sayılır. Peygamber Dâvud’un soyundan olduğuna inanılır. Marangoz olduğundan ötürü marangozların, dülgerlerin duayeni/piri ve koruyucusu kabul edilir.
İNCİL
- 301 -
İncil ve Hıristiyanlıkla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İncil Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 12 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 3, 48, 65; 5/Mâide, 46, 47, 66, 68, 110; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 111; 48/Fetih, 29; 57/Hadîd, 27.
B- İNCİL
İncil Hz. İsa’ya Verilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27.
İncil, Kur’an’dan Önce İnsanlara Hidâyet ve Nurdur: 3/Âl-i İmrân, 3-4; 5/Mâide, 46.
İncil, Tevrat’ı Tasdik Eder: 5/Mâide, 46.
İncil Şeriatı: 5/Mâide, 47; 9/Tevbe, 111.
İncil Hıristiyanların Tahribine Uğramıştır: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide, 110.
Tevrat, Hz. İsa’ya da Öğretilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48, 50; 5/Mâide, 110.
C- HIRİSTİYANLARIN İMANDAN YÜZ ÇEVİRMELERİ
Hıristiyanlar, Allah'a Çocuk İsnat Ettiler: 2/Bakara, 116; 3/Nisâ, 171; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 16/Nahl, 71; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 16-17; 42/Zuhruf, 65.
Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın Tanrılığını İddia Ettiler: 3/Âl-i İmrân, 61-64, 79-80; 5/Mâide, 17, 75, 116-117; 9/Tevbe, 31; 19/Meryem, 37-39; 43/Zuhruf, 65.
Hıristiyanlıkta Teslis/Üçleme İnancı: 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 73-74, 116-117.
Hıristiyanlar, Rahiplerini Tanrı Edindiler: 9/Tevbe, 31, 34.
Hıristiyanların Şirki: 43/Zuhruf, 65-66.
Hıristiyanlar, Kendilerinin Allah’ın Oğulları Olduklarını Söylerler: 5/Mâide, 18.
Hıristiyanlar, İncil’i Tahrif Ettiler: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide, 110.
Hıristiyanların Peygamberimiz’i Yalanlamaları: 2/Bakara, 139-140, 146; 6/En’âm, 20.
Hıristiyanların ve Yahudilerin İnkârlarına Karşı Mü’minlerin Cevabı: 2/Bakara, 135-140.
Hıristiyanların Ruhbanlığa Sapmaları: 57/Hadîd, 27.
Hıristiyanların İçlerinden İman Edenler: 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69, 82-85.
HIRİSTİYANLARIN BAZI ÖZELLİKLERİ VE İHÂNETLERİ
Hıristiyanların Dostlukları ve Düşmanlıkları: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
Hıristiyanlar, Cennet Bizimdir Derler: 2/Bakara, 111-112.
Hıristiyanlar, Kendi Dinlerine Dâvet Ederler: 2/Bakara, 135-136.
Hıristiyanlar, Allah'a Verdikleri Sözde Durmadılar: 5/Mâide, 14.
Hıristiyanlar, Bâtıl Yollarla İnsanların Mallarını Yerler: 9/Tevbe, 34.
Hıristiyanlar Birbirlerine Düşmandırlar: 5/Mâide, 14.
HIRİSTİYAN – YAHUDİ İLİŞKİSİ
Hıristiyanlarla Yahudiler Birbirlerine Düşmandır: 2/Bakara, 113, 140; 5/Mâide, 18; 21/Enbiyâ, 93; 42/Şûrâ, 14.
Yahûdiler Hz. İsa’yı İnkâr ile Öldürdüklerini Söylerler: 4/Nisâ, 156, 157, 159.
Yahûdiler Hz. Meryem’e İftira Etmişlerdir: 4/Nisâ, 156, 157; 19/Meryem, 27-34.
HIRİSTİYANLARIN CEZASI: 22/HACC, 17.
G- HZ. İSA
Hz. İsa Babasız Doğmuştur: 3/Âl-i İmrân, 45, 47, 59; 19/Meryem, 17-23; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50.
Hz. İsa Allah’ın Peygamberi ve Kelimesidir: 4/Nisâ, 163, 171; 5/Mâide, 75; 6/En’âm, 85; 57/Hadîd, 27
Hz. İsa, Allah Tarafından Bir Ruh ve Kuldur: 4/Nisâ, 171-172.
Hz. İsa’ya İncil Verilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27.
Hz. İsa, Tevrat’ın Tasdikçisidir: 5/Mâide, 46.
Allah’ın Selâmeti Hz. İsa’nın Üzerinedir: 19/Meryem, 33.
Hz. İsa, İsrâiloğullarına Gönderilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48-49.
Hz. İsa’nın Ümmetine Dâveti: 3/Âl-i İmrân, 50-52; 5/Mâide, 112-113, 116-117; 19/Meryem, 36; 43/Zuhruf, 63-65; 61/Saf, 6, 14.
Hz. İsa’nın Mûcizeleri: 2/Bakara, 87, 253; 3/Âl-i İmrân, 46, 49; 5/Mâide, 109-115; 19/Meryem, 27-34, 36.
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. İsa’nın Havârileri: 3/Âl-i İmrân, 52-53; 5/Mâide, 111-112; 61/Saf, 14.
Hz. İsa’yı Yahûdilerin Öldürme Teşebbüsleri: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/Nisâ, 157; 5/Mâide, 110.
Hz. İsa, Asılmamış, Öldürülmemiş; Yükseltilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/Nisâ, 157-158.
Hz. İsa’nın Kıyamet İçin Bir Bilgi (Alâmet) dir: 43/Zuhruf, 61.
Hz. İsa’yı Yahûdiler Öldürdüklerini Söyler: 4/Nisâ, 156-157, 159.
Kıyâmet Gününde Hz. İsa ve Ümmeti: 5/Mâide, 109-119.
Hz. İsa’nın Elçilerinin Onun Adına Antakya Halkını Hakka Dâveti: 36/Yâsin, 13-27.
Hz. İsa’nın, Ümmetinin Affını İstemesi: 5/Mâide, 118.
Müşriklerin, Hz. İsa Hakkında Peygamberimiz’le Tartışıp Çekişmeleri: 43/Zuhruf, 57-62.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 314; c. 2, s. 358-376
2. Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 279-300
3. Tefhîmu’l Kur’an, Mevdudi, c. 1, s. 251-265
4. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 94-100
5. Hülâsatü’l Beyan, Mehmet Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 2, s. 585-627
6. Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 272- 286
7. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 3, s. 54-55; c. 6, s. 269-354
8. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 4, s. 1237-1287
9. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 328-372
10. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 3-5
11. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Ali Ünal), Risale Y. c. 2, s. 156-158
12. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187
13. Din Anlayışımızdaki Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86
14. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kit. Y. s. 377-402
15. Kur’an ve Toplum, Muhammed el-Behiy, Bir Y. s. 364- 400
16. Kur'an'da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y.
17. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Draz, Mim Y.
18. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (K.K’de Ehl-i Kitab), M. Fatih Kesler, T. Diy. V. Y.
19. Kur'an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T.D.V. Y.
20. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
21. Kur’ân-ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ziya Kazıcı, Bahar Y.
22. Kur’an’da Ehl-i Kitab, Veli Ulutürk, İnsan Y.
23. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
24. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat
25. Tevrat, İnciller ve Kur'an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
26. Tevrat, İncil ve Kur'an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız, Hareket Y./Dergâh Y.
27. Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.
28. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.
29. Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
30. Çağdaş Dinler, Reşid Abdullah el Ferhan, Uluslar arası İslâma Çağrı C. Y.
31. Yaşayan Dünya Dinleri, A. Abdullah Masdusi, Kalem Y.
32. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
33. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
34. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
35. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
36. İncîl ve Salîb, Abdül Ehad Dâvud, İnkılâb Y.
İNCİL
- 303 -
37. İslâmiyet ve Hıristiyanlık (Bir Mukayese), Türkçesi: İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
38. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y.
39. İslâm Avrupa’da, Montgomary Watt, M. Ü. İlâhiyat Fak. Y.
40. Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık, Mongomary Watt, İz Y.
41. Deccal, Hıristiyanlığa Lânet, Friedrich Nietzche, Hil Y.
42. Hıristiyanlığa Reddiye, Ebû Osman Câhız, Tekin Y.
43. Hıristiyanlığa Reddiye, Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Bedir Y.
44. Hıristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsilleri, Mehmet Aydın, Selçuk Ün. Y.
45. Hıristiyan Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet Vakfı Y.
46. Hıristiyan İken Niçin Müslüman Oldum, Safiyye Plath, Şahsi Y.
47. Hıristiyanlık Üzerine Konferanslar, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.
48. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? A. Deedat, İnkılâb Y.
49. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altın Kalem Y.
50. Gerçekler ve Hıristiyanlık, Tâhâ F. Ünal, Işık Y.
51. Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, Suat Yıldırım, Işık Y. / D. İ. B. Y.
52. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirzâ, Sönmez Neşriyat
53. İzhâru’l Hak Fî İhtiyâri’l Ehak, Rahmetullah el-Hindî, Sönmez Neşriyat
54. Kutsal Kitaba İlâhî Çağrı (İzhâru’l Hak), Rahmetullah el-Hindî, Terc. Abdülhâdi Sıddık, Faran Y.
55. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
56. İncil, Türkçe Çeviri, Müjde Y.
57. Onun İzinde; Hıristiyanlık ve Laiklik Tarihi, G. Barker, Şahsi Y./Müjde Y.
58. Hıristiyan Dininin Esasları, Hıristiyan Aileler İçin Din Kitabı, P. Luigi İannitto, S. Antuan Kilisesi Y.
59. Anadolu’daki Amerika: Misyoner Okulları, Uygur Kocabaşoğlu, Arba Y.
60. Hilâl ve Haç Kavgası, Halil Halid, Bedir Y.
61. Tibet İncili, İtil Y.
62. Barnabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği
63. Barnaba İncili Araştırmalar, Muhammed Ali Kutub, Tekin Kitabevi Y.
64. Barnaba İncili, Abdurrahman Aygün, Tekin Y.
65. Müslümanların Hıristiyanlaştırılması, Muhammed Umara, Denge Y.
66. Hıristiyanlık Propagandası ve Misyoner Faaliyetleri, Osman Cilacı, D. İ.B. Y.
67. Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İ. Süreyya Sırma, Beyan Y.
68. Yehova Şahitleri, Hikmet Tanyu, D. İ. B. Y.
69. Yehova'nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
70. Yehova Şahitlerinin İçyüzü, Hüseyin Atay, Ali Arslan Aydın, D.İ.B. Y.
71. Batının Oluşumu, Christopher Dawson, Dergâh Y.
72. Mûsâ ve Tektanrıcılık, Sigmund Freud, Dergâh Y.
73. Çağımızda Dine Dönüş, Henry C. Link, Dergâh Y.
74. Batı ile Hesaplaşma, Ebul Hasen en Nedevî, Çığır Y.
75. Din ve Allah İnancı, Abdullah Draz, Bir Y.
76. Doğu ve Batı Arasında İslâm, Ali İzzet Begoviç, Nehir Y.
77. İslâm-Hıristiyan Diyalogu ve İslâm’ın Zaferi, Ali Arslan Aydın, Kültür Basın Y. Birliği Y.
78. İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarına Göre İsa (a.s.), Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kitabevi Y.
79. Peygamberimiz’e Neden İnanmadılar? Ahmed Lütfi Kazancı, Nil A.Ş. Y.
80. Bir İslâm Peygamberi Hz. İsa, Muhammed Ataurrahim, İnsan Y.
81. Hz. İsa ve Hz. Meryem, Mustafa Necati Bursalı, Şelâle Y.
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
82. Hz. İsa Gelecek, Harun Yahya, Vural Y.
83. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
84. İslâm’ı Nasıl Yok Edelim? Hampher, Nehir Y.
85. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
86. Üç İsa, Aytunç Altındal, Anahtar Y.
87. Neden Hıristiyan Değilim? Bertrand Russell, Toplumsal Dönüşüm Y.
88. Asrımızda Hıristiyan ve Müslüman Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat
89. Anglikan Kilisesine Cevap, Abdülaziz Çavuş, D.İ.B. Y.
90. Cevap Veremedi, Harputlu İshak Efendi, Hakikat Y.
91. Hıristiyan Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet Vakfı Y.
92. İsevîlikten Hıristiyanlığa, Tacettin Şimşek, Ekin Y.
İNFAK
- 305 -
Kavram no 95
Görevlerimiz 17
Bk. Rızık; Yeme-İçme; Sâlih Amel
İNFAK
• İnfak; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da İnfak
• Hadislerde İnfak
• Allah'ın Verdiği Her Nimetin İnfakı Vardır
• Malla Yapılan İnfak
• İlimden Yapılan İnfak
• Mutluluktan Yapılan İnfak
• Sağlıktan yapılan İnfak
• Gençlikten Yapılan İnfak
• Güzel Sözle Yapılan İnfak
• Güleryüzle Yapılan İnfak
• İnfakın Fayda ve Hikmetleri
“O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, gayba iman ederler, namazı ikame ederler (dosdoğru kılarlar), kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.” 1184
İnfak; Anlam ve Mâhiyeti
İnfak kelimesi; ne-fe-ka kökünden türemiştir. Lügat olarak, tükenmek, azalmak anlamlarına gelir. “Nafaka”; harcanan para veya ihtiyaçların tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. İnfak ise; malı veya benzeri ihtiyaç maddelerini hayır yolunda harcamak, tüketmek anlamındadır. Allah yolunda harcamaya infak denir. Terim olarak infak: Gerek akrabalardan ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para veya maişet yardımı yaparak, onların geçimini sağlamak demektir.
"İnfak"; Malın elden çıkarılması, harcanması ve sarfedilmesi demektir. İnfak'ın farz, vacip, mendup kısımları vardır. Zekât ve diğer sadakaları, bağışları, yardımları ve vakıf gibi fakirlere ve diğer çeşitli hayırları, aileye yardım gibi bütün mal ile yapılan ibâdetleri içine alır. "Sana infak'ı (Allah yolunda ne harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: 'Verdiğiniz hayır, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız hayrı, muhakkak, Allah bilir." 1185
İnfak, mecaz yoluyla maldan başkasına da genelleştirilir. İlim öğretme ve benzeri gibi manevî şeyleri de içerir. Bununla beraber bunların hepsinin başında, İslâm'ın binâsından biri olan zekât vardır. "Zekât, İslâm'ın köprüsüdür."1186 Zekât, İslâm'ın bir geçididir. Dinin iman ile temeli atılıp, namaz ile direği dikildikten
1184] 2/Bakara, 3
1185] 2/Bakara, 215
1186] Kütüb-i Sitte, cilt 7, s. 322
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır ki, zekât işte o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü dünya ve âhirette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki "dâru'l-İslâm" (İslâm yurdu), âhiretteki "dâru's-selâm" (esenlik yurdu)ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî ibâdetler ile yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekât teşkil eder. Zira "Ancak Sana ibâdet ederiz ve ancak Senden yardım dileriz"1187 diye bir tevhid üslûbu içinde sadece Allah'a kulluk etmek ve kardeş topluluk ile namaz kılabilmek için safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygusu ile devamlı bir şekilde bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur.
Bir aç ile tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi, bir sevgi ve kardeşlik duygusuyla biri diğerine kalben perçinlenmesi kabil değildir. Şu halde cemaatin hakiki bir ibâdet birliği içinde olması, gerçekten fakir ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk önce zekât ve fıtır sadakaları ile zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlâsı (efendisi) Allah Teâlâ olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir görevdir.
Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî bayağılıktan silkinecek, Allah Teâlâ ile ticaret yapmış olmanın bütün güzelliklerini kazanacak ve elindeki malın, Allah'ın malı olduğunu ve kendisinin onu muhtaç olan Allah'ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: "Al kardeşim, bu benim değil; senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana Allah Teâlâ'nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirmiş bir dağıtıcıyım" diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır.
İşte Kitap ve Sünnetin araştırılmasına göre, Fıkıh Usulü ve Fıkıh'a ait kitaplarımızın zekât görüşü özet olarak budur. Bu şekilde zekât; müslümanı, beşerî düşüklüklerden ilahî vekilliğe geçiren bir köprüdür. Namaz, hayat kademelerinden İlahî huzura çıkaran bir mi'raç olduğu gibi, zekât da o mi'raçta alınan bir İlahî görevin köprüsüdür. Ve her müslüman, bu köprüyü yapıp geçmeye, yani zekât vermek için helal mal kazanıp zekât verecek dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az onun yüksekliğine iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekât almaya değil; zekât vermeye dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman zekât ve sadaka alabilecek ve tersi durumda aldığının haram olduğunu unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun namazında ne büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm binasını tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya atılacakları düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve bu âyetlerle o muttakilere verilen övme değerinin önemi derhal anlaşılır.
Görülüyor ki Bakara sûresi, 3. âyette İslâm binasından, imandan sonra iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar, diğerlerinden önce farz kılınmıştır: Namaz ve zekât. Çünkü bunlar, bütün ibâdetlerin aslıdırlar ve burada bilhassa anılmaları, özelliklerinden dolayı değil; diğerlerinin çeşitliliğine işareti de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibâdetler iki çeşide ayrılmıştır. Biri bedene ait
1187] 1/Fâtiha, 5
İNFAK
- 307 -
ibâdetler, diğeri de mala ait ibâdetlerdir.
Hac gibi hem bedenî ve hem de malî olan üçüncü birkısım da, bu iki değerin birleşmesidir. Şu halde namaz, bütün bedenî ibâdetlerin asıl temsilcisi; zekât da bütün malî ibâdetlerin asıl temsilcisidir. Ve bunlar, imanın ilk müeyyidesi (yaptırımı) ve amel ile ilk gelişmesidirler. Buna göre bu âyet-i kerimede bütün iman prensipleri gaybde; bütün amellerin esasları da namaz ve infakda özetlenerek, İslâm dininin ilmî, amelî esasları ve dalları kısaca anlatılmıştır.1188
Kur'an'da İnfak
İnfak kelimesi Kur'ân-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 73 yerde geçmektedir. Muaz bin Cebel ile Sa'lebe, Hz. Peygamber'e "kölelerimiz ve hısımlarımız var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?" diye sorduklarında, şu âyet inmişti: "Sana hangi şeyi nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin."1189 Zekât farz kılınmadan önce, kazanç sahipleri, bu âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümüş gibi nakit sahipleri de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı. 1190
Kur'an-ı Kerim'in pek çok âyetinde varlıklı mü'minlere "Allah yolunda infak" emir ve tavsiyesinde bulunulmuş, Allah yolunda harcayanlar övülmüştür.
"Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın." 1191
"Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." 1192
"Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah'ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir." 1193
"Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birre (Cennete ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz." 1194
"Sarf ettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar." 1195
"Allah, faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez." 1196
Hadislerde İnfak
Zekât ve her çeşit infakın önemini anlatan çokça hadis-i şerif vardır. Bunlardan
1188] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, 1/180-181
1189] 2/Bakara, 219
1190] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. 11/ 371
1191] 2/Bakara, 267
1192] 2/Bakara, 274
1193] 2/Bakara, 261
1194] 3/Âl-i İmran, 92
1195] 34/Sebe', 39
1196] 2/Bakara, 276
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birkaçını sunalım:
"Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Belâya dua ile karşı koyun." 1197
"Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir." 1198
"Sadaka, malın miktarını eksiltmez, artırır."
"Zekâtını ödeyen, üzerinde bulunan (fakirin) hakkını ödemiş olur, fazla vermek efdaldir."
"Farz zekâtı öde. Zira o seni temizler. Sıla-i rahmi eda et. Dilenci, komşu ve fakirin hakkını gözet."
"Zekâtı ödeyen, misafire ikram eden, musibete uğrayanlara veren cimrilikten kurtulur."
"Allah, zekâtını ödemeyen kimsenin namazını kabul etmez, ikisini birlikte yapıncaya kadar. Zira Allah Teâlâ namazla zekâtı (Kur'an'da yan yana birlikte zikretmek suretiyle) birleştirmiştir; Siz aralarını açmayın."
"Allah imanı ve namazı ancak zekâtla kabul eder." 1199
Sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak Allah'ın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O'nun rızasına uygun bir biçimde infak etmesi gerekir. " Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de: 'Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam' demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edin." 1200
İnfak, Allah'a ibâdetin öylesine bir parçasıdır ki, onsuz din olmaz. Bir insanın gönlünde yaktığı iman ışığının devamı, ancak namaz-infak ikilisiyle yürür. "Acaba imanım ne durumda?" diye düşünüyorsanız; namaz ve infaktaki seviyenize bakın. İmanın sağlaması ve göstergesi, bu iki temel ibâdettedir. Bunlarda nasibiniz yoksa, iman ışığınız ya sönmüş, ya da sönmek üzeredir. Genelde infak; Mü'minin kendisinde mevcut her nimeti başkalarına yansıtması, başkalarını o nimetlerden yararlandırması demektir. Her türlü malî yardımlarla davranış biçimindeki yardımlar infak kavramının içine girer. İnfak; paradan, maldan olduğu gibi, ilimden, güzel sözden, güleryüzden de olur. Ayrıca sağlığın, saadetin, gençliğin de infakı vardır. Ve infak, farz olan cihadın bir şubesidir.
Allah'ın Verdiği Her Nimetin İnfakı Vardır
Malla Yapılan İnfak
Para ve maldan Allah için yapılan yardım. Malla yapılan infakı üçe ayırmak gerekir:
a- Zekât: Belli bir mâlî gücü olan müslümanın kazanç ve malından vereceği yüzde iki buçuk tutarında zorunlu bir mâlî ibâdettir. Verilmediği takdirde kazancın ve malın tamamı pis ve haram olur.
1197] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
1198] a. g. e. 7/ 323
1199] Bütün bu hadisler ve başkaları için Bk. Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323 ve devamı
1200] 63/Münâfikun, 10
İNFAK
- 309 -
b- Sadaka: Miktarı bizce tayin olunan sınırlı bir yardımdır. Bayramlarda fıtır sadakası, ya da adak sadakaları ile yemin ve oruç karşılığı sadakalar da aynı gruptan maddî yardımlardır.
c- Îtâ: Ciddi ölçüde büyük mâlî yardım biçimidir. Yetim bir kızı evlendirmek, fakir bir delikanlıya sermaye vermek, darda kalan bir insanın borcunu karşılamak gibi. Vakıflar, hayır yatırımları, kamu yararına yapılan bilinçli bağışlar da îtâya girer. Farz olan îtâ ibâdetinde sınır, bu infakı yapanın zevkine ve gücüne kalmıştır. Hatta îtâ yapanın, belli bir seviyede zengin olması bile gerekmez.
İlimden Yapılan İnfak
İnsanlara faydalı olacak bilgilere sahip olanlar; bilgilerini, mutlaka başkalarına belli sürelerde, belli miktar aktararak infak etme zorundadırlar. İlmin infak zorunluluğuna ait bu ibâdet, ilk defa İslâmîyet'le beraber, ilmin açıklanıp yaygınlaştırılması ilkesini getirdi. Modern bilimlerin doğmasında ilme ait bu yeni kavram değişikliğinin rolü pek çoktur. İslâm'ın, ilmin infakında önemli bir formülü, herkese anlayacağı ölçüde ilim sunma zorunluğudur. Bir İslâm âlimi, "beni kimse anlamaz" diye dört talebesiyle bir köşede oturamaz. Oturursa infak etmiş olmaz. İlmini gereğince basitleştirerek, sadeleştirerek en sade vatandaşa sunar, sunmak zorundadır. "Allah, kendilerine kitap verilenlerden, 'onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diyerek söz almıştı. Onlar ise, bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!" 1201
Mutluluktan Yapılan İnfak
Her mutlu insan, çevresindeki mutsuzlara, kendi mutluluğundan aktarmak zorundadır. Mesela, garip bir komşumuza bir akşam çayı ikram etmek, dertli bir dostunu teselli etmek bile bu infak çeşidine girer. "Gönül alma" diye tanımlanan bu infak, günahları mum gibi eritir. Dertlilerin, gariplerin, müstaz'af ve mutsuzların gönlü çok hassastır. Onlara içtenlikle yaklaşır, manevî infakımızı yapar, gönüllerini alabilirsek hem mutluluğumuz, hem de ecrimiz artacaktır.
Sağlıktan yapılan İnfak
Sağlıklı bir kimsenin hastalara yaptığı hizmet, sağlıktan yapılan infaktır. Özellikle çağımızda sağlık infakında, para infakı da beraber yürür. İmkânı olanlar, hastaların tedavileri için maddî yardımda bulunarak kendi sağlık infaklarını yapmalıdır. Fakir kimseler de, hasta ziyaretleri ile onları teselli ederek aynı infakı yapmalıdır.
Gençlikten Yapılan İnfak
Güçlü bir insanın güçsüz, yaşlı kimselere yapacağı her türlü yardım; gençlikten yaptığımız infaktır. Bu tür infakın bir önemli yanı, kolayca kazanılan dualardır. Unutmamak lazımdır ki, infakı kurumuş toplum tarlalarında hiçbir meyva yetişmez.
Güzel Sözle Yapılan İnfak
Etkin, doğru ve güzel konuşmasını bilenler, çevrelerindeki insanlara güzel
1201] 3/Âl-i İmran, 187
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sözlerle istikamet göstermek zorundadırlar. Bu güzel ve tatlı söz söyleme, özel bir kabiliyettir ve bu nimete sahip olanlarca infak edilmek zorundadır. Efendimiz bu konuda çok hassas davranmış, ancak güzel konuşan ashabını özel olarak seçmiş, dini tebliğlerine izin vermiştir. Güzel sözle yapılan infak, Efendimiz'in ilk emirlerinden olduğu için, ashabın büyük kısmı bu infaka sahip çıkmışlardır. Bu infak aynı zamanda imanın, ahlakın insanlar arasında yayılmasını sağlamıştır.
Güleryüzle Yapılan İnfak
Peygamberimiz'in ilk emirlerinden olan "Hiç olmazsa güleryüzünüzle infak edin" emri, toplum mutluluğu açısından akıl almaz güzelliklerin kaynağıdır. Aynı zamanda bu alışkanlık ilahî kadere karşı saygıyı yaygınlaştırır. Her şartta güleryüze alışan müslümanlar, bir anlamda Allah'a karşı rızayı gelenek haline getirir. Peygamberimiz, bu güleryüz emrini verdikten sonra bütün ashab güleryüzü âdet haline getirdiler. Müslümanlığın o çetin günlerinde; bütün zulme ve eziyete rağmen o yüce kişiler hep güleryüzlü idiler. Onların yüzlerini görenler sanki cennetten henüz geldi sanırlardı. Bir müslümanın asık suratla gezmesi, konuşurken surat asması yasaktır. En azından bir infakı terketme olayıdır. Çünkü asık surat bir yandan ilâhî takdire karşı gaflettir; ona rıza gösterilmemesinin sembolüdür. Bir yandan da kul hakkına ve insan kavramına saygısızlıktır. İnsanlara karşı önce güleryüz ve tatlı dille yaklaşmayı dinimiz vazgeçilmez bir infak ve sadaka saymıştır.1202
Mü'minler, bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri değildir. Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir ikramdan ibarettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü'minler, fakir ve zayıf kimselere karşı iyilik ve ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması, kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî tesanüdü meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve ehemmiyeti insandaki cimriliğin ve egoistliğin zail olup yerini iyiliğe, cömertliğe terketmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevkeder. Zayıf ve çaresizlere tam bir emniyet sağlayarak onlara vahşet ve hırs pençeleri arasında değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir. İnfak; zekâtı, sadakayı ve hayır yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir. Zekât, infakın ihtiva ettiği umumilikten bir cüzdür. Ve infak, asıl olması hasebiyle zekâttan önce emrolunmuştur. Peygamberimiz: "Malda zekâttan başka da hak vardır."1203 buyuruyor. Bu hadis-i şerifte kastolunan mana, zekâtı içine almakta olan infakın zekâttan önce emrolunmasıdır. 1204
İnfakın Fayda ve Hikmetleri
Bir toplumda zenginlerin ve fakirlerin bulunması doğaldır. Doğal olmayan, bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve sosyo ekonomik açıdan bir bakıma sünnetullah denilebilecek bu durumun toplumda gerilim ve gerginlik sebebi olmasıdır. Bunun için de hem zengin ve fakir arasındaki ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, yani zenginin daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden gerçekleşmesi muhtemel olan bu duygusal
1202] Haluk Nurbaki, Bakara Sûresi Yorumu, s. 41-45
1203] Tirmizî
1204] Seyyid Kutub, Fi Zılâli'l Kur'an, c. 1, s. 80-81
İNFAK
- 311 -
gerilimin önlenmesi gerekir. Kur'an-ı Kerim'de sosyal gerilimin, müstaz'af - müstekbir ikileminin engellenme yolları belirtilmektedir. Kur'an'da cennet ehli muttakiler tanıtılırken "...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır."1205 buyrulur. Namaz kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen kimseler gibi olmadıkları belirtilerek "Bunlar, sahip oldukları mallarda muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar"1206 buyrulmuştur. Bu düzenleme aynı zamanda bunun işleyişinde son derece önemli insanî meziyetlere, psikolojik faktörlere de işaret ediyor. 2/Bakara 263 ve 264. âyetlerden anlaşıldığına göre; zengin, verirken gönülsüz davranmayacak, başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek, her türlü meşrû sebebe yapıştığı halde, gücü geçinmeye yetmediğinden mahcûbiyet duyması gerekmeyecek. Çünkü biri borcunu ödüyor, diğeri hakkını alıyor, alacağını tahsil ediyor. Başa kakma ve mahcubiyet için hiçbir neden kalmıyor. Bu düzenleme, bir anlamda toplumsal gerilim sigortası görevi görür.
Namaz ve oruç, bireysel ve kişisel gelişme ve yükselişe; infak ise, ferdî cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arındırma yanında, toplumsal bünyeye girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet ediyor. İnfakın bir ibâdet oluşunun anlamı burada gerçekleşiyor; İnfak, toplumsal ibâdettir. "Onların mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun."1207 Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin, mal ve servetinin hem maddî hem de manevî yönden temizlenme ve arınmasını içine almaktadır. İnfak eden, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıktan arınır. Cimrilik, fert ve toplum için kötü bir hastalıktır. Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, kul haklarına tecavüz etmeye, haramlarla da olsa mala hırs göstermeye götürür. İnfak, mü'mini mala tutkunluk zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır. İslâm, insanın sadece Allah'a kul olmasını, Allah'tan başka her şeyin esaretinden kurtulmasını, yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir. Bunun bir yolu da, zenginin infak ederek hem Allah'ın emrine boyun eğmesi, hem de dünya malının kendisine geçici bir süre için tevdi edilmiş bir emanet olduğunun bilincine varmasıdır.
İnfak, Allah'ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî ibâdetler, Allah'ın ihsan ettiği vücut sıhhat ve selametinin şükrüdür. Her çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Bu duygularla infak eden mü'min, her nimetin, mesela sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır.
Sosyal dayanışma sisteminin temelini oluşturan zekât ve diğer infak çeşitleri, bir ibâdet anlayışıyla ele alınması ve fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim, yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları kapsayacak kadar geniş olması, İslâm'ın toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve dayanışmaya büyük bir önem verdiğini gösterir. Her türlü infak, malı ve malın bereketini artırır. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini artırır. Bunun yanında artan satın alma gücü sayesinde yükselen umumi talep hacmi,
1205] 51/Zâriyât, 19
1206] 70/Meâric, 22-25
1207] 9/Tevbe, 113
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ekonomik hayata dinamizm getirir. İnfak sayesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur. İslâm kardeşliği de böylece gerçekleşir.
Rasûlullah'ın benzetmesiyle müslümanlar bir vücut, bir bünye gibidir. Vücudun bir âzâsı sızlayınca bu ağrıyı öbür organların duymaması, bu derdi paylaşmaması mümkün mü? Hayır, çünkü böyle bir durum, vücudun fıtrî -doğal- yapısına terstir. Toplumda fakirlerin haklarına riâyet edilmemesi, vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir; vaktinde tedbir alınmazsa kan kaybı bu vücudun hastalanmasına, belki ölmesine yol açarsa, aynı şekilde fakirlerin haklarına tecavüz, sosyal bir kanamadır ve vaktinde tedbirler alınmazsa canlı organizma olan sosyal bünyenin sağlığını yitirmesine yol açacaktır. Bu durum, toplum üzerindeki ilahî yardımın, rahmet ve bereketin çekilmesi demektir. Bugün toplumumuzda görülen ekonomik problemlerin önemli bir kısmı bu hastalıkla ilgilidir.
Mü'min, Allah yolunda dağıtmanın bir görev ve sorumluluk meselesi olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah'a nisbet eder. "Onlara rızık olarak verdiklerimizden..." ifadesi mü'minin özel mülk ve gerçek mâlik anlayışını düzenler. Böylece infak eylemi, dağıttığı şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü'minlerin tüm yaptıkları, Allah'ın verdiği rızıktan infak etmektir. Bir postacıdır, bir veznedardır, bir emanetçidir mü'min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü'min, Allah'ın kendisine verdiği rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü'min, malını istediği biçimde, dilediği şekilde özgürce harcayamaz. Sadece malını değil; rızık kelimesinin, mülk kelimesinin kuşattığı tüm maddî ve manevî nimetler konusunda aynı bilinç ve davranış sözkonusudur. İnfak, insanın sahip olduğu her enerjiyi, her gücü kapsamına almaktadır. İlme sahip olanlar, ilme muhtaç olan insanlardan ilimlerini saklamamak ve ona ihtiyacı olanlara bu ilmi dağıtmak zorundadırlar. Makam, şöhret, çalışma, tecrübe ve diğer konulardaki imkânlar da böyledir. Bu tür imkânları olanlar, onları sırf kendileri için saklamamak, aksine buna ihtiyacı olan insanlara dağıtmak mecburiyetindedirler. Bu sorumluluk, arta kalan bir şeyi verme niteliğinde ve nafile bir ibâdet değil; bir görevi yerine getirme sorumluluğu, bir farzı eda etme bilincidir.
Mü'minler; Karun gibi toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren Allah'tır; "ver" diyen de Allah'tır. "Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır."1208 Mü'min, İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez1209; İdris gibi cömertliği emreder.
Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının verilmesi gerektiği; nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya, yakınlara, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunların müslüman veya kâfir oldukları bildirilmemiştir. Hatta, Bakara 26. âyeti kâfirlere hidâyet vermek sana düşmez; sana infak etmek düşer anlamındadır.
Allah yolunda infakda oran yoktur. Zekâtta sınır vardır ama sadakada sınır yoktur. Sadaka infakının sınırını İsra sûresinin 29. âyeti göstermiş ve eli boş
1208] 34/Sebe', 39
1209] 2/Bakara, 268
İNFAK
- 313 -
kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.
'Sizden birine ölüm gelip 'Ya Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi geciktirsen de sadaka versem' demeden önce size verdiğimiz rızıkdan veriniz."1210 İlminizin sadakasını verin. Makam ve mal varlığınızın sadakasını verin. Allah yolunda yapılan infakın verildiği zamanlar da önemlidir. Müslümanların dar ve zor durumlarında yardım edenle, bol günlerinde yardım eden bir değildir. Rabbimiz Mekke fethinden önce infak eden ve harb edenlere Mekke fethinden sonra infak ve harb edenlerin denk olmadığını haber veriyor. 1211
Mü'min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah olduğunu bilir ve O'nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Bakara sûresi 3. âyetindeki "onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler" âyetini okuyunca, biz verdiğimizi kendi malımızdan değil; Allah'ın bize emaneten verdiğinden infak ettiğimizi anlıyoruz. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına kakamadığı gibi, "ben malımdan dağıtıyorum" diyerek övünemediği gibi infakda bulunan kişi de haddini bilir.1212
Kur'an'dan faydalanabilmenin şartlarından biri, kişinin, Allah'ın ve insanların hakkını vermek üzere Kitap'taki talimatlara uygun olarak parasını başkalarıyla paylaşmaya hazır olmasıdır. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü bir cimrinin veya parayı her şeyden çok seven bir servet düşkününün, İslâm uğrunda malî fedakârlıklar yapması beklenemez.1213
Cimrilik, yahudilerin ve yahudileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir. Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmudur. O yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir. Fedakârlığın, vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu, âhiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri. Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden para mahkûmları vardır. Hâlbuki para, mal Allah'ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. "Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah'ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azab hazırladık." 1214
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: "Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir." "Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler."1215; "Cimri kişi, Allah'a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır." 1216
1210] 63/Münâfıkun, 10
1211] 57/Hadîd, 10
1212] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, c. 1, s. 85-86
1213] Mevdûdi, Tefhimül Kur'an, c. 1, s. 49
1214] 4/Nisâ, 37
1215] Riyâzü's-Sâlihîn, 1/ 253
1216] Tirmizî, Birr 40
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Paralarından ve mallarından en az yararlanan cimrinin kendisidir. Cimriler, kendilerinin ölmelerini isteyenler için servet biriktiren insanlardır. Cimri, yeryüzünde kendi yararlanamayacağı serveti biriktirirken; infak sahibi cömert gökyüzünde kendisi ebedî yararlanacağı serveti biriktirir. İnfak eden mü'min, istikbalini düşünen kimsedir; yarın gideceği yere yatırım yapmakta, içinde ebedî yaşayacağı köşkünü hazırlamaktadır.
İnsan, malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ'nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü Allah'ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenab-ı Hakk'ın ihsanıdır. Allah, serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O'dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır. "Allah'ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır." 1217
İnfak, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü'minin hazzı kısa sürede sona ermez. Mü'min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah'a aittir. Öyle ise Allah'a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez. Kalpler, cömertlikle, infak sayesinde temizlenir.1218 Çünkü küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de; "Serveti de düşkünce seviyorsunuz." buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, "ben bu malı infak edersem bana bir şey kalmaz" korkusuna1219 düşer ve hemen şeytan harekete geçer: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder."1220 Oysa Allah'ın bildirdiğine göre: "mal ve servet insan için bir imtihandır."1221 Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertlik ve infaktır. 1222
İnsanların cömertlikten ve infaktan kaçmasının sebepleri başında: "benim olan varlığı başkalarına niçin vereyim?" duygusu ile "başkalarına verirsem, benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim" düşüncesi gelir. İslâm dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır. İslâm'a göre mal ve servet herhangi bir şahsın tekeli altında değildir. Mal ve servet yalnız Allah Teâlâ'nındır. Her şeyin gerçek mâliki Allah'tır1223. Kur'an-ı Kerim'de bu durum yirmiyi aşkın âyette vurgulanmaktadır. Mülk Allah'ın olduğuna göre, tabiî olarak
1217] 3/Âl-i İmran, 180
1218] Bk. 92/Leyl, 17-20
1219] 89/Fecr, 20
1220] 2/Bakara, 268
1221] Bk. 39/Zümer, 49-52
1222] Bk. 64/Teğâbün, 15-17
1223] 3/Âl-i İmran179; 57/Hadîd, 10
İNFAK
- 315 -
sahibinin yolunda sarfedilmesi, mü'min için en makul bir olay olarak değerlendirilir. Mü'mindeki infak ve cömertlik duygusu da bu düşünceden kaynaklanır.
Hesap gününü düşünen her mü’min, malın bir imtihan sebebi olduğunu bilir ve mâlî ibâdetlerini eda etme hususunda titiz davranır. Tüketim hırsının alabildiğine kamçılanması ve hesap günü şuurunun yok edilmesi, başlı başına bir fâciadır. "Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir."1224 Rasûl-i Ekrem de: “Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.”1225 buyurmuştur. Buradaki yedi rakamının mübalağa için olduğu ve mü’minlere darb-ı mesel olarak zikredildiği âlimlerce belirtilmiştir. Mü’min, dünyaya karşı zâhiddir. Kâfir ise hırsla doludur. Dolayısıyla mü’min, yemeği, hayatını devam ettirebilmek ve ibâdetlerini eda edebilmek için yemektedir. Kâfirler ise; hırs, şehvet ve lezzet duygularını tatmin edebilmek için yemektedirler. Elbette yemek ihtiyacı insandan insana değişebileceği gibi, insanın çalıştığı işin zorluğuna veya kolaylığına göre de değişebilir.
Kur’an-ı Kerim’de: “Onların mallarında isteyenin ve (iffetinden dolayı dilenemeyen) yoksulun da bir hakkı vardır.”1226 hükmü beyan buyrulmuştur. Mü’minlerin mallarıyla, dilleriyle ve canlarıyla cihad etmeleri, kat’i nasslarla emredilmiştir. İşte cihadın ilk ve vazgeçilmez çeşidi olan malla cihada infak adı verilir. İnfak amelinin eda edilmesi için ilk rükûn, imandır. “Kıyamet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azabın şiddetini gördüğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin." 1227
İnfak amelinin edası için ikinci rükûn, ihlâstır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de mü’minlerin infak hususundaki tavırları izah buyrulmuştur: “Yemeğe olan sevgilerine rağmen; yoksulu, yetimi ve esiri doyururlardı. ‘Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istemeyiz. Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden korkarız’ derlerdi. İşte bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş, (yüzlerine) bir güzellik, (kalplerine) sevinç vermiştir.”1228 İhlâsdaki seviyelerinden dolayı, sahabe-i kiram, infak amelini eda için, genellikle gece karanlığından faydalanmıştır. Buna imkân bulamazlarsa, fakir kimse uyurken, infak edecekleri malı yanına bırakıp oradan hızla uzaklaşmışlardır. Rasül-i Ekrem’in: “Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmasın.”1229 tavsiyesi, farz olan zekâtın dışında bütün infak için geçerlidir.
İnsanın fıtrî hallerinden birisi de, iyilik gördüğü kimseyi sevmek, kötülük gördüğü kimseden de uzaklaşmaktır. Bu, esasen her canlıda bulunan bir özelliktir. Fakat bazen öyle iyilik edenler olur ki, yaptığı iyiliği başa kakarak, insanı “keşke bu iyiliği yapmasaydı” dedirtecek noktaya götürür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:
1224] 47/Muhammed, 12
1225] Sünen-i İbn Mâce, hadis no: 3256
1226] 51/Zâriyât, 19
1227] Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
1228] 76/İnsan, 8-11
1229] S. Müslim, I/715; Tirmizî, Tefsiru’l Kur’an 96
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da, sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenler (yok mu?) Onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.”1230 buyrulmuştur. Yapmış olduğu iyiliği her fırsatta gündeme getiren ve karşısındaki insanın hislerini rencide eden kimse “infakını iptal etmiş” hükmündedir. Zira iyiliği başa kakmayan ve diliyle eza vermeyenler için korku kaldırılmıştır. Diğerlerine gelince, Allah Teaala: “İyi (ve güzel) bir söz veya bir ayıbı örtme; ardından eziyet gelen (başa kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının infaklarından) müstağnidir, halimdir.”1231 hükmünü beyan buyurmuştur. Bilindiği gibi, güzel bir söz veya bir ayıbı örtmek için, mutlaka zengin olmak gerekmez. Her mü’min (zengin veya fakir) bu ameli eda edebilir. Bu âyette, beliğ bir üslupla, önce infakta bulunan, daha sonra (bu sebeple) eziyet eden mükellefin, amelinin (sevap açısından) iptal edildiği haber verilmiştir. Dolayısıyla infak amelinin değişmeyen iki rüknü vardır. Birincisi, iman; ikincisi ihlâstır.
Kimlere infak edilmesi gerektiğini Kur’an açıklar: “Onlar hangi şeyi (ve kimlere) infak edeceklerini sana sorarlar. De ki; ‘maldan vereceğiniz nafaka, öncelikle annenin, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların ve ibn-i sebil’in (yolcunun, misâfirin) hakkıdır. Her ne işlerseniz, şüphesiz ki Allah onu çok iyi bilendir.”1232 Âyetteki sıralamaya ve önceliklere dikkat edilmesinin önemini de tekrar hatırlatalım. Peyğamberimiz de infak hususunda tercih önceliklerini şöyle bildirir: “Evvelâ kendinden başla (kendi ihtiyacını karşıla)! Şâyet bir şey artarsa ailene, ailenden de bir şey artarsa akrabana ver. Akrabana verdikten sonra bir şey artarsa şöyle ve şöyle yap buyurdu. Ve önünde, sağında, solundaki muhtaçlara ver diye işaret etti.” 1233
Kur’ân-ı Kerim’de: (Sadakalar, infaklar) Allah yolunda kendisilerini vakfetmiş fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya muktedir olamazlar. (Hallerini) Bilmeyenler, iffet ve istiğnalarından (hallerini gizlemelerinden) dolayı onları zenginlerden sanır. Sen (ey Peygamber) o gibileri simalarından tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de bir şey istemezler. Siz ne mal harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”1234 buyrulmuştur. Rasül-i Ekrem, gerçek fakiri şu şekilde tarif etmiştir: “Asıl fakir, ortalıkta dolaşıp dilenen, kendisine bir-iki hurma veya lokma, ya da ekmek parçası verilen kimse değildir. Kendisine yetecek kadar rızık bulamayan, hali bilinmediği için sadaka da verilmeyen, kimseden de bir şey talep etmeyendir.” 1235
İslâm toplumu, “iyilik ve takva hususunda yarışma”yı esas alan fertlerin bir araya gelmesiyle hayatiyet kazanır. İman eden, salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye eden insanlar hüsrandan kurtulabilirler. İnfak amelinde, riâyet edilmesi gereken en önemli prensip şudur: Mükellef, en sevdiği şeyi infak edecektir. Bu husus, kat’i nasslarla sabittir: ”Siz sevdiğiniz şeylerden infak edinceye, (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla birr’e, iyiliğe ermiş olamazsınız. Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilendir.”1236 Bu âyet-i kerime inzal olunca, sahabe-i kiram infak hususunda birbirleriyle yarışmışlardır. Ensardan Hz. Talha (r.a.) Mescid-i Nebi’nin karşısında bulunan ve Beyraha denen çok kıymetli bahçesini
1230] 2/Bakara, 262
1231] 2/Bakara, 263
1232] 2/Bakara, 215
1233] Müslim, Hadis no: 41 -997-
1234] 2/Bakara, 273
1235] Müslim, I/719; Ahmed bin Hanbel, I/384; Muvattâ, II/924
1236] 3/Âl-i İmran, 92
İNFAK
- 317 -
infak etmiştir.1237 Hz. Ömer, malının en iyisi olan Hayber hurmalığını vakfeder. Hz. Câbir (r.a.): “Ben hicret edenlerden veya ensardan mal sahibi olup da infakta bulunmayan hiç kimseyi hatırlamıyorum” diyerek, sahabenin bu husustaki tavrını izah etmiştir.
Rasül-i Ekrem’in: “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”1238 buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla mü’minler, en sevdikleri mallardan, ihlâsla infakta bulunmalıdırlar. İslâmî mücadelenin hedefine varabilmesi için iyilik ve takva hususunda birbirleriyle yarışan, muttakî mü’minlere ihtiyaç vardır. Bu husus asla unutulmamalıdır. 1239
Kur'an'ın koyduğu ilkelerin başında yer alan infak konusu oldukça önemli bir konudur. Bir insanı tanımak istiyorsanız, o insanın hayatında infakın yerini araştırınız. Araştırınız, çünkü çok önemli bir ipucu yakalamış olursunuz. O, insanın kalitesini anlamada yardımcı olur. Evet! Allah için vermek, infak etmek, çok büyük bir meziyettir. İnfak, sahibini yüceltir, Allah katında sevimli kılar. Allah Rasûlü, birçok hadislerinde vermeyen, infak ruhu gelişmeyen ve Allah için vermeyi bir vicdan zevki haline getirmeyenleri uyarmış, ikaz etmiştir. Hatta cimri olan bir âlime, cömert olan fakat İslâm adına fazla bir şey bilmeyen insanları tercih etmiştir.
Rabbimiz Kur'an'da sıkça arınan ve sakınanlardan bahseder ve onlara özel iltifatlarda bulunur. Ayrıca arınmanın yolunu da gösterir. Bu konuda Rabbimiz infak ederek arınacağımız konusunda telkinde bulunur. "O (mü'min) ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir."1240 Demek ki arınmanın yolu infak etmekten geçer. İnfak edersek kalben ve ruhen arınırız. İnfak ederek manen yüceliriz. Gerçek iyiliğe kavuşuruz. Olgun bir kişilik, emin bir şahsiyet oluştururuz. Mallarımızdan O'nun için infakta bulunursak arınırız. Peki, arınanlara Allah'ın yardımı nedir sorusuna başka bir âyet cevap vermektedir: "Eğer siz arınır ve sakınırsanız, Allah sizlere iyilikle kötülüğü birbirinden ayıracak ince bir anlayış verir."1241 Âhiretteki büyük nimetinden başka bu dünyada gaybî yardımları ile destekleme taahhüdünde bulunmuştur. Basiretimizi açmayı, gerçekleri görecek gözü ihsan edecek doğru yol üzere bulunmamızda yardımcı olacaktır. İnfak edenler, Allah ile aralarında özel bir bağ oluşturacaklardır. Yalnız Allah için vermek, yalnız O'nun rızasını gözeterek vermek, insanı Allah'a yaklaştıracak, Allah için olma ve Allah için yapma, amel işleme alışkanlığı kazandıracaktır. Zira Allah için infak edince insanların duyarak reklamını yapmalarına engel olacak, Rabbim bilsin yeter diyecektir. Bu anlayış, onu ihsan makamına erdirecek, ruhî bir olgunluk kazandıracaktır. "Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir."1242 Yani, yaptıklarınızı, yardımlarınızı insanlara duyurmaya, afişe etmeye kalkışmayın. İnfak edeceğiniz şeyleri değersiz şeylerden seçmeyin. Çünkü Allah hakkıyla bilendir. Ne verdiğinizi ve niçin verdiğinizi bilir.
Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemali gösteren
1237] Müslim, K. Zekât 42
1238] Müslim, Zekât 32; hadis no: 94 –1033-
1239] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İkinci Kitap, s. 78-82
1240] 92/Leyl, 18
1241] 8/Enfâl, 29
1242] 3/Âl-i İmran, 92
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir yüceliktir. Tıpkı Medine'li ensar'ın, Mekke'li muhacirler ile paylaştığı gibi. İşte gerçek infak böyle olur. Asr-ı saadetteki infak ile ilgili somut olaylarla kendi durumumuzu karşılaştırmalıyız. Belki yaptıklarımızın, infak adına yaptığımız teberruların basitliğini, gerçek infak olmadığını o zaman daha iyi anlamış oluruz. Belki de verdiğimiz küçük bağışların, vicdanımızın baskısından kurtulmanın aracı ve kendimizi tatmin yöntemi olduğunu göreceğiz.
Bilindiği gibi Hz. Ebubekir (r.a.) iman etmeden önce Mekke'nin en zenginlerindendi. İslâm ile tanışıp, gerçek imanın haz ve lezzetini alınca, imanın bir gereği olarak olabildiğine yardımsever bir kişilik olarak göründü. Nerede yardıma muhtaç biri varsa yanı başında yardımına koşan biri de vardı: Hz. Ebubekir! Hz. Bilal'ler her türlü zulüm ve işkence altında inlemeye, mahkûm edilmeye dursun, onları hürriyetine kavuşturmak için dünyalık adına sahip olduğu tüm varlığını seferber eden biri vardır: Hz. Ebubekir! Hicret etmek zorunda kalmıştır, ancak yarı yolda karşısına çıkan Mekke'li müşrik İbni Duğine; "ne olur gitme, ne kadar hayırsever olduğunu herkes biliyor, bu insanların sana ihtiyacı var. Senin yardımına, fedakârlı-ğına ihtiyacımız var." diyerek himayesinde Mekke'ye geri getirdiği insan da yine Hz. Ebubekir’den (r.a.) başkası değildir.
Aslında Peygamber'e gönül veren tüm ashabda bu ruhu görmek mümkündür. Ancak Hz. Ebubekir'de bu şuur daha bir belirgin idi. Bunun için misalimizi ondan verelim: Tebük seferine çıkılmak üzeredir. İslâm savaşçılarına silah ve mühimmat gereklidir. Bunun için sevgili Peygamber, müslümanlardan infak etmelerini istemiştir. Hz. Ömer uzun zamandan beri Hz. Ebubekir'in infak anlayışına gıbta etmektedir. İşte fırsat doğmuş, ondan daha fazla infak etmenin sırası gelmiştir. Herkes gücü yettiğince infak eder ve geçer. Sıra Hz. Ömer'e geldiğinde: "Ya Rasûlallah! İşte malım, tam yarısını Allah için infak ediyorum." diyerek gönüllerde taht kurmuştur. Ancak sıra Hz. Ebubekir'e gelmiştir. Büyük bir özveri ve fedakârlık ile: "Ya Rasûlallah! İşte malım, tamamını infak ediyorum." dediğinde, Efendimiz (s.a.s.) itiraz etmişti: "Ya Ebabekir, ehline, çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?" Hz. Ebubekir: "Allah ve Rasûlü'nü bıraktım, yetmez mi ya Rasûlallah, kâfi gelmez mi ya Rasûlallah?" diyordu. Malının tamamını infak etmek her babayiğidin kârı değildi. İşte gerçek infak bu ve benzerler idi. Şimdi kendi yaptıklarımızın ne kadar komik kaldığını, aylık gelirimizin yüzde kaçına tekabül ettiğini görerek, kendimize çekidüzen vermemiz gerekmektedir. 1243
İslâm hukukunda infakın kapsamı geniştir. Aile reisinin bakmakla yükümlü olduğu kimselere harcama yapmasını kapsamına aldığı gibi; diğer yoksul ve muhtaçlara yapılan zekât; sadaka ve benzeri yardımları da anlamı içine alır. Zekât gibi miktarı belli yardımlaşma hükümleri gelmeden önce, ashab-ı kiram, yoksullar için ne kadar harcayacaklarını bilmiyorlardı.
"Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birre (Cennete ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz."1244
"Sarfettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar." 1245
1243] Hüseyin Caneri, Ahlak Bilinci, s. 86-90
1244] 3/Âl-i İmran, 92
1245] 34/Sebe', 39
İNFAK
- 319 -
İnfakla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İnfak Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 73 Yerde): 2/Bakara, 3, 195, 215, 215, 219, 254, 261, 262, 262, 264, 265, 267, 267, 270, 270, 272, 272, 272, 273, 274; 3/Âl-i İmrân, 17, 92, 92, 117, 134; 4/Nisâ, 34, 38, 39; 5/Mâide, 64; 8/Enfâl, 3, 36, 36, 60, 63; 9/Tevbe, 34, 53, 54, 54, 91, 92, 98, 99, 121, 121; 13/Ra’d, 22; 14/İbrâhim, 31; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 42; 22/Hacc, 35; 25/Furkan, 67; 28/Kasas, 54; 32/Secde, 16; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 29; 36/Yâsin, 47; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 7, 7, 10, 10, 10; 60/Mümtehıne, 10, 10, 10, 11; 63/Münâfıkun, 7, 10; 64/Teğâbün, 16; 65/Talâk, 6, 7, 7.
B- İnfak Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra'd, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
b- Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
c- Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
d- Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
e- Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
f- Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
g- Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
h- Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
i- Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
j- İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
k- İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
l- İnfak Edenler Takva Sahibi Mü'minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
m-İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
n- Kafirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3.
o- Kafirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
p- Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
r- Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
s- Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Ş- Kafirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
t- Cömert Olmak: İsra, 29.
u- Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
ü- Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
v- Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
w-Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
y- Kafirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
z- Kafirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44;Mâun, 1-3
Zekât Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Zekât Vermek: 2/Bakara, 43, 83, 110, 177, 254; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 71; 14/İbrahim, 31; 19/Meryem, 31, 55; 21/Enbiy^, 73; 22/Hacc, 35, 41, 78; 23/Mü'minûn, 4, 60; 24/Nûr, 37, 56; 27/Neml, 3; 31/Lokman, 4; 32/Secde, 16; 33/Ahzâb, 33; 58/Müc3adele, 13; 73/Müzzemmil, 20.
Zekâtı Malın İyisinden Vermek: 2/Bakara, 267.
Zekât, Fakirin Hakkıdır: 51/Zâriyât, 19; 70-Meâric, 24-25.
Zekât Verenlerin Mükâfatı: 2/Bakara, 277; 4/Nisâ, 162; 5/Mâide, 12; 7/A'râf, 156; 9/Tevbe, 18, 99; 13/Ra'd, 18, 22-23; 23/Mü'minûn, 1-4.
Zekât Bereket Getirir: 30/Rûm, 39.
Allah, Kullarından Mallarının Tamamını İstemez: 47/Muhammed, 36-38.
Ürünlerin ve Meyvelerin Zekâatı: 6/En'am, 141.
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zekât Verilecek Kimseler: 9/Tevbe, 60.
Müellefe-i Kulûb (Kalpleri İslâm'a Isındırılmak İstenen Kişiler): 9/Tevbe, 60.
Zekâtı Vermeyenler: 4/Nisâ, 77; 9/Tevbe, 5, 11, 67, 79-80, 34-35; 41/Fussılet, 7; 107/Mâun, 7.
İnfakla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y.
–İlk rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
İnfak etmek için çok zengin olmak gerekmez: 3, 285
İnfak ve tasadduka teşvik: 10, 30-42
Kişi malını infak ederkenbaşta yakınlarından başlamalı: 14, 47-48
Tasadduk ve infaka teşvik: 10, 30-42
Sadaka hakkında umumi açıklama: 10, 16-17
Veren el, alan elden üstündür: 14, 48
Sadaka, 2, 542
Sadaka ve nafakanın fazileti: 10, 18-29; 14, 255-256; 15, 174, 419
Allah indinde makbul olan sadakayı sağ eliyle alır: 10, 18-19
Allah, sadaka ve zekât hususunda hiç kimseye hüküm verme yetkisi tanımamıştır: 7, 406
Allah'ın kabul ettiği sadaka, hangi maldan yapılır? 10, 18
Sadaka malı artırır: 17, 574
Makbul olan sadaka Allah indinde artar ve büyür: 10, 19-20
Sadaka azabı defeder: 9, 348; 15, 185
Sadaka ve belanın yarışı: 10, 32
Sadakanın def ettiği en önemli iki şey: 10, 25
Sadaka verirken ihlâs nasıl olur? 10, 40-41
Sadaka, ölüm sırasında değil; hayat boyu verilmeli: 17, 340
Cenab- Hak, gizli sadaka vereni nasıl teşbih ediyor? 10, 32-33
Sadakayı men etmenin cezası: 15, 160-161
Sadakayı gizli vermek: 10, 33
Sadakanın zamanı var mıdır? 10, 34
Sadakanın ahkamı: 10, 43-54
Sadaka-i cariye: 16, 277, 547
Sadaka kimin hakkıdır: 14, 51-52
Allah yolunda savaşan kimsenin zengin bile olsa sadaka alıp alamayacağı: 7, 425
İhlasla, fakat sadaka ehline verilmeyen sadaka ne olur? 10, 40-41
Fasık kimselere sadaka verilir mi? 10, 42
Rasûlullah ve Ehl-i Beyt'e sadaka haramdır: 15, 1102
Sadaka, şu beş kişi dışında zengine helal değildir: 7, 424
Sadaka verirken sıla-i rahm olanlara öncelik tanımak: 10, 60-61
Dilenciye sadaka verirken, dış görünüşün fonksiyonu ve sahabe: 10, 23
Kadın, kocasından izin almadan tasadduk edebilir mi? 10, 49-51; 2, 374
Sadaka verecek kimsenin maddi durumu nasıl olmalıdır? 10, 27
Yapılan sadakadan dönmek: 10, 52-53
En hayırlı sadaka: 10, 17
Sadaka, geçmiş ve gelecek günahların affına vesile olabilir mi? 12, 463-464
Sadakanın en faziletlisi: 17, 472
Sadakanın en üstünü: 16, 548
Hangi sadaka daha üstündür: 16, 258-2259
Haram olan sadakının şümulü: 7, 415
Sadaka, hayır olan her şeye caridir: 3, 167
Hayırlı amelin dinen sadaka sayılabilmesinin şartı: 10, 16
İNFAK
- 321 -
Aile efradının nafakası için harcanan şeyler sadakadır: 16, 261
Aile için hangi harcama sadaka hükmüne geçer: 10, 28
Bir müslümana elbise giydirmenin sevabı: 10, 23
Kamil manada sadaka ne zaman verilir? 10, 43
Rasûlullah'a göre en efdal sadaka: 10, 54
Rasûlullah'ın en hoşuna giden sadaka hangisidir? 10, 35
Tasadduk edilen malın kıymeti Allah katında neye göredir? 10, 21-22
Sadakanın miktarı: 16, 259
Malın ne kadarı tasadduk edilir: 17, 340
Malının tamamını tasadduk caiz midir? 10, 43-44
Muhtaç duruma düşecek şekilde tasaddukta bulunmak ve Peygamberimiz'in tutumu: 10, 46-47
Sadakının iyi maldan verilmesi: 3, 343-344
Sadakayı haram kılan miktar ne kadardır? 14, 60
Elinden geldiği kadar sadaka verilmesi: 3, 546-547
Zekât, malın hakkıdır: 7, 343
Zekâtın önemi ve zekâta teşvik: 7, 321-323
Zekât, İslâm'ın köprüsüdür: 7, 322
Namazla zekâtın bir bütün olması: 7, 340
Zekâtı vermede acele etmek: 7, 384
Zekâtı vermek kaydıyla para ve mal biriktirmek: 7, 336-337
Zekâtı verilen zinet eşyası kenz değildir: 7, 364
Zekâtın farziyeti, terkedenin günahı: 7, 327; 17, 540
Zekâtı vermeyenlerle savaşılır: 7, 345
Zekâtını vermeyenden cezalı olarak ve zorla zekât alınır: 7, 338
Zekâtını vermeyenin kıyamet günündeki hali: 7, 332
Zinetlerin zekâtını vermeyenlerin âhiretteki durumu: 7, 363-364
Zekât kimlere haram; kimlere helal? 7, 414-415, 421, 426
Zekât kimlere verilir? 7, 325
Fasık kimselere sadaka ve zekât verilir mi? 10, 42
Müellefe-i kulub'a zekât verilir mi, verilmez mi? 7, 427
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’da Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak İnfak, Nihat Temel, İFAV Y.
2. İnfak (Allah Yolunda Harcama), Veysel Özcan, Mirfak Y.
3. İktisad Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. Fakirler ve Zenginler, Vehbi Karakaş, Timaş, Y.
4. Kur’an’da Servet Dağılımı, Ali Soylu, Pınar Y.
5. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat
6. İbadet ve Müessese Olarak Zekât, Ali Özek, İlmi Neşriyat
7. Zekât, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
8. Sosyal Güvenlik Açısından Zekât, Turan Yazgan, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Y.
9. İslâm'da Zekât Müessesesi, Yunus Vehbi Yavuz, Feyiz Y. s. 30-100
10. Kur'ani Araştırmalar, Murtaza Mutahhari, Tuba Y. c. 2, s. 20-32
11. Fi Zılalil Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. s. 80-81
12. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 179-182
13. Tefsir-i Kebir (Mefatihul Gayb), Fahreddin Razi, c. 1, s. 461-465
14. Tefhimül Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. s. 49
15. Kur'an-ı Kerim'in Şifa Tefsiri, Mahmut Topkaş, Cantaş Y. c. 1, s. 85-86
16. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 171-173
17. Min Vahyil Kur'an, Hüseyin Fadlullah, s. 45-47
18. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 40-61
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
19. Kur'an-ı Kerim'de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D. İ. B. Y. s. 41
20. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c.3, s. 155-156
21. İnfak (Allah Yolunda Harcama), Veysel Özcan, Mirfak Y.
22. Kur'an'da Mü'minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 110-113; 133-141
23. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 2, s. 78-83
24. Kur'ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 100-101; 168; 209
25. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 221
26. Ahlak Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y. s. 85-90
27. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. c. 2, s. 62-66
28. Anahatlarıyla İslâm Ahlakı, Mustafa Çağrıcı, Ensar Neşriyat, s. 280-282
29. Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 648-650
30. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 35-40; 163-167; 173-178; 190-210
31. Zekât: Kur'an' Temel Kavramları, 649-653
32. İslâm'da Zekât Müessesesi, Yunus Vehbi Yavuz, Feyiz Y. s. 30-10
33. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 35-40; 163-167; 173-178; 190-210
34. Kur’an’da Servet Dağılımı, Ali Soylu, Pınar Y.
35. Kur’an’da Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak İnfak, Nihat Temel, İFAV Y.
36. İnfak (Allah Yolunda Harcama), Veysel Özcan, Mirfak Y.
37. İktisad Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. Fakirler ve Zenginler, Vehbi Karakaş, Timaş, Y.
38. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat
39. İbadet ve Müessese Olarak Zekât, Ali Özek, İlmi Neşriyat
40. İslâm'da Zekât Müessesesi, Yunus Vehbi Yavuz, Feyiz Y. s. 30-100
41. Kur'ani Araştırmalar, Murtaza Mutahhari, Tuba Y. c. 2, s. 20-32
42. Zekât, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
43. Sosyal Güvenlik Açısından Zekât, Turan Yazgan, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Y.
44. İnfak Dosyası, Vuslat Dergisi, sayı 52, Ekim 2005
İNSAN - NÂS
- 323 -
Kavram no 96
Nimet 12
Bk. Hilâfet-Halife; Halk/Yaratma; Kadın
İNSAN - NÂS
• Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanın İki Yönü
• İnsanın Bazı Temel Özellikleri
• Kur’ân-ı Kerim’de İnsan
• a-) İnsanın olumlu özellikleri
• b-) İnsanın olumsuz özellikleri
• İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
• İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi
• Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği
• İnsanın Yaratılışı
• İnsanın Yaratılış Gayesi
• İnsanın Konumu ve Görevi
• İnsan Ölünce Ne Olacak?
• Akide Yönünden İnsanlar
• İnsanın değer ve üstünlüğü
• Haklar, Görevleri; Nimetler de Sorumlulukları Doğurur
"Ey nâs (ey insanlar)! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet/kulluk edin. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah'ın azâbından kendinizi kurtarmış) olursunuz." 1246
Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
"Nâs" insan kelimesinin çoğuludur, insanlar, halk demektir. Kur’ân-ı Kerim'de 240 yerde geçer. "İnsan" ve aynı anlamdaki ins ve ünâs sözcükleri de 88 âyette geçer. İnsan kelimesinin sözlük anlamına gelince; İnsan kelimesinin, kendinden türediği kök olarak iki sözcükden bahsedilir; bunlardan biri üns kelimesidir. Üns, ünsiyet, yakınlık demektir. Bu “yakınlık, yaklaşma duygusu” bir yandan hemcinsleriyle bir arada yaşama durumunda olan insanın başka insanlara karşı yakınlığını, bir yandan da Allah’a bütün varlıkların üstünde olan yakınlığını ifade eder. İnsan kelimesinin, bir de nesy = unutmak fiilinden geldiği söylenir. Bu durumda insan, unutkan demektir. Kur’an’da insandan (Âdem) söz edilirken, “Andolsun, önceden Âdem’e ahid verdik de unuttu ve onu azim sahibi bulmadık.”1247 buyrulur.
“İnsan kimdir? Nasıl bir varlıktır? Yeryüzüne nereden gelmiştir? İnsan nereye doğru gidiyor? İnsanın bu dünyada görev ve sorumlulukları var mıdır, varsa nelerdir?” gibi sorular insan aklını meşgul eden sorulardır. Felsefî akımlar, izmler, dünya görüşleri bu sorulara cevap vermek zorunda kalmışlar, her biri filin
1246] 2/Bakara, 21
1247] 20/Tâhâ, 115
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tümünü değil; bir tarafını görebilmişlerdir.
Şüphesiz insan kendisinin nasıl bir varlık olduğunun cevabını verdiğinde aynı zamanda inancını da seçmiş olmaktadır.
Her şeyde dengeyi esas alan İslâm dini insanı tarif ederken de dengeyi esas almıştır. İslâm inancına göre insan; beden ve ruhtan oluşan, düşünen, şuurlu, iman ve ilim sahibi bir varlıktır. İnsan, Allah'ın yeryüzüne lutfettiği, üstün yapıcı yeteneklere sahip, fakat organik ve biyolojik yapı bakımından zayıf olan bir varlıktır.
İnsanın İki Yönü
İnsanla ilgili olarak, beşer ve Âdem kelimeleri Kur’an’da sık sık kullanılan iki kavramdır. Kur’ân-ı Kerim’de, İblis’in Âdem’e secde etmeyi reddetmesi üzerine, Allah’ın ona şöyle dediği anlatılır: “İki elimle yarattığım şeye seni secde etmekten alıkoyan nedir?”1248 Bu âyet-i kerimede Allah'ın "iki elimle yarattım" demesi, insanın yapısındaki iki temel yi açıklamaktadır. Kur’an’da yalnızca insanla ilgili olarak böyle bir ifade kullanılır ki, bu ifade, insanın Âdemiyet ve beşeriyet yanlarını ortaya koyar. Âdemiyet yapısı, insanın ruh yapısı, manevî tarafı, melekî tarafıdır. Beşeriyet yapısı ise, insanın dış yapısını, toprak yönünü, hayvanî tarafını, fizikî özelliklerini ifade eder.
Müşrikler, insanı sadece bir beşer olarak kabul etmeye ve yalnız zâhirî nitelikleriyle ele almaya meyillidirler. Günümüzde de Batı kültür ve uygarlığı, insanı hayvanlardan bir hayvan ve yeme, içme, uyuma ve nefsî arzulara ihtiyaçtan ibaret bir varlık olarak değerlendirir. Hâlbuki insan, yalnız beşerî yönüyle değil; rûhî, mânevî yönüyle de insandır. İnsanın hayvanlardan farkı ve üstünlüğü, gerçek anlamda Âdemiyyet yönüyledir. Âdemiyyet, insanın tefekkür ve irâde sahibi olma özelliğini belirtir. Bu Âdemiyyet vasfına sahip olan insanın önünde melekler secdeye kapanmıştır: “Bir zaman Rabbın meleklere, “muhakkak ben kupkuru çamurdan, düzen verilmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım; onu tesviye edip içine ruhumdan üflediğimde hemen ona secdeye kapanın.”demişti.”1249; “Sonra onu tesviye etti, ona kendi ruhundan üfledi ve sizin için sem’a, besar ve fuadlar kıldı (görme, işitme ve akletme gücü verdi)."1250
Bu konudaki âyetlere dikkat edildiğinde açıkça görülür ki, meleklerin secde ettiği beşer değil; Âdem’dir. Âdem, bu noktada bütün insanlığın temsilcisidir ve yalnızca birey olarak Hz. Âdem değildir. Burada Âdem, insandaki Âdemiyet yanının temsilcisidir. Âdem kelimesi, “iç, iç yüzey, iç katman” anlamında “edim” kelimesinden gelir. Allah’ın emriyle meleklerin, Âdem’in önünde secde etmelerinin nedeni, Âdem’e isimlerin öğretilmesi olduğu anlaşılabilir.1251
İsimler, ruhun leri, bilginin nurani güçleridir. İşte, insanın Âdemiyet yanı, onun ışıl ışıl bir ruha, dolayısıyla gözleri iyi gören ve kulağı iyi duyan apaydınlık bir kalbe sahip olup, şeytanın aldatmalarından uzak durması yanıdır. Bu hal, insanın kâmil halidir; yani Âdem insan-ı kâmildir. İnsanın bu hali yitirişinden sonra
1248] 38/Sâd, 75
1249] 15/Hicr, 28-29
1250] 32/Secde, 9
1251] Bk. 2/Bakara, 30
İNSAN - NÂS
- 325 -
yeryüzündeki hayatı ve mücadelesi bu halini yeniden kazanmaya yöneliktir.
Âdemî yön, Türkçe’de Âdem olmak anlamında “adam olmak” deyimiyle ifade olunur. İnsan, beşerî özellikleriyle bir yere gelebilir, ama adam olmak daha başka vasıflar ister. “Oğlum, ben sana vali olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Sen de adam olamadığını isbat ettin.” diye kıssada geçen oğlu adam olamayan adamın ifâdesinde belirtildiği gibi; Adam olmak, Âdem gibi olmak, Âdemî yönü ağır basmak demektir.
Fakat, insan hem Âdemî, hem de beşerî yönden oluşan bir varlıktır. İşte, onun Allah’ın iki eliyle yaratılmış olması, bu gerçeğin ifadesidir. Bu durum, konunun başında anlamlarını verdiğimiz insan kelimesinin içeriklerinde de görülür.
Eski Yunan'dan (belki daha eski zamandan) beri câhiliyye bakış açısının çarpıklığından dolayı insanın sadece maddî/beşerî yönü öne çıkarılmıştır. Heykel, atletik vücutlar, jimnastiğe aşırı önem verilmesi vb. bu anlayışın ürünüdür. Günümüzde kısmî farklılıklar olsa da, insana bakış yine câhiliyyenin çarpık gözlüğünden değerlendirilir: Şişmanlık, en büyük derttir; özellikle kadınlar için. Bir taraftan çeşitli gıda ürünleri reklâmlanıp teşvik edilirken, diğer yönden zayıflık çok modadır. Teknolojik kolaylıklar insanı hareketsiz bıraktığından çağın handikapıdır kilo almak. Zayıflama için spor âletleri ve diğer araçlar büyük bir sektör oluşturmuştur. Zayıflatma sektörü yanında güzellik salonları, makyaj malzemeleri, sâhil turizmi, deniz ve güneşte yanıp bronzlaşmanın önemi ve vücut ölçüleri... Deri güzelliğidir istenen; dükkânın vitrinidir istenen, isterse dükkânın içi tümüyle boş olsun. Kaporta önemlidir bu anlayışa göre, motorsa önemsizdir, olmasa da olur, bozuk olsa da. Beşerî yön Âdemî yönü ezmiştir tümüyle. "Ye kürküm ye!" mantığıdır topluma hâkim olan. Artık Anadolu köylerine de girmeye başlamıştır kuaförler, güzellik salonları. Başörtüsü, bu güzel(!) görüntüyü bozduğu için kötüdür, suçtur. Batılılık ve modernlik dış demektir, görüntü demektir, gardırop demektir, ta II. Mahmut'tan beri. Devrimlerin en önemlileri de kılık kıyafete, şapkaya, yazıya, takvime, metre ve grama yönelik olanlardır ki tüm bunlar da görünümdür, dışı cilâlamaktır, hasta adama sağlıklı kadın makyajı yapmaktır. Özellikle kadın cinselliği öne çıkacaktır, manevî yönünü görmezden gelip insanı beşerî/hayvanî özellikleriyle tanımlamada...
Câhiliyye, insanı maddesiyle değerlendirirken, rasüllerin/tebliğcilerin kendileri gibi beşer olmasını kabullenemez ve melek peygamber, beşer olmayan elçi ister. Arap müşriklerinin bu tavrı günümüz câhiliyyesinde de yerini korumuştur. Hoca ve hacıların beşerî özelliklerden, dünyevî faâliyetlerden el etek çekmesi, râhip hayatı yaşaması istenir; melek hocadır istenen, inzivâya çekilen hacıdır beklenen. Kendilerine birazcık benzeyip ufak tefek hata işleyen hoca, onların gözünde şeytandır artık. Çünkü onun beşer olmaya hakkı yoktur, melek gibi yaşamalıdır. Melek gibi yaşamıyorsa o zaman şeytandır, bu anlayışa göre...
İşte, topraktan yaratılan insanın beşeriyet yanı, Kur’an’ın ifadesiyle “unutkanlığının, nankörlüğünün, aceleciliğinin, haklı-haksız tartışmayı pek sevmesinin, bilgisizliğinin, zâlimliğinin ve zayıflığının sembolüdür. Bu olumsuz nitelikleri bastıracak olan da, insanın âdemiyet yanıdır, mânevî duyularıdır, kalbidir. İnsan, sadece beşer olarak kalmamalı, beşeriyetini Âdemiyetinin emrine vererek, ilk yetkin halini kazanmaya çalışmalıdır. Kur’an’da yetkin hale ahsen-i takvim (en güzel kıvam, en güzel yaratılış) denirken; insanın bu yetkinlikten bütünüyle
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uzaklaşmış ve hayvanlaşmış, beşeriyete yuvarlanmış haline de “esfel-i safilin” (alçakların alçağı) denir.1252
İşte, insanlar da, kendilerini yalnızca beşer olarak görmeden, beşeriyet ve âdemiyetten oluşan bir varlık olduklarını unutmadan, şeytanın adımları ardınca gitmezler ve her sürçtüklerinde tevbe ederlerse, meleklerin önlerinde secde ettiği Âdem halini alır, unutkan insandan; kâmil mü’min insan olma durumuna ulaşabilirler.1253
İnsanın beden ve ruhtan oluştuğunu belirttik. Bedenin aslı topraktır. Kur’an’ın açıkladığı bu gerçeği, modern ilimler tasdik ve teyid edip doğrulamaktadır. Kimyasal analizler, tahliller toprakta bulunan madenlerin, elementlerin insanda da bulunduğunu göstermektedir.
İnsanın ruhu ise, görünmeyen, manevî yönünü oluşturur. İnsanın ruhu olduğu aşikârdır. Bu gerçek, ölüm halinde özellikle kendini ortaya koyar. Diri ile ölü arasındaki fark, diride ruhun bulunması, ölü bedende ise bulunmamasıdır. Uyku da küçük bir ölüm gibidir. Uyku halinde ruhun insanı bir an için terkedişi de, ruhun varlığıyla ilgili bize kesin bilgi verir.1254
Ruhçuluk (spiritüalizm) de yanlıştır. İnsanı yine diğer yarımıyla tanımlamadır. İnsanı sadece maddî yönüyle beşer olarak tanımlamak ifrat ise, bu da tefrittir. Bedeni reddetmek, Hint ve doğu mistisizminde önemli olabilir. Nirvanaya ulaşmak için Hint fakiri ateşte yürür, çivili yatakta yatar, çarmıha gerilir, aç-susuz yaşar, inzivâya çekilir. Tasavvuf da etkilenmemiş değildir bu anlayıştan ve nefsi (maddeyi, arzuyu temsil eden duyguyu) öldürmek ve tek yönlü insan olmaktır bu değerlendirmede egemen olan. Bedenî zevkleri, nefsi çirkin görüp dünyayı leş sayan, sosyal hayatı zâlim ve kâfirlere bırakan, bir lokma bir hırka anlayışı... Dövene elsiz, sövene dilsiz olma gereği duyma, tahrif edilmiş hıristiyanlıktaki bir yüzüne tokat vurulursa diğer yüzünü çevirme tavsiyesi... Zâlim yöneticilerin de dolaylı teşviği var mıdır bilinmez bu anlayışta, ama en azından şikâyetçi olmadığı, hatta ezilmeyi kabul eden insanları yönetmenin rahatlığını duydukları yadsınamaz. Hâlbuki İslâm'ın ölçüsü bellidir. "Nefsinin de senin üzerinde hakkı var." Devamlı oruç tutmak isteyen, evlenmeyip hadım olmayı arzulayanları kınayan ve bunu reddeden bir dindir, orta yol, vasat ümmet, aşırılıklardan uzak fıtrat dini.
İnsan bedeniyle hareket eder ve algılar. Ruhuyla idrâk eder, düşünür, bilir, sever, nefret eder, sevinç ve üzüntü duyar. İnsanın bütün iç dünyası, manevî, görünmeyen âleminin faaliyetleri ruhun faaliyetleridir. Ruh, Allah’ın sırlarından, gizliliklerindendir. İnsanın onun esrarına vakıf olması mümkün değildir. Ruh Allah’ın katındandır. Onun hakkında insana verilen bilgi pek azdır.1255
Din ve akıl, ruhun varlığını açıkça ortaya koydukları halde; her gerçeği inkâr edenler olduğu gibi, ruh gerçeğini inkâr edenler de olmuş ve olacaktır. Bu inkârın temelinde, görünmeyen, mahiyeti bilinmeyen varlığı kabul etmeme düşüncesi yatmaktadır. Bilimi putlaştıran determinizm, lâboratuarcı bilimselcilik, materyalizm ve komünizmin ruhu ve maneviyatı inkâr etmedeki büyük
1252] Bk.95/Tîn, 4-5
1253] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 243-244
1254] Bk. 39/Zümer, 42
1255] Bk. 17/İsrâ, 85
İNSAN - NÂS
- 327 -
çabalarını câhiliyye ve şirk tarihi unutmayacaktır.
İnsan kompleksini oluşturan beden ve ruh unsurlarının kendilerine has birtakım ihtiyaçları vardır. İnsan bunları elde etmek için gayret sarfeder. Maddî unsur (beden), yeme, içme, uyuma, nefes alıp verme gibi maddî ihtiyaçlarını gideremediği zaman rahatsız olduğu gibi; manevî unsur olan ruh da ihtiyaçlarını gideremeyince muzdarip olmaktadır. Ruhun ihtiyaçları, Rabbini zikredip ibâdet etmek, kendisinden geldiği İlâhî mercîye doğru yol almak ve O’na yakınlaşmak için gerekli çabayı göstermek gibi ruhî gıdalardır. Her iki unsurun ihtiyaçları ve beslendikleri gıdalar birbirlerinden tamamen ayrıdır. Ruhi gıdalar olan zikir ve ibâdetler yalnız başına bedeni besleyip ayakta tutamadığı gibi, bedenin ihtiyaçları olan maddî gıdalar ve zevkler de hiç bir zaman ruhu sağlıklı bir ortamda tutamaz, onu mutlu ve huzurlu edemez. “İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle yatışır, huzur ve rahat bulur.”1256 Huzur, mutluluk, mutmainlik/tatmin duygusu maddî bir şey değil; mânevîdir; gıdası da mânevî olacaktır.
Allah insana, hem fücuru (günah ve kötülüğe meyli), hem takvayı (günahlardan korunmayı) ilham ettiği için insan, bir taraftan melek tabiatına, bir taraftan da hayvan tabiatına sahiptir. ama İslâm fıtratı ile yaratıldığından, akıl, vicdan ve güzele meyil gibi nimetlerle donatıldığından ve Allah’ın Kitap, peygamber, hidâyet gibi lütuflarından dolayı hayra meyli önceliklidir. İnsan, kendi fıtratının özelliklerini muhafaza ederek, Rabbini zikredip ibâdet ederse, meleklerden olan üstünlüğünü korumuş olur. Ama melek tabiatını kaybedip yalnız maddî ihtiyaçlarını tatmin etmeyi düşünürse, hayvanlar seviyesinde bir mahluk olur: “Kâfir olanlar zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Sonunda onların barınağı ateştir.”1257 Yani, beşerî/hayvanî ihtiyaçların alabildiğine tatmini yanında; ruhî gıda ve çözümlerin tümüyle ihmali. İnsanı insan yapan esas unsurun teoride ve daha önemlisi pratikte reddedilmesinin sonucunun da hayvanlaşmak olacağı doğaldır.
İnsan ve onun duyguları zaman ve mekânla sınırlıdır. Zaman ve mekân dışı şeyleri olduğu gibi algılayabilmekten uzaktır. Hatta insan çoğu kez zamanın ve mekânın içindeki birçok şeyden bile haberdar olamamaktadır. Dahası, kendi benliğinin sırlarını dahi henüz tam çözebilmiş değildir.
İnsan bağımlıdır. Anasına, çevresine, toprağa, dünyaya ve âhirete olan bağlarıyla birlikte doğar. Doğmasındaki dahli ne kadarsa, ölmesindeki dahli de o kadardır. Ne doğuşuna kendisi karar verebilir, ne ölümüne ve ne de doğumdan ölüme kadarki gelişim ve değişim sürecine... Bütün bunlar, kendisi dışındaki bir karar merkezinde belirlenip icra edilir. Onun, hayatın değişmez yasaları dediğimiz bu “İlâhî kanunlara” uymaktan başka yapacağı pek bir şey yoktur. Kaderin bilinmeyen câzibesi, esrârengiz ve sırlı gelecek, meçhuller, heyecanlar hayatın tadıdır. Sıkıcı değil; makine ve bilgisayar değil; hârika bir canlıdır insan...
İnsan muhtaçtır. Yardıma, bakıma, besine, suya, insana, anaya, babaya, toprağa, göğe, sevgiye, terbiyeye, bilgiye, görgüye, çevreye ve daha birçok şeye... O, bu ihtiyaçlarından bazılarına daha doğar doğmaz, bazılarına da doğal gelişimini tamamladıkça gereksinim duyar. Çünkü insan, değişerek gelişebilen bir varlıktır.
1256] 13/Ra’d, 28
1257] 47/Muhammed, 12
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âcizlik; sosyalliği, yani birbirine ihtiyaç duyma ve yardımlaşmayı, zayıflık da; kulluğu, yani Allah'a kesin muhtaçlığı ve O'na ibâdeti meydana çıkaracaktır. Bu ihtiyaçlar, bir yönüyle zayıflığın, diğer yönüyle huzur ve faziletin göstergesidir.
İnsanın diğer canlılarla ortak yönleri vardır. Görünebilen tüm canlılar: Beslenirler, hücrelerden oluşmuşlardır, hareketlidirler, büyürler, çoğalırlar, solunum ve boşaltım yaparlar. Aynı yaratıcının aynı kanunlarına muhataptırlar. Yaratıcı ve Rableri aynı, hepsi O'nun kullarıdır.
Bütün bu özellikler canlıların “hayvan”lık boyutudur. Zaten insanı “insan” yapan özellikler de bunlardan hiçbiri değildir. O, insan olmayı hayvanlarla paylaştığı bu özelliklerinden dolayı hak etmemiştir. Yeryüzünde halifelik için, diğer canlıların kendisine hizmet etmelerini gerektiren farklılık olmalıdır. Zahmet olmalı ki rahmet olsun.
İnsan, “insan” olma özelliğini, “iman” etme özelliği dolayısıyla kazanmıştır. Çünkü insan, akıl ve kalp sahibidir. Hayvanların akılları ve gönülleri olmadığından iman etmekle yükümlü değildir hayvanlar. (Ama Allah'a isyan da etmezler; kendi yapılarınca kulluk yaparlar, Allah'a ibâdet ve itaatten de çıkmazlar.) İşte, yukarıda sayılan maddelerden insana özgü olan ve insanı hayvandan ayıran en büyüğü imandır. İmandır, çünkü insan, gücü sınırlı, bağımlı ve muhtaç bir varlıktır. Kendinden daha güçlü olan, kendisi gibi bağımlı ve muhtaç olmayan birinin yardımı olmadan yaşayamaz. Güçsüzlüğünü, bağımlılığını ve muhtaç oluşunu her farkedişte bağlanacak, inanacak, güvenecek, sığınacak, tutunacak ve barınacak birini arar.
İnsanı hayvandan ayıran diğer önemli özellik ise ilimdir. İman ve ilim sayesinde insan, kendi hür irâdesiyle Allah’a kulluk yaparak en güzel biçimdeki yaratılışına uygun bir hayat yaşayabilir. İman, ilim ve ibâdetten uzak insan ise varlıkların en âdisi olur.1258
İnsanın Bazı Temel Özellikleri
1) İnsan bilinçli bir varlıktır: İnsan öz varlığının bilincinde olan bir varlıktır. Yani kendi yaratılışını, kâinatın niteliğini, kendisi ile kâinat arasındaki ilişkinin nasıl olduğu ve nasıl olması gerektiğinin bilincine sahiptir.
2) İnsan seçme yeteneğine sahip tek varlıktır: İnsan tabiata karşı, maddî ve ruhî isteklerine karşı, üzerinde egemen olan İlâhî ve beşerî otoriteye karşı gelebilecek kabiliyettedir. Meselâ; İnsan kendini sevme ve tehlikeden koruma içgüdüsüne karşı gelip intihar edebilir. Kendi varlığını hiçe sayıp başkası veya inandığı değerler uğruna fedakârlık yapabilir, hayatını bile feda edebilir. Lüks içinde ve rahat bir ortamda yaşama imkânı varken, bunlardan kaçınıp mütevazı yaşamayı seçebilir. Tüm bunlar insanın seçebilen bir varlık olduğunu gösterir.
3) İnsan üretme (icat etme) yapar: En küçük şekillerden dev sanayi ürünlerine, güzel sanatlardan mimariye kadar pek çok yeni şeyler meydana getirir.
4) İnsan meraklı bir varlıktır: İnsanlar canlılar içinde en meraklı yaratıklardır; hatta tek meraklı varlıktır diyebiliriz. Çünkü hayvanların herhangi bir şeye yönelmeleri meraklarından değil içgüdülerinden kaynaklanır. Oysa insan, merakı
1258] Bk. 17/İsrâ, 70; 51/Zâriyât, 56; 95/Tin, 4-5; 47/Muhammed, 12; 7/A’râf, 179
İNSAN - NÂS
- 329 -
sayesinde tabiatı ve kendisini keşfeder. Bu gün ulaşılan teknolojik gelişmenin ve sosyal bilimlerin temeli insanın tabiatı ve kendisini merak etmesine dayanır.
Kur’ân-ı Kerim’de İnsan
Kur’ân-ı Kerim'de 240 yerde zikredilen nâs (insanlar) kelimesi yanında; insan kelimesi 65 yerde, ins kelimesi 18 ve ünâs kelimesi de 5 âyette geçer. İnsanlar anlamında olan “ins” kelimesi ise 18 yerde zikredilir. Yine insan anlamında abd ve ıbâd kelimeleri 130; beşer 37 yerde, benî Âdem ifadesi de 7 âyette geçer. Kur’ân-ı Kerim, insanlara gönderilen bir kitaptır. Kur’an’ın ekseninde insan vardır. Her âyet insanla ilgilidir. İnsanı en iyi tanıyan onun yaratıcısı olduğundan, kullanım kılavuzu şeklinde, insanın nasıl yaşaması gerektiği o kitapta öğretilir. İnsanın nasıl bir varlık olduğu, yaratıcı tarafından tanımlanır.
Kur'an'da insanın doğrudan bir tanımı yapılmamış, farklı yerlerde, değişik özelliklerine temas edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de insan gerçeği şöyle açıklanır:
a-) İnsanın olumlu özellikleri
1- İnsan, yeryüzünde halifedir.1259
2- İnsan, çok büyük bir ilmî kapasiteye sahiptir. Çünkü Allah, ona kendi ilminden öğretti. Melek olsun, diğer varlıklar olsun ona öğretilen ilimde, yani eşyanın mahiyetini bilmekte ona erişemezler.1260
3- İnsan, Allah’ı tanıma kabiliyetini fıtratında taşır. Bunun için küfür ve inkâr, insanın fıtrî tabiatından bir sapmadır.1261
4- İnsanın özünde, hayvanda ve bitkide bulunmayan büyük bir güç vardır. İnsan, hem maddedir, hem de mana; hem cisimdir, hem de ruh.1262
5- İnsan, halife olduğu gibi, Allah’ın emanetini de taşır. O ölçüde sorumludur. O, yeryüzünü kendi çaba ve girişimiyle imar edeceğine dair söz vermiştir.1263
6- İnsan, ahlâkî vicdana sahiptir. İyiliği ve kötülüğü seçme kabiliyetine sahip iradeli bir canlıdır. Saadeti ve şekaveti seçmede serbest bırakılmıştır.1264
7- İnsan, özünde şeref yüceliğini taşır. Allah, onu diğer varlıklara nazaran daha üstün yaratmıştır. Fakat kendi üstünlük ve şerefini sezmezse, aşağılığa ve esarete düşer.1265
8- İnsan, kendisini yaratan Allah’ı hatırlama kabiliyetine de sahiptir. Allah’ın yüce varlığını kavrar, O’na varmak için tüm diğer arzulardan vazgeçebilir.1266
9- Yeryüzündeki bütün nimetler insan için yaratılmıştır. Diğer yaratıklar onun hizmetine verilmiştir.1267
1259] Bk. 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165
1260] Bk. 2/Bakara, 31-33
1261] Bk. 7/A’râf, 172; 30/Rûm, 43
1262] Bk. 32/Secde, 9
1263] Bk. 33/Ahzâb, 72
1264] Bk. 91/Şems, 8-10; 76/İnsan, 3
1265] Bk. 17/İsrâ, 7, 70; 95/Tin, 4 - 5
1266] Bk. 84/İnşikak, 6; 13/Ra’d, 28
1267] Bk. 2/Bakara, 29; 45/Câsiye, 13
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
10- İnsan, Allah’a karşı sorumlu tutulmuştur. Yalnız Allah’a ibâdet eder, O’na kulluk edip emrine itaat eder.1268
11- İnsana yaratılış gayesi öğretilmiştir. Allah’ı unutursa, kendisini de unutmuş olacaktır. Allah’ı unutan insan, yeryüzünde şaşırmış bir varlık haline gelir.1269
12- İnsan, yalnız maddî meseleler için çabalayıp maddi yönünü tatmin etmez. O, Allah’ın rızasını hedeflerin en yücesi olarak seçer. Yalnız O’nun rızasını kazanmak için çabalar.1270
b-) İnsanın olumsuz özellikleri
1- İnsan, kendisini tanımazsa zâlim ve cahil kalır.1271
2- Bazen Allah’ın nimetlerini görmezlikten gelerek nankörlük yapar.1272
3- İnsan, bazen kendini yeterli zanneder ve Allah’a ihtiyaç duymadığı anlayışıyla tuğyan eder (azar, taşkınlık yapar).1273
4- İnsan, işlerinde çoğu zaman acelecidir.1274
5- İnsan, zorluklarla karşı karşıya gelince Allah’ı hatırlar. Zorluklar geçip gidince sanki hiç bir olay olmamış gibi Allah’ı unutur.1275
6- Allah’ın keremini unutarak cimrileşir.1276
7- İnsan, hırs ve ihtiraslarla donatılmış bir varlıktır.1277
8- İnsan, eğer kötülük görürse inler, sızlanır, bağırır ve yardım ister. Eğer kendisine nimet verilirse cimrileşir.1278
9- İnsan zayıf yaratılmıştır; âcizdir.1279
Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerim’e göre insanın iki ayrı cephesi vardır. Hayır ve şer tarafları. Kur’ân-ı Kerim’de sayılan iyi, üstün özellik ve kabiliyetler insanın özünde potansiyel olarak mevcuttur. İnsan, bunları açığa çıkarmak ve kuvvetlendirmekle görevlidir. İnsandaki zâlim, cahil ve nankör oluşu gibi olumsuz özellikler, insanın fıtratında var olan ve dışa yansıması kaçınılmaz nitelikler olmayıp, potansiyel olarak kendisinde bu vasıflar vardır; insan selim fıtratını bozmadıkça bunlar dışa yansımaz. Meselâ, insanın cahil ve nankör oluşu, emaneti yüklenmeyi kabul edişinden dolayı değil; emanetin gereğini yapmamasından kaynaklanmaktadır.
Ancak iman ve takva ile insandaki kötü özellikler bastırılır, güzel vasıflar ortaya
1268] Bk. 51/Zâriyât, 56
1269] Bk. 59/Haşr,19
1270] Bk. 89/Fecr, 28; 9/Tevbe, 72
1271] Bk. 33/Ahzâb, 72
1272] Bk. 22/Hac, 66
1273] Bk. 96/Alak, 6-7
1274] Bk. 17/İsrâ, 11
1275] Bk. 10/Yûnus, 12
1276] Bk. 17/İsrâ, 100
1277] Bk. 70/Meâric, 19
1278] Bk. 70/Meâric, 20 - 21
1279] Bk. 4/Nisâ, 28
İNSAN - NÂS
- 331 -
çıkar ve gelişir. Eğer iman olmazsa, bütün bu iyi kabiliyetler, nefs-i emmârenin hâkimiyetine geçer ve insan Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen kötülüklere esir olur. Yani insan, gerçekten iman edince insanlaşır. İmansız insanın insanlığı noksan olup ihtiraslarla, sömürücülükle, cimrilik ve kan dökücülükle insan, vahşi hayvanlardan daha da vahşileşir.
İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
İnsanın bilgisi hayvana göre çok geniş; arzu, istek ve idealleri yücedir.
Hayvanlar tabiata hisleriyle, içgüdüleriyle bakar. İnsan ise, tabiatı merak eder ve hayvanlar da dâhil tüm tabiatı Allah'ın izin ve güç verdiği ölçüde denetimi altına alır.
Hayvanların tabiata ilişkin bilgileri yüzeyseldir. İnsan tabiatı incelerken varlıkların ve olayların içyüzüne inmeye, olaylar arasında ilişki kurmaya ve bunların gerisindeki gerçeği keşfetmeye çalışır.
Hayvanların istekleri ve arzuları sadece kendilerine aittir. Hayvan, içinde yaşadığı hayvan topluluğun veya tüm hayvan âleminin istekleri ve mutluluğu için değil; kendisi için yaşar. İnsan ise, önce kendisinden başlayarak ailesi, akrabası ve komşusunu düşünür; yaşadığı toplum ve tüm insanlığın mutluluğu için çalışır.
Hayvanlar tabiat şartlarının zorlaması ve hayatî tehlikelerin dışında bulundukları yerden başka bölgelere göç etmezler. İnsan ise, böyle bir zorlama olmaksızın merak eder, seyahat eder, tarihî ve turistik yerleri gezer, ülkesinin dışına çıkar, ticarî işler yapar.
Hayvanların kendi geçmişlerini, türünün veya hayvanlar âleminin geçmişini bilmediği gibi geleceği ile ilgili de hiç bir tahmini yoktur. İnsan ise, kendi geçmişini, insanlığın ve kâinatın geçmişini araştırır ve geleceği ile ilgili endişe, telaş ve umut taşır.
İnsan aklı ile hareket eder, iradesini kontrol altına alır; hayvan ise içgüdüleri ile hareket eder.
İnsan iman eder, sorumluluk yüklenir. Hayvanların böyle bir sorumluluğu yoktur.
İnsan gerek fiziksel gerek ruhî açıdan eğitime muhtaç bir varlıktır. Dünyaya geldiğinde güçsüzdür ve korunmaya muhtaçtır. Beslenme, yürüme, konuşma, kendini koruma, çevresiyle ilişki kurma gibi konularda bilgi, beceri ve yeteneği yoktur. Hayvan ise, dünyaya geldikten çok kısa bir süre sonra bu özelliklerini kullanabilecek kapasitededir.
İnsan yeteneklerini geliştirebilmesi için eğitime muhtaçtır. Hayvanlar ise, yeteneklerini doğumla beraber kazanmış olurlar. İnsanın eğitilebilir özellikleri vardır. Bunlar:
1) Zekâ: İnsanın yüksek bir zekâsı, karmaşık bir merkezî sinir sistemi vardır. İnsan düşünebilen, yargıda bulunabilen tek yaratıktır.
2) Anlatma (ifade) yeteneği: İnsan çok değişik sesler çıkarır. Bu sesleri bir araya getirerek cümleler kurar, bu cümleleri birtakım sembollerle anlatır.
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3) Ellerinin yapısı ve vücudunun dik durması: İnsanın eli, yapısı itibarıyla her biçimde ve boyutta cismi tutma ve kullanmaya elverişlidir. İki ayağı üzerinde durması, ellerinin boş kalmasına, bu sayede üstün ve yapıcı bir varlık olmasına yarar.
4) Öğrenme ve yeni denemelerde bulunma yeteneği: İnsan daima amaçlı ya da amaçsız olarak çevresinde olup bitenleri, eşyayı dikkatle gözleme, inceleme ve değerlendirme yeteneğine sahiptir. İnsanda daima yeni şeyler üretme arzusu vardır.
İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi
Hayatın ve insanın başlangıcı meselesi, bilginleri, filozofları ve her tipten nice insanı düşündüren ciddî bir meseledir. Kimileri insanı tabiatın yarattığına, kimileri hayvandan evrimleşerek türediğine inanmaktadır. Tüm vahiy kaynaklı dinlerin -ki asılları İslâm'dır- ve özel olarak İslâm dininin insanın kökeni hususundaki görüşü bellidir.
İslâm inancına göre; Allah insanı topraktan yaratmış, ona kendi ruhundan üfleyerek can vermiştir. Buna göre insan da dâhil tüm varlıklar Allah tarafından yaratılmıştır. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.) Allah tarafından yaratılmıştır. Bu yaratılış bir anda değil, aşama aşama gerçekleşmiştir. Şimdi bu aşamaları Kur’an ifadeleri ile açıklayalım:
Birinci aşama, toprak (türab); “Allah sizi topraktan yarattı...”1280
İkinci aşama, çamur (tıyn) ; “O Allah ki sizi çamurdan yarattı...”1281
Üçüncü aşama, çamurun özü (min sülâletin min tıyn); “Andolsun ki, biz insanı çamurun özünden yarattık...”1282
Dördüncü aşama, yapışkan çamur (tıyn-in lâzib); “Şüphesiz biz onları yapışkan çamurdan yarattık...”1283
Beşinci aşama, şekillenmiş kara balçık (hame-in mesnûn); “Andolsun ki, biz insanı kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.”1284
Altıncı aşama, kuru çamur (salsâl); “İnsanı ateşte pişmiş gibi kuru çamurdan yarattık.”1285
Yedinci aşama, insan şekline koyma ve ruh verme; “Onu (Âdem’i) düzenleyip insan şekline koyduğum zaman ona ruhumdan üfledim.”1286
Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği
“Hani Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti. Onlar da: 'Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni
1280] 35/Fâtır, 11
1281] 6/En’âm, 2
1282] 23/Mü’minûn, 12
1283] 37/Sâfât, 11
1284] 15/Hicr, 26
1285] 55/Rahmân, 14
1286] 15/Hicr, 29
İNSAN - NÂS
- 333 -
överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz' dediler; Allah: 'Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim' dedi.
Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. 'Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin' dedi.
Cevap verdiler: 'Sen münezzehsin, Senin öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem hakîmsin'.
Allah: 'Ey Âdem, onlara isimlerini söyle' dedi, Âdem isimlerini söyleyince, Allah: 'Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?' dedi.
Meleklere: 'Âdem'e secde edin' demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.”1287
“Andolsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, 'Âdem'e secde edin' dedik; İblis'ten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.”1288
“Andolsun ki, insanı kuru balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattık. Cinleri de, daha önce dumansız ateşten yarattık. Rabbin meleklere: 'Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın' demişti.”1289
Bu ve benzeri âyetlerden yola çıkarak Hz. Âdem’in şahsında insan olmanın meziyetlerinin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:
a- Allah, insanı yeryüzünün halifesi (temsilcisi) yapmıştır.
b- Ona ruhundan üflemiştir.
c- Tüm eşyanın isimlerini ona öğretmiştir.
d- Melekler ona secde etmiştir.
İnsanın Yaratılışı
Allah’a inanmadıkları için, insanın Allah tarafından yaratıldığını da kabul etmeyen maddeciler, insanın tabiattan geldiğini, yani insanı tabiatın yarattığını iddia ederler. Kör ve şuursuz bir tabiatın nasıl yaratıcı olabileceğini izah edemeseler de, hiç değilse kendilerini kandırmak için bir yaratıcı bulma ihtiyacıyla, tabiata yaratmada yardımcı olarak tesadüfü de ortaya atarlar. Tabiat ve tesadüfün yaratıcı olamayacağını anlamak için aslında çok zeki olmaya bile gerek yoktur. Zaten aklı başında hiç kimse, bu iddialara meyletmez.
Maddecilerin “nereden geldik?” sorusuna cevap olarak, maymundan geldikleri şeklindeki bir başka iddiaları ise, değil insanların; kargaların (hatta maymunların) bile güleceği bir uydurmadır. Domates tohumundan biberin, patlıcandan karpuzun, nohuttan mercimeğin olmadığı gibi, köpekten de koyun sürüsü, maymundan da insan nesli türeyemez. İnsanın maymundan türediğini savunanlar, insanın kendisini tanımasına engel olarak ona hükmetmeyi hedeflemişlerdir. İnsan maymundan türediyse, maymunu kim yarattı? Maymun başka varlıklardan
1287] 2/Bakara, 30-34
1288] 7/A’râf, 11
1289] 15/Hıcr, 26-29
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
türediyse onları kim yarattı? Onları yaratan Allah, insanı yaratamaz mı? İnsan maymundan türediyse bugün maymun olarak yaşayan hayvanlar niye insan olamadılar?
Bu maddecilere göre, şans tarihte sadece bir tek maymuna gülmüş ve o, maymunluktan kurtularak, onun nesli insan olarak devam etmiştir. Diğer maymunların suçu neydi de bir türlü evrimleşerek maymunluktan kurtulup insan olamadılar? Aslında bu iddiayı savunup hayvanlaşanlar, kendi seviyelerini yükseltip hayvanlara eş olmaya çalışıyorlar. Allah (c.c.), insanda bulunan melek ve Âdemiyet tabiatının özelliklerini kaybettiklerinden böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “Onlar hayvan gibidir, hatta hayvandan daha aşağıdırlar.”1290 Bu âyetin ifadesi, inanmasalar bile tecelli ediyor ve inançsızlar itiraf ediyorlar; "biz Âdemoğlu adam değil; maymun çocuğuyuz, "hayvan oğlu hayvanız" demek istiyorlar. Maymun gibi maskaralık yapıyorlar. Bırakın bunlar, peygamber çocuğu olmaya lâyık olmadıkları için Âdemoğlu olduklarını kabul etmesin, hayvan çocuğu olsunlar. Bizim aslımız da nesebimiz de bellidir; atamız Âdem, ata yurdumuz ve ana vatanımız da cennettir.
“Muhakkak ki biz insanı en güzel şekilde yarattık.”1291 İman ve akıl gibi özelliklerle hayvandan çok farklı olan insanın, temel manevî özelliklerini görmezden gelerek insanı (daha doğrusu kendilerini) hayvan diye tanımlayanlar vardır. Bunlar, insana insandan bir ata yakıştıramadıkları gibi, insanı konuşan hayvan, düşünen hayvan gibi hayvan olarak da ifade etmek isterler. Bu yaklaşım, insanı sömürmek, istedikleri gibi gütmek için onu hayvanlaştırmak, sürüleştirmek ihtiyacından kaynaklanmıştır.
Mü’minler, “nereden geldin?” sorusuna cevap olarak, İlâhî vahyin haber verdiği şekilde, Allah’tan geldiklerini, yani evreni ve içindeki her şeyi olduğu gibi, kendilerini de Allah’ın yarattığını belirtirler. Bütün müslümanlar, Hz. Âdem’in Allah tarafından topraktan yaratıldığına; diğer bütün insanların da Hz. Âdem ve onun hanımı Hz. Havva’dan çoğaldıklarına inanmak mecburiyetindedirler. “Ey insanlar! Sizleri bir tek kişiden (Âdem’den) yaratan, ondan da eşini (Havva’yı) vücuda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun.”1292
İnsanın Yaratılış Gayesi
Maddecilere göre insan, dünyaya gelir, her canlı gibi yer, içer, nefsî arzularını yerine getirir ve sonra toprağa karışır gider. Yani, insan yaşamak için yaşar. Basit dünyevî hedeflerin ötesinde bir yaratılış amacı yoktur. O, ot gibi yaşayıp gideceğini, sonra ot gibi kuruyup yok olacağını zanneder.
İslâm’a göre, insanın yaratılış gayesini Allah (c.c.) belirlemektedir: “Ben cinleri ve insanları sadece bana ibâdet etsinler diye yarattım.”1293; “Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”1294
İnsan, yalnız yemek, içmek, gezmek tozmak için yaratılsaydı insanın herhangi
1290] 7/A’râf, 179
1291] 95/Tîn, 4
1292] 4/Nisâ, 1
1293] 51/Zâriyât, 56
1294] 23/Mü’minûn, 115
İNSAN - NÂS
- 335 -
bir hayvandan farkı olmazdı. İnsan boş yere yaratılmamış ve başıboş bırakılmamıştır. O, bir görevi yerine getirmek için yeryüzüne gönderilmiştir. Kendisi gibi herhangi bir yaratığa kul, köle olmak için değil; yaratanını tanımak ve O’na ibâdet etmek, dünyada Allah’ın hükmünü hâkim kılmak, buna karşı çıkan engelleyici güçleri (fitneyi) bertaraf etmek suretiyle halifelik görevini yürütmek için yaratılmıştır. İnsan, nefsi için değil; Allah’a ibâdet etmek için, şu fâni dünya için değil; ebedî hayat için yaratılmıştır. Allah'a ibâdet için yaratılan insan, bu kulluğunun karşılığını hem dünyada hem âhirette alacaktır. Allah'ın emirlerine itaat, dünya ve âhiret mutluluğuna sebeptir.
İnsanın yaratılış sebeplerinden biri, en geniş anlamıyla yeryüzü yönetiminden sorumlu olmaktır. Halife olmanın anlamı budur. O halde insan, kendi toplumuna huzur ve adâleti hâkim kılma görevinin yanı sıra, yeryüzünde yaşayan diğer canlıların hayatlarını devam ettirmelerinden, yeryüzündeki bitki örtüsünden, çevreden ve benzeri şeylerden de sorumludur. Aslında bu görevi de, Allah'a ibâdet görevinin çerçevesi içinde görülmelidir. Çünkü namaz, oruç, zekât gibi şekli belirlenmiş ibâdetler ve helal-haram gibi konularda Allah'a karşı görevini yerine getiren insanın, dünya hayatıyla ilgili çabaları da ibâdet kapsamı içerisine girmektedir. Belirlenmiş ibâdetlerini yerine getirmeyen, ahlâkî kurallara riâyet etmeyen kimsenin, dünyayı imar görevini yerine getirmesi ise, kendisine manevî alanda herhangi bir değer kazandırmaz. Böylesi insanların hayvanlardan farkı yoktur. Çünkü hayvanlar da fesat çıkarmayıp yeryüzünün îmârına hizmet ederler.
Allah'ın emirlerini yerine getiren kimsenin, dünya hayatıyla ilgili çabalarının da ibâdet olarak görülmesi, din-dünya ayırımını ve dine ait olan ile dünyaya ait olan gibi bir bölünmeyi de ortadan kaldırmaktadır. Laiklik demek olan böyle bir ayrım, insan şahsiyetini de parçalar; kişiliğinde birtakım bozukluklara sebep olur. Dünya hayatı, âhiret hayatının bir mukaddimesidir ve onunla sıkı sıkıya bağlıdır. Böyle bir bakış açısı, dünya hayatını olması gereken konuma oturtmuş olur. Bu takdirde dünya hayatı, aşağılık ve çirkef bir hayat değil; âhiret mutluluğunun kazanıldığı bir yerdir; kaçınılmaz bir aşamadır.
İbadetler, Allah'ın onlara ihtiyaç duymasından dolayı değildir. Bilakis fert ve toplum olarak, insanın kendisinin onlara ihtiyaç duymasından; fert ve toplum olarak hayatının düzene girmesi içindir. Mesela, belirlenmiş ibâdetlerin başında gelen namaz, insanın kötülüklerden alıkonmasını sağlar; en azından bu hedefe yardımcı olur. Oruç, yine nefsin terbiye edilmesi ve insan iradesinin güçlendirilmesi; zekât, toplumda ekonomik yapının düzenlenmesi ve insandaki mal tutkusunun frenlenmesi için bir araçtır. Kuşkusuz bu ibâdetlerin daha başka dünyevî faydaları da vardır. Esas faydaları da âhiret mutluluğuna sebep olmalarıdır. Ama unutulmamalıdır ki, nice yararları olan tüm ibâdetleri biz, bu faydalarından dolayı değil; Allah'ın emretmesinden dolayı, O'nun rızası için yerine getiririz.
İnsanın Konumu ve Görevi
İnsan çok değerli bir varlıktır. Aklı ve iradesiyle diğer varlıklardan ayrılır.
Her şey onun hizmetine verilmiştir.
Kâinattaki her şey onun destekleyicisi ve yardımcısıdır.
Tabiat, hayvan, bitki, eşya, hayat, toplum ve diğer insanlarla uyum içindedir.
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Özünde, ruhunda, vicdanında, zihninde kısaca yaratılışında güvenlik, barış, iyilik, güzellik, merhamet, sevgi ve insaf vardır.
İnsanın zaafları, ihtiyaçları, eksiklikleri vardır.
Başıboş yaratılmamıştır. Yeryüzünde önemli görevleri vardır.
İnsanın asıl görevi kulluk ve yeryüzünde halife olmaktır.
İnsan Ölünce Ne Olacak?
İnsan, Allah’tan gelmiştir ve Allah’a gitmektedir. Eceli geldiğinde her canlı gibi her insan da ölüm denilen geçitten geçerek gayb âlemine gider. Şu bir gerçektir ki, ölmek, yok olmak değildir. Ölüm, insanı oluşturan asıl olan ruhun, elbisesi durumunda olan geçici beden unsurundan bir müddet ayrılıp onu terketmesidir. İnsanın fizikî yapısıyla ilgili faaliyetleri dursa bile, ruh bakımından bağlı bulunduğu hususlarla hiçbir zaman ilgisi kesilmez. Yani, maddî faaliyetler son bulur, ruhî değerlere bağlı hareketler ise aynen devam eder. Ruh âleminin özelliklerini anlamamız için Cenâb-ı Hak, uyku denilen olayla her gün maddî ve duygusal varlığımızdan ayrılıp rüya ile ruhanî âlemin özelliklerini seyretmemizi sağlamaktadır.
Müslüman açısından ölüm, korkulacak bir olay değil; esas yurdumuz, baba mekânımız olan cennet yurduna, sonsuz âleme göç etmek demektir. Zorluk ve yoklukların sona ermesi, sevdiğimiz her şeye kavuşma demektir.
Akîde Yönünden İnsanlar
Akîde ve İslâm yönünden insanlar gruplandırılırken, temel olarak iki grup insan karşımıza çıkar: a) Mü’minler (müslümanlar), b) Kâfirler topluluğu.
Akide ve temel eylem açısından insanları kısaca tanımlamaya çalışalım:
Mü’min: İnanmış anlamına gelen mü’min, Rasûlullah (s.a.s.)’in Allah’tan getirdiği dini (İslâm’ı) kalple tasdik, dille ikrar eden ve erkânını (gereklerini) yaşamaya çalışan insanlara denir.
Müslüman: Teslim olmuş anlamına gelen müslüman, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Allah’tan getirdiği dine (İslâm’a) kalple, lisanla ve âzâlarla teslim olmuş kimsedir. Kalbî yönü (imanı) diğer insanlarca bilinmediğinden dolayı, lisan ve vücut organlarıyla teslim olan kimse de müslümandır.
Fâsık: İtaatten çıkan veya herhangi bir anlamda itaatsizlikte bulunan kimse demektir. Fâsık, Kur’an’da daha çok kâfir ve münâfık anlamında kullanılmıştır.1295 Bazen müslümanlar da fısk işleyebilirler, yani fâsık, günahkâr müslümana da denir.1296 O halde fısk; küfür, nifak, şirk ve günah anlamlarına gelip geniş anlamlıdır. Bununla birlikte ıstılahta daha çok açıktan günah işlemekten çekinmeyen günahkâr müslümana denilmesi âdet haline gelmiştir.
Kâfirler topluluğuna gelince; kâfirler de temelde üç gruba ayrılırlarsa da, bunlar da netice itibarıyla pek farklı bir durum arzetmezler.
1295] 9/Tevbe, 8; 5/Mâide, 81; 3/Âl-i İmran, 110 gibi
1296] Bk. 2/Bakara, 282
İNSAN - NÂS
- 337 -
Kâfir: Yalanlayan ve inkâr eden anlamına gelen kâfir, İslâm Dininin tümünü veya bir cüzünü inkâr edip yalanlayan kimsedir.
Müşrik: Ortak koşan anlamına gelen müşrik, Allah’ın zatına, isimlerine ve sıfatlarına başka bir şeyi şirk koşan, yani ortak eden kimsedir. Başka bir ifadeyle Allah’ı kabullenmekle beraber, O’na ait hakları, başkasının kendisinde görmesi veya bu hakları başkasına vermesi şirk; bunu yapan kimse de müşriktir.
Münâfık: Gizli bir özellik olarak nifaka sahip olan kimseye denir. Kalbiyle İslâm’a inanmadığı halde, müslümanların yanında müslüman görünmek isteyen kimseye münâfık denir. Yani münâfıklar, mü’minlerin yanında mü’min, müşriklerin yanında müşrik görünen iki yüzlü riyakâr insanlardır.
İnsanın Değer ve Üstünlüğü
"Biz insanı ahsen-i takvîm üzere/en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık."1297 Âyette geçen "takvîm" kelimesi, müfessirlerce değişik şekillerde yorumlanmış, kimi sûret ve duyu organlarının güzelliği, kimi boyunun doğruluğu ve ayakları üzerinde dik durması demiş, kimi de "ahsen-i takvîm" sözünü akıl, idrâk ve temyiz (ayırma yeteneği) ile zînetlenmiş olmak şeklinde algılamıştır. Gençliğe, güç ve kuvvete yoranlar da olmuştur. Elmalılı, bu görüşleri sıraladıktan sonra takvîm kelimesini daha genel bir anlamda değerlendirmiş, insan için güzel olan her şeyi bu mânâya dâhil etmiştir. Bununla beraber, şekil ve sûretten çok, ahsen-i takvîmi insanın duygusunda, özellikle güzellik denen manayı anlamasında ve o duygudan güzellerin güzeli "ahsenu'l-hâlikıyn"i ve O'nun hüsn-i mutlakla en güzel olan kemal sıfatlarını tanıyıp O'nun ahlâkıyla ahlâklanmakta aramıştır. Ona göre insan doğarken bu kemâle sahip olarak değil; bu kıvama, bu kemâle ve bu güzelliğe yeteneği olmak anlamında ahsen-i takvîmde yaratılmıştır. Aksi halde insanda hiçbir olumsuz özelliği bulunmazdı. Hâlbuki öyle olmadığı, insanın birtakım kötülüklerle içiçe bulunduğu görülmektedir. Elmalılı, bu süflîliklerden kurtularak kemale ermenin yolunu, ruh güzelliğine ve temizliğine ulaşmakta görüyor.1298
Muhammed Kutub, İslâm düşünce sisteminin insanı sadece bedeni ile ele alarak ruhu bir kenara bırakmadığını, her zaman ruhu bedenle birlikte düşündüğünü kaydetmektedir.1299 İnsanda üstün ve aşağı iki prensibin devamlı çatışma halinde bulunduğu, onun ulvîliği kadar aczinin de buradan kaynaklandığı söylenebilir. Birkısım insan, ruhun yücelmesiyle ulviyet kazandığı halde, bir kısmı da bedenin süflî arzu ve heveslerine yenik düşerek alçalmaktadır.
Kur'an'ın beyanına göre, "İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirine hakkı/gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı öğütleyenler bunun dışındadır."1300 Kur'an ve onun tefsirlerinden anlıyoruz ki, insanın yaratılışı Allah'a imanı gerektirmekle beraber küfre de müsaittir. Tabiatında meleğe yakın taraflar bulunduğu gibi; şeytana yakın taraflar da vardır.
İnsanın Değeri
İnsanı yaratan Allah, onu kendisinden sonra en değerli varlık olarak
1297] 95/Tîn, 4-5
1298] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Neşriyat, c. 8, s. 5938
1299] Muhammed Kutub, İslâm Düşüncesinde Sanat, Fikir Y., s. 32
1300] 103/Asr, 2-3
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaratmıştır. Kur'an'dan öğrendiğimize göre onun değeri, daha yaratılmadan önce belli olmuştur. Kur’an’da meleklere hitâben ifade edilen İlâhî beyan bunun açık delilidir: "Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti..."1301 Sonunda, yaratılmış olan bu halifenin adı insandı. Hayat sahnesinde imar ve ıslah görevini ifa ederek işleri düzenleyecek, Allah'ın kanunları ile nizâm-ı âlemi tanzim edecekti. Çünkü bu göreve lâyık biçimde, ahsen-i takvîm üzere, yani en güzel biçimde yaratılmıştı.
İnsanın her bakımdan en güzel biçimde yaratılmış olduğunu Tin sûresindeki âyetle gördük. Onun değeri ile ilgili başka bir âyet de şudur: "And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik. Temiz şeylerle onları rızıklandırdık. Yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık."1302 İnsan, bundan daha değerli bir iltifata da nâil olmuş, meleklerden, kendisine secde etmeleri istenmiştir. Bunlardan daha büyük bir şeref düşünülebilir mi? "Meleklere, 'Âdem'e secde edin' demiştik. İblis müstesna hepsi secde ettiler. O ise kaçındı; büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu."1303 Bu konu, önemine binâen ve bilmediğimiz başka hikmetlerden dolayı Kur'an'da tekrar tekrar anlatılır.
Büyük âlemdeki her şeyin mutlaka insanın bedeni olan küçük âlemde bir benzeri vardır. İşte bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki Biz insanı ahsen-i takvimde (en güzel bir sûrette) yarattık."1304; "Kendi nefislerinizde de (nice âyetler) vardır. Görmez misiniz?" 1305
Meselâ, insanın duyu organları, ışık veren yıldızlardan daha şereflidir. İnsanın görmesi ve işitmesi idrâk edilen şeyleri bunlar vasıtasıyla idrâk etmesi açısından güneşi ve ayı andırır. İnsanın organları çürüdükten sonra yer cinsinden toprak olurlar. Yine insanda su cinsinden, ter ve bedende diğer ıslak âzâlar vardır. Hava türünden insanda ruh ve nefes vardır. Ateş türünden ise insanda hararet vardır. Damarları ise yeryüzündeki nehirleri andırır, ciğeri nehirleri besleyen pınarlar konumundadır. Çünkü damarlar ciğerden alacaklarını alırlar. İnsanın mesanesi denizi andırır. Çünkü bedende bulunan değişik bölgeler nehirlerin denize aktığı gibi, akıtacaklarını buraya akıtırlar. İnsanın kemikleri yeryüzünün kazıkları durumunda olan dağlar gibidir. Âzâları da ağaçları andırır. Her bir ağacın yaprakları ya da meyveleri olduğu gibi, her bir organın da bir fiili ya da etkisi vardır. İnsanın bedeni üzerindeki saç ve kıllar, yeryüzü üzerindeki bitki ve ot durumundadır. Diğer taraftan insan, dili ile bütün canlıların seslerini taklit edebilir. Âzâlarıyla da bütün canlıların yaptığının benzerini yapar. Buna göre bu küçük âlem, büyük âlemle birlikte aynı yaratıcının yarattığı ve sonradan var ettiği varlıktır. O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur.
İnsanın yaratılışındaki fevkalâdelik, ona verilen değeri göstermektedir. İnsan, ister biyolojik, ister fizyolojik, ister psikolojik açıdan hangi yönüyle incelenirse incelensin onun yaratılışındaki olağanüstülük hemen dikkatimizi çeker. Bunu konuyla ilgili bilim kitaplarında, ansiklopedilerde her zaman görmek mümkündür. Mesela, bir insanın DNA molekülü (deooksiribo nükleik asit)nün, 100000
1301] 2/Bakara, 30
1302] 17/İsrâ, 70
1303] 2/Bakara, 34; 17/İsrâ, 61; 38/Sâd, 71
1304] 95/Tîn, 4
1305] 51/Zâriyât, 21
İNSAN - NÂS
- 339 -
ansiklopedi sayfasına eşit uzunlukta biyolojik bilgilere sahip evrensel bir hârika olduğunu düşünebilir miyiz?1306 Bu sebepten dolayı olsa gerek ki, âlemin "büyük insan", insanın da "küçük âlem" olduğu ifade edilmiştir. Bilim çağından uzay çağına geçilmiş olmasına rağmen, insanın keşfedilmeyen tarafının keşfedilene oranla çok daha büyük olduğunu söyleyebiliriz. İnsan, kendini keşfedememenin aczini yer yer itiraf etmek mecburiyetinde kalıyor ve kalacaktır. İnsan o kadar büyük, o kadar esrar dolu yaratılmıştır. Ona verilen akıl, güzeli çirkinden temyiz/ayırma gücü, insana verilen nimeti ve değeri göstermesi bakımından yeter de artar bile. Hz. Ali'ye izafe edilen şu beyitler, insanın değerini anlatmaktadır:
"İlacın sendedir de farkında olmazsın.
Derdin de sendendir fakat görmezsin.
Sanırsın ki sen sâde, küçük bir cirimsin;
Hâlbuki sende dürülmüş en büyük âlem."
Allah, insanı yeryüzünde halife ilan etmiştir. İnsan, Allah'ın kanunlarıyla evrenin nizamını tesis edecektir. Bu, geçici bir görev olmayıp, kıyamete kadar sürecektir. Bir nesil, kendisine verilen görevi kendisinden sonraki nesillere intikal ettirecek, halifelik görevi, bir bayrak yarışı gibi sürüp gidecektir. İnsana böyle şerefli bir görevi veren Allah, tabiidir ki, görevini tam olarak yerine getirmesi için onu büyük imkânlarla donatacaktır. Öyle de olmuştur. "Allah'ın göklerde olanları da, yerde olanları da emriniz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz? İnsanlardan, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, doğruluk rehberi ve aydınlatıcı bir kitap bulunmadan tartışanlar var."1307; "Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı sizin emrinize âmâde kılmıştır. Yıldızlar da O'nun buyruğuna boyun eğmiştir. Bunlarda akleden kimseler için dersler vardır."1308; "Gökleri ve yeri yaratan, yukarıdan indirdiği su ile size rızık olarak ürünler yetiştiren, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri, nehirleri, belli yörüngelerde yürüyen ay ve güneşi, gece ile gündüzü sizin buyruğunuza veren Allah'tır."1309 İnsana verilen şeyler, saymakla bitmez. "Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allah'ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zâlim ve çok nankördür."1310
Haklar, Görevleri; Nimetler de Sorumlulukları Doğurur
Evrenin tek yaratıcısı olan Allah, insanı sayılamayacak meziyet, nimet ve imkânlarla yaratmış, bu nimetleri ruh ile tamamlamıştır. Bu özellikler, onu diğer yaratıklardan üstün kılar ve tabii bu sayısız nimetler dolayısıyla insan, Allah karşısında sorumludur. İnsanın bu bilinci yakalaması, kaderinin dönüm noktası olacaktır. Kur'an, bu sorumluluğa işaret ederken şunları söylüyor: "Allah O'dur ki, sizi, yeryüzünün halifeleri yaptı. Ve derecelerle kiminizi kiminizin üstüne çıkardı. Bu, size verdiği şeyler de sizi imtihan etmek içindir. Muhakkak ki Rabbin, cezalandırması çabuk olandır. Ve gerçekten çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir."1311
1306] Fethullah Han, Kur'an ve Kâinat Âyetleri, İnkılab Y., s. 157
1307] 31/Lokman, 20
1308] 16/Nahl, 12
1309] 14/İbrahim, 32-33
1310] 14/İbrahim, 34
1311] 6/En'âm, 165
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'an, insana kendisini tanıtıyor. Ona Allah'a kulluk amacıyla yaratıldığını, mutluluğunun bu amaca ulaşmakla mümkün olabileceğini, amacına tek başına elindeki imkânlarla yetişmesinin mümkün olmadığını, Allah'a sığınmadan, O'nun yardımını almadan mutlu olamayacağını, mutlaka O'nun buyruklarına uyması gerektiğini anlatıyor. Ve yine anlatıyor ki, Allah onun nihâî amacına ulaşması ve böylece ebedî mutluluğa erişmesi için bazı kimseleri peygamber/elçi olarak görevlendirmiştir. Onlar özel olarak yetiştirilmiş kimselerdir. Kendilerini Allah adına eğitip terbiye edeceklerdir. Bunlara da uyulması gerekir; çünkü onlar, insanlığa öğretmen olarak gönderilmişlerdir. "Ey insanlar, siz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise zengin ve her hamde lâyıktır."1312
Herkesin Rabbini ve kendini tanıması, kul ve halife olmaya çalışması kolay değildir. Bunun şartları vardır. Bu şartların en önemlisi, insanın aczini, yetersizliğini içtenlikle kabul etmesidir. Bunu bir benzetmeyle anlatmak daha kolay olacaktır. Sağlıklı yaşamayı amaç edinen bir insan düşünelim. Bu insan ne zaman ve niçin doktora gider? Ya rahatsızlık hissettiği veya kendisinde bir rahatsızlığın olup olmadığını anlamak istediği zaman gider. Kendi rahatsızlığının farkına varmayan, varsa bile bu rahatsızlığı kendisinin daha iyi tedavi edebileceğine inanan insan niçin doktora gitsin? Gitmez. O halde yapılacak iş:
İnsanların sağlıklı yaşamayı amaç edinmelerini,
2- Bunun için bir doktora muhtaç olduklarının bilincine varmalarını sağlamak. Bu bilince ulaşmış olan kimse doktora ihtiyacını kabul etmekle birlikte, "hangi doktor?" diye de sorabilir. Aklı başında hiç kimse, kendisini tedavi edemeyecek doktora gitmez. O halde;
3- Bir kimsenin tedavi olacağı doktorun bilgi gücüne de inanması gerekir.
4- İnsanın kendisini tedavi edecek olan doktorun reçetesinin kendisine şifa sağlayacağına inanmasıdır. Her ne kadar doktora inansa bile, eline verilen reçetenin faydasız bir kâğıt parçası olduğuna karar veren bir kimse, o reçetede öngörülen ilaçları kullanmaz.
"İlim, ilim bilmektir; İlim, kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin; Ya nice okumaktır."
Rabbini bilen, ancak kendini bilebilir; kendini bilen de Rabbini. İnsanın kendi gerçeğini tam olarak tanıması, İslâm eğitiminin esasını teşkil eder. Kur'an'ı incelediğimiz zaman görürüz ki, kendi gerçeğini tanıma konusunda insanlar, genel olarak üç kısma ayrılmaktadır:
Kendilerini olduklarından yukarıda görenler. Kur'an'da bunlar, tâğut, müstekbir, mağrur insanlar olarak tanıtılır.
Kendilerini olduklarından daha aşağı görenler. Kur'an'a göre bunlar da müstaz'af, zelil insanlardır.
Kendi gerçeklerini olduğu gibi görenler. Bunların da Kur'an'da birçok isimleri vardır, ama genel ve yaygın isimleri mü'min ve müslimdir.1313
1312] 35/Fâtır, 15
1313] Yaşar Fersahoğlu, Kur'an'da Zihin Eğitimi, Marifet Y., s. 254-257
İNSAN - NÂS
- 341 -
İnsan Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İnsan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 65 Yerde): 4/Nisâ, 28; 10/Yûnus, 12; 11/Hûd, 9; 12/Yûsuf, 5; 14/İbrâhim, 34; 15/Hıcr, 26; 16/Nahl, 4; 17/İsrâ, 11, 11, 13, 53, 67, 83, 100; 18/Kehf, 54; 19/Meryem, 66, 67; 21/Enbiyâ, 37; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 12; 25/Furkan, 29; 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 14; 32/Secde, 7; 33/Ahzâb, 72; 36/Yâsin, 77; 39/Zümer, 8, 49; 41/Fussılet, 49, 51; 42/Şûrâ, 48, 48; 43/Zuhruf, 15; 46/Ahkaf, 10; 50/Kaf, 16; 53/Necm, 24, 29; 55/Rahmân, 3, 14; 59/Haşr, 16; 70/Meâric, 19; 75/Kıyâme, 3, 5, 10, 13, 14, 36; 76/İnsan, 1, 2; 79/Nâziât, 35; 80/Abese, 17, 24; 82/İnfitâr, 6; 84/İnşikak, 6; 86/Târık, 5; 89/Fecr, 15, 23; 90/Beled, 4; 95/Tîn, 4; 96/Alak, 2, 5, 6; 99/Zelzele, 3; 100/Âdiyât, 6; 103/Asr, 2.
B- İnsanlar Anlamındaki Nâs Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 240 Yerde): 2/Bakara, 8, 13, 21, 24, 44, 83, 94, 96, 102, 124, 125, 142, 143, 143, 150, 159, 161, 164, 165, 168, 185, 187, 188, 189, 199, 200, 204, 207, 213, 213, 219, 221, 224, 243, 243, 251, 259, 264, 273; 3/Âl-i İmrân, 4, 9, 14, 21, 41, 46, 68, 79, 87, 96, 97, 110, 112, 134, 138, 140, 173, 173, 187; 4/Nisâ, 1, 37, 38, 53, 54, 58, 77, 79, 105, 108, 114, 133, 142, 161, 165, 170, 174; 5/Mâide, 32, 32, 44, 49, 67, 82, 97, 110, 116; 6/En’âm, 91, 122, 144; 7/A’râf, 85, 116, 144, 158, 187; 8/Enfâl, 26, 47, 48; 9/Tevbe, 3, 34; 10/Yûnus, 2, 2, 11, 19, 21, 23, 24, 44, 44, 57, 60, 92, 99, 104, 108; 11/Hûd, 17, 85, 103, 118, 119; 12/Yûsuf, 21, 38, 38, 40, 46, 49, 68, 103; 13/Ra’d, 1, 6, 17, 31; 14/İbrâhim, 1, 25, 36, 37, 44, 52; 16/Nahl, 38, 44, 61, 69; 17/İsrâ, 60, 60, 89, 89, 94, 106; 18/Kehf, 54, 55; 19/Meryem, 10, 21; 20/Tâhâ, 59; 21/Enbiyâ, 1, 61; 22/Hacc, 1, 2, 3, 5, 8, 11, 18, 25, 27, 40, 49, 65, 73, 75, 78; 24/Nûr, 35; 25/Furkan, 37, 50; 26/Şuarâ, 39, 183; 27/Neml, 16, 82; 28/Kasas, 23, 43; 29/Ankebût, 2, 10, 10, 43, 67; 30/Rûm, 6, 8, 30, 30, 33, 36, 39, 41, 58; 31/Lokman, 6, 18, 20, 33; 32/Secde, 13; 33/Ahzâb, 37, 63; 34/Sebe’, 28, 28, 36; 35/Fâtır, 2, 3, 5, 15, 28, 45; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 27, 41; 40/Mü’min, 57, 57, 59, 61, 61; 42/Şûrâ, 42; 43/Zuhruf, 33; 44/Duhân, 11; 45/Câsiye, 20, 26; 46/Ahkaf, 6; 47/Muhammed, 3; 48/Fetih, 20; 49/Hucurât, 13; 54/Kamer, 20; 57/Hadîd, 24, 25, 25; 59/Haşr, 21; 62/Cum’a, 6; 66/Tahrîm, 6; 83/Mutaffifîn, 2, 6; 99/Zelzele, 6; 101/Karia, 4; 110/Nasr, 2; 114/Nâs, 1, 2, 3, 5, 6.
C- İnsanlar Anlamında İns Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde): 6/En’âm, 112, 128, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 27/Neml, 17; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 33, 39, 56, 74; 72/Cinn, 5, 6.
D- İnsanlardan Olan Anlamında insî ve cemîsi enâsî (Toplam 2 Yerde): 19/Meryem, 26, 25/Furkan, 49.
E- Bir Grup İnsan, İnsanlardan Oluşan Topluluk Anlamındaki Ünâs Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 60; 7/A’râf, 82, 160, 17/İsrâ, 71; 27/Neml, 56.
F- İnsan Konusundaki Âyetler
Âdem (a.s.)’ın Yaratılışı: Bakara, 30; Al-i İmran, 59; Nisa, 1; A’raf, 189; Mü’minun, 12; Furkan, 54; Secde, 7; Fâtır, 11; Saffat, 11; Sâd, 71-74; Mü’min, 67; Necm, 32; Rahman, 15; Nuh, 19.
Hz. Havva’nın Yaratılışı: Nisa, 1; A’raf, 189; Rum, 21; Zümer, 6.
İnsanın Yaratılışı: Bakara, 28, 30; Al-i İmran, 6; Nisa, 1; En’am, 2, 98; A’raf, 11, 189; Hıcr, 26, 28; Nahl, 4, 72; İsra, 99; Tâhâ, 55; Hacc, 5; Mü’minun, 12-14, 79; Furkan, 54; Rum, 19-20, 54; Lokman, 34; Secde, 7-9; Fâtır, 11; Yasin, 36, 77; Saffat, 11; Sâd, 71-74; Zümer, 6; Mü’min, 64, 67; Casiye, 4; Kaf, 16; Necm, 45, 46; Rahman, 3; Vakıa, 57-59; Nuh, 14, 19; Kıyame, 37-39; İnsan, 1-2; Mürselat, 20-22; Abese, 18-20; Tarık, 5-7; Tin, 1-5; Alak, 2.
İnsanın Üremesine Sebep Olan Meni: Nahl, 4; Kehf, 37; Hacc, 5; Mü’minun, 12-14; Secde, 8; Fatır, 11; Yasin, 77; Mü’min, 67; Necm, 46; Kıyame, 37; İnsan, 2; Mürselat, 20; Abese, 19; Tarık, 5-7.
İnsan Organları: Mü’minun, 78; Secde, 9; Mülk, 23; İnfitar, 7.
İnsanın, Bir Erkekle Bir Dişiden Yaratılması: Hucurat, 13; Kıyame, 39; Nebe’, 8.
İnsanı Yaratan Madde Değil; Allah’tır: Vakıa, 57-59; Teğabün, 2; Mürselat, 20-23.
İnsanın Kendisinde İbretler Vardır: Casiye, 4; Zariyat, 21; Tarık, 5-7.
Allah’ın Halifesi İnsan: Bakara, 30; En’am, 165; A’raf, 69, 74; Yunus, 14, 73; Neml, 62; Fatır, 39; Sâd, 26.
İnsanın Üstünlüğü: Bakara, 34; A’raf, 11, 172-173; Hıcr, 28-30; İsra, 61-62. 70; Tâhâ, 55; Teğabün, 3; Tin, 1-5.
İnsanın Allah’ın Emanetine Talip Olması: Ahzab, 72-73; Haşr, 21.
İnsanın Yeryüzüne Dağılması: Rum, 20; Mülk, 24.
İnsanların, Davranışlarına Göre Dereceleri Vardır: En’am, 132; Ahkaf, 19; İnsan, 1-2; Leyl, 4.
İnsan, İmtihan Edilen Varlıktır: Muhammed, 31; İnsan, 2.
İnsan, İbadet İçin Yaratılmıştır: Zariyat, 56-57; Cin, 16-17.
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsan Zorluklar İçinde Yaratılmıştır: Beled, 1-4.
İnsan Nankör Bir Varlıktır: Hud, 9-10; İsra, 67-69, 83; Hacc, 66; Rum, 33-36; Yasin, 77; Zümer, 49-50; Mü’min, 61; Fussılet, 49-51; Şura, 48; Teğabün, 2; Mearic, 19-21; Fecr, 15-16; Adiyat, 1-11.
Kendisinde Büyüklük Gören İnsan, Aslında Âcizdir: Maide, 30-31; Nahl, 4.
İnsan, Hırsına Düşkündür: Mearic, 19-21; Fecr, 16-20.
İnsan, Sabır ve Tahammül Bakımından Zayıftır: Nisa, 28; Fussılet, 49.
İnsanların Birçoğu Cehennemliktir: Maide, 49; A’raf, 179; Yusuf, 103-104.
Yerde ve Göklerdeki Her Şey, İnsan İçindir: Bakara, 29; Ra’d, 2; İbrahim, 32-34; Nahl, 5-14, 80-81; İsra, 70; Hacc, 36-37, 65; Ankebut, 61; Lokman, 29; Fatır, 13; Zümer, 5; Zuhruf, 13; Casiye, 12-13; Mülk, 15; Naziat, 30.
G- Ruh Konusundaki Âyetler
a- Ruh, Allah’ın Emrindedir: İsra, 85.
b- Ruh Bilgisi İnsanlara Az Verilmiştir: İsra, 85.
c- Ruhlar Aleminde “Elestü bi Rabbiküm” Hitabı: A’raf, 172; Hadid, 8.
H- Irk, Soy-Sop ve Dil Konusundaki Âyetler
a- Renklerin Başka Başka Oluşu: Rum, 22; Fatır, 27-28.
b- İnsanların Soy ve Kabilelere Ayrılması: Furkan, 54; Hucurat, 13.
c- Irk Üstünlüğü Yoktur: Hucurat, 13.
Soy-Sopla Öğünmek: Tekâsür: 1-7.
e- Soysuzların Kötülenmesi: Kalem, 13.
f- Dillerin Başka Başka Oluşu: Rum, 22.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 299, c. 8, s. 5936-5938
2. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 159-164
3. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambarlar Y. s. 240-244
4. İnsan, İki Hayat, İki Saâdet, Râgıb el-İsfahani, Pınar Y.
5. Kur'an'da İnsan, Beheşti-Mutahhari, Objektif Y.
6. İnsan Gerçeği, Murteza Mutahhari, Fıtrat Y.
7. Kur’an’da İnsan, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.
8. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
9. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y.
10. Kur’an’da Kişilik Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y.
11. İnsan ve Ötesi, S. Ahmet Arvasi, Işık Y.
12. Kendini Arayan İnsan, S. Ahmet Arvasi, Akçağ Y.
13. İnsan ve Hayat, Halûk Nurbaki, Yeni Asya Y.
14. İnsan Bilinmezi, Halûk Nurbaki, Hilal Y.
15. Ruh İnsan Cin, Ahmet Hulusi, Abdullah Işıklar Kitabevi
16. İnsan Denen Meçhul, Alexis Carrel, Yağmur Y.
17. İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati, İşaret Y.
18. İnsan ve Vazifesi, İsmail Çetin, Dilâra Y.
19. İnsan ve Kader, Murteza Mutahhari, Akademi Y.
20. Kur'an Işığında İnsanoğlunun Serüveni, Muhammed Han Kayani, el-Ummah Neşriyat
21. Kur'an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
22. İnsan Vücudu, Heyet, Yeni Asya Y.
23. Hücreden İnsana, Alpaslan Özyazıcı, Yeni Asya Y.
24. Hücreden Allah'a, Faruk Yılmaz, Furkan Y.
25. Atomdan Hücreye, Münip Yeğin, Yeni Asya Y.
26. Beynimiz ve Sinirlerimiz, Ayhan Songar, Yeni Asya Y.
27. Kan ve Dolaşım, Nevzat Emiroğlu, Yeni Asya Y.
28. İslâm ve Modern İnsanın Çıkmazı, Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan Y.
İNSAN - NÂS
- 343 -
29. İnsan, Kâinat ve Ötesi, A. C. Morrison'dan Bekir Topaloğlu, Dergâh Y.
30. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El Behiy, Yöneliş Y. s. 155-163
31. Yaratılış Olayı, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 23-65, 75-143.
32. Kur’ân-ı Kerim'de Yaratma Kavramı, Veli Ulutürk, İnsan Y. s. 131-148
33. Kur’ân-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 70-82
34. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 245-265
35. Kur’an ve Kainat Âyetleri, Fethullah Han, İnkılab Y. s. 85-204
36. İslâm Düşüncesinde Sanat, Muhammed Kutub, Fikir Y.
37. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H. H. Korkmaz, Türdav Y.
38. Nisâdan İnsana, Kadir Canatan, Çıra Y.
39. Küreselleşme Sürecinde Kimlik ve Farklılaşma, Cevat Özyurt, Açılım Kitap/Pınar Y.
40. Modern Toplumun Çözümlenmesi, Cevat Özyurt, Açılım Kitap/Pınar Y.
İNZÂR
- 345 -
Kavram no 97
Görevlerimiz 18
Bk. Emr-i Bil’ma’ruf; Güzel Söz; Katılık- Yumuşaklık; Sanat
İNZÂR
• İnzâr; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da İnzâr Kavramı
• Mü'minlerin Uyarılması
• Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler
• Çağdaş Davetçi/Uyarıcının, İnzarın Fayda Edip Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti
• Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır
• Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan Toplumlar Helâk Edilmezler
• Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur
"Gerçekten kâfir olanları (küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseleri) inzâr etsen de etmesen de (azap ile uyarıp korkutsan da korkutmasan da) müsâvidir. Çünkü onlar iman etmezler." 1314
İnzâr; Anlam ve Mâhiyeti
İnzâr; adakta bulunma anlamına gelen "ne-ze-ra" kökünden türemiş bir kavramdır. "İnzar"ın kelime anlamı, bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber verip sakındırmak, uyarmak, tenbih, ikaz, ihtar, dikkatini çekmek, korku verip uyanık kılmak demektir. İnzar, korkulu bir şeyden sakındırmak için uyarmak, yani, "ileride şu fenalık var, sakın!" diye doğru yolu göstermektir. Sevinç haberi vererek müjdelemek demek olan "tebşir" in zıddıdır. İnzar kelimesinin "korkutmak"la ilgisi varsa da, Türkçe'de bir kelime ile ifade etmek gerektiğinde "uyarı" diye tercüme edilmesinin daha uygun olduğunu görüyoruz.
İnzar işini yapan, yani bir tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran kimse ya da nesneye "nezîr" veya "münzir" denir. Nitekim, kabile çatışmalarının yoğun olduğu câhiliyye döneminde, baskına gelen düşmanları görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye "nezîr" denmiştir. Avı uyardığı için, yayın tınlama sesine ve ölümün uzak olmadığını hatırlatan uyarıyı yaptığı için, ağarmış olan saça da "nezîr" tabiri kullanılmıştır.
Kur'an'da İnzâr Kavramı
Kur'ânî bir kavram olarak "inzâr" , Cenâb-ı Allah'ın, peygamberleri aracılığıyla kullarını uyarması, onları kötü akibetten sakındırmasıdır. "İnzâr" görevini ifa etmeleri sebebiyle peygamberlere de "nezîr" ve "münzir" denir. Âlemlerin Rabbi olması hasebiyle kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl hitab edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah Teâlâ, insanlık tarihi boyunca, hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri "inzâr" etmeleri için, zaman zaman
1314] 2/Bakara, 6
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"nezîr"ler göndermiş ve bunların uyarılarına kulak asmayanları, kendilerinden sonrakilere ibret olacak şekilde cezalandırmıştır. "Âd kavminin kardeşini an ki, o, Ahkaf'da kavmini uyarmıştı. Kendinden önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan kavmine; 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben, sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum' demişti."1315 Kur'an'da çoğunlukla inzar kelimesi ile ifade edilen uyarı, bazen cehennem azabı ve bazen de eski kavimlerin başlarına gelen helâk hatırlatılarak yapılır. "Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine; ülkelerde benzeri yaratılmamış olan İrem'e; vadilerde kayaları yontan Semûd'a; kazıklar sahibi Fir'avn'a! Ki, hepsi ülkelerinde azgınlık ederek fesadı yaymışlardı. Bunun için Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı."1316
Kur'ân-ı Kerim'de inzâr kelimesi, türevleriyle birlikte 130 yerde geçer.
İnzar/uyarma görevi, yalnız Allah'ın ülûhiyetine inanan bir eylemin toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzar (uyarma), hayatî önemi olan bir haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır. Kavramda, gizlilik yerine açıklık ana dir. Dolayısıyla muhataplar sınırlı değildir; uyarı görevinin iletilmesi tüm insanlara yöneliktir. Uyarıda önemli olan tevhiddir, Allah'ın ülûhiyetidir. "(İnsanları) uyarın ki, Ben'den başka ilâh yoktur."1317 "Bu, insanlar için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki 'O, tek bir ilahtır ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar."1318 "Bu Kur'an bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi."1319 "İnsanları, onlara azabın geldiği gün ile uyar."1320
Rasûlullah (s.a.s.)'in İslâm'ı tebliğ için risalet görevine ilk defa "inzar"la başlamış olduğunu da Kur'an'dan öğreniyoruz: "Ey örtüye bürünen! Kalk, inzâr et."1321 Bu emirden sonra, Peygamberimiz (s.a.s.) "inzar" görevine başlamış ve "Sen ilk olarak en yakın hısımlarını/akrabalarını inzâr et"1322 emri uyarınca, önce yakın hısımlarını uyarmıştır. Rivâyete göre "En yakın hısımlarını uyar" âyeti nâzil olunca, Hz. Peygamber, Safâ tepesine çıkıp çevresindeki insanları çağırmıştı. Halkın toplandığını gören Allah elçisi; "Ey Abdülmuttalib oğulları! Ey Fihr oğulları! Ey Lüeyy oğulları! 'Şu dağın arkasında size saldırmak isteyen bir süvari birliği var' desem, beni tasdik eder misiniz?" diye sorar. Onlar da "evet" derler. Bunun üzerine; "Ben sizi önünüzdeki azapla uyaran bir nezîrim." der. Ebû Leheb: "Bundan böyle hüsranda olasın!" diye beddua eder.1323
Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.), hayatının sonuna kadar inzar görevini eksiksiz bir şekilde yapmıştır. Bir yandan müşrikleri hak yola dâvet ederek inanmayanları âhiret azabıyla inzar etmiş, diğer yandan kendisine inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu tür inzarlar, Kur'an'da büyük bir yer tutar:
"Ey ehl-i kitab! Peygamberlerin arası kesildiğinde, size açıklayıp duran elçimiz gelmiştir. Tâ ki; 'bize ne müjdeci, ne de uyarıcı gelmedi', demeyesiniz. İşte size hem müjdeci hem
1315] 46/Ahkaf, 21
1316] 89/Fecr, 6-14
1317] 16/Nahl, 2
1318] 14/İbrahim, 52
1319] 6/En'âm, 19
1320] 14/İbrahim, 44
1321] 74/Müddessir, 1-2
1322] 26/Şuarâ, 214
1323] Buhâri, Tefsir Sure 111/1-2
İNZÂR
- 347 -
de uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye kaadirdir."1324
"Eğer yüz çevirirlerse de ki; 'İşte sizi Âd ve Semûd'u çarpan yıldırım gibi bir azapla inzar ettim."1325
"Sizi, yakın gelecekteki azapla uyardık. O gün kişi, elleriyle sunduğuna bakar. Kâfir de; 'keşke toprak olsaydım' der."1326
Tüm bunlara rağmen, inkârcılar ve inanmak istemeyenler yine de inanmaz, karanlığı aydınlığa tercih ederler. "Kâfirleri inzâr etsen de etmesen de birdir, inanmazlar."1327 "Göklerde ve yerde bulunanlara bir bakın!' de. Ama inanmayacak bir millete âyetler ve inzarlar fayda vermez."1328 "Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Sen, ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmeden Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele."1329
Mü'minlerin Uyarılması
"Sen, ancak görmeden Rab'lerinden korkanları ve namaz kılanları uyarırsın."1330
"Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmeden Rahmân'dan korkan kimseleri uyarabilirsin. İşte böylesini mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele." 1331
"Kulları içinden ancak bilginler, Allah'tan korkar."1332
"Sen ancak, huşu sahibi, Allah'tan korkanları uyarırsın."1333
Kur'ân-ı Kerim, huşû sahibi, Allah'tan korkan kimseler için bir öğüttür. 1334
Allah'a iman edenler, kâfirlerin uyarılmasından farklı inzar ediliyor: "Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur'an'la uyar. Ondan başka ne bir dost ne de bir şefaatçileri vardır. Umulur ki sakınırlar." 1335
"Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında iri gövdeli, sert tabiatlı, Allah'ın kendilerine emrettiği şeylere karşı gelmeyen ve emredileni yapan melekler vardır." 1336
"Bir de öyle bir fitneden sakınınız ki, içinizden yalnızca zulmedenlere isabet etmez. Biliniz ki, Allah'ın azabı şiddetlidir." 1337
"Öyle bir günden sakınınız ki, o günde kimse, kimse için bir şey ödeyemez, şefaati kabul edilmez, fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez." 1338
1324] 5/Mâide, 19
1325] 41/Fussılet, 13
1326] 78/Nebe', 40
1327] 2/Bakara, 6
1328] 10/Yûnus, 101
1329] 36/Yâsin, 10-11
1330] 35/Fâtır, 18
1331] 36/Yâsin, 11
1332] 35/Fâtır, 28
1333] 79/Nâziât, 45
1334] 20/Tâhâ, 3
1335] 6/En'âm, 51
1336] 66/Tahrim, 6
1337] 8/Enfâl, 25
1338] 2/Bakara, 48
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gerçekten iman edenler için, ayrıca herhangi bir dünyevî cezaya gerek kalmaksızın, her türlü kötülüğe karşı caydırıcı olarak bu "inzar"/uyarılar yeterlidir.
"Hiç şüphesiz kâfirleri ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın; onlara göre birdir. Onlar iman etmezler."1339 Bu âyette geçen inzarın kalpleri mühürlü kâfirlerin inzar edilmesinin faydasızlığı o kâfirler içindir. Âyette "Senin korkutmanla korkutmaman birdir" denmiyor. Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata, senin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde değil; o âyetlere gözlerini yumanlardadır. Güneşli havada gözlerini yumarak giderken kanala veya çukura düşen kişi kabahati güneşe bulamaz. Gözlerini kapayan kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır, farketmez. Sen, insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşerlerse çıkamayacaklarını onlara söyle, o yoldan onları çevirmeye çalış, cennete giden yola gitsinler. Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde iffet, insanlarda merhamet, mahkemelerde adâlet, toplumda huzur kalmaz.
Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa bu onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah'ın onların akıllarını, kulaklarını, gözlerini kapatmasındandır. Allah, Yâsin sûresinin 10. âyetinde bu âyetin bir kısmını tekrarladıktan sonra 11. âyette Kur'an'a uyan Rahmân'a iman eden kişilerin uyarıya kulak vereceklerini haber verir.
Günümüzde "ben Allah'tan korkmam, Allah varsa beni çarpsın" diyen kâfirler, ormanlar kralı aslan'ın yelesine konup sonra da "hani aslan, neredeyse karşıma çıksın, ben aslandan korkmam" diyen sinek gibidirler. Aslandan korkmak için ceylan olmak lâzım. Aslan hakkında bilgisi olmayan ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan elektrik cereyanına elini uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez, cehâletine işaret eder. "Allah'tan ancak âlim kulları korkar."1340
Uyarıların, sert ve katı olması gerekmez. Bilakis yumuşak uyarılar ve tavırlar, daha etkili ve güçlü olabilir. Cenab-ı Hak, "Fir'avn'a gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar."1341 buyurarak, dikkatimizi bu noktaya çekmektedir. Korkulacak tek varlık ise, ancak Allah'tır. Mü'minler, uyarı görevlerini yerine getirirlerken, kendilerini kınayacak kişilerden korkmayacaklardır.1342 "Onlar ki, Allah'ın gönderdiği emirleri tebliğ ederler/duyururlar; Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter."1343 Uyarı, öncelikle akrabaya,1344 sonra yakın çevreden yayılarak bütün insanlara olacaktır.1345
Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler
Âyette geçen kâfirlerden maksat, küfrün kalplerinde kök saldığı için iman yeteneğini yitirecek noktaya gelmiş inatçı inkârcılardır; yoksa genel kapsamıyla herhangi bir küfür içinde olan tüm kâfirler değildir. İnanmak istemeyen, tüm alıcılarını kapatanlar, hidâyet için gerekli yolları ve arayışları terkedenleri uyarıp uyarmamak, onlar için aynıdır, farketmez. Yoksa, âyette, bütün kâfirler için uyarı
1339] 2/Bakara, 6
1340] 35/Fâtır, 28; Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 90-91
1341] 20/Tâhâ, 44
1342] Bk. 5/Mâide, 54
1343] 33/Ahzâb, 39
1344] 26/Şuarâ, 214
1345] 14/İbrahim, 44; 10/Yûnus, 2
İNZÂR
- 349 -
fayda vermez denilmiyor. Kâfirlerden, İslâm dâvetini başından beri karşısına alan, kalplerini hakka, düşünmeye, yani İslâm’a kapatanlar; reddetmek bile olsa, bilinçli olarak reddetmeye yanaşmayanlar kimselerdir. Bunlar, tutumunda ısrar eden, inatçı bir tavır takınanlardır. Ne kendisinin, ne de başkasının takınılan tavrın doğruluğu veya yanlışlığı konusunda herhangi bir düşünce deneyimine veya pratik bir diyaloga girmesine müsaade etmeyen kesimdir. Hemen bundan sonra gelen âyette açıklandığı üzere, kendi tavır ve davranışları yüzünden kalpleri mühürlenen, gözlerinde perde olan insanlardır. İşte teşvik ve ikazın, korkutmanın fayda vermediği grup budur. Bunlar, Allah’ın âyetlerini dinlemeye, çağrıldıkları şeyi düşünmeye hazır değillerdir. Basiretlerini kullanmaya, Allah’ın yüceliğini takdir etmelerini isteyen etrafını kuşatmış koca kâinat kitabının âyetlerini okumaya, evreni ibretle incelemeye hazır değillerdir.
Biz, peygamber’in bu grubun hidâyete gelmesi için birçok defa, değişik vasıtalar ve yöntemler kullanarak insanüstü bir gayretle çabaladığını, karşılaştığı nankörlük, inkâr, psikolojik ve manevî komplekslere rağmen bu çabasından geri durmadığını biliyoruz. Peygamber, İslâm’ın ana ilkelerinden hareketle dâvet eylemini gerçekleştiriyor, bu yolda her çeşit meşrû vasıtaya başvuruyordu. Hz. Peygamber, bütün insanların, bu arada yukarıda özellikleri belirtilen inatçı inkârcıların da imana gelmesi ve hidâyete tabi olmasını hırsla istiyordu. Allah, rasûlünü teskin etmek için, onun tebliğ görevini yaptıktan sonra, hidâyetin peygamberin elinde olmadığını hatırlatarak neticenin olumsuz olduğuna üzülmemesi gerektiğini bildirmek için bu âyetleri indiriyordu. İbn Kesir, bu âyetin bunun üzerine indiğini Abdullah İbn Abbas'tan rivâyet eder.1346 ‘Öyleyse Ey Peygamber, sen kendini mahvedecek şekilde onların uğrunda hebâ etme. Kendilerine hakkı tebliğ et; yüz çevirirlerse onlar için üzülme. Yüz çevirmeleri seni mahvetmesin, ümitsizliğe de düşürmesin. Senin için ancak tebliğ vardır. Hesap bize âittir. Ve sen ancak bir uyarıcısın’ anlamında söyleniyordu: “O kâfirleri uyarsan da uyarmasan da (azap ile) onları korkutsan da korkutmasan da müsavidir; çünkü onlar iman etmezler.”1347
Peygamberimiz, risâlet görevini yapmak için, kalkması ve uyarması/korkutması1348 gerekiyordu. Uyarıya, yakınlarından, yakın akrabalarından başlaması1349 gerekiyordu. “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.”1350 emrini tüm içtenliği ve tüm kapsamıyla yerine getiriyordu. ama Peygamber’in tüm insanları ateşten kurtarmak için, kendini harap edecek şekilde çabası, dünyevî açıdan somut bir sonuç getirmemiş, başarılı netice sağlamamıştır. Çünkü karşısındaki toplum, tavır ve tutumlarıyla, kalp ve duyularıyla düşünmeye ve inanmaya karşı kendilerini kilitliyor; kendilerini büyüklük taslama çıkmazına atıyorlardı. Bu yüzden, uyarının kendilerine fayda etmeyeceğini bildiren âyetler, peygamber’in onlara karşı konumunu belirliyordu. Artık Peygamber, sonuçsuz kalacağını kesin bildiği bir çağrıyla zamanını harcamamalı, bu alandaki enerji ve çabasını başka bir tarafa aktarmalıdır. Davasını, gönlünü bu mesaja kapatmayan başka insanlara yönelmelidir. Kalplerini imana
1346] İbn Kesir, Çağrı Y. 2/180
1347] 2/Bakara, 6
1348] 74/Müddessir, 2
1349] 26/Şuarâ, 214
1350] 5/Mâide, 67
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açan, gözlerini sırât-ı müstakime diken ve faydalı sözlere kulak veren başka topluluklara çağrıda bulunmalıdır.
Çağdaş Dâvetçinin/Uyarıcının, İnzarın Fayda Edip
Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti
Bugünkü insanın, dünkü insandan farkı olmadığı gibi, çağdaş küfrün durumu ve sapıklığı da, dünkü küfrün durumuyla aynıdır. Küfrün genel karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir. Buna göre müslümanın, içinde yaşadığı toplumları bilinçli bir şekilde incelemesi gerekir. Orada yaşayan insan tiplerinden hangisine girdiklerini belirlemesi gerekmektedir. Ortam ve tebliğ tavrını vahyin ışığı altında belirleyerek, Peygamber dönemindeki muhataplarla kendi muhataplarını kıyaslayarak durum tesbiti yapmalıdır. Bu tesbitten sonra artık o insanlara karşı Kur’anî bir tavır koymalıdır. Eğer, karşı karşıya bulunduğu topluluklar, düşünce ve eylem olarak inatçı bir tutum takınıyor, akletmek ve görmek istemiyorlarsa onlarla diyaloga geçmek, boşuna harcanan bir enerji olabilir. Petrol çıkmayacağı belli olan yere sondaj zahmet ve israfına defalarca girmemeli; petrol çıkma ihtimali yüksek olan yerlere sondaj salmalı, çıkan petrolleri rafine ederek arındırma görevini ihmal etmemelidir.
Tabii, insanların dâvete duyarsız olup olmadıklarını, kalp ve diğer alıcılarını kapatıp kapatmadıklarını tespit etmek için; yeterli, verimli, kapsamlı bir şekilde, usul ve metodlara riâyet edilerek gerçek dinin gerçek şekilde tebliğinin ulaştırılmasının şart olduğu unutulmamalıdır. Yani, doğru bir şekilde uyarı yapılmadan muhatapları damgalandırmak yanlış olur; bunun bilincinde ve bu aşamalardan sonra muhatapları tasnif etme gereğini dâvetçi müslüman aklından çıkarmamalıdır. Eğer muhatap kitle, düşünce yoluyla akide meselelerine, hatta hayatla ilgili konulara yatkın değillerse, akıllarını kullanmak istemiyorlarsa, doğrudan bir diyaloga hazır değillerse, müslüman, onlarla iman arasındaki engeli, var olan psikolojik duvarı yıkmak için başka yollar aramalıdır. Ondan sonra, insan ve düşünce önündeki, iman ve müslümanca anlayış ve hayat önündeki engelleri yok ettikten sonra onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi denemelidir.
Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ yapmamıza engel değildir. Âyette "kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir" denilir; "senin için birdir" denilmez. Yani, hem peygamber, hem peygamberin vârisi olan tebliğciler, kâfirlere uyarı görevini yapmak zorundadır; kâfirleri uyarıp uyarmamaları kendileri açısından aynı değildir. Zâten biz, onların kalplerinin mühürlü olup olmadığını da bilemeyiz. Fir'avn'a, Ebû Cehil'e bile hem de defalarca tebliğ edilmesi peygamberlerin görevleri arasındaydı. Tabii ki, onlar kadar küfürde azgın bile olsalar, günümüzdeki keferelere de İslâm tebliğ edilmelidir. Fakat, bu tebliğler insanların hidâyetine sebep olmayabilir. Bu sonuca üzülmememiz, yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmamamız gerekir. Çünkü bunlar hakkı ve kurtuluşu istemeyen gruptan olabilir.
Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır
Yaptıkları hangi davranışın gelecekte kendileri için fayda, hangisinin zarar getireceği, toplumlar tarafından kesin bir şekilde bilinemez. Toplumun nelere muhtaç olduğu, ihtiyaçlarının hayvanlara ilham edildiği gibi edilseydi, o zaman
İNZÂR
- 351 -
insan türü olmazdı. Ya arı ve karınca gibi bir başka hayvan türü veya melekler gibi olurlardı. Oysa insanlar imtihan olunmaktadır ve Allah, dikkat edeceği şeyleri onlara bildirmektedir. “Kısa ve doğru yolu Allah gösterir.”1351 “Bize yollarımızı göstermişken neden Allah'a dayanmayalım?”1352 “Biz ona yolu gösterdik.”1353
Toplumların, tercih ve seçimlerinde dikkat edecekleri fayda ve zararın ölçüsü, ilahî yasalardır. Bu yasalara bakarak; hangi şeylerin kendileri için iyi, hangilerinin kötü olduğunu öğrenip hareket edeceklerdir. Bu nedenle Allah, her topluma yasalarını açıklayan elçiler göndermiştir. “Her toplumun bir yol göstericisi vardır.”1354; “Her toplum içinde mutlaka bir uyarıcı geçmiştir.”1355; “Andolsun biz her toplum içinde Allah'a kulluk edin, tâğuta kulluktan kaçının diye bir peygamber gönderdik.”1356; “Andolsun senden önce, evvelki (toplum)ların kolları içine de elçiler gönderdik”1357 Bu elçiler, Allah’ın yasalarına uyulmasını isteyerek emredilen davranışlardaki güzellikleri ve yasaklanan çirkinlikleri açıklarlar. Yaptıkları davranışların sonunda nasıl bir karşılık göreceklerini toplumlarına bildirirler.
Eğer, elçiler gönderilmeseydi helâk edilenler Allah'a: “Bize önce bir elçi gönderseydin inanırdık, senin âyetlerine uyardık. Neden bizi hiç uyarmadan cezalandırdın?” deyebilirlerdi. İşte, kimsenin Allah'a karşı bahanesi kalmasın diye Allah elçiler göndermiştir. “Kendi elleriyle yaptıkları (günahları) yüzünden başlarına bir felaket geldiği zaman: ‘Ey Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de âyetlerine uyup mü’minlerden olsaydık’, diyecek olmasalardı (seni göndermezdik. Bu bahanelerine fırsat vermemek için seni gönderdik).”1358; “Bunları müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak (gönderdik) ki, elçiler geldikten sonra insanların Allah'a karşı bahaneleri kalmasın.”1359; “Ey kitap ehli, elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada size elçimiz geldi, size gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamette:) ‘bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi.” 1360
Nitekim, Allah'a ortak koşanlar böyle söylediklerinde Allah, elçiler gönderdiğini belirterek, bu iddialarını reddetmiştir: “Şirk koşanlar: ‘Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka bir şeye tapmazdık ve O’nsuz hiçbir şeyi haram kılmazdık’ dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Elçilere düşen, yalnız açıkça tebliğ etmek değil midir? Andolsun Biz, her toplum içinde, Allah'a kulluk edin, tâğut(a kulluk etmek)ten kaçının diye bir elçi gönderdik.” 1361
Kur’an yirmi beş elçiden bahseder: Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrahim, Lût, İshak, İsmail, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Mûsâ, Hârun, Yunus, Dâvud, Süleyman, İlyas, Elyasa, Yahya, Zekeriyyâ, Zülkifl, İsa ve Muhammed (s.a.s.). Bütün elçiler bunlardan ibâret değildir. “Andolsun Biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan
1351] 16/Nahl, 9
1352] 14/İbrahim, 12
1353] 76/İnsan, 3
1354] 13/Ra’d, 7
1355] 35/Fâtır, 24
1356] 16/Nahl, 36
1357] 15/Hıcr, 10
1358] 28/Kasas, 47; 20/Tâhâ, 134
1359] 4/Nisâ, 165
1360] 5/Mâide, 19
1361] 16/Nahl, 35-36
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık.”1362 âyeti, Kur’an’da adı zikredilmeyen elçilerin de olduğunu söyler.
En son gönderilen elçi, Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an bize ondan sonra elçi gönderilmeyeceğini söyler: “Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.”1363 İslâm’dan sonra etkili ve kapsamlı bir dinî hareketin olmaması bu sözü kuvvetlendirir. Öte yandan yeni bir elçiye gerek de yoktur. Kur’an’a baktığımızda bir peygamberin dört şey için gönderildiği görülür:
Daha önce kendilerine herhangi bir peygamberin gönderilmediği topluma gönderilir.
Bir önceki elçinin talimatı unutulmuş, tahrif edilmiş, gösterdiği yolun takip edilmesi mümkün değilse yeni elçi gönderilir.
Önceki elçilerin vaaz, telkin ve talimatı eksik kaldığı, toplumları yeteri kadar hidâyet bulamadığından, dinin tamamlanması için yeni elçi gönderilir.
Bir elçiye yardımcı olmak için, yeni elçi gönderilir.
Bu durumlar gözden geçirildiğinde, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra, yeni bir peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığı görülür. Zira o, yeryüzündeki bütün toplumlara gönderilmiştir. Getirdiği mesaj (Kur’an) korunmuştur. Getirdiği mesajda tamamlanacak herhangi bir şey yoktur. Yardımcıya da ihtiyacı yoktur. Olsaydı, yaşadığı zamanda gönderilirdi. 1364
Diğer taraftan, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olması ve Kur’an’ın en son vahiy olması, müslüman olduğunu ileri sürenlere, açıkça çok ciddi bir sorumluluk yüklemektedir. Mesajın, onu duymayanlara iletilmesi, peygamberden sonra müslümanların görevidir.
Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan Toplumlar Helâk Edilmezler
Evren, harika güzelliği ve âhengi ile bir yaratıcıya işaret ederek, insanların fıtratlarında mevcut olan yaratıcıyı kabul etme duygusunu harekete geçirir. İnsanların akılları da iyilik ve kötülük arasında bir ayırım yapabilir. Ancak, bunlar (fıtrat ve akıl), çeşitli nedenlerle fonksiyonlarını yerine getirmeyebilirler. Evrene serpiştirilmiş âyetlere (iman delillerine) dikkat edilmeyebilir. İnsanların sağlam fıtratları, saptırıcı faktörlere maruz kalabilir. Cinlerden ve insanlardan olan şeytanlar, insanların bünyelerinde yer alan zaaf noktalarına dayanarak, onları saptırır. Akıl, insanı, arzu ve isteklerin, zaafların ve şehevî ihtirasların baskısı altında bırakabilir.
İnsanların fıtratlarının ve akıllarının evrende yer alan âyetleri, yani hidâyet delillerini ve iman belirtilerini araştırıp hayatlarını dayandıracakları bir sistemi belirlemesi, sonuçta hak ve doğruluk üzere bulunmayı gerçekleştirmesi mümkün görülmediğinden, sorumlu kabul edilmesi ona yapılmış bir haksızlık olarak değerlendirilebilir. Fıtratlar ve akıllar sapabildiğinden, onlara fonksiyonlarını hatırlatan bir uyarıcı gerekir. Uyarıcı olmadan fıtratların ve akılların insanları
1362] 40/Mü’min, 78
1363] 33/Ahzab, 40
1364] Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, İnsan Y., c. 4, s. 480-481
İNZÂR
- 353 -
doğruya götürememesi nedeniyle, onları cezalandırmanın zulüm olduğu söylenebilir.
Allah insanların fıtratlarını dıştan gelen sis tabakasının etkisinden, yozlaşmadan, sapıklıktan kurtarmak, aklını arzu ve isteklerin, zaafların ve şehevî ihtirasların baskısından kurtarmak amacıyla onlara peygamber göndermeden, âyetlerini açıklamadan sorumlu tutmayı dilememiştir.1365 “Biz hiçbir kenti helâk etmedik ki, onun uyarıcıları olmasın (helak etmeden önce mutlaka uyarıcı gönderdik.)(Uyarıcılar) uyarırlardı. Biz zulmedici değildik.”1366; “Bu böyledir. Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helak edici değildir.”1367; “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.” 1368
Âyetlerden Allah’ın elçi göndermediği birtakım toplumlar bulunabileceği anlaşılmamalıdır. Aksine, âyetler şunu vurgulamaktadır: Eğer Allah elçi gönderip uyarmadan kentleri helâk etseydi, o kentlerin halkına zulmettiği değerlendirmesi yapılabilirdi. Allah ise zulümden münezzehtir. Bundan dolayı elçiler gönderir, insanları uyarır, onlara hak yola gelmeleri için fırsat verir, süre tanır, yola gelip gelmeyeceklerine bakar. Bütün bunlara rağmen yola gelmezlerse, o zaman cezayı hak ederler. “Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ dediler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.”1369 Âyet, insan ve cin topluluklarına elçi gönderildiği vurguluyor. Aksi takdirde insanların cezalandırılması âdil kabul edilmeyebilir. Çünkü bu durumda insanlar, doğru yola uymalarını gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı, bu nedenle de cezalandırılmamaları gerektiği özrünü (veya bahanesini) ileri sürebilirler. “Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir âyet (mûcize) getirmeli değil mi?’ Onlara önceki kitaplarda bulunan delil gelmedi mi? Şâyet onları ondan önce bir azap ile helâk etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, böyle alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine uysaydık’ derlerdi.” 1370
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, kendilerinin ve atalarının uyarılmadığı bir topluma gönderilmiştir. “Babaları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik).”1371 Ancak, Peygamberimiz’in uyarısı, bütün insanlığı da içine alır. O’ndan sonra uyarıcı gelmeyeceği için, bütün toplumlar O’nun mesajını kendilerine hidâyet kaynağı kabul edip, rehber edinmelidirler. Şu da bir gerçek ki, O’nun mesajının bütün insanlara eksiksiz bir şekilde açıklanması, O’ndan sonraki müslümanların görevidir. Bu yapılmadan, O’nun dâvetini hiç işitmemiş, işitse bile, kasıtlı bir tarzda saptırılmış olarak işiten toplumların helâk olmalarını beklemek, sünnetullahın anlaşılmaması demektir. Zira toplumların helâki ile ilgili sünnetullahın hükmü çerçevesine, dâvetle karşılaşan ve uyarılan toplumlar girer: “Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir.” 1372
1365] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 3, s. 675
1366] 26/Şuarâ, 208-209
1367] 6/En’âm, 131
1368] 17/İsrâ, 15
1369] 6/En’âm, 130
1370] 20/Tâhâ, 133, 134
1371] 36/Yâsin, 6
1372] 6/En’âm, 131; Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Toplumlar, 47
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur
Toplumların inanıp inanmamasında, başlarında bulunan liderlerinin büyük etkisi vardır. Toplumda yüksek makam sahibi insanlar lider olurlar ve insanların çoğu; iyi de olsa, kötü de olsa bu liderlere uyarlar. Bu nedenle onların kötü amelleri kendileriyle sınırlı kalmaz, bilakis bir topluluğun bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileriyle sınırlı kalmaz ve birçok insanın da kurtuluşuna vesile olur. İşte bu nedenle, yani hem kendi günahları, hem de başkalarını doğru yoldan saptırmaları yüzünden cezalandırılırlar. İyi amel işlediklerinde de, sadece kendi işledikleri iyi amelleri nedeniyle değil; iyiye yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükâfatlandırılırlar.1373
“Rabbimiz bunlar bizi saptırdılar. Bunlara bir kat daha ateşten azap ver!”1374; “Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse, onun ateşteki azabını bir kat daha artır!’ dediler.”1375; “Ey peygamber kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa, onun azabı iki kat yapılır. Bu Allah'a göre kolaydır. Fakat sizden kim Allah ve elçisine itaate devam eder ve iyi işler yaparsa, ona da ödülünü iki kat veririz ve onun için bol bir rızık hazırlarız. Ey peygamber kadınları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz.”1376 Çünkü peygamber hanımları, diğer kadınlara örnektir. Onların ufak hatası, başkalarının tamamen yolu şaşırmalarına neden olur.
Kur’an, kıyamet günü olacakları tasvir ederken, toplumları saptıran liderler ve onlara uyanlar arasında geçen tartışmaları da anlatır: “Kıyamet koptuğu günde ‘Firavun ve ailesini azabın en çetinine sokun!’ (denilir). Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, müstaz’aflar (zayıf bırakılanlar, ezilenler), müstekbirlere (büyüklük taslayanlara, sömürenlere) dediler ki: ‘Biz size uymuştuk. Şimdi siz şu ateşin ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?”1377; “Zayıf düşürülenler, büyüklük taslayanları: ‘Siz olmasaydınız elbette biz iman eden insanlardan olurduk’ diyorlardı. Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülenlere dediler ki: ‘Bize hidâyet geldiği zaman sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, zaten siz kendiniz suç işliyordunuz. Zayıf düşürülenler, büyüklük taslayanlara: ‘Hayır, gece gündüz dolap (kurar, kötülük aşılardınız). Allah'a nankörlük etmemizi, O’na eşler koşmamızı emrederdiniz’ dediler.”1378; “Rabbimiz, azdırdıklarımız şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.”1379
Toplumun önde gelenleri, insanların ilahî mesajı kabul etmemeleri için, her türlü yola başvururlar. Güçlü olduklarından, insanların çoğu onlardan korkar ve elçiye ilgi göstermezler. Böylece gerçekler gizlenmiş olur: “Ve her yolun başında oturup da tehdit ederek (insanları) Allah yolundan çevirmeye ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın.”1380; “Kavmin inkâr eden ileri gelenleri dediler ki; ‘Eğer Şuayb’a uyarsanız, muhakkak siz ziyana uğrarsınız.”1381; “Fir’avun ve adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korktukları için kavminin içinde Mûsâ’ya yalnız (genç) bir kuşaktan başkası
1373] Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, İnsan Y., c. 4, s.410
1374] 7/A’raf, 38
1375] 38/Sâd, 61
1376] 33/Ahzab, 30-32
1377] 40/Mü’min, 46-47
1378] 34/Sebe’, 31-33
1379] 28/Kasas, 63
1380] 7/A’râf, 86
1381] 7/A’râf, 90
İNZÂR
- 355 -
inanmadı. Çünkü Firavun, yeryüzünde çok büyüklenen ve çok aşırı gidenlerdendi.”1382; “Hahamlardan ve râhiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve (insanları) Allah yolundan çevirirler.” 1383
Oysa bu liderlerin, toplumun ıslahı için çalışmaları gerekirdi. Ayrıca toplumda bulunan ve gerçekleri görebilen insanların da toplumu gittiği kötü yoldan çevirmeleri için çalışmaları gerekirdi: “Sizden önceki nesillerde akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi?”1384; “Baksana şunlara, Allah’ın nimetini nankörlüğe çevirdiler, kavimlerini de helâk yurduna kondurdular.”1385; “Rabbânîler (din adamları) ve hahamların, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür.” 1386
Bu son âyet, toplumların mânevî önderleri olan din adamlarının da toplumun geleceğinden sorumlu olduğunu göstermektedir. İbn Kesir’e göre, Rabbânîlerden maksat, onların aralarında yetki sahibi olan bilginlerdir. Bunlar, toplumda kötülüklerin yayılması karşısında suskun durmamalı, insanları yaptıkları şeylerin kötülükleri hakkında ikaz etmelidirler. Allah’ın âyetlerini insanlara en açık bir şekilde anlatmalı, bunu yaparken de hiçbir şeyden çekinmemelidirler. Hidâyetin ve manevî gücün kaynağı olması beklenen âlimlerin bozulması, bir toplumun bozulmasındaki son adımdır. Bunların bozulmasının takip ettiği tabii yol, hakikati ya egemen güçlerin ve zenginlerin isteklerine taviz vererek değiştirmeleri şeklinde olur; ya da genel olarak toplumun inatçı arzuları (hevâları) ile uzlaşmaya götüren hafif anlayışla olur. Her iki durumda da din adamları önce baskı altında kalır ve taviz verirler, (işte her şey, bu tâvizle başlayarak) sonunda anlayışları hafifleşir, şuurları kararmaya başlar; ya para veya yaranmak, ya da her ikisini de elde edebilmek için, uzlaşmaya giderler. 1387
Kur’an, dini iyi bilenlerin çeşitli nedenlerle gerçeklerin üzerini örtmelerini ve âyetleri tahrif etmelerini ağır bir dille kınamaktadır. “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onun değerini az bir şeye satanlar; onların yedikleri karınlarında ateşten başka bir şey değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir azap vardır.”1388; “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet eder, hem de tüm lânet edebilenler lânet ederler.”1389; “Allah, kendilerine kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü sırtlarının ardına attılar ve ona karşılık birkaç para aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar!”1390; “Onlardan bir grup var ki, Kitap’ta olmayan bir şeyi siz, Kitap’ta sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip büker (sözlerini Kitabın sözü imiş gibi göstermek için dillerini bükerek okur, onları Kitabın sözlerine benzetmeye çalışır)lar ve ‘Allah’ın katındandır’ derler. Oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.” 1391
1382] 10/Yûnus, 83
1383] 9/Tevbe, 34
1384] 11/Hûd, 116
1385] 14/İbrahim, 28
1386] 5/Mâide, 63
1387] 2/Bakara, 48
1388] 2/Bakara, 174
1389] 2/Bakara, 159
1390] 3/Âl-i İmran, 187
1391] 3/Âl-i İmran, 78
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnzar (Uyarma) Konusunda Âyet-i Kerimeler
Uyarma Anlamındaki İnzâr Kelimesinin Kökü “N-z-r” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 130 Yerde): 2/Bakara, 6, 6, 119, 213; 4/Nisâ, 165; 5/Mâide, 19, 19; 6/En’âm, 19, 48, 51, 92, 130; 7/A’râf, 2, 63, 69, 184, 188; 9/Tevbe, 122; 10/Yûnus, 2, 73, 101; 11/Hûd, 2, 12, 25; 13/Ra’d, 7; 14/İbrâhim, 44, 52; 15/Hıcr, 89; 16/Nahl, 2; 17/İsrâ, 105; 18/Kehf, 2, 4, 56, 56; 19/Meryem, 39, 97; 21/Enbiyâ, 45, 45; 22/Hacc, 49; 25/Furkan, 1, 7, 51, 56; 26/Şuarâ, 115, 173, 194, 208, 214; 27/Neml, 58, 92; 28/Kasas, 46, 46; 29/Ankebût, 50; 32/Secde, 3, 3; 33/Ahzâb, 45; 34/Sebe’, 28, 34, 44, 46; 35/Fâtır, 18, 23, 24, 24, 37, 42, 42; 36/Yâsin, 6, 6, 10, 10, 11, 70; 37/Sâffât, 72, 73, 177; 38/Sâd, 4, 65, 70; 39/Zümer, 71; 40/Mü’min, 15, 18; 41/Fussılet, 4, 13; 42/Şûrâ, 7, 7; 43/Zuhruf, 23; 44/Duhân, 3; 46/Ahkaf, 3, 9, 12, 21, 21, 29; 48/Fetih, 8; 50/Kaf, 2; 51/Zâriyât, 50, 51; 53/Necm, 56, 56; 54/Kamer, 5, 16, 18, 21, 23, 30, 33, 36, 37, 36, 39, 41; 67/Mülk, 8, 9, 17, 26; 71/Nûh, 1, 2; 74/Müddessir, 2, 36; 77/Mürselât, 6; 78/Nebe’, 40; 79/Nâziât, 45; 92/Leyl, 14. (Ayrıca; n-z-r kökünü paylaşan, fakat “nezretmek, adamak anlamındaki âyetler -toplam 5 yerde-: 2/Bakara, 270; 3/Âl-i İmrân, 35; 19/Meryem, 26; 22/Hacc, 29; 76/İnsan, 7.)
İnzâr Konusundaki Âyet-i Kerimeler
1- Korkutma (Uyarma) ve Müjdeleme Görevi: Bakara, 119; En’am, 51; Yunus, 2; Enbiya, 45; Şuara, 214; Fâtır, 18; Müddessir, 1-2.
2- Öğüt Verme Görevi: En’am, 69-70; Kaf, 45; Zariyat, 55; Tur, 29; A’lâ, 9-11.
3- Uyarı Kimlere Fayda Verir?
Uyarıyı İman Edecek Olanlar Dinler: Rum, 52-53; Yasin, 11; Kaf, 45; Zariyat, 55; Abese, 1-11; A’lâ, 9-11.
Kâfirler Uyarıyı Dinlemez: Rum, 52-53.
İnsanların Çoğu, Doğru Yola Gelmez: Maide, 49; A’raf, 179; Yusuf, 103-104.
4- İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak: Maide, 105; A’raf, 199; Tevv be, 71; Hacc, 41; Lokman, 17.
Hayırlı Ümmet, İyiliği Emreder, Kötülükten Sakındırır: Al-i İmran, 110; A’raf, 181; Tevbe, 71.
İyiliği Emreden, Kötülükten Sakındıran Bir Topluluk Bulunmalıdır: Al-i İmran, 104; Hud, 116.
Allah, İyiliği Emredecek ve Kötülükten Sakındıracak Bir Toplum Meydana Getirir: Maide, 54; İbrahim, 19-20.
İyiliği Emir ve Kötülükten Sakındırma Görevini Yaparken, Başa Gelecek Belalara Sabır Göstermek: Al-i İmran, 186, 195; En’am, 10, 34; A’raf, 127-128; Yunus, 109; Hıcr, 97-98; Nahl, 96; Lokman, 17; Sâd, 17; Casiye, 14; Ahkaf, 35; Kaf, 39; Müzzemmil, 10; Müddessir, 7.
Peygamberimiz’in Bu Konudaki Özelliği: A’raf, 157, 199.
Bu Görevi Yapanların Mükâfatı: Tevbe, 112.
Kitap Verilenlerden İman Edenler, Bu Görevi Yapardı: Al-i İmran, 114.
İsrailoğullarından Kâfir Olanlar, Bu Görevi Yapmazdı: Maide, 79.
Bu Konuda Yardımlaşmak: Maide, 2.
Kötülük Etmekte Yardımlaşmaktan Sakınmak: Maide, 2.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 190-198
2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 180-184
3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu'l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 475-495
4. Fi Zılali'l Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 83-84
5. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 50
6. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 90-97
7. El-Mizan Fi Tefsiri'l-Kur'an, M. Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 81-84
8. Min Vahyi'l-Kur'an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 53-61
9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 43-45
10. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 81-119
11. İslâm Ans Şamil, c. 3, s. 167-168
12. Kur'an'da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 47-61
13. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 73-76
14. Kur'an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 32-38
15. Kur'ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 97
16. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 171
İRTİDÂD
- 357 -
Kavram no 98
İman 15
Bk. Tevhid; Şirk; Küfr
İRTİDÂD
• İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
• Mürted
• Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası
• Ridde Savaşları
• Kur'ân-ı Kerim'de İrtidâd Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İrtidâd Kavramı
• Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili
• İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri
• Gizli İrtidâd
• Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik
• Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele
• Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları
• İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici
“Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak, (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden irtidâd edip döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.” 1392
İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
İrtidâd, Arapça bir kelime olup, ridde’nin türevidir. Reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. Istılahta, iman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terkedip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.
Kur’an’da irtidatla ilgili şöyle buyrulur: “Sizden kim irtidat eder (dininden döner) ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmıştır ve onlar cehennem ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.”1393; “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz yolun ortasında sapıtmıştır.” 1394
İrtidâd edip, dinden dönen, İslâm’ı terkedip küfrü veya şirki seçen kimseye mürde denir. İslâm’dan çıkma olayına ‘ridde’ veya ‘irtidat’ denilmektedir. Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan
1392] 2/Bakara, 217
1393] 2/Bakara, 217
1394] 2/Bakara, 108
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çeşitli nedenlerle yine kendi arzusu ile terkeden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır. Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor. 1395
Mürtedin Kişiliği: Mürted, kişilik zaafı olan biridir. Doğru bir bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan çıkarsam, gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’ diye düşünmüştür. Kendisine çok süslü gösterilen, İslâm dışı hayat şekilleri daha çok hoşuna gitmiştir. Nefsinin arzuları kabarıp taşmıştır. Çok şey istemektedir, birçok şeyden zevk alma arzusundadır, ama müslüman kaldığı müddetçe bunlara ulaşması zordur. Zaten pamuk ipliği ile bağlı olduğu İslâm bağını hemen koparıp atmaktadır.
Mürtedlik aslında sıradan bir mesele değildir. Allah katında din seçmek insan varlığı için en önemli olaydır. Âlemlerin Rabbi, insana değer veriyor, onu kendisine muhâtap (hitap edilecek kişi) olarak kabul ediyor, deyim yerindeyse, insanı ‘adam yerine koyuyor’. Ona elçiler ve din gönderiyor, ona doğru yolu gösteriyor. Buna karşın insanların bir kısmı buna aldırmıyor yahut elçilerle gelen dâvete karşı çıkıyor, ya da onu eğlenceye alıyor. Bunun bir belirtisi olarak da bazen inandığını söylüyor, bazen de bu inandığı dini terkediyor. Kimileri de dışarıdan inanmış gibi görünüyor, ancak içinden inkârcılığa devam ediyor. Aslında pek de âciz olan ve ölünce mutlaka Rabbinin huzuruna çıkacak olan insanın bu denli cesur olması, cür’ette bulunması, korkmaması, yaptığı işin sonunu düşünmemesi ne kadar acıdır!
Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek olan ilâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı, daha bedbahtı/şanssızı var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyorlar. Onu ya beğenmiyorlar, ya küçümsüyorlar, ya da çıkarlarına engel görüyorlar.
Hangi sebeple olursa olsun bu tavır Allah’ın sevmediği bir tavırdır. Bu davranış âlemlerin Rabbi Allah ve O’nun aziz dini İslâm ile -hâşâ- dalga geçmek gibidir. Bu bir ciddiyetsizlik, câhillik ve dönekliktir. İslâm’a göre, elbette din ve inanç hürriyeti vardır. İsteyen istediği dini ve yaşama biçimini seçebilir. Bu konudaki seçim hakkı bireyin kendisine aittir. Onu hiç bir kimse bir inanca ve ideolojiye bağlanmaya zorlayamaz. Herkesin cehenneme gitme, orayı tercih etme özgürlüğü vardır. Ancak bir kimsenin İslâm’ı din olarak seçtikten sonra onu terketmesi hem onun için çok önemli bir kayıp, hem müslüman toplum için bir sorun, hem de İslâm’ın yüceliğine gölge düşüren bir durumdur. 1396
Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet
1395] 2/Bakara, 217
1396] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 457-459
İRTİDÂD
- 359 -
politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi, şu söz ve davranışıyla şirke düştü; mürted oldu, müşrik oldu, ona hangi cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikler ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Şirk konusu, bu bilgileri çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlara karşı kılıç gibi kullanmak için öğrenilmez. Şirki, irtidâdı tanımak, yani tevhidî şuur, kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek davranışlardan şiddetle sakınmak ve insanları bu hale getiren bataklıkla mücâdele etmek, şirk düzeni ile savaşılmadan bunun önününün alınamayacağını idrâk etmek ve insanları en büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın yollarını aramak, tebliğ etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı davranışlarımızla isbat etmek için olmalıdır.
“İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 1397
Mürted
Mürted; geri dönmek, geriyi istemek, eski haline dönmek anlamındaki "irtidâd" masdarının fâil ismidir, yani irtidad eden kimse demektir. Istılahta ise, müslüman olduktan sonra, İslâm'dan dönüp başka bir dine giren veya dinsizliği tercih eden kimseler için kullanılan bir akaid terimidir. Dinden çıkma olayına "riddet", İslâm’dan çıkana da “mürted” denir.
Müslümanın dinden çıkıp irtidat etmesine sebep olan şeyler şunlardır:
1- Allah Teâlâ'ya ibâdette O'na şirk koşmak: "Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona Cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer Cehennemdir. Zâlimlerin hiç bir yardımcısı da yoktur."1398 İbâdet türlerinden herhangi birini Allah'tan başkasına yönelterek işlemek, ölülerden yardım istemek, aracılık ve şefaat dileyerek ilk müşriklerin yaptığı gibi Allah'a şirk koşmak, (Mekkeli müşrikler ibâdet ettikleri ilâhlarının/putlarının, insanları yarattığına, rızıklandırdığına ve tasarruf yetkisine sahip olduğuna inanmıyorlardı. Onlar, tapındıkları putlarının Allah indinde bir makama sahip olduklarına ve insanlarla Allah arasında aracı ve şefaatçilikte bulunduklarına inanıyorlardı): "Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir derler."1399; "Şüphesiz, mescidler Allah'a mahsustur. O halde orada Allah ile beraber bir başkasını anmayın."1400; "Doğru duâ ancak Allah'a yapılandır. Allah'tan başkasından yardım istenmez. Zira Allah'tan başka diğer varlıklar duâ edenlerin ve yardım isteyenlerin hiçbir isteğine cevap veremezler. Allah'tan başkasından yardım isteyenlerin durumu ellerini tamamen açarak suya uzatan kimseye benzer. Ağzına su götürmek ister fakat götüremez. Şu halde kâfirlerin duâsı sapıklıktan başka bir şey değildir." 1401
Allah'tan başkasına duâ edip bir dilekte bulunanlar, kâfirler olarak adlandırılmaktadır. Bu konu üzerinde ulemânın icmâ'ı olup, buna muhâlif görüş beyan
1397] 6/En’âm, 82
1398] 5/Mâide, 72
1399] 10/Yunus, 18
1400] 72/Cinn, 18
1401] 13/Ra'd, 14
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eden hiç bir kimse yoktur.
Allah'ın şeriatından başka kanunlarla veya Allah'ın nizamının dışındaki şirk düzenlerinin kaideleriyle hükmetmek de, Allah'a ibâdette ortaklar edinmektir: "Hüküm ancak Allah'ındır. O ancak kendisine ibâdet etmenizi emretti." 1402; "O hiç bir varlığı hükmüne ortak yapmaz." 1403
Allah'ın dışında; insan, melâike, cin, taştan heykel vb. adına kurban kesmek veya adak adamak; ayrıca, Allah'a tevekkül eder ve O'na sığınır gibi, bir başka varlığa sığınmak ve ondan medet ummak da irtidadı gerektirecek fiillerdendir.
2- Kâfirleri tekfir etmemek, kâfirler hakkında şüpheye düşmek ve uydukları İslâm dışı ideolojilerinin doğru olduğuna inanmak; anıt, mezar ve ölülere tapınmak; Yahudilik, Hıristiyanlık, Komünizm, Kapitalizm, Demokrasi, Sosyal Demokrasi vb. şirk düzenlerini doğrulamak. Allah Teâlâ, bunların hepsinin küfür olduğuna hükmetmiştir. Bu, Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir. Buna göre bunların küfür olduğunu kabul etmeyen, Kur'an'ı, Sünnet'i ve icmâ'ı yalanlamıştır. Müslüman olduktan sonra, bu şekilde düşünmeye başlayan kimse irtidat etmiştir.
3- Muhammed’in (s.a.s.) getirdiklerinden bir şeye kızmak ve uygunsuz görmek. Onlarla amel ediyor olsa bile durum değişmez. Allah Teâlâ bunu şöyle ifade etmektedir: "Bunun sebebi, onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmeyip çirkin bulmalarıdır. Dolayısıyla da Allah, onların amellerini heder etmiştir." 1404
4- Rasûlullah’ın (s.a.s) dininin sevap veya günahlarından herhangi birini alaya almak, eğlence konusu yapmak: "Onlara de ki: Allah ile âyetleri ve peygamberleriyle mi alay ediyordunuz? Özür beyan etmeyin. Çünkü iman ettikten sonra, inkâr ettiniz." 1405
5- Kâfirleri alkışlamak ve mü'minlere karşı onlara yardım etmek: "Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur. Muhakkak ki Allah zâlim kavmi hidâyete erdirmez." 1406
6- Allah'ın dininden tamamıyla veya o olmadan dinin sahih olması mümkün olmayan temel unsurlarının birinden yüz çevirmek: "Fakat kâfirler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirirler." 1407
7- Bazı insanların, Hz. Muhammed’in (s.a.s) şeriatini aşıp, ona bir şeyler ekleyebileceğine inanması: "İslâm'dan başka bir din arayan kimseden Allah bunu asla kabul etmez. O kimse ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır." 1408
8- Üzerine icmâ vâki olmuş İslâm'ın farzlarından birisi üzerinde tartışmaya girmek veya yine haramlığı icmayla sabit olan bir şeyi helâl saymak. İmam Suyûtî şart koşulan sahihlik şartlarını taşıyan hadisi inkâr edenin İslâm dairesinden çıkıp irtidat etmiş olduğunu ve kıyamet gününde Yahûdilerle, Hıristiyanlarla veya küfür gruplarından uymayı dilediği kimselerle haşrolacağını söylemektedir. 1409
1402] 12/Yusuf, 40
1403] 18/Kehf, 26
1404] 47/Muhammed, 9
1405] 9/Tevbe, 65-66
1406] 5/Mâide, 51
1407] 46/Ahkaf, 3
1408] 3/Âl-i İmrân, 85
1409] Miftâhü'l Cenne fi'l-İhticâcı bi's-Sûnne, s. 5
İRTİDÂD
- 361 -
Bir kimse şehâdet getirip, namazını kılsa, orucunu tutsa ve kendisinin müslüman olduğunu iddia etse bile, bu sayılan şeylerden ve İslâm'a dair eserlerin mürted bahislerinde etraflıca zikredilen hususlardan bir tanesini işlediği zaman irtidat etmiş sayılır.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bir müslüman nasıl tekfir edilebilir? Zira Rasûlullah (s.a.s.); "Bir adam kardeşine "ey kâfir" derse, bu söz ikisinden biri için mutlaka gerçekleşir."1410; "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun Rasûlü olduğuna şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır."1411 buyurmaktadır. Burada tekfir edilmesi câiz olmayan müslüman, muvahhid olup, İslâm'a aykırı olan şeylerden kaçınan kimsedir. O, tevhid üzere olan kişidir. İşte Allah Teâlâ bu gibi kimseler üzerine ateşi; kendisine şirk koşanlara ise Cennet'i haram kılmıştır. Nitekim, Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Allah'a inanıp O'na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet'e girmiştir. Allah'a inanıp da O'na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir."1412 Bunun içindir ki ashâb, Müseylemetü'l-Kezzab ve Esvedü'l-Ansî'nin nübüvvetine iman edenleri ve ayrıca zekât vermek istemeyenleri tekfir ederek, onların mürted olduklarına hükmetmiş ve onlarla savaşmışlardı.
Akıl hastası ve çocuğun dinden dönmesi irtidat cezasını gerekli kılmaz: "Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar." 1413
Bunun gibi, istemediği ve kastetmediği halde hataen küfrü getiren bir söz sarfeden kimse de mürted sayılmaz: "Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı."1414 Kalbi imanla dolu olduğu halde, zorlama (ikrah) ile dinden döndüğünü söyleyen kimse için irtidat vâki olmaz: "Kalbi imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlananların dışında her kim imanından sonra Allah'ı inkâr edip de küfre göğüs açarsa, işte Allah'ın gazabı o gibilerin başınadır ve onlar için büyük bir azap vardır." 1415 İkrahın özür sayılmasının bir ölçüsü vardır. İçki içmek, ölü eti yemek, küfür ve malı telef etmek şeklindeki zorlama veya dövmek ve hapsetmekle tehdid edilmek, ikrah değildir ve haddi gerektirir. Sadece ölümle tehdit edilip de tehdit edenin bunu yapabilme gücüne sahip olması halinde ikrah özür sayılabilir. Kişi sabreder, dininden dönmez ve öldürülürse bunun karşılığında büyük bir mükâfat alır 1416
Zorlama olmadan (ikrah) küfrü gerektiren bir söz söyleyen veya bir iş yapan, bunu korkusundan yahut alay için yapmış olsa bile mürted sayılır. Çünkü mücerred korku özür değildir. Sarhoşların irtidadı hakkında âlimler arasında ihtilâf vardır.
İslâm'ın ilk dönemlerinde on bir fırka dönden dönmüştür. Bu vak'alardan üçü Hz. Peygamber'in hayatının sonlarına doğru meydana gelmiş, yedisi Hz. Ebû Bekir devrinde, biri de Hz. Ömer devrinde olmuştur. Ama bizim için önemli olan
1410] Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111
1411] Buhârî, İlim, 49
1412] Müslim, İmân, 152
1413] Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15
1414] İbn Mâce, Talâk, 16
1415] 16/Nahl,106
1416] el-ihtiyâr, II/106
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
husus, bunları birer tarihî vak'a olarak anmak ve anlatmak değil, günümüz insanının bir irtidad keyfiyetiyle ilgisi ve bulaşıklığı olup olmadığının incelenmesidir. Bilindiği veya bilinmesi gerektiği gibi irtidâd, bir veya birkaç olaya ve belli bir zamana münhasır değildir. Yani değişik karakterler arzetse de irtidâd etme halleri, hiçbir devirde ve toplumda tümüyle ortadan kalkmamıştır. Kur'an âyetlerinin hükmü de umûmidir.
İrtidâd olayının temel illeti, sadece inkâr değil; çoğu kere İslâm otoritesine karşı gelmektir. Meselâ, bugün de zekât, İslâmî ulu’l-emr tarafından toplanacak olsa, vermeyecekler çoğunluktadır. Asr-ı saâdetteki irtidâd olaylarına baktığımızda, açıkça görülür ki, mürted olmanın temelinde biraz ekonomik, biraz da Hz. Peygamber'in (veya O'ndan sonra başa geçen Hz. Ebû Bekir'in) iktidarını kabul etmemek gibi siyasî etkenler de vardır. Bu arka plan, hemen her devirdeki irtidâd olaylarında da sözkonusudur.
Mürted, İslâmî otoriteye (âdetâ) savaş açmış bir bağî ve muhârip durumundadır.
İrtidad, bilinçli ve kasıtlı yapılan bir eylemdir. İrtidâd eden kimseye, yani bilerek, düşünerek ve karar vererek İslâm'dan çıktığını söyleyen ya da buna ilişkin kanıtlayıcı bir tavır gösteren kimseye mürted denir.
Gaflet içindeki kimselerin sorumsuzca sarfettikleri bir sözden, yaptıkları bir eylemden ya da gösterdikleri yanlış bir tavırdan dolayı küfre saptıkları, yaşanan bir olaydır. Bunların mürted olup olmadığına gelince, çoğunun demeçleri, günlük konuşmaları ve genelde tavırları, bu insanların kendilerini müslüman veya mü'min saydıklarını açıkça göstermektedir. Hâlbuki mürted böyle değildir. Mürted insan, İslâm'ı reddettiğini, Onun yerine dinsizliği, ya da başka bir dini tercih ettiğini açıkça ifade eden veya bu doğrultuda eylem yapan insandır. Örneğin vaktiyle namaz kılan, oruç tutan, benzeri İslâmî ibâdetleri yaptığı görülen bir kimsenin, daha sonra bir kiliseye girerek fiilen âyine katılması veya bir put karşısında saygı duruşu göstermesi onun mürted olduğunu kanıtlamak için yeterlidir. Öyle ise birçok gâfil insanın bir an için işledikleri küfür, genelde riddet anlamını taşımaz.
Elbette ki mürted insan da netice itibarıyla kâfirdir. Çünkü İslâm'ı açıkça reddetmiştir. Ancak onun işlediği suç, küfrün türlerinden biridir. Yani şirk nasıl ki aynı zamanda küfrün bir alt kümesi ise, irtidâd da aynen öyledir. Fakat mürtedi sıradan müşrik ve kâfir insandan ayıran ciddî çizgiler vardır. Çünkü genellikle şirk ve küfür, bir insanın hayatına yanlışlıklarla birlikte girer. Çok kere kişi, bilinçsiz bir şekilde bu suçu işler. Ama irtidâd böyle değildir. Tıpkı nifak gibi mutlaka bilinçli işlenen bir suçtur.
İrtidad olayı, daha çok bilgisizliğin ya da düşünce kaosunun sonuçlarından olan küfür ve şirkle karşılaştırıldığı takdirde görülür ki, mürted insan, sıradan kâfir ve müşrikten çok farklıdır. Çünkü irtidâd düşünüp tasarlamayı, ondan sonra karar vermeyi gerektirmektedir. Böyle bir insan ise, anca son derece bilinçle hareket eden biri olabilir. İşte bu nedenledir ki, geleneksel küfrün ve şirkin yaygın olmasına karşın, irtidâd çok ender rastlanan bir olaydır.
İrtidâd, neden küfrün en az rastlanan türüdür? Bunun nedenini iki noktada aramak gerekir:
İRTİDÂD
- 363 -
Birincisi: Bir insanın özellikle düşünerek ve karar vererek İslâm'dan bilinçle çıkıp dinsiz olmak, ya da başka bir dini seçmek için bir haklı ve mantıklı neden bulamamasıdır. Çünkü İslâm, gerçeklerin tümünü kucaklayan en büyük gerçektir. İslâm'ı yalanlamaya, Onu çürütmeye, hiçbir mantık ve hiçbir otorite güç yetirememiştir. Aynı zamanda İslâm o kadar rahat, o kadar kolay anlaşılan bir hayat ve kâinat düzenidir ki, insan zaten Onun atmosferinden dışarıya çıkamamaktadır.
İslâm, bir anlamda fıtrat ve doğa demektir. Dolayısıyla bilgi ve kültür düzeyi ne olursa olsun her müslüman, İslâm'ı âdeta solumaktadır. Onun için de başka bir din arayışı müslümanın akıl ve hayalinden hiçbir zaman geçmez. Oysa İslâm'ın dışındaki bütün dinlerin mensuplarında, hatta onların aydınlarında, râhiplerinde ve her rütbeden din adamlarında bile bu arayış vardır.
İrtidâda ender rastlanmasının ikinci nedeni ise çok ilginçtir. Çünkü kimliğindeki "İslâm" sözcüğünden başka İslâm'la hemen hiçbir bağı olmayan, buna rağmen kendini belki de müslüman sanan birçok insan daha vardır ki, bunlar da İslâm'dan çıkıp başka bir din seçmeyi hiçbir zaman düşünmemektedirler. Çok şaşırtıcı gibi görünen bu gerçeğin arka planındaki neden şudur: Aslında çoğu pozitivist kâfir ya da müşrik olan bu insanların İslâm'dan başka bir din aramamaları, onların hemen hiçbir dine önem vermemelerinden kaynaklanmaktadır. Onlara göre; İslâm demek, mevlitler, kandiller, çelenkler, âyinler, tarikatler, fal ve büyüler gibi İslâm'la uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir sürü gelenekler, törenler ve şarlatanlıklar demektir. Ve yine onlara göre; İslâm da aynen hıristiyanlık, yahûdilik, budizm ya da şintoizm gibi bir dindir; dolayısıyla İslâm'dan çıkıp başka bir dine girmek ya da dinsiz olduğunu söylemek anlamsızdır.
Tarihte iki kez toplu riddet olayı meydana gelmişse de bu her iki olayın temelinde o günlerin özel nedenleri yatmaktadır. Bunların birincisi, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatı üzerine henüz İslâm'a ısınmamış bulunan câhil çöl Araplarının yaşadıkları deprasyondur. İkincisi ise, yine İslâm'ı pek kavrayamamış olan Hazar Türklerinin 8. yüzyılda Kral Bulan'ın eğilimi üzerine topluca yahûdiliğe girmeleri olayıdır.
İrtidâd, imanî bir sorunun ötesinde genelin vicdanına karşı cüretkâr bir isyan, toplum düzenini sarsıcı ve anarşiyi dâvet edici sinsi bir suçtur. Bazen de organize hale dönüşür. İslâm hukukuna göre bir kimsenin mürted sayılabilmesi için onun daha önce müslüman, akıllı ve özgür olması şarttır. Şu halde hiç müslüman olmamış, ya da aklî dengesi bozuk veya zorlanarak irtidâd eden kimse için böyle bir durum sözkonusu olmaz. Kâfirlerin ve müşriklerin, diğer şirk ve küfür dinlerinden herhangi birini seçmeleri için de İslâm'a göre bir engel yoktur. Çünkü sonuç itibarıyla "ehl-i küfür bir tek millettir." 1417
Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası
Bir müslümanın dinini değiştiriliprip irtidâdı; görülmesi, duyulması, itiraf etmesi veya iki âdil müslüman tarafından şâhitlik edilmesi hallerinde sâbit olur.
Mürtedin cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmektir: "Dinini değiştireni öldürün" 1418. Ulemanın çoğunluğu kadın için de aynı hükmün uygulanacağı
1417] Ferit Aydın, İslâm'da İnanç Sistemi, s. 190-195
1418] Buhârî, Cihâd, 149
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüşündedirler. Ancak Hanefiler bu konuda farklı görüştedirler. Kadınların öldürülmesini nehyeden hadisin 1419 hükmünün geneli kapsadığını iddia ederek irtidad eden kadının öldürülmeyeceği görüşünü ileri sürmüşlerdir. 1420
Mürtede had uygulanmadan önce, tevbe edip İslâm'a dönmesi telkin edilir. Fakat bunun ne şekilde uygulanacağı hakkında ihtilâf vardır. Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, üç defa tevbe etmesi istendikten sonra öldürülür. Hz. Ömer (r.a.), irtidad edenin üç gün hapsedilip tevbe etmeye çağrılması ve bu zaman zarfında yiyecek olarak suçluya sadece ekmek verilmesi gerektiğini bildirmiştir.
Hz. Ali (r.a.), bu müddeti bir ay olarak uygulamıştır. en-Nahaî ise bunun bir zamanla sınırlandırılmaması ve tevbe edene kadar sürekli İslâm'a çağrılması gerektiği görüşünü ileri sürmüştür. Ancak, bu görüş, Sünnet ve icmâ ile sâbit olan irtidad cezasının uygulanmasını imkânsız kılacağından itibara şâyân değildir.
İmam Mâlik, Leys, İshak ve Ebû Hanîfe; zındıkın ve irtidat edip tevbe ettikten sonra tekrar dinden dönenin tevbesinin dikkate alınmayacağını ve haddin uygulanacağını kabul etmişlerdir. Çünkü zındıkın mürted sayılmasını gerektiren önceki görüşlerinden döndüğü hiç bir zaman açık olarak tesbit edilemez. Allah Teâlâ; "Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah'ın indirdiğini açıklayanlar müstesnâ."1421 buyurmaktadır. Dinden dönmeyi birkaç defa tekrarlayanların tevbelerinin kabul edilmeyeceğine delil olarak da şu âyet-i kerîme gösterilmektedir: "İman edip sonra inkâr eden, sonra imân edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir." 1422
Müslüman anne babadan doğan ve müslüman olarak yetişen kimse irtidat edince, tevbe etmeye çağrılmadan had uygulanır. Fakat daha önce küfre girip sonra müslüman olan kimse tevbeye çağrılır. Allah'a ve Rasûlüne küfreden kimse de tevbe etmeye çağrılmadan öldürülür. Böyle bir kimse tevbe etse dahi durum değişmez. Çünkü Allah'a ve Rasûlüne küfretmek haddi gerektirir. Tevbe ise haddi düşürmez. 1423
Mürtedin irtidat etmesiyle birlikte, bütün sâlih amelleri silinir ve o ebedî olarak Cehennemde kalır: "Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir. İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır." 1424
Bu, tevbe edilmediği takdirde böyledir. Mürted tevbe ettiği takdirde, irtidat etmeden önceki amellerinin yok olup olmayacağı hususunda İslâm âlimleri arasında görüş ayrılıkları vardır. İmam Şâfiî'ye göre irtidad edip, sonra İslâm'a dönenin haccı da dâhil hiç bir ameli düşmez. İmam Mâlik'e göre ise amellerinin tamamı, irtidad ettiği an düşer. 1425
1419] Ebû Dâvud, Cihad, 121
1420] İbn Kudâme, el-Muğnî, Mısır (t.y.), VIII/125; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (t.y.), II/385 vd.
1421] 2/Bakara, 160
1422] 4/Nisâ, 137
1423] İbn Kudâme, a.g.e., 125 vd
1424] 2/Bakara, 2/217
1425] el-Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, III/48).
İRTİDÂD
- 365 -
İrtidatla birlikte evlilik akdi fesh olur. Ancak mürted tekrar İslâm'a döner ve her iki taraf evliliklerini sürdürmek isterse, yeniden bir nikâh akdi ve mehir sözkonusu olmaz. Hanefîler kocanın irtidadına bağlı boşanmayı bâ'in talak olarak kabul etmişlerdir. Mürted, müslüman yakınlarına mirasçı olamadığı gibi, o öldüğünde de müslüman yakınları ona mirasçı olamazlar: "Kâfir müslümana, müslüman da kâfire mirasçı olamaz." 1426
Ancak âlimler bu konuda da ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ali (r.a), Hasan, Şa'bi, Leys, Ebû Hanife ve İshak ibn Raheveyh müslüman yakınların mirasa sahip olacaklarını kabul ederken; Mâlik ve Şâfii'nin de içinde bulunduğu diğer bir grup âlim de mürteddin malının beytülmale intikal edeceğini söylemişlerdir. Ebû Hanîfe'ye göre, irtidad halinde kazanılan mal fey hükmündedir 1427. Ebû Hanîfe, irtidad etmeden önce sahip olunan malın mirasçılara intikal edebileceğine hükmederken, mürtedin irtidadla birlikte hukuken ölmüş olduğu prensibinden hareket etmektedir. Ebû Yusuf, Muhammed ve Şubrume her hâl u kârda mirâs olayının sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. Kurtubî; "İki millet (mü'min ve kâfir) arasında miras yoktur." 1428 hadisinin hükmünün mutlak olacağını ileri sürerek, müslümanla mürted arasında verâset olayından bahsedenlerin görüşlerini reddetmektedir. 1429
Mürted, had uygulanana kadar, malının gerçek sahibi olup, bunda dilediği gibi tasarruf etmekten alıkonulamaz. Öldürülmeyi hak etmiş olması, O'nun malındaki tasarruf hakkını düşürmez. Bu konu diğer had gerektiren cezalarda olduğu gibi değerlendirilir. Bunun gibi, kaçıp daru'l harbe sığınsa, mülkiyet hakkı yine düşmez. İslâm ülkesindeki mal varlığı yed-i emin vasıtası ile koruma altına alınır. 1430
Ayrıca mürted öldüğünde yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namaz kılınmaz ve müslüman mezarlığına defnedilmez. Mürted için istiğfar câiz olmadığı gibi, onu rahmetle anmak da câiz değildir: "Ne peygamberin ne de mü'minlerin cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, yakın akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru olmaz." 1431
Bir kimse İslâm'dan çıkıp başka bir dine girdiği zaman onun irtidadına hükmedilerek cezalandırılır. Ancak, irtidat olayı bununla sınırlı mıdır; yoksa kâfirlerin din değiştirip başka bir küfür dinine girmesi de irtidad mı sayılır? Âlimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Zâhiren bakıldığında bir kâfir, bâtıl olan dininden çıkıp, onun gibi bâtıl olan başka bir dine girmiş olduğundan dolayı sorgulanmaz. Çünkü küfür tek bir millettir. Ancak, İslâm'ı terkedip başka bir dine girenin durumu, hidâyetten yüz çevirip dalâleti seçtiği için farklılık arzetmektedir. Mâlikîler ve Hanefîler bu görüştedirler.
Şâfiîler'de ise bu konuda iki farklı görüş vardır. Bir kâfir, dininden döndükten
1426] Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1
1427] Kurtubî, a.g.e., III/49
1428] Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizî, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
1429] Kurtubî, aynı yer
1430] Seyyid Sabık, a.g.e., II/390
1431] 9/Tevbe, 113
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra, ya İslâm'a girer ya da öldürülür. Taberânî İbn Abbas'tan merfû olarak şöyle bir hadis nakletmektedir: "Dininden çıkıp kendisine İslâm'dan başka bir din seçeni öldürün." 1432 Ahmed ibn Hanbel'in de iştirak ettiği diğer görüş ise şöyledir: Kâfirin seçtiği yeni din, eski dininden yukarıda ise, sorgulanmaz, aksi halde irtidat cezası uygulanır; Yahûdi veya Hıristiyan'ın Mecusîliği seçmesi gibi. 1433
Mürtedin öldürülmesinin hikmeti: İslâm, insan için, bütün eksikliklerden arındırılmış bir hayat programıdır. O, dindir, devlettir, ibâdettir, önderliktir, kitap ve kılıçtır, ruh ve maddedir, hem dünya hem de âhirettir. O, akıl ve mantık üzerine binâ edilmiş ve kesin bilgi ve deliller üzerinde yükseltilmiştir. Onun inanç sisteminde ve şeriatında insan fıtratıyla çatışan, ona ters düşen hiç bir şey yoktur ve o, insanın önünde diğer beşerî düşünceler gibi, onun ebedî ve maddî olgunluğa erişmesi için bir engel değil; ona ulaştıran emin bir yoldur. Kim İslâm'a girer, onun hakikatini kavrar, onun ruhî zevkini tadar ve sonra da ondan dönüp irtidad ederse apaçık delilleri inkâr ederek, hak ve mantık ölçülerinin dışına çıkmış olur.
İnsan bu duruma geldiği zaman, çöküş derecelerinin en aşağılarına düşmüştür. Böyle bir insanın hayatının korunmasının hiç bir geçerli sebebi yoktur. Çünkü onun hayatında ulaşılması gereken ne yüce bir gâye, ne de şerefli bir maksat kalmıştır.
Diğer bir açıdan bakıldığında da İslâm'ın insanın yaşayışında ihtiyaç duyduğu her şeyi kapsayan bir nizam olduğu ve bu nizamın değer ve hududlarının korunmasının mutlak anlamda gerekli olduğu görülecektir. Çünkü hiç bir nizam yoktur ki, onu yok etmeye, yeryüzünden silmeye yönelik tehditlere karşı korunmadan ayakta durabilsin, varlığını devam ettirebilsin. Bir düzenin korunmasını sağlayan en önemli şeylerden biri de, her dileyenin dilediği gibi onu inkâr ederek, dışına çıkmasını engellemektir. Bu yapılmadığı takdirde, bir düzenin korunması mümkün değildir.
İslâm'dan çıkıp irtidat etmek; ihânet ederek ona baş kaldırmak ve parçalayıp yok etmeye azmetmektir. İslâm toplumunu bu tür bir tehlikeden korumak için önlemlerin alınması kaçınılmazdır. Bunu önlemek ise, beşerî sistemlerin de uygulamak zorunda oldukları gibi ölüm cezası vermeye bağlıdır.
Komünist veya kapitalist toplumların hangisinde olursa olsun, devletin anayasal nizamının dışına çıkıp ona başkaldıran kimse, ülkesine ihânet suçuyla itham edilir ve ölüm cezası ile cezalandırılır. Bu, İslâm'ın bu konudaki uygulamasına karşı çıkanların itirazlarının gerçekte, İslâm'a karşı olan düşmanlıklarından kaynaklandığını ortaya koymaktadır. İslâm'ın mürted'e uyguladığı cezanın mantık dışı hiç bir tarafı olmadığı ortadadır. Zaten tarihe bakıldığında, müslümanları idare edenler, bu haddi, hakedenlere uygulamaktan ne zaman yüz çevirmişlerse, işte o zaman, devlet ellerinden gitmiş, İslâm toplumu İslâm dışı güçlerin baskısı altında ezilir hale gelmiştir. 1434
Hanefî fıkhına göre İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum ve davranışlarda bulunan kişi, mürted sayılır ve tevbe etmediği takdirde idam edilir.
1432] Seyyid Sabık, a.g.e., 382
1433] Bk. Seyyid Sâbık aynı yer
1434] Seyyid Sâbık, a.g.e., II/387; Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 369-372
İRTİDÂD
- 367 -
Mürted ile kâfir arasında çok önemli bir fark vardır. Şöyle ki; mürted, İslâm’ın Allah indinde yegâne din olduğunu ve kudsiyetini bildiği halde; dünya menfaati, hırs, hased, kin veya bunun gibi duygularla dinini terketmiştir. Bu duygular, mürtedi müslümanlara karşı harbî (muhârip, savaşçı) durumuna getirir. Çünkü irtidatla birlikte sahip olduğu ismet-i şahsiyetini (kişisel mâsumluk ve dokunulmazlığını) kaybetmiştir. Gayr-i müslim olan kâfir ise, dâvete muhtaçtır. İslâm hakkında doğru bir bilgiye sahip değildir.
İbn Âbidin: “İrtidat eden ve muhârip durumuna geçen kimsenin öldürülmesi, dinin muhâfazası için zarûridir. Çünkü dinin muhâfazası, maslahatların en üstünüdür” hükmünü zikreder. Hanefî fukahâsı: “irtidat eden erkeğin öldürülmesinde, kadının ise hapsedilmesinde müttefiktir. Çünkü kadın, muhârip (savaşçı) durumunda değildir.” Bu noktada şunu hatırlatmakta fayda vardır: Mürted olan erkek derhal öldürülmez; önce irtidat sebebi araştırılıp, şüpheye düştüğü husus izah edilir ve tecdîd-i imana dâvet edilir. Bütün bunlardan sonra, durum değişmezse ulu’l-emr tarafından öldürülür. Bu cezayı herhangi bir mü’min, kendi şahsî değerlendirmesiyle yapamaz. Çünkü velâyete tecâvüz câiz değildir. Ulu’l-emr, bütün ümmetin velâyetine sahiptir. 1435
İslâm dini temelde din ve vicdan hürriyetine büyük önem vermiştir. Bu yüzden hiç kimse müslüman olmaya zorlanamaz. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Dinde zorlama yoktur. Artık hak bâtıldan seçilip belli olmuştur. Kim tâğutu inkâr edip Allah'a iman ederse, şüphesiz ki o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir."1436 Kendi hür irâdesiyle müslüman olan kimsenin ise artık İslâm dininin esaslarına uyması gerekir.
İrtidad, bir bakıma İslâm toplumuna ve devletine karşı baş kaldırma, ciddi bir isyanda bulunma hareketidir. Bu yüzden mürtede uygulanacak müeyyideler ağır tutulmuştur. Bir hadis rivâyetinde şöyle buyrulur: "Kim dininden dönerse, onu öldürün."1437; "Müslüman bir kimsenin öldürülmesi ancak şu üç sebepten biriyle helâl olur: İmandan sonra dinden çıkma, evlilikten sonra zina, haksız yere birini kasden öldürme."1438 İrtidad edenin öldürüleceğine dair hüküm Hanefîler'e göre, yalnız erkekleri kapsamına alır. İrtidad edene, İslâm dini arzedilerek tevbe etmesi istenir. Bu müstehaptır. Kendisine daha önce İslâm dâveti ulaştığı için, bu çağrı farz değildir. O, yeniden İslâm'a dönerse problem bitmiş olur. Eğer küfürde ısrar eder, devlet başkanı tevbe ümidi görürse veya mürted, süre istemiş bulunursa; kendisine üç gün süre verilir. Eğer devlet başkanı tevbe ümidi görmez ve mürted de bir süre talebinde bulunmamış olursa, derhal öldürülür. Bu konuya delil olarak Hz. Ömer'in uygulaması gösterilir. İslâm ordusunda irtidad edip, derhal öldürülen bir adamın durumu Hz. Ömer'e haber verilince şöyle demiştir: "Onu bir yerde üç gün hapsetmeniz her gün bir ekmek vermeniz ve tevbeye dâvet etmeniz gerekmez miydi? Umulur ki o, tevbe eder ve Allah'a dönerdi. Ey Allah'ım! Ben bu olayda hazır bulunmadım. Emir vermedim. Haber bana ulaştığı zaman rızâ da göstermedim."1439 Rivâyete göre Hz. Ali de mürtedi üç defa tevbeye dâvet eder ve şu âyeti okurdu; "İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar
1435] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 214
1436] 2/Bakara, 256
1437] Buhârî, Cihad, 148; İ'tisâm, 28
1438] Buhârî, Diyât, 6, Kasâme, 25, 26
1439] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi’, Beyrut 1402/1982, VII/134-135
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir."1440 Mürted'in tevbeye dâvet edilmeden önce öldürülmesi mekruhtur. Ancak dinden dönmekte ismetini yitirdiği için, onu öldüren yetkiliye bir şey gerekmez. Mürtedin tevbesi, kelime-i şehâdet getirmesi ve girdiği dinden yeniden İslâm'a dönmesi, hangi konuyla ilgili irtidâd etmişse o konu ile ilgili İslâmî hükümleri kabul ettiğini ilân etmesidir.
Dinden dönen kadının öldürülmesi câiz değildir. Fakat o, yeniden İslâm'a girmeye zorlanır. Zorlama şöyle olur: Hapsedilir ve her gün çıkarılarak tevbe etmesi istenir. İslâm'a dönerse serbest bırakılır. Aksi halde ölünceye kadar hapiste kalır. Öldürülmeme konusunda delil şu hadistir: "Kadın ve çocukları öldürmeyin!" 1441
İmam Şâfiî'ye göre, mürted kadın da erkek gibi öldürülür. Delil: "Dinini değiştiren kimseyi öldürünüz" 1442 hadisinin genel ifadesidir. Çünkü kanın mubah olmasının illeti, imandan sonra küfürdür. Mürted erkeğin öldürülmesinin sebebi budur. Aynı özellik mürted kadında da vardır. İmandan sonra küfür, aslî küfürden daha ağırdır. 1443
Mürted mânen ölmüş sayıldığı için o, kimseye mirasçı olamaz. Mürtede başkalarının mirasçı olması konusunda ise görüş ayrılıkları vardır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, dinden çıkanın irtidaddan önce veya sonra kazandıkları kendi müslüman vârislerine intikal eder. Ebû Hanîfe'ye göre ise, irtidaddan önce kazandıkları kendi mirasçılarına, sonra kazandıkları ise beytülmâle gider. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise tüm malı beytülmâle intikal eder.
Mürtedin nikâhı geçersiz olur, irtidâd eden erkek, müslüman hanımından; irtidâd eden kadın da müslüman kocasından boşanmış olur. Karı-koca birlikte irtidad etseler veya birlikte İslâm'a girseler, nikâh bağları devam eder. İmam Züfer'e göre ise bu durumlarda da nikâh akdi fâsit olur. Eşlerden biri diğerinden önce İslâm'a girerse, nikâh akdinin fâsit olacağı konusunda görüş birliği (icmâ') vardır. 1444
İman sahibi olduktan sonra İslâm'ı terkedenlerin dünya ve âhirette karşılaşacakları tehlikeleri haber veren pek çok âyet vardır. 1445
Hz. Peygamber'in vefatından sonra, Hz. Ebû Bekir'in halîfeliğinin ilk günlerinde dinden dönme olayları görüldü. Ebû Bekr’in (r.a.) onlara savaş açarak kararlı tutumuyla İslâm'ın bütünlüğü korunmuş oldu. Ebû Hureyre'den şöyle dediği nakledilmiştir: Rasûlullah vefat edip de ondan sonra Ebû Bekir halife seçildiği ve Araplardan bazıları dinden döndüğü zaman Hz. Ömer, Ebû Bekir'e şöyle dedi: "Allah Rasûlu; "İnsanlar, 'Allah'tan başka ilâh yoktur' deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Kim, 'Allah'tan başka ilâh yoktur' derse, malını ve canını benden korumuş olur. Ancak İslâm'ın hakkı müstesnâdır. Onun asıl hesabı ise Allah'a kalmıştır" buyurduğu halde, nasıl olur da sen insanlarla savaşırsın? Ebû Bekir şöyle cevap verdi: Allah'a yemin ederim ki namazla zekâtın arasını ayıranlarla mutlaka
1440] 4/Nisâ, 137
1441] Ebû Dâvud, Cihâd, 90
1442] Buhârî, Cihâd, 149; İ'tisam, 28
1443] el-Kâsânî, a g e., VII, 135
1444] el-Kâsânî, a.g.e., VIII/136-137
1445] 2/Bakara, 217; 3/Âl-i İmrân, 3/86-91, 106; 4/Nisâ, 115, 137; 5/Mâide, 54
İRTİDÂD
- 369 -
savaşacağım. Çünkü zekât malî bir haktır. Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah'a vermiş oldukları bir deve yularını bile bana vermezlerse, onlarla savaşırım" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun ki, Azîz ve Celîl olan Allah Ebû Bekir'in gönlünü savaş için genişletmiş ve yine anladım ki, onun görüşü doğrudur." 1446
Hz. Ebû Bekir'in zekât vermeyenlerle savaşa karar vermesinin delili, Hz. Peygamber'in şu uygulamasıdır. Allah Rasûlu, Eşca' kabilesinden birisinin zekâtını alması için bir memur göndermiş, vermeyince, ikinci defa göndermiş, üçüncüde yine vermezse boynunu vurmasını söylemiştir 1447. Diğer yandan, namaz kılmayanlarla harp edileceğine dair sahâbenin icmâ'ı vardır. Ebû Bekir burada zekâtı, namaza kıyas etmiştir. 1448
Hattâbî'ye göre, bu dönemde dinden dönenler iki sınıftır:
1. Dinden tamamen dönenler: Museylimetü'l-Kezzâb ile el-Esvedü'l Ansî'ye uyanlar. Ebû Bekir (r.a.) bunlarla savaşmış, Müseylime'yi Yemâme'de, el-Ansî'yi ise San'a'da öldürtmüştür. Onlara uyanların çoğu da öldürülmüş, kalanlar ise kaçmış ve dağılmıştır. Diğer yandan dinin bütün hükümlerini inkâr edip namaz ve orucu terkedenler de vardı. Bunlar câhiliyye devrindeki hallerine dönmüşlerdi.
2. Namazla zekâtı birbirinden ayıranlar: Bunlar namazın farz olduğunu kabul ediyor, fakat zekâtı tanımıyorlardı. İçlerinde kabile reisinden korkarak zekât vermeyenler de vardı. Meselâ; Benû Yerbu' kabilesi kendi arasında zekâtı toplamış, Hz. Ebû Bekir'e göndermek üzere iken Mâlik b. Nuveyre bunu duymuş ve toplanan zekâta el koyarak kabileye dağıtmıştır. Bazıları da; "Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin bir zekât al." 1449 âyetini yalnız Hz. Peygamber'le ilgili görüyor ve zekât vermek istemiyordu.
İşte Hz. Ömer'in tereddüdü ve Halîfe Ebû Bekir'e itirazı bu ikinci madde ile ilgilidir. Diğer yandan Hz. Ömer'in dayandığı; "İnsanlar Allah'dan başka ilâh olmadığını söyleyinceye kadar... onlarla savaşmakla emrolundum" hadisi, başka rivâyetlerde "Hz. Muhammed'e imanı, kıblemize dönme, kestiklerimizi yeme, bizim gibi namaz kılma" gibi ilâvelerle nakledilmiştir. Hz. Ömer'in başlangıçta, bu ayrıntıları düşünmeden karşı çıkmış olması de muhtemeldir. 1450
Ridde Savaşları
Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra dinden dönüp İslâm devletine savaş açanların isyanlarının bastırılması için yapılan askerî harekâtlara Ridde savaşları denir.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefat haberini duyan Yemen ve Necid bölgelerindeki bazı kabileler özellikle zekât ödemeyi reddederek isyan ettiler. Ayrıca Rasûlullah’ın
1446] Ebû Dâvud, Zekât, l
1447] Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Ankara 1984, V/21
1448] Sünen-i Ebû Dâvud Terceme ve Şerhi, N. Yeniel - H. Kayapınar - N. Akdeniz, İstanbul 1988, VI/93
1449] 9/Tevbe, 103
1450] Bk. Buhârî, İmân, 17, 28, Salât, 28, Zekât, 1, İ'tisâm, 2, 28; Müslim, İmân, 32-36; Ebû Dâvud, Cihâd, 95; Tirmizî, Tefsîru Sûre (88); Nesâî, Zekât, 3; İbn Mâce, Fiten, 1-3; Dârimî, Siyer, 10; Ahmed bin Hanbel, IV/8; Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. c. 3, s. 175-176
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(s.a.s.) vefatı ile ortaya çıkan karışık ortamdan istifade etmek isteyen bazı kimseler de peygamberliklerini ilan etmişler ve kendilerine inandırdıkları kalabalıkları peşlerine takarak İslâm hükümranlığını tehdit etmeye başlamışlardı. Rasûlullah’ın (s.a.s.) sağlığında onun hâkimiyetine boyun eğmek zorunda kalarak müslüman olan, ancak imanın kalplerine nüfuz edip yerleşmediği bu bedevî topluluklar, onun vefatıyla cesaretlenmiş ve kalplerinde gizlediklerini açığa çıkarmışlardı. Aslında onların bu durumu bilinmiyor değildi. Zira Allah Teâlâ onlar için bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Ey Muhammed! Bedeviler "İman ettik" derler. Sen onlara şöyle de: "Hayır! İman etmediniz. Siz ancak, müslüman olduk deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir." 1451
İrtidat hareketlerinin başlamasıyla başkent Medine her taraftan düşmanlarla kuşatılmış bir duruma geldi. Öte taraftan Yahûdi ve Hıristiyanlar, ortaya çıkacak fırsatları değerlendirmek için müslümanların durumunu izlemeye başladılar. Tarihçiler müslümanların o zaman içinde bulundukları dehşet verici durumu; "Müslümanlar, peygamberlerini kaybetmeleri, sayılarının azlığı ve düşmanlarının çokluğu yüzünden sanki şiddetli soğuk, yağmurlu ve karanlık bir gecede sahrâda kaybolmuş koyun sürüsüsün durumunu andırıyordu"1452 şeklinde ifade etmektedirler. Medine'nin bu şekilde ciddi olarak tehdit altında bulunmasını ileri süren bazı kimseler, Rasûlullah’ın (s.a.s) vefatından az önce yola çıkan Usâme'nin ordusunu bu seferden alıkoyması için Ebû Bekir’e (r.a.) mürâcaat ettiler. İslâm devletinin başına henüz geçmiş olan Hz. Ebû Bekir son derece net ve kararlı bir ifade ile bu tavsiyeyi yapanlara; Bilsem ki kurtlar burada beni parçalayacak; Usâme'nin ordusu için Rasûlullah’ın (s.a.s.) emretmiş olduğu şeyi uygulayacağım" 1453 dedi ve bu orduya yoluna devam etmesi için emir verdi.
İlk dinden dönme hareketi Peygamber’in (s.a.s.) sağlığında Yemen'de ortaya çıkmıştı. Kendisinin peygamber olduğunu iddia eden Esved el-Ansî, topladığı kuvvetlerle önce Necran bölgesini, peşinden de San'a’yı, vali Şehr ile yirmi beş gün savaşarak ele geçirdi. Hz. Peygamber'in âmil ve muallim olarak bölgeye gönderdiği Mu'az b. Cebel, Ma'rib'de bulunan Ebû Mûsâ el-Eşarî'ye iltihak etmiş daha sonra ikisi birlikte Hadramevt'e gitmişlerdi.1454 İbnül-Esir'in ifadesiyle, "Esved'in çıkarmış olduğu fitne bir alev gibi, Hadramevt'ten Taif, Bahreyn ve Ahsa'dan Aden'e kadar her yeri kaplamıştı."1455 Hadramevt'te toplanan müslümanlar endişeli bir şekilde beklerken, durumu haber alan Rasûlullah’ın (s.a.s.), Yemen bölgesinde bulunan müslümanların tamamına yönelik, Esved'e karşı savaşılması emri bölgeye ulaştı. Veber b. Yuhannis vasıtasıyla gönderilen mektupta; dinin korunması, mürtedlere karşı savaşılması, Esved el-Ansî'nin açıkça savaşılarak veya gizli bir tertiple ortadan kaldırılması ve bu emrin İslâm'da sebât eden bölgedeki bütün müslümanlara ulaştırılması gibi tâlimatlar yer almaktaydı. 1456
Rasûlullah’ın (s.a.s.) emri San'a'daki müslümanlara ulaştığı zaman, planlanan bir suikast ile Esved el-Ansî, Firûz adındaki biri tarafından öldürülmüş ve Kenan bölgesi tekrar İslâm'ın hâkimiyetine girmişti. Onun öldürüldüğü haberi
1451] 49/Hucurât, 14
1452] Taberî, Tarih, Beyrut ty, III/225; İbnü’l-Esîr, Tarih, Beyrut 1979, II/33
1453] Taberi, a.g.e., III, 225, 228; İbnül-Esir, a.g.e., aynı yer
1454] Taberiî III/229-230
1455] İbnül-Esir, II, 338
1456] Taberî, III/231; İbnül-Esîr, II/338
İRTİDÂD
- 371 -
Medine'ye Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefat ettiği günün sabahında ulaşmıştı. 1457
Peygamber’in (s.a.s.) ölüm haberi üzerine, Müseyleme ve Tuleyha, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktılar, Tay ve Esed kabileleri Tuleyha'ya tâbi olarak dinden döndüler. Gatafan ise, Uyeyne b. Hısn'ın başkanlığı altında isyan etti. Uyeyne: "Esed ve Gatafandan bir peygamber, bize Kureyşten olan bir peygamberden daha sevimlidir. Muhammed öldü. Tuleyha ise hayattadır" diyerek, Tuleyha'ya tâbi oldu.1458 Havâzinliler ise zekâtlarını ödemeyeceklerini bildirdiler. Her taraftan irtidat haberleri Medine'ye ulaştığı zaman Ebû Bekir (r.a.), elçiler göndermek sûretiyle İslâm'a dönmelerini sağlamaya çalıştı ve Usame'nin ordusunun dönüşünü bekledi. Ancak, Abslar'la, Zubyanlar'ın Medine'ye saldırmaları üzerine bu tehlikeyi yok etmek için faâliyete geçmek zorunda kaldı. Bu arada diğer birtakım kabilelerin elçileri Medine'ye gelerek, namazı kılacaklarını, ancak zekât'ı ödemeyeceklerini bildirdiler. Ve bu durumun kabul edilmesini istediler.
Ebû Bekir (r.a.) elçilere; "Zekât olarak vereceğiniz hayvanların, bağlanacakları ipleri vermediğiniz takdirde bile sizinle savaşacağım" şeklinde sert bir cevap verdi.1459 Hz. Ebû Bekir (r.a.) tarafından istekleri reddedilen bu elçi heyeti dönüşlerinde, Medine'de bulunan müslümanların azlığını kabilelerine bildirerek Medine'ye yürümek için onları heveslendirdiler. Ebû Bekir (r.a.) sayılarının azlığını öğrenen mürtedlerin Medine'ye saldırabileceklerini anladığı için birtakım tedbirler aldı. Yakında olan düşman birliklerinin şehre girişini önlemek için Ali (r.a.), Talha (r.a.), Zübeyr (r.a.) ve İbn Mes'ud’u (r.a.) şehre giren yollara yerleştirdi ve herkesin mescidde toplanmasını istedi. Nitekim o, düşüncesinde yanılmamış ve üç gün sonra mürtedler gece vakti harekete geçmişlerdi. Ancak yolları bekleyen birlikler onlarla savaşarak şehre girmelerini engellediler ve durumu Hz. Ebû Bekir'e bildirdiler. Ebû Bekir (r.a.) mesciddekilerle birlikte hemen harekete geçerek onları geri püskürttü ve Zahusa'ya kadar onları takip etti. Burada mürted askerlerin uyguladıkları bir yöntemle müslümanların develeri ürkmüş ve geri dönmüşlerdi. Mürtedler, müslümanların korkarak geri döndükleri zannına kapıldılar ve Zül-Kassa'da toplananlara haber göndererek kendilerine katılmalarını bildirdiler. Öte taraftan Ebû Bekir (r.a.), geceyi savaş hazırlığı ile geçirdi ve sabaha yakın, sağ kanatta Numan b. Mukarrin, sol kanatta Abdullah b. Mukarrin, ortada Suveyd b. Mukarrin şeklinde bir tabya düzeni ile yola çıktı. Merkezinde Ebû Bekir’in (r.a.) bulunduğu ordu yaya olarak (sadece aracı birlikte süvâriler vardı) hızlı bir yürüyüş yaptı ve fecirde düşmanın bulunduğu yere geldi. Onlar olan-bitenlerden habersiz olarak dururken, müslümanların âni saldırısı karşısında çok sayıda ölü bırakarak kaçmak zorunda kaldılar. Hz. Ebû Bekir, kaçanları Zül-Kassa'ya kadar takip etti. Numan b. Mukarrin'i bir miktar askerle orada bırakarak Medine'ye döndü. İrtidat eden Absoğulları ile Zubyanoğulları, aldıkları bu yenilginin acısıyla kabileleri içerisindeki müslümanları öldürmeye ve çevrede bulunan diğer müslümanlara saldırmaya başladılar. Bu haber Ebû Bekir’e (r.a.) ulaştığı zaman o, müthiş bir şekilde hiddetlendi ve müslümanları çeşitli şekillerde öldüren mürted kâfirlerin, öldürdükleri müslümanlara karşılık olarak korkunç bir şekilde öldürüleceklerine dair yemin etti.1460 Bu olaydan sonra, müslümanların
1457] geniş bilgi için Bk. Taberî, III/227 vd
1458] İbnül-Esîr, II, 342
1459] Taberi, III, 244
1460] Taberî, III, 246; İbnül-Esîr, II, 345
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
moralleri düzeldi ve kabileler içerisinde irtidat eden kimselerin bir bölümü tekrar İslâm'a dönmeye ve yeniden zekât mallarını Medine'ye göndermeye başladılar. İbnül-Esir'in kaydına göre de kırk gün sonra Usâme bin Zeyd seferden dönerek Medine'ye geldi. Hz. Ebû Bekir onları sefer yorgunluğunu üzerlerinden atmaları için Medine'de bıraktı ve tertip ettiği kuvvetlerin başına geçerek, Necd yönünde bulunan Zül-Kassa'ya doğru hareket etti. Bu nazik ortamda Hz. Ebû Bekir (r.a.)'ın bizzat savaşa çıkmasını doğru bulmayan bazı kimseler ona müracaat ederek Medine'de kalmasını istediler. Bu kimseler, eğer Halife Ebû Bekir (r.a.)'a bir şey olursa, içinde bulunulan kritik durumun müslümanlar için bir felakete dönüşmesinden endişe ediyorlardı. Ebû Bekir (r.a.); müslümanları bizzat koruyacağını söyleyerek bu teklifi reddetti. 1461
Yolda kendisine katılan komutanlarından Mukarrinoğlu Numan, Abdullah ve Suveyd kardeşlerle birlikte Rebezelilerin toplandığı Ebrak denilen yere kadar ilerledi ve burada yapılan savaşta mağlup olan ve komutanlarını kaybeden Abslar ve Benû Bekr'ler dağılarak suratli bir şekilde bölgeden uzaklaştılar. Günlerce Ebrak'da kalan Ebû Bekir (r.a.), Benû Zübyan'ları mağlup etti ve topraklarını ganimet olarak değerlendirerek bu arazileri Benû Zübyan'lar için yasak bölge ilan etti. Onun bu galibiyeti üzerine mürtedlerin çoğunluğu tekrar İslâm'a döndü. Ebû Bekir (r.a.), itaat altına aldığı bu kimselere karşı Rasûlullah (s.a.s.)'in sünnetine uyarak oldukça yumuşak davranmıştır. Öte taraftan, dağılan Abs ve Zübyan kuvvetleri peygamberlik iddiasında bulunan Tuleyha'nın yanına gittiler. Tuleyha, Sumeyra'dan hareket ederek Buzaha'ya yöneldi ve burada karargâh kurdu. Medine'ye dönen Ebû Bekir (r.a.) savaş hazırlıklarına girişti ve orduyu on bir kısma ayırarak her birine bir bayrak verip görev sahalarını belirledi. Buna göre, Halid b. Velid, Buzaha'da bulunan yalancı peygamber Tuleyha ile savaşacak, peşinden Butah'da bulunan Mâlik b. Nuveyre üzerine yürüyecek, İkrime bin Ebi Cehl Müseyleme ile mücâdele edecek, Muhâcır b. Ebî Ümeyye, Esved el-Ansî'nin bağlılarına karşı harekete geçecek, peşinden de Kays b. Makşuh ve onu destekleyen diğer Yemenliler'e karşı, Ebnalar'a yardım edecek ve sonra Kindelileri te'dip için Hadramut'a yönelecek. Halid b. Said, Suriye taraflarına; Amr b. el-As, Kuzâ'aya karşı yürüyecek; Huzeyfe b. Mıhsan, Deba halkıyla savaşacak; Arfece b. Herseme, Mehre kabilesiyle; Tureyfe b. Haciz, Benî Süleym'i ve onlarla birlikte hareket eden Havazinliler'i itaat altına alacak; Süveyd b. Mukarrın, Yemen'in Tıhame bölgesine; Alâ b. el-Hadramî, Bahreyn'e gidecekti. Halife, Şurahbil b. Hasane'yi de, İkrime bin Ebî Cehl'in arkasından göndererek, İkrime'nin Yemen'den ayrılıp Kuzâ'alılar üzerine yöneldiği zaman ona iltihak etmekle görevlendirdi. 1462
Ebû Bekir (r.a.), orduyu Zül-Kassa'da taksim etti ve görevlendirdiği komutanlar birliklerini alarak görev bölgelerine doğru harekete geçtiler. Hz. Ebu Bekir irtidat eden kabilelere elçilerle, orduların önünden mektuplar göndererek onları İslâm'a dönmeye dâvet ediyor ve tavırlarının doğuracağı sonuçlar hakkında onları uyarıyordu.1463 Öte tarafta, mürtedlere karşı gönderdiği komutanlara da, düşmanla karşılaşıldığı zaman nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda talimatlar verdi. Bu talimatlar; Allah'dan korkmaları, Allah'ın emri dışına çıkanlarla savaşmada gayretli olmaları; savaştan önce düşmanın İslâm'a dâvet edilmesi;
1461] Taberî, III, 247
1462] Taberî, III, 248-249
1463] Bu belgenin tam metni için bk. Taberi, Tarih, III, 249-251
İRTİDÂD
- 373 -
karşı tarafa fayda ve zararlarına olan her şeyin açıkça izah edilmesi; emirlere uyanların açıkladıkları sözlerinin kabul edilerek iyi muâmelede bulunulması; ganimetin şer'i kurallara göre taksimi ve müslümanlara her hal ve durumda iyi davranılması gibi maddeleri içeriyordu.
Halid bin Velid'in Tuleyha Meselesini Çözümlemesi: Tuleyha, Beni Esed bin Huzeyme'ye mensup olup, Rasûlullah’ın (s.a.s.) son zamanlarında peygamberlik iddiasında bulunmuştu. O, bağlı bulunduğu Esedoğullarına kendisine Cebrail'in geldiğini söyleyerek bazı tuhaf şeyler uyduruyor ve onlardan kendisine tâbi olmalarını istiyordu. Kendisine tâbi olanlara namaz kılarken secde etmeyi yasaklıyor ve Allah'ın buna ihtiyacı olmadığını, O'nu ayakta zikretmelerini emrediyordu. İbnül-Esir; "Kabilecilik taassubundan dolayı çok sayıda Arap ona tâbi oldu" demektedir.1464 Bu yüzden ona bağlı olanların çoğu Esed, Gatafan ve Tay kabilelerine mensuptular. Fezare ve Gatafanlılar Taybe'nin güneyinde toplanmış, Tay kabilesi ise kendi topraklarının sınırında beklemekte idiler. Tuleyha'nın mensup bulunduğu Esed oğulları ise Sumeyra'da toplanmıştı. Abs, Sa'lebe ve Mürreliler ise Rebeze dolaylarında, Ebrek'de beklemekteydiler. Onların bir kısmı burada kalmış, diğer bir kısmı da Zül-Kassa'ya giderek Medine'yi tehdit etmişlerdi. Bizzat halifenin başında bulunduğu kuvvetler tarafından, önce Zül-Kassa'da sonra da Abrek'de yenilgiye uğrayan grup Sumeyra'dan ayrılıp, Gatafan ve diğer kabilelerle birleşerek Tay kabilesi arasında bir su kenarı olan Buzaha'da karargâh Kur’an Tuleyha'ya iltihak etti. Bu olay üzerine Tuleyha Tay kabilesinin Cedile ve Gavş boylarına adam göndererek kendisine iltihak etmelerini emretti. Onların bir bölümü acele olarak onun yanına hareket ettiler; arkada kalanlara da gelmelerini söylediler.
Ebû Bekir (r.a.), Hâlid bin Velid'e ilk önce Eknaf'da bulunan Taylıların üzerine yürümesi, peşinden Buzaha'da toplananlarla savaşması, sonra da Butah'a yönelmesi tâlimâtını verdi. Halid'den önce, Adiy b. Hâtem et-Taî Medine'den kabilesinin yanına giderek onları üzerlerine gelen orduyla korkuttu ve Halife'ye itaate çağırdı. Onlar, bu çağrıya uyarak, Adiy'den kendileri için Halid'den eman almasını ve kendilerine mühlet vermesini istediler. Onlar, Buzaha'da bulunan kabilenin diğer mensuplarını, Tuleyha'nın öldürmesinden korkuyorlardı. Adiy, durumu Halid'e bildirdi. O da onlara zaman tanıdı. Taylılar, Tuleyha'nın yanında bulunan akrabalarına haber gönderdiler. Onlar da oradan ayrılarak Halid'le birleştiler. Daha sonra Adiy'in teşebbüsü ile Cedileliler de İslâm'a dönüp Halid'e iltihak ettiler. Tay ve Cedilelilerden bin beşyüz kişinin iltihakıyla daha da güçlenen Halid, Buzaha'ya Tuleyha'nın üzerine yürüdü. Benu Amirliler etraftan, hangi tarafın galip geleceğini gözetlemekte idiler. Halid b. Velid Tuleyha ile savaşa tutuştu. Tuleyha'nın yanında Uyeyne b. Hısn komutasında yedi yüz kişilik Fezareli asker bulunmaktaydı. Savaşın şiddetlendiği bir sırada Uyeyne birkaç defa Tuleyha'nın yanına gidip kendisine Cebrail'in savaşın sonucu hakkında haber verip vermediğini sordu. Tuleyha sonunda ona; "Evet geldi ve bana; "bir gün düşmanlarınla karşılaşacaksın. Başlangıçta aleyhinde de olsa sonunda savaşı kazanacaksın. Değirmen gibi insan öğüten kanlı bir savaş... Ve işte unutamayacağın bir söz" diye haber getirdi" dedi. Uyeyne ona; "unutamayacağın bir sözmüş..." dedi ve askerlerine; "Ey Fezareliler! Bu adam bir yalancıdır. Savaşı bırakıp geri dönün" emrini verdiğinde adamları ona uydu. Savaşı kaybeden Tuleyha, atına binerek Suriye'ye
1464] İbnül-Esir, a.g.e., II, 344
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaçtı. Sonra da Kelb kabilesinin yanına gitti. Esed oğulları ve Gatafanlıların tekrar İslâm'a döndüğünü duyduğu zaman o da iman etti. Hz. Ebû Bekir (r.a.) vefat edinceye kadar, Kelblilerin arasında yaşamaya devam eden Tuleyha ancak onun vefatından sonra Medine'ye gitmiş ve Ömer’e (r.a.) bey'at etmişti. Tuleyha Hz. Ömer döneminde vuku bulan Kadisiye ve daha sonraki savaşlarda akıl almaz kahramanlıklar göstermiş ve bu sefer gerçekten iman ettiği İslâm için hayatını sürekli tehlikelere atarak hizmet etmekten geri kalmamıştır.
Benû Âmir, Havâzin ve Suleymlilerin İrtidâdı: Benû Âmirler, Tuleyha'nın komutasında savaşan Esed ve Gatafanlıların durumunu gözetliyorlar ve tereddüt içinde bulunuyorlardı. Tuleyha mağlup olduğu zaman, Kurre b. Hubeyre, Kâ'b oğullarının; Alkame b. Ulase ise, Kilaboğullarının başına geçerek kendilerine katılan diğer kimselerle Kâ'boğulları arazisine gelerek kamp kurmuştu. Alkame, Rasûlullah (s.a.s.) zamanında müslüman olmuş, peşinden irtidat ederek Suriye'ye kaçmıştı. Onların irtidat haberi ve hazırlıkları Ebû Bekir’e (r.a.) ulaştığı zaman Ka'ka b. Amr'ı bir birlikle üzerlerine gönderdi. Ka'ka', Alkame'nin bulunduğu yere geldiği zaman, o kaçmayı tercih etti ve peşinden takip edenlerden kurtulmayı başardı. Ka'ka' ise, onun eşini, çocuklarını ve orada bulunan diğer kimseleri yakalayarak Medine'ye döndü. Onlar, Alkame'ye yardım etmediklerini, dolayısıyla irtidatla suçlanamayacaklarını ileri sürdüler. Ebû Bekir onları serbest bıraktı. Alkame de Medine'ye gelerek İslâm'a girdiğini açıkladı. 1465
Benû Âmirler ise Tuleyha'nın Buzaha bozgununu gördükleri vakit, birbirlerine; "Döndüğümüz dine girelim. Allah'a ve Rasûlüne iman edelim" dediler. Onlar Halid bin Velid'e giderek ona zekât vermek de dâhil İslâm'ın her rüknüne uyacaklarına dair bey'at ettiler. Ancak Halid, Esed, Gatafan, Tay, Suleym ve Âmirlerden, irtidat durumunda iken müslümanları yakarak öldüren, onlara müsle yapan ve İslâm'a düşmanlıkta bulunan kimselerin teslim edilmesinden önce bu kabilelere eman vermedi. Onlar Halid'in bu istediğini yerine getirip bu suçları işleyenleri ona teslim ettiler. O da müslümanlara karşı işledikleri cinâyetlerin benzerlerini onlara tatbik ederek cezalandırdı. 1466
Kur'ân-ı Kerim'de İrtidâd Kavramı
Kur'an'da irtidâd kelimesinin türediği kök olan r-d-d kelimesi ve türevleri toplam 60 yerde geçer. Kur’an’da, din hürriyeti temel hak ve özgürlüklerden kabul edilmiş, kimsenin zorla dine sokulması uygun görülmemiş, dinde zorlama olmadığı ilân edilmiştir.1467 Bunun yanında müslümanlardan, sahih bir iman ve ona yakışan sâlih amel istenmiş ve müslümanlar olarak can vermeleri emredilmiştir.1468 Kitabın/dinin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek şirk veya irtidâd kabul edilmiştir. 1469
İrtidâd ile ilgili âyetlerde, irtidâdın dünyevî cezasından hiçbir şekilde bahsedilmemiş, uhrevî cezalar dile getirilmiştir. İnsan, sonucuna katlanmak şartıyla dilediği dine girebilir, dilediği şekilde yaşayabilir. Hak dinden dönen kimselerin
1465] Taberî, III/261-262
1466] İbnül-Esîr, II/350; Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 262-267
1467] 2/Bakara, 256
1468] 3/Âl-i İmrân, 102
1469] 2/Bakara, 85
İRTİDÂD
- 375 -
amellerinin/yaptıkları iyiliklerin dünyada da âhirette de boşa gideceği vurgulanır.1470 Bütün amelleri, İslâm inancına sahip iken yaptıkları hasenâtın hepsi, dünyada ve âhirette bâtıl olur, boşa gider; telâfîsi kabil olmayacak bir sûrette tutulur, yani bütün çalışmaları heder olur. İman ettikten sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta/küfürde daha da ileri gidenlerin tevbeleri, asla kabul edilmeyecektir.1471 İslâm’dan başka bir din arayan kimseden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır. Mürtedlere Allah’ın hidâyet nasip etmeyeceği vurgulanır. Bunların cezâsı olarak, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lâneti onların üzerinedir. Onların azapları hafifletilmez; âhirette yüzlerine de bakılmaz.1472 Kâfirler ve özellikle ehl-i kitaptan çoğu, mü’minleri imanından vazgeçirip küfre döndürmek isterler.1473 O yüzden onlara uymak, mürtedliğe kapı açar.1474 Onlar eğer güçleri yeterse, mü’minleri dinlerinden döndürünceye kadar onlara karşı savaşırlar. 1475
Mürtedlere şeytan günah işlemeyi kolaylaştırmış ve onları uzun emellere, arzulara düşürmüştür.1476 Büyük günahları işlemeyi onlara önemsiz ve kolay göstermiş, emellerini ve kuruntularını çoğaltmış, kendilerinin çok ömür süreceklerini onlara telkin etmiştir. 1477
Kur’ân-ı Kerim’de irtidâd, mâhiyet ve vasıf değişikliği ile hal ifade eden dönüş mânâlarında kullanılmıştır. Küfre dönüşün acıklı sonunu tasvir eder ve gayr-ı müslimlere itaatin mü’minleri küfre ve dolayısıyla irtidâda götüreceği haber verilir. Bu, tatbik edilen sosyal nizam, ekonomik sistem ve genel kabul gören dünya görüşü için de böyledir. Eğer bir toplum, kendi dünya görüşünü, sosyal, ekonomik ve siyasal sistemini İslâm’dan seçmiyorsa, o toplum câhiliyye toplumudur ve tümüyle küfür içindedir. Eğer önceleri müslüman iken sonradan bu duruma düştüler ise mürted bir toplumdur.
“...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezâsı, ancak, dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 1478
“...Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dümdüz yoldan sapmış olur.” 1479
“Ehl-i kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler...” 1480
“Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak, (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak;
1470] 2/Bakara, 217
1471] 3/Âl-i İmrân, 89-90
1472] 3/Âl-i İmrân, 85-91
1473] 2/Bakara, 109
1474] 3/Âl-i İmrân, 100, 149
1475] 2/Bakara, 217
1476] 47/Muhammed, 25
1477] Beyzavî, Mecmua, 5/511
1478] 2/Bakara, 85
1479] 2/Bakara, 108
1480] 2/Bakara, 109
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunlar Allah katında daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden irtidâd edip döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.” 1481
“Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, hiçbir zaman kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 1482
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır. İman ettikten, Rasûl’ün hak olduğuna şehâdet ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkârcılığa sapıp kâfir olan bir topluluğa Allah nasıl hidâyet nasip eder? Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez. İşte onların cezâsı: Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lâneti onların üzerinedir. Bu lânette ebedî gömülüp gidecekler. Zira onların azapları hafifletilmez; yüzlerine de bakılmaz. Ancak, bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar/yola gelenler başka. Çünkü Allah, çok bağışlayıcı ve merhametlidir. İman ettikten sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta/küfürde daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirler. Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -dünya dolusu altını fidye olarak verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” 1483
“Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirip (irtidat ettirip) kâfirler haline getirirler.” 1484
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde, hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” 1485
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır. Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün). Şimdi, yüzleri kararanlara, ‘inanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyleyse inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azâbı!’ (denilir.)” 1486
“Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 1487
“Alllah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk/ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” 1488
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira tâğûta inanmamaları/küfretmeleri kendilerine emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek, onun hükümleriyle hükmetmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” 1489
1481] 2/Bakara, 217
1482] 2/Bakara, 256
1483] 3/Âl-i İmrân, 85-91
1484] 3/Âl-i İmrân, 100
1485] 3/Âl-i İmrân, 102
1486] 3/Âl-i İmrân, 105-106
1487] 3/Âl-i İmrân, 149
1488] 4/Nisâ, 48s
1489] 4/Nisâ, 60
İRTİDÂD
- 377 -
“İman edip sonra inkâr edip kâfir olanları, sonra yine iman edip tekrar küfre girenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecektir.” 1490
“O Kitap’ta size indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini, yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” 1491
“...Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 1492
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki); Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı aziz/onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lutfudur. Allah’ın lutfu ve ilmi geniştir.” 1493
“Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk) o zâlimler topluluğu ile oturma. (Allah’ın azâbından) korunanlara, inanmayanların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Lâkin onlara doğruyu hatırlatın. Umulur ki, korunurlar. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen, böylece kendilerini dünya hayatı aldatmış olan kimseleri (kendi hallerine) bırak. Sen yalnız Kur’an’la nasihat et ki, hiçbir kimse kazandığı (günah) yüzünden helâke sürüklenmesin. Onun Allah’tan başka ne bir dostu ne de bir şefaatçisi vardır. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan alınmaz (kabul olunmaz). Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr etmekte oldukları gerçeklerden ötürü onlar için kaynar sudan ibâret bir içecek ve acıklı bir azap vardır. De ki: ‘Allah’ı bırakıp da bize fayda ya da zarar veremeyecek olan putlara mı tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise: ‘Bize gel!’ diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi ökçelerimizin üzerinde irtidat edip gerisin geri (küfür ve şaşkınlığa) mı döndürüleceğiz?’ Allah’ın (gösterdiği hidâyet) yolu, doğru yolun ta kendisidir. Ve bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emrolundu.” 1494
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman etmez. O, murdarlık (azâbını), akıllarını kullanmayanlara verir.” 1495
“Sakın, Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Şu kadar var ki, Allah onları (cezâlandırmayı), gözlerin şaşkınlıktan bakakalacağı bir güne erteliyor.” 1496
“Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) ikrâh olunan/zorlanan hâriç, kim, iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse (ona Allah’ın gazabı vardır). Ama kim, kâfirliğe göğüs açarsa, onların üzerine Allah’tan bir gazap ve onlara büyük bir azap
1490] 4/Nisâ, 137
1491] 4/Nisâ, 140
1492] 5/Mâide, 44
1493] 5/Mâide, 54
1494] 6/En'âm, 68-71
1495] 10/Yûnus, 99-100
1496] 14/İbrâhim, 42
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vardır.” 1497
“Ve de ki: ‘Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr edip kâfir olsun. Biz, zâlimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır...” 1498
“Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim amellerimiz/işlerimiz bize, sizin amelleriniz size; size selâm olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler. Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.” 1499
“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların kötü arzularına uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın Kitap’tan indirdiğine inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışmayı gerektiren bir durum yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır.” 1500
“Şüphesiz ki kendilerine hidâyet/doğru yol belli olduktan sonra, ona arka dönüp mürted olanları, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir. Bunun sebebi; onların, Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara ‘bazı hususlarda size itaat edeceğiz’ demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor. Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak? Ona sebep, onların Allah’ı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve O’nu râzı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır. Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa Allah’ın kendilerine besledikleri kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar? Biz isteseydik onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları, konuşma üslûplarından tanırsın. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” 1501
“İnkâr edip kâfir olanlar, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Hâlbuki Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” 1502
“İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.” 1503
“...Sen onların üzerinde bir cebbâr/zorlayıcı değilsin, sadece tehdîdimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.” 1504
“Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 1505
Bir Tefsirden İktibas
"Onlar yapabilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler." Bu açıklama her şeyi bilen ve her şeyin içyüzünden haberdar olan Allah'tan
1497] 16/Nahl, 106
1498] 18/Kehf, 29
1499] 28/Kasas, 55-56
1500] 42/Şûrâ, 15
1501] 47/Muhammed, 25-30
1502] 47/Muhammed, 32
1503] 47/Muhammed, 34
1504] 50/Kaf, 44-45s
1505] 109/Kâfirûn, 6s
İRTİDÂD
- 379 -
gelen doğru bir tespittir. Burada kötülüğe ve müslümanları dinlerinden koparmaya yönelik iğrenç bir ısrar açığa vuruluyor. Bu ısrarlı çaba, İslâm düşmanlarının sürekli hedefleri olmuştur. Bu çaba nerede ve hangi zaman diliminde olursa olsun müslüman cemaatin düşmanlarının değişmez amacıdır. İslâm'ın yeryüzündeki varlığı, bu dinin düşmanları, her dönemdeki İslâm cemaatinin düşmanları için başlı başına bir kin ve korku kaynağı olmuştur. Başlı başına İslâm onları rahatsız ediyor, korkutuyor, kinlerini kabartıyor. İslâm o kadar güçlü, o kadar sağlam bir dindir ki, bütün Batı taraftarları ondan korkuyor, bütün haydutlar ondan ürküyor ve bütün bozguncular (müfsitler) ona karşı antipati duyuyor. İslâm gerek başlı başına gerek içerdiği apaçık hakk, gerek tutarlı sistemi ve gerekse sağlıklı sosyal düzeni ile doğrudan doğruya somut bir savaştır; o bütün bu nitelikleri ile batıla, haydutluğa, zulme ve bozgunculuğa karşı doğrudan doğruya somut bir savaştır. Bundan dolayı batıl taraftarları, haydutlar, bozguncular onun varlığına katlanamıyorlar. Bu yüzden müslümanların karşısında hep pusudadırlar, onları dinlerinden koparmak, kâfirliğe döndürmek için yanıp tutuşurlar. Kâfirlik olsun da hangi türü olursa olsun, onlar için farketmez. Zira yeryüzünde bu dine inanan, bu sistemin izinden giden, bu düzeni yaşayan bir tek müslüman cemaat varken batıl düzenlerinin yaşayacağına, haydutluklarının ve bozgunculuklarının devam edebileceğine güvenemiyorlar.
Bu İslâm düşmanlarının savaş metodları ve savaş araçları zamanla farklılaşır, fakat hedef hiçbir zaman değişmez. Bu hedef, gerçek müslümanları dinlerinden döndürmektir. Ne zaman ellerindeki silâhlardan biri kırılsa, bozulsa başka bir silah çekerler. Ne zaman ellerindeki silâhlardan biri körelse, etkisini yitirse bir başkasını bilerler.
Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan yüce Allah'ın vermiş olduğu bu doğru haber karşımızdadır, müslüman cemaati bu düşmanlara teslim olmamaları hususunda uyarıyor, onlara tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor, onları düşmanların oyunları karşısında direnmeye, savaşın zorluklarına dayanmaya çağırıyor. Aksi halde karşılaşılacak sonuç dünya ve âhiret hüsranı zararıdır, hiçbir mazeretin ve hiçbir gerekçenin önleyemeyeceği bir azaptır:
"Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse böylelerinin bütün yaptıkları dünyada da âhirette de boşa gider. Bunlar Cehennemliktirler ve orada ebedi olarak kalacaklardır." Burada geçen "Hubut" kelimesi, merada otlayan bir devenin zararlı bir ot yemesi sonucunda önce şişip arkasından ölmesini anlatan bir deyimden türemedir. Kur'an-ı Kerim, burada bu kelime ile insanın işlediği amellerin önce kabarıp sonra yok oluvermeleri olayını anlatmak istiyor. Görüldüğü gibi bu kelimenin somut anlamı ile soyut anlamı arasında sıkı bir uyum var. Yani batıl amelin önce kabarması, görüntüsünün şişmesi, sonunda ise ortadan çekilip yokluğa karışması olayı ile zehirli ot yiyen devenin şişmesi ve bu şişkinlik sonunda patlayıp ölmesi olayı arasında sıkı bir çağrışım vardır.
Kim İslâm'ı taddıktan, onu tanıdıktan sonra baskı ve caydırma darbeleri altında bu dinden dönerse -uğradığı baskının ve karşılaştığı caydırma girişimlerinin çapı ne olursa olsun- yüce Allah tarafından belirlenen akıbeti budur. Yani amellerinin hem dünyada ve hem de ahirette boşa gitmesi, buna ek olarak da hiç bitmeyecek bir Cehennem azabına çarpılmasıdır.
İslâm'ın tadına varan, onu tammış olan bir kalp, gerçek anlamda asla ondan
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dönemez, vazgeçemez. Bu dönüşün sözkonusu olabilmesi için o kalbin düzelmez, ıslâh olmaz derecede bozulması gerekir. Yalnız, insan takatını aşan ağır işkence karşısında görünüşte taviz verilerek başvurulan korunma önlemi (takıyye) bu sözümüzün dışındadır. Zira yüce Allah merhametli olduğu için insanın dayanma gücünü aşan işkence karşısında müslümana dinini bırakmış gibi davranarak canını kurtarma izni verdi. Fakat bu zor durumda müslümanın kalbi İslâm'a bağlılığını sürdürmeli, imanını seve seve korumalıdır. Başka bir deyimle bu durumda müslümana verilen müsaade, gerçekten kâfir olma, (Allah korusun) sahici bir "dininden dönme" müsaadesi değildir.
Yüce Allah'ın bu uyarısı dünyanın son anına, Kıyamet gününe kadar geçerlidir. Hiçbir müslüman işkenceye, çeşitli caydırma girişimlerine boyun eğerek dinini, Allah'a kesin bağlılığını bırakmakta, imanından ve İslâm'a bağlılığından dönmekte mazur sayılamaz. Yapılması gereken şey cihaddır, mücadeledir, yüce Allah bir çıkış yolu gösterinceye kadar sabretmek, direnmektir. Hiç kuşkusuz yüce Allah kendisine inanan ve O'nun yolunda işkencelere maruz kalan kullarını yüzüstü bırakmaz. O, onları, fedakârlıklarına karşılık olarak iki güzel sonuçtan biri ile; ya zafer ya da şehitlik ile ödüllendirecektir. 1506
Hadis-i Şeriflerde İrtidât Kavramı
Abdullah İbn Abbâs'ın, güvenilirliği çok tartışmalı âzâdlı kölesi İkrime'den gelen rivâyete göre, eğer doğruysa Hz. Ali, kendisine tanrı diyenleri yahut zındıkları veya gizlice putlara tapanları ateş dolu hendeklere attırıp yaktırmış. Bunu duyan Abdullah İbn Abbâs: "Ben olsaydım, onları yakmazdım. Çünkü Peygamber (s.a.s.), "Allah'ın azâbıyla azâb etmeyiniz!" buyurmuştur. Ben onları öldürürdüm. Çünkü Peygamber (s.a.s.): "Dinden döneni öldürünüz!" buyurmuştur. 1507
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah'a aittir.” 1508
Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah) hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı olarak) öldürülmesi gereken.” 1509
Hâlid bin Velîd, "Nice namaz kılan var ki, kalbinde olmayanı söylüyor (inanmış görünüyor)" gerekçesiyle kısmeti (ganimet taksimini) kabul etmeyen bir kişiyi öldürmek için izin isteyince Allah'ın Rasûlü: "Bana insanların kalbini yarıp
1506] Fi Zılâl, 2/218
1507] Buhârî, Cihad 149, İ’tisâm 28, İstitâbe 2, Ahkâm 16, Mürteddîn 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282, 283, 323, V/231s
1508] Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
1509] Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5, 14; İbn Mâce, Hudûd 1
İRTİDÂD
- 381 -
karınlarını deşip imanlarını araştırmam emredilmedi' buyurmuştur.1510 Bir rivâyette Peygamber (s.a.s.): "Bırak şunun boynunu vurayım" diyen kimseye, "Hayır, ben ashâbımı öldürmem!" demiştir. 1511
Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivâyete göre, (Yemen’de vali iken) bir adam önce İslâm’a girmiş, sonra da yahûdiliği kabul etmişti. (Muâz bin Cebel) dedi ki: “Allah’ın ve Rasûlünün hükmü gereğince onu öldürmedikçe oturmayacağım.” 1512
"Kâfir müslümana, müslüman da kafire mirasçı olamaz." 1513
"İki millet (mü'min ve kâfir) arasında miras yoktur." 1514
“…Her kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 1515
"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun Rasûlü olduğuna şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır." 1516
Ebû Zer’in (r.a.) rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s.) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.” Ben, (hayretle) ‘zina ve hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum. “Evet, hırsızlık etse de, zina yapsa da” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık etse, zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete girecektir)” buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca; “Ebû Zerr’in burnu kırılsa (patlasa) da Cennete girecektir” buyurdu. 1517
"Allah'a inanıp, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet'e girmiştir. Allah'a inanıp da, O'na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir." 1518
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 1519
"Bir adam kardeşine "ey kâfir" derse, bu söz ikisinden biri için mutlaka gerçekleşir" 1520
"Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar." 1521
"Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu
1510] Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144; Fethu'l-Bârî, 8/67s
1511] Fethu'l-Bârî, 12/293
1512] Buhârî, Ahkâm 16, Mürteddîn 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1
1513] Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1
1514] Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizi, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
1515] Müslim, İman 35, hadis no: 21, 1/52
1516] Buhârî, İlim, 49
1517] Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205
1518] Müslim, İmân 152
1519] İbn Mâce, hadis no: 4205
1520] Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111
1521] Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaldırdı." 1522
Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili
Fıkıh bilginlerinin çoğuna ve geleneksel anlayışa göre mürtedin cezası, ölümdür. Dinden dönmenin cezâsının idam olduğuna hükmedenlerin dayandığı delilleri şöyle özetleyebiliriz: “...Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.” 1523
İbn Abbâs’tan rivâyet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Men beddele dînehû fa’ktulûhu -Kim dinini değiştirirse, onu öldürün-!” 1524
Fakîhler, yukarıdaki âyet ve hadise dayanarak mürteddin idam edilmesinin gerektiğini kabul etmişlerdir. Hanefî hukukçu Serahsî, mürteddin öldürülmesinin asıl dayanağı: “Bedevîlerden (Hudeybiye seferinden) geri kalmış olanlara de ki: ‘Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azâba uğratır.” 1525
Rahatlıkla görülebileceği gibi, bu iki âyette de dinden dönenin öldürüleceğine dair açık bir hüküm yoktur. Kur’ân-ı Kerim’de dinden dönme ile ilgili1526 yanında başka âyetler de vardır. Bunları, yukarıda gördük. Ancak bunlardan hiçbiri dünya hayatında verilmesi gereken bir cezâdan bahsetmemektedir. Sadece âhirette uğrayacakları cezâdan bahsetmektedir. Bu da, cehennem ateşi ile ziyana uğramak ve yapılan amellerin yok olup gitmesidir.1527 Ancak bu âyetlerde de dünyevî cezâdan bahsedilmemektedir.
Hadis rivâyeti konusunda, aşağıda belirtilecek çok önemli tenkitler yapılmış ve bunun sahih olamayacağı, en çok da bir sahâbî görüşü olduğu değerlendirmesi yapılmıştır. Hadis-i şerif, sahih olmuş olsa bile, âhad hadistir. Birçok ilim adamına göre, hadler âhad haberle sâbit olmamaktadır. Şâyet, âhad haberle hadler sâbit olsa bile, burada mürtedden kastedilen, onun mücerred olarak İslâm’dan ayrılması, küfrü benimsemesi değildir.
Abdülkerim Zeydan, bu konuda şunları söyler: “Dinden dönen kimseye uygulanan cezayı inanç özgürlüğüne getirilmiş bir kısıtlama gibi görenler yanılmaktadır. Bunun inanç hürriyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü irtidâd, bilindiği gibi, bir müslümanın dinden dönmesidir. Bu nedenle karşımızda suç işleyen müslüman vardır; dininden, inancından zorla çıkarılan bir hıristiyan veya yahûdi değil. Zaten kimsenin dininden zorla çıkarılamayacağı Kur'an teminatı altındadır. Eğer insanlar zorla İslâm dinine sokulabilseydi, İslâm hukukunda zimmet akdi (zimmîlerle ilgili hükümler) meşrû görülmezdi. Ayrıca, mürtedin dinden çıktığını
1522] İbn Mâce, Talâk, 16
1523] 2/Bakara, 217s
1524] Buhârî, Cihad 149, İ’tisâm 28, İstitâbe 2, Ahkâm 16, Mürteddîn 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282, 283, 323, V/231
1525] 48/Fetih, 16) âyeti olduğunu belirtmektedir (Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1978, c. 10, s. 68
1526] 2/Bakara, 217
1527] 47/Muhammed, 25; 5/Mâide, 54). Ayrıca, imandan sonra kâfir olmakla ilgili bazı âyetler de vardır (4/Nisâ, 37; 5/Mâide, 5, 3/Âl-i İmrân, 86; 18/kehf, 29 gibi
İRTİDÂD
- 383 -
herhangi bir şekilde ilân etmesi gerekir. Aksi takdirde onun dinden döndüğüne hükmedilemez. Çünkü o takdirde bu kişi mürted değil; münâfık sayılır. Böylece mürtedin dinden çıkışını ilân etmesi, bir başka suç teşkil eder. Çünkü bu ilânda, ümmetin inancını alaya alma vardır, İslâm nizamını hiçe sayma vardır. Ayrıca mürted, bu davranışıyla kendisi gibi olanları bu yola teşvik etmiş olur. En azından zayıf inançlı kişilerin kalplerine şüphe tohumlarını ekmiş olur. Bütün bunlar, toplumun sarsılmasına ve İslâm nizamının zedelenmesine sebebiyet verir. Bunlar büyük suçlardır. Bu suçların önlenmesi, ancak mürtede verilecek ceza ile mümkün olur. İslâm hukukunda (bu şekilde savaşçı konumunda olan) mürtede ölüm cezası öngörülmüştür. Çünkü İslâm nizamını bozucu (ve onu yıkmayı hedefleyen) davranışta bulunmak çok büyük bir suçtur.
Nitekim bazı davranışlar, çok kötü sonuçlar verdiği için cezası da ona göre ağırdır, bunda garipsenecek bir şey de yoktur. Meselâ devletle orduya erzak temin etmek üzere anlaşan bir insanın, tam savaş sırasında kasden ordunun erzâkını kesmesi, onun idamı için yeterlidir. Çünkü yaptığı hareket basit gibi görünse de korkunç sonuçlar doğuracağı için cezası da büyük olur. Bir başka örnek; bir bebeği emzirmeyi üzerine alan bir kadın kasden yavruyu emzirmez ve bundan dolayı çocuk ölürse, bazı hukukçulara göre, kadının cezası idamdır. Böyle bir durumda kadın, "önce kabul ettim, sonra fikrimi değiştirdim, fikrimi değiştirme, fikir özgürlü hakkım yok mu?" diyebilir mi? Bununla birlikte, İslâm hukuku, mürtedin suçunun büyüklüğüne rağmen, ona üç gün mühlet vermeyi gerekli görmüştür. Bu müddet içinde pişman olursa cezası düşer. Bütün bunlara rağmen "mürtedi cezalandırmada inanç hürriyetinin kısıtlanması vardır" denilebilir mi? Hayır, denilemez!” 1528
Abdülkerim Osman ise şu tesbitlerde bulunur: “Şu kadarını söylemeliyiz ki; Dinden çıkma ile dine karşı çıkma arasında fark vardır. Dinden çıkma, genellikle fert bazında olur. Oysa dine karşı çıkma, daha çok topluca olur; tıpkı Rasûlullah dönemindeki yahûdi gruplar ile Hz. Ebûbekir dönemindeki Arap mürtedler gibi. İkinci olarak, bir fiili yasaklamak ile o fiilin karşılığında bir ceza koymak arasında fark vardır. Mürtedin cezası had değil; tâzirdir, bu cezanın şekli, veliyyü'l-emrin (İslâm devlet başkanının) kararına bırakılmıştır. İbn Kayyım'a göre, mürtedin cezasının İslâm'daki inanç hürriyeti ile ilgisi yoktur; bu, siyasî bir husustur. Bundan maksat, müslümanları ve İslâm devletinin nizamını düşman saldırılarından korumaktır.” 1529
İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri
Günümüzde Kur'an etrafında oluşturulan problemlerin büyük bir kısmını, Kur'an dışı rivâyetlerle yanlış olarak elde edilen yorumlar teşkil eder. Örnek vermek gerekirse; Kur'an'da mürtedd'in (İslâm'dan, başka bir dine dönenin) öldürüleceğini emreden hiçbir nass mevcut değilken; bu hüküm âdeta tartışmasız bir İslâmî ceza olarak kabul edilmiştir. Oysa böyle bir hüküm, birçokları meyanında1530; "Dinde zorlama yoktur..."1531 âyetine de aykırı düşmektedir.
1528] Abdülkerim Zeydan, Mecmuâtu Buhûsin Fıkhiyye, Beyrut 1407/1986, s. 415-416
1529] Abdülkerim Osman, en-Nizâmu's-Siyâsî fi'l-İslâm, s. 66-67
1530] 2/Bakara, 217; 5/Mâide, 54s
1531] 2/Bakara, 256
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber sonrası uygulama ve ictihadlardan yararlanmak gerektiği halde, dogmalaştırılıp İslâm haline getirilmesi, din anlayışlarımızla ilgili problemlerin çoğunu teşkil etmektedir. Öncelikle Kur'an dışı rivâyetleri, Kur'an'ın önüne geçirmemek, ona tahakküm ettirmemek sûretiyle birçok problem bertaraf edilmiş olur. Geriye kalan problemler ise, Kur'an'ın doğru anlaşılmasına dayanan problemlerdir. 1532
İrtidad, büyük bir günah olmakla beraber Kur'ân-ı Kerim'de buna dinî bir cezâ (önleyici bir yaptırım) konmamıştır. Çünkü iman gönül işidir; zorlama ile olmaz. Dinden dönen, içinden inkâr ediyorsa dil ile inandığını söylese bile gerçekte mü'min değildir. Öyle ise dinden dönen kimse, zorla dine sokulamaz. "Dinde ikrâh yoktur!"1533 İrtidâd edenin öldürüleceği hakkında rivâyetler varsa da Kur'an'a ters olan bu rivâyetlerin bir değeri yoktur.
İrtidâd Allah'a karşı işlenen bir suç olduğundan buna bir cezâ belirlenmemiş, diğer tür dinî hükümler gibi cezâsı âhirette Allah'ın hükmüne bırakılmıştır. Mürteddin öldürüleceği hakkındaki bazı görüşler dinin değil; insanların kendi kanaatleridir. Kur'an bu konuda bir cezâ belirtmemiştir.
Mürteddin öldürüleceğine dair bazı zayıf rivâyetler vardır ki, bunlar hadisten çok, sahâbî sözü (eser) olarak aktarılmıştır. Abdullah İbn Abbâs'ın, güvenilirliği çok tartışmalı âzâdlı kölesi İkrime'den gelen rivâyete göre güya Hz. Ali, kendisine tanrı diyenleri yahut zındıkları veya gizlice putlara tapanları ateş dolu hendeklere attırıp yaktırmış. Bunu duyan Abdullah İbn Abbâs: "Ben olsaydım, onları yakmazdım. Çünkü Peygamber (s.a.s.), "Allah'ın azâbıyla azâb etmeyiniz!" buyurmuştur. Ben onları öldürürdüm. Çünkü Peygamber (s.a.s.): "Dinden döneni öldürünüz!" buyurmuştur. 1534
Bu rivâyet çelişkilerle doludur. Çünkü önce rivâyetten Peygamber döneminde henüz bir çocuk olan Abdullah İbn Abbâs'ın, mürteddin hükümlerini, Peygamber döneminde icraatın içinde yoğrulmuş Hz. Ali'den daha iyi bildiği anlaşılmaktadır. Bu, mantıklı değildir. İkinci olarak Abdullah İbn Abbâs, Hz. Ali döneminde Kûfe'de Hz. Ali'nin yanında idi. Hz. Ali'nin çukurlar eştirmesi, bu çukurlara doldurduğu yakıtları ateşleyip bu insanları ateş hendeklerine attırıp yaktırması, toplumdan gizli kalacak bir şey değildir. Abdullah da muhakkak ki orada idi ve olayı görüyordu. Eğer böyle bir uygulama olsaydı, bu konuda düşüncesini Hz. Ali'ye söyleyebilir, onu bu korkunç uygulamadan caydırabilirdi.
Ayrıca bu rivâyetlerde ateşte yakılanların kimliği de değişmektedir. Bir rivâyette Ali'nin yaktırdığı kişiler zındıklar (gizli Mani dini bağlıları), bir rivâyette gizlice putlara tapan fakat müslüman görünen kişiler, bir diğer rivâyette de Ali'nin Tanrı olduğunu söyleyen Yemen'li Abdullah İbn Sebe' ve adamlarıdır.
Aslında birçok yazarın allandıra ballandıra fitne olaylarının kaynağı olarak gördükleri bu Abdullah İbn Sebe', gerçekte efsânevî bir kişidir, tarihî bir kişi değildir. Bu olayların altında hep bir yabancı parmağı arama alışkanlığındaki
1532] Hikmet Zeyveli, Kur'an'ın Aktüel değeri Üzerine, 1. Kur'an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 289, 293
1533] 2/Bakara, 256
1534] Buhârî, Cihad 149, İstitâbe 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîm 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282
İRTİDÂD
- 385 -
kişilerin ürettiği sanal bir kişidir. Yüz elli Uydurma Sahâbî adlı kitabın yazarı, bu kişinin uydurma bir kişi olduğunu ispatlamaktadır.
Kimi rivâyette Hz. Ali bunları yakmamış, hendeklere attırıp üstlerine duman salarak boğdurmuş; kimi rivâyette de bunları önce hapsetmiş, bunlara ne yapmak gerektiğini adamlarına danışmış. Adamları bunların öldürülmesini önermişlerse de Hz. Ali: 'Hayır, ben bunlara, babamız İbrâhim'e uygulanan cezâyı uygulayacağım!' demiş ve öyle yapmış.1535 Sanki Hz. Ali, Hz. İbrâhim'in ateşe atılmasını yerinde bir cezâ görmüş ki zorba kâfirlerin, tevhid imamına uyguladıkları o tüyler ürpertici cezâyı, bu zavallı insanlara uygulamaya heveslenmiş. Hz. Ali'den gelen başka bir rivâyette ise mürted öldürülmeden önce tevbeye çağrılır ve tevbe etmesi için kendisine bir ay süre tanınır. 1536
Ahmed bin Hanbel'in bir rivâyetine göre Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin, Allah ve Elçisi'nin hükmüne göre mürtedin derhal öldürülmesini istediği söylenirken, devamı olan başka bir rivâyette ise Ebû Mûsâ'nın, kendisine gelen mürtedi yirmi gece veya buna yakın bir süre tevbeye çağırdığı, Muâz gelince hâlâ tevbe etmemiş olan bu adamın boynunun vurulduğu belirtilmektedir.
Enes'in rivâyetine göre "Hz. Ömer, yanına gelen Enes İbn Mâlik'e: Bekr İbn Vâil'den irtidât eden altı kabileye ne yaptıklarını sormuş. Enes, onların savaşta öldürüldüklerini söyleyince; Ömer, onların öldürülmesini uygun bulmadığı için 'İnnâ lillâh...' demiş. Enes: 'Onlar için öldürülmekten başka bir yol var mıdır?' diye sormuş. Ömer: 'Evet, onlara İslâm'ı arz ederim, kabul etmezlerse onları hapsederim' demiştir."1537 Hz. Ömer'in bu sözünden, mürtedin sadece hapsedileceği, fakat öldürülmeyeceği anlaşılmaktadır.
Hâlid bin Velîd, "Nice namaz kılan var ki, kalbinde olmayanı söylüyor (inanmış görünüyor)" gerekçesiyle kısmeti (ganimet taksimini) kabul etmeyen bir kişiyi öldürmek için izin isteyince Allah'ın Rasûlü: "Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını araştırmam emredilmedi' buyurmuştur.1538 Bir rivâyette Peygamber (s.a.s.): "Bırak şunun boynunu vurayım" diyen kimseye, "Hayır, ben ashâbımı öldürmem!" demiştir. 1539
Başka olaylar saldırgan düşmanlara karşı takınılması gereken tavrı belirleyen âyetleri, derûnî (içsel) olan ve asla zor kabul etmeyen vicdânî inanca müdâhaleye dayanak yapmak, Kur'an'ın din ve vicdan özgürlüğüne tamamen aykırıdır. İman gönül işidir. İnanmadığı takdirde öldürüleceğini anlayan insan, zor karşısında inansa da mü'min sayılmaz ki. İkrâh ile ne iman, ne de küfür olur. İman serbest olarak benimsenip kabul edilen düşüncedir. "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâğutu inkâr edip Allah'a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." 1540
İslâm'ın kimseyi zorla dine sokmayı emretmediği, herkese din ve vicdan hürriyeti tanıdığı, başka dinden insanlara dinlerini yaşama fırsatı verdiği
1535] Fethu'l-Bârî, 12/270; Neylu'l-Evtâr, 7/191, 194s
1536] Fethu'l-Bârî, 12/270
1537] Neylu'l-Evtâr, 7/191 -Beyhakî'den
1538] Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144; Fethu'l-Bârî, 8/67
1539] Fethu'l-Bârî, 12/293
1540] 2/Bakara, 256; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 10, s. 170-172
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
herkesin bildiği bir gerçektir. Her şeyden önce, "Lâ ikrâhe fi'd-dîn -Dinde zorlama yoktur-."1541 âyetiyle bu hüküm ilân edilmiştir. Bir başka âyette de; "Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı, o halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?"1542 buyrulmakla, Allah'ın insanoğluna bahşettiği kendisine inanıp inanmama özgürlüğüne işaret edilmiştir. Yoksa tüm insanları, mü'min ve itaatkâr kullar olarak yaratması ve yeryüzünde hiçbir kâfir kul bırakmaması işten bile değildi. Fakat o zaman insanoğlunun yaratılmasının altında yatan hikmet, geçersiz hale gelirdi. 1543
Bazılarına göre bu hürriyet, dine girmeden öncedir. Kimse, zorla müslüman edilemez, ancak dine girdikten sonra dilediği gibi davranamaz, onun kurallarına uymak gerekir. Bu doğrudur, bir sistemi benimsemek onun kurallarına uymayı kabul etmek anlamına gelir. Aykırı davranışların müeyyideleri de olmalıdır. Ancak, İslâm'ın insanlara tanıdığı din ve vicdan hürriyetini müslüman olmadan önceki bir zamana hasretmek sadece bir izah tarzıdır ve böyle bir davranış, Hıristiyan ve Yahûdilere tanınan din ve vicdan hürriyetinin Müslümanlardan esirgenmesi demektir ki, nasslarda böyle bir sınırlama mevcut değildir. 1544
Din ve inanç hürriyeti var" diyoruz, ama İslâm dininden dönen kişinin (yani ben müslüman değilim diyen insanın) öldürülmesi gerektiği konusunda hâlâ büyük bir ittifak var. Yani, din hürriyetini hıristiyana, yahûdiye tanıyoruz, ama müslümana tanımıyoruz gibi bir kanaat var. Yani hıristiyan hıristiyan olarak, yahûdi yahûdi olarak kalacak, ama Mehmet Aydın dinden çıkarsa? Onun cevabı pek hoş değil. "Lâ ikrâhe fi'd-dîn gayi müslimler içindir, müslümanlar için değildir" diyenler, böyle anlayanlar var; hâlâ bu böyle yorumlanıyorsa ciddî bir inanç hürriyeti problemi var demektir. 1545
Zorla iman olmaz. Gönül ferahlığı ile dinden çıkan kişinin, inandıktan sonra inkâr eden kimsenin cezası nedir? Kur'ân-ı Kerim, buna bir ceza koymamıştır. Şöyle bir kural konabilir: "Toplum hukukunu ilgilendiren, toplum haklarına dokunan suçlar işlendiği takdirde Kur'an'ın ona belirlediği cezalar vardır, ama toplumun haklarını ilgilendirmeyen, Allah ile kul arasında kalan tamamen vicdanî meselelerde suç işleyen kimselerin Kur'an'da bir cezası yoktur." Yani bir adam hırsızlık yaparsa, bu, toplumun hakkına saldırıdır. Allah katında günah ama aynı zamanda toplum hakkına da saldırıdır. Bir adam zina ederse bu, toplum hakkına saldırıdır. Allah katında suç olduğu gibi, bir de toplum düzenine saldırı var. Bunların elbette cezaları vardır. Ama oruç tutmamanın dünyada cezası var mıdır? Yoktur; cezası âhirettedir. Yani Allah ile kul arasında olan suçların cezası uhrevîdir, ama toplum düzenini ihlâl eden suçların cezası dünyevîdir. Âhirette Allah onu ya affeder veya etmez; o ayrı bir konu. İrtidad da tamamen Allah ile kul arasında olan bir meseledir. O yüzden cezası uhrevîdir. Sonradan bir ceza uygulanmış ama bu Kur'an'ın getirdiği bir ceza değil. O toplumun yaptığı ictihaddır.
Bugün biz Kur'an bağlamında düşündüğümüz zaman görürüz ki, irtidâdın cezası olmadığı gibi, dinde de zorlama yoktur. Adam "ben dine inanmıyorum,
1541] 2/Bakara, 256
1542] 10/Yûnus, 99
1543] Mevdûdi, Tefhimu'l Kur'an, c. 2, s. 340
1544] Ahmet Yaşar, İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, s. 98
1545] Mehmet Aydın, 1. Kur'an Sempozyumu, s. 353
İRTİDÂD
- 387 -
dinden çıkıyorum" derse çıksın, biz onu zorlamayız ama ikaz ederiz. Kabul eder veya etmez, o ayrı mesele. Zaten "inan!" diye zorlasak, o da "inandım" dese, acaba gerçekten inanmış mıdır? Bu, bir vicdan işidir. Hatta bir sahâbî savaşta bir insanı selâm verdiği (Lâ ilâhe illâllah dediği) halde öldürüyor. Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu öldüren kişiye "neden öldürdün?" diyor. O da, "sadece korkusundan, öldürüleceği endişesiyle selâm verdi (Lâ ilâhe illâllah dedi)" diyor. "Hel lâ şekakte kalbehu = kalbini yarıp da baksaydın ya" diyor. Biz, adamın zâhirine, görünüşüne değer veririz. Dinde zorlama yoktur. Ama hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır. Farazâ şimdi bir Alman, Türk vatandaşlığını kabul etse, bu adam T.C.'nin kanunlarına uymayı kabul etmiş demektir, ona uymak mecbûriyetindedir. T.C.'nin kanunlarına göre suç olduğu halde; "ben hırsızlık ederim, adam öldürürüm" diyebilir mi? Devlet, ona keyfî hareket etme serbestliğini verir mi? Elbette ki vermez. İslâm da hiçbir müslümana kendi kurallarını çiğneme hakkını vermez. Aksi halde nizam diye, hukuk diye bir şey kalmaz. Elbette bu konularda zorlama vardır. Ama iman meselesinde bir zorlama yoktur. 1546
Hayreddin Karaman Hoca ise, bu konuda şunları söylemektedir: “İrtidad, bir insanın müslümanken İslâm’ı terkedip dinsiz olması yahut başka bir dine geçmesi demektir. Öyleyse şimdi müslüman değilken din değiştirse, ona irtidad demiyoruz. Dilediğine inansın, dilediğine geçsin. Müslüman olmayan bir insanın din değiştirmesi zaten serbesttir. Müslüman bir kimsenin din değiştirmesidir problem. Şimdi korkuyor ya birkısım insanlar, “ya gelirseniz ne olacak?”
Bugün Türkiye’de yaşayanların % 99,6’sı müslüman(mış); iyi de, şimdi, bazı alevî vatandaşlarımız çıkıyor, diyorlar ki: "25 milyon alevî var." Onlara soruyoruz: “Bu alevîlik nasıl bir şeydir?” Anlatıyorlar; bir kısmının anlattığı şeyin İslâm’la alâkası yok. Zaten böyle alevîlere soruyorsun, diyorlar ki; “biz bir kere sünnî değiliz ya, bizimki İslâm da değil; apayrı bir kültürdür, vs.dir.” Bu, tüm alevîler için doğru olmadığı halde, onların sözcülüğünü üstlenen niceleri böyle diyor, en azından böyle olanlar da var. Başka birileri çıkıyor, diyor ki: “Ülkemizde şu kadar falan dinden insan var, şu kadar filan inançtan kişi var, şu kadar şu ideolojiye mensup insan var. Bunlar söyleniyor. Kaleme vuruyorsun, neticede % 99 gibi bir şey gözükmüyor. Bunların hepsini biz müslüman sayıp da, yarın adam “ben müslüman değilim” deyince, mürted sayma hakkımız var mı? Bu soru olarak ortaya atılan cümlenin cevabı içinde vardır. Yani bu tür kimseleri mürted saymaya hakkımız yok. Biz, bu kimseleri henüz müslüman olmamış ham madde olarak kabul edeceğiz. Ham madde ama ahsen-i takvîme, eşref-i mahlûkata yönelik, ona tâlip ham madde. Bütün gayretimizle onlara İslâm’ı sevdirmeye çalışacağız, öyle düşmanca, merhametsizce, kılıçla, sopayla değil. Kur’ân-ı Kerim insanları nasıl İslâm’a kazanacağımızı, nasıl dâvet edeceğimizi anlatıyor. Orada müjde vardır, sevgi vardır, merhamet vardır, paylaşma vardır. İslâm’ın güzelliklerini anlatma, gönülleri ısındırma ve kazanma vardır. Biz bunları yaparak bu insanları kazanmaya çalışacağız, mesele budur ve korkulacak bir şey yoktur.
İkincisi, diyelim ki hakikaten bir müslüman, -Allah esirgesin- nasıl olduysa bir gün İslâm’dan şüphe etti ve dini bıraktı, dinden çıktı. Müslüman iken dinsiz oldu, başka bir dine intikal etti, ama meselâ müslümanların karşısına geçip
1546] S. Ateş, 1. Kur'an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 382-383
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanlara hiyânet etmedi, müslümanların düşmanlarıyla onlara karşı savaşmadı, sadece dinini değiştirdi, İslâm dinini terketti. Sırf bundan dolayı bu insan öldürülür mü? Bu soruya İslâm, bir tek cevap vermiyor. Öldürülür diyen var, öldürülmez diyen de. Nitekim Ebû Hanife diyor ki: Kadın irtidad ettiğinde öldürülmez. Niye? Çünkü kadın muhârip değildir. Yani kadın bilkuvve muhârip, savaşçı değildir. Bilfiil bazı kadınlar da savaşçı olabilir, ama olsun, potansiyel olarak genellikle kadınlar düşmanlara iltihak edip müslümanları vurmayacağı için kadın öldürülmez diyor.
Eğer bir insan, sadece dinini değiştirdiği için öldürülseydi, kadının da öldürülmesi lâzım gelirdi. Çünkü kadın da insandır ve kadının Allah’a kulluk mükellefiyeti bakımından erkekten hiçbir farkı yoktur. Öyle olunca, eğer bir insan, sadece dinini değiştirdiği için öldürülseydi, sebep bu olsaydı, o zaman dinini değiştiren kadın da öldürülürdü. O halde “İslâm’da mürted öldürülür” diyen fıkıhçının gerekçesi sadece din değiştirme değildir. Böyle olunca, başta kâfir olma hürriyeti olduğu gibi, insanların sonradan kâfir olma hürriyeti de vardır. İnsanlar zorla iman ettirilemez ve zorla iman içinde tutulamaz.” 1547
Mürtede karşı tavır konusunda dikkatli olmak mecbûriyeti vardır. Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları gözönüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
Mürted’e verilecek ceza konusunda fıkıhçıların değişik görüşleri var. Bazıları, eğer toplu irtidat olmuşsa bu; İslâm toplumunun veya devletin güvenliğini ilgilendirdiği için, onlarla topluca savaşılır, zararları def edilir demektedirler.
Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi ve mürted oldu, ona hangi cezayı verelim’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı haksız ve kolaycı bir davranıştır. Hiç bir yararı da yoktur. 1548
Kanaatimize göre, mürtedden kasıt, İslâm nizamına, İslâm devletinin varlık ve bütünlüğüne karşı çıkıp ona baş kaldırmak için dinden dönmedir. İşte dört mezhebin ittifakıyla mürtede uygulanan idam cezâsı, bu düşünceyle dinden
1547] Hayreddin Karaman, İslâm’da İnsan Hakları, Ensar Neşriyat, s. 72-73
1548] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 459
İRTİDÂD
- 389 -
dönmenin cezâsıdır, yoksa kılıç zoruyla insanları dinde tutmak için değildir. Birçok âyette belirtildiği gibi, dini zorla kabul ettirmek gibi bir şey zaten yasaklanmıştır. 1549
Muhammed Hamidullah’ın şu sözleri de bu kanaatimizi desteklemektedir: “İrtidâd suçu, İslâm milletine karşı işlenen bir bağy (isyan) suçu olduğundan, hem siyasî, hem de dinî cezâ gerektirmektedir.”1550 Bilindiği gibi, bağy suçunun cezâsı, Hucurât sûresinin 9. âyetiyle sâbittir. Peygamberimiz döneminde mürted olan ve sayıları hiç de az olmayan insan çıkmıştır. Hicreti göze alamadığı için Mekke'de kalmaya devam eden ve çevre şartlarına, oradaki baskılara dayanamayıp irtidad edenler, Habeşistan'a hicret edip oranın şartlarına uyum sağlayıp irtidad edenler vardır. Yine, Hz. Peygamber'e vahiy kâtipliği yapmış olan Kays, sonradan mürted olup kaçmıştır. Hz. Peygamber, bu mürtedlere herhangi bir ceza uygulamamıştı. Yani Rasûlullah'ın fiilî sünnetinde mürtedlere idam cezası gibi bir hükümden bahsetmek doğru değildir. Mekke'nin fethi sırasında Hz. Peygamber'in öldürülmelerini emrettiği bazı müşrikler yanında kimi mürtedler varsa da, bunlar, salt mürted oldukları için bu cezâya çarptırılmamıştır. Mürted olduktan sonra İslâm düşmanlarını müslümanların aleyhine kışkırttıkları için, İslâm'a büyük oranda zarar vermeye çalıştıkları, savaşçı konumları için bu cezaya müstahak olmuşlardır.1551 Hatta bunlardan bir kısmı tekrar müslümanlığı kabul etmiştir.
Özellikle Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde “ridde savaşları” diye bilinen savaşlar, hele zekât gibi o dönemde devlete verilen bir vergiye itiraz edenlere karşı uygulandığı gözönüne alınınca, bunların bağî/isyankâr oldukları, meşrû İslâm devletine karşı ayaklandığı, savaşçı konumunda oldukları ve bunun cezâsı olarak kendileriyle savaşıldığı değerlendirilmelidir. Hz. Ebû Bekr'in mürtedlere ve zekât vermeyenlere karşı savaş açması, tamamen devletin düzenini yıkma girişimlerine karşı verilmiş bir savaştır. Tarihte devlet adamları, kamunun yararını dikkate alarak bazı uygulamalarda bulunmuş olabilirler, ama bunlar siyasî amaçlıdır, başkaldırılara karşı tedbirden ibârettir. Yoksa, savaşçı konumunda olmadıkları için kadınların sırf irtidad ettikleri için öldürülmemeleri gerektiği hükmü de değerlendirilmemiş olur. Dolayısıyla İslâm’la ve/veya müslümanlarla savaşçı durumunda olan ister önceden beri kâfir/müşrik, ister mürted kimselerle savaşılır, onlar öldürülür. Ama savaşçı durumunda olmayan kendi halindeki mürtedlerin öldürülmesi, Kur’an hükümlerine uygun değildir, Kur’an’ın inanç özgürlüğü ilkelerine terstir. İslâm fıkhında dört mezhebin ittifak ettiği mürtedin idamla cezalandırılması hükmü, devletin düzenine karşı başkaldırması ve bir bağy suçu işlediği içindir. Yoksa, Şeltut'un da dediği gibi; kendi kendi kendine, İslâm'ı karalayıp suçlamadan bir başka dini benimseyen kimseye idam cezası verilmez. 1552
Peygamberimiz’in (s.a.s.) müslümanlar arasında münâfıkların varlığından haberdar olduğu halde, bu insanları cezalandırmadığı, hatta onları mescidinden kovup mahcup etmediği bilinmektedir. Bu da, müslümanların ne kadar hoşgörü sahibi olduğunun bir delilidir. Bunun için diyoruz ki, mürtedin ölüm cezasına çarptırılması, İslâmî sisteme, devletin egemenliğine karşı çıkma haliyle
1549] Bk. 2/Bakara, 256; 10/Yûnus, 99; 18/Kehf, 29 vb
1550] Vâkıdî, Kitâbu’r-Ridde, Hamidullah’ın Mukaddimesi, s. 9
1551] Bk. İbn Hacer, el-İsâbe, II/317
1552] Mahmut Şeltut, el-İslâmu Akîdeten ve Şerîah, s. 301
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sınırlıdır.1553 Bugün hemen hemen bütün dünyada bu suçu işleyenlerin cezası hep aynıdır; idam.
Mürtedin dinden çıktığını herhangi bir şekilde ilân etmesi gerekir. Aksi takdirde onun dinden döndüğüne hükmedilemez. Çünkü o takdirde bu kişi mürted değil; münâfık sayılır. Bu ilân ile de İslâm nizamını hiçe saymış olur, mürted, bu davranışıyla kendisi gibi olanları bu yola teşvik etmiş, İslâm aleyhinde en azından soğuk savaş başlatmış, yıkıcı propagandaya girişmiş olur. En azından zayıf inançlı kişilerin kalplerine şüphe tohumlarını ekmiş olur. Bütün bunlar, toplumun sarsılmasına ve İslâm nizamının zedelenmesine sebebiyet verir. Bunlar büyük suçlardır. İslâm'da kimsenin gizli hallerini araştırmak, yani tecessüs câiz olmadığına göre,1554 fıkıhçılar tarafından irtidâd için öngörülen idam cezâsı, aslında bu davranışın açıkça propaganda yoluyla İslâm nizamına karşı gelinmesinden dolayıdır.
Dinden çıkma ile dine karşı çıkma ayrı ayrı şeylerdir. Fıkıhçılara göre, idam cezasına çarptırılan mürted, dinden dönen herhangi bir kimse değil; dine karşı saldırıya geçen savaşçı kimliğindeki insandır.
İrtidâd, akıllı ve bâliğ kimsenin zorlama olmadan İslâm dinini fiil, söz veya inanç bağlamında terketmesiyle gerçekleşir. Delinin, aklı ermeyen çocuğun ve mükrehin/zorlananın dinden dönmesi geçerli değildir. Kişinin sözlü, fiilî veya itikadî olarak gerçekleştirdiği davranışının dinden çıkmayı gerektirdiğini bilmesi ve bunu bilerek yapması gerekir. Hatta Şâfiî’ye göre, kişinin bu işi bilerek yapması da yetmez, dinden çıkmaya niyetlenmesi de gerekmektedir. Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır. 1555
Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler, ya da müslümanların yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış, medyada, okullarda, hatta kimi câmilerde tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorulmalıdır. Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi, bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için idamı hak eden duruma düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan olmasını beklemek
1553] M. Şeltut, a.g.e. s. 301
1554] 49/Hucurât, 12
1555] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Talâk 11; Eymân 23; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvud, Talak 11; Nesâî, Tahâre 59, Talak 24, Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinâiyyü’l-İslâmî, 2/719
İRTİDÂD
- 391 -
idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor. Derdimiz bağcı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı, tekfir ve mürtedlik damgalamasıyla öldürülecek adam aramak yerine; ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor. Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli şekilde savaşçı konumunda olmayanları öldürmeye değil, onları kurtarmaya, ihyâ etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için. Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları kurtarmış gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları öldürmüş gibi olur. 1556
Gizli İrtidâd
İçinde bulunduğumuz toplumun önemli bir kesiminin, itikad ve fikir bakımından halleri, gizli irtidâd vak'asına uymaktadır. Bu kalabalıkları, bundan başka hiçbir kalıba oturtmak mümkün olmamaktadır.
Tanzimat denilen kökü imanın dejenere olması psikolojisiyle başlayan Meşrûtiyet ve Cumhuriyet dönemleriyle gelişen kâfirlere özenme ve her konuda onlara benzeme, batılaşma şeklindeki hâlet-i rûhiye ve bu ruh halinin sonucunda, akîde, düşünce ve sosyal yaşantıda meydana gelen değişim, öyle bir insan türü oluşturdu ki, bu insan türü, mukaddesat cümlesinden bazı şeyleri "bu benim aklıma ve çağdaş anlayışa uymuyor..." diyerek kolayca reddedebilecek, inanç bakımından zararlı olan birçok şeyi de rahatlıkla isteyerek benimseyip bir kurtuluş düsturu gibi sarılabilecek hale düşmüştür.
Batılılaşma adı altında gelişen bâtıllaşma ve değişim, diğer adıyla yabancılaşma çığırında gelinen bugünkü nokta, tam anlamıyla bir gizli irtidâd olgusunu sergilemektedir. Hem resmî, hem de özel ve sivil planda İslâmîyet'in dışlanması demek olan bu hal, gizli irtidâd hükmünden başka hiçbir şeyle izah edilemez. Çünkü bu toplum, bir zamanlar İslâmîyet'i -tam ve mükemmel olmasa da- esası itibarıyla benimsemiş bir toplumdu.
Ama sonra onu çağın gerisinde kabul ederek kendine göre çağdaş normlar edinmek gibi bâtıl bir yola saptı, daha doğrusu saptırıldı. İşte bu kültür ve bu anlayışla oluşan bir toplumun içinde fikrî ve itikadî alanda, tevhid ölçüsünde ve çizgisine göre birçok sapmaların olması ve ne idüğü belirsiz, melez, şahsiyetsiz/kimliksiz insanlardan oluşan bir toplumun ortaya çıkması kaçınılmazdır,
İlk dönemde kendini gösteren irtidâd olayları ile son dönemlerde gizli ve itikadî esaslarda da meydana gelen gelen irtidâd hallerinde, temelde yatan etkenler ve reddetmenin dışa vuruş şekilleri bakımından ortak nitelikler ve benzerlikler vardır. Meselâ, kendini mü'min saydığı halde, zekât diye bir görev tanımayan zenginler, (Hz. Ebû Bekir'in konumundaki) yetkili mercîler tarafından tahsil edilecek olsa vermeyecek durumda mü'min olduğunu iddiâ eden zenginler... "Fâizi bankalar kendi rızâsıyla veriyor veya biz kendi isteğimizle ödüyoruz..."
1556] 5/Mâide, 32
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diyerek böyle dinî bir haramı kabul etmeyen ve bu fâizi meşrû sayan şahıs ve kurumlar... ("Alan râzı, veren râzı, bu haram olan zorla ırza geçme değildir ki, zinâ olsun" deyip kerhâneleri savunanlar, devlet eliyle işletilen kumarı, meselâ milli piyangoyu, altılıyı, sayısalı, totoyu... haram kabul etmeyip meşrû gören, önceden de müslüman olduğu bilinen kişiler...)
Yine meselâ, icabında oruç tutan, kurban kesen, Cuma namazı kılan, fakat beş vakit namaz diye bir görevi yerine getirmeyip böyle bir yükümlülüğü de âdeta kabul etmez bir tavır içinde olan kalabalıklar... Ve daha yaygın bir hastalık olarak, laik ve şeriatsız bir dindarlığa güya taraftar olanlar... (Lâ'sı olmayan, ilâh kavramına girecek çağdaş bâtıl zihniyet ve putlardan hemen reddedecek hemen hiçbir şeyi olmayan, tâğuta karşı çıkmayan, bâtılı reddetmeyen insanlar... "Biz de bir zamanlar bu yollardan geçtik, bunlar boş şeyler, çağın gereklerine, yaşanılan gerçeklere, konjönktüre uymuyor" deyip cihada, İslâmî tavırlara karşı çıkan bukalemun gibi her renge giren veya renksizleşenler...)
Bütün bunlar "ridde" ve "irtidâd" ölçüsünden başka hangi kalıba oturtulabilir? Yine bu tür düşünce sahipleri, belki de mü'min bir âileden gelmektedir ya da gençliklerinde tam müslümandılar. Dinden dönme olayının bireysel ve toplumsal düzeyde vuku bulduğunu biliyoruz. Bu durumu, müfessir Hamdi Yazır merhum da şöyle belirtiyor: "Demek oluyor ki, bu gibi televvünât (yani itikadî bakımdan değişik renklilikler göstermek) sadece efrâd (fertler) hakkında değil; cemaatler hakkında da sebeb-i felâkettir. Binâen aleyh, bir zamanlar İslâm dinine hizmet etmiş olup da bilâhere kâh küfür ve kâh iman, şuraya buraya bocalayarak sonunda küffâra istihâle etmiş (dönüşmüş, yabancılaşmış) olanların halâs ve selâmet bulmalarında asla ihtimal olmadığı da anlaşılmış oluyor." 1557
Yani bu (mürted) toplumlar iflâh olmazlar. Felâh, refah ve terakkî gibi zâhirî bakımdan iyi gibi görünen hallere rağmen, bunun gerçek bir saâdet ve iyileşme olmadığı şüphesizdir. Asıl kurtuluş, toplumların benlik ve şahsiyetlerini bulmasıdır. Bu da ancak İslâmîyet'le mümkündür. İslâm'ın dışında herhangi bir mercîye ve düzene yöneliş, durum ve derecesine göre küfür, şirk, nifak ya da irtidâd hallerinden biriyle nitelenip hükme bağlanabilir. 1558
Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik
Şirk, Allah’a ait özellikleri bir anlamda gasbetmek ve onları hak etmeyenlere vermektir. Haddi aşan insanlar veya aklını iyi kullanmayanlar, Allah’ın rabliğini, melikliğini, ilâhlığını, hâkimiyetini gasbederler. Bütün bu ilâhî özellikleri bazı şeylere, insanlara veya birtakım güçlere verirler. Sonra da onların önünde şöyle veya böyle boyun eğerler, onlara mutlak anlamda itaat ederler. İnsanların şirk içinde olması Allah’ın rabliğine zarar vermez. İnsan, kendi aleyhine olarak şirke yuvarlanır. Ancak, şirkin zararı sadece müşrikle sınırlı kalmaz, topluma da yayılır. Şirkin ve müşriklerin güçlü olduğu yerlerde fesat yaygınlaşır, toplumun huzuru bozulur. Allah’tan başka yaratıcı, öldürücü, mutlak tasarruf sahibi, sınırsız güç sahibi, sevilen ve ibâdet eder gibi itaat edilen, hükmüne -Allah’ın hükümlerine aykırı olarak- boyun eğilen her şey, şirke götüren sahte tanrılardır. Şirk içinde
1557] Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y. c. 3, s. 1499
1558] Ekrem Sağıroğlu, Kur'an'da İnsan ve Toplum, s. 213-216
İRTİDÂD
- 393 -
olanlar, şüphesiz toplum içinde, tabiatta ve insan ilişkilerinde dengeyi bozarlar. Hâlbuki Tevhid bu hayatî dengeyi kurmak ve korumak için gönderilmiştir.
Şirke düşenler hiç bir zaman “Allah (c.c.) evreni şu kadar ortakla, yardımcı ile idare ediyor” demiyorlar. Onlar, yaptıklarının şirk olduğunu çoğunlukla kabul bile etmezler. Hatta birçoğu İslâm’a ve Kur’an’a saygı duyduklarını dahi söylerler. Ancak, şirk koşmaktan maksat, Allah’ın evren üzerindeki hâkimiyetini tanımamak, O’nun hükümlerini reddetmek ve O’na Rabliğinde ortaklar bulmak, öyle inanmaktr. Dolaysıyla hayata ait hükümleri, ilâhî ölçüleri Allah’tan almamak, kulluğu, mutlak itaati başka sahte ilâhlara yapmaktır.
Bu anlamda çağımızda yepyeni şirk örnekleri gelişmiştir. Eskiden görülen şirk çeşitlerine yenileri de ilave olmuştur. Artık atalar dini, eskiden beri devam eden putçuluk, falcılık, kurtarıcı liderlik, siyasal güçler, mezarda yatan ölüler, spor kulüpleri, ikon (put) haline getirilen sevgililer, her bir şeyi taklit edilen sanatçılar, dünya çıkarları, makamlar, heykeller ve ölümlü kişiler birer şirk aracı haline getirilmiştir. Allah’a inandığını söyleyen niceleri, O’nun Rabliğini göklere gönderirken, O’nun yalnızca göklere karışmasını isterken, kendi hayatına ve toplum hayatına başkalarının ilkelerini daha uygun görmekte, Allah’ın peygamber aracılığıyla gönderdiği ölçüye aldırış etmemektedirler. Bir kişinin veya bir siyasal gücün ilkelerini Allah’ın hükümlerinin önüne getirebilmektedirler. Çok üstün sandıkları birtakım kişilere ve şeylere Allah’tan ve O’nun hükümlerinden daha fazla değer vermektedirler. İslâm, insanın bu sapıklıktan kurtulup Tevhidle hayat bulmasını istiyor. Allah’ı birlemek ve yanlızca O’na kulluk yapmak üzere yaratılan insanın fıtratına uygun olan da budur. İnsana düşen, Kur’an’ın “De ki O Allah tektir. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Doğmamış, doğurulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk/eş değildir.”1559 gerçeğine teslim olmak ve gereğini yapmaktır. 1560
İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde, cehâlet ve düzenin/ortamın cahilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir; esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir. Günümüzde sık görülen şirk unsurlarının, tevhidi bozan durumların en yaygın olanları şunlardır:
Güncel Câhilî Eğitimde Şirk: Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah'a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen çağdaş şirk zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim
1559] 112/İhlâs, 1-4
1560] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 640-641
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
Günümüzde ekonomik yorumlar da baştan sona şirk anlayışı içerir. Sadece iktisat ve ekonomi eğitimi veren kurumlar değil; medyanın, hatta halkın gündemindeki ekonomik değerlendirmelerin hemen hepsinde para, ilâhların başında gelir. Tüm mülkün, para, mal ve nimetlerin Allah'a ait olduğu anlayışı olan “ekonomik tevhid” anlayışına yer yoktur. İnsanların ekonomi yönüyle de evrim geçirdiği, ilkel komünal toplumdan köleci topluma, feodal toplumdan, kapitalist ve sosyalist topluma doğru seyri ve bu çeşit tasnifi, insanların Allah’tan bağımsız olarak sürekli evrim geçirdiği iddiasını haklı çıkarmaya dayanır. İlk insanın, ilk peygamber ve ilk yaşama biçiminin vahyin ışığında tevhid olduğu gerçeği, en küçük bir teori ve ihtimal dâhilinde bile değerlendirilmez.
Siyasal şirk anlayışı da bilimsel kılıflarla takdim edilir. En iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve demokrasi olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğini, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen bu câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur. Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek demokrasinin kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında olduğunu iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan da bu orkestraya katılır.
Devlet yönetiminde dine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayatın düzenlenmesi laik ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır. Din anlayışı, din eğitimi ve din kurumları da laik düzenlemeye tâbidir. Dinlerin ortaya çıkışı, ilk insanın yapısı, konumu, evrim inancı gibi nice hususlar batı câhiliyyesinden aynen aktarılmış, zanna dayalı uydurma teorilerdir. İlk insan da, ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce tabiata, totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok sonraları da tek tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
Modern câhiliyyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği, devlet, din esaslarına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum ve kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında. Halk da sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî inancını sergileyemez, muvahhid bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır; halk şirk arasında istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu rab olarak seçebilir.
İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah'ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul
İRTİDÂD
- 395 -
ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara, içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin dışında bir şeyle izah edilemez.
Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde kabul ediyorlardı.1561 Modern câhiliyye insanı ise, Allah'a bu kadar bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın armağanı olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların yaratıcılıklarından bahsediyor.
Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını da katarsanız, muvahhid insanın, istisnalar dışında niye yetişmediği, huzursuzluk ve zilletin, kaos ve krizlerin niye artarak devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.
Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var: Allah'a ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir ilâhtır” , “ben buna da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi de, olayın şirk olması için şart değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır. Şirkin temeli, Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah'a tercih etmektir.
Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zat, gerçekte hayatta olmayan bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı ilâhî vasıflara sahip olduğu zannedilen “evliyâ”nın, tanrılaştırılıp bunların her yerde hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin bu gibi zatlar olduğu kabul edilir. Müslümanım diyen nice insan, Allah’ın dünyayı ve özellikle yaşanılan coğrafyaları onların yüzü suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini kabul edip dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı kendi irâdesiyle ayakta tutmaktadır. O’nun irâdesine engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir ölü veya diri zât olamaz. Allah, dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler belirlemiştir. Evren bu ilâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde ve tasarrufunda hiçbir kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek şirktir. Ölülerlerden medet ummak câhiliyye sapıklıklarındandır.
1561] 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Muvahhid bir mü’min, bunlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve O’na duâ etmelidir.
İttibâ Şirki: İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak mümkündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. Bırakın eğitim kurumlarını, câmiilerde bile (istisnalar dışında) tevhidden şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek adına ve bazen de hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek... Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan konulara önem vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması mümkün değildir. Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”1562 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi. İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.
Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek ve üstüne binâ dikmek için alt yapıya dikkat çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).” 1563
“Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, İman edin!” diye
1562] 26/Şuarâ, 227
1563] 4/Nisâ, 136
İRTİDÂD
- 397 -
uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah'a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah'a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.1564 “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah'a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!”1565 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a muhtaçtır.
Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız Allah'a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz de kavmini bu esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında sana şefaatçı olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu. Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı. Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı. İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah'a yapılması ve helâl-haramda Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına yönelme ve Allah’tan başkasının Allah'a rağmen hüküm koyması, helâl haram tayin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar, kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar. Yığınlar, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler, müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları, onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır. Bu zâlimlere göre, gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şeriatının uygulanması yoluyla Allah mı? Bütün câhiyyelerdeki müstekbirleri tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki otorite, hüküm; tek yaratıcı, rızık verici... Allah'a aittir. “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbı Allah ne yücedir!”1566; “...Hüküm sadece Allah’a aittir.”1567; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”1568; “Allah’tan başka size gökten ve
1564] Bk. 33/Ahzâb, 44
1565] 39/Zümer, 17-18
1566] 7/A’râf, 54
1567] 12/Yûsuf, 40
1568] 16/Nahl, 17
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?” 1569
Buna rağmen, toplumun üst tabakası açık veya gizli diktatörlükle yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak, güya onlar adına sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar, bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına aday olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur, tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” 1570
Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn” Muhammed’den (s.a.s.) şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu. Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik anlayışında. Şirk de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdı, baba ve dedelerin örfü/töre, kamuoyu tapınılan bir rabdı. Kureyş ve diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini haram yapan rablardı.
Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil. Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibaretti onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişince, şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından, bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür? Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah'a iman eden tevhid eri bir mü’minin Allah'a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud, tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi nasıl olur?!
İman iddiası, itaat ile isbat edilmeden insanı kurtaramaz. Bu konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”1571 Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din
1569] 35/Fâtır, 3
1570] 40/Mü’min, 26; Ve yine Bk. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
1571] 9/Tevbe, 31
İRTİDÂD
- 399 -
adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 1572
“Rabbınızdan size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın.”1573; “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?”1574; “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.”1575; “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.”1576; “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”1577; “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, hemen onlardan bir grup yüz çevirir.”1578; “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”1579; “Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?”1580; “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?”1581; “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”1582; “Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”1583; “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbı Allah ne yücedir!”1584; “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”1585; “...Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 1586
Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi, Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.”1587; “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”1588; “Tâğuta kulluk et1572]
Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
1573] 7/A’râf, 3
1574] 42/Şûrâ, 21
1575] 42/Şûrâ, 10
1576] 6/En’âm, 121
1577] 4/Nisâ, 65
1578] 24/Nûr, 47-48
1579] 5/Mâide, 44
1580] 5/Mâide, 50
1581] 95/Tîn, 8
1582] 4/Nisâ, 59
1583] 33/Ahzâb, 36
1584] 7/A’râf, 54
1585] 6/En’âm, 82
1586] 12/Yûsuf, 40
1587] 4/Nisâ, 13-14
1588] 8/Enfâl, 1
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”1589; “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 1590
Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 1591
Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.”1592 âyetinde fukahâ, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez. Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla, fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın dinine muhâlif haramlar helâllar koyuyor. Ardından açıkça veya lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı uygulayın, çünkü bu, ona denktir veya bu, Allah’ın kanunundan daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm tarihinde fıkıh âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf etmemiştir. Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır;1593 çünkü ikrahta rızâ yoktur.
Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak, İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu iddia eden nice insanın
1589] 39/Zümer, 17-18
1590] 3/Al-i İmrân, 31-32) Yine Bk. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115
1591] İbn Mâce, hadis no: 4205
1592] 5/Mâide, 44
1593] 16/Nahl, 106
İRTİDÂD
- 401 -
gündeminden çıktı. Bütün bunlar ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, “lâ ilâhe illâllah” deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa da insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi sadece diliyle söyleyenler. 1594
Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri, sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
Şirk ve irtidâdla ilgili bu bilgilerden sonra, içinde yaşadığımız toplumu değerlendirmeye çalışalım: Eski ümmetler gibi bu toplum da helâk olsa, deprem vb, bir âfetle yerle bir olsa, aradan uzun asırlar geçtikten sonra buralarda yaşayan insanlar, kazılarla elde edecekleri heykel ve eğlence araçlarından, tesbit ettikleri, araştırıp buldukları şeylerden bu zamanki toplumun yaşam tarzı ve dini hakkında neye hükmederler dersiniz? Ya da (hayâlî bir şey de olsa) "zaman tüneli"nden bir sahâbeyi geçirseler, bizim yaşadığımız zaman ve ülkeye misafir etseler, (meselâ bir gece kulübüne, bir mahkemeye, bir okula, çarşıya, ya da bir eve) baksa, bu toplumun inancı konusunda ne tür bir yargıya varırdı? Hasan Basrî'nin daha 3. nesil müslümanlarına söylediği sözü hatırlayalım: "... Onlar sizi görseydi, müslüman demezlerdi."
Okullar, törenler, mahkemeler, meclisler, resmî kurumlar, bankalar, stadyumlar, ...hâneler, kumar ve eğlence yerleri... toplumun dinini yansıtmıyor mu? Hele yasalar ve hükümler... Seçim öncesi halkın yönetici adaylarından beklediklerinin, onların vaadlerinin hangi dinle izahı yapılabilir? Küçük Amerika hülyâları, sadece dünyevî ve fânî istekler...
Anket yapsanız, halkın kendini hangi sıfat-isimle benimseyip başkasına tanıtmak istediğini sorsanız, içinde, "Atatürkçü/Kemalist, laik, demokrat, Batıcı, Sosyalist, falancı, Avrupa Birliğine üyeliği çok önemseyen, özgürlük taraftarı, falan partili, filan takım taraftarı veya şu sanatçı hayranı gibi kelimeler sıralasanız, bu listenin sonuna da "müslüman" kelimesini ekleseniz; bunlardan birini tercih etmesini isteseniz, son kelimeyi isim-sıfat olarak tercih edenler gerçekten hâlâ bazılarının düşünmeden söyledikleri gibi % 99'ları bulur mu dersiniz?
Meselâ, Taksim'e, ya da şehrin işlek bir caddesine, meydanına çıksanız, gelip geçen gençlere teklifte bulunsanız, "alın size bin dolar, ama şurada 'falan dini seçiyorum' diye söz verecek, -meselâ- şu belgeyi de imzalayacaksınız" deseniz, nasıl bir netice ile karşılaşırsınız? Ya da "ayda 500 milyon maaşla bir Yahûdi sinegogunda Yahûdiliğe hizmetle ilgili iş vereceğim" veya "yurtdışına, meselâ Amerika'ya gönderiyoruz, ama farklı bir dinle ilgili bazı şartlarımız var" deseniz... Bu konularda sonucu tahmin etmeden önce, Harp Okullarına, emniyete veya bir devlet kurumuna girmek için can atan gençleri, anıtkabire akın eden insanları, çok rahat elfâz-ı küfür söyleyen, hatta dine ve mukaddesâta sövebilen kışladaki subayları, kahvedeki vatandaşları... gözönüne getirmeli ve özellikle insanın para için neler yapabildiğini, nâmusunu hem de çok ucuza satan bayanları,
1594] Geniş bilgi için bkz. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"ne iş olursa yaparım, ağabey, sen yeter ki paradan haber ver!" diyen insanları değerlendirmelisiniz. Hele devletin emri veya yasağı olan konularda, halkın anormal görmediği durumlarda...
Diyanet'in açıklamasına göre, Adapazarı deprem bölgesinde 100 civarında insan, misyonerlerin hummalı çalışmaları sonucu İslâm'ı bırakıp resmen Hıristiyanlığı seçmiş. Her gün dininden kopan, farklı ideoloji ve hayat görüşlerini benimseyen ama resmen farklı bir dine geçtiği değerlendirilmeyen insanların sayısını kimse bilmiyor. Medya, okullar, resmî kurumlar devamlı mürted yetiştiren programlarıyla ha bire müslümanları adı konulmamış farklı dinlere çekmekteler. 2 Ocak 1976'da çıkan Sebil adlı Haftalık gazetenin kapaktan sorup, sayfalarında işlediği konu şöyleydi: "Nasıl Hıristiyan Olacaktık?" Kâzım Karabekir Paşa'nın hâtıralarından alıntılar yapılıyor, TBMM'de ilk yılında meclis başkanının riyâsetinde devletin resmî dininin Hıristiyanlık olmasının ısrarla savunulduğu ve bu konudaki tartışmaları anlatıyordu. Devlet, resmen Hıristiyanlığı kabul etmemişti, ama çok kısa zaman sonra Anayasadan "Devletin dini İslâm'dır" ifadesi kaldırılmış, "laik demokratik devlet" ifadesi konulmuştu. Sonra da bu doğrultuda dayatmalar, devrimler, takrir-i sükûn kanunları ve İstiklâl Mahkemeleri...
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 1595
Toplumla ilgili esas problem, ekonomik kriz değildir, maddî sıkıntılar da, açlık da. Hatta yolsuzluklar, ahlâk eksikliği de değildir. Problem, iman problemi; kriz, tevhid krizidir. İmanı olmayan topluma hangi ahlâkî ilkeleri yerleştirmek isterseniz isteyin, delik kaba su doldurmaya çalışmış olursunuz. Arabanın motorunu çalmışlarken kaportadaki çiziklerin ne önemi var? Kalbi olmayan birinin, nesi olursa olsun, o insan değildir artık. İmanını yitiren toplumun her şeyi gitmiş/bitmiş demektir.
Mürtedliğe Giden Yollar
Mürtedliğe Yol Açan Sebepler: Mürtedlik, söz, fiil/eylem ve inanç (ve şüphe) ile ortaya çıkar. Mürtedlerin İslâm’dan dönmelerinin birkaç sebebi olabilir:
1- İslâm’ı ve onun hükümlerini beğenmemek,
2- İslâm’ı çıkarlarına ve zevklerine engel görmek,
3- Dünyalık bir makam elde etme ihtirası,
4- İman zayıflığı veya İslâm’ı yeterince tanımama,
5- Gayri müslimlere özenme, onların zevk içinde yaşamalarına imrenme ve onları bazı konularda üstün ve ileri kabul etme anlayışı ve diğer sebepler.
Bir Müslümanı Mürted Yapan Tavırlar: Bir müslümanın İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları şöylece özetleyebiliriz.
Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek yardımı ölülerden veya
1595] İbn Mâce, hadis no: 4205
İRTİDÂD
- 403 -
mezarlardan istemek, birtakım örgütleri veya devletleri Allah gibi düşünmek, kişiyi İslâm’dan çıkarır, mürted yapar.
İslâm’ın küfr veya kâfirlik dediği şeyler konusunda şüphe etmek; İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir. Küfür olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir mi?” düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı, İslâm’ın Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum vardı? Bütün bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına nisbet edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir (Komünizm, Hinduizm, Hıristiyanlık, Demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm ve diğerleri).
Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek, onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak. 1596
Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım etmek. 1597
İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek, onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi, güzel veya çağdaş bulmak.
Kesin deliller ile ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.
Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir, onları tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği gibi kullansın.1598
Günümüzde insanlar, ortamın ve çevre şartlarının İslâmî değil; câhiliyye yapısı arzettiğinden, İslâm’ı doğru bir şekilde kavrama ve sırât-ı müstakîm çizgisini kolaylıkla sürdürme imkânlarına yeterince sahip değildirler. İslâm dışı, hatta İslâm’a düşman düzen ve buna bağlı kurum ve kuralların etkisiyle her an bâtıl yollara bilinçsiz de olsa dalma riskiyle karşı karşıyadır. Bunlardan bir kısmı, belki imanını tümüyle giderecek ve kişiyi mürted yapacak durumda değilse de, birkısım insan bilerek ve seçerek İslâm’dan farklı yollar/ideolojiler/dinler edinmektedirler. Bu kimselerin mâzîsinde İslâm’ı gerçek anlamıyla bilip bir bütün halde kabul etme ve yaşama gayreti var iken, sonradan bilinçli bir tercih sonucu dinini değiştirme sözkonusu olmuş ise, -neûzü billâh- mürtedlik vuku bulmuş olur. Mü’min iken kişinin mürted olması sonucunu veren birtakım söz ve fiillere şunlar örnek gösterilebilir:
Müslüman bir kimsenin kendi irâdesiyle açıkça; ‘Ben Allah’a ortak koşuyorum’ demesi, yahut Allah’ın varlığını inkâr etmek, peygamberleri reddetmek ya da bir tek peygamberi dahi yalanlamak gibi küfrü gerektirici bir söz söylemek, açıkça küfrü gerektiren -Mushaf’ı ya da bir parçasını pisliğe atmak gibi- bir fiil işlemek, namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi İslâm’ın kesin bir hükmünü inkâr etmek, farz namazların, -bunların bir rekâtinin bile olsa- farz olduğunu, dinin emri olduğunu reddetmek gibi veya farz olmadığı kesin delillerle sâbit bir
1596] 47/Muhammed, 9
1597] 9/Tevbe, 65-66
1598] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s.458-459
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükmün farz olduğuna -meselâ farz namazlara bir rekât ilâve etmek gibi- inanmak, peygamberliğin insanların kendi gayretiyle kazanılabileceğini ileri sürmek gibi hususlar küfrü gerektirir. Bu gibi küfrü gerektiren inanç ve tavırlar önceden müslüman bir kimse tarafından kabul ediliyorsa, bu kimse mürted olur.
Çağımızda ortaya çıkan birtakım şartlar vardır ki, müslüman kimse iman açısından bunların da hükmünü bilmelidir. Bunların en başında hiç şüphesiz Allah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki hükümler ile hükmetmek gelir. Konuyla ilgili olarak Abdülkadir Udeh’den alıntı yapalım: “Çağımızda reddetmek, kabul etmemek yoluyla küfrün açık örneklerinden bir tanesi de, Allah’ın şeriatiyle hükmetmeyi kabul etmemek ve onun yerine insanlar tarafından konulmuş hükümleri, kanunları uygulamaya koymaktır. Çünkü İslâm dininde aslolan kural, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin farz, ondan başka kanun ve hükümler ile hükmetmenin ise haram olduğudur. Kur’ân-ı Kerim’in bu hususa dair nasları gâyet açık ve kesindir.
İslâm şeriatine aykırı her türlü yasa ve hükmün bâtıl olduğu hususunda fakîhler ile ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Yine onların ittifakına göre İslâm dışı hükümlere itaat gerekmez, hatta İslâm şeriatine aykırı olan her şey, müslümanlara haramdır. İsterse bu haramı emreden ya da mubah kılan egemen otorite ya da başkası olsun. Yine ittifakla kabul edilen hususlardan bir tanesi de şudur: Sahih olduğuna inandığı bir te’vile dayanmaksızın müslümanlardan her kim Allah’ın indirdiklerinden başka hükümler ortaya atarsa, o kimseler hakkında Yüce Allah’ın verdiği “kâfir, zâlim ve fâsık” hükümleri verilir. Meselâ, başka bir hükmü ondan daha üstün, daha güzel gördüğü için İslâm’ın öngördüğü cezaları ve hükümleri uygulamaktan yüz çeviren bir kimse, kesinlikle kâfirdir, daha önce iman etmiş ise bu tavırlarıyla mürted olur.
İttifakla kabul edilen hususlardan bir diğeri: Allah’ın ya da peygamberinin emirlerinden herhangi birisini reddeden bir kimse, bunu ister şüphe ve tereddüt yoluyla, isterse de terk ve kabul etmemek yoluyla, isterse de o hükme teslim olmamak dolayısıyla reddedecek olursa İslâm’dan çıkar, mürted olur. Çünkü sahâbe-i kirâm, zekât vermeyi kabul etmeyenleri mürted olarak değerlendirmişlerdir. Yüce Allah kendisinin ve Rasûlünün hükmünü teslimiyetle kabul etmeyenlerin kâfir olduklarına dair açık hükmünü indirmiştir: “Rabbine andolsun ki, onlar kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda Senin hükmüne başvurmadıkça ve verdiğin hükmü, içlerinde bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” 1599
Elfâz-ı Küfür: Elfâz'ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise "kefera" fiilinden masdar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere "elfâz-ı küfür" adı verilir.
Bir mü'mini küfre düşüren sözler beşe ayrılır. Bunlar: İstihlâl, istihzâ, istihfaf, istihkar ve istinkârdır. İstihlâl, Allah’ın yasakladığı bir haramı helâl, helâlı haram kabul etmek; İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf, inanılması
1599] 4/Nisâ, 65; 21Abdülkadir Udeh, et- Teşrîu’l-Cinî el-İslâmî, Beyrut, 2/708-710 -İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk-
İRTİDÂD
- 405 -
gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.
Allah'ın zatı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah'a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. "Allah ile O'nun âyetleriyle, O'nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz." 1600
Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar (hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi küçük gören, alay eden ve O'na ezâ veren dinden çıkar. "Şüphe yok ki, Allah'a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır."1601; "Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve 'O her söyleneni dinleyen bir kulaktır' diyorlar. De ki, 'O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah'a da inanır, mü'minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir. Allah'ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır." 1602
Hz. Peygamber'e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara ve Kur'ân-ı Kerim'e hakaret veya mukaddes kitapların aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur'an'la, bir sûresi veya âyetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil'in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır. Azrâil'e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek, onların mü'min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir. Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğzetmek ise bid'at ve sapıklıktır. 1603
Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı mülcî yani tam zorlama ile öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü söyleyebilir. "Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah'tan onlara bir azap vardır."1604 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye'yi İslâm'dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir'in oğlu Ammâr'ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm'dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber'e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
1600] 9/Tevbe, 65
1601] 33/Ahzab, 57
1602] 9/Tevbe, 61
1603] Bk. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100
1604] Nahl, 106
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah'ı sever gibi sevme ifadeleri müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah'a ait olan "en büyük" ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. "İşimiz Allah'a kaldı", "Allah'lık" gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrail'e kızılıp ileri geri sözler sarfedilebiliyor. Bir kıza "Melek" ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah'ın ödül ve cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah'ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah'tan başkasına duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah'tan başkası adına yemin edilebiliyor. Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.
Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları (Söyleyeni Şirke Düşürmesinden Korkulan, Müslümanları Mürted Yapmasından Endişe Edilen Çirkin Sözler)
Allah’la İlgili:
"Allah'lık" (saf bir insan için)
"Allah'sız" (Bunun Allah'ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır anlamında)
"İşimiz Allah'a kaldı" (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında)
"İnşâallah deme, kesin söz ver" (İnşâallah, yani Allah dilerse sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında)
"Gökte Allah var", "yukarıda Allah var" (Allah'a mekân isnadı anlamında)
"Seni Allah gibi seviyorum" (Allah'ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik anlamında)
"Seni elimden Allah bile kurtaramaz" (Allah'ın gücü bile yeterli olmaz anlamında)
"Burada Allah yok, Peygamber izinde" (Karakolda, hapishanede vb. Allah'ın yardım edemeyeceği anlamında)
"Allah'ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek, ciğerlerini sökerim" (Allah'ın olmadığı yer olabileceği anlamında)
"Allah, ondan verdiği canı alamıyor" (Borcuna sâdık olmayanlar hakkında, Allah'ın âcizliği anlamında)
"Allah'ın hükmü burada geçmez" veya "o eskidendi, şimdi Allah'ın hükmü uygulanmaz, devir değişti" (Allah'ın hükmünün geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında)
İRTİDÂD
- 407 -
"Şu işin (şeyin) Allah'ını yapar" (Allah'ı herhangi bir şeye benzetme anlamında)
"Sen Allah mısın be?" (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak anlamda)
"Ye Allah ye", "vur Allah vur" (Allah'ı kula benzetmek anlamında)
"Allah Baba", "Allah'ın oğlu gelse..." (Allah'a çocuk isnad etme anlamında)
"Tapılacak kadın" (Allah'tan başka tapılacak/ibâdet edilecek mâbud kabulü anlamında)
"Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası" (Allah'tan başka ilâh kabulü anlamında)
"Hâkimler hâkimi" (Allah'ın dışında bir varlığa Allah'ın bir sıfatını verme, her şeyi yönlendiren anlamında)
"Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya" (Allah'a denk başkasının hakkı olduğu, Allah'ın her yerde tek güç olmadığı anlamında)
"Allah bizi unuttu" (Allah'ın zorluklarla denemesi konusunda Allah'ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında)
"Filan kimse şu şeyi yarattı" (Yaratma fiilini gerçek anlamda, yani yoktan var etme manasında başka birine verme, Allah'ın fiiline ortak kabulü anlamında)
"Allah'ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?" (Allah, her şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O'nun dediğinin ve müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında)
"Allah bilir ki, şu iş şöyledir", "Allah şâhit şunu şöyle yaptım" dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah'a iftira atmak ve gizli-açık her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında)
"Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir/meclisindir" (Hâkimiyetin, egemenliğin Allah'ın dışında başkalarına ait olduğunu kabul ve Allah'ın hükmünün üstünde hüküm olduğu anlamında)
"En büyük filân takım, başka büyük yok" (Ekber/en büyük sıfatının Allah'tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı, Allah'ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında)
"Allah'ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir" (Söylediği söz, doğru bile olsa; Allah'ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite almak anlamında)
"Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu" (Allah'ın yarattığını beğenmemek, O'na eksiklik ve kusur isnad etmek anlamında)
"Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi" (Allah'ın hükmünü beğenmemek anlamında)
(O konuda âyet olmadığı halde,) "Allah şöyle buyurmuştur" demek (Kur'an'da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah'a isnâd etmek, dolayısıyla Allah'a iftira etmek anlamında)
(Allah'ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken "Allah'ın ismiyle (Bismillâh)" demek (Allah'la, Allah'ın haram hükmüyle alay etme anlamında)
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'ı, O'nun kurallarını, O'nun dinini, kitabını... istihzâ/alay, küçük görme, hakaret, inkâr etme.
Allah'a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme veya çirkin söz söyleme.
Allah'tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme.
Allah'tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler için söyleme: "Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp önünde yıllarca taptım.", "Mihrâbım diyerek yüz sürdüm" , “Bir Allah'a, bir de sana taptım", "Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya/Anıtkabir yeter" , "Ey, bugünleri borçlu olduğumuz ulu Atatürk" vb.
Allah'tan başkasına dua etmek veya bir kuldan meded istemek
Allah'ın helâllarını helâl; haramlarını haram kabul etmemek
Allah'tan başkası adına kurban kesmek, Allah'tan başkasına adak adamak
Allah'ın kesin yasağına rağmen Allah'ın düşmanlarını, kâfirleri sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- dua etmek
Tâğutların resim ve heykelleri önünde tapınırcasına saygı göstermek
Allah'ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri olduğunu belirtmek: "Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir", "Kemalizm, Kapitalizm insanları mutluluğa götürür" demek.
Allah'ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına bırakıp Allah'ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah'ın dışında otoriteler tanımak
Fayda ve zararı Allah'tan bilmemek, "şu doktor benim hayatımı kurtardı", "frene basmasaydı ölmüştüm", "şu hap bana şifa veriyor, beni iyi ediyor" "Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer"
İbadet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak, gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
b- Dinle İlgili:
"Din ayrı, dünya ayrı" (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya karıştırmamak ve laiklik anlamında)
''Din ayrı, siyaset ayrı" (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok, siyaset dinden bağımsız olmalıdır anlamında)
"Dinde zorlama yoktur" (Din seçme konusundaki özgürlükle ilgili Bakara sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için delillendirerek, bir müslümana karışılamayacağı, onun haramları işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/muâmelâtla ilgili konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında)
"Zevklere ve renklere karışılmaz" (Arzu ve heveslere hiç kimsenin müdahale etmesine hakkı yoktur, ben neden zevk alıyorsam onu yaparım, din adına bile
İRTİDÂD
- 409 -
olsa hiç kimse ona karışamaz anlamında)
"Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.", "Demokrasi var, bana kimse karışamaz, canım ne isterse onu yaparım" demek (Allah'ı, Allah'ın hükümlerini önemsememek ve O'na teslim olmamak, nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp ilâhlaştırmak anlamında)
"Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük" (geleneği, ataların yolunu mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de atalarının yolunun en doğru yol olduğunu kabul anlamında)
"Din şöyle diyor, doğru ama...", "haklısın, fakat..." (Dinin emir ve yasaklarının doğru olduğunu kabul etmekle birlikte, hayata geçirmenin imkânsız gibi çok zor olduğu, yaşanamayacağı, başka alternatiflerin zaruri olduğu anlamında)
"İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir" (Nakli dışlama, vahyi temel ölçü almama, aklı putlaştırma anlamında)
"İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz." (Dini, eski zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle ilgili Allah'ın vaadlerini inkâr anlamında)
"Dine bağlı yaşamanın, dindâr olmanın zamanı geçti; doğru olursan bu devirde aç kalırsın" (Dinin bütün zamanlar için geçerli olmasının reddi anlamında)
"Dinî günler" (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye ayırıp, bazı günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi anlamında)
"Hayat yalnız bu dünyadadır" (âhireti inkâr anlamında)
"Sen benim kalbime bak, kalbim temiz" (Dinin bazı emirlerini yerine getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve ibâdet edenlerin kalbi temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar anlamında)
"Paranın açmadığı kapı yoktur" (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin her şey olduğu anlamında)
"Demokrasilerde çare tükenmez" (Beşerî bir düzen olan demokrasi (halkın kendi kendisini yönetmesi)nin her konuya çözüm getiren en üstün idare şekli olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet anlayışından daha üstün bir yönetim şekli olduğu anlamında)
"Aşırı dinciler" , "dinciler" "fundemantalistler", "dinci teröristler" gibi çirkin ithamları gerçek mü'minlere etiket olarak takmak, müslümanları, dolayısıyla İslâm'ı kötülemek anlamında)
İslâm'a irticâ, gericilik, fundemantalizm, taassup ve benzeri çirkin sıfatlar takmak.
İslâm'a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle ilgili hususlara düşman olanları desteklemek.
İslâm'ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de İslâm'a düşman olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara saygı duymak
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c- Cennet, Melek ve Kaderle İlgili:
"Eşek cennetini boyladı" (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız bir şeyle vasıflandırmak anlamında)
"Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül" gibi sözler (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında)
Bir insana "Meleğim" demek, "Çarli'nin melekleri" veya bir kıza "Melek" ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Melekleri insan gibi olduğunu, şekillerinin, yapılarının insana benzediğini kabul etmek anlamında)
"Azrâil onun canını yanlış yere aldı" , "Azrâil'le savaşıyor" gibi sözler, Azrâil'e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında)
"Kader utansın" gibi kadere isyan anlamında sözler
"Felek"le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin (yıldız ve burçların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/geleceğini gök cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında)
Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen, şirk düşüncesini yansıtan nice sözler...
Ef’âl-i Küfür: Ef'âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla yapılan hareket ve davranışlardır. Küfre alâmet sayılan ef'âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
a- Puta tapmak: Puta tapmak, Allah'a şirk/eş koşmak demektir. "Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle diyecekler: 'Allah'ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?' Onlar şöyle cevap verecekler: 'O putlar bizi bırakıp kayboldular.' Onlar kendi aleyhlerine kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir."1605; "Onlar Allah'ın yolundan saptırmak için Allah'a eşler uydurdular. De ki: 'Eğlenip keyfinize bakın! Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir."1606 Allah'tan başkasına tapmanın küfür alâmeti/ef'âl-i küfür olduğu kesindir.
b- Mushafı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak: Mushafı pisliğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde Kur'an'dan bir bölüm, Yüce Allah'ın veya Peygamberin adı yazılı bir kâğıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üzerindeki şeyi inkâr sözkonusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının yazılı olduğu ayakkabı, bayan elbisesi şeklinde eğlence ve aşağılama kabul edilecek tarzda bunları giymek de aynıdır.
c- Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek: Kilise, havra, katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek, veya buralarda Allah'a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna inanmak da kişiyi İslâm'dan çıkarır. Fakat bu tür yerlere ibâdet kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya incelemek için
1605] A'raf, 37
1606] İbrahim, 30
İRTİDÂD
- 411 -
gitmekte bir sakınca yoktur.
d- İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde etmek: Bir kimse tapınma kasdı olmadan sadece hürmet ve saygı için bir büyük karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul edilse bile küfür kabul edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek davranış küfürdür.
e- Ölülerden duâ ederek bir şey istemek, kabirleri tapınak yapmak: Sadece Allah'a yapılması gereken ibâdet ve duâyı1607 Allah'tan başkasına, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür. Allah'tan başkasına kesilen kurban, Allah'tan başkasına adak, kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.
f- Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan haç, onların iddiasına göre Hz. İsa'nın çarmıha gerilmiş şeklinin remzidir ve onlara göre kutsaldır. İslâm âlimleri, haç takınmanın küfür davranışı olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de böyle bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak gerekir.
g- Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan, bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtilmiştir.
h- Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahudilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek de küfür sayılmıştır.
Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki temel espri, İslâm'ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi ve papaz cübbesi giymek de küfür fiillerindendir. Her devrin küfür alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti olan şey, belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini kaybedebilmektedir. Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir döneme kadar şapka, özellikle fötr küfür alâmeti sayılırdı; Âtıf Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapkanın küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir. (Veya tersi; eskiden küfrün sembolü sayılmayan bazı şeyler, sonradan kâfirlerin simgesi olarak kabul edilebilir.)
i- Sihir: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram oluşunda mezhepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin mubahlığına inanmanın küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir/büyü yapan kimsenin, bu davranışıyla kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebu Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbilerine göre büyücü/sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına inansa da
1607] 1/Fâtiha, 4
- 412 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam Şâfii'ye göre ise kendisinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve fiil bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır. 1608
Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesnâ; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah'a aittir.” 1609
Şirk ehliyle, müşriklerle, özellikle de mürtedlerle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların durumuna göre savaş(a)mıyorsa bile, onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!”1610 deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır. “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?” 1611
İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ ilâhe illâllah”tır. Mânâsı: Allah’tan başka ilâh yoktur, yani bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur. Dikkat etmek gerekir ki kelime-i tevhid önce Allah’tan başka diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan başka bütün ilâhları reddetmeli ve ilâh olarak sadece Allah’ı kabul etmelidir.
İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu gibi- şirk hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını insanlara ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahûdi ve hıristiyanlar da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram koyma yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı. Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden sürdürdüğü tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen insanlık tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların, birden fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.
Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir. Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir. Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her sahasında “tek” olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır. Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak, günlük hayatındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.
İrtidad ve mürtedlerle ilgili bu hükümleri bilmenin büyük önemi vardır. Bu sâyede imandan sonra küfrün ne kadar büyük bir vebali gerektirdiği tekrar gündemimize girmiş olacak ve müslümanın imanını korumak üzere gereken hassâsiyet ve titizliği göstermesi gerektiğinin her şeyden daha önemli olduğu
1608] A.Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı, s. 160-165
1609] Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
1610] 109/Kâfirûn, 1, 6
1611] 21/Enbiyâ, 67
İRTİDÂD
- 413 -
vurgulanacaktır. Bununla birlikte, tevbe kapısının açık olduğunu hatırlayarak, herhangi bir şekilde ve herhangi bir sebepten ötürü böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalmış insanlar için her şeyin bitivermediği de değerlendirilecektir. Evet, irtidadın, küfrün, şirkin günahı büyüktür ve Allah bu günahı affetmez.1612 Ama tevbe edilmediği müddetçe. Tevbe edilen şirk ve irtidad da affedilir. Allah tüm günahların bağışlayıcısıdır; elverir ki tevbe edilsin ve bu tevbe üzere hayatın sonuna kadar müslümanca yaşansın. “De ki: ‘Ey (isyan ederek) nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü muhakkak Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayandır, çok rahmet edendir. Size azap gelmezden önce (tevbe ederek) Rabbinize dönün ve O’na teslim olun.” 1613
Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları
Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve Allah’ın râzı olacağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği İslâm dini üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük emelidir. Yüce Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin ümmetlerine tavsiye ettikleri de budur. “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece, hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün.”1614 Kişinin âhiret hayatında Yüce Rabbimizin azâbından kurtulup ebedî mükâfatlarına nâil olabilmesi, günahlarının bağışlanabilmesi, ancak mü’min olarak, muvahhid olarak Yüce Allah’a herhangi bir şeklide herhangi bir şeyi, bir kimseyi, kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı, ideoloji ve putu şirk/eş koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır. Çünkü kim Allah’a şirk koşarak ölürse cehhenneme girecektir.1615 Kim de Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir. 1616
Bu büyük gerçeği Kur’ân-ı Kerim’in hemen hemen her sayfasında çeşitli şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde müslümanın iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek imanını her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona herhangi bir zarar getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini harcaması gerekmektedir. Bunun için, yani imanı korumak ve şirk ve irtidaddan korunmak ve küfre yaklaşmamak için gerekli olan bazı önemli hususları kısaca sayalım:
Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret harcamak,
Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir şekilde geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
1612] 4/Nisâ, 48, 116
1613] 39/Zümer, 53-54
1614] 3/Âl-i İmrân, 102
1615] Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve 4/Nisâ, 48, 116
1616] Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151; Tirmizî, İman 18; Nesâî, Cihad 18
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak, bu uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek, onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden üstün tutmak, onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların rızâlarını esas almak,
Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini baştacı bilen, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri, güzel bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve cihadı, kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,
İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan ve benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek, hatırlayarak, imanımızı son nefesimize kadar muhâfaza edebilmek için Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî olarak duâ bâbından elimizden gelen tüm gayreti göstermek. Rasûlullah (s.a.s.) duâlarında: “Sonrası küfür olmayan bir iman” ister1617; her namazın akabinde “küfürden, fakirlikten ve kabir azâbından”1618; “küfürden ve borçlanmaktan” Allah’a sığınırdı 1619. Hz. Ebû Bekir’e ve onun şahsında bütün mü’minlere sabah akşam yapmasını tavsiye ettiği duâda, “şirkten” Allah’a sığınmak yer almaktadır: “Bile bile şirk koşmaktan Allah’a sığınırım, bilmediklerimden de Senden af dilerim” 1620
İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici
Gerici; geriye dönmek isteyen, geride kalan dönemi ve bu dönemin değer yargılarını benimseyen, özleyen kişi ve bu kişinin niteliğine denir. Gerici ve gericilik kavramları mürteci ve irtica kelimeleriyle de dile getirilir.
Gericilik, kavram olarak zamansal bir geriye dönüş isteğini de içermekle birlikte, temelde değerlerle ilgilidir. Bu nedenle savunduğu değerlerin geçmişe, geride kalan bir döneme ait olup olmaması değil; bu değerlerin mâhiyeti, niteliği kişiyi gerici ya da mürtecî yapar. Bu temel anlamına karşılık İslâm toplumlarının Batılılaşmasından, Batılı câhilî değerlerin egemenliği altına girmesinden sonra gerici ve gericilik deyimleri İslâm dışı yönetimler ve işbirlikçisi kimseler tarafından tam tersi anlamda, siyasal ve ideolojik bir suçlama ve sindirme aracı olarak kullanılmaya başlandı. Gerçek anlamdaki gericiler, siyasal güçlerine dayanarak bu kullanımla İslâm'ı topluma yeniden hâkim kılma mücâdelesi veren müslümanlara gerici, mürtecî; İslâm'a da gericilik, irticâ nitelikleri yamamaya çalışmaktadırlar.
Gericiliğin temel nitelikleri, câhiliye kavramının ihtivâ ettiği anlamlarla ifâde edilebilir. Bunlar, Râğıb el-İsfehânî izlenerek söylenirse; bilgisizlik, gerçek dışı ve yanlış inanç, yanlış davranış olarak tesbit edilebilir. Kur'an'a göre bilgisiz insanlar kişisel arzu ve hevâları peşinde koşar; diledikleri gibi yaşamak, istedikleri
1617] Tirmizî, Deavât 30
1618] Nesâî, İstiâre 16, 29
1619] Nesâî, İstiâze, 16, 29
1620] Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 351-354
İRTİDÂD
- 415 -
gibi kanunlar koymak isterler ve bu nedenle doğru yoldan saparlar.1621 Diğer bir özellikleri de hevâlarına uygun çeşitli ideolojiler (emâniy, ümniye) geliştirmek1622 ve bunu yaparken zanlarına dayanmaktır.1623 Bu etkenler câhilî bir sistem, bir hayat, düşünce ve inanç biçimi oluşturur. Bu sistemin temel özelliği şirktir. Şirk, ya Allah'ın ilâhlığını, Rabliğini, Melikliğini tanımama ya da Allah'a bu ve benzeri konularda ortaklar tanıma biçiminde kendini gösterir. Şirkin toplum hayatındaki başlıca pratik sonuç ve işaretleri evrende ve insan hayatında Allah'tan başka bir yaratıcı, öldürücü, tasarruf edici, boyun eğilecek, sevilecek, korkulacak, tevekkül edilecek, hüküm ve kanunlar koyacak varlık, kişi ya da kurumlar tanımaktır. Şirkin davranışlar alanındaki sonucu ise, bu tür kişi ve kurumların koydukları kanun ve kurallara gönüllü olarak boyun eğmek, itaat etmektir.
Kur'an'ın öngördüğü inanç, düşünce ve hayat biçiminin dışında beşerî istekler, ideolojiler ve zanlara dayalı bilgiler doğrultusunda oluşturulan toplumsal düzenler, şirk düzenleri, eş deyişle câhiliye düzenleridir esas irticâ/gericilik. Böyle bir toplum modeli peşinde koşan insan, bu model; ister geçmişte uygulanan bir model olsun, ister henüz uygulanma imkânı olmayan bir tasarı olsun; adı ister Demokrasi, ister Sosyalizm; isterse Komünizm ya da Faşizm olsun, gericidir, mürtecidir.
Gerici ve gericilik kavramları İslâmî terminoloji içerisinde mürtecî ve irticâ kavramlarının yanısıra mürted-irtidâd, münâfık-münâfıklık, fâsık-fısk, tâğî-tuğyân, mücrim-cürm gibi başka kavramlarla da anlam ilişkileri içindedir. Bir İslâm toplumunda câhilî eğilimler, önlemler içindeki kişi, itikadî ve amelî durumuna göre mürted, münâfık, fâsık gibi adlar alır. İslâm'ın öngördüğü inanç ve toplum yapısını kabul ettiği halde sonradan bunu reddederek herhangi bir câhilî inanç sistemini, toplum modelini benimseyen kişi, İslâm'la bütün bağlarını keserek geriye dönmüş, irtidâd etmiş, mürted olmuştur. İrtidâd, gericiliğin en kesin ve açık biçimini oluşturur. Câhili inanç esaslarını terketmeden çeşitli nedenlerle İslâm'ı benimsemiş görünen ve hayatını müslümanlar arasında sürdüren münâfıklar da gericidirler. Bunlar, içlerinde taşıdıkları inançları ve bu inançların yansıması olan gerici eğilimleri zaman zaman davranışlarında, düşünce ve hayat biçimlerinde göstermek zorunda kalırlar. Gericiliğin bu biçimi gizli, ama İslâm toplumu için en tehlikeli olandır. İrtidâd ve münâfıklık boyutlarına ulaşmayan kimi gericilik biçimleri de kişinin İslâm hüküm ve kuralları karşısındaki tutumu; benimseyerek sürdürdüğü câhiliye gelenek, görenek ve davranışlarına göre fısk, tuğyân, cürm gibi çeşitli adlarla ifâde edilir. Bütün bunlar kişiyi İslâm'ın doğru ve aydınlık yolundan saptırıcı ve belli bir cezayı gerektirici gerici davranışı belirtirler.
İslâm'ın değerler açısından baktığı gerici ve gericilik kavramlarına çağdaş câhil ve gerici dünya daha çok zamansal açıdan, eskilik-yenilik, gerilik-ilerilik kavramlarının yedeğinde bakar. Buna göre gerici, yeni olana direnerek eski olanı korumaya çalışan ya da tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışan kişidir. Bu tanıma göre gerici, ilericinin karşısında yer alır ve gericilik; bilgisizlik, tutuculuk, sağcılık gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Tanım, doğal olarak eski olanın kötülüğü, yeni olanın iyiliği kabulüne dayanmaktadır. Buna göre müslümanlar gerici,
1621] 6/En'âm, 119
1622] 2/Bakara, 78
1623] 6/En'âm, 116
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm da gericiliktir. Bu yargı şöyle açıklanır: "Kendilerinin değerli buldukları düzeni ve kurumları değişime karşı şiddetle savunan muhâfazakârlar, bu uğraşlarında başarısızlığa uğradıkları takdirde, bir kısmı yeni beliren düzeni evrenin işleyişinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edecektir. Fakat eski ideallerini hâlâ benimsemekte devam eden mağlup olmuş muhâfazakâr ister istemez bir "gerici' olacaktır. Yeni gelişen dünyayı tenkid edecek ve gelecekte, eskiden var olmuş olduğuna inandığı "altın bir çağı' tekrar yaşamak için harekete geçecektir." 1624
Alışılmış Batılı bakışı yansıtan bu değerlendirmenin, yanlışlığı, tutarsızlığı açıktır. Çünkü belli bir inanç biçiminin ve buna bağlı değerler düzeni ile toplum modelinin zaman bakımından önce ya da sonra oluşu, onun iyilik ya da kötülüğünün, gerilik ya da ileriliğinin ölçütü olamaz. İslâm'ın Türkiye'de terkedilmiş bir inanç ve toplum modelini temsil etmesi, doğal olarak, onun kötülük ve geriliğini göstermez. Bu nedenle Türkiye'de ya da dünyanın herhangi bir yerinde mevcut sistem yerine İslâm'ı öngören, İslâm'ı geçirmeye çalışan müslümana gerici denemez. Müslümanlar, toplumu tarihin belli bir zamanına döndürme amacı peşinde değillerdir. Tam tersine, insanların, içinde bulundukları koşullara göre oluşturdukları bir inancı ve toplumsal düzeni değil, zaman ve mekânın üstünde bir kaynaktan gelen ve bütün zamanlar için geçerli olan evrensel bir inanç ve değerler düzenini amaçlamaktadırlar. Bu inanç ve değerler düzeni ise Garaudy'nin deyişiyle "bilim, teknik, millet, para, cinsellik, büyüme gibi sahte tanrılar üretilerek oluşturulan politeizm (çok tanrıcılık) üzerine kurulan çağdaş uygarlığın iflâsının artık iyice anlaşıldığı günümüzde bütün insanlığın önünde duran kurtarıcı tek seçenektir."1625 Dolayısıyla müslümanların gerici, İslâm'ın gericilik gibi gösterilmesi, Kur'an'ın terimleriyle söylenirse zanlarına dayanan, hevâları ve ideolojileri (ümniye) peşinde koşan sapkın kişilerin câhilî değerlendirmelerinin bir işaretinden başka bir şey değildir.1626 Nakıl ve akıl çerçevesinde irticâ/gericilik, başta mürtedlik ve her çeşit şirk için bir sıfat; mürtecî/igerici de, adı, dünya görüşü, diploması, kültürü ve yaşadığı zamanı ne olursa olsun her çeşit mürted ve müşriğin temel vasfıdır.
Gerek sözlük ve gerekse ıstılahî mânâsından anlıyoruz ki, irtidâd, bir geri dönüş hareketidir. Kaynaklar bunu “ric’at” veya “rücû” olarak da ifâde eder. İslâm’dan geri dönen, aynı zamanda Hak Dinden “rucû” ve “irticâ” etmiş demektir. Geri dönüş ve irticâ; bilgisizliğe, inkâra ve küfre rücû ettiğinden “câhiliyye”ye sapmış olur. İslâm’a ulaşmak, onu gerçek hayat ve bilgi kaynağı, dosdoğru yol kabul etmek, ilmin ta kendisine sahip olmakla, hidâyetle özdeştir. Câhiliyye ise, Allah’ı ve O’nun indirdiği hak hükümleri bilmemek/tanımamak veya inkâr etmek olduğundan bilgisizlik ve cehâlettir. O halde zaman zaman İslâm düşmanları tarafından hakaret ve itham ifâdesi olarak İslâm için kullanılan “irticâ”, “mürtecîlik”, yani “gericilik”, “geriye dönüş” aslında ilkel ve modern her çeşit küfür ve şirk için, İslâm dışı hayat görüşleri için kullanılabilir/kullanılmalıdır. İslâm’ı bildiği halde ve özellikle müslümanlıktan sonra başka bir dünya görüşü ve yaşama biçimi (ideoloji/din) seçenlerdir “mürtecî”, “gerici”. Çünkü onlar, İslâm’ın dışına çıkmakla geriye dönük bir hareket yapmış ve câhiliyyeye sapmış kimselerdir. Mü’minler, “Rabbim Allah” demişler ve kaalû belâ’da vermiş
1624] Ahmet Yücekök, Türkiye'de Din ve Siyaset, s. 90
1625] Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 29
1626] Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 232-233
İRTİDÂD
- 417 -
oldukları bu sözden1627 ve Allah’ın hidâyetinden dönmezler, döneklik yapmazlar. İrtidâd, bir geri dönüştür, dönekliktir. Hem de gerçek ilimden ve mutlak hakikatten, fazîlet ve erdemden geri dönüş ve irticâdır. Bu anlamda İslâm, her zaman ve gerçek ilmîliği, ilericiliği (hem de dünya ile sınırlı olmayan, âhireti de kuşatan istikbal anlayışı, ilericilik ve tekâmülü) temsil eder. Mürted kişi; zulmün, fıskın, küfrün ve sapıklığın, kısacası câhiliyyenin bataklığına döndüğü için bir “mü’min” iken kazandığı yüce ve şerefli mevkiini kaybetmiş, ahsen-i takvîmden esfel-i sâfilîne irtidâd ile redd olunmuştur.1628 Müslüman, bir mürtedin/döneğin/gericinin bu aşağılık ve câhilî inanış ve yaşayışına göre elbette çok üstün ve çok ileridir. “...Eğer gerçekten iman etmişseniz, siz üstünsünüz.”1629; “...İzzet/üstünlük/şeref, ancak Allah’ın ve Peygamberi’nin ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 1630
İmandan sonra küfre düşme ihtimalini ateşe atılmak olarak gören ve imanını en kıymetli bir mücevher gibi koruyan, İslâm düşmanı bilinçli mürtedlerle mücâdeleyi bayraklaştıran muvahhid gençlere selâm olsun!
1627] 7/A’râf, 172
1628] 95/Tîn, 4-5
1629] 3/Âl-i İmrân, 139
1630] 63/Münâfıkûn, 8
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İrtidat Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Kur'an'da, İrtidat Kelimesinin Türediği Kök Olan R-d-d Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler
(60 yerde): 2/Bakara, 85, 109, 217, 217, 228; 3/Âl-i İmrân, 100, 149; 4/Nisâ, 47, 59, 83, 86, 91; 5/Mâide, 21, 54, 108; 6/En'âm, 27, 28, 62, 71, 147; 7/A'râf, 53; 9/Tevbe, 45, 94, 101, 105; 10/Yunus, 30, 107; 11/Hûd, 76; 12/Yusuf, 65, 65, 96, 110; 13/Ra'd, 11; 14/İbrâhim, 9, 43; 16/Nahl, 70, 71; 17/İsrâ, 6; 18/Kehf, 36, 64, 87; 19/Meryem, 76; 21/Enbiyâ, 40, 40; 22/Hacc, 5; 27/Neml, 40; 28/Kasas, 7, 13, 85; 30/Rûm, 43; 33/Ahzâb, 25; 38/Sâd, 33; 40/Mü'min, 43; 41/Fussılet, 47; 42/Şûrâ, 44, 47; 47/Muhammed, 25; 62/Cum'a, 8; 79/Nâziât, 10; 95/Tîn, 5.
İrtidat ve Mürtedler
Dinden Dönmek: 2/Bakara, 108, 217; 4/Nisâ, 137.
İmanı Küfür ile Değiştirmek: 2/Bakara, 108.
İmandan Sonra Küfre Sapanlar, Hidâyete Eremez: 3/Âl-i İmrân, 86-87; 4/Nisâ, 137.
Dinden Dönenlerin Yaptıkları Boşa Gider: 2/Bakara, 217.
Dinden Dönenlerin Tevbesi: 3/Âl-i İmrân, 89-90.
Dinden Dönenlere Şeytan Uzun Ömür Telkin Eder: 47/Muhammed, 25.
Dinden Dönenlerin Malları, Kendilerine Fayda Vermez: 53/Necm, 36-38.
Dinden Dönmenin Müeyyidesi/Yaptırımı: 3/Âl-i İmrân, 87-88, 106; 16/Nahl, 106-109.
Şirk
Allah'a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39; 29/Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
Allah'a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
Allah'a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-66; 40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
D- Müşrikler
Müşrikler, Allah'a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/Yûnus, 18, 66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem, 81; 22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd, 5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/Bakara, 170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/Saffât, 68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110, 124; 8/Enfâl, 31-33, 52; 9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.
Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de İnsanları Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9; 31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/Kalem, 46-48, 51.
Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134; 11/Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21; 41/Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât, 12-14; 64/Teğâbün, 7.
Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm, 37, 57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27, 40; 15/Hıcr, 6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ,
İRTİDÂD
- 419 -
133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/Furkan, 7-8; 29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/Câsiye, 25; 70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9; 36/Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/Kâfirûn, 1-6.
Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5; 34/Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/Tûr, 29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36; 25/Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf, 31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler; Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler: 30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43; 53/Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye, 17-21; 106/Kureyş, 1-4.
Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30, 47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3, 85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76, 90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56, 63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192 197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61, 63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin, 6, 11, 69-70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170, 176, 179; 38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12, 56, 69, 77; 41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24, 47, 54; 43/Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9; 47/Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37, 45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37, 59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51; 69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme, 31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık, 17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser, 1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
Müşriklerin Bazı Özellikleri
Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 1-11; 106/Kureyş, 1-4.
Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-145, 148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût, 41-43.
Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-63; 67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33, 36-40; 107/Mâûn, 1-3.
Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
F- Müşriklerin Cezaları
Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-103; 38/Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara, 167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ, 94-102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121; 6/En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn, 99-108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47; 43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil, 11-13; 98/Beyyine, 6.
Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 19, 25, 49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16, 36, 59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5, 43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24; 73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17; 88/Ğâşiye, 23-24.
Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler: 70/Meâric, 11-18.
Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer, 8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
Müşrik-Mü’min İlişkisi
Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13.
Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10.
Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Saffât, 171-175.
Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Samerraî, Sönmez Neşriyat
2. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
3. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
4. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
5. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
6. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
7. 20. Asrın Câhiliyeti, Muhammed Kutub, Hilal Y.
8. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
İRTİDÂD
- 421 -
9. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
10. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
11. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
12. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
13. İslâm Siyasi düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
14. İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan el-Hudaybi, İnkılab Y.
15. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
16. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
17. Elfâz-ı Küfür, Küfür Sözler, Hüseyin Aşık, İlim Y.
18. Sorumsuzca Söylenen Sözler, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
19. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
20. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
21. İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, M. Cevat Akşit, Kültür Basım Yayın Birliği
22. Ceza Hukukunda Mağdurun Korunması, Süleyman Akdemir, İzmir, 1988
23. İslâm'da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, Yunus Vehbi Yavuz, Sahaflar Kitap Sarayı Y.
24. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 161-175; c. 8, s. 315-320
25. İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, İhya Y. c. 4, s. 236-271
26. İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y. s. 90-107
27. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.
28. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 64-83
29. İslâm'da İnsan Hakları, Hayreddin Karaaman, Ensar Neşriyat, s. 72-73
30. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 210-216
31. Bidâyetü’l-Müctehid, Mezheplerarası Mukayeseli İslâm Hukuku, İbn Rüşd, Beyan Y. c. 4, s. 349-350
32. Fıkhu’s-Sünne, Âyet ve Hadislerle İslâm İlmihali ve Hukuku, Seyyid Sâbık, Pınar Y. c. 4, s. 281-293
33. Kitâbur-Ridde ve Nebzetün min Futûhi'l-Irak, Muhammed bin Ömer Vâkıdî, Beyrut, 1989
34. Nazariyyetü'l İ'dâm Beyne'ş-Şerîati'l-İslâmîyye ve'l-Kavânîni'l-Vad'iyye, Mahmut İstanbulî, el-Va'yü'l- İslâmî, 92, Kuveyt 1972
35. El-Ahkâmu's-Sultâniyye, İmam Ebu'l-Hasan el-Mâverdi, Trc. Ali Şafak, Bedir Y. s. 63-70
36. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhayli, Risale Y. c. 7, s. 462-471
37. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (İrtidad md:) (Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu) c. 3, s. 175-176; (Mürted md:) c. 4, s. 369-372; (Ridde Savaşları:) c. 5, s. 262-267 (Gerici-Gericilik md:) (Ahmed Özalp) c. 2, s. 232-233
38. TDV İslâm Ansiklopedisi, İrtica Maddesi (Şaban Sitembölükbaşı), TDV Y. c. 22, s. 458-459
39. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y. 62-64; 201-245
40. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Hüsnü Aktaş), Risale Y. c. 2, s. 257-259
41. Kur'an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 280-283, 289, 293, 353, 382-383
42. İslâm Hukuku Açısından Cehalet, Ebu Yusf Midhat b. el-Hasan Ali Ferrac, Kayıhan Y. s. 231-347
43. İslâm'da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 190-195; 61-72; 107-119
44. Akaid Ders Notları, Ahmed Kalkan,Tevhid Vakfı Y. s. 168, 102-109
45. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 345-354
46. İslâm Davetinin Esasları, Abdülkerim Zeydan, Risale Y. s. 309-310
47. Kur'ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 149-150
48. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 457-459
49. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c.1, s.98-103. c. 2, s. 29-46
50. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 214
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
51. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Hilal Y. s. 9-29
52. Din Hürriyeti ve Mürteddin Öldürülmesi Meselesi, Reşid Rızâ, Terc. Hikmet Zeyveli, Kelime Dergisi, Sayı 15, Eylül 1987, s. 57
53. Din ve Zorlama, Veysel Kasar, Köprü, Kış 97, s. 86-112
54. Hoşgörü: Nereye Kadar, Köprü, Kış 1997
55. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Y. N. Ö. Yeni Boyut Y. s. 307-314
56. Devlet, Demokrasi, Oligarşi, Teokrasi, E. Yüksel, Ozan Y. s. 94-96
İSA (a.s.)
- 423 -
Kavram no 99
Peygamberler 5
Bk. Peygamberlik; İncil; Tahrif
İSA (a.s.)
• Hz. İsa; Hayatı, Tebliği ve Tevhid Mücâdelesi
• Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa
• Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
• İncillere Göre Hz. İsa’nın Beşerî Yönleri
• Hz. İsa’nın Babasız Doğma Mûcizesi
• Hz. İsa’nın Ref’i ve Nüzûlü Meselesi
• Mehdî
• Deccal
“Andolsun Biz Mûsâ’ya Kitab’ı verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da mûcizeler verdik. Ve onu, Rûhu’l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik. (Ne var ki) gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe, ona karşı büyüklük tasladınız. (Size gelen) peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.” 1631
Hz. İsa; Hayatı, Tebliği ve Tevhid Mücâdelesi
“İsa” kelimesi, Süryânice asıllıdır. “Mübârek” anlamına gelir; aslı “Îşau”dur. Bazı hıristiyan toplumlar “Yesû(s)”, Frenkler “Jesu(s)” derler. “Mesîh” İbrânice bir kelime olup aslı “Meşîha”dır. Hz. İsa’nın bir lâkabıdır, elini sürdüğü hastayı iyileştirdiği, bereketle meshedilerek mânevî kirlerden arındığı, çok seyahat ettiği, annesinden yağ sürülmüş ve tertemiz olarak doğduğu için bu isim verildiği belirtilir. “Meryem” ise Süryânice hizmetkâr anlamındadır. Allah’a adanıp dinin ve Mescid-i Aksâ’nın hizmetinde bulunduğu için bu isim verilmiştir.
Ülü’l azm, yani kendilerine kitap verilmiş büyük peygamberlerden biri olan Hz. İsa, batılı tarihçilere göre, yanlış olarak kendi doğum yılı kabul edilen “milât”tan dört veya beş sene kadar önce dünyaya gelmiştir. Bazı araştırmacılara göre ise milâttan 3 yıl sonra doğduğu kabul edilir. Kudüs yakınlarındaki Nâsıra’da dünyaya gelmiştir. Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’dir. Kur’an’a göre İmran’ın kızı Hz. Meryem, Beytü’l Makdis’te (Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ) zikir ve ibâdetle hayatını geçiriyordu. Allah, ona Cebrail’i bir beşer suretiyle gönderdi. Cebrâil, ona bir oğlan çocuk bağışlaması için Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğunu söyledi. Hz. Meryem’in, kendisine bir insan eli değmediği ve iffetsiz olmadığı halde nasıl çocuğu olabileceğini hayretle sorduğunda melek, bunun Allah için kolay olduğunu ve insanlara bir delil, bir mûcize olsun diye Allah’ın böyle hükmettiğini bildirdi. Çocuk doğunca kavmindeki bazı insanlar onu ayıplayacak oldu. Hz. Meryem, bebeğe işaret etti. Çocuk İsa kundakta şöyle
1631] 2/Bakara, 87
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dedi: “Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı...” 1632
Hz. İsa’nın, babasız olarak mûcizevî bir şekilde doğuşu, Allah’ın dilemesinden ibaretti. Hatta Allah katında, oluş itibarıyla Âdem (a.s.) ile İsa (a.s.) arasında fark yoktu: “Gerçekten İsa’nın babasız dünyaya geliş hali de Allah katında Âdem’in hali gibidir. Allah, Âdem’i topraktan yarattı, sonra da ona ‘ol’ dedi; o da hemen (insan) oluverdi.” 1633
Hz. İsa, otuz yaşında, Romalıların elinde bulunan Yahudiye’de Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde peygamberlik görevi aldığında bunu İsrâiloğullarına bildirdi. Önce Celile (Galile)’de, sonra Kudüs’te insanları hak dine dâvet etti. Kendisine İncil verildi.1634 İnsanları, tek ilâh olan Allah’a ibâdet ve kulluğa çağırmış, O’ndan başka tanrı olmadığını ilân ve tebliğ etmiştir: “Ben, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/mûcize getirdim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu, dosdoğru yoldur.”1635 Havârilerine ve tüm insanlığa Hz. Muhammed’in (s.a.s.) geleceğini müjdelemiştir. 1636
İsa Mesih, İsrâiloğullarına birçok mûcizeler gösterdiği halde bu mûcizelerin sahibinin Allah olduğunu, mûcizelerin kendi peygamberliğine alâmet olduğunu açık seçik ilân ettiği halde, onlar yine inanmaya yanaşmadılar, küfür ve inatlarında ısrar ettiler. Bütün bunlara rağmen İsa (a.s.) dâvâsından vazgeçmiyordu. “İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: ‘Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?’ dedi. Havârîler: ‘Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah’a iman ettik, şâhit ol ki bizler müslümanlarız’ cevabını verdiler. (Havârîler:) ‘Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve Peygamber’e uyduk. Şimdi bizi (birliğini ve peygamberlerini tasdik eden) şâhitlerden yaz’ dediler.”1637 Havâriler, Hz. İsa’nın yardım isteğine ânında cevap vermişler, Allah’ın yolunda yardım, sosyal nizamı gerçekleştirmeye yardım için derhal ileri atılmışlardı. Her dâvetçinin mutlaka yardımcılara ihtiyacı vardır. Rasûlullah da hicretten az önceki hac mevsiminde şöyle demişti: “Rabbimin sözünü tebliğde bana yardım edecek kimdir? Muhakkak ki Kureyş, Rabbimin sözünü tebliğ etmemi engelliyor.” Nihâyet Allah, Medinelileri yardımcı yaptı. Havârî, Habeşçe’den Arapçaya geçmiş bir kelime olup “yardımcı” anlamına geliyordu. Hz. İsa’nın havârileri gibi Hz. Muhammed’in de (s.a.s.) yardımcıları çıktı. “Yardımcılar” anlamına geliyordu “ensâr” kelimesi de.
Havâriler Hz. İsa’ya yardım etmek istediklerinde, İsrâiloğulları, kendi süflî çıkarlarını zedeleyen peygamber hakkında komplo kurmuşlardı; ama Allah, onların tuzaklarını boşa çıkaracak, hilelerine karşılık verecekti.1638 Yahudiler Hz. İsa’yı, dönemin Kudüs valisi Romalı Pontus Pilatus’a şikâyet ederek şöyle dediler: “Birisi çıkmış, insanları saptırıyor, düzene ve krala itaatten insanları çeviriyor, bölücülük yapıyor, birliği parçalıyor, insanların arasına nifak sokuyor. Baba ile evlâdın arasını ayırıyor...” Hatta büyük bir iftira ile kötü kadının oğlu olduğunu bile söyle1632]
Bk. 19/Meryem, 16-37
1633] 3/Âl-i İmrân, 59
1634] 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27
1635] 3/Âl-i İmrân, 50-51
1636] 61/Saff, 6
1637] 3/Âl-i İmrân, 52-53
1638] 3/Âl-i İmrân, 54
İSA (a.s.)
- 425 -
mekten çekinmediler. Yöneticileri Hz. İsa’nın aleyhine tahrik ettiler. Havârilerden sayılan Yahuda da Hz. İsa’ya ihanet etti ve hıristiyanların inancına göre Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürüldü. Kur’an ise şöyle der: “Hâlbuki onlar İsa’yı öldürmediler ve asmadılar. Fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.”1639 Allah, Nûh’u tûfandan, İbrâhim’i Nemrut’tan ve ateşten, Mûsâ’yı Firavun’dan ve boğulmaktan, Muhammed Mustafa’yı müşriklerin tuzaklarından koruyup kurtardığı gibi İsa’yı da, onu öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarmış, Hz. İsa’ya ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsa’ya benzeterek onu öldürtmüştür.
Onu kendi katına kaldırmıştır. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Âlimlerin çoğunluğuna göre, Allah onu kudretiyle manevî semâlardaki hususi mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir.1640 Bu değerlendirmeye göre, cisim ve rûhuyla göğe yükseltilen Hz. İsa, Kıyâmet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslâm şeriatıyla hükmedecektir.
Bir başka anlayışa göre Allah onu yahudilerden korumuş, eceli gelince onu vefat ettirmiş ve rûhunu semâdaki yerine kaldırmıştır. Kıyâmetten önce gelecek olan da onun rûhudur. “Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım...” 1641
“Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.” 1642
“İsa şöyle dedi: ‘Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” 1643
Hz. İsa’yı ve annesini tanrılaştırıp teslis akidesini oluşturan hıristiyanlarla Hz. İsa, Kıyâmet gününde yüzleştirilecek ve böylece hıristiyanların uydurdukları yalan ve iftiralar tümüyle ortaya çıkacaktır. 1644
Hıristiyanlık, Hz. İsa’ya ilk olarak inanan havârilerin kabullerinden oluşmaktadır. Aslında Kur’an’ın ifadesine göre, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği din hıristiyanlık, havâriler de hıristiyan değildi. Onlar saf ve temiz müslümanlardı: “Havârîler dediler ki: ‘Biz Allah'a iman ettik; şâhid ol ki biz müslümanlarız.”1645 Sonra İslâm’dan ferâgat edilerek, özellikle Pavlos’un ve bazı mühtedî rolündeki yahûdilerin kasıtlı, bazı câhillerin de iyi niyetli tahrifleriyle hıristiyanlık adı altında yeni bir din ortaya çıktı. “Hıristiyanlık” ismini ilk kez kullanmaya başlayan 43-44 yıllarında Antakya’lı
1639] 4/Nisâ, 157
1640] Bk. 43/Zuhruf, 61
1641] 3/Âl-i İmrân, 55
1642] 5/Mâide, 117
1643] 19/Meryem, 30-31
1644] Bk. 5/Mâide, 117
1645] 3/Âl-i İmrân, 52
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müşrikler oldu. Pavlos ve Barnabas Antakya yöresine gelip dinlerini yaymak istediklerinde, kendilerine karşı çıkan müşrikler onlara alaylı bir şekilde Mesîhî anlamına gelen “hıristiyan” dediler. Daha sonra bu isim yaygınlık kazandı ve o günden itibaren kullanılmaya başlandı. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa’ya tâbi olanlara hiçbir zaman hıristiyan denilmemiştir. Onlara “nasârâ”, yani “yardımcılar” adı verilmiştir. 1646
Nasârâ, yani Hz. İsa’nın yardımcıları, onun insanların arasından çekilmesinden sonra çeşitli fırkalara ayrıldılar. Kimileri inkâr etmeye kalkarken, kimi de onu Tanrı’nın oğlu, hatta daha da ileri götürerek Tanrı ilân etmeye başladılar. Kur’an, bunların küfür ve şirklerini ilân ediyor: “Andolsun ki ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih: ‘Ey İsrâiloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a ibâdet/kulluk edin. Bilin ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar yoktur’ demişti. Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki tek bir ilâhtan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer diyegeldiklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara acı bir azap vardır.” 1647
İsa (a.s.) hakkında böyle fırkalara ayrılan İsrâiloğulları, yaklaşık üç yüz sene sonra Doğu Roma İmparatoru Konstantin hıristiyanlığı kabul etti. Onun putperest anlayışı benimsetmek ve hıristiyanlığı bozmak için bu dine girdiği de söylenir. Şurası kesindir ki, Konstantin, Mesih’in getirdiği dini devlet dini haline getirmek için değiştirip tahrif etti. Dinde atmalar ve katmalar yaptı. Tevhid içerikli İncilleri yaktırdığı gibi, papalığı ilk defa o ortaya çıkardı. Kiliselere resimler, heykeller, putlar girmeye başladı. Mesih’in işlediğini zannettikleri bir günah sebebiyle orucu on gün arttırdılar. Böylece Mesih’in dini Konstantin’in dini oldu. Bunun yanı sıran Konstantin, on iki binden fazla kilise, manastır yaptırdı. Kendi adıyla anılan Kostantiniyye (İstanbul) şehrini kurdu ve kraliyet ailesini yeni dine soktu.
Hıristiyanlar, Hz. İsa’dan sonra sadece tevhid kavramını zedelemekle kalmadılar. Bir çeşit putperestliğe de başladılar; azizlere, havârîlere, râhiplere ve mezarlara tapmaya başladılar. Kiliselere Hz. İsa, Hz. Meryem, havâriler, melekler ve hûrilerin heykelleri/putları yerleştirildi. 431 yılında papa kurulu bir araya gelerek Hz. İsa’nın ulûhiyetini ve Hz. Meryem’in “Tanrı’nın anası” olduğu akîdesini resmen kabul ettiler. Yahûdilerin Tevrat’ı ve Hz. Mûsâ’nın dinini tahrif ettikleri gibi; hıristiyanlar da İncil’i ve Hz. İsa’nın getirdiği dini tahrif ettiler. 1648
Unutulmamalıdır ki, yeryüzündeki bütün dinlerden, sadece İslâmîyet, hıristiyanlığın temel inançlarından olan Hz. İsa’nın babasız olarak, iffetli ve dindar bir bâkireden doğduğunu kabul etmiştir. Yalnız müslümanlar, Hz. İsa’nın peygamber, hem de vahy ürünü olan, içinde hikmet ve nur olan İncil’i getiren büyük peygamber olduğunu kabul ederler. Hıristiyanların, kendilerine müslümanlardan çok yakın kabul ettikleri yahudiler, bütün bu konularda inançsızdırlar ve de Hz. İsa’yı kendilerinin öldürdüklerini ileri sürerek bununla iftihar bile ederler. Yahûdiler, Hz. İsa’nın peygamberliğine de, İncil’in vahy ürünü kutsal bir kitap olduğuna da inanmazlar.
1646] Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi, c. 1, s. 544
1647] 5/Mâide, 72-73 ve Bk. 9/Tevbe, 30-31
1648] Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s. 81-82
İSA (a.s.)
- 427 -
Hz. İsa, ancak üç yıl tebliğini sürdürme fırsatı bulmuş, 33 yaşında, gençlik döneminde tevhidi hâkim kılmaya çalıştığı toplumunun arasından ayrılmak mecburiyetinde bırakılmıştır. Hz. İsa’nın tebliğ ettiği tevhid dini, Hz. İsa’dan çok kısa bir zaman sonra tanınmayacak kadar şirk ve küfür unsurları katılarak hak din vasfını kaybetmiştir. Dinin bu tebdil ve tahrifinde en büyük pay ve en büyük vebal, Hz. İsa’nın yoluna ihanet eden Pavlos’un ve ona körü körüne uyan papazlarındır.
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa
“İsa” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 25 yerde geçer. Hz. İsa’nın lâkabı olan “Mesîh” 11 yerde ve çoğunluğu “İbn Meryem” şeklinde olmak üzere “Meryem” ismi de 34 yerde kullanılır. İsa ismi, Kur’ân-ı Kerim’de geçen âyetlerin tümünde “İbn Meryem -Meryem oğlu-” ifadesiyle geçer. Bu şekilde kullanılması, Hz. İsa’nın bir beşer olduğu ve bir beşerden doğduğunun vurgulanması için olmalıdır.
İsa, Meryem’in oğludur. Bâkire olan Meryem’den Allah’ın yaratıcı kudretinin bir nişanesi olarak doğmuştur; Allah’tan bir kelime’dir veya Allah’ın kelimesi’dir1649 ki, Allah onu Meryem’e ilka etmiş ve ona “Kün (Ol)!” demiş o da olmuştur.1650 Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelişini yadırgayanlara Kur’an, Hz. Âdem’i örnek göstermektedir. Allah Âdem’i nasıl anasız ve babasız yaratmışsa ve buna gücü yetmişse İsa’yı da babasız yaratmıştır. Bunda Allah'a ve O’nun yüce kudretine iman edenler için bir gariplik yoktur. 1651
Hz. İsa’nın bir ünvan ve sıfatı da Mesih’tir. Melekler şöyle demişti: “Ey Meryem, Allah seni, kendisinden bir kelime ile müjdeliyor: Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir.”1652 Bir âyette İsa’dan “Allah’ın rûhu” olarak bahsedilmektedir: “Meryem oğlu İsa Mesih... O’ndan bir rûhtur.”1653 Başka âyetlerde Yüce Allah’ın Âdem’e de rûhundan üflediği ifade edilmiştir.1654 Kur’an’da geçen “Kendinden bir rûh”, “Allah’tan bir rûh”, “Rûhumuzdan” ifadeleri, Allah’ın emrinden, yaratıklar âleminden bir rûh demektir. Allah’ın rûhu, hâşâ Allah’ın kendisi demek değildir. Bir erkek olmadan, sırf melek vasıtasıyla üflenen ruhtan yaratıldığı için, Hz. İsa’ya “Allah’tan bir rûh” veya “Rûhumuzdan” denmiştir. “Meryem’e kendi rûhumuzdan üfledik” âyeti de aynı anlamdadır. Bazı şeylerin Allah'a nisbet edilmesi, onların Allah katındaki değer ve itibarını belirtmek içindir. Hz. İsa da, Allah’ın yarattığı ruhtan, sperm aracılığı olmadan ve sadece meleğin üflemesiyle ana rahminde oluştuğu için “Allah’tan bir rûh” denmiştir.
Hz. İsa, Kur’ân-ı Kerim’e göre ancak bir kuldur.1655 Abdullah, yani Allah’ın kuludur.1656 Kur’an, onun kul olmanın ötesinde bir sıfatla anılmasını veya insanüstü bir varlık olarak düşünülmesini kesin ifadelerle reddeder ve Hz. İsa’nın da, gözde meleklerin de Allah'a kul olmaktan asla çekinmeyeceklerini belirtir.1657 Kendilerini Allah’ın kulu olarak ifade etmekten onur duyan peygamberlere tapılmaz,
1649] 3/Âl-i İmrân, 45; 4/Nisâ, 171; 19/Meryem, 34
1650] 4/Nisâ, 171
1651] 3/Âl-i İmrân, 59
1652] 3/Âl-i İmrân, 45
1653] 4/Nisâ, 171
1654] bk. 15/Hıcr, 29; 38/Sâd, 72
1655] 43/Zuhruf, 59
1656] 19/Meryem, 30
1657] 4/Nisâ, 171
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlara tanrı muâmelesi yapılmaz.
İsa (a.s.) dünya ve âhirette şerefli (vecîh) ve Allah'a yakın kılınanlardandır (mukarrabîn);1658 mübârek,1659 yani kendisinde başkaları için hayır ve bereket bulunan biridir. Beşikte iken konuşmuştur.1660 Şahsiyet olarak cebbâr, zorba ve şakî biri değildir.1661 Bir nebîdir: “Allah beni nebî/peygamber yaptı.”1662; rasûldür1663; Kitabı vardır.1664 “Kavlu’l-Hakk” hakikatin sözüdür veya gerçek sözdür.1665 Sâlihler (iyiler)dendir.1666 Muhâtaplarına “beni ilâh edinin” dememiştir;1667 Kitabının adı İncil’dir.1668 Kendinden önce geçen peygamberleri ve kutsal kitapları tasdik edip doğrulayan bir Allah elçisidir1669. Kendisi ve anası mûcize oldukları gibi,1670 peygamberliği de bir mûcize ve rahmettir. 1671
Hz. İsa, İsrâiloğullarına bir mesel, bir remz kılınmış,1672 muhâtaplarına belgeler ve hikmet getirmiş1673 ve Allah tarafından Rûhu’l-Kuds ile desteklenmiştir.1674 Allah kendisine Kitab’ı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncil’i öğretmiştir.1675 İnkâr eden yahûdiler onun dili ile lânetlenmiştir. 1676
(Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Hz. İsa’nın (a.s.) geleceğini söylediğine dair mütevatir bir haber yoktur, ama Hz. İsa’nın Muhammed’in (s.a.s.) geleceğini müjdelediğini, mütevatir haber olarak Kur’an’dan öğreniyoruz. Hz. İsa, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) geleceğini haber vermiştir: “Ey İsrâil oğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat’ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah’ın size gönderilmiş bir peygamberiyim.”1677 Tevrat’ta olduğu gibi İncil’de de “ümmî peygamber”in geleceği yazılıdır.1678 Hz. İsa’nın has ve sâdık arkadaşları havârîler Allah'a ve O’nun elçisi Hz. İsa’ya iman ederek müslüman olmuşlardır.1679
Kur’ân-ı Kerim Hz. İsa’nın bazı mûcizelerine de temas etmektedir. Allah’ın izni ile o, ölüleri diriltmiş, hastalara şifa vermiş, balçıktan kuşlar yaparak onlara can vermiş, anadan doğma körü, alaca hastalığına tutulmuş kişiyi iyileştirmiş,
1658] 3/Âl-i İmrân, 45
1659] 19/Meryem, 31
1660] 3/Âl-i İmrân, 46; 5/Mâide, 110
1661] 19/Meryem, 32
1662] 19/Meryem, 30
1663] 4/Nisâ, 156, 171; 5/Mâide, 79; 61/Saff, 6
1664] 19/Meryem, 30
1665] 19/Meryem, 34
1666] 3/Âl-i İmrân, 46; 6/En’âm, 85
1667] 5/Mâide, 116
1668] 5/Mâide, 50; 57/Hadîd, 27
1669] 5/Mâide, 46; 3/Âl-i İmrân, 50
1670] 23/Mü’minûn, 50
1671] 19/Meryem, 21
1672] 43/Zuhruf, 57, 59
1673] 43/Zuhruf, 63; 5/Mâide, 109; 2/Bakara, 87, 253
1674] 2/Bakara, 87
1675] 5/Mâide, 110
1676] 5/Mâide, 78
1677] 61/Saff, 6
1678] 7/A’râf, 157
1679] 3/Âl-i İmrân, 52-53; 5/Mâide, 111; 61/Saff, 14
İSA (a.s.)
- 429 -
İsrâil oğullarının yediklerini ve evlerinde sakladıkları şeyleri kendilerine haber vermiştir.1680 Hz. İsa, kulluk görevlerini bizzat yaptığını muhâtapları olan insanlara ifade etmiş, Allah’ın kendisine namaz kılmayı, zekât vermeyi, annesine iyi davranmayı emrettiğini açıklamıştır. 1681
Kur’an, Hz. İsa hakkında gerçek dışı inançlarında ısrar eden ehl-i kitabın dinde taşkınlık yapmamalarını, teslisten (üç tanrı anlayışı) vazgeçip Allah’ı birlemelerini emretmiştir.1682 Kur’an, bu âyetin dışında, değişik yerlerde de Allah’ın “çocuğu olmadığı” gerçeğini vurgular.1683 İsa (a.s.) kendisine insan olmanın dışında bir sıfat izâfe etmek isteyenlere “kul” olduğunu hatırlatma ihtiyacı duymuştur: “Ben şüphesiz Allah’ın kuluyum.”1684 Allah’ın bu konudaki soracağı soruya karşı: “Ben onlara sadece ‘Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ diye bana emrettiğini söyledim” diyecektir. 1685
Kur’an, bütün peygamberlerin yolunun ve tabiatıyla Hz. İsa’nın yolunun da “İslâm” olduğunu, onların müslüman olarak ölmeyi çocuklarına vasiyet edip öğütlediklerini;1686 kendilerini teslim olanlardan kılması, nesillerinden de teslim olan müslüman bir ümmet göndermesi için Yüce Allah'a duâda bulunduklarını1687 zikrettikten sonra şu soruyu yöneltmektedir: “Yoksa siz, İbrâhim, İsmâil, İshak, Yakup ve torunlarının, yahûdi veya hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: ‘Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” 1688
Hz. Muhammed (s.a.s.), İsrâiloğullarına ve hıristiyanlara da gönderilmiş bir peygamberdir. O, ehl-i kitabın gizledikleri ve sakladıkları şeylerin çoğunu kendilerine açıklamıştır. Ancak yahûdi ve hıristiyan toplumlar, kendilerini “Allah’ın oğulları ve sevgilileri” sayarak O’na karşı çıkmışlardır. Ehl-i kitap, aynı zamanda Uzeyr’i, İsa’yı (a.s.) Allah’ın oğlu sayan kimselerdir ve bu davranışlarından dolayı küfre girmişlerdir.1689 Hâlbuki Allah, İhlâs sûresinde de ifade edildiği gibi tektir, birdir, ortağı yoktur, mutlak hüküm sahibidir, hiçbir şeye muhtaç değildir; kimseden doğmadığı gibi kimseyi de doğurmamıştır. Onların küfür ve şirk anlayışları, bir âyette şöyle cevaplandırılır: “Allah, Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmeyi dilerse kim O’na karşı koyabilir?” 1690
Kur’an, Hz. İsa’nın tevhid inancını tebliğ eden bir Allah elçisi olduğunu açıklar ve onun tanrılaştırılmasına şiddetle karşı çıkar; Kur’an’a göre ona verilen gerçek İncil, bir hidâyet ve nur kaynağıdır; öğüt vericidir, yol göstericidir.1691 Hz. İsa’ya verilen saf ve gerçek İncil’de hıristiyanlara, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeleri ve iyi işler yapmaları emredilmiştir. Fakat ehl-i kitap, Tevrat ve İncil’e
1680] 5/Mâide, 10; 3/Âl-i İmrân, 49
1681] 19/Meryem, 33
1682] 4/Nisâ, 171
1683] Bk. 2/Bakara, 116; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 170; 19/Meryem, 88, 92; 21/Enbiyâ, 26; 25/Furkan, 2; 112/İhlâs, 3
1684] 19/Meryem, 30
1685] 5/Mâide, 117
1686] 2/Bakara, 132
1687] 2/Bakara, 128
1688] 2/Bakara, 140
1689] 5/Mâide, 12-18
1690] 5/Mâide,17
1691] 5/Mâide, 46
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uymamış, Rabbe kul olanlar ve bilginler günah söylemek, haram yemekten çevresindekileri yasaklamamışlardır. 1692
Hıristiyanların bu konudaki yanlış anlayışlarına cevap mâhiyetinde Kur’an, Hz. İsa konusunda sapık anlayışları düzeltir: “Meryem oğlu Mesih (İsa), sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Annesi de dosdoğru biridir. İkisi de (diğer insanlar gibi) yemek yerlerdi...”1693 Hz. İsa da, kendisinden önce yaşamış peygamberler gibi normal bir insandı; Allah’ın elçisi idi. Diğerlerinden farklı bir yanı yoktu. Her peygamber gibi o da Allah’ın izni ile bazı mûcizeler göstermişti. Diğer insanlardan farkı olarak, tek hârikulâdeliği babasız dünyaya gelmiş olmasıydı. Onun sadece bu gözle görülmesi, böyle düşünülmesi gerekirdi. Fakat hıristiyanlar böyle davranmadılar. Onu Allah’ın tanıttığından başka türlü tanımaya ve tanıtmaya çalıştılar. Azıp saptılar; doğru yoldan çıktılar ve: “Hıristiyanlar, ‘Mesih, Allah’ın oğludur’ dediler.” Allah’ın oğlu ve kızı olmayacağı gerçeğini bir kenara ittiler. Peygamberlerin uyarılarını dikkate almadılar. Kur’an, onların bu iddialarının hiçbir haklı ve mantıkî gerekçesinin olmadığını, “Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir.” şeklinde ortaya koyar. Ve bu inançlarıyla da müşriklere benzediklerini belirtir.1694 Gerçekleri bu ölçüde saptıran kişileri de şöyle lânetler: “Allah onları kahretsin!” 1695
Hıristiyanlar Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demekle yetinmediler. Daha da ileri gittiler: “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir, dediler.”1696 Bu sözleriyle Meryem oğlu Mesih’in Allah olduğunu öne sürdüler. Kur’an, bir başka âyette hıristiyanların Hz. İsa ile ilgili tanrılık iddialarının bir başka yönüne de işaret eder: “(Hıristiyanlar) Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler.”1697; “Oysa kendilerine yalnız tek mâbud olan Allah'a ibâdet/kulluk etmeleri emredilmişti.”1698 Bu emri dinlemediler. Azdılar ve saptılar. Şirkin en kötüsüne düştüler. Hâlbuki, Hz. İsa’nın dilinden kendilerine şöyle seslenilmişti: “... Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet/kulluk edin (şirke düşmeyin). Zira kim Allah'a şirk/ortak koşarsa, şüphe yok ki Allah ona Cenneti haram etmiştir ve onun (neticede dönüp dolaşıp) varacağı yer Cehennemdir; zâlimlerin (böyle şirke düşenlerin) asla yardımcıları yoktur.” 1699
Hıristiyanlar, Hz. İsa’ya Allah veya Rab dedikleri gibi, anası Hz. Meryem’e de bu hususta bir pâye verdiler. Bir âyette Yüce Allah Hz. İsa’ya şöyle hitap eder: “Ey Meryem oğlu İsa! ‘Beni ve anamı, Allah’tan başka iki ilâh edinin’ diye sen mi söyledin insanlara?”1700. Bütün gayesi, insanlara tevhidi, Allah’ın hak ve tek mâbud olduğunu öğretmekten ibaret olan bir peygamber kendisinin veya anasının ilâh olduğunu, kendisine veya anasına tapılmasını arzu edebilir mi? Bunun için en küçük bir îmada bulunabilir mi? Elbette bulunamaz. Nitekim, Hz. İsa, bu ağır ithama şöyle karşılık vermiştir: “Hâşâ, dedi, Sen yücesin. Benim için (böylesine) gerçek
1692] 5/Mâide, 63
1693] 5/Mâide, 75
1694] 9/Tevbe, 30
1695] 9/Tevbe, 30
1696] 5/Mâide, 17
1697] 9/Tevbe, 31
1698] 9/Tevbe, 31
1699] 5/Mâide, 72
1700] 5/Mâide, 116
İSA (a.s.)
- 431 -
dışı birşeyi söylemek yakışmaz. Eğer söylemiş olsam Sen bunu bilirsin.”1701 Hz. İsâ muhataplarına neyi telkin ve tavsiye ettiğini açıklama ihtiyacı duydu ve şöyle devam etti: “Ben onlara; ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet/kulluk edin’ diye Senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim.” 1702
Ehl-i kitabın yanlış söz ve inançlarını eleştiren Kur’an, şöyle emir ve tavsiye eder: “Allah'a ve elçilerine iman edin; (ilâhlar) üçtür demeyin! Kendi faydanıza olarak buna son verin... Allah, ancak bir tek ilâhtır.”1703 Yahûdiler de: “Meryem oğlu Mesih’i öldürdük” dediler. 1704 Rab ölür mü? Allah -hâşâ- öldürülür mü? Ölen veya öldürülen varlık ilâh olur mu, düşünmediler. Allah, gerçekleri kabul etmeyişleri sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir.1705 Yahûdilerin önemli bir yanlışı da şöyle düzeltilir: “Onlar onu (Hz. İsa’yı) öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara öyle göründü. Kesin olarak onu öldürmediler.” 1706
Peygamberimiz ve bütün peygamberler gibi Hz. İsa da, muhâtaplarının çeşitli ithamlarına mâruz kalmıştır: “(İsa) İsrâiloğullarına belgelerle geldiğinde, onlardan inkâr edenler, ‘bu apaçık bir büyüdür’ demişlerdi.”1707 Yüce Allah onların vermeleri muhtemel zararlardan İsa’yı (a.s.) korumuştu. 1708
Hz. İsa ile ilgili, Onun hayatını, tebliğ ve mücâdelesini anlatan âyetleri görelim:
“...Meryem oğlu İsa’ya da mûcizeler verdik. Ve onu, Rûhu’l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik...“ 1709
“Allah, birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem’i, Nuh’u, İbrâhim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir. İmrân’ın karısı şöyle demişti: ‘Rabbim! Karnımdakini âzatlı bir kul olarak sırf Sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen Sensin.’ Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken: ‘Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu Senin korumanı diliyorum’ dedi. Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?’ der; o da: ‘Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir’ derdi.” 1710
“Melekler demişlerdi ki: ‘Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa’dır. Mesîh’dir; dünyada, âhirette de itibarlı ve Allah’ın kendisine yakın kıldıklarındandır. O, sâlihlerden olarak beşikte iken ve yetişkinlik halinde insanlara (peygamber sözleriyle) konuşacak.’ Meryem: ‘Rabbim! dedi, bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur?’ Allah şöyle buyurdu: ‘İşte böyle, Allah dilediğini yaratır. Bir işe
1701] 5/Mâide, 116
1702] 5/Mâide, 117
1703] 4/Nisâ, 171
1704] 4/Nisâ, 157
1705] 4/Nisâ, 155
1706] 4/Nisâ, 157
1707] 5/Mâide, 110 ve benzer ifade için Bk. 61/Saff, 6
1708] 5/Mâide, 110; Hz. İsa’nın hayatı ile ilgili geniş bilgi için bkz. Abdullah Aydemir, Peygamberler, s. 235-265
1709] 2/Bakara, 87
1710] 3/Âl-i İmrân, 33-37
- 432 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükmedince ona sadece ‘ol!’ der; o da oluverir.’ (Melekler, Meryem’e hitâben İsa hakkında sözlerine devam ettiler:) ‘Allah ona Kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat’ı, İncil’i öğretecek. O, İsrâiloğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) ‘Size Rabbinizden bir mûcize getirdim: Size çamurdan bir kuş sûreti yapar, ona üflerim ve Allah’ın izni ile o, kuş oluverir. Yine Allah’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer mü’min kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır. Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mûcize getirdim. O halde Allah’tan korkun, bana da itaat edin. Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur.’
İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: ‘Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?’ dedi. Havârîler: ‘Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah’a iman ettik, şâhit ol ki bizler müslümanlarız’ cevabını verdiler. (Havârîler:) ‘Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve Peygamber’e uyduk. Şimdi bizi (birliğini ve peygamberlerini tasdik eden) şâhitlerden yaz’ dediler. (Yahûdiler) tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak Kur’anların hayırlısıdır. Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda Ben hükmedeceğim.” 1711
“Allah yanında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi ve oluverdi.” 1712
“Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftira atmalarından. Ve ‘Allah’ın rasûlü, Meryem oğlu İsa’yı öldürdük’ demeleri yüzünden... Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık/şüphe içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilâkis Allah onu (İsa’yı) kendine yüceltmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o, onlara şâhit olacaktır.” 1713
“Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (O) Allah’ın rasûlüdür, Meryem’e ulaştırdığı (“Ol=kün”) kelimesi(nin eseri)dir, O’ndan (O’nun tarafından gönderilmiş, yahut te’yid edilmiş, veya Cebrâil tarafından üfürülmüş) bir ruhtur. Allah'a ve peygamberine iman edin. ‘(Tanrı) üçtür’ demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. Ne Mesih ve ne de Allah'a yakın melekler, Allah’ın kulu olmaktan çekinirler. O’na kulluktan çekinip büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.” 1714
“Allah o zaman şöyle diyecek: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes rûh (Cebrâil) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana Kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrât ve İncil’i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey
1711] 3/Âl-i İmrân, 45-55
1712] 3/Âl-i İmrân, 59
1713] 4/Nisâ, 156-159
1714] 4/Nisâ, 171-172
İSA (a.s.)
- 433 -
yapıyordun da ona üflüyordun, hemen Benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine Benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri Benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani İsrâiloğullarını (seni öldürmekten) önlemiştim; kendilerine apaçık deliller (mûcizeler) getirdiğin zaman inkâr edenler: ‘Bu apaçık bir sihirdir, başka değil’ demişlerdi.” 1715
“Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: ‘Beni ve anamı, Allah’tan başka iki tanrı bilin’ diye sen mi dedin?’ buyurduğu zaman o şöyle dedi: ‘Hâşâ! Seni tenzih ederim; Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim Sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin; hâlbuki ben Senin zâtında olanı bilmem. Gaybı/gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca Sensin. Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.” 1716
“(Rasûlüm!) Kitapta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Meryem, onlara karşı bir perde çekmişti. Derken, Biz ona rûhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. Meryem dedi ki: ‘Senden, çok merhametli olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma). Ruh: ‘Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim’ dedi. Meryem: ‘Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?’ dedi. Melek: ‘Öyledir, (zira) Rabbin buyurdu ki: ‘Bu Bana kolaydır. Çünkü Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız’ dedi. Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi. Meryem ona hâmile kaldı. Bunun üzerine onunla uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevketti. ‘Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!’
Altından (İsa veya melek) ona şöyle seslendi: ‘Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma ağacını kendine doğru silkele ki, üzerine olgun taze hurma dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: ‘Ben, çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım. Nihâyet onu kucağında taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: ‘Ey Meryem! Hakikaten sen çok garip bir iş yapmışsın! Ey Hârun’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi. Bunun üzerine çocuğu gösterdi. ‘Biz, dediler, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz? Çocuk şöyle dedi: ‘Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O, beni mübârek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır. İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu İsa, Hak sözünce budur. Allah için bir evlât edinmek, olur şey değildir. O, münezzehtir. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece ‘Ol!’ der ve hemen olur. Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.” 1717
Ve birkaç hadis-i şerif: “Ben, dünyada da âhirette de Meryem’in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” 1718
1715] 5/Mâide, 110
1716] 5/Mâide, 116-117
1717] 19/Meryem, 16-36
1718] Buhârî, Enbiyâ, 44; Müslim, Fezâil 145, hd. no: 2365; Ebû Dâvud, Sünnet 14, hd. no: 4675; Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 179-180
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Nasârânın (hıristiyanların) İbn Meryem’i (Hz. İsa’yı) bâtıl üzere medhettikleri gibi siz de beni medhetmekte mübâlâğa etmeyin! Şüphesiz ki, ben bir kulum; bana: ‘Allah’ın kulu ve O’nun rasûlü’ deyin.” 1719
“Zamanındaki dünya kadınlarının hayırlısı İmrân kızı Meryem’dir. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hadîce’dir.” 1720
Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
Hıristiyan kaynaklarına göre Hz. İsa, yaklaşık 30 yaşına geldiği zaman, Vaftizci Yahya insanları şu tarzda uyarmaya başlamıştı: “Tevbe edin, çünkü göklerin saltanatı yakındır.”1721 Vaftizci Yahya’nın Yahûdiye çölündeki bu irşad hareketine Hz. İsa da katılmış ve diğer insanlarla beraber o da vaftiz edilmişti. Bir gün duâ ederken gökler açılmış ve kendisine “Rûhu’l-Kuds” aracılığı ile ilk “ses” gelmiştir.1722 Hz. İsa’nın söyledikleri halkı sevindirmiş ve onun etrafında kümelenmelerine yol açmıştır. Ancak yahûdilerin önderleriyle okumuşları onu devrimci bulmuş ve öğrettiklerini tehlikeli saymışlardır. Önceleri ses çıkarmamışlarken, sonraları amansız düşman kesilmişlerdir. Bundan sonra Hz. İsa “şâkirtler” (Kur’an’da “Havârîler”) diye anılan 12 öğrenci ile daha çok meşgul olmuş ve onları eğitmiştir. Baştan kendisinden hoşlanan halk, karşı telkinlerin de etkisiyle onu reddetmiş, hatta ailesi bile bu harekete sıcak bakmaz olmuştur. Kudüs’teki dinî otoritelerin İsa’yı (a.s.) tutuklatmalarından önce onun aktif bir çalışma içinde olduğu anlaşılmaktadır1723. Tutuklanan Hz. İsa, yahûdi yüksek mahkemesince ölüme mahkûm edilmiş, bu mahkûmiyet Roma valisince çarmıha germe şekline dönüştürülmüştür.
İsa’nın (a.s.) askerlerce götürülmesi ve tutuklanması üzerine bütün öğrencileri ve sevenleri kendisini yalnız bırakmışlardır. Belki de pek çoğu ümitleri tamamen sönmüş vaziyette evlerine çekilmişlerdir. Haçta ölen ve mezarı kapatılan Hz. İsa’nın kabrinin iki gün sonra boş bulunduğu söylenmektedir.1724 Hz. İsa’nın mezarından kıyam etmiş olduğuna kendi öğrencileri (Havâriler) bile önceden güçlükle inanmışken, sonradan, onun yaşadığı kanaatini benimsemişlerdir. 1725
Hıristiyanların temel inançlarından biri, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesiyle ilgilidir. Hz. Âdem, yasak meyveyi yiyerek Allah'a âsi olunca onun bu günahı soyunda devam edegeldi. Âdem soyundan gelen bütün insanlar, atalarının işlediği, kendilerine miras kalan bu günah yüküyle doğarlar. İnsanlar, hem kendi işledikleri günahlarından ve hem de babaları Âdem’in günahından ötürü cezaya müstahak oldular. Adâlet ve merhamet sahibi Allah için, Âdem ve soyunda ortaya çıkan bu günah yüzünden bir problem ortaya çıktı: Âdemoğullarını cezalandırması rahmetine aykırı olacak, cezalandırmaması da adâletine aykırı düşecekti. İşte Allah, düşündü; nihâyet günümüzden yaklaşık iki bin sene önce, bu iki sıfatını bağdaştırmanın yolunu buldu: Kendi nefsi olan oğlunu, çocuk şeklinde bir kadının karnına koyacak, tam bir insan olarak dünyaya gelecek, insanlar
1719] S. Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 181
1720] S. Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 167
1721] Matta, 3/1
1722] Luka, 3/21
1723] Bk. Rasullerin İşleri, 10/37-38; İşaya, 61/1-2; Luka, 4/16-19
1724] Markos, 16/2-6; Rasullerin İşleri, 2/23-24; Luka, 24/44-51
1725] Bk. Luka, 24/44-51
İSA (a.s.)
- 435 -
gibi yiyip içecek, yaşayacak ve sonunda düşmanların zulmüne uğrayarak asılacak, böylece kendi nefsi olan oğlunu fedâ ederek insanlığı ezelî günahından kurtaracaktı. Öyle yaptı. İşte İsa’nın asılması, Allah’ın oğlunun, insanları ezelî günahtan kurtarmak için kendini fedâ etmesidir.
Eldeki 4 İncillerin hepsinde Hz. İsa’nın haça gerildiği belirtilirken, aynı zamanda haça gerilen kimsenin lânetli olduğu da belirtilir. Güya Hz. İsa, tüm insanlık uğruna kendini feda ederken, lânete müstahak da olmuş, ödül yerine ceza almıştır. Kitab-ı Mukaddes’te bu konu şöyle ifade edilir: “Mesih, bizim uğrumuza lânet olmuş olarak bizi şeriatın lânetinden kurtardı; çünkü yazılmıştır: ‘Ağaç üzerine her asılan lânetlidir.”1726 Bu konu, Ahd-i Atik’te (Tevrat’ta) şöyle yer alır: “...Asılmış olan adam Allah tarafından lânetlidir.”1727 Hem tanrı ve hem de lânetli olmak! Tam dalâlet ehlinin/sapıkların, aklını kullanmayan, kitaplarını tahrif ve dinlerini oyuncak edenlerin anlayışı...
Aslında çarmıha gerilme ve göğe kaldırılma inancı, eski dinlerden beri süregelen bir inançtır; şirk inancı. İnsanlık için kendini fedâ etme hikâyesi, çeşitli toplumlarda din kurucusu ve liderlerine uyarlanmıştır. İlâhî adâlete ve mantığa uymayan bu itikad, putperestlikten hıristiyanlığa geçmiştir. Hinduizm’de de insanlığın ezelî günahından ve bunun kaldırılması için babasız dünyaya gelen Krişna’nın, kendisini fedâ ettiğinden, asılırken başında altın bir taç bulunduğundan söz edilir. Krişna, elleri ayakları delinerek, yani çivilenerek asılmıştır. Hıristiyanlara göre de İsa asılırken başında dikenden bir taç vardı. Eski Uzakdoğu dinlerinin birçoğunda elleri ayakları çivilenerek asılmak suretiyle insanlığı ezelî günahtan kurtaran bir din büyüğünden söz edilir ve bu adam, Allah’ın insan biçiminde bir görüntüsü kabul edilir.1728
Şeyh Tantâvi, İsa’nın (a.s.) çarmıha gerilmesi hikâyesinin, bir Bâbil efsânesinden hıristiyanlığa adapte edilmiş olduğunu, müslümanlığı kabul etmiş olan Lord Headly’nin “İslâm İçin Batılıları İkaz” adlı kitabından naklediyor. Lord Headly, 1903-1904 yıllarında Alman arkeologlar tarafından keşfedilen Asur yazısıyla yazılmış iki Bâbil yazıtından Bill’in dramının, aynen hıristiyanlığın kabul ettiği İsa dramına benzediğini 14 benzer delil göstererek izah ediyor.1729 Yine, Yunan mitolojisindeki, diğer tanrılar görmeden ateşi çalıp insanlara götüren ve sonra tanrıların yakalayıp cezalandırdığı, insanlık için kendini feda eden Promete adlı Yunan tanrısının etkisi vardır.
Allah’ın Hz. İsa’nın doğumuna dek bu kadar yıl -hâşâ- kullarını kurtaracak bir yol bulamaması, Hz. Âdem’den binlerce yıl sonra ancak çare bulabilmesi, -hâşâ- bu uzun süre içinde câhil ve âciz kalması, Hz. İsa’dan önce yaşamış insanların günahkâr ve cehennemlik olarak ölmesi, içlerinde peygamberlerin de bulunduğu bu insanların kendi işlemedikleri suçtan mahkûm olmalarının adâletle nasıl bağdaşacağı, Allah’ın bir günahı direkt bağışlamaya gücünün yetip yetmemesi, İsa’nın asılmasından başka çarenin niçin olmadığı, kendi oğlunun haça gerilmesinin ayrıca bir suç teşkil edip edilmemesi, Allah’ın âciz ve zayıf bir çocuk şekline girip anne karnında kalan zavallı biri olarak görülmesinin ilâhî azametle/
1726] Pavlus’un Galatyalılara Mektubu, 3/14
1727] Tesniye, 21/23
1728] M. Reşid Rızâ, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Hakîm, c. 6, s. 32-33
1729] Tantavî, El-Cevâhir, 10/23; naklen S. Ateş, K. Ans. 10/213-214
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yücelikle nasıl bağdaşacağı, haça gerilenin İncillere göre mel’ûn kabul edilmesiyle1730 bu olayın bağdaştırılması gibi nice sorular sorulabilir; ama hıristiyanlardan pek mantıklı cevap alınamaz. Çünkü aklı bırakmadan hıristiyan olunamayacağı belirtilir.
Hemen tüm hıristiyanlara göre İsa, Tanrı’dır, Tanrı’nın oğludur. Tanrı, hem birdir, hem üçtür; üçlü koalisyon olarak insanları gökten yönetmektedirler. Hz. İsa, insanların doğuştan sahip oldukları aslî günahın keffâreti olarak kendini insanlık için fedâ etmiştir.
Hz. İsa’nın Çarmıha Gerilmesiyle İlgili İncillerdeki Kuşkular: Kur’an, Hz. İsa’nın haça gerilmediğini, idam edilmediğini kesin bir dille belirtirken, bu olayın şâhitlerinin de kuşkularını dile getirir: “Onlar bu konuda derin bir kuşku içindedirler, sözleri kesin bilgiye değil; zanna dayanmaktadır. Onu kesin biçimde öldürmediler.”1731 İncillerde Hz. İsa’nın şâkirtlerine: “Bu gece hepiniz benim hakkımda kuşkuya düşeceksiniz” dediği belirtiliyor. İsa’nın bizzat öğrencileri, onun hakkında kuşkuya düşeceklerine göre, olayı sisleyen zaman aşımından sonra gelenlerin kuşkuya düşmeleri gâyet doğaldır. Bugünkü 4 İncil’de İsa’nın (a.s.) çarmıha gerilip daha sonra göğe kaldırıldığı, birbiriyle hayli çelişik biçimlerde anlatılmaktadır. 1732
İncillere göre çarmıha gerilme olayı gece olmuştu. İsa’yı yakalamağa gelenler onu tanımıyorlardı. Askerler geldikleri zaman, bütün şâkirtleri (havârileri) İsa’nın yanından kaçmışlardı. Sadece Petrus, çok uzaklardan olayı seyretmiş, ama askerlerin Hz. İsa’yı yakaladıklarını yakından görememişti. Demek ki Hz. İsa’nın yakalanışını ve çarmıha gerilişini, onu tanıyanlardan hiç kimse görmemişti. Onu ihbar eden Yahuda da İsa (a.s.) yakalandıktan sonra bir daha görülmemiştir.
İncillerin anlatımından, vali Platus’un İsa’yı sevdiği, onu korumak istediği anlaşılmaktadır. Nitekim yahûdi kâhinlerine, bu suçsuz adamı asmak istemediğini, onun yerine başka birini asmaya râzı olmalarını önermişti. Yahûdiler ille onun asılmasını isteyince, vâli, İsa’yı yakalayıp onun yerine bir başkasını İsa diye çarmıha gerdirmiş olabilir. Nasıl olsa kâhinler ve askerler içinde İsa’yı tanıyan yoktu. Yine İncillere göre, çarmıha gerildikten sonra İsa’nın kabrine gidenler, onun cesedini görememişlerdi. Demek ki İsa çarmıha gerilmemişti. Fakat onlar İsa’nın mutlaka çarmıha gerilip öldürüldüğüne inandıkları için cesedini kabirde göremeyince İsa’nın dirilip cesediyle birlikte göğe çıkartıldığına inandılar.
İsa’nın şâkirtleri, Taberiye gölünde balıkçılık yapan kimselerdi. Öyle parlak zekâlı, bilgin kişiler değillerdi. Bir olayın bütün yanları görülüp anlaşılmayınca özellikle ümmî insanlar arasında efsaneleştirme, olaya olağanüstülük niteliği verme eğilimi vardır. İşte İsa’nın (a.s.) cesedinin kaldırılıp göğe yükseltilmesi inancı da olayın niteliğinin bilinmemesinden doğmuştur. Peygamberlerin mûcizesi elbette vardır, ama ölen kimsenin dirilip cesediyle birlikte göğe çıkması Kur’an’da sünnetullah denen ilâhî yasalara aykırıdır.
Yine Kur’an’ın Hz. İsa’nın asılmadığını ve bu konuda şâhitlerin şüpheye düştüğüyle ilgili diğer bir izah tarzı şudur: Hz. İsa’yı öldürecek olanlar, İncillerin
1730] Bk. Pavlus’un Galatyalılara Mektubu, 3/14; Tesniye, 21/23
1731] 4/Nisâ, 158
1732] Bu çelişkiler için karşılaştırın: Matta, 26-27. Bap; Markos, 13; Luka, 23-24; Yuhanna, 13. baplar
İSA (a.s.)
- 437 -
verdiği habere göre onu tanımıyorlardı. İncillere göre otuz gümüş karşılığında İsa’nın bulunduğu yeri haber veren şâkirdi/havârisi Yahuda İskaryot, askerlere: “Ben kimi öpersem, İsa odur, onu yakalayın” diye işaret vermişti.1733 Barnaba İncilinde askerlerin, İsa sanarak Yahuda İskaryot’u yakaladıkları, çünkü onun İsa’ya benzetildiği belirtilir.1734 Dört İncil’le Barnaba İncili’nin birleştiği nokta, İsa’yı yakalamağa gelenlerin, onu tanımadıklarıdır. Tanımadıklarına göre yakaladıkları şahsın isa olduğundan emin olamazlardı. Hıristiyanlarca mûteber İncillerden üçü, Yahuda’nın, yaptığı ihanete pişman olarak İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra kaybolup görünmediğini söylüyor. Kimine göre İsa, yakalanınca Yahuda üzüntüden kendisini asmış,1735 kimine göre de Yahuda İsa’yı haber vermesi karşılığında aldığı paralarla bir tarla satın almış, oradaki tepeden baş aşağı düşüp ortadan çatlamış, bütün bağırsakları dökülmüştür. 1736
Bu rivâyetler, İsa’nın (a.s.) yakalanmasından sonra Yahuda’nın bir daha görünmediğinde birleşiyorlar. Ama onun âkıbeti hakkında kesin bilgi yoktur. Gerçekten görünmemiştir, çünkü İsa yerine o asılmıştır. M. Reşid Rızâ, bu konuda özetle şöyle diyor: “İsa’ya çok benzeyen Yahuda, önce İsa’nın saklandığı yeri para karşılığında askerlere haber verdi. Sonra bu yaptığına pişman oldu, vicdan azabından kurtulmak için kendisini İsa diye tanıtıp asıldı. Hıristiyan kaynaklarında İsa’yı haber veren Yahuda’nın İsa’nın asılmasından sonra bir daha görülmeyip intihar ettiği belirtilir. Kendini İsa diye tanıtıp askerlere teslim olması da bir çeşit intihardır. Demek ki Kur’an’ın dediği gibi Allah, İsa’ya ikram edip onu düşmanlarının elinden kurtarmış ve İsa, gizlice başka bir ülkeye gidip normal hayatını yaşadıktan sonra vefat etmiş, vefatından sonra da ruhu, Allah katında yüce derecelere yükseltilmiştir. 1737
İncillere Göre Hz. İsa’nın Beşerî Yönleri
Hz. İsa’nın normal bir insan olduğuna dair 4 İncil’in hemen her sayfasında satırlara veya bunu ifade eden anlatımlara rastlanmaktadır. “Çocuk büyüyor, kuvvetleniyor ve hikmetle doluyordu; Allah’ın inâyeti de onun üzerinde idi.”1738; “İsa, hikmette ve kamette (boy ve bosca), Allah ve insanlar yanında terakkî ediyordu.”1739; “Yemlikte yatan, kundağa sarılmış bir çocuk bulacaksınız.” 1740
İncillere göre Hz. İsa, bir çocuk olarak konuşmaya son derece arzulu idi ve özellikle dine karşı büyük bir ilgi duymakta idi. Fazlaca seyahat etmiş ve bu gezilerinden yorgun düşmüştü. Susayan, yiyip içen, uyuyan, neşelenen, dertlenen bir insandı. Bilgisi ve gücü sınırlı idi. Dostluklardan hoşlanır, kişisel dikkatli davranışları takdir ederdi. Memleketini ve halkını seviyor, dertleriyle dertlenip ilgileniyordu. Doğaya, çiçeklere, kuşlara düşkündü. İncillerde 26 yerde Allah'a duâ ettiği bildirilmektedir. Ondan fazla yerde onun, Allah’ın irâdesini aradığı belirtilmiş; şuurlu bir şekilde Allah'a bağlı olduğu açıklanmıştır. Hz. İsa’nın, kendisi için
1733] Matta, 26/48
1734] Barnaba, fasıl 210, s. 309
1735] Matta, 27/5
1736] Rasullerin İşleri, 1/18
1737] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 10, s. 203-205
1738] Luka, 2/40-43. 48, 51
1739] Luka, 2/52
1740] Luka, 2/12
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kullandığı deyim, bir “insan oğlu” olduğudur. Bu deyim, 4 İncil’de en az 70 defa geçmektedir. Bu ifade, Hz. İsa’nın kendisini normal bir insan saydığını en açık bir şekilde göstermektedir. 1741
Bunun yanında İsa, İncillere göre aynı zamanda peygamberdir de. İncillerde tam 37 yerde Hz. İsa, kendisinin Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini belirtir. “Ve kalabalıklar: Galile’nin Nâsıra şehrinden İsa peygamber budur, dediler.”1742 Hz. İsa’nın bir mûcizesi anlatılırken Luka İncili’nde şunları görüyoruz: “Herkesi korku aldı ve aramızda büyük bir peygamber çıktı ve Allah kendi kavmini ziyaret etti, diyerek Allah’a hamd ediyorlardı.”1743 Hz. İsa, kendisini Allah’ın gönderdiğini söyler: “Ben kendiliğimden bir şey yapamam; işittiğim gibi hükmederim ve benim hükmüm doğrudur. Zira ben kendi irâdemi değil; fakat beni gönderenin irâdesini ararım.”1744 Bunları söyleyen birinin tanrı olması veya kendini ilâh diye tanıtması, hatta bu konuda en küçük bir îmada bulunmuş olması düşünülemez. “Bir kimse, aynı zamanda hem tanrı, hem de peygamber nasıl olur?” demeyin. “Akıl ve mantığı bırakmadan hıristiyanlık anlaşılmaz” der papazlar. Hem yaratılmış, ölümlü âciz ve muhtaç bir insan; hem de her şeye kudreti yeten bir tanrı nasıl olunuyorsa o da öyle oluyor.
Aslında İncillere göre de İsa bir kuldur; Allah’ın kulu: “İşte, benim seçtiğim kulum; Canımın kendisinden râzı olduğu sevgilim; Rûhumu onun üzerine koyacağım, Ve milletlere hükmü ilân edecektir.”1745; “Ve dokuzuncu saate doğru, İsa: ‘Eli, Eli lama sabaktani?’, yani ‘Allah’ım, Allah’ım, beni niçin bıraktın?’ diye yüksek sesle bağırdı.”1746 Bu ifadeye göre Hz. İsa, çarmıha gerilirken Allah’a kendisine niçin yardım etmediğini sorarken “Allah’ım, Allah’ım!” demektedir. Hiç kendisi tanrı olan biri böyle söyler mi?
İsa, devamlı olarak, hatta bütün gece boyunca Allah’a ibâdet ederdi: “Ve İsa, şâkirtleri kayığa binmeğe ve halkı salıverinceye kadar kendisinden önce karşı yakaya geçmeğe zorladı. Ve halkı salıverdikten sonra, duâ etmek için dağa ayrıca çıktı; akşam olunca, orada yalnız başına idi.”1747; “Onları uğurladıktan sonra, duâ etmek için dağa gitti.”1748; “Ve vâki oldu ki, o günlerde İsa dua etmek için dağa çıktı; bütün geceyi Allah’a duâ ile geçirdi.” 1749
“Ve vâki oldu ki, İsa yalnız başına duâ ederken, şâkirtleri yanında idi; onlara sorup dedi: Halkın dediğine göre ben kimim? Onlar da cevap verip dediler: Vaftizci Yahya’dır; başkaları: İlya’dır; ve başkaları da; Eski peygamberlerden biri kıyam etti, diyorlar. Onlara dedi: Ya siz ben kimim dersiniz? Petrus cevap verip dedi: Allah’ın Mesihisin. İsa da bunu kimseye söylemesinler diye onlara tenbih ederek emretti.” 1750
1741] Abdullah Aydemir, a.g.e. s. 247
1742] Matta, 21/11
1743] Luka, 7/16
1744] Yuhanna, 5/30
1745] Matta, 12/18
1746] Matta, 27/46 ve Markos, 15/34
1747] Matta, 14/22-23
1748] Markos, 6/46
1749] Luka, 6/12
1750] Luka, 9/18-21
İSA (a.s.)
- 439 -
“O zaman İsa onlarla beraber Getsemani denilen bir yere gelerek, şakirtlerine dedi: Ben şuraya gidip duâ edinceye kadar siz burada oturun.”1751 Duâ bir ibâdettir. Zaten özel yere çıkıp duâ etmesi, namaz kıldığını gösterir. Kur’an’a göre bütün peygamberler gibi Hz. İsa da tabii ki namaz kılıyordu.1752 İbadet etmek, kulluk alâmetidir; ilâhlık özelliği değildir. Ama gel bunu hıristiyanlara anlat!
Hıristiyanlıkta Allah’tan, daha ziyade “Baba” diye bahsedilmektedir.1753 Dört İncil’de çeşitli vesilelerle Hz. İsa’nın 150 defa “baba” kelimesini kullandığı belirtilmekte ve aynı kelimenin Yeni Ahid’de 300 kez geçtiği görülmektedir. Belki de şefkat, bağışlama, güven ifadesi olarak mecâzi anlamda kullanılan “baba” kelimesi, sonradan Hz. İsa’nın babası olarak karşımıza çıkmıştır. Tabiatıyla İsa da -hâşâ- Allah’ın oğlu olmuştur. Zamanla “Allah’ın oğlu”nun alelâde bir insan olarak görülmesiyle yetinilmemiş, ona önce ilâhlıkta bir pâye verilmiş ve daha sonra da ilâh olarak karşımıza çıkmıştır ve işin sonu, tesliste karar kılınmıştır.
Bugünkü bilinen en eski İncil bile, orijinal İncil’in latince çevirisidir. Hz. İsa’ya indiği dilde bir İncil elde mevcut değildir. Orijinalinde ne olduğunu bilmediğimiz kelimeler latinceye “baba” ve “oğul” şeklinde çevrilmiştir. Fakat bu latince tercümelerde bile “oğul” kelimesi sırf Hz. İsa için değil; Allah’ın tüm sevgili kulları için kullanılır. Aynı şekilde “baba” kelimesi de, sadece Hz. İsa’nın babası anlamında değil; tüm kulların babası manasında kullanılır: “Siz göklerde olan Babanızın oğulları olasınız.”1754; “... Benim Babamın ve sizin Babanızın, benim Allah’ımın ve sizin Allah’ınızın yanına çıkıyorum.”1755 Yani mevcut İncil’i şu andaki tercümesiyle eline alan bir kişi bile, şu andaki anlatımıyla “Allah’ın oğlu tanrı İsa”yı İncil’de bulamaz. Çünkü bu tâbirin tüm insanlar için kullanılması, bu kavramın mecazî anlamda kullanıldığını gösterir. Büyük bir ihtimalle İncil’in orijinalinde “kul” manasına yakın bir kelime “oğul”; Yaratıcı anlamına yakın bir kelime de “baba” diye (cahilce veya kasıtlı tahrif gereği) çevrilmiştir. Fakat her şeye rağmen, İncil’in her yerinde bu kelime, bu tarzda çevrildiği için, kelimenin tüm insanlık için kullanılmış olmasından, ne mana kasdettiği anlaşılabilir. Problem, kutsal kitabın tahrifi kadar; belki ondan da büyük yanlış olarak, Kitab’ın müteşâbihat cinsinden olan kelime ve kavramlarını tahrif etmek, beşerî yorumları vahyin önüne geçirmek, Kitab’a göre inanılması gerektiği halde; yanlış kabullere göre Kitab’ı te’vil etmektir. İbret alınmadığı müddetçe, bu problemin müslümanlara yansıması da kaçınılmazdır.
Hıristiyanlara göre teslisin asıl unsuru Baba’dır. Allah’ın özü, Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Rûhu’l-Kuds Tanrı olarak görünse de, yine o birdir. Kitab-ı Mukaddes’te Allah’ın bir olduğunu kesin şekilde belirten tevhidle ilgili ifadeleri tümüyle atamayan hıristiyanlar, bunu te’vil etmişler, aklın almayacağı izahlarla olayı geçiştirmişlerdir. Onlara göre Allah, hem birdir hem üçtür. Kutsal üçlük’ün üç şahsının her biri Tanrı’dır. Bunlar, bir olan Tanrı’nın değişik tezâhürleri, sıfatları olarak izah edilmeye çalışılmaktadır. Hıristiyanlarca bu üçlük, “izahı zor, fakat inanılması gerekli bir sır” olarak formüle edilmiştir. Hıristiyan inancına göre Baba
1751] Matta, 26/36) (Ve yine Bk. Luka, 11/1
1752] 19/Meryem, 31
1753] Luka, 23/46
1754] Matta İncili, 5/45
1755] Yuhanna İncili, 20/17
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak nitelendirilen Tanrı, nurdur; İsa da O’nun oğludur. Tanrı, İsa’nın şahsında insan ile birleşmiştir. İsa’nın bedeni insan, ruhu tanrıdır. Onda tanrılık bir öz vardır. Bu görüşler, nasıl te’vil edilirse edilsin Kur’an’a göre “şirk”tir, Allah’a eş koşmaktır.1756 Kur’an’a göre Hz. İsa, bir tevhid peygamberi olarak bunlardan münezzehtir. 1757
Hz. İsa’nın Babasız Doğma Mûcizesi
Her müslüman, Kur’an’ın açık ifadesine inanarak Hz. İsa’nın babasız doğduğuna inanır. Kur’an, Hz. İsa’nın babasız doğumunu, annesiz ve babasız yaratılan Hz. Âdem’e benzetir: “Allah yanında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir; Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ dedi, hemen oluverir.” 1758
Determinizm ve materyalizm 19. asır Avrupa’sında patlak verince tüm mânevî değerlere saldırdı; bu arada Hz. İsa’nın babasız doğuş mûcizesini de inkâr ederek alay konusu haline getirdi. Hatta, biyolojiye koydukları “kendi kendine üreme olmaz” ilkesinde sırf Hz. İsa’ya sataşma amacı gütmüşlerdir. Her konuda olduğu gibi, biyolojide de erken ve eksik bilgilere rağbet ederek böyle yanlış kural ve yargılara varmak ateistlerin âdetidir. Bilimdeki gelişmeler, eski yanlış teorileri çökertmekte, çok kere bilim, kendi putunu kendi devirmektedir. Dün, “babasız çocuk olmaz” diyen bilim adamları, bugün canlıları klonlayarak laboratuar şartlarında canlı kopyalamaya çalışmaktadırlar. Aslında çağımız biyolojisi, bir embriyonun oluşumunu ve gelişimini oldukça iyi ölçülerde tanıyabilmektedir. Bugünkü biyoloji verileri ile şöyle demek daha doğru olur: Asıl mûcize, babasız çocuk doğurmak değil; babalı çocuk doğurmaya mecbur olma olayıdır. Çünkü ince hikmet nedeniyle annenin yumurta hücresi bir çocuğu tümüyle meydana getirme yeteneğine sahip iken, özellikle yetkisi Allah tarafından elinden alınmıştır. 1759
Hz. İsa’nın babasız doğmasına bazılarının akıllarının ermemesi; bakmasını bilmedikleri, bakış açılarının yanlışlığı sebebine dayanır. Allah’ın yaptıklarıyla kendi yaptıklarını aynı kefeye koyup mukayese etme yanlışlığıdır. Bilinmesi gerekir ki, insanlar için yapılması imkânsız olan şeylere Allah’ın “ol” demesi kâfidir. Aslında babasız meydana gelen sadece Hz. İsa da değildir. Canlılar dünyasında bunun pek çok misalleri vardır. Arılar bunlardan sadece birisidir.
Bilindiği gibi, her kovanda bir ana arı bulunur. Ve hayatında, bir defa çiftleşme uçuşuna çıkar. Bu uçuş sırasında en hızlı erkek arı ile çiftleşir ve ondan aldığı spermalar (erkek üreme hücreleri) bir kese içerisinde depo edilir. Kovana döndükten sonra ana arı yumurtlamaya başlar. Yumurtalar, spermaların bulunduğu kesenin yanından geçerler. Bu esnada bazı yumurtalar spermalar tarafından döllenir. Bazıları ise hiç döllenmeden çıkarlar. İşte döllenen yumurtalardan dişi arılar, sperma ile döllenmeyen yumurtalardan ise erkek arılar meydana gelir. Bu tip üremeye biyolojide “partenogenetik üreme” denilir.
Hz. İsa’nın babasız oluşunu, “aklımız almıyor” diye inkâr edenler, yeryüzünde her yıl milyarlarca babasız erkek arının meydana gelişini hangi akılla ve nasıl açıklayacaktır?
1756] 5/Mâide, 17, 72-73; 9/Tevbe, 30-31
1757] 5/Mâide, 72
1758] 3/Âl-i İmrân, 59
1759] Halûk Nurbaki, Kur’an’dan Âyetler ve İlmî Gerçekler, s. 332
İSA (a.s.)
- 441 -
Bir başka örnek de yaprak bitleri (afidler)’dir. İlkbaharda bazı bitkilerin yaprak ve tomurcuklarından özsu emerek yaşayan bu böcekler çiftleşmeksizin (yani babasız olarak) yavrular doğururlar. Bu yavruların tamamı dişidir. Ancak sonbaharda erkeklerle çiftleşen böcekler doğurmayıp yumurtlarlar. Döllenmiş bu yumurtalardan ilkbaharda dişi yavrular çıkar. Erkekler sadece sonbaharda meydana gelir. Su pireleri (dafnialar) de belirli bir mevsimde partenogenetik (yani babasız olarak) üreme gösterirler. Döllenmemiş yumurtalardan yavrular çıkar. Bu örnekleri daha da artırmak mümkündür. Karıncaların, uyuz böceklerinin ve solucanların bazıları da babasız ürerler.
Dikkat edilirse, gerek yaprak bitleri ve gerekse su pirelerinin babasız üremeleri devamlı değildir. Sadece belirli mevsimlerde olur. Yani Cenâb-ı Hak mânen diyor ki: “Üreme kanunumu istersem hikmetime göre değiştirebilirim. Canlıları, babalı olduğu gibi, babasız da yaratabilirim. Sebepler sizi aldatmasın.” Anne ve babamız, dünyaya gelmemizde sadece birer sebeptirler. Bundan başka bir rolleri yoktur. Meselâ, gözlerimizi ve ellerimizi annemiz mi verdi, yoksa babamız mı? Akıl, hâfıza, hayal, sevgi, nefret, şefkat gibi mânevî cihazlarımızı nereden aldık? Tek bir hücreden gelişerek meydana gelen bu vücut yapımızı bir düşünelim. Hangi kudret sahibi bu hârika yapıyı o tek hücreden çıkardı? Mâdem biz varız; Kendimizi inkâr edemiyoruz ve mâdem tek bir hücreden yaratılmışız. Böyle bir ilim ve kudret sahibi bizi neden annesiz ve babasız yaratamasın? Zaten anne ve babamızı da yaratan O değil mi?
Dünyada cereyan eden üreme kanunlarının hepsi de erkek ve dişi vasıtasıyla olacak diye bir kural yoktur. Bakteriler birkaç saat içinde neslinin neslini görebilecek kadar hızla ürerler. Fakat ne anne var, ne de baba. Bir bakteri ortadan ikiye bölünüyor ve oluyor iki bakteri. Diğer taraftan ilk insan Hz. Âdem’in annesiz ve babasız yaratıldığı gibi, milyonlarca bitki ve hayvan türünün ilk yaratılışının da annesiz ve babasız olduğunu unutmamak gerekir.
Her sebebin, her kanunun bir istisnası bulunabilir. Anne ve baba vasıtasıyla dünyaya gelme kanununun bir istisnası olarak Hz. İsa yaratılmıştır. Bununla insanların imtihanı sözkonusudur. Hikmet-i İlâhî böyle istemiştir. Çünkü Hz. İsa, büyük peygamberlerdendir. Peygamberlere Allah tarafından verilen mûcizeler ise zamanlarındaki insanlar hangi hususta ileri iseler, o çeşitten olmuştur. Hz. İsa zamanında tıp ilmi revaçta olduğundan, onun mûcizesi de tıpçıları âciz bırakacak olan babasız yaratılma şeklinde olmuş ve bu, ölüleri diriltme gibi mûcizelerle devam etmiştir. Başta babasız doğum olmak üzere bu mûcizelerle ruhu inkâr eden ve insanı sadece maddî organlardan ve sebep sonuç ilişkilerinden ibaret kabul eden topluma, ruh ve can konusunu düşünmeleri hatırlatılır. Hz. İsa’nın babasız doğuşu, Allah’ın istediğini istediği gibi yaratabileceğini gösterir. Bu olay ile O, bizim sebepleri putlaştırıp sebeplerde boğulmamamızı ihtar ediyor. Allah’ın kendi yarattığı sebeplere uyma zorunluluğunun olmadığını isbat ediyor. Anne ve babanın birer sebep olduğunu, hikmeti gerektirirse insanları ve hatta bütün canlıları annesiz babasız da yaratabileceğini gösteriyor. 1760
Hz. İsa’nın Ref’i ve Nüzûlü Meselesi
Hıristiyan kaynaklarına göre Hz. İsa, yahûdilerin şikâyeti üzerine, Romalılar
1760] A. Tatlı, M. Dikmen, (İ. Arıcıoğlu) Merak Ettiklerimiz, s. 48-50
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tarafından çarmıha gerilmiş ve haçta insanların günahı için ölmüştür. Gömülmesinden üç gün sonra kıyam etmiş, havârilerine görünmüş, onlarla yemek yemiş ve sonunda göğe yükselerek Allah’ın yanına çıkmış, O’nun sağına yerleşmiştir. Kıyâmetten önce dünyaya gelecek, dünyayı sulh ve adâletle dolduracak, kendisine inanmayanlardan öç alacak ve saltanatı ebedî olarak sürecektir. 1761
Muharref İncillerde, Hz. İsâ’nın göğe çekildiği ısrarla üzerinde durulan konulardan biridir. “Hiç kimse göğe çıkmamıştır; ancak gökten inmiş olan İnsanoğlu çıkmıştır; o ki, göktedir. Ve Musa’nın çölde yılanı yukarı kaldırdığı gibi, böylece İnsanoğlu da yukarı kaldırılmak gerektir, ta ki, iman eden her adamın onda ebedî hayatı olsun. Zira Allah dünyayı öyle sevdi ki, biricik Oğlunu verdi; ta ki, ona iman eden her adam helâk olmasın, ancak ebedî hayatı olsun. Çünkü Allah dünyaya hükmetsin diye değil, ancak dünya onun ile kurtulsun diye, Oğlunu dünyaya gönderdi.” 1762
Tanrının, merhameti sebebiyle oğlunu insanlara yollayıp onu feda etmesi motifi çok yaygındır. Yunanistan’da Zeus’un oğlu Dionysos, Mısır’da yer ve gök tanrısının oğlu Oziris, Fenike’de Baal’in oğlu Alein; işkence, ölüm ve dirilmeyle ilgili ilgili dramatik tanrılardır. Onlar insan kaderini yüklenir, onun gibi çileleri ve ölümü tadarlar. Ölen tanrı tipi, eski Orta Şarkta (Dumuzi, Tamnuz, Adonis, Oziris) olduğu kadar, Orta Amerika eski medeniyetlerinde de yaygındır. Mesih de, buna bağlanmak istenmiştir; gerçekten, mevsim âhengine uyarak periyodik olarak kaybolup tekrar görünen bir tanrı sözkonusudur. 1763
Kur’an, Hz. İsa’nın öldürüldüğü ve çarmıha gerildiği tezini reddetmektedir. O öldürülmemiş, çarmıha gerilmemiştir. Allah onu kendi katına “ref” etmiş, yüceltmiş ve yükseltmiştir.1764 Hz. İsa’ya ait bu yüceltme ve yükseltme işinin beden ile mi, yoksa ruh ile mi; beden ve ruh diri olarak mı, yoksa beden ölü olup yalnız ruh olarak mı gerçekleştiği hususu müphemdir. Bu konu, asırlar boyu Kur’an yorumcularını meşgul etmiştir. Bunu aydınlığa kavuşturmaya çalışan tarih ve kıssa yazarlarıyla müfessirler belli ölçüde yahûdi ve hıristiyan kaynaklarından ve onların sözlü geleneğinden etkilenmişlerdir. Kezâ Hz. İsa’nın nüzûlü ve kıyâmetten önce dönüşü konusu da tartışılmaktadır. Eldeki rivâyetlerin gözden geçirilerek değerlendirilmesinde fayda vardır. Hadis rivâyetlerinde yer alan Hz. İsa’nın dönüşü konusu müfessirleri, âyetlerde geçen1765 kelimeleri yoruma (te’vil) zorlamış ve “âhad” olsalar da hadisleri değerlendirmeye almışlardır. Gerçekten de bu haberlerde, oldukça detaylı bilgiler yer almaktadır. İki asırdan beri hıristiyan ilâhiyatçıların ve oryantalistlerin Hz. İsa’nın dönüşü konusunu değişik metodlarla müslüman câmia içinde yayma gayretlerinin doğurduğu antipatinin de tesiriyle İslâm dünyasında konu bazı bilginlerce yeniden ele alınmış ve selef çığırının dışına taşan tartışma ve yorumlara neden olmuştur. 1766
Bazı müfessir ve âlimler, bu konuda fazla yorum yapmak istemezler. “Allah
1761] Korintoslulara 1. Mektup, 15/22 vd.
1762] Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 3/13-17
1763] Bu tip örnekler için Bk. Challaye, Dinler Tarihi, s. 40, 208-209; Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 346
1764] 4/Nisâ, 157-158
1765] 3/Âl-i İmrân, 55; 4/Nisâ, 156-159; 5/Mâide, 117
1766] Abdullah Aydemir, Peygamberler, s. 254
İSA (a.s.)
- 443 -
buyurmuştu ki: ‘Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda Ben hükmedeceğim.”1767 Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: “Onun vefatı ve ref’ edilmesi mugayyebâta ait bir husus olup, te’vilini Allah’tan başkasının bilemeyeceği müteşâbih meselelerdendir. Zaten bunun ötesinde akîdeye ve şeriata müteallik, fazla bir mesele de yoktur. 1768
Mevdûdî, Nisâ, sûresi, 158. âyetindeki “Allah onu kendisine yükseltti” ifadeyi tefsir ederken şöyle der: Burada Allah, meselenin gerçeğini anlatıyor. Kur’an yahûdilerin Hz. İsa’yı öldürmeyi başaramadıklarını, Allah’ın onu kendisine yükselttiğini açıkça söyler; fakat meselenin nasıl olduğunu ve ayrıntıları konusunda sessiz kalır. Ne Allah’ın onu bedeni ile birlikte yeryüzünden gökteki bir yere yükselttiğini, ne de onun diğer insanlar gibi ölüp rûhunun göğe yükseltildiğini belirtmez. Mesele o kadar kapalı bir dille anlatılmıştır ki, olay hakkında, olayın olağanüstü mûcizevî olduğunu söylemekten başka bir yorum yapmak imkânsızdır. 1769
Aynı âyetle ilgili Muhammed Esed, Hz. İsa’nın beden olarak semâya yükseldiğini kabul etmez ve şu açıklamayı yapar: “Allah onu kendi katına yükseltti.”1770; “Âyette Allah, Hz. İsa’ya ‘Seni ölüme yollayacağım ve katıma yücelteceğim’ buyurur. ‘Refaahû’ (lafzan, onu yüceltti yahut onu yukarı çıkarttı), bir insanın ref’ edilmesi fiili, ne zaman Allah'a atfedilmişse, her zaman “onurlandırma”, yahut “yüceltme” anlamlarına gelir. Kur’an’ın hiçbir yerinde, Allah’ın Hz. İsa’yı yaşadığı sırada bedensel olarak cennete “yükselttiği” şeklindeki yaygın inancı destekleyen bir beyan yoktur. Yukarıdaki âyetteki “Allah onu kendi katına yüceltti” ibâresi, Hz. İsa’nın Allah’ın özel rahmeti mertebesine yükseldiğini gösterir; “rafe’nâhu (onu yücelttik)” fiilinin İdris Peygamber ile bağlantılı olarak kullanıldığı 19/Meryem, 57. âyetinden açıkça anlaşılacağı gibi bu, bütün peygamberlerin yararlandıkları bir lütuftur. 1771
Müfessirlerden çoğunun kanaatine göre Hz. İsa, rûhu ve cesediyle birlikte göğe yükselmiştir ve âhir zamanda tekrar yeryüzüne inecektir. Birkısım müfessirlere göre de göğe yükseltilen, İsa’nın (a.s.) cismi değil; rûhudur. Kur’an’da ifade edilen “Seni Bana yükselteceğim.”1772 hitabıyla kast edilen, Hz. İsa’nın rûhudur. Çünkü rûh, insanın hakikatidir. Ceset, emanet elbise gibidir, artar eksilir. Değişmeyen insanın rûhudur.1773 Yine Hz. İsa’nın göğe kaldırıldığı kabulünün müslümanlara hıristiyan inançlarından geçtiği belirtilerek bu olay şöyle değerlendirilir: Gök ile kast edilen, maddî gök ise bu, yıldızlardan, galaksilerden ibarettir. Yani İsa, şu yıldızlardan birine mi çıkarılmıştır? Eğer kast edilen mânevî gök ise oraya ceset gitmez, rûh gider; çünkü orası maddî değildir. 1774
1767] 3/Âl-i İmrân, 55
1768] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, c. 1, s. 297
1769] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 1, s. 380
1770] 4/Nisâ, 158
1771] Muhammed Esed, İslâm Mesajı, c. 1, s. 177
1772] 3/Âl-i İmrân, 55
1773] Tefsîru’l-Menâr, 3/316-317
1774] S. Ateş, Kur’an Ans. 10/206
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an, İsa’nın (a.s.) göğe yükseltildiğini değil; Allah'a yükseltildiğini söyler: “Bel rafaahu’llahu ileyh”1775 cümlesi: “Allah, onu göğe yükseltti” değil; “Allah, onu kendisine yükseltti” anlamındadır. Bu konuyla ilgili diğer âyette de aynı ifade vardır.1776 Göğe yükseltmek başka, Allah'a yükseltmek başkadır. Allah’ın onu kendine yükselttiği mecburen kabul edileceğine göre, onun göğe yükseltildiğini söylemek, Allah'a belli bir mekân tahsis etmek olur. Oysa Yüce Allah her yerdedir. İsa’nın Allah'a yükselmesi için göğe çıkması gerekmez. Allah, göklerin de yerin de ilâhıdır. Allah’ı gökte imiş gibi düşünüp Allah'a yükseltilen İsa’nın göğe yükseltildiğini söylemek, âyetin ifadesine uymamaktadır. Âyetin anlamı, İbn Cüreyc’in dediği gibi, Allah’ın İsa’nın rûhunu yüceltmesi, şanını yükseltmesi, katında O’na değer vermesi demektir.
Yüce Allah, Hz. İsa’yı saldırganların elinden kurtarmak suretiyle mânevî derecelere nâil eylemiş, şanını yüceltmiştir. Nitekim “Kıyâmet gününe kadar sana uyanları, inkâr edenlere üstün kılacağım”1777 âyetinden bu anlam anlaşılmaktadır. Gerçekten Hz. İsa’ya uyan ve ona yakın olanlar yahûdilere hâkim olagelmiştir. Bu da onun Allah katındaki şanının yüceliğini gösterir.
Müfessirlerin “Seni vefat ettireceğim, Bana yükselteceğim.”1778 âyetini, genellikle İsa’nın göğe çıktığı şeklinde tefsir etmelerinin başlıca iki etkeni vardır: Bunlardan birincisi ve en önemlisi, hıristiyanlar ve yahûdiler hakkındaki âyetlerin izahı için İslâm’a yeni girmiş olan yahûdi ve hıristiyan âlimlerine başvurmaları ve onların söylediklerini tam gerçek kabul edip aktarmalarıdır. İkinci etken de, İsa’nın (a.s.) göğe çıktığı ve âhir zamanda yere inip Deccal’ı öldüreceği, haçı kıracağı ve İslâm şeriatıyla amel edeceği hakkında anlatılan hadis rivâyetleridir.
Âl-i İmrân 55. âyetiyle Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş, Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi, Allah’ın katına çıkan rûhudur. Zaten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak te’vil etmek yerine bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur. Bu hadisler şöyle te’vil edilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha yaşayacaktır. Fakat kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir. Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir. Said Nursi bu kanaattedir. Meşhur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir:
“Her peygamberin rûhânî eceli, ümmetinin ecelidir. Rûhânî ecelleri tamam olmuş nice peygamberler var ki Kur’an’da zikredilmemişlerdir. Allah’ın seçkin peygamberleri içine giren büyük peygamberlerin, derecelerine göre rûhânî semâda bekaları devam etmektedir ki bunlar da İbrahim âilesidir. İmrân âilesi de bunlardandır. İsa’nın cesedi Allah'a kaldırılmış, fakat İsa’nın rûhu da kabzedilmemiş, yani ümmetinin eceli gelmemiş, İsrâiloğullarının sû-i kastı, hilesi ile hıristiyanlık mahvolmamış, yaşamış ve İsa’nın rûhu, Mûsâ maiyetinde (beraberliğinde) yaşamıştır. Bunun için mahvoldu zannedilen bir avuç tâbileri, bu rûhtan istifade ederek kısa bir zamanda yahûdilerin üstünde bir hayata kavuşmuşlardır. Ve nihâyet
1775] 4/Nisâ, 158
1776] Bk. 3/Âl-i İmrân, 55
1777] 3/Âl-i İmrân, 55
1778] 3/Âl-i İmrân, 55
İSA (a.s.)
- 445 -
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gelmesiyle hepsi, Hz. Muhammed’in rûhunun emri altına geçmiştir. Artık bundan sonra İsa da diğer peygamberler gibi, Muhammed’in (s.a.s.) rûhu maiyetindedir. Bir gün gelecek, ümmet-i Muhammed’in daraldığı bir devirde, Allah’ın garib bir kelimesi olan İsa’nın rûhu ortaya çıkacak, Muhammed’in rûhu maiyetinde hizmet edecek ve fakat kıyâmetten evvel vefat eyleyecektir.” 1779
Muhammed Abduh da bu konuda şöyle diyor: “Bu te’vile göre İsa’nın zamanı, insanların İslâm şeriatının rûhuna bağlanacakları ve şekilleri bırakıp içleri ıslah için İslâm şeriatının özüyle amel edecekleri zamandır.” 1780
Müfessirlerden bir kesimi, Hz. Peygamberimiz’in Miraç’ta Hz. İsa ve Hz. Yahyâ’yı ikinci gökte görmüş olmasını Hz. İsa’nın rûhu ve cesediyle göğe çekilmesiyle ilgili delillerden biri sayar. Eğer Hz. Peygamber’in Miraç’ta görmesi Hz. İsa’nın cesediyle göğe çıktığına delil ise, Hz. Yahyâ’nın ve diğer peygamberlerin de cisimleriyle göğe çıktığına delildir. Çünkü Hz. Peygamber, öteki peygamberleri de çeşitli göklerde görmüştü. Oysa hiç kimse, başka bir peygamberin rûhu ve cesediyle birlikte göğe çıktığını ileri sürmemiştir. Zaten bütün peygamberlerin rûhları yücelere, melekût âlemine yükselirler.
Hz. İsa’nın nüzûlü, Kur’an’da geçmez. Bu konudaki kabul, mütevâtir olmayan hadis-i şerif rivâyetlerine, yani haber-i vâhide (âhad hadislere) dayanır. Bu hadislerin sahih olduğu kabulünden dolayı, bazı âyetler bu hadisler çerçevesinde yorumlanmış, te’vil edilmiştir. Aslında hadislerin Kur’an’a arzedilmesi, Kur’an âyetlerine göre tashih, te’vil ve yorumlarının yapılması daha doğru bir yol kabul edilseydi, bu zorlama te’viller yapılmazdı. Bu konuyla ilgili bazı hadis rivâyetlerini görelim:
Hz. İsa’nın Gökten İneceğini İfade Eden Hadis Rivâyetleri
“Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, muhakkak yakında Meryem oğlu İsa, âdil bir hâkim olarak inecektir. O, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. O zaman, mal o kadar artacak ki, onu kimse kabul etmeyecek. Artık Allah'a bir kere secde etmek dünya ve dünyanın içinde olan her şeyden daha hayırlı olacaktır.” 1781
“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücâdeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa ibn Meryem de iner. Bu müslümanların reisi: ‘Gel bize namaz kıldır!’ der. Fakat İsa (a.s.): ‘Hayır!’ der, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emîrsiniz.” 1782
“İbn Meryem gökten sizin yanınıza indiği zaman devlet reisiniz kendinizden, namazda imâmınız olduğu (İsa da imâmınıza uyduğu) halde bakalım nasıl olursunuz?” 1783
“Meryem oğlu (İsa a.s.), Feccu’r-Ravhâ adlı mevkide, hac yapmak veya umre yapmak
1779] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114
1780] M. Reşid Rızâ, Tefsîru’l Kur’âni’l-Hakîm, c. 3, s. 317
1781] Buhârî, Büyû 102, Mezâlim 31, Enbiyâ 49; Müslim, İman 242, hd. no: 155; Ebû Dâvud, Melâhim 14, hd. no: 4324; Tirmizî, Fiten 54, hd. no: 2234; Ahmed bin Hanbel, II/240, 294, 538; Tecrîd-i Sarih Terc. c.6, s. 532
1782] Müslim, İman 247; Küt. Sitte, 14/274
1783] S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 182
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yahut da her ikisini de yapmak için telbiye getirecektir.” 1784
Bir hadis rivâyetinde “Meryem oğlu İsa kıyâmetin 10 alâmetinden biri” sayılmakla beraber onun gökten ineceğinden söz edilmez,1785 Bazı hadis rivâyetlerinde, “Şam’daki beyaz minareye iner.”1786; “Hz. İsa inmeden kıyâmet kopmaz.”1787; “O indikten sonra kırk yıl kalır.”1788 Bir rivâyette İslâm ümmetine imamlık yapmaz, İslâm kumandanı Mehdî’nin cemaati olurken, başka bir rivâyette “Rumları yenen, İstanbul’u fetheden askerler, orada zeytin ağaçlarına kılıçlarını asmış vaziyette ganimetleri bölüşürken şeytanın ‘Mesih evlerinize sahip oldu’ diyeceği, Bunların Şam’a gelerek savaşmak için kılıçlarını düzeltirken namaz kılacağı, namazlarında İsa’nın inip onlara imam olacağı, Allah’ın düşmanı Deccal’ın onu görünce tuzun suda erimesi gibi erimeye başlayacağı”1789 söylenir. “O, Deccâl’ı Ludd kapısında öldürecektir.”1790 Deccâl’dan bahseden bir hadis rivâyetine göre, Meryem oğlu İsa’nın geleceği, Allah’ın onu Deccâl’dan koruyacağı, Allah’ın vahyiyle mü’minleri Tur’a çıkaracağı, sonra Ye’cûc ve Me’cûc’un zuhur edip Taberiye Gölüne doğru yürüyecekleri, İsa ve adamlarının kuşatılacağı, sonra İsa ve adamlarının dağdan yere inecekleri, yerde her şeyin bollaşacağı, nihâyet kıyâmetin kopacağı”1791 anlatılmaktadır.
Hadis rivâyetlerinde bunlar gibi daha birçok detay bilgiler verilmektedir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) kendi zamanında İsa’nın inme ihtimalinden bahsedilir: “Ben, ömrüm uzarsa Meryem oğlu İsa’ya ulaşacağımı umuyorum. Eğer ecelim acele gelirse, sizden ona ulaşan selâmımı söylesin.” 1792
Lâfızları, birbirinden hayli değişiklikler gösteren bu hadis rivâyetlerinin, manalarında da bir birlik yoktur. Birinde İsa zuhur edince çok bolluk olacağı, Deccâl’ı öldüreceği belirtilirken, ötekinde İsa ve adamlarının, Ye’cûc ve Me’cûc tarafından kuşatılacağı, bir süre çok darlık çekecekleri söylenmektedir. İsa’nın ineceği ifade edilen bu rivâyetlerde, iniş safhalarının birbirinden farklı anlatıldığı görülür. Hadis rivâyetlerinde geçen İsa’nın bütün kiliseleri yıkacağı ifadesi de 22/Hacc, 40 âyetine aykırıdır. Bu âyette Allah’ın koruduğu ve kulları vasıtasıyla savunduğu Allah’ın adı anılan mâbedleri İsa nasıl yıkar? Âyete göre Hz. İsa’nın bu mâbedleri koruyanların başında olması gerekir.
Ayrıca bu rivâyetlerde müslümanların kılıçlarını düzelteceklerinden söz edilmektedir. Bu, asırlar öncesi savaş silâhını ifade eder ama Deccâl’ın çıkacağı kıyâmete yakın zamanların silâhını ifade edemez. Herhalde modern çağlarda müslüman askerleri, silâh olarak kılıç değil; modern silâhlar taşırlar. Ayrıca bu istikbal haberleri, Allah’tan başka kimsenin gaybı bilemeyeceği hakkındaki âyetlere 1793 aykırıdır.
1784] Müslim, Hacc 216, hd. no: 1252; Küt. Sitte Terc. c. 13, s. 152, Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. c.2, s. 431
1785] Ebû Dâvud, Melâhim, bâbu Emârâti’s-Sâah
1786] Ebû Dâvud, Melâhim 14; İbn Mâce, Fiten 33
1787] Buhârî, Mezâlim 31; İbn Mâce, Fiten 33
1788] Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 14/336
1789] Müslim, Kitab 52, bab 9, hadis 34
1790] Tirmizî, Fiten 62
1791] Müslim, Kitab 52, bab 20, hadis 110
1792] Ahmed bin Hanbel, II/298-299
1793] 7/A’râf, 188; 27 Neml, 65; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 123; 6/En’âm, 50, 59
İSA (a.s.)
- 447 -
İsa’nın ineceğine inanmak, itikadî bir meseledir. İtikad, şek üzerine kurulmaz; yakîn ve mütevâtir nass üzerine kurulur. Hz. İsa’nın göğe çıktığına ve âhir zamanda ineceğine dair yakîn (kesin bilgi) ifade edecek herhangi mütevâtir bir haber yoktur. Bu konudaki rivâyetlerin hepsi âhad haberlerden ibarettir. Hz. İsa’nın ineceği hakkında anlatılanlar, Ehl-i Beyt’ten Mehdî adındaki âdil bir imamın geleceğine dair anlatılan rivâyetlere de çok benzerlik gösterir. Mehdî hakkındaki rivâyetlerde de bir kesinlik yoktur. Bu rivâyetler, mütevâtir olmadığı gibi meşhur bile değildir. Hadisçiler katında sahihin altında bir derece olan “hasen hadis” kabul edilmiştir. Kesinlik ifade etmeyen bu hadis rivâyetleriyle itikad kurulamaz.
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce hiçbir insana ebedî yaşama verilmediği, ondan öncekilerin hepsinin öldüğü belirtilir: “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize döndürüleceksiniz.”1794 Peygamberimiz’in de bir gün öleceği vurgulanan bu âyetlere göre Hz. Hz. İsa’nın öldüğüne inanmak gerekir. 1795
Ahmet Keleş, “Hadislerin Kur’an’a Arzı” adlı kitabında Hz. İsa’nın ref’i ve nüzûlüyle ilgili hadislerin Kur’an’a arzedilmesini tavsiye eder ve şöyle der:
Bazı âlimler, Hz. İsa’nın nüzûlünün Kur’an’da da zikredildiği, birkısım âyetlerin bu konuda bilgi verdiği gerekçesiyle, sözkonusu hadislerin Kur’an’a da uygun olduğunu iddiâ etmiştir. Bu konuda delil kabul edilen âyetler şunlardır:
“Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o, onlara şâhit olacaktır.” 1796
“Şüphesiz ki o, kıyâmet için bir bilgidir. Sakın onda şüpheye düşmeyin ve Bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.”1797 Bu âyette geçen “o”, Hz. İsa olarak kabul edilmiş ve âyette geçen “ilm” kelimesi, kırâat farklılığı olarak “alem” şeklinde de okunmuştur. O zaman âyetin anlamı şöyle olur: “O (İsa), kıyâmet için bir alâmet/işarettir.”
Bu iki âyetten hareketle kıyâmetten önce Hz. İsa’nın geleceği söylenmiştir. Ancak bu âyetlerdeki işaretler sarih/açık olmadığından dolayı, onlar için bu iddianın, açık bir delil olması sözkonusu değildir. Bazı müfessirlerin bu kanaate varmalarında hadis rivâyetlerinin önemli ölçüde rolü olmuştur. Çünkü Elmalılı, bu konuda yaptığı tefsirinde; “Yâ İsâ! Seni öldüreceğim ve kendime yükselteceğim.”1798 âyetini açıklarken, bu âyetteki “öldüreceğim” anlamındaki “müteveffîke” kelimesini başka anlama te’vil etmenin câiz olmadığını, sarih anlamıyla anlamak gerektiğini ifade etmektedir.
Ancak, hadislerdeki Hz. İsa’nın tekrar ineceğini bildiren haberlerden dolayı bu âyeti uygun bir şekilde te’vil etmek gerektiğini söylemektedir.1799 Bu ifadeler bize, “şâyet bu rivâyetler olmamış olsaydı, müfessirler bu âyetlere böyle mana vermeyeceklerdi” kanaatini vermektedir. Âyete verilen anlamda rivâyetlerin rolü
1794] 21/Enbiyâ, 34-35
1795] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 10, s. 216-218
1796] 4/Nisâ, 159
1797] 43/Zuhruf, 61
1798] 3/Âl-i İmrân, 55
1799] Elmalılı, Eser Y. II/372
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gâyet açıkça görülmektedir. Ancak, sahâbenin Kur’an ilimleri ve tefsiri konusunda en meşhuru, bu âyetteki kelimeye farklı anlam vermez: İbn Abbâs (r.a.): “Ey İsa, şüphesiz ki seni vefat ettirecek olan (onlar değil) Benim”1800 âyetindeki “müteveffîke” ibâresini “seni öldürecek olan” diye açıklamıştır. Bu rivâyeti Buhârî, bab başlığında kaydetmiştir. 1801
Bu âyetlerden sözkonusu “nüzûl/inme”nin anlaşılmayacağı üzerinde de durulmuştur. Hz. İsa’nın öldüğünü, tekrar gelmesinin sözkonusu olamayacağını, bu konudaki âyetlerin yanlış anlaşıldığını ifade eden âlimler de olmuştur. 1802
Zeccâc, “ölümünden önce ona mutlaka bütün ehl-i kitap inanacaktır.”1803 âyetindeki “ona” ifadesindeki zamirin, hem Hz. İsa’ya, hem de Hz. Muhammed’e (s.a.s.) râci olabileceğini, her iki anlamının da doğru olduğunu söylemektedir. Çünkü ona göre, bu âyetin ifade ettiği anlam şöyledir: “Her peygamberi inkâr edenler, ölümlerinden önce gerçeği görmek sûretiyle yanlış yolda olduklarını anlar ve peygamberin getirdiklerinin doğruluğuna inanırlar.”1804 Yine müellif; “Bu âyetten Hz. İsa’nın gökten inip de bütün ehl-i kitabın ona inanacağını anlamaya dil müsâit değildir. Çünkü âhir zamanda olanlar ona inanacaklardır, diyelim; o zamana kadar olanları ne yapacağız? Doğrusu bu âyetten böyle bir mana çıkarmak doğru değildir” demektedir. 1805
“O, kıyâmet için bir bilgidir/alâmettir.”1806 âyetinin de, Hz. İsa’ya delâletinin kat’i olmadığını bildirmişlerdir. Zeccâc, buradaki alâmetin Kur’an olması da mümkündür demektedir.1807 Taberî, her iki anlamı da birçok müfessirden naklettikten sonra, kurrânın ekseriyetinin bu kelimeyi “ılmun” şeklinde okuması nedeniyle, kıyâmete âit bilginin “Kur’an” olması görüşünü tercih etmiştir. Çünkü Kur’an, kıyâmetin bilgisini vermektedir.
Bu iki âyetin ifade ettikleri anlamlara arz ederek Hz. İsa’nın ineceğine dair hadisleri tashih etmek, arz usûlü olarak belirtilen prensipler muvâcehesinde mümkün değildir. Şimdi, Kur’an’da zikredilen âyetlerin Hz. İsa’nın her ölümlü gibi öldüğüne, tekrar dünyaya gelmesinin imkânsız olduğuna dair Kur’an metinlerini görelim:
“Her nefis/can, ölümü tadacaktır. Sonra da Bize döneceksiniz.” 1808
“Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.” 1809
“Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün
1800] 3/Âl-i İmrân, 55
1801] Buhârî, Tefsir, Sûretu’l-Mâide 13; Küt. Sitte Terc. c. 3, s. 365
1802] Bk. Mahmut Şeltut, İsa’nın Ref’i; S. Ateş, Y. K. Ç. Tefsiri, II/396-410; A. Hatîb, Mesîh fi’l-Kur’an, s. 532
1803] 4/Nisâ, 159
1804] Zeccâc, Meâni’l-Kur’an, II/129-130
1805] a.g.e. s. 130
1806] 43/Zuhruf, 61
1807] a.g.e. 4/417
1808] 29/Ankebût, 57; ayrıca Bk. 3/Âl-i İmrân, 185; 21/Enbiyâ, 35
1809] 21/Enbiyâ, 8
İSA (a.s.)
- 449 -
kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda hükmü Ben vereceğim.” 1810
“Allah’ın rasûlü Meryem oğlu İsa’yı öldürdük, dediler. Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık/şüphe içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilâkis Allah onu (İsa’yı) kendine yüceltmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” 1811
“(İsa:)Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâm/esenlik banadır.” 1812
“Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.” 1813
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat O, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 1814
Bu Kur’an âyetleri açık bir şekilde ve muhkemât olarak Hz. İsa’nın öldüğünü bildirmektedir. Bu âyetler, mezkûr hadislerin tesirinde kalmadan anlaşılınca bu anlam, sarih olarak anlaşılacaktır. Bu nedenle, önceki âyetler, bu konuda vârid olan hadisler için arz metnini oluşturmazken, bu âyetler anlamlarındaki açıklık ve kat’ilik nedeniyle arz metnini oluşturmaktadırlar.
Âyette ifade edilen, yahûdilerin Hz. İsa’yı öldürememeleri, asamamaları, Allah’ın da onu öldürmediğine bir delil sayılamaz. Çünkü Allah diğer âyetlerinde onu öldürdüğünü açıklamıştır. Ayrıca, Hz. Muhammed’in son nebî olması da onun tekrar gelmesine engeldir. Hz. İsa’nın peygamber olarak gelmeyeceği görüşü de kabul edilemez. Çünkü Hz. İsa’nın geleceğini kabul edenlerin en önemli gerekçeleri, ehl-i kitabın ona inanmasıdır. Ehl-i kitap ona ne olarak inanacaklardır? Müslümanlar “mehdîye tâbi olur” şeklinde bir yorumla problemi çözmüş görünmektedirler, ama işaret edilen nokta, gözardı edilmiştir. Hz. Mesih’in, ehl-i kitabı Hz. Muhammed’e (s.a.s.) inandırmak için geleceğini kabul etmek ise kabul edilir bir görüş olamaz. Hangi şekilde gökten inecek bir Mesih, hıristiyan dünyayı müslüman edecektir? Onları imana zorlayacak açık bir mûcizeyle gelmesi, herkesin zorunlu olarak ona inanması, dinin imtihan sırrına muhâliftir, kabul edilemez. Böyle zorunlu bir inandırma, ne Hz. Mesih’in kendi sağlığında ne de başka peygamberin hayatında gerçekleşmemiştir. Gerçekleşmesi de Kur’an’ın bildirdiği imtihan mantığına aykırıdır.
Şâyet böyle bir açık mûcizeyle gelmez ise, kimse ona inanmayacaktır. Sıradan bir insan çıkıp da “ben Mesihim” dese buna kim inanır? Nitekim; 1340’da Nahcivan’da doğan Fazlullah Esterâbâdî, 1819’da Hindistan’da doğan Mirza Ali Muhammed ve 1830’da Hindistan’da doğan Ahmed Kadıyânî gibi kimseler, Mehdî ve İsa olduklarını söylemişler ve kendilerine inananlar da olmuştur, ama
1810] 3/Âl-i İmrân, 55
1811] 4/Nisâ, 157-158
1812] 19/Meryem, 33
1813] 5/Mâide, 117
1814] 33/Ahzâb, 40
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu inanma hiçbir zaman hadislerde anlatılan gibi olmamıştır.
Hz. İsa’nın tekrar dünyaya gelmesini, hem de tekrar dünyevî ceset giymesini, gerçekten ölmüş bile olsa gerekli görenler, Hz. İsa’yı yere indiğinde “iman nuru” ile kendisine çok yakın olanların tanıyabileceğini söylemişlerdir.1815 Bu ifâdeler de Hz. İsa’nın inmesi konusunda zikredilen rivâyetler ile delil sayılan âyetlerin, reel olarak anlaşılabilmesinin ve tahakkukunun imkânsız olduğu kanaatini vermektedir. Çünkü birkaç kişinin tanıyacağı bir Mesîh, hadislerde anlatılan misyonu üstlenemez. Ayrıca bu şekilde “kurtarıcı” beklentilerinin, müslüman irâdeyi ve İslâmî aktiveteyi nasıl etkileyip körleştirdiği, her biri bir Mesîh ve Mehdî görevi üstlenmesi gereken mü’minlerin, bu kutsal tebliğ görevinden kendilerini, haber verilen bu “muntazar/beklenen” şahıslar yüzünden devre dışı tutmakta ve bu dini, bütün insanlığa ve ehl-i kitaba tebliğ etmek görevini üstlenip de yerine getireceklerine, gökten inecek Hz. İsa ile Hz. Mehdî’ye bırakmakla yetinmektedirler. Sözkonusu hadislerin müslüman dünya için oluşturduğu bu fâsit telakkî bile bu rivâyetleri reddetmek için yeterli bir neden sayılmalıdır.
Bu konuda zikredilen hadislerin İsrâiliyat kaynaklı olmasını ve İslâmî literatüre de hıristiyan öğretisinden geçmiş olacağını da vurgulamak gerekir. Bu konuda Pavlos’un II. Mektubunun II. babında ve Müşâhedât’ın 19. babında Hz. İsa’nın Deccâlı öldüreceği yazılıdır. 1816
Bazı araştırmacılara göre Şiî müslümanların Muntazar İmam Mehdî, sünnî müslümanların çoğunluğunun da Mehdî inancı, hıristiyanların, halen yaşadığına inandığı ve bir gün yeryüzüne inip kurtarıcı krallık yapacağını beklediği Hz. İsa inancından kaynaklanmaktadır. Çünkü ölmediği, maddî bedeniyle göğe çıktığı, binlerce, belki milyonlarca yıl bedeniyle göklerde kaldıktan sonra yeryüzüne ineceği sanılan İsa ile Muntazar imam aynıdır. Yalnız isim değişmiş; İsa yerine imam veya Mehdi denmiş, bazen de ikisi aynı şahıs kabul edilmiştir. 1817
Hz. Mesîh’in tekrar dünyaya geleceğini bildiren rivâyetler, Kur’an’ın bu konudaki açık nasslarıyla çeliştiğinden, tekrar dünyaya gelmesinin İslâm’ın getirdiği mesaj ve tebliğ ile uyumunun bulunmamasından dolayı kabul edilmesi zordur. Ancak, Hz. Mesih’le ve mehdiyle ilgili hadisler birer sembol kabul edilerek zâhirî anlamlarıyla değerlendirilmeyip “bunlar müteşâbih hadislerdir, bunlarla kast edilen başka anlamlar vardır” denilir ve ne itikadî ve ne de amelî bir bağlayıcılığı olmamak ve herhangi bir mükellefiyet de getirmemek kaydıyla kabulünde ve zikrinde mahzur olmayabilir.1818 Bu müteşâbih olanlardan ilimde rüsûh sahibi olanlar, kendileri için bir mesaj alıyorlarsa, bu öznel anlamaya bir şey denilemez. Fakat, genel olarak âhir zaman telakkîsi ve dine hizmet, bu rivâyetler üzerine binâ edilemez.1819
Hz. İsa’nın eceliyle ölmüş olduğunu Kur’an’ın açık naslarına rağmen kabul etmek istemeyenler, iki bin yaşını çoktan geçmiş olarak, (hıristiyanların inancının bir benzeri şekilde, göğe kaldırılıp orada) yaşadığını ve dünyaya geleceğini
1815] bk. Said Nursi, Mektûbât
1816] Geniş bilgi için bkz. Zeki Sarıtoprak, İslâm’a ve Diğer Dinlere Göre Deccâl, s. 25-48
1817] S. Ateş, Kur’an Ans. s.222
1818] Âhir zamanda zuhur edecek bu tür haberlerin sembol olduğu görüşü için Bk. Said Nursî, Lem’alar, s. 112; Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Reşid Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, III/317-318
1819] Ahmet Keleş, Hadislerin Kur’an’a Arzı, s. 220-223
İSA (a.s.)
- 451 -
değerlendirirken, hadis rivâyetlerinin dışında, delil olarak sadece şu âyeti gösterirler: “Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine yükseltmiştir (rafeahû).”1820 Bu âyette kullanılan “rafea (kaldırdı, yükseltti)” kelimesi, aynı şekilde meselâ, İdris (a.s.) için de kullanılmıştır: “Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yükselttik (rafa’nâhu).”1821; “Allah onu kendisine yükseltmiştir” ifadesini tek başına ele alıp “Hz. İsa ölmedi, o halen yaşıyor” diyebiliyorsak, aynı ifadeden hareketle Hz. İdris de ölmemiştir, halen yaşamaktadır, Allah onu da göğe yükseltmiştir” dememiz gerekmektedir. Hz. İdris için, yükseltme, “Allah indindeki makamı yükseltildi; manevî derece olarak Allah katında mertebesi yükseltildi” denilirken aynı kelime kullanıldığı halde, Hz. İsa için niye mecazî anlam olarak, “Allah katında manevî makamı yükseltildi” anlamı verilmez ve bu çelişki nasıl izah edilir? Bu çelişkiden daha büyük yanlış, -hâşâ- Allah’a mekân isnad etmektir. Âyette “Allah onu kendi nezdine yükseltmiştir” ifadesinden “göğe yükseltilme” anlamı nasıl çıkacaktır? Allah, hâşâ gökte midir ki, kendine yükseltmesi, göğe kaldırma olarak değerlendirilebilsin?!
Eski Ezher şeyhi Mahmut Şeltut, bu âyetle ilgili olarak şunları söyler: “Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine yükseltmiştir (rafeahû).”1822 Bu âyet, Hz. İsa’yı kesin olarak öldürmediklerini anlatan ifadeden sonra gelmiştir. Ref’ (yükseltme)den maksat, İsa’yı (a.s.) düşürmeyi amaçladıkları şeye engel olmak suretiyle İsa’nın derecesinin ve konumunun yükseltilmesidir. Böylece mana şu şekilde olmaktadır: “Allah İsa’yı onlardan korumuştur. Onlar onu öldürmeyi gerçekleştirememişlerdir. Hatta Allah onların tuzaklarını boşa çıkarmış ve onu kurtarmıştır. Ve onu eceliyle vefat ettirmiş; böylece de onun derecesini yükseltmiştir. Böylece âyet, Allah Teâlâ’nın şu sözüyle tamamen uyuşmaktadır: “Seni vefat ettirecek, seni Bana yükseltecek (ref’) ve seni küfreden kimselerden tertemiz kılacağım.”1823 Bu âyet, onların İsa’nın cismiyle, diri olarak ref’i konusundaki tezlerini çürütmektedir. İmam Fahreddin Râzi, tefsirinde şöyle demektedir: “Seni tertemiz kılacağım. Yani seni onların arasından çıkaracak, seninle onların arasını ayıracağım. Kendisine ref’ (yükseltme) lafzıyla şanının büyüklüğü anlatıldığı gibi, tertemiz kılma (tathir) lafzıyla da arındırma manası bildirilmiştir.
Tüm bunlar, onun şanının ve derecesinin yükseltilmesindeki mübâlağaya işaret etmektedir. Alla Teâlâ’nın şu sözünün anlamı hakkında da şöyle demektedir: “Sana tâbi olanları küfreden kimselerin üstünde kılacağım.”1824 Buradaki “üstünde”likten kast edilen hüccet ve burhan ile olmasıdır. Bil ki, âyet-i kerimedeki ref’ine delâlet eden “seni Bana yükselteceğim”, derecenin ve şanın yükseltilmesidir. Yoksa yön ve mekânla ilgili değildir. “Üstünde” kılmada olduğu gibi mekânla ilgili bir durum değil; tamamen derece ve şanın yükseltilmesi ve yüceltilmesidir.” 1825
“Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi
1820] 4/Nisâ, 158
1821] 19/Meryem, 56-57
1822] 4/Nisâ, 158
1823] 3/Âl-i İmrân, 55
1824] 3/Âl-i İmrân, 55
1825] Mahmut Şeltut, Hz. İsa’nın Ref’i Hakkında, Haksöz, sayı 20 (Kasım 92)
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakkıyla görensin.”1826 Bu âyet, dolaylı yoldan başka bir tevhid gerçeğine dikkat çekmektedir: Peygamberlerin, ölümlerinden sonra artık dünya üzerinde tasarruf imkânlarının kalmadığı. Böyle bir tasarruf sözkonusu olduğunda akla gelecek ilk isimlerden biri olan peygamber Hz. İsa’ya: “İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü/tanık idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun” diye söyletilmesi gösteriyor ki, hiçbir insan, ne kadar büyük olursa olsun, ölümünden sonra, dünya üzerinde tasarruf sürdüremez. Böyle bir şey, beşer olmakla çelişir. Ve tüm peygamberler de beşerdir. Buradan hareketle tasavvuf bünyesine sokulan “ölüm sonrası evliyâ tasarrufları” anlayışının Kur’an dışı olduğunu rahatlıkla farkederiz. Bu tevhid dışı anlayış, asırlarca kabirleri, ölüleri, ölülerin eşyasını tanrılaştırma illetinin kucağına itmiş, vahyin rahmetiyle aramıza engeller koymuştur.
Hz. İsa’nın ineceğine ve İslâm şeriatıyla amel edeceğine dair hadis rivâyetleri şöyle te’vil edilebilir: Bir peygamberin dini yaşadıkça kendisi mânen yaşamaktadır. İsa’nın (a.s.) fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir. Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur. Onun rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa bile, mânen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) fikriyâtını benimseyecek, onları uygulayacaktır. Bunlar, görünürde hıristiyan olsalar bile, uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir. Nitekim, 21. asrın başlarında Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı takdirde dünyanın her yerinde hak dinin hâkim duruma geçeceği şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi, onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tâbi olması (hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm, kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden, bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır, Mehdîdir, imamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve onun silâhlarıdır.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa’yı bir peygamber olarak tanıtır. Onun peygamberliği, daha doğumunun ilk gününde ilân edilmişti: “Çocuk şöyle dedi: ‘Ben Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı.”1827 Hz. Muhammed (s.a.s.) ise, peygamberlerin sonuncusudur: “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat O, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.”1828 Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra dünyaya gelmesi, bu âyetler ışığında değerlendirilince mümkün değildir. Gelmiş olsa, son peygamber Hz. Muhammed değil; Hz. İsa olur.
İkinci gelişinde Hz. İsa’nın peygamber olmayacağını iddia etmek, İsa’nın peygamberliği ile ilgili âyetleri inkâr anlamına gelebilir. Hz. İsa geldiğinde Kur’an âyetlerini inkâr etmeyeceğine göre kendisinin peygamber olduğunu bildiren âyetlere de inanacaktır. Bu durumda Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber oluşunu inkâr etmiş duruma düşmeyecek midir? Hz. İsa, Kur’an’ın tanıttığı şekliyle bir peygamberdir. Peygamberliği olmayan bir İsa’nın diğer insanlardan farkı,
1826] 5/Mâide, 117
1827] 19/Meryem, 30
1828] 33/Ahzâb, 40
İSA (a.s.)
- 453 -
etkisi, inandırıcılığı ve gücü ne olabilir? Yine Hz. İsa’nın nüzûlü ile bazı haramları helâl edeceğine dair hadis rivâyetleri, İslâm dininin tamamlandığını bildiren “... Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”1829 âyetiyle çelişir.
Kendisinin İsa olduğunu iddia eden nice insanlar çıkmış, çıkmakta ve çıkacaktır. Gerçek İsa’yı (a.s.) insanlar nasıl tanayacaktır; daha önce gösterdiği gibi mûcizeleri de, peygamber olarak gelmeyeceği için gösteremeyecektir. Bu da kendisinin Mehdi olduğunu iddia edenler gibi istismar konusu olacak, sahte Mesihlerin insanları kandırma yolu ardına kadar açılmış olacaktır.
Bilindiği üzere, Papa suikastçısı M. Ali Ağca bile, tarihin çöplüğünde yer almış yüzlerce sahtekâr kişi gibi, kendisinin Mehdi ve İsa olduğunu iddia edebilmektedir. Eski bir müftü ve milletvekili olan Hasan Mezarcı’nın da kendisinin Hz. İsa olduğunu ve gökten indiğini iddia ettiğini de biliyoruz. Hz. Peygamberimiz zamanında minare olmadığı halde, Hz. İsa’nın Şam’daki beyaz minareye ineceği iddia edilebilmektedir. Hatta Adıyaman’daki meşhur şeyhin bulunduğu câminin minaresi bembeyaz renge boyanmış, Hz. İsa’nın oraya ineceği iddia edilerek, köye “inilecek yer” anlamına gelen “Menzil” adı verilmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunlar, ne ilk ve ne de sondur. Bunun gibi nice beklentiler, oyalanmalar, kurtarıcı bekleyip sorumluluktan kaçmalar ve istismarlar sözkonusu olduğu gibi bu gidişle çok daha olacaktır.
Mehdî
Bu kavram ‘hedy-hidâyet’ kökünden türemiş bir kelimedir. ‘Hedy’; doğru yolu bulmak, yol göstermek, hidâyeti göstermek demektir. ‘Mehdi’nin sözlük anlamı, hidâyete eren, doğru yolu bulan, Allah’ın hak olan yola yönelttiği kimse demektir.
Bu kelime sözlük anlamına uygun olarak şairler tarafından Peygamberimizi övmek için kullanılmıştır. Ayrıca dört halifeye de ‘mehdi’ dendiği olmuştur. (Hutbelerde okunan dualarda dört halife hakkında ‘mürşidûn-mehdiyyûn- irşad ediciler, hidâyette olanlar’ şeklinde övgü cümleleri geçmektedir.) Hz. Hüseyin ve bazı halifeler hakkında övgü sözü olarak ‘mehdi’ sıfatı kullanılmıştır. İslâm tarihinde ‘Mehdi’; kendisinden önce zulüm ve haksızlıkların alıp yürüdüğü yeryüzünü, adâletle dolduracağı, İslâm’ı hâkim kılacağı sanılan kişidir.
Mehdi’nin günün birinde geleceğiyle ilgili hadis kitaplarında âhad (tek râvi kanalıyla gelen) hadisler bulunmaktadır ama bunların içerisinde birbiriyle çelişen haberler vardır. Buharî ve Müslim’in kitaplarında ise mehdi kelimesi geçen bir hadis yoktur. Kur’an’da mehdi’yi gösteren en ufak bir işarete de rastlamak mümkün değildir. Bazı hadis rivâyetlerine göre mehdi, Ehl-i Beyt’tendir ve Fâtıma (r. anhâ) soyundandır.1830 Dünya hayatının sona ermesine bir gün bile kalsa mehdinin gönderileceği haber veriliyor. 1831
İlk dönem itikat kitaplarında mehdi konusu yer almamıştır. Ancak daha sonra
1829] 5/Mâide, 3
1830] Ebû Dâvud, Mehdi, hadis no: 4282-4284, 4/106; İbn Mâce, Fiten 34, hadis no: 4082-4088, 2/1366
1831] Ebû Dâvud, Mehdi, hadis no: 4282-4283, 4/106; Ahmed bin Hanbel; nak. Şamil. İsl. Ans. 4/107
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yazılan Akaid kitaplarında mehdiden bahsedilmektedir. Mehdiden bahseden hadisler mütevâtir olmadığı için, bu konu iman konuları içerisinde yer almaması gerekir. Ancak, İslâm tarihinde mehdi iddiasıyla birçok insan çıktı, insanlar bazılarına mehdi diye uydular ve bir çoğu da bir mehdi beklentisi içerisinde oldular.
Mehdi meselesi İslâm tarihinin başlangıcında ortaya çıkan siyasî tartışmalar ve siyasî mezhepleşmelerden sonra daha çok gündeme gelmiştir. Özellikle Şîîlerde mehdi inancı dinin esasından sayılmıştır. Onlara göre beklenen bir mehdi (mehdi-i muntazar) gelecek, kendilerini zulüm ve baskıdan kurtaracak, yeryüzünü adâletle dolduracaktır. Bu bakımdan onlar, kendilerine öncülük eden Ehl-i Beyt imamlarına mehdi gözüyle bakmışlar ve onlara itaat etmişlerdir. Onlara göre mehdi, Fâtıma (r. anhâ) soyundandır, günahsızdır ve olağanüstü özellikleri vardır. Şiilerin çeşitli kollarına göre ayrı mehdiler vardır. Onların en büyük kolu olan İmâmiyye’ye göre ise beklenen mehdi, on ikinci imam, Ebu’l Kasım Muhammed b. Hasan el-Mehdi’dir. O, küçük yaşta kaybolmuştur (gâibtir), yeniden gelecek ve zulümleri önleyecektir.
Ehl-i sünnet müslümanlarının da mehdi beklentisi vardır ama onların beklediği mehdi olağanüstü bir kimse değildir. İyi bir insan ve takva sahibi bir önderdir.
Anlaşıldığı kadarıyla mehdi inancı siyasî olayların müslümanları fırkalara ayırmasından sonra daha çok gündeme gelmeye başlamıştır. Âhad ve zayıf haberlerin dışında sağlam dayanağı bulunmamaktadır. İslâm tarihinde birçok mehdi çıkmıştır. Çevresine adam toplayıp saltanat sürmek isteyen niceleri veya zâlim yöneticilerle mücâdele etmek isteyen iyi niyetli önderlerin bir kısmı bu mehdi beklentisinden yararlanmıştır.
Tarih boyunca nice sahtekârlar, çıkar sağlamak ve halkın üzerinde etkili olabilmek için mehdilik inancını istismar etmişlerdir. Günümüzde bile bazı açıkgözler zaman zaman bu beklentiden yararlanmayı deniyorlar. İşin garibi bu gibi konuların istismarcısı bulanabileceği bilinmesine rağmen ‘mehdiyim’ diye ortaya çıkanlar çevrelerine adam toplamayı hâlâ başarabiliyorlar.
Mehdi beklentisi birçok müslümanı ümitsizliğe ve görevini yapmamaya sevk etmiştir. Öyle ya, nasıl olsa mehdi gelecek ve dünyayı düzeltecek, zulümleri önleyecek, insanlara hidâyet dağıtacak… Bu hayal nicelerini boş beklentilere sevk etmiştir. Niceleri bu umut sebebiyle yapması gereken en basit görevleri bile savsaklamış, kendisine zulmedenlerle mücâdele etmeyi terketmiş, zâlimlere karşı çıkma görevini gelecek mehdiye bırakmıştır.
Allah (c.c.) dilediği araç ve insanla dinini destekler. O dininin yaşanabilmesinin araçlarını dilediği gibi yaratır. Hidâyet O’nun elindedir, dilediğine verir. O’nun gönderdiği Kur’an-ı Kerim kıyamete kadar değişmeden kalacaktır. O Kur’an ki en büyük hidâyet aracıdır. İnsanlara düşen, Kur’an’ı anlamak ve O’na uymaktır. Hayalleri (ümniyye’yi) bir tarafa bırakıp yapması gerekeni gücü yettiği kadar yerine getirmektir.
Mehdi beklentisi müslümanların ne imanlarını artırır ne de sâlih amellerini. Müslümanlar işlerini ve çalışmalarını, gelmesi muhtemel mehdilere göre ayarlamazlar. Onlar, inandıklarını hayatlarında uygulamaya çalışırlar. Sonuç Allah’a aittir.
İSA (a.s.)
- 455 -
Şimdiye kadar çıktığı iddia edilen ve hâlâ çıkmaya devam eden bu mehdilerden acaba hangisi gerçek mehdidir? Kaynaklarda bir sayı ve zaman verilmediğine göre hepsini de mehdi olarak kabul edecek miyiz? Bundan sonra ortaya çıkan mehdi adaylarına karşı nasıl bir tavır takınacağız?
İşin garibi tarihten beri ortalıkta bu kadar mehdi adayı ve mehdi taslağı olmasına rağmen müslümanların durumlarında pek bir değişiklik görünmemektedir. Ne mehdinin mesajını anlayıp kendini düzeltenler var; ne de zâlimlerin zulmünün son bulması. Bu mehdi adaylarının bir mârifetleri varsa, müslümanların saf inançlarını maddeye çevirme işlerinden vazgeçsinler de biraz da asıl işlerine(!) dönsünler. İslâm ümmetinin dertlerine bir çözüm bulsunlar, İslâm ülkelerindeki tâğutların hâkimiyetlerine ve zulümlerine dur desinler.
Kur’an, müslümanlara mehdi beklemeyi değil; hakiki anlamda iman etmeyi ve imanın gereğini yapmayı tavsiye ediyor. Bunu yapmayanlar ise zarar edeceklerdir.1832 Eğer mehdiyi hidâyete götüren, hidâyet veren şeklinde anlarsak; Kur’an en büyük mehdîdir (hâdî-hidâyete erdiricidir). İnsanlar bu mehdiye uyarlarsa doğru yolu bulurlar ve kurtuluşa ererler. Kur’an’ın kendisi de insanları sürekli bu kurtuluşa dâvet etmektedir. 1833
Deccâl
Sözlükte, bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak manasındaki ‘decl’ kökünden türemiş bir sıfat olup, çok yalancı, aldatıcı, hilekâr demektir. Kavram olarak Deccâl, âhir zamanda ortaya çıkıp, göstereceği olağanüstü yeteneklerle insanları dalâlete sürükleyeceği kabul edilen kişidir.
‘Deccâl’ ile ilgili Kur’an’da herhangi bir bilgi yoktur. ‘Deccâl’ ve onun faaliyetleriyle ilgili bilgiler hadislerde bulunmaktadır. Daha çok da “Mesîh Deccâl -yalancı Mesih-” olarak geçmektedir.
‘Deccâl’ inancı eski dinlerde olduğu gibi yahudilikte ve hıristiyanlıkta da vardır. Bozulmuş Tevrat ve İncil’de ‘Deccâl’ ile ilgili verilen bilgilere bakılırsa İslâm’daki Deccâl inancının onlardan etkilenmiş olabileceği akla gelmektedir.
Ancak birçok meşhur hadis kitabında ‘Deccâl’ ile ilgili pek çok hadis yer almaktadır. Rivâyete göre Peygamberimiz (s.a.s.) buyurmuştur ki: “Şüphesiz on alâmet ortaya çıkmadıkça kıyamet kopmayacaktır: Doğuda, Batıda ve Arap yarımadasında bir yerin batması, duman’ın çıkması, Deccâl, Dâbbetü’l-arz, Ye’cüc ve Me’cüc, güneşin batıdan doğması ve Yemen’de bir ateşin çıkarak insanları toplanacakları yere (mahşer yerine) sürmesi.” 1834
Deccâlın Özellikleri: Hadislerde geniş bir şekilde Deccâlın özelliklerinden ve yapacağı işlerden bahsedilir. Buna göre Deccal bir insandır ve olağanüstü yetenekleri vardır. Rüzgâr gibi hızlıdır. Yağmur yağdırıp, bitkileri yeşertebilecek. Yanında su ve ateş bulunacak. Fakat gerçekte onun suyu ateş, ateşi de sudur. Bir gözü kördür ve patlamış üzüm gibidir. Alnında kâfir yazılıdır. Genç bir kimsedir, esmer ve parlak tenlidir. Kısa boylu olmasına rağmen heybetlidir.
1832] bk. 103/Asr Sûresi
1833] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 390-392
1834] Müslim, Fiten 13, hadis no: 2901, 4/2225; Ebû Dâvud, Melâhim, hadis no: 4311, 4/114; İbn Mâce, Fiten 25, hadis no: 4041 ve 4055, 2/1341
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âhir zamanda doğudan gelecek ve müslümanların oturduğu şehirlerin birinde ortaya çıkacak. Birçok yeri dolaşacak ama Mekke, Medine ve Mescid-i Aksâ’ya giremeyecek. Önce peygamberlik sonra ilâhlık davasına kalkışacak, karşı gelenleri cehennem adını verdiği yere atacak. Ama aslında onun cehennemi cennet gibi, cenneti ise cehennem gibidir. Bir rivâyete göre Hz. İsa tarafından Şam yakınlarında öldürülecektir. 1835
Bütün peygamberlerin ümmetlerini Deccâl fitnesine karşı uyardıklarını, Peygamberimiz’ in de dualarında sık sık Deccâl fitnesinden Allah’a sığındığını bildiren hadisler bulunmaktadır. Rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hiç bir peygamber yoktur ki, ümmetini yalancı köre (Deccâla) karşı uyarmamış olsun. Dikkat edin o kördür… İki kaşının arasında kâfir yazılıdır.” 1836
Hadislerden anlaşıldığına göre ‘Deccâl’ bir insandır. Çıkacak yeri ve zamanı tâm net değildir. Hatta bir rivâyete göre otuz kadar ‘Deccâl’ çıkacaktır1837. Bazı rivâyetlerde ise yetmiş kadar Deccâl çıkacağı ifade edilir. 1838
Deccâl hakkında rivâyet edilen hadislerdeki çelişkiler bu konuda İslâm âlimlerinin farklı yorumlar yapmasına sebep olmuştur. Kimilerine göre bu çelişkiler, giderilebilecek şeylerdir. Onlara göre ‘Deccâl’ ahir zamanda ortaya çıkacaktır. Kimileri birden çok Deccâlın çıkacağını, Hz. Ali zamanında ortaya çıkan bir kimsenin ilk Deccâllardan olduğunu, Firavun ve Nemrut gibi inkârcıların ve onlara benzeyenlerin Deccâl olabileceğini, onun muhtemelen Doğudan çıkacağını, onun yanındaki bir günün kırk gün olması; onunla geçecek günlerin zor olması anlamına geldiğini ileri sürdüler. Kimileri Deccâlın göstereceği olağanüstü olayların bir aldatmaca olduğunu, Deccâlın şer ve bozgunculuğun, hurâfe, yalancılık ve kötülüklerin sembolü olduğunu söylemişlerdir. Kimileri de Deccâlı, insanlığa zararlı inkârcı akımlarla yorumlamışlardır. Kimilerine göre de Deccâl, küfrü ve inkârı yayan herkestir.
Bazı araştırmacılara göre Deccâlla ilgili rivâyetlerin çoğu zayıf ve birbiriyle çelişkili, hatta Peygamberimiz’in söylemesine imkân olmayan gerçek dışı rivâyetlerdir. Birçoğu âhad haber (tek kanalla gelen rivâyet) olduğu için akaidde delil olamazlar. Dolaysıyla Deccâl bir akaid konusu değildir.1839 Ancak, Kur’an’ın temel referans alınmadığı bütün klasik Akaid kitaplarında ‘Deccâl’ın çıkmasının hak olduğu yer almakta, bu konudaki rivâyetler bir yekûn tutmaktadır. (Hâfız İbn Kesir, Deccâl’la ilgili 185 rivâyeti el-Bidâye ve’n-Nihâye isimli eserinde bir araya toplamış ve hepsini ayrı ayrı değerlendirmiştir. Eşref b. Abdulmaksûd b. Abdurrahim de bu rivâyetleri el-Mesîhu’d-Deccâl adıyla Mısır’da ayrı bir kitap olarak yayınladı. Deccâlla ilgili rivâyetler için ayrıca bkz. S. Havva, H. İslâm Akaidi, 9/345-415)
Deccâl hakkındaki rivâyetlerden anlaşılması gereken önemli bir nokta şurasıdır: Deccâl, yeryüzünde inkârcılığı yaymaya çalışan, kutsal değerlerle savaşan, şer işleri yürüten kişi ve onların yürüttükleri çalışmalardır. Bu çalışmaların
1835] Müslim, Fiten 20, hadis no: 2932-2937, 4/2247; Buhârî, Fiten 26-27, 9/74-76
1836] Müslim, Fiten 20, hadis no: 2933, 4/2248; Tirmizî, Fiten 62, hadis no: 2245, 4/516; Buhârî, nak. İbn Kesir, el-Mesîhu’d-Deccâl 42; S. Havva, H. İslâm Akaidi, 9/366
1837] Müslim, Fiten 18, hadis no: 2923, 4/2240; Buhâri, Fiten 25, 9/74
1838] Bk. İbn Kesir, el-Mesîhu’d-Deccâl, s. 35
1839] Y. K. Çağdaş Tefsiri, 8/88-90
İSA (a.s.)
- 457 -
her devirde değişik temsilcileri olmuştur. Deccal, olağanüstü bir kişilik olmaktan çok, her devirde şer olan şeyleri temsil eden bir tiptir. Böyle bir tipin olması hem akıl yönünden mümkündür, hem de müslümanlar için bir imtihan sebebidir. Mü’minler, kendilerini şerre çağıran, İslâm dışı şeyleri İslâmî kılıfla sunmaya çalışan bozguncu kimseleri tanımak ve onların kurduğu düzenlere karşı uyanık olmak zorundadırlar. Deccâl tipli kişi ve kuruluşların sunacağı su ve ateşe dikkat etmek gerekir. Zaten mü’minler Deccâlı ve onun zararlı faaliyetlerini iman ferâsetiyle bilirler, Deccâl tiplileri iyi tanırlar ve onlarla mücâdele ederler.
Türkiye’de yakın tarihte ve günümüzde İslâmî değerlere karşı mücâdele veren, İslâmî hükümleri yürürlükten kaldırmış güç ve iktidar sahiplerine halkın ‘Deccâl’ demesi oldukça anlamlıdır. Şurası bir gerçektir ki, tarih boyunca ve günümüzde Hakka karşı çıkanlar olmuştur ve olacaktır. Hakka karşı çıkanlar da her zaman fesadı yayan, şer işleri artıran, zulme sebep olan tiplerdir.
Birtakım hile ve oyunlarla halkı etkileyip kolaylıkla kandıran Deccallar her dönemde bulunduğu gibi, günümüzde de mevcuttur. İşte bunlar Deccal tiplerdir. Bunlar, halkın karşısına hiç bir zaman asıl yüzleriyle çıkmazlar. Halka yalan vaadlerde bulunurlar, onlara mutluluk sözü verirler ama mutsuzluğu getirirler. İnsanlara ‘su’ sunduklarını iddia ederler, ama sundukları ateşten başka bir şey değildir. Onlar Allah’ın hidâyetini kötü gösterirler, hâlbuki ilâhî dâvet ‘su’ gibi insanlara hayat kaynağı olmaktadır. Kendilerinde olağanüstü marifetler olduğuna kitleleri inandırırlar. Çünkü onların nefislerine hitap ederler, gerekirse onları çeşitli yöntemlerle ikna ederler. İknâ olmayanları ise sindirirler. Ancak onların olağanüstü marifetleri yoktur. Usta göz boyayıcı (sihirbaz gibi) oldukları için akı kara, karayı ak gösterirler ve kitleler de onlara rahatlıkla kanarlar.
Günümüzdeki maddeci, çıkarcı, nefislere hitap eden, bencil ve dalâlet olan dünya görüşü ve düzenleri insanlara dayatanları, kendilerini üstün, başkalarını geri ve gerici sayanları, kitleleri çeşitli hile, felsefe ve bilimsel yalanlarla güden ve sömürenleri, bütün güçlerini Allah’ın dâvetine mücâdele için kullananları, insanları fikren iğdiş edip kendi sistemlerinin kulu ve kölesi yapanları Deccallar sınıfına koymak yanlış olmaz.
Hadislerde yer alan çelişkili rivâyetler, âdeta masal havasına büründürülerek anlatılanlar; ya zayıf rivâyetler, ya râvilerin yanılarak yaptıkları ilâveler, ya da kendi görüşleri olabilir. Bu nedenle bu konuda dikkatli olup, her rivâyeti bir akaid konusu olarak almamak gerekir.
‘Deccâl’ kavramı, olabir ki, bâtılın ve küfrün azılı önderlerini (imamlarını) bir nitelemedir, onların kötülüklerine ve insanları kandırma konusundaki hilelerine, onların sapıklıklarına bir dikkat çekmedir. Müslümanları bu gibi kötü kişilere ve kötülük odaklarına karşı uyanık olmaya, yeri ve zamanı gelince de onlarla mücâdele etmeye bir çağrıdır.
Bütün Deccâl işlerinden ve Deccâl tipli kimselerin şerrinden Allah’a sığınırız. 1840
Hz. İsa, ruha önem verilmeyen bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli mûcizelerle geldi: Ölüleri diriltme, hastaları iyileştirme, körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi. İşte günümüz toplumunda da bu rûhî
1840] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 136 vd.
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özellikleri ihyâ eden İsa nefesli insanlara ihtiyaç var. Böylece yahûdilerin katı kapitalist etkileriyle ruhları, rûhî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül kalpleri ve ruhları dirilsin, ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun. Hasta kalpler ve ruh hastalıkları iyileşsin. Hakkı göremeyen gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar eşyaya Allah’ın nuruyla bakabilsin. Sadece görünenleri değil; perdenin arkasındakileri de görebilsin. Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi için Hz. İsa’nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine, Hz. Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Haktan getirdiği mesaja mirasçı sensin. Kurtuluş istiyorsan kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap. Hem sen kurtul, hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman! 1841
İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah da zaten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren anlamında en büyük mehdî olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir. Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı, böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O zaman Deccallar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar) size zarar veremez.” 1842
1841] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, s. 54
1842] 5/Mâide, 105
İSA (a.s.)
- 459 -
Hz. İsa İle İlgili Âyet-i Kerimeler
Hz. İsa Babasız Doğmuştur: 3/Âl-i İmrân, 45, 47, 59; 19/Meryem, 17-23; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50.
Hz. İsa Babasız Doğmuştur: 3/Âl-i İmrân, 45, 47, 59; 19/Meryem, 17-23; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50.
Hz. İsa Allah’ın Peygamberi ve Kelimesidir: 4/Nisâ, 163, 171; 5/Mâide, 75; 6/En’âm, 85; 57/Hadîd, 27
Hz. İsa, Allah Tarafından Bir Ruh ve Kuldur: 4/Nisâ, 171-172.
Hz. İsa’ya İncil Verilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27.
Hz. İsa, Tevrat’ın Tasdikçisidir: 5/Mâide, 46.
Allah’ın Selâmeti Hz. İsa’nın Üzerinedir: 19/Meryem, 33.
Hz. İsa, İsrâiloğullarına Gönderilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48-49.
Hz. İsa’nın Ümmetine Dâveti: 3/Âl-i İmrân, 50-52; 5/Mâide, 112-113, 116-117; 19/Meryem, 36; 43/Zuhruf, 63-65; 61/Saf, 6, 14.
Hz. İsa’nın Mûcizeleri: 2/Bakara, 87, 253; 3/Âl-i İmrân, 46, 49; 5/Mâide, 109-115; 19/Meryem, 27-34, 36.
Hz. İsa’nın Havârileri: 3/Âl-i İmrân, 52-53; 5/Mâide, 111-112; 61/Saf, 14.
Hz. İsa’yı Yahûdilerin Öldürme Teşebbüsleri: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/Nisâ, 157; 5/Mâide, 110.
Hz. İsa, Asılmamış, Öldürülmemiş; Yükseltilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/Nisâ, 157-158.
Hz. İsa’nın Kıyamet İçin Bir Bilgi (Alâmet) dir: 43/Zuhruf, 61.
Hz. İsa’yı Yahûdiler Öldürdüklerini Söyler: 4/Nisâ, 156-157, 159.
Kıyâmet Gününde Hz. İsa ve Ümmeti: 5/Mâide, 109-119.
Hz. İsa’nın Elçilerinin Onun Adına Antakya Halkını Hakka Dâveti: 36/Yâsin, 13-27.
Hz. İsa’nın, Ümmetinin Affını İstemesi: 5/Mâide, 118.
Müşriklerin, Hz. İsa Hakkında Peygamberimiz’le Tartışıp Çekişmeleri: 43/Zuhruf, 57-62.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 337; 2/371-376; 3/119-121
2. Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 187; 2, s. 297
3. Tefhîmu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 81, 230-231, 377-381
4. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 24, 177
5. Hülâsatü’l Beyan, Mehmet Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 171; c. 2, s. 613-616
6. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 3, s. 204-206
7. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 411-412
8. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 176-178; c. 4, s. 141-144
9. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 176-240
10. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 136-139; 390-392
11. Kur’ân-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, T. D. Vakfı Y. s. 332-336
12. Merak Ettiklerimiz, A. Tatlı, M. Dikmen, Cihan Y. 48-50
13. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y. s. 76-84
14. Hadislerin Kur’an’a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y. s. 220-224
15. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 17-22; 354-358
16. Fetvâlar, Mevdûdi, Nehir Y. c. 3, s. 42-43; 150-152
17. Lem’alar, s. 112; Şualar, Said Nursi, s. 459-471
18. İslâm’a ve Diğer Dinlere Göre Deccal, Zeki Sarıtoprak, Nesil Basım Yayın, s. 25-48
19. Mehdilik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu, Nil A.Ş. Y. s. 213-238
20. Mehdî ve Altın Çağı, Harun Yahya, Nasajans Y. s. 188-208
21. Mehdilik, Avni İlhan, Beyan Y.
22. İmamiye Şiasında On İkinci İmam ve Mehdi İnancı, Mustafa Öz, Mar. Ü. İl. Fak. Vakfı Y.
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
23. İntizar (Bekleyiş), Âyetullah İbrahim Emini, Evrensel Y.
24. Çağın Beklediği İnsan Mehdî, Âdil Gökburun, Tek Yol Y.
25. Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, Gençlik Y.
26. Deccal, Hıristiyanlığa Lânet, Friedrich Nietzche, Hil Y.
27. Âhir Zaman Fitneleri, Derleme, İttihad Y.
28. El-Mesîh fi’l-Kur’an ve’t-Tevrat ve’l-İncil, Abdülkerim Hatîb, Beyrut, 1976
29. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (K.K’de Ehl-i Kitab), M. Fatih Kesler, T. D. V. Y.
30. Kur'an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T.D.V. Y.
31. Kur’ân-ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ziya Kazıcı, Bahar Y.
32. Kur’an’da Ehl-i Kitab, Veli Ulutürk, İnsan Y.
33. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
34. Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.
35. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
36. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y.
37. Hıristiyan Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet Vakfı Y.
38. Hıristiyanlık Üzerine Konferanslar, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.
39. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? A. Deedat, İnkılâb Y.
40. Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, Suat Yıldırım, Işık Y. / D. İ. B. Y.
41. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
42. Onun İzinde; Hıristiyanlık ve Laiklik Tarihi, G. Barker, Şahsi Y./Müjde Y.
43. Barnabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği
44. Barnaba İncili Araştırmalar, Muhammed Ali Kutub, Tekin Kitabevi Y.
45. Barnaba İncili, Abdurrahman Aygün, Tekin Y.
46. İslâm-Hıristiyan Diyalogu ve İslâm’ın Zaferi, Ali Arslan Aydın, Kültür Basın Y. Birliği Y.
47. İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarına Göre İsa (a.s.), Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kitabevi Y.
48. Bir İslâm Peygamberi Hz. İsa, Muhammed Ataurrahim, İnsan Y.
49. Hz. İsa ve Hz. Meryem, Mustafa Necati Bursalı, Şelâle Y.
50. İnsanoğlu İsa, Halil Cibran, Anahtar Kit. Y.
51. Hz. İsa Gelecek, Harun Yahya, Vural Y.
52. Üç İsa, Aytunç Altındal, Anahtar Y.
53. Hz. İsa’nın Ref’i Hakkında, Mahmud Şeltut, Haksöz, 20 (Kasım 92)
54. İsa’nın Ref’i, Mahmut Şeltut, A.Ü.İ.F. Dergisi, Ankara, 1978, s. 319-324
55. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
56. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
57. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
58. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
59. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
60. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
61. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
62. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
63. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
64. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
65. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
66. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
67. Peygamberlerin Hayatı, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
68. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
İSA (a.s.)
- 461 -
69. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
70. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
71. Kur'an-ı Kerim'e Göre Peygam. ve Tevhid Mücâdelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar
72. Kur'an'da Peygamber, Muhittin Akgün, Işık Y.
73. Kur'an'da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
74. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
75. Kur'an'ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
76. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber'in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
77. Adayış Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
78. Sahih-i Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. c. 2, s. 431; c. 6, s. 532; 9, s. 167, 179-182
79. Kütüb-i Sitte Terc. c. 3, s. 365; c. 12, s. 363-366; c. 13, s. 152, c. 14, s. 266-276
İSLÂM
- 463 -
Kavram no 100
İman 16
Bk. İman; Tevhid; Küfür; Câhiliyye
İSLÂM
• İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
• İslâm Dini'nin Gayesi
• İslâm Dini'nin Hükümleri
• İslâm’ın Genel Özellikleri
• İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
• Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
• İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
• Din Olarak İslâm
• İslâm'a İnanıp Teslim Olan Kimse; Müslim/Müsliman
• İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
• İslâm’ın Tebliği
• İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.
İslâm’ın terim anlamı: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir sistemdir, kanundur.
İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz.1843 İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay, yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve hayvanlar da müslümandır. İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a itaat ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman oluşlarına şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.”1844 Bu âyette gökte ve yerde olanların teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor
1843] Bk. 6/En’âm, 162 ve 4/Nisâ, 65
1844] 3/Âl-i İmran, 83
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve deniliyor ki “Ey insan, İşte sen de böyle teslim olmalısın!” Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslâm, imanın bir tezâhürü, dışa yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet, yani imansız İslâm olur mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği şekilde iman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği, başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin) geçerli olabilmesi için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.
İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa, İslâm’ı seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim olduğundan artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan, dünyada halife olur.
İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir. Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir. Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir. İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslâm’da hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vâcip veya farz mıdır; yapılan herhangi bir eylem veya inancın hükmü belirtilmiştir. İnanç, ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler. Allah, Kur’ân-ı Kerim’in özelliğini şöyle açıklar: “Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan etmek, açıklamak için gönderdik.”1845 Kur’an ve sünnette hükmü açıkça belirtilmeyen meseleler hakkındaki hükmü, İslâm ümmetinin müctehid âlimleri, kitap ve sünnete dayanarak çıkarırlar.
Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” 1846
Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş esas, İslâm’ın temelleridir, ama İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin sadece temellerden ibâret olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu beş temelden ibâret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır. Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun dışında ahlâktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan, savaştan, hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel ve binadan meydana gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise, insan hayatıyla ilgili İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi, İslâm’ı tümüyle tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta tutmaktır.
Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini ikiye ayırabiliriz: Şehâdet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine binâen dört
1845] 16/Nahl, 89 ve yine Bk. Yusuf, 111
1846] Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
İSLÂM
- 465 -
amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i sâlih. İslâm, şehâdet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır. İslâm; namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibâdetlerdir. Bunlara İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı ise, bu temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren unsurlar İslâm’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik nizam, ahlâkî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim nizamı vs. İslâm’ın hâkimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri vardır (Müeyyide: Kanun ve ahlâkî emirlerin yerine getirilmesini temin eden kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler; cihad, marufu emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezâlar, Allah’ın dünya ve âhirette verdiği Rabbânî cezâlardır. O halde İslâm; inanç, ibâdet, hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.
İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve nefreti, duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir. Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm, genel nizam, hayatın her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip, peygamberle tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır. Bu programa uyana sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm, Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkâm (hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk, muâmelât, Kur’an ve sünnetteki haberlerin bütünüdür.
İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır. Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince, İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik insanın hevâ ve arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan daha güzel kim vardır?” 1847
Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket, yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzellik ve olgunluğu görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslâmîyetten olan bir şey, bazen câhiliyye ile karışır. İslâm’dan olan o şey, orada da güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın hakikatini bilmediği için bu düzene bağlanır. Şâyet bu insan hakkı bilseydi, o câhiliyye düzeninde gördüğü kısmî iyiliklerin İslâm’a ait olduğunu anlayacak, kaynağa ve asla yönelecekti.
İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve câhiliyye vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde, bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun için Allah Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde bulunanları affeder, ama inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında dilediğini affeder.” 1848
Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, İşte o
1847] 5/Mâide, 50
1848] 4/Nisâ, 48
- 466 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.”1849 Her müslümanın, câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.
İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muamelâta dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması gerekirken, hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu tamamen söküp atma çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne kadar çok müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin) ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır. 1850
İslâm Dini’nin Gâyesi
İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır. Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de âhiret saâdetini kazanacaktır. İslâm, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu saâdetlere ulaştırır. Toplumun saâdeti de ferdin saâdetine bağlı olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur. İslâm, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur. Bunlara şer’î hükümler denir.
İslâm Dini’nin Hükümleri
İslâm Dininin hükümleri dört kısımdır:
a-) İman (İtikadî hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul etmesi, neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan, iman esaslarına inanmakla mânevî gıdasını almış, kalbini yanlış inançlardan temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.
b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl yapılacağını ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî hükümler denir. Duâ etmek, zekât vermek, cihad etmek, ilim tahsil etmek gibi.
c-) Ahlâk: Hal ve hareketleri, davranışları, İslâmî ve insanî ilişkileri açıklayan hükümlere denir. Ahlâkın güzelleşmesine ve vicdanın terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan söylememe, kendisi için istediğini başkası için de isteme... gibi.
d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): İman, ahlâk ve şahsî amel gibi konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini ve ekonomik durumları
1849] 2/Bakara, 85
1850] Bk. Din ünitesi
İSLÂM
- 467 -
içeren konuları, evlenme, boşanma, miras dağıtımı, ticarî ve siyasî işleri, kısaca İslâm devletinin kanun ve kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir. Bu dört hüküm (iman, amel, ahlâk, hukuk) İslâm dininin bir bütün ve homojen bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle olmasına rağmen, özellikle yirminci yüzyıl müslümanları hukukla (muâmelâtla) ilgili hükümleri terkettikleri veya terkettirildikleri için İslâm’ın bütünlüğü hayata yansıyamamıştır. İslâm bütün olarak yaşanamamaktadır. Bunun sonucu olarak, imanî konular saptırılmış, ameller (ibâdetler) yozlaştırılarak, ruhsuz ve anlamsız bir şekilde ifa edilen bir gelenek halini almıştır. Yine aynı şekilde müslüman topluluklar İslâm ahlâk ve edebini yitirmişlerdir.
Bu dört hüküm parçalanmaz bir bütündür. Yani birisi olmadığı zaman İslâm’ın bütünlüğü bozulduğu gibi; başka herhangi bir şeyle (düşünceyle, hukukla, dinle) sentezi (karışımı) halinde de bütünlüğü ve safiyeti bozulur; Ortaya apayrı başka bir din çıkar. İslâm sosyalizmi, Türk-İslâm sentezi... gibi. Zaten sentez de ayrı iki şeyin bir araya getirilmesiyle yepyeni bambaşka bir şeyin oluşması demektir.
İslâm, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; her yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslâm, insanın günlük yirmi dört saatini ve doğumdan ölümüne her alandaki her yönünü kapsar ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya kadar insanın tüm hayatını kuşatır. İslâm, insan hayatının bütünüdür. İnancı, ibâdeti, ahlâkı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz veya herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları, hurâfe ve bid’atleri kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış eksiksiz bir nizamdır.
İslâm’ın Genel Özellikleri
1- Rabbânîlik: (Rabbe ait olmak, İlâhî olmak) İslâm, hak ve İlâhî dindir. Vahye dayanır. Hedef ve gayede Rabbânîdir. Allah’ın rızâsı bir müslüman için her şeyde vazgeçilmez amaçtır. İslâm’ın kaynağı ve metodu da Rabbânîdir.
2- İnsanîlik: (İnsan fıtratına uygunluk) Kur’an insanlara indirilmiş, peygamberler insanlar arasından seçilmiştir. İslâm insana, insanın aklına büyük önem vermiş, fıtratına uygun hükümler koymuştur. İslâm’a göre insan, yeryüzünde en güzel biçimde ve halife olarak yaratılmış, rûhî unsur ile seçkin kılınarak evren kendi hizmetine verilmiştir. İslâm, insanın hiçbir güç ve enerji odağını ihmal etmez. Onların hepsini ıslâha, çalışmaya ve gelişmeye doğru yönlendirir. İnsan, taşıyabileceği ölçülerde yüklenen bu yükümlülükleri omuzlayarak barış, güven ve huzur içinde yoluna devam eder. Bu yükümlülükler insanın kendi fıtratıyla uyumludur. Gönlünün ve vicdanının sesiyle bütünleşir. Fıtratını ıslâh etmeyi hedef alır. İslâm’ın tüm hükümleri insanın dünya ve âhiret saâdetine yöneliktir.
3- Kapsamlılık ve evrensellik: İslâm, ebediyeti kapsayacak uzunlukta, bütün insanları kuşatacak genişlikte, dünya ve âhiret işlerini içerecek derinliktedir. Mesajı ve hükümleri bütün zamana, bütün dünyaya, bütün insanlığa yöneliktir. İnsan hayatının beşikten mezara tüm aşamalarını ve hayatın tüm alanlarını tanzim eder. İslâm’ın öğretileri de kapsamlıdır. Bu kapsam, inançta, ibâdette, tasavvurda, ahlâk ve fazilette, düzenleme ve yasalarda kendini gösterir.
4- Vasatlık ve denge: İslâm; denge, orta yol, adâlet, ölçü gibi temel dinamikleri olan bir dindir. İfrat ve tefritten uzaktır. Aşırılıklar yoktur. İnsanı azdırmaz ve
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ezdirmez. İnsanın gücü böyle dengeli bir nizam kurmaya yeterli değerlidir. İnanç, ibâdet, ahlâk ve teşrîde vasat (adâlet ve denge) unsurlarını kolaylıkla görebiliriz. Dünya-âhiret, madde-mânâ, zengin-fakir arasında denge vardır. İnsanın içi ve dışını, rûhu ve bedenini, birey ve toplumu, fert ve devleti, kadın ve erkeği, aile ve milleti dengeler. Her birinin birbirine karşı hak ve görevlerini düzenli, dengeli ve uyumlu bir biçimde belirler.
5- Açıklık ve netlik: İslâm’ın inanç esasları, dinî kavramlar sade ve açık seçiktir. Anlaşılması, anlatılması ve kabulü kolaydır. Aklı, mantığı zorlamaz.
6- Hâlis din: Analiz ve sentez, atma ve katma kabul etmeyen, kaynağı sağlam ve değiştirilemez olduğundan tahrif edilemeyecek bir dindir. Bid’at ve hurâfelere kapılarını kapamıştır. Allah tarafından tamamlanmış ve râzı olunmuş tek hak dindir.
7- Tevhid: İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En mükemmel Allah inancını yerleştirir. İslâm’da Allah’ın sıfatları insanlara ve diğer varlıklara verilmez. Allah’ın hiçbir şeye benzemediği vurgulanır. İnsan ve başka yaratıklar tanrılaştırılamaz. Allah’tan başkasına tapınılmaz, duâ edilmez.
8- Tüm peygamberleri tasdik: Allah tarafından gönderilen bütün peygamberlere inanılır. Peygamberler arasında ayrım yapılmaz. Tanrılaştırma ve yakışık almayan isnatlar gibi aşırılıklardan uzak olarak, Allah’ın elçisi ve kulu oldukları kabul edilir.
9- Egemenlik Allah’ın: Yasa, hukuk ve prensip belirleme, kanun koyma işi sadece Allah’a aittir. İslâm; hüküm, hâkimiyet, egemenlik ve otoritenin Allah’a verildiği, ezen ve ezilenin, kula kulluk yapanın olmadığı bir toplum oluşturur.
10- Sağlam kaynak: İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’an, kıyâmete kadar tahrif edilemeyecek bir kitaptır. Dünyanın her tarafındaki Kur’an nüshaları aynıdır.
11- Evrenle uyum: Evren ve içindeki varlıkların tümü Allah’a teslim olup itaat ettiklerinden müslüman sayılırlar. İslâm’ı seçip teslim olan insan da kâinatla uyum içinde, aynı yasalara itaat etmiş olur. Böylece insanın emeği ve enerjisi evrenin imkânlarıyla bütünleşir. İslâm, insanı evrendeki doğal güçlerle çatışmaya ve boğuşmaya sokmaz.
12- Tek toplum (ümmet) oluşturur: İslâm, uyumlu, tutkun ve dayanışma içinde hareket eden bir toplum (ümmet) oluşturur. Akîde bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan, ülke ve sınıf ayrımı yapmayan bu toplumun temel dinamikleri (harekete geçiren özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet, hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele etmedir. Zina, fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi kötü ahlâk ve çirkin geleneklerin ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma ve cinsel oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum oluşturur. Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar da, birbirlerini ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.
13- Kolaylık ve müjde: İslâm; dili, ırkı, mazisi ne olursa olsun kelime-i şehâdet getirip buna uygun yaşayan herkesi müslüman sayar. Eşitlik ve adâlet esasına dayanır. Kimsenin zorla müslüman yapılmasını kabul etmez. Kalpleri fethederek yayılmayı esas alır. Hükümleri yaşanılacak kolaylıktadır. İbâdetlerin yapılmasında
İSLÂM
- 469 -
gücümüz dikkate alınarak birçok kolaylıklar gösterilmiştir. Gücün yetirilemeyeceği zorluklar emredilmez. İslâm’ın rahmet, af ve müjde tarafı ağır basar. İslâm, insanın rûhî ve bedenî tüm ihtiyaçlarını hoşgörüyle karşılayıp, kolaylıkla ve basit biçimde çözüm getirir. Ama bütün bu kolaylıklara rağmen, tembellik ve dünyaya aşırı meyilden dolayı kulluğunu ihmal edenler Allah’ın azâbıyla ikaz edilirler.
14- Akla ve ilme önem verir: İslâm vahiy dini olmasıyla birlikte, akla büyük önem verir. Akla hitap eder, akıllıyı sorumlu tutar. Bilime de üstün değer vermiş, ilim öğrenmenin her müslümana farz olduğunu bildirmiş, çalışma, öğrenme ve düşünce gibi konulara gereken yeri vermiştir. Yalnız unutmamak lâzım ki, İslâm akılcı değildir, akıllıların dinidir.1851
15- İnsan hakları: Hiçbir düzende (dinde) görülemeyecek kadar insan haklarını gözeten İslâm, insanın şu haklarını korumaya alır:
a- Din emniyeti: İslâm, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini güvence altına alır.
b- Nefis (can) emniyeti: İslâm, yaşama hakkını temin eder.
c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslâm, içki ve uyuşturucu gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü arızâlardan koruyucu tedbirler alır.
d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını ve sağlıklı nesiller yetiştirilmesini temin için İslâm gerekli her türlü ortamı hazırlar.
e- Mal emniyeti: İslâm malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara giden yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip olma hakkını ve imkânını tanır.
Özetle İslâm, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır.
İslâm, insan hakları konusunda hâlâ ulaşılamaz durumdadır. İnsanî kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvânın dışında üstünlük anlayışlarını reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri, ibâdetleri, cezâ anlayışı... eşitliği isbat etmektedir. Diğer düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Eşitlik adına adâletsizliğe de göz yummaz. Kadın-erkek eşitliği diyerek cinsel farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.
İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatleriyle İlişkisi
a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinin adıdır.1852 İnsanlık dünyaya peygamberle (Hz. Âdem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allah Teâlâ peygamberleri değişik şeriatlerle (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her peygamberde aynı olmuştur.
b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri din bir kavme gönderilmişti. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir dindir. Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyâmete kadar geçerli olacak bir
1851] Bk. İslâm Nizamı, Yusuf el Kardavi, Esra Y.
1852] Bk. 2/Bakara, 130 - 133
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayat şeklidir.
c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki peygamberlerin tebliğ ettiği dinin hükümlerini (şeriatlerini) nesh edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed’in (s.a.s.) şeriatidir.
d) İslâm dini, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce Allah (c.c.) tarafından gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
“el-İslâm” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 6 âyette geçer.1853 “İslâm” ve “müslim” kelimeleri, çekimleriyle birlikte Kur’an’da toplam 50 yerde kullanılır. İslâm ve müslim kavramlarının kökü olan “silm” kelimesi ve türevleri ise, toplam 157 yerde kullanılır.
“Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin.” 1854
“Bunu İbrâhim de kendi oğullarına vasiyet etti, Ya'kub da: 'Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O halde sadece müslüman olarak ölün' dedi.” 1855
“Biz, Allah’a ve O’nun yanından bize indirilene; İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya’kup ve esbât’a (torunlarına) indirilene, Mûsâ ile İsa’ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin iman ettik ve biz sadece Allah’a teslim olduk, O’nun için müslümanız’ deyin.” 1856
“Allah katında gerçek din İslâm’dır.” 1857
“İbrâhim, ne Yahûdi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan (hanîf) dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.” 1858
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” 1859
“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı verip ondan râzı oldum...” 1860
“Allah kimi doğru yola hidâyet etmek/iletmek isterse, onun göğsünü (kalbini) İslâm’a açar, gönlüne genişlik verir; kimi de dalâlete bırakmak/saptırmak isterse, onun göğsünü/kalbini daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi meşakkatlendirir. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık verir. Bu (İslâm), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık.” 1861
1853] 3/Âl-i İmrân, 19, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 125; 39/Zümer, 22; 61/Saff, 7
1854] 2/Bakara, 128
1855] 2/Bakara, 132
1856] 2/Bakara, 136
1857] 3/Âl-i İmran, 19
1858] 3/Âl-i İmrân, 67
1859] 3/Âl-i İmran, 85
1860] 5/Mâide, 3
1861] 6/En’âm, 125-126
İSLÂM
- 471 -
“(Yusuf şöyle duâ etti:) ‘…Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat.” 1862
“Kim nefsini (tümüyle) Allah’a, O’nu görür gibi teslim ederse (gerçek müslüman olursa) muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu ancak Allah’a dayanır.” 1863
“Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde olmaz mı? Kalpleri Allah’ı zikretmek husûsunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir dalâlet/sapıklık içindedirler.” 1864
“İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir? Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.” 1865
Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
“İslâm, beş esas üzerine binâ edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” 1866
Cibril hadisi: Abdullah bin Ömer (r.anhüma), babasından rivâyet ederek şöyle demiştir: “Bana babam Ömer ibnü’l-Hattâb rivâyet ederek şöyle dedi: “Bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında bulunduğumuz bir sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor; bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber’in (s.a.s.) yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve:
-Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i haccetmendir.” buyurdu. O zât:
-Doğru söyledin!’ dedi. Babam dedi ki: Biz buna hayret ettik. (Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.
-Bana imandan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-İman; Allah'a ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmen, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır.” buyurdu. O zât (yine):
-Doğru söyledin!’ dedi. (Bu sefer:)
-Bana ihsândan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” Sonunda Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “O Cibril’di; size dininizi öğretmeye gelmişti.” 1867
1862] 12/Yûsuf, 101
1863] 31/Lokman, 22
1864] 39/Zümer, 22
1865] 61/Saff, 7
1866] Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
1867] Buhâri, İman 37; Müslim, İman 1, Hadis no: 8; Tirmizî, İman 14, h. no: 2738; Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, h. no: 63, 64; Nesâi, İman 6
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Her çocuk, İslâm fıtratı (Allah'ı tanıma ve O'na teslim olma) yaratılışı üzere doğar." 1868
"Bir kul İslâm'a girer ve bunda samimi olursa, daha önce yaptığı bütün hayırları Allah, onun lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder. Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muâmele görür: Yaptığı her hayır için en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar sevap yazılır. İşlediği her bir şer için de, -Allah affetmediği takdirde- bir günah yazılır." 1869
"Sizden biri içiyle dışıyla müslüman olursa, yaptığı her bir hayır, en az on mislinden yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sadece misliyle yazılır. Bu hal, Allah'a kavuşuncaya kadar böyle devam eder." 1870
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdular ki: "Bana Cebrâil a.s. gelerek: 'Ümmetinden kim Allah'a herhangi bir şeyi şirk/ortak koşmadan ölürse cennete girer' müjdesini verdi" dedi. Ben (hayretle) 'zina ve hırsızlık yapsa da mı?' diye sordum. "Hırsızlık da etse, zina da yapsa!" cevabını verdi. Ben tekrar: 'Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!' dedim. "Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!" Hz. Peygamber (s.a.s.) dördüncü keresinde ilâve etti: "Ebû Zerr çatlasa da cennete girecektir." 1871
"Muhammed'in nefsini eliyle tutan zâta (Allah’a) yemin ederim ki, bu ümmetten her kim, yahûdi olsun, hıristiyan olsun, beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır." 1872
"İmanın tadını; Rab olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, peygamber olarak Muhammed'i seçip râzı olanlar duyar." 1873
Yeni müslüman olan bir sahâbe, Allah Rasûlünden şunu sordu: 'Allah, seninle bizlere ne gönderdi?' Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı verdi: "İslâm'ı." Adam, 'Pekâlâ, İslâm'ın alâmetleri nedir?' diye sordu. Rasûlullah, şöyle buyurdu: "Kendimi Allah'a teslim ettim, başka şeyleri terkettim' demen, namaz kılman, zekât vermendir. Her müslüman bir başka müslümana haramdır. İki müslüman birbiriyle kardeştir ve birbirlerine yardımcıdırlar. Bir kimse müslüman olduktan sonra müşrikleri terkedip müslümanlara karışmadıkça hiçbir ameli (Allah yanında) makbul değildir." 1874
"Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse işte o, müslümandır." 1875
"İslâm garip olarak başladı, tekrar başladığı gibi garip hale dönecektir. Gariplere ne mutlu! O garipler ki, benden sonra insanların sünnetimden bozdukları şeyi ıslah edecekler." 1876
"İnsanlar arasında Allah'ın en çok buğzettiği üç kişi vardır: Harem'de sapıtıp haktan ayrılan, İslâm'a girdiği halde câhiliyye sünnetini (yol, âdet ve tatbikatlarını) arayan, haksız
1868] Müslim, Kader 25; Ahmed bin Hanbel, 4/24
1869] Buhârî, İman 31; Nesâî, İman 10 -8, 105-
1870] Buhârî, İman 31; Müslim, İman 205, hadis no: 129
1871] Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, hadis no: 94; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2646
1872] Müslim, İman 240, hadis no: 153
1873] Müslim, İman 56, hadis no: 34; Tirmizî, İman 10, hadis no: 2625
1874] Nesâî, Zekât 72, hadis no: 5, 82
1875] Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28
1876] Müslim, İman 232, hadis no: 145; Tirmizî, İman 13, hadis no: 2631, 2632
İSLÂM
- 473 -
yere kanını dökmek için bir adamdan kan talep eden." 1877
Adiyy bin Hâtem (r.a.) anlatıyor: "Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına vardığım zaman bana: "Ey Hâtem'in oğlu Adiyy, müslüman ol ki selâmete eresin!" buyurdu. Ben de: 'İslâm nedir?' diye sordum. Şöyle buyurdular: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim de O'nun rasûlü olduğuma şehâdet etmen ve hayır, şer; tatlı ve acı her şeyiyle kadere iman etmendir." 1878
"Kim İslâm'dan başka bir din adına yalan yere yemin ederse o kimse, dediği gibidir." 1879
"...İslâm, kendinden önceki günahları yok eder. Hicret de ondan önceki günahları yok eder. Hac da ondan önceki günahları yok eder." 1880
Bazı kimseler Hz. Peygamber'e: "Yâ Rasûlallah, biz câhiliyet devrindeki yaptıklarımızdan mes'ul olacak mıyız?" diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi: "İslâm'da sizden kim iyi ameller işlerse câhiliyet devrindeki yaptıklarından dolayı muâhaze olunmaz; ama kim kötülük ederse, hem câhiliyet devrindeki hem de İslâm'da yaptıklarından dolayı muâhaze olunur." 1881
"Din nasihatten ibarettir!" Yanındakiler sordu: 'Kimin için ey Allah'ın Rasûlü?' "Allah için, kitabı için, Rasûlü için, müslümanların imamları ve hepsi için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır; onda bir ezâ/rahatsızlık görürse, bunu ondan gidersin."1882
Bir adamın, “hangi müslüman hayırlıdır?” sorusuna karşılık; Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir” 1883
“Müslümana sövmek fısk’tır (büyük günahtır), onu öldürmek ise küfür (kâfir olmak) gibidir.” 1884
“Müslüman sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden çok seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfre dönmeyi, cehenneme yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.” 1885
İslâm’ın Rükûnları
İslâm’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı ikame etmek, zekât vermek, Beyti haccetmek, Ramazan orucu tutmak.
Peygamberimiz’in İslâm’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen hadis-i şerifte ve konunun başında zikrettiğimiz İslâm’ın beş temel üzere bina edildiğini bildiren hadiste (câhil halkın yanlış olarak İslâm’ın beş şartı dediği) bu beş temelin
1877] Buhârî, Diyât 9
1878] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. Akçağ Y., c. 16, s. 498
1879] Müslim, İman 176, hadis no: 110
1880] Müslim, İman 192, hadis no: 121
1881] Müslim, İman, 189, hadis no: 120
1882] Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1927, 1928, 1930; Müslim, İman 95, hadis no: 55
1883] Müslim, İman 14, hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad, hadis no: 2481; İbn Mâce, Fiten 2, hadis no: 3934
1884] Buhârî, İman 36; Müslim, İman 27, hadis no: 116; İbn Mâce, Fiten 4, hadis no: 3939-3941
1885] Nesâî, İman 3-4
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sayıldığını biliyoruz. Şehâdet veya tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel ilkelerini) daha önce “Tevhid” ünitesinde işledik. Burada, bu ibâdetlerin önemine binaen prototip örnekler olarak belirtilen ve diğerleriyle birlikte amel-i sâlih olarak etrafını câmi sûrette tanımlayabileceğimiz rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği yönleriyle bahsedeceğiz. Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği Fıkıh, İlmihal kitaplarında ve Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.
Amel-i sâlih nedir? Sâlih amel, Allah katında râzı olunan amellerdir. Bu amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslâm şeriatına uygun olması, ikincisi; niyetin Allah rızâsı için ve O’na ibâdet kasdıyla, bu bilinçle olmasıdır. Bir amel, bu iki özelliği veya bunlardan birini taşımazsa Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i sâlihten olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevâbı da yoktur. Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, sâlih amel işlesin, Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi şirk/ortak koşmasın...” 1886
Amel-i sâlihin İslâm’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu ameller Allah’a, âhiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i şehâdetin (tevhidin) mânâsı, amel-i sâlih işlemek ve bu yola girmekle meydana çıkar. İslâm kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini ve bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim olma demek olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibâdetsiz İslâm’ın olamayacağı ortaya çıkar. Amel-i sâlihin İslâm’daki öneminden dolayı birçok âyet onu övmektedir. Bu âyetlerin bazısı onu imana yaklaştırır, bazısı güzel mükâfatını açıklar, bazısı da özellikle âhiret hayatında vereceği faydadan bahseder. “Andolsun Asra ki, Muhakkak insan ziyandadır (zarar görecektir). Ancak iman edip amel-i sâlih işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.” 1887
Amelin kabulü için İslâm’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı Allah, iman ile amel-i sâlihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah rızâsı niyyetiyle ve İslâm şeriatına uygun bir amel de işlese, eğer o kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslâm’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel için ne bir sevap, ne de bir mükâfat vardır. 1888
Amel-i sâlih çok çeşitlidir. İbâdet olsun, muâmelât olsun, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbine itaatı, Şeriata boyun eğmeyi ve Allah’ın rızâsını taleb etmeyi düşünerek hayırlı bir amel işlediği zaman, amel-i sâlih ehlinden olur.
Bu amel-i sâlihin başında (dar anlamıyla) ibâdetler gelir. İbâdetlerin de başında namaz, oruç, hac ve zekât gelir. Bunlar İslâm’ın temelleridir. Bu ibâdetlerde ihmal veya önemini küçümseme kesinlikle câiz değildir. Bunun için İslâm’ı tanımlayan meşhur hadiste bu ibâdetler açıkça bildirilmiştir.
İslâm’da ibâdetlerin önemi büyüktür. İbâdetler, kişinin Rabbiyle olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu ortaya koyar. İbâdetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel hakkıdır. Bu ibâdetlere özen göstermek ve başkalarını önce imanî esaslara, sonra ibâdetlere dâvet etmek gerekir. İbâdetler eksik olduğu halde, insanın imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök salması mümkün
1886] 18/Kehf, 110
1887] 103/Asr, 1-3. Diğer örnek âyetler için meselâ Bk. 5/Mâide, 9; 13/Ra’d, 29; 16/Nahl, 97; 18/Kehf, 30; 19/Meryem, 76; 29/Ankebût, 7, 9.
1888] Bk. 3/Âl-i İmran, 85
İSLÂM
- 475 -
değildir. Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının tümüne uzandığı günümüzde namaz başta olmak üzere ibâdetlere gevşeklik gösteren insanların imanları çok büyük tehlikelere girer. Yani kişinin namaz ve diğer ibâdetleri hakkıyla yerine getirmeden mü’min kalması çok zordur. Bunlar, balık için su, insan için hava mesabesindedir.
Bu ibâdetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi vardır. İslâm; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir alâmet olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde namazda ihmal câizdir. Onu terketmek ve bu konuda tembellik göstermek münâfıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü zaman kendisine ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan kulluğunu ve kelime-i tevhidin mânâsını kişiye devamlı hatırlatan bir ibâdettir. Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan ve kötülüklerden meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’da birçok âyet vardır. 1889
Müslüman, namaza “Allahu Ekber” ile çağrılır; onunla namaza başlar, namaz süresince sık sık onu tekrarlar. Çünkü Allah, her büyükten daha büyük, her kuvvet ve kudret sahibinden daha yücedir. Kul, her şeyden daha büyük ve aziz olan Allah’a bağlandıkça, O’ndan başka hiçbir kimseden korkmaz. Başkasına kulluk etmekten sakınır.
Oruç, hac, zekât ve diğer bütün ibâdetler, imanı takviye eder, nefsi kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah sevgisini bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı, ihlâs, irâde ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekât, müslüman için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan mâlî bir ibâdettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin ise bir emânetçiden başka biri olmadığını insan zekâtla daha iyi kavrar. Zekât, mal sevgisine, Allah rızâsını ve sevgisini tercih etmektir. Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal adâletin sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın amelî eğitimidir. Hac ibâdetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen bir şekilde kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad, iyiliği emir, kötülükleri yasaklamak, sabır, tevekkül, takvâ, Allah sevgisi ve O’nun azâbından korkmak... gibi emirler, Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu sâlih amellerin başında gelir.
Din Olarak İslâm
‘İslâm’, bütün peygamberlere gönderilen semâvî (İlâhî) dinin adıdır. Çünkü İlâhî vahyin kaynağı birdir ve O da Allah’tır. Allah’ın ‘İslâm’ adını verdiği bu İlâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile olgunluğa ulaşmış, bütün hükümler açısından tamamlanmış, bütün ilkeleri Peygamber tarafından açıklanmış bir hidâyet yoludur. Allah katında geçerli din, yalnızca İslâm'dır.1890 Bu dine inananlara ‘müslüman’ adını Allah vermiştir.1891 Geçmiş peygamberler de müslümandı, onlara inanan insanlar da. O peygamberler de insanları yalnızca İslâm'a dâvet ettiler. 1892
Mü’min kelimesinin türediği ‘emn’ kelimesi, her tür korkudan ve şüpheden
1889] Bu âyetlerden bazıları şunlardır: 30/Rûm, 31; 2/Bakara, 1-3, 153, 238; 4/Nisâ, 103, 142; 29/Ankebût, 45...
1890] 3/Âl-i İmrân, 19
1891] 22/Hacc, 78
1892] 2/Bakara, 128, 131-133, 135-136; 3/Âl-i İmrân, 20, 67 vd.
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emin olmak mânâsına gelmektedir. İslâm kelimesi ise, barışı ve güvenliği ve bir anlamda emin olmayı ifade etmektedir. Mü’min, kendisine ‘emânet’ edilen inanma işini yerine getirir, emânetin sahibine teslim olur (müslüman olur) ve böylece gerçek emniyete ve kurtuluşa erer. Bütün organlarıyla Allah’a teslim olmuş birisi; hem imanın emniyetine, hem de İslâm'ın getirdiği ‘silm’e (barışa) girmiş demektir. Müslüman olan kimse, bir taraftan Allah’a teslim olmakta, bu teslimiyetiyle yalnızca O’na boyun eğmekte; bir taraftan da gerçek ‘selâm’a (barışa) ve güvenliğe kavuşmaktadır. Demek ki İslâm, yalnızca inanç ilkeleri değil, aynı zamanda dünya hayatının barışı ve güvenliği için bir yoldur.
İslâm, evrendeki bütün varlıkların uyduğu, teslim olduğu ve insanın da isteyerek uyması istenen hayattır, yaşama biçimidir. Evrendeki bütün varlıkların hayatı ‘İslâm’dır. Yani bütün varlıklar, evrenin Sahibine teslim olmuşlardır, barış ve güvenlik içerisinde hayatlarını devam ettirmektedirler. İnsanlar da İslâm'ı kendilerine hayat tarzı, yaşama biçimi yaparlarsa, aynı sonucu elde ederler. Böylesine Allah’a teslim olmuş insanlardan kurulu toplum da ‘selâm’ toplumudur, barış ve güvenliğe kavuşmuş toplumdur. Onların yaşadıkları yerler o zaman "Dârü’s-Selâm" ve "Dâru'l-İslâm" olur.
Bu açıklamalar ışığında diyebiliriz ki, İslâm kavramı içiçe birkaç anlamı içeriyor:
İslâm’a teslim olan, inanan kimseye ‘müslim’ veya ‘müslüman’ denilir. Müslim kavramı, Mü’min kavramından daha dar kapsamlıdır, ama bu iki önemli kavram arasında sıkı bir bağlantı vardır. Müslim, aynı zamanda, iman eden mü’min’dir; mü’min de İslâm'a teslim olmuş müslim’dir. Mü’min, İslâm’a şüphesiz bir şekilde inanan kimsedir. O imanın içerisinde emniyet de vardır, teslim olma da. Bazı insanlar İslâm'ın büyüklüğü ve gücü karşısında (kelimenin sözlük anlamıyla) teslim (müslim) olmuş, müslümanların otoritesine itaat etmiş olabilirler. Ancak kalbe inmeyen bir imanın, iman ilkeleri karşısında gönülden teslim olmayan bir itaat anlayışının fazla bir değeri yoktur. 1893
Bir kimse diliyle şehâdet kelimesini söylese veya ben ‘müslümanım’ dese, o kimse hükmen müslümandır. Ancak iman kalbinde kökleşmemişse onun müslümanlığı ancak dilinde kalır. İslâm, hem inanmayı hem de inanılan ilkeleri yaşamayı kapsar. İman kalpte kökleşirse, kişi; imanının gereğini yapmaya gayret eder. Müslümanlar arasında yaşayarak ‘ben de müslümanım’ deyip, sonra da her türlü aşırılığı yapan kimseler zayıf imanlı veya imansız kimselerdir. Kuvvetli bir iman, insanı kötülüklerden korur ve sahibini sâlih amellere götürür.
İslâm, tarih boyunca Allah’ın insanlara gönderdiği dinin genel adıdır. Bu ilâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an’la tamamlanmıştır.1894 İslâm, Allah’ın insana teklifidir (önerisidir). Bu teklifi candan kabul eden, müslüman olur ve İslâm'ın getirdiği barış ve güvenliğe, huzur ve mutluluğa kavuşur. Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an’la tamamlanan ve olgunluğa ulaşan bu din, aslî kaynakları yönüyle kıyâmete kadar bozulmadan devam edecektir. Bu dinin Kitabı olan Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın koruması altındadır ve asla değişmeyecek, tahrif olmayacaktır. İnsanların din hakkındaki görüşleri ve değerlendirmeleri değişse bile, İslâm,
1893] 49/Hucurât, 14
1894] 5/Mâide, 3
İSLÂM
- 477 -
Allah’ın dini olarak devam edecektir. İslâm iki ana kaynağa dayanır: Kur’an ve Peygamberimizin Sünneti; yani Allah'ın kitabı ve Rasûlünün hayatı, yani İslâm'ı uygulaması.
İslâm'ın iki ana bölümü vardır: Bunlar; 1- Akaid, 2- Şeriat'tır. Akaid bölümünde İslâm'ın inanç ilkeleri yer alır. Bir insanın nelere ve nasıl inanması gerektiği, neleri ve nasıl reddetmesi icap ettiği akaidin konusunu belirler. İslâm'ın şeriat bölümü ise ibâdetleri, muamelât dediğimiz aile, toplum, alış veriş, karşılıklı ilişkiler konularındaki ilkeleri, suçları ve bunlara verilecek cezaları, bir de müslümanın ahlakî hayatını içine alır.
Bu iki bölümü birbirinden ayırmak mümkün değildir. İslâm yalnızca inançlar bütünü olmadığı gibi; yalnızca ahlâk da değildir. İslâm, insanla ilgili bütün alanları kapsar. İslâm, bir hayvanın nasıl kesileceğini, bir çocuğun nasıl yetiştirileceğini gösterdiği gibi, ticaretin nasıl yapılacağını da, bir devletin nasıl olması gerektiğini, bir toplumun nasıl yönetileceğini de anlatmaktadır. Çünkü o, İlâhî bir sistem olarak insanları barışa (sulha), emniyete (güvenliğe), Allah’a teslimiyete, O'ndan başka tanrı kabul etmeyip sahte ilâhlar karşısında eğilmeyerek özgürlüğe, en yüce ahlâka ve nihayet önce dünya sonra âhiret mutluluğuna kavuşturmak için gönderilmiştir. Kısaca ‘İslâm’ Allah’ın insanlara, onların faydasını gözeterek gönderdiği Din’in, bir anlamda iki dünyadaki saâdetin ve kurtuluşun öteki adıdır. 1895
İslâm'a İnanıp Teslim Olan Kimse; Müslim/Müsliman
Müslim Kelimesi ve Türevleri: ‘Müslim’, İslâm'a inanmış, Allah’a teslim olmuş, din olarak İslâm'ı seçmiş kimse demektir. ‘Müslim’ kelimesi, "teslim olmak, müslüman olmak, kurtulmak" anlamına gelen İslâm kelimesinin fâil (özne) ismidir. Kökü, ‘silm’dir. Müslim; teslim olan, kurtulan, müslüman olan demektir.
Kur’an’da İslâm'ı kabul eden, Allah'a teslim olarak kurtulan anlamında "müslim" kavramı kullanılır. Türkçede kullanılan "müslüman" kelimesi ise Farsçadaki ‘müselman’ söyleyişinin bozulmuş şeklidir. Bilindiği gibi İslâm, kelime anlamı olarak, teslim olmak, müslüman olmak demektir.
Müslüman Kime Denir? İslâm'a teslim olmuş mü’minlerin kalbi selîm’dir. Allah katında malların ve çocukların çokluğunun bir faydası olmayacak, ancak selîm bir kalbe sahip olmak bir işe yarayacaktır.1896 Müslim, Allah’a itaat eden, boyun eğen, bağlanan, kendini Allah’a veren, ihlâslı bir şekilde Allah’a yönelen ve hakkıyla müslüman olan kişidir. Kelimenin sözlük anlamları da bunu çağrıştırır. Evren, kendisinde bulunan ‘fıtrat’ gereği, âlemlerin Rabbine teslim olmuştur.1897 O, Allah’a boyun eğmiştir, itaat etmektedir, O’nun emrine teslim olmuştur. Bu öyle bir teslimiyettir ki, evren ve onun içinde ne varsa tümü, O Allah’ın kendileri için çizdiği çizginin dışına asla çıkmazlar, kayıtsız şartsız O’na itaat ederler, kendileri için konulan kanuna uymaktan başka bir şey yapmazlar. İslâm bu şekilde teslim oluşun kurallarını ve yollarını gösteren dinin adıdır. Müslim de bu ölçüye, bu ilâhî nizama uyan insandır.
1895] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 307-310
1896] 26/Şuarâ, 88-89
1897] 2/Âl-i İmrân, 83
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’min, şüpheden uzak olarak bir şeyden emin olmak, güvende olmak ve güven vermek işini yapan insandır. Mü’min, Allah’tan emin olan, O’na ve O’ndan gelen her şeye inanıp kendini sağlama alan, böylece emniyete kavuşan; huzur ve güvenin sağlanmasının aracı olan ‘emânet’i (Allah’ın tekliflerini) kabul eden kimsedir. O, aklıyla ve kalbiyle bu ‘emânet’i yüklenir, bununla mü’minliğini olgunluğa ulaştırır. Müslim de aynı anlamdadır. O da bu emânet yüküne itaat eden kimsedir. Bu ‘emânet’i taşımayan mü’min de olamaz, müslim de.
Bütün organlarıyla, kalbiyle ve bedeniyle emâneti yerine getiren kişi, bütünüyle Allah’a teslim olmuş, böylece ‘müslim’ sayılmış ve ‘silm’e (barışa ve huzura) girmiş olur. Emâneti yerine getirmenin kural ve yollarını gösteren ‘İslâm’a teslim olan ‘müslimler’, gerçek huzur ve barış olan ‘selâm’a ulaşırlar.
İslâm, gerçek mü’min olmanın kuralları ve yoludur. İyi bir mü’min, İslâm’ın gereklerine uydukça iyi bir müslim olur. Zaten insanın görevi de budur.
Allah (c.c.) bütün insanlara: “Ancak müslümanlar olarak can verin”1898 diye dâvette bulunmaktadır. Müslümanlar duâ ederken Allah’a şöyle yalvarırlar: “(Yâ Rabbi) canımı müslim olarak al ve beni sâlih (doğru yolda olan) insanlar arasına kat.” 1899
Selâm - Müslim Bağlantısı: İslâm, bir anlamda, evrendeki bütün varlıkların ister istemez, insanlardan bir kısmının ise kendi istekleriyle (özgür irâdeleriyle) uydukları hayatın ve nizamın adıdır. Bütün varlıkların hayatı ‘İslâm’dır; bütün yaratıklar Allah’a teslimiyet ve itaat içindedirler. İnsan da hayatını İslâm'laştırarak ‘selâm’a, selâmete (kurtuluş) ve huzura kavuşabilir. Bu anlamdaki müslimler, yaşadıkları yerde Allah'ın hükmünü uygulayarak o toprakları "Dâru'l-İslâm" yapmalıdır. Yine, müslümanların yaşadığı toplum, bir ‘selâm’ toplumu, "Dâru’s-Selâm" olmalıdır. İnsanların yaşadığı toplumlar veya üzerinde yaşadıkları bölgeler, bütünüyle selâm yurdu olamaz. Bu açıdan Allah (c.c.) mü’minlerin gideceği Cennet’e "Dâru’s-Selâm/Selâm Yurdu" demektedir. 1900
Müslimler, birbirlerine ‘selâm’ verirler. Böylece hem onlara; ‘selâmette, huzur içinde olun, benden güven içinde bulunun’ derler, hem de bu selâmla, onlara ‘selâm yurduna kavuşun’ diye duâ ederler. Gerçek anlamıyla iman edip İslâm’a teslim olan kişilerin kalpleri ‘selîm’ kalptir. Gerçek kurtuluşa ermek için de ‘selîm kalp’ sahibi olmak gerekir. 1901
Allah (c.c.) insanları müslüman olmaya dâvet ediyor. Çünkü yaratılışın amacı Allah’a kulluktur, yalnızca O’na ibâdet etmektir. Bu kulluğun gerçekleşmesinin yolu, Allah’ın din olarak uygun gördüğü; yani boyun eğilmesi, itaat edilmesi, inanç ve yaşayış haline getirilmesi için seçtiği yaşama biçimi olan İslâm’dır. İnsanlar, İslâm’ın ilkelerine itaat edip teslim olurlarsa müslim/müslüman olabilirler.
Allah’a iman eden bir mü’min, emânetin gereğini yapabilmek için; bunu yerine getirebilmenin yolunu ve kurallarını bildiren İslâm’a itaat eder. İşte bu itaate ibâdet denir. Bütün peygamberler insanları Allah’a ibâdet etmeye, dolaysıyla müslüman olmaya dâvet etmişlerdir. İbâdet; imanın yaşanmış, pratize edilmiş halidir, İslâm'ın en önemli rüknüdür; bir anlamda, İslâm'ın kendisidir.
1898] 2/Bakara, 132
1899] 12/Yûsuf, 101
1900] 10/Yûnus, 25
1901] 26/Şuarâ, 89
İSLÂM
- 479 -
Mü’min ve Müslim: Mümin ile müslim arasında fark olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. Kur’an’da şöyle buyruluyor: “Bedeviler dediler ki: ‘İman ettik’. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak, İslâm (müslim veya teslim) olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değil. Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Hiç şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”1902 İslâm’ın yükselen gücü karşısında teslim olup, ‘biz de müslümanız’ demekten başka çareleri kalmayan bedevîlere Allah (c.c.), gerçek imanın kalpte kökleşmesi gerektiğini hatırlatıyor. Dışarıdan İslâm’ın gücüne teslim olmak yetmiyor. İman, çaresiz kalıp da teslim olmaktan biraz farklı bir olaydır. İman edip İslâm’ın gereklerine uyanlara Allah (c.c.) hak ettikleri karşılığı verecektir. Ancak, pratikte mü’min ile müslim kavramları arasında pek fark bulunmamaktadır. İkisi de birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.
İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
İslâm’a teslim olmak üç şekilde ortaya çıkar:
a) Kalp ile olur ki; bu, kesin bir imandır.
b) Dil ile olur; bu, ikrardır yani inandığını dil ile söylemektir.
c) Organlarla olur ki; bu da yapılan ibâdetlerdir; Allah'ın hükmüne uygun davranışlardır.
Müslim/müslüman bu üç bağlılığı, itaati ihlâslı bir şekilde yapan insandır. O, İslâm’ın bütün hükümlerine hem iman eder, hem de onlar karşısında teslimiyetini ortaya koyar, yani onları yapma, onlara uyma noktasında bir itirazı olmaz. Bütün emir ve yasaklara boyun eğer, İslâmî ilkelere itaat eder.
Bütün peygamberler müslimdi. Öyleyse İslâm’a itaat eden bütün mü’minler onların izinden yürürler. Onların getirdiği Tevhid dinine gönül verirler. Müslimler tıpkı İbrâhim (a.s.) gibi, Allah’tan “teslim ol; yani hakkıyla müslüman ol!” şeklinde bir dâvet gelince, onlar hemen “âlemlerin Rabbine hakkıyla teslim oldum, gereği gibi müslüman oldum” derler. 1903
Müslüman, kalbiyle, diliyle davranışlarıyla İslâm’a teslim olduğunu, Allah’a itaat ettiğini gösterir. Bu teslimiyet, düşman silâhı karşısındaki teslimiyet gibi değildir. Bir güvenin, kurtuluşun, huzuru aramanın, en doğru yola ulaşmanın, içinde ve dışında selâmeti istemenin bir teslimiyetidir. Bu teslimiyet, hem Allah’ın kudretinin yüceliğini idrâk etmek, hem de O’ndan gelen kurtuluşu ve barışı seçmektir. İslâm, bir anlamda kurtuluş ve gerçek barış olduğuna göre, müslim de; o barışı ve kurtuluşu isteyen, onu sağlayan İslâm’a itaat eden kimsedir.
Müslümanın Özellikleri: Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde müslimlerin özellikleri farklı açılardan anlatılmaktadır. Kur’an’daki emir ve yasaklar, ideal müslümanın nasıl olması gerektiğinin teorisini çizer. Pratik olarak da Allah (c.c.) nasıl bir kul istediğini, başta Peygamber olmak üzere örnek müslimleri ve onların güzel hallerini anlatarak bize göstermektedir. Kâmil bir mü’min, güzel bir müslüman, Allah’a ve Rasûlüne kayıtsız şartsız itaat eden, severek gönülden bağlanarak İslâm’ı hayatına geçiren insandır. Müslümanın tüm özelliklerini saymak için
1902] 49/Hucurât, 14
1903] 2/Bakara, 131
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’daki tüm emir ve tavsiyeleri, kıssalarda anlatılan örnek anlayış ve yaşayışı tek tek belirtmek gerekir. Müslümanın özelliği, Kur’an ve Sünnette açıklandığı, Rasûlullah tarafından pratize edildiği için bu ölçülere teslim olmaktır. Peygamberimiz (s.a.s.) de müslümanlarda bulunması gereken bazı sıfatları anlatmıştır. Bunlardan bir iki örnek verelim:
Bir adamın, “hangi müslüman hayırlıdır?” sorusuna karşılık; Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir.”1904; “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının da zulmetmesine râzı olmaz.” 1905
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmını almak, hasta ise ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, (meşru) davetine uymak, hapşırdığı zaman ‘yerhamükellah-Allah sana rahmet etsin’ demek.”1906; “Müslüman, sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden çok seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfr’e dönmeyi, cehenneme yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.” 1907
Müslim/müslüman; hayırlı insandır, kendisi için hep hayırlı işler yaptığı gibi, başkasına hayrı dokunur. O çevresinde bulunan hiç bir şeye ve hiç bir kimseye zarar vermemeye çalışır. Herkese iyilik eder, insanlara ikramda bulunmaktan zevk alır. O, insanı küçülten bütün iş ve davranışlardan uzak durur. Hayatı Allah için yaşar, bir gün öleceğinin ve hayatının hesabını vereceğinin bilincindedir. İmanı onu hep doğruya ve hayırlara/faydalalara götürür. “Müslim, yürüyen İslâm’dır” dersek herhalde yanlış olmaz. 1908
İslâm’ın Tebliği
İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslâm, herkese tebliğ edilmelidir. Bu dâvet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan kurtarıp sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak insanlar mutlaka olmalıdır. “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”1909 âyet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir. İslâm, herkese, ama özellikle “Müslümanım” diyenlere götürülmelidir. Çünkü onların İslâm bildikleri şeyler İslâm olmayabilir. Bu durum mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.
İslâmî dâvetin gayelerinden biri de, İslâm’ı tekeline alıp onu kimseye ulaştırmayanların elinden İslâm’ı alıp herkesin ona ulaşmasını sağlamaktır. İslâm, hiçbir gücün tekelinde olamaz. Hiçbir güç İslâm’ın bazı ibâdetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz. Bunu yapanlar, ister İslâm adına yapsınlar, isterse câhiliyye adına yapsınlar; her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller varsa kaldırılmasını ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana farz kılmıştır. Ta ki, insanlar
1904] Müslim, İman 14, hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad hadis no: 2481; İbn Mâce, Fiten 2, hadis no: 3934
1905] Buhârî, Mezâlim 3
1906] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 3, hadis no: 2162; Ebû Dâvud, Edeb hadis no: 5030; Nesâî, Cenâiz 52; Tirmizî, Edeb 1, hadis no: 2736
1907] Nesâî, İman 3-4
1908] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 461-464
1909] 3/Âl-i İmran, 104
İSLÂM
- 481 -
saf ve berrak olan İslâm’ı kendi istekleriyle tanısınlar, öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları, insanların hâkimiyet ve sultasından, değer verdikleri ağalardan, ağabeylerden, atalardan, babalardan, efendilerden ve bağlanıp kaldıkları âdetlerden kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam ve hâkimiyeti olan İslâm’a ulaştırmak... İşte, İslâm budur ve bütün peygamberler de bunun için gönderilmişlerdir.
İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın esas dayanağı olan temel ilke “Lâ ilâhe illâllah” kuralıdır. Yani ulûhiyeti, rubûbiyeti, saltanat ve hâkimiyeti sadece Allah’a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde ve kalpte inanç; duygu ve hareketlerde ibâdet; hayat sahasında da kanun ve nizam olarak tezâhür etmelidir. Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmek, böyle kâmil bir şekilde olmadıkça Allah’a ve İslâm’a saygısızlık yapılmış olur.
Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir. Böylece insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında Allah’ın hükmüne müracaat ederek buna tâbi olur ve Allah’ın hükmünü kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.
Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden Rasûlullah’dır (s.a.s.). Bu kaide ise İslâm’ın ilk şartı olan şehâdet kelimesinin ikinci rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.s.) Allah’ın Rasûlüdür.”1910 İşte İslâm’ın dayandığı ve temsil ettiği temel ilkenin ikincisi. Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği zaman, en mütekâmil bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın râzı olduğu nizam budur.
İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden ibâret değildir. Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan da fiilen mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi şeklinde çalışmak bir arada bağdaşamaz.
İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket eden bir cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslâm ümmetini oluşturur ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur: “Siz, insanlar içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder, kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.”1911 “İşte böylece sizleri orta (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek) olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye...” 1912
1910] 48/Fetih, 29
1911] 3/Âl-i İmran, 110
1912] 2/Bakara, 143
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “İslâm” ve “Müslim” Kelimeleri, Çekimleriyle Birlikte (50 yerde): 2/Bakara, 128; 3/Âl-i İmrân, 19, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 125; 9/Tevbe, 74; 39/Zümer, 22; 61/Saff, 7; 49/Hucurât, 17. Müslim ve çoğulu: 2/Bakara, 128, 132, 133, 136; 3/Âl-i İmrân, 52, 64, 67, 80, 84, 102; 5/Mâide, 111; 6/En’âm, 163; 7/A’râf, 126; 10/Yûnus, 72, 84, 90; 11/Hûd, 14; 12/Yûsuf, 101; 15/Hıcr, 2; 16/Nahl, 89, 102; 21/Enbiyâ, 108; 22/Hacc, 78; 27/Neml, 31, 38, 42, 81, 91; 28/Kasas, 53; 29/Ankebût, 46; 30/Rûm, 53; 33/Ahzâb, 35, 35; 39/Zümer, 12; 41/Fussılet, 33; 43/Zuhruf, 69; 46/Ahkaf, 15; 51/Zâriyât, 36; 66/Tahrîm, 5; 68/Kalem, 35; 72/Cinn, 14.
B- “İslâm” Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (22 yerde): 2/Bakara, 112, 131, 131; 3/Âl-i İmrân, 20, 20, 20, 83; 4/Nisâ, 125; 5/Mâide, 44; 6/En’âm, 14, 71; 16/Nahl, 81; 22/Hacc, 34; 27/Neml, 44; 31/Lokman, 22; 37/Sâffât, 103; 39/Zümer, 54; 48/Fetih, 16; 49/Hucurât, 14, 17; 40/Mü’min, 66; 72/Cinn, 14.
İslâm Kavramıyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, İman 1, 31, 36, 37; Tevhid 33; Mezâlim 3; Salât 28; Diyât 9; Cenâiz 2.
Müslim, İman 1, hadis no: 8; İman 14, hadis no: 40; İman 22; İman 27, hadis no: 116, İman 56, hadis no: 34; İman 95, hadis no: 55; İman 176, hadis no: 110; İman 205, hadis no: 129, İman 192, hadis no: 121; İman 232, hadis no: 145; İman 240, hadis no: 153; İman 153, hadis no: 94; İman 13, hadis no: 2632; İman, 189, hadis no: 120; Selâm 3; Kader 25.
Tirmizî, İman 3; İman 10, hadis no: 2625; İman 13, hadis no: 2631; İman 14, hadis no: 2738; İman 18, hadis no: 2646; Edeb 1, hadis no: 2736; Birr 17, 18, hadis no: 1927, 1928, 1930.
Nesâî, İman 3, 4, 10, 13, 16; İman 9, hadis no: 8, 105; Zekât 72, hadis no: 5, 82; Cenâiz 52.
Ebû Dâvud, Cihad hadis no: 2481; Edeb hadis no: 5030; Sünnet 16, hadis no: 4695.
İbn Mâce, Fiten 2, hadis no: 3934, Fiten 2, hadis no: 2931; Fiten 4, hadis no: 3939-3941; Mukaddime 9, hadis no: 63,64
Ahmed bin Hanbel, 2/491; 4/24
Kütüb-i Sitte Muht. Terc. c. 16, s. 498; c. 17, s. 549
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 243-251, c. 2, s. 242-246
2. Tefhimu'l Kur'an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 101-103, 215
3. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 409-425, c. 2, s. 329-334
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 254-263
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 544-578, c. 3, s. 1197-1203
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 227-237, 562-566
7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 454-506
8. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 420-444
9. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 341-359
10. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 238-248
11. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 128-134
12. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 31, 91-92, c. 3, s. 177
13. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 168-182
14. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 25-43
15. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 265-277
16. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s.252-291
17. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Hamdi Döndüren,) c. 3, s. 179-191, (Ahmed Güç,) 380-383
18. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.475-480
19. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 307-310, 461-464
20. Türkiye’de İslâmlaşma ve Önündeki Engeller, Hayreddin Karaman, Ensar Neşriyat, s. 95-122
21. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 153-156
22. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 1/58-61
23. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 281-290
24. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 265-276
İSLÂM
- 483 -
25. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 160-176
26. Kur'an'da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. s. 187-217
27. Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 251-256
28. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 75-106
29. Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, Said Havva, s. 63-74
30. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y. s. 51-55
31. Tevhid ve Değişim, Celâlettin Vatandaş, Pınar Y. s.76
32. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
33. İman Küfür Sınırı, A. Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 41-46
34. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 67-74
35. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, B. İslâmoğlu, Pınar Y. s. 53-78
36. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 536-537, Nil Y. s. 507-519
37. İslâm Davetinin Esasları, A. Zeydan, Risale Y. c. 1, s.13-20 ve 61-102
38. İslâm, Said Havva, Hilal Y. (s. 5-25), Tekin Y./ Petek Y.
39. İslâm, Mevdudi, Furkan Y. s. 19-37, 39-53
40. İslâm, Abdülkadir Udeh, çev. E. Sıddık Korkmaz-Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
41. İslâm, Abdülkadir Udeh, çev. Ali Kuzudişli, Ögün Y.
42. İslâm, Fazlur Rahman, Selçuk Y.
43. İslâm, İsmail Farukî, çev. Osman Tunç, Risale Y.
44. İslâm, Fethi Yeken, Ravza Y.
45. İslâm: Fikir, Hareket, İnkılâb, Fethi Yeken, çev. Cuma Ağaç, İnkılâb Y.
46. İslâm: İdealler ve Gerçekler, Seyyid Hüseyin Nasr, çev. Ahmet Özel, Akabe Y./İz Y.
47. İslâm: Süreklilik ve Değişim I-II, J. Obert Voll, Yöneliş Y.
48. İslâm Meydan Okuyor, Vahidüddin Han, çev. Cihad H. Reşad, Sebil Y.
49. İslâm’ı Nasıl Anlamalı, Nasıl Anlatmalı, Heyet, Nesil Basım-Yayım
50. İslâm Ahmet Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
51. İslâm, Ahmet Hamdi Akseki, Nur Y.
52. İslâm Dini, Ahmet Hamdi Akseki, Nur Y.
53. İslâm Dini, Mehmet altunkaya, Şelâle Y.
54. İslâm Dini Esasları, Hidâyet Aydar, Hamdi Kocakaya, Marifet Y.
55. İslâm Dini Esasları, H. Hüseyin Dilaver, Abdulgaffar Gündeşli, Gün Y.
56. İslâm Dini ve İlmihali, İsmail Kaya, Madve Y.
57. İslâm Ne Der? Mehmet Dikmen, Cihan Y.
58. İslâm Nedir? Ali Şeriati, Birleşik Y.
59. İslâm Nedir? W. Montgomery Watt, çeav. Elif Rıza, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
60. İslâm Farkı, Vehbi Vakkasoğlu, Cihan Y.
61. İslâm’ın Gerçeği, M. Said Çekmegil, Pınar Y.
62. İslâm Gerçeği, Heyet, Ortadoğu Y.
63. İslâm Gerçeği Kitabı Üzerine, Mehmet Bayraktar, Fecr Y.
64. İslâm Hakkında Ne Dediler, Tahir Yücel, İz Y.
65. İslâm Düşüncesi, Seyyid Kutub, I-III, Dünya Y./İşaret Y.
66. İslâm Düşüncesinin İlâhî Yönü, Muhammed el-Behiy, çev. Sabri Hizmetli, Fecr Y.
67. İslâm Düşüncesinin Kur’anî Temelleri, Seyyid Ali Hamaney, çev. Alican Bahadır, Endişe Y.
68. İslâm Nizamı, Yusuf El Kardavi, Esra Y.
69. İslâm Nizamı, Mevdudi, çev. Ali Genceli, Hilal Y.
70. İslâm Nizamı, Mahmud Şakir, Kahraman Y.
71. İslâm Nizamı I-III, Ali Rıza Demircam, Eymen Y.
72. İslâm Toplumu, Mücteba Uğur, Çağrı Y.
73. İslâm Toplumunun Oluşumu, Said Ramazan el-Bûtî, Şûrâ Y.
74. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
75. İslâm Toplumuna Doğru, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y.
76. İslâmî Topluma Doğru, Reyhan Şerif, Akabe Y.
77. İslâmî Yöneliş, Raşid el-Gannuşi, Bir Y.
78. İslâm Üzerine Konuşmalar, Heyet, Seha Neşriyat
79. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
80. İslâm Üzerine Düşünceler, Derleme, T.D.Vakfı Y.
81. İslâm ve Beş Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
82. İslâm’da Yaşayış Esasları, İsmail Hakkı Uca, Can Kitabevi Y.
83. İslâm’a Bağlılığım Neyi Gerektirir? Fethi Yeken, Özgün Y.
84. İslâm’ın Keşfi, Ekber S. Ahmed, İz Y.
85. İslâmî Kimlik, İlkeler ve Hareket, Komisyon, Ekin Y.
86. İslâm’ı Yaşama Sanatı, Ahmet Şahin, Nesil Y.
87. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
88. İslâm’ın Anlayışına Doğru, Mevdudi, Nizam Y.
89. İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler, Muhammed Kutup, Hisar Y.
90. İslâm’ın Vadettikleri, Roger Garaudy, Pınar Y.
91. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
92. İslâm’ın Çağrısı, Mevdudi, Bir Y.
93. İslâm’a İlk Adım, Mevdudi, İnkılâb Y.
94. İslâm’a Giriş, Muhammed Hamidullah, çev. Cemal Aydın, T. D. Vakfı Y.
95. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
96. İslâm Ansiklopedisi, Heyet, T.D.Vakfı Y. 1-22 (yayınlanmaya devam ediyor)
97. Şamil İslâm Ansiklopedisi 1-6, Heyet, Şamil Y.
98. İslâmî Bilgiler Ansiklopedisi 1-3, Heyet, Hikmet Neşriyat
99. İslâm’da İnanç, İbâdet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi I-III, Heyet, Çağ-Kültür Y.
100. Müslüman Olmam Neyi Gerektirir? Fethi Yeken, İslâmoğlu Y./Ravza Y.
101. Müslümanca Yaşama Sanatı, Mehmet Emre, Çile Y.
102. Müslümanın 24 Saati, Mehmet Ali Karahasanoğlu, Cevher Y.
103. Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y.
104. Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören, İz Y.
105. Müslümanca Yaşamak, Rasim Özdenören, İz Y.
106. Müslümanca Yaşamak, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y.
107. Müslümanın Müslümanlaşması, Ömer Vehbi Hatiboğlu, Mesaj Y.
108. Müslümana Muhtacız, Vehbi Karakaş, Timaş Y.
109. Müslüman Şahsiyeti, M. Ali Haşimi, Risale Y.
110. Müslümanı Anlamaya Çalışmak, Ziya Kesriklioğlu, Zafer Y.
111. Müslüman İmajı, Heyet, T. D. Vakfı Y.
İSRÂF
- 485 -
Kavram no 101
Ahlâkî Kavramlar 19
Haramlar 13
Bk. İnfak; Cimrilik-Cömertlik;
Rızık; Yeme-İçme; Haram
İSRÂF
• İsrâf; Anlam ve Mâhiyeti
• Müsrif; İsrafçı, Savurgan
• Cimrilik; İsrâfın Zıddı Olan Aşırılık
• İktisad; Harcamada Orta Yol
• Cömertlik; Allah’ın Verdiğini Allah Yolunda Sarfetmek
• Saçıp Savuranlar Şeytanın Kardeşleridir
• Kur’ân-ı Kerim’de isrâf Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İsrâf Kavramı
• Reklâm; İsrâfı Emreden Şeytânî İllüzyon
• Kapitalizm; Tüketimi ve İsrâfı Dayatan Rejim
• Mal; Dünya Varlığı
• Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
• Rızık Genişliği İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• İnfak; İsrafın Alternatifi
• İnfakın Fayda ve Hikmetleri
• Mal Yığma
• Yeme-İçmede İsraf
• Tefsirlerden İktibaslar
• Tüketim Çılgınlığı ve İnsanımız
• Dünyaya, İsrafla Harcamak İçin Değil; Âhirete Azık Postalamaya Geldik!
“Çardaklı ve çardaksız (asmalı ve asmasız üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O’dur. Her biri ürün verdiği zaman meyvesinden yiyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri/israf edenleri sevmez.” 1913
İsrâf; Anlam ve Mâhiyeti
İsrâf; İnsanın sahip olduğu nimetleri gereksiz ve aşırı tüketmesi demektir. Bu tür bir davranış, İslâm tarafından uygun görülmemiş ve insanoğlunun yeme, içme ve harcama konusunda belirli bir denge içerisinde kalması istenmiştir. Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerîm'in çeşitli yerlerinde bu hususa işaret etmiştir: "Elini bağlı olarak boynuna asma. Onu büsbütün de açıp saçma. Sonra kınanmış pişman bir
1913] 6/En’âm, 141
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
halde oturup kalırsın" 1914. Burada "boynuna asma" tâbirinden cimrilik etmenin kasdedildiği belirtilmektedir. "Açıp saçma" tâbirinden kasdın ise, israf olduğu belirtilmektedir. Bu iki husus da birbirinin zıddı olan fakat tasvip edilmeyen alışkanlıklardır. İkisinde de hem kişiye hem de topluma sayısız zararlar bulunmaktadır.
Başka bir âyette Cenâb-ı Hak, "Ey Âdemoğulları, her mescide gidişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyin. Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." 1915 buyurur. Cimrilik, meşrû bir şeyden faydalanmaktan nefsi mahrum bırakmaktır. İslâm ise, meşrû sınırlar içerisinde kişiyi faydalanmakla mükellef tutar, haram kılınmamış bir şeyi insanların haram olarak kabul etmelerinden hoşlanmaz. Çünkü hayatın güzelleştirilmesi, çirkinliğe ve israfa kaçmaksızın gerçekleştirilmelidir. İsraf hem fert ve hem de toplum için bir bozuluştur. Hepsi bu yolda verilse bile, Allah yolunda malı infâk etmek israf değildir.
Hz. Peygamber ve ashâbının; "Yüce Allah dağ gibi altın verse, bunu O'nun yolunda harcamayı temenni ettikleri" nakledilmektedir.1916 Bu yönüyle israf, İslâm'ın ileri derecede hoş görmediği lüks hayattan kaynaklanmaktadır. Servetin büyüyüp lüks uğruna harcanması sonucuna gitmemesi için malın zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olması İslâm tarafından reddedilmiştir.1917 Bu yüzden lüks, bir toplum için "şer" kabul edilmiştir. Lüksün hoş görülmediği ve haram kılındığı konusunda çeşitli nasslar bulunmaktadır. Ancak buradaki lüks'ü ileri teknoloji ürünü âletleri evimize sokma şeklinde anlamak yanlıştır. Burada lüksten içki, kumar, fuhuş, aşırı giyim, gücünün üzerinde gereksiz harcamalar, gurur-kibir, şan ve şöhret için ziyafet düzenlemeler gibi harcama ve yaşantılar kastedilir.
Kur'ân-ı Kerîm bazen tarih boyunca lüks ve rahat bir hayat sürenlerden söz eder. Bu tür halklar kendilerini helâke sürükledikleri gibi onlara uyanları da aynı âkıbete götürmüşlerdir. Bir toplumda lüks içerisinde olanlar varsa, mutlaka orada zayıf durumda olan mağdur kesimler de bulunur. Refah ve lüks içerisinde olanlar hasta ve rahat hayatlarına tutkundurlar. Şehvet ve lezzetlerine bağlıdırlar. Kur'an-ı Kerîm bu tür sapmış ve haddi aşmış toplumların isyan içerisinde bulunduklarından söz etmektedir. "Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşlere, besili atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı duyuları aşırı istek, insanlara süslü gösterildi. Oysa bunlar, sadece dünya hayatının geçici malıdır. Varılacak güzel yer ise Allah'ın katındadır."1918; "Biz herhangi bir ülkeye bir uyarıcı göndermişsek, oranın zengin ve şımarık ileri gelenleri, mutlaka; 'Biz, sizin getirdiklerinizi inkâr ediyoruz' demişlerdir." 1919
İsraf, ferdin olduğu kadar İslâm toplumuna yön verecek otoritelerin de dikkat etmesi gereken bir husustur. Tüketici, gerekli ihtiyaç maddelerinden kabul edilen malları harcarken de, gereğinden fazla harcamamaya dikkat etmek durumundadır. Kişinin iyi bir hayat sürmesi için yapacağı harcamalara hiçbir şekilde sınırlama getirilemez. Elverir ki, bu harcamalar etkinliğin artmasına ve İslâm'ın gerçek bir müslümandan toplum içinde beklediği hizmetlerin yerine
1914] 17/İsrâ, 29
1915] 7/A'râf, 31
1916] bk. Buhârî, Fedâilü's-Sahâbe 6, Temennî 2, Zekât 4; Müslim, Münâfîkîn 52, Zekât 31, Fedâilü's-Sahâbe 221, 222; İbn Mâce, Mukaddime 10, Zekât 3
1917] bk. 59/Haşr, 7
1918] 3/Âl-i İmrân, 14
1919] 34/Sebe', 34
İSRÂF
- 487 -
getirilmesine yarasın.
Öte yandan "kıt kaynaklar" iddiasına rağmen sınırsız ihtiyaçlara göre üreten Batı iktisat sistemi tabii kaynakları alabildiğine israf eder. Oysa israf fikrinin olmadığı bir İslâm toplumu kaynakları verimli olarak kullanır. Yine İslâm toplumunda ihtiyaçları öncelikle zarûretler tâyin eder. İslâm, kaynaklarla ihtiyaçlar arasındaki ilişkileri esasta israfın bertaraf edilmesi gereği açısından düzenler. İsraf yasağı temeli üzerinde oluşan İslâmî üretim tarzı, İslâm devletine tâbi olanların beslenme, barınma, giyinme, ulaşım ihtiyaçlarını yeterli olarak karşılamak hedefine yöneliktir. Bu üretim tarzında ihtiyaç dolayısıyla tüketim, ilk sevkedici güçtür. Çağdaş kapitalist sistemde ise tüketimin sevkedicisi üretimdir. Üretim yapıldığı için insanlar tüketmek durumundadırlar. Tüketim için hevâ, yani sınırsız arzular, oldukça câzip pazarlama ve reklâm faâliyetleriyle sürekli olarak kamçılanır. Böylece ihtiyaçlar üretimin peşinde koşar.
Kapitalizmin tüketim hırsı, sınır tanımayan, açgözlü bir insan tipi ortaya çıkarmıştır. İslâm'da gerçekleştirilen üretimin hedefi insandaki maddî tatmini mânevî sahaya aktarmakla bu ihtiyacı giderir. Bir müslümanın tüketim sahasında gözönünde tutacağı başlıca esaslar, haramdan kaçınma, helâlinden tüketme, temizlik, aşırılıklardan kaçınma, sağlığını tehlikeye düşürmeme ve çevredekileri de hesaba katma şeklinde ortaya çıkar.
İslâm, israf yasağı ile özel mülkiyet hakkına bir sınır getirmiş ve servet kimin olursa olsun, onda toplumun hakkı bulunduğu ilkesini benimseyerek, israfla bu hakkın yok edilmesine engel olmak istemiştir. İslâm'ın yasak ettiği her türlü harcama, -içki, kumar, uyuşturucu maddeler gibi- kişiye ve topluma hiçbir yararı olmayan ve insanı başkalarına muhtaç hale getirecek kadar ölçüsüz yapılan bağış ve harcamalar israf sayılmıştır. Yalnız israf kavramını daha geniş tutmak ve maddî-mânevî her türlü servet ve imkânın boşu boşuna harcanmasını israf olarak değerlendirmek mümkündür.
Sağlık, Allah'ın bize bir lütfu, bir nimetidir. Zaman yine bir nimettir. Sağlığımıza dikkat etmemek, zamanımızı boşa harcamak israftır ve bunun hesabı bizden sorulacaktır. Gereksiz olarak musluktan akıtılan su, yakılan elektrik israftır; Bütün ümmete ait olan nimetlerin boşa harcanmasıdır. 1920
‘İsraf’ kavramı, ‘serefe’ kökünden türemiştir. Kelime anlamı; herhangi bir işte normal olan sınırı aşmak, aşırı olmak demektir. Ayrıca, ihtiyaçtan fazla tüketmek, gereksiz yere harcama yapmak, savurganlık yapmak gibi anlamlara da gelir. Her türlü haddi (sınırı) aşmak, insanın ve onun içinde yaşadığı toplumun dengesini bozar onları huzursuzluğa götürür. İster harcamlarda aşırılık olsun, isterse davranışlarda aşırılık olsun sonuç aynıdır.
Kur’ân-ı Kerim, aşırıya kaçan, harcamalarında ve davranışlarında dengeyi kaçıran kimselerin yaptıklarını hoş görmemektedir. İsraf, sapmaların, bozulmaların, haksızlıkların, bozgunun kaynaklarından biri olarak gösterilmektedir. İsraf yapanlara ‘müsrif’ denir.
Kur’an’da İsrafın Mânâları: Kur’an bu kavramı iki anlamda kullanmaktadır.
Birincisi; ‘haddi (sınırı) ve ölçüyü aşmak anlamındadır ki, bu aynı zamanda
1920] Sami Şener, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 205-207
- 488 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inkârcıların bir sıfatıdır. Çünkü onlar, Allah’tan gelen helâl ve haram ölçülerini tanımazlar. O ölçüleri işlerine geldiği gibi değiştirmeye kalkışırlar. Onlar, insan olarak kulluk yapmaları gerekirken Allah’ın ölçülerini çiğneyip geçerler. İnsanla Rab arasında olması gereken dengeyi korumazlar. Davranışlarında normal sınırı gözetmezler ve konulan ölçünün ötesine geçerler, aşırıya giderler. “(Sâlih onlara dedi ki) Allah’tan korkun ve bana itaat edin. O müsriflerin (israf edenlerin) emrine uymayın. Onlar yeryüzünde bozgunculuk yaparlar ve ıslah etmezler (düzeltmezler).” 1921
Görüldüğü gibi Kur’an, Sâlih peygamberi dinlemeyen ve inanmamaya devam eden inkârcılara müsrifler (israf edenler) demektedir. Kendilerini uyarmak üzere gelen bir şehir halkının tavrı da ibret verici bir ‘israf’ örneğidir. Allah’ın elçileri o şehir halkını doğru yola çağırdıkları zaman; onlar elçilerin davetine uyacakları yerde, onları uğursuzlukla suçladılar. Bunun üzerine elçiler şöyle dediler: “...Uğursuzluğunuz sizin kendinizdedir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz)? Hayır, siz müsrif (aşırı giden) bir kavimsiniz.”1922
Günlük yaşayışında ellerindeki malı, serveti, imkânları veya parayı gereksiz yere harcayanlar da bir çeşit sınırı aşanlar, aşırı gidip dengeyi bozanlardır. “Ey Âdemoğulları! Her mescide (gidişinizde) ziynetlerinizi alın (uygun elbise giyin). Yeyiniz içiniz fakat ‘israf’ etmeyiniz. Çünkü Allah müsrifleri (israf edenleri) sevmez.”1923 Buradaki ‘israf’ hem yiyecek ve eşya kullanımında aşırılık hem de Allah’ın koyduğu helâl ve haram ölçüsüne uymamak anlamındadır.
Câhiliyye Arapları, ‘günah işlediğimiz elbiselerle Kâbe’yi tavaf (ziyaret) edemeyiz’ diyerek Kâbe’yi çıplak olarak ziyaret ederlerdi, kendi anlayışlarına göre ibâdet ettiklerini sanarlardı. Bu âyet ile hem bu yanlış anlayış kaldırıldı hem de elbise, yeme-içme, eşya kullanma, Allah’ın hükümleri konularında bir ölçü ve denge getirildi. Kendini açlığa ve çıplaklığa alıştırarak veya helâl olan şeyleri kendine haram kılarak Allah’ı memnun edeceğini sananlar önemli bir aldanış içindedirler. Allah, böyle haramı helâl, helâlı haram yapan müsrifleri (sınırı aşanları) sevmez. Öyleyse insanlar, Allah’ın nasip ettiği helâl yiyecekleri ve eşyaları kullanacaklar, güzel ve süslü elbiseler giyecekler; ama israf etmeyecekler, ölçüde ve eşya kullanımında aşırıya kaçmayacaklar.
Allah’ın ölçüsüne göre, süslü elbise giymek günah değil, bilakis helâlı haram, haramı helâl sayma günahtır.
İsrafın ikinci anlamı savurganlıktır. Dünya nimetlerini Allah insanlar ve canlılar için yaratmaktadır. Bu nimetleri kullanma ve yeme arzusunu da insanın içerisine koyan yine Allah’tır. Bunları yemek, içmek veya kullanmak insanın hem hakkıdır, hem de şükrünün bir gereğidir. İnsan nimetleri yiyecek, ama nimeti vereni de bilecek. Savurganlık anlamındaki ‘israf yasağı’ çok güzel bir ‘ekonomik denge’dir. İsraf, bu dengeyi bozar. Birisi çok harcarsa, diğerinin hakkına el atmış olur. Herkes gücüne, çalışmasına ve şartlarına göre nimetlerden yararlanır. Ancak israf edenler bu nimet dengesini bozarlar.
Kur’an, hem aşırı harcamayı hem aşırı kısmayı (cimriliği) hoş görmüyor. İkisi arasında orta bir tutum tavsiye ediyor. “Elini bağlı olarak boynuna asma (cimri olma).
1921] 26/Şuarâ, 149-151
1922] 36/Yâsin, 19
1923] 7/A’râf, 31
İSRÂF
- 489 -
Onu büsbütün de açıp savurma (israf etme). Sonra kınanmış bir halde oturup kalırsın.”1924 Peygamberimiz de buyuruyor ki: “Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (c.c.) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” 1925
İnsana emânet olarak verilen malı saçıp-savurmak, gerekli yerlere harcamamak, insanlar arasındaki ekonomik dengeyi bozar, kişiler arasındaki kıskançlığı artırır. Cimrilik ise yardım düşüncesini öldürdüğü gibi, ihtiyaç sahiplerine ulaşmayı engeller. İnfak ve sadaka ahlâkını köreltir. Hâlbuki infak kurumu yakın akrabanın ihtiyaçlarını karşılamayı temin eder, sadaka kurumu ise insanlardan muhtaç olanları sıkıntıdan kurtarmayı sağlar.
Kur’an, israf kelimesinin yanında bir de ‘bezr’ kavramını kullanıyor. ‘Bezr’ de israf gibi malı saçıp savurmaktır. ‘Bezr’ sözlükte tohum ekmek, ölçüsüz dağıtmak demektir. Buradan hareketle ‘tezbir’ masdarına; tohumu gereken yere atmamak, böylece onun kaybolmasına sebep olmak, karşılığında bir şey alamamak mânâsı verilmiştir.
‘Bezr’, malı saçıp-savurmak, gerektiği yerlere sarfetmemek, yerli yerinde değil de yok olup gideceği yerlerde harcamak demektir ki, israfla yakın anlama gelmektedir. Malı lüzumsuz yere, ihtiyaç olmayan yerlere harcamak, infak edilmesi gereken kimselere infak etmemek, malı hayır yollarında harcamamak eldeki serveti Allah isyan yollarında harcamak ‘bezr’dir.
İslâm insan hayatına her konuda bir denge getiriyor. İnançta, amellerde, ahlâkta, mal kazanma ve harcamada, duygularda, nefret ve sevmede hep orta yolu tavsiye ediyor. Ne aşırılık, ne de tembellik veya gevşeklik. Ne ifrat, ne de tefrit. İslâm ümmeti, ‘vasat bir ümmettir.’1926 Yani orta yolu izleyen, dengeli ve hayır yolları üzerinde olan bir ümmettir. Bu ümmetin mal konusundaki tutumu da dengelidir, harcamaları da ölçülüdür.
Mülk aslında Allah’a aittir. İnsana emanet olarak geçici bir süre için verilir. Malı ve geçimlikleri helâl yoldan kazanıp helâl yola harcayanlar, Allah yolunda infak edip hak sahiplerinin haklarını verenler, ‘bezr’ etmeyenler mal konusundaki imtihanı kazanırlar. Kur’an buyuruyor ki: “Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Bezr ederek saçıp-savurma. Çünkü bezr (israf) edenler şeytanın kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı nankördür.” 1927
İsraf; Arapça bir kelime olup, serefe kökünden gelmektedir. Seref, herhangi bir şeyde ma’kul haddi aşmak demektir. Lugatlarda, lüzumsuz yere harcamak, ihtiyaçtan fazla tüketmek, savurganlık gibi mânâlara gelen israf, ıstılâhta ise gayrımeşrû (şer'î olmayan) bir gaye için mal sarfetmeye denir. Ehl-i hal ûlema, "İsraf'ta hayır yoktur" vecizesi ile bunu gâyet güzel ifâde etmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey Âdemoğulları, her mescid huzurunda (namaz ve tavaf anında -Celâleyn) ziynetinizi alın, giyin, yiyiniz, içiniz; israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri (müsrifleri) sevmez." buyrulmuştur.1928 Kadı Beyzâvî Envaru't Tenzil, isimli tefsirin1924]
17/İsrâ, 29
1925] Buhârî, Libas 1; İbn Mâce, Libas 23, hadis no: 3605; Nesâî, Zekât 66
1926] 2/Bakara, 143
1927] 17/İsrâ, 26-27, Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 311-313
1928] 7/A’raf, 31
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de, câhiliyye döneminde Arapların "Günah işlediğimiz elbise ile tavaf edemeyiz" gerekçesi ile Kâbe-i Muazzama'yı çıplak tavaf etmelerini, takbih ve setr-i avreti farz kıldığını beyan etmektedir. 1929
Bu âyet-i kerimeyi ve Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) "Mide hastalıklar evidir. Perhiz ve az yemek, her devânın (şifânın) başıdır. Bedenine âdet ettiği şeyleri ver."1930 Hadîs-i şerifini esas alarak: "Hayatta kalacak kadar yemek farzdır. Bir kimse yeme-içmeyi terketse ve bu yüzden ölse, âsi olmuş olur. Farz olan ibâdetleri ayakta eda edebilecek ve orucu kolaylıkla tutabilecek kadar yemek mendup, doyacak kadar yemek mübahtır. Bunun dışında haramlık başlar. Doymaktan ziyade bedenin kuvvetlenmesini kastederek yemek haramdır."1931 hükmü zikredilir. Allah Teâlâ mü'minlerle kâfirleri târif ederken: "Şüphesiz ki Allah iman edip, sâlih amellerde bulunanları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Küfredenlere gelince; onlar dünyada sadece zevk ü sefâ ederler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri de ateştir."1932 buyurmaktadır. Fahrüddin-i Râzi, "kâfırlerin yemeleri ile hayvanların yemelerinin birbirine benzetilmesinde üç unsur vardır. Bunlar:
Kâfirler ancak hayvan gibi, sadece yemeyi içmeyi düşünürler,
Küfredenler, tıpkı hayvan gibi yediği nimetleri yaratanı, yani Allahû Teâlâ’yı düşünmezler,
Hayvanlar yeme içme sonucu semizlenip boğazlanacaklarını bilmedikleri gibi, kâfirler de bundan habersizdirler."1933 demektedir.
Mü’minler emek vermek, ev konforu ve diğer hususlarda ihtiyaçtan fazlasının israf olduğunun şuurundadırlar. Münâfıklar ise bu hususta ciddî değildirler. Bilindiği gibi, müsriflerin lideri Karun ve Ebû Cehil'dir. 1934
Müsrif; İsrafçı, Savurgan
Müsrif; Gereksiz harcama yapan israf eden, savurgan kimse demektir. İsraf, savurganlık, gitmek, yanılmak, gâfil olmak manâlarına gelir. Aynı zamanda, insanın yaptıklarında sınırı aşması anlamını da taşır. Bazılarına göre de malı gereksiz yerde harcamaktır. Süfyan-ı Sevri'ye göre az da olsa, Allah yolunda harcanmayan her şey israftır. Ayrıca israf, "Allah'ın haram kıldığı şeylere el uzatmak" şeklinde de tarif edilmiştir. 1935
Zarûrî ihtiyaçlardan fazla harcamak; şerîatın haram ettiği şeylere yönelmek, nefs ve şehvetin isteklerini yerine getirmek, gaflet ve saygısızca harcamak ifrat derecede bir israftır. Kulluk görevini yerine getiremeyecek kadar vücudun zarûrî ihtiyaçlarını kısmak da tefrid sayılacak bir israftır.
Müsrif, müsrifler, israf vb. kavramlar, Kur'ân-ı Kerim'in değişik âyet ve sûrelerinde değişik anlamlarda kullanılmıştır.1936 Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurur:
1929] Mecmuat'u't Tefâsir, Mtb. Amire, İst. 1318'den ofset, Çağrı Yayını, c. II, sh. 543
1930] İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmû'1 Kur'an, Kahire, 1967 (3. bsm.) c. VII, sh.192
1931] Musannıf İbrahim Halebi, İzahlı Mülteka el-Ebhur, İst.1976, c. IV; sh.132-133
1932] 47/Muhammed, 12
1933] Mehmed Vehbi, Hulâsat'ül Beyan fi Tefsirü'I Kur'an, İst. c. XIII, sh. 5385
1934] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yayınları, s. 215-216
1935] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu'l-Beyan, II. 262
1936] 3/Âl-i İmrân, 147; 4/Nisâ, 6; 6/En'âm, 141; 7/Arâf, 31; 20/Tâhâ, 127; 10/Yûnus, 12; 40/Mü'min,
İSRÂF
- 491 -
"Çardaklı ve çardaksız üzüm bağlarını, tadları ve yemişleri muhtelif hurmaları, hububatı (tahılları), zeytinleri, narları, birbirine hem benzer hem de benzemez bir halde meydana getiren Allah'tır. Her biri mahsul (ürün) verdiği zaman mahsulünden yiyin. Hasad (devşirme) günü de hakkını (zekât ve sadakasını) verin; israf etmeyin, şüphesiz Allah israf edenleri sevmez." 1937
İnsan, fikrî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarını meşru yollardan tatmin etmek zorundadır. Aksi halde fikren şüphe ve tereddüde, ruhen bunalıma, bedenen de zâfiyet ve güçsüzlüğe uğrar. Böyle bir durumda hem dinî, hem de bedenî sorumluluklarını yerine getiremez olur. Âyet-i kerimede görüldüğü gibi Allah'ın yarattığı her şeyin meşru yoldan ve ihtiyaç kadar yenmesi emredilmiştir. Ancak bu, aşırı ve taşkınlık derecesine varmamalıdır. Zira israf noktasına varan tüketimin zararları ferdi aşarak aile ve topluma yansır. Bu da haramdır.
İslâm, bütün ibâdetlerde niyeti şart koşmuştur. Niyet, müslümanın neyi, niçin, ne zaman, nasıl ve ne gaye ile yaptığının bilincinde olmasıdır. Dolayısıyla müslüman şuursuz, faydasız ve gayesiz bütün hareketlerden sakınır: İsraf da lüzumsuz ve gayesiz harcamalardır ve bunun için müslümana yasaklanmıştır: "Ey Âdemoğulları! Her namazınızda süslü elbisenizi giyinin. Yiyin, için israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez..." 1938
Allah (c.c.), her türlü boş ve gayesiz harcamaları sevmez. Bu bir ekmek olabileceği gibi, bir ekmek kırıntısı olabilir. Bir damla su olabileceği gibi boşa akan bir nehir de olabilir. Bu bir ömür olabileceği gibi, boşa geçen bir dakika da olabilir. Bunun içindir ki israfın haram olması İslâm ekonomik sisteminin temel ilkelerinden biri kabul edilmiştir.
Müslüman müsrif olamaz, elindekileri israf edemez, lüzumsuz ve fuzûli yerlerde kullanamaz. İsrafın ferd, aile ve toplum hayatında açtığı yaralar, yaptığı tahribat, tarih boyunca olduğu gibi bu gün de başlıca sorunlardan biridir. Şuursuz bir tüketim toplumu yerine dengeli ve ruhî disipline girmiş bir toplum meydana gelmedikçe gerçekçi bir tasarruf yapılamaz ve gerekli yatırımlar gerçekleştirilerek dışa bağımlılıktan kurtulup bağımsız ekonomik sistem kurulamaz. Bunu da ancak İslâm'ın hâkim olduğu bir toplum gerçekleştirebilir.
Yılda bir milyon tona yakın ekmeğin (buğdayın) israf edildiği toplumda dökülerek israf edilen yemekler, boşa akıtılan sular, gereksiz harcanan enerji, lüzumsuz tüketilen elbise, süs malzemeleri vs. ilâve edilirse büyük bir bütçenin yok edildiği görülecektir. 1939
Bilindiği gibi, harcamalarda ve hareketlerdeki her türlü aşırılık, ölçüyü kaçırmak israftır. İslâm, insan hayatında ve ona emânet olarak verilen eşyanın (dünya nimetlerinin) harcanmasında denge, orta yol istemektedir. Bu orta yol, insanı aşırılıklardan, başkalarının ve Allah’ın hakkına tecâvüzden koruyacaktır. Eşyanın ve geçim kaynaklarını paylaşılmasına denge getirecektir. Çünkü her türlü aşırı harcama bir başkasının hakkına saldırıyı doğurur.
Söz gelimi, elindeki malını ölçüsüzce saçıp savuran, onunla kimseyi 128; 39/Zümer, 53
1937] 6/En'âm, 141
1938] 7/A'râf, 31
1939] Abdullah Ünalan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 383
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
faydalandırmaz. İsraf ettiği malı kazanmak için de belki başkasının hakkına el atar. Meselâ, Allah’ın içki yasağına kulak asmayıp haram ölçüsünü kaçıranlar, içki içerek kendilerine ve başkalarına zarar verirler. Bu da, davranışlarda aşırıya kaçmaktır.
Hareketlerinde ve harcamalarında israfa kaçanlara, israf edenlere ‘müsrif’ denir. Müsrifler, haddi aşan, ölçüyü kaçıran ve dengeyi bozan insanlardır. Gerek ekonomik hayatta, gerekse sosyal hayatta, aşırı davranışta bulunurlar. Ellerine geçirdikleri dünyalıkları ‘benimdir’ deyip, gerekli yerlere, yani ihtiyaç duyulan yerlere değil de, ihtiyaç olmayan ama nefse hoş gelen yerlere harcarlar. Böylece ekonomik dengeyi bozarlar, başkalarına faydalı olabilecek paylaşıma fırsat vermezler. Allah’ın kendilerine gönderdiği ölçüye uymayıp, canlarının istediğini yaparlar ve davranışlarında aşırıya kaçarlar. Bu da toplumun zararına yol açar, sosyal barışı bozar, hak ihlâllerine sebep olur.
Müsrifler, hakkı tanımak ve sâlih ameller yapmak üzere kendilerine verilen akıl ve irâdeyi, dünyanın geçici zevkleri uğruna kötüye kullanırlar. Hakkın âyetlerinden habersiz olarak, dünya zevklerini âhiretin mutluluğuna tercih edip ömürlerini boşa geçirirler. Müsriflerin yaptığı ‘israf’ faâliyetleri, bir sürü bozulmanın, zulmün ve sapmanın sebebidir. Müsriflere boyun eğmek insanı her bakımdan zarara ve bozulmaya götürür, toplumların dengesini bozar. Müsriflerin hâkim olduğu bir toplumda dengenin ve orta yolun kurulması mümkün değildir.
Müsrifler, İlâhî işaret doğrultusunda kurulması gereken dengeyi tanımayan ve bozan insanlardır. İsrafa düşmeyen mü’minlerin hareketleri ve harcamaları ise bir orta yol üzerindedir ve dengelidir. Kur’an, Lut kavmini ‘müsrif’ diye niteler. Çünkü onlar Allah’ın izin verdiği bir ilişki yerine sapık bir ilişkiye başvurdular. 1940
Firavun ve Sâlih (a.s.) kavminin zorbaları gibiler, Allah’a kulluk yapmaları gerekirken, kendileri için çizilen sınırları aşıyorlar, şirk koşuyorlar, haksız yere büyüklük taslıyorlar ve Allah’ın yolundan gitmek isteyenlere engel oluyorlardı. 1941
Allah, kısas konusunda mü’minlere bir ölçü koymuştur. Kısas dâvâları konusunda aşırıya gidilmesi (müsrif olunması), hakların sahiplerine gitmesini engeller, kan dâvâları çıkar, düşmanlıklar giderek artar.
Mü’minler duâ ederken, yaptıkları hataları ‘israf’ kabul ederler ve bu ‘israf’larının bağışlanmasını isterler.1942 Allah (c.c.) haddi aşıp alabildiğine hak aleyhine yalan söyleyen müsrifleri doğru yola iletmez.1943 Allah’a şirk koşmak ve O’nun emirlerini dinlemeyerek müşrik olan ‘müsrif’ler cehennem ehlidirler. 1944
Allah, mü’minlere; dengeli harcamalarını, kendilerine verilen temiz ve helâl yiyeceklerden yemelerini, süslerden yararlanmalarını; ama asla ‘israf’ ederek ‘müsrif’ olmamalarını emrediyor.1945 Allah’ın gönderdiği ölçüleri çiğneyip haddi aşarak ‘müsrif’ olmak, daha çok müşriklerin ve inkârcıların bir sıfatıdır. “Müsrif olmayın” emri, elbette bütün insanlara yöneliktir. Kur’an ayrıca yeme-içmede,
1940] 7/A’râf, 80-81
1941] 20/Tâhâ, 33; 26/Şuarâ, 151
1942] 3/Âl-i İmrân, 147
1943] 40/Mü’min, 28
1944] 40/Mü’min, 42-43
1945] 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31
İSRÂF
- 493 -
nimetleri paylaşmada, eşyayı kullanmada, hatta Allah yolunda infak etmekte aşırılığı hoş görmüyor ve mü’minleri sakındırıyor. Müsrifler, bir diğer deyişle ‘tebzîr’ edenlerdir (saçıp-savuranlardır). Tebzîr edenler ise şeytanın arkadaşıdırlar. 1946
Cimrilik; İsrâfın Zıddı Olan Aşırılık
Cimrilik: Harcanması gereken malı sarfetmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmek demektir. Dinimiz, başta zekât olmak üzere bazı malî harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. Aile bireylerinin bakımı, akrabaların görülüp gözetilmesi de bu emirler arasındadır. Çevremizdeki yoksullara imkân ölçüsünde malî yardım ise bir insanlık görevidir. Parası ve malı olduğu halde bir insan bu görevlerini yapmaz ve malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir.
Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: "Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir." buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Hâlbuki mal Allah'ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır.
Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Allah Teâlâ: "Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah'ın kendilerine fazlından verdiği Şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık." 1947 buyurmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: "Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir." "Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: ‘İlâhi İnfak edene karşılığını ver; diğeri: ‘Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et)’ diye duâ ederler." 1948; "...Cimri kişi Allah'a uzak, Cennet'e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır." 1949
Cimriler hakkında söylenen sözler, cimrilerin insanlar arasındaki durumunu, çok güzel anlatmaktadır. Bişr bin el-Hâris, cimriler hakkında şöyle demiştir: "Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini katılaştırır. Cimrilerle karşılaşmak mü’minler için belâdır" Yahya bin Muaz da şöyle demiştir: "Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır." İbnu'l-Mutez'in cimrilik hakkındaki görüşü de şudur: "İnsan malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder."
Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ'nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü Allah'ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk'ın ihsanıdır. Allah (c.c.), serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O'dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır.
1946] 17/İsrâ, 27; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 465-466
1947] 4/Nisâ, 37
1948] Riyazü's-Sâlihin, I, 253
1949] Tirmizî, Birr 40
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslümanların, cimrilik konusunda, Allah Teâlâ'nın aşağıdaki ihtarını unutmamaları gerekir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Allah'ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır." 1950
Beşer nefsi zayıftır, muhteristir. Ancak Allah'ın koruduğu kimseler bundan müstesnadır. Ancak imanla kendilerini mâmur edenler, bu cimrilik cehaletinden temizlenebilir, yeryüzünün zaruretlerinden kurtulabilir, menfaata karşı duydukları hırs kaydından vazgeçebilirler. Çünkü iman sahipleri, Allah'dan, maldan da üstün bir şey umabilirler. Bu umulan şey Allah'ın rızâsıdır. Mümin kalp; mal ile değil, iman ile mutmain olur; Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiç bir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah'a aittir. Öyle ise Allah'a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızâsı için malını infak etmekten çekinmez.
Ama kalp gerçek imandan yoksun olunca, infak etmeye veya sadaka vermeye teşebbüs ettiği zaman, her defasında, nefsinde bir cimrilik duygusu dalgalanmaya başlar, fakir düşeceğinden korkar. Böylece infak etmekten vazgeçer. Sonra onun hayatı emniyetsiz ve istikrarsız bir korku ve ihtiras Cehennemi haline gelir. Allah'a söz verdiği halde ahdine ihanet eden, verdiği söze vefa göstermeyip Allah'a karşı yalan söyleyen, hiç bir zaman kalbini münâfıklıktan kurtaramaz. Ölçülü hareket etmek İslâm nizamının temel esaslarından birisidir. Aşırı müsrif davranmak da cimri davranmak kadar dengeyi bozar. İslâm, dengenin bozulmamasını öngörür: "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın."1951 Âyet-i Celîlede cimrilik, ellerini boynuna bağlıyan bir insan gibi tasvir ediliyor. İsraf ise, elini son haddine kadar açıp elinde ve avucunda ne varsa dağıtmak şeklinde ifâde ediliyor.
Cimri insanın da, müsrif insanın da varacağı netice aynıdır. Cimriliğin de israfın da sonu pişmanlık duygusudur. Her şeyin en iyisi orta hallisidir. Orta yol, iman ahlâkı ile küfür ahlâkının sınırıdır: Cimrilik cehaletten gelen kara bir lekedir. İsraf ise şeytanın işini yapmaktır. Müsrifler şeytanın kardeşleri olarak tanıtılmaktadır.
Cimrilik kelimesinin Kur'an'daki diğer bir karşılığı katûr kelimesidir. Bu kelime, Türkçe'deki hasis kelimesini karşılamaktadır. Anlamı, eli sıkı yahut çok cimri demektir. Kur'an'da, kişinin elindeki şeyleri çar-çur etmesi demek olan israfın zıddı olarak kullanılmıştır. "Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur." 1952
Cimrilik konusu, Allah'ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. Cimriliğin ve tamahkârlığın son derecesi olarak Kur'an'da bir kelime daha vardır. Bu kelime şih, şuh veya şihh'dir. Kelime güçlü bir kötüleme anlamında tamahkârlık ve cimrilik demektir.
"O halde gücünüz yettiği kadar Allah'dan korkun. (O'nun öğütlerini) dinleyin. İtaat
1950] 3/Âl-i İmrân, 180
1951] Tirmizî, Birr 40
1952] 25/Furkan, 67
İSRÂF
- 495 -
edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhhe nefsihi) korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir."1953 Bu âyete göre, cimrilik, nefsin kendisinde bulunan bir belâdır. Nefsi, bu belâdan ancak iman kurtarır. Allah'a ve âhiret gününe inanan insan, infak ederek nefsindeki bu cahilî lekeyi temizler, bu belâdan kurtulur. Cimrilik belâsından kurtulamayan insan İslâmî bir hayata aşina olamaz. İslâmî hayata alışkın olmayan cimriler, Allah'ın rahmet hazinelerine sahip olsalar bile, biter korkusuyla cimrilik ederler. Hâlbuki Allah'ın hazineleri bitmez ve tükenmez.
"De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir."1954 Bu ifâde ile cimriliğin son haddi dile getiriliyor. Allah'ın rahmeti, her şeyi kaplamıştır. Onun ne bitmesinden ne de eksilmesinden endişe edilebilir. 1955
İktisad; Harcamada Orta Yol
Arapça bir kelime olan iktisad; Orta yolu tutmak, itidal ile hareket etmek, tutumlu olmak, gereğinden az veya çok harcamaktan kaçınmak anlamına gelir. İktisad kelimesinin türediği “k-s-d” ve türevleri Kur’an’da 6 âyette geçer. 1956
İslâmiyet, yeme, içme, giyim, kuşam, eşya kullanımı gibi her hususla aşırılıktan kaçınmayı, orta yolu tutmayı emretmiştir. Savurganlık ve cimriliği yasaklamıştır. İşlerin hayırlısı orta olanıdır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Yürüyüşünde ölçülü ol; sesini kıs (bağıra bağıra konuşma)."1957; "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme; büsbütün açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur, açıkta kalırsın."1958 İktisadın karşıtı israftır. İsraf aşırı gitmek, gereğinden fazla yemek, içmek ve harcamaktır. Bu ise dinimizce yasaklanmıştır. Tutumlu olanlar kimseye muhtaç olmazlar, rahat ve huzur içinde yaşarlar. "Tutumlu olan fakir olmaz."
İslâmiyet insanlar arasında eşitliğe, güçsüzü korumaya özel bir önem vermiştir. Zekât ve sadaka övülen davranışlardır. Toplum teşvik edilmiştir. Fakat servet ve refahın tabana yayılması esas alınmıştır. Servetin, çoğunluğun aleyhine bir azınlığın elinde toplanması yasaklanmıştır. "Servet içinizde zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın."1959 âyeti bunu ifade eder. İslâmiyet özel mülkiyeti korur ve teşvik eder. Emeğe üretim faktörleri içerisinde büyük değer verir. "Gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder." 1960 âyeti bunu ifâde eder.
Peygamber efendimiz en kutsal kazancın el emeği ürünü olduğunu belirtmiştir.1961 Tembellik ve başkalarının sırtından geçinmek yasaklanmıştır. Bu nedenle fâiz yasak kılınmıştır.1962 Teşebbüse de büyük değer verilmiştir, sermaye emekle beraber değerlidir.
1953] 64/Teğâbün, 16
1954] 17/İsrâ, 100
1955] Osman Çetin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 313-314
1956] 5/Mâide, 66; 9/Tevbe, 42; 16/Nahl, 9; 31/Lokman, 19, 32; 35/Fâtır, 32
1957] 31/Lokmân, 19
1958] 17/İsrâ, 29
1959] 59/Haşr, 7
1960] 53/Necm, 39
1961] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/466, IV/141
1962] bkz. 2/Bakara, 275-279
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsraf (savurganlık) yasağı, temel ilkelerden biridir. Ticarete önem verilmiş ve kâr haddi geniş tutulmuştur. Karaborsacılık ve haksız kazançlar yasaklanmıştır. Tüketicileri aldatacak faâliyetlerden kaçınılması istenmiş; malların üreticilerden tüketicilere en kısa yoldan ulaştırılması amaçlanmıştır. 1963
İktisat, amelde itidaldir. İstediğini iyi bilen, eğilip bükülmeden onu gerçekleştirmeye çalışandır iktisatlı. İktisat, istenen şeyi iyi bilmek mânâsına geldiğine göre, müslümanın istediği ye Allah rızâsıdır, öyle olmalıdır. Allah rızâsı Allah’ın emirlerine uymakla elde edilir. Allah’ın emirlerine uymada, yani ibâdetlerde para ve mal gibi şeyler önemli bir yer tutar. Her ibâdetin içinde para, mal, mevki, şöhret gibi şeyler vardır. Bunları müslümanca değerlendirmeyen kimsenin ibâdetleri ne derece kabul olur?
Bedir Savaşının pek çok hikmetlerinden biri de düşman kervanını vurmak, müşrikleri zayıflatmak, müslümanları iktisâden güçlendirmekti. Peygamberimiz’le birlikte başlayan dönemdeki İslâm tarihinin ilk savaşı içinde iktisâdî bir sebebin bulunması dikkat çekicidir. Zaten başta Peygamberimiz (s.a.s.) olmak üzere, sahâbîlerin tümü, diğer insanlar gibi “dünya hayatı” yaşadılar. Dünya hayatında paranın, malın, olmadığı yer olabilir mi? Onlar, her işlerini İslâm’a uygun hale getirdiler, kısa zaman içinde müşriklere, Pers ve Bizans İmparatorluklarına galebe çaldılar, devirlerinin işlerini İslâm’a uygun hale getirdiler ve tek süper güç oldular.
İslâmiyet, paraya, mala, sokağa, çarşıya, pazara müdâhale eden bir dindir. Kapitalizmle, sosyalizmle İslâm’ın alâkası yoktur. İslâm, insanlarla ilgili her şeyi kendine uygun hale getirmek ister. İslâm’da önemli olan, öncelikle “şirkten ve haramlardan kaçmak”tır. Şirk ve haramdan kaçan müslümanlar farz, vâcip ve sünnet sıralamasıyla ibâdetlerini yerine getiriyorsa, dünya onlar için terakkî ve sınav yeri, âhiret de ebedî saâdet diyarı olur. Hiçbir müslüman, iktisadın dışına çıkamaz. İnsanın ihtiyaçları, iktisat ile sıkı sıkıya bağlı olduğu gibi, ihtiyaçların helâlinden temini de önemli ve sürekli bir ibâdettir.
Kur’ân-ı Kerim, cimriliği de, isrâfı da haram kılmıştır. “Akrabâya, miskîne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma... Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir.”1964 Zenginlikte, fakirlikte ve ibâdette iktisad iyi şeydir. Âyet ve hadislerde geçen, yani İslâmî literatürdeki iktisaddan kasıt, tutumluluk değildir. Zira, hayırda israf, israfta da hayır yoktur. İslâm, hem kazandığımızı, hem de harcadığımızı kendi ölçüleri dâhilinde tutmamızı ister. İslâm’ın dışına çıkan her işlem, iktisaddan çıkıp ekonomiye girmiştir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: “Biz (servete kavuştukları için) maîşetlerine/refahlarına şımarmış nice memleketleri helâk ettik.”1965 Bir bakıma, şu âyet bu konuya açıklık getirmektedir: “Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta
1963] bk. Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 125-202; Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 10 vd.; Orhan Oğuz-İlhan Uludağ, Genel Ekonomi, İstanbul 1981, s. 39-41; Abdullah Yücel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 125-126
1964] 17/İsrâ, 26, 29-30
1965] 28/Kasas, 58
İSRÂF
- 497 -
oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.”1966 Bu anlatılanlar bizim için büyük ibret taşımaktadır. Şu âyet, meseleye iyice açıklık getiriyor: “(Cezayı hak etmiş bir toplumu) Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; Biz de orayı darmadağın ederiz.”1967 Yani, Peygamber lisânıyla, “Nasılsanız, öyle (bulunduğunuz ve lâyık olduğunuz hale göre) yönetilirsiniz.” O yüzden zenginlik veya fakirliğin hangisinin kendimiz açısından hayırlı olduğunu bilemediğimizden, “Yâ Rab, beni rızâna uygun noktada bulundur, hakkımda zenginlik ve fakirlikten hangisi hayırlı ise onu ver” diye duâ etmek en doğrusu olsa gerektir. Zaten müslüman halkımız da, atasözü olarak şöyle duâ eder: “Allah, çok verip azdırmasın, az verip gezdirmesin.”
İktisat, İslâm nizamı içindedir. “Bir şey, bütünüyle elde edilemezse, tümüyle de terkedilmez” sırrınca, İslâm nizamı içinde bulunmayan günümüz müslümanlarının çoğu, imkânı varsa kapitalistçe, imkânı yoksa ona özenerek yaşamaktalar. Hâlbuki hangi düzen ve ortam içinde bulunurlarsa bulunsunlar, müslümanlar, en azından kendi özel hayatlarında, ev ve işyerlerinde İslâm iktisadını yaşayabilirler. İslâm’ı yaşayan birkaç kişi bulup bunlarla bir araya gelebilirler. İslâm’ı yaşayanlar, aralarında işbirliğine giderek, hem maddî, hem mânevî açıdan kazanabilirler de. Biz, yaşantımızla İslâm’ı izhar etsek, diğer dinlerin toplumları kitleler halinde İslâm’ı kabul ederler. En etkili ve tekzip edilmez tebliğ, İslâm’ı yaşamaktır. Zaten ya inandığımız gibi yaşarız veya yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. Parayla, malla ilgili ibâdetler hayli zordur. Müslümanların çoğu bu hususta başarısızdır. Felâketlerin çoğu da buradan kaynaklanmaktadır.
İnsan İktisadın Dışında Kalabilir mi? İktisadın mânâsının amelde itidal olduğunu belirttik. Bugünkü anlamı ise: Üretim ve tüketim işlerini düzenleyen, kaynakların insanlar arasında eşit veya âdil şekilde paylaşılmasını sağlayan maddî refah, iş hayatı demektir. Dolayısıyla iktisat anlayışı, bireylerden devletlere kadar uzanır. Hatta iktisat açısından dünyaya bakarsak, devletler arasında bu konuda öylesine sıkı irtibat var ki, sanki dünyada tek devlet bulunuyor. Giderek küreselleşen, tek bir şehir gibi birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde bir dünyada yaşıyoruz. Dolar ve euro gibi paraların bütün dünyada işlem görmesi, dünyanın öbür ucundaki bir üretimin, en uzak bir yerleşim yerinde rahatlıkla pazarlanması buna bir örnektir. Zamanımızda para, eski dönemlere oranla daha büyük önem kazanmıştır; parasız hemen hiçbir şey olmuyor. İnsan, parasız bir hayat yaşayamadığına göre, herkes iktisatla sıkı sıkıya bağlıdır. İslâmiyet’te her türlü ibâdetin iktisat ile irtibatı vardır. Hatta riyâzâta çekilen bir âbidin, elindeki tesbihi, ağzındaki gıdası, üstündeki elbisesi iktisat içinde değerlendirilir.
İnsan; yemek-içmek, giymek ve barınmak zorundadır. Böylece iktisat fıtrî, doğal bir ilim dalıdır. İktisadı bilmeyen bu konuyla hiç ilgilenmeyen insan da, aslında iktisatla, para ile bir bütün yaşamaktadır. Nasıl ki güneş battığında karanlık kendiliğinden gelirse, İslâm nizamı ve ona bağlı İslâm iktisadı olmayınca, kapitalist anlayış ve diğerleri de kendiliğinden gelir ve müslümanlar, o iktisadın içinde yer alır.
Menfaat: Menfaat duygusu Allah tarafından içimize yerleştirilmiştir. Doğal
1966] 16/Nahl, 112
1967] 17/İsrâ, 16
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak herkes menfaatinin peşinde koşar. Menfaatinin peşinde koşanlar iki kısma ayrılır: Helâlı-haramı düşünmeden kazananlar ve helâl kazanç peşinde koşanlar. Bunlar tekrar iki kısma ayrılır: Menfaatini müşterek çalışmaların içinde görenler ve ferdî kazanç temin edenler. Elbette, kazanan kimse, harcayacak da. Harcamalar da içiçe daireler şeklindedir. Midesi için çokça harcama yapanlar, beynini doyurmak için çeşitli şekillerde bilgisini arttıran ve imanını güçlendirmek için İslâm’ın temel meseleleriyle meşgul olanlar. Çoluğuna çocuğuna bakanlar, akrabâlarını düşünenler, cemaat şuuruna erenler. Ümmet için didinenler, İslâm milleti için çalışanlar... “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir.”
Her şey Allah’ın ihsânıdır. Birkısım kimseler, Allah’ın ihsanlarını, Allah’a isyan etmekte kullanır. Allah bu hususta kullarını uyarır. Kur’an’da Allah, verdiği nimetleri hatırlatır. İnsan, menfaat duygusunu müsbete çeviremezse, menfaatine yardım eden şeyleri putlaştırır. Dikkat edilmesi gereken nokta, menfaat duygusunun iptal edilemediği, ama ya haramda veya helâlde çalıştırılmasıdır. Menfaat anlayışının dışına çıkamayan insan, ya sadece dünyevî basit çıkarına göre yaşar; ya da âhirette, bitmeyecek, sonu gelmeyecek menfaati öncelikleyen bir hayat sürer.
Herhangi bir günahı işleyen kimse, bu günah sadece kişi ile Rabbi arasındaki ilişkiyi ilgilendiriyorsa, Allah’la onun arasında kalmış bir durumdur; kazâ ederek, tevbe ederek affettirebilir. Ama bir şahsa olan borcunu birkaç gün geciktirse, bu durum o iki insanın arasını açar. Hele bu devirde... İstediği gün bankadan parasını çeken insan, tâyin edilen günde alacağını alamazsa, bir daha müslüman kardeşine para vermez, böylece müslümanların kardeşliği, birliği sarsılır, ümmet duygusu zedelenir, ortaklık, işbirliği ve yardımlaşma kolay kolay kurulamaz.
İmanın meyvesi ibâdettir. En önemli ibâdetler de mal ve etrafında bulunanlardır. Bunun için, her müslüman helâlinden kazanmaya, helâl dairede harcama yapmaya çalışmalıdır. Helâl daire, keyfe kâfi gelir/gelmelidir. Fertler tek tek şuurlu müslüman oldukları gün, bireylerden oluşan halk zâten İslâm’ı yaşayacaktır. Öyle ise, toplum hayatının dinden uzak olmasının cezâsını, dini yaşamayan her fert çekecektir.
Bugün “İslâm İktisadı” tâbiri yaygın olmakla beraber, böyle bir tâbir Kur’an’da ve hadislerde geçmemektedir. Çünkü İslâm’da iktisat, başlı başına bağımsız bir bilim dalı değil; İslâmî ilimlerin bütünündedir ve ibâdetlerin içindedir. Kısacası, insandan ayrı düşünülmeyen bir nesnedir. Psikolojide “yalınlama” diye bir tâbir vardır; yani elmayı, renginden ayrı düşünemezsiniz. Bunun gibi İslâmiyet’i, iktisattan ayrı, iktisadı da İslâm’dan ayrı düşünmek mümkün değildir. Aynen dünyayı âhiretten, âhireti de dünyadan ayrı düşünemeyeceğimiz gibi. Elbette, müslümanlar, helâlinden kazanıp zengin de olabilirler. Yine müslümanların içinde fakirler de bulunabilir. Son üç asırdır, zengin-fakir durumunda ciddî değişmeler oldu. Çünkü bir taraftan zekât unutulurken, öte yandan fâiz, zengini daha zengin edip, fakiri de daha çok fakirleştirdi. Zenginle fakir arasındaki makas iyice açıldı. Bu da zengin-fakir düşmanlığını doğurdu. Dünyanın % 20’lik nüfusu, yer altı ve yerüstü zenginliklerinin % 80’ine, geri kalan % 80’lik nüfus da servetin % 20’lik dilimine sahip oldu. İnfak ve yardımlaşma yerine sömürü egemen olduğundan, kapitalist-sosyalist çatışmaları çıktı, çok sayıda müslümanın yaşadığı ülkelerde de bu rüzgâr estiğinden, yemyeşil yapraklar sarardı.
İSRÂF
- 499 -
Bundan daha beteri de şu: Fakirin kaybedecek bir şeyi yoktur. Bir canı var, belki intihar etmeyi düşünmese de, ölümden de pek korkmaz. Zaman zaman yaşadığı hayat, ölümden beter olunca, ölmeyi mumla arayabilir. O zaman saldırgan olabilir. Zengine gelince; o, mal mülk sahibi oldukça, çoluk çocuk sayısı arttıkça, ölmek istemez. Bir yandan ölümden korkarken, öte yandan malının kaybından, yakınlarının ölümünden de korkmaya başlar, ıstırabı arttıkça artar. Bu tabloda ortaya çıkan terslik şudur: Fakir İslâm’ı öğrenip yaşamazsa, hangi yüce dâvâ için hayatını ortaya koyacak? Zengin de İslâm’ı öğrenip hayatına geçirmeye çalışmadığı, malını ve gerektiğinde hayatını Allah yolunda fedâ için ortaya koyamadığı durumda, İslâm’ı ne ölçüde koruyabilir? Âhirete inanmayan bâtıl bir dâvâ adamı, bir anarşist, terörist; ölümle sona ereceğini düşündüğü bir hayatta nice fedâkârlıklara katlanıyor, hapis hayatını, işkenceyi, fakirce yaşantıyı tercih ediyor, hatta niceleri ölümü göze alıyor. Hırsızlar, girdiği evde vurulursa, yakalanırsa, kaybedecek pek bir şeyleri yok. Ama ev sahibinin ise, çok haklı olmasına rağmen, kaybedecek çok şeyi bulunduğu için hırsızdan, karakoldan, soruşturmadan korkmaktadır. 1968
Cömertlik; Allah’ın Verdiğini Allah Yolunda Sarfetmek
Cömert; Eli açık, ikramcı, kerem sahibi demektir. Cömertlik; Sehâvet, İkram, ihsan ve yardım alışkanlığına denir. Cömertlik; insanın, sahip olduğu imkânlardan, muhtaçlara meşrû ölçüler dâhilinde ve Allah rızâsından başka hiç bir gaye gütmeden, ihsan ve yardımda bulunmasını sağlayan üstün bir ahlâk kuralıdır.
Cömertlik, ruhun bir melekesidir. İnsanları, muhtaç olanlara vermeye, ihsanda bulunmaya sevkeder. Bu melekeye sahip olan kişi, ferdî ve ictimaî alanda lüzumlu olan her şeye yardım eder. Hiç bir kimsenin zorlaması olmadan ihsanda bulunmayı can ve gönülden ister. "Rızkı veren Allah'tır."1969 düşüncesi ile hareket ettiklerinden, kalpleri de temiz ve zengindir.1970 Kendi varlıklarıyla, her ne suretle olursa olsun başkalarına faydalı olmağa çalışırlar. Allah Teâlâ'nın kendilerine fazl ve kereminden verdiğine ve bunlarda da muhtacların hakkı olduğuna1971 inanırlar. Cömertliği kul hakkının temeli sayarlar. Kendi haklarını affederler. Kendi ihtiyaçlarını düşünmeden başkasının ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlar. Hatta zarurî ihtiyacı olan bir şeyi, başka birine vermeyi tercih ederler.
Cömertlik vasf'ının elde edilebilmesi için; yardımın gönüllü olarak yapılması;1972 karşılığında hizmet, övgü, mükâfaat beklenilmemesi;1973 yardım edileni rencide edebilecek davranışlardan kaçınılması;1974 yapılan yardımın sahibi katında üstün bir değeri olması1975 şarttır.
Sıralanan şartlar altında, İslâm âlimleri cömertliği şöyle derecelendirirler:
Sehâvet: Malının bir kısmını dağıtarak yapılan cömertlik. Bu, cömertliğin
1968] Hekimoğlu İsmail, İktisat Bilinci, s. 10 vd.
1969] 27/Neml, 64; 51/Zâriyât, 58
1970] 92/Leyl, 17-20
1971] 11/Hüd, 6
1972] 59/Haşr, 5; 57/Hadîd, 11-18; 5/Mâide, 13
1973] 76/İnsan, 8-l0
1974] 2/Bakara, 263-264
1975] 3/Âl-i İmrân, 92
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
asgarî derecesi olarak kabul edilir. Zekât vermek gibi.
Cûd: Malının çoğunu dağıtıp, geriye azını bırakarak yapılan cömertlik. Hz. Ebû Bekir'in çoğu zaman cihat için yaptığı yardım gibi.
Îsâr: Kendi için gerekli olan bir şeyi, zarar ve sıkıntılara katlanarak kendisi kullanma yerine, başkalarının istifadesine sunmak sureti ile yapılan cömertlik. Bunun Asr-ı Saâdet'teki misâli; Medineli müslümanların (Ensâr), Mekke’li Muhâcirleri şehirlerine dâvet edip onları her şeylerine ortak ederek Allah Teâlâ'nın takdirini kazanmalarıdır.1976 Bir başka örnek de Hz. Ebû Bekir'in Hicret esnasında mağarada hayatını tehlikeye atarak canını, sevdiği Hz. Peygamber için fedâ etmesidir. 1977
Kur'ân-ı Kerîm'de cömertlik, cihad ile aynı seviyede tutulmakta; Allah'ın insanlara verdiği rızıktan diğer kulların da yararlandırılması istenmektedir.1978 Cömertliğin, kıyamet gününde insanı her türlü sıkıntı, elem ve kederden kurtarmaya vesile olacağı bildirilmektedir.1979 Bazı âyetlerde cömertlik alışverişe benzetilmekte; Allah Teâlâ'ya verilen bir borç olarak temsil edilmektedir. 1980
Kalpler cömertlik sayesinde temizlenir.1981 Çünkü küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan âmillerden biri de, aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de; "Serveti de düşkünce seviyorsunuz."1982 buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, "Ben bu malı sarfedersem bana bir şey kalmaz" korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder."1983 Oysaki Allah Teâlâ'nın bildirdiğine göre; "Mal ve servet insan için bir imtihandır."1984 Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertliktir. 1985
İnsanların cömertlikten kaçmasının sebepleri başında: "Benim olan varlığı başkalarına niçin vereyim?" duygusu ile "Başkalarına verirsem, benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim" düşüncesi gelir. İslâm dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır. İslâm'a göre mal ve servet herhangi bir şahsın inhisarı altında değildir. Mal ve servet yalnız Allah Teâlâ'nındır. Her şeyin gerçek Mâlik'i O'dur.1986 Kur'ân-ı Kerîm'de bu durum yirmiyi aşkın âyette vurgulanmaktadır. Mülk Allah Teâlâ'nın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarfedilmesi, iman eden kimse için en mâkul bir hadise olarak değerlendirilir. Mü’mindeki cömertlik duygusu da bu düşünceden kaynaklanır.
Hz. Peygamber, şöyle buyurur: "Cömert kişi, Allah'a yakın, Cennet'e yakın, insanlara yakın ve Cehennem ateşinden uzaktır. Hasis insan, Allah'tan uzak, Cennet'ten uzak ve Cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah'a daha
1976] bkz. 59/Haşr, 5
1977] 9/Tevbe, 40
1978] 2/Bakara, 254
1979] 2/Bakara, 222
1980] 2/Bakara, 244; 5/Mâide, 13; 57/Hadîd, 11
1981] 92/Leyl, 17-20
1982] 89/Fecr, 20
1983] 2/Bakara, 268
1984] 39/Zümer, 49-52
1985] 64/Teğâbün, 15-17
1986] 3/Âl-i İmrân, 179; 57/Hadîd, 10
İSRÂF
- 501 -
sevimlidir."1987 "Gıbta edilecek kişilerden biri de cömertlerdir."1988 Peygamberimiz, insanlara dünyada yaşadıkları sürece cömert olmalarını, işi öldükten sonraya bırakmamalarını tavsiye eder: "Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar." 1989
Abdullah b. Abbâs, Hz. Peygamber'in cömertliğini şöyle anlatır: "Allah'ın Rasûlü, insanların en cömerdi ve en iyilik severi idi. Ramazan'da Cebrâil ile beraber bulunduğu zamanlarda her şeyini verirdi." Cebrâil, her Ramazan gecesi Rasûlullah'ın yanına gelir, ona Kur'an öğretirdi. Cebrâil şöyle derdi: "Allah'ın Rasûlü bereket getiren rüzgârlardan daha cömerttir." 1990
Câbir b. Abdullah şöyle derdi: "Rasûlullah (s.a.s.) kendisinden herhangi bir şey istendiğinde, asla, ‘hayır’ dememiştir."1991 Hz. Ali'den şöyle rivâyet edilmiştir: "Rasûlullah'dan bir şey istendiği zaman, eğer bu isteği yerine getirmek isterse, ‘peki’ derdi. Yapmak istemediği zaman da susardı. Hiç bir şey için ‘hayır’ dememiştir." 1992
"Öyle zamanlar yaşadık ki, aramızdan hiç biri, müslüman kardeşinden daha çok altın ve gümüşe sahip olmayı düşünmedi..." diyen Abdullah b. Ömer’in (r.a.) sözü, bize, ashâbın cömertlik ve isâr konusunda nasıl davrandığını göstermektedir. Şu halde, sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak Allah Teâlâ'nın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O'nun rızâsına uygun bir biçimde harcaması gerekir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de: "-Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve sâlihlerden olsam" demeden önce size, rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın." 1993 Gazzâli der ki: "Malı olmayan kişide hırs değil kanaat olmalıdır. Malı olan kişide ise cimrilik değil cömertlik olmalıdır." 1994
Saçıp Savuranlar Şeytanın Kardeşleridir
Saçıp savurmak anlamında Kur’ân-ı Kerim’de “bezr” kavramı kullanılır. Bezr: Tohumu verimsiz ve çorak yerde israf etmek, malı Allah'a isyanda, gereksiz ve faydasız yerde kullanmak demektir.
İslâm, orta yol olduğu gibi, İslâm ümmeti de orta ümmettir; yani, düşüncede ve davranışta, almada ve vermede, kısaca insan hayatının her safhasında ifratın ve tefritin İslâm'da yeri yoktur. İslâm, mülk her şeyden önce Allah'ın olduğu için, kişiye tahsis edilmiş özel mülkü bile dilediği şekilde ve dilediği yere harcama yetkisi vermemiştir. Her şeyden önce, müslüman yeryüzünün halifesi olarak, yeryüzündeki geçim kaynaklarını bu hilâfetin gerektirdiği biçimde kullanmak,
1987] Tirmizî, Birr, 40
1988] Buhârî, Temennâ, 5; Tevhid, 45
1989] Buhârî, Vesâya, 14
1990] Müslim, Fezâil 12, hadis no: 2308
1991] Yusuf Kandehlevî, Hayâtü's-Sahâbe, III, 1181
1992] Yusuf Kandehlevî, aynı yer
1993] 63/Münâfikûn, 10
1994] Ahmed Sezikli, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 322-323
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üretmek ve dağıtmakla yükümlüdür. Öyle ki, kişi üzerinde nefsinin bile bir hakkı olduğundan, mal benim, beden benim' anlayışı içinde tıka basa yemek veya kendisini yemek ve içmekten mahrum etmek, ifrat ve tefrit olduğu için yasaklanmış ve bedenin de, malın da Allah'a kulluk sınırları çerçevesinde kullanılması emredilmişti.
Dünya, âhiretin tarlasıdır ve âhirette biçeceği ekini kişi dünyada eker; Cenneti'ni de Cehennemi'ni de dünyada hazırlar. Attığı her adım, söylediği her söz insan için âhiret tarlasına atılmış bir tohumdur. Bu bakımdan, müslüman, sözünde ve davranışında ölçülü olmak, tohum israfında bulunmamak ve azamî verimi elde etmeğe çalışmak zorundadır. Bu bağlamda olmak üzere, akrabanın, düşkünlerin, fakirlerin ve yolcuların... müslüman üzerinde hakları vardır. Gerek insaniyet, gerekse kişinin kazanmasına yol açan güç, kabiliyet, toprak, su, ısı, ışık gibi temel öğelerin Allah vergisi olması ve muhtaçların da Allah'ın kulu bulunması bu hakkı gerekli kıldığı gibi; dünya hayatının ahenk ve düzeni de böyle bir hakka sebebiyet vermektedir.
Ayrıca, bu hakkın ifâsı da öyle rastgele olamaz. Her şeyden önce, verimsiz ve çorak arazi kendisine atılan tohumu vermeyeceği gibi, rastgele her toprağa atılan tohum da sahibini memnun etmez. Bu bakımdan, malın harcanma yeri, miktarı ve şekline de gereken dikkat gösterilmelidir ki; kişi ektiğinin karşılığını bol bol alsın. Bu yüzden, Kur'ân "Akrabaya, düşküne ve yolcuya hakkını ver: sakın bezr'e de gitme; çünkü bezredenler şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbi'ne karşı çok nankördür. Elini de boynuna asıp bağlama ve bütün bütüne de yayma; sonra kınanmış ve perişan olarak oturup kalırsın."1995 buyururken; bezr edeni, her yaptığı boşa giden ve Allah'ın nimetlerini inkârla kesin küfre düşen şeytanın kardeşi yapmakla, Allah rızâsı dışında ve İbn Abbas'la İbn Mes'ud'un tefsiri üzere, her türlü yersiz harcamayı bezr ve Allah'a karşı nankörlük saymaktadır.
Müslüman, ne ekonomik durumunu çökertecek ölçüde verip kendisini ve çoluk çocuğunu başkalarına muhtaç edecek; ne de malını faydasız yerlere, gösteriş, lüks ve günaha sarfedecektir. O, malını da, bedenini de, bilgi ve zekâsını da Allah'ın çizdiği ölçüler içinde kullanmak zorundadır. 1996
Kur’ân-ı Kerim’de isrâf Kavramı
İsrâf kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 23 yerde geçer. Savurganlık, saçıp savurma anlamındaki tebzîr kelimesi ve türevleri ise toplam 3 yerde zikredilir.
İsraf ayrıdır, cömertlik ayrı. Cömertlik, Allah’ın verdiği nimetleri Allah yolunda kullanmak için nefsin hevâsının emrettiği cimriliğin önüne geçmek, âhirete yatırım yapmaktır. Cömertliğin göstergesi olan "infak" kavramı, Kur'anda türevleriyle birlikte 73 yerde geçmektedir. Cömertlik vasfının elde edilebilmesi için; yardımın gönüllü olarak yapılması 1997; karşılığında hizmet, övgü, mükâfat beklenilmemesi;1998 yardım edileni rencide edebilecek davranışlardan
1995] 17/İsrâ, 26-27, 29
1996] Ali Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 239-240
1997] 59/Haşr, 5; 57/Hadîd, 11-18; 5/Mâide, 13
1998] 76/İnsan, 8-l0
İSRÂF
- 503 -
kaçınılması;1999 yapılan yardımın sahibi katında üstün bir değeri olması2000 şarttır.
Kur'an-ı Kerîm'de cömertlik, cihad ile aynı seviyede tutulmakta; Allah'ın insanlara verdiği rızıktan diğer kulların da yararlandırılması istenmektedir.2001 Cömertliğin, kıyamet gününde insanı her türlü sıkıntı, elem ve kederden kurtarmaya vesile olacağı bildirilmektedir. 2002 Bazı âyetlerde cömertlik alışverişe benzetilmekte; Allah Teâlâ'ya verilen bir borç olarak temsil edilmektedir. 2003
Kalpler cömertlik sâyesinde temizlenir.2004 Çünkü küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan âmillerden biri de, aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de; "Serveti de düşkünce seviyorsunuz."2005 buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, "Ben bu malı sarf edersem bana bir şey kalmaz" korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder."2006 Oysaki Allah Teâlâ'nın bildirdiğine göre: "Mal ve servet insan için bir imtihandır."2007 Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertliktir. 2008
İsraf ve savurganlık kötü olduğu gibi,2009 bunların karşıtı olan “buhl” ve “şuhh” (cimrilik ve pintilik) de kötüdür.2010 Mü’min, daima orta yolu izler. 2011
Dünya tutkusu, mal yığma sevdâsı, gerçek dindarlıkla bağdaşmaz. “Ey iman edenler, hahamlardan ve râhiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yoluna engel olurlar. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azâbı müjdele. O gün cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılıp (pullanır); bunlarla, onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır. ‘İşte nefisleriniz için yığdıklarınız, yığdıklarınızı tadın!’ (denilir.)” 2012
Ebû Zerr-i Ğıfârî gibi bazı sahâbîler, bu âyete: “Ve sana Allah yolunda ne infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Af (yani, ihtiyacınızdan fazlasını veya helâl güzel olan şeyleri verin)’.”2013 âyetine dayanarak zekâtı verilmiş dahi olsa, ihtiyaçtan fazla mal biriktirmenin, haram olan “kenz/yığma” sayılacağını söylemiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, kimin yanında ihtiyaçtan fazla şusu busu varsa, olmayanlara vermesini emretmiş, bu sözünü o kadar tekrar etmiştir ki, dinleyen sahâbîler, hiç kimsenin, ihtiyaçtan fazla bir şey saklamaya hakkı olmadığını sanmışlardır. 2014
Süs ve güzel rızıklar helâldir.2015 Ancak, başkalarını kıskandıracak davranışlardan imkânlar ölçüsünde kaçınmak gerekir.
1999] 2/Bakara, 263-264
2000] 3/Âl-i İmrân, 92
2001] 2/Bakara, 254
2002] 2/Bakara, 222
2003] 2/Bakara, 244; 5/Mâide, 13; 57/Hadîd, 11
2004] 92/Leyl, 17-20
2005] 89/Fecr, 20
2006] 2/Bakara, 268
2007] 39/Zümer, 49-52
2008] 64/Teğâbün, 15-17
2009] 17/İsrâ, 26-27
2010] 17/İsrâ, 29; 59/Haşr, 9
2011] 31/Lokman, 19
2012] 9/Tevbe, 34-35
2013] 2/Bakara, 219
2014] Müslim, Lukata 18; Ebû Dâvud, Zekât 32; Ahmed bin Hanbel, 3/34
2015] 7/A’râf, 31-32
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şükreden zengin, sabreden fakirden; veren el, alan elden daha iyidir. “Allah’ın sana verdiği mal içinde âhiret yurdunu ara, fakat dünyadan da payını unutma!”2016 âyeti, her iki cihan için çalışmayı emrettiği gibi, “Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver!”2017 meâlindeki duâ âyeti de insana, iki cihan için de çalışmayı telkin etmektedir.
“Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şâyet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şahid bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 2018
“Çardaklı ve çardaksız (asmalı ve asmasız üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O’dur. Her biri ürün verdiği zaman meyvesinden yiyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri/israf edenleri sevmez.” 2019
“Ey Âdemoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” 2020
“Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz." 2021
“Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir gurup gençten başka kimse Musa'ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir diktatör) ve haddi aşanlardan idi.” 2022
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!” 2023
“Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp savurma. Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.” 2024
“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” 2025
“De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli sıkıdır!” 2026
“Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur.” 2027
2016] 28/Kasas, 77
2017] 2/Bakara, 201
2018] 4/Nisâ, 6
2019] 6/En’âm, 141
2020] 7/A’râf, 31
2021] 7/A’râf, 81
2022] 10/Yûnus, 83
2023] 15/Hicr, 3
2024] 17/İsrâ, 26-27
2025] 17/İsrâ, 29
2026] 17/İsrâ, 100
2027] 25/Furkan, 67
İSRÂF
- 505 -
“Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mümin adam şöyle dedi: Siz bir adamı "Rabbim Allah'tır" diyor diye öldürecek misiniz? Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiğinin (azâbın), bir kısmı olsun gelip size çatar. Şüphesiz Allah, haddi aşan, yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.” 2028
“Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” 2029
“Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hâkimlere aktarmayın.” 2030
“Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah muhsinleri/dürüstleri sever.” 2031
“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azâbından koru’ der.” 2032
“İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızâsını almak için kendini ve malını fedâ eder. Allah da kullarına şefkatlidir.” 2033
Hadis-i Şeriflerde İsrâf Kavramı
“Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (c.c.) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” 2034
“Peygamber (s.a.s.) malın boşa harcanmasını yasakladı” 2035
“Müslüman olan, yeterli geçime sahip kılınan ve Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur.” 2036
“Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül tokluğudur.” 2037
“Âdemoğlu, karnından daha şerli bir kap doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Eğer mutlaka yemesi gerekli ise midesinin üçte birini yemeye, üçte birini içmeye, üçte birini de nefes almaya (havayla doldurup boş tutmaya) ayırsın.” 2038
“Gerçekten şu mal çekici ve tatlıdır. Kim onu hırs göstermeksizin alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Kim de ona göz dikerek hırs ile alırsa, o malın bereketi olmaz. Böylesi kişi, yiyip yiyip de bir türlü doymayan obur gibidir. Üstteki (veren) el, alttaki (alan) elden daha hayırlıdır.” 2039
2028] 40/Mü’min, 28
2029] 2/Bakara, 155
2030] 2/Bakara, 188
2031] 2/Bakara, 195
2032] 2/Bakara, 201; ayrıca: 7/A’râf, 156; 16/Nahl, 122
2033] 2/Bakara, 207
2034] Buhârî, Libas 1; İbn Mâce, Libas 23, hadis no: 3605; Nesâî, Zekât 66; Ahmed bin Hanbel, II/181-182
2035] Buhârî, Zekât 18; Husûmât 3, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 14
2036] Müslim, Zekât 125; Tirmizî, Zühd 35
2037] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 130; Tirmizî, Zühd 40; İbn Mâce, Zühd 9
2038] Tirmizî, Zühd 47; Ahmed bin Hanbel, IV/132
2039] Buhârî, Vesâyâ 9, Cihad 27, Zekât 47, 50, Humus 19, Rikak 7, 11; Müslim, Zekât 96; Tirmizî, Fiten 26, Zühd 41; Nesâî, Zekât 50, 80, 93; İbn Mâce, Fiten 19
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İki kişinin yiyeceği üç kişiye, üç kişinin yiyeceği de dört kişiye yeter.” 2040
“Bir kişinin yiyeceği iki kişiye, iki kişinin yiyeceği dört kişiye, dört kişinin yiyeceği ise sekiz kişiye yeter.” 2041
“Eş’arîler, gazâda azıkları tükenmeye yüz tuttuğu veya Medine’de ailelerinin yiyeceği azaldığı zaman, yanlarında ne varsa getirip bir yaygıya dökerler. Sonra bunu bir kapla aralarında eşit olarak paylaşırlar. İşte bu sebeple Eş’arîler Bendendir, Ben de onlardanım.” 2042
“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilmelidir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği malı Hak yolunda infak edip tüketen kimse; diğeri, Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” 2043
“Yalnız şu iki kişiye gıpta edilmelidir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği Kur’an ile gece-gündüz meşgul olan kimse; diğeri, Allah’ın kendisine verdiği malı gece-gündüz infak edip harcayan kimse.” 2044
"Sadakanın en iyisi (insanın sağ iken) bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar." 2045
“En cimri (Gerçek bahîl) olan, yanında anıldığım halde bana salevat getirmeyendir.” 2046
"Mide hastalıklar evidir. Perhiz ve az yemek, her devânın (şifânın) başıdır. Bedenine âdet ettiği şeyleri ver." 2047
"Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır." 2048
"İnsanlar dünyalık karşısında dört kısımdır: Bir kul vardır, Allah ona mal ve ilim vermiştir, o bu mal hususunda Allah'tan korkar da onu sıla-ı rahimde harcar, malda mevcut olan Allah'ın hakkını bilir ve yerine getirir. İşte bu en yüce mertebeyi elde eder.
Bir diğer kul vardır, Allah ona ilim vermiştir fakat mal vermemiştir, ancak iyi niyet sâhibidir, şöyle der: Eğer malım olsaydı falanca gibi hayır yollarında harcayacaktım. Allah onu niyyetiyle kabûl eder ve ecir yönüyle önceki ile eşit olur.
Bir üçüncü kul vardır, mal sahibidir, ancak Allah ilim vermemiştir, malını şehvet yolunda câhilâne harcar. Ne Rabbinden korkar ne de onunla sıla-i rahimde bulunur. Malda mevcut Allah'ın hakkını da bilmez. Bu en fena bir mertebedir.
Dördüncü bir kimse daha vardır. Allah ona ne mal ne de ilim nasib etmiştir. Ancak, sefihlere gıbta ile: "Eğer param olsaydı der, falanca gibi harcar onun gibi yaşardım." Bu da niyyeti ile o sefih gibi olur ve günahta eşit olurlar." 2049
Abdullah İbnu'ş-Şihhîr (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Elhâkümü'ttekâsür
2040] Buhârî, Et’ıme 11; Müslim, Eşribe 178; Tirmizî, Et’ıme 21
2041] Müslim, Eşribe 179-181; Tirmizî, Et’ıme 21; İbn Mâce, Et’ıme 2
2042] Buhârî, Şirket 1; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe167
2043] Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’sitâm 3; Müslim, Müsâfirîn 268; İbn Mâce, Zühd 22
2044] Buhârî, Temennî 5, Tevhid 45; Müslim, Müsâfirîn 266, 267; İbn Mâce, Zühd 22
2045] Buhârî, Vesâya 14
2046] Tirmizî, Deavât 100, h. No: 3540; Ahmed bin Hanbel, I/201
2047] İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmû'1 Kur'an, Kahire, 1967 (3. bsm.) c. VII, sh.192
2048] Tirmizî, Zühd: 26, hadis no: 2337
2049] İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/169-170
İSRÂF
- 507 -
sûresini okurken yanına geldim. Bana: "İnsanoğlu 'malım, malım!' der. Hâlbuki Âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terkeder ve insanlara bırakır.)" 2050
"Altına tapanlar mel'undur, gümüşe tapanlar mel'undur." 2051
İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bir keresinde, "Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?" diye sordu. Cemaat: "Ey Allah'ın Rasûlü, içimizde, herkes kendi malını vârisinin malından daha çok sever" dediler. Bunun üzerine: "Öyleyse şunu bilin: Kişinin gerçek malı hayatında gönderdiğidir. Geriye koyduğu da vârislerinin malıdır." 2052
"Sizden birine, dünyalık olarak bir hizmetçi ve Allah yolunda cihadda kullanacağı bir binek edinecek kadar mal toplaması yeterlidir." 2053
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi." 2054
Nu'mân İbnu Beşîr (r.a.) anlatıyor: "Hz. Ömer (r.a.) insanların nâil oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki: "Gerçekten ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya âdi hurma bile bulamadığını gördüm." 2055
Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’a (s.a.s.) arpa ekmeği ile kokusu değişmiş erimiş yağ getirmiştim. (Bir seferinde) şöyle söylediğini işittim: "Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, ne bir sa' hurma, ne de bir sa' hububat gecelemiştir." 2056
Süleymân İbn Surad (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık."
Hz. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’a (s.a.s.) bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: "Elhamdülillah, şu şu vakitten beri mideme sıcak bir yemek girmemişti" buyurdu."
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi."
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ etmişti: "Allah'ım, beni miskin (yoksul) olarak, yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyâmet günü de miskinler zümresiyle birlikte haşret." Hz. Âişe (r. anhâ) atılarak sordu: "Niçin ey Allah'ın Rasûlü?" "Çünkü dedi, onlar cennete, zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe!
2050] Müslim, Zühd 3, 4, hadis no: 2958; Nesâî, Vesâya 1 hadis no: 6, 238; Tirmizî, Tefsîru Tekâsür, hadis no: 3351
2051] Tirmizî, Zühd 42, hadis no: 2376
2052] Buhârî, Rikak 12; Nesâî, Vesâyâ 1, hadis no: 6, 237-238
2053] Tirmizî, Zühd 19, hadis no: 2328; Nesâî, Zînet 119, h. no: 8, 218-219); İbn Mâce, Zühd 1, h. no: 4103
2054] Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2361
2055] Müslim, Zühd 36, hadis no: 2978
2056] Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, h. no: 1215; Nesâî, Büyû 50, hadis no: 7, 288
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fakirleri sev ve onları (rivâyet meclisine) yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana yaklaşsın." 2057
"Fakirler, cennete zenginlerden beşyüz yıl önce girerler. Bu (Allah'ın indinde) yarım gündür." 2058 (Beş yüz yılın Allah indindeki yarım gün etmesi, Allah'ın indindeki bir gün, dünya ölçülerindeki bin yıla tekabül etmesindendir. Zîra âyette şöyle denmiştir: "Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir." 2059
Ebû Abdirrahman el-Hubulî anlatıyor: "Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)'a sorarak dedi ki: "Biz muhâcirlerin fakirlerinden değil miyiz?" Abdullah da ona sordu: "Kendisine sığındığın bir zevcen var mı?" Adam: "Evet" dedi. Abdullah: "Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: "Evet!" deyince Abdullah: "Sen zenginlerdensin!" dedi. Adam: "Benim bir de hizmetçim var!" diye ilave edince, Abdullah: "Öyleyse sen krallardansın!" dedi." 2060
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: "Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur'ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Rasûlullah'ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Rasûlullah da selam verdi ve: "Ne yapıyorunuz?" diye sordu. “Ey Allah'ın Rasûlü!” dedik, o kaarimizdir, bize (Kur'ân) okuyor. Biz de Allah Teâlâ'nın kitabını dinliyoruz. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen2061 kimseleri yaratan Allah'ıma hamdolsun!" dedi. Sonra, kendisini bizimle eşitlemek üzere Rasûlullah, ortamıza oturdu. Ve eliyle işâret ederek: "Şöyle (halka yapın)" dedi. Cemaat hemen etrafında halka oldu, yüzleri ona döndü. Ebû Saîd der ki: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) onlar arasında benden başka birini daha tanıyor görmedim. (Herkes yeni baştan vaziyetini alınca) Rasûlullah şu müjdeyi verdi: "Ey yoksul muhâcirler, size müjdeler olsun! Size Kıyamet günündeki tam nûru müjde ediyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beşyüz yıl eder." 2062
"(Mirâc sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler (yoksullar) olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sâhiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler..." 2063
"Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız (onların duâları, tevekkül ve sabırları) sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz." 2064
"Kuvvetli mü'min Allah'a zayıf mü'minden daha hayırlı ve daha sevgilidir, ancak her birinde hayır vardır." 2065
"Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun."
2057] Tirmizî, Zühd, hadis no: 2353
2058] Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2354
2059] 22/Hacc, 47
2060] Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979
2061] 18/Kehf, 28
2062] Ebû Dâvud, İlim 13, hadis no: 3666; Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2352
2063] Buhârî, Rikâk 51; Müslim, Zühd 93, hadis no: 2736
2064] Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24, h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46-
2065] Müslim
İSRÂF
- 509 -
"Sen de mi, Ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordular. "Evet, ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun güttüm." 2066 (Nesâî'nin bir rivâyetinde şöyle denir: "Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Hz. Mûsâ koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd'da güderken peygamber oldum" dedi.)
Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: "Bir adam gelerek "Ey Allah'ın Resûlü! Ben seni seviyorum" dedi. Rasûlullah: "Ne söylediğine dikkat et!" diye cevap verdi. Adam: "Vallâhi ben seni seviyorum!" deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: "Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür'atli gelir." 2067
Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) buyurdu ki: “Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlâtları var. Siz âhiretin evlâtları olun. Sakın dünyanın çocukları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok; yarın ise hesap var amel yok.” 2068 (Hz. Ali’ye atfedilen bu söz, merfû hadis olarak da rivâyet edilmiştir.)
İbn Ömer (r.a.): “Akşama erdinmi sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 2069
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus'ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke'de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: "Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ'be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?" "O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: "Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir." 2070
Ebû Ümâme İbn Sa'lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: "Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!" 2071
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Efendimiz: "Verâ'ya denk olacak onunla tartılabilecek bir şey yoktur!" buyurdu." 2072 (Verâ: Haramlardan, harama benzeyen şeylerden, şüpheli şeylerden kaçınmak mânâsına gelir.)
"Kişi mahzurlu olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terketmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz." 2073
2066] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
2067] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
2068] Buhârî, Rikak 4
2069] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
2070] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
2071] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
2072] Tirmizî, Kıyâmet 61, hadis no: 2521
2073] Tirmizî, Kıyâmet 20, hadis no: 2453
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu. Duvardaki bir açıklıktan adama baktım. "Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?" dedi. Ben de: "Evet, ama kapıyı aç da gireyim!" dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim." 2074
Fudâle İbn Ubeyd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) halka namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashâb-ı Suffe idi. (Medîne'de misâfireten bulunan) bedevîler, bunlara delirmiş derlerdi. Efendimiz namazdan çıkınca yanlarına uğrar ve: "Eğer (bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle) Allah indinde elde ettiğiniz mükâfatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz" derdi." 2075
"Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur." 2076
"Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su." 2077
"İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!" 2078
Ebû Saîdi'l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: "Ensâr’dan bazı kimseler, Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir şeyler talep ettiler. Peygamberimiz de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: "Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemez)se, Allah onu iffetli kılar. Kim istiğnâ gösterirse Allah da onu zengin kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır."2079 Rezin rahimehullah şu ziyâdede bulunmuştur: "İslâm'a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah'ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir."
"Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır." 2080
"Siz Allah'a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz." 2081
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: "Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir,
2074] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2475
2075] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2369
2076] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
2077] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
2078] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
2079] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-; Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-
2080] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
2081] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
İSRÂF
- 511 -
yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur." 2082
Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "(Babası) Ömer İbnu'l-Hattab (r.a.) dedi ki: "Rasûlullah (s.a.s.), (zaman zaman) bana ihsanda bulunuyordu. (Her seferinde ben): "(Ey Allah'ın Rasûlü!) bunu, buna benden daha muhtaç olan birine verseniz!" diyordum. Rasûlullah da: "Al bunu! Bu maldan, sen istemediğin ve gelmesini bekler durumda olmadığın halde gelen bir şey olursa onu al ve temellük et (yani kendi malın kıl, malın olduktan sonra) dilersen ye, dilersen sadaka olarak bağışla. (Bu vasıfta) olmayan mala nefsini bağlama!" buyurdular. (Hadisi İbn Ömer'den rivâyet eden) Sâlim der ki: "Bu (hadis) sebebiyle Abdullah, kimseden bir şey istemezdi, (kendiliğinden) gelen bir şey olursa onu da reddetmezdi." 2083
Abdullah İbn Amr es-Sa'di'nin anlattığına göre, "kendisi, hilâfeti sırasında Hz. Ömer'ın yanına geldi. Hz. Ömer kendisine: "Bana haber verildiğine göre, sen Müslümanların işlerinden bir kısmını üzerine almışsın ve sana maaş verilince almaktan kaçınmışsın (doğru mu)?" diye sordu. Ben de: "Evet!" dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Bundan maksadın ne?" dedi. Ben de: "Benim atlarım var, kölelerim var (halim vaktim iyidir), hayır üzereyim. Ben maaşımın Müslümanlara sadaka olmasını istiyorum" dedim. Hz. Ömer: "Hayır! Böyle yapma! Çünkü (bir ara ben de senin gibi düşünmüş), senin arzu ettiğin şeyi arzu etmiştim. Rasûlullah (s.a.s.) bana ihsanda bulunuyordu. Ben de: "Bu parayı ona benden daha çok muhtaç olan birine ver!" diyordum. Hatta bir seferinde (Peygamberimiz) yine bana mal vermişti. Ben yine: "Bunu, onu benden daha çok muhtaç olan kimseye ver!" demiştim. Rasûlullah: "Onu al, kendi malın yap, sonra tasadduk et! Bu maldan, sen talep etmeden, bekler vaziyeti almadan, gelen olursa onu al. Böyle olmayana gönlünü bağlama!" buyurdular." 2084
Amr İbnu Tağlib anlatıyor: "Rasûlullah’a (s.a.s.) bir mal -veya bir şey- getirilmişti. Hemen onu taksim edip dağıttı. (Ancak, bunu yaparken) bir kısmına verdi, bir kısmına vermedi. Kendilerine verilmemiş olan kimselerin, sonradan hakkında dedikodu yaptıkları kulağına geldi. Bunun üzerine, (uygun bir fırsatta, halka hitap etmek üzere doğruldu). Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra: "Sadede gelince; vallahi ben, birine verip diğerine vermediğim olur (bu doğrudur, ancak) vermediğim, nazarımda, verdiğimden daha çok sevgiye mazhardır. Ben birkısım insanlara, kalplerinde gördüğüm sabırsızlık ve hırs sebebiyle veririm; bir kısmını da, Allah Teâlâ'nın kalplerine koymuş bulunduğu zenginlik ve hayra havâle eder (ve onlara bir şey vermem). İşte bunlardan biri Amr İbnu Tağlib'dir!" buyurdular. Amr devamla der ki: "Vallahi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) (hakkımda telaffuz buyurduğu) bu kelâmına bedel kırmızı develerim olsaydı bu kadar sevinmezdim." 2085
Ebû Eyyub (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana (dini) öğret, fakat çok özlü olsun!’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Namaza kalktığın vakit (dünyaya) vedâ edenin (namazı gibi) namaz kıl. Sonradan (pişman olup) özür dileyeceğin sözü söyleme. İnsanların elinde bulunan (dünyalık şeylerden)
2082] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
2083] Buhârî, Ahkâm 17, Zekât 51; Müslim, Zekât 110, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 105-
2084] Buhârî, Ahkâm 17; Müslim, Zekat 111, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 103- Buhârî, Ahkâm 17; Müslim, Zekat 111, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 103-
2085] Buhârî, Cum'a 29, Humus 19, Tevhid 49
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ümidini kesmeye azmet.” 2086
“Malı şöyle, şöyle, şöyle ve şöyle dağıtanlar hâriç dünyalığı çok kazananlara yazıklar olsun!” “Şöyle” kelimesini Rasûlullah dört kere tekrar etti. Bunlarla “sağından, solundan, önünden ve arkasından (hayır için harcayanlar” demek istedi). 2087
“Âdemoğlu, ‘malım, malım’ diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var?!” 2088
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” 2089
Sehl İbn Sa’da (r.a.) anlatıyor: ‘Biz (hac sırasında) Zülhuleyfe’de Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha kıymetsizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” 2090
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) şöyle hitap ettiler: "Ey insanlar! Allah Teâlâ tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah'ın mü'minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri (peygamberlere): 'Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de sâlih amel işleyin.' 2091 diye emretmiş, mü'minlere de: 'Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin' 2092 diye emirde bulunmuştur. Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: 'Ey Rabbim, ey Rabbim" diye duâ eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki: 'Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibarıyla) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duâsına nasıl icâbet edilir?" buyurdular." 2093
"Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin." (Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurdukları bana haber verildi:) "Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse hâindir, hırsızdır." 2094
"Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş." 2095
Vedâ haccı sırasında hutbede Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle söylediği rivâyet edildi: "Ey insanlar! İhsanları, onlar ihsan kaldığı müddetçe alın! Ne zaman, Kureyş saltanat kavgasına düşer ve ihsan dininizden rüşvet mukabili olursa, o zaman onu bırakın
2086] Kütüb-i Sitte, 17/579
2087] Kütüb-i Sitte, 17/571
2088] Riyâzu’s-Sâlihin, M. Emre Terc. s. 354
2089] Kütüb-i Sitte, 17/565
2090] Kütüb-i Sitte, 17/565
2091] 23/Mü'minûn, 51
2092] 2/Bakara, 172
2093] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
2094] Ebû Dâvud, Harac 10, hadis no: 2945
2095] Ebû Dâvud, Büyû' 62, h. no: 3477
İSRÂF
- 513 -
ve almayın!" 2096
El-Misver İbn Mahreme'ye Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: "Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde'yi Bahreyn'e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber'le kıldılar. Namaz bitince, Rasûlullah'ın etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: "Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde'nin bir şeyler getirdiğini işittiniz" dedi. Hep birlikte: "Evet!" dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: "Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah'a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum." 2097
"... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah'ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın..." 2098
“Ümmetler (uluslar), insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Rasûlulullah cevap verdi: “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak.” Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü, vehn nedir?” Cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik.” 2099
"Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur." 2100
"Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefaf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmezsin. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır." 2101
"(Hakiki) Fakir, kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek fakir, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan bir şey istemeyen kimsedir." 2102
Rasûlullah (s.a.s.), seferi uzatıp saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: "Ey Rabbim, ey Rabbim" diye duâ eden bir yolcuyu zikredip dedi ki: "Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibarıyla) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duâsına nasıl icabet edilir?"
2096] Ebû Dâvud, Harac 17, hadis no: 2958, 2959
2097] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no: 2464
2098] Buhârî, Cenâiz 37, Vesâyâ 2, 3, Fezâilu'l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim, Vesâyâ 5, hadis no: 1628; Tirmizî, 6, hadis no: 975; Ebû Dâvud, Vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî, Vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763-
2099] Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278
2100] Tirmizî, Zühd 34, Hadis no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, Hadis no: 4141
2101] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
2102] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu'n-Nebiyy 7; Ebû Dâvud, Zekât 23, hadis no: 1631, 1632; Nesâî, Zekât 76
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
buyurdular." 2103
"Kimin emeli dünya olursa Allah onun işini aleyhine darmadağın eder, fakirliği iki gözünün arasında kılar, dünyadan eline geçen miktar da kaderinde yazılandan fazla olmaz. Kimin de kasdi ahiret olursa, Allah, onun (dağınık) işini lehinde toplar, zenginliğini kalbine koyar, dünya nimetleri ona koşarak (kendiliğinden) gelir." 2104
"Benim nazarımda en ziyade gıbta etmeye değer kimse şu evsafı taşıyan kimsedir: (Dünyevi yükü ve) hâli hafif, namazdan nasibi fazla, insanlar içinde (adem-i şöhretle) gizli kalmış ve kendisine (cemiyette) iltifat edilmemiş mü'mindir. Onun rızkı (zaruri ihtiyaçlarına) yetecek kadardı, o buna sabretti, ölümü de çabuk geldi, az miras bıraktı, kendisi için mâtem tutan kadın da az oldu." 2105
"Kıyamet günü, dünyada iken yetecek kadar rızık verilmiş olmasını temenni etmeyecek ne fakir ne de zengin olacaktır." 2106
"Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda yeise düşmeyin. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra aziz ve celil olan Allah onu her çeşit rızıkla rızıklandırır" buyurdular." 2107
"Şüphesiz, her derede, âdemoğlunun kalbinden bir parça bulunur (yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar). Öyleyse kimin kalbi bütün parçalara ilgi duyarsa, Allah onun hangi vadide helak olacağına hiç aldırmaz. Kim de Allah'a tevekkül ederse, kalbinin her şeye (ilgi kurarak dağılmasını önlemek için) Allah ona yeter." 2108
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: "Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur." 2109
“Cömert; Allah’a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise; Allah’a, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır.” 2110
"Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar." 2111
“Veren el, alan elden daha üstündür/hayırlıdır.” 2112
“Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azâbın şiddetini gördüğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, Bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden
2103] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
2104] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/564
2105] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/566
2106] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/575
2107] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/578
2108] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/579
2109] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
2110] Tirmizî, Birr 40
2111] Buhârî, Vesâya, 14
2112] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
İSRÂF
- 515 -
döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin." 2113
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” 2114
"Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun." 2115
"Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir." 2116
“Sizden biri, mal ve yaratılış itibarıyla kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin).2117 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.”
“Dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, hiçbir kâfire asla ondan su içirmezdi.” 2118
Hz. Ömer bir gün Rasûlullah’ın hâne-i saâdetlerine girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Efendimiz niçin ağladığını sorunca, şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Dünya kralları, kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın yerin izleri var...” Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 2119
Bir iftar sofrasında Hz. Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikrâm edilir. Suyu ağzına götürdüğünde ağlamaya başlar. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: “Bir gün Rasûlullah, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş, sonra da ağlamış ve “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”2120 âyetini okuyarak, “İşte bu nimetten de hesaba çekileceğiz.” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım.” 2121
“Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin de senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.” 2122
“Aşırı gidenler helâk olmuştur” 2123
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin size açılmasıdır...” 2124
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadınlardan da sakının! Zira benî İsrâilin ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.” 2125
2113] Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
2114] İbn Mâce, hadis no: 3256
2115] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
2116] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323
2117] S. Buhârî, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
2118] Tirmizî; Kütüb-i Sitte, 17/565
2119] Buhârî, Tefsir (66) 2; Müslim, Talâk 31
2120] 102/Tekâsür, 8
2121] Müslim, Eşribe 140
2122] Müslim, Savm 181
2123] Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386
2124] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28; Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123; Nesâî, Zekât 81
2125] Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 2126
“Dünya, mü’mine hapishane; kâfire cennettir.” 2127
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 2128
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 2129
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifade vardır: “Kendini (ölmeden önce) kabir ehlinden say.” 2130
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 2131
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 2132
"Zenginlik mal çokluğuyla değildir. (Hakiki) zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir." 2133
Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır." 2134
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 2135
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut helâke yaklaşırlar.” 2136
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 2137
2126] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
2127] Müslim, Zühd 1; Tirmizî, Zühd 16
2128] Tirmizî, Tıbb 1
2129] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
2130] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
2131] Kütüb-i Sitte, 17/564
2132] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
2133] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
2134] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
2135] Ebû Dâvud, Harac 17, hadis no: 2958, 2959
2136] Müslim, S. Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474
2137] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
İSRÂF
- 517 -
“İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.” Diğer rivâyetler de şöyledir: “Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onun iki şeyi genç kalır: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.” “Âdemoğlu büyür, onunla beraber iki şey de büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi.” 2138
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu malı olsa, üçüncü bir vâdi daha isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. Ama Allah tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.” 2139
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!” 2140
"Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah'ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir." 2141
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur/sevinçli edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme." 2142
"Allah'ım, Âl-i Muhammed'in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- "yetecek kadar ver." 2143
Reklâm; İsrâfı Emreden Şeytânî İllüzyon
Reklâm; Bir malı övme, niteliklerini sayma, benzeri mallardan ayrıldığı veya üstün olduğu noktaları ortaya koyma demektir. Alış verişin amacı kâr sağlamaktır. İslâm hukukuna göre, çeşitli mallara yüzde hesabiyle bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak arz ve talep kanunlarına bağlı, serbest rekabet esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınmıştır. Ancak serbest rekabet esasını korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarını önlemek için birtakım tedbirler öngörülmüştür. Ribânın yasaklanması, haksız kazanç yollarının kapatılması ve gerektiğinde narh'a başvurulması bunlar arasında sayılabilir.
Reklâmın amacı, müşterileri kendi malına yönelterek, tercihi bu yönde yapmasını sağlamaktır. Malın doğrulukla gerçek özellikleri söylendiği, kendisinde olmayan sıfatlarla övme, bazı kusurları gizleme, sözlerini yeminle teyid etme gibi davranışlar bulunmadığı sürece reklâm mümkün ve câizdir.
İslâm hukukunda tarafların yalan ve hile ile birbirlerini aldatması ve böylece malın çok yüksek veya çok düşük fiyatla satılması meşrû görülmemiştir. Âyetlerde şöyle buyrulur: "Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi
2138] Müslim, hadis no: 1046; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/463
2139] Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465
2140] Kütüb-i Sitte, 17/563
2141] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
2142] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
2143] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rızânızla yaptığınız ticaretle yemeniz helaldir.”2144; "Onlar Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar. Fakat bunun farkında değillerdir."2145; "İnsanlardan bir şey ölçüp alırken tam alan, onlara bir şeyi ölçüp veya tartarken de eksik tutan hilekârların vay hâline!" 2146
Enes bin Mâlik’ten (r.a.) rivâyete göre, Hıbbân b. Munakkız alış-verişlerinde aldatılıyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine şu tavsiyede bulundu: "Alış-veriş ettiğin zaman şöyle de: Aldatma yok ve benim için üç gün muhayyerlik hakkı vardır." 2147 Bir gün Rasûlullah (s.a.s.) pazar yerine çıkmış, bir buğday yığınının içine elini sokunca alt tarafının ıslak olduğunu görmüştü. Buğdayın yağan yağmurla ıslandığını, daha sonra bu durumu müşterilerden gizlemek için, üzerine kuru buğday yayıldığını anlayınca şöyle buyurdular: "İnsanların görmesi için ıslak buğdayı meydanda bırakman gerekmez miydi? Hile yapan bizden değildir." 2148
Özellikle bu son hadis-i şerifte, malın gerçek özelliği gizlenerek veya maldaki kusur örtülerek yapılan bir reklâmla müşteriler etkilenmek istenmektedir. Diğer yandan, malın fiyatının bu dış görünüşe göre belirleneceğini, bunun da haksız kazanca ve haksız rekabete yol açabileceğini eklememiz gerekir.
Hileli reklâm fıkıhta "tağrir" terimiyle ifade edilir. Tağrir sözlükte; hile ve aldatma demektir. Alış-verişte hileden maksat; bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek, satım akdinin onun yararına olduğunu telkin etmek ve onu malın gerçek değerinin üstünde bir satış bedeline râzı etmektir.
Hile Ve Aldatma Çeşitleri
1. Fiilî hile Taraflardan birisinin diğerini etkilemek ve alış-verişe râzı etmek için birtakım hileli hareketler yapmasıdır. Meselâ; kalitesi düşük bir mala aynı cins fakat kaliteli bir malın damgasını vurmak, kalori değeri yüksek olan kömüre düşük kalitelisini karıştırmak, sütsüz ineğin memelerini bağlayarak süt biriktirmek ve alıcıya süt varmış gibi göstermek, otomobilin büyük ölçüde çürümüş olan kaportasını macun ve boya ile kapatarak satışa arzetmek ve böylece piyasa fiyatının üstünde, fâhiş gabin derecesinde bir satış bedeli ile satmaya çalışmak, fiili hileye örnek gösterilebilir.
2. Sözlü hile Taraflar birbirini etkilemek ve akde râzı etmek için, birtakım aldatıcı ve yanıltıcı sözlerle malın reklâmını yapmış olabilirler. Burada da amaç, malın tercih edilmesini sağlamak veya müşteriyi yüksek fiyat konusunda etkilemektir. Meselâ; satılanı mevcut olmayan niteliklerle övmek, malın kusurunu gizlemek, üçüncü bir kişi aracılığı ile fiyatın yükseltilmesini sağlamak bunlar arasındadır.
Reklâmın, diğer benzer mal sahipleri için yıkıcı rekabet özelliği taşımaması gerekir. Ebû Hureyre’den (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.) şehirlinin köylü adına satış yapmasını ve müşteri kızıştırıp satış yapılmasını yasaklardı. Yine o; "Bir kimse kardeşinin satışı üzerine satış yapmaz, bir kıza dünürlük üzerine dünür göndermez. Bir kadın, onun kabındaki nimeti, kendi kabına doldurmak
2144] 4/Nisâ, 29
2145] 2/Bakara, 9
2146] 83/Mutaffifin, 1-3
2147] Buhârî, Büyû', 48, Husûmât, 3; Müslim, Büyû', 48
2148] Müslim, İman, 164; Ebû Dâvud, Büyû’, 50; Tirmizi, Büyû’, 72
İSRÂF
- 519 -
için, mü'min kardeşi olan bir kadının boşanmasını istemez" buyurdu. 2149
Şehirlinin köylü adına satışı bir komisyonculuk olup, karaborsacılığa ve piyasaya kontrollü mal sürülerek fiyatların yükselmesine neden olur. Müşteri kızıştırma; başkalarının o malı tercih ettikleri imajını vermek için gerçek alıcı olmayanların alıcı gibi davranması anlamına gelir. Bu da bir çeşit hileli reklâm yolu olup yasaklanmıştır. Başkasının satışı üzerine satış yapmama ise, haksız rekabet yoluyla, diğer satıcıları saf dışı bırakma ve çeşitli yollarla onların satışını engellemedir. 2150
İmam Mâlik'e göre, piyasa fiyatından ne aşağı ve ne de yukarı bir fiyatla satış yapılmamalıdır. Piyasa fiyatı, ticaret yapanların büyük çoğunluğunun islâmî esaslar içinde serbest rekabetle oluşturduğu satış bedelleridir. Bu görüşün dayandığı delil; Hz. Ömer'in, Hâtıb b. Ebî Beltea (r.a.) ya söylediği narh'la ilgili sözlerle, Ömer b. Abdülazîz'in uygulamasıdır. II. Ömer'in hilâfeti zamanında bir bölge halkı, diğer bölge halkını engellemek için fiyatlarında bir indirim yapmışlardı. Halîfe fiyatların Allah'ın elinde olduğunu belirterek, kendilerinden bu duruma son vermelerini istedi. 2151
Ebû Hanife'ye göre, bir menkul veya gayri menkulü paylaşma hakkına sahip olanların, sırf fiyatları yükseltmek amacıyla, aralarında anlaşarak ortaklık kurmaları caiz değildir. Bu görüş, günümüzdeki hileli bazı reklâm ve yollarla hisse senedi fiyatlarının yükseltilmesini de kapsamına almaktadır. İşte İbn Teymiyye (ö. 728/1327) ve İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 750/ 1350) bu görüşü ticaret kesimine de teşmil ederek şöyle demişlerdir: "Belli bir mal çeşidini alıp satmakta olan bir grup tüccar, piyasa fiyatından daha düşük ve kendi kararlaştırdıkları bir fiyatla satın alarak zulüm ederlerse ve sattıklarını da piyasa fiyatından daha yüksek bir fiyata satar ve aralarında ortaklık kurup, elde ettiklerini bölüşürlerse, bu işten alıkonulurlar." 2152
Burada öngörülen yasaklama ile günümüz ekonomilerinde görülen "kartel" uygulaması aynı niteliktedir. Kartel; çeşitli firmaların aralarında rekabete yer vermemek ve piyasayı istismar etmek amacıyla kurdukları bir birliktir. Bunlar, satış pazarlarını birleştirme, sürüm pazarlarını aralarında paylaşma, ortak büro açma ve asgarî bir satış bedeli belirleme gibi amaçlarla kurulur. 2153
Günümüzde, radyo, televizyon, gazete ve dergilerde yapılan reklâmlar büyük harcamalara yol açmakta ve bunlar maliyetleri etkilemektedir. Bunların İslâm hukuku bakımından maliyete eklenip eklenmemesi önemli bir problemdir. Mal sahibinin malın alımı, nakli ve pazarlaması sırasında yapacağı masraflar, malda veya kıymetinde bir artış meydana getirmişse bu girdiler mâliyete eklenebilir. Nakliye, dikiş, cilâlama, boyama, tamir ve bakım masrafları bunlar arasında sayılabilir.2154 Komisyoncu ücretinin eklenmesi de caiz görülmüştür. 2155
Ancak mal sahibinin kendi şahsı için yaptığı yeme, içme, yatıp kalkma vb.
2149] Buhârî, Büyû’ 58, 64, 70, Şurût 8; Müslim, Nikâh 52, Büyû’ 11, Birr 30
2150] bk. ez-Zebîdi, S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc, Kâmil Miras, Ankara 1984, VI, 486, 487
2151] el-Bâci, el-Munteka, V, 17-18
2152] İbn Teymiyye, el-Hisbe fil-İslâm, 1967, s. 16
2153] Feridun Ergin, İktisat, İstanbul 1964, s: 311-315
2154] el-Kasâni, Bedayius-Sanayi', Beyrut 1974, V, 223; İbnül-Hümam, Fethül-Kadir, Mısır 1316/ 1868, V. 225
2155] el-Kâsani, a.g.e., V, 223
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
masraflarla, çoban, bekçi, doktor veya veteriner masrafları anaparaya eklenmez. Çünkü bunlar malda veya kıymetinde artış meydana getirecek nitelikte değildir. Ayrıca bu konuda açık örf de yoktur. 2156
Sonuç olarak, reklâm masraflarının reklâmı yapılacak malın kendisinde veya kıymetinde doğrudan bir artış sağlayacak bir nitelikte olmadığı dikkate alınırsa, bunların mâliyete eklenmemesi gerekir. Çünkü mâliyete eklenen reklâm harcamaları müşterilere yansıtılmış olur. Alıcıların böyle bir yükün altına sokulması bedelsiz kalır. Diğer yandan, satıcı reklâmlar sayesinde oluşacak sürümden fazla kazanç elde eder. Bu yüzden, reklâm masraflarının fazla sürüm kârından karşılanması daha adaletli bir çözüm olur. Böylece aşırı reklâm yapma isteği frenlenmiş ve reklâm yapanla yapmayan arasında da ticari denge kurulmuş olur. 2157
Kapitalizm; Tüketimi ve İsrâfı Dayatan Rejim
Batı dünyasında feodalizmin çöküşünden bu yana egemen olan ekonomik sistem. Anamalcılık, Sermayecilik, Serbest Piyasa Ekonomisi, Serbest Girişinin Ekonomisi adlarıyla da anılır. Liberal sistem, serbest ticaret, karma ekonomi deyimleri de kapitalizmi belirtir. Kapitalist ekonominin temel özelliği üretim araçlarının büyük çoğunluğunun özel ellerde bulunması ve üretimle gelir bölüşümüne önemli ölçüde piyasaların işleyişinin yön vermesidir.
Kökleri ilkçağa kadar uzanan kapitalizm Ortaçağın sonlarına doğru Avrupa'nın belirli bölgelerinde gelişmeye başladı. Ancak bir sistem olarak yerleşmesi onaltıncı yüzyıldan sonra gerçekleşti. Onaltı, onyedi ve onsekizinci yüzyıllarda İngiliz kumaş sanayisindeki büyüme kapitalizmin gelişimini hızlandırdı. Kapitalizm öncesi sistemlerde üretimin tüketimi aşan bölümünün üretim kapitalitesinin genişletilmesi amacıyla kullanılmasıyla ayrılıyordu. Birçok tarihsel etmen de bu gelişmeyi pekiştirdi. Onaltıncı yüzyıldaki reform hareketinin çabasını aşağılayan geleneksel ahlâkın etkilerini kırarken çok çalışma ve tutumlu olmaya da dini bir temel kazandırdı. Artık ekonomik eşitsizlik zenginlerin de ahlâklı olabileceği gerekçesiyle rahatça savunuluyordu.
Kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunan diğer bir etmen de Avrupa'da değerli maden arzındaki artış ve bunun sonuncunda fiyatların yükselmesi oldu. Bu dönemde fiyatlar ücretlerden daha hızlı arttığından enflasyondan en çok sermaye sahipleri yararlandı. İlk kapitalistler (1500-1750) Merkantilist dönemde güçlü ulusal devletlerin ortaya çıkmasında da yararlandılar. Bu devletlerin izlediği ulusal güçlenme politikaları bir örnek para ve hukuk sistemleri gibi iktisadi gelişme için gerekli temel toplumsal şartların oluşmasını ve sonuç olarak ağırlığın devletten özel teşebbüse kaymasını sağladı.
İngiltere'de onsekizinci yüzyılda kapitalist gelişmenin odağı ticaretten sanayiye kaydı. Önceki yıllarda sağlanan sermaye birikimi, Sanâyi Devrimi sırasında teknik bilginin sanayiye uygulanması yolunda kullanıldı. Adam Smith (1723-1790) "Ulusların Zenginliğinin Nedenleri ve Kaynakları Üzerine bir inceleme" adlı eserinde klasik kapitalizmin ideolojisini ortaya koydu. Smith, toplumların gelişmesini Marksist kurama benzer biçimde çeşitli aşamalara ayırıyordu. Buna göre toplumlar avcılık, göçebeliğe dayalı tarım, feodal çiftçilik ve ticari karşılıklı
2156] es-Serahsi, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, XIII, 80-81; el-Fetava'l-Hindiyye, III,162
2157] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 244-245
İSRÂF
- 521 -
bağımlılık aşamalarından geçerler. Her aşamanın kendine özgü kurumları vardır. Sözgelimi avcılık aşamasında mülkiyet olmadığı için adlî kurumlara gerek yoktu. Ama toplumsal çevrenin büyümesiyle birlikte düzenli orduların yanısıra özel mülkiyetin ve çeşitli ayrıcalıkların korunmasını aracı olarak devlet kurumu gelişti. Böylece daha karmaşık bir örgütlenme ortaya çıktı. Ücretleri loncaların yerine piyasaların belirlediği, özel girişime devletçe konan kısıtlamaların kalktığı son aşama ise sonradan serbest rekabet kapitalizmi olarak adlandırılan "kusursuz özgürlük" aşamasıdır. Bu aşamada bireylerin tutkuları doğrultusunda kendi durumlarını iyileştirmeye yönelik faaliyetlerini toplumsal bakımdan yararlı sonuçlara dönüştüren mekanizma rekabettir. Örneğin bireylerin rekabete dayalı mücadelesi sayesinde malların fiyatları, geçici sapmalar dışında üretim maliyetini denk düşen doğal düzeylerde oluşur. Ulusal servet ise toplumun üç ana sınıfını oluşturan işçiler, toprak sahipleri ve sanayiciler arasında gene ortak yararı en yüksek düzeye çıkarılacak biçiminde ücret rant ve kâr olarak bölüşülür. Dolayısıyla kendi kendine işleyen ve kendini sürekli olarak düzelten piyasa mekanizması devlet müdahalesi olmadan toplumsal düzenliliği sağlar. Bireylerin kendi çıkarları peşinde koşması ulusal zenginliği de artırır. Ekonomideki üretkenlik artışının temeli ise emeğin iş bölümüdür. Bireyler işbölümü sayesinde bir yandan kendi verimliliklerini artırırken aynı zamanda toplumsal üretkenliğin de artmasına katkıda bulunur. Rekabetçi sistemin isleyişini engelleyecek ayrıcalıklara ve devletin müdahalelerine izin verilmediği sürece ulusal zenginlik durmadan büyüyecek, toplum kendiliğinden en iyi noktaya ulaşacaktır.
Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları'nın feodalizmin kalıntılarını silip süpürmesinden sonra Smith'in önerdiği politikalar giderek daha çok uygulamaya konuldu. Ondokuzuncu yüzyılda siyasal liberalizmin başlıca politikaları serbest ticaret, sağlam para (altın standardı), dengeli bütçe ve sosyal yardımların son derece kısıtlı tutulması biçiminde kendini gösteriyordu.
I. Dünya Savaşı kapitalizmin gelişmesinde bir dönüm noktası oldu. Savaştan sonra uluslararası piyasalar daraldı, altın standardının yerini uluslararası para birimi aldı, bankacılık alanında hegemonya Avrupa'dan ABD'ye geçti, Afrika ve Asya ulusları sömürgeciliğe karşı başarılı mücadelelere giriştiler ve dış ticaretin önündeki engellere yenileri eklendi. 1929 Büyük Bunalımı pek çok ülkede devletin ekonomiye karışmamasını öngören kapitalizmin ünlü "bırakınız yapsınlar" politikasına son vererek bir süre kapitalist sistemin geleceğine ilişkin şüpheleri artırdı. Ama II. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika, Avrupa ülkeleri ve Japonya'daki başarısı sistemin yaşama gücünü sürdürdüğünü göstermekle kalmayarak Son yıllarda doğu bloğu ülkelerini de etkileyerek komünizme karşı sürdürdüğü rekabette önemli ölçüde başarı kazandı.
Günümüzde en yaygın ve güçlü ekonomik sistem durumundaki kapitalizm, felsefi temelleri, kuralları, amaçları ve sonuçları bakımından İslâm'ın tam karşısında yer alır. Kapitalizmin temelini maddecilik oluşturur. İnsana öngördüğü biricik amaç maddi zenginliğe ulaşmak ve bunu dilediğince tüketmektir. Bu amaca ulaşmak isteyen bireye sınırsız bir özgürlük tanır. Bu nedenle aşırı ölçüde bireycidir. İnsan ve toplum hayatında belirleyici olarak kabul ettiği tek ilke piyasa şartları ve rekabettir. Fırsatçılık ve acımasızlık ise onun ahlâk kurallarıdır. Hep daha çok kâr yapmaya yönelttiği insanlar tutkuları yönünde hiçbir engelle karşılaşmamalıdır. Bütün bunlar kapitalizmi insanlık dışı bir sistem durumuna
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
götürmüştür. Bireye tanıdığı sınırsız özgürlük ve kabul ettiği "bırakınız yapsınlar" kuralı doğal olarak en çok sermaye sahiplerinin işine yaradığı için büyük kitlelerin yoksullaşmasına, sömürülmesine yol açmıştır. Kapitalistin doymak bilmeyen mülkiyet tutkusu kapitalizmi, sınırlarını aşarak dünya ölçüsünde yayılmaya ve özellikle yoksul ülkelerin doğal kaynaklarını yağmalamaya götürmüştür. Bu nedenle kapitalizm İslâm gözünde zulmün ve sömürünün ortadan kaldırılması gereken başlıca nedenlerinden birisidir. 2158
Yeme-İçmede İsraf
Az Yemenin Dindeki Önemi ve Faydaları: Az yemede, kalbin (gönlün) safası, inceliği, hassâsiyeti vardır. Gönlün Hakk'a bağlılığı artar. Çok yemede kalp katılığı oluşur; giderek kalbin nuru kaybolur. Nitekim Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğu rivâyet edilir: "Kalplerinizi çok yemekle öldürmeyin. Fazla suyun ekinleri öldürdüğü gibi, muhakkak fazla yemekle de kalp ölür." "Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), karnını tamamen doyurmaz ve şöyle buyururdu: "Mü'min, karnını tamamen doyurmaz."2159 Az yemek, insana tembellik, uyuşukluk ve ahmaklık veren fazla uykuyu giderir. Nefis, açlıkla kırıldığı kadar hiç bir şeyle kırılmaz. Çok yiyenin gafleti artar. O yüzden Peygamberimiz (s.a.s.) az yeme hakkında ısrarlı tavsiyelerde bulunmuştur: “Âdemoğlu, midesinden/karnından daha şerli/fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokmacık ona yeter. Yok, birkaç lokma ile yetinmeyecekse (nefsinin galebesiyle) ille de midesini dolduracaksa hiç olmazsa onu üçe ayırsın: (karnının) üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğine/suya, üçte birini de nefesine (ayırsın, üçte birden fazlasına yemek koymasın).” 2160; “Çok yemek (nefse) kötülüktür. Ey Ebû Zer! Yemeği ve konuşmayı azalt ki, cennette benimle beraber olasın.” 2161
Bu hadis-i şerifte mide, öncelikle bir kaba ve içerisine bir şeyler konan zarfa benzetilmekte, böylece değer itibarıyla düşürülmektedir. Zira kap ve zarf, gaye değil; vasıtadırlar. Kendi zatları sebebiyle değil; içlerine konan şeyler sebebiyle kıymet taşırlar. Öyle ise onlar değil; içlerine konan şeyler asıldır. Hadis, mîdeye ayrıca “şerli” sıfatı vererek ikinci bir değerden düşürmeye tâbi tutmaktadır. Yani mide, sıradan bir kap değil; zarar veren, şer getiren bir kaptır. Mideyi çok doldurmanın dinî, tıbbî zararları vardır; dengesiz, kalitesiz... beslenmenin nice hastalığa sebep olması sözkonusudur. “Kimin fikri fazla ise yemesi azdır; kimin tefekkürü azsa yemesi çok, kalbi de katıdır.”2162; “Bu mal, tatlı ve hoştur. Ama bilin; kim onu nefsânî hırsla alırsa, yediği halde doymayan kimse gibi olur.” 2163
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: ‘Rasulullah (s.a.s.) kâfir bir misafir ağırlamıştı. Derhal onun için bir keçinin sağılmasını emretti. Keçi sağıldı. O kâfir onun sütünü içti. Sonra diğer bir keçinin daha sağılmasını emretti (adam doymadı). Bu suretle tam yedi keçinin sütünü içti. Adam yatıp, sabah olunca müslüman oldu. Rasulullah, bir keçi sağılmasını emretti. Adam onun sütünü içti, sonra ikinci bir keçi daha sağıldı. Fakat bunun sütünü tamamen içemedi. Bunun üzerine Rasulullah
2158] Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 299-301
2159] Dârimî, Vesâyâ 1, hadis no: 108
2160] Tirmizî, Zühd 47 –2381-; İbn Mâce, Et’ıme 50 –3349-; Kütüb-i Sitte, 11/131; Riyâzu’s Sâlihîn, Açlığın Fazileti Bâbı, hadis no: 26
2161] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 4238; Keşfu’l Hafâ, h. no: 3278
2162] Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 126
2163] Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 126
İSRÂF
- 523 -
(s.a.s.): “Mü’min bir mideye içer; kâfir ise yedi mideye içer.” buyurdular.’ 2164 Hadisin başka rivâyetinde “Bu gün o mü’mindir, bir tek mideye yedi. Dün ise yedi mideye yemişti. Kâfir, yedi mideye yer, mü’min ise tek bir mideye yer.” Ve artık müslüman olan Ebû Gazvan’a “Senin dün yedi miden vardı; Bugün ise tek miden var!” 2165
Muhaddisler ve âlimler, kâfirlerin yedi mideye yemesi konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüşler, cidden çok yönlü değerlendirmeler yapmışlardır. (Bu değerlendirmelerin özeti olarak yedi sayfa tutarında açıklamalar için 2166 Ulemâ bu konuda der ki: Hadis-i şeriflerde, dünyalık (yeme-içme) hususunda azlığa teşvik, bunda zühd ve harama gitmeden elde edilene kanaat etmeye rağbet vardır. Akıllı kimseler, hep açlığı övmüşler, çok yemeyi zemmetmişlerdir. Yeme hususunda insanlar üç kısımdır: Bir grup vardır, her yiyeceği, ihtiyaç olsa da olmasa da yer. Bu, câhil takımın amelidir. Bir grup vardır, acıktığı zaman, açlığı örtecek kadar (aşırılığa kaçmaksızın doyuncaya kadar) yer. Bir grup da vardır ki, bunlar nefislerini açlığa mahkûm ederler, bu davranışlarıyla nefsin şehvetini kırıp, dizginlemek murad ederler. Bunlar, yedikleri vakit ihtiyaçlarını örtecek kadar yerler. 2167
Peygamberimiz, aza kanaat etme ve az yeme ve beraber yiyenlerin sayısı arttıkça yemeğin bereketinin de artacağı konusundaki meşhur bir hadiste de şöyle buyurur: “İki kişinin yiyeceği üç kişiye de yeter. Üç kişinin yiyeceği de dört kişiye yeter.” 2168 Bu hadisin İbn Mâce’de gelen bir rivâyeti ise şöyledir: “Bir kişinin yemeği iki kişiye kâfidir. İki kişinin yemeği üç-dört kişiye kâfidir. Dört kişinin yemeği, beş-altı kişiye kâfidir.”
“Birlikte yiyin, ayrı ayrı yemeyin; zira beraber olunca bir kişilik yemek, iki kişiye de yeter.” 2169
Bir zât, Rasulullah’ın yanında öğürmüştü. Rasulullah ona şöyle buyurdu: “Öğürtünü/ geğirmeni bizden uzak tut. Zira, dünyada insanların en çok doymuş olanları, Kıyamet günü en çok aç kalacak olanlardır.”2170 Hadiste öğürtü/geğirti diye tercüme edilen 'cüşâ' kelimesi: “doyma sırasında mideden çıkan gaz” diye tarif edilir ki, çok yemenin belirtisidir. Rasulullah, öğürmeyi kınamakla, onun sebebi olan çok yemeyi takbih etmiş olmaktadır; nitekim hadisin devamından, çok yemenin kötülüğü rahatlıkla anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu hadis-i şerif, çok yemenin ölçüsü hakkında bir ipucu vermektedir: Öğürme oluşturacak kadar yememek gerekir. Zira öğürme, çok yemeden oluşur. Yoksa, Rasûlullah, gayr-ı irâdî olarak meydana gelen bir olaydan dolayı kimseyi kınamazdı. Öğürme irâdî değildir; ama ona sebep olan çok yeme irâdeye bağlıdır.
Münâvi, bu hadisi şu manada açıklar: Esasen bu derece fazla yemek, tıbben de yasaklanmıştır. Mesele, dinî tabirle, “tokluk kişiyi şeytana yaklaştırır, nefsi azdırır ve tuğyâna atar; açlık ise, şeytanın yollarını daraltır, nefsin hâkimiyetini
2164] Buhârî, Et’ıme 12; Müslim, Eşribe 186 -2063; Tirmizî, Et’ıme 20 –1820-; Muvattâ, Sıfatu’n Nebî 10 –2, 924-; K. Sitte, 11/122
2165] Hadisin farklı rivâyetleri için bkz. K. Sitte, 11/123
2166] bkz. K. Sitte, c. 11, s. 122-128
2167] Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 128
2168] Buhârî, Et’ıme 11; Müslim, Eşribe 178 –2058-; Tirmizî, Et’ıme 21 –1821-; Muvattâ, Sıfatu’n Nebî 20, 52, 928; K. Sitte, 11/128
2169] Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 129
2170] Tirmizî, Kıyâmet 38 –2480-; İbn Mâce, Et’ıme 50 –3350-; K. Sitte, 11/130
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kırar. Böylece onların şerlerini bertaraf eder. Tokluktan insanda çok değişik arzu ve hırslar harekete geçebilir. Bu da âhiret açısından tehlikeli sonuçlar doğurabilir. 2171
Acıkmadan yemek yenmeyeceği ve mideyi fazla doldurmama ile ilgili, şu olay meşhurdur: Asr-ı Saâdette, hükümdarlardan biri Hz. Peygamber’e (s.a.s.) hizmet için bir doktor göndermişti. Bu tabip, Rasul-i Ekrem'in yanında uzun müddet kalarak ashâb ve ehl-i beytten hastaları tedavi için beklemiş, fakat tedaviye çok az kimsenin muhtaç olduğuna şahit olarak memleketine dönmek için izin isteyince, az hastalanmanın sebebi hakkında Hz. Peygamber, "Ashâbın iyice acıkmadıkça yemek yemediklerini ve yemekten iyice doymadan ayrıldıklarını" söylemiştir.2172 İbn Sîna da "yediğiniz yemeği hazmetmeksizin yemek yemekten sakının" diyor.2173
Az yemek konusunda bugünün tıbbı da şöyle diyor: Sofradan doymamış olarak kalkmalı, mideyi alabildiği kadar doldurmaya çalışmamalıdır. Bazı doktorlar, yiyeceklerin miktarı, rejimden daha önemlidir derler. Mideye fenalık etmenin başlıca yolları: Çok sık yemek, çok fazla yemek, çok sıcak veya çok soğuk şeyler yemek, yeteri kadar çiğnememek, alkol vb. şeyler kullanmaktır. 2174
Eskiden kuvvetli gıdalar almakla ve çok yemekle sağlıklı olunacağı ve daha uzun yaşanacağı zannedilirdi. Hâlbuki şimdi tıp ilmi de az yemeyi tavsiye ediyor. Araştırmacılar, farelere her zamanki yedikleri normal yiyeceği azaltarak sadece yüzde kırkını verdiler. Neticede bunların ömürlerinin uzadığını gördüler.
R. Walford gibi bilim adamları, insanlar da az yer ve açlık çekerlerse daha çok yaşayacaklarına inanıyor. Walford ve üç meslektaşı kendilerine iki sene süreyle az kalorili bir diyet uyguladılar. Neticede tansiyonlarının ve kandaki kolestrol seviyelerinin düştüğünü gördüler. Bugünkü tıp ilmi şişmanlığı bir hastalık, fazla yemeyi de zehir olarak kabul etmektedir. Bilim adamları, ayrıca sağlıklı ve uzun ömürlü olmak isteyenlere, sigara ve içki içmemeyi, bol jimnastik yapmayı ve az yağlı yemeyi tavsiye ediyorlar. Amerika Milli Yaşlanma Enstitüsü Araştırmaları tarafından bildirildiğine göre, küçük canlılarda ispatlanan az yiyerek daha uzun yaşama kuralı, maymunlarda ve insanlarda da geçerli olabilir.
Hayatı boyunca az yemeyi prensip edinen Peygamberimiz, ümmeti hakkında korktuğu şeylerden birini çok yeme hastalığı olarak sayar: “Benden sonra, ümmetim için üç hususta korkuyorum. Bunlar, sapık arzular, bilgiden sonra gaflet, çok yemek ve şehvetlere tutulmaktır.” 2175
İlim de kabul etmektedir ki, çok yemek zararlıdır. Romatizma, kalp hastalıkları, kan dolaşımındaki bozukluklar, şeker vb. hastalıklarda en büyük etkenlerin başında çok yemek yemek gelir. Çok yemenin sonucu, vücut lüzumundan fazla kilo alır ki, bu sebeple kalbin etrafı yağ tabakasıyla kaplandığı için, insan rahat nefes alıp veremez. Kollestrin (kanda yağ birikmesi) denilen hastalığın başlıca sebebi yine çok yemektir. Çok yemek neticesinde böbrekler vaktinden önce yorulur ve bozulur, görevini yapamaz olur. Mide doğal şeklini kaybeder, büyür,
2171] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 11, s. 130
2172] Milaslı İsmail Hakkı, Tıbb-ı Nebevî, s. 22
2173] Kastalâni, el-Mevâhibu'l Ledünniye, s. 22
2174] Hemmerdinger, Midenizi Koruyunuz, Terc. Cevat Bilge, s. 31
2175] Câmiu’s Sağîr, 1/13
İSRÂF
- 525 -
elastikiyetini koruyamaz. Dolayısıyla yenilenleri kolay kolay hazmedemez. Bu yüzden bütün vücut da rahatsız hale gelir. Çok kere mide ülseri, mide veya kalın bağırsakta çıban da meydana gelir. Bu saydıklarımız ve daha birçok rahatsızlıklar hep çok yiyip içme neticesi meydana gelen zararlardandır. Bu gibi hastalıkların oruç tutulmayan yerlerde ve oruç tutmayan kimselerde daha çok bulunduğunu hatırlatalım.
İslâm’ın yeme içme ile ilgili emir ve tavsiyelerinden, özellikle sünnete uygun olarak az yeme ile ilgili hadislerden şu yargılara varabiliriz:
Müslüman, hayatı; yalnız yeme içme, egoist duygu ve sınırsız arzuları tatmin etme felsefesine dayandıramaz. O yeme için yaşamaz; ibadete güç yetirebilmek, kulluk bilincine katkı için ve o miktarda yer.
Yiyecek ve içecek konusundaki yasaklara uymak ve sünnete uygun tarzda yemekle insan olgunlaşır, kendi içinden gelen arzulara ve çevreden gelen zararlı çağrılara gem vurmasını, fıtratı zorlamadan, insan bu yolla kazanabilir.
Yeme içme arzusu, disipline ve düzene sokulması gereken bir duygudur. Her konuda olduğu gibi bu hususta da aşırılık ve düzensizlik dinimizce yasaklanmıştır. “Bir lokma, bir hırka” anlayışı yanlış olduğu gibi; esas ve daha kesin olarak aşırı tüketim ve oburluk yasaklanmıştır.
İnsanlar, nefsinin her isteğine uyarsa, isteklerini sınırlamazsa, hem kendileri, hem toplumları bundan zarar görecektir. Hırs ve doymak bilmeyen isteklerine; kişi, dış baskılarla değil; insanda doğuştan mevcut olan din duygusuyla Rabbından korkarak O’nun rızâsı doğrultusunda kendisi sınır koymalıdır.
Nefis ve hevâ/aşırı istekler, insanın yapısına baskın çıkarsa, büyük savaştan insan, kendine zulmederek, kendine yazık ederek mağlup olarak çıkmış ve dünya imtihanını kaybetmiş olur.
Bedeni, akıl ve ruha tâbi kılmak gerekir. Bunun için de bedenin kuvvetini sınırlamak ve ruhun gücünü arttırmak lâzımdır.
Çok yemek, doymadan sofradan kalkmamak, hatta doyduktan sonra bile lezzetinden dolayı yemeye devam etmek, sigara ve içki gibi zararlı alışkanlıklar... bütün bunları önlemeye çalışmak, irâdeye hâkim olma mücadelesinde gâlip gelmek için azmetmek/kararlı olmak, helâl ve temiz gıdalara dikkat etmek; dinin bu konudaki önemli tavsiyelerindendir.
Tıka basa, oburca yemeyi, israf ve lüks tüketimi yasaklayan İslâm, insanı aza kanaat etmeye alıştırdığı gibi, açların halini unutturmayıp onları doyurmayı önceliklerinin arasına aldırır. İslâm, komşusu açken tok yatmayı, müslümanlardan ayrılmak ve insanlığa ihanet olarak görür.
Müslüman, imkân nisbetinde nâfile oruç tutmaya çalışacak, özellikle evlenmeye yol bulamayan gençler, orucu fazlalaştıracak ve az yiyecektir. Nefsi, yeme içmede dizginlenince, şeytanî bakış, düşünce ve duygulardan da korunmaya daha kolay alışacaktır.
Az yemek kanaati doğurur. Kanaat ise tükenmez hazinedir.
Geçim sıkıntısının önemli bir sebebi, gereksiz mutfak harcamalarıdır. Sünnet
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çizgisinde ve selim akıl ölçüsünde gerçekten ihtiyaç olmayan yiyecek ve giyecekler devreden çıkarılırsa, bereket artacak, huzur çoğalacak, sıkıntılarsa azalacaktır.
Sünnete uygun yenildiğinde kadınların ömrü mutfakta heder olmaktan çıkacak, kadına bu yönden yapılan zulüm, yerini hayırlı faaliyetlere bırakacaktır.
Sünnete uygun yeme içme kültürü, insanı doldur boşalt makinesi olmaktan, sömürüye kurban olmaktan, “çok kazan çok tüket” felsefesinden kurtaracaktır.
Yiyeceklerin Temiz ve Helâlinden Yararlanmak: Helâl kılmak da, haram kılmak da Allah’a ait bir haktır. Hiç kimsenin, zühdünden, yani dünyaya rağbet etmemesinden dolayı, nefsini kırmak için ve Allah’ın mubah kıldığı bir şeyi, lezzet verdiği için haram kılması caiz değildir. Bir şey, helal ise, nefsimizin hoşuna gidecek şekilde temiz ve lezzetli de olsa, ondan yararlanmak caiz olur. Çünkü İslâm, mubah oldukça lezzet veren şeylerden faydalanmayı kişiye yasaklamamıştır. Eğer o şey, haram ise, ondan uzak durmak ve o nitelik onda oldukça onu kullanmamak gerekir. Allah, haram kılmadığı bir zîneti, süsü veya temiz rızıkları haram sayanları reddeder. “De ki: ‘Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?’ De ki: ‘O, dünya hayatında mü’minlerindir; kıyamet günü de yalnız onlarındır.’ İşte Biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.” 2176
Müslümana düşen, helalinden ne bulduysa yemesi, leziz olana kendini zorlamaması ve bunu âdet ve alışkanlık haline getirmemesidir. Tiryakilik, alışkanlık yapan, onsuz yapamadığımız şeyler, giderek helal olmaktan çıkan bir duruma gelebilir. Tiryakilik yapan gıdalardan sakınmaya çalışmalıdır. Peygamberimiz, bulduğu zaman karnını helal yiyeceklerle doyurur, ama yemede aşırıya, lüks ve israfa kaçmaz ve şükreder; bulamayınca da sabrederdi. Eline geçtikçe tatlı yer, rastladıkça bal şerbeti içer, buldukça et yerdi. Bunların hiç birini özellikle yapmadığı gibi; âdet ve alışkanlık da edinmemişti. 2177
“Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner. Kimin üstüne gazabım inerse artık o, (ateşe) düşmüştür.” 2178
Hz. Peygamber'in sünneti, az yeme ve sofradan doymadan kalkma konusunda ciddî tavsiyelerde bulunur. Fakat, bu konu, fıkıh açısından, haram ve helâl hükümleriyle yanlış değerlendirilmemelidir. İslâm fıkhı açısından hüküm şudur: Az yemek, sofradan doymadan kalkmak sünnet; doyuncaya kadar yemek câiz; doyduktan sonra yemek ise haramdır. Helâl ve temiz yiyecekleri doyduktan sonra yemeye devam etmek, öncelikle israf olduğu için haramdır. "Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri (israf edenleri) sevmez.”2179 Ayrıca, doyduktan sonra yemek, fıtratı zorlamaktır ve vücuda zararı kesindir. Bu yönlerden dolayı da câiz olmaz.
Allah, insanların ve canlıların ihtiyaç duyduğu her şeyi yaratarak, yeryüzüne depo etmiştir. İnsana düşen; hem bu dünyadaki, hem ahiretteki rızkı için gayret sarfetmektir. Ama gayretin yönü ve içeriği ile rızkın helâlını veya haramını tercih etmiş olacaktır. Böylece de ahiret rızkını bu dünyadan kendisi göndermiş veya sadece burada tüketmiş olacaktır.
2176] 7/A'râf, 32
2177] İmam Kurtubi, el-Câmiu li Ahkâmi'l Kur'an, c. 7, s. 198
2178] 20/Tâhâ, 81
2179] 7/A’râf, 31
İSRÂF
- 527 -
Tüketim Çılgınlığı ve İnsanımız
Dünya nüfusuyla birlikte beklentiler de artıyor. Otomobiller, cep telefonları, televizyonlar, gazeteler, ev eşyaları, seyahat acentaları, tatil köyleri, lokantalar artıyor. Trafik kazaları, sosyal patlamalar, kuşak kopuklukları, uyuşturucu kullanımı ve boşanmalar da artıyor. Cinâyetler, intiharlar, depresyon, yolsuzluklar da katlanarak çoğalıyor.
Böyle yoğun tempolu bir üretim-tüketim-harcama-harcanma ortamında, kendimiz ve çevremizin bir taşıma kapasitesi olduğunu anlamak zorundayız. Sürekli harcamaya programlanan toplumun mânevî termostatlarının nereye kadar dayanacağını tahmin edebilir miyiz?
Tüketim çılgınlığındaki ısrarımız pek çoğumuzu yorucu, sıkıcı ve ahlâkî yönden şüpheli işlerde çalışmaya mecbur bıraktı. İnsanlar, kendilerini sürekli para harcamaya şartlandırınca, geçmişte asla vazgeçemedikleri bazı inanç ve duygularından fedâkârlıklar yapmaya başladı. Sabır, kanaat, şükür ve cömertlikte gereken performansa ulaşamadı. Yardımlaşma refleksleri yavaşlarken, çıkarcılık ve hırslar arttı.
Dünyadaki bütün kurum ve kuruluşlar ister istemez, üretim-tüketim-pazarlama zincirinin herhangi bir yerinde bulunuyor. Televizyon yayınları, uydu bağlantıları, internet ağları ve telefon operatörleri yalnızca bir şeye odaklanmış: Tüketim. Trafik felâketinin, sağlık problemlerinin, globalleşen açlık felâketinin, sosyal patlamaların tetikleyicisi olan tüketim çılgınlığı, durdurulması gereken en önemli felâketlerden biri olsa gerek. İlk bakışta farkedilmese bile, yapılan araştırmalar, dünyada çözüm bekleyen dev problemlerin kaynağında tüketim çılgınlığı olduğunu gösteriyor.
Etrafımızı kuşatan tüketim girdabından kurtulmak, sanıldığı kadar zor değil aslında. İlk olarak kendi tüketim anlayışımızı sorgulamak ve bu konudaki sessizliğimize meydan okumak, yanlışlarımızı itiraf etmek gerekiyor. Tüketim çılgınlığında kendimize de meydan okuyalım, çevreye de. Ve hemen şunları soralım: “Her an para harcamak zorunda mıyım? Almak istediğim şeyler, gerçek bir ihtiyaç mı, geçici bir heves mi? Alışverişlerime belli bir gün, belli bir saat aralığı tâyin edebilir miyim? Tüketim çılgınlığı beni mutlu ediyor mu?” Bu soruları sormak, çözümün en zor. Ama en önemli aşaması. Sorulardan sonrası daha kolay. Sonraları aşamalarda daha sâkin ve ve sâde bir yaşam modeli geliştirip bizimle aynı düşünceleri paylaşan kişilerle görüş alışverişi yapabiliriz.
Çerçeveyi Belirlemek: Tüketim girdabından uzaklaşmak sanıldığı kadar zor değil. Bu konuda kararlıysanız, küçük gayretlerle büyük sonuçlar alınabileceğine inanıyorsanız, şu birkaç küçük öneri üzerinde düşünün:
Tasarruf edin, para biriktirin. Kendinize ait felâketli günler için, yardım etmekten hoşlanacağınız sevdikleriniz için, infak etmek, hayırlı bir işte kullanmak, yani Allah için para biriktirin. Daha az harcama yapın. Daha çok okuyun, daha az televizyon izleyin. Televizyon reklâmlarının bizi para harcamaya yönelten en büyük sebep olduğunu hatırlayın. Hayatınızı sadeleştirin. Yaşam tarzları sade olan dostlarla belirli günlerde bir araya gelip sohbet edin, cemaat çalışması yapın. Sahip olduklarınızdan fazlasını isteyince fakirliğe yaklaşacağınızı unutmayın.
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Efsânelerin Yanlışlarını Ortaya Koymak: Bizi sade bir hayat yaşamaktan ve böylece mânen doyuma ulaşmaktan alıkoyan birtakım efsânelerle kuşatılmış durumdayız. Bunları objektif bir şekilde tahlil ettiğimiz zaman, ciddî bir geçerliliklerinin bulunmadığını görür ve böylece sorunun çözümünde en önemli adımı atmış oluruz. İşte bunlardan birkaçı:
“Yaşam standardının yükselmesi, para harcamaktan ve konfordan geçer.” Hayır! Yaşam standardını yükseltmek, insanî ve ahlâkî değerleri canlandırmakla mümkündür. “Tüketim çılgınlığı normaldir.” Kesinlikle hayır! Tüketim çılgınlığı, geleceğimizi ipotek altına alan anormal bir şeydir. “Ekonominin işlemesi için, aşırı tüketim şarttır.” Asla! Sağlıklı bir ekonomi için tasarruflu harcama gerekir. “Hükümet programları, iş hayatının her şeyi kökten değiştiren prensipleri ve yeni teknolojiler aşırı tüketimle mümkündür.” Acaba? Bunların yanında sınırsız isteklerimizi frenlemek, hayat anlayışımızı değiştirmek ve ahlâkî değerler de gerekmez mi? “Bir kişinin değişmesiyle hiçbir şey düzelmez.” Bu anlayış geçmişte kaldı. Eğer para harcayan kişiler fikirlerini değiştirirse, dünya da değişir. Dünya değişmese bile kendi hayatımız değişir. O da bize yeter!
Tüketim Çılgınlığı Konusunda Birbirimizi Eğitmek: Her sohbet bir fırsat demektir. Ölçülü harcamayla ilgili fikir ve tecrübelerimizi arkadaş, komşu ve meslektaşlarınızla paylaşın. Onlarla tüketim çılgınlığıyla ilgili haberleşme, görüşme ve tartışmalar yapın. Birlikte bir çalışma grubu kurun. Basın ve yayın organlarından yararlanın. Bulduğunuz yöntemleri başkalarının da faydalanabilmesi için not edin.
Değişime Kendinizden Başlayın: Tüketim çılgınlığına karşı bütün dünyada yürütülen çalışmalar, “gönüllü Sadelik Hareketi” etrafında odaklanıyor. Bu hareketin gönüllüleri hemen her ülke, yaş ve meslekten kişiler. Hepsinin ortak özelliği hızlı ve karmaşık yaşam biçimine karşı alternatif tarzlar geliştirmek. Kredi kartlarından, televizyondan, eşya kalabalığından, aşırı yemekten, israftan kurtulmak.
Gönüllü sadelik hareketindekilerin, alış-veriş konusunda kendilerine her gün sordukları soru ise: “Bana ne kadarı yeterli?”2180
İhtiyaçlar nerede bitiyor, aşırılık ve israf nerede başlıyor? Bunu belirlemek için “yeterlilik” denen olağanüstü güzel şeyi keşfetmiş olmak lâzım. Onu keşfetmiş insanların güzel özellikleri var. Peygamberimizin yaşadığı hayatı gözümüzün önüne getirelim: “Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.”2181 Rasûlullah’ın (s.a.s.) yeterlilik ölçüsü şöyledir: "Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur." 2182; "Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su."2183 Ve müjde: "İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!" 2184
2180] N. Kağan Çetin, Tüketici Efsaneleri, Özgür ve Bilge, sayı 3, Nisan 2002
2181] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
2182] Tirmizî, Zühd 34, Hadis no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, Hadis no: 4141
2183] Tirmizî, Zühd 30, Hadis no: 2342
2184] Tirmizî, Zühd 35, Hadis no: 2350
İSRÂF
- 529 -
Tavsiyesi de o istikamettedir: “Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!”2185; “Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.”2186; “Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.”2187; “Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.”2188; “Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin size açılmasıdır...” 2189
Sahip olduğu şeylerin az gibi görünmesi, çoğunlukla daha zengin insanlarla karşılaştırma yapma hatasından kaynaklanır. Bu konuda Peygamberî tavsiye şöyledir: “Sizden biri, mal ve yaratılış itibarıyla kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin).2190 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.”
İnsan, sadece rûhunun ve maddî bedeninin zarûri ihtiyaçlarını düşünmek ve bunları helâl yolla temin etmekle yetinmiyor. Hırs, tamah ve dünyevî yarış kendini çekiyor; sonu gelmeyen psikolojik arzular ihtiyaçmış gibi gözüküyor, bu da sonu gelmeyecek kısır döngüyü oluşturuyor. İlâveler arttıkça, güçlükler de artıyor. İnsanlardan çoğu, içinde yaşadığımız tüketim kültürünün çılgınlığından ve adâletsizliğinden şikâyet etseler de, kendi uygulamalarının, söylediklerinden çok uzak düştüğünü hissediyor. Kimi utanarak, kimi suçluluğun acısı içinde, lüks tüketim konusundaki suçlarını itiraf ediyor.
“Sende var iken bunca varlık, bitmez gönlündeki darlık” diyen ve “yeterlilik”, “kanaat” denen olağanüstü güzel şeyi keşfetmiş olanların dünyası da bambaşka sâdelik ve güzellikte. Onlar, bir dâvâ adamı, arzuların sonsuz olduğunu, tümünün tatmin edilmesinin imkânsız ve bu gayretin dünyada huzursuzluğa, âhirette azâba sebep olacağının bilinci içinde. Gerçek ihtiyaçlarıyla geçici heveslerini birbirinden ayırabiliyor. Böylelikle tercihlerinin ve meşguliyetlerinin doğrultusu, yalnızca dâvâsına ve yaratılış amacına hizmet eden işlere yöneliyor.
İnsan, parasının hesabını yapabilmeli; parasının nereden geldiğini ve nereye gittiğini iyi bilip hesap edebilmeli. Ancak helâl yoldan ve kendini tüketmeden kazanacağı parayı, helâl yollara ve israfa kaçmadan zarûri ihtiyaçlarına yöneltip kalanı âhirette büyük yatırımlara dönüşecek şekilde infak edebilmeli. İnsan, sahip olduğu nimetleri takdir edemez ve kimden geldiğini düşünemezse, asla yeteri kadarına sahip olamaz, gerekli yerlere gerektiği gibi sarfedemez.
Yeterlilik bilincine sahip olan israftan kaçan insan, huzurludur, içsel bir tatmine sahiptir. Onlar vermenin zevkine varmış insanlardır. İmtihanı kazanmanın, nimetlere şükretmenin kazancını daha dünyadayken avans olarak tatmış insanlardır. Bu huzur, kesinlikle israf ile para harcanarak elde edilemez. İsraftan kaçıp aza kanaat eden yeterlilik bilincine sahip olanların kanaat duygusu, başkalarının neye sahip olduklarına bağlı değildir. Kendinden zengin olanlara bakma yerine kendi içlerine dönüp bakmayı tercih ederler. Sahip olacakları şeyler, onlara
2185] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
2186] Kütüb-i Sitte, 17/564
2187] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
2188] Tirmizî, Tıbb 1
2189] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28; Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123; Nesâî, Zekât 81
2190] S. Buhârî, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ölümle bitmeyen bir mutluluğu sağlayacak mı, yoksa sadece depolanacak eşyalar arasına girmeye mahkûm mu olacak? Yatırımlarını âhirete mi, tuvalete mi yapmış olacaklar, bunları düşünürler. Olgun insan, kendini gerçekten huzura kavuşturup tatmin etmek için yeterli olacak ihtiyaçlarını belirler ve sadece o kadarını helâl olarak tüketmeyi hedefler. Yeterlilik ve kanaat, uyulacak bir prensip değil, bir keşiftir, doğru ve şefkatli bir İslâmî hayat aracılığı ile ulaşılacak bir keşif. Kapitalizmin yolları çıkmaz sokağa döndürdüğü ortamda bu keşif, insana kendini ve Rabbini kazandıracaktır.
Dünyaya, İsrafla Harcamak İçin Değil; Âhirete Azık Postalamaya Geldik!
Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 2191
“Dünya”ya, ister ‘yakın hayat’, ‘âhiretin önündeki hayat’ diyelim; isterse ‘ednâ’ kökünden alarak ‘en âdi, en değersiz, en iğreti en basit hayat’ diyelim; o insana ait istekler, arzular, şehvetler, uzun emeller ve bitip tükenmek bilmeyen hayaller olduğuna göre, “gönül” ile “Allah sevgisi ve O’na itaat” arasına perde olan her şey “dünya” sayılabilir. Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımız, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız.
“Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” sözü gibi, “...hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış!” sözü de Kur’an ve sünnetin dünya konusundaki değerlendirme ve tavsiyelerine terstir; bunlar bazen hadis diye takdim edilmektedir, Kütüb-i Sitte’de böyle bir hadis rivâyeti yoktur. Bazı insanlar da “Allah, nimetlerini kulu üzerinde görmekten hoşlanır.”2192 şeklindeki hadis rivâyetini, kendilerini kibir ve gurura, lüks ve isrâfa yönelten haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye edilmiştir. Ama unutulmak istenen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır. Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister.
Dünya bir aynadır. Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliğine, arkasındaki sırların dökülüp dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı görülür. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, kendi başına ifade edilirse yanlış olur. Dünya, Allah’ın imtihan alanı olarak yarattığı ve nice muhteşem sanatlarını sergilediği bir alan olduğu gibi; insanın da halifesi olduğu, sınav
2191] 31/Lokman, 33
2192] Tirmizi, Edeb, 54;Ebu Davud, Libas, 17;Ahmed, Halcim, Müstedrek, 4/135
İSRÂF
- 531 -
yeri olan, helâl nimetlerinden istifade edileceği, imar ederek gelişme ve kalkınmalarda bulunulacağı bir yerdir. Dolayısıyla kötü ve değersiz değildir. Ama âhiretle karşılaştırıldığında durum değişir. Âhiret devamlı ve dünyadaki eksik ve olumsuzlukların olmayacağı sonsuz bir mutluluk yeri olduğundan, âhirete göre dünya önemsizdir. Dünyayı değerlendirmede âhiret inancı temel ölçüdür. O yüzden âhirete inanmayanlar, onu başka bir şeyle karşılaştırma imkânından mahrum oldukları için veya yoklukla (ölüm, onlar için yok olmaktır) karşılaştırdıklarında câzip gelmekte ve dünyayı yalancı cennet gibi kabul etmektedirler.
Dünyanın zemmi, başlı başına bir hayır değildir. Her konuda olduğu gibi dünya konusunda da ölçü: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek”tir. Eline geçmediği, sahip olamadığı için dünyayı kötüleyip tahkir eden kişi, erişemediği ciğere “pis” diyen kedi gibidir. Aslında eleştirisi, sevgisinden ileri gelmektedir. Yine, dünya, eline geçtiği halde, zaman akıp gidiyor, zamanla birlikte sahip olduğu dünyalıklar da azalıyor, eriyor diye teselli bulmak için kızdığından dünyayı kötülemek, dünyaya bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Makbul olan tahkir, Allah için, Allah sevgisinden, âhiret sevgisinden ileri gelendir. İnsanın, Allah’ın mağfiretine, muhabbet ve ibâdetine engel olduğu için, dünyanın zarûrî işlerinin, kendisini uhrevî güzelliklerden alıkoyduğu için veya cennetin güzelliklerine nisbetle dünyayı basit görmek, makbul olan bakıştır. Nasıl ki, Hz. Yusuf’la güzel/yakışıklı bir adam karşılaştırılsa, mukayese edilen yakışıklının çirkin göründüğü gibi, dünyanın kıymet verilen güzellikleri de cennetin güzellikleriyle mukayese edildiğinde “hiç” hükmündedir.
Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğlenceden ibaret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibâret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist”
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. TV, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir.
İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor.
Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi, ama herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor günümüz insanı. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor.
Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı,
İSRÂF
- 533 -
insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibadeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada var oluş gayesini düşünemiyor.
Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lugatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir.
Allah'ın bizim için seçtiği İslâm'ın yaşanmadığı, onun yerine çıkarcı insanların düzeni olan acımasız sömürücü kapitalizmin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de servetin % 80'ine % 20'lik nüfus sahip olurken ve istedikleri gibi harcarken, % 80'lik insan nüfusu da % 20 ile yetinmeye çalışıyor. Bu fakirler aleyhine her gün biraz daha açılan makas, israf ekseninde bu açılışını sürdürüyor.
Kapitalistleşen modern insan, tüketim ve israf adlı şeytanları doyurup tatmin etmek ve azdırmak için dipsiz bir kuyuya dalıyor. Daha çok harcamak için sağlığından, onurundan, evinden, aile hayatının güzelliklerinden, cemaat çalışmalarından, ilimden, evlât ve âilesine faydalı olup onlara karşı görevlerini yerine getirmekten, insanlığından ve müslümanlığından, âhiretinden tâvizler veriyor.
Kredi kartlarıyla alışverişin nasıl bir israfa yol açtığını 2004 yılı ilk ayları itibarıyla 21.000'i geçen kredi kartı kullananların iyi bildiğini zannediyorum. Cebinde kredi kartı denilen tüketim canavarı olanlar, ayağını yorganına göre uzatma ihtiyacı hissetmiyor, yorganları kısacık da olsa, ayağını alabildiğine uzatıyor, sarkıtıyor. Sonradan ayağının niye üşüdüğünü, bütün vücudunun niye hastalandığını merak edip kendisinden başka suçlu aramaya kalkıyor.
Kapitalizmin, holdinglerin, hiper ve süper marketlerin, reklâmların, modanın... israfı teşvik etmek için uyguladıkları bin bir çeşit göz boyayıcı illüzyonuna kapılıyor günümüz insanı. Bir-iki kalem mal almak için girdiği süpermarketten arabayı doldurmadan çıkamıyor. Cebinin boşaldığını da farketmiyor, nasıl olsa
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kredi kartı var, parası yoksa da taksit imkânı var… Düşünmüyor ki, kendisine bu imkânları sağlayanlar bunları hayır olsun, sevap olsun diye yapıyor değiller ve bu yapılanlar da aslında âdî hırsızlıktan daha çirkin bir dolandırıcılık… Akılla düşününce bunca israfa, gereksiz harcamalara yönelmeyecek insanı, değişik uyutucu ve uyuşturucularla düşünemez hale getiriyorlar; zaten pek çalışmaz hale getirdikleri beyinleriyle değil, gözleriyle düşündürüp aldatıyorlar. İsraf, çoğunlukla psikolojik tatmin için göz aynası aracılığıyla insana câzip getiriliyor; şeytan kötü amelleri, israf ve savurganlığı güzel gösteriyor. Reklâm, pazarlama hileleri, albenili ambalajlar, şuuraltına hitap eden kapitalist cambazlıklar şeytanın illüzyon küresi, sirk aynası oluyor.
Öyle bir sömürü düzeni içinde, öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye döneminde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da kapitalistleşen halk için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal kitaptır artık. İslâm’dan başka dine teslim olmaması gereken muvahhid Müslümanlar, tevhidi kendi içlerinde, âilelerinde ve toplumlarında ikame etmek için öncelikle kapitalizm dinine savaş açmak zorundadırlar. Bu savaş da, onların safından çıkmakla, tuzağından kurtulmakla, onları beslemekten vazgeçmekle başlamalıdır.
Garibanların alın terini vampir dişleriyle sömürüp hortumlayan sömürü odakları, müslümanların ve müslüman geçinenlerin gereksiz tüketim hastalığı sebebiyle bu zülmü sürdürüyorlar. Namaz kılan müslümanlar bankalardan paralarını çekse, kredi kartı kullanmasa, taksitle alış-verişten kaçınsa, zarûrî ihtiyaç kategorisine girmeyen malları satın almasa, bankacı kapitalist sömürü düzeni kendiliğinden yıkılacaktır. Müslümanlar Amerikan dolarını boykot etseler dolar tepetaklak düşecek, ABD çok kolay tarihin çöplüğünde yerini almanın eşiğine gelecektir. Sömürü düzenleri paranın sırtında egemenliklerini sürdürüyorlar. Halkın israflarıyla beslenen hortumları kesilmiş olsa, zâlim israfçı düzenler de “Hak geldi, bâtıl zâil oldu” hükmü gereği, üflemekle yıkılıverecektir. Siyonizm, ABD ve onların işbirlikçisi düzen ve etkili çevrelerle mücâdele etmede güçleri yetmediğini düşünen samimi müslümanlar, aslında hiç de güçsüz değiller. Günümüzde zâlim ve emperyalistlere karşı en etkili silâh paradır. Kapitalizm ve kapitalistler için para her şeydir. Gariban halk, kendi cebinden onların midelerine giden hortumları kesse, kendisi bu parazitten kurtulup canlanacak, kendi kanıyla beslenen can düşmanı asalak da zâil olacaktır. Bu azgın canavarlar da ancak gereksiz tüm harcamalar kısılarak aç bırakılıp ölüme mahkûm edilebilir.
Kapitalist düzen, israfçıdır, savurgandır. Halktan aldığı ağır ve haksız vergi parasıyla fabrika yerine heykeller yapan, bazı semtlerde yılda birkaç kez kaldırım taşı değiştiren israfçı zihniyet, Meclis’i, askeriyeyi, devlet dairelerini israfhânelere çevirmiştir. Halktan alıp hak etmeyenlere dağıtan, dağıtırken de bal tutan parmağını yalayan yapıdadır yöneticilerin hemen tamamı; çünkü düzen öyle kurulmuştur. Adı üstünde kapitalizm, kapitalin/paranın, yani israfın egemenliği demektir. Holding, kartel, banka ve hortumcularla yardımlaşıp işbirliği yapan ve daha çok onların düzeni olduğunu ispatlayan kurulu düzen, haksız vergilerle, harçlarla, enflasyonla… fakirin cebindeki parayı devlete aktarmakla yetinmez, hırsız sömürücülerin bin bir hile ile halkı dolandırıp kazıklamasına yasal çanaklar tutar. Daha çok ihtiyaç adlı tuzağa konulan israf yemiyle fakir halk gâfil avlanır. Ne zorluklarla biriktirdiği para, devletin ve egemen güçlerin büyük israflarına ayrılır. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını zenginlere peşkeş çekmek,
İSRÂF
- 535 -
banka boşaltanlara ve diğer hortumculara ceza vermek yerine, onların boşalttığı bankaları fakir halka vergiler bindirerek ödetmek devletin temel görevlerinden sayılır bu ülkede. Bütün bu zulümlerin arkasında yatan temel faktörü “israf” olarak değerlendirebiliriz. Faizin, sigortanın tüm toplumu saran anaç israf açısından tahribatı hesap edilemeyecek boyuttadır ve bunun izâlesi, düzen bataklığının kurutulmasından başka şekilde mümkün değildir. Devlet dairelerinde müthiş insan israfı vardır. Devlet dairelerinde vakit israfı da çok ciddi boyuttadır. Hastaneye işi düşenlerin saatleri kuyrukta geçer. Emekli maaşı kuyruğu gibi, hemen her devlet kurumuna işi düşen tüm kişilerin vakitlerinin israfı, günlük toplam kim bilir kaç milyar saattir?
Vakit israfı, nakit/para israfından çok daha vahim sonuçlar doğurur. Vakit, nakitten kıymetlidir çünkü. Trafikte, kahvede, maçta, televizyon karşısında... insanların zamanları israf edilir. Belediye otobüsü saatinde gelmediği, bilmem kaç dakika geciktiği için duraklardaki o kadar insanın vakitleri israf olur. Toplantılar, dersler, düğünler, programlar hep duyurulan saatten hayli geç başlar. Çünkü vakitlerin israfı nedense bazılarının pek hoşuna gider. Vakit öldürmenin adı, “felekten gün çalmak”tır bu bazılarınca. Dersi kaynatmak, uzunca tatil yapmak, boş vakit geçirmek kazanç sayılmaktadır müsrif insanlarca. Bazı âlimlerin yemek yerken ve uyku uyurken geçen vakitlere bile üzülüp bunu azaltacak formüller bulmaya çalıştıklarını günümüz insanına anlatamayız. Evet, günümüz insanı da namaza, ibâdetlere, ev halkına, hatta kendine ve Rabbine vakit ayıramamaktan şikâyet eder, ama vakitlerini nerelere israf etmez ki… Tembelhane demek olan kahvehanelerin sayısı ve içinde ömür tüketen, kendini tüketen insanların oranı, câmi ve kütüphanelerle karşılaştırma yapılsın, netice ortaya çıkacaktır. Televizyon karşısında katledilen saatler, insandan dünya ve âhirette intikamını almayacak mı sanılıyor? Geyik muhabbetlerinin boynuzları insanın gönlüne darbe vurmuyor mu zannediliyor? Tatili en bol ülke sayılıyor Türkiye. Buna rağmen nefis tembelliği sever, israftan yana doymaz.
Moda adlı bir maske takarak çok sayıda farklı iş alanı, sektör olmuş, yolunacak kaz veya kız arıyor. Genç erkeklerin hayâlarını, müslümanca yürüme hakkını çalmaya çıkan genç kız ve kadınlar da ava giderken avlanıyorlar. Bu moda canavarı, ne israflarla karnını doyuruyor, düşünen pek çıkmıyor. Moda baştan sona israftır, hem haddi (sınırı) ve ölçüyü aşmak anlamında israf, hem de savurganlık anlamında…
Tüketim çılgınlığının ne boyutta olduğuna bir örnek olarak makyaj ürünlerini verebiliriz. Makyaj ürünlerine bir yılda tam 18 milyar dolar harcanıyor. Eğitimin yeterli olması için 5 milyar dolara, sağlığa da 12 milyar dolar yatırımın yeteceği ifade edildiğini göze alırsak, makyaj gibi olmasa olabilecek israf ve fitne araçlarına ayrılan bütçenin büyüklüğü anlaşılabilir. Evinin eşyasının alımında en büyük karar mercii olan ve gıda gibi temizlik ürünleri gibi maddeleri de direkt olarak çoğunlukla kendisinin aldığı kadınlar, israf konusunda erkekleri geçiyor diyebiliriz. Tabii az sayıda olgun, haramlardan kaçınan ve tutumlulukta kocasına bile örnek ve yardımcı olan hanımları takdirle anmamız gerekir. Kadınların özel ihtiyaçları, giyim ve süslerine ayrılan para, tüm kadınların çalışarak kazandıkları paranın toplamından daha fazla olsa gerektir…
70 milyonluk ülkede bir çekilişte 36 milyon adet milli piyango bileti satılıyor.
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kim demiş "müslüman mahallesinde salyongoz satılmaz!" diye. Millî takım kadar, millî marş gibi “millî” olan piyangoya, diğer “şans oyunları” adı verilen kumar çeşitlerini ilâve edin ve halkın hırs ve hayallerini sömürüp paraya çeviren kumarbaz devlete mi, geçimden başka bir şey düşünemez hale getirilip inanç ve ahlâkî değerlerden soyutlanan kurban garibana mı daha çok kızmak gerektiğine karar verin. Kur’an’a göre “dinî” anlamına gelen “millî” piyangonun halk açısından ne büyük israf olduğunu, bu kumara ne kadar para ayrıldığını düşünmek bile israfın boyutlarının ne büyük olduğunu göstermeye yeter. Mâsum ve mübârek atlar da âlet edilir kumar adlı soygun ve israflara. At yarışlarına her hafta yatırılan umutların, paraların, mutlulukların hesabını kim tutabilir? Toto, loto, sayısal, kazı kazan gibi cadı kazanlarına her ay yenileri ilâve edilmeye çalışılır. Televizyon kanalları da isrâfa "yarışma" ve "para dağıtıyoruz" maskesi takarak, halktan (ç)alıyor değil, ona veriyor görüntüsünü sihirli kutu sâyesinde gözünü boyadığı halka hizmet adıyla katılır. Hep halk kandırılarak israfa gönüllü koşturulur. Kapitalizmin nassları durumundaki sloganlar, hizmet eder bu isrâfa: “Halka hizmettir, hizmette sınır ve sinir yoktur. Hatta halka hizmet hakka hizmettir, aynen vergilendirilmiş her türlü haram paranın kutsal olduğu gibi, soyguncu devlete itaatin ibâdet olduğu” gibi; hutbelerde duymadınız mı yoksa? Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinde her yıl tekrarlanarak okutulan konuları da mı unuttunuz?
İsraf denilince akıllarına sadece para ve mal gelen insan, maddeden daha önemli şeylerin varlığını kabul etmiyor olmalı. Esas israf, daha büyük değerler üzerinde olmaktadır. Sağlıklarını, ilimlerini, akıllarını, gönüllerini, enerjilerini, imkânlarını, fırsatları, Allah’ın açtığı kredi ve avansı, yani hayatı israf edip boşa harcayanlar en büyük israfçı müsriflerdir. Bu dünyada israflarının hesabı sorulmasa bile, bütün insanlar öteki dünyada, sağlığını nerelerde harcadığından, malını nereden kazanıp, (israf için mi, meşrû yolda mı) nereye harcadığından, ilmine uygun davranıp davranmadığından (ilmini israf edip etmediğinden), gençliğinin hakkını verip vermediğinden, ömrünü israf edip etmediğinden mutlaka hesaba çekilecektir.
Sigara içmek (özellikle tiryakilik) kaç yönüyle israftır, haramdır saymak vakit israfına yol açar mı bilmem. Hele geçim darlığından şikâyet edenlerin nafaka mükellefiyetleriyle ilgili zorluklara da sebep olan israf daha büyüktür. Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vererek sağlık gibi bir büyük nimetin israf edilmesidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır.” 2193 buyurarak zarar vermeyi men etmiştir. Allah Teâlâ da “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...” 2194; “kendinizi öldürmeyin...”2195 buyurmuştur. Malı faydasız yere harcamak da israftır. “Yiyin, için; isrâf etmeyin”2196 âyeti ile “Peygamber (s.a.s.) malın boşa harcanmasını yasakladı”2197 hadisi, isrâfı haram kılmaktadır. Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler, nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi... ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftir. Çoluk çocuğunun nafakasından keserek sigaraya para vermek, israfla ilgisi açısından kesin haramdır. Tabii ki, sigaraya benzeyen nargile,
2193] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/327; Muvattâ, Akdiye, 31; İbn Mâce, Ahkâm 17
2194] 2/Bakara, 195
2195] 4/Nisâ, 29
2196] 7/A'râf, 31
2197] Buhârî, Zekât 18; Husûmât 3, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 14
İSRÂF
- 537 -
her çeşit tütün, bira ve alkollü içkiler, uyuşturucu çeşitleri de aynı hükme tâbîdir. Tiryakilik yapan, kendisine esir eden her çeşit yiyecek-içecek ve oyun cinsinden alışkanlık, çeşitli isrâfa yol açmaları yönüyle müslümanların kaçınması gereken hususlardandır.
Gazetelere yansıdığı şekliyle CIA'in resmî istatistiklerine göre, dünyada sigara içen insan sayısı 1milyar 150 milyon. Sigara içen müslümanların sayısı 400 milyon. En büyük sigara üreticisi Phillip Morris. Bu da kazancının % 12'sini İsrail'e gönderiyor. Müslümanların, çeşitli markalarla piyasaya sunulan Morris'e günlük cirosu: 800 milyon dolar. Müslümanlarların ortalama günlük kâr katkısı 80 milyon dolar. 9.600.000 dolar müslüman parası her gün İsrail'e gitmiş oluyor, evet her gün! Ve Türkiye, yıllık 150 milyon kg. sigara tüketimiyle; Brezilya, Güney Kore ve Hindistan'dan sonra 4. sırada yer alıyor. Dünya Bankasının 1999-2000 yıllarında yaptığı sigara araştırmasının sonuçlarına göre, sigara kullanımı son on yılda dünyada % 4,12 azalırken, Türkiye'de ise % 52,18 oranında arttı.
Sigara ve içki tükettikçe tükenen insanımız, bir yandan bedenini, enerjisini, sağlığını tüketirken, diğer yandan da parasını tükettirmekte, hem de en azılı düşmanlarına. Her sigara, İslâm düşmanlarına malzeme, her iskambil bileti, müslümanın karşısına bir silâh olarak çıkmaktadır.
Her kaka kola İsrail için bir kurşun, her MC Donald hamburgeri, bir tank mermisi, her Amerikan ve Yahudi firmalarının sattığı bir ürün, bir Filistin çocuğunun ölümü demek. Parasını israf eden, sağlığını harap eden, imanî hayatını tehlikeye atan ve yavaş yavaş intihar eden içki ve kumar gibi haramlara parasını veren her müslüman, farkında olmasa da, İslâm’a ve müslümanlara savaşa katkıda bulunuyor, tâğut yolunda infakçı ve savaşçı oluyor. "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır."2198 Ve iki hadis rivâyeti: "Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder." "Kim, bildiği halde zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o kimse İslâm'dan dışarı çıkmış olur."
At yarışı, piyango, loto, şans topu, on numara gibi resmî ve millî kumarlardan halkın cebinden çıkan bu kara, kapkara paranın, 2001 yılında tam 1 katrilyon 37 trilyon lira olduğu açıklandı. 2002 yılının ilk sekiz ayında ise 1 katrilyon 198 trilyon liraya yükselmiş bu rakam. Halk, evine ekmek götürmekte zorlansa da sigaraya ve kumara yatıracak parayı bulabiliyor demek ki. Bu hale gelen vatandaşı kandırıp umut satmak da, ona hizmet etmekle görevli düzene düşüyor elbette. Halkın cebinden çıkan bu paraların yarısından çoğu, devlete gidiyor. Diğer kalanlar da Ahmed’in parası Mehmed’e... Kumar vebalini de kazanan ve kaybeden herkes sırtına yüklenirken; psikolojik, sosyal ve daha önemlisi din yönüyle kaybeden hep halk oluyor. Dolaylı ve dolaysız bunca vergi vermek yetmiyor mazlum halka, bir de bu tür kumarlarla “enâyi vergisi” veriyor, “cehâlet vergisi” ödüyor. Dünyada huzursuzluğu, âhirette cehennemi dişinden tırnağından artırdığı, çocuklarının da hakkı olan para ile satın alıyor. Ne kötü bir alışveriş bu! “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazanmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.”2199 Bu katrilyon liraların içine vergisi verilmediği için kaçak/yasak kabul edilen kahvehane ve gayri resmî kumarhanelerde
2198] 4/Nisâ, 76
2199] 2/Bakara, 16
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oynananlar tabii ki dâhil değil. Alıp satacak bir şeyi kalmayan gariban insanlara umut tâcirliği yapan, onlara umut satarak sukut-ı hayaller içinde başka ciddî meseleleri düşünemeyecek müstaz’af yığınlar düzenin eseridir; doğru, ama bu oyuna gelen halkın hiç mi kabahati yoktur? Hatta bunlara seyirci kalan müslümanların, tebliğcilerin?!
Ülkenin niye kalkınamadığı, maddî yönden Batı ülkelerinin çok gerisinde kaldığını fâiz örneği çok iyi açıklamaktadır. 1993 ilâ 2002 yılı arasındaki son 9 yılda Türkiye Cumhuriyeti, tam 211,4 milyar dolar fâiz ödedi. 9 Yılda fâize ayrılan 211 milyar dolar yatırıma yöneltilebilseydi, kişi başına millî gelir 2003 yılında 2857 dolar yerine, 3922 doları bulacaktı. 2003 yılında ödenecek fâiz tutarı tam 40 milyar doları bulmaktadır. Bir başka deyişle bir saniyede 1078 dolar fâiz parasına gidiyor. Evet, ayda 2 milyar 833,3 milyon dolar, günde 93 milyon 151 bin dolar, sâniyede 1078 Amerikan doları, halkın, fakir-fukaranın cebinden çıkıp fâize ayrılıyor. T.C.'nin 2003 yılında ödeyeceği borç fâiz ödemeleriyle İstanbul boğazına 142 adet köprü yapılabileceği, 87 adet Atatürk Barajı inşâ edilebileceği, 2 milyon 200 bin sosyal konut, ya da 5585 kilometre otoyol yapılabileceğini söyleyelim. Yine, bu parayla tanesi 140 milyon dolardan 261 üniversite kurmak, İzmir limanı gibi 39 liman yaptırmak, değeri 40 milyon dolardan 977 adet çimento fabrikası yapmak mümkün olmaktadır.
Halkın dertlerine derman olması gereken devlet, halkın cebine elini uzatıyor, bulduğunu alıyor, bulamadığını borçlandırıyor ve (ç)aldıklarını fâizcilere sunuyor. 1993 yılında toplam yatırımların dörtte biri (% 24.1) kadar olan iç ve dış borç fâiz ödemeleri, 2001 yılında toplam yatırımların % 96.2’sine ulaştı. Bu rakamın 2002 yılında % 81.1 oranında gerçekleşeceği, 2003 yılında ise % 91.2 oranında olacağı tahmin ediliyor. Toplam kamu fâiz ödemeleri 1993 yılında 67 katrilyon 873 trilyon lira olarak belirlendi.
Yapılan araştırmaya göre açlık sınırı, 2003 Ocak ayında 401 milyon liraya yükseldi. Asgarî net ücret ise 2003 Ocak ayında 226 milyon lira olarak belirlendi. Yoksulluk sınırı ise 2003 Ocak ayı itibarıyla 1 milyar 200 milyon liraya ulaştı. Asgarî ücretin 300 milyon TL. civarında olduğu ve ülkenin % 12’sinin işsiz bulunduğu bir ülkede bu istatistikler gerçekten dehşet vericidir. Bütün bu vahim rakamlara rağmen yoksulluk, Türkiye’de hâlâ öncelikli bir sorun olarak ele alınmamakta ve fâizle israfın bu yoksullaşmadaki rolü değerlendirilmemektedir.
Halktan alarak devletin ödediği ve ödemek zorunda olduğu fâize ayrılan bu paralarla neler yapılmaz ki! Bunun yanında devletin; elektrik, su, doğalgaz, telefon, SSK primi ve vergi borçlarına uyguladığı gecikme fâizleri oranlarının enflasyonun çok üzerinde olduğunu hatırlamak da gerekiyor. 1997-2002 yılları arasındaki son 6 yılda enflasyonun % 346 artmasına karşılık, devletin vatandaşa uyguladığı gecikme fâizleri, % 929 arttırılmıştır. Kamu kurumlarından aldığı mal ve hizmet karşılığı devlete 100 milyon lira borcu bulunan bir vatandaşın, bu borcu ödeyememesi sebebiyle 2002 yılında 929 milyon lira ödemek zorunda kalmaktadır. Oysa, enflasyon oranlarına göre, aynı vatandaşın 346 milyon lira ödemesi gerekirdi. Bu şekilde devlet, vatandaştan 583 milyon lira fazladan fâiz almaktadır.
Bankalardan kredi alarak fâizle borçlanan çiftçilerin, esnafın durumu tümüyle içler acısıdır. Tüm hayvanlarını ya da evini barkını satarak fâiz borcundan
İSRÂF
- 539 -
kurtulmaya çalışan nice insan vardır. Sadece kumar değildir evi barkı söndüren, aynı zamanda fâiz de depremden büyük hasarlar ortaya çıkarmaktadır. 2003 yılı ocak ayı hesabıyla Türkiye’de kredi kartı kullanan insan sayısının 16 milyon olduğunu belirtirsek, müslüman geçinen halkın banka ile fâizle nasıl içli-dışlı olduğu anlaşılır. Kredi kartları temerrüt fâizinin % 500 civarında olduğunu, kartla borçlanan kişinin kısa zaman sonra borcunun 5 katına yükseldiğini, ödemeyi uzattıkça, borcun daha katlanarak yükseldiğini bilmeyenimiz yoktur. Ne acıdır ki, insan emeğini sömürüp kan emici vampir olan bankalar, müslümanların ve müslüman geçinenlerin desteğiyle bu zülmü sürdürüyorlar. Namaz kılan müslümanlar bankalardan paralarını çekse, sadece bankalar değil, bankacı kapitalist sömürü düzeni de kendiliğinden yıkılacaktır. Müslümanlar Amerikan dolarını boykot etseler dolar tepetaklak düşecek, ABD çok kolay tarihin çöplüğünde yerini alacaktır.
Öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye dönemi yaşıyoruz ki, fâizden en kaçınanımız bile, Peygamberimiz’in lisânıyla fâizin tozundan kurtulamıyor. "İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı (veya tozu) ulaşacak." 2200 Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da, bir kapitalist için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır. "Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul; / Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; / Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!"
İsrafın ne olduğunun anlaşılması için lüksün ne olduğunun bilinmesi, lüksün tanımı için de zarûretin doğru tanınması gerekir. Örnek olarak “tatil” kavramını ele alabiliriz. Tatil ihtiyaç mıdır, ihtiyaç ise kim için, ne kadar, nasıl, hangi şartlarla? Tatil ne demektir? Tembellik, boşa vakit geçirmek, zamanı israf etmek, parayı israf etmek, israf edilecek ne varsa onları bulup boşa harcamak demek midir tatil?
Kadınların fazla takıları (beş-on bilezik, beş-on altın, kolyeler, gerdanlıklar vs.), bankalarda yatan paralar, yastık altında duran paralar hep israf kavramıyla izah edilebilir. İslâm fıkhında meselâ para veya kıymetli eşyanın küp’e, sandığa konulup toprağa gömülmesi israf sayıldığı için câiz görülmez, kenz sayılır. Kullanılmayan arsaların, bahçe ve tarlaların boş olarak tutulmasına onay vermez dinimiz. Üç yıl ekilmeyen, faydalı şekilde kullanılmayan, yani israf edilen arsa, tarla veya bahçelerin işleyecek insana verilmesini tavsiye edip hükme bağlar dinimiz.
Henüz tıbbın, psikiyatrinin alanına girmeyen hastalık ve anormallikler giderek salgın hale geliyor. Tüketim virüsü, sahip olmanın câzibesi mânen nice ölümcül hastalıklara yol açıyor. Alışverişkolik insan tipi oluştu artık; para harcamanın dayanılmaz hafifliği ve paranın, o da yoksa kredi kartı ve taksitlerin gıdıklaması, kaşındırması, sahibini almaya zorlaması… “Hastalık” kelimesi bile bu fecî durumu ifade etmekte yetersiz kalmakta. Şeytan amelleri süslüyor. Vermeye unutan insan almanın yalancı zevki içinde paranın ve malın kulu-kölesi oluyor. Evlerinde çöp biriktiren, oluşturduğu çöp evlerde hiç kullanılmayacak eşyalarından ayrılamayan, mutluluğu sahiplendiği çöplerde arayanlar var. Henüz bu kapitalist hastalığın da adı konulmuş değil. Bir de harcadıklarını çöpe atanlar var. Bazı
2200] Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanlar harcamamak için çöp biriktirir, çöp yapar; bazıları da harcayarak çöp yapar. Esas olarak âhirete yatırım yapması gereken insan, en büyük yatırımını tuvalete, çöpe yapmış oluyor israf sâyesinde. İnsan, onca harcamayı az sonra tuvalette pislik olacak ya da çöp kutusuna atılacak şey için yapmış oluyor.
Teknolojik araçların da çoğu, ihtiyaçtan çok sahip olma duygusuna ve alışkanlık gibi, moda gibi şeytanî dürtülere hitap ediyor aslında. Tiryakilik de yapıyor. Gameboy, atari, volkmen, müzik seti gibi araçlar ve bu araçlarla oyun-eğlence, bir zamanların vazgeçilmez tiryakilikleri idi. Moda sürekli değişiyor. Şimdi laptoplar başta olmak üzere bilgisayar ve yan ürünleri, CDler, digital fotoğraf makineleri ve özellikle de cep telefonu moda. İlkokul öğrencilerinin bile ceplerinde cep telefonu. 2004 yılı verilerine göre 68 milyonluk Türkiye’de 24 milyon cep telefonu kullanıcısı olduğu belirlendi. Bu telefon sahiplerinin kaçta kaçı gerçekten ihtiyaç olduğu için bu araca sahip olmuştur? Avrupa ülkelerinde ortalama bir buçuk yıl olan telefon modelini değiştirme müddeti, Türkiye’de ortalama altı ay. Onca para verilerek alınan bu aygıt birkaç ay sonra ölü parasına elden çıkarılıyor, bir üst modelle değiştiriliyor. Yeni modeller Avrupa’dan daha fazla Türkiye ve benzeri ülkelerde fakir kitlelere daha câzip geliyor. Sadece telefon adlı iletişim gerecine verilen para değildir israf olan. Cepte uslu uslu durmamaktadır bu israf âleti. İnsanı arada bir gıdıklamakta, “kullan beni!” diye insanı tahrik etmektedir. Gerekli-gereksiz insan uydu aracılığıyla konuşacak birini arayıp bulacaktır. İnsanların günlük konuşmalarının % 85’i gereksiz, olmazsa olabilecek sözlerden oluşmakta olduğu araştırma sonucu. Bu tespit, telefonla konuşmalar için de en az bu oranda değerlendirilebilir. Hem paralar, hem sözler, hem vakitler israf ediliyor.
Otomobil kim için ihtiyaçtır, kim için de hastalık; tespit zor. Lüks arabanın kimse için ihtiyaç olmadığını söyleyelim. Kocaman araba, çoğunlukla sadece bir, bilemediniz iki kişinin ihtiyacını karşılıyor, diğer koltuklar boş duruyor. İşine toplu ulaşım araçlarıyla belki daha rahat gidebilecek insanlar biraz da hastalık icabı ve çeşitli fiziksel hastalıklara kapı açacak şekilde arabayla gitmeyi tercih ediyor, yürümeyen hareketsiz insan sağlığını da israf etmiş oluyor. Her sene kaç değişik marka kaç değişik modelle israfı otomobil adıyla da tahrik ediyor, sayılması bile hayli zor.
İnsanlar artık evde tertemiz pişirilen yemeklerden zevk almıyor, hangi ürünlerden ve nasıl pişirilip hazırlandığı bilinmeden sunulan fastfoodlar moda. Kim bilir kaç hastalığa dâvetiye çıkaran hamburger vb. bu Batı tipi yemek gençlerin kolay terkedemeyeceği bir israfı da getiriyor. Çarşılar bu tür yiyecek mekânlarıyla dolup taşıyor. Ev araç ve gereçlerinin kaçta kaçı olmazsa olmazlardan, kaçta kaçı da israflardan oluşuyor, tespiti çok zor. Çünkü tespiti yapan da eşya tutkunu olduğu için zarûret ile ihtiyacı, ihtiyaç ile lüks ve israfı ayırt etmekte objektif olamıyor.
İnsan israfı, bazen beyin göçü şeklinde kendini gösterir. Yetişmiş eleman israfı, nice zorluklarla yetişmiş kaliteli insanların uygun şekilde değerlendirilmeyip harcanması, yani israfı hem devletin, hem cemaatlerin, hem toplumun ciddi problemidir. Okullarda geçen zamanın, askerlikte geçen zamanın kaçta kaçı verimli ve gerekli, ne kadarı da israftır? Bunu okullardan ve askerlikten geçmiş her insan bilir, ama yetkililer israfsız bir dünya istemedikleri için bilmezlikten gelirler. En az beş milyon erkek işsiz iken, karı-koca çalışanların durumu israfla izah
İSRÂF
- 541 -
edilemez mi? Kadınların Türkiye’de tezgâhtar ve sekreter olarak çalışmaları, israf açısından araştırılmalıdır. İşyerinde erkeklerle birlikte süslü püslü bir bayanın hem kendisi, hem çevresine ne gibi israflara yol açtığı değerlendirilmelidir. Kazandığının kaçta kaçı kendini güzel göstermeye gitmektedir? Her çeşit kozmetik araçların, moda ve yan ürünlerinin durumu israf açısından tam madalyalıktır.
İlaç israfı da ciddi boyutlardadır. Avrupa’da reçetelere nâdiren ve bir-iki çeşit yazılan ilaçların çoğu, kutu ile değil, tane ile hastaya yetecek kadar verilirken, Türkiye’de eczacıları ve daha çok da çoğu yabancı ilaç üreticilerini semirtecek boyutta reçeteler önlü-arkalı, bazen birkaç sayfa doldurulmaktadır. Herkesin evi, kullanılmayan ilaçların deposu şeklindedir. Kimi insan ilaç bulamazken nice insanın ilaç israfına niçin çözüm bulunmaya çalışılmaz? Çarşılarda, pazarlarda en çok giyim ve yeme-içme ile ilgili çok çeşitli ticarethaneler göstermektedir ki, insanlar elbise ve gıda israfına çok düşkündür. Kâğıt israfı ayrı bir yaradır. Sadece gazetelerdeki kâğıt israfını düşünün. Bir gazete kaç sayfa çıkar, ama lüzumlu yazılar aslında kaç sayfaya sığabilir? Gazetelerin en azından onda dokuzunun ve gazete sayfalarının onda dokuzunun israf kavramıyla izah edilebileceğini söyleyebiliriz. Romanlar ve kitaplar için de benzer değerlendirmeler yapılabilir mi tartışılabilir, ama gereksiz yazışmalar, dilekçe ve bürokratik kâğıt masrafları ciddi bir israftır. Erken kalkılmayıp gece geç yatıldığı için enerji israfını hesaplayacak makineler icat edilebilmiş değil, icat edilse o da israf olmaz mı, o da ayrı bir konu. Evler de bir tembelhanedir, her tembelhane sadece vaktin değil, aynı zamanda paranın, sağlığın ve daha birçok şeyin israf edildiği yerdir.
Çöpe atılan ekmekler, dökülen yemekler, damlayan musluklar, boşa yanan ampuller, önemsiz görülmemelidir. Denizde, okyanusta abdest alırken bile suyu fazla kullanmak israf kabul edilmiştir İslâm fıkhında ve câiz görülmemiştir. Abdest organlarını üç yerine dört veya daha fazla yıkamak da aynı şekilde mekruh görülmüştür. Bir ton ağaç için en az on yedi ağacın katledildiğini hesaba kattığımızda israfın ne tür doğal tahribata yol açtığı değerlendirilebilir. Bir düğünün olmazsa olmazları yanında olmasa da olabilecek ne tür israflara sahne olduğu, bir seçimin kaç milyon insanın asgarî ücretine eşit olduğu hesap edilebilir. Kapitalizm denilen sömürü düzeni, “tüket, kim olursan ol, ne olursa olsun tüket!” anlayışının kaçınılmaz devamını devreye soktu: “Kullan at!” Artık, teknolojik ve elektronik araçlar başta olmak üzere her türlü ev eşyaları ve araç gereçlerin tamiri tarihe karışmak üzere. Bozuldu, hatta bozulmasa da eskidi ve hatta hatta eskimese de modası geçti diye yüksek meblağlar harcanarak alınan eşya, araç-gereç çöpe atılmaya başlanıyor. Evler kullanım dışı lüzumsuz eşya çöplüğüne dönüşüyor. Yeni imal edilen birçok araç ve eşya, “kullan at!” mantığına uygun üretiliyor. Kâğıt mendil ve plastik çay bardağı gibi mâsum ve bütçeyi zorlamadığı zannedilen israf, giderek jiletten fotoğraf makinesine çok çeşitli araç-gereç ve eşyanın da içine dâhil olduğu bu alışkanlık, bir yaşam biçimi haline geliyor.
Devletin, belediyelerin israfları Avrupa ülkelerinin benzer harcamalarının kat kat üstünde olduğu, “ayranı yok içmeye...” vecizesini hatırlatır. Zahmetle kazanılmayan paranın israfı daha kolaydır. Halkın bütçesinden kerhen de olsa alınan vergilerle toplanan paralar, müteahhitlere, bankerlere peşkeş çekilir, sokağa kaldırımlara ve daha abesi heykellere yatırılır. Fâiz belâsının açtığı israf, T.C. hükümetlerinin halkın sırtına yüklediği büyük kamburdur. Dış borçların fâizleri on yıllardır ödene ödene bitmiyor. Dışa bağımlı sanayi, ihrâcâtın birkaç misli
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ithâlât, madenlerin işlenemeyip çok ucuza ham olarak dış ülkelere satılması ve en az misli fiyatla işlenmiş olarak tekrar ithal edilmesi gibi ihânet derecesindeki ihmal ve problemler israf açısından da değerlendirilmelidir. Küçük bir bilgisayar çipi imalinde bile gelişme gösteremeyip basit elektronik ve teknolojik araçlarda bile yabancı ülkelere bağımlılık israf rakamlarını şişirmektedir. Uçak, helikopter ve her çeşit ağır silâh için ne büyük rakamlar kimlere gitmektedir? Bu kimlerin içinde İsrail gibi İslâm ve Müslüman düşmanlığında sınır tanımaz barbarların olduğu ve bu ülkelerin Türkiye’nin güçlenmesini istemediği istemediği için yapıp sattığı şeylerin de o cinsten olacağı da görülmek istenmemektedir. Ülke, Batının elektronik ve teknik çöplüğü olmaya doğru hızla gitmektedir.
Bütün bunların yanında hiç tükenmeyecekmiş gibi doğayı yağmalamak, orman katliamı yapmak, toprak ve deniz ürünlerini yok edecek şekilde israf etmek elbette cezâsı sadece âhirette görülecek suçlardan değildir. Bu tür israfların cezâsı, sadece o israfı yapanlara değil; aynı zamanda seyirci kalıp karşı çıkmayanlara da ulaşır.2201 Tarihin hiçbir döneminde görülmeyecek kadar 20. ve 21. yüzyılda tabiat ve kaynakları israf edilmiştir, edilmektedir.
İnsanoğlu, suçlu olduğunu, elleriyle yaptıklarından dolayı cezâyı hak ettiğini vicân mahkemesinin kararıyla anladığından dolayı, yakın gelecekteki azap endişelerinin cezâsını şimdiden çekmeye başladı. Bin bir çeşit isrâfın cezâsı olarak, medyada sık sık yakın gelecekteki kıtlıktan, kuraklıktan, iklim değişikliklerinden bahsediliyor. “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırda) fesat yayıldı, düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” 2202 Toplumsal fesâda ve yeryüzünün düzenini bozacak israfa, çevre felâketlerine yol açacak zararlı davranış ve kötü fiillere, ibret olsun diye dünyadayken verilen karşılıklar için “bir kısmı” denmekte ve asıl cezânın âhirette olduğuna işaret edilmektedir.
Kur’an’a teslim olup onun hükmünü tatbik etmeyen insanlar, kendilerini ve nesillerini de mahvedip helâk edilmesine sebep olacak fesattan kurtulamıyorlar. Teknolojik araçların hiçbir sınır tanımadan artması sadece paranın israfına sebep olmuyor, aynı zamanda doğanın tahrip edilmesine sebep teşkil ediyor. Teknoloji yoluyla paranın, doğanın, oksijenin israfı, ozon tabakasının delinmesine, ormanların mahvedilmesine, zararlı zannedilerek sayısız haşeratın topraklardan, arâzilerden yok edilmesine, denizlerin petrol ve benzeri atıklarla kirletilmesine sebep olarak, israfın cezâsı peşinen görülmeye başlanıyor. Bu israf, fesat ve fitnenin cezâsı, sadece onu yapmaktan çekinmeyen toplumlara, uluslara ve devletlere has değildir. Dünyayı israfa boğup kirleterek fesâda boğanlar, bunun cezâsını mâsum insanlara da çektiriyorlar. Kur’an, bizi uyarmaktadır: “Öyle bir fitneden sakının ki, o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (tüm insanlara sirâyet eder, hepsini perişan eder). Bilin ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.”2203; “...İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah ve fesat) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? ...Bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.” 2204
Filmlerde çeşitli tehlike sahneleri, artık yerini helâk sahnelerine bırakıyor.
2201] 8/Enfâl, 25
2202] 30/Rûm, 41
2203] 8/Enfâl, 25
2204] 7/A’râf, 155
İSRÂF
- 543 -
Toplumsal helâk senaryoları romanların ve filmlerin temel konusu gibi oldu. Armagedon, Altıncı Element, Yarından Sonra gibi filmler, bir taraftan yaklaşan helâkin sinyallerini verirken, diğer yandan bu yaşayışın çıkmaz sokağını, yolun sonunun nasıl bir helâk olduğunun cezâsını da düşündürüyor, hatta sanal âlemde de olsa, psikolojik olarak kısmen yaşatıyor.
Yeryüzünde halife olması için yaratılan, kendi emrine müsahhar kılınıp boyun eğdirilen doğayı Allah’ın hükmü doğrultusunda imar etmesi gereken insan, intihara doğru sürüklenmektedir. Küresel ısınma, çölleşme, buzullaşma gibi insanın iklim değişikliklerine sebep olabilecek küresel israf, fitne ve fesatlarının sonuçlarını, Allah bilir ama bu çağın insanı tadacağa benziyor. Batının gidişi, teknolojinin aldığı boyut, uygarlık diye takdim edilen İslâm dışı dünya görüşünün durumu, toplu problem ve azapları paratoner gibi çekiyor. “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 2205
Fıtrat israfı kabul etmez; fıtrat, israfçıdan intikam alır. Tembelin vücudu, sağlığı bozulur. Fazla yiyen müsrif, çok yönlü hastalıklara kapı açan ve kendisi de bir hastalık olan obezite başta olmak üzere nice hastalıklara musallat olur. Yeme-içme yönüyle israf, vücutta ur gibi şişen göbek tarafından deşifre edilir. Vücut israfa isyan etmektedir bu yağ deposuyla. Bu ikazdan anlamayanlara birçok hastalık sırayla geçit resmi yapacak, vücut, sahibine israf suçunun cezâsını avans şeklinde çektirmeye başlayacaktır. “Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” 2206 "Mide hastalıklar evidir. Perhiz ve az yemek, her devânın (şifânın) başıdır. Bedenine âdet ettiği şeyleri ver." 2207
Sigara ve içkiye verilen para ile neler yapılmaz ki?! Avrupa’da dondurma için yılda on milyar dolar sarfediliyor. ABD’de köpek mamasına ayrılan para yılda tam 35 milyar dolar. Dünya ülkelerinde, zayıflamak için yılda kırk milyar dolar harcanıyor. Bu paranın büyük kısmı Amerika ve Avrupa’daki insanların cebinden çıkıyor. Şişmanların sayısı orada çok fazla çünkü. Afrika zayıf, Asya zayıf. Zayıflık ne kelime, açlıktan ölenler var. Bir deri bir kemik halinde yaşamaya çalışanlarla, zayıflamak için yılda kırk milyar dolar harcayanlar aynı dünyanın insanları; ne garip! Diyet sektörünün bu derece büyümesine sebep olanlar, paylaşmayı bilmeyen Avrupa ve Amerika’nın oburları. Sadece zayıflamak için o kadar para harcayan oburlar, şişmanlayana kadar kim bilir kaç milyar dolar harcamakta!? Ölçülü olmayı bilseler, bütün para ceplerinde kalacak hâlbuki. Hem zayıflamak için, hem şişmanlamak için harcadıkları bütün para tasarruf edilebilecek. Ve sağlıklı yaşayacaklar. Belki o zaman paylaşma fikri de doğacak kendiliğinden.
İsraf; toplumsal fesâdı, anarşi ve huzursuzluğu da körükler. “Kimi yer, kimi bakar, kıyâmet ondan kopar.” Açlıktan dert yanan insanlar, karşılarında yemeklerinin yarısını çöpe atanları, bir gece eğlencesinde asgarî ücret miktarı parayı tüketenleri görünce, kendilerini onlarla karşılaştıracak, israfçılara karşı düşman olacaktır. Böylece israf, İslâm yeterince bilinmediği için sosyalizmi, komünizmi de dâvet edecektir. İnsanlar israf edenlere tepkisini servet ve zengin düşmanlığıyla gösterecek, anarşi ve fesat yollarıyla da olsa zenginlere ve haksız kazanç
2205] 42/Şûrâ, 30
2206] İbn Mâce, hadis no: 3256; yine bk. 47/Muhammed, 12
2207] İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmû'1 Kur'an, Kahire, 1967 (3. bsm.) c. VII, sh.192
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sahiplerine saldırmayı düşünecektir. Unutmayalım, israfçılar, saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir, dostlarıdır.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.” 2208
İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimizin arzuları veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya israf ya infak. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!” 2209
“Fıtratta israf da yoktur, faydasızlık da. Hilkatte israf ve abes yoktur. Ezelî hikmet, kısa ve müstakîm yolu terketmez. Evrende israfa ve ölçüsüzlüğe yer olmadığı, bakmasını bilen gözler için açık bir gerçektir. Bütün kâinatın temel düsturu iktisattır. İsrafçı kimse, tüm yaratıklara muhâlefetiyle onların mânevî nefret ve buğzunu üzerine çeker.”
“Bütün nimetlerin sahibi, insanlığa verdiği sayısız nimetler karşılığında şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimetleri küçümsemektir.”
“İsraf, kanaatsizliği neticelendirir. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar.”
“İsraf, sefâhetin, sefâhet de sefâletin kapısıdır.”
“İktisat ve kanaat, İlâhî hikmeti harekete geçirir. Tat alma duyusunu, kapıcı hükmüne geçirerek ona bahşiş verir. İsraf o hikmete zıt hareket ettiği için tokat yer, mideyi karıştırır, gerçek iştahı kaybeder. Yiyeceklerin çeşitliliğinden gelen yapay ve yalancı bir iştah ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.”
“On bin liraya bir lokma yiyecek yenilebildiği gibi yüz bin liralık da bir lokma vardır. ağza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra ikisi de birdir. Yalnız birkaç saniye ağızdaki lezzette farklılık olur, o kadar. Müfettiş ve kapıcı olan tat alma duyusunu okşamak ve memnun etmek için bir ücretin on misline çıkmak, israfın en sefîhidir.”
“Bu zamanda, israflara yol açacak para çok pahalıdır. Karşılığında bazen haysiyet, nâmus, rüşvet alınıyor. Birazcık israfa para ayırmak için bazen dinin mukaddesâtı karşılık olarak veriliyor. Demek ki, israfa ayrılacak maddî bir birim karşılığı bir mal, mânevî olarak on misli zarar ile karşılanmaktadır.”
"Ey Âdemoğlu, şaşıyorum sana! Kendi arzularının yerine gelmesi için israf olarak harcıyorsun da, bir dirhem ile Rabbinin rızâsını kazanmakta cimrilik ediyorsun." 2210
2208] 61/Saff, 10-13
2209] 15/Hicr, 3
2210] Hasan-ı Basrî r.a.
İSRÂF
- 545 -
"İktisâda (tutumluluğa) riâyet eden kimse fakir olmaz." 2211
"Yoksulluk korkusu ile ömrünü servet toplamak peşinde harcamak fakirliğin ta kendisidir."
"Kişinin günahları çoğaldığı vakit (günahlarına keffâret olarak) Allah Teâlâ onu geçim sıkıntısı ile imtihan eder." 2212
"Günahlardan öyleleri vardır ki, onları ancak geçim sıkıntısı uğrunda çekilen zahmetler mahveder." 2213
"Ey Âdemoğlu, şaşıyorum sana! Kendi arzularının yerine gelmesi için israf olarak harcıyorsun da, bir dirhem ile Rabbinin rızâsını kazanmakta cimrilik ediyorsun." 2214
"Hayırda israf, israfta hayır yoktur."
"Fakir zengini taklide girişti mi, mahvolur."
"Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır."
"Aza sahip olan değil, çoğu isteyen yoksuldur."
"İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar cehennemden korkup korunmak için âhirete çalışsalardı, mutlaka Cennete girerlerdi."
"Yokluk varlıkta, güçlük darlıkta." 2215
"Esas fakirlik, fakir olmaktan korkmak; esas zenginlik ise Allah'a güvenmektir."
"Zengin, çok mala sahip olana denmez; zengin kalbi olana denir." 2216
"Zengin, bilgisi çok olan insandır." 2217
"Zengin adam, elindekini yeterli görendir."
"Zenginlik, dünya köleliğinden âzâd olmaktır."
"Dünyanın en zengini, iktisadı bilen, en yoksulu cimri olan insandır."
"Bir ülkede vahiyden, akıl ve sanattan çok maddî servete kıymet verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır."
"Ne kadar zengin olsan, ancak yiyebileceğin kadar yersin. Denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır."
"İki şeyin hazmı çok güçtür. Biri zenginlik, diğeri şöhret."
"Çoluk çocuktan, maldan veya benzeri şeylerden her ne ki seni Rabbinden alıkoyarsa, bil ki o senin için hayırsızdır/uğursuzdur."
2211] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2212] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2213] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2214] Hasan-ı Basrî r.a.
2215] Atasözü
2216] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2217] Hz. Ali
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Mevki ve zenginlik, çoğu zaman yüz kızartıcı hareketlere karşı alınan rüşvettir."
"Servetin toplandığı yerde, çoğu zaman insanlar ahlâkını yitirir."
"Zengin olmak istiyorsan, kazanmayı düşündüğün kadar biriktirmeyi de düşün."
"Hayatın en büyük trajedisi, yoksulluk değil; zenginliğe doyamamaktır."
"Dünyanın en zengini, tutumu bilen; en yoksulu cimri olan insandır."
"Zengin adam, elindekini yeterli görendir."
"Zenginliğe açılan kapı küçüktür; oraya girmek için eğilmek gerekir."
"İnsan ancak kendini harcayarak zenginleşir."
"Hiçbir iyi adam, birden zengin olmamıştır."
"İlimsiz, hünersiz zenginler de bir çeşit fakirdir."
"Zenginlik, kullanılacak bir silâhtır; tapınılacak bir mâbut değil."
"Huzur dolu bir kalple bir parça ekmek, vicdan azâbı ile beraber olan zenginlikten bin kere bin kere bin daha iyidir."
"Büyük servetler, çoğu zaman insanı yalnızlaştırır."
"Servetin batırdığı insan sayısı, kurtardığından elbette fazladır."
"Zenginlik, soysuzları daha çok soysuzlaştırır."
"Mâlik olduğundan fazla bir şey istemeyen insan zengindir."
"Nice zengin geceleyenler, ertesi gün fakir olurlar."
"Hayırlı para, insanın kendisine, ailesine ve geçimine harcadığı paradır." 2218
"Para her şeyi yapar' diyen adam, para için her şeyi göze alan adamdır."
"İnsanlar sahte para yaparlar, ama çok kere para da sahte insanlar meydana getirir."
"Para yağmuru altında çok şeyler delinir."
"Ak akçe kara gün içindir." 2219
"Sakla samanı gelir zamanı." 2220
"Paralı olmak ve onun bekçiliğini yapmak üzüntü doğurur."
"Cebiniz delikse, onu para ile doldurmanın bir yararı yoktur."
"Son ağaç yıkılıp, son nehir kirletilip son balık da tutulduktan sonra, paranın yenmediğini anlayacaksınız." 2221
2218] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2219] Atasözü
2220] Atasözü
2221] Kızılderili Atasözü; Greenpeace'in sloganı
İSRÂF
- 547 -
"İnsanoğlunun hiçbir icadı, para kadar fesat verici değildir."
"Para, gübre gibi etrafa yayılmazsa işe yaramaz."
"Para, çok kimseye kötü yollar öğretir."
"Para vererek ölümden, ağır hastalıklardan, yaklaşan ağrılı yaşlılıktan kurtulanamaz."
"Dünyada hem yokluğu, hem çokluğu kötü yalnız bir şey vardır: Para."
"Kalmadı artık paranın nazarımda kadri / Kirli ellerde görünce paradan iğrendim."
"Parayı yönetmesini bilmeyen bir adamı mahvetmenin en emin yolu, ona biraz para vermektir."
"Kapitalizmde fertler, sosyalizmde devlet, İslâm ekonomisinde millet zengin olur."
"Müslüman, materyalistlerin putlaştırdığı parayı esir alıp İslâm’a köle etmeden süper güçlere kafa tutamaz."
"Birikmiş para ya bizi idare eder, ya bize itaat eder."
"Para sevdâsında olmayan kişi, her nerede olursa olsun selâmettedir."
"Para olmadan onu harcamaya başlama."
"İnsana paraya davrandıkları gibi davrananlar, onu harcamak için kazanırlar."
"Para en iyi dost ve en tehlikeli düşmandır."
"Para, iyi bir uşak, kötü bir efendidir."
"Para, ya bizim başımızın belâsı, ya da bizim hizmetkârımızdır."
"Para, insana hizmet eder, ya da hükmeder."
"Paranın en büyük değeri, paraya gerçek değerinden daha yüksek bir değer tanıyan bir dünyada yaşamamızdan ileri gelmektedir."
"Saçarak paranı nâhak yerde / Olma muhtâc sakın nâ-merde."
"Uzun ve ağır bir emekle, alın teriyle kazanılmış parayla; kaldırımda rastgele bulunmuş paranın değeri aynı mıdır?"
"En dar zamanlarda bile münâsebetsiz işlere harcanacak devlet parası vardır."
"Budala ile parası, uzun zaman bir arada duramaz."
"Para, naz, nimet çok devam etmez."
"Paranın, insana işletemeyeceği suç yoktur."
"Akçenin değerini ancak üstündeki pas belli eder."
"Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir."
"Bir insanın dostluk derecesini tâyin etmek ister misiniz? Menfaatine hafifçe dokununuz."
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan."
"Az malın hesabı daha azdır." 2222
"Mal ve mevkîye aşırı düşkünlük, suların sebzeleri yeşerttiği gibi insanın kalbinde nifak tohumunu yeşertir."
"Bir şeye sahip olmanın hakları olduğu kadar, görevleri de vardır."
"İnsanların seni sevmesini istersen, malının artan kısmını onlara dağıt. 2223
"Malın hayırlısı, kulun şeref ve ırzını koruması için sarfettiği malıdır."
"Doğduğumuz zaman dünyaya hiçbir şey getirmediğimiz gibi, ölürken de hiçbir şey götüremeyiz."
"Malı ve parayı hor gören çoktur; ama Allah için veren azdır."
"Allah'a karşı takvâya yardımcı olan mal ne güzeldir."
"Zühd ü takvâ bir ağaçtır ki, kökü kanaat, meyvesi rahattır." 2224
"Dünyalık sana yöneldiği zaman sen de vermesini bil. Zira vermek, onu tüketmez. Dünyalık senden yüz çevirdiği zaman yine ver. Çünkü o devamlı kalmaz." 2225
"Mal kazanılmakla şan kazanılmaz, kişi kerim gerek." 2226
"Malın bekçisi zekâttır." 2227
"Malını yemiş de onmuş var mı?" 2228
"Müjde o kimseye ki, İslâm hidâyetine ulaşmış, geçimi yetecek kadar verilmiş ve buna kanaat etmiştir." 2229
"Her gün bir melek: 'Ey Âdemoğlu, sana yetecek kadar az varlık, seni azdıracak çoktan hayırlıdır' diye seslenir." 2230
"Şüpheli şeylerden sakın, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr ol, insanların en çok şükredeni sayılırsın. Kendin için sevdiğini başkaları için de sev ki, mü'min olursun." 2231
"Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?"
"Kanaat, tükenmeyen hazinedir."
"Yeryüzünde ıstırapların çoğu, aza kanaat etmemekten doğar."
2222] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2223] Hadis rivâyeti
2224] Atasözü
2225] Hz. Ali
2226] Atasözü
2227] Atasözü
2228] Atasözü
2229] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2230] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2231] Hadis-i Şerif Rivâyeti
İSRÂF
- 549 -
"Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?"
"kime yeteri kadar az gelirse, ona hiçbir şey yetmez."
"Yetişir kanaat devlet istersen / Tükenmez âlemde nimet istersen."
"Kanaattir nefse yular demişler."
"Cömert, Allah'a yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah'tan uzak, insanlardan uzak, Cennetten uzak ve Cehenneme yakındır. Allah katında cömert bir câhil, cimri olan bir âlimden daha sevimlidir. En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır." 2232
"Allah cömerttir, cömertliği ve güzel ahlâkı sever." 2233
"Akıllı kimse odur ki; Malını güve düşmeyecek, hırsız çalmayacak yerde saklayandır; yani Allah yolunda harcayan." 2234
"Her sabah iki melek: 'Allahım, cimrinin malını tezden elinden al, cömerdin malını da artır' diye duâ ederler."
"Geçim kaynağı için çalışmasına veya ticaretine haram karıştıranlara şunu hatırlatmak gerekir: 'Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat ettiğinde mi rızkını vermeyip kesecek?"
"Cömertlik fazla vermekten ziyade, yerinde ve zamanında vermek demektir."
“Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” 2235
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” 2236
“Müslümanlar arasında nerede ve ne zaman tartışma çıkarsa, bilin ki işin içinde servet, şöhret veya şehvet, yani para, makam veya kadın vardır. Ya bunlardan biri veya birkaçı. Kavganın sebebi bilindiğine göre tedâvisi kolaydır. Bize verilen her şeyin emânet olduğunu ve bunlarla sınava çekildiğimiz şuuru. Müslüman olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak ve Allah’ın bize devamlı gördüğü
2232] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2233] Hadis-i Şerif Rivâyeti
2234] Abdullah bin Mes'ud r.a.
2235] Abdullah bin Ömer
2236] Selmân-ı Fârisî
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şuurunda yaşamak.”
“Çarşıyı pazarı müslümanlaştırmadan, İslâm’ı çevreye hâkim kılmak mümkün değildir.”
“Paraya hâkim ol(a)mayan müslümanıın dünyası da, büyük ihtimalle âhireti de cehennem olacaktır.”
“Her işini para ile görüp paraya düşman olan müslümanlar; konforlu hayat yaşayıp ‘dünya sevgisi hataların başıdır’ diyenler; sermâye biriktirip bankayla iş görüp kapitalizme düşman olanlar; kapitalistler gibi yaşayıp sosyalizmin gelmesini istemeyenler tezat içindedir.”
“Hapse girmemek için T.C. kanunlarına gösterilen gayret kadar, Cehenneme girmemek için Allah’ın kanunlarına uyulsa, dünyamız da, âhiretimiz de cennete dönüşecektir. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç kadar âhirette Cennet kazanmak için dünya imtihanına özen göstersek Cennetin bütün kapıları bize açılır. Dünya huzuru da avans olur.”
“Helâl-haram gözetmeden para kazanan ehl-i dünyadır, laiktir, kapitalisttir. Haramdan kaçan, helâl kazanç sağlayan ise ehl-i diyânettir, mü’mindir, mübârektir. Karun gibi, Firavun gibi, yahûdiler gibi zengin olmak, dini satıp dünyayı da mezara kadar sırtlamaktır. Her yolcu, bir şeyler götürür. Âhirete giden de sevaptan, günahtan başka bir şey götüremez.”
“Dünya, mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” 2237
“Dünya, âhiretin tarlasıdır.” 2238
“Âhirete nisbetle dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Dikkat etsin, o, parmağıyla neyi geri getirebilir?”
“Ebedî olan âhirete inandığı halde bütün mesâisini aldatıcı olan dünyalık için harcayanlara alabildiğine şaşarım.”
“Önünüzde çok zor ve güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak yerde toplayın.”
“Hasta adam, hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünyaya meyleden de dünya sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine varamaz.”
“Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyifle yetinin. O, keyfe kâfidir.”
“Şu dünya; imtihan meydanıdır ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir.”
2237] Hadis-i Şerif
2238] Hadis-i Şerif
İSRÂF
- 551 -
“Dünya, kâmil mü’minin kıymetsiz oyuncağı, gâfillerin değersiz salıncağıdır.”
“Dünya, ‘bir gün’ gibi çabucak geçecek, Kur’an’ın ‘yarın’ dediği gün uyanacak, ‘dünya’ için ‘dün ya!’ diyeceksin.”
“Dünya sana oyuncak olarak verilmişken, oyuncak seni oynuyor!”
“İnsan dünyada ancak dünyaya boş verdiği zaman mutlu olur.”
“Dünya âhiretin bir şantiyesi mesabesindedir.”
“Bu dünyaya aşırı tutkun olup meyletmek, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır.”
“Dünya kalbe yerleşince, âhiret kalpten göç edip gider.”
“Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli olarak, dinini ister.”
“Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten sonra da kocasını öldüren bir kadına benzer.”
“Dünya malı çok olanın, aldanma dünyasına.
Dünya benim diyenin, gittik dün yasına.”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Dünyada hırs ve tamah varken, dolandırıcılar açlıktan ölmez.”
“Bir başka âlemin bekleme odasıdır bu dünya”
“Dünya terzi dükkânı, ölçüyü veren gider.”
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” 2239
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” 2240
"Komşusu açken tok yatan Biz’den değildir." 2241
"Az yiyenin içi nurla dolar." 2242
2239] Abdullah bin Ömer
2240] Selmân-ı Fârisî
2241] Hadis-i Şerif
2242] Hadis-i Şerif
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Tıka basa yiyip içmekten sakının. Bu, bedeni yıpratır, hastalık getirir." 2243
"Tembellik ve karın büyüklüğünden Allah'a sığınırım." 2244
"Sadaka ömrü uzatır." 2245
"Az ye, çok yaşa!" 2246
"İnsanın kalbi, tarladaki ekin gibidir. Yemek de yağmur gibidir. Fazla su ekini kuruttuğu gibi, fazla gıda da kalbi öldürür." 2247
"Tok olan cümle cihanı tok sanır,
Aç olan âlemde ekmek yok sanır."
"Az yemekdir âdeme mahz-ı şifâ
Çok yemekten olur emrâz-ı belâ."
"Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!" 2248
"Câhiller, 'Üzümünü ye, bağını sorma' dese de, ey müslüman! Sen, bağını sormadığın -şüpheli- üzümü yeme!"
"Tok iken yemek yiyen mezarını dişiyle kazar."
2243] Hadis-i Şerif
2244] Hadis-i Şerif
2245] Hadis-i Şerif
2246] Hadis-i Şerif
2247] Hadis-i Şerif
2248] T. Fikret
İSRÂF
- 553 -
İsrâf Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İSRÂF KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 23 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 147; 4/Nisâ, 6; 5/Mâide, 32; 6/En’âm, 141, 141; 7/A’râf, 31, 31, 81; 10/Yûnus, 12, 83; 17/İsrâ, 33; 20/Tâhâ, 127; 21/Enbiyâ, 9; 25/Furkan, 67; 26/Şuarâ, 151; 36/Yâsin, 19; 39/Zümer, 53; 40/Mü’min, 28, 34, 43; 43/Zuhruf, 5; 44/Duhân, 31; 51/Zâriyât, 34.
B- SAVURGANLIK, SAÇIP SAVURMA ANLAMINDAKİ “TEBZÎR” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 3 Yerde): 17/İsrâ, 26, 26, 27.
CİMRİLİK ANLAMINDAKİ “BUHL” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 12 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 180, 180; 4/Nisâ, 37, 37; 9/Tevbe, 76; 47/Muhammed, 37, 38, 38, 38; 57/Hadîd, 24, 24; 92/Leyl, 8.
İSRAF VE İKTİSAT (SAVURGANLIK VE TUTUMLULUK) KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
İsraf Etmekten Sakınmak: 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31.
Saçıp Savurmaktan Sakınmak: 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31; 17/İsrâ, 26-27, 29.
Mü'minler İsraf Etmezler: 25/Furkan, 67.
Allah İsraf Edenleri Sevmez: 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31.
EKONOMİK EŞİTLİĞİN ANLAMI
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: 16/Nahl, 71; 17/İsrâ, 21; 42/Şûrâ, 27; 43/Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayırımı Yoktur: 6/En'âm, 52-53.
ZENGİNLİK VE ZENGİNLER
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 27, 37; 28/Kasas, 79-82; 29/Ankebût, 62; 42/Şûrâ, 19.
Zenginliği Veren Allah'tır: 53/Necm, 48.
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: 6/En'âm, 52-53.
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: 59/Haşr, 7.
Kâfirler Mal Gururuna Kapılırlar: 6/En'âm, 52-53; 7/A'râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Câhil ve Gururlu Zenginler: 96/Alak, 6-7, 12.
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
CİMRİLİK
Cimrilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 36-37; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 23-24; 92/Leyl, 8-10.
Malı ve Parayı Biriktirmek: 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4.
İnsan Cimridir: 17/İsrâ, 100; 70/Meâric, 19-21; 100/Âdiyât, 8-11.
Şeytan Fakirlikle Korkutur: 2/Bakara, 268.
Cimrilik Etmekten Sakınmak: 17/İsrâ, 29, 31; 47/Muhammed, 37-38; 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16.
Mü'minler Cimrilik Yapmaz: 25/Furkan, 67.
İ- CÖMERTLİK
Cömert Olmak: 17/İsrâ, 29.
Allah Cömerlere Bolluk Verir: 2/Bakara, 268.
J- YEDİRİP İÇİRMEK
Fakirlere Yedirip İçirmek: 22/Hacc, 28, 36; 76/İnsan, 8-12.
Yetimlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: 36/Yâsin, 47; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
K- RIZIK
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: Bakara, 212; Al-i İmran, 27, 37; Kasas, 79-82; AnkEbût, 62; Şura, 19.
Allah, Rızkı Daraltır veya Genişletir: Bakara, 245; Ra'd, 26; İsra, 30; Kasas, 82; AnkEbût, 62; Rum, 37; Sebe'36, 39; Zümer, 52; Şura, 12, 27; Mülk, 21.
Rızkı Veren Allah'tır: Yunus, 31; Hicr, 21; AnkEbût, 17, 61; Rum, 40; Sebe',24, 39; Fatır, 3; Zariyat, 58.
Rızık Konusunda Kimi kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, Bütün Canlıların Rızkını Verir: Hud, 6.
Rızık Verenlerin En Hayırlısı Allah'tır: Hacc, 58; Mü'minun, 72; Cum'a, 11.
Allah, En Temiz Nimetlerden Rızıklandırır: Mü'min, 64.
Allah, Cimrilik Etmeyenlere Bol Rızık Verir: Bakara, 268.
Yer Üzerinde Rızık Sebepleri Yaratılmıştır: Hıcr, 20.
Rızık Endişesi, Hakka Davet Görevine Engel Olamaz: Taha, 132.
Yağmurla Gökten Rızık İner: Zariyat. 22.
Rızık Aramak: Cum'a, 10.
Rızkın Bolluğu ve Darlığında, İbretler Vardır: Zümer, 52
Yaratılan Her Şeyin İnsan İçin Olmasında İbretler Vardır: Casiye, 13
Rızık Endişesi, Tebliğ Görevine Engel Olamaz: Taha, 132
Zenginliği Veren Allah'tır: Necm, 48
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: En'am, 52-53
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: Haşr, 7.
Kâfirler, Mal Gururuna Kapılırlar: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114
Cahil ve Gururlu Zenginler: Alak, 6-7, 12
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: Enfal, 28; Teğabün, 15.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: En'am, 42, Tevbe, 28.
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayrımı Yoktur: En'am, 52-53.
L- İNFAK
İnfak/Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra'd, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münâfıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
İnfak Edenler Takva Sahibi Mü'minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
Kafirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1, 3.
Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
Cömert Olmak: İsra, 29.
Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44;
İSRÂF
- 555 -
Mâûn, 1-3
M- MAL VE MALI KULLANMAK
a- Mal, Fitnedir, İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
b- Mal, Dünya Hayatının Süsüdür: 18/Kehf, 46.
Zenginlik, Bir Üstünlük Sebebi Olamaz: 6/Er’âm, 52-53.
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Devlet/Servet Olmamalıdır: 59/Haşr, 7.
Malı Kullanmakta Reşit Olmak: 4/Nisâ, 5-6; 17/İsrâ, 34.
Sefihlere (malını İyi Kullanamayacak Akılsızlara) Mal Verilmez: 4/Nisâ, 5.
Ekonomik Esâret: 59/Haşr, 7.
Malı ve Parayı Biriktirmek (Stokçuluk): 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 14-18; 104/Hümeze, 1-4.
Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.
Mal Sevgisini, Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmak: 9/Tevbe, 24, 34-35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl, 8-11; 96/Alak, 6-8.
Mal, Dünyada Kalacaktır: 6/En’âm, 94.
Kâfirlere Malları ve Evlâtları Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Haakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih, 15; 49/Hucurât, 14, 16-17.
Mûsâ (a.s.)’nın Ümmetinden Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.
N- MÜLK VE MÜLKÜN SAHİBİ
Mülk Allah’ındır: 35/Fâtır, 13; 57/Hadîd, 10; 64/Teğâbün, 1; 67/Mülk, 1.
Allah, Mülkü Dilediğine Verir: 2/Bakara, 247; 3/Âl-i İmrân, 26.
Göklerdeki ve Yerdeki Her Şey, Allah’ındır: 2/Bakara, 255, 284; 3/Âl-i İmrân, 109, 129; 4/)Nisâ, 126, 131-132; 5/Mâide, 120; 10/Yûnus, 55; 14/İbrâhim, 2; 16/Nahl, 52; 20/Tâhâ, 6; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 64; 30/Rûm, 26; 31/Lokman, 20, 26; 34/Sebe’, 1; 42/Şûrâ, 4; 53/Necm, 31; 57/Hadîd, 2, 5.
Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır: 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsîn, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/: Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9.
O- DÜNYA NİMETLERİ
Cennetin Nimetleri Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır: 3/Âl-i İmrân, 14-15; 16/Nahl, 30.
Dünya Nimetleri Fânîdir; Âhiret Nimetleri Son Bulmaz: 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5; 42/Şûrâ, 36.
Dünya Nimetleri İle Âhiret Nimetlerinin Karşılaştırması: 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 64.
Sâlih Amel, Dünyanın Süsünden Hayırlıdır: 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 76.
P- ZENGİNLİK VE ZENGİNLER
a- Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 27, 37; 28/Kasas, 79-82; 29/Ankebût, 62; 42/Şûrâ, 19.
b- Zenginliği Veren Allah'tır: 53/Necm, 48.
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: 6/En'âm, 52-53.
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: 59/Haşr, 7.
Kâfirler Mal Gururuna Kapılırlar: 6/En'âm, 52-53; 7/A'râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Câhil ve Gururlu Zenginler: 96/Alak, 6-7, 12.
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
2. Fakirler ve Zenginler, Vehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
3. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
4. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
5. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
6. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
7. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
8. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Fakir: Osman Eskicioğlu, c. 12, s. 129-131; Fakr: Süleyman Uludağ, c. 12, s. 132-134; İsraf: Cengiz Kallek, c. 23, s. 179-180; Kanaat: Mustafa Çağrıcı, c. 24, s. 289-290
9. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fakirlik: Hamdi Döndüren, c. 2, s. 141-143 el-Ğanî: M. Sait Şimşek, c. 2, s. 212-213; (Kanaat: Zübeyir Tekkeşin) c. 3, s. 297-298; Tevekkül c. 6, s. 211; Zenginlik: Arif Köten, c. 6, s. 448 ?Miskin, Zühd? İsraf?, Müsrif? Cimrilik? Cömertlik? Mal?
10. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 324-329
11. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
12. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y.
13. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y.
14. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y.
15. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y.
16. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Şehir Y. /Yeni Şafak Gazetesi Y.
17. Tüketicinin El Kitabı, Osman Altuğ, Sezai Dumanoğlu, Yasa Y.
18. Tüketicinin Korunması, Mehmet Aydın
19. Tüketicinin Korunması, Pazarlamacı Karşısında Tüketici, Yıldırım Kılkış
20. Pazarlama Yönetimi I-II, Philip Kotler, Bilimsel Y.
21. Pazarlama İlkeleri, İsmet Mucuk, Der Y.
22. AT’de Tüketiciyi Koruma Politikaları ve Türkiye’de Durum, İsmet Mucuk, TÜSİAD Araştırmaları Y.
23. Yarın Çok Star Olacak, Jaques Seguela, Afa Y.
24. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y.
25. Piyasa Düşmanı Kapitalizm, Mustafa Özel, İz Y.
26. Küresel Rekabet, Derleyen Mustafa Özel, İz Y.
27. İktisat Risaleleri, Derleyen Mustafa Özel, İz Y.
28. Birey Burjuva ve Zengin, Mustafa Özel, İz Y.
29. İktisat ve Din, Hazırlayan Mustafa Özel, İz Y.
30. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
31. Tüketicinin Korunması Hakkında Mevzuat, Mehmet Köksal, Alfa Y.
32. Tüketici Hukuku ve İlgili Mevzuat, İ. Yılımaz Aslan, Ekin Kitabevi Y.
33. Tüketici Davranış ve Tüketicilik Bilinci, Rauf Arıkan, Yavuz Odabaşı, Anadolu Ün. Aç.Öğ. Fak. Y.
34. Reklam Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
35. Reklam Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
36. Reklamcılık, Arman Mattelart, İletişim Y.
37. AT Ülkelerinde Tüketici Politikaları ve Türkiye TSE Y.
38. Kapitalizm ve Özgürlük, Milton Frıedman, Altın Kitaplar Y.
39. Tüketim Köleliği, İvan İllich, Pınar Y.
40. Şenlikli Toplum, İvan İllich, Ayrıntı Y.
41. İslâm'ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
42. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
43. İslâm'a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
44. İslâm'da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
45. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
46. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
47. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
48. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
49. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayın, 3. Bs. İst. 1996
İSRÂF
- 557 -
50. İnfak (Allah Yolunda Harcama), Veysel Özcan, Mirfak Y.
51. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
52. İslâm'da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
53. İslâm'da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gaye Vakfı, İst. 2001
54. İslâm'da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
55. İslâm'da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
56. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
57. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
58. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
59. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
60. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
61. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
62. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
63. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
64. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
65. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
66. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
67. Sosyal Siyaset Açısından İslâm'da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
68. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
69. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
70. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
71. Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
72. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
73. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
74. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
75. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
76. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
77. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
78. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
79. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
80. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
81. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
82. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
83. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
84. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
85. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
86. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
87. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
88. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
89. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
90. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
91. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
92. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
93. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
94. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
95. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
96. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
97. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
98. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
99. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda, Yeni Neşr.
100. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
101. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
102. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
103. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
104. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
105. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
106. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
107. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
108. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
109. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
110. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
111. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
112. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
113. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
114. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
115. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
116. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
117. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
118. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
119. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
120. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
121. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
122. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
123. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
124. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
125. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
126. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
127. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
128. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
129. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
130. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
131. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
132. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
133. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
134. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
135. Faiz, Ebû’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
136. Faiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
137. Faiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
138. Faiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
139. Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
140. Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
141. Türkiye’de Dünyada Faizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
142. Faiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
143. İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
144. Alternatif Faizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
145. Teşvik Kredileri ve Faiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
146. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
147. İslâm’a Göre Faizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
İSRÂF
- 559 -
148. Türkiye’de Faiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
149. Türkiye’de Serbest Faiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
150. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
151. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
152. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
153. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
154. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
155. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
156. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
157. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
158. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
159. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
160. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
161. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
162. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
163. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
164. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
165. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
166. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
167. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
168. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
169. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
İSRÂ VE MÎRAC
- 561 -
Kavram no 102
İman 17
Bk. Peygamberlik; Muhammed (s.a.s.)
İSRÂ VE MÎRAC
• İsrâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Mîrac; Anlam ve Mâhiyeti
• İsrâ Âyetinin Tefsiri
• Adım Adım İsrâ ve Mirac Olayı
• Sidre'de Allah'ın Tecellisi (Rasûlullah Gerçekten Allah'ı Gördü mü?)
• Kur’ân-ı Kerim’de İsrâ ve Mirac
• Hadis-i Şeriflerde İsrâ ve Mîrac
• İsrâ ve Miracın Hükmü
• İsrâ ve Mirac Kaç Defa Olmuştur?
• İsrâ ve Mi'rac Olayı Bize Neleri Öğretiyor?
• İsrâ ve Mirac, Rûh ile mi, yoksa Beden ve Ruh Birlikte mi Olmuştur?
• Mirac Aklen Mümkündür
• İsrâ ve Mirac Olayına Farklı Yaklaşımlar (S. Ateş, Hamidullah, M. Esed)
• İsrâ ve Mîrâcın Düşündürdükleri
• Tefsirlerden İktibaslar
“Kulunu (Muhammed’i) geceleyin, Mescid-i Haram'dan çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya âyetlerimizi göstermek için götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki O, Semî'dir, Basîr'dir (her şeyi işitir ve görür).” 2249
İsrâ; Anlam ve Mâhiyeti
İsrâ, gece yürüyüşü, geceleyin yaya veya binekli olarak yapılan yürüyüş anlamına gelir. Istılahta; Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gece Burak isimli bir binitle Mekke'den Kudüs'teki Beyt-i Makdis'e götürülmesi hâdisesidir. Buradan Hz. Peygamber Mi’râca çıkmıştır.
İsrâ hâdisesi Kur'an ile sâbit olduğu için bu hâdisenin inkârı mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm'de bu olay şöyle anlatılmıştır: “Kulunu (Muhammed’i) geceleyin, Mescid-i Haram'dan çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya âyetlerimizi göstermek için götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki O, Semî'dir, Basîr'dir (her şeyi işitir ve görür).”2250 Âyet-i Kerimenin ifâdesine göre isrâ hâdisesi rûhânî bir hâdise değildir. Hz. Peygamber bedeni ile birlikte Beyt-i Makdis'e götürülmüştür. İsrâ'dan sonraki safhanın, yani mi’râc hâdisesinin yalnızca rûhânî olduğunu bazı âlimler söylemişlerdir.
Âyet-i Kerimedeki "âyetlerini göstermek için" ifâdesini "O Peygamber’i
2249] 17/İsrâ, 1
2250] 17/İsrâ, 1
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyetlerimizden olarak gösterelim diye" şeklinde tefsir edenler de olmuştur. Bu takdirde isrâ hâdisesi Hz. Peygamber'e bazı İlâhî âyetler göstermek için değil; O'nu bir âyet olarak semâ ehline ve kâinata göstermek için yapılmıştır.
Bazı tefsirciler isrâ ve mi’râc hâdisesini fizikî örneklerle, aklın anlayışına yaklaştırmaya çalışmışlardır. Fakat doğrudan doğruya İlâhî bir âyet olan isrânın aklîleştirilmesi mümkün değildir. Tabiî bir tasavvur, emsâl ile tasavvur demektir. Hâlbuki benzeri görülmemiş bir olayı benzeri ile tasavvura kalkışmak tezat olur. O ancak müşâhede ve haber ile bilinir.2251 İsrâ hâdisesinin, önemli bir diğer boyutu da, bu olaydan sonra Kudüs ve Mescid-i Aksâ’nın İslâm ümmetinin gözündeki öneminin daha da artmış olmasıdır. 2252
Mîrac; Anlam ve Mâhiyeti
Mi’râc kelimesi, Arapça'da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslâm'da Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bazı hikmetli şeylere şâhit olması için, gecenin birinde kısa bir zaman sürecinde göğe yükseltilmesi olayına mi’râc denir. Mirac olayı hicretten bir yıl ya da on yedi ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşmiştir. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber (s.a.s.) Mescidül-Haram'dan Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isrâ adını alır. İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükselişi oluşturur. Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur'an'da anılmaz, ama çok sayıdaki hadiste ayrıntılı biçimde anlatılır.
Hadis rivâyetlerinde verilen bilgiye göre Hz. Peygamber (s.a.s.), Kâbe'de Hatim'de ya da amcasının kızı Ümmühâni binti Ebi Tâlib'in evinde yatarken Cebrâil gelip göğsünü yardı, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu. Burak adlı bineğe bindirilerek Beytü'l-Makdis'e getirildi. Burada Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ, Hz. İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından karşılandı. Hz. Peygamber (s.a.s.) imam olarak diğer peygamberlere namaz kıldırdı.
Rivâyetlere göre; Hz. Peygamber (s.a.s.), Beytü'l-Makdis'te kurulan bir miracla (mânevî asansör gibi özel bir araçla) ve yanında Cebrâil olduğu halde göğe yükselmeye başladı. Göğün birinci katında Hz. Âdem, ikinci katında Hz. İsa ve Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü katında Hz. İdris, beşinci katında Hz. Hârun, altıncı katında Hz. Mûsâ ve yedinci katında Hz. İbrâhim ile görüştü. Cebrâil ile birlikte yükseliş Sidretü'l-Müntehâ'ya kadar sürdü. Cebrâil, "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diyerek Sidretü'l Müntehâ'da kaldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) buradan itibaren Refref adlı başka bir binekle yükselişini sürdürdü. Bu yükseliş sırasında Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve azabını müşâhede etti. Sonunda Allah'ın huzuruna kabul edildi. Kendisine ümmetinden Allah'a şirk koşmayanların Cennet'e gireceği müjdelendi, Bakara Sûresinin son âyetleri verildi ve beş vakit namaz farı kılındı. Yeniden Refref ile Sidretü'l-Münteha'ya, oradan Burak'la Kudüs'e, oradan da Mekke'ye döndürüldü.
Hz. Peygamber (s.a.s.) ertesi günü Mirac olayını anlattı. Olayı duyan müşrikler yoğun bir kampanya başlatarak Hz. Peygamber’i (s.a.s.) suçlamaya, alaya almaya başladılar. Bu kampanya bazı müslümanları da etkileyerek şüpheye
2251] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, IV, 3150
2252] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 204
İSRÂ VE MÎRAC
- 563 -
düşürdü. Olayın gerçek olup olmadığını araştırmak isteyenler Beytü'l-Makdis'e ve Mekke'ye gelmekte olan bir kervana ilişkin sorular sorarak Hz. Peygamber’i (s.a.s.) sınadılar. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) verdiği bilgilerin doğruluğu müslümanları şüpheden kurtardıysa da müşriklerin inatlarını kırmaya yetmedi. Mirac olayı inatlarını ve düşmanlıklarını artırarak onlar için bir fitne nedeni oldu. Bu olay karşısındaki tutumu nedeniyle Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’ce (s.a.s.) "Sıddîk" lakabıyla onurlandırıldı. Hz. Ebû Bekir olayı kendisine anlatarak hala inanmaya devam edip etmeyeceğini soran müşriklere "O söylüyorsa şüphesiz doğrudur" cevabını vermişti.
Âhad hadislere dayansa da Mirac olayının gerçekliğinde tüm müslümanlar birleşmişlerdir. Ancak olayın gerçekleşme biçimi İslâm bilginleri arasında görüş ayrılıklarına neden olmuştur. Buna göre İbn Abbas'ın da içinde bulunduğu bazı bilginlere göre Mirac olayı uykuda gerçekleşmiştir. Bilginlerin büyük çoğunluğuna göre ise uyku durumunda ve rüyada değil, uyanık iken gerçekleşmiştir. Fakat bu görüşü savunanlar da Mirac'ın yalnız ruhla mı, yoksa hem ruh, hem de bedenle mi olduğu konusunda ikiye ayrılmışlardır. Sonraki Kelâmcıların büyük çoğunluğuna göre mirac olayı uyanıkken hem ruh, hem de bedenle gerçekleşmiştir. İçlerinde Hz. Aişe'nin de bulunduğu bazı bilginlerle mutasavvıfların büyük çoğunluğuna göre ise uyanık durumda iken ama yalnız ruhla gerçekleşmiştir.
Mirac olayının gerçekleştiği gece müslümanlarca kadir gecesinden sonra en kutsal gece sayılmış ve bu gecenin ibâdetle ihyası gelenekleşmiştir. Osmanlılar döneminde, camiler kandillerle donatıldığı için Mirac kandili olarak anılan geceyi izleyen gün, cami ve tekkelerde Mirac olayını anlatan ve Miraciye adı verilen şiirlerin okunması, dinleyenlere süt ikram edilmesi de bir gelenekti. 2253
İsrâ Âyetinin Tefsiri
“Kulu Muhammed'i bir gece Mescidi Haram'dan (Kâbe'den) yola çıkararak, kendisine bazı mûcizelerimizi, olağanüstülüklerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 2254
Sübhâne: Tercih olunan görüşe göre bu kelime “sebbeha” kelimesinin masdarı olup “Tesbîhan lillâh” anlamındadır. Tesbih ise takdis etmek, yüceltmek ve övmektir.
Esrâ: İsrâ masdarındandır. Gece yürüyüşü demektir.
Abdihî: “Kulunu” kelimesi Peygamber’den (s.a.s.) kinâye olarak kullanılmıştır.
El-Mescid: Mescid, câmi; genel olarak ibâdet ve secde mekânıdır.
El-Mescidi’l-Haram: Mekke Mescidi. Bu cümle, indiği esnâda Kâbe’nin etrafında namaz kılınan yeri veya namaz kılınmak için hazırlık yapılan alanı kasdetmektedir.
El-Mescidi’l-Aksâ: Çok uzak, ırak mescid demektir. Cümlede Beyt-i Makdis’te Allah’a ibâdet edilen mekân kasdolunmaktadır. “el-Aksâ” kelimesi, Mekke ile
2253] Ahmet Özalp, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 197-198
2254] 17/İsrâ, 1
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Beyt-i Makdis arasında uzak bir mesâfenin bulunduğuna işaret etmektedir. “el-Mescidü’l-Aksâ” ifâdesi İslâm’dan sonra Kur’ânî vasıftan iktibas edilerek Beyt-i Makdis mescidine özel isim olmuştur. İslâm öncesi Süleyman’ın (a.s.) inşâ ettiği mâbedin yeri burası olup âyetin inişi esnâsında harâbe halindeydi.
Ellezî bâreknâ havlehû: (Etrafını, çevresini mübârek kıldığımız) “Havlehû: Etrafını” ifâdesindeki zamir, Mescid-i Aksâ’ya dönmektedir. Kelime, içinde Mescid’in bulunduğu Filistin diyarını kasdetmektedir. 7/A’râf, 137 ve 21/Enbiyâ, 71. âyetleri de Allah’ın burasını bereketli kıldığını zikretmektedir. 2255
Nüzul Sebebi: Hz. Muhammed (s.a.s.) Miraç’ta en yüksek basamağa ulaşınca Allah Teâlâ ona: “Ey Muhammed, seni neyle şereflendireyim?” diye vahyedince o: “Ey Rabbim, beni kendine kul olmaya nisbet ederek (kulun olduğumu söyleyerek)” diye cevap verdi. Allah Teâlâ da bunun üzerine bu "Kulu (Muhammed)'i geceleyin, Mescid-i Haram'dan çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya âyetlerini göstermek için götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki O, Semî'dir, Basîr'dir" 2256 âyetini indirdi. 2257
Bu âyet-i kerime, Rasûlullah’ın (s.a.s.), Mekke’den, Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’ya, İlâhî bir güçle götürüldüğünü beyan etmektedir. Bu hâdiseye “İsrâ ve Mirac” denilmektedir. 2258
Sûre Allah'ın eksik sıfatlardan uzak tutulması ile başlıyor. Bu başlangıç İsrâ'nın yumuşak, sâkin havasına uyum sağlayan psikolojik bir harekettir. Bu, aydınlık ufukta kul ile Allah arasındaki en uygun bağdır.
Âyette, özellikle kulluk özelliğine dikkat çekiyor: Kulu Muhammed'i... Ulaştıran Allah... Amaç, İsrâ ve insanların ulaşamadığı derecelere yükseliş makamında bu kulluk sıfatının pekiştirilmesi ve yerleştirilmesidir. Peygamberin bu sıfatı unutulmasın. İlâhlık makamı ile kulluk makamı karışmasın. Nitekim Hz. İsa'dan sonra, doğumu ve vefatına ilişkin birtakım gizemler ve kendisine verilen bazı mûcizeler nedeniyle Hıristiyanlık inancında ilâhlık ve kulluk makamları karışmıştı. İnsanların bazıları Hz. İsa'ya verilen bu mûcizeleri, kulluk makamı ile ilâhlık makamını karıştırmak için birer gerekçe olarak görmüşlerdi. İşte burada kulluk sıfatına dikkat çekilmesi İslâm inancının sadeliğini, berraklığını garanti etmiş ve Yüce Allah'ın zâtının yakından veya uzaktan ortak koşma veya varlıklara benzerlik gibi şâibelerden arındırılmasını sağlamıştır.
"İsrâ" kavramı "sery" kökünden türemiştir. Gece yürüyüşü demektir. "Esrâ" ifâdesi beraberinde zamanını da göstermektedir. Ayrıca zamanını belirtmeye gerek yoktu. Buna rağmen Kur’ân-ı Kerim'in metoduna uygun olarak tasvir ve gölgelendirme amacıyla âyette "gece" sözcüğüne yer verilmiştir. "Kulu Muhammed'i, bir gece Mescidi Haram'dan (Kâbe'den) yola çıkararak, kendisine bazı mûcizelerimizi, olağanüstülüklerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ulaştıran Allah, her türlü noksanlıklardan uzaktır."
Böylece İsrâ'nın o güzelim hareketi ve ardarda gelen seyri insanın rûhuna dikte edilirken gecenin sâkin gölgesi sergilenmekte ve insan rûhunu kuşatan
2255] İzzet Derveze, Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, II/325
2256] 17/İsrâ, 1
2257] Fahreddin Râzi, Mefâtihu'l-Ğayb, Akçağ Y., 14/388
2258] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyan, Hisar Y., V/254
İSRÂ VE MÎRAC
- 565 -
sâkin havası daha canlı biçimde teneffüs ettirilmektedir.
Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya yapılan bu yolculuk her şeyden haberi olan, her şeyi en güzel şekilde düzenleyen Yüce Allah'ın yapılmasını istediği bir yolculuktur. Hz. İbrâhim ve Hz. İsmail'den -selâm her ikisinin de üzerine olsun- peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed'e -salât ve selâm üzerine olsun- kadarki tevhid inançlarının en büyük halkalarını birbirine bağlıyor. Bütün tevhide dayalı dinlerin (ki, hepsinin ortak adı İslâm’dır ve aslında tek dindir) kutsal saydıkları yerleri birbirine bağlıyor. Sanki bu hayret verici yolculuk ile son peygamberin kendisinden önceki tüm peygamberlerin kutsal değerlerine sahip çıktığı, onun peygamberliğinin bu kutsal değerlerin hepsini kuşattığı ve peygamberliğinin bu kutsal değerlerin hepsiyle ilgisi olduğu duyurulmak isteniyor. Bu, zaman ve mekân sınırlarının çok ötesine uzanan, zaman ve mekânın ufuklarından ve boyutlarından daha geniş bir alanı kapsayan, ayrıca ilk bakışta ortaya çıkan yakın anlamlardan daha büyük manâlar ifâde eden bir yolculuktur.
Mescid-i Aksâ'nın "Çevresini kutsal kıldığımız" şeklinde nitelendirilmesi, mescidin bütünüyle bereketle kuşatıldığını, onun mübârekliğinin çevresine taştığını sergileyen bir nitelendirmedir. Bu ifâdenin yerine "Onu mübârek kıldık" veya "İçine bereket yağdırdık" gibi doğrudan bir ifâde kullanılması bu anlamı veremezdi. Bu da Kur'an'ın hayret uyandıran ifâde inceliklerinden birisidir.
İsrâ, beraberinde başka mûcizelerin de bulunduğu bir mûcizedir. “Ona âyetlerimizi gösterelim diye.” Hz. Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- şekli ve keyfiyeti ne şekilde olursa olsun yatağının soğumayacağı kadar kısa bir zaman diliminde Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya hayret verici bir şekilde götürülüp getirilmesi... Allah'ın mûcizelerinden biridir. İnsanın kalbini bu evrendeki hayret verici ufuklara açmaktadır. İnsan denilen şu yaratığın bünyesinde gizli olan enerjileri Yüce Allah'ın bünyesine bu güzel sırları yerleştirdiği şu insan cinsi arasından seçilen ve Allah'ın lütfunu karşılayabilecek şekilde kendisini hazırlayan Allah tarafından verilmiş yetenekleri ortaya koymaktadır.
"O her şeyi işiten ve her şeyi görendir." Kulaklara ve gözlere görünmeyen bütün sırları ve gizlilikleri sessizliklerine ve inceliklerine rağmen görür ve işitir. Sûrenin ilk âyetinde önce Allah tesbih ediliyor "Kulu Muhammed'i bir gece, yola çıkaran Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir." Ardından bu ifâde tarzı değişiyor ve Yüce Allah'ın yaptığı bir açıklama yer alıyor: "Kendisine bazı mûcizelerimizi gösterelim diye." Sonra da Yüce Allah'ın nitelikleri sunuluyor: "O her şeyi işiten ve her şeyi görendir."
İfâdedeki ince anlamların duyarlı ve hassas bir ölçü ile ortaya konmasına uygun düşsün diye böyle yapılıyor. Allah'ı noksan sıfatlardan arındırma direkt Yüce Allah'a yükseliyor. İsrâ olayının amacının bildirilmesi de yine bizzât Yüce Allah tarafından bildiriliyor. İşitme ve görme sıfatları da Yüce Allah'ın zâtı için kesin bir haber biçiminde sunuluyor. Sadece bir âyette bu üç ayrı ifâdenin bir araya gelmesi, âyette verilmek istenen mesajın tüm inceliklerine varıncaya kadar eksiksiz biçimde yer alması içindir. 2259
Allah Teâlâ kendi zâtını övüyor ve kendisinden başkasının güç yetiremeyeceği kudreti nedeniyle kendi şanını ta’zim ediyor. O’ndan başka ilâh yoktur.
2259] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, Dünya Y., 7/13-15
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kulunu geceleyin yürüten Allah’tan başka ilâh yoktur. Yani Muhammed’i (s.a.s.) Mescid’i Haram’dan -yani Mekke’deki mescidden- Mescid-i Aksâ’ya İlya’daki (Kudüs) mukaddes mescide gecenin karanlığında götüren O’dur. O İlya ki; İbrâhim Halilullah’tan beri peygamberlerin menbaıdır. Bunun için bütün peygamberler orada toplanmış ve son peygamber, kendilerine kendi yerlerinde, kendi yurtlarında imamlık etmiştir. Bu da Hz. Peygamber’in en büyük önder ve en önde giden reis olduğunu gösterir. Allah’ın salât ve selâmı onun ve diğer peygamberlerin hepsinin üzerine olsun. “Çevresini mübârek kıldığımız” bitkiler ve meyvelerle kutlu kıldığımız “birkısım âyetlerimizi (ona yani Muhammed’e) gösterelim diye” Nitekim Allah Teâlâ bir başka sûrede şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu o Rabbinin büyük âyetlerinden bir kısmını görmüştür.” 2260
Bu konuda vârid olan sünnet ve hadisleri aşağıda zikredeceğiz. Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun. “Muhakkak ki O’dur O, Semi’, Basîr.” İster mü’min olsun, ister kâfir, ister bu sözü doğrulasın, ister yalanlasın kullarının sözlerini işiten O’dur. Yaptıklarını gören O’dur. O, her birine dünya ve âhirette müstehak olduklarını verendir. 2261
Bu mübârek âyet, yaratıkların en şereflisi olan Yüce Peygamberimizin bir nice kudret ve azamet eserlerini görmesi için geceleyin Mescid-i Aksâ’ya götürülmüş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah her türlü mükemmellikleri zâtında toplamıştır ve bütün noksanlıklardan “uzaktır o”. Kudret sahibi Yaratıcı “ki kulunu” en şerefli bir kulu olan peygamberlerin efendisi, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) “bir gece” az bir müddet içinde bir kudret hârikasının eseri olarak “Mescid-i Haram’dan” Kâbe-i Muazzama’dan, Kâbetullah’ın kuzey tarafındaki Hicru’l-Kâbe, Hicr-i İsmâil ve Hatim-i Kâbe denilen mevkiden veya Hz. Ali’nin kızkardeşi Ümmühani (r.anhâ)’nın Kâbe’nin çevresinde bulunan evinden aldırarak “çevresini mübârek kıldığımız” maddî ve mânevî bereketlere, bolluklara mazhar kılmış bulunduğumuz “Mescid-i Aksâ’ya” Beyt-i Mukaddes’e, o zamana kadar ötesinde daha başka bir mescid bulunmayan ve geçmiş birkısım peygamberler için bir mâbed, bir vahyin iniş yeri olan o kutsal mevkie “yürüttü”, oraya bir hârikulâde tarzda kavuşturdu. “Tâ ki ona” Hz. Muhammed’e (s.a.s.) “âyetlerimizden gösterelim.” Yüce yaratıcının kudret ve büyüklüğüne şâhitlik eden bir nice hârikaları, ruhlar ve melekler âleminin eşsizliklerini görmeye muvaffak olsun. O kadar uzak mesâfeleri öyle az bir zaman içinde gidip bir nice mübârek peygamberlerin görünecek rûhâniyetleriyle temasta bulunsun. “Şüphe yok ki ancak, O’dur.” O, Yüce Yaratıcı ve kerem sahibidir, “her şeyi”, bütün mahlûkatının sözlerini, duâlarını, niyazlarını “işiten” ve ancak O ezelî yaratıcıdır her şeyi “gören”, her şeyden hakkıyla haberdar olan. İşte Yüce Rasûlü olan Hazret-i Muhammed’in de bütün yakarışlarını işiten, bütün ibâdet ve itaatini görüp bilen O Yüce Yaratıcı, o muhterem rasûlünü öyle pek yüce bir seyahat şerefine kavuşturmuştur. 2262
“Subhân” Kelimesi Hakkında:
Yüce Allah’ın: “Subhâne: Münezzehtir” buyruğu, masdar yerinde kullanılan bir isimdir. Bu ismin anlamı, Yüce Allah’ın her türlü eksikliklerden tenzih edilmesi ve uzak olduğunun ifâde edilmesidir. Bu, Yüce Allah’ın büyük bir zikridir. Başkası
2260] 53/Necm, 18
2261] İbn Kesir, Tefsirul-Kur’âni’l-Azim, Çağrı Y., 9/4650-4602
2262] Ömer Nasûhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerim Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri, IV/164-165
İSRÂ VE MÎRAC
- 567 -
hakkında bunun kullanılması uygun değildir. Talha b. Ubeydullah el-Feyyad’dan rivâyete göre o, Rasûlullah’a (s.a.s.) şöyle sormuştu: “Subhânallah’ın anlamı ne demektir?” Rasûlullah (s.a.s.) da şöyle cevap vermiştir: “Allah’ı her bir kötülükten tenzih etmektir.” 2263
Bu lafız, değişik birtakım mânâlara da gelmektedir.
1) “Namaz” mânâsına… Hak Teâlâ’nın “Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı” 2264 âyeti bu mânâdadır. “Subha” kelimesi, nâfile namaz mânâsına gelir. Namaz kılana da “müsebbih” (tesbih eden) denilmiştir. Çünkü namaz kılan, namazı ile Allah’a saygı göstermiş ve O’nu, O’na yakışmayan şeylerden tenzih etmiştir.
2) “Ortancaları, ‘Ben size demedim mi, Allah’ı tesbih etmeli değil miydiniz?’ dedi.”2265 âyetinde “tesbih”, “istisnâ” (inşâallah deme) mânâsına kullanılmıştır. Yani, “İnşaallah demeli değil miydiniz?” demektir. Bunun izahı da “inşâallah” diyerek Allah’a tazime dayanır.
3) Hadis-i Şerifte: “Onun vechinin subuhâtı, yetiştiği her şeyi yakardı.”2266 diye vârid olmuştur. Bunun mânâsının, “Allah’ın vechinin nûru” olduğu söylendiği gibi, onu birisi gördüğünde “Subhânallah” diyeceği vechinin parlaklığı” mânâsına geldiği de söylenmiştir.2267 Diğer bir hadiste şöyle buyruluyor: "Nur veya ateş perdesi vardır. Onu açsa yüzünün sübühâtı gözü ilişen her şeyi hemen yakardı." 2268
Keşşâf sahibi der ki: "Sübhân” tesbihin özel ismidir. Takdiri; “Esbehullahe subhâne”dir, sonra “Subhâne” fiil yerine konmuş ve onun yerini tutmuştur. Ve Allah'ın düşmanlarının O'na nisbet ettikleri kusurların hepsinden tam bir şekilde uzak olduğuna delâlet etmektedir." 2269
"Bunda aslolan, Allah'ın acâyip (şaşılacak ve hayret verecek) bir sanatı görüldüğü zaman Allah'a tesbih etmektir. Sonradan kendisinden hayret edilen her şeyde de kullanılmıştır. "Demek ki esas mânâsı tesbih ve Allah'ın noksan sıfatlardan tam uzak olduğuna delâlet eden beliğ bir tenzihtir. Bununla beraber hayret yerinde kullanılır. Bazıları bu şekilde tesbih mânâsının düşeceğini zannetmişlerse de doğru değildir. Çünkü aslolan, hayret üzerine tesbih etmektir. 2270
"Akşama girdiğiniz vakit ve sabaha erdiğiniz vakit Allah'ı tesbih edin."2271 âyeti "Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ı tesbih ediniz " mânâsı ile emir mânâsına gelir.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Rabbi o dağa tecelli edince, onu yer ile bir etti. Mûsâ da bayılarak yere düştü."2272 Sonra bu sûrenin böyle mükemmel ve yüksek bir tesbih ve tenzih ile başlaması, daha sonra zikredilecek hayret verici işlerin önemi
2263] Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, V/182’de belirtildiğine göre, bu açıklama Nâfi b. el-Ezrak’ın sorması üzerine, Abdullah İbn Abbas’a aittir.
2264] 37/Sâffât, 143
2265] 68/Kâlem, 28
2266] Müslim, İman 293, 1/162); İbn Mâce, Mukaddime 13, 1/70-71
2267] Fahreddin Râzi, Mefâtihu'l-Ğayb, Akçağ Y., 14/387-388
2268] Müslim, İman 293; İbn Mâce, Mukaddime 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/401-405
2269] Ez-Zemahşerî, Keşşaf II/456
2270] El-Beydavî, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vil, I/687
2271] Rûm: 30/17
2272] 7/A'râf, 143
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile ilgilidir.
Bunda birinci olarak, akıllara hayret veren imkânların üstünde olan isrâ hâdisesini yüceltmek ve onu doğrulamak için, kalplerin temizlenmesini hazırlamak ve makamın nezâketi dolayısıyla benzetme kuruntularından genellikle korunmayı hatırlatma vardır.
İkinci olarak, İsrâ mûcizesini mümkün görmeyen dinsizlere karşı Yüce Allah'ın noksan vasıflardan berî bulunduğunu ve dolayısıyla âcizlik ve yalan gibi kusurlardan uzak olduğunu açıklamakta, kudret ve bağışlamasının yücelik ve büyüklüğünü ilân etmek vardır.
Üçüncü olarak, aşağıda anılan Mescid-i Aksâ'nın yıkılması dolayısıyla da bu tenzihin özel bir önemi vardır.
Dördüncü olarak, genel bir şekilde bu sûrenin mânâsının Allah'ın temiz ve kusursuz olması ile ilgisine işaret vardır. 2273
“Sübhân” kelimesi “tesbih” anlamındadır. Buna göre mânâsı: “Allah’ı, yaratılmış olan şeylerin sıfatlarından tenzih ederim.” tarzında olur. Aynı zamanda “Sübhan” kelimesi, hayret ifâde eder. Bu, Yüce Allah’la, Rasûlü arasında cereyan eden, insanı hayrette bırakan ve şaşkınlık uyandıran olaya işaret etmektedir. 2274
Tesbih; Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden tenzih etmek (uzak tutmak)tir. Tesbih, bir anlamda, Allah’ı büyük tanıma, O’na noksan sıfatları yakıştırmama, “sübhânallah” demek ve O’na ibâdet etmektir. Bu, bir çeşit Allah’ı zikirdir. Bazı âlimlere göre tesbih, zikrin türlerinden biridir.
Tesbih; Allah’ı, kutsal yüceliğine lâyık olmayan kusur ve noksanlıklardan, insanların ilâhlar/tanrılar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan gerek inanç, gerekse söz ve kalp ile tenzih etmektir, uzak tutmaktır. Allah Teâlâ yücedir, uludur, azimdir. Hiç bir şey O’nun benzeri ve dengi değildir. O en yüce sıfatlara sahiptir. İnsanların aklına gelebilecek bütün eksik ve noksan sıfatlardan, kusurlardan uzaktır. Allah hakkında, insanlara ait şeyler düşünülmez. O, bütün bunların dışındadır. İşte, Allah’ı mükemmel (en yüce) sıfatlarla düşünmek, O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmek (uzak tutmak) tesbihtir.
Aynı kökten gelen “Sübhân” Allah’ın bir ismidir. Yani, çok tenzih edilen, Allah’a inanmayanların O’nun hakkında düşündüklerinden ve söylediklerinden, her türlü kusurdan uzak olan demektir. “Sübhânallah” cümlesi, Allah’ın bütün eksikliklerden uzak, ama yüce sıfatların sahibi olduğunu ifâde eder. Allah’ın zatının temizliğini ve kutsallığını da anlatır. Bu cümle; hem bir zikir, hem Allah’tan yardım isteme, hem de bazen bir şeye hayret edildiği zaman kullanılan bir ifâdedir.
Allah’ı tesbih etmeyi ifâde eden âyetler Kur’an’da bir hayli fazladır. Kur’an, Allah’ı zikretmeyi ve tesbih etmeyi beraber anıyor. Bu durum her iki ibâdetin ortak yanları olduğunu gösterir. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbih edin.”2275 Sabah ve akşam vakitleri zikir ve Allah’ı tesbih için en
2273] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., V/273-275
2274] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Damla Y., IV/515
2275] 33/Ahzâb, 41-42; 3/Âl-i İmrân, 41
İSRÂ VE MÎRAC
- 569 -
uygun zamanlardır. Ancak sabah-akşam ifâdesi bütün günü kapsaması sebebiyle, âyet; Allah’ı her an zikredin, tesbih edin, bunu devamlı yapın anlamına da gelir. “Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.”2276; “Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.” 2277
Kur’an’ın haber verdiğine göre yerde ve gökte olan bütün yaratıklar Allah’a tesbihte bulunurlar. Kur’an bunu bazen geçmiş zaman kipiyle ‘tesbih etti’ şeklinde, bazen şimdiki zaman kipiyle ‘tesbih eder-ediyor’ şeklinde vermektedir. Bu, varlıkların geçmişte ve şimdi sürekli tesbih ile meşgul olduklarını gösteren bir gerçektir. 2278
Canlı veya cansız varlıkların nasıl tesbih ettiklerini bilmiyoruz. Bu konuda birçok açıklama yapılmıştır; ama doğrusu onların tesbihlerinin nasıl olduğunu anlamak hem zor, hem de bunu anlama diye bir görevimiz yoktur. Bize düşen, bütün varlıkların ister istemez Allah’a teslim olup O’nu tesbih ettiklerini bilmek ve böyle bir gerçeğe şüphe duymadan inanmaktr. Bunu kabul ettikten sonra, onlar gibi bu yüce zikre katılmak, onlarla beraber Allah’a tesbihte bulunmaktır. Tıpkı Dâvud (a.s.) ile birlikte tesbih etsinler diye boyun eğdirilen dağlar gibi.2279 “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız. O Halim’dir, bağışlayandır.”2280 Onların tesbihlerini anlayamacağımıza göre, bu konudaki gayret boş bir çabadır. Burada önemli olan, evrendeki bu imana katılmak, bu koro ile beraber, âlemlerin Rabbini, O’nun lâyık olduğu gibi zikretmek/anmaktır.
Allah’ın Sübhân Oluşu: Allah (c.c.) aynı zamanda “Sübhân”dır. Bütün yaratıklar, canlı ve cansız her şey, insanların bütün hücreleri, bazı insanların dilleri, sürekli Allah’ı tesbih ederler. O, bu anlamda çok çok tesbih edilendir. O, kendisi hakkında düşünülen bütün noksan sıfatlardan uzaktır. O, kendi dışındaki her şeyden münezzehtir (tenzih edilmiştir). Kur’an, Allah’ın “sübhân” olduğunu sık sık vurgulamaktadır. “Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilâhlar olsaydı, hiç tartışmasız, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın sahibi Allah, Sübhan’dır; onların nitelendirdikleri şeyden uzaktır.”2281; “Üstünlük ve güç (izzet) sahibi Allah, sübhândır, onların nitelendirmekte olduklarından yücedir.” 2282
Melekler, zaman zaman Allah’ın ‘Sübhan’ olduğunu söylerler.2283 Mü’minler de inkârcıların Allah hakkında düşündükleri yanlış şeylere cevap verirken, Allah’ın onların nitelemelerinden çok uzak olduğunu dile getirirler, Allah’a “Sen Sübhânsın” derler. 2284
2276] 20/Tâhâ, 130; Ayrıca bkz. 40/Mü’min, 55; 50/Kaf, 39
2277] 15/Hıcr, 98; Ayrıca bkz. 25/Furkan, 58; 52/Tûr, 48; 56/Vâkıa, 74, 96; 87/A’lâ, 1; 110/Nasr, 3
2278] 57/Hadid/1; 59/Haşr, 1, 24; 61/Saff, 1; 24/Nûr, 41; 62/Cuma, 1 vd.
2279] 21/Enbiyâ, 79; 38/Sâd, 18
2280] 17/İsrâ, 44
2281] 21/Enbiyâ, 22
2282] 37/Sâffât, 180; Ayrıca bk. 12/Yûsuf, 108; 17/İsrâ, 1, 93, 108; 27/Neml, 8; 28/Kasas, 68; 43/Zuhruf, 13; 68/Kâlem, 29
2283] 2/Bakara, 32
2284] 3/Âl-i İmrân, 191; 5/Mâide, 116; 21/Enbiyâ, 87; 4/Nisâ, 171; 10/Yûnus, 18; 16/Nahl, 57; 30/Rûm, 40
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Namaz ve Tesbih İbâdeti: Mü’minler ‘tekbir’le namaza girdikten sonra, önce “Sübhâneke” duâsını okurlar. Namazın hemen başında Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak olduğunu, müşriklerin nitelemelerinden yüce olduğunu dile getirirler. Bu imanla namaza başlarlar, namazı, yalnızca, bu tesbih ettikleri Allah (c.c.) için kıldıklarını ortaya koyarlar. Mü’minler rükûda iken “Sübhâne rabbiye’l-azîm (Yüce olan Rabbimi tesbih ederim)”, secdelerde ise sürekli “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ (Ulu olan Rabbimi tesbih ederim)” derler.
“Bir adam Peygamberimize gelerek, ‘Ey Allah’ın Rasulü, ben Kur’an’dan bir şey seçip alamıyorum. Bana yetecek bir şey öğretir misin?’ dedi. Peygamberimiz buyurdu ki, şöyle de: “Sübhane’llahi ve’l hamdüli’llahi ve lâ ilâhe ilallahu va’llahü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.(Allah’ım Seni tesbih ederim, hamdler Sana aittir. Senden başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür, bütün güç ve kuvvet Allah’ındır).” 2285
Peygamberimiz yine buyuruyor ki: “İki kelime vardır; bunlar dilde hafif, terazide (mizanda) ağır, Rahman’ın yanında da sevimlidirler (Bunlar): ‘Sübhanallahi ve bihamdihî (Allah’ım seni hamdinle tesbih ederim), Sübhanallahi’l azîm (Yüce Allah’ım Seni tesbih ederim)’ sözleridir.” 2286
Peygamberimiz, başka birçok hadisinde, tesbih’te bulunmanın, tevhid kelimesini söyleminin ve istiğfarda bulunmanın önemine ve sevaplarının çok olacağına işaret buyuruyor. Her bir rükünde ve rekâtında bol bol tesbih yapılarak kılınan namaza ‘Tesbih namazı’ denilir.
Namazdan sonra otuz üç defa ‘sübhanallah’, otuz üç defa ‘el-hamdülillâh’, otuz üç defa da ‘Allahü ekber’ demek, zenginlerin fakirlere sadaka verip yardım etmeleri gibi sevabı çok olan zikirlerdir. Bunlar ‘Sübhanallah’ ile başladıkları için hepsine birden “tesbih duâsı” denmektedir.2287 Namazdan sonra, önemli zikir ifâdeleri olan bu tesbihleri yapmak sünettir.2288 Türkçe’de ‘tesbih’ diye bilinen, otuz üçlü veya doksan dokuzlu taneler, aslında ‘tesbih âletidir. Halk ‘tesbih’ deyince bu tesbih âletini hatırlamaktadır. 2289
“Esrâ” Kelimesi Hakkında:
Cenâb-ı Hak, “Esrâ: Gece yürüttü” buyurmuştur. Dilciler, hem “esrâ” hem de “serâ” fiilinin aynı mânâya geldiğini söylemişlerdir. 2290
Yüce Allah’ın: “Kulunu geceleyin… götüren” buyruğundaki “Esrâ: Geceleyin götürdü” fiili iki şekilde kullanılır. “Surâ” ile “Esrâ” şeklinde. Tıpkı “Sukâ” ile “Eskâ: Su içirdi” kelimelerinin kullanılışı gibi. Nitekim bundan önce de 2291 geçmiş bulunmaktadır. İsrâ; geceleyin yürümek demektir. “Seraytu, mesrâ, ve surâ, ve esraytu, isrâ: Geceleyin yürüdü ve yürümek” denilir.
“İsrâ, sâre”nin, gecenin ilk saatlerinde yürümek, “Serâ, sâra”nın ise, son demlerinde yürümek, anlamında olduğu da söylenmiş ise de, birincisi daha çok
2285] Ebû Dâvud, Salât 139, hadis no: 832, 1/221; Nesâî, İftitâh 32, 2/110
2286] Müslim, Zikir ve Duâ 10, hadis no: 2694, 4/2072; Buhârî, Deavât 65, 8/107, Eymân 19, 8/173; Tirmizî, Deavât 61, hadis no: 3467, 5/512
2287] Ebû Dâvud, Harac ve İmâret, hadis no: 2987, 3/150; Ahmed bin Hanbel
2288] Müslim, Mesâcid 144; Tirmizî, Deavât 35; Nesâî, Sehv 91
2289] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 697
2290] 2/Bakara, 60. Âyet; “Ve izi’steska…” Hani (Mûsâ, kavmi için) su istedi
2291] 2/Bakara, 60. Âyet; “Ve izi’steska…” Hani (Mûsâ, kavmi için) su istedi
İSRÂ VE MÎRAC
- 571 -
bilinen bir anlamdır. 2292
İsrâ “hudâ” ölçüsünde “Sürâ”dan if’al veznindedir. Sürâ, mesrâ, sirâyet gerek yaya, gerek atlı olsun gece yürüyüşü demektir. İsrâ da öyledir. Ancak burada olduğu gibi geçişli olduğunda “yürütmek” demek olur. 2293
“Bi abdihî: Allah’ın Kulu” Kelimesi Hakkında:
Âyette “bi abdihî” buyrulmuştur. Müfessirler bununla Hz. Muhammed’in kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir. Babam imam (âlim) Ömer b. Hüseyin’in şöyle dediğini duymuştum: “Şeyh İmam Ebû’l-Kasım Süleyman el-Ensari’nin şöyle dediğini duydum: “Hz. Muhammed (s.a.s.) Miraç’ta en yüksek basamağa ulaşınca Allah Teâlâ ona: “Ey Muhammed, seni neyle şereflendireyim?” diye vahyedince O: “Ey Rabbim, beni kendine kul olmaya nisbet ederek (kulun olduğumu söyleyerek)” diye cevap verdi. Allah Teâlâ da bunun üzerine işbu "Kulu (Muhammed)'i geceleyin, Mescid-i Haram'dan çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya âyetlerini göstermek için götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki O, Semî'dir, Basîr'dir"2294 âyetini indirdi.” 2295
Yüce Allah’ın “Kulunu” buyruğu ile ilgili olarak ilim adamları şöyle demişlerdir: Şâyet Rasûlullah’ın (s.a.s.) bundan daha şerefli bir ismi olsaydı, o üstün haldeki durumunu anlatmak için o adı ile anardı. El-Kuşeyri der ki: Yüce Allah onu yüce huzuruna yükseltip de en yüksek yıldızların da üstüne çıkardığında, ümmeti için tevazu olmak üzere kulluk isminden ayırmadı. 2296
Âyette “kulunu” dendi, “peygamberini” denilmedi. Bunun sebebi Hz. İsa’da olduğu gibi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ulûhiyyet isnâd edilmemesi içindir. Çünkü Hz. Peygamber Mirac hâdisesinde dünya âleminden sıyrılarak cismi ile mele-i a’lâya yükselmiştir. Bu ise beşerî âdete zıttır. Ayrıca bunda kulluk makamının şerefine işaret vardır. Hatta Fahrettin er-Razi tefsirinde demiştir ki: “Ubudiyyet risaletten daha faziletlidir. Çünkü ubûdiyyetten halktan Hakk’a yönelinir, risalette ise Hakk’tan halka yönelinir. Ayrıca ubûdiyyette kulun, işini Mevlâsına bırakması vardır. İşlerini Mevlâsı yapar. Risâlette ise ümmetin işlerini tekeffül etme, onlarla ilgilenme vardır. İkisi arasındaki durum ne kadar farklı.” 2297
“Leylen” Kelimesi Hakkında:
Âyetteki, “leylen” (bir gece) kelimesi, zarf olarak mansubtur. Buna göre şâyet, “isrâ” zâten gece yürüyüşü demektir, binaenaleyh ayrıca bir gece denmesinin hikmeti nedir?” denilirse, biz deriz ki: Bu kelimenin nekire olarak getirilmesiyle bu isrâ’nın (gece yürüyüşünün) müddetinin kısa olduğu ve O’nun (s.a.s.) gecenin bir parçasında, normalde kırk gecelik yol olan Mekke’den Şam’a götürüldüğünü kastetmiştir. Bu böyledir. Çünkü bu kelimeyi nekire olarak getirmek, kısmîlik (bir kısmı) mânâsına delâlet etmiştir. 2298
2292] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/316-317
2293] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., V/272
2294] 17/İsrâ, 1
2295] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Akçağ Y., 14/388
2296] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/317-318
2297] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Damla Y., IV/514
2298] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Akçağ Y., 14/388
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gecenin bir kısmında… Nekre olan bu kelime, yürüyüş süresinin azlığını gösterir. Meşhur olan görüşe göre bu gece, Recep ayının 27. günü olan Pazartesi gecesidir. Yaygın olan bu görüşe dayanarak insanlar Peygamberimizin (s.a.s.) Pazartesi günü doğduğunu, bu günde peygamberlikle görevlendirildiğini, İsrâ olayının bu gece gerçekleştiğini, Mekke’den bu gece çıktığını, Medine’ye bu günde girdiğini ve yine bu günde vefat ettiğini söylemişlerdir. 2299
İsrâ:
Gece yürüyüşü, geceleyin yaya veya binekli olarak yapılan yürüyüş. Istılahta; Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gece Burak isimli bir binitle Mekke'den Kudüs'teki Beyt-i Makdis'e götürülmesi hâdisesidir. Buradan Hz. Peygamber Mi’râca çıkmıştır.
İsrâ hâdisesi Kur'an ile sâbit olduğu için bu hâdisenin inkârı mümkün değildir. Âyet-i Kerimenin ifâdesine göre isrâ hâdisesi rûhânî bir hâdise değildir. Hz. Peygamber bedeni ile birlikte Beyt-i Makdis'e götürülmüştür. İsrâ'dan sonraki safhanın, yani mi’râc hâdisesinin yalnızca rûhânî olduğunu bazı âlimler söylemişlerdir.
Âyet-i Kerimedeki "âyetlerini göstermek için" ifâdesi "O (s.a.s.)'i âyetlerimizden olarak gösterelim diye" şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu takdirde İsrâ hâdisesi Hz. Peygamber'e bazı İlâhî âyetler göstermek için değil; O'nu bir âyet olarak semâ ehline ve kâinata göstermek için yapılmıştır. Bazı tefsirciler isrâ ve mi’râc hâdisesini fizikî örneklerle, aklın anlayışına yaklaştırmaya çalışmışlardır. Fakat doğrudan doğruya İlâhî bir âyet olan İsrâ'nın aklîleştirilmesi mümkün değildir. Tabiî bir tasavvur emsâl ile tasavvur demektir. Hâlbuki benzeri görülmemiş bir olayı benzeri ile tasavvura kalkışmak tezât olur. O ancak müşahede ve haber ile bilinir. 2300
İsrâ hâdisesinin, önemli bir diğer boyutu da, bu olaydan sonra Kudüs ve Mescid-i Aksâ’nın İslâm ümmetinin gözündeki öneminin daha da artmış olmasıdır. 2301
Rasûlullah’ın Alındığı Yer:
Âyette “Mescid-i Haram”dan buyrulmuştur. Âlimler Hz. Peygamber’in alındığı yerin neresi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bu yerin, bizzât Mescid-i Haram olduğu söylenmiştir ki bu, âyetin lafzının zâhirinin de ifâde ettiği şeydir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ben bir gece Mescid-i Haram’dan, Beytullah’ta Hicr (Hatim)’in yanında, uyku ile uyanıklık arasında iken, Cebrâil Burak ile geldi.” 2302
Hz. Peygamber’in Mi’râc’a, Ebû Talib’in kızı Ümmü Hani’nin evinden alınıp götürüldüğü de söylenmiştir. Bu görüşe göre, âyetteki “Mescid-i Haram” ifâdesi ile Mescid’i kuşatıp sardığı için, bütün Harem bölgesi kastedilmiştir. İbn Abbas’tan da (r.a.) “Harem’in tamamı Mescid-i Harem’dir” diye bir rivâyet gelmiştir. Bu ekseri âlimlerin görüşüdür. 2303
2299] İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan Tefsiri, Damla Y., IV/513
2300] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili: 4/3150
2301] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, I/204
2302] Müslim, İman 264
2303] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Akçağ Y., 14/389
İSRÂ VE MÎRAC
- 573 -
Mescid-i Haram:
El-Mescidü'l-Haram, Mekke'de Kâbe'nin bulunduğu alandaki camiin adıdır. Hürmet ve saygı gösterilmesi gereken mescid anlamında bu ad verilmiştir. Yeryüzünde inşâ edilen ilk mescid ve müslümanların kıblesidir. Buraya Mescid-i Haram denildiği gibi, Harem-i Şerif de denir. Açık bir alan üzerinde bulunan Kâbe, Makam-ı İbrâhim ve zemzem kuyusu bu mescidin birer parçasıdır: Mescid-i Haram'ın, kuzey-batı duvarı 164 m., güney-doğu duvarı 166 m., kuzey-doğu duvarı 108 m., güneybatı duvarı 109 m. dir. Mescid-i Haram'ın bu dört duvarında 19 kapı, çevresinde 92 kubbe ve 7 minare vardır. Hz. Ömer zamanına kadar ihata duvarı yoktu. Ondan sonra duvar örüldü ve tarih boyunca birtakım tamir, yenileme, genişletme çalışmaları yapıldı.
Benû Şeybe kapısının kemeri ile Kâbe arasında küçük kubbeli bir yapı vardır. Kâbe yapılırken Hz. İbrâhim'in iskele olarak kullandığı taş buradadır. Taş üzerine çıkan Hz. İbrâhim'ın ayak izleri görülmektedir. Kâbe'nin kuzey-batı duvarının karşısında mermerden yapılmış yarım daire şeklinde bir duvar vardır. Hilâl'i de andıran bu duvarla çevrili alana "el-Hatim" veya "el-Hicr" denmiştir.
Tavafın yerine getirildiği mermer döşemeye "metaf" denilmektedir. "Metaf": Tavaf edilen yer, tavaf edilirken dönülen alan demektir. Zemzem'in çıktığı yer, Hâceru'l-Esved'in karşısında Kâbe'nin 20 m. kadar doğusundadır. Zemzem, İbranice bir kelime olup, "dur-dur" anlamına gelir. Mescid-i Haram terkibi Kur’ân-ı Kerim'in çeşitli âyetlerinde geçer. Bazı âyetlerde, müşriklerin, halkın Mescid-i Harama girmesini engellemelerinin büyük günah olduğu belirtilir: “Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek, insanları Mescid-i Haram'dan menetmek ve oranın halkını yerinden çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır." 2304; "... Sizi, Mescid-i Haram'dan menettiği için bir kavme olan kininiz, sakın sizi, onlara karşı tecavüze sevketmesin." 2305
İslâm'ın ilk yıllarında ibâdetlerde kıble Kudüs'teki Mescid-i Aksâ iken, Hicretten sonra onaltıncı ayda, kıble Mekke'deki Mescid-i Haram'a çevrilmiştir. Kur’ân-ı Kerim'de bu değişiklik şöyle açıklanır: "Her nereye çıkıp gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu elbette, Rabbinden gelen bir gerçektir. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir." 2306; "Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Seni, sevdiğin kıbleye mutlaka çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey mü’minler. Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin." 2307
Diğer yandan saldırı olmadıkça Mescid-i Haram çevresinde savaş yapılması yasaklanmıştır. “Mescid-i Haram'ın yanında onlar, sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer orada sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İşte kâfirlerin cezâsı böyledir." 2308
Mescid-i Haram, önceleri Kâbe'nin çevresinde tavaf edenlere ayrılmış bir alandan ibaretti. Asr-ı Saadette ve Ebû Bekir (r.a.)'ın halifeliği döneminde mescidin çevresinde duvar yoktu. Etrafı evlerle çevrili idi. Zamanla hacıların kalabalıklaşması ve sıkışıklık meydana gelmesi üzerine kenardaki evler satın alınıp
2304] el-2/Bakara, 217
2305] 5/Mâide, 2
2306] 2/Bakara, 149, 150
2307] 2/Bakara, 144
2308] 2/Bakara, 191
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yıktırılmış ve çevresine duvar çekilmiştir. Mescid, Emevîler, Abbasîler, Osmanlılar, Suudlular zamanında çeşitli tamirler görmüş ve değişikliklere uğramıştır. Şimdiki haliyle Kâbe'ye yakın olan kısmın üzeri açık, dış kısımların üzeri kapalıdır. Kapalı bölüm sa'y mahallini de içine alacak şekilde genişletilmiştir. 2309
Mescid-i Haram, yeryüzündeki mescidlerin en faziletlisidir. Burada kılınan bir namaz başka mescidlerde kılınan yüz bin namazdan daha efdaldir. Bir hadis-i şerifte; "Mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hâriç, başka mescidlerde kılınan bin namazdan efdaldir. Mescid-i Haramda kılınan bir namaz da diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan efdaldir." 2310 buyrulmuştur. Fazilet bakımından Mescid-i Haram'dan sonra Mescid-i Nebi, ondan sonra da Mescid-i Aksâ gelir. Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: "(Fazla sevap umarak) yalnız şu üç mescide gitmek üzere yolculuk yapılabilir. Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksâ." 2311
Mescid-i Aksâ:
Âlimler, Mescid-i Aksâ’dan Beyt-i Makdis’in kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir. Mescid-i Aksâ ile Mescid-i Haram arasındaki mesafe çok uzak olduğu için, Mescid-i Aksâ’ya Mescid-i Aksâ (en uzak mescid) denilmiştir. “İlâ” edatı, mesafenin sonunu bildirmektedir. Buna göre âyetteki “İle’l-Mescidi’l-Aksâ: Mescid-i Aksâ’ya” ifâdesi Hz. Peygamber’in bu Mescid’e kadar ulaştığına delâlet eder. Ama o Mescid’e girip girmemesi hususuna dair, âyetin lafzında herhangi bir delâlet yoktur. 2312
Yüce Allah’ın “Mescid-i Aksâ’ya” buyruğunda bu mescide “el-Aksâ” niteliğinin veriliş sebebi, onun ile Mescid-i Haram arasındaki uzaklıktır. O gün ziyaret ile tazim olunan yeryüzünde Mekkelilere en uzak mescid o idi. 2313
El-Mescidü'l-Aksâ, Kudüs'te eski Süleyman mâbedinin bulunduğu yerde inşâ edilmiş olan camiin adı. "En uzak mescid" anlamına gelen bu tabire ilk olarak Kur'ân-ı Kerîm'in İsrâ ve Mirac'la ilgili olarak İsrâ sûresinin ilk âyetinde yer verilir. Mescid-i Aksâ'ya "İliya" veya günahlardan temizlenme yeri anlamında "Beyt-i Makdis" yahut "Beyt-i Mukaddes" adı da verilmiştir. Beyt-i Makdis, İbranice "bethammikdaş" kelimesinden alınan ilhamla kullanılmış olup "Mâbed" anlamına gelir ve bununla Hz. Süleyman'ın mâbedi kastedilir 2314.
Mescid-i Aksâ'ya en uzak mescid anlamında bu ismin verilmesi, Mekke'deki Mescid-i Haram'a yaya yürüyüşü ile bir aylık mesafede bulunması yüzündendir. Hz. Peygamber’in mirac gecesinde; "Burak'a bindim, Beytu'l-Makdis'e gittim."2315 Buyurduğu rivâyet edilmiştir. Diğer yandan eski tefsirlerde Mescid-i Aksâ, Mirac ile ilgili görülmüş hatta onunla, gökteki bir yerin kastedildiği de öne sürülmüştür.
Yeryüzünde Mescid-i Haram'dan sonra yapılan en eski mescidlerden birisi Mescid-i Aksâ'dır. Yapımına Dâvud (a.s.) başlamış ve Hz. Süleyman tarafından
2309] Kâmil Miras, S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 10/57, 6/50
2310] İbn Mâce, h. ho: 1406
2311] Buhârî, Mescidu Mekke 1; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, IV/151-152
2312] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Akçağ Y., 14/389
2313] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/326
2314] ez-Zerkeşî, İ'lâmü's-Sâcid, Kahire 1397, s. 277; Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1936, IV, 3144; İslâm Ansiklopedisi, Mescid-i Aksâ ve Kudüs maddeleri
2315] Müslim, İman 259; Nesâî, Salât 10
İSRÂ VE MÎRAC
- 575 -
tamamlanmıştır.2316 Mescid-i Aksâ, hicretin l6. ayına kadar müslümanların kıblesi idi. Hz. Peygamber (s.a.s.), niyet ile ziyaretine izin verdiği üç mescid arasında Mescid-i Aksâ da vardır. Hz. Ömer (r.a.) devrinde Kudüs fethedilince, oraya giden halife bir gece vakti Beytü'l-Makdis'e girdi ve bütün gece orada namaz kıldı. Sabah olunca ezan okutarak cemaat ile namaz kıldı. Bundan sonra Hz. Ömer (r.a.) Kâbul Ahbâr'ı çağırarak müslüman mescidinin nerede yapılabileceğini sordu. Kâb, es-Sahrâ (kaya)'ya işaret etti ve hatta bunun kıble olmasını istedi. Hz. Ömer (r.a.) ona İslâm kıblesinin Kâbe olduğunu hatırlattı. Fakat Beytü'l-Makdis'in mukaddes hatırasına da bir mescid yaptırdı ve kıblesini Kâbe tarafı olarak tesbit etti. Burası daha sonra Kubbetü's-Sahrâ'nın yeri oldu.
Kubbetü's-Sahrâ depremlerden zarar görmüş ve birçok kez tamir edilmiştir. Burası, dört yandan merdivenlerle çıkılan geniş bir seddin ortasında, sekiz köşeli ve yüksek kubbeli bir bina idi. Dördü merdivenlere açılan, sekiz tane yaldızlı tunç ve sedir ağacından kapısı vardı. İçeride içiçe dairevi sütün sıralarına ve mozayıklı bingilere dayanan kubbenin altında sahra (kaya) durmaktaydı. Bakır, demir kafes ve tahtadan üç tabaka olarak inşâ edilmiş bulunan yüksek kubbenin tahtadan dış tabakası altın varak ile kaplı idi. Kubbetü's-Sahrâ'nın bulunduğu seddin üç tarafından, daha küçük üç kubbeli yapı bulunuyordu. Bunlar Kubbetü's-Silsile, Kubbetü'l-Mirac ve çok köşeli bir yapı olan Kubbetü'n Nebî idi. Bugün bunların şekilleri kısmen değişmiş bulunmaktadır.
Özetle, Kubbetüs-Sahrâ'nın bir ziyaret yeri olmasına karşılık, Mescid-i Aksâ, bunun bir ibâdethanesini teşkil eder. Mescid-i Aksâ deyince; İslâm kaynaklarında Halife Abdülmelik'den, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'a kadar gelip geçen pek çok halife ve padişahlar tarafından burada inşâ edip bırakılmış. Kubbetü's-Sahrâ, mezar, türbe, tekke, zaviye ve sebil gibi dini amaçla yapılmış yapıları içine alan yaklaşık 150 dönüm kadar bir arazi üzerine serpilmiş binalar topluluğu anlaşılır. Dar anlamda Mescid-i Aksâ deyince, Kubbetü's-Sahra'dan uzakta olmayan ve Abdülmelik tarafından inşâ edilmiş bulunan cami kastedilir. Bu caminin yapımında İran hükümdarı, II. Hüsrev tarafından tahrip olunmasına kadar ayakta duran Jüstinyen tarafından inşâ edilmiş bulunan, Meryem Ana Kilisesi'nin harabelerinden çıkan malzeme kullanılmıştır. Tarih içinde pek çok el değiştiren Kudüs ve dolayısıyla İslâm'ın iki yeri, İsrâ ve Mirac'ın ilk durağı olan Mescid-i Aksâ, bugün Yahûdilerin işgali altında bulunmaktadır. 2317
“Mescid-i Aksâ’ya”, yani Beytü’l-Makdis’e. Bu mescid’in “uzak” anlamında olan “Aksâ” diye adlandırılması, o gün için onun ötesinde başka bir mescidin olmamasından, yani, bu mescidin Mekke’deki mescide en uzak mescid olmasındandır. Bu iki mescid arasında, bir aylık mesafeden daha uzun bir mesafe vardır. İşte bu Mescid-i Aksâ’ya “götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.” 2318
Mescid-i Aksâ’nın Etrafına Bereket Verilmiştir:
Cenâb-ı Hak “Biz, o (Mescid-i Aksâ’nın) etrafına bereket verdik.” buyurmuştur. Bu bereket, meyveler ve çiçekler verme ile tefsir edildiği gibi; orasının peygamber durağı, meleklerin iniş noktası olması sebebi ile olduğu da söylenmiştir. 2319
2316] ez-Zerkeşi, a.g.e., 281, 282, 287
2317] Mefâil Hızlı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, IV/149-150
2318] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Damla Y., IV/515
2319] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Akçağ Y., 14/389
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Daha sonra Yüce Allah: “Çevresini mübârek kıldığımız” diye onu nitelemektedir. Denildiğine göre bu mübârek kılış, mahsullerle ve akan ırmaklarla idi. Bir diğer görüşe göre ise, etrafında defnedilmiş bulunan peygamber ve sâlihlerle mübârek kılınmıştır. Mukaddes kılınması da bundan dolayıdır.
“Mescid-i Haram’dan…” En güvenilir rivâyetlere göre İsrâ, Ebû Talib’in kızı Ümmühani’nin Harem içindeki evinden başlamıştır. Harem’in tamamı ise Mescid’dir. “Çevresini” din ve dünya bereketleriyle “mübârek kıldığımız…” Çünkü burası, vahyin ve meleklerin indiği Hz. Mûsâ’dan beri peygamberlerin ibâdet yaptıkları bir yerdir. Ayrıca nehirler ve meyvalı ağaçlarla donatılmıştır. Şam, Ürdün ve Filistin de onun çevresindeki şehirlerdendir. 2320
İsrâ ve Miracın Hikmeti:
“Ona âyetlerimizden bazısını gösterelim diye” buyruğu hitabın çeşitlendirilmesi kabilindendir (Telvînu’l-Hitab -Hitabın çeşitlendirilmesi-: Diğer adı ile “iltifat” diye bilinen edebi bir sanattır. “Gaibten muhataba geçiş, ya da onun aksine geçiş”2321 diye tarif edilir. Burada Cenâb-ı Allah önce: “Yürüttü” diye buyurup kendi zâtından gaib şahıs olarak söz ederken “onu gösterelim diye” buyruğunda da mütekellim kipi ile söz etmektedir.2322 Yüce Allah’ın, ona göstermiş olduğu ve insanlara bildirdiği hayret verici âyetler ile Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya -bir aylık mesafe olmasına rağmen- bir gecede geceleyin yürütülmesi, semâya urucu (yükselişi) -Müslim’in Sahih’inde ve diğerlerinde sâbit olduğu üzere- bütün peygamberleri teker teker nitelikleriyle anlatması, işte bu âyetler arasındadır. 2323
Cenâb-ı Hak “O (Peygambere) âyetlerimizden bazısını gösterelim diye” buyurmuştur. Yani, “o gecede Allah’ın kudretine delâlet eden mûcizeleri ve dikkate değer hâdiseleri ona gösterelim” diye” demektir. 2324
İsrâ mûcizesinin amacı, hiç kimsenin müşerref olmadığı şekilde peygamberlerin efendisi ve sonuncusu Hz. Muhammed’e, İlâhî zâtına mahsus âyetleri göstermektir. Nitekim, “İşte böylece Biz İbrâhim’e yerin ve göklerin melekutunu (hükümranlığını) gösteriyorduk.” 2325 âyet-i kerimesinde buyurduğu gibi dostu İbrâhim’e (a.s.) hükümranlığını; sevgili elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ise, “Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.”2326 buyurarak Rubûbiyyetinin büyük âyetlerini gösterdiğini bildirmiştir.
Müfessirlere göre Peygamberimize gösterilen bu âyetler şunlardır: Bir aylık mesafedeki Mescid-i Aksâ’ya gecenin az bir kısmında gitmesi, Beytü’l-Makdis’i görmesi, enbiya ruhlarının temessül ederek kendisine görünmesi, onların yüce makamlarına vakıf olması ve Levh-i Mahfuz’daki kâlemlerin cızırtısını duyması, Refref’i ve Sidre-i Münteha’yı kaplayan İlâhî nurları görmesi gibi delillerdir. 2327
2320] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Damla Y., IV/514-515
2321] Dr. İn’am Fevval Akkavi, el-Mu’cemu’l-Mufassal fi Ulumi’l-Belağa… Beyrut 1413/1992 s. 209
2322] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/327
2323] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/327
2324] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Akçağ Y., 14/389
2325] 6/En’âm, 75
2326] 53/Necm, 18
2327] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Damla Y., IV/514
İSRÂ VE MÎRAC
- 577 -
Hz. İbrâhim İle Hz. Muhammed’in Miracları:
Âyetteki “O (peygambere) âyetlerimizden bazısını gösterelim diye” ifâdesi, Allah Teâlâ’nın, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) o mûcizelerin ve şayan-ı dikkat şeylerin ancak bir kısmını gösterdiğine delâlet eder. Çünkü min âyatinâ kelimesindeki min edatı, “bazı” mânâsına gelir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, Hz. İbrâhim hakkında “Biz İbrâhim’e göklerin ve yerin melekutunu öylece gösteriyorduk.”2328 buyurmuştur. Dolayısıyla “Hz. İbrâhim’in miracının, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) miracından üstün olması gerekir” denilirse, biz deriz ki: Hz. İbrâhim’in görüp müşahade ettiği, göklerin ve yerin melekûtudur. Hz. Muhammed’in gördüğü şey ise Allah’ın âyetlerinden bir kısmıdır. Allah’ın âyetlerinin daha üstün olduğunda ise şüphe yoktur. 2329
Semi’ ve Basîr Olan Kimdir?
Daha sonra Cenâb-ı Hak, “O her şeyi hakkıyla işiten ve tastamam görendir.” buyurmuştur. Bu “Kulunu gece yürüten O zât, Muhammed’in (s.a.s.) sözlerini bihakkın duyan, yaptıklarını hakkıyla gören, o fiil ve sözlerinin riya şaibesinden arı, duru, tertemiz, doğruluk ve saflıkla içiçe olduğunu hakkıyla bilendir. İşte bundan ötürü, böyle bir ikramı ancak ona vermiştir” demektir. Bu ifâde ile “Allah mirac hususunda, müşriklerin Peygamber’e dediklerini duyan, ona karşı yaptıklarını görendir.” mânâsı da verilmiştir. 2330
“O, gerçekten” elçisinin sözlerini “işitendir” ve fillerini “görendir” Burada Hz. Muhammed’in (s.a.s.) isrâ mûcizesine mazhar kılınması O’nun izzet ve değerini arttırmak ve makamını yükseltmek içindir, yoksa Cenâb-ı Hak sevgili elçisinin sözlerini ve davranışlarını kendisine yaklaştırmadan da ihatalı bir şekilde bilir. 2331
Muhakkak ki, ancak O, her şeyi işiten ve her şeyi görendir. Tefsircilerin çoğu, bu zamiri Yüce Allah'a işaret etmek üzere tefsir etmişler ve meâlini şöyle açıklamışlardır: O noksan sıfatlardan münezzeh zâttır ki, ancak o, kulunun gizli ve açık bütün hallerini gerçek anlamda gören ve haberdar olan ve bundan dolayı, bu yüksek makama ehil ve layık olduğunu bilendir. Onun için bu makamı ona tahsis etmiş ve ona bu şekilde ikramda bulunmuştur. Bu şekilde âyet, gıyabdan (üçüncü şahıstan) birinci şahsa iltifat (çevirme) ile başlamış ve birinci şahıstan üçüncü şahsa iltifat ile son bulmuş olur. Aynı zamanda kâfirlere karşı bir tehdid mânâsını da gerektirir.
Ebû'l-Bekâ'nın naklettiğine göre, bazı tefsirciler de zamirin Peygambere işaret ettiğini söylemiş ve âyetin meâlinde demiştir ki: "Gerçekten sözümüzü işiten ve zâtımızı gören yalnız o kuldur". Bu şekilde üçüncü şahsa iltifat yoktur. Ve âyet, zahirine göre yorumlanmıştır. Ancak "zâtımızı gören" diye tefsir etmek için açık bir ipucu yoktur. "O gösterdiğimiz âyetleri gören" demek daha açıktır. Bununla birlikte Tıybî demiştir ki: "Zamirin böyle iki ayrı yoruma muhtemel olarak gelmesinin sırrı, Hz. Peygamberin Yüce Allah'ı görmesi ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın sözünü işitmesi ve ancak, "Benim yardımımla işitir ve benim yardımımla görür." Hadisi şerifin mânâsı üzere olduğuna işaret olsa gerektir.
2328] 6/En’âm, 75
2329] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Akçağ Y., 14/390
2330] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Akçağ Y., 14/390
2331] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Damla Y., IV/515
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(Yunus Sûresi'ndeki "Ya da o kulaklara ve gözlere kim sahiptir?" 2332
Bu âyette değinilen olay, "Mi’râc" ve "İsrâ" olarak bilinmektedir. Sahih hadislere göre bu olay Hicret'ten bir yıl önce meydana gelmiştir. Hadis ve diğer siyer kitaplarında çok sayıda (en az 25 kişi) Sahabeden bu konunun ayrıntılarını anlatan rivâyetler nakledilmektedir. Enes bin Mâlik, Mâlik bin Se'se'e, Ebû Zer Gıfari ve Ebû Hureyre (Allah hepsinden razı olsun) olayın ayrıntılarını rivâyet etmişlerdir. Bunların yanısıra Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Abbas, Ebû Said el-Hudri, Huzeyfe bin Yeman, Hz. Aişe vs. (Allah hepsinden razı olsun) olayın bazı bölümlerini nakletmişlerdir.
Bu âyette Kur'an, yolculuğun sadece bir bölümünü, Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya gidişi anmaktadır. Burada anlatıldığı üzere bu yolculuğun gayesi Allah'ın kuluna bazı âyetlerini göstermek istemesidir. Kur'an bundan başka ayrıntılara değinmez, fakat biz diğer ayrıntıları hadislerden öğrenmekteyiz: Bir gece Cebrâil (a.s.), Hz. Peygamberi (s.a.s.) Burak üzerinde, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdü. Hz. Peygamber (s.a.s.) orada diğer peygamberlerle birlikte namaz kıldı. Daha sonra göğün çeşitli tabakalarına yükselen peygamberimiz orada bazı büyük peygamberlerle karşılaştı. En sonunda göğün en yüksek tabakasına ulaştı ve Allah'ın huzuruna çıktı. Başka önemli emirlerin yanısıra beş vakit namaz da işte burada emredildi. Daha sonra Peygamber (s.a.s.) Mescid-i Haram'a geldi. Birçok hadis rivâyetine göre bu yolculuk sırasında ona (s.a.s.) cennet ve cehennem de gösterilmiştir. Güvenilir hadislerden öğrendiğimize göre Hz. Peygamber (s.a.s.) ertesi gün bu olayı anlattığında Mekkeli müşrikler onunla alay ettiler ve mü’minlerden bazıları da bunda şüpheye düştüler.
Yukarıda belirtilen hadislere dayanan ayrıntılar Kur'an'da verilen ayrıntılara yapılan eklemelerdir. Bu nedenle hadislerde değinilen ayrıntılar, Kur'an'a ters olduğu gerekçesi ile reddedilemez. Bununla birlikte, bir kimse eğer hadislerde belirtilen ayrıntıları reddederse o kâfir olmaz. Ancak Kur'an'da anlatılan olayları reddederse kâfir olur.
Bu yolculuk (Mi’râc) hakkında birçok farklı görüşler vardır. Bazıları bunun rüyada meydana geldiği görüşündedirler; Bazıları ise olay sırasında Hz. Peygamber'in (s.a.s.) tamamen uyanık olduğu ve bedeni ile birlikte yolculuk ettiğini söylerler; bazıları ise bunun sadece Hz. Peygamber'e (s.a.s.) gösterilmiş mistik bir görüntüden öte bir şey olmadığını söylerler. Fakat bu âyetin başlangıç sözleri: "Kulunu... götüren o (Allah) yücedir", bunun Allah'ın sınırsız gücü ile meydana gelmiş olan doğa-üstü bir olay olduğunu göstermektedir. Eğer olay sadece mistik bir görüntüden ibaret olsaydı âyet, bu olayı meydana getiren varlığın her tür zayıflık ve eksiklikten uzak olduğunu gösteren "subhane" ifâdesi ile başlamazdı. Yine "Kulunu bir gece... götüren" sözleri, bunun sadece bir görüntü veya rüya olmadığını, bilakis Allah'ın Peygamberi'ne (s.a.s.) âyetlerini gösterdiği fiziksel ve bedensel bir yolculuk olduğunu göstermektedir. Bu nedenle herkes, bunun sadece ruhsal bir deneyim olmayıp, Allah'ın Peygamber'i (s.a.s.) için hazırladığı fiziksel bir yolculuk ve bir gözlem olduğunu kabul etmelidir. 2333
2332] Âyetin tefsirine bk. 10/Yûnus, 31 (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., V/283). Yine, bk. 4/Nisâ 58. âyetin tefsirine Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/327)
2333] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., III/69-70
İSRÂ VE MÎRAC
- 579 -
Adım Adım İsrâ ve Mirac Olayı
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Mekke'deki son yıllarında meydana gelen en önemli olaydır bu. Bu öyle bir olaydır ki, Hazreti Peygamber efendimizin pâk siretine kıymetli bir taç gibi konmuştur. Öyle bir taç ki, bu, peygamberler dâhil, insanlık tarihinde hiçbir şahsiyetin başına konmamıştır. Bu, İsrâ ve Mi'rac vakasıdır. İsrâ, Kur’ân-ı Kerim'in İsrâ sûresinde belirtildiği gibi, Hz. Peygamber'in gece Mescid-i Haram (Kâbe)'den Mescid-i Aksâ’ya2334 -hadislerde ayrıntılı olarak belirtildiği gibi- götürülmesidir. Mi'rac da; Hz. Peygamber (a.s.)'in Kudüs'ten Sidret'ul-Müntehâ'ya kadar yolculuğudur. Bazı tek tük rivâyetlere göre İsrâ ve Mi'rac ayrı ayrı meydana gelen iki olaydı. Ancak İslâm ümmetinin galip ekseriyeti, -ki bunlar arasında en meşhur ulema, fakihler, muhaddisler ve müfessirler yer almaktadır- İsrâ ve Mi'rac'ın aynı zamanda meydana gelen olaylar olduğunda birleşmişlerdir. Bu genel inanca göre Rasûlullah (s.a.s.), bir gece, bedeni ve ruhuyla ve uyanık bir durumda Kâbe’den Kudüs'e götürüldü ve aynı gece semânın en üst noktasına varıp Cenâb-ı Allah'ın huzuruna çıkarıldı ve sabah olmadan Mekke'ye döndürüldü.
Mi'rac Vak'asının Kesin Tarihi: Mi'rac vak'ası ne zaman meydana geldi? Kesin tarihi nedir? Bununla ilgili olarak çeşitli rivâyetlere rastlıyoruz. İbni Sa'd'ın Vakıdi'ye dayanarak naklettiği rivâyete göre bu olay 17 Ramazan, Bi'set'ten sonra 12. yılda, yani hicretten 18 ay önce meydana geldi. Bi'set'ten sonra tesbit etmeye çalıştığımız tarih hakkında Buhârî ve Müslim'de Hz. Abdullah bin Abbas diyor ki Rasûlullah’a (s.a.s.) ilk vahiy geldiği zaman kendisi 40 yaşında idi. Rasûlullah, bundan sonra 13 yıl Mekke'de kaldı ve 10 yıl Medine'de. Bu kayda dayanarak biz de diyoruz ki Medine'ye hicret, Bi'set'ten sonra 13. yılın sonunda oldu. İbn Sa'd başka bir kaynağa dayanarak bu vak'anın Bi'setten sonra 13. yılda 17 Rebiülevvel'de yani hicretten yaklaşık bir yıl önce vuku bulduğunu yazmıştır. Beyhakî, Mûsâ bin Ukbe'ye dayanarak ve o da İmam Zührî'ye dayanarak, Mi'rac'ın tarihinin aynı olduğunu belirtmiştir. Urve bin Zübeyr'in rivâyetine göre de bu tarih doğru çıkıyor. Bunu İbni Lehiy'a, Ebû'l-Esed'e dayanarak nakletmiştir. Aynı sebeplerden İmam Nevevî, Mi'rac için bu tarihin doğru olduğunu ifâde etmiştir. İbni Hazm ise "icmâ"ın fikrinin bu olduğunu iddia etmişse de doğru değildir. İsmail es-Süddi'nin bu vak'a ile ilgili olarak iki rivâyeti naklolunmuştur. Bunlardan biri Taberî ve Beyhakî tarafından naklolunmuştur ve bunda Mi'râc'ın hicretten bir yıl beş ay önce; yani Bi'set'ten sonra 12. yıl 1 Şevval tarihinde cereyan ettiği ifâde olunmuştur. Hâkim tarafından naklolunan ikinci rivâyete göre bu olay hicretten bir yıl dört ay önce meydana geldi. Buna göre, Mi'rac'ın Zil-Kade ayında olduğu söylenmiştir. İbni Abd-il Berr ile İbni Kuteybe, Mi'rac'ın hicretten bir yıl 8 ay öncesinin (yani, Bi'set sonra 12. yıl Recep) bir vak'ası olduğunu belirtmişlerdir. İbni Fâris, hicretten bir yıl üç ay, İbn-ul Cevzi hicretten 8 ay önce ve Ebû'r-Rebi' bin Salim 6 ay önceki bir hâdise olduğuna işaret etmişlerdir. Bir rivâyet de hicretten 11 ay öncesidir, bunu İbn'ul-Münir, "Siret-i İbni Abd-il Berr'in Şerhi'nde yazmıştır, İbrâhim bin İshâk el-Harbi bunun kesinlikle Mi'rac'ın tarihi olduğunu ifâde etmiştir. Fakat en meşhur rivâyet, Mi'rac'ın 27 Recep tarihinde olmasıyla ilgilidir. Allâme Zürkâni'nin dediği gibi, bir rivâyet veya ifâdenin başka bir rivâyet veya ifâdeye tercih edilmesi için yeterince delil yoksa, en meşhur olan rivâyet kabul olunmalıdır. Burada da durum aynıdır.
2334] Beyt-ul Mukaddes, Kudüs
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mi'rac'ın Tarihî Önemi: Mi'rac vak'ası, Nebî-yi Kerim (s.a.s.)'in Tevhid için dünyaya sesini duyurmaya başlamasından 12 yıl geçtikten sonra meydana geldi. O zamana kadar muhalifler İslâmî Davet ve Hareket'in yolunu kapatmak için her yola başvurmuşlardı. Hile, desise, entrika, iftira, baskı, zulüm ve işkence, kısacası, bütün yollar denenmişti. ama her noktada ve her aşamada gerek Rasûlullah (s.a.s.), gerekse, fedakâr arkadaşları sabır, metanet, sebat ve dirâyetin en güzel örneklerini vererek hareket ve davalarını canlı tutmuşlar ve günden güne geliştirmişlerdi. Her türlü engele rağmen İslâmın sesi Arabistan'ın her köşesine yayılmıştı. Arabistan'ın tek bir kabilesi yoktu ki, bundan üç-dört kişi Rasûlullah’ın (s.a.s.) dâvetinden etkilenmiş olmasın. Bizzat Mekke'de kelleyi koltukta taşıyan fedailer hatırı sayılır bir grub olmuşlardı. Medine'de Evs ve Hazrec gibi kuvvetli kabilelerin hemen hemen bütün üyeleri Rasûlullah'ın ve müslümanların destekçisi haline gelmişti, artık müslümanların daha rahat bir ortamda çalışabilmek için Mekke'den Medine'ye hicret edip kuvvetlerini toplama ve etkinliklerini daha geniş çapta gösterme zamanı gelmişti. İşte bu yol ayırımında İsrâ ve Mi'rac gibi, büyük tarihi ehemmiyet taşıyan olaylar meydana geldi. Rasûlullah (s.a.s.) göklere çıkarak Cenâb-ı Allah ile beraber oldu ve dünyaya döndükten sonra başından geçenleri ve İsrâ sûresinde yer alan kıssayı arkadaşlarına anlattı.
Mi'rac Vak'asının Kur’ân-ı Kerim'de ve Hadislerde Anlatılış Biçimi: İsrâ Sûresinin ilk âyetinde Rasûlullah'ın sadece Mescid-i Haram (Beytullah)'dan Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs) götürülmesinden bahsedilmiştir. Bunun amacı da, Cenâb-ı Allah'ın kendi kuluna bazı alamet ve işaretlerini göstermek olduğu belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerim'de İsrâ veya Mi'rac ile ilgili başka teferruat yoktur. Fakat hadislerde ve siyerlerde bu vak'a ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Bu vak'ayı rivâyet eden sahabelerin sayısı en az 25'tir, ki istikrar ile bu sayı 45'e kadar çıkıyor. Bu rivâyetlerin en etraflıcası Hz. Enes bin Mâlik, Hz. Ebû Hureyre, Hz. Ebû Sa'id el-Hudrî, Hz. Mâlik bin Sa'sa'a, Hz. Ebû-Zer Gifârî, Hz. Şeddâd bin Evs, Hz. Abdullah bin Abbâs, Hz. Abdullah bin Mes'ud ve Hz. Ümm-ü Hani'nin rivâyet ettikleridir.
Hadislerde verilen etraflıca bilgiye göre gece vakti Cebrâil (a.s.) Rasûlullah’ı (s.a.s.) uyandırıp burâk (at) üzerinde Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdü. Rasûlullah (s.a.s.) Mescid-i Aksâ'da diğer peygamberler ile birlikte namaz kıldı. Daha sonra semâya yolculuk etti ve göğün çeşitli katlarında muhtelif büyük peygamberlerle buluştu. Semânın en yüksek katına yükseldikten sonra da Cenâb-ı Allah'ın huzuruna çıktı. Rasûlullah'ın, Allahu Teâlâ tarafından kabulü sırasında ümmetine beş vakit namaz farz olundu. Bu kabulden sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) Kudüs'e ve oradan da Mescid-i Haram'a döndü. Bu kudsi yolculuk sırasında Hz. Peygamber’e (s.a.s.) Cennet ile Cehennem'in de gösterildiği şeklinde rivâyetlerde ifâde olunmuştur. Ayrıca rivâyetlerden, ertesi gün Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu yolculuktan bahsedince kâfirlerin buna çok güldüğü, bunu bir alay konusu yaptığı, Müslümanlardan bazısının imanında sarsıldığı sabittir.
Hadis-i Şeriflerdeki bu ayrıntılar Kur’ân-ı Kerim'e aykırı değildir, aksine Kur’ân-ı Kerim'in ifâdesinin izahı mâhiyetindedirler. Bu sebeple, hadislerdeki bu ek bilgilerin reddedilmesi için ortada herhangi bir sebep yoktur.
Mi'rac Fiilen ve Bedenen miydi, Yoksa Mânen mi? Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Mi'râc yolculuğu nasıldı? Bu yolculuk rüyada mı yapılmıştı, yoksa uyanık ve
İSRÂ VE MÎRAC
- 581 -
ayıkken mi? Rasûlullah (s.a.s.) bu yolculuğa fiilen ve bedenen mi çıkmıştı; yoksa bir yerde otururken mânen ve hayaller âleminde mi semâyı gezmişti? Bu sorunun cevabını bizzat Kur’ân-ı Kerim'in kelimeleri vermektedir. "Sübhân-ellezi esrâ" ile söze başlamak gösteriyor ki, bu çok fevkalâde ve muazzam bir vak'a idi ve sadece Allah'ın kudretiyle vuku buldu. Rüyasında bir kişiye bu gibi şeylerin gösterilmesi ya da bir kişinin ilhâm ve keşif yoluyla bunlara tanık olması, böylesine kuvvetli bir ifâde ile söze başlamayı gerektirmez. "Her türlü ayıp ve kusurdan münezzeh olan Allah, kuluna (rüyasında veya ilhâm yoluyla) âyetlerinden bazısını göstermek için..." gibi bir ifâde kullanıldığı takdirde rüya veya ilhamın pek değer taşımadığı ortaya çıkar. Bunun yanı sıra, "gece vakti götüren" deyimi de Mi'râc'ın fiilen ve bedenen olduğunu göstermektedir. Rüyada, ilhamda veya hayalde bir kişiye bir yerin gezdirilmesi için "götürme" fiilinin kullanılması uygun olmaz. Onun için, bu yolculuğun fiziksel ve vücutça olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu sadece mânevî veya zihnî bir tecrübe değildi. Rasûlullah (s.a.s.) bu yolculuğa bilinçli olarak çıkmış ve her şeyi gözleriyle görmüştü.
Şimdi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) uçak veya diğer herhangi bir vâsıta olmaksızın Cenâb-ı Allah tarafından Mekke'den Kudüs'e bir gecede gitmesi, mümkün idiyse, hadis-i şeriflerde yer alan diğer tafsilât niye mümkün olmasın? Bir şeyin mümkün olup olmaması bahsi ancak bir insanın kuvveti ve kudreti sözkonusu olunca ortaya çıkar. Eğer mesele, Allah ile ilgiliyse onun mümkün olması konusunda tereddüde düşmek, Allah’ın Kadir-i Mutlak sıfatına inanmamak anlamına gelir. Mâdem ki Allah her şeye kâdirdir, o zaman en umulmadık işleri yapabilir. Cenâb-ı Allah bir kulunu, maddeler âleminin en hızlı nesnesi olan ışığın bile milyarlarca yılda yetişebileceği bir yere bir ânda götürebilir. Zaman ile mekânın sınırları mahlûklar için geçerlidir. Kâinatın Yaratıcısı için değil.
Hadisleri İnkâr Edenlerin İtirazları: Mi'râc yolculuğu hakkında hadis-i şeriflerde yer alan tafsilatlı malûmata, hadis münkirleri tarafından muhtelif itirazlar yapılmıştır; ama bunlardan sadece ikisi dikkate değerdir.
Birincisi, bu vak'a, Cenâb-ı Allah'ın muayyen bir yerde kalması intibaını veriyor. Zira böyle olmasaydı, Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu kadar yol kat ederek O'nun yanına gitmesine ne gerek vardı?
İkincisi, henüz kıyamet kopmamış ve mahşerde kimsenin ameli hakkında muhakeme yapılmamışken, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Cennet ve Cehennem'de gezdirilmesi ve Cehennem'de işkenceye tabi olan veya cezalarını çekmekte olan kulları görmesi nasıl mümkün olabilir? Eğer insanlara ceza ve ödül, kıyametten sonra verilecekse, sözkonusu insanların Cehennem'de ceza çekmelerinin anlamı nedir?
Dikkat edilirse bu iki itiraz da bilgisizlik ve dar görüşlülüğün mahsulüdürler. Birinci itiraz yanlıştır; zira Cenâb-ı Allah şüphesiz zaman ve mekân sınırının ötesindedir ve belirli bir makamı yoktur, ama mahlûklarıyla münasebetlerinde kendi zaafından değil kulları ve diğer yaratıklarının sınırlı durumu ve zaafından dolayı sınırlı bazı yollara başvurmayı tercih eder. Meselâ, Kadir-i Mutlak mahlûklarıyla konuşunca, insanların kolaylıkla dinleyip anlayabilecekleri yolları seçer. Hâlbuki bizzat Cenâb-ı Allah’ın kelâmı evrensel bir nitelik taşıyor. Aynı şekilde, Cenâb-ı Allah, kullarından birine, muhteşem saltanatının çeşitli alâmet ve örneklerini göstermek istediği zaman onu muayyen bir yere getiriyor ve o şeylerin bulunduğu yerleri gezdiriyor. Gâyet tabii ki, bir kul, bütün kâinatı aynı anda göremez.
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cenâb-ı Allah için bu bir mesele değildir ve bir şeyi müşahede etmek için bir yerden bir yere gitmesine gerek yoktur. Ama kul bir yerden bir yere gitmeden, görmek ve gözlemek istediği şeyi göremez. Aynı durum Allah'ın huzuruna çıkılması için geçerlidir. Şüphesiz, Allah belirli bir yerde bulunmuyor, ama kulu onu bir yerde görmeye mecburdur, ve bu sebeple Allah'ın nuru orada toplanmalıdır.
İkinci itiraz da yanlıştır. Zira Mi'râc kandilinde Rasûlullah’a (s.a.s.) gösterilen pek çok şeyden bazısı temsil, gösteri ve prototip mahiyetinde idi. Meselâ, gezi sırasında, fitne yaratan bir söz; küçük bir delikten koskoca bir boğanın çıkması ve bir daha o deliğe girmeyişi olarak gösterildi. Temsillerden biri de zina yapanların durumuydu. Zinâ yapanlar, önlerinde taze ve nefis et varken, bozuk, kokuşmuş ve çürümüş ete rağbet eden kişiler olarak gösterildi. Aynı şekilde Rasûlullah’a (s.a.s.) Cehennem'de bazı kimselerin azap ve cezâ çektikleri gösterilmişse bunlar da sadece birer gösteriydi. Anlatılmak istenen; kötü amel işleyenlerin Kıyamet'ten sonra Cehennem'de aynı şekilde yanacaklarını veya azap çekeceklerini bilmeleriydi.
Mi'rac konusunda şunu unutmamalıyız ki, peygamberlerden her biri, kendi mevki ve makamına göre, Cenâb-ı Allah tarafından yeryüzünde ve göklerdeki meleklerle tanıştırılmış ve aradaki maddî perde aralanarak gaibdeki ebedi gerçekler gösterilmiştir. Zaten gaibten gelen bu bilgilerden dolayıdır ki, peygamberler, alelade düşünür ve filozoflardan üstün bir mevkiye sahip bulunuyorlar. Bir düşünür veya filozof ne söylüyorsa kıyas ve tahmine dayanarak söylüyor. Fakat, peygamberlerin söyledikleri doğrudan elde ettiği bilgi ve gözleme dayanıyor. Böylece, peygamberler filozoflara göre daha emin bir şekilde gaibden ve bazı bilinmeyen gerçeklerden haber verebiliyorlar.
Mi'râc'ın Bir Rüya Olduğunu Söyleyenlerin İleri Sürdükleri Deliller: Mi'râc'ın bir rüya olduğunu ispat etmeye çalışanlar, umumiyetle iki delil ileri sürerler. Bunlar, İsrâ sûresinin 60. âyetinde "temâşâ" kelimesiyle bunun ima edildiğini öne sürerler, ileri sürdükleri birinci delil budur. İkinci delil ise şudur: Hz. Âişe'nin bir rivâyetinde "Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vücudu değil, rûhu götürülmüştü" ifâdesi kullanılmıştır.
Ne var ki, ortaya atılan ilk delili bizzat Kur’ân-ı Kerim takbih ve tekzip etmektedir. Şimdi asıl âyete bir göz atalım. Âyette, "Sana gösterdiğimiz o temâşâyı bir fitne (imtihan) yaptık" denilmiştir. Bu âyette "temâşâ" kelimesini rüya anlamında kullanmak ve bunun fitne yapılması herhangi bir anlam taşır mı? Rüyada insan her şeyi görür. Eğer Rasûlullah (s.a.s.) deseydi ki: "Ben rüyamda bu gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya gittim"; o zaman herhangi bir fitne çıkmasına gerek var mıydı? Böyle bir durumda ne bir müslümanın imanı çetin bir sınavdan geçerdi, ne de kâfirler bunu alaya alabilirlerdi. Hiçbir kimse de kalkıp bu yolculuğun ispatı için Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir delil göstermesini istemeyecekti. Fitne çıkma ihtimali ancak Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu yolculuğu bedenen ve şuurlu bir şekilde yapmış olmasını anlatması durumunda ortaya çıkabilirdi.
Ayrıca, asıl âyette kullanılan Arapça "rüya" kelimesinin sadece "rüya" anlamına geldiğini iddia etmek de doğru değildir. Arapça sözlüğünde gerek "rüya" gerekse "ru'yet" kelimesi aynı anlamdadırlar ve birbirinin yerine rahatlıkla kullanılabiliyor. "Kurbâ" ve "kurbet" kelimeleri de aynı şekilde eş anlamda kullanılabiliyor. Arap dilinin en büyük uzmanlarından sayılan Hz. Abdullah bin Abbas
İSRÂ VE MÎRAC
- 583 -
(r.a.) Kur’ân-ı Kerim'in sözkonusu âyetini tefsir ederken şu açıklamada bulunmuştur: "Bu, Hz. Peygamber'in Kudüs'e gittiği gece kendi gözleriyle gördüğü bir temâşâ idi". (Buhârî, Tirmizî, Nesâî). Sa'id bin Mansûr, Hz. Abdullah bin Abbas'ın bu rivâyetini naklederken şu kelimeleri de eklemiştir: "Bu, rüyalarda görülen bir temâşâ değildi". Sa'id bin Mansur başka bir senetle Hz. Abdullah bin Abbas'ın şu sözlerini de nakletmiştir: "Bu kelimeden, Kudüs yolunda Rasûlullah’a (s.a.s.) gösterilen temâşâ kastedilmiştir".
Şimdi gelelim Hz. Âişe (r.a.) ile ilgili hâdiseye. Aslında Hz. Âişe'ye ait olduğu söylenen bu hadis senet bakımından çok zayıftır. Muhammed bin İshâk bunu şu kelimelerle nakletmiştir: "Ebû Bekir ailesinden bazı kimseler (veya bir kişi), Hz. Âişe'nin şöyle dediğini bana rivâyet etmişlerdir: "Bu gibi kelimelerle anlatılan bir hadisin kaynağının meçhul olduğu ortadadır. Böyle meçhul senetli hadisin mutlaka Hz. Âişe'ye ait olduğu nasıl söylenebilir? Buna karşı çok daha sağlam senetlerle bizzat Rasûlullah’ın (s.a.s.) ağzıyla anlatılan rivâyetler nasıl reddedilebilir? Bu rivâyetler pek çok doğru ve kuvvetli senetlerle son derece güvenilir ve geçerli hadis kitaplarında Hz. Enes bin Mâlik, Hz. Mâlik bin Sa'sa'a, Hz. Ebû Hureyre, Hz. Ebû Sa'id el-Hudrî, Hz. Ebû Zer Gifârî, Hz. Şeddâd bin Evs ve diğer muhterem sahabeler tarafından naklolunmuştur. Bizzat Hz. Âişe'nin bir rivâyeti var ki, Beyhakî tarafından muttasıl senetlerle naklolunmuştur. Bunda şu ayrıntılara rastlıyoruz: "İsrâ'nın sabahı, Hz. Peygamber (s.a.s.) gece geçirdiği tecrübeyi anlatıyordu. Bu hikâyeyi anlatması üzerine kendisine iman etmiş olan birkaç kişi mürted (dinden döndü, dönek) oldu. Bu şahıslar bu haberi Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e getirdiler ve "baksana senin arkadaşın ne diyor? O diyor ki kendisi bu gece Kudüs'e götürülmüştür" dediler. Hz. Ebû Bekir, 'O öyle mi diyor' diye sordu. Onlar 'evet' dedi. Hz. Ebû Bekir dedi ki, "eğer O öyle diyorsa doğrudur". Onlar, "Onun aynı gece Kudüs'e gidip sabah geri döndüğü yolundaki ifâdesini de mi doğru buluyorsun?" diye sordular. Hz. Ebû Bekir dedi ki: "Ben sabah, akşam, onun gökten gelen haberlerini tasdik ederim." Şimdi, Hz. Âişe'nin bu ifâdesini gözönünde bulundurursak, daha önce zikrettiğimiz senedi meçhul rivâyetinin doğru olduğunu söyleyebilir miyiz?
Mi'râc'ın Hakikati: Mi'rac vak'ası aslında zamanın akışını değiştiren ve tarih sayfalarına kalıcı iz bırakan, insanlık tarihinin en büyük olaylarından biridir. Mi'râc'ın asıl önemi, keyfiyetinde veya mahiyetinde değil, güttüğü amaç, hedef ve doğurduğu sonuçlardadır.
Gerçek şu ki, üzerinde yaşamakta olduğumuz dünya denilen gezegen, Cenâb-ı Allah’ın uçsuz bucaksız muhteşem saltanatının çok küçük bir bölümüdür. Buraya gönderilen peygamberlere bir bakıma genel vali, vali veya kaymakam diyebiliriz. Aslına bakılırsa, dünyevî hükümet ile ilâhi saltanat arasında büyük fark vardır. Bunun icapları da farklıdır. Çünkü dünyevî bir hükümette vali veya kaymakam sadece mülki amir oluyorlar ve sadece idari işlerle ilgilenirler. Hâlbuki ilâhi saltanatta vali veya kaymakam sıfatındaki peygamberler insanlara En Büyük Hükümdar'a tabi olma, onun emirlerine göre hareket etme, iyi ahlâk ve karaktere sahip olma, insanlığın yolunu aydınlatan hakiki ilim ve irfanı yayma ve kültür ve medeniyetin altın usûllerini öğretme şekillerim gösterirler. Fakat yine de her ikisi arasında bir benzerlik vardır. Dünyada merkezi hükümetler, ancak güvendikleri ve işin ehli olarak tanıdıkları kişilere valilik görevi verirler. Bu görevi üstlenen valilere idarenin iç mekanizması anlatılır, hükümetin güttüğü genel
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
politikası anlatılır ve de alelade vatandaşların bilemediği birtakım devlet sırları anlatılır. Allah'ın saltanatı da hemen hemen aynı çizgilerde bulunur. Burada da Allahu Teâlâ'nın en güvendiği kişileri peygamberlik mertebesine yükseltilir. Ve bu makama getirildikten sonra bizzat Allah onlara ilâhi nizamın nasıl kurulmuş olduğu ve nasıl çalıştığını gösterir. Allah, onlara diğer insanların bilemediği ve bilmelerinde herhangi fayda da bulunmayan Kâinat'ın bazı sırlarını aşikâr eder. Meselâ, Hz. İbrâhim'e yeryüzü ve gökteki iç düzen hakkında bilgi verildi.2335 Hz. İbrâhim'e ayrıca Allah'ın ölüleri nasıl dirilttiği de gösterildi.2336 Hz. Mûsâ, Tûr dağında Allah’ın tecellisini ve nurunu gördü.2337 Hz. Mûsâ ayrıca özel bir kulla dolaştırıldı ki, Allah'ın iradesine göre din ve dünya işlerinin nasıl yapıldığını görebilsin.2338 Rasûlullah (s.a.s.) da benzeri tecrübelerden geçirildi. Rasûlullah (s.a.s.) bazen Allah'a yakın olan meleklerden birini açık bir biçimde gökte görüyordu,2339 bazen da melek kendisine aralarında iki yay kadar mesafe bulunmayacak derecede yakın oluyordu,2340 bazen aynı melek Rasûlullah'ı Maddeler âleminin son haddi olan Müntehaya götürüyor ve orada Rasûlullah, Allah'ın büyük işaretlerini görüyor.2341 Fakat, Mi'rac sadece gözlem ve incelemeden ibaret değildi ve bunun önemi çok daha büyüktü. Mi'rac'ı şöyle bir olaya benzetebiliriz: En Büyük Hükümdar, tayin ettiği valisini çok önemli bir tarihte başkente dâvet edip kendisine bazı özel görevler veriyor ve bu arada kendisine bazı tenbih ve direktiflerde de bulunuyor. İşte Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu şekilde Cenâb-ı Allah'ın huzuruna çağırıldı. Zira İslâmî davet bir dönüm noktasına gelmişti ve bu noktada Rasûlullah’a (s.a.s.) bazı özel görev ve direktifler verildi.
Mi'rac Yolculuğunun Ayrıntıları: Şimdi biz akıllara durgunluk veren bu müthiş Mi'rac yolculuğunun ayrıntılı olarak yer aldığı hadislerin özetini sunmaya çalışacağız. Bundan sonra Rasûlullah'ın Mi'rac'tan döndükten sonra Cenâb-ı Allah tarafından dünyaya iletmek üzere ne mesaj getirdiğine değineceğiz.
Bilindiği gibi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) peygamberlik makamına getirilmesinden sonra 12 yıl geçmişti. Yaşı 52 idi. Günlerden birinde Kâbe'de uyurken Cebrâil (a.s.) gelip kendisini uyandırdı. Rasûlullah (s.a.s.) henüz uyku sersemliğinde iken zemzeme götürüldü ve orada Cebrâil tarafından göğsü yarıldı. Cebrâil, Rasûlullah'ın göğsünün içini zemzem suyuyla yıkadı ve ilim, metânet, zekâ, iman ve itimat ile doldurdu.2342 Hz. Ebû Hureyre ve Hz. Mâlik bin Sa'sa'a'nın rivâyetleri. Bazı diğer rivâyetlere göre İsrâ, Rasûlullah'ın amcasının kızı, Ümm-ü Hanî binti Ebî Tâlib'in evinde bulunduğu sırada başlamıştı. Rasûlullah (s.a.s.) o zaman yatsı namazından sonra uyuyordu. İbni Cerîr Ebû Ya'lâ ve Taberânî bizzat Umm-i Hânîye ve Beyhakî, Hz. Ali'ye Hz. Abdullah bin Mes'ud'a ve Hz. Abdullah bin Abbas'a istinâden nakletmiştir. "Tabakat-ı İbni Sa'd" da Vakîdî'nin rivâyetine göre İsrâ, Şi'b-i Ebî Tâlib'de başlamıştı. Buhârî ve Müslim'de Hz. Ebû Zer ve Müsned-i Ahmed'de Hz. Übey bin Ka'b'ın rivâyetine göre, Cebrâil, evin
2335] 6/En'âm, 75
2336] 2/Bakara, 260
2337] 7/A'râf, 143
2338] 18/Kehf, 60-82
2339] 81/Tekvir, 23
2340] 53/Necm, 6-9
2341] 53/Necm; 13-18
2342] Bk: Buhârî Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerîr, Beyhakî, Hâkim, İbni Ebî Hatîm, Taberânî ve Bezzâr'da;
İSRÂ VE MÎRAC
- 585 -
çatısından içeriye girerek Rasûlullah'ı götürdü. Fakat bütün rivâyetlerde herhangi bir tezâd veya tenakuz yoktur. Ümmü Hanî'nin evi Şi'b-i Ebî Tâlib'de idi. Cebrâil aynı evin çatısından inmişti ve Rasûlullah henüz uykuda iken Mescid-i Haram'a götürdü ve daha sonra yukarıdaki olay meydana geldi.). Cebrâil bundan sonra Rasûlullah'a binmesi için beyaz, boyu merkepten büyük ve katırdan biraz küçük bir hayvan getirdi. Bu hayvan yıldırım gibi koşuyordu ve her adımı bir görüş mesafesi kadardı. Bu sebeple bunun adı "Burak" idi (Burak'ın bu özelliği bütün hadislerde aynıdır). Geçmişteki peygamberler de yolculuklarını bu hayvanla yaparlardı (İbni Cerîr, Beyhakî, "Delâil'de, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk, İbni Merdûye, Nesâî, İbni 'Âiz, "Meğazî"de, ve Süheylî "Ravdaül-Ünuffta diyorlar ki, Hz. İbrâhim (a.s.) Burak üzerine binerek Hz. Hacer ve sütten kesilmemiş olan bebeği, İsmail'i Mekke'ye götürmüştü. Fakat bu yazarlar bu rivâyetin kaynağını göstermemişlerdir). Rasûlullah bu hayvana binerken hayvan irkildi. Rivâyete göre Cebrâil "Burak"a şöyle dedi: "Hey, ne yapıyorsun, Muhammed gibi büyük bir şahsiyet şimdiye kadar senin üstüne binmemiştir" dedi ve okşadı. Burak da utançtan terledi 2343. Önce Rasûlullah, daha sonra Cebrâil bu hayvana bindiler ve yola koyuldular (İbn Cerir, Beyhakî, Nesâî, Hâkim, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Bezzâr her an Rasûlullah'ın yanında olduğunu beyan etmişlerdir. Taberânî'de yer alan Abdurrahman bin Ebî Leylâ'nın rivâyetine göre Cebrâil, Burak'ın arkasında idi ve Rasûlullah'ı önüne oturttu. Ebû Ya'lâ, Hâkim ve İbn Hibbân'ın Hz. Abdullah bin Mes'ud'a dayanarak naklettikleri rivâyete göre Cebrâil önde oturuyordu ve daha sonra Rasûlullah'ı arkasına oturttu. Tirmizî, Nesâî ve Müsned-i Ahmed'e yer alan Hz. Huzeyfe'nin rivâyetinde deniliyor ki, Rasûlullah ve Cebrâil ikisi de Burağa binmişlerdi. Bu rivâyette kimin önde kimin arkada oturduğu izah edilmemiştir. (Bu rivâyet Hz. Enes bin Mâlik'e ait olup Nesâî'de yer almıştır. Beyhaki'deki Hz. Şeddâd bin Evs'in rivâyeti ise bundan biraz farklıdır. Bunda, Rasûlullah'ın, Tûr dağında değil, Medyen'de bir ağaç yanında namaz kıldığı ifâde olunmuştur. Adı geçen ağacın gölgesinde Hz. Mûsâ (r.a.), iki kadının küçük baş hayvanlarına su içirdikten sonra, biraz dinlenmek için oturmuştu). İlk durak Medine idi, burada Rasûlullah hayvandan inip namaz kıldı. Cebrâil dedi ki: "Siz hicret edip buraya geleceksiniz". İkinci durak Tûr dağıydı; ki, burada Hz. Mûsâ, Allah ile konuşmuştu. Üçüncü durak Hz. Îsa'nın doğduğu Beyt'ul-Lahm'dı. Dördüncü durak Kudüs'tü, ki Burak'ın uçuşu burada son buldu (Bu rivâyet Hz. Enes bin Mâlik'e ait olup Nesâî'de yer almıştır. Beyhaki'deki Hz. Şeddâd bin Evs'in rivâyeti ise bundan biraz farklıdır. Bunda, Rasûlullah'ın, Tûr dağında değil, Medyen'de bir ağaç yanında namaz kıldığı ifâde olunmuştur. Adı geçen ağacın gölgesinde Hz. Mûsâ (r.a.), iki kadının küçük baş hayvanlarına su içirdikten sonra, biraz dinlenmek için oturmuştu).
Dalâlette Olan ve Dalâlete Çağıran Çeşitli Kuvvetler: Mi'rac yolculuğu sırasında seslenen bir kişi, "buraya gel" dedi. Rasûlullah o tarafa hiç tenezzül etmedi. Cebrâil dedi ki: "Bu adam sizi Yahudiliğe çağırıyordu." Biraz sonra başka bir ses geldi, "bu tarafa gel". Rasûlullah o tarafa da başını çevirmedi. Cebrâil, "bu Hıristiyanlığa davet ediyordu" dedi. Bundan sonra çok süslü püslü ve şuh bir kadın geldi ve Rasûlullah'ı kendisine çağırdı. Rasûlullah ondan da yüzünü çevirdi. Cebrâil bu kadının "dünya" olduğunu söyledi. Bundan sonra Rasûlullah yaşlı bir kadın ile karşılaştı. Cebrâil dedi ki: "dünyanın geriye kalan ömrünü bu kadının
2343] Müsned-i Ahmed, Tirmizî, İbn Hibbân, İbni Cerîr, İbni İshâk ve İbni Sa'd
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ömrüne kıyaslayın". Daha sonra bir kişi daha geldi ve o da Rasûlullah'ın dikkatini çekmek istedi. Rasûlullah onu da bıraktı. Cebrâil dedi ki: "Bu Şeytan'dı ve sizi yolunuzdan ayırmak istiyordu" (Bu olaylar zincirinin çeşitli bölümleri, hadis ve siyerlerde yer almıştır.2344
Kudüs'te Namaz: Kudüs'e vardıktan sonra Rasûlullah Burak'tan indi ve ipini diğer peygamberlerin bağladıkları yere bağladı 2345. Bir başka rivâyete göre Cebrâil bir kaya parçasına parmağını sokarak deldi ve Burağı oraya bağladı 2346. Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Süleyman'ın mâbedine girdi. (Bu tapınak o sıralarda harâbe halinde idi, ama izleri mevcuttu ve Bizans İmparatoru Jüstinianus buraya bir kilise inşa ettirmişti). Rasûlullah orada, dünyanın kuruluşundan kendi zamanına kadar görevlendirilmiş olan peygamberleri gördü. Rasûlullah varır varmaz bu peygamberler namaz için saf düzenleyip ve kendilerine imamet edecek birini beklediler. Cebrâil, Hz. Peygamber'i elinden tutarak öne götürdü. Rasûlullah bütün peygamberlere imamlık yaptı 2347. Bundan sonra Hz. Peygamber'e üç kap getirildi. Birinde su, ikincisinde süt, üçüncüsünde şarap vardı. Rasûlullah süt dolu kabı eline aldı. Cebrâil kendisini kutladı ve dedi ki: "Siz fıtratın yolunu buldunuz" (Taberânî'de Hz. Suheyb, İbn Cerir'de Hz. Enes ve Ebû Hureyre ve İbn İshâk'ta çeşitli mümtaz ulemânın rivâyeti yukarıda anlattığımız gibidir. Fakat bu hususu rivâyetlerde bazı ihtilâflar vardır. İbn Cerîr, Beyhakî'de Hz. Sa'id bin Müseyyeb'in mürsel rivâyetinde de iki kaptan bahsedilmiştir. Fakat bu rivâyette deniliyor ki, bir kapta süt, diğerinde şarap vardı. İbn Ebî Hâtim, Bezzâr ve Taberânî'de Hz. Şeddâd bin Evs'in rivâyeti var. Bunda da iki kaptan bahsedilmiştir ama birinde süt diğerinde bal olduğu kaydedilmiştir. Buna karşılık, Müsned-i Ahmed, Buhâri ve Müslim'de Hz. Mâlik bin Sa'sa’a’nın rivâyeti var. Buna göre Sidret-ul Münteha da Rasûlullah'a üç kap takdim edildi. Birinde şarap, diğerinde süt ve üçüncüsünde bal vardı. Fakat bütün rivâyetlerde Hz. Peygamber'in sütü seçtiğinde ittifak edilmiştir).
Bundan sonra Rasûlullah'a bir merdiven takdim edildi; ve Cebrâil bununla Rasûlullah'ı semâya götürdü. Arapçada merdivene "Mi'rac" denilir ve bu sebeple bütün bu olaya "Mi’rac" denilmiştir 2348. Ancak İbn Ebi Hâtim Hz. Enes'e dayanarak naklettiği rivâyette Cebrâil'in Hz. Peygamber'i elinden tutarak semâya götürdüğünü kaydetmiştir).
Birinci Semâda: Rasûlullah ilk semâya varınca kapısının kapalı olduğunu gördü. Nöbetçi melekler "kim geliyor?" diye sordular. Cebrâil (a.s.) kendi ismini söyledi. Melekler, "seninle beraber olan kimdir?" diye tekrar sordular. Cebrâil, "Muhammed" dedi. Kendisinin çağırılıp çağırılmadığını sordular. Cebrâil "evet" dedi. Bunun üzerine kapı açıldı; ve Hz. Muhammed muhteşem bir şekilde karşılandı (Bütün hadislerde, her semâ'nın kapısında Cebrâil ile muhafız melekler arasında bu nevi konuşma geçtiği kaydedilmiştir. Melekler, gelenin Hz. Cebrâil ve Rasûlullah (s.a.s.) olduğundan emin olduktan sonra kapıyı açıyorlardı). Burada
2344] Tafsilât için bk: Beyhakî, "Delâil" Taberânî, "Evsat", İbn Cerir, İbn Hatim, İbn İshâk ve İbn Merdûye
2345] Bak: Müsned-i Ahmed, Müslim, İbn Cerîr, Beyhakî, İbn Ebî Hâtim, İbn İshâk, İbn Sa'd, İbn Merdûye
2346] Tirmizî, Hâkim, İbn Ebî Hâtim
2347] Bk: İbn Cerîr, Beyhakî, Taberânî, Nesâî, İbn Ebî Hâtim, Müsned-i Ahmed, İbn Sa'd
2348] Bk: İbn Cerir, Beyhakî, İbn Hâtim, İbn İshâk, İbn Merdûye, (Hz. Ebû Sa'id Hudrî'nin rivâyeti
İSRÂ VE MÎRAC
- 587 -
Rasûlullah, melekler, insanların ruhları ve o sırada orada hazır bulunan büyük şahsiyetlerle tanıştırıldı. Ayrıca burada mükemmel ve ihtiyar bir insan ile de tanıştırıldı. Bu zat, boyu, poşu ve vücut yapısı itibarıyla eksiksiz bir insandı. Cebrâil kendisinin Hz. Âdem (a.s.) olduğunu söyledi; "yani sizin atanız". Bu zatın sağında ve solunda pek çok kişi vardı. Hz. Âdem, kendi sağına baktığı zaman seviniyor, soluna baktığı zaman da üzülüyor ve ağlıyordu. Rasûlullah, "mesele nedir?" diye sordu. Cebrâil dedi ki "bunlar insan ırkıdır. Hz. Âdem sağındaki iyi ve dürüst insanları görerek seviniyor, ama solundaki kötü ve sapık evlatlarını görerek ağlıyor." 2349
Bundan sonra Rasûlullah'a her şeyi ayrıntılı bir biçimde inceleme imkânı verildi. Rasûlullah bir yerde çiftçilerin tarlalarda çalıştığını gördü. Bu çiftçiler ne kadar mahsul devşiriyorlar idiyse mahsul o kadar büyüyordu. Rasûlullah, bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar Allah yolunda cihad edenlerdir.
Rasûlullah daha sonra bazı kimselerin başlarının ezilmekte olduğunu gördü. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar namaz için ağır hareket ediyorlardı ve namaz için başlarını kaldırmıyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) yamalı elbiseler giymiş olan bazı kimseleri gördü. Bunlar hayvanlar gibi ot yiyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar mallarından zekât veya sadaka vermiyorlardı.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir kişinin ağaç ve tahtalar toplamakta olduğunu ve bunları kaldırmakta güçlük çektiği zaman bunlara daha çok tahta eklemekte olduğunu gördü. Rasûlullah, bu kişinin kim olduğunu sordu. Dediler ki, bu adam zaten emânet ve mes’ûliyetin yükünü taşıyamıyordu, fakat bunları azaltmak yerine daha da artırdı. Hz. Peygamber bundan sonra bazı kimselerin dil ve dudaklarının makaslarla kesilmekte olduğuna tanık oldu. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar dedikoduculardır ki serbestçe konuşuyor ve fitne çıkarıyorlardı.
Rasûlullah bir yerde, bir taşta küçük bir delik gördü. Bu delikten kocaman bir boğa çıktı, daha sonra aynı deliğe dönmek istedi, ama giremedi. Rasûlullah, meselenin ne olduğunu sordu. Dediler ki, bu fitne yaratan sorumsuz bir kişidir, ki önce düşünüp taşınmadan bir şey söylüyor veya fitne yaratıyor, ama sonra pişman olup hatasını telafi etmek istiyor, ama edemiyor. Bir başka yerde adamlar hep kendi vücutlarının etlerini kesip yiyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar başkalarına dil uzatıyor ve onlarla alay ediyorlardı. Bu adamların yanında bazı diğer kimseler vardı. Bunların tırnaklan bakırdandı ve ağız ve göğüslerini dövüyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar insanların arkasından konuşuyor ve namuslarına leke sürmek istiyorlardı. Bazı diğer kimseler vardı ki, dudakları develer gibiydi ve bunlar ateş yiyordu. Rasûlullah (s.a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar yetimlerin mallarını yiyorlardı.
Bir süre sonra Rasûlullah karınlan şişmiş ve yılanlarla dolu kişileri gördü. Gelip geçenler onları eziyordu, fakat onlar yerlerinden kıpırdayamıyorlardı. Rasûlullah bunların kimler olduğunu sordu, dediler ki, bunlar faiz ve haram
2349] Buhârî, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Cerir, Beyhaki, İbn Ebi Hâtim, İbn İshâk, Hâkim, Taberânî, Bezzâr -Muhtelif râviler
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yiyenlerdir. Bundan sonra bazı diğer kimseler görüldü. Bu adamların bir tarafında gâyet güzel ve temiz et vardı, ama diğer tarafta çürümüş ve kokuşmuş et vardı. Bu adamlar iyi eti bırakıp kötü eti yiyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) dedi ki, bunlar kimlerdir? Dediler ki, bunlar kendilerine helâl olan koca veya kanlarını bırakıp zina yapan ve haram olanlarla nefislerini tatmin eden erkek ve kadınlardır. Rasûlullah (s.a.s.) bundan sonra göğüsleriyle asılı kadınları gördü. Rasûlullah bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar kocalarına onlardan olmayan çocukları Musallat eden kadınlardır (Bu gözlem ve incelemelerin Kudüs'te mi yoksa, ilk semâda mı olduğuna dair rivâyetlerde biraz ihtilâf vardır. Ayrıca bütün bu gözlem ve incelemeler topluca anlatılmamıştır. Biz hepsini bir arada topladık. 2350
Bu gözlemler sırasında Rasûlullah bir melekle buluştu. Bu melek, Rasûlullah'a çok soğuk davrandı. Rasûlullah, Cebrâil (a.s.)'e sordu, "şimdiye kadar görüştüğüm bütün melekler güleryüzlü ve nazikti, ama bu melek çok sert ve kaba davranıyor. Bunun sebebi nedir?" Cebrâil (a.s.) dedi ki, "o gülmez ki, Cehennem'in bekçisidir." Bundan sonra Rasûlullah, Cehennem'i görmek istedi. Cebrâil (a.s.) derhal Rasûlullah’ın (s.a.s.) gözünün perdesini çekti ve Cehennem bütün dehşetiyle gözünün önüne geldi 2351.
Daha Sonraki Semâlarda
Bu safhadan geçtikten sonra Rasûlullah (s.a.s.) ikinci semâ'ya vardı. Burada tanıştırılan ileri gelen ve mümtaz şahsiyetler arasında iki genç vardı: Hz. Yahya ve Hz. Îsa (a.s.). Üçüncü semâda Rasûlullah (s.a.s.) öyle bir şahsiyetle tanıştırıldı ki, kendisi yakışıklılığı bakımından yıldız gibi olan diğer insanların yanında, bir dolunay gibiydi. Kendisinin Hz. Yusuf (a.s.) olduğunu öğrendi.
Rasûlullah (s.a.s.) dördüncü semâ'da Hz. İdris (a.s.), beşinci semâ'da Hz. Harûn ve altıncı semâ'da Hz. Mûsâ (a.s.) ile tanıştı. Rasûlullah (s.a.s.) yedinci semâda muhteşem ve göz kamaştırıcı bir saray gördü. Bu saraya melekler girip çıkıyorlardı. Burada Rasûlullah (s.a.s.) kendisine çok benzeyen muhterem bir zâtla müşerref oldu. O'nun Hz. İbrâhim (a.s.) olduğunu öğrendi 2352 Bazı rivâyetlerde bu peygamberlerin yerleri değişikti. Nesâî ile Müslim'de yer alan Hz. Enes bin Mâlik'in rivâyetine göre Dördüncü Semâ'da Hz. Hârun ve Beşinci Semâ'da Hz. İdris a.s. vardı, İbn Cerîr, Beyhakî, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'de yer alan Hz. Ebû Sa'id Hudrî'nin rivâyetine göre ikinci Semâ'da Hz. Yusuf ve Üçüncü Semâ'da Hz. Yahya ve Hz. Îsa vardı).
Sidretu’l-Müntehâ: Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.) daha çok yükseldi ta ki Sidret'ul-Müntehâ'ya vardı. Sidret-ul Müntehâ, Yüce Allah’ın Divânı ile Mahlûklar Âlemi arasında bir sınırdır. Bu sınıra gelince bütün yaratıkların bilgisi tükeniyor. Bunun ötesinde ne varsa o gariptir, ki bunu Cenâb-ı Allah'tan başka kimse bilmez. Ne bir peygamber ne de bir melek. Aşağıdan (yerden ve göklerden) ne geliyorsa burada kabul ediliyor ve yukardan (Arş-ı Mualla) gelenler de buraya
2350] Bk: Müsned-i Ahmed, İbn Mâce, İbn Cerîr, Beyhakî, Hâkim, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Bezzâr, İbn İshâk, İbn Merdûye, Ebû Dâvûd. Râviler: Hz. Ebû Hureyre, Hz. Ebû Sa'id Hudrî ve Hz. Enes bin Mâlik
2351] Bk: Siret-i İbn Hişâm -İbn İshâk'a atfen- ve İbn Ebî Hâtim -Enes bin Mâlik'e atfen-
2352] Müsned-i Ahmed, Buhârî ve Müslim, (râvî: Mâlik bin Sa'sa'a), Müsned-i Ahmed, Müslim, İbn Ebî Hâkim, İbn İshâk -râvi: Ebû Hureyre-.
İSRÂ VE MÎRAC
- 589 -
teslim ediliyor. İşte bu mevkide Rasûlullah'a Cennet gezdirildi ve kendisi hiçbir gözün göremediği hiçbir kulağın duyamadığı ve hiçbir zihnin tasavvur edemediği nimet ve imkânların Allah'ın sâlih kullarına temin edildiğini gördü. 2353
Cebrâil, Sidretü’l-Müntehâ'da kaldı ve Rasûlullah sınırın ötesine geçti. Rasûlullah (s.a.s.) düz bir yere vardığında Cenâb-ı Allah'ı bütün celâli ve cemâliyle gördü. Aralarında geçen konuşmada Cenâb-ı Allah tarafından şu emirler verildi (İbn Ebi Hâtim ve Buhâri Kastallânî'nin "Mevâhib'de ifâde ettiği gibi, Cebrail kendi makamına vardıktan sonra Rasûlullah'a dedi ki, "Bundan sonra seninle Rabbin arasındaki iş kalıyor. Benim makamım burasıdır ve buradan öteye gidemem."):
1) Günde 50 vakit namaz kılınması farz olundu.
2) Bakara sûresinin son iki âyeti vahiy olundu.
3) Şirk hâriç bütün günahların affedilebileceği belirtildi.
4) Bir kişinin iyi amele niyetlendiği zaman hesabına iyi amel yazıldığı, bu ameli fiilen işlediği zaman da hesabına 10 iyi amel yazıldığı fakat kötü amele niyetlendiği zaman hesabına hiçbir şey yazılmadığı ve bunu fiilen işlediği zaman da hesabına sadece bir kötü amel yazıldığı ifâde olundu (Bütün hadislerde ilk etapta 50 vakit namazın farz olunduğu ifâde olunmuştur, diğer bilgiler şu hadis kitaplarından, edinilebilir: 2354
Hz. Peygamber, Cenâb-ı Allah'ın huzurundan ayrıldıktan sonra aşağıya inince Hz. Mûsâ (a.s.) ile karşılaştı. Hz. Mûsâ, Rasûlullah'ın macerasını dinledikten sonra dedi ki: "Ben, İsrâil oğullarından acı bir tecrübe edindim. Bana öyle geliyor ki, ümmetiniz 50 vakit namaza tahammül edemeyecektir. Gidin ve namaz sayısının azaltılması için ricada bulunun." Rasûlullah (s.a.s.) tekrar Yüce Allah'ın huzuruna çıktı ve namazların azaltılmasını rica etti. Namazlardan 10'u azaltıldı. Rasûlullah dönüşte yine Hz. Mûsâ ile karşılaştı ve Hz. Mûsâ kendisine aynı şeyleri söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) tekrar Allah'ın huzuruna çıktı, bu defa da 10 vakit namaz azaltıldı. Böylece her defasında 10 vakit namaz azaltıldı. En nihâyet, günde beş vakit namaz kılınması emredildi ve bu namazların 50 vakit namaza eşit olduğu buyruldu (Bu husus da bütün hadislerde ittifakla belirtilmiştir. Yani, Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Mûsâ'nın tavsiyesi üzerine her defasında gidip Allahu Teâlâ'dan namazların azaltılmasını istedi, tâ ki sayıları günde beş vakte indi ve Cenâb-ı Allah bunların 50 vakit namaza eşit olduğunu söyledi. Fakat rivâyetlerde rakamlar değişiyor. Bazılarında her defasında 10, bazılarında 5 ve bazılarında birkaç namazın azaltıldığı ifâde edilmiştir).
Dönüş: Dönüşte Rasûlullah (s.a.s.) aynı merdiven ile Kudüs'e indi. Burada yine toplu halde bulunan peygamberlerle buluştu. Rasûlullah (s.a.s.) kendilerine muhtemelen sabah namazı kıldırdı. Rasûlullah (s.a.s.) yine Burak'a bindi ve Mekke'ye döndü. 2355
Sabah ilk önce Rasûlullah (s.a.s.), amca kızı, Ümm-ü Hâni'ye başından
2353] Bk: Buhârî, Müslim, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî, İbn Cerir, İbn Ebi Hâtim, İbn İshâk, İbn Merdûye
2354] Müslim, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî, Müsned-i Ahmed, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn İshâk, İbn Merdûye
2355] "El-Bidâye ven-Nihâye", c. 3, s. 112-113
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçenleri anlattı ve evden dışarıya çıkmak istedi. Ümm-ü Hâni elbisesini tuttu ve dedi ki: "Allah aşkına bu hikâyeyi halka anlatmayın. Yoksa, onlara sizi alaya almak için bir koz daha vermiş olacaksınız." Fakat, Rasûlullah (s.a.s.), "ben bunu mutlaka anlatacağım" diyerek evden çıktı. 2356
Rasûlullah (s.a.s.), Mescid-i Haram'a varınca Ebû Cehil ile karşılaştı. Ebû Cehil, "yeni bir haber var mı?" diye sordu. Rasûlullah, "var" dedi. Ebû Cehil, "nedir?" Rasûlullah, "ben bu gece Kudüs'e gittim" dedi. Ebû Cehil, "Kudüs'e mi?" diye hayret etti ve ekledi: "Sen bir gecede Kudüs'e gittin ve sabah buraya geri döndün?" Rasûlullah, "evet" dedi. Ebû Cehil, dedi ki: "Milleti toplayayım mı? Herkesin önünde aynı şeyi söyleyebilecek misin?" Rasûlullah dedi ki: "Tabii." Bunun üzerine Ebû Cehil, bağırıp çağırıp herkesi etrafına topladı ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) onlarla konuşmasını istedi. Rasûlullah (s.a.s.), herkese, geçirdiği tecrübeyi anlattı. Mi'rac vakasını dinledikten sonra millet Rasûlullah’ı (s.a.s.) alaya aldı. Bazıları kahkaha atıyordu, bazıları ellerini ellerine vuruyordu ve bazıları da şaşkınlık içinde başlarını elleri arasına almıştı. Kendileri şöyle diyordu: "İki aylık yolculuk bir gecede... Allah, Allah, imkânsız. Eskiden senin deli divâne olduğundan biraz şüphemiz vardı, ama şimdi inandık ki, sen gerçekten aklını kaçırmışsın." 2357
Hz. Ebû Bekir Sıddîk’ın (r.a.) Mi'rac Olayını Doğrulaması: Rasûlullah'ın Mi'rac ile ilgili anlattıkları bir ânda bütün Mekke'de herkes tarafından duyulmuş oldu. Bu olay, bazı müslümanların dinlerinden dönmelerine sebep oldu.2358 Fesatçı ve fitneci kişiler hemen Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) gittiler ve kendisine, görünürde tamamıyla imkânsız olan bu olayı anlatmak sûretiyle, Rasûlullah’a (s.a.s.) olan güvenini sarsmak istiyorlardı. Onlara göre, Hz. Peygamber'in sağ kolu sayılan Hz. Ebû Bekir'in İslâmı terketmesi ile İslâmî Hareket tamamıyla çökecekti. Fakat, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in tepkisi tamamıyla değişik oldu. Hz. Ebû Bekir olayı dinledikten sonra dedi ki: "Eğer bu olayı gerçekten Rasûlullah (s.a.s.) anlatmışsa mutlaka doğrudur. Bunda şaşılacak ne var? Ben her gün ona gökten haber geldiğini duyuyor ve tasdik ediyorum."
Hz. Ebû Bekir (r.a.) daha sonra Mescid-i Haram'a geldi. Orada hem Rasûlullah (s.a.s.), hem onunla alay eden topluluk vardı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) kendisine gerçekten bu olayı anlatıp anlatmadığını sordu. Rasûlullah (s.a.s.) "evet" dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki, "Ben Kudüs'ü görmüş ve gezmişimdir. Siz oranın haritasını ve plânını bana anlatın." Rasûlullah (s.a.s.) hemen oranın plânını açıkladı ve her şeyi öyle anlattı ki, sanki Kudüs onun gözünün önünde idi. Hz. Ebû Bekir’inm (r.a.) bu taktiğiyle Mi'rac vak'asını yalanlamaya çalışanlar büyük bir darbe yemiş oldular (Hâfız İbn Kesîr'in "El-Bidâye ven-Nihâye"de anlattığına göre, Hz. Ebû Bekir, Kudüs'le ilgili bilgiyi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) bunu aktarması halinde, müşriklerin ağızlarının kapanacağı düşüncesiyle istemişti. Fakat Ebu Ya'lâ, Ümm-ü Hâni'ye dayanarak naklettiği rivâyette Beytül-Mukaddes (ya da Kudüs) ile ilgili bilgi isteyenin aslında Mutam bin Adinin olduğunu kaydetmiştir. Beyhakî, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Ebû Sa'id Hudrî'ye dayanarak verdiği bilgiye göre, Kudüs ile ilgili soruyu, Rasûlullah’ı (s.a.s.) yalanlamaya çalışan biri
2356] Taberânî, İbn İshâk, İbn Sa'd ve Ebû Ya'lâ -Hz. Ümm-ü Hanî'nin rivâyeti
2357] Müsned-i Ahmed, Nesâî, Beyhakî, Bezzâr ve Taberânî'de Hz. İbn Abbâs'ın rivâyeti, İbn Cerîr, Beyhakî, İbn Ebi Hâtim'de Ebû Said Hudrî'nin rivâyeti
2358] Müsned, Ahmed, Buhârî, Tirmizî ve Beyhakî'de Hz. Câbir bin Abdullah'ın rivâyeti, Müsned-i Ahmed ve Nesâî'de Hz. İbn Abbas'ın rivâyeti ve Beyhakî'de Hz. Âişe (r.a.)'nin rivâyeti
İSRÂ VE MÎRAC
- 591 -
sormuş idi. Müslim'de yer alan Ebû Hureyre’nin (r.a.) rivâyetine göre topluluktakiler bu soruyu sordular, zira onlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatında hiçbir zaman Kudüs'e gitmediğini biliyorlardı, ayrıca gece vakti olduğu için Kudüs ile ilgili bilgi vermesi zorlaşacaktı. Bu sebeple, Kudüs ile ilgili sorular sorulunca Kudüs şehri Allah tarafından Rasûlullah'ın gözünün önüne getirildi ve kendisi bu şehrin her yöresini görerek sorulan cevaplandırabiliyordu. Nihâyet, Rasûlullah'ın anlattıklarını Kureyşliler kabul etmek zorunda kaldılar. 2359
Başka Deliller: Hicâz ve Mekke'den pek çok kişi ticaret için Kudüs'e gidip gelirlerdi. Kudüs'ü görmüş olan, Rasûlullah’ın (s.a.s.) anlattığı harita ve plânın doğru olduğunu kabul ettiler. Fakat bundan sonra, da millet iyice tatmin olmamıştı ve başka deliler istiyordu. Rasûlullah (s.a.s.) dedi ki: "Mi'rac yolculuğu sırasında ben şu şu yerlerden geçtim ve şu şu kafileye rastladım. Kafilelerde şu mallar vardı. Kafilelerdeki develer Burak'ı görünce sıçradılar ve bunlardan biri filanca vadiye kaçtı. Ben kafiledekilere bu deve hakkında bilgi verdim. Dönüşte ben falan yerde falan kabilenin falan kabilesini gördüm. Herkes uyuyordu. Ben onların kaplarından su içtim ve suyun içildiğinin işaretini bıraktım." Rasûlullah (s.a.s.) bunun gibi bazı diğer şeyler söyledi. Hz. Peygamber'in bu söyledikleri, daha sonra adı geçen yerlerden gelen kafileler tarafından doğrulandı.2360 Böylece itiraz edenlerin dilleri sustu, ama kalblerinde daima bir tereddüt ve kuşku kaldı ve böyle bir şeyin nasıl olduğuna şaştılar. Bugün de pek çok kişinin aklı böyle bir olaya ermiyor.
Rasûlullah’a (s.a.s.) Günde Beş Vakit Namaz İle İlgili Verilen Emir: Mi'rac'ın yapıldığı geceden sonra iki gün Cenâb-ı Allah tarafından Cebrâil (a.s.) sık sık geldi ve Rasûlullah’a (s.a.s.) farz olunan beş vakit namazın saatlerini açıklamaya çalıştı. Cebrâil, ilk önce bütün namazlarda Rasûlullah'a imamlık yaptı, daha sonra bunların saatleri hakkında kendisine izahatta bulundu. İmam Ahmed, Nesâî, Tirmizî, İbni Hibban ve Hâkim bu rivâyeti Hz. Cabir bin Abdullah'a atfen nakletmişlerdir. İmam Buhârî de namazların zamanı konusundaki izahları Cebrâil’in (a.s.) yaptığını nakletmiştir. İmam Ahmed, Tirmizî, Ebû Dâvud, İbni Huzeyme, Dare-Kutni, Hâkim ve Abdurrezzak da benzeri bir rivâyeti, Abdullah bin Abbas'a atfen nakletmişlerdir ve İbn Abdulberr ile Kadı Ebû Bekir bin el-Arabi bunu teyit etmişlerdir. İmam Zührî'ye göre Hz. Ömer bin Abdulaziz'in yanında Hz. Urve bin Zübeyr'in, Cebrâil'in Rasûlullah'a namaz kıldırdığını anlatması üzerine kendisi hayret içinde şunları söyledi: "Urve, düşünsene, sen ne söylüyorsun? Yani, Rasûlullah, Cebrâil'in imametinde namaz mı kılmıştır?" Urve dedi ki: "Ben Beşir bin Ebi Mes'ud'dan duydum ve Beşir de Ebû Mes'ud Ensarî'den duydu, Ebû Mes'ud Ensarî de bizzat Rasûlullah'tan duydu ki: "Cebrâil nâzil oldu ve bana (Rasûlullah'a) imamlık yaptı ve ben onunla beş vakit namazlarımı kıldım." 2361
Mi'rac'ın Mesajı: Mi'rac yolculuğundan dünyaya döndükten sonra Rasûlullah’ın (s.a.s.) Allah'tan getirdiği mesaj, Kur’ân-ı Kerim'in İsrâ sûresinde 2-39. âyetlerine kadar kayıtlı bulunuyor. Bu mesajı ele alın ve de bu mesajın verildiği, hicretten bir yıl önceki şartlara bakın. Göreceksiniz ki, bu mesajda, İslâmi ilkeler üzerinde yeni bir devletin kurulmasından önce Rasûlullah ve sahabelerinin
2359] Bak: Buhârî, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Cerir, Tirmizî, Beyhakî, İbn Sa'd, İbn Ebî, Hâlim, Bezzâr, Taberânî, Nesâî
2360] İbn Ebî Hâtim Bezzâr, Taberânî ve Ebû Ya'lâ
2361] Muvattâ, Buhârî, Müslim, Abdurrezzâk ve Taberânî
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiyaç duydukları bütün direktifler yer almıştır.
İsrâil Oğullarının Tarihinden İbret: Bu mesajda Mi'rac'tan bahsedildikten sonra ilk önce İsrâil oğullarının tarihinden ibret alınması istenmiştir. İsrâil oğulları, Mısırlılara köle olmaktan kurtulduktan sonra serbest bir hayat yaşamaya başladılar. O sırada onların hidâyeti için Cenâb-ı Allah bir kitap indirdi ve kendi hakkında emir ve direktifin tek kaynağının yine kendisi olduğunu bildirdi. Ne var ki, İsrâil oğulları, Allah'ın bu nimeti için minnet ve şükranlarını bildirmek yerine nankörlük ettiler ve yeryüzünde sâlih ve ıslahatçı olmak yerine fesatçı ve isyancı oldular. Bunun neticesinde Cenâb-ı Allah, İsrâil oğullarını bir defa Babillilere ezdirdi ve ikinci defa da Romalı ve Bizanslıları onlara Musallat etti. Cenâb-ı Allah bu ibret verici tarihten örnekler vererek müslümanların doğru yolu ancak Kur’ân-ı Kerim vâsıtasıyla bulacaklarını belirtmiştir. Ayrıca, müslümanların Kur’ân-ı Kerim'e tabi olmaları halinde büyük mükâfat alacaklarını da kaydetmiştir.
Herkes Sorumludur: Bu mesajda dikkat çekilen ikinci husus da, her insanın kendi amel ve ahlâkı için kendisinin sorumlu oluşudur. Bir insanın kendi ameli, onun kaderini tayin eden öğedir. Eğer bir insan doğru yolda yürüyorsa kendisi için yürüyor, yanlış yolda yürüyorsa kendisi için. Faydası ve zararı hep kendisine aittir. Bu şahsi mesuliyet hususunda kimse kimsenin arkadaşı veya ortağı değildir. Kimse kimsenin yükünü taşımaz. Herkes kendi yaptıklarından sorumludur. O Mide, sâlih bir toplumun her ferdi kendi şahsi mes’ûliyetlerini gözönünde bulundurmalıdır. Başkaları ne yaparsa yapsın, onları daha sonra düşünebilir. İlk önce kendini düşünmelidir ve kendisinin ne yaptığına dikkat etmelidir.
Toplumun Üst Sınıfının Yozlaşması: Bu mesajda anlatılan üçüncü husus, bir toplumun çöküşü veya yok oluşunda en büyük rolün o toplumun üst sınıfının yozlaşmasına ait olduğudur. Balık baştan kokar misali, bir toplumu mahveden şey o toplumdaki büyük, zengin, soylu ve muktedir kişilerin ahlâk ve karakterlerinin bozulmasıdır. Bir milletin batmasından önce o milletin seçkin insanları fuhuş, zulüm, ahlâksızlık, yolsuzluk, zina, kumar, hırsızlık, soygunculuk, yalancılık ve sahtekârlık yaparlar. Bu kötülük, fitne ve ahlâksızlıklar nihâyet o toplum veya milletin sonu olur. O halde, kendi kendine düşman olmayan bir toplum, siyasi iktidarın ve ekonomik kaynakların basit, adi, alçak ve ahlâksız insanların elinde bulunmamasına dikkat etmelidir.
Dünya İle Âhiret'in Önemi: Adı geçen mesajda ayrıca, Kur’ân-ı Kerim'in diğer yerlerinde de çeşitli vesilelerle dile getirilen bir hususa daha dikkat çekilmiştir. Yani, dünya ile âhiret arasındaki fark ve bu hususta müslümanların alması gereken tavır. Burada insanların sadece bu dünyanın kazanç, başarı ve mutluluklarını arzulamaları halinde kendilerine bütün bunların ihsan olunacağı, ama sonucun çok kötü olacağı kaydedilmiştir. Fakat, gerek bu dünyada gerekse öbür dünyada kalıcı bir başarı ve mutluluğun ancak insanın âhirette sorguya çekileceği ve hesap vermeye mecbur olacağını daima gözönünde bulundurmasıyla mümkün olacağı ifâde olunmuştur. Dünyayı seven bir insanın mutluluk ve refahı görünüşte yapıcı ve yararlı görülüyor. Ancak bu yapıcı niteliğinin arkasında zararlı ve tehlikeli yönleri vardır. Zira, dünyayı isteyen bir kimse, âhirette cevap verme kaygısı taşımamasından dolayı bir insanın sahip olduğu ahlâk ve faziletinden mahrum kalıyor. Bu fark, dünyada âhirete inanan ve inanmayanlar arasında
İSRÂ VE MÎRAC
- 593 -
bariz ve açık bir biçimde ortaya çıkıyor ve hayatın diğer safhalarında daha da belirginleşiyor. Ta ki, âhirete inananın hayatı büsbütün bir başarı simgesi haline gelmişken âhirete inanmayanın hayatı tamamıyla boş ve başarısız kalır.
İslâm Medeniyetinin Temel İlkeleri:
Mesajın girişindeki bu temel buyruklardan sonra, üzerlerinde İslâm toplumu ve İslâm medeniyetinin kurulması gereken belli başlı ilkeler sayılmıştır. Bu temel ilkeler sayı itibarıyla 14'tür ve biz bunları mesajda yer alan sıraya göre aşağıya kaydediyoruz:
1) Tek Allah'ın yerine başka varlıkların ilâhlığına inanılmamalıdır. Tapılacak, itaat edilecek, kulluk edilecek ve saygı gösterilecek tek ilâh O'dur. Allah'ın dışında başka kimsenin itaati kabul edildiği takdirde kötü sonuçlar doğar ve kullar Allah’ın bütün bereketlerinden mahrum kalırlar. Hâlbuki, Allah'a tâbi olma ve itaat etmenin sonuçları bambaşkadır (Bu sadece dinî bir akide değildi, aksine Rasûlullah'ın daha sonra Medine'de kurduğu siyasi ve içtimaî nizamın ilk ve en önemli ilkesiydi. Bu nizamın temeli zaten Yüce, Allah'ın bütün kâinatın rakipsiz mâliki olması ve bütün kâinatta O'nun kanunlarının geçerli olması ilkeleri üzerine kurulmuştu).
2) İnsan hakları bâbında başta gelen hak ana-baba hakkıdır. Evlatlar kendi ana-babalarına son derece bağlı ve saygılı olmalıdırlar. Toplumun genel ahlâkı öyle olmalıdır ki, evlatlar, ana-babalarından habersiz ve onlara saygısız olmamalı, aksine, onlara iyi muâmele etmelidirler. Evlâtlar, anne ve babalarına gereken ilgiyi göstermeli ve yaşlandıkları zaman onlara hakkıyla bakmalıdırlar. Zira, anne ve babaları da onlara çocukken bakmışlardı (Bu ilke de İslâm sosyal düzeninin temelidir. İslâm aile düzeninin odağı ana ve babaya sevgi ve saygıdır. Bu temel ilkeye dayanılarak daha sonra ana-babanın haklarını belirleyen şer'î kanunlar çıkarıldı ve uygulandı. Bunların ayrıntıları hadis ve fıkıh kitaplarında vardır. Ayrıca, İslâm toplumunun zihinsel ve ahlakî terbiyesi ve müslümanların âdâb, kültür ve medeniyetine Allah ve Rasûl’den sonra en çok hürmet gösterilmesi gereken kişiler olarak ana ve babanın ehemmiyeti de yerleştirildi. Böylece, İslâm'da aile nizamı için sağlam bir temel sağlanmış oldu).
3) Toplumsal yaşantıda işbirliği, yardımlaşma, sevgi, şefkat, saygı, hakkı bilme ve tanıma, herkesin hakkını verme gibi erdemler canlı tutulmalıdır. Bir akraba, başka bir akrabasına her türlü yardımı yapmalıdır. Muhtaç ve çaresiz bir insan, toplumun kendisine yardım edeceğinden emin olmalıdır. Bir yolcu nereye giderse gitsin, herkesin kendisini ağırlayacağından veya hiç olmazsa güleryüzlü davranacağından emin olmalıdır. Toplumda insan hakları ve sorumlulukları öylesine içiçe olmalıdır ki, kimse hakkının yenmesinden veya kendisine haksızlık yapılmasından yakınmamalıdır. İnsanlar birbirine yardım ederken, bunu bir lütûf veya ihsan değil, bir vazife ve mükellefiyet kabul etmelidirler. Bir insan başkalarına herhangi bir yardım veya iyilikte bulunamıyorsa Allah'tan af dilesin ve O'ndan kendisinin başkalarına yardım etmesini sağlayacak birtakım imkânlar istesin (Bu ilkeye dayanılarak Medine'de kurulan İslâm toplumunda sadakât-ı vacibe ve sadakât-ı nâfile ile ilgili emir ve kanunlar çıkarıldı; vasiyet, veraset ve vakfın ilkeleri belirlendi, yetimlerin haklarının korunması için tedbirler alındı, her köy ve kasabada misafir ve yolcuların en az üç gün ağırlanması için özel tedbirler alındı. Buna ilâveten, ahlâkî terbiye ve diğer usullerle bütün toplumda
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cömertlik, yardımlaşma, işbirliği, sevgi, saygı ve sakatlar ile hastaların bakımıyla ilgili kurallar yerleştirildi. Buna göre İnsanlar resmi kanunlara bakmaksızın kendi vicdanlarına göre insancıl görevlerini yerine getirecek kadar bilinçlenmiş oldular).
4) İnsanlar kendi servetlerini çar-çur etmesinler ve yanlış yollarda harcamasınlar. Servetlerini sadece gösteriş, riyâ, fısk u fücur ve kötü yollarda sarf etmesinler, aksine iyi ve hayır işlerde kullansınlar; fakir fukaraya yardım etsinler. Aslında serveti yanlış yollarda kullanmak, Allah’ın nimetlerini inkâr etmek veya ona nankörlük etmek anlamına gelir. Servetlerini bu şekilde har vurup harman savuranlar şeytanın kardeşleridir. Bir sâlih ve temiz toplum bu tür İsrâf ve yolsuzluğa dur demelidir.
5) İnsanlar para konusunda tutumlu davranmalıdırlar. Ne servetin birkaç elde toplanmasına veya toprağa gömülmesine sebep olacak kadar cimri olsunlar, ne de hem kendi hem toplumun ekonomik ve mali durumunu sarsacak kadar savurgan olsunlar. Toplumun bireylerinde yapılması gereken harcamaları yapma ve yapılmaması gereken harcamalardan sakınma hissi var olmalıdır (Medine'deki toplumda bu kurala son derece riâyet edildi. Bir yandan savurganlık ve lüks yaşantı kanunen yasaklandı. Diğer yandan da aşırı tüketim önlenmeye çalışıldı. Sadece bu değil, devlet, kendi servetlerini iki elle, hesapsız kitapsız harcamaya çalışanlar için bazı kısıtlamalar getirdi ve bu gibi savurganlıkta bulunanların mal ve topraklarının zaptı için kanunlar çıkarıldı ve uygulandı. Bunun yanı sıra toplum öylesine bilinçlendirildi ki, lüzumsuz İsrâf olduğu zaman kamuoyundan sert tepki gelebiliyordu. Ahlâk kurallarının öğretilmesi sayesinde İnsanlar da servetlerini gereksiz yerde harcamaz oldular. Aynı şekilde cimriliğin önlenmesi için de hem kanunlara başvuruldu hem halk, bunun kötü neticeleri hakkında bilinçlendirildi. Zaten bu eğitim ve bilinçlenme sayesindedir ki, bugün İslâm toplumunda cimrilik ile pintiler ve karaborsacılar ile stokçular diğer toplumlara nazaran en çok hor görülen kişilerdir).
6) Cenâb-ı Allah'ın kendi rızkını dağıtmak amacıyla kurduğu nizam, insanların yapay tedbirleriyle önlenmesin veya engellenmesin. Cenâb-ı Allah, rızkın dağıtımı konusunda az veya çok, küçük veya büyük gibi farklara yer vermiştir; bunu eşit bir düzeyde tutmamıştır. Bu farklılığın hikmetini yalnız Allah biliyor. Onun, için doğru ve uygun bir ekonomik düzen Allah'ın koyduğu bu kurala ters değil, uygun olmalıdır. Tabii, eşitsizlik veya dengesizliği sun'i şekilde eşit hale getirmeye çalışmak ya da bu dengesizliği aşın uçlara götürmek yanlıştır (Bu maddede önemli bir doğa kanununa işaret edilmiştir. Bu doğa kanunu Medine toplumunda öylesine tabii bir şekilde kabul edildi ki, rızık dağılımı, başka bir deyimle gelir dağılımı ve üretim kaynaklan arasındaki farklılık kesinlikle bir adâletsizlik veya eşitsizlik olarak kabul edilmedi. Bu sebeple Medine toplumunda fakir ile zenginler arasındaki farkın kaldırılması veya sınıflardan arınmış bir toplumun kurulması için hiçbir çalışma veya çabaya gerek duyulmadı. Bunun yerine, daha önce bahsettiğimiz 3, 4 ve 5. ilkeye dayanılarak fertlerin ahlâkî açıdan terbiye edilmesine çalışıldı. Bu terbiye sayesinde fertler, gelir veya servet dağılımındaki farkın herhangi bir adâletsizlikten kaynaklanmadığına inanmaya başladılar. Bu fertler aynı zamanda bu farkların birçok ahlâkî, mânevî ve kültürel faydalan olduğunu da kabul ettiler).
İSRÂ VE MÎRAC
- 595 -
7) Nesillerin doğup büyümesinin, yemek yiyen kişilerin artması ile mali ve gelir kaynaklarının azalacağı veya yetişemeyeceği düşüncesiyle durdurulması büyük bir hatadır. Bu düşünce ve kaygı ile doğan çocukları öldürenler zannediyorlar ki, rızık veya gelir dağılımı kendilerinin ellerindedir. Hâlbuki, rızık veren, insanları dünyaya yerleştiren Yüce Allah'tır. Cenâb-ı Allah nasıl dünyaya şimdiye kadar gelenlerin rızkını vermişse, bundan sonra da gelenlere yiyecek-içecek temin edecektir. Nüfus ne kadar artıyorsa, Cenâb-ı Allah gelir kaynaklarını da o kadar artırır. Onun için, insanlar, Allah'ın yaratıcılık işlerine karışmasınlar ve şartlar ne olursa olsun, nesilleri budama, yok etme yollarına gidilmesin (Geçmiş çağlarda ve çağımızda da ekonomik ve sosyal sebeplerden dolayı kürtaj veya aile plânlamasına başvurulmasına bu madde böylece sünger çekmiş oluyor. Eski devirlerde açlık ve kıtlık bebeklerin öldürülmesine yol açıyordu. Çağımızda ise çeşitli sloganlar altında kürtaj teşvik ediliyor. Fakat Mirâc’ın bu mesajında dünyanın nesillerini tüketmek için olumsuz yollara başvurmaktansa üretim yol ile imkânlarını arttırması isteniyor).
8) Zina, kadın-erkek ilişkilerinin en yanlış şeklidir. Zina sadece ya-saklanmamalıdır, ayrıca kadın ve erkeklerin buna sürüklenmelerini mümkün kılan bütün sebepler ortadan kaldırılmalıdır (Bu kural daha sonra İslâm hayat nizamının temel ilkelerinden biri haline geldi. Buna göre İslâm toplumunda zina ağır ceza davası oldu. Zinanın önlenmesi için "örtünme" -başörtüsü veya çarşaf- kuralları meydana getirildi. Fuhuş'a yol açacak her türlü müstehcen fiil, hareket ve yayın yasaklandı. Şarap ve müzik, dans, gösteri, heykelcilik ve ressamlıkla şehvanî hisleri kabartan yollar kapatıldı. Ayrıca öyle bir izdivaç kanunu çıkarıldı ki, bununla nikâh kolaylaştı ve zinanın toplumsal sebepleri ortadan kalktı).
9) Cenâb-ı Allah insan hayatının hürmete lâyık bir şey olduğunu belirtmiştir. Onun için, bir insan ne kendi canına kıyabilir ne de başkalarının canına, Allah'ın bu koyduğu yasak ancak Allah'ın bir emrinin yerine getirilmesini icap ettiren şartlarda ortadan kalkabilir. Böyle bir durumda ancak işin icabı olduğu kadar cana kıyılmalı veya kan dökülmelidir. Öldürme işinde her türlü isrâf veya ifrat yasaktır. Meselâ, intikam almak için esas suçluların dışında başkalarının öldürülmesi câiz değildir. Suçlunun eziyet ve işkence edilerek öldürülmesi, ya da öldürülmesinden sonra ölüsüne saygısızlık yapılması ve buna benzer diğer hareketler de kesinlikle yasaktır (Bu ilkeye göre İslâm Hukukunda cinâyet ve intihar yasaklandı. Taammüden öldürme suç sayıldı. Hatâen (sehven) öldürme için diyet kuralı çıkarıldı. Katli bil-hak (vacip olan öldürme) beş şarta bağlandı. Bir, taammüden öldürme suçunu işlemiş olan kişi; iki, aleyhlerine savaş açılması gereken, dinin yayılmasını engelleyen kişilerin grubu; üç, evli olan bir erkek veya kadının zina yapmaları; dört, İslâm devletini devirmeye çalışan bir grup ve beş; müslümanlıktan dönen bir kişi. Bu suçları işleyenler Kadının kararına göre idama mahkûm olabilirler. Bunun için de muayyen kanun ve kurallar meydana getirildi).
10) Yetimlerin menfaati, onlar kendi kendilerini besleyecek hale gelinceye kadar korunmalıdır. Yetimlerin malları, menfaatlerine aykırı bir şekilde kesinlikle kullanılmamalı veya harcanmamalıdır (Bu da sadece bir ahlâk kuralı olmayıp, İslâm devletinin gerek hukukî gerekse idârî sahalarına giren bir kanun ve ilke idi. Bunun ayrıntıları da hadis ve fıkıh kitaplarında vardır. Ayrıca devletin genel olarak kendi kendine bakacak durumda olmayanlara, meselâ dul, yaşlı, sakat ve malûllere bakması da gerekli kılındı).
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
11) Söz ister bir fert isterse bütün millet tarafından verilsin, tam olarak yerine getirilmelidir. Taahhüt, muâhede, mütareke veya anlaşmanın ihlâli için Allah katında büyük azap vardır (Bu da sadece İslâm ahlâk nizamının mücerret ilkelerinden biri olmayıp ileride İslâm devletinin hem iç hem dış politikasının temelini teşkil eden genel bir kural haline sokuldu).
12) Ölçü ve ağırlık âletleri ve birimleri iyi ve hilesiz olmalıdır. Alışverişte hiçbir hile ve kötülük yapılmamalıdır (Bu ilkeye göre İslâm devletinde geni; bir teftiş ve kontrol sistemi geliştirildi. Polis ve belediye teşkilâtları bu ilkeye riâyet ederek çarşı, pazar, borsa ve ticaret merkezlerini geniş bir şekilde denetim altında tuttular. İlgili kuruluş ve elemanlar hem ölçü ve tartı aletlerini kontrol ediyor, hem alışverişte asın kâr, stokçuluk, karaborsacılık ve hileli malların satışını önlemeye çalışıyorlardı. Bu noktadan hareketle, hükümetin kendi ekonomik politikasını tesbit ederken her türlü haksızlık ve adâletsizliği ortadan kaldırması hayati ilkelerden biri haline getirildi).
13) İnsanlar, doğru veya uygun olduğunu bilmedikleri bir şey veya kişinin peşinden koşmamalıdırlar. İnsanlar kendi fiil ve sözlerine iyice dikkat etmeli ve ona göre kendilerine çeki-düzen vermelidirler. Zira, âhirette kendi gördükleri, duydukları ve gönüllerinde taşıdıkları niyet, fikir ve kararları hakkında Cenâb-ı Allah'a hesap vermek zorunda kalacaklardır (Bu kurala göre müslümanların tahmin, kıyas veya zan yerine ilim ve irfanla yollarını tesbit etmeleri istenmiştir. Ahlâk, Hukuk mülkî idare, siyaset ve eğitim nizamında ilme ve irfana dayanıldığı takdirde birçok hata ve yanılgıdan kurtulmak mümkündür. İslâm toplumu, kıyasa ve tahmine dayanılarak işlenebilecek birçok hata ve uğranacak zararlardan kurtarılmıştır. Ahlâk alanında kıyas ve hayalden kurtulması için kimseye mesnetsiz iftira ve ithamda bulunulmaması istenmiştir. Hukuk sisteminde de yapılması gereken bütün tahkikat yapılmadan kimsenin suçlanmaması emr olunmuştur. Soruşturma ve kovuşturma için de bu kural geçerlidir ve kimse suçsuz yere kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alınmamalı ve dövülmemelidir. Yabancı uluslar içinde aynı kural geçerlidir. Onlar aleyhinde asılsız, yalan-yanlış propaganda yasaklanmıştır. Şüpheye dayalı dedikodu ve şikâyet yapılmamalıdır. Eğilim ve kültürde de müsbet ilimlerin dışında sadece kıyas ve zanlara dayanan ilim veya tecrübelerden kaçınılması istenmiştir. Kısacası, müslümanların her sahada ve her alanda gerçekçi olmaları istenmiştir).
14) İnsanlar yeryüzünde zâlim, gaddar ve mağrur olmamalıdırlar. Kasılıp, böbürlenmemelidirler. Zira, insan kasılarak ne ayağının altındaki toprağı yırtabilir ne de gururlanarak yükseklikte gökleri geçebilir (Bu da sadece vaazdan ibaret olan bir şey değildi. Müslümanların kuvvet ve iktidar sahibi olduktan sonra gereksiz yerde kibirli ve gösteriş meraklıları olmamaları istendi. Bu emir ve buyruktan dolayıdır ki, Medine'de kurulan ilk İslâm devletinde en üst seviyedeki hükümdar sivil veya askerî yetkili en hafif kibir ve zulüm kokan sözler söylemediler ve buna benzer herhangi bir harekette bulunmadılar. Onlar her bakımından tevazu, alçak gönüllülük, nezâket, kibarlık ve ahlâk ile faziletin timsâliydiler).
İşte Rasûlullah (s.a.s.) Mi'rac'ta Cenâb-ı Allah'tan aldığı ve dünyaya getirdiği mesaj bu ilkelerden ibâretti. Ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) kısa bir süre sonra Medine'ye geçip üzerinde İslâm toplumu ve devletini kurduğu altın ilkeler bunlardı.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hicret İçin Duâ Etmesine Dair Yapılan Telkin: Yine İsrâ
İSRÂ VE MÎRAC
- 597 -
sûresinde Cenâb-ı Allah, Rasûlullah’a (s.a.s.) aslında hicret duâsı olarak bilinen duâyı öğretti. Tirmizî ile Hâkim'in Hz. Abdullah bin Abbas'a dayanarak kaydettikleri rivâyete göre İsrâ'nın şu âyetinde Rasûlullah’a (s.a.s.) hicret izni verildi: "De ki: 'Rabbim, beni sıdk girdirilişi ile girdir. Ve sıdk çıkarıcıyla çıkar. Ve bana tarafından aşikâr bir kudret ve hüccet ile yardım ihsan buyur." 2362
Bu duânın telkin edilişi gösteriyor ki, hicret zamanı iyice yaklaşmıştı. Bu sebepten dolayıdır ki, Cenâb-ı Allah, Rasûlullah’a (s.a.s.) şu nasihatte bulundu: "Sen öyle bir duâ etmelisin ki, Sen doğruluğu hiçbir zaman terketmeyeceksin. Çıktığın yerden doğrulukla çıkacaksın, girdiğin yere de doğrulukla gireceksin." Daha sonraki cümlenin anlamı şudur: "Ya beni iktidara getir ya da bir iktidarı benim yardımcım yap; ki böylece dünyadaki bozuk düzeni değiştirebileyim. Fuhuş ve günahlara son verebileyim ve senin adâletini her tarafa yayabileyim". Bu cümle gösteriyor ki, İslâm'ın dünyada yapmak istediği değişiklik ve ıslâh sadece vaaz ve telkinle yapılamaz; aksine bunun için siyasi kuvvet ve iktidara da ihtiyaç vardır. Hadis-i şeriflerde de şu ifâdeye rastlanıyor: "Allahu Teâlâ, hükümetin kuvvetiyle Kur’ân-ı Kerim'in önleyemeyeceği şeyleri önler ve ortadan kaldırır." Bu demektir ki, dinin hayatın her alanında yerleşmesi, İslâm'ın uygulanması ve Allah'ın koyduğu hududun icraatı için hükümete ve iktidara Tâlib olmak sadece câiz değil, aynı zamanda zaruri ve elzemdir. Bu bakımdan, İslâm dininin tam mânâsıyla zafere ulaştırılması için siyasi alanda mücadele edenlerin suçlanması ve onların dünyacı veya iktidar heveslisi olduğu yolundaki iddiaları tamamıyla cehalet ve dalalete dayanıyor. İktidarı sadece kendisi ve maddî menfaati için isteyen elbette ki, iktidar heveslisi ve dünyacıdır. Ama Allah'ın dinini her şeyden üstün kılmak için mücadele etmek dünyaya tapmak değil, Allah'a tapmanın ta kendisidir.
Mazlum Müslümanların Zafer Duâsı: Yine Mi'rac sırasında Rasûlullah’a (s.a.s.) Bakara sûresinin son âyetleri bahşolundu. Hz. Abdullah bin Mes'ud'un rivâyetine göre, bu âyetler şu duâ ile son buluyor: "Yâ Rabbi, bizi unuttuğumuz şey veya hatamızdan dolayı tutup sorguya çekme. Ey Rabbimiz, bize bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyleri yükleme. Bizi af ve mağfiret eyle. Bize merhamet buyur. Sen Mevlâmızsın. Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et." 2363
Bu duânın Mekke'de küfr ile İslâm arasındaki savaşın en çetin safhaya geldiği zaman müslümanlara öğretildiği unutulmamalıdır. Müslümanlar her taraftan kuşatılıyor, zulüm, eziyet ve işkenceye tabi tutuluyorlardı. Hicaz'ın her yeri ve her köşesi müslümanlara dar gelmeye başlamıştı. Zira nerde bir müslüman varsa, ona baskı ve zulüm yapılıyor, akıl almaz işkenceler reva görülüyordu. Bu şartlarda müslümanların Mevlâlarına duâ etmeleri istendi ve bunu isteyen bizzat Âlemlerin Rabbi olduğu için müslümanlar bir nebze rahat nefes alabildiler ve teselli buldular. Zira bu duâyı öğreten Rabbleri bunun gerçekleşmesi için de mutlaka tedbirler alıyordu. Aynı zamanda müslümanların metanet ve sabırları ellerinden bırakmamaları istendi. Bir yandan Hakka ibâdet etmek suçundan müslümanların hedef oldukları büyük zulme bir göz atın ve bir yandan da bu duâya bakın, ki bunda muhâlif ve düşmanlar için tek bir kötü söz veya küfr yoktur. Bir
2362] 17/İsrâ, 80
2363] 2/Bakara, 286
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yandan müslümanların çektikleri maddî ve mânevî çileleri gözünüzde canlandırın, bir yandan da bu duânın sözlerine bakın, ki bunda dünyevî menfaat veya kazançtan hiçbir eser yoktur. Bir tarafta o hakperestlerin perişan durumuna bakın ve diğer tarafta bu kadar temiz, nezih ve yüksek sözlere bakın. Sadece bu husus, o ilk müslümanların ne büyük ahlâkî ve rûhânî terbiyeden geçtiklerini göstermeye yeter.
Mi'râc'ın Bir Başka Cephesi: Mi'rac'ın bir başka cephesi de var ki, bunu bu bahsimizde ele almamız yerinde olacaktır. Bunu aşağıda belirtmeye çalışacağız:
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Cebrâil ile Görüşmesi: Kur’ân-ı Kerim'in Necm sûresinde Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hz. Cebrâil'i ilk kez asıl şekliyle gördüğüne dair malumat vardır. Bu sûrede Cebrâil'in ilk önce ufukta görüldüğü, daha sonra Rasûlullah’a (s.a.s.) iki yaylık bir mesafeye kadar yaklaştığı ve o sırada kendisine Allah'tan vahiy getirdiği kaydedilmiştir. Bundan sonra şöyle denilmiştir: "Rasûlün kalbi, gördüğünü tekzip etmedi. Şimdi siz, onun gördüğü şeye karşı kendisini ile mücadele mi edeceksiniz?"2364 Yani, Rasûlullah (s.a.s.), uyanık iken ve gün ışığında geçirdiği bu tecrübeden sonra bunun bir bakış hatası, hayal veya Şeytan'ın bir hilesi olduğunu düşünmedi. Rasûlullah (s.a.s.) bu meleğin Cebrâil olduğu ve getirdiği mesajın Allah tarafında inen bir vahiy oluğu konusunda herhangi bir şüphe veya tereddüde kapılmadı.
Şimdi aklımıza bir soru geliyor. Hz. Peygamber (s.a.s.) geçirdiği bu fevkalâde tecrübe hakkında neden herhangi bir şüpheye veya tereddüde kapılmadı? Neden, bir an için duraklayıp gördüklerinin doğru olup olmadığını araştırmadı? Neden gördüklerinin sadece bir rüya, hayal, görüntü, Şeytan'ın bir hilesi veya başka bir şey olduğunu sanmadı? Bu soruyu gözden geçirdiğimiz zaman, Rasûlullah’ın (s.a.s.) herhangi bir kuşkuya kapılmamasının beş sebebi ortaya çıkar. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Bu vak'anın meydana gelişinin hârici şartları bunun doğru olduğunu gösteren mahiyette idiler. Rasûlullah (s.a.s.), bu tecrübeyi karanlıkta, murakabe, uyku veya dalgınlıkta geçirmemişti, aksine şafak söküyordu ve kendisi tamamıyla uyanıktı. Hava açıktı ve her tarafta aydınlık vardı. Rasûlullah (s.a.s.), gün ışığında ve dünyanın herhangi bir şeyini görebileceği şekilde Cebrâil'i görmüştü. Nasıl ki gündüz bir insan nehir, dağ, insan, hayvan veya evi gördükten sonra herhangi bir şüpheye kapılmaz, Rasûlullah da (s.a.s.) gözlerinin iyi görmediği kanaatına varmadı.
İkincisi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) iç dünyası da başından geçen bu tecrübeyi doğrular nitelikte idi. Rasûlullah (s.a.s.), tamamıyla uyanık, akıl, zihin ve hislerinin yerinde olduğu bir sırada olanları görmüştü. Zihni boştu ve daha önceden böyle bir gözlem veya tecrübeden geçmemişti. Kafasını meşgul eden başka bir şey de yoktu. Bu hâlet-i rûhiyede Rasûlullah’ın (s.a.s.), gözlerinin gördüğü bir şeye şüphe etmesine gerek yoktu.
Üçüncüsü, Rasûlullah’ın (s.a.s.) gördüğü şahsiyet de mükemmel ve muhteşemdi. Bu şahsiyet öylesine güzel, cazibeli, temiz, yakışıklı, parlak ve göz kamaştırıcıydı ki, Rasûlullah (s.a.s.) bunu hiçbir zaman aklına bile getirmemişti. Bu, onun tahmin ettiği ve hayal ettiğinden de daha güzel ve çekici bir şahsiyetti.
2364] 53/Necm, 11-12
İSRÂ VE MÎRAC
- 599 -
Hiçbir cin veya şeytan böylesine mükemmel bir şekle giremezdi. Bu olsa olsa bir melek olacaktı. Hz. Abdullah bin Mes'ud'un rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Ben Cebrâil'i gördüm, öyle ki, sanki 600 kolu vardı."2365 Başka bir rivâyette İbn Mes'ud bu ifâdeyi daha da açıyor ve diyor ki: "Cebrâil'in kolu bütün ufuğu kaplayacak kadar büyüktü." Kur’ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Allah da Cebrâil (a.s.)'i "Şedid-ul Kuvâ" (Bünyesi Kuvvetli olan) ve "Zû-Mirratin" olarak tarif etmiştir.
Dördüncüsü, Rasûlullah’ın (s.a.s.) gördüğü varlığın getirdiği mesaj ve tâlimat da onun doğru olduğunu kanıtlıyordu. Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu varlık vâsıtasıyla aldığı dünya ve kâinat ile ilgili bilgi daha önceden kendisi tarafından bilinmiyordu, hatta bunun bir tasavvuru bile zihninde yoktu. Bu bakımdan kendi bilgi ve düşüncelerinin böyle bir varlık şeklinde ortaya çıktığı şüphesinin uyanması için bir sebep yoktu. Aynı şekilde bu bilginin Şeytan veya hemcinslerinden geldiği de düşünülemezdi. Zira, bir Şeytan insanlara şirk ve kötülükten meneden mesaj nasıl getirebilir? Bir şeytan, insanların Allah'a inanmasını, Âhiret'i düşünmesini, Cahiliyyet'in örf ve adetlerini terketmesini, ahlâk ve fazilete önem vermesini nasıl isteyebilir?
Beşinci ve en önemli sebep de şuydu: Cenâb-ı Allah bir insanı peygamberlik makamına getirdikten sonra kalbinden her türlü vesvese, şüphe ve kuşkuyu çıkarır ve yerini güven ve inançla doldurur. Bu durumda bir peygamber ne görüyor ve ne duyuyorsa onların şekli ve mahiyeti hakkında herhangi bir tereddüde ve kuşkuya düşmez. Bir peygamber, Allah tarafından gelen her emir ve talimatı bütün açık kalblilikle kabul eder. Bu emir ve talimat ilham ve vahiy şeklinde de olabilir ve gözle görülür bir gerçek gibi de. Bu durumlarda bir peygamber, Şeytan'ın her türlü müdahalesi ve fitnesinden mahfuz olduğundan emin olur. Kendisine gelen emir ve talimatın Rabbinden geldiğine yüzde yüz emin olur ve bu hususta herhangi bir yanılgıya imkân olmadığını bilir. Nasıl ki, bir balık kendisinin suda yüzebileceğinden, bir kuş havada uçacağından ve insan kendisinin insan olduğundan emin olur, bir peygamber de Allah vergisi hissiyle kendisinin peygamber olduğuna inanır. Bir peygamber, bir an için bile kendisini yanlış olarak peygamber sandığını düşünmez.
Bundan sonra Necm sûresinde şöyle buyrulmuştur: "Yemin olsun ki, onu bir defa daha gördü. Sidretü’l-Müntehâ yanında. Cennet'ul Me'vâ Onun (Sidre)nin yanındadır. O sidre, Allah'ın nuruyla örtülmüştür. (Hz. Peygamber'in) gözü gördüğünden ne kaygı duydu, ne de şaştı. And olsun ki, Rabbinin alametlerinin en büyüğünden bir kısmını gördü." 2366
İşte burada Cebrâil'in Rasûlullah (s.a.s.) ile asıl şekliyle görüşmesine temas edilmiştir. Buluşma yerinin adı "Sidretü’l-Müntehâ" olarak gösterilmiştir. Ayrıca, bunun "Cennetu’l-Me'vâ"ya yakın olduğu kaydedilmiştir.
Sidretu’l-Müntehâ: "Sidre" Arapçada hünnapa veya lotus ağacına denir. Münteha da sıranın sonu mânâsındadır. "Sidretü’l-Müntehâ"nın sözlük anlamı böylece, "uç noktada veya sıranın sonunda bulunan hünnap veya lotus ağacı"dır. Allâme Alûsi, "Ruh'ul-Me'ani" isimli eserinde bunun açıklamasını şöyle yapmıştır:
2365] Ahmed bin Hanbel, Müsned
2366] 53/Necm, 13-18
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Burada dünyaların bütün ilmi son buluyor ve bundan sonra ne varsa onları ancak Allah biliyor." Hemen hemen aynı açıklamayı İbni Cerir kendi tefsirinde ve İbni Esir "en-Nihâye fi Garib-il Hadis vel-Eser" adlı kitabında yapmışlardır. Bizim için bu maddeler âleminin son sınırında hünnap veya lotus ağacının nasıl olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Bunlar asılında Allah'ın kâinatının, bizim aklımızın eremeyeceği sırlandır. Her ne olursa olsun, bu ağacın mahiyetini açıklamak için insanların dilinde "Sidre"den daha uygun bir kelime yoktu ve bunu Cenâb-ı Allah aynen Hz. Peygamber’e (s.a.s.) tanımlamış oldu.
Cennetu’l-Me'vâ: Cennetu’l-Me'vâ'nın sözlük anlamı "oturulacak yer olan Cennet”tir. Hz. Hasan Basri'nin dediği gibi, bu Cennet Âhiret'te iman ve takvâ sahiplerinin ikâmetgâhı olacaktır. Hasan Basri yukarıdaki âyetleri tefsir ederken sözkonusu Cennet'in göklerde olduğunu ifâde etmiştir. Katâde'ye göre ise Cennet, şehitlerin ruhlarının yerleşeceği yerdir ve Âhirette herkesin gideceği Cennet değildir, İbni Abbas (r.a.) da aynı ifâdede bulunuyor ve diyor ki, Âhirette iman sahiplerine verilecek Cennet göklerde değil, yerdedir.
Sidre'de Allah'ın Tecellisi (Rasûlullah Gerçekten Allah'ı Gördü mü?)
"O sidre, Allah'ın nûruyla örtülmüştür" deyimi gösteriyor ki, bu nur veya tecellinin şanı ve keyfiyeti anlatılmayacak kadar muhteşemdir. Bu öyle bir nur ve tecellidir ki, ne insan bunu tasavvur edebilir ne de insan dili bunu ifâde edebilir.
Yukarıdaki âyetlerde ayrıca Cenâb-ı Allah'ın bu nur ve tecellisini gördükten sonra Rasûlullah'ın, ne gözlerinin kamaştığı ne de aşırı heyecan gösterdiği anlatılmıştır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) kendi nefsine ve hislerine hâkimiyeti o kadar mükemmeldi ki, dikkatini ve teveccühünü uğruna çağrılmış olduğu asıl amaç ve hedeften bir an bile ayırmadı. Rasûlullah (s.a.s.) hâşâ acemi bir seyirci gibi etrafında var olan sayısız nesne ve ilgi çeken şeylere bakmakla meşgul olmadı. Rasûlullah (s.a.s.) olgun ve tecrübeli bir kişi gibi davrandı ve asıl maksadını bir an bile gözünden uzaklaştırmadı. Yüce Allah'ın yeri büyük bir imparator veya padişahın muhteşem divânı ile bile mukayese edilemeyecek kadar ihtişam dolu idi ve Rasûlullah burada soylu ve akıllı bir misafir gibi hareket etti.
Son âyette Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Rabbinin belli başlı âyet veya işaretlerini gördüğü kaydedilmiştir. Bu âyetten Rasûlullah’ın (s.a.s.) Yüce Allah'ı değil, onun âyet veya işaretlerini gördüğü anlaşılıyor. Burada anlatılanlara dikkat edildiği takdirde Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu ikinci buluşma ve mülakatının, ilk defaki buluşmasında gördüğü aynı varlıkla olduğunu anlarız. Bu demektir ki, bu bölümün başında belirttiğimiz gibi, Rasûlullah (s.a.s.) ilk defa ufukta gördüğü ve kendisine iki yaylık mesafeye kadar yaklaşmış olan varlık Allah değildi. Aynı şekilde Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sidretü’l-Müntehâ'da gördüğü varlık da Allah değildi. Bu her iki yerde Rasûlullah (s.a.s.) Allah'ı gerçekten görmüş olsaydı, burada mutlaka açıklanmış olurdu. Zira, olayın ehemmiyeti ve azameti bunu gerektirirdi. Kur’ân-ı Kerim'de Hz. Mûsâ'nın hikâyesi anlatılırken, kendisinin Allah'ı görmek istediği ve kendisine şu cevap verildiği kaydedilmiştir: "Beni katiyyen göremezsin."2367 Görüldüğü gibi bu şeref Hz. Mûsâ'ya verilmemişti. Durum böyle iken, Hz. Peygamber (a.s.) gerçekten böyle bir şerefe nail olsaydı, bunun için açık ve kuvvetli ifâde
2367] 7/A'râf, 143
İSRÂ VE MÎRAC
- 601 -
kullanılırdı. Ne var ki, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Allah'ı gördüğü Kur’ân-ı Kerim'de hiçbir yerde anlatılmamıştır. Hatta, İsrâ sûresinde de Mi'rac'tan bahsedilirken Rasûlullah’a (s.a.s.) sadece bazı âyetler gösterildiği kaydedilmiştir. Yukarıdaki âyette de benzeri bir ifâde kullanılarak "Rabbinin alâmetlerinin en büyüğünden bir kısmını gördü" denilmiştir.
Bu sebeple, zâhiren Rasûlullah’ın (s.a.s.) Allah'ı görüp görmediği konusunun tartışılmasına hiç imkân kalmıyor. Aynı şekilde Rasûlullah’ın (s.a.s.) Allah'ı mı, yoksa Cebrâil (s.a.s.)'i mi gördüğünün tartışması için de herhangi bir imkân kalmıyor. Fakat bu hususta tartışmaya yol açan bazı hadislerdeki ifâdelerdir. Biz bu hadisleri buraya sıra ile aktarıyoruz:
Hz. Âişe (r.a.)'nin Rivâyetleri: Buhârî, Kitab'üt-Tefsir'de Hz. Mesruk'un, Hz. Âişe'ye şöyle dediğini rivâyet etmiştir: "Anneciğim, Hz. Peygamber (a.s.), Rabbini görmüş müydü?" Hz. Âişe dedi ki: "Senin bu sorun benim tüylerimi diken diken etti. Sen bunu nasıl unutabilirsin ki, şu üç şeyi iddia eden herkes yalan iddiada bulunmuş olur? (Hz. Âişe sözkonusu üç şeyin ilkini ifâde etti): "Muhammed’in (s.a.s.) Rabbini gördüğünü kim iddia ediyorsa yalan söylüyordur". Bundan sonra Hz. Âişe (r.a.) şu âyetleri okudu: "Gözler O'nu göremez" ve "hiçbir insan Allah ile kelâm edecek mevkiye sahip değildir. Ama vahiy veya perde arkasından veya Allah'ın izniyle vahiy getiren bir melek vâsıtasıyla olanlar hâriç."
Bu hadisin bir kısmı Buhârî, Kitabü’t-Tevhid, Bölüm 4'de de yer almıştır. Buhârî'nin, Kitabu Bed'ul-Halk'da naklettiği Mesruk'un rivâyetinde deniliyor ki, "Ben (Mesrûk) Hz. Âişe'nin bu sözlerini dinledikten sonra "peki, o zaman Allah'ın şu buyruğunun anlamı nedir?" diye sordum. "Sümme denâ fetedellâ fekâne kabe kavseyni ev ednâ". Hz. Âişe dedi ki: "Bundan Cebrâil kastedilmiştir. O her zaman Rasûlullah’a (s.a.s.) insan şeklinde gelirdi. Ama bir defasında asıl şekliyle göründü ve zaman bütün ufku kapladı."
Müslim'in, Kitab'ul-İmân, "Zikr-i Sidret-ul-Münteha" bölümünde Hz. Âişe ile Mesruk'un bu konuşması daha etraflıca yer almıştır ve bunun en önemli bölümü şudur: Hz. Âişe (r.a.) dedi ki: "Muhammed’in (s.a.s.) Rabbini gördüğünü iddia eden kişi Allahu Teâlâ'ya büyük bir iftira yapar."
Mesrûk diyor ki: "Ben yere çömelmiştim. Bu sözü dinledikten sonra doğruldum ve şöyle dedim: "Ümmül-Mü'minin, bu hususta acele etmeyin. Allahu Teâlâ, bunları söylememiş midir?" "ve legad re'âhu bi’l-ufuk-ı’l mübîn; ve lekad re'âhu nezleten uhrâ". Hz. Âişe dedi ki: Bu meseleyi ümmetten ilk önce ben Rasûlullah’a (s.a.s.) sormuştum. Rasûlullah demişti ki: "O Cebrâil idi. Ben O'nu Allah'ın O'nu yarattığı şekli ile bu iki defadan başka görmedim. Bu iki defasında onun gökten indiğini ve büyük varlığının gökle yer arasındaki bütün boşluğu doldurduğunu gördüm."
İbni Merdûye'nin naklettiği Mesruk'un rivâyetinin kelimeleri şunlardır. Hz. Âişe buyurdu: "Rasûlullah’a (s.a.s.) Rabbini görüp görmediğini soran ilk kişi bendim. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki, "hayır, ben sadece Cebrâil'in gökten indiğini gördüm."
Hz. Abdullah bin Mes'ûd'un Rivâyeti
Buhârî, "Kitab'ut-Tefsir", Müslim, "Kitab-ul İman" ve Tirmizî, "Tefsir"
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bölümlerinde Zirr bin Hubeyş'in rivâyetine göre Hz. Abdullah bin Mes'ud, "fekâne gâbe gavseyni ev ednâ"nın tefsirini şöyle kaydetmiştir: Rasûlullah (s.a.s.) Cebrâil (a.s.)'in 600 kanadı olduğunu gördü. Müslim'in ikinci rivâyetinde "mâ kezebe’l-fuâdu mâ-re'â" ve "legad reâ min âyât-i Rabbihi-l kübrâ"nın tefsirini, yine Zirr bin Hubeyş, Hz. Abdullah bin Mes'ûd bunlarda şu ifâdeyi kullanıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki, “Ben Cebrâil'i Sidretü’l-Müntehâ'da gördüm, onun 600 kanadı vardı.” Aynı ifâdeleri taşıyan başka rivâyet Müsned-i Ahmed'de Şakik bin Seleme tarafından naklolunmuştur. Bunda kendisi Hz. Abdullah bin Mes'ûd'un şöyle dediğini kaydetmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.) diyordu ki: "Ben Cebrâil'i asıl şekliyle Sidretü’l-Müntehâ'da görmüştüm."
Hz. Ebû Hureyre'nin Rivâyeti: 'Atâ bin Ebi Rebah, Hz. Ebû Hureyre'ye "legad re'âhu nezleten uhrâ"nın mânâsını sordu. Hz. Ebû Hüreyre dedi ki: "Rasûlullah (s.a.s.) Cebrâil'i görmüştü." 2368
Hz. Ebû Zer'in Rivâyetleri: Hz. Ebû Zer Gifârî'nin iki rivâyeti, Abdullah bin Şakik vâsıtasıyla İmam Müslim'in hadis kitabında yer almışlardır. Bunlardan birinde Hz. Ebû Zer'in, Rasûlullah’a (s.a.s.) şunu sorduğu kaydedilmiştir: "Siz Rabbinizi görmüş müydünüz?" Rasûlullah (s.a.s.) da şu cevabı vermişti: "nurun enna erâhu". ikinci rivâyette de Hz. Ebû Zer'in sorusu üzerine Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu belirtilmiştir: "Ra'aytu mirana". Rasûlullah’ın (s.a.s.) ilk sözlerinin anlamını İbn ul-Kayyım, "Zâd-ul Me'âd"da şöyle açıklamıştır: "Benim ve Rabbimin niyeti arasında nur vardı." İkinci deyiminin mânâsı da şudur: "Ben Rabbimi değil, sadece nurunu gördüm."
Nesâî ile İbni Ebi Hâtim, Hz. Ebû Zer'in sözlerini şöyle nakletmişlerdir: "Rasûlullah (s.a.s.) Rabbini gönlüyle görmüştü, gözleriyle değil."
Hz. Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin Rivâyeti: Müslim, 'Kitab ul-İman"da Hz. Ebû Mûsâ el-Eş'ari'nin şu rivâyeti yer almıştır: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ'ya hiçbir mahlûkun bakışı varamamıştır."
Hz. Abdullah bin Abbas'ın Rivâyeti: Müslim'in rivâyetine göre Hz. Abdullah bin Abbas, sözkonusu âyetlerin tefsirini beyan ederken şöyle dedi: "Rasûlullah (s.a.s.), Rabbini iki defa kalbiyle görmüştür." Bu rivâyet Müsned-i Ahmed'de de yer almıştır.
İbni Merdûye, 'Atâ bin Ebi Rebah'a dayanarak Hz. Abdullah bin Abbas'ın şu sözlerine yer vermiştir: "Rasûlullah (s.a.s.), Allahu Teâlâ'yı gözleriyle değil kalbiyle görmüştü." Nesâî'de, İkrime, İbn Abbas'ın şöyle dediğini nakletmiştir. Allah'ın Hz. İbrâhim’e (a.s.) "halil" ünvanını vermesine, Hz. Mûsâ (a.s.) ile konuşmasına ve Muhammed Mustafa’yı (s.a.s.) kabul buyurmasına mı hayret ediyorsunuz? (Hâkim bu rivâyeti nakletmiş ve bunun doğru olduğunu söylemiştir).
Tirmizî'de yar alan Şa'bi'nin rivâyetine göre İbni Abbas bir toplantıda şöyle dedi: "Allahu Teâlâ kendi ru'yetini ve kelâmını Rasûlullah (s.a.s.) ile Hz. Mûsâ arasında dağıtmıştır. Allah, Hz. Mûsâ ile iki defa konuştu ve Muhammed (s.a.s.)'a iki defa göründü." Hz. İbni Abbas'ın işte bu rivâyetini dinledikten sonra Hz. Mesrûk, Hz. Âişe'ye gitti ve kendisine şu soruyu yöneltti: "Muhammed (s.a.s.) Rabbini görmüş müydü?" Âişe (r.a.) dedi ki: "Sen öyle bir şey söyledin ki, tüylerim diken
2368] Müslim, Kitabul-İman
İSRÂ VE MÎRAC
- 603 -
diken oldu." Bundan sonra Hz. Âişe ve Mesrûk arasında geçen konuşmayı daha önce naklettik.
Yine Tirmizî'de, Hz. İbni Abbas'ın naklettiği diğer rivâyetlerden birinde şöyle denilmiştir: Rasûlullah (s.a.s.), Allahu Teâlâ'yı görmüştü. Başka bir rivâyette ise, Rasûlullah’ın (s.a.s.), Allah'ı iki defa gördüğü kaydedilmiştir. Üçüncü rivâyette ise Rasûlullah’ın (s.a.s.) Rabbini kalbiyle gördüğü açıklanmıştır.
Müsned-i Ahmed'de yer alan Hz. İbni Abbas'ın bir başka rivâyeti şöyledir: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki, ben Rabbi Tebâreke ve Teâlâ'yı gördüm." İkinci rivâyette şöyle denilmiştir. Rasûlullah buyurdu "bu gece Rabbim en güzel şekliyle bana geldi." Bu demektir ki, Rasûlullah (s.a.s.), rüyasında Cenâb-ı Allah'ı görmüştür. Taberânî ve İbni Merdûye, İbni Abbas'ın şu rivâyetini nakletmişlerdir: "Rasûlullah Rabbini iki defa gördü. Birincisinde gözleriyle, ikincisinde de kalbiyle."
Muhammed bin Ka'b el-Kurazî'nin Rivâyeti: Muhammed bin Ka'b el-Kurazi'nin rivâyetine göre Rasûlullah’a (s.a.s.) bazı sahabeler sordular: "Siz Rabbinizi gördünüz mü?" Rasûlullah (s.a.s.) cevap verdi: "Ben onu iki defa kalbimle gördüm." (İbni Ebi Hatim). Bu rivâyeti İbni Cerir kendi ifâdesiyle verirken Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle dediğini kaydetmiştir: "Ben O'nu gözlerimle değil, kalbimle iki defa gördüm."
Hz. Enes'in Rivâyeti: İmam Buhârî, "Kitab-üt-Tevhid"de Mi'rac vak'asını anlatırken Şerik bin Abdullah vâsıtasıyla Hz. Enes bin Mâlik'in bir rivâyetini şöyle nakletmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.) Sidret ul-Müntehâya varınca Rabbil İzzet’e yaklaştı ve öylece kaldı. Öyle ki, iki yaylık, hatta daha az bir mesafe idi. Daha sonra Allah'ın Rasûlullah’a (s.a.s.) vahyettiği emirler arasında 50 vakit namaz kılmak da vardı."
Ne var ki, bu rivâyetin senedine ve metnine yapılan itirazların yanı sıra en büyük itiraz da bunun Kur’ân-ı Kerim'in ifâdelerine tamamen aykırı olmasıdır. Zira, Kur’ân-ı Kerim'de iki ayrı ru'yetten bahsedilmiştir. Bunların ilki ufukta cereyan etti ve iki yaylık mesafe sözkonusu oldu; ikincisi ise Sidret-ul Münteha yakınlarında vukû buldu. Fakat bu rivâyet bu her iki ru'yeti karıştırıp bir ru'yet haline getirmiştir. Onun için, bu rivâyet sırf Kur’ân-ı Kerim'e aykırı olması sebebiyle derhal reddedilecek niteliktedir. (Bu hususta İmam Hattabi, Hâfız İbni Hacer, İbni Hazm ve Hafız Abdülhak'ın itirazları dikkate değerdir.)
Yukarıda naklettiğimiz diğer rivâyetlere gelince, bunların en kuvvetlisi, Hz. Abdullah bin Mes'ud ile Hz. Âişe (r.a.)'ninkidirler. Zira, bu her iki değerli sahabe de bizzat Rasûlullah’ın (s.a.s.) ifâdesiyle her iki defa da Allah'ı değil, Cebrâil'i gördüğünü açıklamışlardır. Bu rivâyetler, Kur’ân-ı Kerim'in ifâdesine de uygundur. Ayrıca, bu rivâyetler, Hz. Ebû Zer Gifârî ile Hz. Ebû Mûsâ el-Eş'ari'nin rivâyetleriyle de doğrulanmış oluyor. Buna karşılık, Hz. İbni Abbas'a ait olduğu bildirilen ve hadis kitaplarında yer alan rivâyetlerde tutarsızlık ve çelişki vardır. Zira, bazı yerlerde Rasûlullah’ın (s.a.s.) her iki defa Allah'ı kendi gözleriyle gördüğü kaydediliyor. Ama bazı diğer yerlerde ikisinin de bir kalp tecrübesi olduğu açıklanmıştır. Yine bazı rivâyetlerde ru'yetin birinde kalben birinde de gözlerle olmadığı beyan olunmuştur. Ayrıca, bu rivâyetlerden hiçbirisinde Rasûlullah’ın (s.a.s.) ifâdesine yer verilmemiştir. Bu rivâyetlerde Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sözleri geçtiği zaman da Kur’ân-ı Kerim'in yukarıdaki iki ru'yetine temas edilmemiştir. Buna ilâveten, bir rivâyetten anlaşılıyor ki, ru'yetlerin ikisi de uyanıklık halinde değildi. Bu sebeple yukarıdaki iki âyetin tefsiri yapılırken Hz. İbni Abbas'ın rivâyetlerine güvenilmemelidir. Aynı şekilde, Muhammed bin Ka'b el-Kurazi'nin rivâyetlerinde de Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ifâdeleri yer almakla beraber bunlarda bu ifâdeleri duyan sahabelerin isimleri açıklanmamıştır. Buna ilâveten bu rivâyetlerden birinde Rasûlullah’ın (s.a.s.) gözle hiçbir ru'yette bulunmadığı da kaydedilmiştir.2369
Tâbiinden Abdullah b. Şakik diyor ki: Râvî Ebû Zerr’e (r.a.) dedim ki:
“Peygamber efendimizi görmüş olsaydım, herhalde O’ndan bir şey sorardım.” Ebû Zerr:
“Ne sorardın?” deyince:
“Rabbini gördün mü?” diye sorardım.” dedim. Bunun üzerine Ebû Zerr şu cevabı verdi:
“Bu hususu ben Rasûlullah’dan (s.a.s.) sordum. Buyurdu ki:
“Şüphesiz Rabbimi bir nur olarak gördüm; artık O’nu nasıl görebilirim?” 2370
Evet O, öyle bir Sübhandır ki kulunu ona ibâdet etmekle seçkin olan, bilinen özel kulunu, yani Muhammed Mustafa’yı (s.a.s.) geceleyin, yani bir gecenin az bir kısmında Mescîd-i Haram'dan, -Mescid-i haram, Kâbeyi kuşatan ve Harem-i Şerif denilen camidir. Bunun etrafını kuşatan yer de özel ve belirli sınırlara kadar Harem'dir.- O Harem-i Şerif içinden veya etrafından Mescid-i Aksâ'ya -ki beytü'l-makdis'tir- geceleyin götürdü. O Mescid-i Aksâ ki, etrafını mübârek kıldık, yani çevresini din ve dünya bereketleriyle bereketlendirdik. Çünkü Mûsâ’dan (a.s.) İsa’ya (a.s.) kadar vahyin iniş yeri ve peygamberlerin ibâdetgâhı olmuş, hem de nehirler ve ağaçlar, çiçekler ve meyvelerle donanmış idi. Bu defa da İsrâ şerefi ile bereketli kılındı.
Mescid-i Aksâ: Kudüs'deki "Beytü'l-Makdis"dir. Nitekim İsrâ hadisinde de "Burak'a bindim Beytü'l-Makdis'e vardım." 2371 diye geçmiştir. Bunun etrafı da, Kudüs ve civarı demek olur.
Şifâ-i Şerif şerhinde Aliyyü'l-Kârî, Dülcî'den naklederek şöyle bir hadis rivâyet eder: "Allah, Ariş ile Fırat arasını mübârek (bereketli) kılmış ve özellikle Filistin’i mukaddes kılmıştır." 2372
Görülüyor ki âyetin bu bölümünde üçüncü şahıstan birinci şahsa geçme sanatı meydana gelmiş ve bu iltifat (hitabın yönünü değiştirme sanatı) ile İsrâ hikmeti şöyle açıklanmıştır: Gece yolculuğuna çıkarttık ki, ona bazı âyetlerimizi göstermek için, yani büyük acaib şeylerimizden göstereceğimizi göstermek; Mirac'a çıkarmak için. "Gerçekten Rabbinin varlığının en büyük âyetlerini görmüştür."2373 Buhârî
2369] Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Terc. Ahmet Asrar, Pınar Y., s. 861-880
2370] Müslim, İman 291, 292; İbn Mâce, Zühd 32; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/84; 4/5
2371] Buhârî, Bed’ul-Halk 6; Müslim, İman 259, 264; Nesâî, Salât 10; Tirmizî, Tefsiru Sûre 17/2, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/148, 4/208, 5/387, 392, 394
2372] Müslim, İman 282; Münâvî, et-Teysîr 1/248
2373] 53/Necm, 18
İSRÂ VE MÎRAC
- 605 -
ve diğer hadis kitaplarında sahih rivâyetlerle rivâyet edildiği üzere, Hz. Peygamber (s.a.s.) Burak ile Beytü'l Makdis'e vardıktan sonra oradaki büyük ve sert kayadan göğe çıkarıldı. Her bir gökte peygamberlerden biriyle görüştü, nice nice melekler gördü. Cennet ve cehennemin durumlarını gördü, Sidre-i Müntehâ'ya geçti, Allah'ın melekût âleminden birçok acaib şeyler gördü. (Necm Sûresi'nin baştarafındaki âyetlerin tefsirine bkz.). Nihâyet beş vakit namazın farz kılınması emri ile aynı gecede geri döndü (Bundan önce farz olarak yatsi ve sabah namazlarını kılıyorlardı -Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır-). Sabahleyin Mescid-i Haram'a çıkıp Kureyş'e haber verdi. Hayret etmek ve kabul etmemekten kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu. İman etmiş olanlardan bazıları dönüp irtidâd etti (dinden çıktı). Birtakım erkekler Ebû Bekir'e koştular. Ebû Bekir;
"Eğer o, bunu söylediyse şüphesiz doğrudur" dedi. Onlar:
"Onu bu konuda da mı tasdik ediyorsun?" dediler. O da:
"Ben onu bundan daha ötesinde tasdik ediyorum, sabah akşam gökten getirdiği haberleri yani peygamberliğini tasdik ediyorum" dedi. Bunun üzerine kendisine Sıddık unvanı verildi. Kureyşliler içinde Beytü'l-Makdis'i o zamanki haliyle bilenler vardı. Bunlar, onun vasıfları ve durumuyla ilgili sorular sordular, tanımlamasını istediler. Derhal Hz. Peygambere Beytü'l-Makdis gösterildi. Bunun üzerine ona bakıp anlatıyordu.
"Gerçi Beytül-Makdis'i tanımlamada isabet etti." dediler. Sonra:
Haydi bakalım, bizim kervandan haber ver, o bizce daha önemlidir, onlardan bir şeyle karşılaştın mı?" dediler. Peygamber (s.a.s.)
"Evet, falancanın kervanlarıyla karşılaştım, Revhâ'da idi. Bir deve kaybetmişler arıyorlardı. Yüklerinde bir su kadehi vardı. Susadım onu alıp su içtim ve yine eskiden olduğu gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım kadehte suyu bulmuşlar mı?" buyurdu.
"Bu da diğer bir alâmettir" dediler. Sonra sayıların, yüklerini ve görünüşlerini sordular. Bu defa da kervan olduğu gibi Hz. Peygambere gösterildi ve sorduklarının hepsine cevap verdi ve buyurdu ki:
"İçlerinde falan ve falan önde, boz renkte bir deve üzerinde dikilmiş iki harar olduğu halde falan gün güneşin doğması ile beraber gelirler". Bunun üzerine:
"Bu da diğer bir âyettir" dediler ve o gün hızla Seniyye'ye doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız diye bakıyorlardı. Derken içlerinden birisi:
"Güneş doğdu!" diye haykırdı. Diğer birisi de:
"İşte kervan geliyor, önünde boz bir deve ve içlerinde falan ve falan da var, tıpkı (Hz. Muhammed'in) dediği gibi" dedi. Böyle olduğu halde yine iman etmediler de: "Bu apaçık bir büyüdür."2374 dediler. (Miracın etraflıca açıklaması için hadis kitaplarına müracaat edilmelidir). 2375
Bazıları göğe yükselmenin de "Burak" üzerinde meydana geldiğini
2374] 27/Neml, 13; 61/Saff, 6
2375] Buhârî, Salât 1; Hacc 76; Enbiyâ 5; Tevhid 37; Menâkıb 24; Müslim, İman 259, 263; Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/148/149, 5/143; Tirmizî, Tefsiru Sûre 19/3
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylemişler ise de gerçek olan şudur: Mescid-i Aksâ'ya kadar İsrâ (gece yolculuğu) Burak ile olmuş. Ondan sonra Mirac, asansör kurulmuştur.
Ebû Sa'îd-i Hudrî'den rivâyet olunduğu üzere Rasûlullah buyurmuştur ki: "Beytü'l-Makdis'te olanları bitirdiğim zaman Mirac getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. Ve o, odur ki, ölünüz can çekişme vaktinde gözlerini ona diker. Arkadaşım, beni, onun içinde kapılardan bir kapıya ulaşıncaya kadar çıkardı ki, ona "Koruyucu melekler kapısı" denir. Koruyucular kapısı, gök koruyucularının beklediği dünya göğü kapısıdır. Nitekim bu konuda "Ve onu, her kovulmuş şeytandan koruduk." 2376 buyrulmuştu.”
Ve Ebû Sa'îd-i Hüdrî'nin diğer bir rivâyetinde şu detaylı açıklama vardır:
"Sonra Mirac getirildi -ki insanların ruhu onda göğe yükselir- Baktım ki, gördüğüm şeylerin en güzeli; görmez misin ölmek üzere olan kimse, ona nasıl gözünü diker? Bunun üzerine dünya göğü kapısına kadar yükseltildik. Cebrâil kapının açılmasını istedi.
"O kimdir?" denildi.
"Cibril" dedi.
"Yanındaki kim?" denildi.
"Muhammed" dedi.
"Öyle mi? O Peygamber olarak gönderildi mi?" denildi. O,
"evet" dedi. Hemen kapıyı açtılar ve beni selâmladılar. Bir de ne bakayım görevli bir melek gördüm ki göğü koruyor ve ona İsmail deniliyor, emrinde yetmişbin melek ve her birinin emrinde yüzbin melek var."
Burada Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu:
"Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir" 2377 ve buyurdu ki:
“Derken bir adam ile beraberim ki, şekli Allah'ın yarattığı günkü gibi, ondan hiçbir şey değişmemiş, kendisine soyundan olan insanların ruhu arzediliyor:
"Mü’min ruhu, hoş ruh, hoş kokuludur. Bunun kitabını (iyilerin defterin)de kılın" diyor. "Kâfir ruhu ise; kötü ruh, kötü kokuludur. Bunun kitabını (kötülerin defterin) de kılın" diyor.
"Ey Cibril! bu kim?" dedim.
"Baban Âdem" dedi. Ve o, bana selâm verdi, gönlümü aldı, hayır ile duâ etti
"Hoş geldin sâlih peygamber ve sâlih evlad" dedi. Sonra baktım bir toplum gördüm ki, dudakları deve dudağı gibiydi. Onlara birtakım memurlar görevlendirilmişti, dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir taş koyuyorlar, bu taşlar makadlarından çıkıyordu.
"Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim. O:
"Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir" dedi. Sonra baktım bir toplum vardı ki, derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor. Ve yediğiniz gibi yiyiniz deniliyor. Ve bu onlara en iğrenç bir şey oluyor.
"Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim.
2376] 15/Hıcr, 17
2377] 74/Müddessir, 31
İSRÂ VE MÎRAC
- 607 -
"Bunlar o koğucular, fitnecilerdir ki, insanların etlerini yerler ve sövmek ile ırz ve namuslarına saldırırlar." dedi. Sonra baktım bir toplum var ki, önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzellerinden kebaplar var, etraflarında da leşler var. Onlar, o güzel etleri bırakıp bu leşlerden yemeğe başladılar.
"Bunlar kim? Ey Cebrâil!" dedim. O:
"Bunlar zinakârlar" dedi. "Allah'ın helal kıldığını bırakırlar da haram kıldığını yerler." Sonra baktım bir toplum var ki, karınları evler gibidir. Bunlar Firavun ailesinin yolu üzerinde bulunuyor. Firavun ailesi sabah ve akşam ateşe atılırken bunlara uğruyor, uğradı mı bunlar bir fırlıyorlar, fırlayınca her biri karnının ağır basması ile düşüyor ve bunun üzerine Firavun ailesi bunları ayaklarıyla çiğniyorlar.
"Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim... Dedi ki:
"Bunlar, karınlarında faiz yiyenlerdir. "onların misali kendisini şeytan çarpmış olan kimse gibidir". Sonra birtakım kadınlar memelerinden asılmış ve birtakım kadınlar, baş aşağı ayaklarından asılmış.
"Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim. O:
"Bunlar zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır" dedi.
Sonra ikinci göğe çıktık. Orada Yusuf ile buluştum. Ümmetinden kendine tabi olanlar da etrafında idi. Yüzü, ayın ondördündeki dolunay gibiydi. Bana selâm verdi, hoş geldin dedi.
Sonra üçüncü göğe geçtik. Orada iki teyzeoğlu; Yahya ve İsa ile buluştum. Giyimleri ve saç sakalları birbirine benziyordu. Bana selâm verdiler. Hoş geldin dediler. Bazı rivâyetlerde İsa ve Yahya ikinci, Yusuf üçüncü gökte gösterilmiştir. 2378
Sonra dördüncü göğe geçtik. İdris ile buluştum. Bana selâm verdi, hoşgeldin dedi. Nitekim Yüce Allah: "Biz onu yüce bir yere yükselttik." 2379 buyurmuştur.
Sonra beşinci göğe geçtik. Orada milletine sevdirilmiş olan Hârun ile buluştum. Etrafında ümmetinden birçok tabileri vardı, uzun sakallı idi. Sakalı hemen hemen göbeğine değecekti. Beni selâmladı, hoşgeldin dedi.
Sonra altıncı göğe çıktık, Orada Mûsâ b. İmran ile buluştum. Çok kıllı idi. Üzerinde iki gömlek olsaydı kılları onlardan çıkardı. Mûsâ dedi ki: "İnsanlar beni "Allah katında en şerefli olan yaratık" diye iddia ederler. Bu ise Allah katında benden yalnız daha şerefli olsaydı aldırış etmezdim. Fakat her peygamber ümmetinden kendine uyanlarla beraberdir."
Sonra yedinci göğe geçtik. Ben, orada İbrâhim ile buluştum. Sırtını Beyt-i Ma'mur'a dayamıştı. Beni selâmladı "Sâlih Peygamber ve Sâlih evlad hoş geldin" dedi. Bunun üzerine bana denildi ki:
"İşte senin yerin ve ümmetinin yeri."
Sonra Rasûlullah "Gerçekten İbrâhim'e insanların en yakını, zamanında ona tabi olanlarla şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve ona iman edenlerdir. Allah mü’minlerin yardımcısıdır." 2380 âyetini tilâvet etti ve buyurdu ki:
2378] -Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır-
2379] 19/Meryem, 57
2380] 3/Âl-i İmran, 68
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Sonra Beyt-i Ma'mur'a girdim, içinde namaz kıldım. Ona her gün yetmişbin melek girer, Kıyamete kadar geri de dönmezler. Sonra baktım bir ağaç var ki bir yaprağı bu ümmeti bürür. Bunun kökünde bir kaynak akıyor, iki kola ayrılıyordu.
"Ey Cibril! Bu nedir?" dedim. O:
"Şu rahmet nehri, şu da Allah'ın sana verdiği Kevser'dir" dedi. Bunun üzerine rahmet nehrinde yıkandım, geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlandı. Sonra Kevser'in akış istikametini tuttum ve nihâyet cennete girdim. Bir de ne bakayım orada hiçbir gözün görmediği, kulağın işitmediği, insan kalbine gelmeyen şeyler var. Sonra Yüce Allah bana emrini emretti ve elli namaz farz kıldı. Ondan sonra Mûsâ'ya uğradım.
"Rabbin ne emretti?" dedi.
"Üzerime elli namaz farz kıldı" dedim. O:
"Dön, azaltması için Rabbine yalvar. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz" dedi. Rabbime döndüm, azaltması için yalvardım. O benden on vakit namaz indirdi. Sonra Mûsâ'ya döndüm. Bu şekilde Mûsâ'ya uğradıkça Rabbime dönüyordum. Sonunda beş vakit namaz farz kıldı. Mûsâ, yine:
"Rabbine dön, azaltmasını iste" dedi. Ben:
"Çok müracaat ettim, artık utandım." dedim. Bunun üzerine bana denildi ki: Sana bu beş vakit namaz, elli namazdır. Bir iyilik on katı iledir. Her kim iyilik yapmaya gayret eder de onu işlemezse, onu bir iyilik yazılır, işleyene de on iyilik yazılır. Her kim de bir günah yapmaya teşebbüs eder de işlemezse bir şey yazılmaz, işlerse bir günah yazılır." 2381
Kütüb-i sitte (Alt hadis kitabı) ve diğer hadis kitaplarında Mirac hadislerinin birçok rivâyetleri vardır. Bu naklettiğimiz hadisin senedleri de İbnü Cerir tefsirinde zikredilmiştir. Görülüyor ki, bunda dünya göğüne kadar yükselmenin Mirac ile ilgili olduğu açıkça belirtilmiş, daha ilerisinde ise muhtemeldir. Fakat Alâî Tefsiri'nden Âlûsî'nin naklettiğine göre,2382 Rasûlullah'ın İsrâ gecesi biniti beş tane idi. Birincisi Beytü'l-Makdis'e kadar Burak. İkincisi dünya göğüne kadar Mi’râc; üçüncüsü yedinci göğe kadar meleklerin kanatları; dördüncüsü Sidre-i Münteha'ya kadar Cibril'in kanadı; beşincisi Kâbe Kavseyn'e (Mirac gecesi iki yay arası kadar Allah'a yaklaşmasına) kadar Refref (mânevî bir binek).
Öyle olmakla beraber Mescid-i Aksâ’ya İsrâ’dan sonrasının, ruh ile yapıldığını söyleyenler vardır. Bazıları bununla ilgili olarak demişlerdir ki: “Ruhun iki cesedi vardır. Biri, gayb âleminden gizli bir cesettir ki, onda unsurların bir etkisi yoktur. Biri de görülen âlemde yoğun bir cesettir ki, unsurlardan meydana getirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) göğe çıkarken cesedi, madde elementlerinden hepsini kendi küresinde bıraktı ve ancak latif cesedi ile kaldı ve Yüce Allah’ın dilediği yere kadar onunla çıktı. Sonra da o bıraktığı cesede geri döndü.”
Bu ifâde, Mirac meselesinde ruhani tabirinin sadece düşünce ile olan bir yükselme demek olmadığını anlamakla beraber, Mirac’ı, sofilerin, ruhun tamamen cesedden soyulması diye ifâde ettikleri olay mahiyetinde gösteriyor demektir. Hâlbuki ruhun bedenden tamamen sıyrılması ümmetin fertlerinden nice adamlarda bile defalarca olduğu nakledile gelmiştir. Ve elbette Hz. Peygamber’in
2381] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyan 15/4, 10-12
2382] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 15/10
İSRÂ VE MÎRAC
- 609 -
miracının ruhun bedenden sıyrılmasından çok yüksek İlâhî bir mûcize olduğunda şüphe edilmemesi gerekir.
İbn Atiyye gibi bazı müfessirler yüce âyetin mânâsını şöyle açıklamıştır: Onu, yani Muhammed’i (s.a.s.) âyetlerimizden göstermemiz için geceleyin yürüttük. Bu şekilde Mirac, Peygambere âyet göstermekten ibaret değil, Peygamberin kendisini bir âyet olarak kâinata göstermek olmuştur. Gerçekten Necm Sûresi'nin inişi daha önce olduğuna göre, Peygamber hakkında; "Andolsun, O, Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü." 2383 anlamı daha önce gerçekleşmiştir. Ve o, kendisi Allah'ın âyetlerinden en büyük bir âyettir. Ve İsrâ'nın hikmeti de ona göstermeden çok, onu göstermeye daha uygundur. 2384
Kur’ân-ı Kerim’de İsrâ ve Mirac
İsrâ kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de geçmez. Bu kelimenin mâzî sîgasıyla, ilk âyetinde “esrâ” şeklinde geçtiği 17. sûrenin adı İsrâ sûresidir. İsrâ kelimesinin kökü olan (geceleyin yürüme, gece yolculuğu yapma anlamındaki) “sery” kökünden türeyen kelimeler, Kur’ân-ı Kerim’de 7 yerde geçer: 11/Hûd, 81; 15/Hıcr, 65; 17/İsrâ, 1; 20/Tâhâ, 77; 26/Şuarâ, 52; 44/Duhân, 23; 89/Fecr, 4.
Mi’râc kelimesi Kur’an’da geçmemekle birlikte, çoğul şekli olan “meâric” yükselme dereceleri mânâsında Allah’a nisbet edilerek kullanılır. Aynı zamanda bu kelimenin geçtiği sûrenin adı olmuştur.2385 Ayrıca meâric kelimesi merdiven anlamında bir âyette daha geçer.2386 Mi’râc kelimesinin kökü olan urûc kökünden türemiş fiiller Kur’an’da toplam 8 yerde kullanılır: 15/Hıcr, 14; 24/Nûr, 61; 32/Secde, 5; 34/Sebe’, 2; 43/Zuhruf, 33; 48/Fetih, 17; 57/Hadîd, 4; 70/Meâric, 3, 4.
“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” 2387
“Hani sana, ‘Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır’ demiştik. Sana gösterdiğimiz o temâşâyı (rü’yâyı) ve Kur’an’da lânetlenen ağacı, insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da bu, onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz.”2388 Müfessirlerin ekseriyetine göre, bu âyette geçen “rü’yâ” kelimesi, Hz. Peygamber’in miraç gecesindeki müşâhedeleridir.
“Battığı zaman andolsun yıldıza ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, hevâsına/kötü arzularına göre de konuşmaz. O (nun konuşması, kendisine) vahyedilenden başkası değildir. Çünkü onu, kuvvetlinin kuvvetlisi (Cebrâil) öğretti ki o, aklında ve davranışında kâmil bir melektir. Hemen kendi aslî sûretine girip doğruldu. İşte o zaman, kendisi en yüce bir ufukta idi. Sonra ona yaklaştı ve sarktı. İki yay kadar yahut daha yakın oldu. Allah, vahyettiği şeyi bunun üzerine vahyetti. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? Andolsun onu, Sidretü’l-Müntehânın yanında önceden bir defa daha görmüştü. Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır. Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. (Muhammed’in) gözü kaymadı
2383] Necm: 53/18
2384] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 5/283
2385] 70/Meâric, 3
2386] 43/Zuhruf, 33
2387] 17/İsrâ, 1
2388] 17/İsrâ, 60
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve kamaşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” 2389
Necm sûresinin bu âyetlerinde (müfessirlerin çoğuna göre) Hz. Peygamber’in en büyük mûcizelerinden biri olan miraç hâdisesi anlatılmıştır. Sûre, yıldıza yeminle başlamıştır. Bu, “necm/yıldız” kelimesi, yıldız cinsi, Süreyyâ yıldızı, Kur’an âyetleri ve Hz. Peygamber şeklinde açıklanmıştır. Yıldızın batması ve doğması kıyâmet günüyle tefsir edilmiştir. Miracı gerçekleştiren Hz. Peygamber, doğru yoldan sapmamış ve bâtıla inanmamıştır. Ona inen Kur’an ve kendi hadisleri vahye dayanmıştır. Vahyi getiren, Cebrâil’dir (a.s.). İşte bu melek mirac gecesinde kendi sûretinde Hz. Peygamber’e görünmüştür. Aralarındaki mesâfenin âyette de belirtildiği gibi çok yakın olduğu bir zamanda Cebrâil vahyedilenleri Peygamberimiz’e bildirdi. Hz. Peygamber’in Cebrâil ile görüşmesi Sidretü’l-Müntehâ’da olmuştu. Bazıları burada Peygamberimizin gördüğünün Cenâb-ı Hak olduğu husûsunu da rivâyet etmişlerdi. Sidretü’l-Müntehâ, son ağaç, yani yaratıklar âleminin son noktası demektir. Bundan ötesi Allah’ın gayb âlemidir. Cennetü’l-Me’vâ da, melekler, şehitler ve muttakîlerin ruhlarının barındığı yerdir. Sidre’dekileri tarif ve tavsif mümkün değildir. Sidre’yi kaplayanın melekler veya Allah’ın nûru olduğu rivâyetlerine yer verilmiştir.
Mirac gecesinde Hz. Peygamber’in gözünün, maksadının dışına bakmadığı, ondan ağmayıp kaymadığı belirtilirken, gördüğü varlığın Cenâb-ı Hak olması konusunda ihtilâf edilmiştir.
Hadis-i Şeriflerde İsrâ ve Mîrac
Hadis kaynaklarında isrâ ve özellikle mi’râcla ilgili birçok rivâyet mevcuttur. Mi’râcla ilgili başta Buhârî ve Müslim olmak üzere hemen bütün hadis kitaplarında geniş bilgiler bulunur. Mi’râcla ilgili hadis rivâyetlerinde bazı farklılıkların bulunduğu gözden kaçmamaktadır. Meselâ sahih rivâyetlerin bir kısmında doğrudan Mescid-i Haram’dan semâya yükseliş anlatılır.2390 Ancak isrâ ve mi’râcın aynı gecede gerçekleştiği kabul edilip rivâyetlerin bütünü gözönüne alındığında Rasûl-i Ekrem’in Mescid-i Aksâ’ya uğradığı ve burada içlerinde İbrâhim, Mûsâ ve İsa’nın (a.s.) da bulunduğu peygamberler topluluğuna namaz kıldırdığı anlaşılmaktadır.2391 Diğer bazı haberlere göre de Rasûlullah olayı Mekke’de haber verdiği zaman Kureyş kabilesi kendisini yalanlayıp Mescid-i Aksâ hakkında sorular sorunca Allah ona mescidi göstermiş ve böylece sorulara cevap vermiştir.2392 Mi’râcla igili haberlerde mevcut ayrıntılı tasvirler arasında2393 zayıf rivâyetlerin bulunduğu bildirilmektedir. 2394
Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kureyş beni tekzib ettiği vakit, Hıcr'da doğruldum. Allah Teâlâ Beytu'l-Makdis'i bana tecelli ettirdi. Ben onlara onun alâmetlerini birer birer haber vermeye başladım. Ben Beytu'l-Makdis'e bakıyor hem de haber veriyordum." 2395
2389] 53/Necm, 1-18
2390] Buhârî, Salât 1, Tevhid 37, Enbiyâ 5, Bed’ü’l-Halk 7
2391] Müslim, İman 259
2392] Ahmed bin Hanbel, Müsned I, 309; Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâ 41
2393] meselâ Bk. Beyhakî Delâilu’n-Nübüvve, II, 362, 398
2394] İbn Kesî, Tefsîru’l Kur’an, III, 22
2395] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensar 41, Tefsir, İsrâ 3; Müslim, İman 276, h. no: 170; Tirmizî, Tefsir Benî İsrâil, h. no: 3132; İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/407
İSRÂ VE MÎRAC
- 611 -
İsrâ ve Miracın Hükmü
Rasûl-i Ekrem’in bu miracı, müslümanların çoğunluğuna göre uyanık bir halde ruh ve cesetle beraber vaki olmuştur. O Yüce Peygamber’in bir gece içinde Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmüş olduğu bu âyet-i celile ile sâbittir. Binaenaleyh inkâr eden kâfir olur. Mescid-i Aksâ’dan göklere, Sidretü’l-Münteha’ya götürülmüş, orada Allah’ın tecellilerine kavuşmuş olduğu da meşhur hadisler ile sâbittir. Binaenaleyh inkâr edenler de bid’at işlemiş ve sapıtmış olurlar. O yüce peygamberin bu gecede Arş ve Kürsüyü, Cennet ile Cehennemi seyretmiş olduğu da ahâd hadis ile sâbittir. Bunu inkâr edenler de hata etmiş sayılırlar.
Miracın vukuu icmâ ile sâbittir. Ruh ve cesetle beraber olduğu da müslümanların çoğunluğunca kabul edilmiştir. Yüce yaratıcının kudret ve büyüklüğünü düşünen, bu içinde yaşadığımız dünyada bile nice kudret hârikalarının gözler önünde tecelli edip durduğunu gören aydın kimseler için Miraç hârikasını inkâr etmek, imkânsız görmek asla mümkün değildir.
Evet… Gök cisimlerinin varlığını, süratli hareketlerini görüp biliyoruz. Özellikle güneşin ne kadar süratle hareket ettiği ve ondan yayılan ışıkların birkaç dakika içinde yeryüzünü kapladığı görülüp durmaktadır. İnsanların bile birtakım maddî vâsıtalar ile ne kadar yükseklere az bir zaman içinde uçup gittikleri görülmektedir. Bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın bu kâinata verdiği özellikler sayesinde meydana gelmektedir. Artık bu kadar muazzam kâinatı var eden bir yüce yaratıcı dilediği bir muhterem kulunu derhal dilediği makamlara yükseltemez mi? Bunun aksini iddia, Allah’ın kudretini inkârdan başka bir şey değildir.
İsrâ ve Mirac Kaç Defa Olmuştur?
Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’den Kudüs’e geceleyin gitmiştir. Rivâyetlerin ifâdeleri farklı da olsa, bir kısmı fazla, bir kısmı bir kısmı eksik de olsa bu gidiş bir kerre olmuştur. Bu durum normaldir. Çünkü peygamberlerden başka herkes hata edebilir. İnsanlardan bir kısmı rivâyetlerin birbirinden farklı olduğunu görünce; müteaddid isrâların vuku bulduğunu zannetmişlerdir ki, bu çok uzak ve garib bir zandır. Hiçbir talebi karşılamayacağı gibi, gidilmesi mümkün olmayan bir te’vile gitmekten öteye geçemez. Müteahhirin’den bazıları da Hz. Peygamber’in bir kez Mekke’den yalnızca Kudüs’e, bir kez de Mekke’den yalnızca gök yüzüne, üçüncü kerre de Kudüs’ten gökyüzüne seyahat ettiğini belirtmişlerdir. Bu yolu tutmakla birtakım müşküllerden kurtulduklarını sanmaktadırlar. Bu da gerçekten uzaktır. Selef’ten hiçbir kimseden böyle bir şey nakledilmemiştir. Eğer bu miraclar birçok kerre olsaydı, Hz. Peygamber bu ayrı miracları ümmetine anlatırdı ve insanlardan pek çokları da bunu müteaddit kerreler bize naklederlerdi. 2396
Bazı hadislere ve rivâyetlere göre İsrâ olayı, bi’setten sonra ve hicretten önce bir defa olarak gerçekleşmiştir. Bazı rivâyetlere göre; İsrâ olayı iki defa vuku bulmuş, biri uyanıkken diğeri uykuda bi’setten sonra ve hicretten önce olmuştur. Bazı rivâyetlere göre de; üç defa vuku bulmuş, biri bi’setten önce, ikisi bi’setten sonra ve hicretten önce, biri uykudayken diğeri uyanıkken ve cismiyle birlikte gerçekleşmiştir. 2397
2396] İbn Kesir, Tefsirul-Kur’ani’l-Azim, Çağrı Yayınları, 9/4650
2397] İzzet Derveze, Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, 2/327
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsrâ olayının bir defa da bi’setten önce vuku bulduğunu söyleyen habere gelince; Kasas ve Şura Sûrelerindeki âyetler bunu çürütmektedir. Ve peygamber’in (s.a.s.) kendisine vahiy gelmeden önce kendisine nübüvvet verileceğini bilmediğini belirtmektedir. “Kitabın sana bırakılacağını umut etmezdin. Bu, senin Rabbinden bir rahmettir. Öyleyse kâfirlere sakın arka çıkma.”2398; “Böylece sana da biz kendi emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola iletiyorsun.” 2399
İsrâ olayının bi’setten sonra biri uyanık haldeyken, biri de uykudayken olmak üzere iki defa gerçekleştiğini belirten haberi de müfessirlerin çoğu reddetmektedir. 2400
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) “Mirac” denilen bu mübârek seyahati, en kuvvetli rivâyetlere göre peygamberliğin 13. senesinde hicretten 6 ay önce Receb-i şerifin 27. gecesinde meydana gelmiştir. Bu gecede yüce Peygamberimiz, zaman ve mekânda münezzeh olan Yüce Allah’ın tecellilerine, İlâhî hitaplarına kavuşmuş, bir nice kutsi âyetleri, alâmetleri görmeye muvaffak olmuştur.
Beytü'l-Ma'mûr: Ma'mûr, bayındır, bakımlı ev. Kâbe'nin üst hizasında bulunan bir yerdir. Diğer bir adı da "Durâh"dır. Beytü'l-Ma'mûr'dan Kur'an'ı Kerîm'de şöyle bahsedilir: "Tür'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitâb'a, bayındır eve (beytü'l-ma'mûra), yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize andolsun ki, Rabbi'nin azabı hiç şüphesiz gelecektir" 2401
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm'in bazı yerlerinde kasem ettiği gibi bu âyet-i kerîmede de Tûr Dağı'na, Kur’ân-ı Kerîm'e ve Beytü'l-mâ'mûra yemin etmektedir. Buradaki yeminden maksat, bunların kıymetine işaret etmek ve değerlerini yükseltmektir.
Müfessirler bu âyet-i kerîmede sözü geçen Beytü'l-Ma'mûru genellikle, yedinci kat semâda, Kâbe'nin üst hizasında bulunan bir ev olarak tefsir etmişlerdir. Onu günde yetmiş bin melek namaz kılmak ve tavaf etmek için ziyaret eder ve kıyamete kadar da bir daha geriye dönmezler. Beytü'l-Ma'mûr Kâbe'nin üst hizasındadır. 2402
Müfessirler Beytü'l-Ma'mûru Kâbe olarak da tefsir ederler. 2403 Bir yerin bakımlı ve ma'mûr oluşu, meskûn olması, ziyaretçilerinin çok olması ve güzel bakılması ile olur. Kâbe'nin ma'mûr oluşu ise her sene binlerce hacının ziyareti iledir. "Allah onu her sene altı yüz bin kişi ile ma'mûr kılar, eğer insanlar ondan eksik olursa melâike ile doldurur denilmiştir." 2404
2398] 28/Kasas, 86
2399] 42/Şûrâ, 52
2400] İzzet Derveze, Tefsiru’l-Hadis, Ekin Y., 2/328
2401] 52/Tûr, 1-7
2402] Muhtasaru Tefsir-i İbn Kesîr, Nşr. M. Ali es-Sâbünî, Beyrut 1401, III, 388-389; Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1936, VI, 4551; el-Hâzin, Lübâbü't-Te'vîl fî Maâni't-Tenzîl, IV, 242; el-Beydâvî, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl, IV, 467; İsmail Hakkı Bursevî, Rühu'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'an, IV, 123
2403] Muhammed et-Tefsîrî, Tefsîr-i Tibyan Tercemesi İstanbul 1307, IV,180; İ.H. Bursevî, IV,123; Yazır, VI, 4551; el-Beydâvî, IV, 467
2404] M. Hamdi Yazır, VI, 4551
İSRÂ VE MÎRAC
- 613 -
Mirac'la ilgili meşhûr hadiste Beytü'l-Mamur'dan da bahsedilir: "Sonra bana Beytü'l-Ma'mûr gösterildi. Orayı her gün yetmiş bin melek ziyarete gidiyor."2405 Müfessirler, Beytü'l-Ma'mûru, tasavvufî bir anlatımla "mü’minin kalbi" olarak da tefsir edip; bayındır ve bakımlı oluşunu marifet ve ihlâsla açıklarlar. 2406
Beytu'l-Ma'mur bir hadiste şöyle açıklanır: "Semâda bir mesciddir, Kâbe'nin tam hizasındadır, öyle ki, şâyet düşecek olsa Kâbe'nin üstüne düşerdi. Ona her gün yetmiş bin melek girer. Ondan bir çıktı mı bir daha dönmez." Bir başka rivâyette, "Onun semâdaki hürmeti, Kâbe'nin arzdaki hürmeti gibidir" denir. Kaçıncı semâda olduğu ihtilaflıdır. Çoğunlukla rivâyetler yedinci semâda olduğunu söylemiştir. 2407
Burak: Burak, İsrâ hâdisesinde Cebrâil (a.s.) tarafından getirilen ve Hz. Peygamber'in bu mûcize sırasında bindiği hayvanın adıdır. Hz. Peygamber'in en büyük mûcizesi, hiç şüphesiz Kur'an'ı Kerîm'dir. Fakat Hz. Peygamber, Kur'an dışında, diğer peygamberler gibi bazı mûcizeler de göstermiştir. Bu mûcizeler içinde en büyüklerinden biri de, İsrâ ve Mirac hâdisesi olduğu kesindir.
İsrâ sûresinin ilk âyetinde de anlatıldığı gibi Hz. Peygamber (s.a.s.) Mescid-i Aksâ'ya bir gecede getirilerek, buradan da yüksek makamlara çıkarıldı. Kendisine çok hârikûlâde haller ve şeyler gösterildi. Kısaca anlattığımız bu yolculuğun ilk bölümünü Hz. Peygamber "Burak" denilen ve mânevî binekle yapmıştır.2408 Çeşitli rivâyet ve tarihî bilgilere göre, bu binit, katırdan küçük, merkepten büyük beyaz renkli çarptığında ayaklarını hızlandıran, uyluğunda iki kanadı olan ve adımını gözünün gördüğü mesafenin biraz daha ilerisine atabilen bir hayvandır.2409 Burak ismi ona, renginin son derece parlak olması sebebiyle veya hızı şimşeği andırdığı için verilmiştir.2410 Yine bazı İslâm tarihleri, sözkonusu bineğe Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önceki bazı peygamberlerin de bindiği,2411 meselâ Hz. İbrâhim (a.s.) Burak'a binip önüne Hz. İsmail'i, terkisine de Hz. Hacer'i bindirerek Mekke'ye getirdiği bu rivâyetler arasındadır. 2412
Rasûlullah'ın bindiği Burak hakkında, farklı rivâyetlerde bazı tavsifler gelmiştir:
Gözünün gördüğü en uzak yere ön ayağını atmak.
Dağa rastlayınca arka ayakları yükselmekte, inişe geçince ön ayakları yükselmekte.
(Bazı rivâyetlerde): "İki kanadı var."
(Zayıf bir hadiste) "Burak'ın insan yanağı gibi yanakları, at gibi yelesi var, deve gibi bacakları var, öküz gibi kuyruk ve tırnakları var, göğsü kırmızı bir yakut gibidir" diye gelmiştir. Rengi beyazdır.
2405] Buhârî, Bed'u'l-Halk, 6
2406] el-Beydâvî, IV,123; Muhammed et-Tefsîrî, IV,180; Bursevî, IV,123; M. Hamdi Yazır, VI, 4551
2407] İbrâhim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 15/415
2408] Müslim, İman 259
2409] İbn Sa'd, Tabakat, I, 214; Tecrid-i Sarih Tercümesi, X, 66; Aliyyü'l-Kârî, Şerhu'ş-Şifâ, I, 381
2410] İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, I, 120; Nevevi, Şerhu'l-Müslim, II, 210
2411] İbn Hişam, es-Siretü'n-Nebevi, Mısır 1952, II, 397
2412] İbn Sa'd, Tabakât, I, 150; Köksal, M. Asım, İslâm Tarihi (Mekke devri) İstanbul 1981, 350-351; Talat Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/256
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Burak kelimesinin berk, şimşekten gelmesi muhtemeldir. Süratle yol aldığı için şimşekle ilgili bir isim verilmiş olması makuldür. Ancak Arapça'da “Şâtun berkâun” tâbiri var, beyaz yünü üzerinde siyah damarlar bulunan koyun demektir. Şu halde Burak'ın berkâ'dan gelebileceği de ihtimal olarak söylenmiştir.
Burak, eğerlenmiş ve gemlenmiş vaziyettedir.
Cenâb-ı Hak, Peygamberimiz'ı herhangi bir vâsıtaya bindirmeden de Mekke'den Kudüs'e intikal ettirebilirdi. Bu vâsıtaya bindirmesi teşrif içindir. Zira aksi takdirde yayan hükmünde olacaktı, hâlbuki atlı yayandan üstündür.
Birçok rivâyette Burak'ın daha önceki peygamberlere de binek olduğu belirtilmiştir. "Hz. İbrâhim'in ona binerek oğlu İsmail'i ziyarete gittiği", Rasûlullah'ın: "Ben onu, peygamberlerin de bağladığı halkaya bağladım" sözü, "O, daha önceki peygamberlerin emrine de verilmişti" ifâdesi, Cebrâil'in "Burak, sana, Allah katında bundan daha kıymetlisi hiç binmedi" gibi farklı hadislerde gelen ibâreler, Burak'a daha önce başka peygamberlerin de bindiğini ifâde ederler. Nitekim Mirac hâdisesinin sadece Hz. Muhammed'e mahsus bir teşrif ve takrîb olduğu da söylenemez. Rasûlullah'ın mazhar olduğu seviyede ekmel bir mânâda olmasa da, diğer peygamberlerin de kendilerine mahsus bir miracı olduğu söylenebilir. Şu halde, onlar da miraclarında binek olarak Burak'ı kullanmışlardır. Nitekim Hz. İsa'nın Allah katına ref'I,2413 Hz. İdris'in yüksek bir makama ref'i (yükseltilmesi),2414 Hz. İbrâhim'e arz ve semânın melekûtunun gösterilmesi2415 gibi Kur'ân'da temas edilen bazı hâdiseler önceki peygamberlerden en azından bazılarının da bir nevi miraca mazhar olduklarını ifâde eder. Bu meseleye hadisten gelen delilleri de zâten Burak'la ilgili olarak kaydettik. 2416
Sidretü'l-Müntehâ':
Bir izafet terkibi olup "müntehâ sidresi", yani sidrenin sonu, nihâyeti demektir. Müntehâ kelimesi son, nihâyet, bitiş anlamlarına gelmektedir. Sidre kelimesi de, ağaç anlamındadır. Mütercim Âsım Efendi meşhur Kamus'unda "sidre" kelimesini şöyle açıklamaktadır: "Sidre, Arabistan kirazı denilen bir ağaca verilen isimdir. Trabzon hurması bu ağacın cinsindendir, gölgesi gâyet koyu ve latifdir".
Sidretü’l-müntehâ' şeklinde Kur'ân-ı Kerim'de Necm Sûresinin 14. âyetinde geçmektedir. Ayrıca Peygamberimiz Hz. Muhammed'in Mirac'ını anlatan ve birçok sahabeden rivâyet edilen Hadis-i şerifte de geçmektedir. Hem Kur'ân'ın Necm Sûresinde, hem de Hz. Peygamberin Mirac'ını bütün ayrıntılarıyla anlatan hadis-i şerifte geçen Sidretü’l-Müntehâ', "Cennetin uçlarındandır, üzerinde Sündüs ve İstebrekın Cennetlerinin etekleri vardır", diye açıklanmış, Keşşâf'ta da Sidretü’l-Müntehâ' Cennetin nihâyetinde ve sonundadır, diye geçmektedir.
Ayrıca Sidretü’l-Müntehâ', "Allahu Teâlâ'nın zât âlemi demektir ki, buraya ne meleklerin büyükleri, ne de Peygamberlerin büyükleri dâhil olabilir. Nitekim hadis-i şerifte de Hz. Peygambere refâkat eden Cebrâil (a.s.) da Peygamberimizi buraya kadar götürmüş, buradan ileriye geçmeye izinli olmadığını ifâde ederek, bundan sonra Cenâb-ı Hakk'ın daveti sebebiyle Hz. Peygamber’in yalnızca
2413] Nisa: 4/158
2414] Meryem: 19/57
2415] En'am: 6/75
2416] İbrâhim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 15/413-414
İSRÂ VE MÎRAC
- 615 -
gideceğini bildirmiştir. İşte bu yüzden bu terkib "son sınır, son hudud veya sınırın sonu" diye anlaşılmıştır.
Hadis-i şeriflerde ise belirttiğimiz gibi daha çok mi’râc hâdisesi ile ilgili kısımlarda geçmekte ve meşhur hadis kitaplarının; hemen hemen hepsinde sözkonusu edilmektedir: "...Sonra beni Sidretü’l-Müntehaya götürdü. Bir de gördüm ki, sidr ağacının yaprakları fillerin kulakları gibidir, yemişleri ise (Yemenin) Hecer (kasabası) testilerine benzer. Allah'ın emrinden her şeyi bürümekte olan şey Sidre yi tamamıyla bürüyünce bana başka bir hal oldu. Artık Allah'ın mahlûklarından onun güzelliğinin bir kısmını bile anlatmaya gücü yetebilecek hiç bir kimse yoktur... " 2417
İbn Mesud’dan (r.a.) gelen rivâyette de "Rasûlullah (s.a.s.) Sidretü’l-Müntehâ'ya varınca yeryüzünden çıkan ve yukarıdan inen burada son buluyor"dedi. Allah orada ona kendisinden önce gelen hiç bir peygambere vermediği üç şeyi verdi: Namazlar beş (vakit) olarak farz kılındı. Kendisine Bakara sûresinin son âyetleri verildi ve Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmadıkları müddetçe ümmetine büyük günahlar da bağışlandı. İbn Mesud, "Sidre'nin dört bir tarafı (meleklerle) çevrili iken" 2418 âyetini okudu ve "Sidre, altıncı göktedir" dedi. Süfyân "Altından Pervaneler!" dedi ve eliyle işaret edip elini titretti. Mâlik b. Mağfel'den başkası da şöyle diyor: "Yaratıkların ilmi "sidre'de" son bulur ve bunun üstü hakkında bilgileri yoktur." 2419. Mürre'nin Abdullah'tan rivâyetine göre "Rasûlullah (s.a.s.) İsrâ gecesinde Sidretü'l-Müntehâ'ya götürüldü ki, sidre altıncı göktedir..." 2420
Enes'in rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Ben Sidretü'l-Müntehâya götürüldüm. O, yedinci göktedir. Yemişi Hecer (kasabasının) testileri, yaprakları da fil kulaklarına benziyordu. Dibinden iki zâhir, iki hâtın olmak üzere dört nehir çıkıyordu. "Ya Cibril bu da ne?"dedim. Cibril: "Bâtın olanlar Cennettedir; zâhir olanlar ise Fırat ve Nil'dir" diye cevap verdi." 2421
Bu iki hadisi sahih kabul edenler onları şöyle telif etmişlerdir: Kökü altıncı gökte, dalları yedinci göktedir. 2422
Sidr denilen bu ağaç Cennetin en üst kısmındadır. Eskilerin ve yenilerin ilminin ulaştığı son noktadır. Arşın sağında yer almaktadır. Mi’râc gecesinde bu mevkiye vardıklarında Cibril geride kalmış; Rasûlullah (s.a.s.) geri kalmasının sebebini sormuş, Cibril şöyle cevap vermiştir: "Bu makam dostun dostta kalacağı bir makamdır. Eğer kıl kadar ileri gidersem yanar kül olurum. Bundan sonrasını geçmek sadece sana bahşedilmiştir..." 2423
Sidretü'l-Müntehâ' denilmesinin sebebi, buraya hem büyük meleklerin, hem de büyük peygamberlerin geçememesi ve burası hakkında bilgilerin yeterli olmamasıdır. Bunun için bu tabir kullanılmış ve beşerî, yani insanlara ait ilmin son sınırı diye de açıklanmıştır. Gerek peygamberlerin, gerekse diğer yaratılmışlardan
2417] Müslim, İmân 259
2418] en-Necm: 53/16
2419] Tirmizi, T. Suver 53
2420] Müslim'den naklen, Kurtubî, XVII, 94
2421] Kurtubî -Darekütnî'nin lafzıyla Müslim'den naklen-, XVII, 94
2422] et-Tehânevî, Keşşafu İstılâhati'l fünün, İstanbul 1984, I, s. 728; Kurtubî, a.g.e., aynı yer
2423] Keşşafu İstilâhati'l-Fünun, "Sidretü'l-Müntehâ" maddesi
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her âlimin ilmi burada son bulur, ondan ileri geçemez. Ayrıca büyük müfessirlerden Fahruddîn er-Râzî, Sidretü'l Müntehâ'yı, buraya kadar zikredilen mânâlarını yanı sıra, "hayret-i küsvâ" diye açıklamıştır ki, akılların hayretle kaldığı, bundan daha şiddetli bir hayretin tasavvur edilemeyeceği, insanın son derecede hayrete düştüğü bir makam olarak tavsif ettikten sonra; sadece, Hz. Peygamberin hayrette kalmadığını, şaşmadığını, gördüklerini açıkça gördüğünü kaydetmektedir.
Öyleyse biz âciz insanların Sidretü'l-Müntehâ'yı kesin olarak "şudur veya budur" diye açıklamamız mümkün görülmemektedir. Necm Sûresinin 9. âyetine ve hadis-i şerifteki rivâyete göre, sadece Peygamberimize "Kab-ı Kavseyne" kadar yaklaşmasına müsaade edilmiştir. Sidretü'l Müntehâ'dan ilerisi gayb âlemidir ki, Allahü Teâlâ'dan başka hiç kimsenin ilmine ve bilgisine giremez, yani insanî ilmin son sınırıdır. Buradan ötesi Allahü Teâlâ'nın "Zât Âlemi" diye adlandırıldığı için, bu deyimi açık ve seçik bir tarzda ortaya koymamız mümkün değildir. 2424
Sidretü'l-Müntehâ: Sidre bir ağaç ismidir. Bunun yaprakları kurutulup dövülür ve sabun gibi temizlikte ve bilhassa beden temizliğinde, hamamlarda kullanılır. Bu ağacın meyvesine nebk denilir. Bu meyvelerin büyük olduğuna dikkat çekiliyor. Küpler gibidir. Küpün büyüklüğü, o zamanın insanlarınca ma'ruf olan Yemen'deki Hecer nam beldenin küplerine teşbih ediliyor. Küpler havz-ı kebirin asgarî nisabı olan bir kulle hacmindedir. Müntehâ son nokta, nihâi hedef mânâsına gelir. Meleklerin ilmi orada son bulduğu için buraya "Sidretu'l-Münteha" dendiği belirtilir. Bu durumda Sidretu'l-Münteha tâbirini daha âmayane bir ifâde ile hudud ağacı olarak tercüme edebiliriz: Mümkin ve mahlûk âlemi ile vücub yani esma ve şuunât-ı İlâhîye âlemini ayıran hudud. Nevevî, o hududu, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) hâriç hiç kimsenin aşamadığını söyler. Sidretü'l-Münteha'nın yeri hususunda rivâyetlerde ihtilaf var; altıncı semâda mı, yedincide mi diye. İbnu Mes'ud'dan gelen bir rivâyette altıncı semâda olduğu ifâde edilirken, Hz. Enes'ten gelen rivâyette yedinci semâda olduğu anlaşılmaktadır. İbnu Hacer aradaki ihtilafı: "Sidre'nin kökleri altıda, dal ve budakları yedide" diyerek kaldırmaya çalışır ve yedinci semâda sadece gövdesinin aslı vardır der. Bu ağacın güzelliği, ağacı kaplayan bazı mahlûklarla ilgili farklı yorumlar şerh kitaplarımızda yer alır. 2425
Refref: Yeşil kumaş ve bez, kenar saçağı, ince ve nazik ipek kumaş, ince ve nazik kumaş, döşek, minder, yastık döşeme, perde; perde ve örtü gibi şeylerin saçak yerlerine gelen fazlaları, saçakları; raf, terek, çeper; çadır, gömlek ve zırhın parçası, yanı ve en alt tarafı ve bunların etekleri; dış duvar: Kuşu çok olan çimenlik; salkım söğüd gibi dalları sarkık olan nazik ve latif ağaç; ağaç ve bitkilerden sarkan güzel dallar; her şeyin kenarlarında fazlası kalıp bükülen ve kıvrılan yerleri ve etekleri; güzel bahçelere benzeyen dokuma kilim ve halılar; pencere; bir çeşit deniz balığı, araba çamurluğu anlamında kullanılan bir sözcüktür.
Kur'ân-ı Kerim'de yastık, minder ve döşek anlamına gelir: Cennete girenler "Yeşil yastıklar, yahud minder ve döşekler üzerine (alâ refrefin hudrin) ve güzel döşemelere yaslanarak nimetlenirler." 2426 İbn Abbas'tan gelen rivâyete göre de bu âyette refref'in mânâsı cennet bahçeleri, demektir. Bu âyette "refref", cins ismi
2424] Cihad Tunç, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/414-415
2425] İbrâhim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 15/415
2426] 55/Rahmân, 76
İSRÂ VE MÎRAC
- 617 -
veya refrefenin cem'i ismi (çoğul ismi) olarak ahdar veya hadrâ'nın çoğulu olan "hudr" ile sıfatlanmıştır. Refref, (refârif) şeklinde de çoğul yapılır. Nitekim şâz kıraatlerden birisinde er-Rahmân Sûresi, 76. âyet, "alâ refârife hudrin" şeklinde de okunmuştur.
Mi'râc hadislerinin bir kısmında refrefi bisât (örtü, perde ve sergi) anlamına gelir: Buhârî'nin Sahih'indeki rivâyete göre Abdullah b. Mesud "Andolsun Rasûlullah, Rabbinin pek büyük âyetlerini gördü."2427 âyetini tefsir ederken "muhakkak ufku kaplamış ve örtmüş olduğu halde yeşil bir refref (perde) gördü" demiştir. 2428
Tirmizi'nin rivâyetinde; Abdullah h. Mesud "Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı” 2429 âyetini tefsir ederken "Rasûlullah, Cebrâil'i yerle gök arasını doldurmuş olduğu halde refref'den (yeşil kumaştan) bir hulle içinde gördü" der.2430 İbn Mes'ûd'un bu hadisi Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde "Hz. Peygamber cennetin yeşil bir refrefini (örtüsünü, tabakasını) baktığı ufku kaplamış olduğu halde gördü" şeklinde geçer. 2431
Bazı rivâyetlere göre Mi'râc gecesinde Hz. Muhammed'in (s.a.s.) Sidre'den sonra veya cennet ve cehennemi gördükten sofra oturduğu döşek veya cennet yaygısının ismi de refref'dir. Hz. Muhammed (s.a.s.) bu refref isimli döşeğe oturarak çok yükseklere çıktı. Refref: Hz. Peygamberin mi’râc gecesinde bindiği bineklerden sonuncusunun da ismidir. 2432
Namazın Farz Kılınması ve Farz Kılındığı Sıradaki Namaz Şekli:
İlim ehli ile siyer bilginleri arasında namazın, Peygamber’e (s.a.s.) Mekke’de İsrâ gecesi semâya urucu (çıkışı) esnasında farz kılındığında görüş ayrılığı olmamakla birlikte, İsrâ’nın tarihi ile namazın şekli hususunda farklı görüşlere sahiptirler. 2433
Namazın İsrâ gecesi farz kılındığı Sahihi(Buhârî ve Müslim) de ve başkalarında açıkça ifâde edilmiştir. Aişe’den gelen rivâyete göre, namaz ikişer rek’at olarak farz kılınmıştır. Daha sonra ikâmet halindeki namaza iki rekât daha ilave edilerek dörde tamamlandı, yolculuk halindeki namaz da iki rekât olarak olduğu gibi bırakıldı. Eş-Şa’bi, Meymun b. Mehran Muhammed b. İshak da böyle demişlerdir.
Eş-Şa’bi, akşam namazı bundan müstesnâdır derken, Yunus b. Bukeyr de şöyle demektedir: İbn İshak dedi ki: Daha sonra Cibril (a.s.), Peygamber’e (s.a.s.) İsrâ gecesi namaz Hz. Peygamber’e farz kılındığında Hz. Peygamber’in yanına geldi ve vadinin bir tarafına ayak topuğunu vurdu, oradan bir su fışkırdı. Cibril, abdest alırken, Muhammed (s.a.s.) de ona bakıyordu: Yüzünü yıkadı, burnuna su verdi, ağzına su alarak çalkaladı. Başına, kulaklarına mesh ettikten sonra topuklarına kadar da ayaklarını (yıkadı) ve ön tarafına da su serpti. Daha sonra kalktı, iki
2427] 53/Necm, 18
2428] Buhârî, Tefsirü Sûreti'n-Necm
2429] 53/Necm, 11
2430] Tirmizî, en-Necm süresi tefsiri
2431] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 449
2432] Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/239-240
2433] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/321
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rekât namaz kıldı ve bu iki rekâtte de dört defa secde etti. Rasûlullah (s.a.s.) geri döndüğünde, Allah gözüne aydınlık vermiş, ruhu hoşnut olmuş ve Yüce Allah’ın emrinden sevdiği bir husus kendisine gelmiş halde döndü. Hz. Hadice’nin elinden tutarak bu pınara geldi. Tıpkı Hz. Cebrâil’in abdest aldığı gibi o da abdest aldı. Sonra iki rekât ve iki rekâtte de (toplam) dört secde yapmak üzere -Hz. Hadice ile birlikte- namaz kıldı. Daha sonra Hz. Hadice ile birlikte namaz kılıyorlardı.
Yine İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre namaz, ikamet halinde dört rekât, yolculuk halinde de iki rekât olarak farz kılındı. Nafi’ b. Cübeyr ile el-Hasen b. Ebi’l-Hasen el-Basri de böyle demişlerdir. İbn Cüreyc’in görüşü de budur. Peygamber’den (s.a.s.) de buna uygun rivâyetler nakledilmiştir. Bu konuda rivâyette bulunanlar, Cebrâil’in (a.s.), İsrâ’nın gerçekleştiği gecenin sabahında zevale doğru indiği ve Peygamber’e (s.a.s.) namazı ve vakitleri öğrettiği hususunda görüş ayrılıkları yoktur.
Yunus b. Bukeyr de Ebû’l-Muhacir’in azadlısı Sâlim’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Meymun b. Mehran’ı şöyle derken dinledim: Namaz, ilkin ikişer rekât farz kılındı. Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) dört rekât kıldı ve bu bir sünnet oldu. Böylelikle namaz, misafire (iki rekât) olarak karar oldu ve bu haliyle de namaz tamamdır.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu delil olarak gösterilemeyecek türden bir isnaddır. Onun: “Bu böylece bir sünnet oldu” sözü münker bir ifâdedir. Aynı şekilde eş-Şabi’nin yalnızca akşam namazını istisna edip sabahı sözkonusu etmemesinin de bir anlamı yoktur. Müslümanlar akşam namazı ile sabah namazı müstesna olmak üzere, ikâmet halindeki namazların farîzasının dört rekât olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Onlar bunu ancak ameli olarak ve oldukça yaygın bir nakil ile bilmişlerdir. Bu konuda ilk ve asıl farzın kaç rekât olduğu hususundaki görüş ayrılıklarının kendilerine hiçbir zararı olmaz. 2434
Mescid-i Haram’a, Mescid-i Nebevi’ye ve Beytü’l-Makdis’e Yolculuk Yapmak:
3/Âl-i İmrân sûresi 97. âyetinde yeryüzünde (Allah’a ibâdet için) yapılmış ilk mescidin Mescid-i Haram olduğu, ondan sonra da Mescid-i Aksâ olduğu geçmiş bulunmaktadır. Bu iki mescid arasında da kırk yıllık bir süre bulunduğu ise, Ebû Zerr yoluyla gelen hadisten anlaşılmaktadır. Hz. Süleyman’ın Mescid-i Aksâ’yı bina edip ona duâ etmesi ile ilgili rivâyet de, Abdullah b. Amr yoluyla gelen hadiste zikredilmektedir. Bu iki hadisin bir arada nasıl anlaşılacağına dair açıklamalar da orada geçmiş bulunduğundan, bu konu için oraya başvurulabilir, burada o bilgileri bir daha tekrarlamanın bir anlamı yoktur.
Burada Hz. Peygamber’in: “Üç mescid dışındaki (mescidlere) yükler bağlanmaz: Mescid-i Haram’a, Benim bu mescidime ve İlyâ mescidine yahut Beytü’l-Makdis’e.”2435 Ancak “La tuşeddu’r-rihalu: Yükler bağlanmaz, vurulmaz” yerine “La tu’melu’l-matiyy: Binekler yola konulmaz…” lafzıyla); 2436 Bu hadisi İmam Mâlik, Ebû Hureyre yoluyla rivâyet etmiştir.
2434] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/324-325
2435] Muvatta, Cum’a 16.
2436] Buhari, Fadlu’s-Salati fi Mescid-i Mekke ve’l-Medine: 1, 6; Savm: 67; Cezâiu’s-Sayd: 26; Müslim, Hacc: 415, 511; Ebû Dâvud, Menasik: 94; Tirmizi, Salat: 126; Nesai, Mesacid: 10; Darimi, Salat: 132; Ahmed, Müsned: 2/234, 238… 3/7, 34, 93; 6/7, 397
İSRÂ VE MÎRAC
- 619 -
Bu hadiste bu üç mescidin sâir mescidlerden daha faziletli olduğuna delil teşkil eden ifâdeler vardır. Bundan dolayı ilim adamları şöyle demişlerdir: Bir kimse, ancak yolculukla veya binek sırtında ulaşabileceği bir mescidde namaz kılmayı adayacak olursa, böyle bir adağı yerine getirmesin, kendisine yakın olan mescidde namaz kılsın. Bundan tek istisna, sözü edilen üç mesciddir. Bunlardan herhangi birisinde namaz kılmayı adayan bir kimse, bu mescidlerde namaz kılmak üzere yolculuğa çıkar.
İmam Mâlik ve ilim ehlinden bir topluluk da, düşmânâ karşı bir serhad karakolunda (ribatta) ribat yapmayı adayan bir kimsenin, böyle bir ribatın bulunduğu yerde bu adağını yerine getirmesi gerekir. Çünkü böyle bir iş, Yüce Allah’a bir itaattir. Ebû’l-Bahterî ise, bu hadisin rivâyetinde “el-cened mescidini” de ilave etmiştir. Ancak bu ifâde sahih değildir ve uydurmadır. Buna dair açıklamalar, bundan önce Kitabımızın Mukaddime bölümünde geçmiş bulunmaktadır. 2437
İsrâ Ve Mi'rac Olayı Bize Neleri Öğretiyor?
Hicretten bir veya bir buçuk yıl kadar önce Peygamber (s.a.s.) Efendimizin hayatında meydana gelen bu çok önemli olay, birtakım gerçeklere bizi irşat etmekte ve İslâm'ın geleceğini haber vermektedir. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
1- İslâm'ı saran tehlike çemberinin hız ve tesirini kaybetmek üzere olduğunu; inkârcı azgınların sonunun yaklaştığını haber veriyor.
2- Hakkın emekleyerek de olsa, bâtıldan önce hedefine ve amacına kavuşacağının müjdesini yansıtıyor.
3- İslâm'ın çok geçmeden yüceleceği, kıtalar üzerine yayılacağı; aynı zamanda Kudüs'ün fethedileceğini ilham ediyor.
Mevcut semâvî dinlerin artık yürürlükten kaldırıldığının kesin hatları çiziliyor. Gelip geçen bütün peygamberlerin, Hz. Muhammed'i (s.a.s.) önder ve imam kabul ettiklerinin misalini, Beytü'I-Makdis'te sergiliyor.
5- Burak adlı İlâhî aracın her adımını gözünün ulaşabildiği en uzak noktaya atmasıyla, İslâm'ın sür'atle gelişeceğine işaret ediliyor. İslâm mücahitlerinin “Allahu Ekber” sesleriyle akıllara durgunluk verecek bir hızla yeryüzüne yayılacaklarını bildiriyor.
6- Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz'in Burak'ı Beytü'l-Makdis'in kapısının önündeki halkaya bağlaması, son peygamberin her şeyi sağlam esaslara bağladığını ve bir gün İslâm mücahitlerinin savaş atlarını bu halkaya bağlayıp Beytü'I-Makdis'te cemaat halinde namaz kılacaklarını gönüllere rahmet havası içinde işliyor.
7- İlâhî emrin tecellilerinin göz alıcı renkleriyle işlenmiş Sidretü'l-Müntehâ'ya çıkılması, oradaki güzelliği anlatmanın mümkün olmadığına dikkatlerin çekilmesi, İslâm'ın kuracağı medeniyetin ve getirdiği sistemin çok yüceleceğine, girdiği yerde rahmet ve cennet havası oluşturacağına milletlerin bu medeniyetten yararlanarak derin uykudan uyanacaklarına işaret yollu atıflarda bulunuyor.
8- Rasûlullah'ın (s.a.s.) gökleri bir bir aşması, her gökte saygı ile karşılanıp
2437] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/325-326
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
itibar görmesi, sesinin yedi iklimde duyulacağının bir başka remzi oluyor.
9- Melek Cebrâil'in refakati, Hz. Muhammed'in (s.a.s.) kudsî âlemden kendisine gönderilen büyük bir kudrete mazhar olduğunu; küfrün, azgınlığın ve bâtılın her çağda bu kudretin karşısında çökeceğini gönüllere işliyor.
10- Beş vakit namazın, Allah'ın insanlığa -imân ve Kur'ân'dan sonra- verdiği en büyük hediyesi ve değişmeyen emaneti olduğunu ve insanlığın ancak bu ibâdetle huzur ve güvene kavuşabileceğini insan idrakine sunuyor.
11- Bakara sûresinin son iki âyetinin ikinci bir hediye olarak verilmesi, İslâm'ın zorluk, meşakkat, sıkıntı ve üzüntü dini olmadığını; insanlığa ruh ve beden afiyetini, rahmet ve hidâyeti getiren Allah'ın son mesajı bulunduğunu gönüllere işliyor.
12- Allah'a ortak koşmayan mü'minlerin hediyesi ise, Allah'ın insanlara, özellikle mü'minlere olan geniş rahmet ve mağfiretini; rahmetinin her zaman gazabının önüne geçtiğini yansıtıyor. 2438
İsrâ olgusunun insanlığa getirdiği faydalar, değerler nelerdir?
Bunları maddeler halinde şöyle tesbit edebiliriz:
a) Yüce Allah mesajlardan bir kısmını Hz. Peygamber'e öğretmek için özel bir öğretim ortamı hazırlamıştır.
b) Mescid-i Haram denen üniversite ile Yahudi ve Hıristiyanların üniversitesi olan Mescid-i Aksâ'nın birleştirilmesi, Hz. Peygamber'in onlara yakınlaşması, yaklaştırılması için gerçekleştirilmiştir. Bu olay, Yahudi ve Hıristiyanları İslâm'a davet için önemli bir yaklaşım niteliğini taşımaktadır.
Kitap ehlinin öğretileri ile İslâm arasında müşterek noktanın bulunması için gerçekleştirilen bir yaklaşım olan İsrâ, ayrılıkları, farklılıkları değil de kitap ehli ile olan müşterek noktaları öne çıkarmak için yapılan bir öğretim ve birleştirme faaliyetidir. Dedeleri Hz. İbrâhim ile torunlarından olan Hz. Süleyman'ın inşa ettiği Ma'bed ve üniversitelerin birleştirilmesi, Allah'ın bitişmesini emrettiği şeylerin bitişmesini temin etmektir 2439. Demek ki isrâ, beyin, gönül ve nefis ülkelerinin bitişmesi gibi, Ma'bed ve üniversitelerin bitişmesini gerçekleştirmek amacını taşımaktadır.
c) Kur'ân, daha önceki tüm peygamberlerin evrensel mesajları ile yerel bazı mesajlarını alıp yer verdiği ve onları birleştirdiği gibi, İsrâda alınan, öğretilen, verilen mesajlarda da bir müştereklik vardır.
Bu demektir ki İsrâ denen öğretim faaliyeti, Kur'ân'in hem ma'bed hem değerler hem ibâdetler hem de tevhid inancı bakımından Kitap ehli ile Müslümanların sahip olduğu asgarî müştereki tesis etme amacını güdüyordu.
d) İsrâ olgusunun gece olması, Müslümanların insanlığı ihyâ edebilmeleri, geliştirebilmeleri için gece de çalışmalarını ilke haline getirmektedir. Gündüz herkes çalışıyor, ama geceyi değerlendirenler, medeniyette öne geçeceklerdir. Gece çalışanlar İsrâ olgusunu kendi hayatlarına tatbik ediyorlar demektir. Maddeyi
2438] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3459-3460
2439] 13/Ra'd, 21
İSRÂ VE MÎRAC
- 621 -
enerjiye, enerjiyi maddeye çevirenler, uzun mesafeleri kısaltacaklardır. Kafasını yorup teknoloji üretenlere, uzak mesafeleri kısaltacak şekilde Allah yardım edip onları yürütecektir. Çalışanı Allah yürütür.2440 Bu bilgiyi teknolojiye çevirme iledir ki insanlar göklerin ve yerin katlarını aşıp gideceklerdir.
Hz. Süleyman'ın yanındaki ilim adamının göz açıp kapayıncaya kadar Belkıs'ın tahtını getirmesi2441 olgusu, mu'cizesi bilim haline dönüşecektir. Kur'ân'da bu iki olgunun, yani İsrâ ve Belkıs'ın tahtının anında getirilmesi insanların önüne çok ciddi ödevler koymaktadır. Aksi takdirde onlar tarihi bir olgu olarak kalır, sonraki nesillere bir kıssa olmaktan öte bir şey getirmez. Ama onlar bilimsel araştırma yapan üniversitelerin önüne program koymakta, hedef göstermektedir. 2442
İsrâ ve Mirac, Rûh ile mi, yoksa Beden ve Ruh Birlikte mi Olmuştur?
İsrânın, Hz. Peygamber’in ruhu ile mi cesedi ile mi olduğu hususunda, selefin de halefin de görüş ayrılığı vardır:
1) Hz. Aişe, Muaviye, el-Hasenu’l-Basrî ve İbn İshak’a göre İsrâ ruh ile gerçekleşti, beden yattığı yerden ayrılmadı. Onlar İsrânın hakikatleri ihtiva eden bir rüya olduğu görüşündedir. Çünkü esasen peygamberlerin rüyaları da bir haktır. 2443
Muhammed b. Cerir (et-Taberi’nin) tefsirinde, Huzeyfe’nin (r.a.): “Bu hâdise, bir rüya idi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bedeni yerinden oynamadı. Allah onu, sadece ruhen götürdü, yürüttü” dediği rivâyet edilmiştir. 2444
Muhammed İbn İshak İbn Yessâr Siret’inde der ki: Bana Ya’kub İbn Utbe İbn Muğire İbn el-Ahnes dedi ki: Muaviye b. Ebi Süfyan’a Hz. Peygamber’in mi’râcı sorulduğu zaman, şöyle demiştir: Bu, Allah tarafından gösterilmiş sadık bir rü’ya idi. Ebûbekir’in ailesine mensub bazıları bana dediler ki: Hz. Aişe şöyle dermiş: Rasûlullah’ın cesedi kaybolmadı, sadece o, ruhuyla mi’râca çıkmıştı. İbn İshak der ki: “Onun bu sözü reddedilmemiştir. Çünkü Hassan’ın ifâdesine göre; “Sana gösterdiğimiz rü’ya ancak insanlar için bir imtihandı.” 2445 âyeti bu vesile ile nâzil olmuştur. İbrâhim’den bahsederken de Allah Teâlâ şöyle hikâye etmektedir: “Ben rü’yada seni kurban kesiyor görüyorum. Bak ne dersin?” Sonra bunu uygulamaya geçti. Anladım ki vahiy peygamberlere hem uyanıkken hem de uyurken gelir.”
İbn İshak der ki: “Rasûlullah (s.a.s.) “İki gözüm uyuyor ama kalbim uyanıktır”, buyurdu. Allah hangisinin gerçekleştiğini en iyi bilendir. Allah hangi durumu isterse onu uyurken ve uyanıkken gösterir. Bütün bunlar haktır, doğrudur.” Ancak Ebû Cafer İbn Cerir Taberi tefsirinde bu görüşü red ve inkâr ederek kötüler ve: Bu görüşün, Kur’an’ın akışının açık anlamına aykırı olduğunu belirtip yukarıda geçen bazı delilleri irade ederek bunu reddeder. Allah en iyisini bilendir. 2446
2440] Rahman 55/33
2441] 27/Neml, 40
2442] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/161-170
2443] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları, 10/321
2444] Fahreddin Razi, Mefatihu'l-Ğayb, Akçağ Y., 14/390
2445] 17/İsrâ, 60
2446] İbn Kesir, Tefsirul-Kur’ani’l-Azim, Çağrı Yayınları: 9/4652
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2) Bazı âlimlere göre İsrâ, beden ile uyanık olarak Beytü’l-Makdis’e kadar ve oradan da ruh ile olmuştur. Bunlar Yüce Allah’ın “Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren münezzehtir.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bu buyrukta Yüce Allah, Mescid-i Aksâ’yı İsrânın son noktası olarak zikretmektedir. Bu görüş sahipleri derler ki: Eğer İsrâ, Hz. Peygamber’in bedeni ile birlikte Mescid-i Aksâ’dan daha ileriye olmuş olsaydı, hiç şüphesiz bu da sözkonusu edilirdi. Çünkü böyle bir işin, beden ile olması övgü olarak daha ileri derecededir.
3) Selefin ve müslümanların büyük çoğunluğu ise İsrânın, beden ile ve uyanıkken gerçekleştiği görüşündedir. Hz. Peygamber, Mekke’de Burak’a binmiş, Beytü’l-Makdis’e ulaşmış, orada namaz kıldıktan sonra da yine bedeniyle İsrâ devam etmiştir. İşaret ettiğimiz haberler ile âyet-i kerime de buna delâlet etmektedir. Hz. Peygamber’in bedeniyle ve uyanık olarak İsrâsının gerçekleşmesinde imkânsız ve olmayacak bir taraf yoktur. Zahir ve hakikat terkedilerek te’vil yoluna ise, ancak nassın zahir ve hakikati üzere kabul edilmesinin imkânsız olması halinde sözkonusudur. Eğer İsrâ uykuda gerçekleşmiş olsaydı, burada “kulunun ruhuyla” denilerek “kulunu” diye buyurmazdı. Yine Yüce Allah’ın: “Göz, başka yöne kaymadı ve şaşmadı da.”2447 buyruğu da buna delildir. Eğer bu olay uykuda iken gerçekleşmiş olsaydı, bunda bir alâmet ve mûcize olacak taraf olmazdı. Um Hâni Hz. Peygamber’e: “Sen bunu insanlara anlatma, seni yalanlarlar.” demezlerdi. Ebû Bekir es-Sıddık (bunu tasdik etmesi dolayısıyla) üstün bir fazilete sahip olmazdı. Kureyşlilerin de ileri geri konuşmalarına, onu yalanlamalarına da imkân bulunmazdı. Çünkü Kureyşliler, Hz. Peygamber’in verdiği bu haberi yalanlamış, hatta iman etmiş birtakım kimseler irtidat dahi etmişlerdi. Eğer bu rüya ile olmuş olsaydı, hiçbir şekilde buna tepki gösterilmezdi. Hatta müşrikler ona şöyle demişlerdi:
“Eğer sen doğru söylüyor isen, haydi bize kervanımızla nerede karşılaştığını bildir.” O da şu cevabı vermişti: “Kervanınız filan, filan yerde idi. Ben oradan geçtim, filan kişi korktu. Bunun üzerine o kimseye: ‘Ne gördün ey filan?’ denildiğinde, o: ‘Ben bir şey görmedim ancak develer gerçekten ürktüler.’ diye cevap vermişti.” Bu sefer Hz. Peygamber’e: “Peki kervanın bize ne zaman ulaşacağını haber ver.” demeleri üzerine Hz. Peygamber: “Kervanınız size şu, şu günü gelecektir.” dediğinde onlar:
“Hangi saatte?” diye sordular. Bu sefer Hz. Peygamber:
“Bilemiyorum, acaba güneşin bu taraftan doğuşu mu daha erken gerçekleşecek, yoksa kervanın bu taraftan görünüşü mü daha erken olacak” O gün gelince bir kişi:
“İşte güneş doğdu.” demiş, diğeri ise:
“İşte sizin kervanınız da göründü.” demişti. Rasûlullah’dan (s.a.s.), Beytü’l-Makdis’in nitelikleri hakkında soru sormuşlardı. Hz. Peygamber de önceden Beytü’l-Makdis’i hiç görmediği halde onlara niteliklerini söyleyivermişti.
Sahih’de Ebû Hureyre’nin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki:
“Ben, Hicr’de bulunuyorken Kureyş bana İsrâ’ma dair soru soruyorlardı. Beytü’l-Makdis hakkında iyice tesbit edemediğim bazı hususlara dair bana soru sordular. Bundan dolayı
2447] 53/Necm, 7
İSRÂ VE MÎRAC
- 623 -
daha önce benzeri görülmedik bir sıkıntıya düştüm. Yüce Allah, Beytü’l-Makdis’i kaldırıp gözlerimin önüne getirdi. Her ne hakkında bana soru sordularsa, ben de onlara cevaplarını verdim.” 2448
Hz. Aişe ile Muaviye’nin: “İsrâ, ancak Rasûlullah’ın (s.a.s.) ruhu ile gerçekleşmiştir.” şeklindeki sözlerine de şöylece itiraz edilmiştir: O sırada Hz. Aişe’nin yaşı küçüktü ve bu olaya şahit olmamıştı. Bu konuda o, Peygamber’den hadis de rivâyet etmiş değildir. Muaviye ise, o dönemde olaya tanık olmamış kâfir bir kimse idi. Bu konuda o, Rasûlullah’dan (s.a.s.) da hadis rivâyet etmiş değildir. Bu konuda söylediklerimizden daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler, Kadı İyad’ın “eş-Şifa” adlı kitabından olayı takip etmelidirler. Orada bu konuda kalbe şifa verici bilgiler elde edeceklerdir.
Hz. Aişe’nin kanaatinin lehine, Yüce Allah’ın “Sana gösterdiğimiz o rüyayı… ancak insanlara bir fitne kıldık.”2449 buyruğunu delil göstermişler ve burada Yüce Allah’ın buna “rüya” adını verdiğini söylemişlerdir. Ancak, Yüce Allah’ın: “Kulunu geceleyin… götüren münezzehtir.” buyruğu bunu reddetmektedir. Uykuda gerçekleşen bir olay hakkında “geceleyin yürüten” tabiri kullanılmaz. Aynı şekilde gözle görmeye de ileride bu Sûrede açıklaması geleceği üzere “rüya” denilir. Konu ile ilgili sâbit haberlerde İsrânın, beden ile gerçekleştiğine açık bir delâlet vardır. Eğer, aklen Yüce Allah’ın kudreti çerçevesinde câiz (mümkün) görülen herhangi bir hususa dair haber vârid olacak olursa, -özellikle de hârikulade olayların gerçekleştiği dönemde bu sözkonusu ise- onu inkâra kalkışmanın bir yolu yoktur. Peygamber’in birçok mi’râcları vardır. Bunlardan bazılarının rüya ile olma ihtimali uzak değildir. O bakımdan, Hz. Peygamberin, sahih hadiste yer alan: “Beyt’in yanında uyku ile uyanıklık arasında bulunduğum bir sırada…”2450 hadisi de buna göre yorumlanır. Diğer taraftan, İsrânın gerçekleşmesinden sonra tekrar uykuya geri döndürülmesi ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. 2451
Bilginlerin ekseriyyeti, Hz. Peygamber’in bedeniyle ve ruhuyla uyurken değil uyanık olarak mi’râca çıktığı konusunda görüş birliği etmişlerdir. Ancak Hz. Peygamber’in bundan önce rüya ile buraları görmüş olması, sonra uyanık olarak görmüş olması da reddedilemez. Çünkü Hz. Peygamber ne zaman bir rüya görse rüyası gün aydınlığı gibi çıkardı. Buna delil Allah Teâlâ’nın “Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya yürüten Allah’ı tesbih ederiz.” kavlidir. Tesbih, ancak çok büyük işler sırasında olur. Eğer Hz. Peygamber uyurken gerçekleşmiş olsaydı, bu büyük olarak kabul edilebilecek önemli bir şey sayılmazdı. Ayrıca Kureyş’li kâfirler onu yalanlamaya tevessül etmezlerdi. Müslüman olmuş bulunan bazı kimselerin de dinlerinden dönmelerine neden olmazdı. Ayrıca “kul”; ruh ve bedenin toplamından ibarettir. Nitekim Allah Teâlâ: “Kulunu geceleyin götürmüştür.” buyuruyor. Ayrıca “Sana gösterdiğimiz rüya ancak insanlar için bir imtihandır.”2452 buyurmaktadır.
İbn Abbas der ki: “Bu, gözle görülen bir rüya idi. Rasûlullah’a (s.a.s.)
2448] Müslim, İman 278
2449] el-İsrâ: 17/60
2450] Buhârî, Bed’ul’l-Halk: 6; Müslim, İman: 264; Nesai. Salat: 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/207
2451] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 10/321-323
2452] 17/İsrâ, 60
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterilmişti.” Bu kavli Buhârî rivâyet eder. Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Göz ne kaydı ne de şaştı.”2453 Göz ruhun değil bedenin aletidir. Ayrıca Hz. Peygamber Burak’ın üzerinde taşınmıştır. Burak, beyaz, parlak ve göz alıcı bir hayvandır. Bu da ruh için değil, ancak beden için bir araç olabilir. Ruh hareketleri bakımından üzerine bineceği bir bineğe ihtiyaç duymaz. Allah en iyisini bilendir. 2454
Âyet, görüldüğü gibi yalnızca Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya olan İsrâ’yı zikretmektedir. Âyetten öyle anlaşılıyor ki İsrâ olayı uyanık bir halde ve bedenî olarak gerçekleşmiştir. Eğer uykuda olsaydı âyet, bu olayı bu açıklık ve kesinlikle zikretmesinin hikmeti olmazdı. 2455
Mi'rac Olayı Rüya Olabilir mi? Böylesine fevkalâde bir olay rüya yoluyla meydana gelmiş olsaydı, bunda şaşılacak bir cihet sözkonusu olmaz; Kureyş müşrikleri onu yalan sayma ihtiyacını bile duymazlardı. Zira Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sık sık «rüyamda Cennet bana gösterildi, Cennet ile Cehennem bana arzolundu..» şeklinde gördüklerini arkadaşlarına anlatması, Mi'rac olayı hakkında cereyan eden itiraz ve yalanlamaya hiçbir zaman maruz kalmamış ve kimse bunu reddetmeyi düşünmemiştir. Çünkü rüyada o gibi olağanüstü olaylar görülebilir. O halde İsrâ ve Mi'rac'ın uyanık halde hem ruhen, hem de bedenen gerçekleştiği muhakkaktır.
Âyette «abd» tabiri bilhassa her türlü ihtimali ortadan kaldırmakta, Peygamber'in (a.s.) sözü edilen olayı her iki yapısıyla birlikte yaşadığı ifâde edilmektedir. Çünkü «abd» ruhla bedenin tamamına delâlet eden bir kelimedir 2456.
Mirac’ın Rûhânî Olduğu Görüşü ve Bu İddiaya Cevap: Buna delâlet eden Kur’an âyeti, bu âyettir. Bu delili şu şekilde izah edebiliriz: “Abd” (kul), beden ile ruhun toplamının adıdır. Binaenaleyh bu geceleyin yürütme işinin, beden ve ruh toplamı bir kul için tahakkuk etmiş olması gerekir. Bil ki bu istidlal, insanın sadece ruh mu, yoksa sadece beden mi, yoksa hem ruh hem beden mi olduğu meselesine dayanır. İnsanın sadece ruh olduğunu söyleyenler, bu hususta şu izahları yapmışlardır:
1) İnsan, ömrünün başından sonuna devam eden tek bir şeydir. Hâlbuki bedenin cüzleri, hep değişme, tebeddül ve intikal (geçiş) içindedir. Baki olan ise, değişmeyendir. O halde insan bu bedenden başka bir şeydir.
2) İnsan bazen bedeninin bütün parçalarının farkında olmasa bile, kendisini bilir. Bilinen ise, farkında olunmayandan başkadır. O halde insan, bu bedenden başka bir şeydir.
3) İnsan, normal fıtratı gereği, “elim, ayağım, beynim ve kalbim…” der. Diğer uzuvları için de durum aynıdır. Böylece o bütün bunları kendisine izafe eder. Hâlbuki muzaf, muzafun ileyh’den başkadır. O halde insanın hususi zâtının, bütün bu uzuvlardan başka bir şey olması lazım gelir.
Buna göre eğer onlar, “O, zâtını da kendisine izafe ederek, “Benim zâtım,
2453] Necm: 53/17
2454] İbn Kesir, Tefsirul-Kur’ani’l-Azim, Çağrı Yayınları: 9/4651-4652; İbn Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan, Hisar Y., 5/255
2455] İzzet Derveze, Tefsiru’l-Hadis, Ekin Y., 2/327
2456] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3460-3462
İSRÂ VE MÎRAC
- 625 -
benim nefsim!” demiyor mu? Binaenaleyh size, onun kendisinin zâtından başka olduğunu söylemeniz gerekir; hâlbuki bu, imkânsızdır” derlerse biz deriz ki:
Biz, sırf lafza tutunmuyoruz ki, bu söylediğiniz şey bize gereksin. Tam aksine, biz ancak sırf akla tutunuyoruz. Çünkü aklın sarih delili, insanın tek varlık olduğuna delâlet eder. Bu tek şey, eliyle alır, gözüyle, onun vâsıtasıyla görür ve kulağı vâsıtasıyla işitir. Binaenaleyh insan, tek şeydir. Bu uzuvlar, onun bu fiilleri yapması için var olan aletleridir, vâsıtalarıdır. İşte bu, insanın, bu uzuv ve vâsıtalardan başka bir şey olduğuna delâlet eder. Böylece bu izahlarla, insanın, bu dünya ve bedenden başka bir şey olduğu sâbit olmuş olur.
Bu sâbit olunca da biz diyoruz ki: “Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan… götüren Allah münezzehtir.” âyetindeki “abd” (kul) kelimesiyle, ruh cevheri kastedilmiştir. Böyle olması halinde, âyette, “İsrâ”nın, beden ile olduğuna dair bir delâlet kalmaz. Şâyet onlar “İsrâ’nın, ruh ile yapılması, hârikulade bir şey değildir. Binaenaleyh “Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan… götüren Allah münezzehtir.” denilmesi uygun düşmez” derlerse, biz deriz ki:
Bu da akıldan uzak bir şeydir; çünkü başkasının ruhu için tahakkuk etmeyen çeşitli mükâşefe ve müşahedelerin, onun ruh için tahakkuk etmiş olduğunun söylenilmesi akıldan uzak bir şey olmaz. Böylece de, pek yerinde olarak bu söz buraya uygun olur. Miracın, hem ruh hem de beden ile yapıldığını isbat hususunda, bu âyetle yapılan istidlâlin aleyhine olarak ileri sürülen sorunun izahı işte bundan ibarettir.
Buna şu şekilde cevap verebiliriz: “Abd” (kul) lafzı, ancak, hem ruh hem de beden toplamını içine alan bir lafızdır. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk’ın “Bir kulu, namaz kılarken men edeni gördün mü sen?” 2457 âyetidir. Bu âyette geçen “abd” sözüyle, hem ruh hem de bedenin murad edilmiş olduğunda şüphe yoktur. Yine Cenâb-ı Hak, Cin Sûresi’nde, “Şu hakikat de: Allah’ın kulu O’na ibâdet için kalktığı zaman nerdeyse onlar, etrafında keçeler (gibi tortop) oluyorlardı.” 2458 buyurmuştur ki, buradaki “abd” kelimesiyle de, hem ruh hem de beden kastedilmiştir. İşte, bu âyette de böyledir.
Bunun haberden delili ise, sahih hadis kitaplarında rivâyet edilen şu hadistir ki, bu hadis meşhur bir hadistir. Bu hadis Hz. Peygamber’in Mekke’den Beyt-i Makdis’e, oradan da göklere götürüldüğüne delâlet eder.
Bu hadisi kabul etmeyenler, şu şekilde istidlâl etmişlerdir:
1) Aklî izahlarla. Onların yapmış olduğu bu aklî izahlar da üç tanedir:
a) Bu kadar hıza ulaşmış olan bir hareket düşünülemez.
b) Ağır bir kütlenin göklere yükselmesi makul değildir.
c) Onun göklere yükselmesi, feleklerin yırtılmasını gerektirir. Hâlbuki bu, imkânsızdır.
2) Eğer bu doğru olsaydı, bu, diğer mûcizelerin en büyüğü olurdu. Bu durumda da Hz. Peygamber’in nübüvvet iddiasında doğru söylediğine istidlalde
2457] 96/Alak, 9-10
2458] 72/Cinn, 19
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunabilsinler diye, bunu halkın huzurunda ortaya koyması gerekirdi. Ama bunun, hiç kimsenin görüp müşahade edemediği bir zamanda tahakkuk etmesine gelince, bu abestir. Hâkim olan Allah’a ise bu yakışmaz.
3) Onlar, Cenâb-ı Hakk’ın, “(Geceleyin) sana gösterdiğimiz o temâşâyı ancak insanlara bir fitne yaptık.” 2459 ifâdesine tutunarak şöyle demişlerdir: Bu rüyadan maksat, Mirac hâdisesidir. Hâlbuki bu, insanlar için ancak bir fitne olmuştur. Çünkü Hz. Muhammed’e inanan kimselerin pek çoğu, O’nun bu sözünü duyunca, O’nu yalanlamış ve kabul etmemiştir. Binaenaleyh, Mirac sözü, insanların fitneye düşmesine sebep olmuştur. Böylece bunun, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) uykuda gördüğü bir rüya olduğu sâbit olmuş olur.
4) Mirac hadisi, pek çok (akıl almaz) uzak şeyleri ihtiva etmektedir. Mesela, onun karnının yarılıp, zemzem suyuyla temizlenmesine dair rivâyet edilen şey bunlardandır. Bu, akıl almaz bir şeydir. Çünkü suyla yıkanabilen şey, maddî olan pisliklerdir. Bunun, batıl inanç ve kötü huylara dair kalpte bulunan şeyleri temizlemede bir tesiri yoktur. Onun, Burak’a bindiğine dair rivâyet de bu tür şeylerdendir. Bu da akıldan uzaktır. Çünkü Allah Teâlâ onu, bu âlemden felekler âlemine hareket ettirdiğine göre Burak’a niye ihtiyaç duyulsun? Cenâb-ı Hakk’ın elli vakit namazı farz kıldığı, sonra da Hz. Muhammed’in (s.a.s.), Mûsâ’nın (a.s.) şefaati sebebiyle, o elli vaktin beş vakte indirilinceye kadar Allah ile Hz. Mûsâ arasında gidip geldiğine dair rivâyet de bu kabildendir. Kadi: “Bu, hükmün, daha uygulanmadan önce neshedilmiş olmasını gerektirir ve yine bu, Bedâ’yı (hükmün, Allah’a önce gizli kalıp, sonradan ortaya çıkması) icab ettirir. Hâlbuki bu, Allah hakkında düşünülemez.” demektedir. Böylece bu hadisin, kabul edilmesi uygun olmayan birtakım şeyleri ihtiva ettiği sâbit olmuş olur ve bu sebeple de reddolunur.
Bu değerlendirmeye karşı taraf şöyle cevap verir:
1) Cennetin iyilik ve hayırları çok büyük; cehennemin dehşet uyandıran halleri ise çok şiddetlidir. Binaenaleyh, şâyet Hz. Muhammed (s.a.s.), onları bu dünyada iken müşahade etmeyip de Kıyametin başlangıcında müşahade etmiş olsaydı, belki de cennetin hayır ve güzelliklerine arzu duyar, yahut da, cehennemin korkunç hallerinden korkardı. Ama o, onları bu dünyada Mirac gecesinde görüp müşahade edince, onlar, Kıyamet gününde onun gözünde ve gönlünde büyümez, böylece de kalbi onlarla meşgul olmaz. Bu durumda da, kendini sadece şefaate verir.
2) Onun, Mirac gecesinde, peygamberleri ve melekleri görüp müşahade etmesinin, hem kendisinin hem de ümmetinin faydasına olan şeylerin mükemmelleşmesine bir vesile olması imkânsız değildir.
3) Onun feleklere yükselip göklerin, kürsinin ve arşın hallerini müşahade etmiş olmasının, bu âlemin hallerini ve korkunç durumlarını görüp müşahade etmesini gözünde küçültmesine, önemsiz saymasına sebep olması imkânsız bir şey değildir. Böylece, onun kalbinde bir tür kuvvet meydana gelir; o bunları gözönüne aldığında, Allah’a davete başlaması mükemmelleşir ve Allah’ın düşmanlarına iltifat etmemesi de kuvvet kazanır. Bunu şu durum daha iyi izah eder. Bu konuda, Allah’ın kudretini görüp müşahade eden kimsenin, cihad vb. şeylerin
2459] İsrâ: 17/60
İSRÂ VE MÎRAC
- 627 -
sıkıntılarına göğüs germeye karşı gönlündeki kuvvet ve kalbindeki sebat, bunu görüp müşahade etmeyenlerin birkaç misli olur. Cenâb-ı Hakk’ın “âyetlerimizden bazısını gösterelim diye (bunu yaptık)” ifâdesi, adeta isrâfın faydasının bu olduğuna ve kesin olarak bunu ifâde ettiğine delâlet eder gibidir.
Onların dördüncü şüphelerine karşı şöyle cevap verilmiştir: Allah’a, yaptığı şeyler hususunda itiraz edilemez. O, istediğini yapar, dilediğine hükmeder. Allah en iyisini bilendir. 2460
Mirac Aklen Mümkündür
Süratte bu noktaya varmış olan bir hareket, bizâtihi mümkündür. Allah Teâlâ da, bütün mümkünata kadirdir. O halde bu, bu noktaya ulaşmış olan bu şekildeki hızlı bir hareketin imkânsız olmadığına delâlet eder. Bu noktaya ulaşmış olan bir hareketin, haddi zâtında mümkün olduğunun isbat edilmesinden ibaret olan bu mukaddimenin delilleri şunlardır:
1) En büyük felek, gecenin başından sonra kadar, devrinin tamamının yarısı kadar hareket eder. Mühendislikte şöyle bir kural sâbittir, vardır: Çapın, devre (çevresine) nisbeti, birin üçe ve yediye nisbeti gibidir. O halde, yarıçapın, devrin yarısına nisbetinin de birin üç ve yediye nisbeti gibi olması gerekir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.), Mekke’den, en büyük feleğin üzerine çıktığının söylenilmesi durumunda, o, sadece yarıçap miktarınca hareket etmiş olur. Bu kadar zaman içinde, devrin yarısının hareketi tahakkuk edince, yarıçap kadar hareketin tahakkuk etmesi, haydi haydi mümkün bir şey olur. Binaenaleyh bu, gecenin üçte biri miktarında, Mekke’den Arş’ın üzerine çıkmanın, aslında mümkün bir şey olduğuna dair kesin aklî bir delildir. Durum böyle olunca da, bu yükselme işinin, bütün bir gecede tahakkuk etmesi, haydi haydi mümkün olur. Allah en iyisini bilendir.
2) Yine mühendislikte şöyle bir kural daha vardır: Güneşin kütlesi, yer kürenin yüz altmış küsür misli büyüklüktedir (Şimdiki hesaplara göre bu sayı 333.400 mislidir). Sonra biz, buna rağmen, güneş yuvarlağının doğuşunun, farkedilemeyecek bir zamanda tahakkuk ettiğini görmekteyiz. İşte bu da, hareketin, bu kadar bir hıza ulaşabilmesinin haddi zâtında mümkün bir şey olduğuna delâlet eder.
3) Katı cisimlerin, âlemin (dünyanın) merkezinden Arş’ın üzerine çıkmaları aklen mümkün olduğu gibi, latif, ruhani maddelerin de, Arş’ın üzerinden âlemin merkezine doğru inmeleri mümkündür. Binaenaleyh şâyet Hz. Muhammed’in (s.a.s.), bir gecede miraçta bulunmasının aklen imkânsız olduğu söylenecek olursa, o zaman Cebrâil’in de bir anda, Arş’tan Mekke’ye indiğinin söylenilmesi de imkânsız olur. Eğer biz bunun imkânsız olduğunu söylersek, o zaman bu, bütün peygamberlerin nübüvvetini ta’n etmek olmuş olur. Miracın tahakkuk ettiğini söylemek, nübüvvet meselesinin kabul edilmesine dayanmakta olan tali bir meseledir. Böylece, bu kadar bir sürate ulaşan bir hareketin imkânsız olduğunu söyleyenlerin, Hz. Cebrâil’in de bir anda, Arş’dan Mekke’ye inmesinin imkânsız olduğunu söylemelerinin gerektiği sâbit olmuş olur. Bu söylenemeyince, onların ileri sürdüğü şey de söylenemez.
2460] Fahreddin Râzi, Mefâtihu'l-Ğayb, Akçağ Y., 14/390-394
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şâyet onlar, “Biz, Cebrâil’in bir yerden öbür yere geçen, intikal eden bir cisim olduğunu söylemiyoruz. Biz, Cebrâil’in inişinden kasdedilenin, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ruhundan maddî perdelerin kaldırılışı; böylece de, Cebrâil’in (a.s.) zâtında tecelli eden mevcut şeylerin bir kısmının onun ruhunda meydana gelen mükaşefe ve müşahadeler olduğunu söylüyoruz” derlerse, biz deriz ki:
Vahyi bu şekilde anlamak, filozofların görüşüdür. Müslümanların çoğunluğuna gelince, onlar, Cebrâil’in cisim olduğunu; onun nüzulünün, felekler âleminden Mekke’ye intikal etmesinden ibaret olduğunu kabul ederler. Durum böyle olunca da, zikredilen ilzam güçlü ve kuvvetli olur. Rivâyet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s.) mirac hâdisesinden bahsedince, herkes onu yalanlar ve Ebû Bekir’e giderek, ona: “Senin arkadaşın şöyle şöyle diyor” derler. Bunun üzerine Ebû Bekir: “Eğer o bunu söylemişse, mutlaka doğrudur” der. Daha sonra da Hz. Peygamber’in yanına varır. Hz. Peygamber de, meseleyi ona ayrıntılı bir biçimde anlatır. Bu meseleyle ilgili olarak Peygamber her ne söylerse, Ebû Bekir “Doğru söyledin” diyerek onu tasdik ederdi. Hz. Peygamber (miracla alakalı) sözünü tamamlayınca, Ebû Bekir: “Ben, senin hakikaten Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet ederim.” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber de ona: “Ben de senin hakikaten “sıddık” olduğuna şehâdet ederim.” karşılığını verir.
Hâsıl-ı kelâm, Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle demek istemiştir: “Ben, onun peygamber olduğunu kabul ettiğimde, onu, bundan (yani miracdan)daha büyük bir şey hususunda tasdik etmiş oldum. O halde ben onu, bu hususta daha nasıl yalanlayabilirim?
4) Bütün inanç ve din mensuplarının ekserisi, “İblis’in mevcudiyetini, Âdemoğullarının kalbine vesvese ilka etmeyi üstlenenin o olduğunu ve onun, Âdemoğullarının kalbine vesvese vermek için, bir anda doğudan batıya geçebildiğini kabul ederler. Binaenaleyh onlar, İblis hakkında bu kadar hızlı bir hareketin olabileceğini kabul ettiklerine göre, onların aynı şeyi, peygamberlerin uluları hakkında da kabul etmeleri haydi haydi gerekir. İşte bu lizâm, İblis’in, bir yerden bir yere geçebilen (latif) bir cisim olduğunu kabul edenlere karşı güçlü bir lizâmdır. Ama İblis’in, kötü, şerir ruhlardan olduğunu, onun ne cisim, ne de maddî bir özellik taşımadığını söyleyenlere gelince, bu lizam onları ilgilendirmez. Ancak ne var ki, din mensuplarının ekserisi, İbis’in, bir yerden bir yere geçebilen latif bir cisim olduğu hususunda mutabıktırlar.
Buna göre şâyet onlar, “farzedelim ki melekler ve şeytanlar cism-i latif oldukları için, onlar hakkında böylesi bir hareketin tahakkuk etmesi doğru olur. Bu tür hareketin, onların zâtlarında bulunması imkânsız değildir. Ama insana gelince, bu kesif ve katı bir cisimdir. Binaenaleyh, böylesi bir hareketin tahakkuku, insan için nasıl düşünülebilir?” derlerse biz deriz ki: Biz ancak, hız itibarıyla bu noktaya ulaşmış olan bir hareketin tahakkuk etmesinin haddizâtında mümkün olduğuna, meleklerin ve şeytanların halleriyle istidlalde bulunduk. Ama bu hareketin, haddizâtında mümkün olması halinde, onun insan bedeninde de tahakkuk etmesinin mümkün olmasının izahına gelince, işte bu, eğer Allah dilerse, izahı yakında yapılacak olan başka bir konudur.
5) Kur’an’da, rüzgârların, Hz. Süleyman’ı kısa bir müddet içinde uzak beldelere götürdüğü zikredilmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Süleyman’ın hareketini nitelerken, “Süleyman’a da rüzgârı (Mûsâhhar kıldık) ki sabahı bir ay(lık yol), akşam bir
İSRÂ VE MÎRAC
- 629 -
ay(lık yol)du.” 2461 buyurmuştur. Yani, bu âyete göre, Hz. Süleyman bir günde, iki aylık bir mesafe katediyordu. Hatta biz diyoruz ki, çok şiddetli esen rüzgârların, bir anda, bir yerden çok uzak olan olan başka bir yere gidebildiklerini duyularımız da göstermektedir. Ki, bu da, böylesi hızlı bir hareketin, haddizâtında mümkün olduğuna delâlet eder.
6) Kur’ân-ı Kerim, katında kitaptan ilmi bulunan bir kimsenin, Belkıs’ın tahtını Yemen’in en uç noktasından Şam Diyarı’nın en uç noktasına, göz açıp kapama süresi içinde getirip bulundurduğuna delâlet etmektedir. Bunun delili Cenâb-ı hakk’ın, “Nezdinde kitaptan ilim bulunan (zât), ben dedi, göz açıp kapama süresi içinde onu sana getiririm.” 2462 ifâdesidir. Bu, bazı kimseler için mümkün bir husus olunca, biz bunun esasen mümkün bir şey olduğunu anlamış oluruz.
7) Bazı kimseler şöyle demektedir: “Canlılar, görülecek şeyleri ancak, ışığın onun iki gözünden çıkıp görülecek şeyle birleştiğinde görürler. Binaenaleyh biz, gözümüzü açıp da bir adama baktığımızda, onu görürüz. Bu görüşe göre, bizim gözlerimizden çıkan ışınlar, çok kısa bir anda o adama ulaşmış ve onun üzerine düşmüş olur. İşte bu da, bu kadar bir hıza ulaşmış olan bir hareketin, imkânsız olan şeyler cümlesinden değil, mümkün olduğuna delâlet eder. Böylece, yaptığımız bu izahlarla, sürat bakımından bu noktaya ulaşmış olan böylesi bir hareketin, esasen, var olması mümkün olan bir şey olduğu sâbit olmuş olur.
Böylesi bir hareket haddi zâtında mümkün olunca, onun Hz. Muhammed’in bedeninde tahakkuk etmesinin de imkânsız olmaması gerektiğini beyan hususundadır. Bunun delili şudur: Biz cisimlerin, mahiyetlerinin tamamı hususunda birbirlerinin dengi olduklarını kesin delilleriyle beyan etmiştik. Binaenaleyh, böylesi bir hareket bazı cisimlerde tahakkuk edince, onun, diğer cisimlerde de tahakkuk etmesinin mümkün olduğu da sâbittir. Binaenaleyh, böylesi bir hareket bazı cisimlerde tahakkuk edince, onun, diğer cisimlerde de tahakkuk etmesinin mümkün olması gerekir ki, bu da böylesi bir hareketin Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bedeni için tahakkuk etmesinin, esasen mümkün bir şey olduğuna kesinlikle hükmetmeyi gerektirir.
Bunun böyle olduğu sâbit olunca biz diyoruz ki: Âlemin yaratıcısının bütün mümkünata kadir olduğu delil ile sâbittir. Bu kadar bir sürate ulaşmış olan bir hareketin, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bedeni için de tahakkuk etmesinin mümkün olduğu da sâbittir. Binaenaleyh, Allah Teâlâ’nın, buna (mümkün olduğu için) kadir olması gerekir. Bu durumda da, bu mukaddimelerin tamamında Mirac hâdisesinin bilfiil tahakkuk etmesinin, haddizâtında mümkün bir şey olduğu neticesi elde edilir. Bu konuda söylenebilecek en son söz şudur: Burada geriye sadece, bu hâdiseye hayranlık duymak ve taaccüb kalır. Ancak ne var ki, bu hayret de, sadece buraya has değildir. Tam aksine bu, (eğer yapılacaksa) bütün mûcizeler için de sözkonusudur. Binaenaleyh bir değneğin, yetmiş bin değneği ve urganı yutacak, sonra da o anda, eskisi gibi küçük bir değnek haline dönüşecek bir ejderha olması da şaşırtıcı bir durumdur. Yine, koskoca bir dağdan büyük bir devenin çıkması, büyük bir dağın (Tur) havada adeta bir şemsye gibi tutulması da şaşırtıcı bir durumdur. Keza, bütün mûcizeler hakkında aynı durum sözkonusudur. Binaenaleyh, sadece bir hayret, bütün bunları inkâr etmeyi ve
2461] 34/Sebe’, 12
2462] Neml: 27/40
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul etmemeyi gerektiriyorsa, o zaman, mûcizelerin isbatıyla ilgili bütün görüşlerin, sözlerin, hükümlerin fasit, aslı esası olmadığına kesinkes hükmetmek gerekir. Hâlbuki mûcizelerin isbatı ve kabul edilmesi, nübüvvet temelinin kabul edilmesinin neticesi olarak, fer’i bir husustur. Yok, eğer sırf bir taaccüb inkâr etmeyi gerektirmiyorsa, işte burada da gerektirmez. Mirac’ın imkânsız bir şey değil, mümkün olduğunu söylemenin izahı hususundaki sözün tamamı bundan ibarettir. Allah en iyisini bilendir 2463.
Göklere ve Arş’a Çıkmak Mümkün müdür? Göklere ve Arş’ın üzerine çıkmaya gelince, bu âyet buna delâlet etmez. Âlimlerin bir kısmı buna, Necm Sûresinin ilk âyetiyle istidlal ederken, bir kısmı da buna, Necm Sûresi’nin ilk âyetiyle istidlal ederken, bir kısmı da buna, Cenâb-ı Hakk’ın, “Siz hiç şüphesiz, bir tabakadan başka bir tabakaya bineceksiniz.” 2464 âyetiyle istidlâl etmişlerdir ki, bunların tefsiri, yerinde zikredilmiştir. Hadisin delâletine gelince yukarıda izah edildiği gibidir. Allah en iyisini bilendir. 2465
İsrâ ve Mirac Hâdisesini Kabul Etmeyenlere Cevap: Bazı kimselerin bu olayı imkânsızmış gibi görmeleri çok gariptir. İnsanın sınırlı -hem de çok sınırlı- güçleri ile Aya ulaşmayı başardığı bir zamanda, Allah'ın sonsuz ve sınırsız gücü ve kudreti ile Rasûlü'ne (s.a.s.) kısa bir zaman içinde bu yolculuğu yaptırabileceğini inkâr etmek çok saçmadır.
Her şeyin ötesinde, bir şeyin mümkün olup olmadığı konusundaki soru sadece sınırlı güçlere sahip olan insan hakkında geçerli olur. Fakat her şeye kadir olan Allah sözkonusu olduğunda bu tür sorular sorulamaz. Sadece Allah'ın her şeye kadir olduğuna inanmayan bir kimse, Allah kendisi, kulunu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdüğünü söylediği halde bu olağanüstü olaya itiraz edip inkâr edebilir. Aynı şekilde, hadislerde geçen ayrıntılara yöneltilen itirazlar da, ikisi dışında, çok basit ve saçmadır:
Birinci itiraz şudur: Eğer hadislerdeki ayrıntıları kabul edecek olursak o zaman Allah'ın belirli bir yer ile sınırlı olduğunu kabul etmemiz gerekecektir; aksi takdirde bu amaçla kulun belli bir yerden başka bir yere götürülmesine gerek olmazdı. Bunun yanısıra hadislerin bildirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) bu yolculuğunda cennet ve cehennemi, orada azap çeken insanları görmüştür. Buna yöneltilen itiraz da şöyledir: Neden bazı insanlar kıyametten sonra kurulacak mahkemeden önce azap çekmekte veya mükâfat görmektedirler?
Birinci itirazı ele alırsak, elbette Allah sınırsız ve sonsuzdur. Fakat O, kullarıyla münasebet kurduğunda, kullarının eksik ve zayıf yaratılışlarına uygun araçlar kullanır. Bu O'nun kendi eksikliği nedeniyle değil, kullarının zayıflık ve eksiklikleri sebebiyledir. Örneğin O, yarattıklarından herhangi biriyle konuştuğu zaman, kendisinin konuşmasında sınırlama sözkonusu olmamasına rağmen kulunun anlayacağı sınırlı konuşma şeklini kullanır. Aynı şekilde O, kuluna mülkünün muhteşem âyetlerinden bazılarını göstermek istediğinde, onu âyetlerin bulunduğu mekâna götürür. Elbette kul, Allah gibi evrende var olan âyetlerin tümünü görmeye güç yetiremez. Çünkü Allah'ın bir şeyleri görmek için bir yere
2463] Fahreddin Râzi, Mefâtihu'l-Ğayb, Akçağ Y., 14/390-394
2464] İnşikak: 84/19
2465] Fahreddin Râzi, Mefâtihu'l-Ğayb, Akçağ Y., 14/397
İSRÂ VE MÎRAC
- 631 -
gitme gibi bir ihtiyacı yoktur, fakat kul bunu yapmak zorundadır. Aynı şey kulun Allah'ın huzuruna çıkması için de geçerlidir. Gerçi Allah herhangi bir mekânla sınırlı değildir, fakat kul, O'nun huzuruna çıkmak için, O'nun âyetlerinin çok yoğun olduğu bir yere gitmelidir. Çünkü kul, sınırlı güçleri ile O'nun sonsuz ve sınırsız huzuruna varamaz.
İkinci itiraza gelince, bu da Hz. Peygamber'e (s.a.s.) gösterilen birçok âyetin sembolik olduğu konusunu anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Örneğin bir çukurdan şişman bir öküzün çıkması, fakat tekrar içeri girememesi fitnenin somutlaştırılmış bir halidir. Aynı şekilde zina yapanlar, Hz. Peygamber'e (s.a.s.) önlerinde taze et olduğu halde, çürük ve kokmuş et yerken gösterilmişlerdir. Buna benzer bir şekilde kötülüklere verilen cezalar da ona âhirette verilecek olan cezaları önceden görebilmesi için sembolik bir şekilde gösterilmiştir.
Bu, Peygamberlerin gözleriyle gördükleri şeyleri tam bir "ayne'l-yakin" içinde başkalarına anlatabilmesi içindir. Çünkü bu deneyim onları, tüm teorilerini zanna dayandıran ve iddia ettiklerini müşahade edemeyen filozoflardan ayırır. Filozofların aksine Peygamberler insanlara sundukları şeyler konusunda şehâdet edebilirler, çünkü onları kendi gözleriyle görmüşlerdir." 2466
İsrâ ve Mirac Olayına Farklı Yaklaşımlar
(S. Ateş, Hamidullah, M. Esed)
Süleyman Ateş’in İsrâ, Mirac ve Mescid-i Aksâ ile İlgili Yorumu:
İsrâ Ve Mi'râc: “Eksiklikten uzaktır O (Allah) ki kulunu, gecenin bir vaktinde, âyetlerimizden bir bölümünü kendisine göstermemiz için Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüttü. Gerçekten O, işiten, görendir.”2467 (Sürâ) kökünden gelen (isrâ), gece yürütmek demektir; (sürâ) gece yürümektir. “Gecenin bir parçasında aileni yürüt!”2468 âyetinde de Lût'a, ailesini kentten çıkarması emredilmektedir.
Bir görüşe göre de geniş yer anlamına gelir. Bu takdirde âyet, Allah'ın, kulunu yüksek bir yerden götürdüğü anlatılmış olur. Bazılarına göre de esrâ, yükseklik anlamına gelir.2469 Bu durumda da âyette Allah'ın, kulunu gecenin bir vaktinde yükselttiği anlatılmış olur.
Bu âyette, Yüce Allah'ın, âyetlerini göstermek üzere kulunu, gecenin bir vaktinde, Mescid-i Haram'dan, çevresi bereketli olan Mescid-i Aksâ'ya isrâ' ettiği (yürüttüğü) bildirilmektedir. Mescid, secde, ibâdet edilecek yerdir. Mescid-i Haram, Kâbe'dir. Kâbe'nin kendisine mescid dendiği gibi, Harem adını taşıyan çevresine de Mescid-i Haram denilir. Âyetten, Hz. Muhammed'in, Kâbe'nin yanında bulunduğu sırada yürütme veya yükseltilme olayının vuku bulduğu anlaşılır.
İsrâ, gece yürümek veya yürütmek olduğuna göre, âyette ayrıca "geceleyin" kelimesinin getirilmesi, bu yürütme olayının, bütün gece değil, sadece gecenin bir parçasında olduğunu belirtir. Eğer bu kelime olmasaydı, sanki yürütmenin,
2466] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 3/70-71
2467] 17/İsrâ, 1
2468] 11/Hûd, 81
2469] Râğıb, Müfredat, s. 231
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün geceyi kapsadığı anlaşılabilirdi. Oysa bu kelime, olayın çok kısa bir zamanda olup bittiğini anlatır.
Bir hadîse göre olay, Peygamber Kâbe'de Hacer-i Esved'in yanında, uyku ile uyanıklık arasında bir durumda iken, bir başka rivâyete göre de amcası Ebûtâlib'in kızı Ümmü Hani'in evinde iken cereyan etmiştir. Bu durumda âyette, Mescid-i Haram ile kasdedilen, Mescid-i Haram'in kendisi değil, çevresidir. Uzak mescid anlamına gelen Mescid-i Aksâ ise çoğunluğun kanısına göre Kudüs'te bulunan Süleyman ma'bedidir. Kur'ân'ın indiği zamanlarda burası harabe idi ve Mescid-i Aksâ adını taşımıyordu. Sonradan Hz. Ömer zamanında müslümanlar tarafından, Süleyman Ma'bedi harabesinin bir bölümü üzerinde yapılan mescide Mescid-i Aksâ denmiştir.
Peygamber’in (s.a.s.), geceleyin Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya götürülmesine isrâ, göklere çıkarılmasına da mi'râc denilir. Âyette Peygamber'in, Mescid-i Aksâ'dan göklere çıkarıldığına dair bir işaret yoktur. Bu husus, hadîslerde geçer:
Enes ibn Mâlik'in rivâyetine göre Peygamber (s.a.s.), henüz kendisine vahiy gelmezden önce, Mescid-i Haram'da uyurken üç kişi gelmiş, birincisi: O, hangileridir? İkincisi: Ortancalarıdır, Üçüncüsü: En hayırlılarıdır. En hayırlılarınızı alınız, demiş. Allah'ın Elçisi, o gece kimseyi görmemiştir. Sonra bunlar, başka bir gece, gözü uyuyup kalbi uyumayan Peygamber'e -peygamberlerin gözleri uyur, kalbleri uyumaz- gelmişler, hiçbir şey söylemeden onu kaldırıp Zemzem kuyusunun yanına koymuşlar. Cebrâîl, onun boğazından göbeğine kadar karnını yarmış, göğsünde ve karnında olanları boşaltmış, Zemzem suyu ile yıkamış, altun bir teşt getirmiş, testin içinde iman ve hikmet dolu altun bir kab varmış. O hikmet ve imanla Peygamber'in göğsünü ve boyun damarlarını doldurup kapatmış. Sonra onu en yakın göğe çıkarmış, gök kapılarından birini çalmış. Gök halkı:
Kim o? diye bağırmışlar. -Cebrâîl, demiş.
Yanında kim var? demişler.
Yanımda Muhammed var, demiş.
Ona (gelmesi için haber) gönderildi mi (Ona, buraya gelmesi için davetiye gönderildi mi? Veya: Ona elçilik görevi verildi mi?) demişler.
Evet, demiş.
Hoş geldi, safa geldi, demişler.
Gök halkı onu görünce sevinmiş -gök halkı, yeryüzünde Allah'ın ne yapmak istediğini, Allah kendilerine bildirmedikçe bilmezler-. (Hz. Muhammed), en yakın gökte Hz. Âdem'i görmüş. Cebrâîl ona:
Bu, senin atan Âdem'dir, demiş. Âdem(Hz. Muhammed'e):
Sen ne güzel evlâtsın! demiş.
Henüz en yakın gökte iken iki ırmak görmüş:
Ey Cebrâîl, bu iki ırmak nedir? diye sormuş. Cebrâîl:
Bunların kaynağı Nil ile Fırat'tır, demiş.
İSRÂ VE MÎRAC
- 633 -
Sonra onu gökte dolaştırmış. Üzerinde inci ve zebercedden yapılı bir köşk bulunan bir ırmak görmüşler. (Hz. Muhammed,) Elini ırmağa dokundurunca halis misk olduğunu anlamış.
Ey Cebrâîl, bu nedir? demiş Cebrâîl:
Bu, Rabbinin, sana ayırdığı Kevser'dir, demiş.
Sonra onu ikinci göğe çıkarmış. Buradaki melekler de birinci gökteki meleklerin söyledikleri gibi:
Kim o? demişler. Cebrâîl, demiş.
Yanında kim var? demişler.
Muhammed var, demiş.
Muhammed'e haber gönderildi mi? demişler.
Evet, demiş.
Hoş geldi, sefa geldi, demişler.
Sonra Cebrâîl, onu üçüncü göğe çıkarmış. Oradakiler de birinci ve ikinci göklerdeki meleklerin söylediklerini söylemişler. Sonra onu dördüncü göğe çıkarmış, oradakiler de öyle söylemişler. Sonra beşinci göğe çıkarmış, onlar da öyle demişler. Yedinci göğe çıkarmış, onlar da öyle demişler. (Râvî Şerîk şöyle diyor): Enes, her gökte bulunan peygamberlerin adlarını söyledi. Fakat sadece ikinci gökte İdrîs'in, dördüncü gökte Hârûn'un adını belledim. Beşinci gökte de bir peygamber vardı ama adını hatırda tutamadım. Altıncı gökte İbrâhîm, yedincide Mûsâ vardı. Allah ile konuşması bereketiyle Mûsâ, yedinci göğe yükseltilmişti. Mûsâ: Rabbim, senin, benim üstüme bir başkasını çıkaracağını sanmıyordum, dedi.
Sonra Cebrâîl onu, yalnız Allah'ın bileceği makamlara yükseltti; Sidretu'l-muntehâ'ya geldi, yüce Rabbe yaklaştı, (Rab) sarktı, arada iki yay kadar, ya da daha az bir mesafe kaldı. Allah ona, orada vahyettikleri arasında: "Senin ümmetine her gün ve gecede elli vakit namaz" vahyetti. Sonra onu indirdi. Mûsâ'nın yanına geldiler. Mûsâ, onu yanında tuttu:
Ey Muhammed, Rabbin senden ne sözü aldı? dedi.
Bir gün ve gecede elli vakit namaz sözü aldı, dedi.
Ümmetin bunu yapamaz, dön, Rabbin senden hafifletsin, dedi. Peygamber (s.a.s.), Cebrâil'e döndü, ona danışır oldu. Cebrâîl de:
Doğru, istersen dön, dedi.
Tekrar onu yüce Rabbe çıkardı. Peygamber yerinde durarak:
Ya Rabbi, bizden hafiflet, çünkü ümmetim bunu yapamaz, dedi.
On vakit namaz kaldırıldı. Tekrar Mûsâ'nın yanına döndü. Mûsâ, yine ona bunun çok olduğunu söyledi. Her seferinde onu geri döndüre, döndüre nihâyet namazlar beşe indirildi. Sonra Mûsâ:
Ya Muhammed, vallahi ben kavmim İsrâîloğullarına bundan daha azını getirmiştim, gevşeklik gösterdiler, terkettiler. Senin ümmetin, bedence, kalbce, göz
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve kulakça benim kavmimden daha zayıftır; dön, Rabbin senden hafifletsin, dedi.
Mûsâ'nın her itirazında Peygamber Cebrâîl'e döner, ona danışır, o da Mûsâ'nın düşüncesini uygun bulurdu. Cebrâîl, Peygamber'i beşinci kez çıkardı. Peygamber:
Ya Rabbi, ümmetim zayıftır, bedenleri, kalbleri, kulakları, gözleri zayıftır. Bizden hafiflet, dedi. Yüce Rab:
Ya Muhammed, hay hay, ancak katımda söz değiştirilmez, namaz asıl Kitâb'da sana farz kıldığım gibidir, her iyiliğe on kat sevap verilir. O size beş vakit farz ise de Kitâb’da ellidir, dedi.
Peygamber tekrar Mûsâ'ya döndü. Mûsâ (selâm ona): -Ne yaptın? dedi. Peygamber:
Bizden hafifletti ama her iyiliğe on kat sevap verdi, dedi. Mûsâ:
Vallahi ben, İsrâîloğullarına bundan daha azını getirmiştim, terkettiler. Rabbine dön, senden hafifletsin, dedi. Peygamber (s.a.s.):
Ey Mûsâ, vallahi ben artık Rabbime itiraz etmekten utandım, dedi.
Öyle ise Allah'ın adıyla in, dedi.
Peygamber uykusundan uyandı ki kendisi Mescid-i Harâm'dadır. 2470
Mi'râcın ayrıntısı hakkında bundan az veya çok farklı rivâyetler vardır. Hepsini burada anmağa gerek görmüyoruz. Hepsinin omurgasını, Buhârî'nin rivâyetinde anlatılanlar oluşturmaktadır.
Hz. Mûsâ'nın, "Rabbim, senin, benim üstüme kimseyi çıkaracağını sanmıyordum" demesi, Mûsâ'yı diğer peygamberlerin üstüne, Hz. Muhammed'i de onun üstüne çıkaran bir anlam taşır. Zâten hadîsin râvîsi Şerîk ibn Abdullah'ın, bu hadîsi karıştırdığı; iyi hatırlayamadığı belirtilmektedir. 2471
Buhârî'nin rivâyetinde olay, Peygamber'in, henüz peygamber olmadan önce gördüğü bir rü'yâdan ibarettir ve âyette anlatılan İsrâ olayı ile bir ilgisi yoktur.
Ahmed ibn Hanbel'in, Sâbit el-Benânî yoluyla Enes'ten rivâyet ettiği benzeri ve daha ayrıntılı hadîste ise rü'yâdan ve olayın tarihinden söz edilmemektedir. Bezzâr'ın Müsned'indeki garîb rivâyette de olay, bir rü'yâ olarak anlatılır. Bu rivâyetten de olayın, İsrâ ile ilgisi olmadığı anlaşılır.2472 İbn Ebî Hatim'in, Ebû Mâlik yoluyla Enes'ten rivâyet ettiği hadîste ise Mi'râc olayı, İsrâ olayına bağlanmaktadır. İbn Kesîr, bu bağlamda çok tuhaf ve garîb şeyler olduğunu söylüyor. 2473
Bütün rivâyetlerin özünü, Buhârî'nin Enes'ten aktardığı rivâyet oluşturmaktadır. Olay, bir rü'yâ biçiminde anlatılsa da gerçeklere ters düşen şeylerle doludur:
2470] Buhârî, Hac 76, Enbiyâ 5, Tevhîd 73, Menâkıb 24; Müslim, İmân 259, 263; Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/148, 149, 5/143
2471] İbn Kesîr, Tefsîr III/4
2472] İbn Kesîr, Tefsir III/6
2473] Tefsîr, III/8
İSRÂ VE MÎRAC
- 635 -
Henüz Peygamber olmayan Hz. Muhammed'in ümmetine namazın farz kılınması tuhaftır. Çünkü henüz peygamber olmayan Hz. Muhammed'in ümmeti de yoktur ki namaz farz kılınsın.
Allah namazı farz ettikten sonra Hz. Muhammed'in, Mûsâ'nın önerisini Cebrâîl'e danışması ve onun önerisi ile beş kez Allah'a dönüp "Ya Rabbi bunu bizden hafiflet, hafiflet" şeklinde itirazda bulunması, akıl ve mantığın alacağı bir şey değildir. Allah, verdiği emri henüz tebliğ edilmeden değiştirir mi? Değiştireceği şeyi neden emretsin? Verdiği emri şartların değişmesiyle değiştirmesi, yani nesh ve tebdîl etmesi, sosyolojik kurallara uygundur. Fakat emrini, daha tebliğ edilmeden, aradan zaman geçmeden geri alması, ma'kul değildir. Kadı Abdu'l-Cebbâr'a göre bu, henüz yürürlüğe konmayan bir hükmü neshetmektir ki bidâ' demektir.
Bidâ', iyi olmadığı sonradan anlaşılan şeyi ortadan kaldırmaktır. Yani Allah, önce insanların, buna dayanamayacağını bilmeyip sonra bunu anlamış ve değiştirmiş, hafifletmiş demektir ki muhaldir, imkânsızdır. Kabulü câiz olmayan düşünceleri taşıyan bu rivâyetin reddedilmesi gerekir. 2474
Allah sözünü değiştirmez. Bir lahza sonra değiştireceğini bildiği bir şeyi de emretmez. Kaldı ki Mi'râc, rûhânî bir yükseliştir. İnsan o anda beşerî irâdesini yitirir, normal düşünce sınırlarını aşar. Beşerî düzlemdeki gibi, istediğini düşünemez. Bütün hareketleri Allah'ın irâdesi içinde olur. Oysa bu konuşmalar, danışmalar, i'tirazlar, gelip gitmeler normal insan düşüncesi düzeyinde olan şeylerdir. Peygamber, Mi'râc gibi insanın aklını başından alan rûhânî bir vision'da Mûsâ'nın yanına gidip, hâşâ, Allah'ın emrini ona danışacak durumda olamaz. Çünkü o anda Allah'ın irâdesine teslîm olur, kendinden geçer, kendisine ne gösterilirse onu görür, ne söylenirse onu duyar. Birinden fikir alacak, sonra Allah'a dönüp "Ya Rabbi bu kadar namaz çoktur, bunu ümmetim yapamaz" diyecek irâdeye sahip değildir. O makam ve vision, danışma ile iş yapılacak makam değildir. Ayrıca emreden Allah olduğu bilindikten sonra artık O'nun emrini başr kasına danışmak, hâşâ O'na güvenmemek anlamını taşır. Bunu Peygamber değil, sıradan bir kul bile yapamaz.
Burada Peygamber'in, Allah ile tıpkı bir insanla konuşur gibi normal duyu ve düşünce sınırları içinde konuştuğu anlatılıyor ki bir insanın, Allah ile normal duyu ve düşünce düzeyinde konuşması olanaksızdır. Allah'ın tecellîsine mazhar olan dağ, pamuk gibi atılırken O'nun huzuruna çıkan insanda beşerî düşünceden eser kalır mı? Onda: "Ya Rabbi, bunu bizden hafiflet" deme gücü kalır mı? Allah'ı gören, kendisinden geçer. Zâten "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; O latif (gözle görülmez), habîrdir (her şeyi bilen)." 2475 âyetinin açık söylemiyle Yüce Allah, baş gözüyle görülemez. Mutasavvıflara göre Allah, insanın beşerî düşüncelerini alır, ona kendi varlığını unutturursa o zaman insan Allah'ı görse de kendi insanî varlığı ile değil, Hakk'ın varlığı ile görür ki bu durumda Hakk'ı gören, yine Hak'tır. Nitekim Peygamber'in, Allah'ı görmediği, "Nurdur, O'nu nasıl göreyim?" dediği anlatılır. 2476
2474] Mefâtîhu'1-Ğayb, 20/152
2475] 6/En'âm, 103
2476] Müslim, İmân 29; Tirmizî, Tefsir, sûre 53; Ahmed İbn Hanbel de rivâyet etmiştir; İbn Kesîr, Tefsîr III/10
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
53/Necm, 1-15'nci âyetlerinde Cebrâil'in, Hz. Muhammed'e, iki yay arası, hattâ daha da az bir mesafe kalıncaya dek yaklaşıp ona vahyetmesi olayı, Mi'râc olayı ile karıştırılmış ve Allah'ın sarktığı, yaklaştığı ifâde edilmiştir. Oysa Hz. Âişe'nin ve Abdullah ibn Abbâs'ın belirttikleri gibi sarkan, yaklaşan Cebrâil'dir. 2477
Peygamber'in Cebrâil'i görmesi olayı İsrâ olayı ile karıştırılmıştır. Hattâ kanâatimizce Peygamber'in çeşitli zamanlarda gördüğü rü'yâlar da birbirine karıştırılıp, hepsi tek olaymış gibi anlatılmış, daha sonra çeşitli eklemelerle de olay efsaneleştirilmiştir.
Mi'râc rivâyetlerinde Peygamber, Mûsâ ile görüştükten sonra Allah'a varınca bir rivâyette farz kılınmış olan elli namazın şatır şatır (yarımşar, yarımşar), diğer rivâyette onar vaktinin indirildiği, başka rivâyette ise beşer vaktinin kaldırıldığı söylenir. 2478
Bunlar birbirine aykırı şeylerdir. Namazın elli vakit farz kılınmış iken Mûsâ'nın ikazlarıyla Hz. Peygamber'in, Rabbine dönüp bunun çok olduğunu, ümmetine ağır geleceğini söylemesi ve böyle böyle namazın beş vakte indirilmiş olması, Allah ile Peygamber arasında bir pazarlık gibi görünmektedir. Kaldı ki bu rivâyetlerde Mûsâ'nın, Peygamber'e, beş vaktin de çok olduğunu, kendi ümmetinin bunu dahi yapmadıklarını söylediği anlatılmaktadır. Oysa Mûsâ dininde de beş vakit namaz vardır. Böyle iken Mûsâ bunun tersini nasıl söyler?
Ayrıca biraz önce kaydettiğimiz Buhârî rivâyeti, Mi'râm, henüz peygamberlik gelmezden önce vuku bulduğunu ve beş vakit namazın o zaman farz kılındığını anlatıyor. Bundan çıkan sonuç, beş vakit namazın, peygamberlik gelmezden önce, bir ru'yâ üzerine farz kılındığıdır ki anlaşılır değildir. Peygamberlikten önce herhangi bir farz sâbit olamaz. Namazın farz olabilmesi için önce onu tebliğ edecek kişinin, peygamber olarak görevlendirilmiş olması gerekir.
Hâsılı, bu rivâyetlerin içine çok katma girmiştir. Beş vakit namazın Mi'râc'da farz kılındığı rivâyeti bir kanıttan yoksundur. Eğer öyle olsaydı, ondan sonra Peygamber bir süre Mekke'de, on yıl da Medine'de kaldı. Namazla ilgili vahiyler geldi. Bu vahiylerin hiçbirinde namazın beş vakit olduğu belirtilmemiştir. Ancak günün başında, sonunda, gecenin bir bölümünde namaz kılınması, Allah'ın anılması emredilmiştir. Fakat beş vakit namaz hakkında kesin âyet bulunmayınca, bunu sağlam bir esasa bağlamak için beş vaktin, Mi'râc gecesinde, doğrudan (aracısız) vahiy ile farz kılındığı rivâyeti ortaya atılmıştır.
Kaldı ki namaz Mi'râc'dan önce de kılınırdı. Ve namazın beş vakit olduğuna dair ne Mi'râc'dan önce, ne de sonra Kur'ân'da bir açıklık yoktur. Bu husus, Peygamber'in uygulamasından anlaşılmaktadır. Herhalde bu rivâyetler, namazın beş vakit olduğunu sağlama bağlamak için Mi'râc hadîslerinin arasına sokuşturulmuştur. Çünkü bazı kimseler, Kur'ân'da bulunmayan dinî uygulamalara itiraz ediyorlardı. Bunu yapanlar, Mi'râc olayının da, en sağlam rivâyete göre bir rü'yâdan ibaret olduğunu hiç anmamışlardır.
Kur'ân'da Mi'râc olayından da söz edilmez. İsrâ Sûresinin birinci âyetinde
2477] İbnKesîr, Tefsîr III/4
2478] İbn Kesîr, Tefsîr, III/4-21; Hâzin, IV/135
İSRÂ VE MÎRAC
- 637 -
anlatılan, Mi'râc değil, İsrâ olayı, yani Peygamber'in göklere çıkarılması değil, Mescid-i Harâm'dan, Mescid-i Aksâ'ya yürütülmesi olayıdır. Sûrede bunun dışında bir şey söylenmiyor. Ancak 60'ncı âyette: "Sana gösterdiğimiz rü'yâyı ve Kur'ân'da la'netlenmiş ağacı, insanları sınama (aracı) yaptık" buyrulmaktadır ki bundan da olayın, Peygamber'e gösterilen rûhânî bir müşahede (vizyon) olduğu anlaşılmaktadır. 2479
Çünkü Arapçada rü'yâ, baş gözüyle değil, uykuda veya gönül gözüyle görme olayına denilir. Reşid Rızâ da Mi'râc olayını, rûh ve cesetle birlikte, rûhaniyyetin ağır bastığı, beşerliğin ruhun etkisine girdiği bir vizyon olarak anlatmağa çalışmaktadır. Peygamberlerin, rûhânî varlıklarla görüştüklerini, rûhânîlerin, insan Sûretinde onlara göründüklerini söyleyen Reşid Rızâ, Hz. Peygamber'in, Cebrâîl'i, asıl kendi Sûretinde iki kez gördüğünü, fakat Sûretlere bürünmüş vaziyette belki yüzlerce kez gördüğünü; keza başka melekleri ve bazı cinleri şekillere bürünmüş vaziyette gördüğünü anlatmaktadır. 2480
Mi'râc'da Peygamber'in Allah ile karşılıklı konuştuğu ve beş vakit namazın orada vâsıtasız vahiy ile emredildiği kanısı yayılmıştır. Önce bu, vâsıtasız vahiy iddiasının temeli yoktur. Çünkü Şu'arâ Sûresinin 51'nci âyetinin açık beyanına göre Allah, bir insanla doğrudan konuşmaz. Ya ilham ile ya perde arkasından konuşur veya gönderdiği elçi, O'nun dilediğini, yine O'nun dilediği kuluna vahyeder.
İkinci olarak İsrâ, Mekke döneminin son yarısında vuku bulmuş bir olaydır. Bu âyetler ise o olaydan çok sonra, Medîne'de vahyedilmiştir. Çünkü Bakara Sûresinin tamamı Medine'de inmiştir.
Üçüncü olarak tefsirlerde bu âyetlerin iniş sebebi şöyle anlatılmaktadır: "Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ındır. İçinizde olanı açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker, sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah her şeye kadirdir." 2481 âyeti inince bunun anlamı, Allah Elçisi'nin sahâbîlerine ağır geldi, içlerinden geçen her düşünceden sorumlu olacaklarını sandılar, Allah'ın Elçisi'ne gelip huzurunda diz çöktüler:
- Yâ Rasûlallah, namaz, oruç, cihâd, sadaka gibi yapabileceğimiz işlerle yükümlü kılındık. Bunları yapabiliriz ama sana inen bu âyetin hükmünü yerine getiremeyiz (içimizden geçen düşüncelere engel olamayız), dediler.
Peygamber (s.a.s.) onlara:
Siz, herhalde İsrâîloğullarının söylediği gibi "İşittik, isyan ettik" diyeceksiniz, dedi.
Hayır, "İşittik, itaat ettik" dediler.
İşte bu olay üzerine Allah Bakara Sûresinin son âyetlerini indirdi." 2482
Bu rivâyete göre Bakara Sûresi, İsrâ ve Mi'râc esnasında değil, Medine'de ashabın bu sorusu üzerine inmiştir. Bizce bu rivâyetin doğruluğu kuşkulu olsa da, Bakara Sûresinin tamamının Medine'de indiğinde müfessirlerin ittifakı vardır.
2479] Kurtubî, el-Câmi', III/425
2480] Tefsîru'l-Kur'âni'l-Hakîm, 9/162-163
2481] 2/Bakara, 284
2482] el-Câmi', III/427-428
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bazı Mi'râc rivâyetlerinde anlatıldığı gibi Bakara Sûresinin son âyeti de Mi'râc'da değil, normal vahy yöntemi ile gelmiştir. Bütün Kur'ân'ın Cebrâil tarafından vahyedildiği, yalnız Âmene'r-Rasûlü ile başlayan Bakara Sûresinin son iki âyetini, Peygamber'in doğrudan Allah'tan işittiği hakkında Mücâhid, Dahhâk ve İbn Abbâs'a dayandırılan bir rivâyet vardır. Bu rivâyet, âyetleri, vâsıtasız vahye misal göstermektedir
Mi'râc hakkındaki rivâyetler, genellikle olayı görmeyen, ancak Peygamber (s.a.s.) Medine'ye hicret ettikten sonra onun hizmetine girmiş olan Enes ibn Mâlik, Câbir ibn Abdullah ve Medine döneminin son yıllarında gelip müslüman olan Ebû Hüreyre gibi sahâbîler tarafından aktarılmaktadır. Rivâyetlerin birbirinden farklı yanları çoktur ve Hz. Peygamber'in, başka rü'yalarmdaki olaylar Mi'râc olayına karıştırılmıştır.
Bizim kanâatimize göre İsrâ ve Mi'râc, uyanık iken vuku bulmuş, ruhsal olaylardır. İsrâ olayı bir defa olmuştur, fakat Mi'râc olayı birkaç kez vuku bulmuştur. Necm Sûresinde anlatılan olay ile İsrâ olayı birbirinden ayrı ayrı şeylerdir. Çünkü bu müşahedelerle Peygamber(s.a.s.)e, Rabbinin bazı büyük âyetleri gösterilmiştir ki işte bu, Mi'râc (mânâ âleminde yükselme, ruhen yüceler âlemine çıkma) demektir. Zîrâ İsrâ olayını anlatan âyette de bu olayın, ona Allah'ın büyük âyetlerinin gösterilmesi için düzenlendiği bildirilmektedir. Ancak Mi'râc olayını anlatan rivâyetlerde geçen ayrıntılar, inanılması gereken şeyler değildir. Biz, Kur'ân'ın dediği biçimde Peygamber'in, Necm Sûresinin inişine kadar Cibril'i iki kez gördüğüne, ondan vahiy aldığına, Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya kadar da uyanık durumda, fakat ruhsal olarak yürütüldüğüne, bu arada Allah'ın birçok âyetini gördüğüne inanırız. İbn Kesîr şöyle diyor:
"Bu hadîslerin tümüne: sahihine, hasenine ve zayıfına vakıf olunca bunların hepsinin, Peygamber(s.a.s.)in Mekke'den Beyt-i-Makdis'e gittiğinde ve bunun bir kere vuku bulduğunda ittifak ettikleri görülür. Gerçi râvîlerin nakilleri birbirini tutmaz; kimi eksik, kimi fazla şeyler söylemiştir. Bu da normaldir, çünkü peygamberlerin dışında insanlar hatâ edebilirler. Bazı kimseler, bu rivâyetlerin her birinin ayrı bir olayı anlattığını, böylece birçok isrâ ve mi'râc olduğunu ileri sürmüşlerdir ki bu fevkalâde tuhaf bir görüştür. Bunlar, kaçılmayacak yere kaçmış ve bir yere de varamamışlardır." 2483
Bu sûrenin, Necm Süresindeki âyetlerin ve Buhârî ve Müslim'in rivâyetlerinin ışığında Mi'râc olayının, İsrâ'dan ayrı ve ondan önce; İsrâ'nın ise Mekke döneminin sonlarına doğru vuku bulduğu kanâatine varmış bulunuyoruz.
Peygamber'in, Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya götürülmesi anlamını taşıyan İsrâ olayının, rûhânî mi, cismânî mi yani sadece ruhla mı, yoksa hem rûh hem bedenle mi olduğu da ihtilâf konusudur. Çoğunluğun kanısına göre İsrâ, hem rûh, hem bedenle olmuştur. Fakat azınlıkta kalan âlimlere göre İsrâ ruhsal bir seyahattir. Hz. Âişe'nin: "Allah'ın Elçisi'nin cesedi yerinden ayrılmadı, fakat o ruhuyla seyahat ettirildi" dediği, Mu'âviye'nin de: "O, Allah'tan sâdık bir rü'yâ idi"dediği rivâyet edilir.2484 Bu görüşü savunan Muhammed ibn İshâk ibn Yesâr, sûrenin 60'ıncı âyetiyle Hz. İbrâhim'in, rü'yâsında oğlunu boğazladığını
2483] Tefsir, III/23
2484] İbn Kesîr, Tefsir, III/24
İSRÂ VE MÎRAC
- 639 -
gördüğünü anlatan 37/Sâffât, 102. âyetini delîl göstermekte, peygamberlere uyanık iken olduğu gibi uykuda da vahiy geldiğini, işte bu müşahedesinin de uykuda vuku bulmuş bir müşahede olduğunu söylemektedir. Çünkü Peygamber (s.a.s.): "Benim gözlerim uyur, kalbim uyumaz" 2485 buyurmuştur. Onun rü'yâda gördükleri de haktır. 2486
Biraz önce anlattığımız Buhârî hadîsinin son cümlesinden Mi'râc'ın ruhsal bir seyahat olduğu anlaşılır: "Peygamber uyandı ki Mescid-i Ha-râm'dadır." Ancak bu hadîste anlatılan, İsrâ'dan önce vuku bulmuş olan Mi'râc olayıdır. Burada İsrâ'dan söz edilmez.
Kanâatimize göre hem Mi'râc, hem de İsrâ olayları, rûhânî olaylardır. Bunların rûhânî olduğunu söyleyenler azınlıkta kalmasına rağmen bizce onların görüşü, âyetlerin ruhuna ve gerçeğe uygundur. Ancak bizim kanâatimize göre her iki olay da rü'yâ'da değil, Peygamber (s.a.s.) uyanık iken vuku bulmuş, ruhsal yükselmedir. Peygamber'in rûh (kalb) gözünden perdeler kalkmış, beşerî varlığından geçen, tasavvuf diliyle Allah sevgisinde kendisini yitiren Peygamber (a.s.), çıkarıldığı ruhsal seyahatte ruhsal makamları dolaşmıştır.
Bu ruhsal seyahati, onun bedensel seyahatine ve bedensel seyahatinde İsrâîloğullarıyla karşılaşacağına, yani Hicretine işarettir. Onun ruhsal seyahati, bedensel seyahatinden önce olmuştur. Eğer Mi'râc ve İsrâ, çoğunluğun söylediği gibi bedenle olmuşsa -ki bizce bu çok uzak bir olasılıktır- bunun da izahı mümkündür. Tasavvufta zikrullah ile insan cisminin nura dönüşeceğine inanılır. Yani zikirle, sevgi ile vücut, yoğunluğunu kaybedip nura dönüşebilir. Nûr, ışık demektir. Işık, saniyede üçyüz bin kilometre hıza sahiptir. İşte yoğunluğunu kaybederek nûr haline gelen insanın, birkaç saniyede dünyaları dolaşması mümkündür. Gerçeği Allah bilir.
İsrâ'nın vaktine gelince: Bir rivâyete göre peygamberlikten önce, bir rivâyete göre peygamberlikten onbeş ay sonra olmuştur. Bu tarih, 23'ncü sûreyi oluşturan Necm Sûresinin iniş tarihine uysa da İsrâ Sûresinin iniş tarihine uymaz. Çünkü İsrâ Sûresinin, Mekke döneminin ortalarına doğru indiği kanısındayız. Başka bir rivâyete göre peygamberlikten beş yıl sonra olmuştur. Bu tarih de İsrâ Sûresinin iniş tarihine uyabilir ama
Necm Sûresinin inişinden çok sonradır. Necm Sûresi, bundan çok önce inmiş olan ilk sûrelerdendir. Kimi rivâyete göre de İsrâ ve Mi'râc, peygamberlikten beş yıl önce olmuştur ki bu tarih, hiçbir sûrenin iniş tarihine uymaz. İki olayın, peygamberlikten bir yıl önce olduğunu söyleyen çok garîb bir rivâyet de vardır.2487 Rivâyetlerden kimine göre İsrâ sadece bir kere ve peygamberlikle Hicret arasında; kimine göre bir kez uyanık, bir kez de uykuda olmak üzere iki kere ve peygamberlikle Hicret arasında; kimine göre biri peygamberlikten önce, ikisi peygamberlikle Hicret arasında olmak üzere üç kere olmuştur. Bunların birisi rü'yâda, diğerleri uyanık iken, bedenle vuku bulmuştur.
Kimine göre İsrâ, Peygamber'in, Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya götürülüp oradan tekrar Mekke'ye döndürülmesinden ibarettir. Kur'ân da bu kadarını
2485] Müslim, Müsâfırîn 186; Tirmizî, Fiten 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned 5/40, 49, 51
2486] İbnKesîr, Tefsîr, III/24
2487] Keşşaf, II/437
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlatmakta, Mi'râc'dan söz etmemektedir. Kimine göre İsrâ'yı Mi'râc izlemiştir. Mescid-i Aksâ'ya götürülen Peygamber, oradan göklere çıkmış, tekrar Mescid-i Aksâ'ya inip Mekke'ye dönmüştür. Kimine göre isrâ uyanık iken, Mi'râc uykuda iken olmuştur. 2488
Mi'râcın, peygamberlikten önce veya peygamberliğin ilk yıllarında olduğunu anlatan rivâyetler de gözönünde tutulursa, Mi'râc olayının da Necm ve Tekvîr Sûrelerinde anlatılan görme (vision) olayları sıralarında vuku bulduğu kanısına varılabilir. Ama İsrâ olayı, bu müşahedelerden ayrıdır ve bunlardan çok sonra, Mekke döneminin ortalarında vuku bulmuştur. Gerçeği Allah bilir.
Muhammed İzzet Derveze'nin ifâdesine göre İsrâ Sûresi, Mekke devrinin birinci yarısında, henüz müslümanlar Habeşistan'a hicret etmeden önce inmiştir. Bu takdirde İsrâ olayının, Habeşistan'a Hicretten önce vuku bulması gerekir. Fakat âyetlerin, özellikle İsrâîloğullarının tarihine işaretinden, olayın, Peygamber'in Hicretine yakın zamanlarda vuku bulduğu seziliyor. Derveze şöyle diyor: "İsrâ uyanık iken olmuştur. Hadîslerin bir bölümü bunun uykuda olduğunu söyler. Bu rivâyetlerde cennetin, cehennemin vasıfları, cennetliklerin, cehennemliklerin ni'met ve azabı; Allah'ı, melekleri ve peygamberleri görme; göğün, Arşın, Levh'in, Kürsî'nin, Kâlem'in, Sidretu'1-müntehâ'nın maddî biçimlerde nitelendirilmesi hakkında çok acâib şeyler vardır."2489 Kanâatimize göre Buhârî'de bulunmayan bu ayrıntılar, Peygamber döneminden sonraki zamanların ürünüdür.
Elbette Peygamber (s.a.s.), mânâ gözüyle çok şey görmüştür ama bu rûhânî şeyleri maddî biçimde tavsif etmek doğru değildir.
Önemli Bir Not:
Kaynaklar, Mescid-i Aksâ'nın, Süleyman Ma'bedi olduğunu söylüyorlarsa da Peygamber’in (s.a.s.) döneminde Süleyman Ma'bedi, bir harabeden ibaret olup adı Mescid-i Aksâ değildi. Hz. Ömer döneminde Süleyman Ma'bedinin yerine yapılan mescide, Mescid-i Aksâ adı verilmiştir. Bu durumda Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Aksâ olmadığına göre İsrâ Sûresinin bu ilk âyetinde sözü edilen Mescid-i Aksâ'nın, Süleyman Ma'bedi'nden ayrı bir mescid olması gerekir.
Alfred Guillaume, bir araştırma yazısında Mescid-i Aksâ'nın yeri hakkında iki kaynaktaki rivâyete dikkat çekmektedir. Bu kaynaklardan biri Vâkıdî'nin Mağâzîsi, diğeri de Ebû'l-Velîd Ahmed ibn Muhammed el-Ezrakî'nin (ö. 212, 217 veya 219), Ahbâru Mekke adıyla basılan kolleksiyonudur.
Vâkıdî (130-201 H.), Hz. Peygamber'in, Zî'1-Ka'de'nin son beş gününde, Perşembe günü Ci'râne'ye gelip orada on üç gece kaldıktan sonra, orada karşı gecede bulunan Mescid-i Aksâ'ya geçip orada ihrama girdiğini, Rasûllah'ın namazgâhının Ci'râne'deki Mescid-i Aksâ olduğunu; Mescid-i Ednâ (Yakın Mescid) adını taşıyan Mescidi ise Kureyşli bir adamın yaptığını; Rasûlullah'ın, Ci'râne Vadisini ihrâmsız geçmediğini yazıyor.
Ezrakî ise bu konuda şöyle diyor: "Mücâhid'le birlikte Ci'râne'de Vâdî'nin arka tarafından ihrama girmiş olan Muhammed ibn Târik, Hz. Peygamber'in de buradan ihrama girdiğini söylemiş ve demiştir ki: 'Ben Ci'râne'de birlikte
2488] et-Tefsîru'l-Hadîs, III/215
2489] et-Tefsîru'1-Hadîs, III/217
İSRÂ VE MÎRAC
- 641 -
ihrama girdiğim Mücâhid bana dedi ki: Mescid-i Aksâ, Vâdî'nin öte yakasında, Peygamber'in namaz kıldığı yerdir. Bu Mescid-i Ednâ (Yakın Mescid) ise Kureyşli bir adamın bir duvar çevirerek yaptığı namazgâhtır'." 2490
Bu durumda Mescid-i Aksâ, ne Kudüs'teki Süleyman Ma'bedi, ne gökte bir ma'bed'dir. Hz. Peygamber'in, zaman zaman gidip namaz kıldığı, Ci'râne Vâdîsinde bir namazgâhtır. Ci'râne Vâdîsinin Arafat yakınında bulunan kıyısında, bir Kureyşli tarafından yapılan mescide Mescid-i Ednâ, Hz. Peygamber'in namaz kılıp ihrama girdiği namazgâhına da Mescid-i Aksâ denmiştir. Ancak âyette bunun çevresi mübârek kılınan bir mescid olduğu söyleniyor. Bu bereketlilik sıfatı, Mekke'deki Mescid-i Haram için de kullanılmıştır: "Doğrusu insanlara (ma'bed olarak) ilk kurulan ev, Mekke 'de olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidâyet kaynağı olarak kurulmuştur."2491 Aynı kentte ve Hac Vakfesinin yapıldığı Arafat yöresindeki bir mescid için de bu sıfatın kullanılması gâyet doğaldır.
Eğer Mescid-i Aksâ, Ci'râne'de, Hz. Peygamber'in, zaman zaman gidip namaz kıldığı yer ise, İsrâ olayı, Hz. Peygamber'in, bir gece, içine düşen güçlü bir arzu ile kalkıp Ci'râne mescidine bedenen gelmesidir. Bu yürüyüşü, Allah'ın içine düşürdüğü arzu ile olduğundan "Allah, kulunu yürüttü" şeklinde ifâde edilmiştir. Çünkü O'nun şevkiyle olmuştur. Peygamber oraya vardıktan sonra tıpkı Necm Sûresinin 2492 "Andolsun, onu bir inişinde daha görmüştü; Sidretü'l-Müntehâ(uzak ağacın yanında, ki onun yanında oturulacak bahçe vardır. Sidre'yi kaplayan kaplıyordu. (Muhammed'in) Gö'z(ü) şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin büyük âyetlerinden bazılarını gördü." âyetlerinde anlatıldığı üzere Hirâ Dağı yakınındaki Sidretu'l-Muntehâ'da olağan üstü olaylara şâhid olduğu gibi, bir gece Allah'ın yönlendirmesiyle geldiği bu Ci'râne'deki Mescid-i Aksâ'da da olağanüstü olaylara şâhid olmuştur.
Nasıl Hz. Peygamber, Hirâ'ya gidiyor idiyse mu'tâdı üzere bir gece Mescid-i Aksâ'ya da gitmiş, işte orada Rabbinin olağanüstü olaylarına şâhid olmuştur. Bu durumda Hz. Peygamber'in, Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya gelmesi, normal bedensel bir yürümedir. Mescid-i Aksâ'da gördüğü olağanüstü olaylar ise ruhsal bir vizyondur.
Eğer Mescid-i Aksâ, Ci'râne'de, Hz. Peygamber'in, zaman zaman gidip namaz kıldığı yer ise, İsrâ olayı, Hz. Peygamber'in, bir gece, içine düşen güçlü bir arzu ile kalkıp Ci'râne mescidine bedenen gelmesidir. Bu yürüyüşü, Allah'ın içine düşürdüğü arzu ile olduğundan "Allah, kulunu yürüttü" şeklinde ifâde edilmiştir. Çünkü O'nun şevkiyle olmuştur. Nitekim yine Allah'ın ilhâmıyla Bedir Savaşına çıkması da "Allah'ın, kendisini evinden çıkardığı" şeklinde ifâde edilmiş: Nitekim hak uğruna (savaşa gitmek için) “Rabbin seni, evinden çıkardı...”2493 buyrulmuştur. "O, kulunu geceleyin Mescid-i Haram'dan, Mescid-i Aksâ'ya yürüttü." söylemiyle, “Rabbin seni evinden çıkardı” söylemi arasında bir fark yoktur. Nasıl ikincisi, Peygamber'in, Allah'ın vahiy veya ilhâmıyla evinden çıkıp Bedir'e gittiğini belirtiyorsa, birincisi de Peygamber'in, gecenin bir kısmında Allah'ın ilhamı ve dürtüsüyle Peygamber'in, geceleyin kalkıp Mescid-i Aksâ'ya yürüdüğünü belirtiyor.
2490] Alfred Guillaume, Where vvas al-Masjid al-Aqsâ, s. Al-Andalus, anılan eser, 2/167-168
2491] 3/Âl-i İmrân, 96
2492] 53/13-18
2493] 8/Enfâl, 5
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İkincisinde nasıl, havada uçurma, kaçırma yoksa, birincisinde de yoktur. Eğer öyle bir şey olsaydı, Kulunu uçurdu"denilirdi.
Bu Mescid-i Aksâ vizyonu, Necm Sûresinde belirtilen "Sidretu'l-Müntehâ" vizyonuna çok benzemektedir. Nasıl Hz. Peygamber, Hirâ yöresindeki Sidretu'l-Muntehâ'da "Rabbinin bazı âyetlerini gördü" ise, geceleyin geldiği Mescid-i Aksâ'da da "O'nun bazı âyetlerini görmüştür." Peygamber'in Sidretu'l-Muntehâ'ya ve Mescid-i Aksâ'ya gelişi, bedensel yürümedir ama oradaki müşahedeleri, ruhsal vizyonlardır. Yani İsrâ rûh ve bedenle yapılan normal yürüme, mi'râc ise ruhsal bir yükselme ve müşahededir.
Kur'ân'ın anlattığı bu sade vizyonlar, rivâyetlerde efsaneleştirilmiş, aslı olmayan senaryolara temel yapılmıştır.
Başka Dinlerdeki öykülerin Mi'râc Rivâyetlerine Etkisi:
Şimdi Mi'râc konusunda eski dinlerden bazı örnekler vermek istiyorum:
Paulos'un Vizyonu: Paulos, Kudüs yolunda Jaricho Dağı'nda, çocuk biçiminde görünen ruhsal bir varlık görür. Metinde zaman zaman kutsal rûh olarak da anılan bu melek, Paulos'u alıp göklere çıkarır. Paulos orada îsâ'nın havârîlerini görür. Dördüncü gökte ruhların yargılanmasını, beşinci gökte meleklerin, ruhları mahkemeye götürmelerini görür. Altıncı göğün, yukarıdan gelen bir ışıkla aydınlandığını gören Paulos, yedinci gökte parlayan bir taht üzerinde oturmuş yaşlı birini görür. Ogdoad'da ilerlemesine devam eden Paulos, dokuzuncu ve onuncu gökleri görür. Sonuncu göğe vardığında değişime uğrar ve artık arkadaşları olan havarileri göremez, ruhsal arkadaşlarını (yani ruhları) görür.
Ancak anlatım biçimi 19/3 de üçüncü şahıstan birinci şahsa, 19/18'de yine üçüncü şahsa, nihâyet 20/5'den itibaren yine birinci şahsa değişir. 2494
Douglas M. Parrot, THE APOCALYPSE OF PAUL (Paulos'un Vahyi) adlı yazısında, 2495 Paulos 'un özetlediğimiz vizyonunu, kendi sözlerinden aktarmaktadır. İzleyelim:
"Ve o ona şöyle dedi:
Hangi yolla Kudüs'e gideceğim? Küçük çocuk şöyle yanıt verdi:
Küçük çocuk onun Paulos olduğunu biliyordu. O, onunla konuşabilmek için bahane bulmak amacıyla bu sözlerle onunla sohbet etti.
Küçük çocuk şöyle dedi:
Senin Paulos olduğunu biliyorum. Sen annesinin rahmine düşmesinden itibaren kutsal olansın. Bu nedenle ben senin Kudüs'e, arkadaşlarının yanına gidebilmen için sana geldim. Ve sen, bu nedenle çağırıldın. Ve ben sana eşlik eden Ruhum. Paulos! Zihnini topla... Zira [...] bütün [...] krallar ve bu otoriteler ve baş melekler ve güçler ve şeytânların bütün soydaşları, vücutlara bir rûh tohumu indiren biri... Ve konuşmayı bitirdikten sonra o küçük çocuk, bana şöyle dedi:
Paulos, zihnini topla ve üzerinde durduğun bu dağın Jericho Dağı olduğunu
2494] The Nag Hammadi Library İN ENGLISH, Douglas M. Parrot. THE APOCALYPSE
2495] V, 17,19-24,9
İSRÂ VE MÎRAC
- 643 -
bil ki görünen şeylerdeki gizleri anlayabilesin. Şimdi sen on iki havariye gideceksin. Zira onlar seçkin ruhlardır. Onlar seni selâmlayacaklar.
Paulos gözlerini kaldırdı ve kendisini selâmlayanları (havârileri) gördü. Sonra kendisiyle konuşan Kutsal Rûh, onu yükseğe, üçüncü göğe çıkarttı. Ve oradan öteye, dördüncü göğe geçti. Kutsal Rûh ona şöyle dedi: Bak ve yeryüzündeki benzerlerini gör.
Paulos aşağı baktı da yeryüzündekileri gördü. O aşağıya uzun uzun baktı ve yeryüzündekileri gördü... Sonra dikkatle aşağı baktı ve yaratılışta kendisinin solunda ve sağında yer alan oniki havariyi ve onların önünde giden Rûh'u gördü.
Fakat ben sıralamaya göre dördüncü semâda gördüm. Ruhu ölüler ülkesinin dışına çıkaran tanrılara benzer melekler gördüm. Onlar o ruhu dördüncü göğün kapısına getirdiler. Ve melekler onu kamçılıyorlardı. Rûh şöyle dedi: Ben dünyâda ne günâh işledim?
Dördüncü gökte yaşayan kapıcı (melek) ona şöyle dedi:
Ölüler ülkesindeki bütün yasa dışı işleri işlemek doğru değildi. Rûh şöyle yanıt verdi:
Tanık getir! Onlar hangi bedende yasa dışı işler yaptığımı sana göstersinler (buna tanıklık etsinler).
Ve üç şahit geldi. Birincisi şöyle dedi:
İkinci saat vücutta değil miydim? Sen öfkeye, intikam hırsına ve düşmanlığa düşünceye kadar sana karşı koydum.
Ve ikinci şahit şöyle dedi:
Dünyada değil miydim? Ve ben beşinci saatte (vücuda) girdim ve seni gördüm ve arzu ettim ve o zaman bak! Ben şimdi seni işlediğin cinâyetlerle suçluyorum.
Üçüncü tanık şöyle dedi:
Ben sana günün onikinci saatinde, güneş batmak üzereyken gelmedim mi? Günâhlarını tamamlayana kadar sana karanlık verdim.
Rûh bu şeyleri (sözleri) işittiğinde üzüntüyle aşağıya doğru baktı ve sonra yukarıya doğru baktı. Sonra aşağıya atıldı. Aşağıya atılan rûh, kendisi için hazırlanan bir bedene gitti.
Sonra ben yukarı doğru baktım ve bana şöyle diyen Rûh'u gördüm:
Paulos, gel! Bana doğru ilerle.
Sonra ben giderken kapı açıldı ve ben beşinci semâya gittim. Ve ben Rûh bize eşlik ederken, benimle birlikte giden havari arkadaşlarımı gördüm. Ve beşinci gökte, elinde bir demir tutan yüce bir melek gördüm. Onunla birlikte üç melek daha vardı. Ve ben onların yüzlerine dikkatle baktım. Fakat onlar, ellerindeki kamçılarıyla ruhları hesap vermeğe sürerek birbirleriyle yanşıyorlardı. Fakat ben Rûh'la birlikte gittim ve kapı bana açıldı.
Sonra biz altıncı göğe çıktık. Ve ben benimle birlikte giden havari
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arkadaşlarımı gördüm. Ve Kutsal Rûh onların önünde bana yol gösteriyordu. Ve ben yükseğe baktım ve altıncı göğe doğru parlayan bir ışık gördüm. Altıncı gökteki kapıcı (meleğe) şöyle dedim:
Bana ve önümdeki Kutsal Rûh 'a kapıyı aç! O bana (kapıyı) açtı.
Sonra biz yedinci göğe çıktık ve ben elbisesi beyaz olan ve ışıklı ..bir yaşlı adam gördüm. Onun yedinci gökteki tahtı güneşten yedi kat daha parlaktı. Yaşlı adam bana şöyle dedi:
Paulos, ey kutsal kişi ve ey annesinin rahminden ayrılmış olan kişi, nereye gidiyorsun?
Fakat ben ruha baktım ve o bana "Onunla konuş" diyerek başıyla işaret ediyordu. Ve ben yaşlı adama şöyle dedim:
Ben, geldiğim yere gidiyorum. Ve yaşlı adam bana karşılık verdi:
Sen neredensin? Şöyle cevap verdim:
Babil'in tutsaklığında tutsak edilen tutsaklığı, tutsak etmek için ölüler dünyasına gidiyorum.
Yaşlı adam bana şöyle karşılık verdi:
Benden nasıl kurtulacaksın? Bak ve emrimdeki prenslikleri ve otoriteleri gör.
Rûh bana şöyle dedi:
Ona sendeki işareti ver. O senin için kapıyı açacak.
Ve o zaman ben ona işareti verdim. Bunun üzerine o yüzünü aşağıya doğru, kendi yaratıklarına ve kendi otoritesine çevirdi.
Ve sonra yedinci semâ açıldı ve biz Ogdoad'a çıktık. Ve ben on iki havariyi gördüm. Onlar beni selâmladılar ve biz dokuzuncu göğe yükseldik. Dokuzuncu gökte bulunanları selâmladım ve biz onuncu göğe çıktık ve ben rûh arkadaşlarımı (havarileri) selâmladım." 2496
Ahd-i Cedîd'in son eki, Yuhanna'nın Vahyi bölümünde de Aziz Yuhanna'nın göklerdeki acâib olayları içeren vizyonu anlatılmaktadır. İçinde Mi'râc'ın ayrıntılı rivâyetlerinde bulunanlara benzer tasvirler ve olaylar vardır. 2497
M. Hamidullah’ın İsrâ ve Miracla İlgili Yorumları
İsrâ ve Mirac Yahut Allah’a Doğru Yükselme: Konuya girmeden önce, İsrâ ve Mirac deyimleri ile ilgili birkaç söz söyleyelim. İsrâ, kelime anlamı olarak, “birisini geceleyin seyahat ettirmek” anlamına gelir. Bu deyim Kur’an’ın 17. sûresinin ilk âyetinden alınmıştır ve gerçekten, sözünü edeceğimiz olay bir gece esnasında meydana gelmiştir. Mirac deyimi ise, yukarıya ya da yükseğe çıkmaya yarayan alet, merdiven anlamına gelir. Kimileri, kanaatimizce haksız olarak, bu iki deyimle birbirinden farklı iki ayrı olayın kastedildiğini ifâde etmişlerdir. İslâm edebiyatında her iki deyim de Muhammed’in (s.a.s.) hayatındaki o büyük olay için
2496] Anılan eser, The Apocalypse Of Paul, s. 257-259
2497] Bk. İncil, Çağdaş Türkçe Çevirisi, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1990, s. 486-512; Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, KUBA Y., 10/304-323
İSRÂ VE MÎRAC
- 645 -
kullanılmıştır: Allah, dinini yaymak için gönderdiği Elçisini yeryüzünde yapmış olduğu faaliyetlerinden dolayı onurlandırıp ödüllendirmek isteyerek onu göklerdeki kendi katına davet etmiş; Rasûlullah (s.a.s.), O’nun huzuruna kabul edilip kendisiyle ilâhî anlamda sohbet ettikten sonra, son nefesini vermeden önce onbeş yıl kadar daha yaşayacağı yeryüzüne dönmüştür. Yüce Yaratıcı’nın yaratılan varlıkların en mükemmeli olan insanla buluşmasının en yüksek ve seçkin durumunu dile getirmek için, farklı dinlerden bilginler çeşitli deyimler kullanmışlardır: “Allah ile birleşme ve bir olma hali”, “insanın Tanrısallığa katılımı”, “Allah’ın insan bedenine girmesi” (hulûl) vs. İslâmî anlayış, Allah’a olan saygı ve hürmeti, alçakgönüllülük ve haddini bilirliği ve nihâyet sahip olduğu edep duyguları nedeniyle, bir hulul ya da O’nunla bir kaynaşma olmaksızın, ancak İnsan denen varlığın Allah katına yücelmesinin sözkonusu olabileceğini öngörmektedir: Allah, Allah olarak kalırken; insan, Allah’a ne denli yakın olursa olsun, Allah’ın berisinde, yine insan olarak kalmaktadır. İnsan, “sadece Allah’ın vahiyle bildirdiği emir ve buyruklarına uygun bir hayat sürmek için kendi nefsanî arzu ve heveslerinden vazgeçebilir. Allah’ın, Sevgili Elçisi ve İslâm Peygamberi Muhammed’i (s.a.s.) onurlandırmak için hazırladığı ve İsrâ ile aynı anlama gelen bu Mirac mucizesi, haklı olarak, İslâm âleminin belli başlı şöhret ve gurur nedenlerinden birini oluşturur. Bu olaydan duyulan coşku, doğal olarak, yüzyıllar boyunca vaizlerin dillerinden ve yazarların kâlemlerinden dökülüp durmuştur. Olayın temelinde yatan güvenilir ve sahih gerçekler, daha sonraları nitelikli edebî ürünlere dönüştürülmüş ve uluslararası önem kazanmışlardır. Örneğin, Endülüslü Hıristiyanlar, bütün Avrupa’yı baştan başa dolaşan Mirac’la ilgili halk arasında yaygın anlatımları Latinceye tercüme etmişlerdir. Daha sonraları Binbir Gece masalları da aynı yolla Avrupa’ya yayılmıştır. Mirac’ta Cennet ve Cehennem’i ziyaretle ilgili olarak Rasûlullah’ın (s.a.s.) yaptığı tasvirler, Avrupalı şairlerin ilgisini çekmiş ve kimi zaman bu anlatılanların halkın gözünden düşürülmesi için onların hayal güçlerini coşturmuştur. Örneğin Dante, İlâhî Komedi (Divina Comedia) adlı eserinde bu konuya geniş bir yer vermiş ve o sığ ve küçük aklıyla, İslâm Peygamberi’ni (hâşâ) sapıklıkla itham ederek, insanın güzel duygularının hayal etmeyi bile uygun bulmadığı bir konuma mahkûm etmeye çalışmıştır. Bir insan ne denli yüce ve soylu olursa, kıskanç düşmanları da ahmaklık derecesinde o denli sert ve zehir kusucu olurlar. Ama herkes, Allah’ın huzurunda bireysel olarak yaptıklarından sorguya çekilecektir.
Mirac ile ilgili gerçek ve aslına uygun anlatımları asla eğlendirici turistik bir öykü gibi değil de, irşat edici ve bilgilendirici olaylar olarak okumak gerekir. Kişisel anlayış ve yorumlar çok farklı olabilir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim ve güvenilir hadislerde verilen ayrıntılı bilgilere dayanan Mirac ile ilgili çeşitli eserlerin iyiler ve daha az iyiler biçiminde derecelendirilmesi de buradan kaynaklanmaktadır.
(…) Âcizâne görüşüme göre, Allah nasıl tasvir ediliyorsa Mirac’ı da o şekilde tasvir etmek gerekir: Kur’an ve Hadis’te açıkça ifâdesini bulan anlatımlara inanmak ve öte dünyaya ait âlemlerin sözkonusu edildiğini ve insan hayal gücünün hissedip de ifâde edemediği şeylerden bahsedildiğini gözardı etmemek gerekir. Önemli olan içeriktir, yani insanın Allah’a yükselişidir, yoksa bunun şekli, “nasıl” ve “nerede” olduğu değil. Bu, tamamen mânevî âlemde cereyan etmiş bir olaydır ve onu, coğrafî ve turistik anlamı içerisinde değil, tasavvufî boyutu içerisinde ele almak gerekir.
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kuşkusuz mizaç ve yaratılışlar birbirinden çok farklıdır: Mirac’ın ertesi günü, Ebû Bekir henüz Rasûlullah’ın (s.a.s.) başından geçenleri onun ağzından dinleme fırsatı bulmadan önce, bazı müşrikler kendisine şöyle sormuşlardı: “Dostunun anlattığı şu yeni olay hakkında, yani gökyüzüne götürüldüğüne ve Allah tarafından kabul edildiğine dair sözleri hakkında ne düşünüyorsun?” Ebû Bekir şöyle cevap verdi: “Onun söylediği her şeyin doğru olduğuna inanıyorum.” Nakledildiğine göre, İslâm’ı yeni kabul etmiş olan bir grup insan, bu olayın büyüklüğüne dayanamayıp dinden çıkmışlardır. Yine anlatıldığına göre, Ebû Zerr, bu olaya tüm kalbiyle inanmakla birlikte, daha ayrıntılı bilgi almak için bazı sorular sormaktan da kendini alamamıştı: “Allah nasıldı? O’nu nasıl görebildin” vs. gibi. Dediğimiz gibi, türlü türlü mizaç ve yaratılış vardır.
Büyük siyer bilgini İbn Hişâm’ın açıkladığı bir olayla bu giriş bölümünü bitirelim: Vahiyler, Rasûlullah’a (s.a.s.) her çeşit vesile ile ve değişik biçimlerde geliyordu. Ancak Hira mağarasında kendisine gelen ilk vahiy, Rasûlullah (s.a.s.) uyuduğu sırada, rüyada iken gelmişti. Bu duruma şaşırmamalıyız. Zira alışılmadık ve tuhaf bir olay ilk kez meydana geldiğinde hissedilen sarsıntı, insan kalbinin tahammül edemeyeceği kadar büyüktür. Bu tür olaylara tamamen yabancı bir kimsenin semâvî yaratıklarla temas kurması kolay değildir: Bu duruma tedricen alışması gerekir.
Mirac’la İlgili Ayrıntılar: Zurkânî’ye göre, birbirinden az ya da çok farklı rivâyette bulunan en az 45 sahabe bize Mirâc olayı hakkında bilgi vermiştir. (Hz. Aişe gibi, henüz pek genç oldukları için, vukuundan hemen sonra olayın iç yüzünü kavrayamayanların anlattıklarını da küçümsememek gerekir. Zira daha sonra Rasûlullah’ın (s.a.s.) hanımı olması dolayısıyla, doğrudan doğruya Rasûlullah’la ilgili ayrıntıların sorulabileceği en uygun kişi idi. Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) onun zekâsını, entelektüel merakını ve ilime düşkünlüğünü yakından biliyordu.2498 Öte yandan, olayı anlatanların çokluğu, özellikle mirâc sırasında yaşanan olaylarla ilgili olarak bazı farklı durumların ortaya çıkmasına da yol açmıştır. İbn Kesîr, bu farklılıkları Tefsir’inde göstermiş ve bunlardan birinin diğerine tercih edilmesinde gözetilecek fıkhî görüşlerini de belirtmiştir. Biz, genel olarak onu esas almaktayız. Ama önce olayları Buhârî’nin ifâdesine dayanarak özetleyelim:
Bir gece, Rasûlullah (s.a.s.) henüz yatağına yatmıştı. Kendisini uyku ile uyanıklık arasında hissettiği bir sırada Cebrâil gelip Rasûlullah’ın (s.a.s.) göğsünü yardı ve kalbini yıkadı. Daha sonra kendisine Burâk adında, oldukça gösterişli bir binek hayvanı takdim etti ve birlikte, Kâbe’den doğruca birinci semaya doğru çıktılar. Koruma görevlileri kapıyı açtılar ve Rasûlullah (s.a.s.) orada kendisini karşılayan Âdem (a.s.) ile karşılaştı. Daha sonraki ikinci semada iki kuzen olan İsa ve Yahya (a.s.) vardı. Sonra sırasıyla üçüncü semada Yusuf’la (a.s.), dördüncü semada İdris’le (a.s.), beşinci semada Hârun’la (a.s.), altıncı semada Mûsâ (a.s.) ile ve yedinci semada da, arkasını Beytu’l-Ma’mûr mescidinin duvarına yaslayıp dinlenen İbrâhim’le (a.s.) karşılaştılar. (Görünüşe bakılırsa, Kur’an’ın 17. sûre 1. âyetinde adı geçen “en uzaktaki mescid”2499 burası olsa gerektir). Daha ilerde, sınır “Sidre” ağacı ile 2500 belirtilmişti. Cebrail (s.a.s.) şöyle dedi: “Ben bu sınırın
2498] Bk. Buhârî, 3/35
2499] Mescid-i Aksâ
2500] bk. Kur’an, 53/14
İSRÂ VE MÎRAC
- 647 -
ötesine geçecek olursam, İlâhî tecellî gereği yanarım, ama sen davetlisin, ilerle!”
Cebrail (a.s.), sınır görevi üstlenen Sidre ağacından sonra İlâhî Huzur’un eşiğine varıncaya dek izleyeceği yolu kendisine tarif etti. Yolda Muhammed (s.a.s.) önce, İlâhî hüküm ve kararları yazan kâlemlerin (günümüzün deyimiyle, sekreterlik bürosundaki daktiloların) çıkardığı gürültüyü işitti. Daha sonra, Kur’an’ın ifâdesiyle,2501 aralarında sadece bir yayın iki ucu hatta daha az bir mesafenin kaldığı İlâhî Makam’a vardı Birini aşıp geçebilmek için önce onunla eşit konuma gelmek gerekir. Yol güzergâhında rastladığı sekiz peygamber, Allah’a en yakın meleklerinki (Mela’ike-i Mukarrabin) gibi Cebrail için de tanınmış olan sınırı geçmesi bunu açıklamaktadır. Bu bağlamda geçen sekiz peygamberin hepsi de kendi miraçlarına erişmişlerdi: Âdem (a.s.) bizzat Cennet’te yaratılmış ve Allah kendisiyle doğrudan doğruya konuşmuştu. Yahya (a.s.), İsa (a.s.) ile manevi âlemde buluşmuş ve onu kutsamıştı. Ayrıca, aynı dönemde yaşayan kişiler olarak, onların da aynı İlâhî görevi üstlendikleri düşünülebilir. İsa (a.s.) konusunda Kur’an’ın ifâdesi2502 gâyet açıktır: “Fakat Allah O’nu kendi katına yüceltti…” Öyleyse İsa’nın urûcu Yahya (a.s.) için de geçerlidir. Yusuf (a.s.) ile ilgili olarak Kur’an’da şu ifâde yer almaktadır: “Eğer Rabbinin işaret ve uyarısını görmemiş olsaydı o da o kadını arzulamış olacaktı.”2503 İdris (a.s.) hakkında da Kur’an, “Biz onu üstün bir makama yücelttik.”2504 buyurmaktadır. Hârun (a.s.) ise sadece Mûsâ’nın yardımcısı, bir nevi, Mûsâ’nın duâsı üzerine2505 kendisine tahsis edilmiş bir ortak-peygamber durumundaydı. Krş.: 26/Şu’arâ, 16: “Biz, âlemlerin Rabbi’nin elçisiyiz” (elçileri değil). Kur’an’da Mûsâ’nın (a.s.) Allah’la buluşmasının anlatıldığı olay pek meşhurdur: “Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti. Mûsâ da bir çığlık atarak baygın düştü…” 2506 İbrâhim’in (a.s.) durumunu ise Kur’an şöyle açıklar: “Böylece Biz, kesin iman edenlerden olması için, İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığını gösteriyorduk.”2507
Açıkça anlaşılabilecek ve güvenilir kaynakların bulunmaması nedeniyle, göklerde niçin sadece bu sekiz peygamberin bulunduğunun nedenini herkes kendisine özgü bir biçimde araştırmak durumundadır. Eskilerden pek azı bu konu üzerinde düşünmüşlerdir. Suheylî 2508, Ebu’l-Huseyn ibn Battal’ın Buharî Şerhinde bulduğu ve “Muhammed’in geldiği haberini aldıklarında tüm eski peygamberler onu görmek üzere koşuştular, kimileri önce davrandılar, kimileri ise geç kaldılar” şeklindeki açıklamayı haklı olarak reddeder. Suheylî’nin kendisi ise bu konuda aşağıdaki gerekçeyi öne sürmektedir: Bu sekiz peygamberin hayatıyla Muhammed’in başından geçenler arasında benzerlikler vardır. Şöyle ki:
1- Âdem (a.s.), Allah’a yakın ve O’nun himayesinde olmasına rağmen Şeytan onu Cennet’ten çıkardı; Muhammed (s.a.s.) de Beytullah’a yani Kâbe’ye komşu iken, şeytan ruhlu hemşehrileri kendisini oradan çıkardılar.
2, 3- Yahya ve İsa (a.s.), kendilerini öldürmeye kalkışan Yahudilerin
2501] 53/Necm, 9
2502] 4/Nisâ, 158
2503] 12/Yusuf, 24
2504] 19/Meryem, 57
2505] 20/Tâhâ, 29-34
2506] 7/A’râf, 143
2507] 6/Enâm, 75
2508] Ravz, I, 249-251
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zulümlerine maruz kaldılar; Muhammed (s.a.s.) de Medine ve Hayber’de aynı deneyimleri yaşadı.
4- Yusuf (a.s.) kardeşlerinin eziyet ve zulmüne uğradı, ama Mısır’da yetkili bir konuma gelince onları bağışladı; Muhammed (s.a.s.) de, doğduğu şehri fethettiğinde Mekkelilere aynı muâmeleyi yaptı.
5- İdris (a.s.), kâlemi ilk kullanan kimse idi; Muhammed (s.a.s.) de dünyadaki çeşitli hükümdarlara hitaben dine davet mektupları yazdı.
6- Hârun (a.s.), halkının gözdesi olmuştu; Araplar da, başlangıçta kendisinden hiç hoşlanmazken, sonunda Muhammed’i (s.a.s.) bağırlarına bastılar.
7- Allah, Mûsâ (a.s.)’ya putperestlerle savaşmasını emretmişti; Muhammed (s.a.s.) de, Tebuk’de, Dumetu’l-Cendel’de ve Mekke’de aynı şeyi yapmıştır.
8- İbrâhim(a.s.) ise, meleklerin mescidi olan ve Kâbe’nin tam izdüşümü üzerindeki Beytu’l-Ma’mur yakınlarında bulunuyordu. Ayrıca İbrahim, Tufan’dan sonra Kâbe’yi yeniden bina edip restore etmişti. Suheylî, görüşlerini açıklamayı bitirmeden önce daha başka nedenlerin de bulunduğunu, ancak insanlar bilmedikleri konularda acele ettikleri ve hemen reddetmeye kalkıştıkları, ayrıca bir başkasının getirdiği bir yenilik üzerinde düşünecek kadar açık yürekli olmadıkları için bu kadarla yetindiğini ifâde etmektedir. Suheylî’nin yanı sıra, Şe’mî de benzer sorulara cevap arar. 2509 Örneğin, 124 bin peygamberden niçin sadece sekizi yedi kat gökyüzünde bir araya gelmiştir? Belki diğer bazı biyografi yazarları da bu konuya deyinmişlerdir, ama sözü uzatmamak için üzerinde durma gereği görmüyoruz. Biz ise, kendi âcizane görüşümüze göre, bu sekiz peygamberden her birinin kendilerine özgü miraçlarını yaşadıklarını ve birisini bir hususta aşıp geçebilmek için önce onunla eşit konuma gelmek ve onun derecesine ulaşmak gerektiğini, ancak ondan sonra geçmenin sözkonusu olabileceğini söylüyoruz.
Onların Miraç gibi büyük bir ödüle nasıl lâyık görüldükleri ve bu ödülü almalarına vesile olan yüksek ve soylu vasıfları hakkında bir araştırma yöntemi benimsememize herhalde izin verilecektir. Örneğin, 1- Âdem (a.s.) fedakârlığı temsil eder ve Rabbinin yapmış olduğu tüm işlerden kendisini sorumlu tutar: Allah insanın fiillerini tayin edip yaratır, insan da, tüm bunları bizzat kendi işlemiş gibi, sorumluluğunu üstlenir. Ayrıca, işlenmemesi gereken günahlarından dolayı da en içten tevbelerini arz eder. 2, 3- Yahya ve İsa (a.s.), tatlılık ve yumuşaklığın timsali olmuşlardır ve düşmanları bile sevmeyi, başkasından gelebilecek kötülüklere karşı koymamayı, “Size biri bir tokat atarsa öteki yanağınızı da çevirmenizi” öğütlerler. 4- Yusuf (a.s.) en baştan çıkarıcı teklif ve girişimlere direnip, iffet ve namusunu korur. 5- İdris (a.s.), kâlem ve yazıyı icat etmek sûretiyle, bilimin ve kültürün gelişmesine kapı açar. 6- Hârun (a.s.), milletinin ruhî ve mânevî yaşantısına yön vermekle görevlendirilmiştir. 7- Mûsâ (a.s.), elindeki tüm imkânlarla şirk ve putperestlikle mücadele eder ve Tek Allah düşüncesi uğruna savaşır. 8- İbrâhim (a.s.), her şeyden çok Allah’ı sever, O’nun en zor ve güç buyruklarını bile itirazsız (biricik oğlunun kurban edilmesi gibi) yerine getirir; Tek Allah inancına karşı gelmektense, ateşe atılmayı kabul eder. Tüm bunlar yalnızca en soylu bir insanın üstesinden gelebileceği, meleklerin bile kapasitelerini aşan niteliklerdir. Sonuç olarak, bu sekiz peygamberden her biri bu niteliklerden yalnızca birine
2509] bk. Sübül’el-Hudâ, III, 179-185
İSRÂ VE MÎRAC
- 649 -
sahipken, Muhammed’in (s.a.s.) bunların hepsine birden sahip olduğunu söyleyebiliriz).
Bu İlâhî makamda, Muhammed (s.a.s.), namazın tahiyyat bölümünde okuduğumuz şu duâda bulundu:
Et-Tahiyyatu li’llâhi ve’s-Salevâtu ve’t-Tayyibâtu
Kutsanmış, saf ve içten gelen salât ve selâmlar Allah’a aittir!
Allah, bu duâya şöyle karşılık verdi:
Es-Selâmu aleyke eyyuhe’n-nebiyyi ve rahmetullahi ve berakâtuh.
Ey Nebî! Selâm da, Allah’ın rahmet ve tüm bereketleri de senin üzerine olsun!
Muhammed (s.a.s.) şöyle karşılık verdi:
Es-Selâmu aleynâ ve alâ ibâdillahi’s-sâlihîn
Selâm bizlerin ve güzel davranışlarda bulunan Allah’ın sâlih kullarının üzerine olsun!
Daha sonra, Kur’an’ın ifâdesiyle; Allah Kulu’na (Muhammed’e) vahy etmek istediği şeyi vahy etti.” 2510 “ve daha önce Mûsâ’ya (s.a.s.) on emri (Evâmir-i Aşere) verdiği gibi, on iki emri vahy etti; bu konuya ilerde tekrar değineceğiz. Hadis’e göre Allah, kendisinin birliğine iman eden ve Muhammed’i rasûl olarak kabul eden bütün Müslümanların, eğer günahları varsa Cehennem’de bir süre cezasını çektikten sonra kurtulacaklarını vaat ederek, Muhammed’i (s.a.s.) çok cömert bir biçimde onurlandırmıştı. Daha sonra Allahu Teâlâ, Arş-ı A’lâ’daki Hazinesinden Kur’an’ın ikinci sûresinin (Bakara) son iki âyetini çekip çıkarmış ve onları bu yolculuğun bir anısı olarak kendisine hediye etmiştir. Nihâyet Allah, günde beş vakit namazı farz kılmıştır. (Aslında bu rakam 50 idi, ama daha sonra, dönüş yolculuğu sırasında Mûsâ’nın tavsiyesi üzerine, sayının azaltılmasını istemek için İlâhî Eşiğe tekrar varmış, sonunda bu rakam, her biri on vakit yerine geçmek üzere beşe indirilmiştir 2511. Bu arada Cebrail kendisine Cennet’i, oradaki nimetleri ve bu nimetlere layık görülen insanların mutlu hallerini; aynı şekilde Cehennem’i ve orasının korkunç hallerini ve bu hallere layık görülen insanların hallerini göstermiştir. Sonra gökyüzünden inilip, tüm eski peygamberlerin kendisini karşıladıkları ve kılacakları namaz için imamlık yapmasını istedikleri Kudüs’e varmışlardır (Zira artık onların kutsal görevleri sona ermiş, oysa onunki yeni başlamaktaydı). Buharî’de yer alan bu hadise göre, daha sonra Mekke’ye dönülmüş ve Muhammed, kendisini Kâbe’nin avlusunda bulmuştur.
Hz. Rasûlullah’ın (s.a.s.) sahabelerinin aklına da birçok soru takılmıştı. İşte bunlarla ilgili bazı hâtıralar: Kendisine “Allah’ı gördün mü?” diye soran Ebû Zerr’e, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle karşılık verdi: “O bir nûrdur, onu nasıl görebilirim?” Hz. Âişe de bu konuyla ilgili olarak öğrencilerine şu cevabı veriyordu: Kur’an’a göre “insanın bakışları Allah’a erişemez” 2512; ve “Allah bir kimseyle ancak vahiy yoluyla
2510] 53/Necm, 10
2511] Krş. 6/En’âm, 160
2512] 6/En’âm, 103
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ya da bir perde arkasından konuşur.” 2513; “O’nu bir defasında da Sidre-i Münteha’nın yakınlarında gördü”2514 ve “Kuşkusuz O’nu apaçık ufukta gördü” âyetlerine dikkati çekildiğinde ise, Hz. Âişe şu açıklamayı yapmıştır: “Rasûlullah (s.a.s.) burada Cebrail’in sözkonusu olduğunu ve O’nu Allah değil de bir melek biçiminde görmüş olduğunu söylemiştir.”
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Mekke’den Kudüs’e ve oradan da gökyüzüne mi yükseldiği, yoksa Mirac dönüşü sırasında mı Kudüs’e uğradığı konusunda ihtilaflı rivâyetler vardır. Kudüs’e uğrayışın dönüşte gerçekleştiği rivâyetini benimseyen İbn Kesîr gibi birkısım yazarlar, örneğin şu tür delillere dayanmaktadırlar: Muhammed (s.a.s.)’ın Allahu Teâlâ ile göklerde buluşmasının ardından, önceki peygamberlerin kendisini kutlamak için karşılamaları, ve artık İlâhî görevlerinin sona ermiş olması nedeniyle ondan kendilerine imam olmasını istemeleri normaldir. Bu ilim adamları, “Allah’ın kulunu Mescid-i Haram’dan (Kâbe) en uzak mescide (Mescid-i Aksâ’ya), Kudüs’e götürdüğünü” ifâde eden âyete 2515 dikkatleri çekildiğinde, Kur’an’a göre 2516 Filistin’in Rasûlullah (s.a.s.) için “en yakın ülke”,2517 sınırdaş memleket, Arabistan’ın hemen yanı başındaki komşusu olarak nitelendirildiği, bu durumda, en uzak mescidin en yakın ülkede bulunamayacağı cevabını verirler. Yine bu ilim adamları en uzak mescidin,2518 meleklerin sürekli ibâdet halinde bulunduğu semâvî bir mescid olduğu kanısındadırlar.2519 Burada şu maddî hususu gözardı etmemek gerekir: Buharî gibi güvenilir kaynaklar Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu hadisini naklederler: “Bineklerinizi şu üç mescid için hazırlayınız: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ.” Kuşkusuz burada semâvî bir mescid değil, Kudüs’deki mescid sözkonusudur. Ancak değinilmesi gereken iki husus vardır: 1- Hadiste geçen mescid sözcüğü bir tamlama öğesidir. Kur’an’daki 2520 mescid sözcüğü ise sıfattır. Dolayısıyla burada belirtilen iki mescid aynı değildir. 2- Buhârî’nin hocasının hocası Ebu’l-Yemân, sağlığında bu hadisi naklederken, hadisin o sıradaki metni şöyleydi: “Mescid-i Haram, şu karşınızda duran sizin Mescidiniz ve Aelia” (Mescid-i Aksâ ifâdesi yoktur).2521 Yine titiz bir hadis ravisi olan Müslim de, aynı hadisin metninde Aelia sözcüğünü kullanmıştır. Kudüs için kullanılan Aelia teriminin, Buharî tarafından, Ebû Sufyan’ın Herakliyus’la olan karşılaşmasının anlatıldığı meşhur hadiste 2522 de kullanıldığını hatırlatalım. Hulefâ-i Râşidîn döneminde, aynı Aelia terimi, Hz. Ömer Kudüs’ü fethettiği zaman şehrin sakinlerine verilen himaye ferman ve imtiyaznamelerinde kullanılmıştır. Bu belgelerde Aelia terimi beş kez geçmektedir. 2523 Kanaa2513]
42/Şûrâ, 51
2514] 53/Necm, 13-14
2515] 17/İsrâ, 1
2516] 30/Rûm, 3
2517] Edne’l-Arz
2518] 17/İsrâ, 1
2519] Benim (Muhammed Hamidullah) şu Arapça makaleme bakınız: “Mescidu’l-Aksâ ve’l-Mescidu’l-Aksâ”, el-Hidâye, Tunus, X/5, 1983
2520] 17/İsrâ, 1
2521] Bk. M. M. Azami, Studies in Early Hadits Literature, Arapça Ek, s. 154, Ebu’l-Yemân’ın elyazması nüshası
2522] Buharî, 1/1/6
2523] Bk. Tarih, I, 2405-6; benim yazmış olduğum Documents, II, No 261, ve el-Vesâ’ik, No 357; Lanepole, “The First Mohammedan Treaties with Christians”, Proceedings of Royal Irish Academy, 1904, s. 232 vd.
İSRÂ VE MÎRAC
- 651 -
timizce, Buharî’nin yaşadığı dönemde Halife Abdü’l-Melik tarafından Kudüs’de yaptırılan Kaya Mescid’e verilen ad o denli yaygın hale gelmişti ki, eski adı olan Aelia Capitolina çok geçmeden unutulmuştu. Kendi aralarında anlaşmak isteyen kimi yazarlar ise, artık kullanılmaz hale gelen bu ismin yerine, daha yaygın olan Mescid-i Aksa’yı kullanır oldular. Kuşkusuz Kur’an, biraz sonra gelecek olan âyette 2524 kısaca el-mescid terimini, yeryüzündeki bir mescid için, belki de Kudüs mescidi için (belki de bir önceden haber veriş bağlamında) kullanmaktadır. Ben şahsen, burada kastedilenin, ilk âyette geçen “mescidu’l-aksâ” ile aynı olduğunu sanmıyorum. Sûrenin ilk âyetinde Muhammed’in (s.a.s.) miracı sözkonusu edilmektedir. 2-8. âyetlerde ise, benzer bir olaya değinilerek, Mûsâ’nın (a.s.) miracından ve Yahudileri İslâm’ı kabul etmeye ikna etmek için İsrailoğulları arasında İlâhî emre karşı gelen kimselerin akıbetinden bahsedilmektedir. Bir yandan Muhammed’in gökyüzüne uruc ettiğini söyleyip, bir yandan da Kur’an’ın sadece Kudüs’ten söz ettiğini söylemek pek mantıklı görünmemektedir. Muhammed’in (s.a.s.) gökyüzünden dönüş sırasında önceki peygamberlerle birlikte kılınan namaza imamlık etmek üzere Kudüs’e uğradığı doğrudur, ancak bu, Miraç gibi büyük çaplı bir yolculuk içerisinde fazla önem taşımayan bir olaydır. Biz, Kudüs’ün de Miraç olayı içerisinde yer aldığını, ancak Kur’an’ın bundan bahsetmediğini söylemek istiyoruz).
Kâbe ile bu semâvî mescid arasındaki eksene Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir başka hadisinde de dikkat çekilmiş ve Kâbenin tam olarak bu semâvî mescidin altında bulunduğu, başka bir deyişle, bu mescidten bir taşın atılması halinde Kâbe’nin damına düşeceği bildirilmiştir.
Bu semâvî yolculuğu, Kur’an “Sana gösterdiğimiz o görüntüleri (rü’ya) ancak insanları sınamak için meydana getirdik.”2525 şeklinde nitelendirmektedir. Yukarıda belirtmiş olduğumuz Buhari’den nakledilen hadiste, Rasûlullah’ın (s.a.s.) dönüş yolculuğu sırasında uyandığında, kendisini Kâbe’nin avlusunda bulduğunu görmüştük. Bu konuda daha farklı düşünen Taberî ve Râzî şöyle derler: Eğer sıradan bir rüya sözkonusu olsaydı, Mekke’li müşriklerin isyan edip ona yalan isnat ederek başkaldırmaları için bir neden olmazdı. Ancak müşriklerin karşı çıktığı şeyin bir rüya düşüncesi değil de, Allah’ın, kendilerinin düşmanı olan Muhammed’i, daha büyüğü hayal edilemeyecek övgü ve şereflerle kabul etmesi olduğu da düşünülebilir. Bu arada, peygamberlerin gördüğü rüyaların uyanıklık halinde başlarından geçenlerden daha az değerli olmadığını da hatırlatalım. Muhammed’e (s.a.s.) Hira mağarasında iken gelen ilk vahiy rüya halinde vuku bulmuştu. Kur’an’a göre İbrâhim (s.a.s.) çok sevgili biricik oğlunu kurban etme konusundaki İlâhî buyruğu bir rüyada almıştı.2526 Tevrat’a göre, Yakup (a.s.) da, Allah’ı gördüğü bir rüyaya nâil olmuştu.2527 Süleyman’a da (a.s.) Allah rüyada iken görünmüştü.2528 Bu arada, Buhari’nin ifâdesiyle, Rasûlullah’ın (s.a.s.) bizzat nitelendirdiği bu halin uyku ile uyanıklık arasında olduğunu da gözardı etmeyelim.
Mi’racın uykuda mı yoksa uyanık iken mi cereyan ettiği hususu daha ilk
2524] 17/İsrâ, 7
2525] 17/İsrâ, 60
2526] 37/Sâffât, 102-105
2527] Tekvîn 28/12
2528] Hükümdarlar I, 3/5, 9/2
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günlerden itibaren tartışma konusu edilmiştir. Ibn İshak, Rasûlullah’ın (s.a.s.) hanımı Âişe’ye göre, Mi’rac’ın uykuda iken olduğunu nakleder (Bu konuda Suheylî’nin Ravz adlı eserine ve Taberî ile İbn Kesîr’in de Kur’an tefsirlerine vs. müracaat ediniz). Âişe (r.a.), “Onun bedeni asla gözden kaybolmadı, onun ruhu nakledildi” diyerek, bu konuda ısrar eder. Rasûlullah’ın (s.a.s.) kayınbiraderi ve vahiy kâtibi Mu’aviye de aynı görüştedir. İbn el-Kayyım’a göre (Zâd el Me’ad), Hasan el-Basrî de aynı kanıdaydı. İbn Kayyım’ın kendisi de, bu semâvî yolculuğun uyanıkken ama ruhen cereyan ettiğini söylemeyi yeğlemektedir. Sonraki kuşaklardan (Müteahhirîn’den) Şah Veliyyullah Dihlevî, aklî ilimlerle tasavvufî ilimleri bir araya getirmekle ünlüydü. Ona göre Mirac bedenen cereyan etmiş, ama o sırada beden ruhun niteliklerini taşır bir halde bulunmuştur. Kuşkusuz, Mi’rac’ın tamamen bedensel bir olay olduğunu ve bunun uzayda fiilen meydana gelen bir yer değiştirme olduğunu söyleyen başka kimseler de vardır.
Daha önceki dönemlerde yaşamış olan ve Mi’rac’ın fiilî bir yer değiştirme olduğunda ısrar eden bilginlere sonsuz saygı duymakla birlikte, ben kendi kendime, bu yer değiştirme olayının Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olma sıfatına ters düşüp düşmediğini sorarım. Kur’an’da Allah bizzat şöyle açıklamaktadır: “Biz ona şah damarından daha yakınız.”2529 Bir başka âyette ise: “(Can boğaza geldiği zaman, hastaya) Biz sizden daha yakınızdır”2530; “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir.”2531 Kısaca, biz nerede isek O da oradadır.2532 Aynı mealde daha birçok âyet vardır. Şâyet Allah’ın bizimle ve bize çok yakın olmadığı ve O’nu gökyüzündeki Arş’ı üzerinde aramak gerektiği öne sürülürse, bu anlayış Allah’ın Arş’tan, Arş’ın göklerden, göklerin de bu kâinattan daha küçük olduğu anlamına gelir ki, Allah böyle düşünmekten bizi korusun!
Olayları kendi konumları içerisinde değerlendirmek en iyisidir. Bu yorum ve hüküm çıkarmalardan hiçbiri Rasûlullah’tan (s.a.s.) kaynaklanmadığı ve Rasûlullah da (s.a.s.) bu konuyla ilgili olarak hiçbir açıklamada bulunmadığı, dahası, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashabının da bu konuda farklı görüşlere sahip olmaları nedeniyle, sözkonusu ihtilaflar burada herhangi bir kimse ya da grubu sapıklık ya da Ehl-i Sünnet yolundan sapma gibi ithamlara yol açmamalıdır. Herkes Allah’ın kendisine nasip ettiği bilgi ve hikmet yolunu izlemekte ve kendisini tatmin eden âlimin delillerini benimsemekte özgürdür. Şahsen ben, bir müslüman için bu anlamsız tartışmaya katılmamasının daha iyi olacağı kanısındayım; bunun yerine, Allah’ın insanlığa bağışlamış olduğu Mi’raç gibi yüce bir lütuftan mânevî olarak yararlanmak gerekir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) özellikle ifâde ettiğine göre,2533 namaz mü’minin miracıdır (başka kaynaklarda Allah’a yaklaşma, kurban ya da Allah’ın burhan’ı ifâdesi kullanılmaktadır). Rasûlullah’ın (s.a.s.) mirac’ı kendisine, bizim miraclarımız da, bireysel liyakatlerimize göre kendimizedir. Bununla birlikte, daha İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren, Mirac’ın değişik yorumlara konu teşkil ettiğini görürüz. Hoşgörülü olmamız gerektiği düşüncesiyle bu
2529] 50/Kaf, 16
2530] 56/Vâkı’a, 83-85
2531] 58/Mücâdele, 7
2532] 57/Hadîd, 4; 58/Mücâdele, 7
2533] bk. Ahmed İbn Hanbel, III, 321, 339; Suyûtî, vs.
İSRÂ VE MÎRAC
- 653 -
kadarla yetiniyoruz.
Yukarıda Mûsâ’nın (a.s.) kendi mirac’ında On Emir (Evâmir-i Aşere),2534 oysa Muhammed’in (s.a.s.) On iki Emir2535 aldığına işaret edilmişti. Bu emirleri şu şekilde karşılaştırmak mümkündür:
Kur’an:
1. Ancak O’na ibâdet ediniz.
2. Ana-babaya iyilikle muâmele et.
3. Akrabaya, fakire ve yolda kalanlara hakkını ver.
4. (Bu konuda) ne cimri, ne de savurgan ol.
5. Geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz.
6. Zinaya yaklaşmayınız.
7. Haklı olduğunuz durumlar dışında kimseyi öldürmeyiniz.
8. (Sorumluluğunuz altındaki) Yetimlerin mallarına ancak güzel niyetlerle
yaklaşınız.
9. Verdiğiniz söz ve vaatleri yerine getiriniz.
10. (Tartarken) Ölçüyü tam yapın.
11. Hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın şeyin ardından koşma
12. Yeryüzünde gurur ve kibirle yürüme!
Tevrat:
1. Benim huzurumda başka ilahlara tapmayacaksın.
2. Yontma put ya da resim yapmayacak, onların önünde secde etmeyeceksin.
3. Zat-ı Ezelî olan Rabbinin adına boş yere yemin etmeyeceksin.
4. Dinlenme gününü (yevm-i sebt) hatırla.
5. Babana ve annene hürmet et.
6. Asla adam öldürme.
7. Zina etmeyeceksin.
8. Hırsızlık yapmayacaksın.
9. Yalan şahitlik yapmayacaksın.
10. Komşunun/akrabanın evine göz dikmeyeceksin, komşu ve yakınının hanımına, erkek ya da kadın hizmetçisine, öküzüne, eşeğine, ya da komşuna ait herhangi bir şeye göz dikmeyeceksin (Tevrat’ta geçen metin böyledir; Bu konuda Kur’an’ın vermiş olduğu metin ise biraz farklıdır. 2536
2534] bk. Çıkış, 20/3-17; Tesniye, 5/6-21
2535] İsrâ: 23-39
2536] Bk. 2/Bakara, 83-84
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu on iki emri zikrettikten sonra, Kur’an şu eklemede bulunur: “(Ey Muhammed!) İşte bunlar, Rabbinin sana vahy ettiği hikmetlerdir.” 2537
Çağdaşımız Süleyman Nedvî, Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayat hikâyesi (Sîret) ile ilgili olarak, İsrâ sûresinin hemen tamamının Mi’rac’ı anlattığı tespitinde bulunmuş ve konuyu şöyle analiz etmiştir: Mi’raç, ilâhî kudretin bir göstergesi olduğu kadar, Rabbinin eşiğine kadar yücelme imkânı vererek kulu Muhammed’e (s.a.s.) bahşettiği İlâhî bir lütuf olarak da değerlendirilmelidir. İslâm Peygamberi, tüm peygamberlerin ayrı ayrı elde etmiş olduğu nimetleri kendi nefsinde toplamış ve böylece, iki kıble’nin, yani Âdem ve İbrâhim’in (a.s.) Kâbe’si ile Süleyman (a.s.) ve ondan sonra gelen peygamberlerin kıblesi olan Kudüs’ün peygamberi olmuştur. Bu sûrede Mekkeli müşriklere yönelik bir ceza tehdidi, Muhammed’in (s.a.s.) Medine’ye hicret kararı, emirlerin açıklanması, Muhammed’in (s.a.s.) peygamberlik vasfını ve Kur’an’daki İlâhî vahyi tartışan kimselere de bir cevap vardır. Öldükten sonra dirilmenin ve mucizelerin gerçek olduğu, Mûsâ’nın (a.s.) başından geçenlerden çıkarılması gereken derslere (kıssadan hisse) ait işaretler de bu sûrede yer almaktadır.
Bu arada, Tevrat, Mûsâ’ya (a.s.) verilen On Emir’den söz etmekle birlikte, Kur’an, “Andolsun ki biz Mûsâ’ya açık açık dokuz âyet verdik.”2538 buyurmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla, gerçekte On Emir sözkonusu iken, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Tirmizî, İbn Hanbel, Nesâî, İbn Mâce, Taberî gibi hadisçilerce nakledilen bir açıklamasına göre, sadece Yahudiler için olan sebt günü ile ilgili emir bunların dışında tutulmuştur. Kur’an da, sebt gününün genel bir İlâhî emir olmayıp, cemaat halinde yapılan haftalık ibâdetlerde ayrı baş çektiklerinden, Yahudiler için ihdas edildiğini açıklamaktadır. 2539
Konuyu bitirmek için, Arş’ın Hazinesinden çekip çıkarılan ve Bakara sûresinin son iki âyetinden oluşan şu İlâhî hediye konusuna değinelim:
“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. ‘Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık. Dönüş sanadır!’ dediler.”
“Allah bir kimseye ancak gücünün yettiği ölçüde sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Ey Rabbimiz! Eğer unutur ya da hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize, üstesinden gelemeyeceğimiz işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize merhamet et! Çünkü Sen bizim mevlâmızsın/efendimizsin! Öyleyse kâfirler gürûhuna karşı bize yardım et!” 2540
Gerçekten bu çok hârika bir durumdur! Bu iki âyetten ikincisini tekrar ele alalım: “Allah bir kimseye ancak gücünün yettiği ölçüde sorumluluk yükler.” Bu ne hoş bir lütuf ve nimettir! Eğer bir görevin mutlak bir mükemmellik içerisinde yerine getirilmesi gerekseydi insanın hali nice olurdu? Ama eğer herkesin kendi güç ve yeteneğine göre elinden geleni yapması gerekirse, en az yetenekliler için bile
2537] İsrâ: 17/39
2538] 17/İsrâ, 101
2539] 16/Nahl, 124
2540] 2/Bakara, 285-286
İSRÂ VE MÎRAC
- 655 -
bir kurtuluş ümidi var demektir. Âyette “yaptığımız iyilik” ve “bilerek yaptığımız kötülük” arasındaki ayrıma da dikkat çekilmektedir. Öte yandan, ilk âyet insanlık adına, uluslararası ve dinlerarası ilişkiler adına çok büyük bir lütuftur: Yalnız ve sadece Muhammed’e (s.a.s.) ve Kur’an’a değil, tüm peygamberlere ve kutsal kitaplara inanmayı emretmektedir! Böyle bir hoşgörü diğer dinlerde duyulmuş şey değildir. Bu hoşgörü anlayışı, din ve ırklarının farklılığına rağmen yeryüzündeki tüm insanlar arasında barış ortamını tek başına oluşturmaya muktedirdir: Ancak bir İslâmî yönetim ortamında, Müslüman olmayanlar için bile barış ve adalet mümkün olabilir ve tarih boyunca da öyle olmuştur.
Son Birkaç Uyarı: Bu semâvî yolculuğun dönüşünde Rasûlullah (s.a.s.) bu “gece yolculuğu” (İsrâ) sırasında mânevî âlemde başından geçenleri anlattığında, kendisini dinleyenlerin tepkileri çok farklı olmuştu: Bazı Mekkeliler onunla alay edip, kendisinden Kudüs şehrini tarif ve tasvir etmesini istediler. Kimileri ise Filistin istikametinden gelecek olan ve günlerdir bekledikleri kervanlarının şimdi nerede bulunduğunu söylemesini istediler. Biri de Ebû Bekir’in evine koşarak, ona bu yeni “skandal”ı haber vermek istedi. Ama o sadık insan, bir an bile tereddüt etmeyip “Muhammed (s.a.s.)’ın söylediği her şeyin doğru ve gerçek olduğuna şehadet ederim” dedi. O günden itibaren, Ebû Bekir, Müslümanlar nezdinde herkesin gıpta ettiği Sıddîk lakabına nâil olmuştur.
Ramazan ayında Rasûlullah’a (s.a.s.) ilk vahyin geldiği geceden sonra, Mi’raç da, on yıl kadar sonra Recep ayının 27. gecesi vuku bulmuş ve Müslümanlar tarafından büyük törenlerle kutlanan bir gece olmuştur.
Delil, Âyet ve Hikmetlerle Dolu Bu Gecenin Son Saatleri: İlâhî huzura kabul edilip yeniden insanlar arasına dönen Muhammed (s.a.s.), kendisine yöneltilen İlâhî tebliğ görevini yerine getirmede eskisinden çok daha kararlı hale gelmişti. Artık, önyargılarla dolu olan kendi hemşehrilerinden çok ümitli değildi. Bununla birlikte, Mekke’ye uğrayan yabancı ziyaretçileri de ihmal etmedi. Nitekim onların nazarında çok da başarılı olmuştu. Hicret’ten önceki son yıllarda cereyan ettiklerinden emin olunmasına rağmen, aşağıdaki olayların kesin tarihlerini belli bir kronolojiye oturtmak zor görünmektedir:
İbn Hacer’in ifâdesine göre2541 Orta Arabistan bölgesinde yaşayan Benî Hanife kabilesinin reisi Sumâme ibn Usâl, Mekke’ye uğradığı bir gün Muhammed’e (s.a.s.) şöyle dedi: “Daha çok konuşursan seni öldürürüm.” Ancak bu konuda ayrıntılı bilgi verilmemiştir.
Yemen’deki Devs kabilesinden Tufeyl ibn Amr, bir şair ve oba reisiydi. Kendisini, Muhammed’in sözlerini dinleyenlerin fitneye uğradığı ve ailelerinde karılarla kocaların, çocuklarla ana-babalarının arasında ayrılıklar yaşandığı dedikodusuna inandırmışlardı. Tufeyl bu düşünceye kendisini o denli kaptırmıştı ki, ne zaman Muhammed (s.a.s.) orada iken Kâbe’nin önüne gelse, Muhammed’in büyüsünün kendisine erişmemesi için kulaklarına pamuk tıkardı. Bir gün, kendi kendisine: “Ne kadar bâtıl inançlı biriyim ben! Onun sözlerini duymakta ne kötülük olabilir? Eğer bu sözlerin herhangi bir değeri var ise, buna kendi kendime karar verecek kadar aklım ve mantığım vardır.” Bu düşüncelerle, Kur’an’ı dinledi
2541] İsâbe, No 961
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve Kureyşlileri büyük kederler içerisinde bırakarak, derhal İslâm’ı kabul etti. 2542
Yemen’in Ezd kabilesinden Damâd, büyük bir sihirbaz olarak ün yapmıştı. Mekke’ye uğradığı bir sırada, Kureyşlilerden şehirde bir “rakib”inin bulunduğunu öğrendi ve onlara, gidip onu iyileştireceğine dair güvence verdi. Muhammed’in (s.a.s.) yanına vardı ve onun kendisinin sihirli sözlerini dinlemesini istedi. Ancak Muhammed (s.a.s.), Allah’ı yüceltip O’nu senâ eden, O’nun sıfatlarını ve sonsuz kudretini ihtivâ eden âyetleri okuyunca Dâmad o denli etkilendi ki, Rasûlullah’a (s.a.s.) bunları üç kez tekrar ettirdi; sonra da İslâm’ı kabul etti. 2543
Muhammed Esed’in Miracla İlgili Yorumu
Muhammed Esed, Hz. Peygamber’in kendi miracının bedenle veya ruhla olduğu hakkında hiçbir açıklama bırakmadığını belirtir. Bunun sonucu olarak sahâbîlerden başlayarak Müslüman düşünürlerin farklı görüşler savunduklarını söyler. O da, sahâbîlerin büyük kısmının hem isrânın, hem de mi’râcın fiziksel olaylar olduğuna, yani bedensel olarak bu iki olayın gerçekleştiğine inandığını kabul eder. Ancak, küçük bir grubun bu tecrübenin tamamen ruhsal olduğu görüşünde olduğunu açıklar.
Hem isrâ’nın hem de mi’râc’ın ruhsal yorumu lehindeki en iknâ edici delilin, bu her iki tecrübe ile ilgili sahih Hadisler’de görülen son derece müteşâbih (allegorical) tasvirlerden kaynaklandığını belirten Muhammed Esed, bu tasvirlerin o kadar bâriz şekilde sembolik olduğunu belirtir ki, bunlar ona göre “fiziksel” terimlerle yapılacak bir yoruma asla imkân vermezler.
Muhammed Esed’e göre isrâ ve mi’râcın “bedensel” olduğuna inanmak için iknâ edici bir sebep bulunmamaktadır. “Buna rağmen, bu olayların objektif gerçekliğinden şüphe duymak için de bir sebep yoktur” der ve miracın inkâr edilmesine giden kapıları kapatır. Esed, mi’râc olayının ruhla olduğu görüşünü çok net olmayan ifâdelerle benimserken, bunun rüya ile de olmadığını ileri sürer. Ona göre bu olaylar ruhsal bir gezintidir. Bu ruhsal seyahat, rüyadan çok derin, çok kuvvetli, çok daha gerçektir. Modern psikologların bazı gözlemlerinin, insan rûhunun canlının bedeninden geçici olarak “kopma”sı ihtimalini doğruladığını söyleyen müfessir, bunun bütün dinlerin mistikleri tarafından da ileri sürülen bir durum olduğunu belirtir. Rûhun bedenden böyle geçici bir kopma durumunda, ruh veya canın, zaman ve mekânı serbestçe aşabileceğini belirtir. Bu noktada okuyucuların dikkatini, büyük İslâm düşünürlerinden biri olan İbn Kayyim’in “rûhî mi’râc” konusundaki katkılarına çeker. Ondan alıntılar yapar.
Mi’râcın ruhsal olarak gerçekleştiğini, bedenin ise hiçbir yere ayrılmadığını savunanların mi’râcın rüya halinde vuku bulduğunu söylemek istemediklerini belirtir. Onların sadece, fiilen isrâ ve mi’râcı yaşayanın Hz. Peygamber’in rûhu olduğunu ve böylece rûhun, ölümden sonra şâhid olacağı bedenden ayrılarak şâhit olacağı şeyleri gördüğünü kasdettiklerini söyler. Ona göre, Hz. Peygamber’in o esnâdaki durumu, (rûhun) ölümden sonraki durumuna benziyordu. “Ama Allah’ın Rasûlü’nün isrâ sırasında yaşadıkları, rûhun ölümden sonraki (olağan) tecrübelerinden daha yüce idi ve tabii, kişinin uykusunda gördüğü rüyalarının
2542] İbn Hişam, s. 252-254
2543] Müslim, I/237; Ahmed bin Hanbel, h. no: 2749; Buhârî, Târîhu Kebîr, “Dâmad” maddesine bakınız; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, c.1, s. 129-148
İSRÂ VE MÎRAC
- 657 -
çok üstündeydi” der.
Esed’in bahsettiği türdeki ruhsal tecrübeler, ona göre “bedensel” olarak yaşanabilecek herhangi bir şeyden daha az “gerçek” (yani, objektif) değildir. İsrâ’nın ve mi’râcın ruhsal olduğunu, bedensel olmadığını varsayarken, bu isrâ ve mi’râca atfedilen olağanüstü değeri azaltmadığını açıklamaktan geri durmaz.
Şimdi, onun Kur’an Mesajı adlı tefsirinin arkasına aldığı notlardan Ek IV, Gece Yolculuğu başlığı ile verdiği bilgileri kendi kaleminden görelim:
Hz. Peygamber’in Mekke’den Kudüs’e yaptığı “Gece Yolculuğu” (İsrâ) ve ardından “Göğe Yükseliş”i (Mi’râc), Medine’ye hicretinden yaklaşık bir yıl önce vuku bulmuş olan 2544 sırlarla dolu bir tecrübenin iki aşamasıdır. Sahih rivâyetlere dayanan birçok Hadis’e göre -ki bunlar İbn Kesir’in 17. sûre 1. âyetinin tefsiri ile ilgili yorumunda ve İbn Hacer’in Fethu’l-Bârî’sinde2545 nakledilmiş ve geniş şekilde tartışılmıştır. Allah’ın Rasûlü, yanında melek Cebrâil olduğu halde gece vakti Kudüs’deki Süleyman Mâbedi’ne götürüldü ve orada kendisinden çok önce vefat etmiş ve bir kısmıyla daha sonra gökte yeniden karşılaşacağı peygamberlere namaz kıldırdı. Mi’râc, İslâm Akaidi açısından özel bir önem taşır, çünkü günde beş vakit namaz, Allah tarafından bu tecrübe esnâsında İslâm İtikadı’nın temel bir si olarak emredilmiştir.
Hz. Peygamber’in kendisi, bu tecrübe ile ilgili (bedenle veya ruhla olduğu hakkında) doğrudan hiçbir açıklama bırakmadığından, Müslüman düşünürler -Hz. Peygamber’in sahâbîleri dâhil- onun gerçek niteliği konusunda farklı görüşler savundular. Sahâbîler’in büyük kısmı, hem isrânın hem de mi’râcın fiziksel olaylar olduğuna -başka bir deyişle, Hz. Peygamber’in Kudüs’e gidişinin ve sonra göğe çıkışının bedensel olarak gerçekleştiğine- inanırken; küçük bir grup ise bu tecrübenin tamamen ruhsal olduğu görüşündeydi. Bu ikinci grup arasında özellikle, “O, yalnızca rûhu ile (bi-rûhıhî) seyahat etti ve bedeni yerinden hiç ayrılmadı” diyen Hz. Peygamber’in bu olaydan sonraki yıllarda da en yakını olmuş olan eşi Hz. Âişe 2546 ile tartışmasız şekilde onunla aynı görüşü benimseyn sonraki kuşaktan büyük insan Hasan Basrî’yi (aynı kaynak) görürüz. Buna karşılık, isrânın ve mi’râcın fiziksel tecrübeler olduğuna inana akaidciler, sahâbîlerin büyük kısmının aynı yöndeki görüşlerine dayanırlar -ancak, Hz. Peygamber’in kendisinin onu kendilerinin anladıkları şekilde tasvir ettiğine dair tek bir Hadis bile getiremezler. Bazı Müslüman ilim adamları, 17. sûrenin 1. âyetinde geçen “esrâ bi-abdihî” (O, kulunu geceleyin götürdü) sözlerine dikkat çekerler ve “abd (kul)” teriminin bir canlı varlığın bütünlüğünü, yani ruh ile bedenin birlikteliğini gösterdiği görüşünü savunurlar. Ancak bu yorum, “esrâ bi-abdihî” ifâdesinin, Muhammed’in (s.a.s.), öteki bütün peygamberler gibi, sadece Allah’ın fânî bir “kul”u olduğunu ve hiçbir insanüstü vasıfla donatılmadığını bildiren birçok Kur’an ifâdesine uygun olarak sadece Hz. Peygamber’in beşerî vasfına işaret ettiği ihtimalini dikkate almaz. Bana göre bu durum, Hz. Peygamber’e, Allah’ın bazı sembollerinin (min âyâtinâ) gösterilmiş olduğu, yani Allah’ın mevcûdâtı yaratmasının altında yatan nihâî hakikatlerin tamamını değil, sadece bir kısmını görebilme yeteneği verildiği ifâdesinden sonra gelen yukarıdaki âyetin son sözlerinde -“yalnız O’dur
2544] karş. İbn Sa’d I/1, 143
2545] VII, 155 vd.
2546] karş. Taberî, Zemahşerî ve İbn Kesîr’in 17. sûre, 1. âyet ilgili yorumları
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her şeyi işiten, her şeyi gören”- ortaya konulmuştur.
Hem isrâ’nın hem de mi’râc’ın ruhsal yorumu lehindeki en iknâ edici delil, bu her iki tecrübe ile ilgili sahih Hadisler’de görülen son derece müteşâbih (allegorical) tasvirlerden kaynaklanmaktadır. Bu tasvirler o kadar bâriz şekilde semboliktirler ki, “fiziksel” terimlerle yapılacak bir yoruma asla imkân vermezler. Meselâ, Allah’ın Rasûlü, Kudüs’de ve sonra da gökte hepsi de kendisinden uzun süre önce göçüp gitmiş olan birçok önceki peygamberle karşılaştığını anlatır. Bir Hadis’e göre 2547Mûsâ’yı kabrinde ziyâret eder ve onu namaz kılarken bulur. Yine Enes’den rivâyet edilen başka bir Hadis’de 2548, Hz. Peygamber, isrâ esnâsında nasıl yaşlı bir kadınla karşılaştığını ve Cebrâil’in: “Bu yaşlı kadın ölümlü dünyadır (ed-dünyâ) dediğini anlatır. Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen başka bir Hadis’e göre ise (aynı kaynak) Hz. Peygamber, “tohum eken ve ekin biçen insanların yanından geçti; ekini her biçtiklerinde (bitki) yeniden büyüyordu. Cebrâil: “Bunlar, Allah yolunda savaşanlardır (mücâhidûn) dedi. Sonra kafaları taşlara çarpıp parçalanan insanların yanından geçtiler. Kafaları her parçalandığında hemen yeniden tamamlanıyordu. (Cebrâil:) Bunlar, kafalarında ibâdetten bir eser olmayanlardır” dedi… Sonra bozulmuş çiğ et yiyip pişmiş olarak tüküren bir grup insanın yanından geçtiler. (Cebrâil) onlar için: “Bunlar zinâ edenlerdir” dedi.
Mi’râc ile ilgili meşhur bir Hadis’de2549 Hz. Peygamber, başından geçenleri şu sözlerle anlatır: “Kâbe’nin yakınında (lafzen, Hıcr’de) uzanmış yatarken bir melek geldi, göğsümü yardı ve yüreğimi çıkardı. Ve sonra iman dolu altın bir leğen getirildi, kalbim (onun içinde) yıkandı ve (onunla) dolduruldu, sonra tekrar yerine kondu…” Bu Hadis göstermektedir ki, soyut bir kavram olan “iman”dan bu şekilde söz eden Hz. Peygamber’in bizzat kendisi, mi’râcın bu başlangıcını ve dolayısıyla mi’râcın kendisini ve tabii ki (ipso facto) isrâ’yı tamamen ruhsal tecrübeler olarak görmüştür.
İsrâ ve mi’râcın “bedensel” olduğuna inanmak için iknâ edici bir sebep bulunmadığı halde, bu olayların objektif gerçekliğinden şüphe duymak için de bir sebep yoktur. Yeterli psikoloji bilgisine sahip olmamaları normal olan ilk dönem Müslüman kelâmcılar, yalnızca iki ihtimal tasavvur edebilirlerdi: Ya fiziksel bir olay ya da bir rüya. Onlar, bu muhteşem olayların salt bir rüya âlemine hapsedilmeleri halinde anlamlarını büyük ölçüde yitirebileceklerini düşündüklerinden -ki haklıydılar- gayri ihtiyârî olarak fiziksel terimlerle yorumlamayı tercih ettiler ve Âişe, Muâviye ve Hasan Basrî’nin karşıt görüşlerine rağmen bu tavrı heyecanla savundular. Ancak, şimdi biliyoruz ki rüya, fiziksel gerçekleşmenin tek alternatifi değildir. Hâlâ bebeklik döneminde olsa da modern psişik araştırmalar göstermiştir ki, her ruhsal tecrübe (insan bedeninin bilinen organlarından hiç birinin gerçekleşmesinde rol oynamadığı bir tecrübe) mutlaka “zihn”in -bu terim her neyi kapsıyorsa- salt sübjektif bir tezâhürü olmak zorunda değildir; ancak böyle bir tecrübe, belli durumlarda insanın fizyolojik organizması aracılığıyla gerçekleştiğinden, kelimenin objektif anlamıyla daha az gerçek veya “olgusal” olduğu söylenemez. Bu tür istisnâî psişik aktivitelerin gerçek niteliği konusunda henüz çok az şey biliyoruz ve dolayısıyla onların özellikleri ile ilgili
2547] İbn Kesîr’de Enes’den naklen
2548] karş. Fethu’l-Bârî VII, 158
2549] Buhârî tarafından nakledilmiştir
İSRÂ VE MÎRAC
- 659 -
kesin sonuçlara ulaşmamız hemen hemen imkânsızdır. Bununla birlikte, modern psikologların bazı gözlemleri, insan rûhunun canlının bedeninden geçici olarak “kopma”sı ihtimalini -tarihin başından beri bütün dinlerin mistikleri tarafından ileri sürülen bir ihtimal- doğrulamıştır. Böyle geçici bir kopma durumunda, ruh veya can, zaman ve mekânı serbestçe aşabilir; normalde birbirinden geniş ölçüde farklı gerçeklik kategorilerine âit olan olayları ve olguları kendi kavrayış alanı içine alabilir ve ondan büyük derinlik, berraklık ve kapsayıcılığın sembolik kavrayışları içinde yoğunlaştırabilir görünmektedir. Ancak bu tür “hayâlî/görme/görüş” (daha iyi bir terim bulamadığımız için bunu kullanmak zorundayız) tecrübeleri, benzeri bir tecrübeyi hiçbir zaman yaşamamış olan insanlara anlatmak gerektiğinde, yaşayan şahıs -bu durumda Hz. Peygamber- mecâzî (figürative) ifâdeler kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu, isrâ ve mi’râc esrarlı tecrübeleri ile ilgili bütün Hadisler’in müteşâbih (allegorical) üslûbunu açıklayan bir unsurdur.
Bu noktada okuyucuların dikkatini, büyük İslâm düşünürlerinden biri olan İbn Kayyim’in “rûhî mi’râc” konusunda katkılarına çekmek isterim:
Âişe ve Muâviye, (Hz. Peygamber’in) isrâ tecrübesinin ruhsal olarak (bi-rûhıhî) gerçekleştiğini, bedeninin ise yerinden ayrılmadığını ileri sürdüler. Hasan Basrî’nin de aynı görüşte olduğu rivâyet edilmektedir. Ancak “isrâ, rüya halinde (menâmen) vuku buldu” sözü ile “bedeninden ayrı ruhsal olarak (gerçekleşti)” sözü arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Bu iki (görüş) arasındaki fark çok büyüktür… Rüya gören insanın gördüğü, zaten beyninde mevcut olan biçimlerin salt reprodüksiyonlarıdır (emsâl); böylece, (meselâ) rüyasında göğe yükseldiğini veya Mekke’ye yahut dünyanın (başka) bölgelerine götürüldüğünü görür, oysa (gerçekte) rûhu, ne yükselmiş ne de seyahat etmiştir.
“Allah’ın Rasûlü’nün mi’râcını bize rivâyet edenler iki grupta toplanabilirler: Bir grup, mi’râc’ın ruhsal ve bedensel olarak gerçekleştiğini ileri sürmüşler, diğer grup ise, onun ruhsal olarak gerçekleştiğini, bedenin ise hiçbir yere ayrılmadığını savunmuşlardır. Ama bu ikinciler (de) mi’râcın rüya halinde vuku bulduğunu söylemek istememişlerdir: Sadece, fiilen Gece Yolculuğu’na (isrâ) çıkan ve sonra Göğe Yükselen’in (mi’râc) Hz. Peygamber’in rûhu olduğunu ve böylece rûhun (ancak) ölümden sonra (lafzen, müfâraka, “ayrılma”) şâhid olacağı şeyleri gördüğünü kasdetmişlerdir. Hz. Peygamber’in o esnâdaki durumu, (rûhun) ölümden sonraki durumuna benziyordu… Ama Allah’ın Rasûlü’nün isrâ sırasında yaşadıkları, rûhun ölümden sonraki (olağan) tecrübelerinden daha yüce idi ve tabii, kişinin uykusunda gördüğü rüyalarının çok üstündeydi… (Allah’ın Rasûlü’nün gökte karşılaştığı) peygamberlere gelince, orada olanlar, bedenlerinden ayrılarak oraya gelen ruhlarıydı, Allah’ın Rasûlü’nün rûhu ise hayatta iken oraya yükselmişti.” 2550
Kesinlikle söylenebilir ki, bu tür ruhsal bir tecrübe, basit bir olay olmadığı gibi bedensel organların yapabileceği her şeyin veya ulaşabileceği her mertebenin de çok çok üstündedir. Ve İbn Kayyim’in biraz önce aktardığımız şeyden de kat kat üstündedir. Çünkü onların öznenin zihni dışında objektif bir gerçeklikleri yoktur. Oysa yukarıda bahsedilen türdeki ruhsal tecrübeler, “bedensel” olarak yaşanabilecek herhangi bir şeyden daha az “gerçek” (yani, objektif) değildir. İsrâ’nın ve mi’râcın ruhsal olduğunu, bedensel olmadığını varsayarken Hz.
2550] Zâdu’l-Meâd II, 48 vd.
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamber’in bu tecrübesine atfedilen olağanüstü değeri azaltıyor değiliz. Tersine, Hz. Peygamber’in böyle bir tecrübeyi yaşadığı gerçeği, bedensel bir mi’râc mûcizesini aşar; çünkü muazzam bir ruhsal mükemmelliği -ancak Allah’ın hak Peygamberi’nden beklenecek bir vasıf- gerektirir. Ancak, biz normal insanların bu tür ruhsal tecrübeleri tamamen mekân kavrayışlarımız tarafından sağlanan unsurlar dairesinde işleyebilir; ve bu özel kavramlar demetinin ötesine uzanan her şey, açık ve net bir tanım yapma teşebbüslerimizi her zaman boşa çıkarır.
Sonuç olarak söylemek gerekir ki, Hz. Peygamber’in Göğe Yükselmeden (mi’râc) önce Mekke’den Kudüs’e yaptığı Gece Yolculuğu (isrâ), açıkça İslâm’ın yeni bir öğreti olmadığını, ama hepsi de Kudüs’ü mânevî yurt edimiş eski (önceki/geçmiş) peygamberler tarafından tebliğ edilen aynı İlâhî mesajın bir devamı olduğunu göstermek amacındaydı. Bu görüş, Hz. Peygamber’in isrâ sırasında aynı zamanda Yesrib, Sina, Beytüllahm’da vb. namaz kıldırdığını söyleyen Hadisler2551 tarafından da doğrulanmaktadır. Onun bu bağlamda zikredilen öteki peygamberlerle karşılaşması da aynı görüşü sembolize etmektedir. İsrâ sırasında Hz. Peygamber’in Mescid-i Aksâ’da öteki bütün peygamberlere namaz kıldırdığını söyleyen meşhur Hadisler, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen İslâm’ın, insanın dinî gelişmesinin tamamlanmasını ve mükemmelliğe ulaşmasını temsil ettiği ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın elçilerinin en sonuncusu ve en büyüğü olduğu inancını mecâzî bir şekilde ifâde etmektedir. 2552
İsrâ ve Mîrâcın Düşündürdükleri
Mekke döneminin son yılları… Küfrün egemen güçlerce dayatıldığı bir zulüm beldesinde İslâm’ı yaşamanın, tebliğ edip hayata hâkim kılmanın getirdiği dayanılmaz zorluklar, baskılar, eziyet ve işkenceler… Bunca zorlukları kolaylaştırmak, kendi yoluna dâvet eden elçisine teselli vermek için Allah Teâlâ onu yüceltip göklere dâvet etti. Böylece âyetlerinden, alâmet ve hikmetlerinden bazılarını gösterip ona ikram etmek istiyordu. Aynı zamanda göklere çıkartarak Allah, gücünün bütün kâinata, tüm varlıklara geçerli olduğunu fiilen açıklamayı murâd ediyordu. Aynı şekilde böyle büyük bir mûcize ile insanları yeni bir imtihandan geçirmek istiyordu.
Sadece Ebû Cehil ve çağdaşları değildi sınava tâbi tutulanlar. Onların torunları olan bugünkü nesiller de denenmekteydi. Allah’a, Allah’ın verdiği habere güvenecekler mi, inkâr mı edecekler? Görmedikleri halde gökle ilgili aklın zor kabul edeceği nice hususlara, sırf bilim adamları öyle söylüyor diye inanan insanlar imtihandan geçirilmektedir. Gök cisimlerinin büyüklüğü, sayılamayacak çok galaksilere, güneşlere, yıldızlara, onların muhteşem sistemine inanan insan, göklerde ve yerde olup biten nice esrârengiz olayları kabul eden kişi, kendi içinde ve evrendeki nice hârika işleyişe şâhit olan Âdemoğlu, isrâ ve miraca inanmıyorsa, elbette sınavı kaybetmiştir. Gözüyle görmediği halde sırf bilime inandığı için maddenin içindeki çekirdeğe, atoma ve elektronların hareketine inananlar, insan aklıyla yapılan füzelerin binlerce kilometrelik hızını ve göklere tırmanışını kubullenenler miracı şüpheyle karşılayıp Allah’ın gücünün her şeye kadir olduğunu bilmek istemeyen akılsızlardır. Her gün gördüğümüz için hârikulâdeliklerini farkedemediğimiz gözümüzün önünde öyle enteresan olaylar olup bitmektedir
2551] Fethu’l-Bârî VII, 158’de nakledilmiştir
2552] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, Terc. C. Koytak, A. Ertürk, İşaret Y., c. 3, s. 1337-1339
İSRÂ VE MÎRAC
- 661 -
ki… Her şey, Allah’ın yüceliğini, kudretini haykırmaktadır. Allah’ın yarattığı âciz insanoğlunun bile yaptığı nice teknolojik hârikalar olur da, Allah’ın gücü neye yetmez ki… İnsan, Allah’ın ihsan ettiği aklı ve sınırlı bilgisi sâyesinde sesleri, görüntüleri, fotoğrafları çok uzaklara naklediyor, insanları uzayın derinliklerine taşıyor, aya insan gönderiyor ve oradaki insanın görüntüsüne ve sesine şâhit olabiliyor ve bütün bunları kabulleniyor da Allah’ın, peygamberini semâya çıkartacağına inanmıyorsa, bunda başka gerekçeler aramak gerekiyor. İbrâhim (a.s.)’a göklerin ve yerin melekûtunu, muhteşem varlıkların gösteren,2553 İdris’i (a.s.) yüce mekâna, üstün bir makama yükselten 2554 ve İsa’yı (a.s.) Kendi nezdine kaldıran, onun rûhunu ve derecesini yükselten2555 ve Mûsâ’ya (a.s.) Tûr-ı Sina’da tecelli eden,2556 mümkün ki Yunus’a (a.s.) balığın karnında tecellî ettiği gibi, güzel kulu Muhammed’e de (a.s.) göklerde ikram ediyordu. Bir padişahın misafirini en güzel yerlerde ağırlaması gibi, mekândan münezzeh olan Allah da peygamberine âyetlerinden bazılarını göstermek için gökleri uygun görüyordu.
Kaldı ki, akıl, her şeyi kendi başına dosdoğru tartabilen bir ölçü değildir. Mü’minler gayba iman etmek durumundadır.2557 Gayba iman, Allah’a ve Allah’tan gelen hüküm ve esaslara, Allah’ın ve Rasûlünün haber verdiği şeylere görmeden iman etmektir. Hz. Peygamber’in mi’râca çıkışını ihtimal dışı görenler, Cebrâil’in göklerden inişini de aynı şekilde ihtimal dışı görebilirler. Miraç, imanların test edilmesidir. Miraç olan namaz da imanın dışa yansıması. Her davranışı namaz gibi ibâdete çevirmek ve Allah’ı görüyor gibi ihsan içerisinde güzel bir şekilde yapmak da iman iddiasının isbat edilmesidir. Mirac, “O’na zor olan bir şey olabilir mi, O dilerse ne olmaz ki?!” anlayışını pekiştirir. “O’nun işi, bir şey dilediği vakit, sadec ‘ol!’ demektir ve o şey derhal olur.” 2558
Rivâyete göre, mi’racda namazla birlikte Bakara sûresinin son âyetleri de indirilmiş ve Allah’a şirk/ortak koşmayanların affedileceği müjdesi verilmiştir.2559 Allah Rasûlü, böyle muhteşem bir gecede ve gördüğü bunca esrârengiz özellikler arasında, ümmetini unutmamış, orada da ümmetini hatırlayıp duâlar etmişti. “Ettehıyyâtu” içinde sâlih kullara selâm yollayıp selâmetler diliyordu.
Miracda ümmete hediye edilen namaz, Rabbimizin bizlere bir ikrâmıdır. Onunla arınıp kurtulalım, yücelere tırmanalım diye namaz bir lütuf olarak bize farz kılınmıştır. Bizi yaratan zât, bizim neye ihtiyacımız olduğunu bizden daha iyi bilmektedir; Rûhumuzun gıdâsı, şifâsı namazdadır ki, bize bu ikramda bulunmuştur. Biz de Peygamberimiz gibi miraca çıkmak istiyorsak yol, namazdan geçmektedir. Asansördür, kaldıraçtır namaz. “Namaz mü’minin miracıdır.” Allah’la buluşmak, O’nunla görüşmek demektir namaz. Secde üssünden kalkan füzeyle göklerin en yükseğine, "mirac"a doğru kanatlanmaktır namaz. Yükselip meleklerle beraber olmak isteyenler namaz asansörüne binmelidir. Secdeden kaçanlar, bunun "hubût", yani iniş, düşüş ve alçalma olduğunu bilmelidir. Secdeden kaçanlar şeytanlaşıp en aşağılara alçalıp yuvarlanırken; mü'min, secde füzesiyle
2553] 6/En’âm, 75
2554] 19/Meryem, 56-57
2555] 4/Nisâ, 158
2556] 7/A’râf, 143
2557] 2/Bakara, 3
2558] 36/Yâsin, 82
2559] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 422; Müslim, İman 279
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fezâları aşıp yükselir.
Şimdi, isrâ için sonuç, miraç için başlangıç olan, etrâfı mübârek kılınan Mescid-i Aksâ ve çevresine bakalım:
Filistin Topraklarının Müslümanlar İçin Önemi: O topraklar mukaddestir. Bu kutsallık, hem hıristiyan, hem yahûdi ve hem de müslümanlar için geçerlidir 2560. O topraklar yeryüzü hâkimiyetinin tarih boyunca bir sembolü gibi kabul edilmiş, Filistin'e (Mescid-i Aksâ'ya) sahip olan ülkeler ve zihniyetler, hem psikolojik moral, hem de siyasal güç yönüyle rakiplerinden öne geçmişlerdir. Onun için, Hz. Ömer'in fethinden 20. yüzyılın ilk yarılarına kadar müslümanların o topraklarda hâkimiyeti izzetlerinin bir göstergesi olmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.) ve ilk müslümanlar, Mescid-i Aksâ'yı vahiy gereği ilk kıble olarak seçtiler; Oraya yönelerek Rablerine kulluklarını yerine getirdiler ilk önce. Biz de ilk önce oraya yönelmeli, sonra Kâbe'ye teveccüh etmeliyiz, tefekkür ve görev bilinciyle. Hem namazdaki "kıyâm"ı, hem de namaz gibi ibâdet olan "kıyâm"ı kıbleler tâyin edecek; biz de kıblelerimize doğru yönelecek, yüzümüzü Aksâ ve Harâm Mescidlerine çevirecek ve oraya doğru "Allahu Ekber!" diyerek kıyâm'a duracağız/kalkacağız.
Rasûlullah (s.a.s.) Mescid-i Harâm'dan veya diğer mescidlerden değil; Mescid-i Aksâ'dan çıktı mi'râca. Mescid-i Aksâ'ya ayak basarak yükseldi göklere. Dünya müslümanları olarak biz de namazlarımızın mi'râç olmasını arzu ediyorsak, yahûdilerin ayakları altında alçalmak değil de, göklere ve yücelere doğru yükselmek istiyorsak, Mescid-i Aksâ'yı kaldıraç kabul etmeli, onu merdivenimizin ilk basamağı olarak değerlendirmeliyiz.
Yeryüzünün halîfesi/efendisi olabilmek için, sadece Allah'a -hakkıyla- kul olunması, kulluk yapılması temel şarttır. Kulluk, yani ibâdet için de yönelinecek bir kıblenin olması gerektiğinden, bu, önce Mescid-i Aksâ, sonra Mescid-i Harâm olmuştur. Niçin önce Mescid-i Aksâ? Çünkü Kur'an tâbiriyle orası "arz-ı mukaddes"tir 2561, çevresi mübârek kılınan yerdir 2562. Peygamberlerle bereketlenmiş, çeşitli hayırlarla ve tarihî zenginliklerle şereflenmiştir. Doğunun ortası, Ortadoğunun kalbidir. Tarihî değeri, tüm büyük din mensupları tarafından kabul edilen bir gerçek olduğu gibi, günümüz açısından petrol yataklarına sahip olmasıyla da önemlidir. Yarınki dünyanın enerji kaynağı, büyük ihtimalle güneş olacaktır. Batı dünyası, istisnâların dışında güneşe hasret bir dünyadır. Sadece mânevî anlamda değil; ısı ve ışık kaynağı ve yarınki enerji kaynağı güneşe de hasrettir. Ve güneşten en fazla yararlanılabilecek topraklara da sahiptir Kudüs. Kim bilir, bugün henüz farkına varamadığımız daha nice bereketlere de sahip olduğu, yarınlarda ortaya çıkabilecektir. Tarihte hilâfet ve dünya hâkimiyeti açısından önemi gibi, günümüzde de oraya sahip olan dünyaya da egemen olduğunu göstermiş oluyor.
Filistin'in bugünkü durumunu anlatmak için lügatlardaki zulüm ve vahşetle ilgili bütün kelimeleri İsrâil denen vampir için eksiksiz saymak, mazlumluk ve acınmayla ilgili tüm sözcükleri de Filistin için sıralamak gerekiyor. Ya da Filistin'li
2560] 5/Mâide, 21; 17/İsrâ, 1
2561] 5/Mâide, 21
2562] 17/İsrâ, 1
İSRÂ VE MÎRAC
- 663 -
kızın şiirindeki ağlatıcı tek kelimeyi seçmek: "Utanın!" Peki, utanılacak bu durumdan kurtulmak, orayı kurtarma gayretiyle, kendimizi kurtarmak için ne yapılması gerekiyor?
a) Kudüs'ün Kurtulması İçin Çalışmak Bütün Müslümanlara Farzdır, Şarttır. İslâm'da cihadın farziyeti ve sebepleriyle ilgili hükümler, bütün müslümanlara görevlerini hatırlatacak kadar açık ve nettir. Cihad, müslümanlara savaş açanlara,2563 verdikleri sözü tutmayıp tekrar dinimize saldıranlara,2564 Allah'a ve âhiret gününe inanmayarak Allah ve Peygamber'in haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı,2565, yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah'ın dinini hâkim kılmak2566 gâyesi ile meşrû2567 ve mecbûrî2568 kılınmıştır.
"Sizinle savaşanlarla, Allah yolunda siz de savaşın." 2569; "O halde, size karşı tecâvüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin."2570; "Size ne oldu da Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır." 2571; “Fitne tamamen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın.” 2572
b) Kurtarma Çalışmaları Yetersizdir. Dünya müslümanlarının oradaki zulmü sanki kendi inançlarına, kendi kutsallarına, her şeyiyle kendilerine yapılmamış gibi duyarsızlık ve tavırsızlık, ya da eksik, hatta yanlış tavırlar içinde oldukları bir vâkıadır. Bazılarına göre Arapların meselesi kabul edilerek "neme lâzımcı" tavırsızlıklar, bazılarınca da "uzlaşmacı" ve "dilenişçi" yaklaşımlar... Mücâdelenin Allah için olmaması, sadece bir toprak savunması, kavmiyetçilik ve benzeri beşerî ideolojiler uğruna yapılması ve yardımın tâğutlardan ve tâğûtî yöneticilerden beklenmesi...
c) Tek Çözüm Cihaddır. Zorbanın anlayacağı tek dil, kaba kuvvettir. Hitler'in tecâvüzlerine Müttefikler 2. Dünya Savaşında ne ile karşı koydular? Bildiriler, kınamalar ve barış görüşmeleriyle mi, yoksa savaşla mı? Şimdiki vahşet, H'li ve H'siz Hitlerin saldırılarından ne kadar farklı? Filistin toprakları daha önce müslümanların eline nasıl geçtiyse, yine aynı şekilde geçecek, "fetih"lerin sadece tarihte kalan nostaljik birer hâtıra olmadığı dosta düşmana gösterilecektir. “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün; böyledir kâfirlerin cezâsı.”2573; "Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra her
2563] 2/Bakara, 190
2564] 9/Tevbe, 12-13
2565] 9/Tevbe, 29
2566] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
2567] 22/Hacc, 39
2568] 2/Bakara, 216
2569] 2/Bakara, 190
2570] 2/Bakara, 194
2571] 4/Nisâ, 75-76
2572] 2/Bakara, 193
2573] 2/Bakara, 191
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
defasında hiç çekinmeden ahidlerini bozan kimselerdir." 2574
Nebevî ikazlar bütün müslümanları göreve çağırmaktadır: “Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir.”2575; “Müslümanlardan imdat isteyen bir mazlumun feryadını işitip de karşılık vermeyen, müslüman değildir!” Dünya sevgisi, yani dünyevîleşme ve Allah yolunda ölümü güzel görmemek, kendilerinden çok az sayıdaki kitap ehli ya da kitapsızların elinde müslümanların oyuncak olmasını sonuçlandırıyor, uhrevî cezânın dünyevî avansı olarak. Bunca zulüm; kavmiyetçilik, hizipçilik ve tefrikadan vazgeçmek için yeterli gelmiyorsa, bunca zillet; Azîz olan Rabbe yönelip onur ve şerefi O’nun dininde aramayı sonuçlandırmıyorsa, bunca saldırı; cihada sarılmayı gerektirmiyorsa, âhiret azâbına da aday olunur.
d) Cihad, Sadece Silâhla Savaş Değildir. Ekonomik savaş, günümüzde silâhlı savaştan daha az etkili değildir. Kur'an'da cihadla ilgili hemen her âyette, önce "mallarınızla cihad edin" ifâdesi dikkat çekicidir. “Müslümanım” diyenler, çoğunlukla yahûdilere hizmet veren bankalardaki paralarını çekse, Ortadoğudaki petrol üreten ülkeler petrolü ambargo, fiyat ayarlaması vb. şekilde silâh olarak kullansa, müslüman halklar İsrâil ve onun sömürgesi Amerikan mallarına boykot uygulasa... bırakın İsrâil denen yapay ülkeyi, ABD bile dünkü Sovyetler Birliği gibi teslim bayrağını çeker. İmamın dediği gibi, müslümanlar birlik olup birer kova su dökse İsrâil'i sel alır götürür.
Gazetelere yansıdığı şekliyle CIA'in resmî istatistiklerine göre, dünyada sigara içen insan sayısı 1 milyar 150 milyon (2003 yılı istatistiklerine göre). Sigara içen müslümanların sayısı 400 milyon. En büyük sigara üreticisi Phillip Morris. Bu da kazancının % 12'sini İsrâil'e gönderiyor. Müslümanların, çeşitli markalarla piyasaya sunulan Morris'e günlük cirosu: 800 milyon dolar. Müslümanlarların ortalama günlük kâr katkısı 80 milyon dolar. 9.600.000 dolar müslüman parası her gün İsrâil'e gitmiş oluyor, evet her gün! Ve Türkiye, yıllık 150 milyon kg. sigara tüketimiyle; Brezilya, Güney Kore ve Hindistan'dan sonra 4. sırada yer alıyor. Dünya Bankasının 1999-2000 yıllarında yaptığı sigara araştırmasının sonuçlarına göre, sigara kullanımı son on yılda dünyada % 4,12 azalırken, Türkiye'de ise % 52,18 oranında arttı.
Her kaka kola İsrâil için bir kurşun, her MC Donald hamburgeri, bir tank mermisi, her Amerikan ve Yahûdi firmalarının sattığı bir ürün, bir Filistin çocuğunun ölümü demek. Bankalara ve özel sigortalara para yatıran müslüman, farkında olmasa da, İslâm’a ve müslümanlara savaşa katkıda bulunuyor, tâğut yolunda infakçı ve savaşçı oluyor. Kapitalistin de siyonistin de dini imanı para ve madde olduğuna göre, onlarla savaşın bir cephesi de ekonomik olmalı ve siyonizme hizmet edenlerin mallarını alarak, kurumlarıyla çalışarak İsrâil silâhlarına kurşun taşıma ihânetini terketmeliyiz. İnternet sitelerinden binlerce ses yükseliyor: "İsrâil'in ve İsrâil'e yardım edenlerin mallarını protesto edelim!" Ve uzunca marka ve mağaza listeleri sıralanıyor. Tercih ettiğimiz bir marka, bilinçli veya bilinçsiz, hangi safta yer aldığımızı ele veriyor: "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır." 2576 Ve iki hadis rivâyeti:
2574] 8/Enfâl, 56
2575] Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87
2576] 4/Nisâ, 76
İSRÂ VE MÎRAC
- 665 -
"Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder.”2577; "Kim, bildiği halde zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o kimse İslâm'dan dışarı çıkmış çıkmış olur." 2578
Cihadın maddî, mânevî, hayâtî, her çeşidiyle, küçüğü-büyüğüyle, küçük ve büyük Mescid-i Aksâlarımızı kurtarmak için, küçük ve büyük İsrâillere, içimizdeki ve dışımızdaki siyonistlere karşı tavrımızı netleştirmeli, görevlerimizi kuşanmalıyız.
İsrâil’in ve Siyonist Yahûdilerin Dezavantajları:
a- Yahûdiler yaşamayı, dünyayı, maddeyi çok sever, ölümden çok korkarlar 2579. Uzun süreli ve insan insana savaşı sürdüremezler.
b- İsrâil halkı ve ordusu, insan gücü olarak azdır. Asker açığını kızlarla ve yer yer Amerika’dan getirdikleri paralı askerlerle kapatmaya çalışmaktadırlar.
c- Hıristiyanlara da düşman oldukları, insanî hakları çiğnedikleri, faşizan ırkçılıkları, tüm insanlığın kanını emdikleri dünya kamuoyuna yeterince duyurulursa Batılılar dâhil, onları kimse desteklemez, hatta nice Hitler adayları bile çıkabilir.
d- Başta Amerika olmak üzere Rusya ve Avrupa, hatta müslümanların yaşadığı ülkelerin çoğu yöneticileri bugün siyonizmi ve İsrâil’i desteklemektedirler. ama unutulmamalıdır ki, uluslar arası ilişkilerde dost yoktur; ülke menfaati vardır; onlar, her şeyden önce kendi çıkarlarını düşünürler. İsrâil’i desteklemenin onların faydalarına olmadığı ve olmayacağı anlatılabilirse bu destek, tavır almaya dönüşebilir.
e- Her şeyden önemlisi, Allah’ın yardımı onlara gelmez. Onlar Kur’an’ın hükmüne göre; fesatçı, zorba, maddeyi ilâhlaştıran, azgın ve lânetli bir zihniyete sahiptir. Bu özelliklerin her biri, İlâhî yardıma engel olan özelliklerdir. Hele karşılarında Allah’ın askerleri olursa...
Zorbalıkları için silâh ve teknolojilerine güvenenler bilmelidirler ki, maddî silâhlar dayanıksız ve yetersizdir. İman silâhı ise ne kadar yok edilmeye çalışılsa daha da keskinleşmekte, muvahhid elindeki ebâbil taşı, Hak düşmanı zorbanın fil benzeri tankına gâlip gelebilmektedir. “Onların kalplerinde sizin korkunuz, Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli toplu sanırsın; hâlbuki kalpleri darmadağınıktır.” 2580
İsrâil'in Ortadoğunun Bağrında Hançer Olmasının Sorumlusu Müslümanlardır: Cihad görevinden kaçan, tâğutlardan korkan, beşerî ideolojiler peşinde koşan, gündelik işlerden dâvâya vakit ayıramayan, kâfirleri dost ve velî kabul eden dünyevîleşmiş müslümanlar kendilerine gelsin diye uyarıcı iğnedir İsrâil vahşeti. "Zâlim Allah'ın kılıcıdır, Allah onunla yoldan çıkanları cezalandırır, sonra ondan da intikamını alır." Zâlimlerden korkan, onlara karşı seyirci kalan insanlara, Allah zâlimleri Musallat kılar ve onların seviyesine indirir.
2577] Deylemî; İbn Aslâkir, Tarih
2578] Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445
2579] 2/Bakara, 94-96
2580] 59/Haşr, 13-14
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsrâil kurulmazdan önce, Filistin çevresinde tampon ülkeler oluşturmayla işe başlandı; İsrâil'in kuruluşuna ve kalıcılığına altyapı olsun diye. Muhâlefetini kendileri seçen ve yönlendiren iktidarlar, çok uzun süre tahakkümlerini sürdürürler. İsrâil’i Amerika’dan sonra ilk tanıyan devlet, T.C. idi; hâlâ da işbirliği konusunda aynı çizgi sürdürülmektedir.
Nefsine hakaret edilse, parası gasp edilse ciyak ciyak bağıran insanımız, Kudüs günü bile tertip edemez; Filistin dâvâsı için fedâkârlık deyince bahaneleri sıralar. Kendi ülkelerinin ulusal günlerinde hâlâ bayram yapanlar, sözgelimi Bingazi’nin, Kahire’nin, İstanbul'un fethini tantana ile kutlayanlar, sahi niye Kudüs'ün, Mekke'nin fethini kutlamazlar? İşgal altında diye mi? Diğer kutlanılan yerler, işgalden kurtuldu mu ki? Aslında İsrâil de, işgal de içimizde. Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki topraklarını ve hatta mescidlerini her çeşit işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları mübârek yerleri ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar.
İsrâil içimizde... İsrâil sadece Filistin’i işgal etmiş değil, işgalin kapsamı çok daha geniş, zulmün boyutları çok daha derin. Haber ajansları ve medyadaki ağırlıkları, sanat ve özellikle sinemadaki etkinlikleri, Mason locaları, Rotary ve Lions klüpleri, uluslararası nice teşkilatları, kendi ideallerine hizmet eden tâğutî rejimler ve her ülkedeki işbirlikçileriyle İsrâil her şeyiyle müslümanların içinde. Yahûdilerden mü'min olanlara, artık nasıl yahûdi denmezse, müslümanlardan yahûdileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış olur, o artık "yahûdi(leşmiş)" bir kimsedir. Kendisinde münâfıklık (itikadî anlamda) alâmetleri bulunanlar, hadis-i şerifteki ifâdeyle nasıl hâlis/tam bir münâfık oluyorsa, kendisinde yahûdilik alâmetleri bulunanlar da tam bir yahûdi olurlar. Yoksa, yaratılış ve ırk olarak yahûdi olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır. İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi ve lânetlenmesi Kur'an'ın bütünlüğüne uygun bir anlayış değildir. İnsan, irâdesini iyiye veya kötüye kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur'an'da ifâdesini bulan yahûdi karakterine sahip olup olmamaktır. Aynen, müslüman bir anne-babadan doğmak, yani nesil olarak müslüman çocuğu olmak, müslüman sayılmak için kâfi olmadığı gibi.
Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahûdilere ait Kur'an'da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün "müslümanım" diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahûdilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü'minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah'ta (Allah'ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil'leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki yahûdiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahûdidir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan. "Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın.
İSRÂ VE MÎRAC
- 667 -
Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez."2581 Gönüllerdeki yahûdiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.
“Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı değiştirmez.”2582 “Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.”2583; “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.”2584; "Ey iman edenler, iman edin!" 2585
Gâvurlaşmaya, yahûdileşmeye giden yolu bırakıp, kendilerine nimet verilen peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin yolunu takip eden ve Allah için her imkânıyla cihad edenlere ne mutlu!
2581] 5/Nisâ, 105
2582] 13/Ra’d, 11
2583] 47/Muhammed, 7
2584] 3/Âl-i İmrân, 139
2585] 4/Nisâ, 136
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsrâ Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
İsrâ Kelimesinin Kökü Olan Sery Kökünden Türeyen Kelimelerin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 11/Hûd, 81; 15/Hıcr, 65; 17/İsrâ, 1; 20/Tâhâ, 77; 26/Şuarâ, 52; 44/Duhân, 23; 89/Fecr, 4.
B- İsrâ Mûcizesi ile İlgili Âyet-i Kerimeler: 17/İsrâ, 1, 60; 53/Necm, 13-18.
C- Mi’râc Kelimesinin Çoğul Şekli Olan “Meâric” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 43/Zuhruf, 33; 70/Meâric, 3.
D- Mi’râc Kelimesinin Kökü Olan Urûc Kökünden Türemiş Fiillerin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 15/Hıcr, 14; 24/Nûr, 61; 32/Secde, 5; 34/Sebe’, 2; 43/Zuhruf, 33; 48/Fetih, 17; 57/Hadîd, 4; 70/Meâric, 3, 4.
İsrâ ve Mirac Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Salât 1, 81, Tevhid 37, Enbiyâ 5, Bed’ü’l-Halk 7, Menâkıb 24, Menâkıbu’l-Ensâr 41, 42, Tefsir 17/9, Hac 42;
Müslim, İman 259, 262, 263, 279, 280, 283, 284, 285, 287,291, 292, Fezâil 164, Hac398-405
Ahmed bin Hanbel, Müsned I/309, 422, III/120
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Mirac Gecesi, M. Âsım Köksal, Ankara, 1955
2. Mirac Gerçeği, Süleyman Mollaİbrâhimoğlu, İst. 1991
3. Dinlerde Yükseliş Motifleri ve İslâm’da Miraç, Şinasi Gündüz ve dğr., Ankara, 1996
4. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdûdî, Terc. Ahmet Asrar, Pınar Y., s. 861-880
5. İslâm Peygamberi, Muhammed Hamidullah, Terc. Salih Tuğ, Yeni Şafak Gaz. Y., c.1, s. 129-148; terc. M. Sait Mutlu, İst. 1966, c. 1, s. 90-
6. Mirac Gecesi Hz. Peygamber’e Verildiği Söylenen Âyetlerle İlgili Bazı Mülâhazalar, Ali Akpınar, Cumhuriyet Üniv. İlâhiyat Fak. Dergisi, sayı 1, Sivas, 1996s. 95-101
İSTİÂZE
- 669 -
Kavram no 103
Görevlerimiz 19
İSTİÂZE
"Kur'an'a başlamak için şeytanı
taşlamak ve şerden uzaklaşmak"
• İstiâze; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an ve İstiâze
• Şeytandan Kurtuluş, Allah'a Sığınmakla Sağlanır
• Sığınan, Kendisine Sığınılan ve Kendisinden Sığınılan
• Şeytanın İbâdet Edenlere Vesvesesi ve Şeytanı Kaçıran Şey
• Günümüzde İstiâze Anlayışı
• Allah'a Sığınma Tarzı Nasıl Olmalı?
• İstiâze Şuurunun Bize Kazandıracağı Anlayış ve Davranışlar
"Kur'an okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın (Seni şeytanın vesveselerinden korumasını Allah'tan iste; 'Eûzü billahi mineşşeytanirracim' de)." 2586
İstiâze
İstiâze: Eûzü çekmek, "Eûzü billahi mineşşeytanirracim" demektir. İstiâze kelimesi, sığınma, bağlanma, güvenme ve korunma istemek anlamlarına gelir. Şeytandan ve her türlü şerlerden Allah'ın korumasına ve yardımına sığınmaya istiâze denir.
Eûzü billahi mineşşeytanirracim: "Kovulmuş şeytanın şerrinden, her türlü kötülüğünden Allah'a sığınırım." anlamına gelir; "Şeytanın âhiret ve dünya işleriyle ilgili hususlarda bana zarar vermesinden veya yapmakla emrolunduğum şeylerden beni alıkoymasından Allah’a sığınır ve O’nun yardımıyla korunurum." İstiâze, insanların kötülüklerden korunabilmeleri için bütün İlâhî emir ve yasaklara uyarak, söz ve işleriyle Allah'a sığınma istemelerini ifade eder.
Bir imtihan yeri olan dünya hayatında insanın en büyük düşmanı şeytandır. O, insanı aldatmaya, doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır. Bunu gerçekleştirmek için de gizli açık her yola başvurur. Bu nedenle mü'min, şeytanın oyunlarına karşı daima uyanık olmalı, aklını kullanarak Kur'an'ın gösterdiği yoldan gitmelidir. İnsana yaraşan, daima Rabbine sığınması, koruyucusunun O olduğunu bilmesidir.
Kur’an ve İstiâze
Allah’a sığınmak anlamında “istiâze” ve bu kelimenin kökü olan “âze” ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 17 yerde geçmektedir.2587 “Allah’ı sığın” an2586]
16/Nahl, 98
2587] İstiâze Kelimesinin Türediği A-v-z ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/Bakara, 67; 3/Âl-i İmrân, 36; 7/A’râf, 200; 11/Hûd, 47; 12/Yûsuf, 23, 79; 16/Nahl, 98; 19/Meryem, 18; 23/Mü’minûn, 97, 98; 40/Mü’min, 27, 56; 41/Fussılet, 36; 44/Duhân, 20; 72/Cinn, 6; 113/Felak, 1; 114/Nâs, 1.
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lamında “isteız” 4 yerde 2588 geçmekte, “ben sığınırım” anlamında “eûzü” kelimesi 7 yerde,2589 “ben sığındım” anlamına gelen “uztü” 2 yerde2590 kullanılır. Yine “sığınırlar” anlamındaki “yeûzûne” kelimesi 1 yerde,2591 “ondan sığınıyorum” mânâsına gelen “üîzühâ” 1 yerde2592 ve yine “sığınırım” anlamında kullanılan “meâz” kelimesi de iki yerde2593 geçer.
Kur'an okunduğunda O'ndan yeterince yararlanmak, öncelikle şeytan ve her çeşit şeytanî düşünceden Allah'a sığınmakla mümkündür. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Kur'an okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın (Seni şeytanın vesveselerinden korumasını Allah'tan iste; 'Eûzü billahi mineşşeytanirracim' de)." 2594
Kur'an, Allah'ın insanlara gönderdiği tâlimatıdır. Şeytan, Kur'an okuyan kişiyi, Kur'an'ı anlamaktan, doğru yorumlamaktan ve onunla amel etmekten vazgeçirmek için var gücüyle uğraşır. Kalbine vesvese sokarak Kur'an üzerinde düşünmekten onu alıkoymaya çalışır. Kur'an okumaya istiâze ile başlayarak, Kur'an'ı yanlış anlamaya, yanlış yorumlamaya, O'nun iniş gayesi dışında bir okumaya sevkedecek her türlü şeytanî düşünce, akım ve yaklaşımdan Allah'a sığınıyoruz. Allah'ın kelâmını okuduğu veya bildiği halde Ondan yararlanamayan şeytanî özelliklerden de Allah'a sığınıyoruz.
Şeytanın şerrinden Allah'a sığınmak, Kur'an tilâvetine zemin hazırlamak için bir mukaddimedir. Böylece okuyan, samimi bir kalb ve açık bir zihinle Kur'an'ı okumaya başlar.
Bilindiği gibi, namaz kılmadan önce, vücut ve gönül Allah’ın huzuruna çıkmaya hazırlanmalı, bunun için de abdest alınmalıdır. Namaz için abdest ne ise, Kur’an okumak için de istiâze odur. Cafer b. Sâdık, “Kur’an okunmak istendiğinde ve diğer ibâdetlerden önce istiâze’nin emredilmesinin sebebi, dilini gıybet, yalan ve dedikodu gibi kötü işlerle kirleten insanın istiâze ile onu temizlemesi, böylece her türlü noksanlıklardan uzak olan Rabb’inin kelâmını temiz bir lisanla okumasıdır.” demiştir.
Âyette hitabın Peygamber Efendimiz'e yöneltilmiş olması ve "Kur'an okumak istediğin zaman" ifadesinin bulunması, şeytandan sığınmanın sadece Peygamberimiz'e has olduğunu ve bunun sadece Kur'an okunacak zamanlarda olacağını ifade etmez. Hitap, Peygamberimiz'in şahsında bütün müslümanlaradır. Kur'an okunduğunda böyle bir ihtiyaç sözkonusu ise, diğer ameller için elbette buna çok daha ihtiyaç vardır. 2595
Şeytandan Kurtuluş, Allah'a Sığınmakla Sağlanır
Allah, insanlara görülen ve görülmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün kötü ve korkunç şeylerden Kendisi'ne sığınmalarını emrediyor. "Eğer seni şeytan (vesvese
2588] 7/A’râf, 200; 16/Nahl, 98; 40/Mü’min, 56; 41/Fussılet, 36
2589] 2/Bakara, 67; 11/Hûd, 47; 19/Meryem, 18; 23/Mü’minûn, 97, 98; 113/Felak, 1; 114/Nâs, 1
2590] 40/Mü’min, 27; 44/Duhân, 20
2591] 72/Cinn, 6
2592] 3/Âl-i İmrân, 36
2593] 12/Yûsuf, 23, 79
2594] 16/Nahl, 98
2595] Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 3, s. 211
İSTİÂZE
- 671 -
vererek) dürter kışkırtırsa hemen Allah'a sığın." 2596
Allah, insanlara himayesine iltica etmelerini bildirmiş oluyor. Bu ifadeden Allah'ın himayesine sığınmayı gerektiren pek çok kötülüklerin var olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.
Kötülüğün kaynağı ister bizzat şeytan, isterse onun oyuncağı haline gelmiş birkısım insanlar olsun, bu kötülüğü defetmenin mümkün olduğu bilinmelidir. Şeytandan kurtuluş, tüm yaratıkların yaratıcısı ve Rabbi olan Allah'a sığınmak, O'nun hayat nizamı olan İslâm Dininin emir ve yasaklarına uymakla mümkündür.
İnsanlar ona tutunarak semaya doğru yükselsinler diye Allah'ın gökten indirip bize uzattığı ipine (Kur'an'a) dört elle sarılarak yapışmamız gerekiyor. Kopması mümkün olmayan Allah'ın ipini bırakıp, boynumuza ve beynimize kement gibi geçirilmek için hazırlanmış şeytanın ipini, yularını istemediğimizi ilan etmeliyiz. İşte bu özgürlük ilanının adı ve andı, istiâzedir. Rabbimiz'in Daru's-selâma (cennete) dâvetiyesi olan Kitab'ı, istenildiği gibi okumazsak, dâvete icâbet edemeyiz. Ana vatanımıza, baba yurdumuza hicretimizi gerçekleştirmemiz, vuslata ermemiz için zor sınavlardan başarıyla geçmemiz gerekiyor. İşte, insan ve cin şeytanlarıyla kıyasıya mücadelenin zafer parolasıdır istiâze.
Allah'a güvenip bağlananlara, hayat görüşü ve yaşama biçimi olarak İslâm'a yönelenlere şeytanın hâkimiyeti ve ciddi bir etkisi olamaz. Çünkü bu nitelikteki mü'minler, Kur'an'ı hayatlarında uygulamak için okumuşlar ve Allah'ın emirlerine teslim olarak O'na sığınmışlardır. Her yere kolayca sızabilen şeytan, bu nizama sığınanlara yaklaşamaz. Zaman zaman vesvese verse de kendi buyruğu altına alamaz onları. Bunun için, mü'minler, Allah'ın askerleridir; şeytanın askerleri olmazlar. Kur'ânî anlamdaki istiâze, şeytandan, onun temsilcisi olduğu tüm kötülüklerden Allah'a sığınmayı, O'na inanmayı ve Allah'ı her şeye kadir bir ilâh tanıyıp buna göre kulluk vazifesine sarılmayı ifade etmektedir.
İnsanoğlu, fıtratı gereği nefsanî ve hayvanî duygulara sahiptir. Bu duyguları açıkça ve gizli olarak kötü yolda tahrik eden düzenler, tâğutlar, insan ve cin şeytanları her zaman var olagelmiştir. Bunların her türlü kötülüklerinden uzak kalmak ve korunmak, ancak Allah'ın bildirdiği esaslara uyarak O'na sığınmakla mümkündür. Bu konuda insana düşen görev, her şeyden önce düşmanlarını tanımak ve onları kendinden uzaklaştırmaktır. Ancak, insanın bu mücadeleyi kazanması için Allah'ın yardımına ihtiyacı vardır. Allah, mü'minlere bu savaşı kazanabilmeleri için, takip edecekleri metodu göstermiştir. 2597
"Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O işitendir, bilendir."2598 "Mü'minlere ve Rablerine güvenip dayananlara o şeytanın bir gücü yoktur. Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah'a ortak koşanlaradır. O sadece onları kandırabilir."2599 "Sen onların sana yaptığı kötülüğü, en güzel şeyle sav. Kötülüğe iyilikle karşılık ver. Biz onların seni ne kötü sıfatlarla vasıflandıracaklarını biliyoruz. Ve de ki: "Rabbim, şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım ve onların yanımda
2596] 41/Fussılet, 36
2597] Y. Çiçek, F. Yıldız, İstiâze Şeytan, Bir Y., s. 11-13
2598] 41/Fussılet, 36
2599] 16/Nahl, 99-100
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunmalarından Sana sığınırım Rabbim." 2600
İlgili âyet ve hadislerden anlaşılan istiâze; İnsanın Allah'a sığınmak istemesi, O'nun rahmetine iltica etmesi, İslâm'ın esaslarına teslim olarak tüm kötülüklerden korunma isteğini diliyle söylemesi, kalbiyle bu anlayışta olması demektir.
Sığınan, Kendisine Sığınılan ve Kendisinden Sığınılan
İstiâze'de üç vardır: "Sığınan", "Kendisine sığınılan" ve "kendisinden sığınılan". Sığınan ve sığınmaya muhtaç olan sadece bir şahıs değildir. Bütün yaratıklar O'na sığınmaya muhtaçtır. Peygamberlerin de sık sık Allah'a sığındıklarını, bu konuda da bize örnek olduklarını Kur'an'dan öğrenmekteyiz. Sığınmaya ihtiyacımız olduğunu kabul etmek, âciz ve zayıflığımızı, âciz olmayan birinin yardımına ihtiyacımız olduğunu kabullenip itiraf etmek demektir. Bu anlayış da bizi, yaratılış amacımız olan kulluk ve ibâdet şuuruna ulaştırır.
Kendisine sığınılan ve sığınılması gereken yüce varlığın, sadece Allah olduğunu biliyoruz. O'nun hak dini, O'nun emir ve yasakları, insanlığı tüm kötülüklerden koruyan ilâhî bir sığınaktır.
Kendisinden kaçınılan, kötülüğünden sakınılması gereken varlığın şeytan ve onun temsilcisi bulunduğu tüm şerler olduğu, şeytanın cinlerden olduğu gibi, insan cinsinden de olabileceği Kur'an'dan anlaşılmaktadır.
İnsanların, Allah'a sığınmaları, O'nun emirlerine bağlı kalarak, yasaklarından kaçınarak, azgın ve kovulmuş şeytandan ve her türlü kötülük ve günahlardan uzaklaşmalarıyla mümkündür. Allah'ın istekleri doğrultusunda yaşayış ve kötülüklerden kaçış; Allah'a sığınıştır. Bunun için insan, daima Kur'an'a yönelmeli, O'ndaki gerçekleri Allah'ın istediği şekilde yerine getirmelidir.
Kur'an'ın bildirdiği ilâhî kuralları yerine getirirken, onu Allah'ın dininden uzaklaştıran bir duygunun, düşüncenin, varlığın, sistemin şeytan veya onun temsilcisi durumundaki şeytanî bir kötülüğün olabileceği bilincinde bulunmalıdır.
Kur'an okurken, namaza başlarken istiâze terkedilmez. Çünkü şeytan bu ibâdetleri de hakkıyla yaptırmamak için peşimizi namazda ve kıraatte bile bırakmaz.
Şeytanın İbâdet Edenlere Vesvesesi ve Şeytanı Kaçıran Şey
Namaz kılarken, ibâdet bilinciyle ilgisi olmayan dünyevî konular çoğumuzun aklına gelmiyor mu? İstiâze şuurundan mahrum olduğumuz için şeytan bizi namazda bile meşgul etmiyor mu? Sahih hadis kitaplarının hemen hepsinde şu hadis-i şerif rivâyeti vardır: "Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve "şunu hatırla", "bunu düşün" diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir." 2601
Rasûlullah, bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu
2600] 23/Mü'minûn, 96-98
2601] Buhârî, Ezan 4, Amel fi's-Salat 18, Sehv 6; Müslim, Salat 19, Mesacid 89; Ebû Dâvudd, Salât 31; Nesâî, Ezan 30; Muvatta, Nidâ 6
İSTİÂZE
- 673 -
rahatsızlığı beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Ezandan rahatsız olanların tercih edecekleri alternatif meşguliyet ve sesleri, Rasûlullah'ın yellenme sesine benzetmesi de dikkat çekicidir.
Akla şöyle bir soru gelebilir (veya gelmelidir): Kur'an'a başlarken, namaz kılarken, bizden uzaklaşmayan şeytan, namaz kadar önemi büyük ve terkedilmesi câiz olmayan bir ibâdet olmadığı halde, ezandan niye kaçar? Cevabı, ezanın mesajında ve sosyalitesindedir. Namaz, ferdî bir ibâdettir. Namazla kişi, sadece kendisini ateşten kurtaracaktır. Ezan ise, tebliğdir, dâvettir, başkalarının kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır, hakkı haykırmaktır ezan. Peki, her tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır mı? Vâizlere de, vaazlara da şeytan yaklaşamaz mı? Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği yapılmaktadır? Dinin temel esasları, Allah'ın en büyük olduğu, O'ndan başka ilâh olmadığı. Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın şart olduğu, Önder ve kılavuzun kim olduğu... Tüm insanların bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net, pazarlıksız, kesin bir ifadeyle tebliğdir ezan, çünkü şahidlik yapılmaktadır. Ve güzel bir üslûp ve sesle insanlara çağrıdır ezan. Peki, bugünkü ezanlar, şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde. Ezana, "ezan-ı Muhammedî" denir. Anlamı, Muhammed’e (s.a.s.) ait çağrı, Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usul ve metodla tevhidî mesajın ister minareden, ister başka yerden insanlara sunulması, şeytanları bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını, korkudan yellene yellene kaçırmak isteyenlere duyrulur.
İnsanların, her türlü kötülüklerden korunabilmeleri için, Allah’a sığınma isteklerini ifade eden istiâze kavramı, günümüzde büyük önem taşımaktadır. Çünkü asrımızda insanlar, her zamankinden daha çok şeytanî tahriklerle karşı karşıya bulunmaktadırlar. İslâm’ın bildirdiği gerçeklerin unutulduğu günümüzde, insanlar iyiyi ve kötüyü ayırt edemez hale gelmişlerdir. Bu durum onların işini daha da zorlaştırmaktadır. Çünkü kötülüğe açılan pek çok kapılar yanında iyiliğe açılan tek bir kapı vardır. Bu kapı da hakka, hakikate açılan İslâm kapısıdır. İnsanları her yönden kaplamış olan şerlerin zifiri karanlığı, Kur’an ve sünnet ışığı ile yok edilmedikçe, insanlığın kötülüklerden kurtulması ve Allah’a sığınması mümkün olamaz.
Kur’an ve sünnetten, istiâze’nin, anlam yönüyle iman ve onun gereği olan sâlih amelleri kapsayan bir terim olduğunu öğrenmekteyiz. İnsanların yaşantı şekilleri, onların sahip oldukları inanç, duygu ve düşünceleri ile yakından ilgilidir. İslâm’ın iyi olarak bildirdiğini iyilik; kötü olarak bildirdiğini de kötülük kabul etmek öncelikle bir iman işidir. İslâm’a göre nelerin iyilik, nelerin kötülük olduğunun bilinmesi ve iyiliklerin yapılıp, kötülüklerden sakınılması da bir uygulama (amel) meselesidir. İstiâze bilinci, referansını Allah’tan almayan, O’nun ilkelerine ters şeylerin kötü ve şeytanî olduğuna inanmayı ve bu inanca uygun yaşamayı gerektirir. Yine, istiâzenin tevhidî yönü, kelime-i tevhiddeki “lâ ilâhe” diye reddedilen kısım istiâze ile paralellik arzetmesinden anlaşılır. Besmele de “illâllah” demektir.
Öyle şeytanî düzende ve öyle zâlimlerin işgalindeki ortamda imtihan oluyoruz ki, Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi taşlar bağlanmış, köpekler salıverilmiş. Salıverilmiş de ne kelime?! Üstümüze üstümüze saldırtılmış. İşte istiâze, taşları yerinden oynatmak, azgın köpekleri bağlamaktır.
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Günümüzde İstiâze Anlayışı
Günümüz insanının istiâze anlayışı ve inancı üç bölümde özetlenebilir:
a- Allah tarafından, iyilik ve kötülük olarak bildirilen hüküm ve değerleri kabul etmeyip, Allah’a ve O’nun dininin hükümlerine sığınmayı reddedenler. Bunlar, şeytanın oyuncakları, şeytanın askerleri, şeytanın kul ve köleleri, şeytana tapanlar ve ins şeytanlarıdır.
b- Sözle, yani dilleriyle Allah’a sığındıkları halde, yaptıkları işleriyle şeytanın peşinden gidip, pek çok kötülüğü işleyenler. Bu durumdaki insanlar, gerçek anlamıyla Allah’a sığınmış değillerdir; O’na sığınmış olduklarını zannedenlerdir.
c- Allah’ın bildirdiği ve yapılmasını emrettiği İlâhî emirlerin tümünü iyilik (hayır), yasaklarını da kötülük (şer) kabul edip, bu inancın gereğini yerine getirenler. Bu özelliğe sahip olanlar, gerçek anlamda Allah’a sığınmış ve kötülüklerden korunmuş olanlardır.
Kur’an’daki âyetlerde ve Peygamberimizin mübârek sözlerinde, insanların kaçınmak zorunda oldukları kötülükler açık olarak ortaya konulmuştur. Günümüzde, insanları, her türlü kötülüklerden korumak için öncelikle onlara bu kötülükleri tanıtmak gerekmektedir. Çünkü şeytanın ve onun temsilcisi olanların hilelerinden biri de kötülüğü, iyilik gibi göstermeleridir.
Âyet ve hadislerde bildirilen kötülüklerden en önemlileri: Şirk, şeytan, kibir ve büyüklenme, cehâlet, vesvese, şehvet, hevâ, hased, şüphecilik, zulüm, gazab, cinler, tüm korkunç şeyler, sihir, büyü, büyücü kadınlar, korkaklık, cimrilik, kötü ömür, fitne, kabir azâbı, âcizlik, tembellik, cehennem azâbı, deccal fitnesi, yoksulluk sefaleti, zenginlik gurur ve şımarıklığı, iyiliklerin azlığı, bâtıl inançlar... gibi kötülüklerdir. 2602
Şeytanın taktiklerinden biri de, küçük günahları, mekruhları önemsiz göstermek, sünnetleri, vacibleri olmasa da olur dedirtmektir. Şeytanın bu tâvizlerle açtığı gediğin giderek nasıl genişlediği çevremizdeki nice örnekten kolay anlaşılacaktır. Küçük görülen bir mekruh veya haram, kalpte siyah bir leke oluşturur. Sonra, önemsenmediği ve başka benzerleri de işlendiği zaman, bu mânevî leke, büyüye büyüye bütün kalbi, bütün bünyeyi kaplar. "Hiçbir küçük günah yoktur ki, önemsiz görüldüğü müddetçe büyüyüp büyük günah olmasın; Hiçbir büyük günah yoktur ki, tevbe çeşmesindeki gözyaşı suyuyla küçülüp yok olmasın." Sağlıklı bünyeye giren küçücük, gözle görülemeyen mikroplar, önemsenmez ve temizlenmezse, mikropların nasıl çabuk büyüyüp vücudun tümünü mahvettiklerini biliriz. Kanser, kangren gibi hastalıkların önceden tedbir alınınca hastalıktan kurtuluşun kolay olması, geciktikçe çözümün imkânsızlaşması, mânevî mikrop ve hastalıklara da örnek olması açısından önemlidir.
Bir meyvedeki küçük bir çürüğün önemsenmemesi, çürüğün temizlenmemesi sonucunda meyvenin tümünün kısa zamanda ne hale geldiğini hepimiz biliriz. Yine, bir çürük meyvenin, içinde ilişkide bulunduğu ve aynı mekânı paylaştığı diğer sağlam meyvelere nasıl zarar verdiğini de bilmeyenimiz yoktur. Mânevî alanda da durum bundan farklı değildir. İslâm’ın kendilerinden Allah’a sığınılmasını istediği kötülükler, işlendiği takdirde şeytanın, insana hâkim olmasını sağlar. Bu
2602] Y. Çiçek, F. Yıldız, a. g. e, s. 33
İSTİÂZE
- 675 -
kötülükler şeytanın giriş yollarıdır. Bunlarla şeytan kime yaklaşırsa, ya da kim şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olursa, o kişi, artık hakikati göremez. Çünkü Allah'ın nuruyla bakamadığından basireti, firaseti kalkar, bakar kör olur. Tabii, dünyada görülmesi gereken hakkı göremeyenler, gerçek hayatta da kör olarak haşrolunacaktır.
İnsanı kötülüklere sevkeden sebepler, genel olarak, insanın içindeki (dâhilî) sebepler ve dışındaki (hâricî) sebepler olarak iki bölümde incelenebilir.
İç sebepler: İnsan, arzu edebilen, herhangi bir şeye ilgi duyabilen sosyal bir varlıktır. Bu arzu ve ilgiyi tahrik eden etkenler, düşünceler ve hâtıralardır. Bunlar insanı ya iyiliğe, ya da kötülüğe çağırırlar. Genelde, onu iyiliğe çağıran duygu ve düşüncenin sebebine melek; kötülüğe çağıran sebebe ise şeytan denilmiştir. Şu halde, insanı içinden tahrik edip, onu Allah’a isyana sevkeden her türlü duygu ve düşünce şeytanîdir.
İnsanlığı kötülüğe sevkeden dış sebepler ise pek çoktur. Bunların başında, Allah’tan ve O’nun dininden uzaklaştıran insanlar, sistemler, görüşler ve bunların temsilcileri gelir.
İnsanı, içten veya dıştan, tahrik ederek Allah’a isyana sevkeden her şey, mü’min için bir zarar unsurudur. Bunun için o, kendisini Allah’a isyana sevkeden gizli ve açık düşmanlarıyla savaşmakla emrolunmuştur. İşte bu savaşta insanın ilk kullanacağı silâhı istiâze’dir. Kur’an’daki şu âyetler bu gerçeği ifade eder: “Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan, dinini din edinmeyen kimselerle, küçülüp (boyun eğerek) elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.”2603 “Şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman tutun.”2604 “Sana gelen her kötülük de kendi (işlediğin günah yüzü)ndendir.” 2605
İnsan, dünyada iyilikle kötülüğün savaşını yaşar. Bu savaş, karanlıkla aydınlık gibidir. Biri galip olursa, diğeri bulunmaz. Bu savaşa insan, düşmanını iyi tanıyarak başlamalıdır. Burada bilinmesi gereken hakikat, insanın, içindeki düşmanla savaşının, dışındaki düşmanla savaşından daha önemli olduğudur. Çünkü içteki şeytanî duygu ve düşünceler yok edilmeden dış düşmanla savaşılamaz. Ayrıca insan, dıştaki düşmanla savaşında ölürse şehid olur. Allah’ın bir emrini yerine getirdiği için de sevâbını alır. Fakat iç düşmanıyla mücadelesinde yenilirse, müslüman olarak ölememe ihtimaliyle karşılaşır. Bu durum ise, Allah’a sığınılacak çok büyük bir kötülüktür. Hz. Peygamberimiz’in (s.a.s.): “Allah’ım, ölüm anında şeytanın beni istilâ ederek yaptıklarımı boşa çıkarmasından, senin doğru yolundan (dininden) yüz çevirmiş olarak ölmekten sana sığınırım.” buyurarak Allah’a sığınması bu hakikati bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.
Her asırda olduğu gibi, günümüzde de insanlığın uğradığı en büyük felaketler, kendi içinden gelen ve zihnine hâkim olan kötülüklerdir. İnsanın, iç dünyasındaki bozukluk, imansızlık, iradesizlik, yanlış düşünce, aldanış, şüphecilik ve vesvesecilik insanî özelliklerin yok olmasına yol açmıştır. Bu günkü toplum fotoğrafımız, kişisel görüntüde nefret, bencillik, stres, bunalım, cinâyet, intihar...
2603] 9/Tevbe, 29
2604] 35/Fâtır, 6
2605] 4/Nisa, 79
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplumsal manzaramızda tek kelimeyle fesat, düzen açısından ise...
İnsanın kalbinde ve düşüncesindeki kötülükler, ya yanlış itikadlardan veya kötü işlerden oluşur. Kim, yaptığı işleriyle şeytanın peşinden giderse, dili ile Allah’ı ansa da o, şeytanın yolundadır. Bu duruma düşmüş insanların gizlice itaat edip dostluk kurdukları şeytandan gelen vesveseyi yok edebilmeleri, Allah’a imanla mümkündür. Peygamberimiz’e gelip, “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde (vesveseden) olduğuna inandığımız bazı şeyler buluyoruz. Onları size söylemeyi uygun bulmuyoruz.” diyen sahabilere Rasûlullah’ın “Bu, imanın açık belirtisidir.” buyurması bu gerçeğin isbatıdır. Gerçek anlamda Allah’a iman, şeytanın içinize attığı vesveseyi kabullenmenize engel olan imandır. Şeytanın vesvesesini küçük görmemek, Allah’ın azâbına sebep olmasından korkmak, kişinin imanının açık belirtisidir. Şeytan ve onun işi olan tüm kötülüklerden kaçınılmadıkça, Allah’a itaat edilmiş olunamaz. Mü’minin görülebilen ve görülemeyen pek çok düşmanı vardır. O halde bu düşmanlar, insanı hak yoldan uzaklaştırmaya kasd ettikleri zaman insan, her şeye galip olan mutlak Rabb’e sığınmalıdır. Çünkü Allah, emirlerine uyup yasaklarından kaçınmayı kötülükleri yok etmek için bir vesile kılmıştır. Allah, insanın açlığını ve susuzluğunu gidermek için yemeyi ve içmeyi nasıl sebep kılmışsa, ilâhî emirlerin gereğini de insanların mutluluğuna bir sebep kılmıştır.
İnsanlığın fikir ve yaşantısının karanlıklardan kurtulması, sapıklık dalgalarından korunması, ancak âlemlerin Rabbi Allah’ın yardımıyla mümkün olur. Allah’ı Rab olarak tanımayanlar, O’nun emirlerini anlamak istemeyenler, kendi arzu ve heveslerinin gereğini yerine getirmek için hiç bir ölçü tanımayanlar, hakka, gerçeğe saygı duymazlar. Kötüyü iyi zannederler. Onların bu tarzdaki yaşayışları, gerçeği görmelerine engeldir. İslâm âlimlerinin şu sözü bu konuya açıklık getirmektedir: “Yediği, içtiği haram olan bir insan, iyiliği ve kötülüğü ayıramaz.” Bâtıl peşinde koşanlar, hangi asırda olurlarsa olsunlar Kur’an’dan hidâyet alamazlar.
İnsanları, Allah tarafından emrolundukları şeyleri yapmaktan alıkoyacak, onları Allah’ın emrinin hilafına sevkedecek tuzaklar, günümüzde her zamankinden daha fazladır. Öyleyse Allah’a nasıl sığınmalıyız? O’na sığınış tarzımız nasıl olmalıdır? 2606
Allah'a Sığınma Tarzı Nasıl Olmalı?
Allah’a nasıl ve hangi tarzda sığınmamız gerektiğini Kur’an’dan öğreniyoruz: “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürterse (hemen) Allah’a sığın. Çünkü O işitendir, bilendir.”2607 İnsan, ne zaman şeytanî bir tahrikle karşılaşırsa, hemen Allah’a sığınmalıdır. O kötülüğün doğuracağı cezadan sakınarak Allah’ın dinine iltica etmelidir. Allah’ın nimetinin büyüklüğünü, azâbının şiddetini düşünerek hayatında kötülüğe yer vermemelidir. Allah’a sığınış tarzı budur. Allah, gönülden kendine bağlananları bilir. Kendisine sığınmak için söylenen her sözü işitir. İnsanın görüş ufkunun genişlemesi, Allah’a teslimiyetle olur.
Allah’a gerçekten sığınan insanların belirgin özellikleri, âyetlerde açık olarak belirtilmiştir. Allah’a sığınan insan, O’nun dininden ve hükümlerinden habersiz, cahil olamaz. Kendisine vesvese dokunduğu zaman Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlar, hemen gerçeği görür. Vesvese karşısında bilinçli olarak Allah’ın nizamına
2606] Y. Çiçek, F. Yıldız, a. g. e, s. 37
2607] 7/A’raf, 200
İSTİÂZE
- 677 -
sığınır. Allah’a gerçekten sığınan insanın özelliklerinden biri de, Allah’a tam bir teslimiyet içinde bağlanarak, bildiği ilâhî emri her durumda kesin olarak uygulamasıdır.
Allah’a sığınmayı kabullenmeyen insanların en belirgin özelliği de kibirliliktir. Büyüklenme ve cehaletle birlikte, diğer özellikler de hased, taassub, gazab ve kindir.
İslâm’ı değiştirmek ve yok etmek isteyenlerin her türlü fitne ve kötülüğünden, Allah’ın ilâhî nizamına sığınmak gerektiğini “Muavvizeteyn/koruyucu sûreler” adı verilen “Felak ve Nâs” surelerinden öğreniyoruz. “De ki: ‘Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!”2608; “De ki: ‘İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahibi ve hâkine), insanların ilâhına sığınırım!” 2609
Şeytandan Allah’a sığınmak, Allah’ın adını anmak, O’ndan yardım dilemek demektir. Hayat, şeytanın vesvesesine karşı uyanık durmakla İslâmî bir anlam kazanır. Eûzü besmele bir hayat görüşüdür. Dünyayı ilâhî vahye göre yorumlamaktır. Hayatı, eşyayı ve kendini, tarihin derinliklerinden gelen Âdem–şeytan, vahy, risalet, hidâyet, dalâlet kavramları ışığında cevaplamaktır.
“Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.” Şeytan nereden kovulmuştu? Cennetten. Nereye gelmişti? Yeryüzüne. Kiminle gelmişti? Atamız Âdem ve anamız Havvâ ile. Ne yapacaktı burada? Allah’ın doğru yolu üzerine oturacak ve insanları “iğvâ” ederek saptırmaya çalışacaktı. Ne zamana kadar sürecekti bu mücadele? Kendisine verilen mühlet dolana, yani yeryüzü imtihanımız bitip Kıyâmet kopana kadar...
Görüldüğü gibi, İslâm’a göre, dinlerin kaynağı ikidir. Allah’tan gelen ve şeytandan gelen. Allah’tan gelen “vahy”dir. Bununla “hak din” oluşur. Şeytandan gelen ise “vesvese”dir, bununla da “izm”ler oluşur. İnsan ya Allah’tan yana olur, ya da şeytandan yana. İşte eûzü besmele bu tercihin açıklanmasıdır. Allah’ı kabul ederek, ona göre bir sistemin tercihi ile şeytanı kabul edip onun kışkırtıcı, isyancı, büyüklük taslayıcı sistemi arasındaki tercih. Her ikisi de din olacaktır. Bu iki din arasındaki mücadele, mühlet dolana kadar devam edip gidecektir. Bu mücadelenin sonucunu Kur'an haber veriyor: Hizbullah (Allah taraftarları, Allah'ın askerleri) galip gelecek; Hizbüşşeytan ise hüsrana uğrayacaktır.2610 Ne mutlu Allah'ın safındakilere! Yazıklar olsun şeytanın askerlerine!..
Peygamberimiz tüm duâlarında eûzü besmeledeki ruh ve anlamı yaşatmıştır. Onun yaptığı duâlar genellikle şu iki cümleden biri ile başlamaktadır. “Eûzü bike” (sana sığınırım) veya “es’elüke” (senden isterim). Peygamberimiz, Allah’a şeytandan sığınmakta ve O’ndan birtakım hayırlar istemektedir. Bununla, hayatın Allah, şeytan ve kişi arasında devam eden ilişki olduğu açıklanmış oluyor. Efendimiz “Allah’tan bağışlanma, nur, dünya ve âhirette afiyet, ayıplarını gizlemesini, korkulardan emin kılmasını, şeytana karşı korumasını, fazlını, keremini, nusretini,
2608] 113/Felak, 1-5
2609] 114/Nâs, 1-6
2610] 5/Maide, 56; 58/Mücadele, 19
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mustaz’aflara yardım etmesini... istiyor. Şeytandan, küfürden, kötü ahlâk ve kötü heveslerden, cehennemden, kabir fitnesinden, her şeyin ve her canlının şerrinden, nefsinin şerrinden, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, yoksulluk ve borca batmaktan, kederden, çok yaşlılıktan, yangın ve sel felaketinden... Allah’a sığınıyor ve bu şekilde duâlar yapmamızı öğütlüyor. 2611
Eûzü besmelede iki şey vurgulanır: 1- Düşman şeytandan Dost Allah’a sığınma, 2- Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlama. Birini dışlama, öbürüne sığınma. Çünkü hayatın mânâsı bundan ibârettir. Ya Allah’tan gelen vahyi din edinir, ona göre yaşar, düşünür, konuşursun. Ya da şeytandan gelen fücur ilhamını din edinir ona göre konuşur, yaşarsın. Bunun dışında, Allah’ın dinini yaşarken şeytanın vesvesesine karşı uyanık olursun. 2612
Şeytandan istiâze etmek, yalnızca tek bir kötüden ve tek bir kötülükten uzak durmak anlamıyla sınırlı kalmaz; tüm kötülüklerden uzaklaşma anlamını taşır. Kur'an'ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden Allah'a sığınarak okuma anlamını barındırır. Onu şahsî bir menfaat (basit dünyevî çıkar) için okumama da bu anlama dâhildir; bir dünya ehlinin menfaati için okumama da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak durma da bunun içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmama da. Ona şöhret için muhatap olmama da bunun içindedir; kendi aklına güvenip, aklını doğrulama mercii, onu ise aklın kölesi kılmama da.
Zaten, istiâze'nin bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabullenmeyip kendisine güvenen, başkasına sığınmaz. Başkasına sığınma, ancak acziyetini görenlerin işidir. Allah'a sığınma ise, O’ndan başka tüm şeylerin kendisine sığınılmaya lâyık olmadığını bilip görmeyi gerektirir. Allah'a sığınan, başka her şeyin mahlûk olduğunu biliyor ve kendileri birer yaratık olarak korunmaya muhtaç bulunan şeylerin sığınılmaya lâyık olmadığını görüyor demektir. Bu bakımdan şeytandan istiâze, imanın ve ubûdiyetin ayrılmaz bir parçasıdır. Şeytandan ne kadar istiâze ediyorsak, acziyetimizi o derece kabul ediyor ve Rabbimizin koruma ve rahmetini o derece görüyoruz demektir.
Dolayısıyla, istiâzeye niyet eder etmez, şeytanın bacağını Allah'ın izniyle kırmış oluruz. Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah'a isyan eden, Kur'an'da belirtildiği üzere "kibirlenerek kâfir olan" şeytanın ürettiği en büyük tuzak, bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir hali uyandırmak; nefsimizi okşayarak enaniyetimizi kamçılamaktır. "Şeytanlar, ene'nin gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp insanı dalâlet derekelerine atıyorlar." İstiâze sâyesinde, bu tehlike, yolun daha başında bertaraf edilmektedir. 2613
Kur'an okumaya, Fâtiha'dan, besmele'den de önce istiâze ile başlanır; Muavvizeteyn sureleri ile Kur'an sona erer. Muavvizeteyn, korunma, sığınma yollarını gösteren iki sure demektir, Felak ve Nas surelerine denir. Yani Kur'an'a başlarken ne kadar istiâze bilincine ihtiyaç varsa, Kur'an'ı kaparken de o kadar sığınmaya ihtiyaç vardır. Başlangıçta istiâze, kapanışta istiâze. Başla son arasında uyum. Dikkat etmemiz gereken bir husus da; Kur'an'a başlarken cinlerden olan
2611] Buhâri, Deavât, 35-46
2612] İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 20-23
2613] Metin Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakalem Y., s.17-18
İSTİÂZE
- 679 -
şeytandan Allah'a sığınırken, Kur'an okumayı sona erdirirken "mine'l- cinneti ve'n-nâs" cin ve insan şeytanlarından Allah'a sığınmamız gerektiğidir.
Kur'an okumaya başlamadan önce istiâze okumak sünnettir. Namazda istiâze okumanın hükmünde ihtilâf vardır. Bazı âlimlere göre vâcib olup, her rekâtta Besmele ve Fâtiha sûresinden önce istâze de okunur. Ebu Hanife Ve İmam Şâfii'ye göre, okunması sünnet olup sadece birinci rekâtta Besmele ve Fâtiha sûresinden önce okunur. Çünkü bu iki imama göre namazdaki kıraatin hepsi bir tek kıraat sayılır.
Hz. Peygamber'in istiâze duâsını okuduğuna dair pek çok hadis rivâyet edilmiştir. Bu ifadelerden bazıları "Eûzü billâhi's-Semîı'l-Alîmi mine'ş-şeytânirracîm", "Esteıyzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm" şeklindedir. Yine istiâze, "neûzü billâh", "meâzallah" şeklinde de kullanılır. Tuvalet veya banyoya girerken, kapıya yaklaşınca, "eûzü billâhi mine'l hubsi ve'l-habâis" denilir veya eûzü çekilir.
İstiâze Şuurunun Bize Kazandıracağı Anlayış ve Davranışlar
Yapılması gerekeni yaptıktan sonra Allah'a sığınmalı ve O'ndan yardım istenmelidir. Şeytandan ve onun ilke ve yönlendirmelerinden uzaklaşmadığımız sürece Allah'a sığınmanın hiçbir anlamı yoktur. Dille şeytana düşman olurken, diğer tüm uzuvlarımızla şeytana dostluk ve bağlılık, istiâze şuuruyla bağdaşmaz.
İstiâze, "hicret"tir; Şeytanî özelliklerden Rahmânî vasıflara; Basit, geçici ve hayvanî olduğu kadar şeytanî zevklerden, sonu acıyla bitecek yapay duygulardan, şeytanî sanal lezzetlerden ebedî saâdetlere hicret. İstiâze şuuruna sahip bir mü'min, Kur'an'da övülen o mutluluk çağının zirve kahramanları olan ashab'a ashab olup, sonu fetihle biten hicret için yol arkadaşlığına hazırlanabilir.
Kul ne yaparsa yapsın, Allah'ın dilemesi ve yardımı olmadan hiçbir şey olmaz. Öyleyse O'nun yardımına müstahak olarak O'ndan istemeliyiz.
Şeytandan Allah'a sığınan, şeytanî özellik ve vasıflardan da Allah'a sığınmış demektir. "Şeytan" azgın ve haktan uzak demektir. Azgınlıktan ve hakka uzak olmaktan kurtulup, gerçek kul olmaya, Hakkın adamı olmaya çalışmalıyız.
Şeytan azılı tarihî düşmanımızdır. Onu iyi tanımalı ve hilelerine karşı uyanık olmalıyız. Cinlerden olduğu gibi, insanlardan da şeytanların olduğunu ve her yerde her zaman onlarla karşılaşabileceğimizi unutmamalıyız. Evden çarşıya, işten okula, sofradan tuvalete, mescidden cepheye kadar her yerde düşmanımızla karşılaşabiliriz.
Şeytanın kovulma ve lânetlenme sebebini değerlendirmeli ve aynı durumlara düşmemek için gayret etmeliyiz. Biliyoruz ki şeytan, Allah’ın emrine kibirlenip isyan etti ve o yüzden kovuldu, lânetlendi. Onu, ne sahip olduğu ilmi kurtarabildi, ne de zekâsı. Öyleyse vahyin ışığında bir akıl ve ilimle hikmetleri yakalamaya ve yaşamaya çalışmalıyız.
Şeytana lânetle yetineceğimize, ona uymayarak, onu mahvedecek şekilde Allah'ı çokça anarak onu yenmeli ve kahretmeliyiz. Unutmayalım ki, şeytan ve askerleri, kendi misyonlarını yapıyor. Biz, dünyadaki görevimizi yerine getirirsek,
- 680 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeytana da uymamış oluruz. 2614
Tuvalete girerken, şeytandan korunmak için eûzü çekmeliyiz de; televizyonun düğmesini açarken eûzü, kaparken de en azından istiğfar çekmeli değil miyiz? Caddeye, çarşıya, dolmuşa adım atarken, iş başında, aş başında, gafletle geçen dakikalar, saatler, hatta günler içindeki tüm şerlerden, istiâzedeki sığınak dışında kimin kalesine sığınabiliriz? Kur'an okurken istiâze gerekir de, beşerî kitaplar, gazeteler okunurken gerekmez mi dersiniz?
İstiâze, müslüman için şeytana ve taifesine, şeytan dostları ve askerlerine karşı uyanıklık ifadesi olmaktadır. İstiâze, mü'min için sanki düşmana karşı sürekli kullandığı, dilinde ve gönlünde taşıdığı bir silâh gibidir.
Allah'ı tek Rabb, tek Melik ve tek İlâh kabul ederek O'na sığınanlara, Allah'ın yardımı erişecektir. Unutulmamalıdır ki, insanlığın saâdeti, şuurlu bir iman ve her türlü kötülüklerden Allah'ın dinine sığınıp sakınmalarıyla mümkün olacaktır. "En iyi koruyan Allah'tır ve O merhametlilerin en merhametlisidir.”2615 “O, ne güzel dost, ne güzel vekildir." 2616
2614] Metin Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakalem Y., s.17-18
2615] 12/Yûsuf, 64
2616] 8/Enfâl, 40; 3/Âl-i İmrân, 173
İSTİÂZE
- 681 -
İstiâze İle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İstiâze Kelimesinin Türediği A-v-z ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/Bakara, 67; 3/Âl-i İmrân, 36; 7/A’râf, 200; 11/Hûd, 47; 12/Yûsuf, 23, 79; 16/Nahl, 98; 19/Meryem, 18; 23/Mü’minûn, 97, 98; 40/Mü’min, 27, 56; 41/Fussılet, 36; 44/Duhân, 20; 72/Cinn, 6; 113/Felak, 1; 114/Nâs, 1.
B- İstiâze Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Allah'a Sığınmak: Felak, 1-5 ; Nas, 1-6
b- Kur'an Okumak İstendiğinde Şeytandan Allah'a Sığınmak: Nahl, 98
c- Şeytanın Şerrinden Allah'a Sığınmak: A'raf, 200 ; Nahl, 98 ; Mü'minun, 97-98 ; Fussılet, 36 ; Nas, 1-6
d- Kafirlerin Şerrinden Allah'a Sığınmak: Bakara, 286 ; Enfal, 45 ; Yunus, 85-86 ; Mü'min, 56 ; Mümtehıne, 5
e- Yaratıkların Şerrinden Allah'a Sığınmak: Felak, 1-2
f- Gecenin Şerrinden Allah'a Sığınmak: Felak, 1,3
g- Büyücülerin Şerrinden Allah'a Sığınmak: Felak, 1,4
h- Hased Edenlerin (kıskançların) Şerrinden Allah'a Sığınmak: Felak, 1,5
i- Bazı Peygamberlerin Bazı Kötülüklerden Allah'a Sığınmaları: Bakara, 67 ; Hud, 48 ; Yusuf, 23-24 ve 79 ; Mü'min, 27 ; Meryem, 16-18 ; Duhan, 18-22
j- Günah İşlemekten Allah'a Sığınmak: Yusuf, 23
k- Şeytanın Yanımızda Bulunmasından Allah'a Sığınmak: Mü'minun, 98
l- Hesap Gününe İnanmayan Her Kibirliden Allah'a Sığınmak: Mü'min, 27
m- Büyüklük Taslayıp, Delilsiz Olarak Allah'ın Âyetleri Hakkında Tartışanlardan Allah'a Sığınmak: Mü'min, 56
n- Cahillerden Olmaktan Allah'a Sığınmak: Bakara, 67
o- İçyüzünü Bilmediği Bir Şeyi Allah'tan İstemekten Allah'a Sığınmak: Hud, 48.
İstiâze İle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Sahihü'l Buhari: Deavat 35-46 ; Et'ıme, 28 ; Eşribe, 30 ; Bed'ül Halk, 11; Edeb, 76; Tefsir, 6/2 ; Ezan, 149 ; Cihad, 25 ; Fiten, 15 ; Rikak, 52 ; Ezan, 4 ; Amel fi's-Salat, 18 ; Sehv, 6.
Sahihü'l Müslim: Salat, 19 ; Mesacid, 89 ; Fiten, 4,7,10 ; Zikr, 47-52, 61,62,66,73,76,96 ; Birr, 109,110 ; Fedailü's-Sahabe, 140 ;Eyman, 36.
c- Tirmizi: Tahare, 4 ; Deavat, 15, 19, 67, 74, 76, 110.
d- Nesai: İstiâze, 7, 12, 17, 18, 25, 26, 33, 38, 60 ; Ezan, 30 ;
e- Ebu Davud: Salat, 31 ; Edeb, 98, 104 ; Salat, 18, 119, 120, 122 ; Tıbb, 19.
f- Müsned, Ahmed b. Hanbel: 1/ 247 ; 2/ 202 ; 3/ 50, 427 ; 5/ 356 ; 6/ 31, 100, 139, 190.
g- Muvatta: Nida, 6
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 88 - 127
2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Akçağ Y. c. 2, s. 23 - 34
3. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y.
4. Kur'an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 16-18
5. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 3 s. 211 - 212
6. Sorularla Fatiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 11 - 35
7. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 56 - 75
8. Namaz Duaları ve Sureleri, Ali Akpınar, Suffe Y. S. 21 - 26
9. İşaratü’l- İcaz, Said Nursi, Tenvir Y.
10. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 19-21
11. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. s. 20-24
12. Kur'an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 16-18
13. Kur'an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235- 275
14. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 58-59; c. 6, s. 38-42
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
15. Kur'an'da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
16. İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 133-153
17. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
18. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 284-287
19. Hz Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 111-144
20. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
21. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
22. Şeytanca Protokoller, Adil Gökburun, Şahsi Y.
23. Şeytanın Tuzakları: İnsanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbni Kayyim El-Cevziyye, Uysal Kit. Y.
24. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
25. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
26. Şeytanın Varlığı ve Mahiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
27. Şeytanizme Rağmen İslâmî Uyanış, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
28. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
29. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. / Büruc Y.
30. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
31. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
32. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
33. Şeytanın Enâniyeti, Harun Yahya, Vural Y.
34. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
35. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
36. İnsan ve İnsanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
37. Vesvese, Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Y.
38. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil b. İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
39. Kur'an'a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
40. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
41. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y.
42. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
43. Şeytandan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilalî, Buruc Y.
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 683 -
Kavram no 104
Ahlâkî Kavramlar 20
Haramlar 14
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
• İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti
• İstikbâr Duygusu
• Müstekbir
• Müstekbirlerin İlki İblistir
• Müstekbir Tipler
• Müstaz’af
• Müstekbir ve Müstez’af İlişkisi
• Müstaz’af İnsan Grupları
• Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap
• İstikbârın Sembol Tipleri (Müstekbirlerin Duayenleri)
• İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan Dışındaki Canlılar ve Mü’minler
"Ve o zaman meleklere (ve cinlere): "Âdem'e secde edin!" dedik, İblis hâriç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve istikbâr etti (büyüklük tasladı, kibrine yediremedi), kâfirlerden oldu." 2617
İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti
"İstikbâr", kibir, kökünden türeyen bir kavramdır. ‘İstikbâr’ sözlükte büyüklenme, kendini büyük görme, böbürlenme, insanları küçük görme anlamlarına gelir. Kavram olarak istikbâr; Allah’a karşı kendini yeterli görerek isyan etme; Allah’ın hâkimiyetini reddetme, insanlara karşı kibirlenerek onlar üzerinde zorla egemenlik kurma anlayışıdır. Bir başka deyişle ‘istikbâr’; kendini büyük görerek inatçı bir şekilde hakk’ı kabul etmekten çekinmektir. Kur'an-ı Kerim'de isim ve fiil halinde 48 yerde geçer. Karşıtı olan istiz'âf ve müstaz'af kelimeleri ise 13 yerde geçmektedir.
Kibir, tekebbür ve istikbâr birbirine yakın anlamlara sahiptir. Bu kelimeler, ‘büyük olma’ anlamına gelen ‘kebüra’ kökünden türemiştir. Aynı kökten türeyen bütün kelimelerde büyüklük veya büyüklenme ile ilgili anlamlar vardır.
Kebir: Büyük,
Kebîra: Büyük şey, çoğulu ‘kebâir’,
Ekber: Daha büyük, en büyük,
Tekbîr, Allahu Ekber/Allah en büyüktür demek,
Kibriyâ: Büyüklük, yücelik, ululuk; ki yalnızca Allah’a isnad edilir, Allah’tan
2617] 2/Bakara, 34
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başka hiç kimseye bu sıfat verilemez,
Tekebbür: Büyüklenme, kibirlenme,
Mütekebbir: Kendini halkın en efdali, en üstünü sayan, kendinden başka hak tanımayan anlamındadır. Bu sıfat da yalnızca Allaha mahsustur. Çünkü bütün faziletler O’na aittir, bütün güç ve kuvvet O’nun elindedir.
Müstekbir ise; büyüklenen, kibirlenen, kendini üstün gören demektir.
İlk müstekbir, yani ilk büyüklük taslayan İblis’tir. O, Allah’ın secde emri karşısında kibirlendi ve secde etmekten yüz çevirdi.2618
"Bir zamanlar Biz, meleklere (ve cinlere) 'Âdem'e secde edin' dedik. İblis hâriç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve istikbârda bulundu/büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu." 2619
"Âyetlerimizi yalanlayıp, onların karşısında istikbâra/büyüklenmeye kapılanlar, işte onlar ateş halkıdır."2620
"Küfredenlere gelince; Âyetlerimiz size okunuyordu da, siz istikbârda bulunup (karşılarında büyüklenip yüz çevirerek) mücrim bir topluluk oldunuz, değil mi?" 2621
"Ne zaman canınızın istemediği şeyleri söyleyen bir rasül gelmişse ona karşı istkikbârda bulundunuz/büyüklük tasladınız." 2622
İstikbâr Duygusu
‘İstikbâr duygusu’, büyüklük kuruntusudur. İstikbâr edenlerin hiç biri aslında büyük değillerdir. Onları büyük ve yüce yapacak bir özellikleri de yoktur. Ancak onlar, kendilerinin büyük olduğu kuruntusu içerisindedirler. Allah (c.c.) şeytana soruyor: “Sen büyüklük mü taslıyorsun (istikbâr mı ediyorsun) yoksa gerçekten sen üstün olanlardan mısın?”2623 Demek ki şeytanın yücelikle bir ilgisi yok. O kendinde bir üstünlük gördü, büyüklendi ve Rabbinin emrini dinlemedi.
Bazı insanlar ellerindeki güçlerle, dünyalıklarla veya saltanatla (devlet gücüyle) kendilerini üstün görürler. Allah karşısında kul olduklarını unuturlar da kendilerini Allah’tan müstağni sayarlar (O’na ihtiyaç duymazlar). Bunların bir kısmı, Âhirete inansa bile, yine kendilerinin kurtulacağını düşünürler. Çünkü onlar, ellerinde her çeşit güç ve imkân var zannederler. Bir kısmı da Âhireti inkâr ederler. Hayatın yalnızca bu dünya yaşantısı olduğunu kabul ederler. Sahip oldukları mal, çocuklar ve iktidarla üstünlük taslarlar. Bu dünyalık ve güçle insanlara hükmetmeye, onları kullanmaya, onları köleleştirmeye çalışırlar. İsteklerine kavuşmak için zorbalığa ve zulme başvururlar. Böylece haddi aşarak bağy (azgınlık) ederler. Arzularını gerçekleştirmek yolunda hiç bir yasak ve günah tanımazlar. İşlerine ve hayatlarına kendi ‘hevâ’larına göre yön vererek ilâhlığa soyunurlar. İnsanları yönlendirmek ve kullanmak isteyerek Rabliğe yeltenirler.
2618] 2/Bakara, 34
2619] 2/Bakara, 34
2620] 7/A'râf, 36
2621] 45/Câsiye, 31
2622] 2/Bakara, 87
2623] 38/Sâd, 75
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 685 -
Böyle kimselere Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı zaman ‘bunlar da neymiş’ der, alay eder ve aldırmazlar. Peygamberleri ve onların yolunu izleyenleri dinlemezler. Allah’ın huzurunda secde yapmayı kibirlerine yediremezler, ibâdet onların nefislerine çok ağır gelir. Allah’ın hükümleri ve ilkeleri karşısında çok inatçıdırlar. Onlar aslında hem hasta ruhlu insanlardır, hem de zayıf karakterlidirler. Ancak zayıflıklarını haksız yere kibirlenerek kapatmaya çalışırlar.
Allah’ın âyetlerine karşı çıkışın temelinde yatan sebep gerçekten ‘istikbâr’ duygusudur. Aynı duygu; Allah önünde ibâdet etmekten de hoşlanmaz. Diğer insanları küçümsemek, onlara tepeden bakmak, onlardan tiksinmek, onlara hakeret etmek ve onları çeşitli tuzaklarla kullanmak niyetinin arkasında da istikbâr anlayışı vardır.
Yeryüzünde zulme sebep olan, orasını ifsâd eden ve zayıfları ezen kimseler de yine bu istikbâr duygusuna sahip olanlar ve bu yüzden taşkınlık yapanlardır.2624 İstikbâr sahibi müstekbirler, insanlara karşı ‘bağy’ işlerler. Onlara karşı böbürlenip haksızlıkta bulunurlar, onlara hükmetmeye kalkışırlar. İstikbâr sahiplerinin tipik özelliklerinden biri de kendi ‘hevâ’larına uymalarıdır. Onlar, kendilerini güçlü ve üstün gördükleri için ilâhî yasaları tanımazlar ve akıllarına estiği gibi hareket ederler. İnsanlara kötülük yapmak için başvurulan çeşitli hile ve kurnazlıkların arkasında istikbâr vardır.2625 Yeryüzünü zulüm ve kahırla dolduran ve kitleleri ezen ordular da istikbâr ordularıdır.2626
İstikbâr duygusu/müstekbirlik, inkârcıların özelliğidir.2627 Dünyada Allah’a ve O’nun âyetlerine karşı istikbâr edenler için alçaltıcı bir azap vardır.2628 Allah’ın âyetlerine karşı istikbâr edenlere göğün kapıları açılmayacak, onlar deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyecektir. Onlar için Cehennem’de ateşten yataklar hazırlanmıştır.2629 Allah’a karşı ibâdet etmeye istikbâr duygusu yüzünden yanaşmayanların sonları da cehennem olacaktır. 2630
Kullara yakışan, Rablerinin huzurunda ‘kul’ olarak haddini bilmek, bulunduğu konumu doğru tesbit etmektir. Allah’ı tek rab olarak bilip verdiği nimetlere şükretmektir. Güçsüz, zayıf, yaşamak için başkasına muhtaç ve nihâyet ölümlü olan insanın kibirlenmeye, iblis gibi Allah’a isyan edip karşı gelmeye hakkı yoktur. İstikbâr edenler büyük bir haksızlık içerisindedirler. Bu nedenle Allah (c.c.) kesinlikle istikbâr edenleri sevmez. 2631
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah (c.c.) şöyle diyor: ‘Büyüklük (kibriya) elbisem, azamet (ululuk) da gömleğim (gibidir). Kim bu iki şeyde benimle yarışırsa onu Cehennem’e atarım’.” 2632
2624] 28/Kasas, 39
2625] Bk. 35/Fâtır, 43; 31/Lokman, 7; 63/Münâfıkûn, 5
2626] Bk. 28/Kasas, 39; 25/Furkan, 21
2627] 7/A’raf, 36, 75-76; 28/Kasas, 76-77
2628] 46/Ahkaf, 20; 40/Mü'min, 60
2629] 7/A’râf, 40-41
2630] 40/Mü'min, 60
2631] 16/Nahl, 23
2632] Ebû Dâvud, Libas 29, Hadis no: 4090, 4/59. Bir benzeri için Bk. Müslim, Birr ve Sıla 136, Hadis no: 2620, 4/2023; Ibn Mâce, Zühd 16, Hadis no: 4174, 2/1397; Ahmed bin Hanbel, 2/248, 376, 414, 444
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an-ı Kerim’de istikbârın tipik örneği Firavun’dur. O kendini büyük, güçlü ve yıkılmaz saltanat sahibi görerek ilâhlığa kalkıştı, Hz. Musa’nın davetinden yüz çevirdi. Hz. Musa’nın çağrısına uyarak Allah’ın önünde secde etmeyi gururuna yediremedi. Allah’ın hükmüne uymaya tenezzül etmedi.
Günümüzde büyüklük taslamanın (istikbârın) yansımalarını her yerde görmek mümkün. Zenginler, makam sahipleri, koca koca şirketleri ve fabrikaları olanlar, sistemler, devlet düzenleri, uluslararası kuruluşlar, devlet yöneticileri, sultanlar, krallar, şöhrete ulaşanlar ve daha niceleri ‘istikbâr’ ediyorlar. Allah’a ve O’nun koyduğu ölçülere karşı çirkin bir başkaldırı ve büyüklük duygusu içerisinde kendilerine ve diğer insanlara zulmediyorlar.2633
Müstekbir
Yeryüzünde haksız yere istikbâr edenlere (büyüklük taslayanlara) müstekbir adı verilir. Bunlar, kendilerinde bir üstünlük olmadığı halde büyüklük duygusuna kapılıp, doğru yoldan çıkan kimselerdir. Zayıf karakterlidirler, ama bu yönlerini insanlara karşı böbürlenerek gidermeye çalışırlar.
Esasen Allah ‘ekber/en büyük’ olduğu için büyüklük hakkı da O’nundur. ‘Kibriyâ/büyüklük’ sıfatına sahip olan sadece O’dur.2634 Ancak, bazı insanlar bu gerçeği görmek istemezler. Ellerinde dünya malı, biraz güç ve kuvvet vardır, belki de iktidar makamındadırlar. Onlar, bu tür şeylere aldanarak büyüklük duygusuna düşerler. ‘Biz her şeye sahibiz’ anlayışı taşırlar. Sahip oldukları şeylerin kendilerine yettiğini, Allah’a muhtaç olmadıklarını, her şeye güç yetirebileceklerini varsayarlar. Bu duygular yüzünden yeryüzünde haddi aşarlar, başkalarına hükmetmeye ve onları kullanmaya yeltenirler. Kimileri ilâhlığa soyunur, rablik taslamaya başlar. Bu, şüphesiz azgınlığın son noktasıdır.
Müstekbirler, zayıf bırakılmışları (müstez’af olanları) sömürürler. Onların boyun eğmişlikleri üzerine iktidarlarını sürdürürler. Onların emeği ve kanı üzerine saraylar yaparlar. Onların hizmetleri ve kölelikleri sayesinde eğlence, zevk ve sefa içinde ömür sürerler. Müstekbirler; zor kullanarak, zulmederek, hile ve tuzaklarla insanlara üstünlük sağlarlar.
Kur’an’da ilginç bir örnek anlatılmaktadır:“Gökte olanlar, yerde olan yürüyenlerden bir kısmı ve melekler Allah’a secde ederler. Onlar asla istikbâr etmezler (büyüklük taslamazlar).”2635 Hâlbuki müstekbirler, Allah’ın âyetlerine karşı kibirlenirler ve onları yalanlarlar.2636 İçlerinde sakladıkları büyüklenme hastalığı yüzünden Allah’a kulluktan, O’na itaat etmekten yüz çevirirler.
Müstekbirlerin İlki İblistir
“Allah, ‘Ey İblis! Iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? İstikbârda mı bulundun (büyüklük mü taslıyorsun) yoksa gerçekten yücelerden mi oldun?’ dedi. İblis, ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi.” 2637
2633] H. K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 317 vd.
2634] 45/Câsiye, 37
2635] 16/Nahl, 49
2636] 7/A’râf, 36
2637] 38/Sâd, 75-76
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 687 -
Yeryüzünde İblis’in yolunu izleyip onun gibi büyüklenmeye kalkıp, Allah’a itaatten yüz çeviren zalimlere Allah, devamlı uyarıcılar (peygamberler) göndermiştir. Peygamberler onları Allah’a davet etmişler, tuttukları yolun yanlış olduğunu anlatmaya çalışmışlardır. Ancak peygamber olarak gönderilen kimselere ilk karşı çıkanlar halk arasında mal ve makam sahibi müstekbirler olmuşlardır. “Bir peygamber size canınızın istemediği bir şeyi getirdiği zaman istikbâr etmediniz mi (büyüklük taslamadınız mı)? Kimini yalanlıyor, kimini öldürüyordunuz.” 2638
Bu müstekbirler, peygamberlerin davetlerini, ellerindeki malları ve makamları koruma için reddediyorlardı. Çünkü sahip oldukları konum, onlara insanları sömürme, onlara hâkim olma imkânını veriyordu. Müstekbirler, Peygamberlerin davetine her yola başvurarak karşı koymaya çalışırlar. Gelen peygamberi ve onun davetini yalanlarlar, peygamberi kendi memleketinden sürerler, kimilerini de öldürmeye kalkışırlar.
İslâmî dâvet, insanlar arasında haksız sınıflaşmayı, sömürüyü, soy sop veya mal ve makam üstünlüğünü, zulmü ve baskıyı yasaklıyor. Adâleti ve insanlar arasında eşitliği getiriyor. Üstünlüğün takvada ve diğer insanlara iyilik yapmada olduğunu bildiriyor. Fakat müstekbirlere göre kendileri ya mal, ya makam, ya güç, ya da soy bakımından en üstündürler. Müstekbirler, mutlak hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu kabul etmezler. Onlar Tevhid Kelimesindeki gerçeği reddederler. “Onlara lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka tanrı yoktur)’ denildiğinde şüphesiz istikbâr ederler (büyüklük taslarlar).” 2639
Onlar, insanları ezmek için her yolu caiz görürler. Emirleri altına aldıkları insanları zayıf bırakırlar (müstez’af yaparlar) ve onları istedikleri gibi yönlendirirler2640. Onlar, kendilerinde olan güzel özelliklerden dolayı değil; ellerindeki makam, mal, güç gibi dünyalıklar yüzünden insanlardan üstün oldukları anlayışındadırlar2641. Onlar, kendi otoritelerine, düzenlerine ve fikirlerine karşı gelen hiç bir kimseden hoşlanmazlar. Kendi düzenlerini yıkacak her çabayı yok etmek için uğraşırlar. Onlar, Allah’ın peygamberlerle gönderdiği dine inanmamak için her türlü bahaneyi bulurlar, imanı ve iman edenleri küçümserler. 2642
Müstekbirlik; zulüm, bağy ve tuğyan sonunda ortaya çıkan bir vahşettir. Her müstekbir, haksız yere kibirlenen, gururlanan ve insanlar üzerinde kayıtsız şartsız hüküm sürmek isteyen isyankârdır. “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri/müstekbirleşenleri, âyetlerimi anlamaktan çevireceğim.”2643 Müstekbirlik, Allah’a ait olan bir yetkiyi ve hakkı kendi kudreti ve iradesi altına almak niyetini hayatına ve davranışlarına dayanak kıldığından ilâhlık dâvâsına kalkışmak demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin, isterse söylemesin, istikbâr ilâhlık iddiası demektir. Müstekbirlerin amacı, Allah’ın yerine kendilerinin insanların hayatına hükmetmesidir. Müstekbir bu gayesini gerçekleştirmek için, insan neslini, bitkileri ve hayvanları tüketecek kadar fesadını yaygınlaştırabilir.2644
2638] 2/Bakara, 87
2639] 37/Saffat, 35
2640] 31/Lokman, 6
2641] 41/Fussilet, 15
2642] 46/Ahkaf, 11
2643] 7/A’râf, 146
2644] 28/Kasas, 4
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Her müstekbir, hem kâfir ve hem de zâlimdir. Şeytan, kibirlendi ve kâfir oldu. Ancak kâfirlikten önce müstekbir oldu.2645 Kâfirliğin yolu istikbârdan geçmektedir. Allah’a karşı baş kaldıran ve Allah’ın kanunlarını beğenmeyen herkes müstekbirdir. 2646
Müstekbirler insanlar arasında sayıca azdırlar. Ancak dünyaya aşırı bağlıkları nedeniyle, Allah’tan çok kendilerinden korkan zayıf, güdülmeye hazır, tepkisiz yığınların boyun eğişlerinden yararlanırlar. Müstekbirler tarafından çeşitli oyunlarla, baskı ve tuzaklarla sindirilen geniş halk kitlelerindeki bu korku, istikbâr edenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Köleliği ve sürünmeyi kader bilen kimseler, başlarına kim gelirse gelsin, ne olursa olsun ses çıkarmazlar. Bulabildikleri küçük dünyalıklar onların sesini kısmaya yeter.
İslâm, bu müstekbir mantığını ve ahlâkını tanıyıp ona düşmemeyi tavsiye ediyor. Ayrıca, yeryüzünde haksız yere istikbâr edip insanları sömüren, onlara baskı uygulayan ve haklarını ellerinden alan müstekbirlere karşı durmayı da öğütlüyor. Bu karşı koyuş ‘Allah adının büyüklüğü- Allahü ekber’ ve Tevhid kelimesindeki şuur ile olabilir.
Müstekbir Tipler
Kur’an, hayalî insan tipleri çizmiyor. Müstekbirler soyut varlıklar değillerdir. Onların bir kısmı tarihte yaşamış, bugün de yeryüzünün her tarafında olabilecek kimselerdir. Müstekbir kafa yapısına ve tavrına sahip sayısız örneği çevrenizde görebilirsiniz. Zenginliğin ve makamların şımarttığı niceleri vardır ki; hem başkalarına zorla tahakküm ederler, hem toplumun huzurunu bozarlar, hem de kendilerini ağırdan satarlar. Herkesin kendi emirleri altında, bütün geçim kaynaklarının kendi kontrollerinde olmasını isterler.
Fertler müstekbir olduğu gibi, düzenler, kavimler, meclisler de müstekbir olabilir. İslâm’ın dışındaki bütün sistemler müstekbir kabul edilir. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zâlimlerin ta kendileridir.”2647 Her beşerî ideoloji, Allah’a baş kaldırıp Allan’ın hüküm ve kanunlarını beğenmeme sonucunda ortaya çıkmıştır. Bunun için komünizm, sosyalizm, kapitalizm ve diğer izmler müstekbirdir.
Bugün bazı ülkelerde yürürlükte olan zulüm düzenleri tipik ‘istikbar’ örneğidir. Zengin ülkelerin kendi aralarında kurdukları birlikler, ürettikleri politikalar dünyayı daha iyi kontrol altında tutma, daha iyi sömürme amacına yönelik değil midir? Birçok uluslararası teşkilat ne işe yaramaktadır? Bu teşkilatlar zulme uğrayanlara yardım etmeyi beceremezken, karar almak üzere bir araya gelemezken; çıkarları sözkonusu olunca dünyayı nasıl da ayağa kaldırıyorlar? ABD’nin ve pek çok batılı ülkenin bu anlamda müstekbir olduğu açıktır.
Bazı ülkelerdeki diktatörlerin, sulta ve despot yönetimlerin kendi halklarına ve ilâhî vahye karşı tutumları; müstekbirlerin karakterlerini göstermektedir. Onlar, kendi saltanatları ve çıkarları için zulümden ve baskı yapmaktan geri durmazlar. Kendi menfaatleri uğruna halklarının haklarına tecavüz ederler. İktidarlarını sürdürebilmek için her yola başvururlar. Allah’ın insanlar için koyduğu
2645] Bk. 2/Bakara, 34
2646] Bk. 45/Câsiye, 8
2647] 5/Mâide, 45
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 689 -
ölçülere kulak asmazlar.
Bütün müstekbirler, Allah’a itaat etmekten, O’nun önünde boyun eğmekten yüz çevirirler. Allah’ın hükümlerini ve âyetlerini dikkate almazlar. Çünkü kendilerini güçlü görürler, büyüklük taslarlar.2648
Kur'an'da şeytanın ve kâfirin önemli bir özelliği olarak anlatılan istikbâr/büyüklük taslamak, çeşitli şekillerde tezâhür edebilir. Bir kişinin ya da grubun, toplumun diğer birey ve kesimlerine karşı kibirlenip gurura kapılmaları ve onlarla ilişkilerini kendi büyüklükleri temelinde sürdürmek istemeleri şeklinde olduğu gibi, toplumun büyük bir kısmının, azınlığa karşı veya Kur'an'da belirtildiği şekliyle peygambere ve müslümanlara karşı büyüklük taslaması ve onları küçük görmeleri şeklinde de tezâhür edebilir. Bir başka büyüklenme biçimi ise, bir toplumun veya devletin, başka bir topluma üstten bakması, kendini efendi, öbürünü hizmetçi görmesidir. Bütün bu özellikler, istikbâr kapsamındadır. Tarih boyunca olduğu gibi, bugün de birçok toplumda her üç istikbâr türünü görmek mümkündür.
İstikbâr psikolojisinde aşırı önyargılılık, tarafgirlik, bencillik, bağnazlık, yeni görüşlere açık olmamak gibi özellikler bulunur. Dolayısıyla, büyüklenen insanın ayırıcı özelliği, onun objektif görüşten uzak durmasıdır. Bu uzaklığın nedeni, kibir ve gururdur. Bu psikolojiyle inanmadıkları içindir ki, Kur'an, kâfirleri müstekbir olarak adlandırmakta2649 ve küfrün kaynağının büyüklenmek olduğunu belirtmektedir.
İstikbâr ve müstekbirin olduğu toplumlarda bir ezenle bir ezilenin olması, yani ezen/sömüren ve ezilen/sömürülen şeklinde iki sınıfın oluşması kaçınılmazdır. Nitekim Kur'an, müstekbirlerden söz ettiğinde, karşıtı olarak müstaz'aflardan da söz eder. Âyetlerde ele alınış biçimiyle Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri, güç, yetenek ve becerileri kendilerinden sayarak başka insanların boyunlarına binen müstekbirlerin diğer insanlara karşı davranışlarına istiz'af (zayıf görme), zayıf görülen insanlara da müstaz'af denmektedir. 2650
Müstekbirler, toplumun zayıf kimselerini ezer, zayıf olmayan kitleleri zayıf bırakmak için onlara ekonomik ve siyasî baskı yaparlar.2651 Peygamberlerin dâvetleri onların kaçışlarını arttırırken2652, müttakîler ve mü’min müstaz’afların imanını arttırmıştır. Müstekbirler, rasüllerin tehditlerini ve uyarmalarını alayla dinlerler2653 ve peygamberlere (ve mü’minlere) “ya dinimize girersiniz, ya da sizi şehirden çıkarırız” derler.2654 Onlar için verilen her ikaz, kendileri için eğlencedir2655. Dâvete kulaklarını tıkar, hiçbir şey duymamış gibi davranırlar. Küfür örtüleri hidâyete ulaşmaları için engel teşkil eder.
Allah’ın azabına aldırış etmeyen bu sömürgen kimselerin yanılgısı, aslında
2648] A.g.e. s. 467 vd.
2649] 16/Nahl, 22-24
2650] Ejder Okumuş, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, s. 122-123
2651] 7/A’râf, 75
2652] 71/Nuh, 6
2653] 7/A’râf, 77; 21/Enbiyâ, 2
2654] 7/A’râf, 88
2655] 21/Enbiyâ, 2
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gücü olmayan şeytanın emrini dinlemeleridir.2656 Mücadele saflarında şeytanın tarafını tutması, kendisinin zayıf olduğunun en açık alâmeti iken, mal ve evlât çokluğuyla övünmesi2657, müstekbirlerin paranoyak kimseler olduğunu da düşündürüyor. Onlar hastadırlar, zayıftırlar. Çünkü halkın tevhîdî bilince ulaşmasından korkmaları ve bunun da kendilerinin sonu olduğunu bilmeleri, müstekbirleri gece gündüz hile ve desise kurmaya yöneltmiş ve insanların Allah’a şirk koşmalarını emretmeye başlamışlardır.
Kur’an, müstekbirlerin karakter yapılarını anlatmaktadır ki, her dönemde ve her coğrafyada yaşayan insanlar, mücadelelerinde bir konum belirlesin ve karşılaştıkları sorunları çözebilsin. Kur’an’da anlatılan müstekbir ifadesi, eski dönemlere ait tarihsel bir olgu değil; tüm zamanlar için kullanıbilen bir ifadedir.
Bugün mazlum ve mahrum bırakılmış, ezilmiş ve sömürülmüş halklara zulmeden tâğûtî sistemlerin Kur’an’da anlatılan müstekbir portresinden ne farkı vardır? Kaldı ki, biz müstekbiri asıl bugün tanımlamakla mükellefiz. Yaşadığımız hayat şartlarını tüm acımasızlığıyla ağırlaştıran, fıtratımıza uygun İslâm sisteminin kurulmaması için var gücüyle çalışan, Allah’ın diniyle alay eden düzen ve işbirlikçileri, Kur’anî ifadeyle müstekbirlerden başka bir şey değildir.
Rasüllerin mirasçısı olan mü’minleri sevmemek, onlarla alay edip onları ezmeye ve sömürmeye çalışmak, müstekbir olmanın en açık ifadesidir. Vesvesesini şeytandan alan, halkın üzerinde görünmez bir baskı oluşturan ve gece gündüz kurduğu desiselerle insanları rablerine karşı isyana ve küfre çağıran medya, müstekbirlerin Kur’an’da ifadesini bulan mü’minlerle alay etme misyonunu eksiksiz yerine getiriyor. 2658
Müstaz’af
‘Müstaz’af’, ‘za’af’ kökünden türemiştir. ‘Za’af’, kuvvetli olmanın zıddıdır, zayıf oldu demektir. Za’af sahibi kimseye, yani kuvvetli olmayana ‘za’if’ denilir ki, Türkçede ‘zayıf’ şeklinde söylenmektedir. ‘Za’af’, bedende, nefiste, akılda, düşüncede, bir şeyin nitelik ve niceliğinde olabilir. Kişinin bulunduğu statüde, bilgi ve görüşlerde de olabilir. ‘Müstaz’af’, ‘istaz’afe’ fiilinin fail ismidir. ‘İstiz’af’ sözlükte, zayıf görmek, zayıf bırakmak, zayıf bir hale getirmek, zillete düşürmek (aşağılamak) demektir.
Allah’ın kendilerine verdiği nimetlerle şımaran, kibirlenip ‘müstekbir’ olanlar, bazı insanların boyunlarına binerek onlara karşı zalimce davranırlar, onları aşağı görürler. Onlara hükmedebilmek için onları zayıflatmanın yollarını ararlar. İşte müstekbirler tarafından aşağı görülüp, sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere ‘müstez’af’ denilmektedir.
Müstekbir ve Müstez’af Ilişkisi
Müstez’af’ı iyi tanımak için ‘müstekbir’leri iyi bilmek gerekir. Çünkü bu iki kavramın kullanılış yerleri ve durumları birbiriyle ilgilidir. Allah’tan gelen vahyin ve bu vahyi tebliğ eden peygamberlerin karşısına hep ‘müstekbir’ tipli insanlar çıkmışlardır. Onlar, Allah’ın peygamberlerinin davetine uyan müstez’afları aşağı
2656] 14/İbrahim, 22
2657] 41/Fussılet, 15
2658] Eşref Altaş, Haksöz, sayı 44, s. 41
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 691 -
gördüler, onlara zulmettiler ve girdikleri yoldan çevirmeye çalıştılar. Kur’an, İlâhî davete uyanlar ile ona karşı çıkanları ‘müstez’af-müstekbir’ bağlamında değerlendiriyor. Allah (c.c.), kendi davetine uyup kendi doğru yoluna giren ve asla müstekbirlere boyun eğmeyen müstez’afların yanında yer alıyor. Onları yeryüzüne ‘halife’ (imam) yapmakla müjdeliyor. 2659
İslâm’ın ilk dönemlerinde Mekke’de, Hz. Muhammed’in davetine uymaktan başka suçu olmayan fakir ve güçsüz müslümanlar, Kur’an’da haber verilen bu müstez’afların örneklerindendir. Onlar, o günün müstekbirleri olan Mekke devletinin ileri gelenleri tarafından zulme uğruyorlar, işkenceye tabi tutuluyorlar, horlanıp aşağılanıyorlardı. Mekke'li müşrikler, onlara karşı kibirleniyorlar, gücün ve iktidarın kendilerinde olduğunu hesaba katarak, emirleri altındaki insanların neye inanacaklarına dahi karışıyorlar, kendi dinlerinden veya ideolojilerinden çıkanlara zulmedip baskı uyguluyorlardı.
İslâm toplumu dışındaki bütün cahili toplumlarda, baskı uyguluyanlar ile baskı uygulananlar, yani kendilerini her bakımdan üstün sayanlar ile onların halk dediği zayıf bırakılmışlar bulunur. Modern toplumlarda bunu farklı bir biçimde görmekteyiz. Modern toplumlarda zenginler ve fakirler sınıfı, yönetilenler ile yönetenler sınıfı, yüksek tabaka ile alt ve orta tabaka grupları bulunmaktadır. Kendilerini biraz yukarı statüde görenler, Kur’an’ın anlattığı ‘istikbâr’ sınıfına girerler.
Câhiliye toplumlarında güç ve imkânları ellerinde tutanlar diğerlerine karşı üstünlük sağlamaya, onları etkileri altına almaya çalışırlar. Bu güçlüler zamanla ‘istikbâr’ ederler ve insanı gütmek, sömürmek, kullanmak veya istedikleri gibi yönetmek için onları ‘müstez’af’ hale getirirler. Müstez’aflar, müstekbirler tarafından kahır altında tutulan, hor ve zelil yapılan, zayıf bırakılan kimselerdir. Bu zayıf bırakmanın en önemli sebebi müstekbirlerdeki haksız kibir ile insanları istedikleri gibi yönetme arzularıdır. 2660
Dünyanın günümüzdeki yapısı içerisinde, zayıf bırakılmış mustaz’af kitlelerin, kendilerini ezen zorbalara karşı mücadelesi, ancak müstaz’af halkın tevhîdî bilince sahip olmalarıyla mümkün olacaktır. Hak ve bâtılı birbirinden ayıramayan müstaz’aflar, müstekbirlerin hilelerine kurban gidecek2661 ve böylesi müstaz’afların Allah’ın huzurunda şikâyetleri de bir anlam ifade etmeyecektir. 2662
Kur’an’da bize anlatılan müstaz’af–müstekbir mücadelesinin şartlarını bilmemek, bizi bu mücadelede amellerimizi bâtılın pisliğinden uzak tutacak ve amellerimize bâtılın karışmasını önleyecek bir bilinçten mahrum bırakacaktır. Rabbimiz, kitabında nebevî mücadelenin nasıl olması gerektiğini boşuna anlatmamış, bilâkis onları okuyalım, üzerlerinde düşünelim ve günümüz mücadelesine ışık tutalım2663 istemiştir. Tâğûtî sistemleri ayakta tutan kimseler, güçsüzlüklerinden şikâyet eden2664 zâlim müstaz’aflardır.2665 Müstaz’af olan ve fakat müstaz’af ol2659]
7/A’râf, 137
2660] H. K. Ece, a.g.e. 470 vd.
2661] 34/Sebe’, 31-33
2662] 34/Sebe’, 31-33
2663] 22/Hacc, 46; 15/Hıcr, 75; 12/Yusuf, 11
2664] 4/Nisâ, 97
2665] 34/Sebe, 31
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duğunun bilincinde olmayan, müstekbirlerin peşine takılmış, onlardan medet uman2666 kitlelerin dünyada ve âhirette karşılaşacakları çetin azabı hatırlatmak, üzerimize düşen sorumluluktur.
Tâğutun en örgütlü biçimi olan İslâm dışı düzenler, tüm kurum ve kuruluşları ile ordusu, bankası, medyası ve tüm işbirlikçileriyle mü’minlere saldırmakta ve onları çeşitli hile ve desiselerle güçsüz bırakmak istemektedir. Güçsüz bırakılan halkların ve baskı uygulanan insanların tevhîdî mücadele içerisinde var olan safı ise, inkılâpçı-ıslahatçı müstaz’afların yanıdır.
Zâlimlere başkaldırıp inkılapçı bir tavır takınması mümkün olmayan zavallı kadın, çocuk ve ihtiyarları ve aklî kapasitesi düşük olanları, Kur’an, “zavallı müstaz’aflar” olarak bize sunmaktadır. 2667
Bugün yeryüzünün birçok yerinde katledilen, savaşacak silâh ve güce sahip olamamış, duâ etmekten, yardımcı istemekten2668 başka çaresi olmayan insanlar, zulme başkaldıramadıklarından mâzurdurlar. Onların bu feryadlarını görmezlikten gelmek, “yeni dünya düzeni” müstekbirlerinin ve işbirlikçilerinin müstekbir olmalarından kaynaklanmaktadır. Fakat eli silâh tutan ve yardım gücü yerinde olan, başkaldırma gücüne sahip insanların ve düzenlerin ilgisizliği ise, müstekbirlerin zulmüne ortak olmak demektir.
Müstekbirleri uyarmaktan korkan, zâlimlere itaati fitne ve fesad çıkmasın diye sürdüren, zulümlere baş eğmeyi sabır diye tahayyül eden, görevlerini ve özellikle emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münkeri terkeden, güçleri varken başkaldırmayan insanlar ise zâlimdirler. Aslında kendileri de müstaz’af oldukları halde, müstekbirlerle işbirliği yapmaktan çekinmediklerinden dolayı Allah bu gibileri zâlim müstaz’aflar diye nitelemektedir. Zâlim müstaz’aflar, istikbâr düzenini ayakta tutanlardır. Firavun, kendisinden ve mele’sinden güçlü binlerce köleyi ve halk kitlesini nasıl idare etmektedir. Onlara piramit adı verilen ve bir mezardan/anıtkabirden başka bir şey olmayan dağları nasıl kurdurmaktadır?
Firavun, onların bilinçlerini dondurmuş, büyüsüyle (medyasıyla) onları uyuşturmuştur. Halkın dinî hassasiyetlerine cevap verecek bir kurum oluşturmuş (Bel’am) ve bu kurum, Allah’ın kitabından konuşuyormuş gibi hareket ederek insanların başkaldırı ve eleştiri hakkını da elinden almıştır. Düzen; vahyi bir kenara atıp nefsini yücelten, âhireti değil; dünyayı ön plânda tutan, şeytana uyan ve aynı zamanda Allah’a yönelen insanları saptıran, işi gücü tâğutlara itaat edilmesi gerektiğini yineleyen bezirgân tipli din adamını/Bel’am’ı yetiştirdimi artık kitleleri uyuşturup saptırması çok basit olmaktadır.
Tâğûtî istikbârın oluşturduğu düzenin bu noktasından sonra, tüm kitlelerle “itaat” için uğraşmasına gerek kalmamıştır artık. Kitleleri düşünmekten ve zulmü görmelerini engellemekten sorumlu medya (sihirbazlar), kitlelerin fıtratlarına yönelişlerini çarçur edip saptırmaktan sorumlu, “uyarsan da uyarmasan da dilini sarkıtıp soluyan köpek”2669 gibi şeytana tâbi olan Bel’amlar, kitlelerin ekonomik işlerle ve dünya malıyla oyalanmalarını sağlayan Karun’lar, tâğûtî dü2666]
34/Sebe’, 31-33
2667] 4/Nisâ, 75
2668] 4/Nisâ, 75
2669] 7/A’râf, 176
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 693 -
zenin devamını sağlamakta, kitlelerin her alandaki fıtrata yönelişlerini saptıran müstekbirler artık müstaz’afları; devleti ve vatanı korumaya çağırırken Allah ve Rasülüne değil; şeytana uymayı, Allah’a nankör davranmayı emrederler. Şeytanın zulmünün ve işbirlikçilerinin aslında hiçbir gücü yoktur. Onları güçlü kılan, apaçık bir şekilde, zulme rızâ gösteren müstaz’af, fakat zâlim kimselerdir.
Ulu’l-emr kavramını fesâda uğratmış ve zulüm ve istikbârlarını ulu’l-emr diye müstaz’af insanlara sunmuş müstekbirlere itaati bir görev sayan kimsenin Allah’ın huzuruna çıktığında “emîrlerimize ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi yoldan saptırdılar.”2670 demekten başka ileri süreceği hiçbir mâzereti yoktur. Zâlim müstazâflar bu halleriyle ezildiklerinin bile farkına varamamışlardır. Kolektif bilinçlerini üç beş mutlu-putlu azınlığa terketmiş ve onları denetleme imkânını dahi elde edememiş insanlar, âhirette Rablerine şikâyetlerini arzederken neye uğradıklarını şaşırmış görüntüsü vereceklerdir. 2671
Müstaz’af Insan Grupları
Kur’an-ı Kerim, müstaz’afları, içindeki bulundukları duruma, müstekbirler karşısındaki tutumlarına göre üç gruba ayırmaktadır:
Birinci grupta olanlar, uzun zaman boyunca vahiy’den uzak kalarak müstekbirlerin yönetimi altına düşenlerdir. Bunlar müstekbirler tarafından aşağılanmış ve zulme uğramışlardır. Eğer Allah’tan bir davet gelirse bunlar, o davete hemen uyarlar, müstekbirlere karşı gelirler. Bu gibi müstaz’aflar, samimi bir şekilde müslüman olurlar, zalimlerin baskı ve işkencelerine rağmen dinlerini terketmezler. Güç, mal ve toplumsal statü açısından ileri bir seviyede olmadıkları için, müstekbirler onlara hep baskı yapmak, onları istedikleri gibi yönetmek arzusundadırlar. Ama onlar peygamberleri dinlerler, müstekbirlerin alay, kınama ve işkencelerine aldırmazlar. Kur’an, böylesine müstaz’af olanlara yeryüzünün önderliğini haber veriyor: “Muhakkak ki Firavun yeryüzünde kibirlendi ve halkını bölük bölük (grup grup, parça parça) yaptı, onlardan bir grubu ‘müstez’af’/güçsüz görüyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Doğrusu o müfsitlerdendi (ifsâd edicilerden/bozgunculardandı). Biz ise diliyoruz ki, yeryüzünde ‘müstaz’aflara lutfedelim, onları imamlar (önderler) yapalım ve (yeryüzüne) vârisler kılalım.” 2672
İkinci grup müstaz’aflar, korku, dünyalık çıkarlar, Allah’ın sözüne güvenmeme veya başka za’aflar sebebiyle müstekbirlerin yaptıklarına karşı çıkmazlar. Onların yaptıkları fesatlara ve kibirlenmelere razı olurlar. Müstekbirlerin kuyruğuna takılırlar. Müstekbirler onları hor görmelerine rağmen, onların peşinden ayrılmazlar, seslerini çıkarmazlar. Kur’an, onların âhirette suçu birbirlerinin üzerine nasıl atacaklarını anlatıyor.2673“Melekler kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman, derler ki: ‘Ne ile meşguldünüz?’ Onlar: ‘Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmış (müstaz’af) kimselerdik’ derler. (Melekler de) ‘Oradan hicret etmeniz için Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi?’ derler. İşte onların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü yataktır o.” 2674
2670] 33/Ahzâb, 67
2671] E. Altaş, Haksöz, 44, s. 42
2672] 28/Kasas, 4-5; Ayrıca bkz . 7/A’râf, 137
2673] 34/Sebe’, 31-35
2674] 4/Nisâ, 97
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyetler, güçleri olduğu halde müstaz’aflığa râzı olan, pısırık ve zillete boyun eğenleri tehdit ediyor. Onların arkadaşları (velileri), peşlerinden gittikleri müstekbirlerdir. Müstekbirlerden kurtulmak ve istikbâra son vermek için gerekeni yapmayanlar, aynen müstekbirler gibidir; Onların zulmünde pay sahibidirler. Bu yüzden varacakları yer cehennemdir. Bu çeşit müstaz’aflar, yüzleri ateşte çevrildiği gün, şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Biz, yöneticilerimize (sâdetenâ) ve büyüklerimize (küberâenâ) itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azap ver. Onları büyük bir lânete uğrat.” 2675
Bu müstaz’af kitlelerin uyarılmaya, zihinlerinin âdeta şoke edilmeye ihtiyaçları vardır. Uyarılmadıkları sürece, yaşadıkları hayat tarzının mümkün olan tek hayat tarzı olduğunu düşüneceklerinden farklı bir hayat tarzı arayışına girmeleri hemen hemen mümkün olmaz. Ancak uyarıldıktan sonra, kendilerinden seçim ve tercih yapmaları beklenir. Çoğunlukla sıhhatli tercihleri olduğu da söylenemez. Uzun bir süreç boyunca alıştıkları düşünce ve davranışlar, onların zihnî ve ruhî hayatlarında uyuşturucu izler bırakmıştır. İşte böyleleri Kur’an’a göre en az müstekbirler, yani kendilerini saptıranlar ve ezenler kadar ağır bir sorumluluk altındadırlar.2676 Bu zayıf bırakılmış büyük kitle, sahip oldukları potansiyel güçleri harekete geçirmedikçe, müstekbirler baskı ve sömürülerine devam edecek, bunun da tarihsel bir kader olduğunu telkin edeceklerdir. Baskı altına alınıp güçten düşürülmüş bu müstaz’af kitle; çağın sihirli aynaları olan medya ile psikolojik, ahlâkî ve kültürel araçlarla uyuşturulup miskinleştirilmiştir. Eğer onlar kendi potansiyel güçlerinin farkına varsa, zaaflarını yense, günün birinde zorbaların baskı rejimlerine karşı direnmeyi göze alacaklar ve zincirlerini kıracaklardır.
Üçüncü grup müstaz’aflar, hiç bir çareye gücü yetmeyen, bir çıkar yol bulamayan çocuk, kadın ve erkeklerdir. Bunları Allah’ın affetmesi umulur.2677 Allah (c.c.) böylesine ‘müstez’af’ kalmış kimseler uğruna cihad edilmesini emrediyor:“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir veli (dost) kıl, katından bize bir yardımcı gönder’ diyen müstaz’af erkek, kadın ve çocuklar için cihad etmiyorsunuz?” 2678
Bunlar, aslında müstekbirlerin zulmüne râzı değillerdir. Onların peşinden de gitmemektedirler. Ancak güçleri, imkânları yoktur. Hicret ve cihad edecek güçleri yoktur. Bu nedenle istikbâr edenlere karşı bir şey yapamamaktadırlar.
Müstaz’afların bu zayıf hallerinin sebeplerinden birisi müstekbirlerin kibirleri, zulümleri ve sömürüleridir. Müstekbirler, elleri altında kullanabilecekleri zayıf insanlar yoksa, nasıl kibirlenecekler? Kimleri hükümleri altına alıp, baskı uygulayacaklar?
Birinci gruptaki müstez’af insanlar, bu zalim müstekbir gruba karşı mücadele etmekten asla geri durmazlar. Onlar, Allah’ın verdiği ölçülere bağlı kalarak, yeryüzünü bu zalim müstekbirlerin baskısından temizlemeye çalışırlar. Onlar, Allah’a itaat ettikleri ve müstekbirlere karşı çıktıkları için, Allah (c.c.) onları yeryüzünde insanlara önder yapar.
2675] 33/Ahzâb, 67
2676] 34/Sebe’, 31-33
2677] 4/Nisâ, 88-89
2678] 4/Nisâ, 75
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 695 -
Müstekbir, kibirlenen ve büyüklük taslayan demek olduğundan bu vasıf kâfirlerin temel vasfıdır. Kur'an'ın ifade ettiği anlamda bir kibir müslümanda bulunamaz. Yine, hadis-i şeriflerde de kibir, küfür alâmeti olarak vurgulanır: "Şüphesiz kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez." Bunun üzerine ashabtan biri: "İnsan, elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını ister (bu da mı kibir olur?) deyince Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever; kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir."2679 Hadis-i şerifte zikredilen kibir, insanı Hakk'a düşman yapan kibirdir. O yüzden kibirlilik ve istikbâr, imanın zıddı ve karşıtıdır. Büyüklük taslamak, ubudiyetin/kulluğun hakikatine aykırıdır. Secde ile simgelenen ibâdet, tevâzuun göstergesi, secde etmemek de istikbârın yansımasıdır.2680
Bundan dolayıdır ki, namazın, ezanın ve bayramların alâmeti ve şiarı tekbir olmuştur. İnsan, tekbirleri ile Allah'ın büyüklüğünü vurgulamakta ve büyüklük sıfatını kendisinden nefyedip uzaklaştırmaktadır. Rükû ve secdelerde de aynı tezellül ve tevâzu ifadesi vardır. Kibir ise bu yüceltmeye tamamen engel olan bir haldir. Hatta kibirli insan, kendini yücelten ve Rabbin azametini kabul etmeyen insandır ki, bu da ancak küfrün sonucudur.2681
Câhiliyye toplumlarında iki sosyolojik toplum karşı karşıyadır: Müstekbirler-Müstaz’aflar. Temelde sağlıksız ve çelişkili kutupların yer aldığı böyle bir toplumda müstekbirleri; idarî, siyasî ve fikrî zümrelerden oluşan “mele’” ile ekonomik zümrelerden oluşan “mütref” sınıflar oluşturur. Bunların karşısında, bu sınıfların ezdiği biyolojik, rûhî ve zihnî güçsüzlük içinde olan mustaz’aflar vardır.
Geçmişte olduğu gibi, modern çağda da, özellikle dev iletişim teknolojisini ve araçlarını, eğitim kurumlarını, sanat ve spor alanlarını kontrol eden iktidar seçkinlerinin, bütün bir toplumu, hatta tüm ulusları ve dünyayı her gün biraz daha güçten düşürerek, zaaflarını arttırıp kolayca kumanda ederek yönlendirdikleri söylenebilir. 2682
Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap
Allah, müstekbirleri sevmez, kalplerini mühürler, doğruya eriştirmez: “Hiç şüphe yok ki Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, müstekbirleri/ büyüklük taslayanları asla sevmez.”2683 Büyüklük taslayanların kalbi mühürlenir: “Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler.” 2684
Müstekbirlere Dünyevî Azap: Çöküşe uğrayan toplumların başta gelen özellikleri istikbâr ve ona bağlı olarak peygamberlere karşı çıkıştır. Büyüklenerek kendilerini yücelten, hem Allah’a, hem de küçük gördükleri insanlara karşı kibirlenerek kendilerini öne çıkaran toplumlar, büyüklenmeyle birlikte getirdikleri aşırı sosyal farklılaşma ve çözülme, haktan sapma, şımarma, zulüm, baskı ve işkence, hoşgörüsüzlük, toplumsal birliği bozma, ekonomik gücü tekelleştirme ve nihâyet kendilerini bunlardan vazgeçirmek için gelen peygamberi ve Allah’tan
2679] S. Müslim, Nevevi Şerhi, c. 2, s. 89
2680] Bk. 2/Bakara, 34
2681] Ekrem Sağıroğlu, Kur'an'da İnsan ve Toplum, s. 53
2682] Ali Bulaç, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 3, s. 82
2683] 16/Nahl, 23
2684] 40/Mü’min, 35
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getirdiği âyetleri alaya alıp tahkir etme gibi olumsuz davranışları yüzünden helâk edilmişler, ortadan kaldırılmışlardır. 2685
Âd kavmi, büyüklenerek Allah’ın âyetlerini yalanladığı için, dondurucu kasırga (sarsar) azabına uğradı.2686 Semûd kavmi, müstekbirliğin sonucu olarak bir sarsıntı tuttu, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.2687 Hz. Şuayb’ı ve iman edenleri tehdit eden Medyen halkının bu müstekbirliği yüzünden bir sarsıntı tuttu, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler; sanki hiç yaşamamış gibi oldular, izleri bile kalmadı.2688 Müstekbirlerin en önemli sembol tipi olan Firavun ve çevresi, bunun karşılığını gördü: Önce su baskını, çekirge, haşerât ve kurbağa istilâsını ve kan musallat oldu. Bunlardan kurtulurlarsa iman etme sözü verdikleri halde, yine sözlerinden cayarak inanmadılar; Sonunda denizde boğuldular. 2689
“Zâlimler, ölüm dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: ‘Haydi (bakalım, bizim elimizden) canlarınızı kurtarın, Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı istikbâr etmenizden/kibirlilik taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!’ derken onların halini bir görsen!” 2690
Uhrevî Azap ve Cehennnem: Şeytanî bir dürtü olan istikbâr, insanı kötü eylemlere sürükleyerek, biraz önce belirtilen dünyevî azap ve sıkıntılardan ayrı olarak, âhiret hayatını da zindana çevirmektedir. İman edenlere ödülleri, Allah’a kulluktan çekinenlere ve büyüklük taslayanlara cezaları verilecektir: “Mesih de, Allah’a yakın melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim O’na kulluktan çekinir ve istikbâr eder/büyüklük taslarsa, bilsin ki O, hepsini huzuruna toplayacaktır. İman edip sâlih amel işleyenlere ecirlerini tam olarak verecek ve onlara lütfundan daha fazlasını da ihsan edecektir. Kulluğundan yüz çeviren ve müstekbirlik yapanlara/büyüklük taslayanlara gelince, onlara elem/acı verici şekilde azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulurlar (Kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak bir kimse bulamazlar).” 2691
İstikbâr ederek büyüklük taslamış şımarık zenginlerin feryadı, âhirette onlara hiçbir yarar sağlamaz: “Sonunda, refah ve bolluk içinde şımarık varlıklılarını azapla yakaladığımız zaman feryad ederler. Onlara şöyle deriz: ‘Bugün boşuna feryâd edip sızlanmayın. Zira bizden yardım göremeyeceksiniz. Çünkü âyetlerimiz size okunurdu da siz, buna karşı müstekbirce kibirlenip büyüklenerek arkanızı döner, geceleyin hezeyanlar savurur, ağzınıza geleni söylerdiniz.” 2692
“İnkâr edenler, ateşe arzolundukları gün, onlara şöyle denir: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız yere istikbâr edip büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz.” 2693
2685] E. Okumuş, Kur’an’da Toplumsal Çöküş, s. 125
2686] 41/Fussılet, 15-16
2687] 7/A’râf, 77-79
2688] 7/A’râf, 91-93
2689] 7/A’râf, 132-137
2690] 6/En’âm, 93
2691] 4/Nisâ, 173
2692] 23/Mü’minun, 64-67
2693] 46/Ahkaf, 20; Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 284-288
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 697 -
İstikbârın Sembol Tipleri (Müstekbirlerin Duayenleri)
Kur’an’da, özellikle şeytan,2694 Firavun ve yardımcıları Karun, Hâman,2695 mele’ (ileri gelenler/etkili ve yetkili çevreler),2696 İsrailoğulları,2697 kâfirler, müşrikler2698 ve münafıklar2699 istikbârın sembol tipleri olarak öne çıkarılır.
"Karun, Firavun ve Hâmân'ı da (helâk ettik). Andolsun ki Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde istikbârda bulunmuşlardı/büyüklük taslamışlardı. Oysa (azâbımızı aşıp) geçebilecek değillerdi." 2700
Özellikle Firavun’un çevresindeki etkili ve yetkili kişiler olan Hâman ve Karun örnekliğinde açık bir şekilde görüldüğü gibi, müstekbirler iki grupta değerlendirilebilir. Biri, ileri gelenler anlamında olan “mele”; diğeri refah ve servet sahibi “mütref” zümreler. Müstekbir prototiplerden Hâman, mele’ sınıfını; Karun da mütref sınıfını temsil eder. Bu anlamda ilki siyasî, dinî ve idarî kategoriyi; ikincisi de ekonomik kategoriyi ve bu kategoriler içinde yer alan güçleri ifade eder. Mele’; önde gelenler, askerî, bürokratik ve politik çevrelerdir. Bir ülkenin yöneticileri ve yönetimde etkili olan askerî ve sivil çevreler, medyayı, köşe başlarını tutmuş zümreler mele’ kategorisine girer.
Tarihte mele’ dediğimiz bu sınıfların, çoğunlukla istikbâr ederek Allah’ın hükmüne karşı çıktıklarını ve peygamberleri çeşitli sıkıntılara ve işkencelere uğrattıklarını gözlüyoruz. Bundan dolayı Kur’an’da mele’ ile istikbâr arasında yakın bir ilişki kurulmuştur. 2701
Bu çevrelerin peygamberlere karşı çıkarken öne sürdükleri gerekçe, peygamberlerin çevrelerine halktan, sıradan insanları, köle ve yoksulları toplamış olmaları ve bu sınıfları yönetime ortak etmek istemeleridir. Mele’ olanlara göre, bu insanların siyasal katılımda bulunmaya hakları yoktur. Çünkü bunlar, aşağılık, sıradan, görüş beyan etmekten yoksun ve ayak takımı sürülerdir.2702 Bu sürüler, ancak seçkin çevrelere hizmet etmek, onlara boyun eğmekle yükümlüdürler. Aslında bu değerlendirmelerinin temel sebebi, dünyevî çıkarları, sömürü hortumlarını kaybetme endişeleridir.
Müstekbirler sınıfının diğer bir kategorisi de, ekonomik gücü elinde bulunduran mütref zümresidir. Bunlar, bir ülkenin mâlî, ticarî ve ekonomik hayatını kontrol eder, bu konumları onlara büyük bir refah, servet ve güç katar. Adâletli olmayan bir bölüşüm sisteminin emek sömürüsüne dayalı yapısı, böyle zümreleri besleyip ortaya çıkaran en büyük etkendir. Bir kere servet ve refahı ellerine geçirdilermi, artık bu zümrelerin istikbârı/büyüklük göstermeleri, Allah’ın hükümlerine isyan etmeleri, yoksulları ve emek sahiplerini koruyan İslâmî sisteme karşı çıkmaları kaçınılmazdır. Bundan dolayı, tarih boyunca yoksullardan, güçsüz ve
2694] 2/Bakara, 34, 7/A’râf, 11; 38/Sâd, 71-75
2695] 23/Mü’minun, 45-48; 7/A’râf, 132-133; 10/Yûnus, 75-93; 28/Kasas, 39-42, 78-84; 29/Ankebut, 39
2696] 37/Saffat, 35-36; 7/A’râf, 74-79, 88-93
2697] 2/Bakara, 87-88
2698] 40/Mü’min, 56; 41/Fussılet, 38; 74/Müddessir, 11-26
2699] 63/Münâfikun, 5-6
2700] 29/Ankebut, 39
2701] 7/A’râf, 75, 88
2702] 11/Hûd, 27
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
köle sınıflarından yana olan peygamberlere karşı ilk baş kaldıranların bu sınıflardan olması şaşırtıcı değildir. 2703
Kur’an’a göre mütref ve mele’, karşılıklı ilişki ve işbirliği içinde müstekbirler sınıfını meydana getirerek yoksul, güçsüz ve köle sınıfları olan müstaz’aflara karşı birleşirler. “Derin devlet” denen şey, bu istikbâr koalisyonundan başka bir şey değildir. Bu derin toplumsal çelişki, ikincilerden yana tavır koyan her peygamberin gelişinde istisnasız bütün dehşetiyle ortaya çıkmış, çatışmalara yol açmıştır. Bu, toplumların sosyolojik realiteleridir. 2704
“Kavminin mele’inden/ileri gelenlerinden, istikbâr edenler/büyüklük taslayanlar, içlerinden müstaz’aflara/zayıf görülen iman edenlere dediler ki: ‘Siz Sâlih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? (Buna inanıyor musunuz?)’ Onlar da, ‘Şüphesiz biz O’nunla gönderilene iman edenleriz,’ dediler. Müstekbirler/büyüklük taslayanlar da dediler ki: ‘Biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz.” 2705
“Kavminin mele’inden/ileri gelenlerinden, istikbâr edenler/büyüklük taslayanlar dediler ki: ‘Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız, yahut dinmez döneceksiniz. (Şuayb) dedi ki: ‘İstemesek de mi?” 2706
İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan Dışındaki Canlılar ve Mü’minler
Melekler istikbâr edip büyüklenmez, Allah’ı tenzih eder ve O’na secdede bulunurlar: “Doğrusu Rabbinin katında olanlar, O’na kulluk etmekten istikbâr etmezler/büyüklenmezler. O’nu tesbih eder ve yalnız O’na secde ederler.”2707; “Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, istikbâr etmeden/büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler. Çünkü onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar.” 2708
Gerçek mü’minler, istikbâr/büyüklük duygusuna kapılmazlar: “Âyetlerimize ancak, o kimseler iman ederler ki, bu âyetlerle kendilerine öğüt verildiğinde istikbâr etmeden/büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler. Onların, vücutlarını yataklarından uzaklaştırıp korkuyla, umutla Rablerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını kimse bilmez. Öyle ya; mü’min olan, fâsık/yoldan çıkmış kimse gibi midir? Bunlar, elbette bir olmazlar. İman edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için yaptıklarına karşılık olarak varıp kalacakları cennet konakları vardır.” 2709
İstikbâr ve istiz'âf, İslâm'ın onaylayamayacağı bir durumdur. Müstekbirler müstaz'afların kanı, eti, kemiği ve alın teri üzerinde köşklerini yükseltirler. İstikbâr, Allah'a şirk koşmaktan başka bir şey değildir. Allahu ekber/Allah'tan başka büyük yoktur, tek büyük olan Allah'tır ilkesini inkârla, Allah'ın kibriyâsını
2703] 17/İsrâ, 16; 34/Sebe’, 34
2704] Ali Bulaç, S. B. Ansiklopedisi, c. 3, s. 84
2705] 7/A’râf, 75-76
2706] 7/A’râf, 88
2707] 7/A’râf, 206
2708] 16/Nahl, 49-50
2709] 32/Secde, 15-19
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 699 -
reddedip sahip oldukları iradeyi kötü yolda kullanan müstekbirler, sayıca çok az olmalarına karşın, özellikle Allah'a olan iman ve güvenlerinin za'fından ve dünya hayatını âhirete tercih etmelerinin sonucu Allah'tan çok büyüklük taslayanlardan korkmalarından ötürü istikbâra ses çıkarmayan müstaz'af yığınlarının sessizliğinden ve kölece boyun eğişlerinden yararlanırlar. İslâm bir yandan mücadelesini istikbâra ve müstekbirlere karşı yöneltirken, öte yandan köleliğin içlerinde âdeta ayrılmaz bir nitelik haline geldiği müstaz'af kitleleri ayaklandırmaya ve "Lâ ilâhe illâllah, Allahu Ekber" ilkeleri çerçevesinde başkaldırmaya çağırır. Böylece başlayan bir mücadelede, istikbâra karşı koyuşta ve bu karşı koyuşun getirdiği zorluklara sabreden müstaz'afları Allah, yeryüzünün doğularına ve batılarına vâris kılar, müstekbirlerin yalancı cennetlerini târumar eder, saraylarını başlarına geçirir. Ama eğer müstaz'aflar istiz'âfa râzı olup giderlerse hem dünya hayatında mezellet ve meskenetin pençesinde bayağı bir hayat sürerler, hem de âhirette müstekbirlerle birlikte ateşe atılırlar. 2710
"Allah için tevâzu gösteren kimseyi Allah yükseltir; büyüklük taslayanları ise Allah alçaltır."
"Büyük olmak için küçükleşen ne insanlar var!"
"Müstekbirler, omuzlarımızda taşıdığımız için büyük gözükürler; fırlatıp atınca yerde sürünmeğe başlarlar."
"Müstekbirler, önlerine diz çöktüğümüz için büyüktürler; o halde biz de ayağa kalkalım!"
"Küçüklerin istikbârı / büyüklük taslamaları kadar tehlikeli bir şey yoktur."
"Başını semâya çarpmaktan bermûtad cüceler korkarlar."
"İnsan, gayesi nisbetinde büyüktür."
"Alçak yerde tepecik, kendini dağ sayar."
"Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştün zaman o kadar az incinirsin."
"Kavakların dikliğine, boylarının uzunluğuna bakıp onları önemli bir şey sanmayın. Bütün kibirli, meyvesiz ve gölgesiz yaratıkların başları bulutlarda sallanır."
"Bir insanda kendini yüksek görme ve hırs, söz söylerken soğan gibi kokar."
"Kibirlenip büyüklenenin
Aldanma dünyasına.
Dünya benim, diyenin
Gittik dün yasına."
"Kibri terkeyle dost,
Dime 'benem'
Gönlünün mescidinde
Koma sanem"
2710] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 377
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Önü bir damla pis su, sonu leş, ortası ... torbası olan, nasıl büyüklük taslar?"
"Topraktan yaratılan insan, toprak gibi tevâzu sahibi olmazsa, aslından/insanlığından çıkmış olur."
"Kibirliye karşı kibirlilik vaciptir."
Bizi, müslümanlığımızdan dolayı küçük göreni, "hayvandan aşağı"2711, "yaratıkların en şerlisi"2712, bir "pislik"2713 "sağır, dilsiz, kör ve akılsız" 2714 görmek zorundayız.
"Müstekbir, kalbindeki hastalığın2715 gözüne de yansıdığı2716 kimsedir. O yüzden gözleri sirk aynaları gibi çarpık gösterir. Küçüğü büyük, büyüğü küçük gösteren çukur ve tümsek aynalar gibidir bakışları. Kendilerini dev aynasında, başkalarını da cüce görmeleri bundandır. Hakkı bâtıl ve bâtılı da hak görmeleri de aynı hastalığın belirtisidir.
Türkçe'ye Yunanca'dan giren "manyak" kelimesi, müstekbir kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Bu, müstekbir için zorlama bir abartı ifadesi değil; gerçek bir tanımdır. Şöyle ki, "megalo", büyük demektir; psikolojik bir hasta/ruh hastası olan "megaloman": Megalomani'ye, yani büyüklük kuruntusuna tutulmuş kimse anlamına gelir. "Megalomani": Kendini büyük görme hastalığı, büyüklük kuruntusu manasınadır. "Mani" ve "manya": Saplantı, iptilâ, tutku, düşkünlük şeklinde ortaya çıkan delilik haline verilen addır. "Manyak" da, Manya'ya (delilik gibi bu psikolojik hastalığa) uğramış ruh hastası demektir. Dolayısıyla "manyak" kelimesinin Türkçedeki tüm olumsuz anlamları, istikbâr/kendini aşırı beğenme hastalığının bir göstergesi ve sonucudur. Yani tüm müstekbirler manyaktırlar. Bunun için olsa gerektir; tımarhanedeki delilerin çoğu, kendilerini meşhur büyüklerden biri gibi görür ve gösterir. Deli bile, kendini akıllı gösteren meşhur delilerle/müstekbirlerle kendisi arasındaki yakın bağı görebilmektedir.
Gerçek anlamda büyümektir; kendimizi Allah için âciz/küçük görmek.
Gerçek anlamda küçülmektir; kendimizi büyük görmek.
Seni küçük görenlere/müstekbirlere karşı görevin: Onun terazisinde ağır gelmek için uğraşman; ama bunu kendi hastalığın olarak değil, onu hastalıktan kurtarmak için yapmaktır.
Seni büyük görenlere/müstaz'af mü'minlere karşı görevin: Muhâtabın kendisini çok küçük görmesine engel olarak kendine zarar vermesinin önüne geçmek, aynı zamanda seni büyüklenip böbürlenmeye götürerek sana zarar vermesine mâni olmaktır.
"Mazlum kardeşinize de zâlime de yardımcı olunuz." Zâlime nasıl yardımcı olabiliriz? "Zulmüne engel olarak!" Müstekbir için de aynı yardım sözkonusu.
Kibirli, bizim sayemizde (bizim ona bu fırsatı vererek, ona karşı küçüklüğü/
2711] 7/A'râf, 179
2712] 8/Enfâl, 55
2713] 9/Tevbe, 28
2714] 2/Bakara, 171; 8/Enfâl, 22
2715] 2/Bakara, 10
2716] 2/Bakara, 18
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 701 -
köleliği kabullenmemizden dolayı) büyüklenmemeli; büyüklük taslayanlara hadlerini bildirebilmeli ve acziyetlerini gösterebilmeliyiz.
Ölçü belli: "Kâfirlere karşı şiddetli/çetin; kendi aralarında merhametli olmak." 2717 "Mü'minlere karşı alçak gönüllü/şefkatli; kâfirlere karşı onurlu ve zorlu olmak." 2718
Ve... Büyüklük taslamanın sonu ile ilgili 2 uzak tarihten, 2 de yakın tarihten ibret:
Şeytan: İstikbâr etti/kibirlenip büyüklük tasladı; herkesin hakaretle/lânetle andığı aşağılık mahlûk oldu.
Firavun: İstikbâr etti, hem de "ben sizin en yüce rabbinizim" diyecek cür'et gösterdi2719; Herkese secdede ve küçülmüş vaziyette teşhir edildi.
Superman (süpermen) filmlerinin insanüstü güçleri olan süpermeni/sahte ilâhı (bu filmin kahramanı Cristopher Rewe, attan düştü, tekerlekli sandalyeye mahkûm oldu.
Muhammed Ali Clay: Müslüman olduğu ve en büyük olanın kim olduğunu bildiği halde, "en büyük benim" demenin cezası olarak alzheimer hastalığına tutuldu, dili zor konuşur, eli zor hareket eder hale geldi.
Günümüzün müstekbir karakterli kişi ve gruplarını yakından tanımak için Kur’an’a bakmak yeterlidir. Yine bu zalimlerin müstez’af haline getirdikleri zayıfları Kur’an’dan tanıyoruz. Yapılacak iş, müstez’aflara destek olmak, onları savunmak; her türlü meşru aracı kullanarak müstekbirlerin baskı ve zulümlerini önlemeye çalışmaktır. Unutmamak gerekir ki, geniş kitleleri istikbâr ile sömüren zâlim azınlık, müstaz’afların kurtuluşu sağlayacak tevhîdî çözümlere asla yanaşmayacaktır. Yine unutulmaması gerekir ki zâlimlere az da olsa meyil, ateşin dokunmasına sebeptir. “Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez.” 2720
“İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyen/böbürlenmeyen ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.” 2721
Ezilen, zulme uğrayan kitlelere, zulme uğradıklarını hatırlatmak, onları mustaz’af olduklarının bilincine vardırmak, vahyî sorumluluğumuzun gereğidir. Müslüman, Allah’ın sevmediği insanlara en küçük muhabbet besleyemez. “Şüphesiz Allah müstekbirleri sevmez.”2722 Müstekbirlerin istikbâr ellerini kesmek müslümanın temel görevlerinden biridir.
2717] 48/Fetih, 29
2718] 5/Mâide, 54
2719] 79/Nâziât, 24
2720] 11/Hûd, 113
2721] 28/Kasas, 83
2722] 16/Nahl, 23
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İstikbâr-Müstekbir Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İstikbâr ve Bunun Fiil Olarak Kullanımının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 42 Yerde): 2/Bakara, 34, 87; 4/Nisâ, 172, 173; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 93; 7/A’râf, 36, 40, 48, 75, 76, 88, 133, 206; 10/Yûnus, 75; 14/İbrâhim, 21; 16/Nahl, 49; 21/Enbiyâ, 19; 23/Mü’minûn, 46; 25/Furkan, 21; 28/Kasas, 39; 29/Ankebût, 39; 32/Secde, 15; 34/Sebe’, 31, 32, 33; 35/Fâtır, 43; 37/Sâffât, 35; 38/Sâd, 74, 75; 39/Zümer, 59; 40/Mü’min, 47, 48, 60; 41/Fussılet, 15, 38; 45/Câsiye, 31; 46/Ahkaf, 10, 20; 71/Nûh, 7, 7; 74/Müddessir, 23.
B- Müstekbir Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 16/Nahl, 22, 23; 23/Mü’minûn, 67; 31/Lokman, 7; 45/Câsiye, 8; 63/Münâfıkun, 5.
C- İstikbâr ve Müstekbir Konusunda Âyet-i Kerimeler
İstikbâr: Bakara, 34, 87; Nisâ, 172, 173; Mâide, 82; En’am, 93; A’raf, 36, 40, 48, 75, 76, 88, 133, 206; Nahl, 49; Enbiyâ, 19; Yûnus, 75; İbrâhim, 21; Mü’minûn, 46; İsrâ, 111; Furkan, 21; Ankebut, 39; Sebe’, 31-33; Secde, 15; Saffat, 35; Ahkaf, 10, 20; Ğâfir, 43, 47-48, 60; Fussılet, 15, 38; Kasas, 39; Sâd, 74-75; Müddessir, 23; Zümer, 59; Nuh, 7; Câsiye, 31;
Müstekbir: Nahl, 22-23; Lokman, 7; Mü’minun, 67; Câsiye, 8; Münâfikun, 5
D- Kibir Konusunda Âyet-i Kerimeler
Allah, Kendini Beğenenleri Sevmez: Nisa, 36-37; Nahl, 23; Lokman, 18; Hadîd, 23.
Kibirlenerek Allah’a Kulluktan Çekinmek: Nisâ, 172-173; A’raf, 146-147; Secde, 15; Zümer, 60, 72; Mü’min, 35, 76.
Allah’ın Âyetlerini Kibirlerine Yediremeyenler: A’raf, 36, 146-147, 206; Nahl, 4k8; Fussılet, 37-38.
Münafıklar, Kibir Yüzünden İmandan Kaçarlar: Bakara, 206; Münâfikun, 5-6.
İblis’in Kibri: Bakara, 34; A’raf, 11-13; Hıcr, 28-33; İsrâ, 61-62; Kehf, 50; Tâhâ, 116; Sâd, 71-76.
Allah’ı Unutarak Gurura Kapılmak: Tevbe, 25-26.
Kibirle Yürümekten Sakınmak: İsrâ, 37; Lokman, 18.
Kibirden Sakınmak: Lokman, 18; Fâtır, 10.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s . 272-274
Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 96-99
Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 337-342; 380-386
El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 174-178
Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 222-223; c. 4, s. 389-391
Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, Risale Y. c. 3, s. 81-84
İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 104-107
Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 371-378
Kur'an'da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 275-295
İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 317-320; 467-472
Kur'an'da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 135-150
Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 50-55
Kur'an'da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y. s. 122-127
Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 191-192
İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 342-343
Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 166-172
Haksöz, sayı 44 (Kasım 94), s. 41-42
Mustaz'af - Müstekbir, İmam Humeyni, çev. Serdar İslâm, Objektif Y.
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 703 -
Kavram no 105
Görevlerimiz 20
Ahlâkî Kavramlar 21
Bk. Hüküm-Hâkimiyet; İsyan-İtaat; Ahlâk
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
• Şûrâ/İstişâre; Anlam ve Mâhiyeti
• İstişârenin Fazileti
• Kur’ân-ı Kerim’de Şûrâ/İstişâre
• Rasûlullah’ın Sünnetinde İstişâre ve Konuyla İlgili Hadis-i Şerifler
• İslâm'da Kadınlarla İstişâre
• İstişârenin Önemi
• İstihâre; İstişâreden Sonra Yapılması Gereken Duâ
• İstihârenin Yozlaştırılıp Rüya Falına Dönüştürülmesi
• Tefsirlerden İktibaslar
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlarla istişâre et, onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, tevekkül edenleri kendisine sığınanları sever.” 2723
İstişâre/Şûrâ; Anlam ve Mâhiyeti
İstişâre: Herhangi bir konuda doğruya ulaşmak veya yaklaşmak için bir başkasının görüşüne başvurma demektir. Müşâvere, şivâr, meşvûre, meşvere(t), meşûre, istişâre, danışıp işaret ve görüş almak anlamına geldiği gibi, müşâvere ve işaret; arı kovanından bal almak, rey vermek mânâlarına da kullanılır. Toplanıp meşveret eden cemâate de şûrâ denir.2724 İstişârenin lügat anlamı ile ıstılah (terim) mânâsı arasında yakın bir bağ vardır. Çeşitli görüşlere başvurmak sûretiyle doğruyu elde etmek veya ona yaklaşmalarının, çeşitli çiçeklerden gerekli malzemeyi alıp işledikten sonra ortaya çıkardığı balı kovandan alması gibidir. Bu bakımdan Kur'ân-ı Kerîm olayın ehemmiyetini şu şekilde ortaya koymuştur: "İş husûsunda onlarla müşâvere et."2725; "Onların işleri aralarında istişâre iledir." 2726
İstişâre, kişinin kendisini ilgilendiren konularda bir başkasının görüşüne başvurması veya idârecilerin ümmetin durumunu ilgilendiren konularda müşâverede bulunması şeklinde iki cepheden ele alınabilir. Birinci durumda istişâre sünnettir.2727 İdârecilerin ümmetin durumunu ilgilendiren konularda istişârede bulun2723]
3/Âl-i İmrân, 159
2724] İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, IV, 434-437; Zebîdî, Tâcu'l-Arûs, III, 318-320; Elmalılı, Hak Dini, İstanbul 1979, II, 1213
2725] 3/Âl-i İmrân, 159
2726] 42/Şûrâ, 38
2727] Nevevî, Şerhu'l, Müslim, Kahire 1347-49/1929-30, IV, 76
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
masının hükmü konusunda ise farklı görüşler vardır. "İş husûsunda onlarla istişâre et”2728 âyetinin vücûb mu nedb mi ifade ettiği konusunda ulema ihtilâf etmişlerdir.
Mâlikîler dinî konularda İslâm devletinin yönetimi ile ilgili mevzûlarda idarecilerin istişârede bulunmalarının vâcip olduğu görüşündedirler. Hatta İbn Atiyye ve İbn Hüveyzimendâd böyle bir durumda âlimlere danışmayan idarecinin azlinin vâcip olduğunu savunmuşlardır.2729 İmam Şâfiî istişâreyi nedb'e hamletmiş, ancak daha sonraki şâfiî fukahâsı âyetin vücup ifade ettiği görüşünü benimsemişlerdir.2730 Bu konuda Hanefilere nisbet edilen bir görüş bulunmamakla birlikte, Cessâs'ın (v. 370/980) 42/Şûrâ, 38. âyetinin tefsirinde "istişârenin iman ve namaz kılmakla birlikte ele alınması, konunun önemine ve bizim bununla emrolunduğumuza delâlet etmektedir" şeklindeki sözünden istişârenin vâcip olduğu görüşünü benimsediğini anlıyoruz. 2731
Hz. Peygamber (s.a.s.) istişâreye teşvik etmiş; kendisi de Bedir'de Ebû Sufyân'ın geldiğini haber alınca ne gibi tedbir alınacağı konusunda Ensar'la müşâvere etmiş; ayrıca Bedir esirleri konusunda, Uhud ve Hendek Gazvelerinde, Hudeybiye'de, Tâif Seferinde, İfk hâdisesinde, ezan konusunda olduğu gibi birçok mevzûda ashâbıyla istişâre etmiştir. Hatta Ebû Hureyre, Rasûlullah'tan daha çok ashâbıyla/arkadaşlarıyla istişâre eden kimse görmediğini belirtmektedir. Bundan dolayı İbn Teymiyye; “idâreciler istişâreden muaf olamazlar. Çünkü Allah onu peygamberine emretmiştir” demektedir.2732 Bunun yanısıra sahâbe ve özellikle Hulefâ-i râşidîn istişâreye büyük önem vermişler, Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.); istişâre etmek üzere Hz. Osman, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Muaz b. Cebel, Ubey b. Kâ'b, Zeyd b. Sâbit ve diğer ashab'tan oluşan birer müşâvere heyeti oluşturmuşlardır.2733
İslâm hükümeti, 3/Âl-i İmrân, 159. âyette belirtildiği üzere meşveret (istişâre) esası üzerine kurulmuştur.2734 Bu özelliğiyle İslâm idaresi bir şahsın diktatörlüğüne dayanan "otokrasi"den; kendisinde İlâhî bir sıfat olduğu iddiasıyla ortaya çıkan kişinin idaresine dayanan "teokrasi"den; üstün azınlık sınıfının hâkimiyetine dayanan "oligarşi"den; kişilerin hevâ ve heveslerine göre idare ettiği "demagoji"den ayrılır. 2735
İslâm'daki istişâre sistemi çoğunluk veya azınlık farkı gözetilmeksizin, imkân dâhilinde herkesin görüşünü almayı gerektirmekte; bunun yanında görüşler
2728] 3/Âl-i İmrân, 159
2729] Kurtubî, el-Câmi li-Âhkâmi'l-Kur'ân, Kahire 138687/1966-67, IV, 249-250; M. Tahir b. Âşûr, et-Tahrîr ve't-Tenvîr, Tunus 1984, IV, 148
2730] Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, Kahire 1934-62, IX, 76; Nevevî, a.g.e., IV, 76
2731] Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'an, Beyrut, ts., V, 263; M. Tâhir b. Aşûr, a.g.e, IV, 148
2732] İbn Teymiyye, es-Siyâsetü'ş Şer'iyye (Mecmû'u Fetâva içinde); Riyad 1381-86, XXVIIl, 386, 387; Hemmâm Abdurrahîm Sa'd, "Arzu'l Ehâdisi'n-Nebeviyye el-Müteallike bi'ş-Şûrâ", eş-Şûrâ fi'l-İslâm içinde), Amman 1989, 1, 85-107
2733] İbn Sa'd, et-Tabakât (nşr. İhsan Abbas), Beyrut 1388/1968, II, 350-352; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, Haydarâbâd 1355, X, 114- 115; Müttakî el-Hindi, Kenzu'l-Ummâl, Beyrut 1405/1985, V, 627; Said Ramazan el-Bûtî, "eş-Şûrâ fî Cehdi'l-Hulefâi'r-Râşidîn; eş-Şûrâ fi'l-İslâm içinde, l, 113-167
2734] Abdülkerim Zeydan, el- Vecîz f; usûli'l fıkh, Bağdad 1405/1985, s. 358; M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi (Trc. S. Tuğ), İstanbul 1980 II, 942
2735] İzzüddin et-Temîmî, eş-Şûrâ beyne'l-Esâle ve'l-Muâsıra, Amman 1405/1985, s. 27-28
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 705 -
içinde tercihe şayan olanın parmak hesabıyla değil, derin ve tarafsız aklî araştırma neticesi tesbit edilmiş olanın tatbik mecbûriyetini içermektedir.2736 Bu sistem iktidar nazariyesinde bir yenilik olup, kapitalist demokratik rejimlerdeki şekliyle ekseriyetin ekalliyete; sosyalist demokratik rejimlerde olduğu gibi ekalliyetin ekseriyete tahakkümünü saf dışı etmektedir. Bununla beraber İslâmî müşâvere sistemi, arzu edilen neticeyi verebilmesi için belli bir pedagojik (terbiyevî) hazırlık devresini gerektirmektedir. 2737
Devlet başkanının istişâre edeceği heyet değişik bir kadro teşkil edebilir. Şûrâ meclisi Uhud savaşında Hz. Peygamberin müslümanlarla istişâresinde olduğu gibi bazen halkın çoğunluğu;2738 bazen Havâzin ganimetleri meselesinde olduğu gibi istişâre ânında mevcut müslümanların tamamı; bazen Hendek muhâsarasında Gatafan'ın çekilmesi için yapılacak antlaşmalarda görüldüğü üzere Sa'd b. Muâz ve Sa'd b. Ubâde gibi kendi kavimleri içinden yükselmiş kişiler;2739 bazen de Bedir esirleri konusunda olduğu gibi, müslümanların bir kısmı şûrâ meclisini oluştururlar.2740 Ancak şûrâ meclisi kimlerden oluşursa oluşsun, ortaya çıkan hükümler, İslâm'ın genel prensiplerine aykırı olamayacağından, halk üzerinde keyfî bir idare, diktatörlük, zulüm ve adâletsizlik meydana getirmeyecektir. Zira İslâm âdil bir sistemdir.
Devlet erkânı bilmedikleri ve içinden çıkamadıkları dinî konularda âlimlerle; cihadla ilgili konularda ordu komutanlarıyla; ümmetin menfaatine yönelik mevzûlarda halk büyükleriyle; memleket dâvâlarında yazarlar, nâzırlar, işçi ve memur temsilcileriyle istişâre etmeleri durumunda bu prensip amacına ulaşır. istişâre yapılan kişiler hakkıyla dindar, bilgili (sahasında uzman), akıllı ve tecrübeli olmalıdır. 2741
İstişâre bir nevi ictihad demektir. Konusunu ise Kur'an ve Sünnetin açıkça beyan etmediği konular teşkil eder.2742 Devlet başkanı ile şûrâ meclisi arasında anlaşmazlık çıkması halinde, ihtilâf konusunu tartışıp inceledikten sonra görüş bildirecek bilirkişilerden oluşacak hakem heyeti kurulabilir. Hz. Ömer bunu tatbik etmiştir. Şam'a giderken, yolda, orada veba salgını olduğunu öğrenince, yola devam edip etmeme konusunda muhâcirlerle istişâre etmiş; anlaşma olmaması üzerine ensarla görüşmüş; yine netice çıkmayınca ilk muhâcirlerden Kureyş büyükleriyle müşâvere etmiş ve onların geri dönme yolundaki teklifini kabul ederek maiyetiyle birlikte geri dönmüştür.2743 Bu gibi durumlarda Hz. Peygamber’in çoğunluğun görüşüne uyduğu da olmuştur. Meselâ Uhud'da Medine'nin dışına
2736] Ma'rûf ed-Devâlibî, İslâm'da Devlet ve İktidar (trc. Mehmed S. Hatipoğlu), İstanbul 1985, s. 55
2737] Devâlibî, a.g.e., s. 56
2738] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 351
2739] Abdurrezzak, el-Musannef, Beyrut 1403/1983, V, 367-368; Heysemî, Mecmau'z Zevâid, Beyrut 1967, VI, 130-133
2740] Ahmed b. Hanbel, a.g.e., III, 105, 188, 219-220; Abdülkerim Zeydan, İslâm'da Ferd ve Devlet, İstanbul 1978, s. 99-100
2741] Kurtubî, a.g.e., IV, 249-250
2742] Şerbâsî, Yes'elûneke fi'd-dîni ve'l-Hayât, Beyrut 1980, IV, 169; M. Vehbi, Hulâsatü'l-Beyân, İstanbul, ts. (Üçdal), II, 766
2743] Buhârî, Tıb 30; Hiyel 13; Müslim, Selâm 98, 100; Muvatta', Medine 22, 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned I/194; M. Reşid Rızâ, Tefsirü'l-Menar, Beyrut, ts. (Dârü'l-Ma'rife), V, 196-197; Zeydan, a.g.e., s. 103
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkmanın aleyhinde olduğu halde, ekseriyetin isteği üzerine şehir dışında savaşmıştır. 2744
İstişârenin Fazileti
İstişâre ile işlerin güzel neticelere varması, siyâsî, ictimâî, askerî vs. bütün alanlarda problemlerin çözülmesi mümkündür. Kişi ne kadar akıllı, zeki ve tecrübeli bulunursa bulunsun, Cenâb-ı Hakk'ın Kur'an-ı Kerîm'inde işaret ettiği ve fâillerini övdüğü müşâvere esasına uygun hareket etmedikçe, faydalı sonuçlara ulaşması ve problemlerini güzel bir şekilde çözümlemesi pek mümkün değildir. Zira Hz. Peygamber (a.s.) akıl ve zekâ yönüyle insanların en mükemmeli iken, Allah ona bile müşâvereyi emretmiştir.
Hz. Peygamber (a.s.) vahyin indirilmediği durumlarda daima arkadaşları ile istişâre yoluna gitmiştir. Ashâb-ı kirâm, Rasûlullah’ın (a.s.) kendi fikriyle hareket ettiğini bildikleri konularda, kendi fikirlerini O'na açıklar, o da uygun fikir doğrultusunda hareket ederdi. Bunun örnekleri pek çoktur.
Peygamber Efendimiz. Bedir savaşında, kendilerine en yakın kuyunun başında durdu ve orayı karargâh yapmak istedi. Bu sırada Ashab'tan Hubâb el-Cümuh, Peygamberimize "Yâ Rasûlallah! Burayı, Allah'ın seni yerleştirmiş olduğu ve bizim ileri geri gitmeğe yetkimiz olmayan bir yer olarak mı seçtin? Yoksa bu bir görüş, bir harp taktiği midir?" diye sordu. Rasûlullah (a. s.) "Hayır; bu bir görüş ve bir harp taktiğidir" dedi. O zaman sahâbî "O halde yâ Rasûlallah! Burası uygun bir yer değil, orduyu kaldır. Düşmana en yakın kuyuya gidelim. Orada bir havuz yapıp içine su dolduralım, geride kalan kuyuları tahrip edelim, düşman istifade edemesin" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) "Sen güzel bir fikre işaret ettin" buyurdu ve bu sahâbînin dediği şekilde hareket etti.
Toplumların düştükleri hatalar, çok defa işi kendi başına yürütme sonucu olmaktadır. Bu işi kendi başına yürütme ne kadar genişlerse, hataların sayısı o nisbette artar; ne kadar daralırsa hatalar da o nisbette azalır. Gerçi hatadan büsbütün kurtulmak imkânsızdır. Çünkü hatadan uzak kalan sadece Allah'tır. Ancak meselelerin çözümünde birçok fikir bir araya gelirse, mükemmel veya nisbeten doğru bir çözüm elde edilebilir. Bu sûrette, sorumlu kimselerin üzerindeki sorumluluk yükü de hafifler ve sorumluluk müşterek olur.
İstişâre ederken gözönünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri, kime veya kimlere danışılacağı konusudur. Bu husus, yapılacak olan bir işin hayırla neticelenmesine önemli derecede etki eder. Bu yüzden danışılacak olan kişinin, akıl ve tecrübe sahibi, dindar ve faziletli, samimi, sağlam fikirli, keskin görüşlü, insan psikolojisini iyi tahlil edebilme, doğruluk ve güvenilirlik gibi değerlere sahip olmasına dikkat edilmelidir. Öte yandan, aklı bir şeye ermeyen, ahlâksız, mağrur kimselere danışmanın kişiye hiçbir yarar sağlamayacağı da açıktır.
Görüşlerinde ve düşüncelerinde daima isabet edenlerin, bir iş yapmaya niyetli olduklarında, istişâre etmelerine şaşılmamalıdır. Çünkü böyle kimseler, kendi görüşlerini yoklarlar, zekâ ve anlayışlarını denerler. Bu şekilde hareket etmekle
2744] Ahmed b. Hanbel, a.g.e., III/351; Zeydan, a.g.e., s. 103-104; Mefâil Hızlı, Saffet Köse, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 230-231
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 707 -
fikir ve düşüncelerini zinde tutarlar.
Herhangi bir konuda istişâre etme ihtiyacı ortaya çıkarsa, şu iki metoddan biri ile problem halledilir: Birincisi, birkaç kişiyle ayrı ayrı görüşülür, fikirleri alınır; fikirler hangi noktada daha çok birleşiyorsa, o uygulanır. İkincisi, birkaç kişi toplanıp görüşleri sorulduğu zaman her biri fikirlerini söyler, daha sonra bu kişiler birbirlerinin görüşlerini inceleyerek en uygun görüşte karar kılarlar ki bu görüşle de sağlıklı hareket etmek mümkündür.
Abbâsî yöneticilerinden Me'mun, oğluna nasihat ederken, istişâre konusunda şöyle demiştir: "Şüphen olan işlerde, tecrübe sahibi, gayretli ve şefkatli ihtiyarların görüşlerine başvur. Çünkü onlar, çok şey görüp geçirmişler, zamanın inişli-çıkışlı, ikballi-hezimetli olaylarına şâhit olmuşlardır. Onların sözü acı da olsa kabul ve tahammül et. Danışma kuruluna korkak, hırslı, kendini beğenmiş, yalancı ve inatçı kişileri alma''
Kendilerini beğenen, başkalarının görüş ve düşüncelerine değer vermeyen kişiler, hiç kimseye danışmazlar. İşlerini kendi görüş ve düşünceleri doğrultusunda çözümlemeye çalışırlar. Bu şekilde davranma ise, çoğu zaman yanlışlıklara sebep olur. Yapılan işlerden fayda yerine zarar elde edilir.
Bir kişiye bir iş hakkında düşüncesi sorulup da, o kişinin düşüncesi etrafında iş halledilmeye çalışılırken, işin sonucu iyi çıkmazsa, düşüncesi sorulan kişi azarlanmamalı ve tekdir edilmemelidir. Zira, bu dünyada herkesin, kendi düşünce ve fikirlerinin uygun olduğunu zannetmesi normaldir. Kişi, görüşündeki hatasıyla kınanır ve azarlanırsa, kendisine ümitsizlik ve güvensizlik gelir. Bu durumda olan kişiye danışılınca da, doğru olan görüşünü gizler ve hata yapma korkusu ile o konuda hiçbir şey söylemez.
Kısaca belirtmek gerekirse, istişâreye yani danışmaya, Yüce Allah'ın emri, Peygamber Efendimiz’in sünneti olarak önem verilmelidir. Atalarımız da "ulu sözü dinleyen, ulu dağlar aşar", "akıl akıldan üstündür" diyerek, istişârenin gerekliliğini kısa ve öz bir şekilde ifade etmişlerdir. 2745
Kur’ân-ı Kerim’de Şûrâ/İstişâre
Kur’ân-ı Kerim’de “şûrâ” kelimesi ve türevleri, toplam 3 yerde geçer: 2/Bakara, 233; 3/Âl-i İmrân, 159; 42/Şûrâ, 38.
“Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği giyeceği bilinen (örf)e uygun olarak çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın; mirasçı üzerinde (ki sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir sütanneye) emzirtmek isterseniz vereceğinizi örfe uygun olarak ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki Allah yaptıklarınızı görendir.” 2746
“Allah'tan bir rahmet dolayısıyla onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli
2745] Şamil İslâm Ansiklopedisi, s. 231-232
2746] 2/Bakara, 233
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları, bağışla onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşâvere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” 2747
“(Süleyman'ın mektubunu alan Sebe'melikesi,) "Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı" dedi.
"Mektup Süleyman'dandır, rahmân ve rahîm olan Allah'ın adıyla (başlamakta)dır."
"Bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadır)."
“(Sonra Melike) dedi ki: Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam.”
“Onlar, şu cevabı verdiler: Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız; buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün.”
“Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır, dedi.” 2748
“(Bu sevaplar, iman edip) Rablerine icâbet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şûrâ ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler (içindir).” 2749
Rasûlullah’ın Sünnetinde İstişâre ve Konuyla İlgili Hadis-i Şerifler
İstişârenin Önemi ve İstişâre Emri: Kur'ân-ı Kerim, beşeriyet kadar eskiliğini göstermek sadedinde Hz. Süleyman'ın mektubu üzerine, takip edilecek siyasetin tesbiti maksadıyla yakınlarını toplayan Belkıs'ın yaptığı istişâre2750 başta olmak üzere Firavun'un Hz. Mûsâ'ya karşı alınması gerekli tedbirleri tesbit için etrafındakilerle yaptığı istişâreden, Hz. İbrâhim'in, oğlu İsmail'le ilgili olarak, onun kurban edilmesi husûsunda gördüğü rüya üzerine, çocuk İsmail'le yaptığı istişâreye2751 varıncaya kadar kaydettiği misallerden başka, iki ayrı âyette Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve müslümanlara istişâreyi emreder. Birinci âyet, Müslümanların sosyal meselelerini aralarında yapacakları istişâre ile yürütmelerini emreder: "...İşleri, aralarında şûrâ iledir."2752 Bu âyetle alâkalı olarak belirtilmesi gereken bir husus şudur: Burada kaydedilen parçayı Kur'ân-ı Kerim'deki ilgili metnin bütünü içerisinde görecek olursak "istişâre emri"nin başta Allah'a iman olmak üzere, tevekkül, büyük günahlardan sakınma, namaz... gibi İslâm'ın temel prensipleri meyanında zikredildiğini görürüz. Bu durum istişârenin ehemmiyetine parmak basmayı gâye edinir: "Size verilen şey hep dünya hayatının geçici (birer) faidesidir. Allah indinde olan (sevap) ise daha hayırlıdır, daha süreklidir. (Bu sevaplar) iman edip de ancak Rablerine güvenip dayanmakta, büyük günahlardan ve fâhiş kötülüklerden kaçınmakta, öfkelendikleri zaman bizzat (kusurları) örtmekte (bağışlamakta) olanlara, Rablerinin (tevhid ve ibâdete aid dâvetine) icâbet edenlere, namaz(ların)ı dosdoğru kılanlara -ki bunların
2747] 3/Âl-i İmrân, 159
2748] 27/Neml, 29-34
2749] 42/Şûrâ, 38
2750] 27/Neml 29-33; 7/A'râf, 109-112
2751] 37/Sâffât, 101, 102
2752] 42/Şûrâ, 38
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 709 -
işleri daima aralarında müşâvere iledir-, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah'a tâat uğrunda) harcamakta bulunanlara, kendilerine tagallüb ve zulüm vaki olduğu zaman elbirlik (mazluma) yardım eyleyenlere mahsustur." 2753
Diğer âyet ise, doğrudan doğruya Hz. Peygamber’e (s.a.s.) müteveccihtir: "Onlarla iş husûsunda istişâre et."2754 Yani her hususta "en güzel örnek vermekle mükellef olan" Hz. Peygamber’de (s.a.s.)n sosyal meselelerin cereyanında ve amme işlerinin tedvirinde de örnek olması, bu işlerde istişâreyi müstekar bir esas yapması istenmektedir. Bizzat Rasûlullah: "Allah bana farzların ikamesini emrettiği gibi müdâretu'nnâsı da emretmiştir."2755 buyurur. Müdâretu'nnâs ise, insanlara iyi davranmak, onlarla iyi geçinmek, onlara mültefit olmak, onları kazanmak, gönül alıcı olmak gibi sosyal kaynaşmayı sağlayacak davranışların hepsine birden şâmil olmuştur. 2756
Konuyla İlgili Hadis-i Şerifler
Bu konuyla ilgili olarak gelen rivâyetler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve ashâbının (r. anhüm) hayatlarında istişâre keyfiyetinin mühim bir düstur olarak yer etmiş bulunduğunu gösterir. Öyle ki, bu mevzûda gelen hadislere dayanarak Hz. Peygamber’in (s.a.s.) etrafındakilerle istişâre etmeden bir karara varmadığı, bir icraatta bulunmadığı bile söylenebilir. Bir rivâyette şöyle der:
"Müslümanların fikrini almadan "emîr" tayin etseydim, İbnu Ümmi Abd'i tayin ederdim." 2757
"Müsteşar (kendisiyle istişâre edilen kişi), güvenilen bir kimse (olmalı)dır." 2758
"Biriniz (din) kardeşine danıştığı zaman, danışılan kimse ona hak ve doğru bildiğini söylesin." 2759
“Azm, görüş sahipleriyle istişâre etmek ve onların görüşlerine uymaktır.” 2760
“Kim bilmeden fetvâ verirse, yapılan işin günâhı, o fetvâ verene gider. Kim müslüman kardeşine bile bile yanlış yol gösterirse, ona hiyânet etmiş olur.”2761
“Kişiye bildiği bir şey sorulduğu zaman onu gizlerse; Allah, Kıyâmet günü o kimseyi ateşten bir gemle (yularla) bağlar.” 2762
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer için: “Siz bir danışmada oy birliğine varırsanız, ben size aykırı hareket etmem.” demiştir. 2763
“İstihâre eden aldanmaz, istişâre eden pişman olmaz, iktisâd eden (tutumlu harcayan)
2753] 42/Şûrâ 36-38
2754] 3/Âl-i İmrân, 159
2755] Münâvî, Abdurrauf, Feyzu'l-Kadir Şerhu'l-Câmii's-Sağîr, Beyrut, 1972, II/159; İbn Kesir, Tefsir, Beyrut, 1966, II/142
2756] Münâvî, a.g.e. II/215, III/205
2757] İbn Sa’d, Tabakatu’l-Kübrâ, Beyrut, 1960, 3/154; Tirmizî, Humus, hadis no: 1966, Menâkıb 380
2758] Ebû Dâvud, Edeb 114; Tirmizî, Zühd 39, Edeb 57; İbn Mâce, Edeb 37
2759] İbn Mâce, Edeb 37
2760] İbn Kesîr, Tefsir I/420
2761] Ebû Davud, İlm 8, hadis no: 3657
2762] Ebû Dâvud, İlm, Bâbu Kerâhiyyeti Me’i’-llm
2763] Ahmed bin Hanbel, 5/227
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoksul olmaz.”2764 Bu rivâyetin senedinde çok zayıf bir kişi vardır. Hadis zayıf olmakla birlikte, ruhu ve anlamı itibarıyla doğrudur.
Hz. Enes: "Arkadaşları ile istişârede Hz. Peygamber kadar ileri giden bir başkasını görmedim" der.2765 Hz. Ömer, Peygamberimiz’in müslümanlarla alâkalı bir meselenin istişâresi için Hz. Ebû Bekir ile birçok geceler boyu başbaşa kaldıklarını bazen bu istişârelere kendisinin de katıldığını belirtir. 2766
Suyûtî, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) diğer insanlardan farklı olan husûsiyetlerini belirtirken bu özelliklerden biri olarak "istişâre yapma mecbûriyeti"ni de zikreder. Bu mecbûriyeti delillendirme sadedinde Hz. Peygamber'den: "Allah bana farzları yapmamı emrettiği gibi, (istişâre yoluyla) insanları iyi idare etmemi (müdâretu'nnâs) de emretti" hadisini kaydeder. 2767
Telâkki: Hz. Peygamber’i (s.a.s.) meşverete bu kadar ehemmiyet vermeye sevkeden şey meşveretin tesiri hakkında taşıdığı inanç idi. İstişâre edenin "asla pişman olmayacağını" belirten2768 Hz. Peygamber’e (s.a.s.) göre: "Bir millet istişâre ettiği müddetçe zillete düşmez."2769 Bu inancı takviye eden diğer bir görüşüne göre, bir meselede ferdî görüşler yanılabilirse de cemaatin görüşü asla yanılmaz: "Allah, ümmetimi dalalet üzere birleştirmez. Allah'ın eli cemaat üzerinedir."2770 Öyle ise gerek ferdî ve gerekse içtimâî meselelerde mümkün mertebe çok kimsenin görüşleri müdahele edip kaynaşmalı, müşterek nokta bulunmalı ve buna da uyulmalıdır. "Gelip geçen bütün peygamberlerin ikisi semâ ehlinden, ikisi de arz ehlinden olmak üzere istişâre edeceği dört veziri olageldiğini ve kendisinin de aynı şekilde dört vezirle takviye edildiğini"2771 belirten Hz. Peygamber, sâlih (liyâkatli) bir müşâvirin ehemmiyetini belirtme sadedinde bir başka hadislerinde şöyle buyururlar: "Sizden, üzerine mes’ûliyet yüklenen bir kimse için Allah hayır murad ederse, ona "sâlih" bir vezir nasip eder de unuttuğu şeyleri hatırlatır, hatırladığı şeylerde de yardımcı olur."2772 Hadisin Ebû Dâvud'daki vechinde: "Allah, bir lider (emîr) hakkında hayır murad ederse kendisine dürüst bir vezir nasib eder.. Allah onun için hayır murad etmezse kendisine kötü bir veziri musallat eder de unuttuğu şeylerde hatırlatmada, hatırladığı şeylerde de yardımda bulunmaz."2773 der.
Hz. Peygamber, istişârenin sosyal hayata getireceği huzur ve saadeti ifade için de: "Umerânız (yöneticileriniz) hayırlılarınızdan, zenginleriniz de cömertlerinizden olur ve işleriniz de aranızda istişâre ile yürürse; yerin üstü sizin için yerin altından daha hayırlıdır."2774 der.
Teşvik: Problemi olan herkesin, meselesini bir bilenden sorması bizzat
2764] Taberânî, el-Câmiu’s-Sağîr, Keşfu’l-Hafâ, 2/242
2765] Tirmizî, Cihad 34
2766] Hakim en-Nisaburî, el-Müstedrek, Haydarabad, Deken 1335 baskısından ofset, 2, 227
2767] Suyûtî, Hasâisu'l-Kübrâ, Kahire, 1967, s. 125; Kütüb-i Sitte, 16/127
2768] Heysemî, Nuruddin Mecmau'z-Zevâid, Beyrut, 1967, 2/280
2769] Zemahşerî, Keşşâf I/332
2770] Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2168
2771] Tirmizî, Menâkıb 44, hadis no: 3680
2772] Nesâî, Bey’a 33
2773] Ebû Dâvud, Harac ve’il-İmâra 4, hadis no: 2932
2774] İbn Kesir, en-Nihâye fi’l-Fiten, Kahire, 1969, I/24; Kütüb-i Sitte, 16/127
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 711 -
Kur'ân-ı Kerim tarafından: "Bilmiyorsanız bir bilenden (ehl-i zikr) sorun."2775 diye emredilmekten başka Hz. Peygamberimiz de "Akıllara sorun, doğru yolu bulursunuz, (bu emrime) âsi gelmeyin, pişman olursunuz!"2776 der. Bir tebliğinde: "Kardeşiniz, birinizden bir şey soracak olursa, ona mutlaka yol gösterin."2777 diye emrederken, sorana verilecek bu cevabın bir vazife olduğunu da ayrıca belirtir: "Bir Müslümanın diğer bir müslüman üzerindeki haklarından biri, ondan tavsiye (nasihat) talep ettiği zaman kendisine tavsiyede (nasihatta) bulunmasıdır." 2778
Hz. Peygamber İstişâreye Muhtaç mı? Bu soru, Hz. Peygamber hakkında kabul edilen umûmîi telâkkîler muvâcehesinde hatıra gelebilecek mühim bir sorudur. Zira, Rasûlullah'ın Kur'an'da ifadesini bulan vahiy dışındaki sözlerinde bile vahy-i gayr-i metluv denen bir nevi vahye, irşâ-ı İlâhîye mazhar olduğu, onun kendi hevâsından bir şey söylemediği gerek Kur'an'da2779 ve gerek hadislerde2780 gelmiş bulunan nasslarla ifade edilmiştir. Abdullah İbnu Amr'dan gelen rivâyet "öfkeli halinde bile ağzından sadece hak kelam çıktığını" ifade ederken,2781 Ebû Hureyre'den gelen bir rivâyet "şakalaşmalarında da haktan başka bir şey çıkmadığını" ifade eder. Bu sonuncu rivâyet aynen şöyle: "Hz. Peygamber (s.a.s.), bir defasında: "Ben haktan başka bir şey söylemem" buyurdu. Orada bulunan Ashab'tan bazıları: "Ama siz, ey Allah'ın Rasûlü, bizimle şakalaşıyorsunuz" dediler. Cevaben: "(Şaka sırasında da olsa) haktan başka bir şey söylemem" buyurdu." 2782
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) her an İlâhî murâkabe altında bulunduğunu, kendisinden husûsî ictihâdına mebnî meselelerde hata varid olacak olsa bile, bu hata üzerinde sonuna kadar hata üzerinde kalmayıp İlahî tashih ve uyarıya mazhar olacağına en güzel, en ikna edici misal, Bedir esirlerine yapılacak muamele ile alâkalı istişâreden sonra gelen vahiydir. Hz. Peygamber'in aldığı karar İlahî iradeye uygun gelmemesi sebebiyle müteakiben gelen vahy Hz. Peygamber’i (s.a.s.) hüngür hüngür ağlatacak kadar şiddetli bir ifade ile tenbih ve tashih etmiştir. İstişarede Hz. Ebû Bekir fidye mukabili serbest bırakılmalarını, Hz. Ömer hepsinin öldürülmelerini, Abdullah İbnu Ravaha ateşte yakılmalarını teklif etmişti. Hz. Peygamber ise, Hz. Ebû Bekr'in görüşünü muvâfık bularak, fidye mukabili serbest bırakılmalarını karar altına almıştı.2783 Bu kararı şiddetle kınayan âyette şu ibare de mevcuttur: "...Daha önceden Allah'tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azab erişirdi." 2784
Burada şunu belirtmemiz gerekmektedir: Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) her hususta en güzelin, en faydalının, en doğrunun örneğini vermek vazifesiyle görevlidir. İstişare husûsunda da bu görev onun omuzlarındadır.
Şu halde Hz. Peygamber, taşıdığı peygamberlik vasfının bir yönü icabı
2775] 16/Nahl, 43; 21/Enbiyâ, 7
2776] İbn Hacer, el-Metâlibu’l-Âliye, Kuveyt, 1973, 3/17
2777] Ebû Dâvud, Edeb 114; Tirmizî, Zühd 39
2778] İbnu'l-Hac el-Mâlikî, el-Medhal, 1293, 4/45; Mâverdî, Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn, İstanbul, 1299, s. 239-40; Kütüb-i Sitte, 16/127
2779] 53/Necm, 3
2780] Bk. Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensû, Mısır, 1314, 6/122
2781] Ebû Dâvud, İlim 3, hadis no: 3646
2782] Ahmed bin Hanbel, II/340; Tirmizî, Birr 57
2783] İbn Kesir, Tefsir, 3/346
2784] 8/Enfâl, 67-68
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istişâreye muhtaç değilse de, diğer bir yönü, yani örnek olmak, öğretmek yönüyle de istişâre yapmakla görevlidir. Hasan-ı Basri şöyle der: "Cenâb-ı Hak: "İş husûsunda onlarla istişâre et" diyerek mahlûkatın en kâmiline meşvereti emretti. Bu emir, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ashâbına olan ihtiyacı sebebiyle değildir. Bu emirle Cenab-ı Hak, bize meşveretin fazilet ve ehemmiyetini öğretmek ve Müslümanların meşvereti hayatlarında tatbik etmelerini sağlamak; kişinin, âlim bile olsa insanlarla meşverette bulunması gerektiğini öğretmek istemiştir." 2785
Katâde de aynı âyeti açıklarken emrin Hz. Peygamber'in ashâbının fikirlerine olan ihtiyacından ziyade terbiyevî yönünü dile getirir: "Allah, müşâvereyi Ashab'ın Hz. Peygamber'e ülfet ve yakınlığını artırmak ve onların (içlerinden geçebilecek her çeşit mülâhazaları bertaraf ederek) nefislerini hoş kılmak için emretti."
Müşâvere emrinin "kalplerin hoş kılınması" gayesine yönelik olduğu farklı âlimlerce te'yid edilen bir husustur.2786 İlk nazarda mübhem gibi gelen bu tabirin aydınlanması maksadıyla İbn Kesir'in: "Böylece insanlar, yaptıkları işlerde daha şevkli (enşât) olurlar" izahını2787 kaydedebiliriz.
İstişâreye ehemmiyet vermeyen diktatörlerin hâlet-i rûhiyesini inceleyen araştırmacılar onların son derece kuşkulu ve ürkek olduklarını, zaman zaman delilik derecesine varan ruhî bunalımlar geçirdiklerini ifade ederler.
Siyasî tarihçiler, diktatör idarelerin, bizzat diktatörlerin ölümü ile sona erdiğini ifade ederken, sosyolog ve içtimaiyatçılar da temeli istişâreye dayanan "demokratik" idare ve terbiyenin halktaki mesuliyet ve teşebbüs ruhunu artırdığını belirtirler.
Şu halde, istişârenin ehemmiyetinden bahsederken onun bu yönüne de hususen parmak basmak gerekmektedir: İstişâre idare edenle idare edilenler arasında karşılıklı sevgi, saygı, itimad ve güvenin en mühim sebeplerinden biridir. Fikri alınan kimse, onlara karşı içinden geçebilecek kuşku, endişe, suizan, korku gibi hislerden kalbini temizleyerek kendisine değer verilmiş olma düşüncesinin de iştirakiyle samimi bir hürmet ve itaat duygusuyla bağlanacak, idare eden de bilmukabele ona karşı daha ziyade merhamet ve şefkatini ziyadeleştirecektir. Eski âlimlerimiz bu durumu "ülfetin ziyadeleşmesi", "kalplerin hoş kılınması" gibi tâbirlerle ifade etmişlerdir.
En Büyük Dâhî De İstişâreye Muhtaçtır: Hz. Peygamber (s.a.s.), "İşleri, aralarında şûrâ iledir" âyetinin âlim-câhil, idare eden-idare edilen herkese şâmil olan umûmî emrine rağmen hiç kimsenin şu veya bu mülahaza ile kendisini istişâreden müstağni addetmemesi, mutlaka istişâreye yer vermesi gereğini ifade zımnında: "Ben vahiy gelmeyen hususlarda sizden biriniz gibiyim" der2788 ve "Allah Teâlâ, ikisi semâ ehlinden: Cibril ve Mîkâil ve ikisi de arz ehlinden: Ebû Bekir ve Ömer olmak üzere dört vezirle beni takviye etti" diye ilâve eder.2789
Hz. Peygamber, müslümanları kendisiyle istişâreye teşvik etmek, bilhassa
2785] İbn Ma’n ed-Dürrî, Temyiz, Yazma, Damat İbrahim Paşa, No: 945, 60/a
2786] Bk. İbn Kesir, Tefsir II/142, 143; Muhammed İbn Allan, Delîlu’l-Fâlihîn, Mısır, 1971, III/209
2787] İbn Kesir, Tefsir II/142
2788] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1/178, 9/146
2789] Münâvî, Feyzu’l-Kadir, II/217
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 713 -
dünyevî işlerin tedviriyle alâkalı hususlarda, herkesin şahsî fikrini söylemede, kendi nübüvvet otoritesi karşısında içlerinden geçebilecek tereddüd ve çekingenlikleri kırabilmek için daha da ileri giderek: "...(Şunu bilin ki) ben de bir insanım, söylediklerimde isâbet de ederim, hata da ederim"2790; "...Siz dünyanızın işini benden daha iyi bilirsiniz"2791 gibi beyanlarda bulunmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisinden sonra gerek ilmî ve gerek içtimâî vaziyeti ne olursa olsun herkesin mutlaka istişâre ile hareket etmesi gereğini ifade eden bir beyânı Hz. Ali'nin bir sorusu üzerine varid olmuştur. Aslı uzun olan mezkûr rivâyette Hz. Ali, Hz. Peygamber’e sorar: "Ey Allah'ın Rasûlü, hakkında Kur'an'da âyet gelmemiş, sizin sünnetinizde de bir benzeri hükme bağlanmamış (hakkında emir veya yasak beyan edilmemiş) bir hâdise ortaya çıkarsa, ne yapmamızı irşad buyurursunuz?" Rasûlullah'ın cevabı şudur: "Onu (fukahâ) ve mü'minlerden âbid olanlar arasında istişâre edin. Fakat asla husûsî bir kimsenin re'yi ile hükme bağlamayın..."2792
İbn Teymiyye, Hz. Peygamber'e Kur'an'da gelen istişâre emrine dayanarak, "Hiçbir veliyyülemrin (otoritenin) kendini, istişâre etmekten müstağnî addedemeyeceğini belirttikten sonra, Kur'an'da gelen mezkûr emrin gâyeleri husûsunda âlimlerin şu tesbiti yaptıklarını kaydeder:
1- Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ashâbının kalplerini kazanması (te'lif),
2- Hz. Peygamber'den sonra bu prensibe uyulması,
3- Hakkında vahiy gelmeyen harp, cizye, vesâir her çeşit işte onların reylerini elde etmesi.2793
Ashâb ve İstişâre: Ashâb, Hz. Peygamber'den aldığı derse uyarak istişâreye gerekli ehemmiyeti vermiştir. Hz. Ebû Bekr Kur'an-ı Kerim'in kitap haline konmasından2794, zekât vermemek için isyan eden bedevîlerle savaşa2795 kadar bütün devlet işlerinde istişâreye yer verdiği gibi, sağa sola tâyin ettiği komutanlara bile istişâre ile hareket etmeleri husûsunda ta'mimler yollamıştır.2796
Bu hususta Hz. Ömer'in işgal ettiği mevki daha dikkat çekicidir. Hz. Peygamber'in kabr-i şerifleri ile minber arasında "meclisu'l-muhâcirîn"in yer aldığını; Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Zübeyr, Hz. Talha, Hz. Abdurrahman İbnu Avf'ın burada devamlı üye oldukları, zuhur eden her meseleyi onlara vazederek onlarla istişâre ettiği,2797 sorulan suallere sünnete uygun cevabı bulmak için istişârelere başvurduğu2798 rivâyetlerde belirtilir. Hicrî takvimin konmasıyla sonuçlanan tarih vazıyla ilgili istişâre bunların mühimlerinden biridir.2799 Onun, istişâre meclisine gençleri de alıp, fikirlerini rahatça söylemeleri husûsunda teşviklerde bulunduğu
2790] Heysemî, a.g.e. I/178
2791] a.g.e. I/179
2792] Heysemî, a.g.e. I/180
2793] İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye, s. 161) (Kütüb-i Sitte, 16/131)
2794] Tirmizî, Tefsir, (Tevbe Sûresi), hadis no: 3102
2795] Buhârî, Zekât 1
2796] Heysemî, a.g.e. 5/319
2797] Alâuddin Aliyyu’l-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, Haleb 1978, 13/624
2798] Bk. Şâfiî, Risâle, Mısır, 1940, s. 427; Müslim, es-Sahîh, Selâm 98
2799] Taberî, Tarih, Beyrut, tarihsiz, 4/188
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da rivâyetlerde gelmiştir. Hatta onun, askerî komutanların yanına müşâvirler tayin ettiği de bilinmektedir. 2800
Hz. Peygamber'in Müşâvirleri: Hz. Peygamber, istişâreye son derece ehemmiyet verdiğini belirttikten sonra, şahsî hayatındaki tatbikatı göstermek bakımından, fiilen istişârede bulunduğu bazı şahsiyetleri belirtmede fayda var. Hemen kaydedelim ki, bu hususta ilk akla gelen kimseler Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer'dir. İbn Abbas onları Hz. Peygamber’in "iki havârîsi ve iki veziri" olarak tavsif eder.2801 Rasûlullah'ın devlet işlerinin yürütülmesinde bu iki zâta ne kadar önem verdiğini: "Ebû Bekr ve Ömer benim nazarımda, bir baş için göz ve kulak mesabesindedir."2802 hadisinden anlayabiliriz. Hz. Peygamber bu kulak ve göz gibi kıymetli tuttuğu müşâvirlerin görüşlerini ne kadar üstün tuttuğunu, "Ebû Bekr ve Ömer istişâre sırasında bir meselede ittifak edip birleştilermi asla itiraz etmem."2803 sözüyle ifade eder. Hz. Peygamber'in "İkinizle beni takviye eden Allah'a hamd olsun."2804 dediği de rivâyetler arasında gelmiştir.
Gerçekten de bu iki müsteşar son derece nafiz görüşlü kimselerdir. Onların bu husustaki liyâkatlerini ifâde eden rivâyetler çoktur. Hz. Ömer için oğlu Abdullah: "Ömer'in bir şey için: "Zannederim bu şöyle olmalıdır" deyip de onun zannettiği şekilde hâsıl olmadığı vâki değildir"2805 der. Yine Abdullah İbn Ömer'in ifadesiyle ortaya çıkan bir meselede herkes bir görüş beyan ederken Hz. Ömer bir başka görüş beyan edecek olsa meseleyle alâkalı olarak gelen âyet her seferinde Hz. Ömer'i te'yid etmiştir.2806 Nitekim bu durumlarda on beş kadarında Hz. Ömer'den "şöyle olsaydı" diye vâki olan temennîyi tâkiben, temennîsine muvâfık âyetler gelmiştir. Tesettür, münâfıklara kılınan cenâze namazı, Bedir esirlerine uygulanacak muâmele ile alâkalı vahiyler bunlardandır. Hz. Ömer'e vahy-i İlahî'nin muvâfakatı olarak bilinen bu hadisler2807 onun ne kadar nâfiz, basîret ve ne kadar berrak bir fıtrat-ı selîme sahibi olduğunun ve Hz. Peygamber'in: "Benden sonra bir peygamber gelseydi bu Ömer olurdu"2808 veya "Allah, hakkı Ömer'in lisanına ve kalbine koymuştur."2809 iltifatlarının ne kadar doğru olduğunun en güzel delilleridir.
Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) bu husustaki kapasitesini dile getiren rivâyetler de çoktur. Onların burada zikrinden sarf-ı nazar ederek, onun görüşlerindeki isâbetlilik derecesini ifade eden Hz. Peygamber'den rivâyet edilen şu hadis rivayetini kayıtla yetiniyoruz: "Allah, Ebû Bekir'in (kararlarında) hata yapmasından, semâsının fevkinde rahatsız olur." 2810
Hz. Peygamber'in bu iki zat dışında başka müşâvirleri de olmuştur. Az sonra belirtileceği üzere, istişâre edilecek mesele kimi veya kimleri alâkadar ediyorsa,
2800] Heysemî, a.g.e. 5/319
2801] İbn Kesir, Tefsir, 3/143
2802] Münâvî, Fevyzu’l-Kadîr, I/189
2803] Heysemî, a.g.e. 9/53
2804] Usdü’l-Ğâbe, 6/10
2805] Buhârî, Menâkıb 35
2806] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, Kahire, 1959, II/51
2807] Bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, II/51; Heysemî, a.g.e. 9/67-69
2808] Tirmizî, Menâkıb 48
2809] Tirmizî, Menâkıb 45
2810] Heysemî, a.g.e. 9/46
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 715 -
kadın-erkek, yaşlı-genç, hattâ mü'min-münâfık ve müşrik ayırımı yapmadan fikirlerine başvurmuş, lüzumuna inandığı ve fayda mülâhaza ettiği herkesle istişârede bulunmuştur.
Bununla beraber, umûmiyetle gerek Ensar ve gerekse Muhâcirûn'un temsilcileri durumunda olan büyükler, onun sıkça mürâcaat edip istişâre yaptığı kimseleri teşkil etmekte idi. Bu meyanda Hz. Ebû Bekir ve Ömer'den sonra bilhassa Hz. Osman, Hz. Ali, Talha, Zübeyr, Üseyd İbn Hudayr, Sa'd İbn Muaz ve Sa'd İbn Ubâde, Muaz İbn Cebel vs. sıkça istişâre ettiği kimseler arasında zikredilebilir. 2811
Münâfık ve Müşriklerle İstişâre: Burada husûsen zikre şâyân iki isim Abdullah İbn Ubey İbni Selül ve Abbas İbn Abdilmuttalib'tir. Bunlardan birincisi Medine'deki münâfıkların başı olarak birçok ıstıraplara sebep olduğu halde Hz. Peygamber (s.a.s.) zaman zaman kendisiyle istişâre etmiştir. Bu meyanda Uhud Savaşı'nın nerede yapılacağı husûsunda icrâ edilen istişâredeki tutumu ve neticeleri mühimdir. 2812
İbn Abbas'a gelince, Hz. Peygamber Mekke' de iken, onunla henüz müşrik olmasına rağmen, "isâbetli rey ve kuvvetli zekâ sahibi" olması sebebiyle, hicret gibi en gizli, en kritik bir meselede bile istişâre ederek fikrini almıştır.2813
İstişare Konuları: Hz. Peygamber'in ashâbıyla yaptığı istişâreler gözönüne alınınca bunların çok çeşitli sahalara girdikleri görülür. Çoğunlukla harp ve askerlikle alâkalı iseler de sadece bunlara münhasır değildir. Nitekim namaz vakitlerini duyurma şekli ile alâkalı olan istişâre, dinî olduğu gibi, ifk (Hz. Âişe'ye iftira) meselesinde yapılan istişâre de tamamen dünyevî ve hatta hususi bir meselenin müşâveresi gibi gözükmektedir. Misallerden gelen bu tenevvü (çeşitli sahalarla ilgili olma) sebebiyle İslâm âlimleri, istişâreye arzedilmesi gereken meseleler husûsunda farklı iddialarda bulunurlar. "Bir kısmı harb ve düşmanla alâkalı meselelerde gerekli derken, diğer bir kısmı dünya ve din işlerinde lüzumlu, bir başka grup da, insanları ahkâmın sebepleri ve içtihadın yapılış tarzı hususlarında uyarmak için dinî meselelerde yapılmalıdır" demişlerdir. 2814
İstişare Dışı Konular: Dinî mevzûların bile istişâre şümûlüne girdiği söylenirken, vahyin gelmediği hususlara giren dinî meselelerin kastedildiğini belirtmek gerek. Nitekim Ashâb, Hz. Peygamber'in teklifleri geldikçe: "Bu vahiyse diyeceğimiz yok, ama şahsî re'yiniz ise kanaatimiz şudur... Şöyle yapılırsa daha iyi olur... Biz bunu kabul edemeyiz.." şeklinde konuşmuşlardır. Şu halde vahiyle açıklama ve tesbit edilen meselelerde vahye ters düşen kanaatler ileri sürmek, münakaşa yapmaya kalkmak mü'minlik edebine aykırıdır, bu hususlarda tam bir teslimiyet gerekmektedir.
Hz. Peygamber Allah'a, âhirete, kadere iman gibi imana müteallik meselelerde münâkaşa ve hatta mübâhaseyi yasaklamıştır.2815 Kısmen mevzûmuzun dışına çıkan bu bahse bir örnek kaydedip geçeceğiz: Hz. Ali'nin rivâyetine göre,
2811] Bk. Heysemî, a.g.e. I/178
2812] İbn Hişam, Sîret, Mısır, 1955, 3-4, 63
2813] Bk. İbnu’l-Esir, Üsdü’l-Ğâbe, Kahire, 1970, III/165; İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, Haydarabad, Deken 1378 baskısından ofset, 5/123; Taberî, a.g.e. 2/239
2814] Bk. Suyûtî, Rasâıisu’l-Kübrâ, 3/258
2815] Buhârî, Bed’u’l-Halk 11; Müslim, İman 212-217
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir gece kendilerine uğrayan Hz. Peygamber: "Namaz kılmıyor musunuz?" diye sorunca Hz. Ali: "Ey Allah'ın Rasûlü, bizim nefislerimiz Allah'ın kudret elindedir. O, bizim (namaza) kalkmamızı dilerse bizi kaldırır (biz de namaz kılarız)" cevabını verir. Hz. Peygamber kaderle alâkalı bu meselede münâkaşaya girmektense cevap bile vermeden geri döner, gider. Ancak, giderken kendi kendine şu âyeti telaffuz ettiğini Hz. Ali işitir: "İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır." 2816
İstişârenin Mekanizması: İslâm'ın istişâreye verdiği önemi belirttikten sonra, İslâmî istişârenin safhalarıyla alâkalı birkaç mühim noktayı açıklayabiliriz:
1- Müşâvirin Durumu: İstişârede en mühim hususlardan biri budur.
Sünnette kimlerle istişâre edilebileceği husûsunda gerek kavlî ve gerekse fiilî hadisler, örnekler bolca varid olmuştur. Buna göre:
a. Liyâkat: Müsteşar, fikri alınacak hususta akıl, tecrübe ve bilgi yönleriyle liyâkatli olmalıdır. Hadiste: "Âkil (akıllı) olandan fikir alın ki, doğruyu bulasınız..."2817; "İşini bilmen, akıllı kişiye danışıp sonra da ona uymandır."2818 denir. Âlimler, kendini beğenen, tecrübesiz gençle, aklına araz gelmiş yaşlılardan fikir almamayı tavsiye ederler. 2819
Liyâkatlı ve tecrübeli kimse, güvenilebilir olduğu takdirde müşrik bile olsa fikrine başvurulabileceği husûsunda yukarıda zikri geçen Hz. Peygamber'in amcası Abbas ile henüz o müslüman olmazdan önce yapmış bulunduğu istişâre delil olarak gösterilebilir.
Ahlâk kitaplarında kaydedilen: "Müsteşarın fikren gam ve kederden sâlim olması" şartını da liyâkatle alâkalı bir husus olarak değerlendirebiliriz. 2820
b. Mûtemed/Güvenilir Olmak: Fikrine başvurulacak kimsenin liyâkattan başka itimad edilen biri olması aranmalıdır. Hz. Peygamberimiz mükerrer olarak: "Müsteşar güvenilir olmalıdır"2821 der. Bir başka hadiste: "Müsteşar dürüst olmalıdır, bir kimseye bir şey danışılırsa kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyi tavsiye etmelidir."2822 buyurur, böyle hareket etmeyenin davranışını da "...kardeşine ihânet etmiştir" diyerek ihânet gibi ağır bir suçla suçlayarak kınar.2823 Hz. Peygamber, istişârede dürüstlükten ayrılanları kınayan hadislerden birinde de şöyle buyurur: "Kişi kendisinden fikir danışanlar hakkında hayırhah olduğu müddetçe görüşlerinde isâbetli olmaya devam eder. Ancak, danışanı ne zaman aldatmaya kalkarsa Allah da onun fikirlerindeki sıhhati (isâbetliliği) kaldırır." 2824
Dürüstlük Başta Gelir: "Hz. Peygamber, yukarıda kaydettiğimiz bazı hadislerde fikir danışana cevap vermenin bir vecibe olduğunu beyan etmekle beraber, kanaat beyan ederken dürüstlüğün şart olduğunu bilhassa tebarüz ettirir. Mürâcaat edenle müsteşar arasında mevcut hasmane düşünceler, menfi hisler
2816] 18/Kehf, 54) (Buhârî, İ’tisâm 18)
2817] İbn Hacer, el-Metâlibu’l-Âliye, 3/17; Alâuddin Aliyyu’l-Muttakî, a.g.e. 3/409
2818] Alâuddin Aliyyu’l-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, 3/110
2819] İbnu’l-Hac, a.g.e. 4/46
2820] A.g.e. 4/46
2821] İbn Mâce, Edeb 37, hadis no: 3745-3746; Tirmizî, Zühd 39, Edeb 57
2822] Alâuddin Aliyyu’l-Muttakî, a.g.e. III/409; Heysemî, a.g.e. 8/96
2823] Alâuddin Aliyyu’l-Muttakî, a.g.e. III/411
2824] A.g.e. III/409
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 717 -
sebebiyle dürüst olmayacaksa sükût etmesi, konuşmaması gereklidir: “Müsteşar güvenilir olmalıdır, sorulana dilerse cevap verir, dilerse sükût eder (cevap vermez).”2825; “Ancak, cevap verecekse yapılacak iş kendisi için yapılıyormuşcasına (doğru) cevap versin.”2826 Şu halde mesela Mâverdî gibi bazı âlimler: "Bir kimseye dost veya düşman kim (istişâre için) mürâcaat ederse etsin, fikrini gizlemede hiçbir özür yoktur" sözünü2827 bu hadisin ruhsatıyla ihtiyatla karşılamak gerekir.
Sorulara doğru cevap vermek husûsunda delil olarak, normal durumda kişi hakkında medar-ı bahs edilmesi gıybet sayılabilecek bir açıklamayı, mürâcaat ve sual üzerine yapılmış bulduğumuz şu hadisi gösterebiliriz. Hz. Peygamber, evlenmek niyetiyle Ebû Cehm ve Muâviye hakkında kendisine fikir danışan Fâtıma Bintu Kays'a şu enteresan cevabı verir: "Ebû Cehm sopasını omuzunda taşır (yani dayak atıcıdır). Muâviye'ye gelince, o da fakir ve malsızdır, sen Üsame İbn Zeyd ile evlen." 2828
c. Müslüman ve Dindar Olmak: Bazı hadisler, istişâre edilecek kimsenin Müslüman ve mütedeyyin olmasını şart koşar: "Kim bir işe girişmek ister de o hususta Müslüman biri ile müşâvere ederse Allah onu işlerin en doğrusunda muvaffak kılar." 2829
Ahlâk kitaplarına "müttakî, mütedeyyin olmak" şeklinde girmiş olan bu şartın, kezâ "nasih/öğüt veren ve muhib/dost, sevgi sahibi olmak", "sorulan hususta müsteşarın menfaati olmamak" gibi kaydedilen diğer şartlarda da olduğu üzere, esas gâyesi yukarıda kaydettiğimiz "güvenilir olmak" şartını gerçekleştirmeye râcîdir. 2830
d. İlgili Olmak: Bu vasıf liyâkat maddesinde mütâlea edilebilirse de, ayrıca ele alınmasında fayda vardır. Aslında ilgi, liyâkattan oldukça farklı bir husustur. Hz. Peygamber 'in birkısım sünnetini, hatıra gelebilecek bazı sualleri böylece daha rahat açıklığa kavuşturabileceğiz. Nitekim Uhud Seferi sırasıda, savaş şehrin içinde mi, yoksa dışında mı olmalı? diye müzâkere yapılırken münâfık Abdullah İbn Übey İbn Selül'ün fikrinin alınması bu mesele ile olan alâkası sebebiyledir. Zira, üç yüz civarında bir grubun lideri durumunda idi.
Bu konuyla ilgili olarak, kadınla istişâre meselesi de mevzûbahs edilebilir. Zaman zaman, birkısım kitaplarda mutlak bir ifade ile "kadınla istişâre etmeyin."2831 şeklindeki tavsiyenin sünnete uymadığını söyleyebiliriz. Zira en azından kadını ilgilendiren meselelerde onunla istişâre edilmesi husûsunda Hz. Peygamber'den çok net "emirler" varid olmuştur: "Kendilerini ilgilendiren hususta kadınlarla istişâre edin."2832; "Kızları husûsunda kadınlarla istişâre edin."2833; "Bakire kızla, (evlendirmezden önce) babası müşâvere etmelidir."2834; "Dul kadın, kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire kız da izni alınmadan nikâhlanmamalıdır..."2835 gibi.
2825] Heysemî, a.g.e. 8/97
2826] Alâuddin Aliyyu’l-Muttakî, a.g.e. III/410
2827] Mâverdî, a.g.e. s. 240
2828] Müslim, Talâk 36; Tirmizî, Nikâh 38; Nesâî, Nikâh 22
2829] Alâuddin Aliyyu’l-Muttakî, a.g.e. III/409
2830] Bk. Abdullah Şevket İbn Muhammed Hamdi, Ahlâk-ı Dinî, İstanbul, 1328, s. 282; İbnu’l-Hacc, a.g.e. 4/46
2831] Bk. İbnu’l-Hacc, a.g.e. 4/46
2832] Üsdü’l-Ğâbe, 4/15
2833] Ebû Dâvud, Nikâh 24
2834] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 26
2835] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Evlenme gibi şahsını alâkadar eden bir mevzûda fikrinin alınması ve ona uyulması kesinlikle ifade edilir ve hatta "kızın arzusunun hilâfına yapılan nikâhın bizzat Rasûlullah tarafından iptal edilmesi"2836 vak'asına dayanan "cumhur" bu çeşit nikâhın bâtıl olduğuna hükmeder.2837
Şüphesiz bir erkek, kadını veya kızı ile sadece evlenme meselesinde "istişâre etmekle" kayıtlı değildir. Bu hususu te'yid eden bir rivâyette: "Hz. Peygamber kadınlarla da istişâre eder, onların beyan ettikleri görüşleriyle amel ederdi"2838Bunun aksini ifade eden rivâyete rastlamadık. Tirmizî'de "kızıl rüzgâr"la alâkalı hadiste geçen "kişi annesine bakmaz, kadınına itaat eder." cümlesinde kınanan husus, kadınla yapılan istişâre değil, annenin ihmal edilmesidir. Nitekim aynı hadiste "...babasına bakmaz, arkadaşına rağbet gösterir."2839 denilmektedir.
Kadınla istişâre meselesindeki tereddüdü izâle edecek iki örneği Hz. Ömer'den kaydedebiliriz. Birincisi, bilinen bir vak'adır. Hz. Ömer bir cuma hutbesi sırasında, evlenmelerde kadınlara verilecek olan mihir için bir sınırlama getirerek mübâlağaya kaçılmasını önlemek istediği zaman cemaatte bulunan bir kadının, bizzat Kur'an'dan okuduğu âyetle bu kararın yanlışlığını hatırlatması üzerine Hz. Ömer: "Bir kadın isâbet, bir erkek hata etti. Bir emîr (lider) cedelleşti ve cedeli kaybetti" diyerek kendi iddiasından rücû edip kadının görüşüne uyar. 2840
İkinci misalimiz mevzûmuz açısından daha dikkat çekicidir. Bir gece teftişinde Hz. Ömer, kocası cihad için uzak bir yere gitmiş olan bir kadının "bekârlıktan yakındığını" işitince, kızı Hafsa'ya (ve kadınlardan tecrübeli olanlara)2841 mürâcaat ederek: "Kızım, (söyle bakalım) bir kadın kocasından ne kadar müddet ayrı kalmaya tahammül edebilir?" diye sorar ve onun verdiği cevaba dayanarak Allah yolunda askerlik denebilecek cihad için sefer müddetini altı ay olarak sınırlar. 2842
Şu halde, kadını ilgilendiren şahsî, ailevî meselelerde fikri alınacağı gibi, ihtisasına giren meselelerde de fikri alınabilecektir. Zaten liyâkat ve ilgisi olmayan hususlarda erkek de olsa kendisiyle istişâre tavsiye edilmemiştir. Öyle ise, "kadınla istişâre etmeyin" mealindeki mutlak tavsiyeler menşeini sünnetten almazlar, bazı ciddi kitaplarda2843 tasrih edildiği üzere "hükema" sözüdür. Ne var ki, dinî kitaplarımıza girmiş bulunan -darb-ı mesel, israiliyat, etibba ve hükema sözü nevinden- her şey, halk tarafından zamanla dinin kendisi zannedilerek, hadisle, Kur'an'la iltibas edilmiştir.
2. İstişârenin Şekli: İslâmî istişârede müşâvirlerin durumunu belirttikten sonra istişârenin uygulanışına da deyinmek gerekir. Burada karşımıza farklı şekiller çıkmaktadır:
a. Doğrudan Re'ye Mürâcaat: Karara bağlanacak bir mesele zuhur edince
2836] Buhârî, İkrâh 4
2837] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî 15/351, Azimâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, Medine 1968, 6/119 ve devamı
2838] İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr, Mısır, 1963 (ofset), I/27 denmektedir.
2839] Tirmizî, Fiten 38
2840] Bk. Bâkıllânî, et-Tehmîd, Beyrut 1957, s. 199
2841] A.g.e. s. 198
2842] Said İbn Mansur, Sünen, Malegaon, 1967, II/186; Bâkıllânî, a.g.e. s. 198; Bk. İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s. 326-327
2843] 92
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 719 -
salâhiyetli veya ilgili kimselere başvurarak fikirlerinin alınması demektir. Bunun misali Hz. Peygamber'in hayatında çoktur. Bedir'de harbe karar vermek,2844 Bedir Harbi'nden sonra da elde edilen esir ve ganimetler mevzûunda takip edilecek tutum için,2845 Hendek Harbi'nin hazırlık şekli için2846 yapılan istişâreler umûmiyetle bilinen örneklerdir.
Hz. Peygamber, bu durumda beyan edilen görüşlerden en uygununu seçerdi.
b. Liyâkatlinin Müdâhalesi: Bazı durumlarda Hz. Peygamber'in şahsî mürâcaatı varid olmadan, ortaya çıkmış mesele ile alâkalı olarak hâriçten müdâhale vakaları olmuştur. Bu müdâhaleler "liyâkatli ağız"dan geldiği veya "mâkul" bulunduğu takdirde daima hüsn-ü kabul görmüştür. Bununla alâkalı örnekler de çoktur. Bu ikna edici örnekler Hubab İbnu'l-Münzir ile alâkalı olanlarıdır. Bedir Savaşı'na karar verildikten sonra Hz. Peygamber ordunun savaş vaziyeti alacağı yeri tayin ederek yerleşme emrini vermişti ki, Hubab huzura çıkarak harp mevziini seçme işini vahyin irşadı ile değil de kendi re'yi ile yaptı ise buranın uygun olmadığını Hz. Peygamber'e söyledi. Hz. Peygamber de: "Hayır, vahiy değil, kendi reyimle seçmiştim" der. Hubab'ın fikrine uygun olarak yeniden yerleşim yapılır.2847 Aynı Hubab'ın gerek Hayber,2848 gerek Tâif2849 seferleri sırasında, gerekse Benû Nadr ve Benû Kureyza gazvelerinde2850 Hz. Peygamber tarafından, her seferinde kabul edilen benzer tekliflerine rastlıyoruz.
Fetih günü Mekke'nin haramiyetini ilân eden Hz. Peygamber'in bu meyanda "otlarını yolmanın da harama dâhil olduğunu" söylemesi üzerine amcası Abbas tarafından izhir denen ve günlük hayatta muhtaç olunan bir otun bu yasaktan hâriç tutulması için yapılan talebin kabul edilmesi,2851 şarap yapılan,2852 eşek eti pişirilen kapların kırılması için verdiği emre "kırılmayıp yıkandıktan sonra kullanılması"2853 için yapılan teklifin kabul edilmesi gibi örnekler Hz. Peygamber'in çok farklı konularda muhâtaplarını dinleyip görüşlerini değerlendirdiğini gösterir.
c. Yersiz Teklif: Şunu da belirtelim ki, münhasıran dini alâkadar eden meselelerde vaki olan telkin ve tavsiyeleri Hz. Peygamber ciddiye almamıştır. Nitekim O'nun kadın-erkek, yaşlı-genç herkese, her hususta düşünce ve kanaatlerini serbestçe söyleme husûsundaki cesâret verdiren müsâmahakâr davranışı sebebiyle, bazı kimselerin, zaman zaman "yersiz" ve "densiz" diyebileceğimiz davranışları ve teklifleri de olmuştur. Bunlardan biri, bir yolculuk sırasında vâki olur: Akşam vakti girince Hz. Peygamber (s.a.s.) orucunu açmak için su ister. Bunun üzerine muhâtabı emri hemen yerine getireceği yerde: "Biraz daha bekleyin, ortalık kararsın" karşılığında bulunur. Hz. Peygamber (s.a.s.), her seferinde aynı şekilde mukabelede bulunan muhâtabının -ki Bilâl-i Habeşî'dir-2854 mütâleasını nazar-ı
2844] İbn Sa’d, a.g.e. II/14
2845] Tirmizî, Cihad 34
2846] İbn Sa’d, a.g.e. II/66
2847] İbnu Sa'd II/15; Hâkim, a.g.e., III/427; Vâkıdî, Meğâzî Oxford, 1966, I/53
2848] Vâkıdî, a.g.e. II/645
2849] Vâkıdî, a.g.e. II/325-326
2850] Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ, III/257-258
2851] Buhârî, Cenâiz 76; Müslim, Hacc 445-448
2852] Buhârî, Eşribe 8
2853] Buhârî, Meğâzî 38
2854] Ebû Dâvud, Savm 19, hadis no: 2352
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dikkate almaksızın emrini üç defa tekrar ederek orucunu açtıktan sonra, iftar vaktiyle alâkalı açıklamada bulunur.2855
İkinci bir misal, hac menâsikinin tâlimi sırasında meydana gelir. Peygamberimiz (s.a.s.) hacc esnasında Zilhicce'nin dördüncü (veya beşinci) günü beraberinde kurbanlıklarını getirmeyenlere, ihramdan çıkmalarını emretmişti. Sahâbîler, "ihramdan çıkmak için vaktin henüz gelmediğine" hükmederek bu emri tatbik etmek istemiyorlardı.2856 Rasûlullah bu tutum karşısında o kadar öfkelenmişti ki, Hz. Âişe'nin yanına döndüğü zaman öfkesi hâlâ yüzünden okunuyordu." 2857
Gerek iftar vakti, gerek ihramdan çıkma günü gibi, tamamen dinî hususlarda, dünyada Hz. Peygamber'den başka kim daha liyâkatlı ve selahiyetli olabilirdi ki, bu çeşitten itiraz ve teklifleri ciddiye alsın?
d. Saygısız Müdâhale: Her ne kadar normal istişâre çerçevesinde mütalaa edilmesi zor da olsa, istişâre mevzûu ele alındığı zaman temas edilmesinde fayda mülahaza edilecek bir husus da Hz. Peygamber'in "saygısızca" diye tavsif edeceğimiz bazı itiraz ve müdâhaleler karşısındaki tutumudur. Zira insanlar arasında birkısım ölçüsüz ve saygısız davranışlara sapan kimseler her zaman mevcuttur. Bunlar karşısında Hz. Peygamber’in (s.a.s.) davranışını ibret almamız için bilmekte fayda vardır. Kısaca "sabır" ve "müsâmaha" olarak tavsif edeceğimiz bu sünneti sergileyen bir iki misal kaydedeceğiz:
Birinci misalimiz, Abdullah İbnu Zi'l-Huvaysira denen bir Temimlinin davranışıdır. Hz. Peygamber Huneyn'de elde edilen ganimeti (veya Hz. Ali'nin Yemen'den2858 göndermiş bulunduğu sadaka malını (İbn Hacer, bu farklılıktan hareketle, aynı itirazcının iki ayrı yerde olay çıkardığına hükmeder2859) dağıtırken ortaya atılarak: "Ey Muhammed! Allah' tan kork, âdil ol, bu taksim Allah'ın rızâsı aranmayan bir taksim oldu" der. Bu söze fena halde öfkelenen Hz. Peygamber (s.a.s.) ona şu cevabı verir: "Eğer ben de âsî/isyankâr isem, kim O'na mutî/itaatkâr olabilir? Yer, gök ve insanlar içerisinden Allah, beni seçip itimat eder de, siz etmez misiniz?" Hz. Peygamber'in son derece üzüldüğünü gören ashabdan bazıları bu saygısızı şiddetli bir şekilde cezalandırmak, hatta öldürmek için izin isterlerse de Rasûlullah (s.a.s.): "Ben müşriklerin ‘Muhammed arkadaşlarını öldürüyor’ demelerini istemem" diyerek hiçbirisine müsâade etmez. 2860
Bir başka vak'a, Hz. Zübeyr ile Medineli arasında çıkan su ihtilâfının halli sırasında meydana gelir. Hz. Peygamber ihtilâfı: "Ey Zübeyr (mâdem su, komşuna senin tarlandan geçiyor) tarlanı önce sen sula, sonra da suyu komşuna sal" diye hükme bağlamıştı. Karardan memnun olmayan Medineli: "Ya Rasûlallah sen kararı Zübeyr lehine verdin, çünkü o senin halaoğlundur" diye itiraz eder.2861 Hz. Peygamber'i yüzü renklenecek kadar öfkelendiren bu ölçüsüz itiraz üzerine gelen bir vahiy, bu çeşitten zuhur edecek durumları şiddetle kınar: "Onlar senin hükümlerini
2855] Buhârî, Savm 44
2856] Müslim, Hacc 111, 144
2857] Müslim, Hacc 130, Heysemî, a.g.e. III/233
2858] Nesâî, Zekât 78
2859] -Fethu’l-Bârî 15/321-322-
2860] Buhârî, Enbiyâ 6, 26, İstitâbe 7; Ahmed bin Hanbel, Müsned III/353, 354, 355; Müslim, Zekât 142
2861] Buhârî, Tefsir 86
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 721 -
içlerinden gelen hoşlukla, tam bir teslimiyetle karşılamadıkları müddetçe mü'min değillerdir." 2862
Kezâ, zinâ suçunu işleyen kadınların cezâlandırılabilmesi için dört şâhit getirilmesini emreden âyetin2863 nüzûlü vesilesiyle vâki bir sual üzerine Hz. Peygamber'in, karısı ile yabancı bir erkek yakalayan kimsenin zânîleri öldüremeyeceğini, dört şâhitle mahkemeye mürâcaat edebileceğini beyan etmesi üzerine, Sa'd İbn Ubâde' nin: "Ey Allah'ın Rasûlü, hüküm böyle mi?2864 Yani ben karımla bir yabancaya yakalayıp da dört şâhit bulup gelinceye kadar dokunmayacağım ha?!" sorusuna Hz. Peygamber: "Evet hüküm böyledir" demesi üzerine Sa'd itiraz ederek: "Hayır, seni hak ile gönderen Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun, böyle birini görürsem hemen kılıcımla kellesini uçururum" der. Hz. Peygamber, İlâhî hükme karşı gelmeyi ifade eden bu ânî feverâna karşı: "Ey Ensar, ey Medineliler! Efendiniz Sa'd'ın ne dediğini işitiyorsunuz. Evet, Sa'd kıskançtır, ben ondan daha kıskancım, Allah ise benden daha kıskançtır"2865 cevabını verir. Cemaatten Sa'd'ın kıskançlığını te'yid eden bazı konuşmalardan sonra olacak, biraz yatışan Sa'd özür dileyerek şöyle der: "Ey Allah'ın Rasûlü, bu (söylediğiniz) haktır ve Rab Teâlâ'nın indinden gelmiştir. Fakat ben (ilk defa duyunca işte böyle bir) tuhaf oldum" der. 2866
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) büyük bir sabır ve müsâmaha ile karşıladığı feveranlar zaman zaman Hz. Ömer'den gelmiştir. Bunlar meyanında, bilhassa Hudeybiye Sulhü üzerine vaki olan itiraz kayda değdiği için az sonra etraflıca temas edeceğiz.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sert, haşin ve bazen rencide edici çıkışlara sabır, sükût, mülâyemet ve mümkün mertebe güleryüzle mukabele edişi, etrafındaki insanların dağılmalarını önlemeye yönelik idi. Bu davranışın O'nun başarısındaki büyük rolünü bizzat Kur'an-ı Kerim te'yid etmektedir. Nitekim yukarıda kısmî olarak kaydetmiş olduğumuz Hz. Peygamber'e müşâvere etmeyi emreden âyet şöyle der: "O vakit sen Allah'tan bir rahmet olarak onlara yumuşak davrandın. Eğer (bilfarz) kaba, katı yürekli olsaydın onlar etrafından herhalde dağılıp gitmişlerdi bile. Artık onları bağışla (Allah'tan da) günahlarının affını iste, iş husûsunda onlarla müşâvere et." 2867
Dilimizdeki "insanın yere bakanı ile suyun duru akanından kork" sözü de, Hz. Peygamber'in sert ve hatta saygısızca itirazlara cesaret veren müsâmahalı davranışındaki hikmet ve maslahatı anlamaya yardımcı olabilir. İnsanlar muhâlefetlerini ifade edemezlerse birkısım gizli telakkilerin gelişmesinden ve beklenmedik zamanlarda tehlikeli patlamalar halinde ortaya çıkmasından korkulmalıdır.
3- Kararın Alınması: İstişârenin mühim bir safhası, müzakere edilen mevzû üzerine değişik görüşler serdedildikten sonra kararın alınması safhasıdır. Hz. Peygamber'in sünnetinde bunun çeşitli şekillerde yapıldığı görülür:
a- Ekseriyetin Re'yi: Uhud Harbi için yapılan istişârede karar böyle alınmıştır.
2862] 4/Nisâ, 65
2863] 4/Nisâ, 15
2864] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/238
2865] Heysemî, a.g.e. 4/328
2866] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî 11/232
2867] 3/Âl-i İmrân, 159
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Başta Hz. Peygamber (s.a.s.) olmak üzere yaşlılar düşmanın şehir içinde karşılanması fikrinde idiler. Ancak, çoğunluğu teşkil eden gençler bunu tezlil edici bularak erkekçe meydanda savaşmayı istiyorlar ve bunda ısrar ediyorlardı. Hz. Peygamber: "Öyleyse siz bilirsiniz" diyerek kabul etti. 2868
b- Görüşlerden birinin tercih edilip seçilmesi: "Bazı durumlarda Hz. Peygamber, beyan edilen görüşlerden birini oylamaya başvurmadan, şahsen tercih etmiştir: Bedir esirlerine yapılacak muamelede öyle olmuştur.
c- Kararı Tehir Etmek: Ortaya atılan görüşlerden hiçbirini kabul etmeksizin, durumun tavzihini zamana bırakma şekli de olmuştur. Namaz vaktini duyurmak için benimsenecek vasıta mevzûunda bu tarz uygulanmıştır. Sahabelerden bazısı çan çalmayı, bazısı ateş yakmayı, bazısı da boru öttürmeyi teklif ediyordu. Hz. Peygamber hiçbirini uygun bulmayarak kararı tehir etti. Ertesi gün Abdullah İbnu Zeyd'in rüyada ezberlemiş olduğu bugünkü ezan şekli benimsendi. 2869
d- İcbârî Karar: Hz. Peygamber'in hayatında, az da olsa müşâvirlere rağmen re'sen alınmış olan karara da rastlanır. Bunun en iyi misali Hudeybiye Anlaşması'dır. İstikbale mâtuf stratejik hedef ve gayelerini, zâhirî ve peşin görüntüsü sebebiyle anlamayarak "tezlil edici" bulan "Ashâb-ı Rasûl"ün hemen hemen tamamı2870 sulhtan memnun değildir. Öyle bir anlaşma yapmaktansa erkekçe savaşmak istiyorlardı, bu sulh ise zilleti kabullenmek gibi bir şeydi. Hz. Peygamber anlaşmanın mündemiç bulunduğu maslahat ve mes'ut neticeleri o anda açıklamayı mahzurlu telâkki ettiğinden olacak, bu sulhla alâkalı iknâ edici konuşma yapmaktansa, bu hususta sükûtu tercih edip, daha önce gerçekleşen vaadleri hatırlatarak bunda da hayır olduğu husûsunda etrafındakileri iknâya çalışıyordu. 2871
Özetle, Hz. Peygamber Hudeybiye'de peygamberlik otoritesine dayanarak itirazları susturdu ve bu anlaşmayı kabul ettirdi. Hz. Ömer'le, Hz. Peygamber arasında geçen konuşma hem ashabtaki memnuniyetsizliğin, hem de Hz. Peygamber'in ısrarındaki kararlılığın derecesini kavramak için kayda değer:
"Ey Allah'ın Rasûlü biz hak üzere, onlar da bâtıl üzere değiller mi?
"Şüphesiz öyle."
"Bizim ölülerimiz cennetlik, onlarınki cehennemlik değil mi?"
"Şüphesiz öyle."
"Öyleyse niye dinimizde bu zilleti kabulleniyoruz? Allah bizimle onlar arasında (savaşla belirlenecek) hükmünü vermezden önce geri mi döneceğiz? (Olmaz böyle şey)!"
"Ey Hattab'ın oğlu, ben Allah'ın elçisiyim (ve O'nun emrine muhâlif de değilim)2872 ve Allah da ebediyyen bizi terketmeyecektir."
Hz. Ömer bundan sonra Hz. Ebû Bekr'in yanına giderek Hz. Peygamber'e
2868] Heysemî, a.g.e. 6/107
2869] Müslim, Salât 1; İbn Mâce, Ezan 1; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kebîr, Haydarabad 1344, I/421
2870] Vâkıdî, a.g.e. II/607
2871] A.g.e., II/609
2872] A.g.e., II/609
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 723 -
söylediklerini ona da tekrar eder. Hz. Ebû Bekr de: "(Onun emrine uy, zira şehâdet ederim ki) O, Allah'ın Rasûlüdür ve Allah O'nu ebediyyen terketmeyecektir" cevabını verir. Arkadan Fetih sûresi iner, Hz. Peygamber sûreyi baştan sona Hz. Ömer'e okur. Hz. Ömer, "Yani bu bir fetih mi?" diyerek hâlâ devam eden üzüntü ve endişesini dile getirir. 2873
Isrardaki hatasını bilâhare anlayarak keffâreti için yıl orucu tutup, köleler âzad edecek olan Hz. Ömer başta olmak üzere, Hz. Ebû Bekir ve diğer pek çok sahâbî ittifakla Hudeybiye Sulhü'nün "İslâm'ın en büyük zaferi olduğunu" ifade edeceklerdir. 2874
Hülâsa, istişâre sonunda kararın alınmasında yegâne prensip, bugünkü Batı parlamenter sisteminde cârî olan parmak usûlü (demokrasi) değildir. Son söz; nazar-ı âmm, bilgi ve vukufiyeti başkalarına nazaran daha geniş olan esas mes'ul kişinindir, yani Hz. Peygamber'indir.
4- Şahsî Kanaatinde Direnmemek: Sünnette gelen mühim müşâvere örnekleri tetkik edilirse Hz. Peygamber'in müzâkereye sunduğu meselelerde şahsî kanaatlerinin benimsenmesi için, Hudeybiye Sulhü hâriç, çok ısrar etmediği görülür. Bedir'de seçmiş olduğu ilk savaş mevziini, Hubab'dan gelen teklif üzerine terkettiği gibi, Uhud Savaşı'nın Medine'nin içinde yapılması istikametindeki kanaatine rağmen gençlerin çoğunlukla "şehrin dışında" olmasını istemeleri üzerine de dışarı çıkmayı kabul etmiştir.
Bir başka iknâ edici misal Hendek Savaşı sırasında, imza safhasında bozulan bir anlaşmadır. Hz. Peygamber savaşın uzaması ve şehirde sıkıntının artması üzerine düşman cepheyi dağıtmak düşüncesiyle, bazı bedevi gruplarla cepheyi terketmeleri mukabilinde Medine hurma mahsulünden belli bir yüzdenin kendilerine verilmesi esasına dayanan bir anlaşma yapmak üzereydi. Mutabakat hâsıl olan anlaşmaya Medineli liderlerin: "Ey Allah'ın Rasûlü, bu, itaat etmemiz gereken bir vahiy değil de şahsî re'yin ise hayır... Onlar şimdiye kadar bizim hurmalarımızdan da parayla satın alarak veya ikramımız olarak yediler, bu ise bir zillettir. Allah seninle bize hidâyet verdi, şerefimizi artırdı bunu kabul etmeyiz..." derler. Bunun üzerine Hz. Peygamer "Bu İlâhî bir emir değildir, şahsî fikrimdir, size arzettim" diyerek fikrinden vazgeçer ve mutâbakat, imza safhasında bozulur. Râvîler, Hz. Peygamber'in bu itiraz karşısında üzüntü değil "memnuniyet" izhar ettiğini kaydederler.2875
Hz. Peygamber, fitne alâmetleri meyanında "Rey sahibinin kendi reyini beğenmesi"ni de zikretmek sûretiyle2876 istişâre meselesinde önemli bir prensibe dikkat çekmiş oluyor.
5- Müşâvirleri Gücendirmemek: İstişâre mevzûunda mühim bir husus da farklı ve bazen da birbirine zıd fikirlerin ortaya atılması sırasında liderin alacağı tavırdır. Zira fikirlerden birinin kabulü, diğerlerinin reddi demek olacağından buradaki farklı bir kabul veya red şekli, reddedilen fikir mensuplarını gücendirip yersiz bir muhâlefete sevkedebilir.
2873] Buhârî, Fardu’l-Humus 36; Vâkıdî, a.g.e., II/608
2874] Vâkıdî, a.g.e., II/607, -610
2875] Heysemî, a.g.e., 6/132; Üsdü’l-Ğâbe, II/357
2876] İbn Mâce, Fiten 21
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu endişeyi Hz. Peygamber'in hayatında bâriz bir şekilde görmekteyiz. Nitekim, Bedir esirlerine yapılacak muamele husûsunda cereyan eden istişâre sırasında müşâvirlerden gelen farklı görüşleri teker teker dinlendikten sonra, bunlardan sadece Ebû Bekir'in görüşünü muvâfık bulsa da diğerlerine de iltifat eder: "Ey Ebû Bekr senin misâlin Hz. İbrâhim'e benziyor. O, Allah'a kavmi hakkında şöyle demişti: "Rabbim bana uyanlar bendendir, uymayanlara gelince, sen af ve mağfiret edicisin."2877; "Ey Ömer senin de misâlin Hz. Nuh gibidir. O, kavmi için şöyle demişti: "Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden tek canlı bırakma."2878 Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Ebû Bekir'i Hz İsa'ya2879, Hz. Ömer'i Hz. Mûsâ'ya2880 benzetmeye devam ederek onların fikirlerine muvâfık gelen âyetleri okur ve her ikisini de fikirleri sebebiyle doğrular, takdir eder. 2881
Burada kaydı gereken bir durum Hz. Ömer'le alâkalı olarak rivâyet edilmektedir. O da, istişâre sırasında herkesin re'yini serbestçe söylemesi, rahatça münâkaşa edilmesi, ileri sürülen fikirlerdeki farklılıklar sebebiyle müşâvirlerin birbirine gücenmemesi gereğidir. Said İbnu'l-Müseyyeb der ki: "Ömer İbnu'l-Hattab ve Osman İbn Affân aralarındaki bir mesele için öyle bir nizâya girerlerdi ki, onları seyreden birisi: ‘Artık bunlar bir daha bir araya gelmezler’ derdi. Ancak, en güzel ve en tatlı bir şekilde ayrılırlardı." 2882
6- Tatbikat Sırasında Azim: İstişârede karar alındıktan sonra tatbikat sırasında tereddüde yer vermemek İslâmî istişârenin mühim bir vasfıdır. Bunun üzerine hassasiyetle ve ısrarla durulur. Karar safhasından sonra tereddüd ve çekingenlik kesin bir dille reddedilir. Bizzat Kur'ân-ı Kerim'de istişârenin emredildiği âyette istişârenin bu vasfı da belirtilir. Âyet şöyle: "...İş husûsunda onlarla müşâvere et. Bir kere de azmettinmi artık Allah'a güvenip dayan. Çünkü Allah, kendine güvenip dayananları sever." 2883
Uhud Harbi için gençlerin reyine uyularak şehir dışına çıkmaya karar verilip hazırlığa başlandıktan sonra bazı yaşlıların uyarısı sonucu gençler fikirlerinden caymışlardı, düşmanla şehir içinde karşılaşmayı kabullenmişlerdi. Zırhını giymiş bulunan Hz. Peygamber'e yeni gelişme intikal ettirilince, bu tereddüdü: "Bir peygamber giydiği zırhı savaşmadan çıkarmaz. Emrettiğim hususlara iyi bakın ve onlara uyun... Sabrettiğiniz takdirde zafer sizindir" diyerek reddeder. 2884
Burada şu noktanın da belirtilmesinde fayda var: İstişâre edilerek bir fikir benimsendikten sonra onun başarı veya başarısızlığına terettüp edecek sorumluluk sadece bu fikri teklif edene düşmez. Sorumluluk ortaktır. Nitekim Uhud Savaşı başarısızlıkla sona erince, Hz. Peygamber'in "harbi şehrin dışında yapalım" diyen gençlere herhangi bir ayıplamada bulunduğunu görmüyoruz.
2877] 14/İbrâhim, 36
2878] 71/Nûh, 26
2879] 5/Mâide, 115
2880] 10/Yûnus, 88
2881] Taberî, a.g.e., II/295; İbn Kesir, Tefsir, III/346
2882] Alâuddin Aliyyu’l-Muttakî, a.g.e., 10/186-187
2883] 3/Âl-i İmrân, 159
2884] Vâkıdî, a.g.e., I/214
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 725 -
Batı Demokrasisi
Demokrasinin Tenkidi: İslâm'daki şûrâ ile Batı demokrasisini birbirine iltibas edenlere, içine düştükleri yanlışlığı göstermek için, demokrasiye bizzat Batılılar tarafından yöneltilen bazı tenkidleri hatırlatmada fayda umuyoruz.
René Guénon, Modern Dünyanın Bunalımı (La Crise du Monde Moderne) adlı eserinin altıncı bölümünde insanların Batı'da, birkısım telkin ve sahte fikirlerle teshir edilip aldatıldığını belirttikten sonra en ziyade laf kalabalığına getirilerek kitleleri aldatma vesilesi yapılan "demokrasi"ye sözü getirerek hülâsaten şunları söyler:
"Eğer "demokrasi", halkın kendi kendini idaresi şeklinde tarif edilirse, ortada gerçek bir imkânsızlık, fiiliyatta basit bir varlığı dahi görülmeyen bir şey kabul edilmiş olmaktadır. Bu şey sadece bizim zamanımızda değil, başka hiçbir devirde de vaki olmamıştır. Kelimeler bizi aldatmamalıdır. Esasen aynı adamların hem idare eden, hem de idare edilen kimseler olacağını kabul etmek aklen mütenakız bir düşünce olur. Zira Aristo mantığına göre, aynı bir varlık aynı zaman ve şartlarda bilfiil ve bilkuvve halinde olamaz. Halkın kendi kendini idare ettiğine dair boş hayalin kafalarda yer etmesi içindir ki "halkoyu" mefhumu icad edilmiştir. Bu icada göre, kanunu yapan şeyin ekseriyetin efkârı olduğu farzedilmektedir. Fakat burada gözden kaçan husus, efkâr-ı umumeyenin çok basit ve kolay bir şekilde yönlendirildiği ve şekillendirildiğidir. Her zaman, uygun telkinlerle önceden tesbit edilen şu veya bu istikamete onun tevcihi mümkündür. Biz şimdi efkâr-ı umumiye (kamuoyu) tekvin etmek (kamuoyu oluşturmak) tabirini kim uydurdu bilemiyoruz, fakat bu, tam bir gerçeği ifade ediyor. Ancak şûrâsı da muhakkak ki, görünürdeki idareciler efkâr-ı umumiyeyi tekvin etmek için lüzumlu olan vasıtalara her zaman sahip değiller."
Herhangi bir meselede fikrini beyan etmeye çağrılan halk içerisinden ezici çoğunluğu meseleyi anlamayacak kimselerin teşkil ettiğini, anlayanların sayıca çok az kaldıklarını ve binaenaleyh o meselenin kanunlaşmasında anlamayanların, liyâkatsizlerin rol oynadığını böylece kanunların meseleye vakıf olmayan kimselerce çıkarıldığını belirten Guénon: "Kanunu, ekseriyetin yapması gerektiği" fikrinin eşyanın tabiatı icabı fiiliyatta tamamen nazariyatta kalıp hiçbir tatbikî duruma tekabül etmemekten başka, temelden hatalı olduğunu söyler ve şöyle devam eder: "Bu fikrin en zahir kusuru az yukarda belirttiğimiz husustur, yani "ekseriyetin re'yi liyâkatsizliğin ifadesidir ve bu da haddizatında zekâ noksanlığından veya sırf cehaletten ileri gelir. Bu hususun daha iyi anlaşılması için "kitle psikolojisi" ile alâkalı bazı tesbitlerden istimdad edebiliriz: umumiyetle bilinen bir duruma göre, "bir kalabalık içerisinde nihai efkâr, kalabalığı teşkil eden fertler tarafından ileri sürülen fikirlerden, vasat seviyede olanlara göre bile değil, en aşağı seviyede olan fikirlere göre teşekkül etmektedir."
Guénon devamla, modern hükümetlerin ısrarla üzerinde durup, kendi meşruiyetlerinin yegâne kaynağı kabul ettikleri bu "en büyük çoğunluğun kanunu" prensibinin mâhiyetçe ne olduğunu belirtmeye geçer ve şöyle der: "Bu sadece ve sadece maddenin ve ezici kuvvetin kanunudur. Öyle bir kanun ki, onu esas alarak ağırlığıyla sürüklenen bir kitle, güzergâhında rastladığı her şeyi ezer geçer. İşte bu noktadadır ki "demokratik" telakki ile "materyalist" telakki arasındaki telâki (ittisal, birleşme) noktası ortaya çıkar. Bu telâkiyi hal-i hazır zihniyete
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
samimiyetle bağlayan şey de bu husustur. Bir başka ifadeyle bu, normal, tabii nizamın alt üst edilmesidir. Zira bu, çokluğun, çokluğu sebebiyle üstünlüğünü ilan etmektir, işte böylesi bir üstünlük sadece ve sadece madde dünyasında mevcuttur. Tersine, manevî âlemde, daha umumi olarak cihanşümul nizamda ise hiyerarşinin zirvesini birlik ve vahdet tutar. Zira vahdet, bütün çokluğun kendisinden çıktığı aslî prensiptir. Fakat, bu prensip bir kere inkâr edildi veya nazardan kaçtımı artık geriye, kendini bizzat maddeye rabteden kesret-i mahz (sırf çokluk) kalır." 2885
Aslî vasfı azınlığı çoğunluğa, keyfiyeti kemmiyete ve binnetice havassı avâma (yani seçkin zümreyi halk tabakasına) kurban etmek2886 olarak vasıflandırılan demokrasinin eşyanın tabiatına zıd olan ve "hiçbir devirde fiilî hayatta tatbikat bulamamış bir vehim ve hayal" ithamını yenmesine sebep olan yapısı sebebiyledir ki, bugün, her şeye rağmen demokrasiye hararetle taraftar olanlar tarafından belirtilen bir başka endişe mevzûbahs olmuştur:
Teknokrasi: Zâhirde demokrasi olsa bile fiiliyatta meselelere ve icraata yön veren, hâkim olan o meselelerden anlayan -ve halkın temsilcisi olmaksızın iş yapan- mütehassıs şahıslardır, teknik ekiptir. Demokrasinin bu noktadaki zaafı şöyle ifade edilmiştir: "(İcraatta bir bakanlık müdürü, bugün, astığı astık kestiği kestik, mesuliyetsiz bir müstebittir, milleti temsil eden bir meb'ustan hatta bizzat bakandan çok daha güçlüdür. Zira bu, siyasî dalgalanmalarla onlar gibi değişmez. Ve bu, üstelik teknik bir maharete de sahiptir ve öbürlerinin çoğu zaman mahrum bulundukları siyasî cambazlıklara da alışmıştır. Demokrasi bu durumda Teknokrasi girdabında batma tehlikesiyle başbaşadır."2887
Diğer bazı bilim adamları, devrimizde teknolojinin, "ânî karar verme"ye daha da ehemmiyet kazandırdığını, bu işte, acemi temsilcilerden ziyade, "mütehassıs teknisyenler"in mahâret ve selâhiyet sahibi olduğunu belirterek, en ziyade demokrat bilinen Amerika Birleşik Devletleri'nde bile parlamenterlerin, fiilen ortadan kaldırılmamakla birlikte, sessizce hükümsüz hale getirildiklerini ifade ederler. 2888
Halk iradesinin gerçek manada hâkimiyetine mani olan başka "baskı grupları" da vardır. Bunlardan bir kısmı gizlidir, bir kısmı açık. Açık olanlara ticarî, iktisadî teşekküller, meslekî cemiyetler (barolar, sendikalar, işverenler, emekliler ve benzeri cemiyetleri gibi) hususi menfaat grupları misal olarak zikredilebilir. Bunlar "çoğu kere hükümete baskın çıkarlar" ve "kanun yapıcının irâdesini kırarlar." 2889
Hemen belirtelim ki, burada gâyemiz demokrasi hakkında lehte veya aleyhte birkısım nazariyeleri açıklamak değildir. Ancak, Batı'nın uzun asırlar boyunca çetin mücadelelerle elde ettiği ve zamanımızın en müstebit idarelerini bile "demokratik" vasfına hararetle sahip çıkmaya sevkedecek kadar fevkalâde bir revaç ve teshir gücü kazanmış bulunan demokratik idarelere rağmen Batılı cemiyetlerde bunu da reddeden görüşlerin çıkış sebebini belirtmeye çalışıyoruz.
2885] Guénon, La Crise du Monde Moderne, pp 118-128
2886] A.g.e., p. 123
2887] Cuvillier, Manuelle du Sociologie, II/645
2888] Parkinson, L’Evolotion de la pensee Politique, Paris, 1964, II/305
2889] Cuvillier, a.g.e., II/645
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 727 -
İslâm'da Kanun Koyma Mekanizması: Demokrasi ile şûrâyı ayıran temel noktalardan biri bunlara tanınan yetkinin çerçevesinde kendini gösterir: Demokrasi. Guénon'un da açıkladığı üzere, çoğunluk adına iddiasıyla, hâkim (teknotrat) zümrenin -bu zümre üzerinde hâkimiyet kurmuş görünür-görünmez baskı güçlerinin tesiriyle- her çeşit kanunu yapma oyunudur. Şu veya bu kanunu yapamaz diye bir sınır yoktur. İslâm'da ise kanun koyma işi iktidarda olanlara tanınan bir hak değildir. Bu, farklı bir mekanizmadır. Şöyle ki:
1- Temel hakların korunmasına yönelik birkısım kanunlar var ki, bunlar Kur'an ve Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) tarafından tesbit edilmiştir; hiçbir devirde, hiçbir kimse tarafından kaldırılamaz, değiştirilemez, azaltılamaz, çoğaltılamaz. Zina, hırsızlık, katl, şarap içme, irtidad gibi ağır cürümlerin cezası böyledir. Bunlara hudud denir. Devlet bunları tatbikatla vazifelidir. Bunların tatbiki karşısında kimse kimseyi itham edemez. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” sözü buradan gelir.
2- (Kur’an’da ve sünnette hükmü bulunmayan hususlarda, Kur’an ve sünnetin genel ilkelerine ve onların ruhuna aykırı olmamak kaydıyla, düzenleme yapma yetkisini İslâm, insanlara vermiştir.) Yeni meseleler için kanun yapma işi, dindarlık ve ilmî yeterlilik gibi birkısım zor şartları nefsinde toplayan kimselere aittir. Kanun yapacak kişide bulunması gereken zaruri sıfatlar arasında "iktidarda olmak", "resmî vazifeli olmak" gibi sıfatlar yoktur.
3- Otoriteye itaat keyfiyeti sınırlıdır. Allah'ın emirlerine isyanı emreden hiçbir âmire itaat yoktur.
4- Dinin ferde tanıdığı tabiî hakları ortadan kaldırıcı kanun yapılamaz. Böylesi bir icraat var ise, bu meşrû olamaz, keyfîdir, zulümdür.
5- Din, ferde tanınmış olan tabii haklara uymayan, şahsî zararlara sebep olan zâlimane icraatlar karşısında -halka zarar verecek fitnelere sebep olmamak için- sabretmeyi tavsiye ederse de icraatcıyı zâlim ilân eder. İktidarda olana hiçbir sûrette kanunsuz icraatta bulunma selahiyeti tanımaz.
6- Sultan (iktidar sahibi, yönetici otorite) kanun önünde diğer fertler gibidir. Hiçbir hususi haktan istifade edemez. Meselâ bugün milletvekillerine tanınan teşriî ma'suniyet (dokunulmazlık) İslâmî sistemde yoktur.
7- İslâm, teşriat (kanun koyma) sistemiyle idare edilenleri, idare edenlere karşı koruduğu gibi, diğer birkısım teşriatıyla da başka zümreleri korumuştur. Şöyle ki:
a) Zekâtı farz etmek, faizi haram kılmak, sadaka ve diğer hayır işlerine, sadaka-i câriyeye teşvik gibi emirleriyle fakirleri zenginlere karşı korumuştur.
b) Çocukların temyiz yaşına kadar terbiyesini anaya vermek, büluğ yaşına kadar:
1) Nafakasını temin etmek.
2) Terbiye ve bir meslek öğrenimi dâhil olan talimini vermek gibi vazifeleri veliye, velisi yok ise devlete -kaçınılması mümkün olmayan- bir vazife, bir vecibe yapmak.
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3) Kezâ büluğ devresinden önce işlediği suçlar sebebiyle cezaî ehliyet tanımak.
4) Te'dib için dövmelerde gerek ebeveyne ve gerekse muallim ve diğer büyüklere üçten fazla vurma hakkı tanımamak gibi teşriatıyla çocukları korumuştur.
c) Kur'an-ı Kerim'in "anne ve babanızdan biri yanınızda ihtiyarlığa ererse onlara "öf" bile demeyin" âyetinde ifadesini bulan çeşitli teşriatıyla, "ihtiyarlarımıza hürmet etmeyen bizden değildir" gibi prensipleriyle yaşlıları korur.
d) Tarihte ilk defa çok evlenmeyi tahdid ve "biri tavsiye" etmek, kadınlara -bir iki hususi durum dışında- erkeklere tanınan hak ve vazifeleri aynen tanımak, miras, mülkiyet, boşanma gibi haklar tanımak, şahıslarına karşı işlenen suçların cezasını erkeklere karşı işlenen suçların cezasıyla bir tutmak ve hatta "cennet anaların ayağı altındadır", "sizin en hayırlınız eşine karşı en iyi davranandır" gibi teşriatıyla kadınları korur.
e) İlme yaptığı mükerrer teşvikleri, tefekkür ve düşünceye verdiği ehemmiyetle ilmi, ilim adamını korumuştur. Kur'an-ı Kerim kalemi, satırı, okumayı övmekten başka, "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" der. Hz. Peygamber alimle cahilin arasındaki farkı yıldızla güneş arasındaki , peygamberle peygamber olmayan bir kimse arasındaki farka benzetir. "İlim talep edenin geçtiği yere melekler kanatlarını gerer", "Bir saatlik tefekkür bin senelik nafile ibâdetten daha hayırlıdır" der. Keza "Alim verdiği hükümde isabet ederse iki sevab kazanır, yanılırsa bir sevab kazanır. Zira hüküm vermek bir ibâdettir, hüküm verme sevabını alır; yanılma (iradî olmadığı için) günaha sebep olmaz" diyerek hep ilme teşvik eder ve ilim adamını korur.
Şimdi sorabilir miyiz: Acaba hangi zümrenin "İslâm dini bizi ezmiştir" demeye hakkı vardır? Dinî kanunlar tarafından Batılı manada ezildiğini söyleyen bir zümre, bir kişi çıkabilir mi?
Ancak şu da bir gerçektir: Müslüman cemiyetlerde de ezenler ezilenler olmuştur. Fakat bu durumu din tahsin edip hoş karşılamaz, bilakis takbih eder, reddeder. Zalimane iş yapan hiçbir kimse, zulmünü meşrulaştıracak bir fetvayı dinde bulamaz. Din hiçbir zümreye özel ayrıcalık tanımaz. Zulmeden kimse sultan (devlet başkanı) bile olsa dinin bir hükmünü terketmiş olmaksızın yani günahkâr psikolojisine düşmeden herhangi bir zulme tevessül edemez.
Şu halde devlet reisinden aile reisine; çobandan evdeki hizmetçiye kadar bütün icraatçılar, dindar oldukları nisbette, kendi sorumlulukları dairesinde zulümden, haksızlıktan uzak olacaklardır. Bu sebeple İslâm tarihinde hakiki manada dindar fakat zâlim ve müstebit sultan örneğine rastlanmaz. Dindar fakat hodfüruş, mağrur, benlik sahibi, raiyyetine karşı zalim bir tek örnek bulmak mümkün değildir.
Bu söz, "İslâm tarihinde kötü idareciler gelmemiştir" mânâsına alınmamalıdır. Öyle olsaydı medeniyet gerilemez, Müslümanlar bu hallere düşmezlerdi. Hatta dindarların dindar olmayanlara karşı sayıca azınlıkta olduklarını söyleyebiliriz.
Batı'da ise durum bunun tersidir. Orada din namına her zümre ezilmiştir.
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 729 -
Çocuklar hususi himaye edici kanunlardan istifade etmedikleri gibi, 19. asrın sonlarına kadar büyüklerle bir muamele görmüşler ve ezilmişlerdir. Söz gelimi bir çocuğun işlediği suçun cezası idam gerektiriyorsa idam edilmiştir. Kadınlar yakın zamana kadar mülkiyet hakkına sahip olmadıkları gibi, asırlarca onlarda ruh var mı yok mu münakaşası yapılmıştır. Kilise "Allah namına icraatta bulunmak" selahiyetine dayanarak; asiller, kontlar ve krallar kanunlardan aldıkları hususi imtiyazlara dayanarak insanları ezmişlerdir. Bütün bu durumlar orada birbirine düşman kadın-erkek, devlet-vatandaş, kilise-sivil, patron-işçi vs. ikiliklerini varedegelmiştir. Bu meyanda, bütün insanlar kilisenin benimsediği bazı peşin hükümleri olduğu gibi benimsemeye, aklı kullanmamaya zorlandığı için, en ziyade ezilenler düşünen kafalar olmuş, ilim adamları olmuştur. Bu ezici durumlara karşı, ilk önce düşünen kafalardan gelmek ve kiliseye karşı olmak üzere muhalefet ve mücadeleler başlamış, kilise-devlet ayırımı (laiklik), insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları gibi birkısım haklar elde edilmiştir.
Bütün bu mücâdelelerin Batı şartları içerisinde belli bir haklılığı vardır, yapılması lazım olan şeyler yapılmıştır. Hatta, temelde isyan ve eskiye aksülamel yattığı için zaman zaman ifratlara kaçılmış olsa bile bu mücadeleleri Batı şartları içerisinde haklı görmemek mümkün değildir.
Hürriyet Telakkisi: Batı demokrasisi ile İslâmî şûrâyı ayıran temel noktalardan biri hürriyet telakkisinde yatar. Demokraside, fert her çeşit içtimâî değerlerin kaynağıdır. İslâm'da ise, "hakk"ın ve değerlerin, hayır-şer hükümlerinin kaynağı vahy-i İlahîdir. Kur'an ve peygamber (Kitap ve Sünnet) diye de ifade edilir. Ancak, peygamberin de vahiyle hükmettiği kabul edilir. Dolayısıyla bu meselede esas, şu âyettir: "Allah ve Peygamberi bir meselede hüküm beyan ettikleri vakit, gerek mü'min olan bir erkek, gerek mü'min olan bir kadın (ona aykırı olacak) işlerde kendilerine muhayyerlik yoktur. Kim Allah ve Rasûlü'ne isyan ederse muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır." 2890
Öyle ise demokrasideki hürriyet anlayışı İslâm'da abdiyete/kulluğa yerini bırakır. Bir başka deyişle, biri insanî, ferdî dışında her çeşit değerleri reddederek, kişisel bütün değerlendirmelerin yegâne yetkilisi yaparak insanın kıymet ve hürmetini bu değer koyma hürriyetinde ararken, İslâmiyet bu yetkiyi sadece Allah'a verir, insan için en mümtaz kıymeti onun kulluk vasfında, yani Allah'ın koyduğu nizama uyma derecesinde arar.
Esâsen mü'min, İlâhî nizama samimiyetle inanan, Müslüman da, o nizama "teslim olan, uyan" demektir. Ferdiyetci, hümanist bir espri ile kişinin kendi düşüncelerini tebcil etmesi, kendi kanaatlerine göre iyi-kötü, hayır-şer hükümleri getirmesi Kur'ân-ı Kerim ifadesiyle kişinin hevâsını ilahlaştırmasıdır: "Hevâ ve hevesini tanrı edinen, bilgisi olduğu halde Allah'ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği kimseyi gördün mü? Onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir?" 2891
Âyette geçen "bilgisi olduğu halde" tabiri husûsiyetle üzerinde durulması gereken bir noktaya dikkat çekmektedir: Hevâsını tanrılaştıranlar, sıradan kimseler değil, "bilgisi olan" (entellektüel) kimselerdir, bu davranış o canibten gelecektir. Yine âyette, böylesi sapıkların irşadının çok zor olacağına işaret edilmektedir.
2890] 33/Ahzâb, 36
2891] 45/Câsiye, 23
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir diğer âyette, hevâya uymak, yani dinî ölçülere ters düşen ölçüler, değerler koymak bir başka ifade ile yukarıda açıkladığımız muhtevada bir ferdiyetçilik, sapıklıkların en büyüğü ilan edilir: "... Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevâsına uyanlardan daha sapık kim vardır?..."2892
Burada geçen "Allah'tan bir yol gösterici" ifadesini kabaca "dinî metod" olarak anlayabiliriz. Zira, ihtiyaç halinde, -izahı burada uzun kaçacak olan- belli şart ve kayıtlar tahtında ilim adamları da hüküm koyabilir, o takdirde bu hüküm de dinî olur. Dinin tesbit ettiği "metodoloji"ye uymadan konan hükümler "hevâ"dır, sapıklıktır.
Peygamberler de Hür Değildir: İslâm'a göre, sadece sıradan bir insanın değil, rehberlik vazifesi ile görevli olan peygamberlerin de aslî vasıfları kulluktur. En büyük insan kabul edilen Hz. Peygamber (s.a.s.) bile her şeyden önce "kul"dur. Bizzat kelime-i şehadete dâhil edilmiş olan O'nun "kul olmak" vasfı "elçi olmak" vasfından önde gelir (abduhû ve Rasûlühû). Hatta Hz. Peygamber, bu ifadedeki sırayı ters çeviren bir mübtedîye müdâhele ederek: "Hayır öyle değil, ben peygamber olmazdan önce kul oldum." der ve bu sıranın tesadüfî olmayıp, kasıtlı, düşünceli olduğunu ifade eder. 2893
Elçilik vasfı dışında o da diğer insanlar gibi bir insandır. İnsanlara dinî tebliğde bulunurken Allah'tan aldığını bildirir, artırmaz, eksiltmez, kendi hevâsından hiçbir şey söylemez, o her söylediğinde vahye dayanır, İlahî irşada istinad eder, İlahî iradeye uymayan hiçbir hükümde, değerlendirmede bulunmaz.2894 Nitekim Hz. Peygamber müşriklerden ve yahûdilerden gelen birkısım sualleri ânında cevaplamamış, vahiy beklemiştir.
İslâm dininin Peygamberi, İlâhî tasvib olmaksızın, kendi hevâsına göre dinî hüküm koyma selahiyetine sahip olmazsa, onun dışında kalan kimselerin böyle bir selahiyete sahip olmayacağı açıktır. Dolayısıyla hiçbir kimse, mesela ibâdetlerin zaman, miktar, şekil ve tarzlarını değiştiremeyeceği gibi, insanlar arasındaki mülkiyet hakkını, insanların mal, can, ırz dokunulmazlığını (dinin belirttiği şartlar tahtında olmaksızın) kaldıramaz. Sözgelimi âyet-i kerimede "Rabbinin rahmetini onlar mı bölüyorlar? Onların bu dünya hayatındaki geçim rızıklarını aralarında biz böldük. Bir kısmını derecelerle diğerinin üstüne çıkardık ki, bir kısmı bir kısmını tutup çalıştırsın."2895 denmiş iken, çıkıp içtimâî sınıfları kaldırmaya kalkmak, olmayacak bir şeyi talepten öte, tanrılığını ilan etmek olur.
Hürriyet Alanı: Hakkullah (Allah’ın hakkı) denen, münhasıran ibâdetlere taalluk eden meselelerde, kul haklarına taalluk eden, âmmeyi (geneli, halkı) ve sosyal münasebetleri alâkadar eden meseleler dışındaki dünyevî hayatı ilgilendiren ve dinin sınır getirmediği meselelerde kul elbette ki serbesttir. Hz. Peygamber bunu: "Siz dünya işlerini benden iyi bilirsiniz" diyerek ifade etmiştir. Bizzat Kur'an'daki "aklınız yok mu?", "hiç düşünmez misiniz?", "tefekkür edin" gibi pek çok âyetlerle mü'minler ilmî keşiflere, tabiatın ve eşyanın sırlarını çözmeye teşvik edilirler.
2892] 28/Kasas, 50
2893] Babanzâde Ahmed Nâim, Tercid-i Sarih Tercümesi, D.İ.B. Y. Ankara, 1957, II/880 (Dipnotta)
2894] 5/Mâide, 67; 53/Necm, 3
2895] 43/Zuhruf, 32
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 731 -
Şu halde dinin koyduğu tahdidler/sınırlandırmalar ibadetler, değer hükümleri ve beşerî haklarla alâkalıdır. Bunlar dışında kalan ilmî keşifler, medenî ilerlemeler, teknik icadlar tahdidin dışındadır ve bu sahalarda yeniliklere, araştırmalara fazlaca teşvikler yapılmıştır. Nitekim dinî emirlere hakkıyla uyulan devirlerde Müslümanlar ilim, teknik ve medeniyette fevkalâde ilerlemeler kaydettiler, keşiflerde, icadlarda bulundular. Bütün dünyanın hayran kaldığı İslâm medeniyeti, bu medenîleştirici ruhun tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Zamanımızdaki Batılı araştırıcıların ifadesiyle bugünkü Garp medeniyeti de İslâm medeniyetinin bir eseri olarak vücuda gelmiştir.
Sınırlamanın Gâyesi: Dinî sınırlamaların bir gâyesi, fıtratında hayvanlarda olduğu şekilde birkısım sınırlar bulunmayan insanlığı, ifrat ve tefritten koruyarak medeniyetin ilerlemesine en uygun bir vasatta tutmayı gaye edinmektir. Nitekim beşerî münasebetlerle alâkalı değerlendirmeler insanlara bırakılınca, insanlar adedince farklı ve birbirine zıt değerlendirmeler ortaya çıkmış ve beşerî huzur yok olmuştur. Aslında insanlık değerlerden boşaltılmış olmuyor, atılanların yerine yenileri, beşerî olanları konuyor.
İslâm'ın ahkâm koyma işinde insanlara yetki tanımayışının mühim bir sebebi, üzerinde ısrarla durulması gereken bir gayeye matuftur. Bu gaye de insanların, insanlar tarafından sömürülmesini, en azından, idare edilenlerin, idare edenler tarafından sömürüldükleri husûsunda, birçok sosyal fesâdın kaynağı olabilecek bir duyguyu "sömürülme kompleksi"ni önlemektir.
Batıdaki ihtilallerin, isyanların temelinde bu duygunun yattığını geçmiş bahislerde gördük. Batılı, her devirde idare edenler tarafından sömürüldüğüne inanmış, bu duygunun altında ezilmiş, onun sevkiyle idare edenlere karşı isyanlar etmiştir.
Sömürüden kurtulma yolunda kilise hâkimiyeti, feodalite, krallık, demokrasi hepsini birer birer denemiş, hepsine isyan etmiş ve görmüştür ki, Batı'da iktidarı ele geçirenler kanunları kendi menfaatleri doğrultusunda yapmaktadırlar.
Bu Batılı tecrübe, Batı insanını "idarenin, otoritenin, hiyerarşinin olduğu yerde kaçınılmaz şekilde sömürme var, insanların şahsiyetini ezme var" müşahedesine götürmüş ve "her çeşit otoriteyi reddetme" noktasına, devlet, kilise, mektep, aile, baba, büyük gibi hiyerarşi ve otorite odaklarının tamamını ortadan kaldırma düşüncesine getirmiştir.
"Tabiat boşluğu sevmez" kanununca, nizamsız bir medenî hayat olamayacağına göre, Batının bu son talebi ya Batı'yı tamamen batıracak veya asırlardır aradığı manayı tabiatında taşıyan İslâm'a gelmesine sebep olacaktır. Zira "gerçek İslâm insanın insan tarafından sömürülmesi" değil, "insanların hepsinin yaratıcısı olan Allah tarafından hepsine eşit şekilde tatbik edilmesi için konan ahkâm" mânâsını taşımaktadır. 2896
İslâm'da Kadınlarla İstişâre
"İslâm'da istişâre" mevzûu açıldığı vakit her seferinde, mevzû üzerine gelen suallerden biri "kadınla istişâre" meselesidir, bunun da sebebi muhtemelen, bu
2896] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: c. 16, s. 124-158
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mesele hakkında verilen ana fikrin, dinleyenler tarafından çoğunlukla bilinen ve bir bakıma umumi kültür halini almış bazı mevcut malumata ters düşmesidir. Umumiyetle şu soruyla karşılaşırız: "Kadınlarla istişâre edin, fakat onların sözüne uymayın" diye sahih bir hadis var mı? Bu konuda esas nedir? Kadınlarla istişârenin hükmü nedir?"
Hemen kaydedelim ki, kadınla istişâreyi mutlak bir ifade ile reddetmek hem Kur'an ve hem de sünnette gelmiş bulunan birkısım muhkem naslara aykırıdır. Açıklayalım.
1- Kur'an'a Göre: Kur'ân-ı Kerim'de, kadınla istişâreyi ne sarahaten ne de zımnen men eden bir âyet vardır. Aksine bazı meselelerde kadınla istişâre emredildiği gibi, muhtelif istişâre örnekleri de vardır.
a- Çocuğun süt emme müddeti Kur'an-ı Kerim tarafından iki yıl olarak tesbit edildikten sonra, aynı âyetin devamında, anne ile baba, aralarında istişâre ederek, daha önce de sütten kesebilecekleri belirtilir: "Ana-baba aralarında istişâre ederek ve anlaşarak (daha önce) sütten kesmek isterlerse ikisine de sorumluluk yoktur." 2897
b- Boşanan kadın ve erkekle ilgili olarak gelen bir âyette, yine çocuğun emzirilmesi meselesinde bu işi bizzat annenin varılacak mutabakatla, ücretle yapabileceği belirtilir: "Çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin, aranızda uygun bir şekilde anlaşın, eğer güçlükle karşılaşırsanız, çocuğu başka bir kadın emzirebilir." 2898
c- Kadınla istişâre bahsini münakaşa eden âlimler tarafından da delil olarak zikredilen, daha ikna edici bir diğer Kur'anî delil Hz. Mûsâ'nın çoban olarak tutulması için Hz. Şuayb Peygamber'e, kızı tarafından yapılan teklifi içeren âyettir: "İki kadından biri: ‘Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır’ dedi."2899 Hz. Şuayb, kızı tarafından yapılan bu teklifi kabul eder ve Hz. Mûsâ çoban olarak tutulur.
d- Kur'an-ı Kerim'de verilen çeşitli istişâre örneklerinden biri Sebe Melikesi (Belkıs) ile alâkalı, Belkıs, Hz. Süleyman'dan tehdidkâr bir mektup alır. Bunun üzerine, askerî komutanlarının da hazır bulunduğu bir mecliste müzakere açar ve fikirlerini sorar: "Ey ileri gelenler! Ben Süleyman'dan mühim bir mektup aldım. Bismillahirrahmanirrahim diye başlıyor ve "Sakın bana asi olmayın, teslim olarak bana gelin" diyor. Ey ileri gelenler! Vermem gereken emir husûsunda bana fikrinizi söyleyin. Siz benim yanımda hazır bulunmadıkça bir iş hakkında kesin bir hüküm vermedim." 2900
İstişâre adabı yönünden mühim bir örnek olan bu sahnenin devamını kaydetmede fayda var. Meclisteki komutanlar şu cevabı verirler: "Biz güçlü kimseler ve zorlu savaş adamlarıyız, (siyasetten fazla anlamayız) emir senindir, sen emretmene bak!" Hanım lider kararını verir: "Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri vakit orasını tahrib edip bozarlar, şerefli ahalisini de zelil kılarlar. (Süleyman'ın askerlerinin de) yapacakları budur. Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile döneceklerine bakayım." 2901
2- Sünnete Göre: Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinde de durum Kur'an’dakine
2897] 2/Bakara, 233
2898] 65/Talâk, 6
2899] 28/Kasas, 26
2900] 27/Neml, 30-32
2901] 27/Neml 33-35
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 733 -
yakındır. Zira Rasûlullah da birkısım meselelerde kadınlarla istişâreyi mükerrer hadislerinde emretmiştir. Ayrıca birçok kereler kadınlara da başvurup, görüşlerini aldığı ve onlarla amel ettiği de Ashab tarafından rivâyet edilmiştir. Ama ne var ki, kadınlarla istişâreyi yasaklayan birkısım zayıf rivâyetler de vârid olmuştur. Nitekim, konuya girerken kaydettiğimiz soruda zikredilen muhtevâ, böyle bir rivâyetin tercümesidir. "Kadınlarla istişâre edin, fakat onlara muhalefet edin."2902
Münâvî tarafından "muteber bir aslının olmadığı" belirtilen bu rivâyeti2903 genişçe tahlile tabi tutan Sehâvî, el-Makaasıdu'l-Hasene'de şu bilgileri kaydeder: "Ben bu sözün Hz. Peygamber'e nisbet edildiğine hiçbir yerde rastlamadım. el-Askerî, Hz. Ömer'e nisbet edilen, bu söze yakın şu rivâyeti kaydeder: "Kadınlara muhâlefet edin. Zira onlara muhâlefette bereket vardır." İbn Lâl, içinde çok zayıf râvîden başka inkıtânın (yani kopukluğun) da yer aldığı bir senedle -ki aynı senedle hadisi ed-Deylemî de rivâyet etmiştir- şu rivâyeti kaydeder: "Enes'in rivâyetine göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Sizden hiç kimse istişâresiz bir iş yapmasın. Şâyet kendisine fikir verecek birisini bulamazsa, bir kadınla istişâre etsin, ama ona muhâlefet etsin. Zira kadına muhâlefette bereket vardır." 2904
Bu mevzûda kitaplarda rastlanan ve Hz. Peygamber’e (s.a.s.) nisbet edilen diğer bir rivâyet de Hz. Aişe ve Zeyd İbnu Sabit'ten gelmektedir: "Kadınlara itaat pişmanlıktır." Ne var ki, âlimler bunun da "sahih" değil, "zayıf" (ve bazısı da mevzû) olduğunu belirtirler. 2905
Ancak, aynı mânâyı ifade eden, zayıf da olsa başka rivâyetler de gösterilebilir (Üsdü'l-Gâbe 2, 205; 6, 275, Suyûti, el-Leali'de -II/174-: "Kadınlara itaat ettiği zaman erkekler helâk olmuştur" rivâyetini de kaydeder. Suyûtî bu rivâyeti, Taberânî ve Hâkim'in tahric ettiğini, Hâkim'in hadise "sahih" hükmünü verdiğini belirttikten sonra şahsî kanaatini belirtmez ve bahsi "Allahu a'lem -doğruyu Allah bilir- sözüyle kapar.).
Burada hatıra şöyle bir soru gelebilir: "Hadis ilminin umumi prensiplerinden birine göre, zayıf hadisle de amel edilebildikten başka, bir mevzûda birkaç tane zayıf hadis var ise, bunlar birbirlerini kuvvetlendirir ve ayrıca "sahih bir asla" dayandıklarını gösterir. Şu halde, bu meselede aynı prensip mûteber olamaz mı?"
Cevap: Evvelâ, zayıf hadisle (âlimlerin bazılarına göre) amel edilebilir, bu doğrudur. Ancak, zayıf bir hadisle amel edebilmek için, zayıf hadisin âyete veya sahih hadise muhâlefet etmemesi, bir bakşa ifade ile o mevzûda zayıf hadisten başka "nass"ın bulunması lâzımdır. Yukarıda görüldüğü üzere, "Kadınla istişâre etmeyin" ifadesi değil sahih hadislere, bizzat Kur'an'a aykırıdır.
İkinci olarak; Bu mevzûdaki zayıfların birbirini destekleyip kuvvetlenmeleri ve bir "sahih asl"a delalet etmeleri meselesine gelince, sözkonusu rivâyetlerin ifade ettiği manayı "mutlak" değil "mukayyed" olarak alırsak cevap müsbet olabilir. "Kadınlarla istişâre edin ve fakat muhalefet edin" veya "kadınlara itaat pişmanlıktır", "kadınların re'yi ile amel kalbi ifsad eder" gibi rivâyetler
2902] Aslında, bu rivâyete ciddî hadis kitaplarında rastlanmaz.
2903] Münâvî, Feyzu'l-Kadir 4/263
2904] Sahâvî, el-Makaasıdu'l-Hasene, s. 248-249
2905] Keşfu'l-Hafâ, II/3; Geniş bilgi için, Bk. Münâvî, a.g.e., 4/262-63
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylendiği şekilde yani mutlak olarak alınınca, "hiçbir meselede, hiçbir sûrette, hiçbir kadınla istişâre etmeyin" mânâsı çıkar. Hâlbuki en azından bazı meselelerde istişârenin bizzat Kur'an-ı Kerim'de emredildiğini gördük. Sünnette gelen deliller ise daha çoktur.
Sünnette Nazarî Beyan: Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatında kadınlarla istişâre örnekleri eksik değildir. Burada da, örneklere geçmeden önce, istişâreyi mutlak bir tarzda nehyeden ifadeleri cerh ve reddedici mâhiyette olan bazı rivâyetleri kaydedeceğiz. Bunlar bazı meselelerde "kadınlarla istişâre etmeyi" emretmektedir:
"Kendilerini ilgilendiren hususlarda kadınlarla istişâre edin." 2906
"Kızları husûsunda kadınlarla istişâre edin." 2907
"Bâkire kızla, (evlendirmezden önce) babası müşâvere etmelidir." 2908
"Dul kadın kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire kız da izni alınmadan nikâhlanmamalı." 2909
Görüldüğü üzere, özellikle evlenme gibi şahsî bir meselede fikrinin alınması ve ona uyulması, tekrarla, ısrarla talep edilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) kızın arzusu hilâfına, babası tarafından gerçekleştirilen birkısım nikâhları, şikâyet üzerine, iptal etmiştir.2910 Rasûlullah'ın bu çeşit tatbikatını esas alan cumhur, kızın rızası hilafına yapılan nikâh akitlerinin bâtıl olacağına hükmetmiştir. 2911
Bir erkek şüphesiz, kadını veya kızı ile sadece evlenme meselesinde "istişâre etmek"le kayıtlı ve me'mur değildir. Bu hususu te'yid eden bir rivâyette "Hz. Peygamber (s.a.s.) kadınlarla bile istişâre eder, onların beyan ettikleri görüşleriyle amel ederdi" denmektedir.2912 Bunun aksini ifade eden, yani kadınlarla istişâre edip de beyan edilenin aksini yaptığını tespit eden rivâyete rastlamadık. Tirmizî'de "kızıl rüzgâr"la alâkalı hadiste geçen "kişi annesine bakmaz, kadınına itaat eder" cümlesinde kılınan husus, kadınla yapılan istişâre değil, annenin ihmal ve istiskal edilmesidir. Nitekim aynı hadiste, "... babasına bakmaz, arkadaşına rağbet gösterir" denmektedir.2913
Sünnette Fiilî Örnekler: Kadınla istişâre husûsunda nazarî beyanlardan başka, fiilî örnekler de mevcuttur:
1- İlk örnek olarak, nübüvvetin bidâyetlerine ait bir vak'ayı zikredebiliriz. Rasûlullah (s.a.s.) henüz peygamberliği husûsunda bilgi ve yakin sahibi değilken, o safhaya hazırlayıcı mahiyette geçirmekte olduğu İlahî terbiye icabı, sık sık birkısım harika durumlara mazhar oluyor ve bunlardan ciddi şekilde korkuyordu. İlk vahiyden sonra, gördüklerini ve hissettiği korkuyu muhterem zevceleri Hatice-i Tahire validemize açtılar. Vâlidemiz (radıyallahu anhâ), Rasûlullah’ı (s.a.s.) şöyle
2906] Üsdü'l-Ğâbe, 4/15
2907] Ebû Dâvud, Nikâh 24
2908] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 25
2909] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
2910] Buhârî, İkrâh 4
2911] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî 15/351; Azimâbâdî, Avnu'l-Mabud 6/119
2912] İbn Kuteybe, Uyûnu'l-Ahbâr 1/27
2913] Tirmizî, Fiten 38
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 735 -
teselli etti: "Korkma, Allah seni asla mahcup etmez. Zira sen akraba hukukunu gözetir, muhtaçlara yardım, fakirlere iyilik, misafirlere de ikram edersin..."2914
2- Değişik bir örnek "ifk (iftira)" hâdisesiyle alâkalıdır. Âyet-i kerime ile iç yüzü ortaya konan ve kitaplarımızda teferruatıyla açıklanan ifk yani Hz. Âişe vâlidemize (radıyallahu anhâ) münâfıklarca yapılan iftira hâdisesi üzerine Rasûlullah (s.a.s.) zevce-i tâhireleri hakkında geniş bir tahkikat açmıştı. Bu tahkikat sırasında, sadece Hz. Ali gibi ileri gelenlerin değil, Berire -ki Hz.Aişe'nin cariyesi idi- gibi cariye bir kadının da fikrine mürâcaat etmişti.2915
3- Üçüncü örnek, diğerlerinden hem daha meşhur, hem de mühim bir istişâre hâdisesidir. Kadınla istişâre meselesini ele alan âlimler, istişârenin caiz olduğunu söylerken, delil olarak bunu kaydeder. Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hudeybiye Sulhü sırasında zevcesi Ümmü Seleme'nin tavsiyelerine uymasıyla ilgili vak'a. Kısaca özetleyelim:
Hicretin altıncı yılında, Müslümanlar, başlarında Rasûlullah (s.a.s.) olduğu halde, umre yapmak kastıyla Mekke'ye müteveccihen yola çıkarlar. Ancak Mekkeli müşrikler, ziyarete müsaade etmezler. Fakat Müslümanlarla aralarında Hudeybiye sulh anlaşması yapılır. Anlaşma tamamlandıktan sonra, Hz. Peygamber yanındakilere: "Kalkın, kurbanlarınızı kesin, ihramdan çıkın, başlarınızı traş edin" emrini verir. Ne var ki Kâ'be'yi tavaf için gelmiş bulunan Ashab, sulh anlaşmasının muhtevasından memnun olmadığı için tavaf yapmadan umre ile ilgili traş olmak, kurban kesmek gibi diğer menasiki de yapmaktan imtina ederler.
Rasûlullah emri üç kere tekrarlar. Ashab yine de şaşkın şaşkın bakınmakla mukabelede bulunurlar. Rasûlullah son derece öfkeli halde, çadırına, zevce-i pakleri Ümmü Seleme validemizin (r. anhâ) yanına girerler. Aralarında şu konuşma geçer:
"Neyin var ya Rasûlallah?"
"Hayret ey Ümmü Seleme! Ben insanlara ısrarla ‘Kurbanlarınızı kesin, traş olun, ihramdan çıkın!’ diye emrettim, hiç kimse bu çağrıma cevap vermedi. Emrimi işittikleri halde sadece yüzüme bakıyorlar."
"Ya Rasûlullah, sen kalk, kurbanlığına git ve kes. Onlar mutlaka sana uyacaklar ve kurbanlarını keseceklerdir."
Bu tavsiye üzerine Rasûlullah (s.a.s.) gider ve kurbanlık devesini keser. Aynen Ümmü Seleme validemizin (r. anhâ) dediği gibi, Rasûlullah'ı gören Ashab-ı Güzin de teker teker kalkıp kurbanlarını keserler. 2916
İmâmu'l-Harameyn, bu hâdiseyi yorumlarken: "Beyan ettiği fikirde isabet etmiş Ümmü Seleme'den başka kadın bilinmiyor" demiş ise de, kendisi yukarıda zikri geçen Hz. Şuayb'ın kızı örnek gösterilerek tenkid edilmiştir. 2917
Ashab'tan Örnek: Kadınla istişâre meselesindeki ıtlakı kaldırıp, tereddüdü izale edecek birkaç örneği de Ashab'tan kaydedelim:
2914] Buhârî, Bed'ü'l-Vahy 1
2915] Buhârî, Şehâdât 16
2916] Vâkidî II/613
2917] Keşfu'l-Hafâ 2, 3
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1- Birincisi, umumiyetle bilinen bir vak'adır. Hz. Ömer, bir cuma hutbesi sırasında, evlenmelerde kadınlara verilecek olan mehir için, bir tahdid getirerek, mübalağaya kaçılmasını önlemek istediği zaman, cemaatte bulunan bir kadın âyet okuyarak: "Ey Ömer, Allah "Bir eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz, birincisine bir yük altın vermiş olsanız bile, ondan bir şey almayın..."2918 diyerek sınırlamazken, sen nasıl sınır koyarsın?" diye müdâhale eder. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.): "Bir kadın isabet, bir erkek hata etti, bir emîr (lider) cedelleşti ve cedeli kaybetti" diyerek kendi iddiasından rücu edip kadının görüşüne uyar. 2919
2- Şu kaydedeceğimiz misal mevzûmuz açısından daha dikkat çekicidir. Bir gece teftişinde, Hz. Ömer (r.a.), kocası cihada gitmiş olan bir kadının "bekârlıktan" yakındığını işitince, kızı Hafsa vâlidemize (ve kadınlardan tecrübeli olanlara2920 mürâcaat ederek: "Kızım (söyle bakayım), bir kadın kocasından ne kadar müddet ayrı kalmaya tahammül edebilir?" diye sorar ve aldığı cevaba dayanarak askerlik müddetini altı ay olarak tahdid eder/sınırlar.2921
3- el-İsâbe'de İbnu Hacer'in kaydettiği bir rivâyet, istişâreye son derece ehemmiyet veren Hz. Ömer’in (r.a.), zaman zaman, akıl ve faziletce üstün, okuma yazma bilen bir kadın olan Şifa Bintu Abdillah'a da mürâcaat ettiğini ve hatta onun re'yini başkalarının reyine tercih edip, uyduğunu belirtir.2922
4- Hâlid İbn Velid de, bazı meselelerde, kızkardeşi Fâtıma Bintu'l-Velid ile istişâre etmiştir.2923
5- En mühim örneklerden biri, Abdurrahman İbnu Avf'ın Hz. Ömer’den sonra halife tesbitindeki tutumudur. Hz. Osman'ı belirlerken üç gün herkesten fikrini sormuş bu meyanda kadınların da görüşünü almayı ihmal etmemiştir. İslâm'da kadınların rey hakkı meselesine en mükni örnektir. 2924
Meselemizi rivâyetler açısından hülasa etmek gerekirse, kadınla istişâreyi kesinlikle yasaklayan muhkem bir nass mevcut değildir. Üstelik cevazına delalet eden rivâyetler çoktur. Kur'anî örneklerden başka, bizzat Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)'in ve birkısım meşhur sahabilerin hayatlarında, kadınla istişârenin fiilî örnekleri vardır. Aleyhte gelen zayıf hadislerin sahih bir asla delalet edebilme ihtimaline karşı da "Yasağı mutlak değil, mukayyed olarak anlamak gerekmektedir" deriz.
Bu Meselede Temel Prensip: Kadınla istişâre meselesini, istişâre adabı üzerine, âlimlerin sünnete dayanarak tesbit ettiği umumi prensipler muvacehesinde ele almak en doğru yoldur. Bu cümleden olarak, müşâvirin "liyâkat"ı üzerinde ısrarla, ittifakla durulmuştur. Öyle ise istişâre etme ihtiyacı duyulan mesele kadının ihtisas, bilgi ve tecrübesiyle alâkalı değilse elbette ona mürâcaat fayda değil, zarar getirebilir. Nitekim Münavi, "Kadınlara itaat pişmanlıktır" rivâyetini -zayıf
2918] 4/Nisâ, 20
2919] Bk. Bâkillânî, et-Temhîd s. 199
2920] Said İbn Mansur, Sünen II/186; Bâkillânî, a.g.e. s. 198; İbrahim Canan, Hz. Peygamber'in Sünnetinde Terbiye, s. 526-527
2921] İsâbe 4, 341
2922] Üsdü'l-Ğâbe, 7/233
2923] İbn Kesir (v. 774), el-Bâisu'l-Hasis, Beyrut, 1951, s. 183
2924] Said İbn Mansur, Sünen II/186; Bâkillânî, a.g.e. s. 198; İbrahim Canan, Hz. Peygamber'in Sünnetinde Terbiye, s. 526-527
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 737 -
olduğuna dikkat çekmekle beraber- "erkeklere ait işlerde" diye kayıtlar. 2925
Liyâkat açısından erkek, kadından farklı değildir. Bilgi, görgü, ihtisas, tecrübe ve alâka gibi mürâcaatı meşru ve gerekli kılan bir vasfı taşımadıkça, sırf "erkek olduğu için" erkeğe mürâcaat hiçbir alim tarafından tavsiye edilmemiştir. Yukarıda kaydedilen misallerde, Hz. Şuayb'ın kızının, o meselede bilgi ve dirâyet sahibi olduğunu gösteren rivâyetleri müfessirler kaydederler. 2926
Şu halde liyâkatli olan herkes, kadın veya erkek, istişâreye layıktır. Olmayan da değildir, ölçü cinsiyet değil liyâkattır.
Haklı Cihet: Şûrâsı da bir gerçek ki, kadınlar, fıtrî durumları icabı, çoğunlukla, erkeklere nazaran daha hissî, daha acelecidirler. Binnetice, görüşlerinde objektivite ve hasbilik ihtimali daha zayıftır. Bu sebeple, onlarla istişâre mevzûunda daha bir ihtiyatlı hareket etmek gerekir. Nitekim, beşerin tarihî tecrübesi, kadınların nüfuz ve hâkimiyet kurduğu sarayların, çeşitli entrikalarla kaynayarak "devletleri ve saltanatları fesada götürdüğünü" tesbit etmiştir. 2927
Öyleyse, kadınlarla istişâreyi yasaklayan rivâyet, bu beşerî tecrübenin, hadis formuna dökülmüş, öfkeli ve mübalağalı bir ifadesi olabilir, mutlak bir hakikat değil. Hadis olduğuna hükmedenler de mefhumunu kayıtlayarak almaya mecburdurlar, ıtlakı üzere değil. Doğruyu Allah bilir. 2928
İstişârenin Önemi
Yaratılış itibarıyla (fizikî ve ruhî açıdan) birbirlerine bağımlı olan insanlar, cemiyet halinde yaşamak durumundadırlar. Hz. Âdem’den (a.s.) itibaren her cemiyette mutlaka bir otorite (iktidar) ve o otoriteye bağlı kitleler vardır. İnsanlığın ilerlemesini veya düşüşünü belirleyen faktörlerin başında; siyasî iktidarların, kendilerine itaat eden insanları yönlendirmeleri gelir. Bir misâl verelim: Tren; sürücüsünün istediği yönde hareket eder. Raylar döşenmiştir. Yolcular ona tâbidir. Eğer başka bir yöne gitmek istiyorlarsa ya treni, ya sürücüyü değiştirmek mecburiyetindedirler. Bu misalden de anlaşılacağı üzere insan medeniyetinin yönünü, siyasî iktidar ve kudret sahipleri belirler. Elbette bütün toplumlarda hem iktidar, hem muhalefet cephesi vardır. Ancak iktidar sahipleri; bütün kaynakları kontrol ettikleri için, insanların düşüncelerini ve davranışlarını bile şekillendirebilirler. Sosyal mücadele içerisinde insanların birbirleriyle müşâveresi ve ortak hareketleri daima gündemdedir. Dolayısıyla şûrâ veya müşâvere İslâmî birer kavram değil, sosyal mücadelelerde daima mürâcaat edilen bir usûldür. Sadece müslümanlar değil, kâfirler de birbirleriyle müşâvere etmek ihtiyacını hissederler. Bazı çevreler "Efendim!.. Şûrâ gibi bir İslâmî kavramı harcamayalım. Bizim şûrâ üyesi olacak ehliyetimiz yoktur" derken, meseleye vâkıf olmadıklarını ortaya koymaktadırlar. Şimdi önce "şûrâ nedir?" sualine cevap arayalım. Daha sonra Kur'ân-ı Kerîm'de kıssalar yoluyla verilen müşâvere örneklerini gözden geçirelim.
Arap lisanında işaret masdarı "ilâ" ile kullanıldığı zaman "el veya göz yahud da kaş ile imâ etmek" anlamına gelir. Aynı kelime "alâ" ile kullanıldığında ise
2925] Feyzu'l-Kadir 4, 262
2926] İbn Kesir 5/273
2927] Feyzu'l-Kadîr, 4/263
2928] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 16, s. 158-166
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"emretmek ve re'y vermek" mânâsını ifade eder. Bu anlamda müşâvere işaret almak demektir. Müşâvere, şivar, meşveret, meşûrâ, meşvûra; aynı kökten türemiş kelimeler olup "danışıp işaret almak, rey almak ve bir mesele hakkındaki görüşünü sormak" mânâsınadır. Toplanıp meşveret eden cemaate şûrâ denilir. 2929
Meşûrâ kelimesi ise teknik istişâre mânâsınadır. Gelişi güzel herhangi bir kimsenin fikrine mürâcaat etmeyip bizzat istişâreye ehil olan kimseleri seçmek ve ihtisasa hürmet etmek önemlidir. Herhangi bir problemle karşılaşan kimse; o problemini çözecek eğitim düzeyine sahip ve tecrübeli şahıslara öncelik verir. Herhangi bir suç isnadıyla mahkemeye verilen kimse, o sahada mâhir bir avukat bulmaya gayret sarfeder. Meselesini onunla istişâre eder. İşte bu fiile meşûrâ (teknik istişâre) denilir. Herhangi bir hastalığa tutulan kimse için de aynı usûl geçerlidir. Mutlaka hastalığı konusunda ihtisas yapmış bir doktoru tercih eder. Sosyal mücadelelerde de durum farklı değildir. Allah Teâlâ (c.c.) ihtisas sahibi kimselerden faydalanmanın şeklini anlatmak üzere; Sebe Kraliçesi Belkıs'ın, çevresindeki ileri gelenlerle (mele topluluğu) nasıl müşâvere ettiğini haber vermiştir. Şimdi Kur'ân-ı Kerîm'den. bu olayı birlikte okuyalım: "(Süleyman, Hüdhüd kuşuna hitaben) Dedi ki; ‘Bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun? Şu mektubu götür, onu kendilerine bırak. Sonra onlardan ayrıl ve onların verecekleri cevabı bekle. (Sebe Kraliçesi) Dedi ki; ‘Ey Mele (ileri gelenler topluluğu), bana çok şerefli bir mektup bırakıldı. O muhakkak Süleyman'dandır ve şöyle (demekte)dir: Rahman ve rahim olanın (Allah'ın) adıyle.. Bana karşı baş kaldırmayın.
Allah'a teslimiyet göstererek bana gelin! (Kraliçe) şöyle devam etti: ‘Ey Mele!.. bana bu meselede akıl (rey) veriniz. Sizin şâhid olmadığınız hiçbir emirde (umumla ilgili meselelerde tek başıma) karar vermem. (Onlar-mele topluğu- düşünüp, şöyle) Dediler: ‘Biz güç ve kuvvet sahipleri, çetin savaş erbabıyız. Emir sana aittir. Bize ne emredeceksen emret! (Kraliçe) Dedi ki: ‘Şüphesiz ki hükümdarlar bir memlekete girdiklerinde orasını perişan ederler. Halkından şerefli olanları hor ve hakir kılarlar. Bunlar da böyle yapacaklardır. Ben onlara bir hediye göndereyim de, (elçiler) ne ile dönecekler bakayım. Bunun üzerine vaktâki (o gönderilen heyet) Süleyman'a geldi. (Süleyman) Dedi ki: ‘Siz bana mal ile mi yardım ediyorsunuz? İşte Allah'ın bana verdiği (ni'metler ki onlar) size verdiğinden daha çok hayırlıdır. Belki siz hediyenizle böbürlenirsiniz. Dön onlara!.. Andolsun önüne geçemeyecekleri ordularla gelir, onları hor ve hakir oldukları halde, oradan (memleketlerinden) çıkarırım. (Sonra Süleyman) Dedi ki: ‘Ey Mele!.. (İleri gelenler topluluğu) onun tahtını kendileri (Allah'a) teslimiyet göstererek gelmelerinden evvel, hanginiz bana getirir? Cinnilerden bir ifrit: ‘Sen makamından kalkmadan ben onu (tahtını) sana getiririm. Buna da muktedir ve eminim dedi. Nezdinde kitaptan bir ilim bulunan (zât, Asaf b. Berhiya): ‘Onu sana gözün kendine dönmeden (gözünü yumup açmadan) evvel getiririm. Vaktaki (Süleyman) tahtı yanında durur bir halde gördü: ‘Bu, dedi, Rabbimizin fazl-u lûtfûndandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim, beni imtihan ettiği içindir. Kim şükrederse kendi faidesinedir. Kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki Rabbim (onun şükründen) tamamen müstağnidir. (Hem o) Hakkı ile kerem sahibidir." 2930
Dikkat edilirse Sebe Kraliçesi'nin çevresinde bir müşâvere heyeti (mele topluluğu) vardır. Güneşe secde eden bu topluluk, siyasî ve sosyal problemlerini "şûrâ
2929] Geniş bilgi için Bk. Dr. Âbidin Sönmez, Şûrâ ve Rasûlullah'ın Müşâveresi, İst. 1984, İnkılâb Yay., sh.17-19
2930] 27/Neml, 27-40
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 739 -
yoluyla" çözme gayretindedirler. Âyette geçen "mele", toplumun seçkin ve mümtaz kesimini ifade içindir. Hz. Süleyman (as)'ın çevresinde de bir "müşâvere heyeti" vardır. Dolayısıyla herhangi bir toplumu ilgilendiren meselelerin müşâvere yoluyla çözülmesi faydalı bir usûldür. İman veya küfürle bir ilgisi yoktur. Nitekim Fir'avn'un; Hz. Mûsâ’ya (a.s.) karşı mücadele verirken, çevresindekilerle sık sık müşâvere ettiği sabittir. Fir'avn'un çevresindeki ileri gelenler (mele topluluğu), Hz. Mûsâ’nın (a.s.) öldürülmesini, değişik sosyal sebeplerle kabul etmezler. Fir'avn onları ikna etmek için şunları söyler: "Fir'avn: ‘Bırakın beni (izin verin), dedi, Mûsâ'yı öldüreyim. (Varsın o) Rabbine yalvarsın. Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesad çıkaracağından korkuyorum." 2931
Câhiliyye döneminde mekke müşrikleri, karşılaştıkları bütün problemleri, müşâvere yoluyla çözüyorlardı. Dar'un Nedve'de şûrâ meclisini yöneten şahıs Yezid b. Zema b. Esved idi. Kureyş'in yönetiminde ona verilen görev, şûrâyı faal hale getirmektir. Nitekim Allame Zemahşerî, "İş husûsunda onlarla müşâvere et"2932 meâlindeki âyeti tefsir ederken, bu hususa geniş yer vermiştir. Kelime-i şehadet getirerek "tevhid mücadelesine" katılan Kureyş'lilerin, daha önceden müşâvere usûlünü bildikleri üzerinde özellikle durmuştur. 2933
Şurası muhakkaktır ki; gerek aileyi, gerek toplumu ilgilendiren konularda müşâvere etmek nassla sabittir. İslâm dini, müşâverenin alanını tayin ve tesbit etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de: "Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. (Bu) emmeyi tam yaptırmak isteyenler içindir. O (annelerin) ma'ruf şekilde yiyeceği ve giyeceği (nafakası), çocuk kendisinden olan babaya aittir. Kimse güç yetiremeyeceği bir şeyle mükellef tutulamaz. Ne bir anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun babası, o çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın. Mirasçıya düşen de bunun gibisidir. Eğer (anne ve baba) aralarında anlaşarak ve müşâvere ederek, çocuğu memeden kesmeyi arzu ederlerse, ikisine de günah yoktur."2934 hükmü beyan buyrulmuştur. Müfessirler bu âyetin, talak âyetinden sonra gelmesini dikkate alarak, meseleyi izah etmişlerdir. Boşanan erkek ve kadının; çocuklarıyla ilgili hususlarda müşâvere etmeleri ve birbirlerini zarara sokmamaları esastır. Fahrüddin-i Râzi, bu âyetin tefsirinde; "Bu en doğru olan görüştür. Buna göre, bu sınırlamadan (tam iki yıldan) maksat, karı-koca emzirme müddetinde anlaşmazlığa düştüklerinde, onların bu anlaşmazlıklarını sona erdirmektir (...) Buna göre şâyet baba, iki yıl dolmadan çocuğunu sütten kesmeyi ister, annesi de razı olmazsa, babanın isteğine itibar edilmez. Aksi durumda da böyledir. Ancak müşâvere eder ve anlaşırlârsa, mesele yoktur" demiştir. Dikkat edilirse; aile içerisindeki bir meselede, tarafların müşâvere etmeleri teşvik edilmiştir.
Bilindiği gibi; Kur'ân-ı Kerîm'deki sûrelerden birisinin ismi, Şûrâ sûresi'dir. Mü'minler arasındaki velâyetin tabiî sonucu olarak müşâvere daima gündemde kalmıştır. Hatta işlerini müşâvere yoluyla çözmek, mü'minlerın vasfı olarak zikredilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede: "Size verilen şey, hep bu dünya hayatının geçici birer faidesidir. Allah'ın katında olan ise daha hayırlıdr, daha süreklidir. (Bunlar) iman edip de, ancak Allah'a güvenip dayanmakta, büyük günahlardan ve fâhiş kötülüklerden kaçınmakta, öfkelendikleri zaman derhal (kusurları) örtmekte olanlara, Rabblerinin (tevhide ve ibâdete dair) dâvetine icabet edenlere, namazlarını dosdoğru kılanlara; ki bunların işleri
2931] 40/Mü'min, 26
2932] Âl-i İmrân sûresi:l59
2933] Geniş bilgi için Bk. Dr. Âbidin Sönmez, a.g.e., sh. 26
2934] 2/Bakara, 233
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aralarında müşâvere iledir, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (İslâm için) harcamakta bulunanlara, kendilerine tegallüp ve zulüm vâki olduğu zaman, hep birlikte mazlûma yardım edenlere mahsustur."2935 hükmü beyan buyrulmuştur. Müfessirlerin cumhuru, bu âyet-i kerimenin Mekke'de inzal buyrulduğunu belirtmişlerdir. Dolayısıyla İslâmî bir devletin; henüz gündemde olmadığı bir zaman, ki bunların işleri aralarında müşâvere iledir denilerek, mü'minler övülmüştür. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (s.a.s.): "Bilin ki Allah ve Rasûlü müşâvereden muhakkak mustağnîdirler. Fakat Allahû Teâlâ müşâvereyi benim ümmetime bir rahmet kıldı. Mü'minlerden her kim istişâre ederse doğrudan mahrum olmaz. Her kim müşâvereyi terkederse hatadan kurtulamaz."2936 buyurmuştur.
Şurası unutulmamalıdır ki; mü'minler birbirinin velileridir ve meselerini istişâre ederler. Gerek devlet, gerek cemaat planında; mü'minlerin işlerini üzerine alan kimse (emîr), kaba ve katı yürekli olmamak durumundadır. Ayrıca müşâvere usûlüne riâyet etmek mecburiyetindedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Resûl-i Ekrem’e (s.a.s.) hitaben "(O vakit) Sen Allah'tan bir esirgeme sayesindedir ki, onlara mülâyemetle (yumuşak, merhametli) davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi bile!.. Artık onları bağışla (Allah'dan da) günahlarının affolmasını iste. İş husûsunda onlarla istişâre et!.. Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah kendine güvenip, dayananları sever."2937 hükmü beyan buyrulmuştur.
Dikkat edilirse; Resûl-i Ekrem’e (s.a.s.) iş husûsunda onlarla istişâre etmesi emir sigasıyla bildirilmiştir. Tefsir-i Taberi'de: "Buradaki istişâreden maksadı Resûl-i Ekrem’in sahabesinin reyine kıymet verdiğinin anlaşılması ve İslâmî mücadelede onlardan yardım istediğinin bilinmesidir" hükmü yer almaktadır. İbn-i Murdeveyh'in Hz. Ali’den (r.a.) rivâyet ettiğine göre; Peygamberimiz’e bu âyette geçen azm'in mânâsı sorulmuş, bunun üzerine şu şekilde izah etmiştir: Azm'den maksad; rey sahipleriyle istişâre etmek ve onların görüşlerine uymaktır."2938 Dolayısıyla "Müşâvere heyetinin vardığı sonuç, mü'minlerin emirini bağlayıcıdır" diyen fûkaha, bu hadise dayanmıştır. İmam-ı Kurtubî; istişâre husûsundaki nassları izah ettikten sonra; "istişâreyi terkederek zorbalığa meyleden imamın azledilmesi gerektiğini" beyan etmektedir. Müftâbih (tercih edilen ve kendisiyle fetvâ verilen) kavil budur.2939
Mü'minler herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; önce o mesele ile ilgili kat'i nass bulunup bulunmadığını araştırmak mecburiyetindedirler. Eğer kat'i nass mevcut ise, işittik ve itaat ettik demeleri farzdır. Eğer kat'i nass mevcut değil ise, ilim ve takva sahibi kardeşleriyle müşâvere etmeleri gerekir. Zira Hz. Said b. Müseyyeb’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre; Hz. Ali’nin (r.a,) "Kat'i nass bulunmayan meselelerde nasıl hareket edeceklerine" dair suali üzerine Resûl-i Ekrem’in: "Mü'minlerden ilim ve takva sahibi olanları toplayıp istişâre ediniz. Bir kişinin reyine göre hükmetmeyiniz."2940 buyurduğu bilinmektedir. Dolayı2935]
42/Şûrâ, 36-39
2936] Şihâdübdin Ebû's-Senâ Mahmud b. Abdullah el Alûsi, Rûhu'l-Meâni fi Tefsiri'l-Kur'ân, Kahire 1301, c. I, sh. 706
2937] 3/Âl-i İmrân, 159
2938] İbn Kesir, Tefsirû'l-Kur'ân'il-Azim, Beyrut 1969, I/420
2939] Imam Kurtubî, el-Camü li Ahkâmi'I-Kur'ân, Kahire 1967, IV/249 vd
2940] İbn-i Abdi'I-Berr, Câmiû'I-Beyani'l-İlm, Kahire 1349, II/59; Ayrıca el-Alûsî, a.g.e., VII/530;
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 741 -
sıyla hakkında kesin nass bulunmayan meselelerde; ilim, ihtisas ve takva sahibi mü'minlerle mütavere etmek ve şûrâ yoluyla meseleleri çözmek bir vecibedir. (5)
İstihâre; İstişâreden Sonra Yapılması Gereken Duâ
İstihâre: Hayır dileme, yapmak istediği bir şeyin kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için iki rekât namaz kılıp duâ etmek.
Bir iş yapılmak istenildiğinde istihâre yapmak menduptur. Hz. Peygamber, ashâb-ı kirâma önemli işlerinde istihâreye başvurmalarını telkin buyurdu. Câbir (r.a)'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s) bütün işlerinde, Kur'an'dan sûre öğretir gibi istihâreyi de öğreterek şöyle derdi: "Sizden biriniz bir işe niyetlendiği zaman farzın dışında iki rekât namaz kılsın ve şöyle desin:
"Allahümme innî estehîruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudretike ve es'elüke min fadlike'l-azîm. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta'lemu ve lâ a'lemu ve ente allâmu'l ğuyûb. Allâhümme in künte ta'lemu enne hâze'l-emre hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî (ev kale:) âcili emrî ve âcilihî. Fekdurhu lî ve yessirhu lî summe bârik lî fîhi. Ve in künte ta'lemu enne hâze'l-emre şerrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî (ev kale:) âcili emrî ve âcilihî f'asrifhu annî va'srifnî anhu ve'kdur lî el-hayra haysü kâne. Sümme raddınî bihî"2941
İstihâre duâsının anlamı: "Allah'ım yapmayı düşündüğüm su işin işlenmesinden yahut terkinden hangisinin hayırlı olduğunu bana ilminle kolaylaştır. Kudretinle senden güç istiyorum. Senin büyük fazlından ihsan buyurmanı dilerim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen şeyi çok iyi bilensin, Allah'ım. Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya âhiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya âhiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırla hoşnut buyur"
Sa'd b. Ebi Vakkas'tan, Rasûlullah (s.a.s.)'in şöyle buyurduğu rivâyet edilir: "Âdemoğlunun Allah'tan hayır dilemesi (istihâresi) saâdetindendir. Allah'ın hükmüne râzı olması da saâdetindendir. Allah'tan hayır istemeyi terketmesi ise onun bedbaht Sîret Ansiklopedisi, İst. 1988, İnkılâb Yay., I/384
2941] Buhârî, Teheccüd 25, Deavât 49, Tevhid 10; Tirmizî, Vitr 18; İbn Mâce, Akâme 188; Ahmed bin Hanbel, III/344
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasındandır. Allah'ın hükmüne râzı olmaması da, Âdemoğlunun bedbahtlığındandır."2942
İstihâreden önce veya sonra, gerekli istişâreler yapılır ve o iş hakkında karar verilir Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "İş konusunda onlarla istişâre yap. İstişâreden sonra o işi yapmaya tam olarak karar verince, artık Allah'a dayan ve güven"2943 İstihâre hadisi İbn Mes'ud, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ebû Bekir, Ebû Saîd, el-Hudrî, Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre ve Enes b. Mâlik gibi büyük sahâbîlerden nakledilmiş, bu rivâyetleri senetleriyle birlikte, Buhârî, şârihi Aynî, "Umdetu'l-Kâri" adlı şerhinde tek tek zikredilmiştir. Rivâyetler arasında bazı metin farklılıkları vardır.
Enes b. Mâlik'ten gelen rivâyet istihâreyi teşvik eder. Bu hadîs şöyledir: "İstihâre yapan kimse hüsrâna uğramaz, istihâre eden pişman olmaz, iktisatlı davranan kimse de muhtaç duruma düşmez."2944
İstihâre namazında nelerin okunacağı hadisle sâbit değilse de, birinci rekâtta Fâtiha'dan sonra Kâfirun, ikinci rekâtta ise, İhlâs sûrelerinin okunması güzel görülmüştür. Nevevî bunu müstehap görür. İmam Gazzalî de bu sûrelerin okunması gereğinden İhyâ'da söz etmiştir. İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.)'i bir ay süreyle izledim, sabah namazının sünnetinde, Kâfirun ve İhlâs sûrelerini okurlardı. Gazzâlî'nin bu gibi hadislerden mülhem olarak, istihâre namazında da benzer kıraati uyun gördüğü söylenebilir.
İstihâre namazından sonra, istihâre duâsı okunur ve istenilen şeye niyet edilerek, Kıbleye dönülmek suretiyle yatılır. Böylece istihâreye üç veya yedi geceye kadar devam edilebilir. Çünkü Hz. Peygamber'in bazı duâları üç defa tekrar ettiği, hatta Enes bin Malik'e istihâreyi yediye kadar tekrar etmeyi telkin buyurduğu nakledilir.2945
İstihâre, iyiliği veya kötülüğü kestirilemeyen bir iş hakkında sözkonusu olur. Hayırlı ve sevaplı olduğu kesin olarak bilinen bir konuda istihâreye gerek kalmaz. İstihâre namazı, kerâhat vakitleri dışında her zaman kılınabilir. Çünkü hadiste vakit belirtilmemiştir. (6)
Sözlükte “hayırlı olanı isteme” anlamına gelen istihâre, terim olarak “bir iş veya davranışta Allah katında hayırlı olanı, kılınan nâfile bir namaz ve duâ ile talep etme” mânâsında kullanılır. “Hayr” kelimesi ve çeşitli türevleri Kur’an’da 196 yerde geçmekle birlikte aynı kökten türeyen “istihâre” yer almaz. Ancak, insanın şer zannettiği bir şeyin hayır olabileceğini2946, bir şey hayırlı olduğu halde ondan hoşlanmayabileceğini, şer olduğu halde onu sevebileceğini2947, Allah’ın her türlü noksanlıktan münezzeh olup dilediğini yaratarak seçtiğini2948, her türlü hayrın O’nun elinde bulunduğunu, her şeye gücünün yettiğini2949, bir işe girişirken başkalarına danışmak (istişâre etmek) ve karar verince de Allah’a güvenip
2942] Ahmed bin Hanbel, I/167; Tirmizî, Kader 15
2943] 3/Al-i İmrân, 159
2944] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Ankara 1985, IV/135
2945] Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV/142, 143
2946] 24/Nûr, 11
2947] 2/Bakara, 216
2948] 28/Kasas, 68
2949] 3/Âl-i İmrân, 26
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 743 -
dayanmak gerektiğini, böyle yapanlara Allah’ın yeteceğini2950 ifâde eden âyetler İslâm’da istihârenin dayandığı temel çerçeveyi oluşturur. Âlimlerin sünnet veya müstehap saydıkları istihârenin meşrûiyeti Câbir bin Abdullah’tan rivâyet edilen şu hadise dayandırılmaktadır: “Rasûlullah, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi işlerimizin tamamında bize istihâreyi öğretiyor ve şöyle diyordu: “Biriniz bir şey yapmaya niyet edince farz dışında iki rekât namaz kılsın ve arkasından şu duâyı yapsın...” Hz. Peygamber sözüne devamla, “istihâreyi yapan kişi bu sırada işini de söylesin” dedi.2951
İstihâre duâsının, bu niyetle kılınacak iki rekât nâfile namazdan sonra okunmasının en uygun usûl olacağı konusunda dört mezhep görüş birliği içindedir. Mâlikî ve Şâfiî mezheplerine göre herhangi bir namazdan sonra da sözkonusu duânın okunması câizdir. Hanbelîler’in dışında kalan üç mezhebe göre istihâre namazını kılmak mümkün değilse, sadece duâ ile yetinilebilir. İstihâre namazı kerâhet vakitleri hâriç her zaman kılınabilir. Bütün mezheplere göre istihâre namazının en fazîletlisi, iki rekât olarak kılınanıdır.
İstihâre duâsının, namazdan hemen sonra ve kıbleye dönülerek okunması, ellerin kaldırılması ve duâ âdâbına riâyet edilmesi, duânın kabul olma ihtimalini arttıran güzel davranışlar olarak telakki edilmiştir. Kişinin olumlu veya olumsuz bir karara varamaması halinde Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî âlimleri, Enes bin Mâlik’ten gelen bir rivâyete dayanarak.2952 istihârenin yediye kadar tekrarlanabileceğini söylemişlerdir. Şâfiî ve Mâlikî âlimleri, Hz. Peygamber’in bir rahatsızlık sebebiyle başkasını “okuyarak” tedâviye izin vermesi ve bu vesîleyle söylediği, “Kardeşine faydalı olmaya gücü yeten bunu yapsın.”2953 sözünden hareketle; başkası adına istihâre yapmanın câiz olduğunu ileri sürerken Mâlikî fakîhi Hattâb bu uygulamanın bir dayanağını bulamadığını belirtmiştir.
İstihâre, kişinin gerekli bütün çabayı sarfedip araştırma ve istişârelerini tamamladıktan sonra hakkında hayırlısını takdir etmesi için Allah’a duâ etme, kulluk şuurunu canlı tutma ve ortaya çıkacak sonuca rızâ göstererek ruh sağlığını koruma gibi çok amaçlı metafizik bir olaydır. Bu sebeple de iyi veya kötü olduğu açık şekilde bilinen bir şeyi yapıp yapmama konusunda değil, gerek dünyevî gerek uhrevî bakımdan kişi hakkında hayırlı olup olmayacağı kestirilemeyen işlerde sözkonusu olabilir. Dinen iyi ve hayırlı olduğu bilinen işlerin zamanı, şekli vb. hususunda da istihâre yapılabilir. İnsan, geleceği bilemediğinden bir şeyi ilk bakışta iyi zannetse de onun sonucundan emin olamaz. Bu sebeple bir iş yapacağı ve ileriye yönelik önemli bir karar vereceği zaman istihâre yoluyla her şeyi bilen Allah’ın kılavuzluğuna ve yönlendirmesine başvurması, O’ndan yardım istemesi, kişinin davranışlarındaki sorumluluğunu kaldırmamakla birlikte, onda bir güven hissi doğuracağı ve takdire rızâ göstermesini sağlayacağından önem taşımaktadır. Dolayısıyla istihârenin dinî öğretideki kader, tevekkül ve sabır anlayışıyla yakın ilgisi bulunur.
Hz. Peygamber’in tavsiyesi doğrultusunda istihâre eskiden beri İslâm dünyasında âdet olmuş ve önemli önemsiz birçok hususta günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir. Kumandanlar sefere çıkmadan, sultanlar veliahtlarını
2950] 3/Âl-i İmrân, 159; 65/Talâk, 3
2951] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/, 344; Buhârî, Deavât 49, Tevhid 10; İbn Mâce, İkame 188
2952] Münâvî, I/450
2953] Ahmed bin Hanbel, III/302, 334, 382, 393; Müslim, Selâm, 61-63
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
belirlemeden önce istihâre yapar ve bunun sonucuna genellikle uyarlardı. Evlilik öncesinde ve çocukların isimlerinin konması esnâsında da istihâre yapmak âdet olmuştur. Ayrıca birtakım tartışmalı dinî meselelerde fetvâ verirken bazı âlimler ulaştıkları sonucu istihâreyle destekleme yoluna gitmişlerdir.2954 (7)
İstihârenin Yozlaştırılıp Rüya Falına Dönüştürülmesi
İstihâre; aslında, Allah’tan hayır istemek, hayır duâsı demektir. İstişâre edilerek yapmaya karar verilen meşrû ve mubah bir eylemle ilgili olarak azmedip karar verdikten sonra, o işin sonucunun bilinmediği için, eğer hayırlı ise Allah tarafından kolaylaştırılıp nasip edilmesini, değilse zorlaştırılıp nasip edilmemesini istemek için duâdır. Klâsik uygulama şekli ise, bir çeşit rüya falıdır. Bir işin iyi ya da kötü sonucunu, önceden rüyada kestirme şeklinde kullanılarak sünnette olan bu duâ, dejenere edilmiş ve tahrife uğramıştır. Aslında rüya, bilgi kaynağı değildir; rüya ile amel edilmez. Rüyaların çoğu şeytânîdir veya arzuların simgeleşmiş şekli rüya halinde ortaya çıkar. Dolayısıyla istihâreye yatmak ve görülen rüya ile amel etmek, gayrı meşrû ve akıl dışı bir hurâfedir.
İnsanların, yapmak istedikleri bir işin kendileri hakkında iyi veya kötü sonuçlar doğuracağını anlamak için fal vb. uygulamalara çok eskiden beri başvurdukları bilinmektedir. Nitekim câhiliyye Arapları bir işe başlamadan önce, üzerine “evet” veya “hayır” yazılı “ezlâm” denilen fal oklarıyla karar verirlerdi. Kur’ân-ı Kerim “şeytan işi” olarak nitelendirdiği bu uygulamayı yasaklamış2955 peygamberler dâhil hiç kimsenin gaybı ve dolayısıyla bir işin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemeyeceğini, Allah’ın dilemesi dışında kendisine fayda ve zarar verecek bir güce sahip bulunamayacağını bildirmiştir.2956
Enes bin Mâlik’ten nakledilen istihâre hadisinin devamında Rasûl-i Ekrem, “Sonra kalbine ilk doğan duyguya/düşünceye bak, ona uygun davranman hayırlı olur” demiştir.2957 Buna göre istihârenin sonucunda insanın içine farahlık, genişlik ve iç huzuru gelirse o işi yapması; sıkıntı, huzursuzluk ve darlık hali doğarsa yapmaması daha hayırlı görülmüştür.
İbnü’l-Hâc el-Abderî, hadislerde ifâde edildiği şekliyle meşrû istihârenin bundan ibâret olduğunu, ayrıca bir işâret almak amacıyla kişinin veya bir başkasının onun adına rüya görmek üzere uyumasının, gün ve kişi adlarından uğur çıkarma gibi davranışlara başvurmasının bid’at olduğunu belirtir.2958 İbnü’l-Hâc ayrıca, istihâre ile birlikte istişâre etmesinin de sünnete uygun bulunduğunu söyleyerek kişinin her ikisini de ihmal etmemesi gerektiğini kaydeder.2959 Bazı kaynaklarda rüyada beyaz veya yeşil görülmesinin o işin hayırlı olduğuna, siyah veya kırmızı görülmesinin şer olduğuna delâlet ettiğine dair nakledilen görüşler2960 şahsî tecrübelere dayanmakta, dolayısıyla dinî bir mâhiyeti bulunmamaktadır.2961
2954] meselâ bk. İbnü’s-Salâh, Fetâvâ ve Mesâilü İbni’s-Salâh, I/293, 396; II/434, 484, 485, 507
2955] 5/Mâide, 3, 90
2956] 7/A’râf, 188
2957] Münâvî, I/450
2958] el-Medhal, IV/37-38
2959] a.g.e., IV/40
2960] İbn Âbidîn, II/27
2961] Semîr Karanî Muhammed Rızk, s. 42-43
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 745 -
Zâlim yöneticileri halkın gözünde temize çıkarmak için onların istihâreye çok önem verdiği hakkında şâyialar yayılır, dolayısıyla halkın şer zannettiği nice yanlış uygulamanın aslında hayır olduğu, halk anlamasa da yöneticilerin bir bildiklerinin ve dayandıkları gerekçenin olduğu belirtilir. Böylece halkın zâlim yöneticilere tepki duyması önlenmeye çalışılır. Şâir Accâc, Haccâc’ı överken; onun istihâre etmeden hiçbir iş yapmadığını söyler.2962 Abdullah ibn Tâhir, Irak’a vali tayin edildiği zaman babası ona, idârî kararlarını verirken istihâre etmesini tavsiye etmiştir.2963 Ancak, yöneticilerin, tüm işlerini istihâre ile yaptıkları hakkındaki rivâyetlerin çoğu uydurmadır.
İstihâre Namazı
İstihâre, "hayır" veya "hıyare" aslından gelir. Hayır taleb etmek demektir. Daha doğrusu, iki şeyden birine muhtaç olana onların hayırlısını taleb etmek mânâsına gelir. Rasûlullah (s.a.s.), bir iş yapmaya karar verenlere istiharede bulunmayı tavsiye etmiştir. Bu muayyen âdâba uyarak rüyada o işin hayırlı olup olmayacağı husûsunda Allah'tan bir işaret taleb etmek ve bu işarete göre hareket etmektir.
İstihârede bulunmaya teşvik eden, ehemmiyetini haber veren birçok hadis vârid olmuştur. Bazıları zayıf ise de başta Buharî olmak üzere pek çok muteber hadis kitaplarında yer alacak sıhhatte olanları da mevcuttur. Bazıları şöyledir: Allah'a istihâre, kişinin saadet vesilelerinden biridir." "İstihâre eden zarara düşmez." Rasûlullah bir iş yapacağı zaman şöyle dua ederdi: "Allahım, bana hayır ver ve benim için hayırlı olanı seç." 2964
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bize, Kur'an'dan bir sûre öğrettiği gibi her işte istiharede bulunmamızı öğretirdi. Derdi ki: "Biriniz bir işi yapmaya arzu duyduğu zaman, farzlar dışında iki rek'at namaz kılsın, sonra şu duayı okusun: "Allahım, senden hayır taleb ediyorum, zira sen bilirsin. Senden hayrı yapmaya kudret taleb ediyorum, zira sen vermeye kadirsin, Rabbim yüce fazlını da taleb ediyorum. Sen her şeye kadirsin, ben âcizim. Sen bilirsin, ben câhilim. Sen gaybları bilirsin. Allahım, eğer biliyorsan ki bu işi bana dinim, hayatım ve sonum için -veya hal-i hazırda ve ileride demişti- hayırlıdır, bunu bana takdir et ve yapmamı kolay kıl. Sonra da onu hakkımda mübarek kıl. Eğer bu işin, bana dinim, hayatım ve âkıbetim için -veya hal-i hazırda ve ileride dedi- zararlıdır; onu benden çevir, beni de ondan çevir. Hayır ne ise bana onu takdir et, sonra da bana onu sevdir!"
Hz. Câbir dedi ki: "Bu duadan sonra yapacağı işi zikrederdi."2965
Açıklama: Bu hadis, Rasûlullah’ın (s.a.s.) istihâreye günlük hayatta ne kadar fazla yer verdiğini ifade etmektedir. Öyle ki Kur'an'dan sure öğrettiği ciddiyette istihâre öğretmekte, "her işte" yani büyük-küçük, basit-mühim, yolculuk, evlenmek, ticâret vs. gibi her çeşit işte başvurulmasını tavsiye etmektedir.
Burada Kur'an öğretimi ile istihâre öğretimi arasında bir benzetme mevzûu
2962] Divan, rakam 12, 83; Arâcîzu’l-Arab, s. 120
2963] Tayfûr, Kitâbu Bağdâd, s. 49
2964] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/398
2965] Buhârî, Da'avât: 48; Teheccüd: 25, Tevhîd: 10; Ebû Dâvud, Salât: 366, (1538); Tirmizî, Salât: 394, (480); Nesâî, Nikâh: 27, (6, 80, 81); İbnu Mâce, İkâmet: 188, (1383); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/399
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bahistir. Bu iki öğretim arasındaki benzerliğin mahiyeti -teknik tâbiriyle vechü't teşbih- nedir? Yeterince açık değildir. Her ne kadar "ciddiyet" diye kısmen kayıtlamış -isek de bu, hadisin ilk nazarda anlaşılması içindir. Hadîsin aslında bu kayıt yoktur. Âlimler, bu hususta muhtelif tahminlerde bulunmuşlardır. Şöyle ki;
Bazıları: "Bütün işlerde istihâreye olan umumî ihtiyaçtır, tıpkı namazda Kur'an'a olan umumî ihtiyaç gibi..." demiştir.
Bazıları der ki: "Burada murad, teşehhüdle ilgili olarak İbnu Mes'ud hadisinde vâki olan alış tarzıdır: Rasûlullah (s.a.s.), elim ellerinin arasında olduğu halde bana teşehhüdü öğretti veya Tahâvî'nin rivâyetinde: "Teşehhüdü Rasûlullah'ın ağzından kelime kelime alırım" veya Teberânî'nin rivâyetinde: "...harf harf aldım" denir.
İbn Ebî Cemre: "Aradaki benzetme, istihâne duasının harf ve kelimelerinin yerli yerinde ezberlenmesi, ondan ziyade ve noksanın uzak tutulması, onun öğrenilmesi ve ona devam edilmesidir" der.
"Bu, ona gösterilecek ihtimam, bereketinin tahakkuku ve onun için izhar edilecek ihtiramdır" diyen de olmuştur.
"Her ikisinin de vahiy yoluyla bilinmiş olmaları cihetinden, aralarındaki benzerlik mevzûbahis olabilir" de denmiştir.
İbn Ebî Cemre'nin de belirttiği üzere "her iş" tâbirinden mübah olan işleri anlayacağız. Çünkü farz, vacib, haram ve mekruh işler için "yapayım mı, yapmıyayım mı?" diye bir tereddüte, istihareye gerek yoktur. Mü'min farz ve vacibleri yapmakla mükellef olduğu gibi, haram ve mekruhlardan da kaçmakla mükelleftir. Dahası, müstehab olan, Rasûlullah'ın sünnetinde mevcut olan bir fiilin yapılması için de istihâreye başvurulmaz, İslâmî edebe aykırıdır. İstihâre, mübah işlerde olur. Bir de müstehab işlerden ikisi teâruz edecek olursa veya iş müstehab olmakla beraber yapılması muhayyerse birini tercih için veya yapmaya karar vermek, başlama zamanını tesbit için istihâre gerekli olabilir. Sözgelimi umreye gitmek isteyen kimse bu yıl mı gitsin gelecek yıl mı? Şu ayda mı bu ayda mı? gibi...
3- Burada kaydı gereken bir husûs, hadiste geçen "biriniz... arzu ettiği zaman" ibaresiyle ilgilidir. Tercümede arzu etmek olarak çevirdiğimiz yapılacak iş husûsunda akla düşen ilk arzudur. Bu arzunun yapılmasına kadar zihinde geçen birkısım ruhî-aklî safhalar, mertebeler vardır: İbnu Hacer bunları şöyle sıralar: Önce himmet gelir, bunu lümme, bunu da hatre tâkib eder. Sonra niyet, sonra irâde, sonra da, azimet gelir. Bunlardan ilk üç safhaya sorumluluk olmaz, ama son üçe (niyet, irade ve azimet) sorumluluk terettüp eder.
4- Hadiste ".. . zira sen bilirsin" diye tercüme ettiğimiz tabirini, "ilmin sebebiyle" diye de anlamanın mümkün olduğu belirtilmiştir. Bu takdirde mâna şöyle olur: "Allahım, senden iki işten hayırlısına gönlümü açmanı taleb ediyorum; zira sen, büyük-küçük bütün işlerin mâhiyetini, ne olduğunu, ne olacağını bilirsin, işlerin en hayırlısını senden başka kimse bilemez."
5- Bazı âlimler, istihare namazını akşam ve sabahın sünnetleriyle kıyaslıyarak, birinci rek'atte Kâfirûn, ikinci rek'atte de İhlâs sûresinin okunmasını uygun görürler. Namazın sonunda da sadedinde olduğumuz hadiste geçen dua okunur. Şunu da kaydedelim ki, Nevevî gibi birkısım âlimler, istihare namazında Kâfirun
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA
- 747 -
ve İhlâs surelerinin okunmasına "müstahab" derken, el-Irâkî: "Bu meseleye temas eden hadislerin hiçbirinde istihare namazında hangi surelerin okunacağına dair bir kayda rastlamadım" demiştir.
Sonra abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar. Rüyada beyaz veya yeşil görmesi, niyetindeki şeyi yapmasının hayırlı olacağına; siyah veya kırmızı görmesi de hayır değil şer getireceğine delâlet eder.
Yapılacak iş husûsunda taleb edilen işâreti alamayan kimsenin, aynı iş için istihâre namazını yedi kere tekrar etmesi gerektiğini İbnu's-Sünnî'nin Hz. Enes'ten kaydettiği merfû' bir rivâyet göstermektedir: “Bir iş için istihâre edince yedi kere tekrarla. Sonra kalbine ilk gelen hususa dikkat et, zira hayır ondadır.” Bu hadis rivâyetinin zayıf olduğu belirtilmiştir.
6- "Farzlar dışında" tabiri, farz namazların arkasından istihâre duası'nın okunmasıyla, istihâre sünnetinin yerine gelmeyeceğini gösterir. Bu iki rek'at namaz müstakillen kılınmalıdır. 2966
“İnsanlar üç çeşittir: Tam adam, yarım adam ve hiçbir şeye yaramayan adam. Aklı ve görüşü olup bunlara göre hareket etmekle beraber, istişâre de eden kimse, tam adamdır. Sadece kendi aklı ve görüşü ile hareket edip istişâre etmeyen, yarım adamdır. Aklı ve görüşü olmadığı halde, istişâre de etmeyen, hiçbir şeye yaramayan değersiz adamdır.”2967
2966] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/399-401
2967] Katâde
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şûrâ ve Rasûlullah’ın Müşâveresi, Âbidin Sönmez, İnkılâb Y.
2. İstişâre, Ümit Şimşek, Nesil Basım Yayın
3. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 230-232
4. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 517-523
5. Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Yayınları: c. 16, s. 124-166
6. Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 552-555
7. Kur'an'da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 95-97
8. Elmalılı Tefsirinde Kur'ânî Terimler ve Deyimler, M. Yaşar Soyalan, Ağaç Y. s. 241-242
9. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 306-312
10. İstihâre:
11. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 23, s.
12. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 215
13. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 509-512
İSYAN - İTAAT
- 749 -
Kavram no 106
Görevlerimiz 21
Bk. İslâm; Sâlih Amel; Haram
İSYAN - İTAAT
• İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
• İsyanın İki Yönü
• Ma’siyet Ne Demektir?
• İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
• Tâat Ne Demektir?
• Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
• İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
• İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
• Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları
• İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
• Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
• Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
• Nerdesin Ey Güzel İsyan?
“Hatırlayın (ey İsrâil oğulları!) Verilen nimetlere karşılık, 'Ey Mûsâ! Bir tek yemekle dayanamayız, bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın' dediniz. Mûsâ ise (onlara): 'Daha iyiyi daha kötü ile değiştiriyor musunuz?! O halde mısıra (şehre) inin. Herhalde istedikleriniz sizin için orada vardır.' dedi. İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak nebîleri/peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir." 2968
İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
“İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek demektir. Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik etme, karşı koyma anlamlarını kazanmıştır. İsyan edene “âsi” denir. Allah’ın emirleri ve ilkeleri çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınmak, Allah’ı dinlemeyerek itaatsizlik yapmak, İslâmî literatürde “isyan”dır.
Meşrû (dine uygun) bir yönetime itaat etmeyerek karşı çıkan, İslâmî kanunlara uymayan kimselerin yaptığı da bir isyandır. Bu çeşit isyankâra “bağî” denilir. Hz. Musa’nın değneğinin adı da “asâ” idi. Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelime. Hz. Musa’nın asası hem bilinen değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavuna karşı O’nun haklı isyanını sembolize ediyordu. Allah’a ve O’nun peygamberine
2968] 2/Bakara, 61
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
itaat etmeyip isyanla damgalanan Firavun’a 2969 isyan, Hz. Mûsa’nın mucizesi olmaktadır. Hz. Mûsa’nın asâ mûcizesi, aynı zamanda, zâlim ve âsilere karşı kıyamı, onlara sopa göstermeyi ve isyanı da içermektedir.
Bilindiği gibi, Hz. Musa, Firavun’un tanrılığına ve saltanatına isyan etmişti. Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Bir zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız yere hükmediyordu. Hz. Musa ise Allah’tan aldığı emirle ona karşı gelmiş, ona itaat etmemişti. İşte Hz. Mûsa’nın elindeki asa, zâlim yönetici Fir’avn’a isyanın sembolüydü.
Şeytan, Allah’ın ”Âdem’e secde edin” 2970 emrine karşı gelerek ilk isyan eden oldu. Yani Allah’a karşı geldi, itaat etmedi. O yüzden olumsuz anlamda isyanın piri/duayeni şeytandır. Hz. Mûsa’nın isyanı ise müspet ve güzel bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem olumlu bir manaya, hem de olumsuz bir manaya gelebilir.
Hz. Âdem’in yasak meyveyi yemesi de bir itaatsizlikti. Bu, beşer olmanın sonucu idi. O, hatasında direnmedi ve tevbe etti. Hâlbuki şeytan isyanını sürdürdü, inatlaştı, hatta isyanını, isyana yönelten hevâsını/kötü duygularını ilâh haline getirdi.
İsyanın İki Yönü
İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun ilkelerine, müslüman yöneticilere karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve onların izinden giden mü’minler, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler, onlara ve onların zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını yapmaya çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.
İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut yönetimlerin uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan etmemek, korkaklıktır, zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durdurur. Peygamberlerin en temel özelliklerinden birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan sözkonusudur tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. Firavun da Hz. Mûsa da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa, esas isyan edene karşı şanlı bir isyan içindeydi, devrimci/inkılâpçı bir ruh ve mûcizevî özellik taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten, zararı hem kendine hem çevresine bulaştıran bir isyandı.
Hz. Mûsâ ve asasından, Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası Firavun’a değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak eksiklik olur. Âsiye, “isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a itaat etmeyen birisine kocası da olsa, devlet başkanı da olsa isyan ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan
2969] Bk.10/Yûnus, 91; 79/Nâziât, 21
2970] 2/Bakara, 34
İSYAN - İTAAT
- 751 -
ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti.” 2971
Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah'a ve peygamberi Mûsâ’ya iman ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir. Ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona işkence edilmiştir. İman edip Allah’ı itaat edilecek tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz kalan Âsiye, Kur'an'da mü'minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir. Hadislerde de Âsiye'den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem'le birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir.2972 İsyan edilmesi gerekenlere, sıf bedel ödemenin dünyevî zorluklarından dolayı itaatte kusur etmeyenler, Âsiye gibi zâlim ve tâğutlara isyan edemeyenin erkek mi ürkek mi olduğunu değerlendirmelidirler.
İsyan kelimesinin olumsuz anlamı, Allah’a ve O’nun peygamberlerinin yoluna karşı çıkıştır. Allah’a kulluk yapması için yaratılan insanlardan bir kısmı, Allah’ın emirlerine, bile bile karşı gelmekte ve isyan etmekteler. Bundan dolayı da günah kazanmaktalar. Bu tür isyan, şeytanî isyandır.
Mü’minler, Allah’tan kendilerine bir emir geldiği zaman şöyle derler:“Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine (bağışlamana) sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.”2973 Allah’ın emirleri karşısında alaycı bir tavır takınan, yahudileşenler de “dinledik ve isyan ediyoruz.”2974 derler ve seviyelerinin ne kadar alçak olduğunu ortaya koyarlar. Mü’min, Allah’a itaat konusunu, geleceğe, umut ve temennilere bırakamaz. Bilir ki, Peygamber’in ifadesiyle “heleke’l müsevvifûn, sevfe’ciler/yarıncılar (itaati yarınlara bırakanlar) helâk oldu.” Şeytan, bâtılı sevdiremediği kişiye, hakkı yarınlara bıraktırarak onun günü kaybetmesine uğraşır. Ertesi gün de kaldığı yerden devam eder: Yarınlar bitmedi ya... Büyük hedefler ve idealler uğruna, yarın çok büyük eylem ve faâliyetler yapacağı ümit ve temennisiyle günler şeytana itaatle geçer gider. Ama gerçek mü’min Allah’ın emri kendine ulaşır ulaşmaz ‘dinledim, duydum ve itaat ettim’ der, hemen o saniye eyleme geçmiştir bile. Az sonraya bırakamaz, “az sonra” kendisi için olmayabilir çünkü.
Mü’min, kendi görüş, davranış ve seçme tercihini Rabbinden yana kullanır, Rabbinin doğru hükümlerine teslim olur. Her konuda O’nun ölçüsüyle hareket eder, O’nun emirlerine boyun eğer. Peygamberi aracılığıyla gönderdiklerine itaat eder. “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle mü’min kadına, o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” 2975
Aldanan, unutan, gaflete düşen ve inanmayan kimseler, Allah’a itaat etmezler, O’nun ilkelerine isyan ederler. Bunlar, Allah’ın ilâhlığını ve Rabliğini yeterince takdir edemeyen ve aklını yerli yerinde kullanmayanlardır. Bunlar, dünyada huzurdan mahrum yaşadıkları gibi, âhirette de azap içinde olacaktır. Allah’a ve peygambere isyan edenler, kendi arzularını (hevâlarını) üstün görüp Allah’ın Rabliğini ve büyüklüğünü takdir edemeyenlerdir. İsyan edenler, yanlışlar içinde yüzen, kendine ve başkalarına zulmeden ve yeryüzünde sürekli fesat/
2971] 66/Tahrim, 11
2972] Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
2973] 2/Bakara, 285
2974] 2/Bakara, 93
2975] 33/Ahzâb, 36
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bozgunculuk çıkaran kimselerdir. İlk isyancı şeytandır. Öyleyse kim aynen onun gibi kibirlenerek Rabbine itaatsızlık ederse, onda şeytan ahlâkı var demektir.
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan uzaklaşmasına sebep olur. Mü’minler, ancak zararlı, yanlış, bâtıl ve sapık fikirlere, inançlara, sistemlere isyan ederler veya en azından, itaat etmezler. Allah’a hiç isyan etmeyen melekleri 2976 düşünürler. Her anlarını Allah’a ibâdet ve itaat içinde değerlendiren ve toplumlarındaki zâlim ve tâğutlara baş kaldıran peygamberleri 2977 örnek alırlar.
Ma’siyet Ne Demektir?
“Ma’siyet”, isyan kökünden türemiş bir kavramdır. “Ma’siyet”, baş kaldırmak, isyan etmek, sınırları çiğnemek, Allah’ın ve Rasûlü’nün emrini dinlememek demektir. En geniş anlamıyla “ma’siyet” günahlara dalmayı, Allah ve Rasûlüne karşı gelmeyi, helâl ve haram sınırlarını aşmayı ifade eder.
İnanması, teslim olması ve itaat etmesi gereken insanın, inkârcı olması ve Allah’ın emirlerini dinlememesi ma’siyet olduğu gibi; inandıktan sonra da birtakım haramları işlemesi yine ma’siyettir. Kur’an, bu kelimeyi isyan edenler, haddi aşanlar, sınırları çiğneyenler hakkında kullanır. Onların yaptıkları fiiller, itaat emrinin dışındadır. İtaatı terkedip, emirlere karşı gelene âsi oldu denir. Onun bu yaptığı karşı gelme, emri dinlememe, konulan kurala aykırı hareket etme fiiline de ma’siyet denilir.
Kur’an, ma’siyet sahiplerini uyarıyor ve tehdit ediyor. Onları bu davranışlarından vazgeçirmeye davet ediyor. Çünkü her türlü ma’siyet insana iki dünyada da zarar verecektir. Kur’an-ı Kerim, ma’siyet kelimesini iki yerde kullanır ve ‘peygambere karşı gelme’ şeklinde bir ifadeyi dile getirir. 2978
Dinin kötü dediği fiiller, nüanslarına ve işlevlerine göre Kur’an’da farklı kelime ve kavramlarla anlatılmaktadır. Ma’siyet kelimesinin bunların birçoğu ile yakından ilgisi vardır. İnsanların yaptığı zulüm, fücur, fısk, zenb (günah), kibir, tekzib (yalanlama), ism (günah), hata ve seyyie (günah ve kötülük) gibi yanlış davranışlar ma’siyet kategorisine girer. Bütün bunlar kötü davranışlardır. Bu ma’siyetleri işleyen kimseler, dünyada zararlarını gördükleri gibi; esas olarak âhirette büyük cezayı hak ederler.
Ma’siyete düşmek, isyan hali üzere olmak, bunu bir ahlâk haline getirmek müslümana yakışmaz. Müslüman, İslâm’a inanan ve Allah’a itaat sözü veren ve bunu amelleriyle gösteren insandır; o ma’siyetin her türlüsünden kaçınmaya gayret eder.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:“Ma’siyet konusunda kullara itaat edilmez. İtaat, mârufadır.” 2979 Ana-babaya itaat Allah’ın emridir. Ancak ana-baba günah işlemeyi, Allah’a isyanı emrederse onlara bu konuda itaat edilmez. Yine müslümanları yönetenler onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a aykırı bir hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. Bir başka
2976] 66 Tahrim/6
2977] 16/Nahl, 36
2978] Bk. 58/Mücâdele, 8-9
2979] Buhârî, Cihad 107, 4/60; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
İSYAN - İTAAT
- 753 -
deyişle “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 2980
İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
“İtaat”, kulun yaratıcı karşısında olması gereken durumunu açıklayan önemli bir kavramdır. İnsan, kul olarak Yaratıcısının karşısında ne yapacaktır? Onun rolü nedir? Rabbi ondan ne gibi tavırlar beklemektedir? İtaat, sözlükte inkıyad etmek, yani boyun eğmek demektir. Emre uyma, sözü dinleme, alınan emri yerine getirme, verilen emre göre hareket etme anlamlarına da gelir. Türkçede kullanılan itaat kelimesi de aynı anlamdadır.İtaat eden kimseye “mutî” denilir. Aynı kökten gelen “tâat” kelimesi, emredileni yerine getirme, denileni yapma demektir. İtaat’ın karşıtı “isyan”dır. Ayrıca serkeşlik ve muhalefet de onun zıddıdır.
Allah, yarattığı ve nimet verdiği kullarının kendisine isyan değil; itaat etmelerini istemektedir. Eğer insan, tek ve gerçek ilâh olarak âlemlerin Rabbine itaat etmezse; başka ilâhlara itaat edecektir. Bu da onu sapıklığa ve zarara uğratacaktır. Allah, kendisine itaatı emrettiği gibi, kendi adına bazı kimselere de itaat etmeyi kullarına emretmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine (sizin gibi mü’min olan yetkililere) itaat edin.…” 2981
Peygambere itaat, O’nun yolunu takip etmek, Allah’a itaat gibidir; O’na karşı gelmek de Allah’a isyan gibidir.2982 Allah’ın adıyla ve O’nun emirleri doğrultusunda iş yapan bütün yetki sahiplerine, dinin sınırları içerisinde kalmak şartıyla itaat edilir. 2983Müslümanları yönetenler onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a aykırı bir hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. 2984
Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.2985 Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye) itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” 2986
Müslümanlar, “ülü’l emr” bile İslâm’ın hükümlerine aykırı, yani günah bir şeyi emrederse onlara uymayacaklarına göre; kâfir ve müşriklerin hükümlerine ve dinlerine hiç itaat edemezler. Onların yollarına uymazlar, İslâm’a aykırı işlerini örnek almazlar. Kâfir ve müşriklere itaat; onları takip etmek, onların izleri üzerinden gitmek, din ve dünya görüşü noktasında onların görüşlerini benimsemek, ya da onların emrettiklerini Allah’ın rızasına uymasa bile yerine getirmektir. Kur’an, mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden) geri çevirirler.” 2987
Son asırlarda müşrikleri ve Kur’an’ın kâfir dediklerini izleyen, onların hükümlerini ve görüşlerini üstün kabul eden, İslâm’ın ölçüleri yerine -çağdaşlık
2980] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
2981] 4/Nisâ, 59
2982] 4/Nisâ, 80
2983] Buharî, Ahkâm 4, 9/79; İbn Mâce, Cihad 39, hadis no: 2859-2862, 2/954
2984] İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
2985] Buhâri, Cihad 109, 4/60; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
2986] Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi, Bey’at 27, 7/138
2987] 3/Âl-i İmran,100
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kılıfıyla- onların ilkelerini ve ölçülerini alan kimseler bu tehlikeyi yaşamaktadırlar. Özellikle batıdan gelen bâtıl ilkelere, ölçülere, anlayışlara -Kur’an’ın ölçülerine rağmen- sarılanların iman iddiası ne kadar gerçekçidir?
Mü’minler kâfirlere itaat ederlerse, kâfirler onları dinlerinden döndürürler, kendileri gibi yaparlar. O zaman da müslümanlar büsbütün kaybetmiş olurlar.2988 Şeytanın dostlarına itaat edenler şirke düşerler.2989 Müşrikler, inkâr edenler, iki kimlikli münâfıklar, ehli kitap olanlar, itaat edilmeye lâyık değillerdir. Onların din görüşü, hayata bakışları, hükümleri yanlıştır; gittikleri yol bâtıldır, dalâlettir.
İnkârcılar Cehennem azabı ile yüz yüze geldikleri zaman, “ah keşke Allah’a ve O’nun Rasûlüne (dünyada iken) itaat etseydik” diyecekler.2990 Dünyada iken kim Allah’a ve O’nun son Rasûlü Hz. Muhammed’e (s.a.s.) itaat ederse, O’nun getirip tebliğ ettiği Din’e uygun yaşarsa; şüphesiz o büyük bir kurtuluşla kurtulacaktır. 2991
Tâat Ne Demektir?
“Tâat”, emredileni yerine getirme, denileni yapma, boyun eğme, özellikle ilâhî emirlere uyma, takvâ, ibâdet anlamlarına gelir. Tâat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 3 âyette geçer. 2992
“(Münâfıklar) Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah’a yemin ettiler. De ki: ‘Yemin etmeyin. Tâat (itâatiniz) mâlûmdur! Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”2993Âyetten anlaşıldığına göre, itaat edeceğine en ağır yeminlerle söz vermek, fakat sözlerini yerine getirmemek münâfıkların özelliğidir. Nitekim hadis-i şerifte, münâfıklığın belirtilerinden birinin de sözünde durmamak olduğu açıklanmıştır. “(Onların vazifesi) tâat (itaat) ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a sadâkat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”2994 Âyette, vazifeleri itaat ve güzel söz söyleme durumunda olanların isteklerinde samimi olmaları gerektiği vurgulanır. Peygamberimiz, “Allah’a isyanda tâat yoktur.” buyurmuştur. Burada, ma’siyet olan şeyi emrettikleri zaman, emir sahiplerine itaat edilmemesi kast edilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
İtaat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 129 yerde geçer. İsyan kelimesi ise 32 yerde kullanılır. İtaatın Kur’an’da bu kadar yerde bahsedilmesi de gösteriyor ki, bu çok önemli bir ibâdettir. Kur’an’ın bildirdiğine göre itaat, Allah’tan gelecek rahmet ve merhametin vesilesi olduğu gibi,2995 cennetin2996 ve inkârcılara karşı kazanılacak zaferin de anahtarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne isyan da, dünyevî zarar
2988] 3/Âl-i İmran, 143
2989] 6/En’âm, 121
2990] 33/Ahzâb, 66
2991] 33 Ahzab/71; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 320-323
2992] 4/Nisâ, 81; 24/Nûr, 53; 47/Muhammed, 21
2993] 24/Nûr, 53
2994] 47/Muhammed, 21
2995] 3/Âl-i İmrân, 132
2996] 4/Nisâ, 13
İSYAN - İTAAT
- 755 -
ve ziyanların sebebi olduğu gibi, esas olarak da sonu pişmanlıkla2997ve cehennemle2998 sonuçlanan âdiliktir.2999 Allah’a ve Rasûlüne itaatten yüz çevirmek, mü’minlik iddasına ters düşer.3000 Kalabalığa, çoğunluğa itaat de Allah’ın yolundan sapmayı sonuçlandıran bir tehlikedir. 3001
İtaat kavramı, Kur’an’da bütün temel boyutlarıyla ele alınır. İtaat edilmesi gerekenler, itaat edilmeyecekler, itaatin ve isyanın sonuçları, âyetlerde çok açık bir şekilde izah edilir.
“Sen onların dinine uyuncaya kadar ne yahûdiler, ne de hıristiyanlar senden râzı olurlar. De ki, ‘doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 3002
“Onlara (müşriklere) ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 3003
“Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine (bağışlamana) sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.” 3004
(Rasûlüm!) De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez." 3005
“Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır.” 3006
“Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden) geri çevirirler.” 3007
“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki size merhamet edilsin.” 3008
“Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 3009
"Bunlar, Allah'ın (koyduğu) sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah'a ve Peygamberi'ne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır." 3010
"Küfür yoluna sapıp Peygamber'i dinlemeyenler o gün yerin dibine batırılmayı temenni ederler ve Allah'tan hiçbir haberi gizleyemezler." 3011
2997] 25/Furkan, 27-29; 33/Ahzâb, 66
2998] 4/Nisâ, 14, 115
2999] 11/Hûd, 59
3000] 24/Nûr, 47
3001] 6/En’âm, 116
3002] 2/Bakara, 120
3003] 2/Bakara, 170
3004] 2/Bakara, 285
3005] 3/Âl-i İmrân, 31-32
3006] 3/Âl-i İmrân, 83
3007] 3/Âl-i İmran,100
3008] 3/Âl-i İmrân, 132
3009] 3/Âl-i İmrân, 149
3010] 4/Nisâ, 13-14
3011] 4/Nisâ, 42
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine (müslüman yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasûl'e götürün (onların tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir." 3012
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’ denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” 3013
"Biz her peygamberi, ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, merhamet edici bulurlardı. Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar." 3014
“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 3015
"Kim Rasûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik." 3016
"Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir." 3017
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” 3018
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, zandan/tahminden başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka (söz de) söylemezler.” 3019
"(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü'ne karşı çıkarsa elbette onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük rüsvaylıktır." 3020
“...Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, hevâsına/kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme.” 3021
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min değillerdir.” 3022
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde, ‘işittik ve
3012] 4/Nisâ, 59
3013] 4/Nisâ, 61
3014] 4/Nisâ, 64-65
3015] 4/Nisâ, 69
3016] 4/Nisâ, 80
3017] 4/Nisâ, 115
3018] 5/Mâide, 49
3019] 6/En’âm, 116
3020] 9/Tevbe, 63
3021] 18/Kehf, 28
3022] 24/Nûr, 47
İSYAN - İTAAT
- 757 -
itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” 3023
“...Onun (Peygamber'in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar." 3024
“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.” 3025
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” 3026
“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” 3027
“Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen) sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” 3028
"...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir." 3029
"...Kim Allah ve Rasûlü'ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır." 3030
Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
“Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye) itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” 3031
“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ Rasûlallah?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete giremez).” 3032
“Bir müslümanın, bir günah işlemekle emrolunması dışında, hoşlandığı ve hoşlanmadığı her hususta müslüman emîrine itaat etmesi gerekir. Bir günah işlemekle emrolunduğu
3023] 24/Nûr, 51-52
3024] 24/Nur, 63
3025] 25/Furkan, 27-29
3026] 33/Ahzâb, 36
3027] 33/Ahzâb, 66-68
3028] 45/Câsiye, 18
3029] 59/Haşr, 7
3030] 72/Cin, 23
3031] Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi, Bey’at 27, 7/138; İbn Mâce, Cihad 39
3032] Buhârî, İ’tisâm, 12
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman dinlemek ve itaat etmek yoktur.” 3033
“Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 3034
“Ma’siyet/Allah’a isyan konusunda kullara itaat edilmez. İtaat, mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 3035
“İçinizde Allah’ın Kitabını ayakta tuttuğu (onunla amel ettiği) ve sizi Allah’ın kitabı ile sevk ve idare ettiği müddetçe, başınızdaki emîr, başı simsiyah üzüm tanesi gibi olan Habeşli bir köle de olsa dinleyin ve itaat edin.” 3036
“Başınızdakilerden kim size Allah’a isyan etmeyi emrederse, sakın o hususta ona itaat etmeyin.” 3037
“Ubâde bin Sâmit’ten (r.a.): Rasûlullah’a (s.a.s.) kolaylıkta ve zorlukta, hoşumuza giden ve gitmeyen hususlarda, onun korunup kollanmasında, Allah katından bir burhanla apaçık bir küfrünü görmediğimiz sürece verilmiş olan emirde/işte çekişmeyeceğimize ve kınayanın kınamasından çekinmeksizin nerede, nasıl olursa olsun hakkı söylemek üzere işitip itaat etmeye bey’at ettik.” 3038
İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet olunmuştur. O der ki: Bir münâfık ile bir yahudi arasında husûmet vardı. Yahudi, ‘haydi gel, Muhammed’e gidelim’ derken, münâfık, ‘hayır, gel Kâ’b bin el-Eşref’e gidelim’ demişti. Ancak, yahudinin ısrar etmesi üzerine münâfık Hz. Peygamber’in huzurunda muhâkeme olunmayı kabul etti ve onunla birlikte Hz. Peygamber’in huzuruna vardı. Hz. Peygamber, yahudinin lehine hüküm verdi. Rasûlullah’ın huzurundan çıkarlarken münâfık; ‘ben bu hükme râzı değilim. Haydi, gel Ebû Bekir’e gidelim’ dedi. O da yahudi lehine hüküm verdi. Münâfık buna da râzı olmayarak; ‘haydi gel, Ömer’e gidelim’ dedi. Hz. Ömer’in yanına gittiler. Yahudi, Hz. Ömer’e; ‘Peygamber’e gittik, O’nun verdiği hükme râzı olmadı. Sonra Ebû Bekir’e gittik, onun verdiği hükme de râzı olmadı’ diyerek durumu anlattı. Hz. Ömer, münâfığa ‘öyle mi?’ diye sordu. Münâfık ‘evet’ dedi. Hz. Ömer (r.a.); ‘öyleyse ikiniz, ben yanınıza gelinceye kadar biraz bekleyin. Şimdi hemen gelip aranızda hükmedeceğim’ diyerek eve girdi. Kılıcını alarak münâfığın boynunu vurup onu öldürdü ve dedi ki: ‘Allah’ın hükmüne ve O’nun Rasûlü’nün hükmüne râzı olmayanın hakkında işte ben, böyle hüküm veririm!’ Yahudi kaçtı. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”3039 Bu olay üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Ömer’e hitâben buyurdu ki: “Sen fâruk’sun! (Hakla bâtılı ayıransın)” İşte Hz. Ömer, o günden itibaren “el-Fâruk” diye isimlendirildi. 3040
3033] İbn Mâce, Cihad 40
3034] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
3035] Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 38-40; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
3036] Buhâri, Ahkâm, 4; S. Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. 12/314, Fethu’l Bâri, 13/108
3037] İbn Mâce, Cihad 40
3038] Buhârî, Ahkâm, S. Buhâri Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 293-294, Fethu’l Bâri, 13/5; Müslim, hadis no: 1709
3039] 4/Nisâ, 65
3040] Müslim, A. Dâvudoğlu Terc. 10/146; Ebû Dâvud, Sünnet 6, hadis no: 4607; Tirmizî, İlm, 16, hadis no: 2815; İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 42, 43; İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı KeİSYAN
- İTAAT
- 759 -
“Bir kere Nebî (s.a.s.) uyurken yanına birtakım melekler gelerek bunlardan bazıları: ‘Bu zat uyuyor’ dedi; bazıları da: ‘Gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır’ dedi. Bunun üzerine bu melekler (birbirlerine) ‘bu dostunuzun üstün sıfatı vardır, haydi siz de bunun yüce mevkiini hârici bir örnekle temsil edin’ dediler. Fakat bazıları; ‘iyi ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları da: ‘Hayır, O’nun gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır’ dediler. Bunun üzerine melekler; ‘Bu zâtın hâricî benzeri, şu kimsenin misali gibidir ki, o kimse yeni bir ev yaptırır, o evde bir velîme ziyafeti tertip edip (bu ziyafete) insanları dâvet etmek için bir dâvetçi gönderir; bu dâvetçinin dâvetine kim icâbet ederse, o (mükemmel) eve girer ve (mükellef) ziyafeti yer. Kim de dâvetçinin dâvetine icâbet etmezse o eve giremez, ziyafet yemeklerini de yiyemez.’ Bunun üzerine melekler, yine birbirlerine: ‘Haydi bu temsili bu zâta izah edin de anlasın’ dediler. Fakat yine bunlardan bazıları, ‘iyi ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları da ‘hayır, gözleri uyuyor, fakat kalbi uyanıktır’ dediler. Bunun üzerine melekler (kendi aralarında temsili izah ederek): ‘O ev cennettir; dâvetçi de Muhammed (s.a.s.)’dir. Kim O’na itaat ederse Allah’a itaat etmiştir. Kim de O’na âsi olur, baş kaldırırsa Aziz ve Celil olan Allah’a âsi olmuştur. Hz. Muhammed insanların arasını ayırt etmiştir (itaat ve isyan şiarını bildirip inananları, inanmayanları birbirinden ayırt etmiştir).” 3041
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
Kur’an’da itaat edilmesi gerekenler; Allah, peygamberler ve müslüman ülü’l emr olarak belirlenir.
a- Allah’a İtaat: Kâinatı yoktan var eden ve yöneten Allah’a kayıtsız şartsız itaat edilmelidir. Mü’min, Allah’a ve O’ndan gelen hayat kanunlarına itaat etmek için iman eden insandır. O’nun emirleri ve yasaklarına itaat edilmedikçe iman, en küçük bir sarsıntıda yıkılmaya mahkûm olacak şekilde zayıftır. Allah’a itaat, emrettiği her konuda yerine getirilmelidir. Kişisel, sosyal, ailevî ve siyasî, vs. bütün konularda Allah’ın emirlerine itaat, Allah’a iman etmenin zarurî gereğidir.
Evet, Allah vardır, birdir, yaratandır. Ezelî ve ebedî olandır. Gören, işiten, dilediğini istediği anda ve şekilde yapmaya gücü yetendir. Mâziyi, hali, istikbali ve yarattığı insanların hayatlarını tanzim edecek kanunları en iyi bilen, emirler ve yasaklar koymaya yegâne yetkili olandır. Mü’min olabilmek için Allah’a bütün bu ölçüler çerçevesinde inanmak gerekir. Allah’ı en bilgili ve kudretli Rab kabul edip de, tatbik olunması için koyduğu emirleri ve yasaklarını, uygulanmasına gerek olmayan yasalar dizisi olarak görmek veya çevremize bu tür bir görüşün insanı olduğumuz fikrini verdirebilecek yaşantı biçimlerinin içine düşmek, fiilen O’na inanmamaktır. O yüzden gerçek anlamıyla Allah’a iman, ancak Allah’a itaatle gerçekleşir. Bunun içindir ki, O’nun emirleri ve yasaklarına kayıtsız şartsız itaat etmek mecburiyetindeyiz. “Gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun/sakının. (Emirlerini) dinleyin ve itaat edin. Kendi iyiliğiniz için infak edin/Allah için harcayın. Nefsinin cimriliğinden korunan kimseler kurtuluşa ererler.” 3042
b- Rasûl’e İtaat: Bilindiği gibi, peygamberlere iman, temel iman esaslarındandır. Tevhid kelimesinin, şehadet andının ikinci bölümü Hz. Muhammed’i Allah’ın peygamberi olarak kabul etmektir. Onu peygamber kabul etmek de, hayatımızda hiçbir fonksiyonu olmayan kuru bir vicdan işi değildir. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) rim Tefsiri, 4/1753-1754
3041] Buhâri, İ’tisâm 2; Tedrîc-i Sarih Terc. c. 12, s. 403-404
3042] 64/Teğâbün, 16
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iman, ona itaat etmek içindir. "Biz her peygamberi, ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik...”3043 Çünkü O, yalnız inanılmak için değil; fiilen önder edinilip itaat edilmek için gönderilmiştir. Ona itaat etmedikçe gerçekten O’nu rehber tanımış olmayız. Çünkü O’na inandığımızı ifade ettiğimiz halde, nefsî arzularımıza tâbi olmak, toplumun olumsuz akışını izlemek, çeşitli bâtıl düzenlerin kurucuları ve temsilcilerine itaat ederek onların izlerini takip etmek, fiilen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) mukaddes önderliğini yalanlamaktır. Bunun içindir ki, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin nefsi, getirip tebliğ ettiğim İslâm dinine (ve benim hayat önderliğime) istekle tâbi olmadıkça gerçekten iman etmiş olamaz.”
Mü’min olarak vazifemiz, Allah’a ve elçisine kayıtsız şartsız itaat etmek, bunun için de İslâm’ı aşkla şevkle yaşamaktır. Biz, O’na, sevmek ve itaat etmek için iman ettik. Eğer kişisel hayatımızı, âilevî yaşantımızı, iş ve davranışımızı peygamberimizin yaşayışına uygun hale getirmezsek, sosyal ve siyasal hayatımızı O’nun tebliğ ettiği ve bizzat yaşayarak örneklerini sergilediği sisteme göre tanzim etmezsek, O’na inanmamızın ne anlamı olacaktır? Kendi arzularımızı mâbutlaştırdıktan, şunun bunun ardından sürüklendikten, toplumun olumsuz etkilerine tâbi olduktan sonra, aziz peygamberimize iman etmenin pratik hayatta elbette ki hiçbir önemi kalmayacaktır. 3044
Rasûlullah’a itaat etmeyip, O’nun dâvetine icâbet etmeyenler, hevâlarına/kötü arzularına tâbi olan kimselerdir ve sapıktırlar. 3045
Kur’an’da Allah’a ve peygambere itaat, çoğu yerde birlikte ele alınmakta veya birbiriyle ilgisi gündeme gelmektedir. Kur’an’da açıkça belirtilmektedir ki, peygamber’e itaat, Allah’a itaat demektir. Allah’a olduğu gibi, peygambere itaat de imanın bir göstergesi ve sonucudur. Mü’minler, Allah’a ve Rasûlü’ne kayıtsız şartsız ve gönülden itaat ederken, münâfıklar, iman konusunda olduğu gibi, itaat konusunda da kaypak ve çifte standartlıdır. İtaat, merhamet kaynağıdır.
“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 3046
"Kim Rasûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik." 3047
"(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü'ne karşı çıkarsa elbette onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük rüsvaylıktır." 3048
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min değillerdir.” 3049
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde, ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.
3043] 4/Nisâ, 64
3044] Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, 2/173-174
3045] 28/Kasas, 50
3046] 4/Nisâ, 69
3047] 4/Nisâ, 80
3048] 9/Tevbe, 63
3049] 24/Nûr, 47
İSYAN - İTAAT
- 761 -
Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” 3050
“...Onun (Peygamber'in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar." 3051
“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.” 3052
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” 3053
“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler.” 3054
"...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir." 3055
"...Kim Allah ve Rasûlü'ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır." 3056
Rasûlullah’a itaatin önemiyle ilgili hadis-i şeriflere bakarsak, bu itaatin imanla direkt bağlantılı olduğunu, peygambere itaatin Allah’a itaatin gereği olduğunu görürüz:
“Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye) itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” 3057
“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ Rasûlallah?” diye sordular. Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete giremez).” 3058
c- Ulu’l-emr’e İtaat: İtaat edileceklerin üçüncüsü, mü’minlerden olan emir sahibi, mü’minlerin ulu’l-emridir. "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine (müslüman yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasûl'e götürün (onların tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir." 3059Ulu’l-emre itaat, ilk iki itaat gibi kayıtsız şartsız değil; ulu’l-emrin Allah’a ve Rasûle itaatiyle kayıtlı ve şartlı bir itaattir. Emir sahipleri Allah’a itaat
3050] 24/Nûr, 51-52
3051] 24/Nur, 63
3052] 25/Furkan, 27-29
3053] 33/Ahzâb, 36
3054] 33/Ahzâb, 66
3055] 59/Haşr, 7
3056] 72/Cin, 23
3057] Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi, Bey’at 27, 7/138
3058] Buhârî, İ’tisâm, 12
3059] 4/Nisâ, 59
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sınırını aşıyorlarsa ma’siyettedirler. Ma’siyette olana da itaat değil; itaatsizlik vaciptir. Ayrıca, herhangi bir “emir sahibi” değil; müslüman bir ulu’l-emre itaat emredilmektedir.
Bu âyette emredilen itaatle ilgili dikkat edilecek bazı hususlar:
a) Allah’a ve Rasûlüne itaat emri verilirken; Allah ile Peygamber hakkında “itaat edin” anlamına gelen “etîû” emri tekrarlanmış; “ulu’l-emr/emir sahipleri” hakkında bu emir tekrarlanmamıştır. Müfessirlere ve fukahâya göre bunun anlamı ve sebebi şudur: Allah’a ve Peygambere itaat, kayıtsız şartsızdır. O bakımdan onlar hakkında bu emir tekrarlanırken; “emir sahipleri” hakkında bu emir tekrarlanmamıştır. Çünkü ulu’l-emre itaat, şeriatin çerçevesinde, mâruf ölçüler içerisinde sözkonusudur. Bu ölçü ve çerçevenin dışında kalan emir ve hükümlere, itaat etmemekten başlayarak, gerektiğinde ve şartların uygun olması halinde ayaklanarak karşı çıkmak ise; bir hak değil; bir görevdir.
b) Kendilerine itaat edilmesi bu ölçü ve çerçeve içerisinde sözkonusu olan ulu’l-emr hakkında ikinci kayıt, “minküm = sizden” kaydıdır. Yani ulu’l-emriniz müslüman olup sizinle onlar arasında, yani yönetilen olarak sizlerle, yöneten olarak onlar arasında herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkacak olursa, çözüm için başvuracağınız mercî, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’ nün sünneti olacaktır. Câhilî hüküm, gelenekler, görenekler vs. olmayacaktır. “Sizden” yani mü’min olmayanların ise, esasen sizin üzerinizde velâyet hak ve yetkileri olmadığından,3060 onları “ulu’l-emr/emir sahibi” olarak kabul etmeniz, hiçbir şekilde düşünülemez. Dolayısıyla bu tür gâsıb, fâsık ve fâcir yönetim ve yöneticilerle ilişkiler, bu âyetten başka muhtevâya sahip âyetler tarafından ele alınmıştır; onlara göre düzenlenmelidir.
c) Bu tür anlaşmazlık halinde âyet-i kerimede dile getirilen yolu izlemenin Allah’a ve âhiret gününe imanın bir gereği olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla kim Allah’a ve âhiret gününe iman ettiğini söylüyorsa, anlaşmazlıklarının çözümü için âyetin zikrettiği mercîlerden başkasına müracaat edemez. 3061
Allah'a, Rasûlü’ne itaati ve onlara itaat üzere olan müslümanlardan olan ulu’l-emre itaati emreden bu âyetin yorumunda Mevdûdî, şu açıklamaları yapar:
Bu âyet, İslâm’ın bütün dinî, kültürel ve siyâsî sisteminin temelini teşkil ettiği gibi, sistemin kurulması için de, ilk ve en önemli düsturdur. Bu âyetten, aşağıdaki prensipler çıkarılabilir:
1- İslâm sisteminde, tek gerçek otorite olan Allah'a itaat edilmelidir. Bir müslüman, her şeyden önce Allah’ın kuludur, diğer bütün özellikleri, bu niteliğinden sonra gelir. Bu nedenle bir fert veya toplum olarak bütün müslümanlar, ilk olarak Allah'a bağlıdırlar, tüm diğer bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü tüm insanlar Allah'a verdikleri söze/ahde sâdık kalmak zorundadır. Başka birisine bağlılık ve itaat, ancak Allah'a itaati engellemeyecekse kabul edilir. Bu aslî bağlılık ve ahde aykırı olan tüm öteki bağlılık ve ahitler geçersizdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu bir hadisinde şöyle açıklamıştır: “Yaratıcıya isyan (itaatsizlik) olan yerde, yaratıklardan hiçbirine itaat edilmez.”
3060] 3/Âl-i İmrân, 118
3061] M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, 80-81
İSYAN - İTAAT
- 763 -
2- İslâm dininin ikinci önemli prensibi Hz. Peygamber’e (s.a.s.) itaat ve bağlılıktır. Bu itaat, sadece peygamberlik kurumunun bir gereği değil; Allah'a itaat etmenin de tek çıkar yoludur. Allah’ın Rasûlü’ne itaat edilmelidir. Çünkü O, Allah’tan gelen emir ve direktiflerin elde edilebileceği tek kaynaktır. O halde biz ancak O’nun Rasûlü’ne itaat ederek Allah'a itaat edebiliriz. Çünkü itaatin başka bir yolu yoktur. Bunun aksine Rasûl ile aradaki bağı koparmak, O’nu gönderen Allah'a başkaldırmak demektir. Bir hadis-i şerif, bu konuyu şöyle açıklar: “Kim bana itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur, kim de bana isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur.”
3- Bu birinci ve ikinci bağlılıktan sonra, bunlardan daha aşağı derecede yer alan bir bağlılık daha vardır. Bu, müslümanların kendi aralarında seçip yetki verdikleri yöneticilere bağlılıktır. “Ülül-emr” (kendilerine yetki verilenler) kelimesi çok geniş kapsamlıdır. Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkesi kapsar. Din âlimleri, düşünürler, politik liderler, yöneticiler, mahkemelerdeki kadılar, kabile başkanları ve buna benzer kimseler. Kısacası, müslümanlar arasından seçilip kendilerine yetki verilen herkese itaat edilmelidir. Onlar a) Müslümanlardan oldukları, b) Allah'a ve Rasûlü’ne itaat ettikleri sürece, onlara karşı gelip, müslümanların toplum hayatındaki barışı bozmak doğru değildir. Bu iki şart, onlara itaat edilmesinin ön şartını oluşturur. Bunlar, hem Kur’ân-ı Kerim’de açıkça ortaya konmuş, hem de Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından açıklanmıştır. Aşağıda şartların gerekliliğini belirten Hz. Peygamber’den birkaç hadis zikrediyoruz:
a) “Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın kendilerine yetki verilen yöneticilerin emirlerine, hoşlansın veya hoşlanmasın, itaat etmesi gerekir. Eğer emîr, ona günah olan bir şeyi yapmasını emrederse, o yöneticiyi dinlememeli ve emirlerine de itaat etmemelidir.” 3062
b) “Günah olan bir konuda bir kimseye itaat etmek haramdır; itaat, ancak doğru olan şeylerde zorunludur.” 3063
c) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin başınızda doğru olduğu kadar yanlışı da uygulayan yöneticiler bulunacaktır. (Böyle bir durumda) kim yanlış olan şeylerden nefret ederse, sorumluluktan kurtulacaktır.” Ashâbdan bazıları: “Böyle yöneticilere karşı savaşmayacak mıyız?” diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s.): “Namazı kıldıkları müddetçe, hayır!” diye cevap vermiştir.3064 Yani, eğer namazı terkederlerse, bu onların Allah'a ve Rasûlü’ne isyan ettiklerinin açık bir göstergesi olacaktır.
d) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin en kötü yöneticileriniz, sizin nefret ettiğiniz ve sizden nefret eden ve sizin bedduâ ettiğiniz ve size bedduâ eden yöneticilerdir.” Ashâbdan bazıları: “Ey Allah’ın Rasûlü, böyle yöneticilere karşı başkaldırmayacak mıyız?” diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Aranızda namazı ikame ettiği müddetçe, hayır!”
Bir öncekinde koşulan namaz şartı, bu hadiste daha açık bir şekilde belirlenmektedir. “c” hadisinde, ferdî olarak namaz kılan bir yöneticiye karşı ayaklanılmaması gerektiği hükmü çıkıyor. Fakat “d” hadisinde yöneticilerin İslâm
3062] Buhâri, Müslim
3063] Buhâri, Müslim
3064] Müslim
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplumunda namazı ikame edip onu temel direklerden biri yapmaları şart koşuluyor. Bu bir başka hadiste de şöyle ifade ediliyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bizden bazı şeylerle ilgili olarak bağlılık yemini aldı. Bunlardan biri de, başımızdaki yöneticilerde apaçık küfür alâmetleri görmeden onlara karşı gelmememizdi. O (küfür alâmetlerini gördüğümüz) zaman Allah huzurunda (başkaldırmamız için) geçerli bir nedene sahip olabiliriz.” 3065
4- Mutlak ve sürekli bir prensip olarak konulan dördüncü husus ise, Allah’ın emirlerinin ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinin, (yani Kitap ve Sünnetin) hükümlerin tespitinde ve İslâm dininde tek ve nihâî otorite olduğu noktasıdır. O halde müslümanlar arasında veya yönetici ile yönetilenler arasında herhangi bir mesele ortaya çıktığında, hepsi birden Kur’an ve Sünnet’e başvurmalı ve O’nun verdiği karara boyun eğmelidirler. Bu nedenle İslâm’ı, diğer İslâm dışı sistemlerden ayıran ana sebebin, Allah’ın Kitabı’nı ve Rasûlü’nün sünnetini nihâî otorite olarak kabul edip, bu ikisine başvurulması ve onların hükmüne boyun eğilmesi olduğunu söyleyebiliriz.
Âyetin ilk bölümünde Kur’an, İslâmî bir yapının dört asıl ilkesini ilân eder ve ikinci bölümde bu ilkelerin altında yatan hikmeti öğretir. Müslümanlara, gerçekten mü’min iseler bu dört ilkeye uymaları emredilir; aksi takdirde onların şehâdetleri şüpheli olur. Daha sonra onlara hayat sistemlerini, refahlarının dayanağını teşkil eden bu dört temel ilkeye dayandırmaları öğretiliyor. Çünkü sadece bu ilke, onları bu dünyada doğru yola götürüp âhirette de mutlu bir hayata ulaştırabilir.
Bu tavsiyenin, yahûdilerin ahlâkî ve dinî durumlarını eleştiren pasajdan sonra geldiğine ve müslümanları belirsiz bir şekilde onların kötü durumlarına karşı uyardığına dikkat edilmelidir. Bu, şu anlama gelir: Ne zaman bir toplum Allah’ın Kitab’ı ve Rasûlü’nün Sünnet’ini fırlatıp atar, Allah ve Rasûlü’ne isyan eden lidere uyar, Kitap ve Sünnet’in hüküm vermesini istemeksizin yönetici ve dinî liderlere düşüncesizce itaat ederse, İsrâiloğullarının kötü âkıbetine uğramaktan kurtulamaz. 3066
Tefsirlerde Kur’an’daki “ulu’l-emr” (emir sahibi) kavramıyla kast edilen anlamın şu insanlar olduğu ifade edilmiştir: 1- Âmirler, 2- Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, 3- Hulefâi Râşidin, 4- Bütün ensâr ve muhâcirler, 5- Bütün ashâb, 6- Sahâbe ve tâbiîn, 7- Halkı idare eden müslüman ve akıllı kimseler, 8- Ulemâ ve fukahâ (İslâm âlimleri, müctehid ve fıkıhçıları), 9- Seriyye kumandanları (cihad emirleri), 10- İlim ehli ve Kur’an ehli olanlar, 11- Bütün iş başında bulunanlar (yöneticiler). Genel kabul gören anlayış, sonuncu şıktır.
İbn Münzir şöyle der: “Sözü dinlenir bütün ilim ehli, kâfir bir kimsenin hiçbir suretle müslümanlara hükmetmesinin câiz olmadığı hususunda icmâ halindedirler.”3067 Kadı Ebû Ya’lâ şöyle der: “İmam (yönetici), müslüman iken dinden çıkıp kâfirleşirse, imamlıktan da çıkar. Bu konuda âlimler arasında ihtilâf yoktur.”3068 Kadı Iyâz şöyle der: “Kâfir bir kimseye verilen imamlık (yöneticilik) bey’atının geçerli olmadığı, önce müslüman olan imam (yönetici) kâfirleşirse,
3065] Buhâri, Müslim
3066] Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, 1/370-373
3067] İbnü’l Kayyim, Ahkâmu Ehli’z Zimmeh, 237
3068] Ebû Ya’lâ, el-Mu’temed fî Usûli’d-Din, 243
İSYAN - İTAAT
- 765 -
imamlığının düşeceği, bu durumda ona itaat etmenin gerekmediği ve kendisini düşürmenin vacip olduğu konularında âlimler arasında icmâ vardır.” 3069
İbn Hacer de şöyle der: “İmam (yönetici) kâfirleşirse, imamlık ehliyeti düşer. Bu durumda müslümanların gücü yeterse, onu indirmeleri vaciptir. Buna güçleri yetmezse, o yerden hicret etmeleri lâzımdır. Bu ikisinden hiç birini yapmayıp umursamazlık gösterirlerse günahkâr olurlar.”3070 el-Kirmânî şöyle der: Namazların cemaatle kılınmasını ve gerektiği zaman cihad yapılmasını temin ettiği müddetçe, zorbalık yapan imama, günahların dışında kalan hususlarda itaat etmek fakihlerin (fıkıh âlimlerinin) icmâıyla lâzımdır. İllâ ki, kendisi açık bir şekilde küfre kaysın. Bu takdirde, ona hiçbir konuda itaat câiz değildir. Bundan da ötesi, gücü yetenlerin onunla mücadele etmesi vaciptir.” 3071
İtaat edilmesi ve uyulması gereken konularla ilgili olarak Kur’an’ın emrettiği hususlardan biri “vahy”e uymak,3072 diğeri “şeriat”e3073 tâbi olmaktır ki, bu iki itaat, Allah’a itaat etmenin kapsamına girmektedir.
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
a- Kâfirlere: “Kâfirlere itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünlü büyük bir savaş ver (büyük cihad yap).” 3074
Allah’a itaat, nasıl iman gereği ise, kâfirlere itaat de küfre yol açacak bir isyandır: “Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz, sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”3075 Bu âyetin yorumunda, kâfirlere ve tâğutlara ölümü pahasına itaat etmeyen şehid müfessir Seyyid Kutub, şunları söyler:
Allah; iman edenleri kâfirlere itaat etmekten nehyediyor. Allah'a küfredenlere itaatin âkıbeti, acıklı bir hüsrandır. Bunda, hiçbir kâr ve fayda yoktur. Böyle bir hareket, ökçelerin üstünden gerisin geri küfre dönmektir. Mü’min, ya küfür ehli kâfirlerle cihad ederek, bâtıl ve bâtıl yolunda olanlarla kavga ederek, yolunda yürür; yahut da -neûzü billâh- ökçesi üstünde gerisin geri küfre döner. Tabii ki, her ikisinin arasında durup hem durumunu muhâfaza etmek, hem dinini korumak muhaldir (mümkün değildir).
Küfürle, şerle, dalâletle, bâtılla, putçulukla çarpışmayan kimse, horlanıp zelil olacak, mağlûp olup gerisin geri küfre, şerre, dalâlete, bâtıla, putçuluğa mutlaka dönecektir! İtikadı ve imanı, onu kâfirlere itaatten, onların sözünü dinlemekten, onlara güvenmekten alıkoymayan kimse, ilk andan itibaren -hakikatin- itikadından ve imanından sıyrılıverir. Bir itikad sahibinin itikadının düşmanlarına dayanması, onların vesveselerini dinleyip emirlerine itaat etmesi, rûhî hezimetten başka bir şey değildir. Bu ilk başlangıçta bir hezimettir; en sonunda onu bu hezimetten, gerisin geri küfre dönmekten hiçbir şey alıkoyamaz. İsterse ilk adımlarında bu çirkin sonuca doğru yol aldığını hissetmesin... Mü’min itikadı, teslim olduğu kumanda mevzuunda, dininin ve kumandanının düşmanlarıyla
3069] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 12/229
3070] İbn Hacer, Fethu’l Bârî, 13/123
3071] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 10/169; A. el-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, 426
3072] 33/Ahzâb, 2
3073] 45/Câsiye, 18
3074] 25/Furkan, 52
3075] 3/Âl-i İmrân, 149
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
meşveret edemez. Şâyet onları bir kerecik olsun dinlerse, ökçesi üstü küfre dönmenin yolunu tutmuş demektir... Fıtrî ve pratik bir hakikat... Allah, mü’minlere bu hakikati tenbih ediyor. Allah, onlara iman adına sesleniyor...
“Ey iman edenler, kâfirlere itaat ederseniz, ökçelerinizin üstünden sizi geriye çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” 3076Ökçesi üstü imandan küfre dönme ziyanından daha büyük hasar olur mu? İman ziyanından sonra, ne kazanç olabilir? Şâyet küfredenlere itaate meyletmeye sevk eden âmil, onların himayesini temenni edip, yanlarından nusret (yardım ve zafer) dilemekse, işte bunlar, işte onlar... Âyet o safhayı da açıklıyor, nusret ve himayenin hakikatini onlara hatırlatıyor: “Hâlbuki Mevlânız Allah’tır. Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.”3077 İşte mü’minin, yanından zafer dileyeceği, himayesini talep edeceği yön burasıdır... Sahibi Allah olan kimsenin, Allah’ın yaratıklarından sahip aramaya ne ihtiyacı vardır? Yardımcısı Allah olan kimse, kulların yardımına hiç muhtaç olur mu? 3078
b- Ehl-i Kitaba: “Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilenlerden bir gruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi çevirip kâfir olmaya çevirirler.” 3079
c- Münâfıklara: “Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfir ve münâfıklara itaat etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve her şeyi yerli yerince yapmaktadır.” 3080
d- Kendisini Allah Yolundan Uzaklaştıran ve Saptıran Liderlere ve Büyüklere: “Allah, kâfirlere/inkârcılara lânet etmiş ve onlara içinde sonsuz olarak temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar, bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün, ‘keşke Allah’a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik’ derler. Şöyle derler: ‘Rabbimiz! Biz yöneticilerimize (efendilerimize) ve büyüklerimize itaat etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” 3081
e- Şeytana ve Şeytanın Dostlarına: Şeytanın dostlarına itaat, şirke kapı açar, insanı müşrik yapar: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan (onların etlerinden) yemeyin. Çünkü onu yemek fısktır/Allah yolundan çıkmaktır, günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için fısıldarlar/telkin ederler. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik/Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” 3082
İnsanın şeytana uyması ve onun adımlarını takip etmesi,3083 ona itaat ederek onun çağırdığı yola gitmesi demektir. Şeytanın emrine uyarak Allah’tan başka tanrılar edinmenin bizzat şeytana ibâdet/kulluk olarak adlandırılması,3084 ona itaat edip uymanın tehlikesi için yeterlidir.
f- Günahkârlara ve Nankörlere: “Rabbinin hükmüne sabır göster. Onlardan günahkâr veya nankör olana itaat etme.” 3085
3076] 3/Âl-i İmrân, 149
3077] 3/Âl-i İmrân, 150
3078] Seyyid Kutub, Fî Zılâlil Kur’an, 2/482-483
3079] 3/Âl-i İmrân, 100
3080] 33/Ahzâb, 1
3081] 33/Ahzâb, 64-6
3082] 6/En’âm, 121
3083] 2/Bakara, 102, 168, 208; 4/Nisâ, 83 vd.
3084] 19/Meryem, 44; 36/Yâsin, 60
3085] 76/İnsan, 24
İSYAN - İTAAT
- 767 -
g- Yalancılara: “Yalancılara (hakikati yalan sayanlara) itaat etme. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” 3086
h- Ahlâksızlara: “Çok yemin eden, diliyle iğneleyen, kusur arayıp devamlı kusur arayıp kınayan, kovuculuk eden/durmadan laf götürüp getiren, iyiliği daima engelleyen, mütecâviz/aşırı giden, suç işleyen/günaha bulanmış, kaba, haşin ve alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları (yandaşları) vardır diye sakın itaat etme.” 3087
i- Gâfillere, Zikirden (Allah’ı anmaktan ve Kur’an’dan) Gaflette Olanlara: “...Kalbini zikirden/Bizi anmaktan (ve Kur’an’dan) gâfil kıldığımız (unutturduğumuz), hevâsına/kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme.” 3088
j- Namaza Engel Olanlara: “Namaz kılmaktan men edene asla itaat etme. Sen secde et ve Rabbine yaklaş.” 3089
k- Aşırılara, İsrafçı ve Fesatçılara: “Yeryüzünde fesad çıkarıp/bozgunculuk yapıp da ıslah etmeyen/dirlik düzenlik vermeyen müsriflerin (aşırıların ve beyinsizlerin) emrine itaat etmeyin.” 3090
l- Şirke Zorlayan Ana-Babaya: “Biz insana ana-babasına iyi davranıp iyilik yapmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme.”3091; “...Önce Bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunduk. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy.” 3092
m- Halka, İnsanların Çoğuna, “Çoğunluğun İstediği Olmalı” Anlayışına ve Zanna: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan (kesin olmayan bilgiden) başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan da başka (söz) söylemezler.” 3093; “Bilin ki içinizde Allah’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size itaat etseydi, şüphesiz sıkıntıya, kötü/zor duruma düşerdiniz.” 3094
Hakikat adına hiçbir şey ifade etmeyen zannın3095 peşine düşmek, insanı Allah’a şirk/ortak koşmaya3096 kadar götürür. Allah’a şirk koşmanın ve sahte tanrılara tapınmanın, zanna tâbi olmanın dışında hiçbir dayanağı yoktur.
n- İnsanların ve Bilmeyenlerin Hevâlarına/Kötü Arzu ve İsteklerine: “(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların çoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.
3086] 68/Kalem, 8-9
3087] 68/Kalem, 10-14
3088] 18/Kehf, 28
3089] 96/Alak, 19
3090] 26/Şuarâ, 151-152
3091] 29/Ankebut, 8
3092] 31/Lokman, 14-15
3093] 6/En’âm, 116
3094] 49/Hucurât, 7
3095] 10/Yûnus, 36; 53/Necm, 2
3096] 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus,35-36, 66
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yoksa, onlar (İslâm öncesi) câhiliyye yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hüküm/kanun ve yönetim yönünden Allah’tan daha güzel kim vardır?”3097; “Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen) sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâlarına/isteklerine uyma.” 3098
Allah’ın yolundan sapmanın en büyük sebeplerinden biri olan hevâya 3099 tâbi olmayı Kur’an, şirkin temel etkenlerinden biri olarak görmektedir. “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?”3100. Allah’ı bırakıp sahte tanrılar edinmenin, aslında hevâyı ilâh edinme olduğunu görmekteyiz. Müşrikler, zanna uymanın yanında hevâlarına uyan kimseler olduğu için3101, Kur’an, onların hevâlarına itaat edilip uyulmaması gerektiğini sık sık tekrar eder3102.
o- Allah’a ve Rasûlüne İsyanı (Haram Olan Bir Şeyi) Emreden Kim Olursa Olsun, Ona: “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.”3103 “Ma’siyet (Allah’a isyan, haram ve günah) konusunda kullara itaat edilmez. İtaat, ancak mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 3104Hz. Ebûbekir’in halife seçildiğinde ashâba seslenişi: “Allah'a ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah'a âsi olursam, bana itaatiniz gerekmez!”
Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.): “Peygamber (s.a.s.), Ensar’dan bir kişiyi seriyye emîri yaptı. Seriyyedekiler emîri kızdırdılar. O da şöyle dedi: ‘Bana odun toplayın’, onlar da topladılar ve tutuşturmalarını emretti; onlar da tutuşturdular. Sonra emîr şöyle dedi: ‘Rasûlullah (s.a.s.) “dinleyip itaat etmenizi” emretmedi mi?’ Onlar da ‘evet’ dediler. O da, ‘o zaman ateşe girin’ dedi. (Râvi şöyle) diyor: Birbirlerine baktılar ve ‘Muhakkak ki biz Rasûlullah’a (s.a.s.) ateşe düşmemek için sığındık’ dediler. O zaman emîrin kızgınlığı geçti ve ateşi söndürdü. Peygamber’ in yanına geldiklerinde O’na durumu anlattılar. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ateşe girmiş olsaydınız, ebediyyen oradan çıkamazdınız. Muhakkak ki itaat mârufta/iyilik ve meşrûluktadır.” 3105
Rasûlullah burada itaatın sınırını belirlemektedir. O da, itaatın mârufta olduğu sürece geçerli olacağıdır. Mâruf dairesi dışına çıktığında emredilen iş, Allah’ın gazabına çevrilmiştir ve Allah’a isyanda yaratılana itaat yoktur. İtaat etmemiz gereken birçok şey vardır. Bunlar: İslâm devletinde halifeye ve valilere, anne babaya, hanım kocasına, köle efendisine, hizmetçinin hizmetini gördüğü kimseye, İslâm askerinin müslüman komutanına, öğrencinin hocasına, işçinin mükellef olduğu işverene... Hz. Ebûbekir’in hilâfete geldiğinde söylediği sözde halife; halkın, başkanlığına itaat sınırını belirlemiş, körü körüne bir itaat emretmemişti. Şüphesiz itaat Allah’ın emrettiği şeylere yahut mârufun içeriğindeki şeyedir. Fakat mâruf mefhumunun dışına çıkana itaat yoktur.
3097] 5/Mâide, 49-50
3098] 45/Câsiye, 18
3099] 38/Sâd, 26
3100] 25/Furkan, 42; 45/Câsiye, 23
3101] 7/A’râf, 126; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 16
3102] 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48, 49, 77; 6/En’âm, 56, 150 vd.
3103] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
3104] Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 39; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955)
3105] S. Buhâri, Fethu’l Bâri, 7145; el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/226
İSYAN - İTAAT
- 769 -
Halife veya devletin birinci sorumlusu, halka te’vili olmayan bir ma’siyet emrederse buna itaat edilmez. Allah’tan sonra itaati en çok hak eden anne babaya itaat gelmektedir: “Rabbin yalnızca kendisine itaat etmeyi ve anne babaya iyiliği emretti.”3106 Anne babaya büyük itaati tavsiye ettikten sonra, çocuklarına ma’siyeti emretmeleri durumunu istisna ediyor ve şöyle diyor: “Annen ve baban; hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için sana karşı bir çaba harcarlarsa bu durumda onlara itaat etme.” 3107
Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları
İnsan psikolojisi, etkileşime açıktır; insanın diğer insanlardan, çevrelerinden etkilenmesi sosyolojik bir vâkıadır. Toplumların, kitlelerin de önderlerine tâbi oldukları gerçeğini de hemen herkes gözlemleyebilir. Halk, bazen onlara hayran olur, taklit eder, bazen emir alır, itaat eder ve isteyerek veya istemeyerek yönetilir, yönlendirilir. Halkın kendi kendini yönetimi gibi aldatıcı slogana rağmen, demokrasilerde bile itaat edenler ve itaat edilenler, uyanlar ve uyulanlar diye toplum iki sınıftan ibarettir.
İşte bu yığınların hem dünyevî hem de uhrevî sorumluluğunu büyük çapta önderler yüklenecektir. “Bir fenalığa sebep olan, onu işleyen gibidir” hükmünce, kötülüğe önder olup çığır açan kimseler, öncülük yaptıkları toplumların günah yüklerinden de pay alacaklardır. Tarihin her döneminde dalâlet ehlinden, milletleri saptıran, ideolojik bâtıl inançlarını otoriteleri ve yönetimleri sayesinde toplumların bütün kesimlerine derece derece empoze eden önderler ve elebaşılar çıkmıştır. Bazı gafil toplumlar da bu dalâlet öncülerini gözlerinde büyütmüş, kahraman yaftası altında yücelttikçe yüceltmiş, onlara büyük bir coşku ile itaat edip tâbi olmuştur.
Bazı uluslar, uyanıp akıllarını başlarına alarak o sahte kahramanları yerle bir etseler ve bir zamanlar taptıkları heykellerini devirseler de, bazı toplumların uyanışı bu dünyada olmayıp âhirete kalmaktadır. Fakat oradaki uyanışları da, “Ey Rabbimiz, biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi hak yoldan saptırdılar”3108 demekten ileriye gitmeyecek, dünyadayken itaat edip peşinden gittikleri önderlerine kendilerine verilen azabın iki katını vermesi ve lânet etmesi için Allah’a yalvaracaklardır.3109 Bu fâni dünyada, kendilerine ümit bağlayarak siyasî, idarî ve ekonomik bakımdan itaat edip uydukları, müslümanlara rağmen tercih ettikleri, “bizi kurtardı”, ya da “kurtaracak” dedikleri, âdeta takdis edip dokunulmaz ve hata etmez saydıkları, ilkelerini, görüşlerini ilâhî ve nebevî bildirinin üstünde tutarak ilahlaştırdıkları o önderleri, büyük hesap gününde en büyük düşmanları haline gelecektir.
Kalabalıkların şuursuzca itaat edip izini takip ettikleri reislerine, “Siz olmasaydınız elbette biz mü’min olurduk!”3110 şeklinde suçladıkları zaman, o itaat ettiklerinden alacakları karşılık da: “Size hidâyet geldiği zaman, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suç işliyordunuz!”3111 cümlesinden ibarettir. Toplumlara tahakküm
3106] 17/İsrâ, 23
3107] 31/Lokman, 15; Abdülhamid Bilali, Eğitici Dersler, 75-76
3108] 33/Ahzâb, 67
3109] 7/A’râf, 38
3110] 34/Sebe’, 31
3111] 34/Sebe’, 32
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eden bu müstekbirlerle itaatkâr uyduları arasındaki bu tartışma, uyduların şöyle demesiyle sona erecek: “Hayır, öyle değil! Gece gündüz (sizin işiniz) hile ve tuzak kurmaktı. Allah’ı inkâr etmemizi, O’na eşler koşmamızı bize emrederdiniz!” 3112
İşte beşerî düzenlerin hepsinde görüldüğü üzere, âdeta bir sürü gibi yönetilenler, hak nizama gözlerini ve gönüllerini kapayanlar, yanlışlık ve haksızlık karşısında hiçbir tepki göstermeyip kalabalığa uyanlar, hakka karşı olduğu halde otoriteye itaat edip boyun eğenler... sonunda yönetici önderlerine, şöyle diyecekler: “biz size uymuştuk, şimdi bize gelen bu ateş azabından küçük bir parçayı olsun bizden savabilir misiniz?” 3113
Toplumlar, genellikle meliklerinin dini üzeredirler. Meliklerin gidişatı, dünya görüşleri, tercihleri, değer yargıları, tebaalarına da yansımaktadır. “Ennâsü alâ dîn-i mülûkihim: İnsanlar meliklerinin dini üzeredir” hadis-i şerifi bunu ifade etmektedir. Bilindiği gibi, insanlar İslâm fıtratıyla doğuyor; dünyaya doğuştan inkârcı olarak gelmiyorlar. Sonradan aile, çevre, ortam, eğitim ve yönetim, onların mü’min kalmalarında ya da münkir olmalarında az veya çok etkili oluyor. Bütün bunlar gösteriyor ki, itaat konusu, dünyada onurlu bir şekilde yaşamanın, âhirette ateşten korunmanın temel dinamiklerindendir. Allah, Firavun ve adamları hakkında, “Biz onları, insanları ateşe çağıran önderler yaptık.”3114 buyuruyor. Bu liderlerin insanları ateşe çağırması demek, onları cehenneme götürecek fiilleri yapmaya dâvet etmeleri ve buna vesile olmaları demektir. “Günü geldiğinde, her sınıf insanları önderleri ile birlikte çağıracağız.”3115 O gün, her insan topluluğu, ilâhî ya da şeytânî önderlerine nisbet edilerek çağrılacak. Meselâ “ey Firavun itaatkârları” , “ey Nemrut uyduları”... diye dâvet edilecek. Ayrıca, dinlerine, kitaplarına, taraftarlıklarına nisbet edilerek çağrılacaktır.
Allah Rasûlü’nün, “Kişi dostunun dini üzeredir; onun için her biriniz kime dostluk ettiğine iyi baksın” sözünden de anlıyoruz ki, insanlar, önderlerinin sadece şahsına değil; görüşlerine de dost oluyorlar, itaat edip bağlanıyorlar. Onların yollarını kendilerine izlenilecek yol edinmek suretiyle, bâtıl dinlerini kendilerine din ediniyorlar. Dünyadaki ideolojik veya hevâî temele dayalı işbirlikleri, kesinlikle görüş beraberliğine delâlet ediyor. Bunun için Yüce Hakk’ın fermanı, “toplayın o zâlimleri ve onlarla beraber işbirliği edenleri, aynı yoldaki arkadaşlarını ve Allah’tan başka tapmış oldukları putları”3116 şeklinde tecelli edecek.
Dünyadaki etkileme, tahakküm vâkıası ve itaat anlayışı o derece açık ve enteresandır ki, ilâhî adâlet gününde bunu mütegallibelerin (haksız olarak ve zor kullanarak hükmedenler) yüzüne çarpan taklitçi ve itaatkâr uyduları, sanki bugün yaşanan “oyun”u dile getiriyor gibidir. Şöyle diyor, itaat edip tâbi olanlar, itaat ettiklerine: “Siz bize sağdan gelirdiniz (suret-i haktan görünüp vesvese verir, telkinde bulunurdunuz) derler.”3117 Güvendiğimiz yönden bize sokulup propaganda yapardınız. Siz bize hak cihetinden gelir, bâtılı bize süslü gösterirdiniz. Bizi hidâyet yoluna uymaktan alıkoyardınız. Bize din taraflısı görünerek yaklaşır,
3112] 34/Sebe’, 33
3113] 14/İbrahim, 21
3114] 28/Kasas, 41
3115] 17/İsrâ, 71
3116] 37/Saffât, 22-23;
3117] 37/Saffâft, 28
İSYAN - İTAAT
- 771 -
sahte delillerle aldatırdınız diyecekler. Zamanlar, metodlar ve imkânlar değişse bile, aldatmadaki asıl unsurun nasıl her devirde birbirine benzediği hayret vericidir. Yöneteni ve yönetileniyle, itaat edileni ve edeniyle, yönlendireni ve kandırılanıyla hepsi “o gün azabda müşterek/ortaktırlar.” 3118
İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
İnsanımıza abdesti bozan şeyler kadar olsun imanı bozan şeyler anlatılamadığı, anlatılmasına izin verilmediğinden, tam tersine, her çeşit günah ve isyan için, “bunlar imanı bozmaz, bunlar olmadan da müslümanlık olur” diyerek insanları her çeşit isyana rağmen Allah’ın affına güvendirerek kandıran kimselerin 3119aldattığı insanımızın mü’mine benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez. Olayın iman boyutu, kabul ve itaat sözü olan “illâ Allah” tan önce gelmesi gereken red ve isyan sözü “lâ ilâhe” ile ilgili tevhid penceresinden bakışla uzun bir ufuk turu ile çağdaş yaşam değerlendirilebilir.
Biz olayın bir başka yönünü vurgulamış olalım: İbadette esas olan itaattir. Bir başka deyişle Allah’a ibâdet, O’nun emir ve yasaklarında sadece O’na itaat etmektir. Allah’ın emrine boyun eğmeğe yanaşmayan, itaatte Allah’tan başkasına yönelerek onların icad ettiği helâl ve haramlara uyan kişilerin inançlarında –her ne kadar aksini iddia etseler de- Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyetine yer yoktur. O, eylemleri ve isyanlarıyla mutlak otorite anlayışına, ilâhlık ve rablik makamına Allah’tan başkasını koyarak kullukta ona yöneliyor. Mü’min olmak ve mü’min kalmak için mutlak anlamda, kayıtsız ve şartsız itaatin yalnız Allah’a yapılması gerekir.
Âlemlerin rabbı olan Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir. Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrii alanda bu rabliğe karşı çıkabilir. Yeryüzündeki tasarrufunu Allah'ın hükmüne göre değil; kendi iradesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Bu zâlim insan, yeryüzündeki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun için Allah'ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece insan, kendi arzularını ilahlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda, böylesi insanlara isteyerek itaat edenler de, Allah'ı değil; bu insanları rab kabul etmiş olurlar.
Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Dinin ilk şartı, Allah'a, O'nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Allah'a rağmen Allah'tan başkalarının koyduğu gayrı meşru hükümlerine seve seve uyup itaat edenlerin, "Allah'ın rablığına ve ilahlığına inandık" demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü İslâm; rab olarak sadece Allah'a inandıktan ve O'na karşı kulluk vecibelerini yerine getirdikten sonra, O'nun koyduğu hüküm ve kurallara itaat edilmesini de ister. Bunun için, insanlar, Allah'ın kesin olarak bildirdiği hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının ortaya koyduğu hükümlerine isteyerek itaatleri halinde, her ne kadar dâvâları Allah'a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.
Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri ilâhla, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları ilâhlar aynı değildir. Teorik olarak
3118] 37/Saffât, 33; Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, 92-97
3119] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inandıklarını ifade ettikleri Allah'ın ilâhlığını ve rablığını, vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah'tan başka rabların emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. İnsanların pek çoğunun maruz kaldığı en büyük tehlike; Allah'ı günlük yaşantılarında rab kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü'min ve müslüman olduklarını söylerlerken, diğer yandan da Allah'ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayri meşru hükümlere gönüllü olarak itaat ederler; böylece Allah'tan başkalarını rab edinmiş olurlar.
"Lâ"sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan, mevcut düzene her yönüyle uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak isteniyor. Allah'a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah'a iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden bir din, ilâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
Rabliğin birkısım özelliklerini Allah'tan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları, Allah'tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, insanların pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah'tan başka rabblar olduğuna inanıyorlar veya Allah'ın rabblığına teorik olarak inansalar da pratik hayatlarında Allah'tan başkalarının rabblığına teslim oluyorlar. İşte rabb konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklerde geçen, dünyaya, insanlara, yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan bir Allah inancı. Yani göklerin rabbı. Hâlbuki Allah, göklerin, yerin, bütün âlemlerin rabbıdır.
Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hatem, boynunda altından bir haç olduğu halde Rasülüllah'ın huzuruna geldi. Peygamberimiz ona: "Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar." buyurdu. Bu sırada Rasülüllah "Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve rahiplerini Allah'tan başka rabblar edindiler."3120 mealindeki âyeti okuyordu. Adiyy: "Ey Allah'ın Rasûlü, hıristiyanlar, rahiplere ibâdet etmediler ki (onları rab edinmiş olsunlar)" dedi. Peygamberimiz: "Evet ama onlar (hıristiyan rahipleri ve yahudi hahamları) Allah'ın helal kıldığını haram; haram kıldığını da helal saydılar. Onlar da bunlara uyup itaat ettiler. İşte onların bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir." buyurdu.3121 Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için ona hemen rab adını vermiş olmak şart değildir. Bu rab edinme, tabii ki onların önünde secde etmek, onlara doğrudan ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Allah'tan başkalarının emrine, Allah'ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda Allah'tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah'tan başkasına itaat ederek O'nun dininin emir ve hükümlerine başkasını tercih ederek muhalefet etmek, Allah'tan başkalarını rab edinmek ve onlara tapmak demektir.
Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise, Allah'ın emrine, Hakk'ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve onları Allah'a tercih edip onlara uyup itaat etmek de öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah'ın ilâhî hükümlerine
3120] 9/Tevbe, 31
3121] Tirmizî, Tefsir 9
İSYAN - İTAAT
- 773 -
uymayan görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için, bir şirk çeşididir. Onların sözlerine itaat edip, Allah'ın emirlerini terketmenin puta ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi açıktır. Hakkı batıl, batılı da hak yapmaya çalışıp, insanlara helali haram, haramı da helal tanıtarak Allah'ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmi haysiyetten uzak birer tâğutturlar. Bunlara uyup itaat etmek de onları rabb kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah'ın hükmüne değil de onların isteklerine itaat ederek onlara Allah'a tapar gibi tapmış olanlardır.
Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz. Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat ve isyan konusuyla ilgili şirktir. Hani meşhur fıkradaki ifadeyle, taşlar beşerî yasalarla bağlı ve itler de “özgürlük tanrısı”nın salıvermesiyle her önüne gelene saldırmak için ortalıkta koştururken, fincancı katırları ürkütme riskini göze alamayanlarca bu çeşit şirke vurgu yapılamamakta, hatta bu şirk canavarı, ehlîleştirilmiş ve mâsum gösterilmektedir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacaklar bile kalmayacaktır.
“Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”3122; “Rabbinizden size indirilene (Kur’ân’a) uyun. Ondan başkasını evliyâ/dostlar edinip peşlerine düşmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”3123; "Bunlar, Allah'ın (koyduğu) sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah'a ve Peygamberi'ne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır." 3124
İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu” olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaatı tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti seçmiş olur.
Kuru bir "iman ettim" sözü elbette yeterli değildir. İmanın gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın ifadesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği anda, kişi "ben, Allah'tan başka ilâh olmadığına şahit olarak, bütün benliğimle Allah'a bağlanıyorum. O'nun otoritesine giriyorum." demiş olur. Sonra da O'nun otoritesini hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah'ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: 'Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler; hâlbuki onlar, mü'min değillerdir."3125 "Allah'a ve Peygamber'e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan
3122] 3/Âl-i İmrân, 149
3123] 7/A’râf, 3
3124] 4/Nisâ, 13-14
3125] 2/Bakara, 8
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü'min değillerdir."3126; "Ey iman edenler, Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde 'işittik' diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen sağırlar ve dilsizlerdir." 3127
Görüldüğü gibi âyet, Allah'a itaat etmeyenleri işitmeyen ve görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak tanımlıyor. İmanının gerçek olup olmadığı ortaya çıksın diye mü’min, Allah tarafından imtihan edilir: "İnsanlar, 'iman ettik' demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir." 3128
Allah'a İtaat ve İsyanın Boyutları
İtaat ve isyan, insanlar için imtihan konuları olduğundan, nefse zor gelir. Bâtıla isyan, irâde gücünün göstergesidir. Nefsin hevâsına, kötü arzularına isyan etmek, yani olumlu isyan da savaş kadar zor olduğundan, geleneksel İslâmî kültürde “büyük cihad” sayılmıştır. İnsan, hevâsını/kötü arzularını mı, yoksa gerçek ilâh Allah’ı mı ilah kabul ediyor; bu itaat ettiği mercî ile ilgilidir. İtaatin her türlü şartta, her çeşit zorlukta ve kayıtsız şartsız, pazarlıksız uygulanması gerekir. Bazı küçük zorluklara göğüs gererek yapılan itaat, belki münâfıklar tarafından da gösterilebilir; oysa zorluk ve sıkıntıya rağmen itaat, mü’minlere hastır. Kur’an’da münâfıkların Allah yolunda girişilecek mücadeleyi zor görerek geride kaldıkları bildirilir. Ancak, eğer “yakın bir yarar ve orta (zorlukta) bir sefer olsa, geleceklerdir3129. Mü’minin sahip olduğu en önemli özelliklerden biri, itaatini her durumda korumasıdır. Rasûlullah bir hüküm koymuş, bir karar vermişse, mü’min, kendi basit çıkarlarına aykırı da olsa buna itaat eder. Kur’an, münafıklarla mü’minleri itaat konusunda farklı davranışlarıyla bize tanıtır. 3130
İtaat ve isyan bir bütündür. Yani, Allah’a itaat eden, O’na isyandan da kaçar. Hem itaat hem isyan birlikte barınamaz; beraber bulunurlarsa her ikisi de eksiktir, yok sayılır. Bazı insanlar, övülürken, “kumarı yok, içkisi yok, kötü alışkanlıkları yok” diye bazı isyan türü davranışlarının olmadığı, o yüzden iyi insan olduğu vurgulanır. Bu “yok”ların yanında, nelerin “var” olup olmadığı önemsenmez. Ancak, Allah’a itaat olarak tüm emirlere uyup uymadığı değerlendirilince, onun isyankâr olup olmadığı açığa çıkacaktır. Yani, itaatsizlik de bir isyandır. Allah’a tam itaat etmeyen biri, isyan içinde demektir, isterse bazı isyan türünden kötü alışkanlıkları olmasın.
Yine, Allah’a itaatla birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı 3131 gibi, tâğuta isyan olmadan, tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez. Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
3126] 24/Nur, 47
3127] 8/Enfâl, 20-22
3128] 29/Ankebut, 2-3
3129] 9/Tevbe, 41-42
3130] 24/Nûr, 47-54
3131] 2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36
İSYAN - İTAAT
- 775 -
İtaat, imanın test edilmesidir. Allah’ı tek ilâh kabul eden kimse, O’na kulluğunu, O’na kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluğu duyarak gösterecektir. İtaat olmadan cennet yoktur.3132 Allah ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak, onlara hayat verecek şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet etmektir itaat. “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’ne icâbet edin.” 3133
Allah’a itaati terkeden isyankâr ve kendine zulüm/yazık edenlere dünyevî cezalardan biri, kendileri gibilerin onları yönetmesidir. “Zâlimlerin bir kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”3134 İnsanlar bozuldukları, Allah’a âsi oldukları zaman, onların kötüleri başlarına getirilir: “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.” 3135
Allah’a ve Rasûlü’ne itaat, namaz ve zekâtla da yakından ilgilidir: “Namaz kılın, zekât verin, Peygamber’e itaat edin ki size merhamet edilsin.”3136; “...Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 3137
Allah’a gerçekten iman etmiş kimse, yaratılış amacının sadece Allah’a ibâdet olduğu3138 bilincindedir. O, namazını, ibâdetlerini, hayatını ve ölümünü hep âlemlerin Rabbi için,3139 O’nun rızâsı doğrultusunda geçirmeye söz vermiştir. Mü’minin hayatı, tümüyle ibâdet olduğundan/olması gerektiğinden, itaat ve isyanı da namazına benzeyecektir. Namazı, Allah’ın istediği gibi kılmakla nasıl ibâdet yapılmış oluyorsa, Allah'a herhangi bir konuda itaat de ibâdettir. Namaz kılarken imama uyup itaat ettiği gibi, büyük imam olan müslüman yöneticiye, yani ülü’l emre de öyle itaat edecektir. Namaz kılarken, kendinden daha âlim ve takvalı olsa da imamın yanlışına uymadığı, onu gerektiği şekilde düzelttiği gibi, yöneticisinin de yanlışlarını ikaz edecek, düzeltecektir.
Hz. Ömer’in, “ben Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten ayrılırsam, ne yaparsınız?” diye sorduğunda, cemaatten herhangi bir genç, ayağa kalkıp “Allah’a ve Rasûlüne azıcık muhâlefet etsen, itaatten kıl kadar ayrılsan, seni kılıçlarımızla düzeltiriz!” diye cevaplaması, Hz. Ömer’in de bu cevaba şükretmesi, örnek alınma gereği duyulmadan, sadece tarihî bir vaka olarak değerlendirilemez.
Bilindiği gibi, Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: “İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim. İyi davranırsam bana yardımcı olun; saparsam düzeltin beni. Doğruluk emanet, yalan hıyânettir. İçinizdeki güçsüz, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü de, Allah’ın izniyle hakkı ondan alınıncaya kadar benim yanımda zayıftır. Sizden kimse cihadı terketmesin; çünkü onu terkeden bir kavmi, muhakkak Allah zillete düşürmüştür. Allah'a ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah'a âsi olursam, bana itaatiniz gerekmez!”
3132] 4/Nisâ, 14
3133] 8/Enfâl, 24
3134] 6/En’âm, 129
3135] Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127
3136] 24/Nûr, 56
3137] 58/Mücâdele, 1
3138] 51/Zâriyât, 56
3139] 6/En’âm, 162
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:“Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır. Böyle olduğu halde onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki O’na döndürüleceklerdir.”3140 Âyette “isteyerek” kelimesi “itaat” kelimesiyle ifade edilmektedir. Bunun anlamı yerde ve gökte olan şeyler, ister Allah’a gönülden teslim olarak itaat edici olsunlar, isterse bundan hoşlanmasınlar; her şey O’na teslim olmak zorundadır. Peki, gökler ve yeryüzü, gönül rızası ile severek ve isteyerek mi; yoksa istemeyerek, zoraki ve mecburen mi Allah’a ve O’nun yasalarına uyuyorlar? Cevabını, onları sadece dış görünüşüyle ve çok yüzeysel ve de kısmî olarak tanıyan bizim verebilmemiz beklenmez. Tüm yarattıklarını en iyi tanıyan O’dur. “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”3141 Öyleyse cevabı O’ndan öğrenelim: “Sonra buhar halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: ‘İsteyerek veya istemeyerek, gelin!’ dedi. Her ikisi de: ‘İsteyerek/itaat ederek (tâiîn) geldik’ dediler.”3142 Burada dünyanın ve göklerin Allah tarafından kendilerine yüklenen görevlerin gereğini isteyerek, seve seve yerine getirdikleri vurgulanmaktadır. Bu âyette geçen “kerhen = istemeden, zorla” ifadesinin karşıtı, itaat kelimesinin kökü olan “tav’an = isteyerek” kelimesi olduğu gibi; aynı zamanda “isteyerek” anlamı verilen “tâiîn = gönülden itaat ederek” kelimesinin kullanılışıdır. Bu kullanım, Kur’an’ın itaat kavramı hakkındaki mantığını gösterir: İçlerinde, hoşlanmadıklarını gösteren bir sıkıntı duyarak, gönülsüz bir şekilde uyar gözükmenin “itaat” olarak kabul edilmediği; ancak, gönülden boyun eğerek, tam bir teslimiyetle3143 boyun eğmeye “itaat” dendiğidir. Bu özellikleri taşımayan, yani gönülden ve severek yapılmayan bir uymanın/zarurî teslimiyetin, itaatkâr mü’minlerin değil; münâfıkların tavrı olduğudur.
Allah’a itaat, evrenle uyum içinde ve onlarla kardeş olup bütünleşmedir. İnsan dışında bütün varlıklar Allah’a itaat etmektedirler. Bütün evren, gökler, yer ve buralarda bulunanlar, Allah’a teslim olmuşlar, O’na secde etmişler ve O’nun emrine itaat edip uymuşlardır 3144. “Sonra yine kalpleriniz katılaştı. İşte onlar (kalpleriniz) şimdi katılıkta taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır/kaynar(gözyaşı döker). Taşlardan bir kısmı da haşyetle, Allah korkusuyla yukarıdan aşağı düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.”3145;“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan huşû ile baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”3146 İnsan kadar yüce vasıflarla donatılmamış, yer ve gök Allah’a isteyerek itaat ettiği, bu coşkusunu sergilediği halde, insanın itaat etmemesi uygun olur mu? O takdirde en güzel biçimde yaratılan3147 insanın, yeryüzüne halife3148 olması mümkün olur mu? O zaman esfel-i sâfilîn/aşağıların
3140] 3/Âl-i İmrân, 83
3141] 67/Mülk, 14
3142] 41/Fussılet, 11
3143] 4/Nisâ, 65
3144] 3/Âl-i İmrân, 83; 13/Ra’d, 15; 41/Fussılet, 11
3145] 2/Bakara, 74
3146] 59/Haşr, 21
3147] 95/Tîn, 4
3148] 2/Bakara, 30
İSYAN - İTAAT
- 777 -
en aşağısına3149, en alçak yere/cehenneme lâyık olmaz mı?
Âyetlerde açıkça görüldüğü gibi itaat, Allah’ın ve Rasûlü’nün verdiği hükme rızâ göstererek gönülden bir teslimiyetle boyun eğme anlamını taşımaktadır. Allah’a ve Peygamber’e gösterilecek itaatin; zoraki, yapmacık, gösteriş için, istemeye istemeye yapılması itaat sayılmaz. İtaatin içten, gönülden gelmesi gerekir. Mü’min, peygamberin yolunun, onun sünnetinin doğru olduğuna kesin olarak kanaat etmeli ve itaatinde hiçbir şüphe ve sıkıntı duymamalıdır. Gönülsüz bir itaat, Kur’an’da imansızlık göstergesi olarak değerlendirilir: “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar." 3150
Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten yüz çevirmek, insanın küfrünü gerektiren bir durumdur: “De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 3151 Mutlak otorite Allah’tır. O’nun izni, bir şeyi meşrû, helâl, mubah kılar; izin vermediği, yasakladığı bir şeyi de meşrû ve normal kabul etmek, mutlak ve nihâî otorite olan Allah’ın bu yetkisini başkalarına vermektir. “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?” 3152 Allah'ın emrine boyun eğmeğe yanaşmayan, itaatte Allah’tan başkasına, Allah’ın kendilerine itaati yasakladıklarına yönelerek onların icat ettiği İslâm’a ters kuralları benimseyerek onlara itaat eden kimse, diliyle farklı iddiada bulunsa da, şirk içindedir.
Allah’tan başkasına ve O’nun izin vermediği kişi ve ilkelere itaatin, insana huzur vermediği nice acı tecrübelerle görülmektedir. Allah’a ve Allah rızâsı için O’nun müsaade ettiklerine itaat, hayat verici, mutlu edici, iki cihanda aziz eden bir itaattir. Dünyada huzur ve âhirette kurtuluş ancak bu itaatle gerçekleşir. Çünkü itaat, imanın gereğidir. Allah’a itaat etmeyen, Rasûlullah’tan, müslüman emir sahiplerinden, ya da kâmil mü’minlerden ayrı bir yola sapan kimsenin varacağı yer, cehennemdir: "Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir." 3153 “Kim Allah'a ve Peygamberi'ne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır." 3154
Toplum halinde yaşamak zorunda olan insanların fesat ve kargaşadan kurtulmaları için, düzen ve âdil otoriteye, sadakat ve itaate zaruret vardır. İnsanlar toplum halinde tâatsiz yaşayamaz. Problem, kime ve niçin itaat edilmesi konusunda düğümlenir. İnsanların, kendileri gibi zaaflara sahip, bazı konularda kendilerinden daha kötü bir insana itaat etmeleri, kısmî faydaları yanında daha büyük zararlara yol açmaz mı?
Tarihten günümüze binlerce defa görülmüştür ki, zulmün, diktatörlüğün, tuğyanın, müstekbirliğin, sömürünün, yani şirk ve küfrün bütün farklı çizgilerinin
3149] 95/Tîn, 5
3150] 4/Nisâ, 65
3151] 3/Âl-i İmrân, 32
3152] 42/Şûrâ, 21
3153] 4/Nisâ, 115
3154] 4/Nisâ, 14
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
temel sebebi, otorite hususu, emir ve itaat konusundaki gayr-ı meşrû/bâtıl ve yanlış anlayışlardır. İnsanın insana ilâhlık taslamasına, onu emir kulu kabul edip istediği gibi yönetip yönlendirmesine kim izin vermektedir? Özgürlük ve demokrasi taraftarları da bu konuda, insanın şerefini koruyan ve zulmü önleyen tatmin edici cevaplar verememektedir. İtaatsiz yaşanmıyor ve insana itaat de nice probleme sebep oluyorsa, çözüm nedir?
Tartışılmaz üstünlüğü olan, tüm insanlardan daha yüce, insandaki eksiklik ve yetersiz bilgi, zulmetme eğilimi gibi hiçbir zaafı olmayan, insanın her yönünü insandan daha iyi bilen Allah’a itaatin dışında bir çözüm olamaz. O, hem insanları, hem tüm evreni yaratan ve onlara hükmedendir. İtaat edilmeye lâyık tek varlıktır. Allah’ın dışında mutlak itaat edilmeye lâyık kimse yoktur; O’ndan başkasına itaat, ancak O’na itaat sayıldığı yerlerde, yani yetkisini ve sınırını O’nun belirlediği ve O’na itaat edenlere itaat ölçüsünde doğru olacaktır. O’nun dışında kimse kimseye rablik yapamaz, ilahlık taslayamaz. İnsanların insanlara haksız hükmü tahakkümü doğurur. İnsanların Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir. Şu bunalım çağını saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak, saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti güncelleştirmek için bundan başka çözüm yoktur.
Nerdesin Ey Güzel İsyan?
Olumlu İsyan: Olumlu anlamda isyan, gerekli şekilde ve gereken yerlere gösterildiğinde cihad farîzasını içerir. Küçüğüyle büyüğüyle, silâhlısı ve silâhsızıyla, dış düşmanlara, iç düşmanlara, şeytana veya nefse karşı olanıyla, kâfire veya münâfığa, yani her çeşidiyle cihad, bir isyandır. Dinin müsaade etmediği durumlardaki isyan ise, fesattır, fitne ve terördür. İsyanın gerektiği yerleri tespit, İslâm’a göre farklı; câhiliyyeye göre farklı olduğundan, nice cihad eylemi, câhiliyye bakış açısına göre isyan, ayaklanma, terör ve fundamentalizm yaftası yiyebilmektedir. Müslümana göre de, namaz kılmayan veya tesettüre uymayan, ya da içki içen birisi Allah’a isyankâr, yani fesatçı, terörist bir kimse kabul edilir.
Tevhidî çevre içinde, toplumun ve yönetimin Allah’a itaati şiar edindiği yerde mü’mine yakışan “işittik ve itaat ettik” demek olduğu gibi; şirkin ve Hakka isyanın hâkim olduğu yönetim ve çevre şartlarında mü’mine yakışan “ne işittik, ne de itaat ettik” , yani “dinlemiyoruz, itaat etmiyoruz!” demek, kutsal isyanı öne çıkarmaktır. İslâm’ın hâkim olduğu yerdeki müslümanın temel tavrı ile İslâm’ın mahkûm olduğu konumdaki tavrı elbette aynı değildir. Bunu Âsiye ismi ile örneklendirebiliriz: Peygambermiz, câhiliyye döneminde müşrik babaları tarafından çocuklarına verilmiş olan, manası şirki çağrıştıran isimleri; anlamı kötü ve ahlâksızlığı hatırlatan adları değiştirirdi3155. Bu kabilden olmak üzere “isyankâr, isyan eden kadın” anlamına geldiği için “Âsiye” ismini değiştirmiştir. Müslüman olmuş bir kadının ismi Âsiye idi. Rasûlullah (s.a.s.) onun adını Cemile olarak değiştirdi ve ona: “Sen Cemile’sin” dedi.3156. Ama aynı Rasûl, Kur’an’da ismi belirtilmeyen “Firavun’un hanımı” nın “Âsiye” olduğunu bildirmiş ve ondan övgüyle söz etmiştir 3157. Bundan şöyle bir çıkarım yapmak herhalde yanlış olmaz: İslâm’ın hâkim olduğu, yönetimin ve çevrenin Allah’a itaat edenlerden
3155] Bk. Buhâri, Edeb 108; Ebû Dâvud, Edeb 62; İbn Mâce, Edeb 32
3156] Müslim, Âdâb 14, 15; İbn Mâce, Edeb, hadis no: 3733; Tirmizî, Edeb, hadis no: 2840; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/18; Dârimî, Sünen, İsti’zân 62
3157] Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
İSYAN - İTAAT
- 779 -
teşekkül ettiği ortamda Âsiye/isyankâr olmak büyük bir yanlıştır. Ama Firavunların hâkim olduğu ve Allah’a itaat etmeyenlerin egemen olduğu ortamlarda Âsiye/isyankâr olmak; dünyevî açıdan riskli olsa da en temel, kurtuluş için en emin tavır, Rasûlullah’ın övgüsüne mazhar olan en doğru yoldur.
Müslüman; ıslah adına, tebliğ adına dininden ve dâvâsından her çeşit tâvizi verebilen, Allah’ın hor gördüklerini hoş gören, “gelene ağam, gidene paşam” diyen, tepkisiz, buğzsuz, nefretsiz, dolayısıyla kişiliksiz insan değildir. Düşünmeyen, hakkı yaşamayan bir çevrede, mü’min boyun eğen, sesini çıkarmayan, tepki göstermeyen, silik bir şahsiyet olamaz. “Münkerler” etrafını kuşattığından, en azından kendini kurtarmak, bulaşıcı mikroplara karşı mücadele ederek koruyucu hekimlik tedbirlerini almak, yani “nehy-i anilmünker” yapmak mecburiyetindedir. Tevhid eri olabilmek için; Allah’ın dışında politik, medyatik, sosyal, sanatsal, sportif, maddî, fikrî, nefsî... alanlardaki tüm ilâhları reddetmek, putların ve putçuluğun her tezâhürüne, endâdın her görüntüsüne, fanatikliğin her çeşidine tavır almak olmazsa olmaz bir zarûrettir. Muvahhid olmak, mü’mince yaşamak ve müslümanca ölmek için tâğutlara, zorbalara, ilahlık taslayan şahıs, ilke ve kurallara, kısacası Allah’a itaat etmeyenlere “lâ” isyan bayrağını çekmek şarttır. Bu tavır takınılmadan, izzet ve onurunu korumak da, mü’min kalıp mü’min ölmek de mümkün değildir3158. Trafik ışığı olarak kırmızı lamba konusunda itaatsizliğin cezası değerlendirilir de, Allah’ın koyduğu helal-haram hududuna itaatsizlik, her iki dünyada cezasız mı kalır dersiniz?
İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre isyan edemeyen müslüman, en azından itaatsizlik yapmalıdır. Zâlim otoritelere karşı sivil tepki ve sivil itaatsizliğin en güzel destanlarını tevhid yolunun önderleri yazmıştır. Nemrutlara itaat etmeyip putlarını kıran İbrahim, Firavunlara başkaldıran Mûsâ, câhiliyye şirkine karşı en şanlı direniş, en anlamlı tepki ve en güzel savaş sayfalarını yazan Hz. Muhammed...
Yeşiller, çevreciler, hayvan severler, sendikalar, spor fanatikleri... kadar bile tepkilerini dillendiremeyen dâvâ adamları(!); sayıları kırkı bulur bulmaz sivil itaatsizlik ve tepkilerini sokağa taşıran, sloganlar atıp tevhidi gülle gibi meydanlara savurarak kutsal isyana giden yolu açanları sadece tarihte yaşanıp bir daha tekrarlanamayacak masal gibi değerlendirirler. Onların çoğu, zenginliğin ihtiraslı rüyalarının mahmurluğu içinde dünyevîleşme çarkında veya hor gördüğü müslümanları bırakıp müşriklere hoşgörüler dağıtmakta, bazıları da tâğutları, kâfirleri darıltmamaya özen göstermekte, hatta kimse inanmasa da büyük putları sahiplendiğini ilân etmede veya etliye sütlüye karışmadan gününü gün edip, suya sabuna karışmadan temizlik(!) peşinde.... Allah'a iman ettiği halde tâğuta kulluk yapmak, küfre dolaylı da olsa hizmet etmek, Allah'a itaat etmeyene muhâlefet bile yapamadan ot gibi yaşayıp gitmek, her konumdaki ve her zihniyetteki âmire itaat edip emir kulu olmak, bütün bunlar Allah'a hakkıyla kul olmak isteyen bir müslümandan, cehennem kadar uzak olması gereken hususlardır.
İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, üstad Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize edilmiş bulabileceği bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve bu dengenin kayboluşunu şöyle açıklar:
3158] 2/Bakara, 256
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları düzelt’ diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğünüz zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek yatar. 3159
Bir örnek de M. İslâmoğlu hoca’dan: Allah'a inandığını söylediği halde O’na itaat etmeyenlerin durumu, şu askerin durumu gibidir: Komutan kendisine hayatî önemi olan bir planı verdikten sonra planın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O planın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da âsilerin cezasına.3160
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm'dan uzaklaşmasına sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her şekilde kuşatılan günümüzün müslümanı, müslüman kalmak ve müslüman ölmek için ateşten gömlek giymeye hazır olmalıdır. “Müslüman” ismini benimsemek, ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara rağmen, itaat ve isyan sınavlarını başarmaktır. Cennetin bedeli itaat; cehennemin sebebi isyandır.
Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine selâm olsun.
İsyanınız kâfirlere, tâğut ve zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz Rabbinize olsun!
3159] Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu, s. 77, Mevdûdi’nin Fundamentals Of İslâm adlı eserinden naklen
3160] M. İslâmoğlu, İman Risâlesi, 345
İSYAN - İTAAT
- 781 -
İsyan ve İtaatle İlgili Âyet-i Kerimeler
İsyan Kelimesinin Kökü Olan A-s-y ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde:) 2/Bakara, 61, 93; 3/Âl-i İmrân, 112, 152; 4/Nisâ, 14, 42, 46; 5/Mâide, 78; 6/En’âm, 15; 10/Yûnus, 15, 91; 11/Hûd, 59, 63; 14/İbrâhim, 36; 18/Kehf, 69; 19/Meryem, 14, 44; 20/Tâhâ, 93, 121; 26/Şuarâ, 216; 33/Ahzâb, 36; 39/Zümer, 13; 49/Hucurât, 7; 58/Mücâdele, 8, 9; 60/Mümtehıne, 12; 66/Tahrîm, 6; 69/Haakka, 10; 71/Nûh, 21; 72/Cinn, 23; 73/Müzzemmil, 16; 79/Nâziât, 21.
İtaat Kelimesinin Kökü Etâa Fiili ve Değişik Çekimlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 74 Yerde:) 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 32, 50, 100, 132, 149, 168; 4/Nisâ, 13, 34, 46, 59, 59, 64, 69, 80, 80; 5/Mâide, 7, 92, 92; 6/En’âm, 116, 121; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 90; 23/Mü’minûn, 34; 24/Nûr, 47, 51, 52, 54, 54, 54, 56; 25/Furkan, 52; 26/Şuarâ, 108, 110, 126, 131, 144, 150, 151, 163, 179; 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 15; 33/Ahzâb, 1, 33, 48, 66, 66, 67, 71; 40/Mü’min, 18; 43/Zuhruf, 54, 63; 47/Muhammed, 26, 33, 33; 48/Fetih, 16, 17; 49/Hucurât, 7, 14, 17; 58/Mücâdele, 13; 59/Haşr, 11; 64/Teğâbün, 12, 12, 16; 68/Kalem, 8, 10; 71/Nûh, 3; 76/İns3an, 24; 96/Alak, 19.
İsyan Konusunda Âyet-i Kerimeler
Allah'a İsyan: 4/Nisâ, 14; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe, 63; 13/Ra’d, 18; 72/Cin, 23.
Peygamber’e İsyan: 4/Nisâ, 14, 42, 80, 115; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe, 61, 63; 22/Hacc, 78; 33/Ahzâb, 36; 72/Cin, 23.
Şeytan İsyanı Emreder: 2/Bakara, 169; 4/Nisâ, 14, 118-119; 6/En’âm, 128; 7/A’râf, 200 24/Nûr, 21; 38/Sâd, 82-83.
Haksız İsyan ve Haksız Tecavüz: 7/A’râf, 33.
İtaat Konusunda Âyet-i Kerimeler
Allah'a İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 69-70; 5/Mâide, 92; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 13/Ra’d, 18; 24/Nûr, 52, 54; 33/Ahzâb, 71; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele, 13; 64/Teğâbün, 12.
Peygamber’e İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 31-32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 64, 69-70, 80; 5/Mâide, 92; 7/A’râf, 157-158; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 24/Nûr, 51-52, 54, 56; 33/Ahzâb, 36, 71; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele, 13; 59/Haşr, 7; 64/Teğâbün, 12.
Müslüman Emir Sahiplerine İtaat: 4/Nisâ, 59; 6/En’âm, 165.
Mü’minlerin İtaati: 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 16-17; 6/En’âm, 165; 24/Nûr, 51.
İtaat Edenlerin Özellikleri ve Mükâfatı: 22/Hacc, 34-35.
Kâfirlere İtaatten Sakınmak: 3/Âl-i İmrân, 149; 18/Kehf, 28; 25/Furkan, 52; 28/Kasas, 86; 33/Ahzâb, 1-3, 48; 42/Şûrâ, 15; 76/İnsan, 24; 96/Alak, 19.
Münâfıklara İtaatten Sakınmak: 33/Ahzâb, 1-3, 48.
Biat (İtaat Sözü Vermek)
Peygamber’e Biat Etmek: 48/Feth, 10, 18.
Biatı Bozmak: 48/Feth, 10.
Rıdvan Biatı: 5/Mâide, 7; 48/Feth, 10, 18-21.
Mekke’nin Fethi Günü, Peygamberimiz’e Kadınların Biatı: 60/Mümtehine, 12.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 342-345
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 370-373
3. Fî Zılâlil Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 481-484
4. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 234-235; 244-245
5. Hayâtü's- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. c. 2, s. 521-557
6. Peygamberimizin Yaşantısından Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. s. 69-79
7. Kur'an'da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 206-216; 267-274
8. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 320-323, 386-387
9. Kur'an'da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 94-101
10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 337-342
11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 425-519
12. Kur'an'da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 32-35
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
13. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 160-176
14. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 331-340
15. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 70-75, 80
16. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 528-536
17. Kur'an'da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 89-99
18. Kur'an'da Denge, Faruk Gürbüz, Denge Y. s. 221-244
19. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 342-353
20. Kur'an'da İnsan ve Toplumu, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 91-98, 249-259
21. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 173-177; 178-182
22. İslâm’a Bağlılığım Neyi Gerektirir, Fethi Yeken, Özgün Y.
23. Evet Adım İsyan, Nazrul İslâm, Fide Y.
24. İsyan Ahlâkı, Nurettin Topçu, Dergâh Y.
25. İtaatsizlik Üzerine Denemeler, Erich Fromm, Yaprak Y.
26. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
27. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
28. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l Hasan Ali Nedvî, Akabe Y.
İ’TİKÂF
- 783 -
Kavram no 107
Ahlâkî Kavramlar 22
Bk. Oruç; Takvâ
İ’TİKÂF
• İtikâf; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İtikâf Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İtikâf
• İ’tikâfın Amacı
• İ’tikâfın Hükmü: Vâcip İ’tikâf, Sünnet İ’tikâf
• İ’tikâfın Vakti ve Müddeti
• İ’tikâfa Giriş ve Çıkış
• İ’tikâf Yapılan Yer
• İ'tikâfın Âdâbı
• İ'tikâfı Bozan Hâl ve Hareketler
• İ’tikâfın Faydaları
• İ’tikâfın İnsana Kazandırdıkları/Hikmetleri
• İ'tikâf, Bir Kutlu Arınış; İnzivâ, Bir Görevden Kaçıştır
“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (Ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için; sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde i’tikâfa/ibâdete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki ittika ederler/korunurlar." 3161
İ’tikâf; Anlam ve Mâhiyeti
İ’tikâf kelimesinin kökü olan “a-k-f”, “bir şeye yapışmak, tutunmak, ondan ayrılmamak, kendini bir şeye vermek, hasretmek, vakfetmek, bir şeyle meşgul olmak, vaktini onunla doldurmak, bir şey içinde sürekli kalmak, bir yerde inzivâya çekilmek” mânâlarına gelmektedir.
İ’tikâfın terim anlamı ise, “Bir mescid veya o hükümdeki yerde ibâdet için özel şekilde beklemek ve bulunmak”, “Ramazan ayı içinde -ve bazen diğer zamanlarda da- günler ve geceler boyu mescide kapanarak bütün dünyevî faâliyetlerden uzak bir şekilde kendisini tamamen ibâdete ve tefekküre hasretmek” demektir. İ’tikâf yapana “mu’tekif” denir.
İ'tikâf; mü'minlerin Allah için her şeylerini fedâ edebilecek bir bilinç kuşanmak maksadı ile belirli bir süre, özellikle Ramazan ayının son on günü içerisinde, kendilerini ibâdete kapatmaları demektir.
3161] 2/Bakara, 187
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’de İ’tikâf Kavramı
İslâmî literatürde i'tikâf olarak meşhur olan, kendini ibâdete ve ideallerine adama eyleminin Kur'an'daki karşılığı "ukûf"tur. İ'tikâf kelimesi Kur'an'da doğrudan doğruya kendi kalıbından değil; kök harfleri aynı olan if'âl kalıbından türetilmiş kelimeler şeklinde, dokuz âyette geçmektedir. Yani, İ’tikâf kavramının türediği kök olan “a-k-f” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 9 yerde geçer. Ukûf ile i'tikâf arasındaki anlamı belirleyen, etkenlik edilgenlik mânâsı kazandıran türetme kalıplarının farklı olması bakımındandır. Buna göre ukûf; basit bir ifâde ile adamak anlamına gelirken, i'tikâf adanmak mânâsına gelmektedir. Birinin fâil ismi (o eylemi yapanın isimlendirilmesi), "âkif/adayan" olurken; diğerinin "mu'tekif/adanan" olmaktadır. Ukûf kelimesi, dokuz âyetin altısında olumsuz, üçünde olumlu bir bağlam içinde kullanılmıştır. Bu âyetlerin hepsinin ortak teması; "insanların hedef ve idealleri için yoğun bir fedâkârlık göstermeleri, kendilerini amaçlarına kilitleyip bütün benlikleri ile dünya görüşlerine adanmaları" şeklindedir.
Ukûf, sadece Allah'a gösterilmesi gereken bir davranış olması gerektiği halde, Kur'an'a göre i'tikâf, müşriklerin de tavrı olabilmektedir. Putperestlerin putlarına olan sınırsız sevgi ve bağlılık hissiyatı beslemesi i'tikâf eylemi olarak Kur'an'da anılır.3162 Sâmirî gibi putperestler, putlarının âkifidir, taptığı putların uğrunda kendini adamış neferleridir.3163 İbrâhim Peygamberin babasının ve ve halkının, nihâî kurtuluşa götürmesi asla mümkün olmayan putlara, her şeyleri ile adanmaları, tüm benlikleri ile bağlanmaları, gönüllerini kaptırmaları tavrının Kur'an'daki adlandırılma şekli de, bir ideal için kendini hebâ edercesine adamak anlamına gelen "ukûf" kelimesi olmuştur. İbrâhim’in (a.s.) babası ve halkı, putları için âkifâne bir bağlılık tavrı içinde olmuşlardır.3164 Müşriklerin i'tikâfı; "bâtıl ideolojileri için kendilerini ve imkânlarını var güçleri ile ortaya koymaları, bütün benlikleri ile putlarına bağlanmaları, onlara toz kondurmak isteyenleri engellerken de hiçbir fedâkârlıktan kaçınmamaları" şeklindedir.
Kur'an'da olumsuz anlamda kullanılan ukûf, "insanların kendilerini adadıkları beşerî değerlere, putlara ideolojilere olan sınırsız bir sevgi ile bağlanmaları" anlamına gelmektedir. Diğer üç âyetteki olumlu bağlam içinde geçen i'tikâfın if'âl bâbından fâili/öznesi olan âkif; adayan mânâsına gelmekte, edilgenlik anlamı veren iftiâl kalıbından türetilmiş bir masdar olan i'tikâf ise adanmak mânâsını kazanmaktadır.
“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (Ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için; sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikâfa/ibâdete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki ittika ederler/korunurlar."3165 İbn Kesîr, bu âyet ile ilgili ola3162]
7/A'râf, 138; 20/Tâhâ, 91, 97; 21/Enbiyâ, 52; 26/Şuarâ, 71; 48/Fetih, 25
3163] 20/Tâhâ, 97
3164] 21/Enbiyâ, 52; 26/Şuarâ, 71
3165] 2/Bakara, 187
İ’TİKÂF
- 785 -
rak şunları kaydetmiştir: Ali bin Abû Talha, İbn Abbas’tan nakleder ki; bu âyet Ramazan’da veya Ramazan dışında mescidde i’tikâfa giren kişiler hakkındadır. İ’tikâfa girenlere i’tikâf süresi bitinceye kadar, gece veya gündüz kadınlara yaklaşmayı Allah yasaklamıştır. (...) İbn Ebû Hâtim der ki; İbn Mes’ud; Muhammed bin Ka’b, Mücâhid, Atâ, Hasan, Katâde, Dahhâk, Süddî, Rebî’ bin Enes ve Mukatil’in, i’tikâfta iken hanımlara yaklaşılmayacağını söylediklerini nakletti. Bu nakil, ulemâ katında ittifak edilmiş olan bir husustur. İ’tikâfa giren kişiye, mescidde bulunduğu sürece hanımına yaklaşmak haram olur. (...)
Fukahâ oruç kitabından sonra i’tikâf kitabını tasnif ederlerdi. Bunu yaparken Kur’ân-ı Azîm’e uyarlardı. Çünkü Kur’ân-ı Azîm orucu zikrettikten sonra, i’tikâfı bahis konusu yapmıştır. Oruçtan sonra i’tikâfın zikredilmesi Allah Teâlâ tarafından i’tikâfın oruçlu iken yapılmasına dikkatleri çekmek içindir. Ya da Ramazan ayının son günlerinde i’tikâfa girmeyi teşvik içindir. Sünnet-i seniyyede sâbit olduğuna göre, Rasûlullah (s.a.s.) Ramazan ayının son on gününde i’tikâfa girerdi. Allah Azze ve Celle onu kendi katına yücelttiği zamana kadar böyle yapmıştır. (...) Âyet-i kerimede geçen, “yaklaşmak”tan maksat, cimâ (cinsel temas)dır. Cinsî temas ve bunun gerekleri olan öpme, sarılma vb. hallerdir. 3166
“O zaman Biz Beyt’i (Ev’i, Kâbe’yi) insanların tekrar tekrar yöneleceği bir hedef ve bir kutsal sığınak yapmıştık. Öyleyse İbrâhim için vaktiyle belirlenen yeri ibâdet mahalli edinin. Nitekim Biz, İbrâhim ve İsmâil’e emrettik: ‘Mâbedimi, onu tavaf edecekler için, âkifîn (Mescid-i Haram’da duranlar ve i’tikâf edenler) için ve (namazda) rukû ve secde edecekler için temiz tutun.”3167 Âyet-i kerimedeki “âkifîn” kelimesi hakkında es-Sâbûnî: “Âkif kelimesinin çoğulu olup, bir yerde durmak ve ondan ayrılmamak” mânâsına gelen ukûf kökündendir. İbâdet maksadıyla Harem’de ikamet edenler ve oradan ayrılmayanlar demektir” 3168 şeklinde açıklama getirirken, Hasan Basri Çantay, kelimeye “ibâdet kasdıyla orada kalanlar, Elmalılı Hamdi Yazır ise “ibâdete kapananlar” mânâsını vermiştir.
Bazı müfessirler, âyet-i kerimedeki “âkifîn” kelimesi ile “i’tikâfa girenlere de işaret edildiğini belirtenler bulunmaktadır. Üstelik, bu âyet-i kerime, -Allah Teâlâ Hz. İbrâhim ve İsmâil’e hitap ettiğine göre- eski ümmetlerlerin şeriatlerinde de i’tikâfın mevcut olduğunu göstermektedir.3169 Katâde’den rivâyet edilmiştir ki; “önceleri bir adam i’tikâfa girerdi ve arada çıkar, eşiyle yatar, yine geri dönerdi. Bu nass ile bu durum yasaklanmıştır.” 3170
“Mûsâ ile otuz gece (Bana ibâdet etmesi için) sözleştik ve bu otuz geceye on gece daha kattık. Böylece Rabbinin tâyin ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı.” 3171
Hadis-i Şeriflerde İ’tikâf
“Kim benden sonra terkedilmiş sünnetimden bir sünneti ihyâ ederse, ona, insanların o sünnetle amel etmesinin ecri kadar ecir verilir.” 3172
3166] İbn Kesîr, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Y. c. 3,s. 737-738
3167] 2/Bakara, 125
3168] Safvetu’t-Tefâsir, İz Y. c. 1, s. 170
3169] Sâbûnî, Kur’ân-ı Kerim’in Ahkâm Tefsiri, Şamil Y. c. 1, s. 176; V. Akyüz, Mukayeseli İbâdetler İlmihali, İz Y. c. 2, s. 431
3170] Elmalılı, a.g.e. c. 2, s. 19
3171] 7/A’râf, 142
3172] İbn Mâce, Mukaddime, hadis no: 210
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İbn Ömer (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.) Ramazanın son on gününde i’tikâfa çekilirdi.” 3173
Ebû Hüreyre (r.a.) dedi ki: “Nebî (s.a.s.) her Ramazan on gün i’tikâfa girerdi. Vefat ettiği senenin Ramazanında yirmi gün i’tikâfa girdi.” 3174
Enes ve Ubey bin Kâ’b (r.a.) anlatıyor: “Peygamber (s.a.s.) Ramazan’ın son on gününde i’tikâfa girerdi. Fakat bir sene (seferde olduğu için) i’tikâfa girmedi, müteâkip yıl yirmi gün i’tikâf yaptı.” 3175
Âişe (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre “Nebî (s.a.s.), vefat edinceye kadar Ramazanın son on gününde i’tikâfa girmiştir. Vefatından sonra eşleri i’tikâfa girmeye devam ettiler.” 3176
Ümmü Seleme (r.a.)’den: “Peygamber (s.a.s.), ilk sene Ramazan’ın ilk on gününde, sonra orta on gününde, sonra son on gününde i’tikâfa girmiştir ve şöyle buyurmuştur: “Bana Kadir gecesi, onda (son on gün içinde) gösterildi, sonra unutturuldum.” Ondan sonra ölünceye dek son on günde i’tikâfa girerdi.” 3177
Zührî şöyle demiştir: “İnsanların i’tikâfı nasıl terkettiklerine şaşıyorum. Oysa Rasûlullah (s.a.s.) bazı şeyleri bazen yapar, bazen de terkederdi. Fakat vefat edinceye kadar i’tikâfı terketmemiştir.” 3178
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Biz Peygamber (s.a.s.)’le birlirlikte Ramazan’ın orta on gününde i’tikâfa girdik, yirminci günün sabahı olunca eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık. Rasûlullah (s.a.s.) (bir hutbe îrâd etti ve) sonra şunu söyledi: “İ’tikâfa girmiş olanlar, i’tikâf mahallerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir gecesinin hangi gece olduğu gösterilmişti, sonra unutturuldu. Siz, son on’da ve tek gecelerde arayın. Ayrıca bu gece kendimi su ve çamur içinde secde eder gördüm.” Rasûlullah (s.a.s.) i’tikâf mahalline dönünce, o günün sonuna doğru hava bozdu. Mescid o sıralarda (üzeri dallarla örtülmüş) çardak şeklindeydi. Peygamber’in (s.a.s.) burnu ve burun yumuşağı üzerinde su ve çamur bulaşığı gördüm. Bu gece 21. gece idi.” 3179
Diğer rivâyette: “(Allah Rasûlü) Ramazan’ın ilk on gününde i’tikâfa girdi. Sonra orta on gününde Türk çadırında i’tikâfa girdi. Kapısında bir hasır vardı. Eliyle hasırı alıp çadırın kenarına koydu. Sonra başını çıkardı, insanlarla konuştu; halk onun yanına yaklaştılar. Buyurdu ki: “Ben Ramazan’ın ilk on günü i’tikâfa girip bu geceyi aradım. Sonra ayın ortasındaki on gününde i’tikâf yapmaya başladım. Bunun üzerine bana o gecenin son on günlerin içinde olduğu söylendi. İçinizden kim i’tikâfa girmek isterse girsin.” Bunun üzerine cemaat de onunla birlikte i’tikâfa girdiler. Devamla şöyle buyurdu: “Şüphesiz bana (Kadir gecesi) tek gece olarak gösterildi. O gecenin sabahında sanki ben su ile çamur arasında secde ediyordum.” 3180
Âişe’den (r.a.): “(Allah Rasûlü) Her Ramazan’da i’tikâfa girerdi. Sabah
3173] Buhârî, İ’tikâf 1, 6; Müslim, İ’tikâf 1-4; Ebû Dâvud, Savm 77, 78; Tirmizî, Savm 71; İbn Mâce, Sıyâm 58
3174] Buhârî, İ’tikâf 17; Ebû Dâvud, Savm 78; İbn Mâce, Sıyâm 58
3175] Ebû Dâvud, Savm 77; Tirmizî, Savm 79; İbn Mâce, Sıyâm 58
3176] Buhârî, İ’tikâf 1; Müslim, İ’tikâf 5; Ebû Dâvud, Savm 77
3177] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr; Mecmau’z-Zevâid, c. 3, s. 173
3178] Buhârî, İ’tikâf 6; Müslim, İ’tikâf 5
3179] Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr 2, 3, İ’tikâf 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm 213-215
3180] Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr 2, 3, İ’tikâf 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm 213-215
İ’TİKÂF
- 787 -
namazını kıldırdığında i’tikâf yaptığı yerine gelirdi. Âişe de i’tikâfa girmek için Rasûlullah'tan izin istedi. Ona izin verdi ve mescidde kendisine bir çadır kurdu. Hafsa bunu duyunca, o da bir çadır kurdu. Zepnep bunu duyunca o da çadır kurdu. Sabah namazından çıkınca dört çadır kurulduğunu görünce; “Nedir bunlar?” diye sordu. Durumu ona bildirdiler. Ondan sonra: “Onları buna iten nedir? İyi bir şey mi yaptığınızı zannediyorsunuz? Sökün onları, bir daha görmeyeyim!” buyurdu. Bu nedenle Ramazan’da i’tikâfa girmedi. Şevval ayının son on gününde i’tikâfa girdi.” (Diğer rivâyette: “Şevval’in yirmisinde” diye geçmektedir.) 3181
“Câmî (toplayan, büyük) bir mescidden başkasında i’tikâf olmaz.” 3182
“İ’tikâfa giren kişi, günahları hapsedip, sevapların tümünü elde eden kişi gibi kendisine sevaplar kazandıran kişidir.” 3183
“Ramazan’da on gün i’tikâf yapmak (nâfile) iki hac ve iki umre gibidir.” 3184
“... Kim kardeşinin ihtiyacını karşılamak üzere yürür de maksada erişebildiği kadar erişirse, bu onun için on yıllık i’tikâftan hayırlıdır. Kim de Allah’ın rızâsını gözeterek bir gün i’tikâf ederse, Allah onunla cehennem ateşi arasında her biri yerle gök arası kadar uzak üç hendek meydana getirir.” 3185
“Oruç olmadıkça i’tikâf yoktur.” 3186
Hz. Âişe (r.a.)’nin anlattığına göre: “Hz. Peygamber (s.a.s.) mescidde i’tikâfda olduğu sırada, kendisi de (odasında ve) hayızken, Rasûlullah’ın (s.a.s.) saçlarını taramıştır. Bu hizmeti yaparken kendisi odasından ayrılmamış; Rasûlullah (s.a.s.) başını ona uzatmıştır. Peygamber (s.a.s.) i’tikâfda iken, (büyük veya küçük abdest bozmak gibi) zarûri bir ihtiyaç olmadıkça (mescidden çıkmaz) odasına girmezdi.” 3187
“Rasûlullah (s.a.s.) i’tikâfta iken hastaya uğrar, oyalanmadan halini sorar geçerdi. Hz. Âişe buyurdu ki: “Aslında mu’tekif (i’tikâf yapan) için sünnet olan, hasta ziyâretine gitmemesi, cenâze merâsimine katılmaması, kadına (şehvetle) dokunmaması, kadının tenine tenini değdirmemesi, zarûri ihtiyaç dışında (i’tikâf yerinden) çıkmamasıdır. Oruçsuz i’tikâf yoktur. Kezâ, Cuma kılınan mescid dışında da i’tikâf yoktur.” 3188
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber’in (s.a.s.) zevcelerinden biri, müstehâza (hayızlı olmadığı halde, hastalık sebebiyle kanı akan kadın) haliyle Rasûlullah (s.a.s.)’la birlikte i’tikâfa girdi. Öyle ki, kadın elbisesinde lekeyi de görüyor ve bu halde de namaz kılıyordu...” 3189
Ali bin Hüseyin (r.a.) anlatıyor: Safiyye (r.a.) buyurdu ki: “Hz. Peygamber (s.a.s.) i’tikâfta iken ziyâret maksadıyla geceleyin yanına uğradım. Bir müddet
3181] Buhârî, İ’tikâf 6-7, 14; Müslim, İ’tikâf 6
3182] Ebû Dâvud, Savm 80
3183] İbn Mâce, hadis no: 1781
3184] Taberânî ve Beyhakî’den; Terğîb ve Terhîb, c. 2, s. 526
3185] Beyhakî; Taberânî ve Hakim’den; Terğîb ve Terhib, c. 2, s. 527
3186] Dârimî, Mukaddime 20; Muvattâ, İ’tikâf 4
3187] Buhârî, İ’tikâf 2, 3, 4, 19; Müslim, Hayız 6-7
3188] Ebû Dâvud, Savm 80
3189] Buhârî, Hayz 10; Ebû Dâvud, Savm 81
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. Uğurlamak üzere O da kalktı. Kapıya kadar gelmişti ki, ensârdan iki kişi oradan geçiyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ağır olun” dedi. “Şu yanımdaki Huvey’in kızı Safiyye’dir.” Onlar: “Sübhânellah!” dediler. “Bu da ne demek ey Allah’ın Rasûlü?” Hz. Peygamber: “Şeytan, insana damarlardaki kan gibi nüfûz eder. Ben, onun kalplere bir kötülük atmasından korkarım” buyurdu.” 3190
İbn Ömer (r.a.)’den: “(Babam) Ömer dedi ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Ben câhiliyet devrinde, Mescid-i Haram’da bir gece i’tikâfta kalacağımı adamıştım.’ “Öyle ise o adağını yerine getir” buyurdu. 3191
İ’tikâfın Amacı
İ’tikâfın amacını şu iki noktada toplayabiliriz:
1- Mü’minin/dâvetçinin, dünya meşgalelerinden kendini soyutlayarak Rabbi ile yalnız kalması ve nefsini muhâsebe etmesi sâyesinde, hayatını ve amellerini O’nun rızâsı doğrultusunda tanzim etme, takvâ sahibi bir insan olma hal ve şuuruna erebilmesidir.
2- Ramazan ayının son on gününde girilen i’tikâf sâyesinde -ki bu en fazîletli i’tikâftır- Kadir gecesine rastlanarak, onun idrâk ve ihyâ edilebilmesidir.
İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd adlı eserinde “Rasûlullah’ın Ramazan’da İ’tikâf Yapışları” başlığı altında şunları ifâde etmektedir: “Kalbin düzeltilmesi ve Allah’a giden yol üzerinde istikamet bulabilmesi, Allah’a muvâfakat edip, Allah’a bütünüyle yönelerek dağınıklığını toplamasına bağlıdır. Çünkü gönül perişanlığını Allah’a yönelmekten başka bir şey derleyip toplayamaz. Fuzûlî yemek-içmek, lüzumsuz sokakçılık, boş sözler, aşırı uyku gönül perişanlığını artırıp onun her bir parçasını bir vâdiye atar, onun Allah’a gidişine engel olur, onu zayıflatır, yolunu geciktirir ve yolculuğunu durdurur. Azîz olan Allah’ın merhametiyse kullarına lüzumsuz yeme ve içmeyi kaldırıp kalbi Allah yolundan alıkoyan çeşitli şehevî duyguların gönülden sökülüp atılmasını meşrû kılmıştır. Hem onu maslahat (yarar) miktarınca meşrû ederek kulun bu meşrû şeyden dünya ve âhiretinde faydalanarak ona zarar vermemesini, onun dünya ve âhiret; şimdi ve gelecekte yararlarına mâni olmamasını temin etmiştir.
Kullarına, maksadı ve rûhu “kalbin Allah’a tam bağlılığı, ona muvâfakati, O’nunla başbaşa kalması, insanlardan kopması, sadece Allah’la ilgilenmesi” demek olan “i’tikâf”ı meşrû yapmıştır. Şöyle ki, i’tikâf ile O’nu anmak, O’na muhabbet etmek ve ve O'na yönelmek gönül endişelerinin ve kalbî duygularının yerine geçer. Onlara karşı kalbi istilâ eder de artık kalp bütün düşüncesini (O'na yoğunlaştırır), gönle gelen bütün fikirler O’nu zikretmeye, O’nun rızâsını kazanıp O’na yakın olmaya çalışır. Halk ile ünsiyet yerine Allah’a ünsiyet meydana gelir. Böylece kulu, hiçbir dost sîmânın olmadığı, Allah’tan başka kimsenin sevindirmesinin mümkün olmadığı kabirdeki korkunç yalnızlık günlerinde Allah’la dostluğu hazırlamış olur. İşte i’tikâfın en büyük maksadı budur.
Bu gâye, ancak oruç ile tamamlanınca, Allah i’tikâfı oruç günlerinin en fazîletlileri olan Ramazanın son on gününde meşrû kılmıştır. Efendimiz (s.a.s.)’in
3190] Buhârî, İ’tikâf 8, 11, 18; Müslim, Selâm 23-25
3191] Buhârî, İ’tikâf 5, 15, 16; Müslim, Eymân 27
İ’TİKÂF
- 789 -
oruçsuz olarak i’tikâf yaptığı asla rivâyet edilmemiştir. Aksine “Oruç olmadıkça i’tikâf yoktur.” 3192 buyrulmuştur. Yüce Allah kitabında i’tikâfı oruçsuz zikretmemiştir. Rasûlullah da oruçsuz hiç i’tikâf yapmamıştır. Selef-i sâlihînden olan âlimlerin ileri gelenlerince en üstün kabul edilen görüşe göre, i’tikâfta oruç şarttır. Bu görüş Şeyhü’l-İslâm İbn Teymiye’nin de tercih ettiği görüştür.
Konuşmaya gelince; Muhammed ümmetine âhirette faydası olmayan her sözden dili alıkoymak şeriat gereği olmuştur. Lüzumsuz ve çok uyku ise insanı gaflete götürür, sâlih amellerden ve nâfile ibâdetlerden alıkoyar. Bu ümmete meşrû kılınıp tavsiye edilen uykusuz kalmanın en üstünü, sonucu en güzel olan gece namazı için olmuştur. Bu uykusuzluk, orta dereceli -aşırı olmayan- kalbe ve vücuda faydalı, kulu yararlı işlerden alıkoymayan bir uykusuzluktur. (...) Bütün bunlar, i’tikâfın maksadına ve rûhuna ulaşmayı elde edebilmek için olup, câhillerin i’tikâf yerlerini sohbet meclisleri ve ziyâretçi çekme yeri -tuzakları- haline getirip aralarında bıktırıcı laflarla sohbet etmelerinin aksinedir. Bu ayrı bir renk, Efendimiz’in i’tikâfı ayrı bir renktir.” 3193
Ahmet Önkal ise, konu ile ilgili olarak şunları ifâde etmektedir: “Çağdaş İslâm dâvetçilerinden Hasan el-Hudaybî der ki: ‘İslâm’ı önce göğüslerinizde, gönüllerinizde hâkim kılın; yeryüzünde, beldenizde de İslâm hâkim olacaktır.’ Evet, İslâm dâveti önce dâvetçinin kendi nefsinden başlar. Bu sahada yapılacak ilk iş, İslâmî bir şahsiyete ve irâdeye sahip olmak, nefsi tezkiye etmek, mâsiyetlerden, günahlardan, ayıp ve ahlâksızlıklardan arınmaktır. Nefsine ihtimam göstermeyen bir dâvetçinin Cenâb-ı Hak’tan hidâyet ve nusret beklemeye hakkı yoktur. Zira, “bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez.”3194 Bu sebeple her şeyden önce dâvetçi, selîm bir akîde sahibi olmaya çalışacak, dâvâsına azim ve irâdeyle sarılacak, bozuk inanç, fikir ve düşüncelere kalbinde, rûhunda, gönlünde yer vermeyecektir. Onun kalbi, zuhûru muhtemel fitneler için hazırlıklı olmalıdır. Fitnenin olmadığı sükûnet ve saâdet devresinde belki bu hazırlığın lüzumu hissedilmez; fakat ortalık karışmaya, fitne dalgaları kabarmaya başladığı zaman ortaya çıkıverir. (...) Bir havuz düşünelim: Suları durgundur, içinde gömük vardı, çamur vardır; fakat dibe çökmüş, su berraklaşmıştır. Bu havuza küçük bir taş attığınız zaman, bu taş gömüğü harekete geçirir ve bir de bakarsınız havuzun içi karışıvermiş, bulanmıştır. Küçük bir taş, böylece karışıklığı ortaya çıkarır. Fakat bu havuzdaki suyun tertemiz olduğunu düşünün; bibinde çamur, gömük, kir-pas yok, sâfi, berrak bir su... Böyle bir havuza atılan taş, onun güzelliğini artırır. Taşın atıldığı merkezden başlayarak hâleler, daireler meydana gelir. Suya akseden ağaçlar, eşya ve tabiat hareketlenir ve bir canlılık sergilenir; taşın yaptığı iş, ancak onun güzelliğini artırmak olur. İşte hazırlıklı, tertemiz, ihlâslı bir kalbe de fitnelerin, sapık cereyan ve fikirlerin yapacağı da budur. Fakat kendini kontrol altında tutmayan, hazırlığı olmayan kalpler, er geç bu toplumun çirkefliklerine bulaşacak, sapıklık ve ahlâksızlıklarından müteessir olacaktır.
Sonra dâvetçilerin mazbut bir yaşayışı, ibâdetlere son derece bağlı bir anlayışı ve her çeşidi ile nefsinde tatbik ettiği güzel ahlâkı olmalıdır. Şüphesiz onlar, dâvette bulunurken insanlar onların sözlerinden çok; yaşayışlarına, ibâdetlerine
3192] Dârimî, Mukaddime 20; Muvattâ, İ’tikâf 4
3193] İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, Cantaş Y. c. 2, s. 669-672
3194] 13/Ra’d, 11
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve ahlâklarına bakacaklar, kendileri için onların örnek olmasını bekleyeceklerdir. İşte bu durumda dâvetçiler yapmadıklarını söyleyenler, insanlara iyiliği emredip kendi nefislerini unutanlar ve kendileri sakınmadıkları halde insanları kötülükten nehyedenler durumlarına düşmemelidirler. (...)
Hz. Peygamber’in dâvete rûhen hazırlanmasında (Hira’daki) uzletin ise, şüphesiz ayrı bir yeri vardır. (...) Uzlet, kulun Rabbi ile başbaşa olduğu anlardır; Allah ile irtibat ve sılayı sağlayan yegâne unsur, kişiyi rûhen olgunlaştırıp geliştiren en önemli vesiledir. Ve Hz. Peygamber’in uzletinde umûmen bütün müslümanlar, husûsuyla İslâm dâvetçileri için önemli bir delâlet, güzel bir tevcih vardır: Bir müslüman ve dâvetçinin İslâm’ı, her ne kadar fazîletlerle donanmış, ibâdetlerin her türlüsüyle bezenmiş de olsa, bütün bunlara ilâveten nefis murâkabesi yaptığı, Allah’ın murâkabesini üzerinde hissettiği, kâinatın eşsizliği ve bu eşsizlikteki Allah’ın azametini düşündüğü uzlet ve halvet saatlerini eklemedikçe kemâle ermiş olamaz. Zevcini, çocuklarını, dünya meclislerini, ticaret meşgale ve telâşelerini terkederek, her gün birkaç saat uzlet... Modern tâğutların kurbanı haktan inhirâf etmişleri hidâyete erdirmede yardımcı olmasını niyaz ederek Allah’a yönelmek üzere... Kendini muhâsebeye çekmek, dâvetteki eksikliklerini telâfi etmek ve dâvete hazırlanmak üzere uzlet... Kat’iyyen cihaddan ve birtakım sıkıntılardan, fedâkârlıklardan kaçmak üzere değil... Veya yaygın bir yanlış anlayışta olduğu gibi insanlardan tamamen uzaklaşarak, dağları ve mağaraları veya loş hücre ve odaları mesken tutarak sadece kendi nefsiyle uğraşmak üzere değil... Evet, her müslüman ve dâvetçi için rûhî hazırlıkta uzlet gereklidir ve Rasûlullah (s.a.s.) bunun örneğini vermiştir.
Bu şekilde devam edegelen hazırlık, dâvet yüküne tahammül edecek bir merhaleye geldiği anda hareket başlayacak ve dâvetçi tebliğe yönelecektir. Peki, bu noktada artık rûhî hazırlık bitmiş, sona ermiş midir? Hayır, asla! Zâten hazırlık safhasıyla hareket merhalesini kesin hat ve çizgilerle birbirinden ayırmak kesinlikle mümkün ve doğru değildir. Dâvet boyunca hazırlık yine devam edecektir. Zira dâvetçi, her an Rabbi ile irtibat halinde olma mecbûriyetindedir; her vakit O’nun lutfedeceği destek ve inâyete muhtaçtır. İşte bu sebeple dâvetinin hemen başlangıcında Cenâb-ı Hak, Rasûlüne hazırlığa devamı emrediyordu: “Ey (elbisesine) bürünen (Rasûlüm)! Gece(nin) birazından hâriç (saatlerinde) kalk (namaz kıl). Gecenin yarısı miktarınca, yahut ondan birazını eksilt; veya (o yarının) üzerine (ilâve edip) artır. Kur’an’ı açık açık, tane tane oku.”3195 Hazırlık gerekliydi; çünkü: “Hakikat Biz sana ağır bir söz vahyediyoruz.” 3196 “Telâkkisi ağır, mükellefiyeti ağır, dâveti ağır bir söz.”3197 Ve bu ağır mükellefiyet için gece namazı emrediliyordu. Zira “Gerçek, gece (yatağından ibâdete) kalkan nefis (yok mu), hem (istenen hudû ve ihlâsa) uygunluk itibarıyla daha kuvvetlidir, hem kıraatçe daha sağlamdır.”3198 Hiçbir azık ve hazırlık, gece namazının yerini tutamazdı; o, dâvetçiyi Allah’a bağlı, ruhu aydın, kalp gözü açık, zihni parlak, düşüncesi ateşli, Rabbânî bir kul olmaya hazırlayan, gelecek ağır emirlerin icrâsına kabiliyet ve yatkınlık kazandırmak üzere nefislerin terbiyesi ve mücâhede kuvvetlerinin ilerlemesi ve meydana çıkması için ihzârî bir riyâzet olan bir vesile, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsânı idi. Şüphesiz ki bu kalbi
3195] 73/Müzzemmil, 1-4
3196] 73/Müzzemmil, 5
3197] Buhârî, Bed’u’l-Vahy 2
3198] 73/Müzzemmil, 6
İ’TİKÂF
- 791 -
yaratan Allah, onun girdisini çıktısını, gizlilik ve sırlarını, tesir altında kalacağı an ve durumları en iyi bilendi ve O, gece namazını emrediyor, Rasûlüne teheccüdü farz kılıyordu: “Gecenin bir kısmında da uyanıp sırf sana mahsus nâfile/fazla (bir ibâdet) olmak üzere onunla (Kur’an ile) gece namazı kıl.”3199 Allah’ın en sevdiği kul olduğu, geçmiş ve gelecek günahları mağfûr olduğu halde Peygamberimiz teheccüdle emredilirken -tâkat getiremeyecekleri için diğer müslümanlara farz kılınmayan- teheccüde, gece namazına, ilk dâvetçi Hz. Peygamber’in yolundan gitmek isteyenlerin ne kadar da çok ihtiyacı vardır! Dâvet yolunun ve âhiret yolculuğunun azığı işte budur. Yolculuğa azıksız ve hazırlıksız çıkılmayacağını bilenler, İslâmî faâliyetlerde gayret gösterenler, bu azığı elde etmeye önem vermelidirler. Nitekim Rasûlullah Efendimiz de bize gece namazını tavsiye eder: “Size gece namazını tavsiye ediyorum. Şüphesiz o, sizden önceki sâlih kulların âdetidir. Sizin için de Rabbinize yakınlık, günahlarınıza keffâret, hatalardan selâmet ve bünyeyi hastalıklardan koruma vesilesidir.” 3200
Yukarıda verdiğimiz, Rasûlullah’a gece namazını emreden her iki âyette de bir husus dikkatimizi çekiyor. Birincisinde gece kalkılması O’ndan istenildikten sonra deniliyor ki: “Kur’an’ı da açık açık, tane tane oku.” İkincisinde ise Kur’an ile gece namazı kılması emrediliyor. Şu halde rûhen dâvete hazırlanmada Kur’an’ın gerçekten büyük fonksiyonu vardır. Askerî bir harekette ikmâl ve bakımı sağlayan lojistik ne derece önemliyse, İslâmî faâliyette de kişiyi dâvete hazırlayan, onun mânevî gıdasını temin eden ve ikmâlini yapan Kur’ân-ı Kerim’in o derece ehemmiyeti vardır.
Dâvet boyunca devam edecek rûhî hazırlığın başka nüveleri olarak Hz. Peygamber’in titizlik ve itinâ ile tatbik ettiği, ümmetine bir sünnet ve örnek olarak sunduğu diğer nâfile ibâdetlere dikkat, bolca duâ ve istiğfâr, zikir ve tesbihi de kaydedelim. Şüphesiz bütün bu hususlarda O’nu Cenâb-ı Hak, irşâd ve tevcih ediyor, tâlimatını veriyordu: “Günahının bağışlanmasını iste. Akşam sabah Rabbini hamd ile (tenzih ve) tesbih et.”3201; “Ne derlerse sen (şimdilik) sabret. Rabbini güneşin doğuşundan evvel ve batışından önce hamd ile tesbih (ve tenzih) et.”3202 Hz. Peygamber de, bu tevcih doğrultusunda bütün bir hayatının ortaya koyduğu gibi, dâveti için her an Rabbine ilticâ ediyor, hazırlığını ikmâlde bulunuyordu.
Rûhî hazırlığı sağlayan unsurlar olarak belirttiğimiz bu hususların yanında, hiç şüphe ve tartışma götürmez bir gerçektir ki, farz olan ibâdetlerin dosdoğru, yerli yerince, zamanında, eksiksiz ve ihlâsla îfâsı en başta gelen şarttır. Henüz ibâdetlerin rûhuna erememiş, cemaat şuuruna varamamış, üzerine farz olan hususları bile tam bilmeyen ve vecîbelerini îfâda gevşeklik ve ihmalkârlık gösterenlerin -günümüzde olduğu gibi- İslâmî dâvet yükünü taşıma, cihad bayrağını çekme gibi büyük iddiâlarla ortaya çıkmaları, ne hazindir! Elbette bu sahayı onlara, sorumsuzca ve idrâksizce dolduruvermek üzere boş bırakan müslümanlar vebâl altındadırlar ve dâvet vazifesini samimiyet ve ihlâsla yürütecek, ehl-i takvâ, ehl-i hâl, ilim ve ahlâk sahibi, dâvete her yönüyle hazır dâvetçi elemanlar yetiştirmekle mükelleftirler.” 3203
3199] 17/İsrâ, 79
3200] Tirmizî, Deavât 101
3201] 40/Mü’min, 55
3202] 50/Kaf, 39
3203] Ahmet Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Esrâ Y. s. 108-115
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanın en yakın çevresi, işi ve meşgaleleri dolayısıyla ilgilerinin de en yoğun olduğu yerdir. Böyle bir yerde bulunan kişinin dikkati de o nisbette dağınık demektir. Çevre ve kişisel ilişkilerden kaynaklanan bu bağımlılıktan fizik olarak kurtulan ve mânen sıyrılan kimse ancak kendisini yapacağı işe bütünüyle verebilir. Kendini bir şeye vermek, o konudaki dağıtıcı düşünce, ferdî irâde ve zihnî yönelişleri bütünüyle silmek ve yalnız ona vermekle olur. Her konuda olduğu gibi, kişinin kendini Allah’a vermesi de insanın maddî ve mânevî gücünü teksif etmesi ve aynı hedefe yoğunlaştırması ile mümkün olur. Yarışmalardan önce sporcuların özel hayatlarından koparılarak kampa alınmaları, belli bir süre enerji depolamak için olduğu kadar, onları gerideki ilgilerin etkisinden sıyırmayı da hedef alır. Gözlerinden biri hastalanan kimse için eşyanın yarısı nasıl bulutların arkasında gölge bir varlık gibi silik ve bulanık gözükürse, dikkati vâkıalara takılıp kalan, kendine bakmasını ve kendisini Hakka vermesini bilmeyenler için de hakikatin yarısı kaybolmuş demektir.
Özellikle i’tikâfla elde edilen, başka şeyleri bırakıp sadece Allah’la beraber olmanın faydası meydandadır: Meşgaleyi azaltır, insanın gözünü ve kulağını korur. Zira göz ve kulak kalbin yoludur. Kalp bir havuz gibidir. Beş duyu ırmaklarından oraya pis ve bulanık, mikroplu sular dökülür. İ’tikâftan maksat, kalbi o pis sulardan ve bunlardan meydana gelen çamurdan temizlemektir ki, bu sâyede havuzun ana kaynağı temiz su ile dolsun. Pis suyu akıtan derelerin havuza akan yolları açık iken havuzu temizlemek nasıl mümkün olur? Her an yeni bir pis su havuzu doldurur. O halde ilk önce o pis derelerin yolunu kesmek lâzımdır, yani kalbe yönelen duyuların akıntısını kesmek gerekir, ancak zarûret miktarı açık kalır. Bu da i’tikâf ve benzeri uygulamalarla mümkün olur. Ayrıca i’tikâfla gözü hâriçten çekmekle bu dereleri kapamak, kalbin derinliklerine dalıp onu temizlemek, perde tabakalarını kaldırıp atmak sûretiyle içinden hikmet gözlerini akıtıp kalbi doldurmak da mümkündür.
İ’tikâfın Hükmü
Hüküm yönünden i’tikâflar, vâcip ve sünnet i’tikâflar olmak üzere iki çeşittir.
1- Vâcip İ’tikâf
a) Adak İ’tikâfı: İ’tikâf yapmayı adayan (meselâ; “benim falan işim olursa Allah için şu kadar gün i’tikâf yapacağım” diyerek Allah’a söz veren) kimseye, bu sözünü yerine getirmek vâciptir. Bu, en az bir gün olur ve gündüz oruçla geçirilir. Hanefî mezhebine göre, i’tikâfın oruçlu geçirilmesi de vâciptir. Muayyen (belirlenmiş) olmayan adak i’tikâfını, Ebû Hanife’ye göre aralıksız yapmak şartken, Şâfiî’ye göre şart değildir. Şâfiîlere göre bir kimse i’tikâf adarsa, adadığı şekilde peş peşe veya değişik şekillerde onu yerine getirmesi vâciptir.
b) Başlanan Sünnet İ’tikâfı Tamamlamak: Hanefî mezhebinde İmam Muhammed’e göre, başlanan i’tikâfı tamamlamak vâciptir. İmam Ebû Hanife ve İmam Ebû Yusuf’a göre başlanan i’tikâfı tamamlamak gerekmez. Cumhûra göre, özürsüz yere kesilen i’tikâfların kazâsı gerekir.
2- Sünnet İ’tikâf
a) Ramazan İ’tikâfı: Ramazanda özellikle son on gün içinde yapılan i’tikâf, Hanefî mezhebine göre, sünnet-i kifâye-i müekkededir. Bir kişinin bunu
İ’TİKÂF
- 793 -
yapması, bir yerleşim birimindeki diğer müslümanları sorumluluktan kurtardığı gibi, Cenâb-ı Hakk’ın i’tikâf yapanın ecrini o beldedeki bütün müslümanlara da vereceği umulur. Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre sünnet-i müekkede; Mâlikî mezhebine göre müstahaptır.
b) Ramazanın Dışındaki İ’tikâflar: Hanefî mezhebine göre, Ramazan dışında yapılan i’tikâflar müstahaptır. Bunun belirli bir vakti ve süresi yoktur. Hatta mescide giren kimse, çıkıncaya kadar i’tikâfa niyet etse, orada kaldığı sürece i’tikâfta sayılır. Bu i’tikâfta oruç şart değildir. Şâfiî mezhebine göre ise sünnet-i müekkededir. (5)
İ’tikâfın Vakti ve Müddeti
İ’tikâf Ramazanda ve Ramazan dışında her vakitte müstehaptır.
Hanefîler, vâcip olan adak i’tikâfının bir günden az olmayacağını söylemişlerdir. Nâfile olan i’tikâfla ilgili İmam Ebû Hanife’den “en az bir gündür” ve “azı için bir had yoktur” şeklinde iki görüş rivâyet edilmiştir. Mutlak bekleme yeterlidir; bir an beklese câiz olur ve i’tikâfı sahihtir. Çünkü nâfilede müsâmaha vardır. Bir i’tikâfın en az süresi İmam Ebû Yusuf’a göre bir gündür. İmam Muhammed’e göre ise bir saattir. Bundan maksat, kısa bir süre de olabilir.
Şâfiîlere göre ise; Şâfiîlerin cumhûrunun benimsediği, Nevevî’nin de “sahih” diyerek kabul ettiği görüşte, i’tikâf “bir an” da olsa geçerlidir. (Bu husûsu, ‘sübhânallah’ denilmesinden biraz fazla zaman, diye örneklendirenler olmuştur.) Mescidde mutlak bir bekleme, şartın tahakkuku için yeterlidir. İmam el-Haremeyn diyor ki: “İ’tikâfta ‘ikamet’ denecek kadar bir zaman eğleşmek şarttır. Öyle ki bunun zamanı, rükû ve benzeri namaza âit rükünlerde ta’dîl-i erkân miktarından daha fazla bir zaman olmalıdır.” Yine Şâfiîlerden: “Âdetin ibâdetten ayrı olması gerekir. İnsanlar, namazı beklemek, hutbe dinlemek, ilim veya başka bir şey için bir miktar câmilerde beklemektedirler. Buna i’tikâf denmez. İbâdetin âdetten ayrılması için, biraz daha fazla beklemek şarttır” görüşünde olanlar vardır.
Cumhûr, i’tikâf için az bir zamanın yeterli olacağı görüşündedir. Mâlikîler ise i’tikâfın en az sınırı için bir gün bir geceyi şart koşarlar. İ’tikâfın çoğu için bir sınır yoktur.
İ’tikâfa Giriş ve Çıkış
Hanefîlere göre: Bir kimse kendisine iki veya daha fazla gün i’tikâfa girmeyi vâcip kılarsa, geceleriyle birlikte i’tikâfa girmesi gerekir. Çünkü geceler gündüzlere tâbidir. Peş peşe olma şartı koşulmasa bile peş peşe yapılması gerekir. Çünkü i’tikâfın temeli peş peşe olmaya dayanmaktadır. İ’tikâfa birinci gece de dâhildir. Kişi i’tikâf için mescide ilk gece (önceki gün) güneş batmadan önce girer, son gün güneş battıktan sonra çıkar.
Şâfiîlere göre: Bir kimse bir gün i’tikâfa girmeyi adasa, gecesinde de i’tikâfa girmesi gerekmez. Bunda ihtilâf yoktur. Çünkü gece gündüzden değildir. Bu kişinin i’tikâf yerine sabah vaktinden önce girmesi, güneş battıktan sonra çıkması gerekir. Çünkü günün hakikati sabah vakti ile güneşin batması arasında geçen zamandır. Bir kimse peş peşe i’tikâfa girmeye niyet eder yahut bunu açıklarsa o
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
takdirde gecelerinde de i’tikâfa girmesi lâzım gelir. Eğer açıklamamış yahut niyet etmemişse geceleri lâzım gelmez. Doğrusu şart koşmaksızın peş peşe i’tikâfa girmek vâcip değildir.
İ’tikâf Yapılan Yer
Hanefî mezhebine göre, erkekler câmide, kadınlar ise evlerinin mescidinde, yani evlerindeki mescid edinilen veya mescid olarak ayıracakları bir odada; namaz kılmaya alıştığı veya âdet haline getirdiği yerde i’tikâfa girerler. Kadınların dışarıdaki mescidlerde i’tikâf etmeleri câiz ise de kerâhetten hâlî/boş değildir. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, Hanefî fukahâsına göre mescidlerde namaz kılmalarından daha fazîletli olduğu gibi, evde i’tikâfları, mescidde i’tikâftan daha fazîletlidir. İçinde cemaatle namaz kılınan her mescidde i’tikâf yapılabilir; i’tikâfın büyük câmilerde yapılması efdaldir.
Şâfiî mezhebine göre, ister üst kısmında, ister bağlı birimlerinde olsun mescidde i’tikâfa girmek sahihtir. Gerek erkekler, gerekse kadınlar mescid olduğu kabul edilen her yerde i’tikâfa girebilir. İmam Şâfiî’ye göre i’tikâf ta’zîme lâyık bir yerde yapılabilir ki, buna en uygun yer mesciddir. Evlerde mescid edinilen yerler bu ta’zîme uygun değildir. Çünkü evde mescid edinilen yer değiştirilebilir, orada cünüp olarak gezilebilir. Ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hanımları mescidde i’tikâfa girerlerdi. Eğer onların evleri i’tikâf için yeterli olacak olsaydı, evlerinde i’tikâfa girmeleri daha iyi olurdu. Câmide i’tikâfa girmek, câmi dışındaki mescidlerde i’tikâfa girmekten daha iyidir. Bunun sebebi câmide i’tikâfa girmenin vâcip olduğunu söyleyenlerin ihtilâfından kurtulmaktır. Ayrıca hem câmide cemaat daha fazladır, hem de Cuma namazı farz olan ve Cuma için çıkmayı şart koşmamış olan kimse tarafından içlerinde Cuma günü bulunan ve peş peşe tutulması adanan i’tikâflarda câmilerde i’tikâfa girmek vâciptir.
Özet olarak, Mâlikîler ve Şâfiîler hangi mescid olursa olsun i’tikâfı câiz görüyorlar. Hanefîler ve Hanbelîler i’tikâfta mescidin câmi olmasını şart koşuyorlar. Cumhûra göre ev mescidlerinde i’tikâf câiz olmayıp sadece Hanefîlere göre kadınlar için câizdir.
İ’tikâfın Sahih Olması İçin Şartları:
1- Müslüman olmak,
2- Akıllı olmak yahut temyiz çağında olmak,
3- Kadının kocasından izin alması: Hanefî mezhebine göre; kadın, kocası izin vermediği takdirde, -vâcip bile olsa- kesinlikle i'tikâfa giremez. Koca eşine i'tikâf izni verince, artık bundan dönemez. Şâfiî mezhebine göre kadın, kocasından izin almadan i'tikâfa girerse, bu sahihtir; ancak, kadın günahkârdır.
4- İ'tikâf mescidde olmalıdır. Ancak, Hanefîler kadınların evlerindeki mescidde i'tikâfa girmelerini câiz görmüşlerdir.
5- Niyet etmek,
6- Oruçlu olmak. Hanefî mezhebine göre, vâcip i'tikâflar için oruçlu olmak şarttır. Ramazananın içindeki sünnet i'tikâf, kendiliğinden oruç zamanına rastlar. Ramazanın dışındaki sünnet i'tikâfta (bu husustaki rivâyetler değişiktir) oruç şart değildir. Şâfiî mezhebine göre, vâcip i'tikâflarda da oruç tutmak şart değildir;
İ’TİKÂF
- 795 -
müstehaptır.
7- Cünüplükten, hayız ve nifastan temizlenmiş olmak. Zira bunların mescide girmesi câiz görülmemiştir. Mu'tekif, vakitlerini, namaz, tilâvet gibi çeşitli ibâdetlerde geçirecektir; bunların her biri için de temiz olma şartı vardır. Hanefî mezhebine göre, cünüplükten temizlenmek i'tikâfın helâl olması için şart olup i'tikâfın sahih olması için şart değildir. Böyle bir durumda, i'tikâftan hemen çıkılır, gusledilir ve aralıksız biçimde i'tikâfa dönülür. Şâfiî mezhebine göre, bütün i'tikâflar için cünüplükten temiz olmak şarttır. Hanefî mezhebine göre, vâcip i'tikâf için hayız ve nifastan temizlenmek şarttır. Sünnet i'tikâf için, hayız ve nifastan temizlenmek şart değildir. Fakat, i'tikâfa temizlenmeden girmek, -sahih olmakla birlikte- haramdır. Şâfiî mezhebine göre, bütün i'tikâflar için, hayız ve nifastan temizlenmek şarttır.
İ'tikâfın Âdâbı
1- İ'tikâfa giren kimsenin gücü yettiği kadar gece ve gündüz namaz kılması, Kur'an okuması ve Allah'ı zikir ile meşgul olması müstehaptır. Allah'ı zikretmeye örnek: "Lâ ilâhe illâllah" demek veya istiğfârda bulunmak, göklerin ve yerin yaratılışı ve hikmet inceliklerini kalpten düşünmek, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) salevât getirmek, Kur'an tefsiri okumak, hadis, siyer okumak, ilim müzâkerelerinde bulunmak ve benzeri tâatlerdir. Mâlikîlere göre, bunları yapmak mendup olmak üzere i'tikâfın şartlarındandır. Fakat Mâlikîler ve Hanbelîler i'tikâfa giren kimsenin şer'î de olsa ilim ile meşgul olmasını mekruh olarak görmüşlerdir. Çok olduğu takdirde ister öğrenmek için ister öğretmek için olsun farketmez. Az olursa bir mahzur yoktur. Çünkü i'tikâftan maksat, murâkabe ve tefekkür sûretiyle kalbi temizlemektir. Bu da genellikle zikir ve insanlarla meşgul olmamak sûretiyle gerçekleşir. İ'tikâfın maksadı çok sevap kazanmak değil; iki dünya saâdetini sağlayacak olan kalp aynasını berraklaştırmak, temizlemektir.
2- Mâlikîlerin dışındaki cumhûra göre, i'tikâfa giren kimsenin oruç tutması sünnet olup şart değildir. Mâlikîler ise i'tikâfta oruçlu olmayı şart koşmaktadırlar. Hanefîler ise sadece adanan vâcip i'tikâflarda orucu şart koşuyorlar.
3- En büyük ve efdal câmilerde i'tikâfa girmek. Şâfiîlere göre, i'tikâfın câmi durumundaki mescidlerde yapılması mendup olup şart değildir. Hanefîler ise i'tikâfın Cuma namazı kılınan câmide olmasını şart koşmaktadırlar. İ'tikâfa girmek için en fazîletli mescidler Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ'dır. (Fakat, normal mahalle mescidleri, i'tikâf için büyük câmilerden daha kolaydır. Bu mescidlerin girip çıkanları da az olduğundan daha sâkin i'tikâf ortamı olur. Özellikle günümüzde, insanlardan sıyrılıp kendisini ibâdete vermek isteyen için küçük mescidler genellikle daha münâsiptir.)
4- Ramazanda i'tikâfa girmek menduptur. Çünkü Ramazan, ayların en fazîletlisidir. Özellikle Ramazanın son on gününde i'tikâfa girmek, ittifakla daha fazîletlidir. Çünkü Ramazanın son on gününde, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi bulunmaktadır.
5- İ'tikâfa giren kişi, gereksiz söz ve işlerden sakınır, çok konuşmaz. Başkaları ile ihtiyaç ölçüsünde konuşmasında bir beis yoktur. Ayrıca, i'tikâfa giren kişi münâkaşa, mücâdele, sövme, kötü söz sarfetme gibi fiillerden de sakınır. Çünkü bunları yapmak i'tikâf dışında da mekruhtur/çirkindir; i'tikâfta ise daha kuvvetli
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mekruhtur. Ancak, bunlardan birini yapmakla i'tikâf bozulmaz.
6- Temiz elbise giyinip güzel kokular sürünmek.
7- Niyeti diliyle de söylemek.
İ'tikâfın Mubahları: Mu'tekifin mescidde yiyip içmesi, mescidi kirletmemek için sofra koyması mubahtır. Çünkü yiyip içmek, kaçınılması imkânsız bir zarûrettir. Mescidden fazla çıkmamak için elini yıkayıp abdest alacağı bir leğen de bulundurabilir. Kimsesi yoksa, yiyeceğini satın almaya çıkabilir. Abdesti sıkışınca çıkabilir, yenilemek için çıkmamalıdır. Çeşitli şekillerde temizlenmesinde bir mahzur yoktur. Rasûlullah (s.a.s.) i'tikâfta iken saçlarını tarıyordu. Koku sürünebilir, kıymetli elbiseler giyebilir. Yastık ve havlu ya da benzer şeyler bulundurmasında bir beis yoktur. Yalnız bunları namaz kılanlara ve mescide zarar verecek şekilde kullanamaz.
Yanında tefsir, hadis veya fıkıh kitabı bulundurması ve kendisi okuyup, yanındakilere, talebelerine okutmasında da bir mahzur yoktur. Bu Hanefî ve Şâfiîlerin görüşüdür. Mu'tekifin öğretmek veya öğrenmek için ilimle meşgul olmasına cevaz veriyorlar. Bunda ibâdetlerin tashihi vardır. Yanlışların düzeltilmesi ve ilimle uğraşmanın fazîleti Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadisi ile sâbittir: "Bir grup, Allah'ın evlerinden bir evde toplanıp Allah'ın kitabını okudular veya aralarında müzâkere ettilermi, onlara sekînet/huzur iner, rahmet onları kuşatır, melekler etrafını çevirir. Allah Teâlâ yanındakilere onları anar." 3204
İ'tikâfın Mekruhları
1- Satılacak bir malı mescide getirmek, (satma gâyesiyle) orada bulundurmak tahrîmen mekruhtur. Çünkü mescid, kul haklarından arındırılmıştır. Kişi mescidi bir dükkân gibi kullanmamalıdır. Mescidde i'tikâfta iken ticârî bir sözleşme yapmak mekruhtur. Çünkü i'tikâfa giren kişi, kendini Allah'a ayıran kişidir. Bu çeşit dünya işleri ile meşgul olmamalıdır.
2- İbâdet kasdı ile mescidde susup durmak da mekruhtur. Çünkü böyle davranmak (hiç konuşmayıp gün boyunca devamlı susmak) yasaklanmıştır. Susup durmak, ehl-i kitabın orucudur. Bunların dininin hükmü ise neshedilmiştir.
3- Sövme, tartışma, dedikodu gibi gereksiz ve üstelik çirkin olan şeyleri konuşmak mu'tekif için daha çok mekruhtur.
İ'tikâfı Bozan Hâl ve Hareketler
1- Birleşme Yapmak: Mu'tekifin cinsî birleşme yapması haramdır. Tüm mezheplere göre, kasıtlı olarak yapılan cinsî birleşme i'tikâfı bozar. Mu'tekif için cimâ sakıncası i'tikâftan dolayıdır. Her ne kadar Bakara 187. âyetinin zâhirinde i''tikâf halinde mescidde cimâdan nehyetme varsa da, gâye i'tikâf halinde nehiydir. Âyet, mescidlerde i'tikâflı oldukları halde evlerine gidip cimâ ettikten sonra yıkanıp geri dönenler hakkında inmiştir. Buradan anlaşılıyor ki, i'tikâf halinde cimâdan nehiy, i'tikâf sebebiyledir. O halde cimâ, i'tikâf için mahzurludur ve i'tikâfı ifsâd eder. Mu'tekif, eve gidip birleşme yapınca, hangi cezânın uygulanacağı ihtilâflıdır. Cumhûra göre, hiçbir cezâ uygulanmaz, sadece i'tikâfı bozulmuş olur.
3204] Müslim, Zikir 38
İ’TİKÂF
- 797 -
2- Öpmek ve Okşamak: Hanefî ve Şâfiî mezheplerine göre öpmek ve okşamak, -boşalma olmadıkça- i'tikâfı bozmaz; ancak, bunlar haramdır.
3- Bakma, Düşünme ve Rüyada Boşalma: Hanefîlere göre i'tikâfı bozmaz. Şâfiîlere göre bakma ve düşünmeyle boşalma olması halinde, bu, mu'tekifin âdetiyse i'tikâf bozulur.
4- Mescidden Çıkmak: Fakîhler, zorlayıcı bir sebep ve mühim bir zarûret dışında i'tikâf yerini terketmenin i'tikâfı bozacağında ittifak ettiler. Zira i'tikâf, mescidde kalmaktır. Çıkması halinde, özürsüz olarak bu kalmanın zıddını yapmıştır. İbâdeti bâtıl olur. Yapılması zorunlu ve mescidde olmayacak her şey için dışarı çıkılabilir; normalden fazla uzamadıkça i'tikâfı bozulmaz.
Hanefî mezhebine göre: Vâcip bir i'tikâfta, mu'tekif gece veya gündüz mescidden özürsüz bir şekilde bilerek veya yanlışlıkla çıkacak olsa i'tikâfı bozulmuş olur. Bu süre İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre bir günün yarısından fazla bir süredir. Bir görüşe göre ise bir günün bir cüz'ünden ibârettir. Kadın da i'tikâf yaptığı odadan özürsüz yere evin diğer kısımlarına çıksa i'tikâfı bozulmuş olur. Hasta ziyâreti, cenâze, cenâze namazı veya şâhitlik yapmak için dışarıya çıkılması i'tikâfa engeldir. Hastalıktan dolayı bir saat kadar dışarı çıkılması da i'tikâfı bozar. Ancak adak/vâcip i'tikâfta, hasta ziyâreti veya cenâze namazı için mescid dışına çıkmak şart koşulmuş olursa, bunlar için çıkılması i'tikâfı bozmaz.
Ancak mûteber sayılan şu özürlerle çıkıldığı takdirde i'tikâf bozulmaz. Bu özürleri de üç kısma ayırabiliriz:
Birinci kısım: Tabiî özürler ki, büyük ve küçük abdest, üzerindeki bir pisliği temizlemek, ihtilâm sebebiyle cünüplükten yıkanmak gibi. Böyle ihtiyaçlar için câmiden çıkılır ve ihtiyaçtan fazla beklenmez. İhtilâm sebebiyle cünüp olan da, câmide yıkanacak yeri yoksa bunun için çıkar ve tahâretini yaparak boş zaman geçirmeksizin i'tikâfına döner. İ'tikâf yapan, ezan okumak için minâreye çıkabilir. Minârenin kapısının câmi dışında olması da zarar vermez. İ'tikâfta olan kimsenin yemesi, içmesi, uyuması ve ihtiyacı olan şeyleri satın alması câmide olur. Câmiyi işgâl etmeyecek şeyleri oraya getirebilir.
İkinci kısım: Şer'î özürlerdir. İ'tikâfa girilen câmide Cuma namazı kılınmıyorsa, Cuma namazı için başka câmiye çıkılır. İç ezandan önce dört rekât kılabilecek bir zamanda Cuma'nın evvelinde bulunur ve farz namazdan sonra da dört veya altı rekât kılabilecek bir zaman beklenebilir. Bunlardan fazla ikinci câmide beklemek i'tikâfı bozmazsa da tenzîhen mekruh olur; çünkü ikinci câmi de i'tikâf yeridir.
Üçüncü kısım: Zarûrî özürlerdir. İçinde bulunduğu câmiden zorla çıkarılma ya da şahsı veya eşyası hakkında korkma sebebiyle mescidden çıkılır ve başka bir câmiye i'tikâf niyetiyle girilir. Birinci câmideki i'tikâf geçerli olur ve ikinci câmideki i'tikâf da buna ilâve edilir. Ancak ikinci câmiye geçiş hemen olmalıdır. Nâfile ve sünnet-i müekkede bir i'tikâfta, câmiden çıkmak özürsüz dahi olsa i'tikâfı bozmaz. (Fakat bir kimse niyet ederek Ramazanın son on gününde i'tikâfa başlasa, sonra bunu bozsa kazâsı vâcip olur. Yani on günün tamamını İmam Ebû Yusuf'a göre kazâ etmesi gerekir. Hanefîlerin büyük çoğunluğuna göre ise i'tikâfı bozduğu günü kazâ etmesi gerekir; çünkü her bir gün müstakildir.) Çünkü nâfile i'tikâf için belirli bir zaman yoktur ki, çıkış buna bağlı bulunsun. Câmide geçen zaman i'tikâf olur ve bâtıl olmaz. Eğer ikinci câmiye dönülür
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve i'tikâfa niyet edilirse, bunun da mükâfatı olur. Fakat vâcip i'tikâfta, özürsüz câmiden çıkılırsa, günah işlenmiş olur ve yapılan i'tkâf da bâtıl olur.
Şâfiî mezhebine göre: Adanmış ve bu sebeple aralıksız-peş peşe yapılan i'tikâfta, mûteber özürler dolayısıyla mescidden çıkmak, i'tikâfı bozmaz. Sayılan özürler bulunmadığı halde, mu'tekif kasıtlı olarak ve bilerek mescidden çıkacak olursa, i'tikâf bozulmuş olur (Esah ve meşhur olan görüşe göre, Cuma namazı kılınmayan mescidde i'tikâf yapan kimse, Cuma namazına çıkmakla i'tikâfı peş peşe edâ ettiği kısım iptal olunur. Öyleyse i'tikâf bir hafta devam edecekse, Cuma namazı kılınan bir mescidde yapılmalıdır). Unutarak, zorla veya şe'an makbul bir bilgisizlikle çıkmak, i'tikâfı bozmaz. Şer'an makbul özürlerle mescidden çıkmak, i'tikâfın devamını zedelemez. Bu sebeple, mescide dönüşte yeniden niyetlenmeye ihtiyaç yoktur. Mescid dışında ihtiyaçtan fazla durulmuşsa, geçen zamanı kazâ etmek gerekir.
Bir kimse ishal, sidiğini tutamama gibi mescidi kirletmeyeceğinden emin olunmayan bir hastalığa yakalanırsa başka tabiî ihtiyaçlarda olduğu gibi dışarı çıkabilir. Meşhur ve sahih olan görüşe göre, bununla peş peşelik hükmü kesilmez. Eğer i'tikâflı kişi, baş ağrısı, diş veya göz ağrısı ve benzeri zorluk çekmekten mescidde kalması mümkün olan basit hastalıklara yakalanırsa, bunlardan ötürü dışarı çıkamaz. Eğer dışarı çıkarsa i'tikâfı bozulur. Eğer mescidde kalmasını zorlaştıracak bir hastalığa yakalanırsa döşeğe, hizmetçiye ve doktorun gidip gelmesine ihtiyaç duyulacağı için, dışarı çıkması mubah olur. Esah olan görüşe göre bununla da peş peşelik hükmü kalkmaz.
Mutlak adak veya aralıksız yapılması şart koşulmayan ve mendup i'tikâflarda, -özürsüz bile olsa- mescidden çıkmak câizdir. Fakat, bu çıkışla i'tikâf ibâdeti kesilmiş olur; tekrar mescide dönülürken niyet yenilenir. Tabiî bir ihtiyacını gidermek için mescidden çıkan mu'tekifin niyeti yenilemesine gerek yoktur. Bir kimsenin i'tikâfta iken mescidde yemek yemesi câizdir. Çünkü bu, yapılması gerekli ve az olan bir iştir. Mescidde sofra kurması da câizdir. Çünkü bu, mescidin daha temiz tutulmasını sağlar. Mescid içinde ellerini yıkayabilir. Eğer bir tas yahut leğende yıkarsa daha iyi olur. Yemek yemek için evine gitmesi de câizdir, i'tikâfı bozmaz. Çünkü mescidde yemek yemek mürüvveti bozar, dolayısıyla mescidde yemek yemesi şart değildir. İ'tikâfta bulunan kişi, susadığı zaman, mescid içinde su yoksa su içmek için de dışarı çıkabilir. Sünnet/nâfile i'tikâflarda i'tikâfa giren kişinin cenâze namazı kılması, hasta ziyâret etmesi câizdir, vâcip olan i'tikâflarda câiz değildir. Eğer onun yapması gerekli ise, i'tikâfta bulunan kişi şâhitlik görevini yerine getirmek için mescidin dışına çıkabilir. İnsanî bir hak, i'tikâftan önce gelir.
5- İrtidat,
6- (Delilik, Baygınlık veya Sarhoşlukla) Aklî Dengenin Bozulması: Hanefî mezhebine göre, bir gün devam eden baygınlık, i'tikâfı bozar ve düzelince i'tikâfa yeniden başlar. Şâfiîlere göre baygınlık zamanları i'tikâftan hesap edilir. Çünkü kendi isteği ile çıkmamaktadır.
7- Âdet Görme ve Lohusalık: Hanefî mezhebine göre, vâcip i'tikâf için bu hallerden temizlenmek şart olduğu gibi, aynı zamanda onu bozar; ancak sünnet i'tikâf bu hallerle bozulmaz. Fakat helâl olmasına engeldir. Mescidde i'tikâf halindeki kadın, hayız görmeye başladımı, mescidi terketmesi gerekir. Evine gidip
İ’TİKÂF
- 799 -
hayzı bitinceye kadar normal hayatını devam ettirir, sonra da i'tikâfına döner. Zira hayız, mescidde kalmaya engeldir. Şâfiî mezhebine göre, on beş günden az olan âdet, i'tikâfı bozar, fazla olanı bozmaz.
8- Gündüzün Kasıtlı Yemek İçmek. Mâlikî ve Hanefîlere göre i'tikâfı bozar. Çünkü bu iki mezhep, i'tikâfta orucu şart koşmaktadırlar. Fakat unutarak yemek yemekle i'tikâf bozulmaz. Cumûhara göre büyük günah işlemek, i'tikâfı bozar.
Bozulan İ'tikâfın Hükmü:
Hanefîlere göre: Bozulan vâcip i'tikâf, adanmış muayyen bir ay olursa, bozulan günler sayısınca oruçlu olarak i'tikâfı kazâ etmek icap eder. Yeni baştan i'tikâfa girmek gerekmez. Ramazan orucunda bir günün orucunu yiyen kimseye, bu bir günü kazâ etmek gerektiği gibi. Eğer i'tikâf, belirtilmemiş bir ay olarak adanmış olursa, bozulma hâlinde yeniden i'tikâfa girmek ve günleri arka arkaya getirerek bir ayı tamamlamak gerekir. İ'tikâf ister özürle ve ister özürsüz olarak bozulmuş olsun, hüküm değişmez. Bozulan, nâfile i'tikâf ise, i'tikâfın en az zamanını bir gün kabul edenler için, bir gün tamam olmadan önce bozulması hâlinde bu günün kazâ edilmesi ihtilâflıdır. Fakat daha ziyâde i'tikâfa devam edildikten sonra i'tikâfın özürlü veya özürsüz bozulmasıyla bir şey lâzım gelmez. Yapılan i'tikâf tamamlanmış olur. Nitekim bir kimse adak yapmaksızın i'tikâfa girer de sonra câmiden çıkarsa, üzerine bir şey lâzım gelmez.
Şâfiîlere göre: Mu'tekif i'tikâfı bozan işler yaparsa; eğer sünnet i'tikâfta ise bu yapılan işler geçmiş olan i'tikâfı bozmaz. Çünkü bu kadarı ile yetinecek olsa yeterli olur. Tamamlamak vâcip değildir. Eğer girilen i'tikâf vâcip bir i'tikâf ise ve peş peşe olmasını şart koşmamışsa geçmiş i'tikâfı bozulmaz. Fakat burada adanmış olan günleri tamamlamak gerekir. Çünkü hepsi kendisine vâciptir, bir kısmını yapmış, diğer kısmı ise kalmıştır; kalanını tamamlaması icap eder. Eğer i'tikâfta peş peşe olma şartını ileri sürmüşse, peş peşelik bozulur, yeniden kendisine vâcip olan şekilde i'tikâfa başlaması gerekir.
İ’tikâfın Faydaları
İ’tikâf, pek çok ibâdeti içeren ana ibâdettir. Başka bir ibâdette bu kadar çok özellik bulunmaz.
1- İ’tikâf yapanın namazı vaktinde edâ etmesine neden olur. Zaten mescidde i’tikâftadır, namazını da cemaatle kılacaktır. Sahih hadislerle sâbit olduğu gibi, cemaatle kılınan namazın tek başına kılınan namazdan yirmi yedi defa daha fazîletli olması da bir örnektir. Mu’tekif (itikâf yapan) dışındaki bir müslümana ise, özellikle asrımızın meşgaleleri gözönüne alındığında böyle düzenli bir şekilde cemaat nasip olmayabilir.
2- İ’tikâf, insanın namazı huşû ve huzur içinde kılmasına yardımcı olur. Çünkü mu’tekif, i’tikâf ile beraber kalbini ve âzâlarını Allah’a itaat ve tâate götüren şeyler dışında her şeye kapamıştır.
3- İnsana nâfile namaz kılma imkânı sağlar.
4- Mu’tekif ilk saflarda namaz kılma imkânı bulur. Çünkü birinci saftaki ecir ve fazîleti insanlar bilselerdi, kura çekmek durumunda kalırlardı.
5- Mu’tekif, cemaatle namazı bekleyen kimsenin sevâbını elde eder.
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
6- Nefis, mescidlerde durmaya alışır, kalp oraya bağlanır. Câmi ve cemaatle ünsiyet oluşur.
7- Nefse gece kıyâmını/teheccüdü kolaylaştırır ve bunlara alışmak için adım atılır.
8- Hayat gereklerinin ve dünya metaının, süslerinin körelttiği kalplere; böylece dünyaya bağlanıp ebedî orada kalacakmış gibi davranıp, âhireti unutmaları, sanki ölmeyecekmiş gibi yaşamalarına karşı, kalbe zühdün ve hafifliğin gelmesine vesile olur.
9- Mu’tekifin orucunu, gıybet, arabozuculuk gibi, fısk ve günahlardan korur. İ’tikâf özellikle fesâdın yayıldığı günümüzde, gözün haramlardan korunmasına vesiledir. Sapkın toplumlardaki kadınların, çıplakların şerrinden müslümanın kendisini koruyabilmesi, i’tikâf dışında oldukça zordur. Aynı zamanda kulağı da korumak pek kolay olmayacak kadar yayılan değişik haramlardan korur. Cennetten başka karşılığı olmayan makbul bir orucun, sahibi tarafından muhâfaza edilmesi gerekir. Bu da en iyi şekliyle i’tikâfta ve benzerinde gerçekleşir.
10- Nefsi sabır ve tâata alıştırıp eğitir. Zira nefis kötülüğü emreder. İnsanoğlunun damarlarında dolaşan şeytan da onu itaatten alıkoyup ona devam etmesini engeller.
11- Nefis günahlardan alıkonularak arzulara muhâlefete sabretmeyi öğrenir.
12- Nefsin -muhâsebeye tâbi tutularak- eksiklikleri, yanlışlıkları ve hastalıklarının belirlenmesine fırsat sağlar. 3205
13- Dilin âfetlerinden selâmet: Zira konuşacak kimseyi bulamadığı için kişi yalnız başına kötü söz söyleyemez ve bu sûretle dilini korumuş olur. Dilin âfetinden ancak yalnızlıkta tümüyle kurtuluş olur.
14- Gözün âfetlerinden kurtuluş: Çünkü i’tikâf ve benzeri ibâdetler içindeki kimse, insanların üzerine titredikleri göz kamaştırıcı şeyleri görüp onlara heves edemez. Nice insanın hayran olup bayıldığı o aldatıcı şeyleri görmez ki heves etsin. “Bir şeye dönüp dönüp tekrar bakanların hasretleri çoğalır.”
15- İ’tikâfta kalbi; riyâ, yağcılık ve benzeri kalp hastalıklarından korumak vardır.
16- Dünya hırs ve tamahından yüz çevirip elindeki helâl ile yetinmek vardır ki, kişinin şeref ve kemâli de buradadır.
17- Aralarında bulunmakla fesâda düşülebilecek kötüler ile beraberlik ve dâvâ adamı olmayan ayak takımlarıyla düşüp kalkmaktan kurtuluş vardır.
18- İbâdet ve zikir için hazırlanıp takvâ ve iyiliğe yönelmek vardır.
19- Tâatin zevkine varmak ve sırrını serbest bırakmakla münâcâtın zevkine yol bulmak vardır.
20- Kalp ve bedenin huzuru vardır. Zira insanlar arasına fazla karışmakta çeşitli huzursuzluklar olur.
3205] Abdürrezzak el-Kubeysî, İ’tikâf, s. 85-96
İ’TİKÂF
- 801 -
21- İnsanlarla fazlaca ilişkinin sebep olduğu husûmet ve kötülüklerden kendini korumak vardır.
22- İ’tikâfın gâyesi olan Allah’ın rızâsı için gerekli olan ibâdet, zikir, ibret, tefekkür, muhâsebe, nefsi kontrol, geleceği planlama ve tekâmül vardır. 3206
İ’tikâfın İnsana Kazandırdıkları/Hikmetleri
Yüce Allah, insanın kalbini ve bedenini yalnız Kendisine itaatle geçirmede birleştirecek pek çok ibâdet vazetmiştir. Bu ibâdetlerin en şereflilerinden biri de i’tikâf sünnetidir ki, kişi onun sâyesinde Rabbi ile başbaşa kalır, O’nun azametini idrâk edip O’na gönülden boyun eğer, günahlarını itirafla O’na yalvarır. Yine bu sünnet sâyesinde insan dünyadan yüz çevirmek ve nefsini tezkiye etmek/arındırmak sûretiyle yücelir.
Bu ümmetin Peygamberi, dâvet, terbiye, tâlim ve cihat faâliyetleriyle meşgul olmasına rağmen, i’tikâfa çok önem vermiştir. Bu yönüyle O, kendisini örnek almak ve metoduna tâbi olmak isteyenlere, dâvette ve ilimde hangi derecede olursa olsunlar, bütün meşgalelerden ve sorumluluklardan bir müddet sıyrılarak yalnız Allah’la başbaşa kalmalarının önemi hususunda büyük bir ders bırakarak dünyadan irtihal etmiştir. Hiç şüphesiz i’tikâf sünneti büyük hikmetlerle meşrû kılınmıştır. Bu hikmetlerden bazıları şunlar olabilir:
1- İ’tikâf yaparak, Allah ile olan imânî bağı kuvvetlendirmek, nefsi tezkiye etmek, dünyanın fitnelerine karşı daha dayanıklı hale gelmek ve böylece başkalarını da fitnelerden kurtarmaya yönelmek mümkün olur.
2- İ’tikâf, ilim tahsil eden, sonra da onu öğretenler için iki bakımdan önemli bir fırsattır: a) Amel, ilmin meyvesi ve gerçek gâyesidir. Amelsiz ilim, sahibinin aleyhine bir delil olacaktır. b) Akıl sahipleri, insanlara kurtuluşlarına vesile olacak ilmi öğretip de kendisi ondan soyutlanan ve amel etmeyenleri reddetmiş, kınamışlardır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İnsanlara hayrı öğretip de kendisini unutanların misali, bir fitile benzer ki, insanlara ışık verirken kendini de yakar.” 3207
3- İ’tikâf sünneti iki yönüyle de dâvetçiler ve eğitimciler için büyük bir fırsattır: a) Sürekli halkla meşgul olmaktan kaynaklanan eksikliklerden kurtulabilinir ve Allah ile olan bağlar kuvvetlendirilebilinir. b) Dâvetin muhâtapları ve öğrencilerin iman, ibâdet gibi hususlardaki seviyeleri yükseltilebilinir.
İşte bunlar akıllı insanların istifâde edebilecekleri apaçık hikmetlerdir. Bu istifâde, pek çok şuurlu gencin -gerek bizzat kendisiyle, gerek dinî, ahlâkî ve aklî yönlerden kendilerine güvenilen insanların yönlendirmesiyle- hak yola girmelerine vesile olmak şeklinde gerçekleşecektir.
İ’tikâf konusu, şu üç sebepten dolayı günümüz müslümanları için çok lüzumludur: Birinci sebep; yaşadıkları toplumu selef-i sâlihîn toplumuna benzetmek amacıyla ıslah etmeye yönelen dâvetçilere ve eğitimcilere, ahlâk ve ibâdetlere ilgili konulardaki zaaflarını selef-i sâlihîn ile kıyaslamalarında yardımcı olmak. İbnü’l-Cevzî şöyle diyor: “Birlikte yaşadığımız şu kimselerin gidişatlarından Allah’a sığınırım. Çünkü onlarda zühd yoluna yeni giren birinin örnek
3206] Ebuzer Çetin, Fıkhî ve Ahlâkî Boyutuyla İ’tikâf, Eğitim Yazıları, sayı: 2, s. 96-123
3207] Buhârî, hadis no: 5837
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alabileceği ne yüce bir himmet (kuvvetli bir azîmet) görebiliyoruz, ne de takvâ.” O, kendi zamanında yaşayan insanlar için bunları söylüyordu. Dünyanın en geniş imkânlarının açıldığı günümüz insanı için bu ifâde, daha bir geçerlidir. Hiç şüphesiz bizler fertleri esas almak sûretiyle bütün bir toplumun ıslahını gerçekleştirmek için i’tikâf fırsatını değerlendirmeliyiz. O halde i’tikâf, umûmî mânâda dindarlığımızı kuvvetlendirmede bir vesile olacak şekilde acaba nasıl değerlendirilebilir?
İkinci temel sebep şudur: Bu sünnet, insanlardan ayrılıp Yüce Allah ile başbaşa kalmanın önemine işaret etmektedir. Bu sâyede mü’min, nefsinin boyunduruğundan kurtulur, insanları Hakka dâvet ederken karşılaşacağı zorluklara tahammül etmeye alışır. Nitekim Fî Zılâl sahibi şöyle demiştir: “Toplum hayatında bir dönüşümün gerçekleşmesini murâd eden/düşünen her rûhun bazı vakitlerde insanlardan ayrılıp sadece Allah’la olması gerekir. Aksi takdirde kişi toplumun mevcut yapısına alışır, zamanla durumunu kabullenir de değiştirmek için gayret etmez olur. Toplumdan ayrılıp i’tikâfa çekilmek, rûhu basit vâkıaların ve önemsiz meşgûliyetlerin esiri olmaktan kurtarır, tam bir hürriyet içinde yaşamasını sağlar, neyin daha önemli olduğunu gösterir.” 3208
Üçüncü temel sebep, i’tikâfın, kişinin yaptığı her işte, bulunduğu her durumda yalnız Allah’a olan bağlılığının (samimiyetinin) sınanması bakımından büyük bir fırsat oluşudur. Bu husus ilk etapta ferdi ilgilendiren bir şey gibi görünmektedir. Ancak, bizim bunu burada ele almamız, şeriata uygun yapılan her amelin Allah katında makbul olmasının ihlâs şartına bağlı olduğu şeklindeki bilgimiz nedeniyledir. Nitekim dâvet, eğitim ve öğretimle ilgili yapılan ameller de bu kabildendir. Hakikaten, insanın malını harcayıp çokça gayret sarf ettikten sonra, sırf ihlâsıyla ilgili bir engelden dolayı arzuladığı hedefe ulaşamayıp, bir ecre nâil olmaması, ne büyük bir kayıptır!
Şöyle bir soru akla gelebilir: Kalbi, ihlâsa zararlı bir şeyi bulaştırmaktan koruyacak i’tikâf nasıl olur? İ’tikâf, mescidleri, uyuyacaklar için yatma yeri, ziyâretleşecekler için buluşma yeri, yemek yiyecekler için sofra, gülüşme ve boş sözlerin çokça bulunduğu halkaların oluşturulduğu bir yer haline getiren bir amel değildir. Çünkü kişilerin kalplerinin daha da katılaşmasına yol açan bir i’tikâf, dinin bizden istediği i’tikâf değildir. Yine i’tikâf, itikâfa giren kişinin arkadaşlarının çoğalması, sosyal ilişkilerinin kuvvetlenmesi, tıbbî ve nefsî konularda görüş alışverişinin yapılması için bir vesile de değildir. İstenilen i’tikâf, insanı her hususta selef-i sâlihîne benzemeye götüren i’tikâftır. Böyledir, çünkü i’tikâf, Allah’tan korkanların, tefekkür edenlerin, muttakîlerin gözyaşlarının aktığı, kendisini Allah yoluna adayanların ellerinin duâ için kalktığı bir ameldir. Mü’min bu ameli yaparken, kurtuluş kervanına katılma heyecanıyla bir an için bile ibâdetten uzaklaşmamaya gayret eder. İ’tikâf, muhsinlere benzemeye yönelik yapılaşacak şahsiyet terbiyesinde önemli bir yer tutar.
İ’tikâfın Diğer İbâdetlere Vesile Olması
a- Devamlı Allah’ı zikretmek: Hiçbir şey, Aziz ve Celil olan Allah’ı zikretmekten daha lezzetli değildir. Hiçbir amel, zahmetin azlığına karşın verdiği lezzetin çokluğu, kalbe verdiği sevinç ve huzurun büyüklüğü bakımından zikrullah gibi
3208] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, c. 6, s. 3741
İ’TİKÂF
- 803 -
olamaz. İnsanların çoğu Allah’ı zikretmekte devamlılık konusunda gaflet içindedir ve bu nedenle de Allah’ı çokça zikredenlerin aldığı lezzeti alamamaktadır.
Gerçekten i’tikâf, mü’minin yüksek bir mertebeye ulaşabilmek için değerlendirmesi gereken büyük bir fırsattır. Böylece dili Allah Teâlâ’yı zikre bağlanır. İ’tikâfa giren kişi, çoğu insanın ihmal ettiği sabah ve akşam zikirlerini ihmal etmez, kaçırmaz. Yine ezan duâsı, yatarken ve kalkarken okunan duâlar, mescide girerken ve çıkarken okunan duâlar, bir şey yiyip içerken okunan duâlar gibi pek çok zikri de ihmal etmez. Her zikri vaktinde yapma hususunda hassas olur. Nefis muhâsebesi yapmaya imkân bulur. Gönlünden Allah’tan başka her şeyi (mâsivâyı) çıkarır. İşte on gün süresince bu hali yaşayan bir insana, Allah’ın lütfu keremiyle büyük hayır/ecir vereceği umulur.
Zikrin en büyüğü/güzeli Kur’ân-ı Kerim okumaktır. Akıllı bir mü’min, Allah’ın kitabıyla bağını, okuma, düşünme, anlama ve gereğince yaşama şeklinde arttırabilmek için i’tikâfı bir fırsat/vesile bilmelidir. Doğrusu bu on günlük i’tikâf süresinde Kur’an’ı meâliyle birlikte ve düşünerek okuyup hatim etmemek, bir ihmalkârlık olarak değerlendirilir. Öyle ya, i’tikâfta mü’min vaktini Kur’an okumakla geçirmeyecekse neyle, nasıl geçirecektir? Şâyet i’tikâfa giren mü’min, i’tikâf süresince sadece Allah’ı zikreder ve Kur’ân-ı Kerim okursa, duyduğu mânevî haz büyük olur. Mü’minin Allah’ı zikirde devamlılığının meyvelerinden biri, günlük hayatında sâlih amel yapma şevkinin ve ahlâkının artmasıdır. Kızı Fâtıma (r.a.), Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelip O’ndan bir hizmetçi istemişti. Peygamberimiz Fâtıma ve Ali’ye her gece uyumadan önce Allah’ı tesbih etmeleri, O’na hamd etmeleri ve tekbir getirmeleri gerektiğini öğretmiş ve “Bu (zikir) sizin için bir hizmetçiden daha hayırlıdır”3209 buyurmuştu. Bu hadis-i şerifle ilgili olarak, “zikrullahta devamlılığın, günlük hayatta bir hizmetçiye ihtiyaç duymayacağımız bir kuvveti ve kolaylığı kazandırdığı” yorumu yapılmıştır. İ’tikâfa giren mü’minin, Ramazan ayı gibi önemli bir dönemde ibâdetlerini arttırmak için kendisine yardım edecek böyle bir kuvvete ihtiyaç duyduğu da açıktır.
b- Namaz: İnsan, kendi namazını ne denli önemsediğini ve hangi ruh hâletiyle namaz kıldığını değerlendirmelidir. Eğer bu hususta kendindeki eksiklikleri tesbit etmişse, işte i’tikâf, namazlarının edâsında yüksek mertebelere ulaşmak için bir fırsat olarak onu beklemektedir. Bir mü’min, Allah Teâlâ’nın râzı olmayacağı dünyalık işler yapmaktan korkmalı, bunun için günlük hayatında namazdaymışçasına davranmalı, unutma hali hâriç, abes şeylerle meşgul olmamalı, Hak’tan uzaklaştıracak hususlara veya lüzumsuz hiçbir şeye iltifat etmemelidir. Bunlar da en doğal şekilde i’tikâfta kazanılır ve sonraki hayatta devam ettirilebilir alışkanlık ve ahlâk haline getirilebilir.
Mü’minin, ulaşmak için gayret sarfetmesi gereken bir başka seviye de, nefis ve şeytanla mücâhede gayretleridir. Bu mücâhede sâyesinde namazda gönül huzuru, huşû ve haşyet duygularını kazanması mümkün olur. Böylece i’tikâfa giren mü’min pek çok dünyevî meşgûliyetle ilgisini kesmek sûretiyle, başka insanların tatmadığı lezzetleri tatmış, ulaşamadıkları derecelere ulaşma fırsatını yakalamış olur.
3209] Buhârî, Menâkıb, hadis no: 3705; Müslim, Zikir, hadis no: 2727; Tirmizî, Deavât, hadis no: 3408
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İ’tikâfla mümkün olan Allah’a yakınlaşma vesilelerinin en önemlisi/şereflisi, özellikle de Ramazan ayında geceyi ibâdetle, teheccüdle ihyâ etmektir. Doğrusu bu da insanlardan çoğunun ihmal ettiği, gâfil olduğu büyük bir imkândır. Yine bu sâyede fecr ve işrak vakitlerinde edâ edilen sünnetlere (İşrak, duhâ, evvâbin namazlarına), mutlak ve mukayyet nâfilelere dikkat edilebilir. Böylece mü’min, çok çeşitli ibâdetleri edâ etmiş ve diğer günlerde yapamadığı bu ibâdetler konusunda bir alışkanlık kazanmış olur.
Ramazan gecelerinin i’tikâftaki insana verdiği önemli bir imkân da, Allah’ın Kitabı ile olan birlikteliği uzun tutabilmektir. Geceyi ihyâ edenlerin duyduğu haz, aldığı lezzet, eğlenen insanların eğlencelerinden aldığı lezzetten daha fazladır. Geceler olmasaydı, Kur’an’ın “gece neşesi” 3210 dediği geceyi teheccüd ve Kur’an okumayla ihyâ olmasaydı, hayat bu kadar güzel olmazdı.
İ’tikâfın Mubahlarla İlgili İnsana Kazandırdıkları
İ’tikâftaki mü’minin, insanların çoğunun yaptığı yanlışlardan kaçınması da kolay olacaktır. Bunlara örnek olmak üzere, insanı hüsrâna götüren pek çok şeyi kendisinde toplayan üç yanlış davranışı gündeme getirebiliriz. Bunlar, fuzûlî konuşma, isrâfa varan yiyip içme ve insanlarla çok ve gereksiz ilişkidir.
a- Fuzûlî konuşma: Ömer bin Abdülaziz bazı arkadaşlarına şöyle yazmıştır: “Muhakkak ölümü çok anan, dünya hayatında aza kanaat eder. Sözlerinin de amelleri kapsamında olduğunu bilen, az konuşmaya başlar ve sadece faydası olan sözler söyler.” Asr-ı saâdet insanı, fuzûlî sözleri çirkin görürlerdi. Onlar, Aziz ve Celil olan Allah’ın Kitabını okuma, iyiliği emretme, kötülükten sakındırma veya maîşetle ilgili gerekli bir konuşmanın dışındaki (hayır sözün hâricindeki) konuşmaları fuzûlî konuşmalardan sayarlardı. Mü’min, kirâmen kâtibîn meleklerinin kendisini devamlı gözetlediğinin farkında olmalı, her söylediğinin kasete alındığını, her yaptığının kameraya çekildiğini unutmamalıdır.
Zamâne gençlerinin çoğu, hatta dâvâ adamı olanları bile, bu konuda kaybetmekteler. Nice gençler, konu üzerinde düşünmüyorlar bile. O nedenle de bugün pek çok dindarda, dâvetçide ve ilim talebesinde görülen üslûpsuzluk, yerinde söz söyleyememe, geyik muhabbeti, ciddiyetle somurtkanlığı karıştırma, samimiyetle sululuğun arasındaki dengeyi bulamama gibi özellikleri yaygınlaşmaktadır. Ayrıca bütün bunlar, gıybet etme, yalan söyleme gibi günahlarla birlikte işlenmektedir. Mü’min için i’tikâf, Allah’ı anmaya ve zarûrî ve hayırlı konuşmanın dışında ağızdan çıkan her ses için nefis muhâsebesi yapmaya bir fırsat ve vesiledir. İ’tikâftaki mü’min, kendini böylesi bir ortama alıştırmalı, i’tikâfına zarar verecek kişilerle ilişkisini ve onlarla gereksiz konuşmalarını (iyi niyet ve edebe riâyet kasdıyla) kesebilmelidir.
b- Fazla yemek: Kim midesini kontrol etmesini bilirse, dinini korumuş olur. Açlığa dayanmasını bilen güzel ahlâka erişmiş olur. Muhakkak ki günahlar aç olana uzak, tok olana daha yakındır. Şüphesiz ki az yemek, kalbe incelik kazandırır, nefsinin isteklerini dizginler, öfkeyi azaltır. Ayrıca, kişiyi tembellikten, hastalıktan ve gevşeklikten kurtarır. Nitem Lokman Hekim oğluna şöyle demiştir: “Ey oğulcuğum! Mide dolarsa düşünme uykuya dalar, hikmet dilsiz kalır, uzuvlar da ibâdet için hareket etmez.” Fazla yemek, pek çok şerre sebep olur. Çünkü
3210] 73/Müzzemmil, 6
İ’TİKÂF
- 805 -
fazla yemek, uzuvları ma’siyetlere yöneltir, tâatlerden alıkoyar. Doğrusu şer olarak da bu ikisi yeter. İ’tikâftaki mü’minin, kendisini ibâdetten alıkoyacak her şeyden, bu arada çok ve çeşitli yemekten uzaklaşması gerekir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Çok yemek yiyen, Allah’ı zikretmekten bir lezzet alamaz.”
İ’tikâf, mü’min için, daha önce lezzetine varılmış pek çok şeyden uzak kalma hususunda nefsini terbiye etme ve alışkanlık haline gelmiş pek çok şeyden müstağnî kalma husûsunda nefsiyle mücâhede imkânıdır. Çay tiryâkilikleri, çerez ve benzeri alışkanlıkları gibi bağımlılıkları varsa, sık sık ağzına giren şeyleri tekrar gözden geçirme fırsatıdır. İ’tikâftaki mü’min, yemeğin çeşitliliğine ve çok yemeye önem vermemekle vakit kazanmış olur; zikir ve tâate yönelebilir, kötü alışkanlıklardan bu vesile ile kurtulabilir.
c- İnsanlarla çok ve gereksiz ilişki: Bu da önemli bir durumdur. Çünkü insanların çoğu, diğer insanlarla bir araya gelmeye öyle düşkündürler ki, kendi başlarına ibâdetlerini yapma ve tamamlama konusundaki güçlerini kaybederler. Bu temâyülün i’tikâftaki tezâhürü, birbirleriyle tanışan insanların bir mescidde ya da herhangi bir mescidin belli bir köşesinde i’tikâfa girmek için toplanmalarında görülür. Bu tip uygulama, her ne kadar dâvetçinin eğitimi açısından önemli faydalara sahipse de, kişinin bilip gözetmesi gereken bazı hususlar vardır:
İnsanlar arasına çokça karışmak, insanlarla lüzumundan fazla birlikte olmak, kulun Allah’a karşı gayretini/azmini azaltır. İnsanlar arasına fazlaca karışmak, ibâdet zamanının ve mekânının heybetini azaltır; gıybet, yalan söyleme, aşırı şaka yapma gibi birtakım günahlara önayak olur. Âlimler, kötü sonuçlara sebebiyet verdiği ve kardeşlik duygusunu ifsâd edip kin ve düşmanlığa kapı araladığı için aşırı olan ve latîf olmayan şakaya dalmayı hoş görmezler. İnsanlarla çokça bir araya gelmek, boş konuşmaya ve uykuya ayrılan vaktinin çoğunun zâyi olmasına sebebiyet verir. Bu, kişiye Allah’a gizlice yakarma lezzetini kaybettirir. İ’tikâf, kişinin ibâdetlerini gözlerden ırakta yaparak ihlâsını denemesi için bir fırsattır.
Kişi, murâkabe şuurunu kazanabilmek ve âniden gelebilecek ölümü devamlı hatırında tutabilmek, böylelikle yüksek mertebelere ulaşabilmek için, nefsiyle devamlı bir sûrette mücâdele etmesi gerekir. Nefsin ıslahı ve eski alışkanlıkların terkedilmesi, niyetini ihlâslı kılan ve azîmetinde de doğru olan için zor değildir. Kişi, hikmetli şeyleri ne kadar beller ve yaşarsa, arzuları da o derece düzgün olur. Ahlâkının güzelleşmesi ve kuvvetlenmesi ise ancak ona sunulan her fırsatı ganîmet bilmesiyle gerçekleşir. 3211
Değişiklik, bulunulan konumdan dışarı çıkmak, hicretin farklı bir açılımıdır. Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır. İnsan, bazen yaşadığı çevrenin dışına çıkıp, kendini saran şartlara ve hatta kendisine dışarıdan bakabilmeli, zaman zaman farklı bir kimse gibi kendini gözlemleyebilmeli ki, objektif değerlendirmelerde bulunabilsin, muhâsebe yapabilsin. Rüyâda kendini sanki başka biri imiş gibi dışarıdan görüp gözleyebildiği gibi, meselâ (rûhunun hayâl âleminde bedeninden soyutlanarak bindiği helikopterden, aşağıda yürüyen) kendisine bakabilmeli, her şeyini bir yabancı gibi gözden geçirebilmelidir. Bu nefis muhâsebesi/otokritik, öyle bir otomatik hale gelmeli ki, kişi bir taraftan konuşurken, diğer taraftan yabancı
3211] Muhammed bin Yahyâ el-Yahyâ, Selef-i Sâlihînden İ’tikâf Dersleri, Eğitim Yazıları, s: 2, s. 137-147
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir kimse gibi bu konuşmayı eleştiri gözüyle dinleyip kritik edebilmeli, sokakta yürürken, nehy-i ani'l-münker görevini kendi nefsine de yapabilecek kontrole ve olgunluğa sahip olabilmelidir. İşte bu özellikleri insan, i'tikâf rûhunda yakalayabilir, bu ruhu koruyarak tüm zamanlarda tümüyle hayatına geçirebilir. İ'tikâf, insana kendini gözlemleyebilme, sorgulayabilme, hesaba çekebilme ve öncelikle kendine emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker yapıp kendini ıslah edebilme yolunun anahtarını kazandırır.
Hindistan'ın İngiliz işgalinden kurtulmasında en önemli rolü oynayan Hind lideri Mahatma Gandi'nin önemli bir karar arefesinde müslümanlar gibi oruç tutup uzlete çekildiğini biliyoruz. Eski büyük liderlerin çoğunun dünyevî faydalarından dolayı da olsa bu özelliklere sahip olduklarını görüyoruz. Bu açlık ve uzlet hayatının ruhu arındırıp düşünceye açıklık getirmesinin tecrübe edildiğinden, İbrâhimî çizginin ana hatları üzerinde yaşayan Hanîflerde gördüğünden ve fıtratının yönlendirmesinden dolayı peygamberliğinden önceki günlerde çevresindeki toplumun ve tüm insanlığın durumunu düşünüp tahlil etmek için Hira'da inzivâya çekilen Peygamberimiz'in bu davranışı, i'tikâfın eski şeriatlerde de olduğunu gösteren çıkarımlardır. Zâten şu âyet de i'tikâfın eski ümmetlerdeki mevcûdiyetine işaret etmektedir: “... İbrâhim için vaktiyle belirlenen yeri ibâdet mahalli edinin. Nitekim Biz, İbrâhim ve İsmâil’e emrettik: ‘Mâbedimi, onu tavaf edecekler için, âkifîn (Mescid-i Haram’da duranlar ve i’tikâf edenler) için ve (namazda) rukû ve secde edecekler için temiz tutun.”3212 Bu âyetteki “âkifîn” kelimesi ile “i’tikâfa girenler”e de işaret edildiği bazı müfessirlerce belirtilmiştir. Bu âyet-i kerime, -Allah Teâlâ Hz. İbrâhim ve İsmâil’e hitap ettiğini bildirdiğine göre- eski ümmetlerin şeriatlerinde de i’tikâfın mevcut olduğunu göstermektedir.
Mekân önemlidir; bulunulan yer, insanı etkileyen ciddî bir unsurdur. Bir sefâhet mekânı, çokça haramlar işlenen yer ile Mescid-i Haram'ı mukayese edince, insanın inanç, düşünce ve davranış yönleriyle nasıl farklı mekânlarda çok farklı etkiler altında olacağı daha iyi anlaşılır. İşte i'tikâfın Allah'ın evi kabul edilen câmilerde yapılması, insana kazandıracağı olumlu açılımlar yönünden değerlendirilmelidir. İnsan üzerinde büyük etkisi olan lerden biri de "zaman"dır. İ'tikâfın herhangi bir zaman diliminde yapılmasının câiz olmasıyla birlikte Ramazan'da ve özellikle de Kadir gecesinin bulunduğu tahmin edilen zamanlarda olması boşuna değildir.
İnzivâ hayatı ve tümüyle yalnızlık; aslında riskli bir durumdur. Bunalımlara, psikolojik sorunlara sebep olabilir; vesveseye kapılar açabilir. Hadis rivâyetlerinde, mecbûri olmadan yalnız yolculuk tavsiye edilmemiştir, yalnız olanın şeytanla arkadaş olacağı belirtilmiştir. İşte i'tikâfta bu tür riskler bertaraf edilmiştir. Mu'tekif, yalnız değildir; o Allah'la birliktedir, O'nunla başbaşadır. O'nun evinde, O'nun misâfiri olarak O'nun ikram ve ihsanlarına muhâtaptır. Yine manastıra kapanmış veya bin bir gün çilehaneye tüm insanlardan soyutlanarak çekilmiş kişilerden farklı durumdadır i'tikâftaki mü'min. O, toplumla, cemaatle, insanlarla bağını tümüyle koparmamış, sadece asgarîye indirmiştir. Cemaatten kopmadan ve cemaati ıslah etmek için, cemaatle günde beş kez birlikteliği sürdürerek, onların iyi ve kötü taraflarını değerlendirme fırsatıyla câmide Allah'a yönelmiştir. Mistisizm, ferdî inzivâ ile toplumdan tümüyle koparak sadece kendini ıslahı
3212] 2/Bakara, 125
İ’TİKÂF
- 807 -
düşünürken, mu'tekif topluma daha faydalı olmak, onlara dâvet ve tebliğ ulaştırmak, onları ıslah etmek için kendini ıslah isteği içindedir. Günümüzde müslümanların hayatını bile hemen tümüyle kuşatan modern hayat, kalabalık içinde yalnızlığın, âile içinde bireyselliğin, topluluk içinde bencilliğin öne çıktığı bir yaşam tarzı sunmaktadır. İ'tikâf rûhunda ise yalnızlık içinde toplum; yalnızken bile cemaatle birlikte, onun için planlar sözkonusudur. Dünya içinde ama dünyadan/dünyevîlikten uzak ve Allah'a, rûhî özelliklere yakın bir yaşama tarzı vardır.
İ'tikâf, mü'min için, özellikle dâvetçi için mânevî azıktır. Sporcular, önemli maç öncesi hazırlık için kampa alınır, enerji depolar ve dış dünya ile ilgi ve ilişkilerini koparır; tebliğci bir mü'min için de içindeki ve çevresindeki düşmanlara karşı yapacağı mücâdele için kampa çekilmedir. Koruyucu hekimliktir, chek-up yaptırmak, tedâvi olmaktır i'tikâf. Her gün yarım saat-bir saat olsun tefekkür, zikir, yatakta da olsa ölüm/şehâdet tefekkürü yapmak, i'tikâf rûhunun insana kazandırdığı lezzetli bir gıdâdır.
Toplumun yanlışlıklarına alışmış, artık yadırgamaz hale gelmiş dâvetçi, bazı zamanlarda sadece Allah'la kalabilmeli ki, toplumu hayra doğru değiştirme bilinci bilensin. İnsan, kendine bakmasını bilmeli, alıcılarını ıslah edip parlatmalı ki; kendini ve çevresini objektif ve sâlim olarak gözlemleyebilsin; alıcı sağlam değilse, vericilerden gelen etkilerin doğru algılanması mümkün değildir çünkü. Günahlarla kirlenmiş/hastalanmış gözünü, gönlünü, beynini temizleyip tedâvi ederek sağlığına ve uzaklaştığı fıtratına yeniden kavuşmalı ki; tanım, yorum, bakış ve değerlendirmeleri doğru yapabilsin; işte i'tikâf bunu sağlar. Göz ve gönül aynasını berraklaştırır, paslarını siler, temizler i'tikâf.
İ'tikâfı, sadece Ramazandan Ramazana yapmak, günümüz şartlarında ölümcül hastalıkların tedâvisini geciktirmek ve belki de o hastalıklarla ölmeyi göze almak demektir. İhtiyaç duydukça, hemen her gün beş-on dakika da olsa Allah'ın evine bu gâye ile sığınmalı, O'ndan yardım istenmeli, O'nun dâvetine icâbet edip ziyâfetine katılmalıdır. Câmilere sığınma imkânını da sıkça bulamayan kimse, evinde, işinde, sokakta ve hatta yatakta i'tikâf rûhunu yakalayabilmelidir; zâten Allah'ın arzı mescid değil midir? Öyleyse en güzel i'tikâf câmilerde yapılır ama i'tikâf rûhunu başka alanlara taşıma gayretinde bulunmamak, ibâdetleri câmi gibi alanlara mahkûm edip diğer yerleri başka ilâhlara ayırmak gibi fecî durumlara yol açabileceğinden, her an i'tikâftaki gibi Allah'la beraber ve her yeri Allah'a ibâdet edilen mekân haline getirme gayreti, aynı zamanda cihad sevabına da ulaşmak demektir.
İ'tikâf özellikleriyle mü'min, meleklik tarafını (rûhî, mânevî yönünü) her çeşit ibâdetlerle arttırmış, açlık (oruç) sâyesinde ve şehvetten/cinsel temastan perhiz yaparak hayvanî taraflarını da azaltmış olur. Mu'tekif melekleşir, yani meleklerin temel özelliği olan "Allah'a isyan etmemek ve O'nun emirlerini tümüyle yerine getirmek" 3213 sıfatlarına sahip olur. Çünkü i'tikâfta temel ibâdetlerin tamamına yakını mevcuttur; ana/doğurgan bir ibâdettir i'tikâf. İbâdetlerin fayda ve hikmetleri, tümüyle ve en kâmil şekliyle i'tikâfta vardır. İ'tikâfla, nefis terbiye ve tezkiye edilip sabır zırhına bürünülerek cihada hazırlanılmış olur. İhmal edilen gönlün tamiri, bakımı, tedâvisidir; gönül aküsünün şarz edilmesidir i'tikâf rûhu. Zühd, takvâ, ihlâs, huşû ile edâ edilip zevk alınan ibâdet, mânevî haz gibi
3213] 66/Tahrîm, 6
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konularda muhâsebe ve olgunluğa tırmanıştır.
Hürriyetin, özgürleşmenin gerçek anlamda ne demek olduğunu insan sadece Rabbıyla başbaşa olduğu zamanlar anlar. İhtiyaç zannettiklerini, alışkanlıklarını, meşgalelerini, önemsiz meselelere ayırdığı zamanlarını, katili olduğu boş vakitlerini, israflarını sorgular ve düzeltmenin yollarını arar. Hayatını planlamayı, kendini disipline etmeyi öğrenir. Tatmadığı mânevî hazları tadar, güzel zevklerin farkına varır; Kur'an'ı okuma, anlama ve gününe uygulama, zikir, tefekkür ve teheccüd adlı gece neşesiyle 3214 coşar, zevk sahibi olur. Fuzûli konuşma, fazla yiyip içme ve insanlarla çok ve gereksiz ilişkiden sakınarak huzurun, mutluluğun, sağlığın yolunu bulur. Câmi ve cemaatle ünsiyet kurma, beş vakit namazını cemaatle edâ etme, câmi hayatına alışma, hiç haram işlemeden gözüne ve kulağına sahip olma, tâat ve sabır gibi fazîletlerle cennet hayatının minyatürünü dünyaya taşımaya çalışır.
İ’tikâf ile inzivâ da denilen uzlet birbirinden tamamen farklıdır. İnzivâ yasaklanmıştır. “İslâm’da ruhbanlık yoktur. İslâm’ın ruhbanlığı cihaddır.” İtikâf; halîfelik görevlerini yerine getirmek için enerjisini doldurmak, arınmak, azıklanıp rûhunu gıdâlandırmak, sosyal faâliyetlere ve cihâda daha bir hızla atılmak için, geri çekilip kısa bir süre Rabbiyle başbaşa kalmaktır. Hasta olanın, hastalıklardan tedâvi için muvakkat bir zaman hastanede kalıp ilâç ve perhize devam edip tedâvi edildikten sonra hastaneden çıkıp daha sıhhatli bir halde işlerine dönüp çalıştığı gibi, müslüman da böyledir. Kısa bir müddet i’tikâfta kalır ve sonra sosyal hayata daha kuvvetli olarak çıkar. Mânevî yönden daha güçlü olarak Rabbine yaklaşır, iman ve yakîn nûru ile kalbini düzeltir ve huzur içinde Alllah’a yönelir. Nice kimseler vardır ki, fâni olan cisminin sağlığı için bütün özeni gösterir; şifâ, huzur ve istirahatı için elinden gelen gayreti sarf eder de, kalbini temizleyip nurlandırmaya ve nefsini tezkiyeye çağrıldığı vakit oraya yaklaşmaz.
İ'tikâf, Bir Kutlu Arınış; İnzivâ, Bir Görevden Kaçıştır
"Ey mü'minler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah hudûdu aşanları sevmez. Allah'ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'tan korkun."3215 Allah'ın helâl kıldığı tayyibâttan/güzelliklerden kendimizi mahrum bırakmamız Kur'an'da yasaklanmıştır. Bu nedenle hıristiyan papazlar, hinduist brahmanlar, budist keşişler tarafından uygulanan, müslümanlara da bazı tasavvufî tarikatler yoluyla geçen, "kendisine eziyet ederek arınma yöntemi olan çilecilik" Kur'ânî tezkiye usûlüne uygun değildir. Dünyanın nimetlerini tümüyle terketmenin Kur'ânî bir arınma yöntemi ve örnek gösterilebilecek bir tavır olmadığını peşinen ifâde edelim. Peki, nedir öyleyse Kur'ânî tezkiye? Kur'an'da Rabbimizin öğrettiği usûllerle nefsi arındırmaktır. Bunların en önemlilerinden biri i'tikâftır.
Namaz, oruç, infak gibi ibâdetlerle yapılan yoğun bir perhiz eğitimi, mü'minlerin öz benliklerinde var olan kötülük eğilimlerini frenleyebilmeleri için çok gereklidir. Fakat Kur'an ahlâkının tezkiye yöntemi inzivâ değil; i'tikâftır. "Mistik perhizcilik" yasaklanmıştır. Fakat, düzenli ve denetimli, bütün günlük hayata yayılması gereken bir "i'tikâf ile arınma" teşvik edilmiştir. Tüm hayatın
3214] 73/Müzzemmil, 6
3215] 5/Mâide, 87-88
İ’TİKÂF
- 809 -
i'tikâf ile geçirilmesi, dünyevî olan her şeye sırt çevirmek anlamına gelecek uygulamalar doğru değildir. Fakat hayatın içinde i'tikâf şuuru ile hareket etmek, her mü'minin şiarı olmalıdır. Meselâ, oruç tutmak aynı zamanda bir perhizdir. Kendini ibâdete vermek anlamına gelen tüm eylemlerimiz, diğer hususlarla birlikte bir perhiz, bir i'tikâf anlamına da gelir. Fakat bedene işkence edercesine her gün, aralıksız ve iftarsız olarak oruç tutmak, korkakça ve basitçe hayattan kaçış demektir. Hayattan kaçışın temel uygulanışı ise inzivâdır. Yine, gündelik işlerin arasında, her şeyi bir kenara bırakarak, hayatı dondururcasına, bütün menfaatleri kurban edercesine namaz kılma mecâzî anlamda bir i'tikâftır. Fakat bütün gün namaz kılmak bir i'tikâf değil; inzivâdır ve bize göre tembellik etmek, hayattan kaçmak anlamına gelir. O yüzden sünnet değil; bid'attir.
Peygamberimiz kendi sağlığında bu tür ruhbanlık eğiliminde olan kimselere izin vermemiştir. Onlara kendisini örnek almalarını, ibâdeti hayatın tümüne yayarak hareket etmelerini, dünyadan da nasiplerini elde etmeye çalışmalarını öğütlemiştir. Rasûlullah (s.a.s.) bir sohbetlerinde kıyâmet ve âhiretten bahsetmiş, sohbetin tesirine kapılan Ali, İbn Mes'ud, Mikdad (r.a.) gibi bazı sahâbîler, Osman bin Maz'ûn'un evinde toplanarak gündüzleri devamlı oruç tutmak, geceleri uyumadan namaz kılmak, kadınlarının yanına gitmemek, et yememek ve eski püskü elbiseler giymek sûretiyle yaşamaya, kalan ömürlerini böyle geçirmeye, hatta kendilerini kısırlaştırmaya azmetmişlerdi. Bu tür ruhbanlık eğiliminde olan kimselere Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Allah'a yemin ederim ki, Ben sizden daha çok Allah'tan korkuyorum ve sizden daha çok O'na itaatta bulunuyorum. Ancak ben bazen oruç tutarım, bazen tutmam, bazen nâfile namaz kılarım, bazen kılmam, istirahat ederim, kadınlarla da evlenirim (ruhban hayatı yaşamam)."3216 Diğer rivâyette: "Ben böyle bir kulluk şekliyle emrolunmadım. Vücut ve nefislerinizin de sizde hakkı vardır; oruç tutup namaz kılın, fakat aynı zamanda orucunuzu açıp yiyin ve uyuyun. Ben namaz kılar ve uyurum, oruç tutar ve iftar ederim, et yerim ve kadınlarıma yaklaşırım; Benim yolumdan çıkan benden değildir." İşte bu hâdise üzerine Mâide sûresi, 87-88. âyetler gelmiştir. Ashâbdan üç kişi, Rasûlullah’ın eşlerine onun gece ibâdetini sormuşlar; belki azımsayarak birincisi; “sürekli gece namazı kılmaya”, ikincisi; “sürekli oruç tutmaya”, üçüncüsü de; “kadınlardan sürekli ayrı kalmaya ve hiç evlenmemeye” karar verir. Bunu işiten Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Bazı kimselere ne oluyor ki şöyle şöyle demişler. Fakat ben hem namaz kılıyorum, hem uyuyorum; oruç tutuyorum, tutmadığım da oluyor; kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimi terkederse, o benden değildir.” 3217
İslâmî bir perhizin insanın kendisine ve çevresine zarar verecek bir mâhiyet taşımaması gerekmektedir. Hayat boyu bir mâbede kapanarak kendini ibâdete vermek şeklindeki bir uygulama, ne Kur'an'da İlâhî bir buyruk olarak geçmektedir, ne de Peygamberimiz'in örnek uygulamaları arasında yer almaktadır.
"İbâdetin makbûlü, çok olanı değil; gücünüzün yettiği kadarıdır." 3218
“Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini zorlaştırırsa altında kalır.
3216] Buhârî, Nikâh, c. 6, s. 116
3217] Müslim, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3; Ahmed bin Hanbel, II/158, III/341, 359, V/409
3218] Buhârî, İman, 16; Müslim, Salât 283
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde uygulayın.” 3219
“Dinle yarışa giren her insan, mutlaka yere serilir.” 3220
"Heleke'l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler helâk oldu.-" Bunu Rasûlullah üç defa söyledi. 3221
“Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 3222
"Din kolaylıktır." 3223
“Allah, koyduğu yasaklara uyulmasını sevdiği gibi, koyduğu kolaylıkların uygulanmasını da sever.” 3224
Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.” 3225
Âişe vâlidemizden rivâyet edilen bir hadise göre Peygamberimize en hayırlı, en sevimli ibâdetin hangisi olduğu sorulmuştur; O şöyle cevap vermiştir: "Az da olsa devamlı olanıdır." 3226
Ruhbanlık Kur'ânî Bir Arınma Yöntemi Değildir: "Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncil'i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık/emretmedik. Fakat kendileri Allah'ın rızâsını kazanmak maksadıyla onu kendileri uydurdu. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır." 3227 Ruhbanlık, hıristiyanların ortaya çıkardığı bir anlayış ve yaşayış tarzıdır. Hz. İsa'dan sonra, mü'minler inkârcı zorbalarca yok edilmeye çalışılmış, girişilen üç savaşta mü'minler ağır kayıplar vermişler, sağ kalan iman ehli, kendilerinin de ölümü halinde dine dâvet edecek kimsenin kalmayacağı gerekçesiyle savaş yapmama kararı almış, sadece ibâdetle meşgul olmaya başlamışlardı. İşte bu sûretle fitneden kaçan bu insanlar, dünyanın bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler, dağlar, mağaralar, oyuklar ve hücrelerde ibâdetle meşgul olmuşlardır. Ama kendilerinin icat ettikleri bu ruhbanlığa çoğu riâyet etmemiş, hatta şirk içinde bir hayat yaşamıştır. Âyet-i kerimede açıkça beyan edildiği gibi, dağa çekilerek, mâbede kapanarak, nefse zulmederek kendini ibâdete vermek Yüce Allah'ın rızâsı olan bir iş değildir. Bu nedenle, İslâm'ın arınma yöntemi inzivâ değil; i'tikâftır.
İ'tikâfın inzivâya dönüştürülmesine hıristiyanları örnek verebiliriz. Onlar çok niyetlerle hareket ettikleri halde sonucu itibarıyla zararlı bir noktaya gelmişlerdir. Bilindiği gibi, kendilerine ruhbanlığın farz kılınmadığı halde hıristiyan din adamları ifrâta kayarak olumlu geleneği bozmuşlar, dejenere etmişlerdir. Onu,
3219] Buhârî, İman 29
3220] Buhârî, İman 69
3221] Müslim, İlim 7
3222] Ahmed bin Hanbel, III/479
3223] Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
3224] Ahmed bin Hanbel, II/108
3225] Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
3226] Buhârî, Rikak, İman 16; Müslim, Salât 283
3227] 57/Hadîd, 27
İ’TİKÂF
- 811 -
hayattan kopmak, kaçmak, uzaklaşmak anlamında yorumlamışlardır. Böylece dinin şeklî ibâdetleri sadece belli bir kesime özgü imiş gibi bir muhtevâ kazanmış, dinî duyarlılık küçük bir zümrenin tekeline girmiştir. Bize göre bu, dinin düyevîleşmesine, geniş kitlelerin Allah ile bağının zayıflamasına yol açan "seküler dünya tasavvuru" ile yola çıkan ideolojilerin işini kolaylaştırmıştır. Böylece Din'in hayat damarları koparılmış, kalplerin şifâsı, insanın mânevî huzurunun teminâtı olan İlâhî hükümler, toplumsal yaşamdan kovulmuştur. Tabii ki, adâletin yılmaz ikamecileri olması gereken mü'minlerin, yaşanan hayata müdâhale edecek konumdan uzak durmaları, en çok, insanları sömürmek isteyen müstekbir tâğutları memnun ve mutlu kılacaktır.
Hinduizm, küçük farklarla Budizm, kilise tekelindeki Hıristiyanlık ve onlara benzeyen bazı dünya görüşleri, insanların öz benliklerinin arınmasını, dünyayı ve tüm nimetlerini terketme esasına dayandırmaktadırlar. Ölçüsüz bir mâneviyat eğitimi öngören bu tür dünya görüşlerinin handikapına düşmekten kaçınmak gerekmektedir. Çünkü Kur'an ahlâkında dünya, tamamıyla terkedilmesi gereken bir diyar değildir. Namaz, oruç gibi perhizler içeren ibâdetler de mâbede ve içinde yaşayanlara özgü değildir. İslâm'da, özel imtiyazlı, mâbede kapanmış bir din adamları sınıfına yer yoktur. Çünkü her mü'min dininin adamıdır. Nefsi arındırmak bir sınıfın tekelinde değil; her mü'minin sorumluluğundadır. Bu nedenle her mü'min, hayatı i'tikâf şuuru ile Allah'a adanmışlık bilinci ile yaşamalıdır.
İ'tikâf, Hayatı Terketmek Değil; Hayata Hazırlanmaktır: Risâletten sonra, İlâhî vahyin dilinde olumlu bir muhtevâya kavuşan ve Kur'an ahlâkının mü'minleri eğitici ilkeleri arasında yer alan i'tikâf kavramı; belirli bir süre, benliği günahlardan arındırmak maksadı ile ibâdet ve özeleştiri yapmak için mescide, ya da uygun bir mekâna kendini kapamaktır. Bu yönü ile ukûf veya i'tikâf Rabbânî izni çıkmış bir şuurlanma usûlüdür. Bir tür Kur'anî eğitim kampına girmektir. İ'tikâf ile aynı kökten türetilmiş olan âkif, Kur'an'ın üç âyetinde olumlu bir bağlamda kullanılmıştır. Bunlardan biri, Peygamberimizin risâletten önce dahi Hira Mağarasında yaptığı, risâletten sonra da devam ettiği Ramazanın son on günü içinde icrâ edilen i'tikâf ibâdetine yapılan atıf olup, Kur'an ile de tescil edilerek nebevî sünnet haline gelen bu tezkiye yöntemi ile ilgili onaya, Bakara sûresi 187. âyette işaret edilmektedir.
Mü'minleri i'tikâfı; kendilerinin Allah'a adanmışlıklarını ve O'nun yeryüzündeki şiarlarına/simgelsel değerlerine tüm benlikleri ile gönülden hizmet eden kimseler oluşunu ifade etmektedir. İ'tikâf; Kur'an ahlâkının hem bir ilkesi ve hem de bir davranış eğitimine dair örnek modeldir. Ukûf, mü'minlerin ahlâkî bir tavır olarak, hayatın her alanında zulme karşı yapmaları gereken adâlet mücâdelesi için, bilinç tazelemek maksadı ile belirli bir süre kampa girmeleri olarak da yorumlanabilir. Bu, her zaman çok gereklidir. Çünkü mücâdelenin zorlukları ve gündelik hayatın meşgaleleri arasında yorulan bilinçlerin tazelenmesi lâzımdır.
Hayatın akışına kendimizi kaptırdığımızda, yaptığımız yanlışların bir iç muhâsebesinin, kardeşlerimizle istişâresinin yapılması elzemdir. Dağılan dikkatlerin yeniden toparlanması için, şöyle durup yeniden düşünmek, Kur'an ile yenilenmek, namaz ve oruç gibi ibâdetlerimizi çoğaltarak Rabbimizden mücâdelemize yardım etmesini istemek, her zaman için beşerî zaaflarımıza, yetersizliğimize, dertlerimize İlâhî bir çaredir. Çünkü gaybî yardım olmadan
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiçbir İslâmî mücâdele başarıya ulaşamaz. Gaybî yardımlar ise, unutmayalım ki öyle kuru kuruya değil; ibâdete kapanarak, gönülden, içten duyarlılıklarla, seccâdeleri ıslatan gözyaşları ile inecektir ve ancak sünnetullahın gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmekle bize ulaşabilecektir.
Peygamberimizin Risâletten Önceki İ'tikâfı: 22/Hacc sûresi 25-26. âyetlerin üslûbundan anladığımıza göre i'tikâf bir "tevhid geleneği"dir. Bilindiği gibi hemen hemen bütün tarihî vesikalar peygamberimizin ilk vahyi aldığı sırada bir tür i'tikâf halinde olduğunu haber vermektedir. Peygamberimiz, Hira'dan kendi öz benliğindeki ve kâinattaki âyetlere hikmetli bir şekilde bakmaya çalışıyordu. Kişinin kendini her şeyi ile ibâdete vermesi demek olan i'tikâf uygulamasını Peygamberimizin her Ramazan ayının son on gününde yaptığı bilinmektedir. Rasûlullah'ın peygamberlikten önce de Hira mağarasında başvurduğu bu arınma yöntemi, anlaşıldığı kadarı ile tevhid dini İslâm'ın evrensel nitelikte bir örfüdür.
Peygamberimizin Hira'daki hakikat arayışından hareketle, i'tikâfın mecâzî olarak, kendi benliklerimizdeki ve dışımızdaki Allah'ın beyyinelerini görmek, düşünmek, ibret nazarı ile kâinatı incelemek anlamına gelebileceğini söyleyebiliriz. Geceleyin durup gökyüzüne bakmak, yıldızların yaratılış hikmetlerini düşünmek, denizleri, okyanusları, yağmur yüklü bulutları ibret nazarı ile görmeye çalışmak da bir tür i'tikâf ibâdetidir. Çünkü bunların tahlilini yapmak için bir tür "Hira hazırlığı" yapmak gerekmektedir. Yani derin bir tefekkür, derin bir gönül verme lâzımdır, öyle yüzeysel bir şekilde olmaz i'tikâf ibâdeti. Hele hele teknoloji ile kirlenmiş, binaları ile gökyüzünü örtmüş şehirlerde hiç de kolay değildir. Bunun için sahici yerler, Rabbimizin yarattığı şekilde temâşâmıza hazır bekleyen yerler bulmak gerekir. Öyle bozguncu ve çokça zâlim olan insanoğlunun ifsâd ettiği mekânlarda i'tikâf ibâdeti tam olarak yerine getirilmez. Çünkü zâlim ve bozguncu insanların ellerinin değdiği âfâkî âyetler üzerinde kara bulutlar vardır, sis perdesi vardır. Önce "kevnî âyetler" üzerindeki toz bulutlarının kalkması gerekmektedir.
Kısaca, Peygamberimizin Hira'da yaptığı gibi, belli bir süre, hayatın velvelelerinden uzakta kalıp, Nebevî âyetlerin kaynağı Kur'an ile kâinatın her bir köşesine serpiştirilmiş sayısız âfâkî âyetler ile ve uzağa gitmeye gerek duyurmayan öz benliğimize yerleştirilmiş enfüsî âyetler arasında uyumu yeniden kurmak, irtibatı yeniden hatırlamak gerekmektedir. Allah'ın başları döndürecek geniş ufuklarında yarattığı âyetlerden algı alanımıza ve idrâk sahamıza inmiş olanlarını düşünmek, onlarla ilgili hikmetli tefekkürlere dalmak, kendi öz benliğimizde yer alan burhanlara durup, yeniden bir göz atmak, tefekkürü Kur'an'ın âyetlerinin rehberliğinde yapmak bir ibâdettir.
Fakat dalıp kalmak, boğulmak doğru değildir. Çünkü i'tikâfın amacı, dünya hayatından, nimetlerinden kopmak değildir. Dünya hayatının fitnelerine karşı mânevî hazırlık yapmak, yeniden dışa dönük mücâdeleye devam etmektir. Meselâ Hira'da vahyi kuşanan Peygamberimiz, hemen aşağıya inerek halkın arasına katılmıştır. Toplumun kendisine gelmesini fildişi kulesinde beklememiştir. O inzivâyı değil; i'tikâfı, bize sünnet olarak bırakmıştır. Çünkü inzivâ, bireysel iç arınışı temsil ederken; i'tikâf, ferdi de kurtaran toplumsal arınmayı temsil etmektedir. İnzivâda fert, ipek böceğinin durumuna düşebilmektedir. Yani inzivâ ile bireysel arınış yöntemini benimseyenler, ipek böceğine benzemektedirler.
İ’TİKÂF
- 813 -
Çünkü onlar ortaya bir büyük değer/ipek çıkarayım derken, böcek gibi "kendi hapishânelerinin duvarcı ustası durumuna düşme handikabı" ile yüz yüze kalakalırlar. Bir tür şuursuz intihar yani. Oysa i'tikâf, halkın içinde kalıp yaşadıkları kirliliklerden hicret etmeyi gâye edinen şuurlu bir arınma yöntemidir.
Hira Bir Uğraktır; Durak Değil! Hira'ya hapsedilen bir mesajın topluma bir yararı yoktur. Bu yüzden Rasûlullah'ın örnek mücâdelesinden de tâkip ettiğimiz gibi Allah'ın rızâsını kazanmanın yolu toplumsal hayat ekseninde verilecek mücâhededen geçmektedir. Yani kendi Hira’mızdan çıkmadan yaşamayı gâye edinmek, bencilliktir. Oysa kurtuluş Hak için halk ile beraber olmakta, bu nedenle kendi kurtuluşumuz dahi, başka mü'minlerle birlikte ortaya koyacağımız sâlih amellere bağımlı olmaktadır. O halde salt bireysel bir iç arınışın İslâm'ın tezkiye modelinde bir yeri yoktur. Buraya kadar söylediklerimizi özetlersek, rahatlıkla şunu söyleyebiliriz; bireysel iç arınış ile toplumsal tezâhürlerde meydana getirilmesi gereken arınma işlemleri birbirini tamamlayan bütünün parçalarıdır.
Rabbimizin rızâsını kazanırken yapacağımız işlerin zemîninde diğer insanlar vardır. Tek başına yapılacak mistik bir iç yolculuk, elde edilmesi gereken değerleri kazanmada yetersiz kalacaktır. Kısaca İslâm'ın arınma modelinde, fertlerin arınışı, toplumun arınışı ile eşzamanlıdır. Arınma yöntemlerimiz de İslâmî olmalıdır. Toplumsal yaşamdan kopuk, bireysel kurtuluşu amaçlayan bir arınma usûlü, İslâm'ın bütüncül mesajına uygun düşmemektedir. Çünkü insanlarla ve özellikle mü'minlerle olan ilişkilerimizi "i'sâr" ilkesine göre düzenlemek zorundayız. Bu ilkeye göre; "kendimiz için istediğimizi mü'min kardeşimiz için de istemeli, kendimiz için istemediğimizi mü'min kardeşimiz için de istememeliyiz." Yani diğergâm olmalı, kadirşinas davranışlar sergilemeliyiz. Tevâzûyu elden bırakmamalı, ulaştığımız doğruları paylaşarak çoğaltmalıyız. Salt kendi kurtuluşumuz için değil; bütün insanlığın kurtuluşu için çaba sarf etmeliyiz. Kendimiz için istediklerimizi bütün müttakîler için istemek zorundayız. Çünkü salt bireysel bir arınış yöntemi Kur'anî değildir. "Tebliğ"in temel mes'ûliyetlerimiz arasında yer almasından dolayı, kendimizden başka insanları da arındırma sorumluluğu içinde olmak durumundayız.
Öz benliklerimizde taşıdığımız şeytanî eğilimlerin mutlaka denetim altına alınması gerekmektedir. Bu, dünya sınavını kazanabilmemiz için şarttır. Şu dünya hayatında şeytanlar binlerce yol deneyerek bizi Allah'a karşı sorumluluklarımızı îfâ etmekten alıkoymaya çalışmaktadırlar. Bu güçlü çağrılara ciddî bir direniş göstermezsek, Allah korusun ayağımız kayabilir, farkında olmadan yoldan çıkabiliriz. Bu nedenle bizi Allah'ın rızâsını elde etmekten alıkoymaya çalışan şeytanlara karşı koyabilmek için ciddî bir mânevî donanıma, güçlü bir şahsiyete sahip olmamız gerekmektedir. İfrâta ve tefrîte saptırmayan bir mu'tedil arınma usûlü olan i'tikâf bize, şeytanların günaha yaptıkları karşı konulamaz çağrılarına direnme gücü kazandıracaktır. Şer odakları ile olan mücâdelemiz için, sıradan bir maça bile kampa girerek hazırlanan sporculardan daha donanımlı olmak zorundayız.
Yılda en az bir defa, özellikle Ramazan ayında i'tikâfa girmek, bu tevhid geleneğini hayatı boyunca sürdüren Peygamberimizin unutulan sünnetini ihyâ etmemiz gerekmektedir. Ve hayatı i'tikâf/Allah'a adanmışlık şuuru ile yaşamamız
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lâzımdır. Ama hayattan kopmadan, hayata hazırlanmak için, haydi i'tikâfa... 3228
Kim Allah’a sahip O neden mahrum, kim Allah’tan mahrum o neye sahip? Kimin gönlünde Allah varsa onun her iki dünyada da yardımcısı Allah’tır, kimin kalbinde Allah’tan gayri şeyler tümüyle yer etmişse onun iki dünyada da hasmı Allah’tır. Allah’la beraber olan ve i’tikâfı bu konuda baş tacı eden, bu unutulmuş sünneti ihyâ eden genç müslümanlara selâm olsun!
İ’tikâf Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
İ’tikâf Kavramının Kökü Olan “A-k-f” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara, 125, 187; 7/A’râf, 138; 20/Tâhâ, 91, 97; 21/Enbiyâ, 52; 22/Hacc, 25; 26/Şuarâ, 71; 48/Fetih, 25.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 18-19
2. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 609-615
3. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 53
4. Tefhîmu’l-Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s.130
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 737-740
6. Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 364
7. Tefsîr-i Kebir (Mefâtihu’l-Gayb), Fahreddin er-Râzî, 401-405
8. Safvetü’t-Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûni, İz Y. c. 1, s. 170
9. İ’tikâf, Abdürrezzak el-Kubeysî, çev. Nureddin Yıldız, Risâle Y.
10. Fıkhî ve Ahlâkî Boyutuyla İ’tikâf, Ebuzer Çetin, Eğitim Yazıları, sayı: 2, s. 95-133
11. Selef-i Sâlihînden İ’tikâf Dersleri, Muhammed bin Yahyâ el-Yahyâ, Eğitim Yazıları, sayı: 2, s. 137-147
12. Haydin İ'tikâfa!, Haksöz, Fevzi Zülaloğlu, sayı 116-117 (Kasım-Aralık 2000), s. 53-58
13. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi (Mehmet Şener), c. 23, s. 457-458
14. Şamil İslâm Ansiklopedisi (Abdullah Yücel), c. 3, s. 246
15. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 11-12
16. Mukayeseli İbâdetler İlmihali, Vecdi Akyüz, İz Y. c. 2, s. 431-446
17. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhaylî, Risâle Y. c. 3, s. 217-245
18. İbn Âbidin, Şamil Y. c. 4, s. 380-406
19. Ramazan Ufku, Ahmet Kurucan, Işık Y.
20. Ramazan ve Takvâ Eğitimi, Es’ad Coşan, Seha Neşriyat
3228] Fevzi Zülaloğlu, Haksöz, sayı 116-117 (Kasım-Aralık 2000), s. 53-58
İZZET – ZİLLET
- 815 -
Kavram no 108
Nimet 13
Ahlâkî Kavramlar 23
Bk. İslâm; Felâh-Gâlibiyet; Ensârullah
İZZET – ZİLLET
• İzzet; Anlam ve Mâhiyeti
• İzzet-i Nefs
• El-esmâul-Hüsnâdan el-Azîz, el-Muızz ve el-Müzill İsimleri
• Kur’ân-ı Kerim’de İzzet ve Zillet Kavramı
• Azizler ve Zeliller
• Allah'ın İzzeti ile İzzetlenmek
• İzzeti Yanlış Yerde Aramak
“De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz eder, yüceltirsin, dilediğini zelil eder alçaltırsın. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kaadirsin.” 3229
İzzet; Anlam ve Mâhiyeti
“İzzet”in kelime anlamı, insanın yenilmesine engel olan şeydir. Bu da onun hakkında üstünlük, şeref ve haysiyet, kuvvet ve güç sahibi olmayı ifade eder. Kişinin şerefinin yüceliğini ve değerini anlatır. Onu zillete (alçaklığa, şerefsizliğe) düşmekten alıkoyan bütün üstünlükler, yücelikler ve sahip olunan imkânlardır. Düşmanı karşısında gâlip gelen kimse için de ‘izzetli’ denilmiştir.
Aynı Kökten türemiş “Azîz” kavramı ise, her türlü üstünlüğü, gâlibiyeti, güçlü olmayı ve en üstün şerefi ifade eder. Bu sıfat Kur’an’da hemen hemen tamamen Allah hakkında kullanılmaktadır. Azîz, yani en üstün, en yüce, en mutlak izzet sahibi yalnızca Allah’tır. Peygamber ve mü’minler de Allah’ın emrine itaat ettikleri için O’nun yanında üstünlük ve şeref kazanırlar, İslâm’ı yaşadıkları için de izzet/üstünlük elde etme imkânına kavuşurlar.
“İzzet Allah’ındır, Rasûlünündür ve mü’minlerindir.”3230 Bu âyet, müslümanlara tepeden bakan, onlarla alay eden münâfıklara cevap vermektedir. Peygamber zamanında bazıları müslümanlara yukarıdan bakıyorlardı; onları mal, dünyalık, makam açısından, kuvvet yönünden ‘zelîl’ (aşağı) görüyorlardı. Kur’an onlara bu âyetle kesin bir cevap veriyor ve izzetin kime âit olduğunu belirtiyor.
İslâm, insan fıtratına aykırı, insanın değerini düşürecek bütün davranışları yasaklar. İçki içmek, zinâ etmek, hırsızlık yapmak gibi. Bunlar ve bunlara benzer bütün fiiller insanın kalitesini düşürür. İşte bu günahlardan sakınanlar izzet, şeref ve haysiyet sahibidirler. Bunları yapanlar ise şereflerini kaybederler, zelîl/değersiz olurlar.
3229] 3/Âl-i İmrân, 26
3230] 63/Münâfikûn, 8
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kişiye İzzet Kazandıran Davranışlar: İnsana izzet kazandıran birkaç önemli davranış vardır. Bunlardan biri, Allah’ın adını zikretmektir. Bu da Allah’ın sevgisi ve rızâsı için yapılan kulluktur, O’nun adına amel işlemektir, O’nun korkusundan haramları terketmektir, O’nu ve O’nun vereceği cezâyı ve mükâfâtı düşünmektir, daima O’nu hatırlamaktır. Bu şekilde Allah’ı hatırlayanlar izzete ulaşırlar.
Bir diğeri Allah yolunda infak etmektir. Veren el alan elden sürekli üstündür. Dilenen, başkalarına muhtaç yaşayan, sürekli borç içinde sürünen, maddî imkânsızlıktan dolayı perişan olan, bu yüzden başkalarına el açan izzetini kaybeder. Ama çalışır, maddî açıdan kuvvetli olur ve Allah yolunda infak ederse izzet sahibi olur, şerefi ve değeri artar.
Bir diğeri ilimdir. Bilenlerin sorumlulukları büyük olduğu gibi, ilimlerinin gereğini yaptıkları sürece dereceleri daha da artar. İlmi olduğu halde ilmiyle âmil olmayanlar, bilgilerini Hak uğruna ve Allah’a kulluk yolunda kullanmayanlar ile ilimle zâlimlere ve tâğutlara destek olanların kazancı zillettir ve aşağılayıcı azaptır. İlim güçtür, zenginliktir ve izzettir. Allah’ın kulları içinde O’ndan en çok ilim sahipleri korkarlar. Çünkü onlar Allah’ın azametini idrâk ederler.
Gerçek mü’min, şeref ve izzetini kaybetmemek için küçültücü davranışlardan uzak kalır. Küçük ve boş işlerin peşinden gitmez, yalan ve çirkin sözlere aldırmaz, küçük çıkarlar peşinde koşmaz. O küçük değil, büyük hedeflerin adamıdır. O, çıkarının karşısında eğilmez. O ucuz kazançların arkasına düşmez. O kimsenin karşısında iki büklüm olmaz. Hele hele inançsızların yanında başı dik ve onurludur. Kimseye yağcılık yapmaz, yağdanlık olmaz. Bir makama çıkmak için üçkağıtçılık yoluna baş vurmaz. Onun davranışları orta halli, sözleri doğru ve oturaklı, ahlâkı ağır başlı, hedefi yücedir. Allah, dilediğini azîz (izzet sahibi) kılar, dilediğini zelîl (zillet sahibi) eder. 3231
Gerçek İzzet: Bazı insanlar, Allah’ı bırakıp putları ilâh edindiler. Onlar bu yalancı, işe yaramaz, bir faydasını görmedikleri, hayalî tanrılarının yanında izzet bulacaklarını zannederler. Bu elbette mümkün değildir. 3232
Bazı insanlara ‘Allah’tan ittika et, O’ndan sakın ve hakkıyla kork’ denildiği zaman, o bu dâvete karşı kibirlenir, bu gibi çağrılara kulak asmaz ve günah işlemekle izzet kazanacağını zanneder 3233. Allah, bazı câhillerin ve hevâsını ilâh haline getirip de O’nun hakkında kısır düşünenlerin niteledikleri, ya da kendi uyduruk tanrıları gibi değildir; O Sübhân’dır (Çok yücedir) ve O gerçek izzetin sahibidir. 3234
Mü’minler, kendi kardeşleri olan müslümanlara karşı gâyet alçakgönüllü (zelîl), mütevâzî ve merhametli; ama düşmanlarına karşı izzet (güç ve şeref) sahibidirler. Onların karşısında pısırık, sünepe, teslimiyetçi ve hakkını bile savunamayacak kadar korkak değildirler.3235 Zâlim sultanlar/yöneticiler, bir ülkeye zorla girdikleri zaman orasının huzurunu bozarlar (ifsat ederler), mallarına ve onları ayakta tutan değerlerine saldırırlar. Şerefli insanları (izzetli kimseleri) zelîl hale
3231] 3/Âl-i İmrân, 26
3232] 19/Meryem, 81
3233] 2/Bakara, 206
3234] 37/Saffât, 180
3235] 5/Mâide, 54
İZZET – ZİLLET
- 817 -
getirirler, onları aşağı bir duruma düşürürler 3236.
Kur’an gerçek izzetin iman etme ile elde edilebileceğini müjdeliyor. Bir başka ifadeyle Allah (c.c.), Kur’an’ın dâvetine uyarak iman edenlere iki dünyada da saâdetin yanında, izzet de vereceğini duyuruyor. Mü’minler gerçek izzet sahibidirler ve onlar her bakımdan üstün ve şereflidirler. Ancak, ne yazık ki, modern zamanlarda müslümanların arasından çıkan bazıları kendilerini ve sahip oldukları değerleri aşağı ve zelîl; buna karşın Kur’an’ın müşrik, müfsit ve zâlim dediği kimseleri üstün görüyorlar. Onlara hayran oluyor, onların peşinden gitmeye, onlar gibi olmaya çalışıyorlar. Onların bu zayıf tarafını bilenler de onlara tepeden bakıyor, onlara karşı kibirleniyor ve onları kullanabiliyorlar.
Kimileri de münâfık tavırlarla müslümanlara karşı kibirleniyorlar. Kendilerini izzetli, mü’minleri zelil ve hakir kabul ediyorlar. Onlara sefih (kafasız) gerici, çağdışı, çember sakallı, fundamentalist gibi çirkin şeyler söylüyorlar. Hâlbuki Kur’an’a göre üstünlük, şeref ve izzet soyla, zenginlikle, bir ülkeye mensup olmakla, diploma ile değil; iman ve o imanın getirdiği ahlâkla kazanılır. Mü’min, fakir olsa da izzet sahibidir. 3237
İzzet; Yenilgiye uğramayı ve aşağılanmayı önleyen güçlü ve saygın konum anlamında bir Kur'an tâbiridir. Sözlükte "güçlü ve üstün olmak, gâlip gelmek, saygın olmak" gibi mânâlara gelen ızz kökünden isim olan izzet, bu anlamları yanında, bir kimsenin başkaları karşısında bedensel, psikolojik, ekonomik, sosyal statü vb. yönlerden güçlü, etkin ve saygın olması, baskı altına alınamaz bir konumda bulunması durumunu da ifâde eder ve "âcizlik, alçaklık" mânâsındaki "zillet"in karşıtı olarak kullanılır. Râgıb el-İsfehânî Kur'an'da Allah'a, Rasûlüne ve mü'minlere mahsus olduğu bildirilen izzeti3238 kesintisiz ve sonsuz olduğu için "hakiki izzet", bunların dışında kalanların kendilerinde vehmettikleri izzeti de "sun'î izzet" şeklinde değerlendirir. Aynı kökten sıfat olan azîz; "güçlü, üstün ve hâkim konumda bulunan, yenilmeyen, eşi benzeri olmayan" anlamlarında hem Allah'ı hem de insanı nitelemek için kullanılmaktadır. Kaynaklarda "izzet bahşeden" mânâsında muizz kelimesi esmâ-i hüsnâdan biri olarak kaydedilmektedir.3239 Kur'ân-ı Kerim'de izzet on bir yerde, aynı kökten fiil ve isim kalıbında kelimeler ise 120 defa geçmekte, bunlardan azîz, büyük çoğunluğu Allah'ın isimlerinden olarak doksan dokuz âyette yer almaktadır. Bu âyetlerin tamamında azîz, Allah'ın başka isimleriyle birlikte geçmektedir. Bu isimler Allah'ın mutlak gücünü ve tasarrufunu veya rahmet, mağfiret ve lutufkârlığını ifâde eden ya da ilim ve hikmetine vurgu yapan isimlerdir. Bir düşünceye göre Allah'ın isimlerinin her birinde kullara bir mesaj vardır. Bundan dolayı azîz isminin bu sıfatlarla birlikte kullanılmasında insanlara hem güçlü olmaları, hem de merhamet, bağışlama, bilgi, hikmet gibi erdemlerle de donanmaları gerektiği yönünde bir mesaj bulunduğu da düşünülebilir. İzzet ve türevlerinin Kur'an'da geçen anlamlarıyla hadislerde de kullanıldığı görülmektedir.
İzzet kelimesi Allah ve mü'minler hakkında olumlu bir anlam ifâde ederken inkârcı ve münâfıklar hakkında kullanıldığında onların İslâm, Kur'an ve gerçekler
3236] 27/Neml, 34
3237] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 323-325
3238] 63/Münâfıkun, 8
3239] İbn Mâce, Duâ 10; Tirmizî, Deavât 82
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşısında bilinçsizce kapıldıkları kibir, gurur, inat ve öfke duygularını, bu duyguların etkisiyle işledikleri kötülükleri sürdürmelerini anlatır. Meselâ 38/Sâd sûresinin ikinci âyetinde Kur'an'ın irşâd edici önemine dikkat çeken âyetin arkasından inkârcıların Kur'an karşısındaki olumsuz tavırları, "inkâra sapanlar izzet ve sapkınlık içindedir" şeklinde ifâde edilir. 2/Bakara sûresi 206. âyette münâfıkların karakteristik davranışlarına dâir bilgi verilirken böylelerine Allah'a saygıyla itaat etmeleri tavsiye edildiğinde izzet duygularının kendilerini günaha sevkettiği belirtilir. Râgıb el-İsfehânî bu âyetteki izzeti "yerilen anlamıyla öfke ve sertlik" şeklinde açıklar. Fahreddin er-Râzî de aynı kelimeyi "kibir, cehâlet ve delilleri kavrama yoksunluğu" olarak izah ederken,3240 İbn Aşûr bunun, bir kimsenin sosyal statüsüne aldanıp böbürlenmesi ve bu yüzden nasihatlere kulak asmaması mânâsına geldiğini belirtir. Gazzâlî, İhyâ'sında olumsuz izzeti kibirle eş anlamlı olarak kullanmaktadır. Onun yaptığı psikolojik tahlillere göre kişi bazı yüksek niteliklere sahip olduğunu düşününce kendisinin başkalarından üstün olduğu vehmine kapılır. Bu kanaate "kendini büyük görme" (izzü'n-nefs, teazzüzü'n-nefs), bu duygunun etkisiyle olumsuz davranışlarda bulunmaya da "tekebbür" denir. Gazzâlî, bu anlamdaki izzetin ve kibir duygusunun "cennetin kapıları" dediği güzel huyların kazanılmasına engel olacağını söyler; sevgi, tevâzu, hoşgörü ve doğruluk gibi erdemlerden yoksun kalma ile kin, öfke, kıskançlık gibi kötü huylara bulaşmada kibir ve izzetin mutlak etkisinin bulunduğunu belirtir.3241 Ancak Gazzâlî'ye göre insan, alçakgönüllü olmaya çalışırken tevâzu sınırını aşarak kendini aşağılık (mezellet) durumuna da düşürmemelidir.3242 Fahreddin er-Râzî de gerçek mü'minlerin iman edenlere karşı alçakgönüllü ve şefkatli, inkârcılara karşı güçlü, dirâyetli ve onurlu olduklarını bildiren âyette3243 geçen "ezille" kelimesini açıklarken bunun "alçalma ve küçülme" (mehânet) olarak anlaşılmaması gerektiğini söyler.3244 Bu açıdan bakıldığında izzetle kibrin farklı iki kavram olduğu anlaşılır. İzzet mü'minin kendi varlığının hakikatini bilmesi, tanıması ve ona dünyevî ihtiyaçlarını gerektiği kadar sağlamasıdır. Kibir ise, kişinin kendini doğru tanımaması ve olduğundan büyük görmesidir. Şu halde izzet şeklî olarak kibre benzerse de, mâhiyet itibarıyla ondan farklıdır. Nitekim tevâzû da zillete benzemekle birlikte; tevâzu erdem, zillet erdemsizliktir. Ahlâk kitaplarında insanın kendini zilletten koruması, çoğunlukla "hürriyet" kelimesiyle ifâde edilir ve bu hususta kişinin kendi şerefini (izzü'n-nefs, şerefu'n-nefs) korumasının, kimsenin elindekine göz dikmeden minnetsiz bir hayat yaşamasının, yalnız Allah'a dayanıp güvenerek hakiki izzeti O'ndan beklemesinin gerekliliği üzerinde önemle durulur. Buna göre kişi izzeti, kendi nefsini başkalarından üstün görme eğiliminin bir ifâdesi olarak değil; sahip olduğu dinden ve temsil ettiği, inanıp bağlandığı yüce değerlerden gelen bir güç ve onurun ifâdesi olarak görmelidir. İnsan, İslâm'dan ve onun kazandırdığı değerlerden uzaklaşması halinde izzetten de yoksun kalır. Çünkü izzet sadece Allah'a mahsus olup3245 mü'minlerin, hatta peygamberlerin sahip olduğu izzet İlâhî bir lütuftan ibârettir.3246 Bu lutfa erişebil3240]
Mefâtihu'l-Gayb, 5/173
3241] İhyâ, 3/344-345
3242] A.g.e. 3/368-369
3243] 5/Mâide, 54
3244] Mefâtihu'l-Gayb, 12/21-22
3245] 4/Nisâ, 139; 35/Fâtır, 10
3246] Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, 11/64
İZZET – ZİLLET
- 819 -
mek için samimi bir imana sahip olmanın yanında Allah'ın çizdiği yolda yürümek gerekir. İnsanlar izzetin kaynağı olan Allah'a ne kadar yakın olursa izzetten de o kadar pay alırlar.
İslâm'daki ulûhiyet anlayışına uygun olarak Kur'an'da izzetin tamamen Allah'a mahsus olduğu ve O'nun dilediğini aziz, dilediğini zelîl kıldığı belirtilir.3247 Fahreddin er-Râzî bu âyeti açıklarken izzetin din veya dünya ile ilgili olacağını, dinle ilgili olan en yüce izzetin Allah'a iman olduğunu ifâde eder. Zilletlerin en aşağısı ise inkârdır. Böylece Allah bazı insanları iman ve irfanla aziz, bazılarını da inkâr ve sapkınlıkla zelil kılar.3248 Bu düşünceden hareketle son dönem İslâm bilgin ve düşünürleri, müslüman toplumların kendi dinlerinin ilkelerinden uzaklaştıkça izzetlerini de kaybettiklerini, onları içine düştükleri durumdan kurtaracak gücün yine İslâm'ın izzeti olduğunu söylemektedir. 3249
İzzet-i Nefs
İzzet-i Nefs; İnsanın insanlık, şeref ve haysiyetini koruması demektir. İzzet kelimesi kuvvet, üstünlük, şeref ve galibiyet anlamlarını dile getirdiği gibi, insanı zillete düşmekten alıkoyan iyi nitelikler anlamına da gelir. İzzet'in zıddı zillettir. İnsan, nefsinin izzetini korumakla yükümlüdür. Bu ise ancak Allah'a iman etmek, hayatını O'nun emir ve yasaklarına göre düzenlemekle mümkün olabilir. Küfür, şirk, nifak, isyan ise insanı zillete düşürür. Mü’min, imanı ile izzet kazanır. Ne var ki kendisini küçültücü, izzetini zedeleyici her türlü davranıştan kaçınmalıdır.
Kur'an, "İzzet Allah'ın Rasûlünün ve mü’minlerindir" () buyurur. Bu, Allah'ın kendilerini izzetli, Hz. Peygamber ve mü’minleri zelil gören münâfıklara cevabıdır. Buna göre gerçek mü’minler izzet, üstünlük ve şeref sahibidirler. Çünkü gerçek mü’minler geçici, değersiz şeylere bağlanmaz. Allah'tan başkasına boyun eğmezler. el-Münâfikûn Sûresinin yukarıdaki âyetini izleyen âyetlerinde, "Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Biriniz kendisine ölüm gelip de, 'Rabbim beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!' demeden önce size verdiğim rızıktan infak edin" 3250 buyrularak gerçek mü’minleri izzetli kılacak nitelikler açıklanır. Bunlar "zikrullah" ve "infak"tır.
Müfessirlere göre zikrullah, namaz gibi ibadetlerle, bunların semeresi olarak Allah sevgisiyle yapılan kulluktur. Bu yorumla zikrullah emri, mü'minlere, evlat ve mallarınız ile uğraşmak yüzünden, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın ifadeleriyle, "Hak mâbud olan Allah Teâlâ'yı ve O'nun esmâsı, sıfatı, emirleri ve yasakları, sevap ve ikabı ile ahkâmı izzetini düşündürüp andıran, rızâsına vesile olan farz ve nâfile ibâdetlerden cuma ve cemaatten, namaz, oruç, zekât, hac, cihad, kıraat-ı Kur'an, vaaz ve nasihat, tehlil, tesbih, tahmid gibi sırf Allah'a yaklaşmak için yapılan ve daima Allah'ı hatırlatıp Allah için Allah'a lâyık güzel işler düşündürmeye alıştıran tâatlerden gaflet etmeyin" anlamına gelir 3251. Bunlardan gaflete düşenler ziyan etmişlerdir. Çünkü mal, evlat ve dünya hayatı ge3247]
3/Âl-i İmrân, 26
3248] Mefâtihu'l-Gayb, 8/7-8
3249] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 23, s. 555-556
3250] 63/Münâfikûn, 9-10
3251] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 5011
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çip gider; Allah yanında onlara zillet ve hüsrandan başka bir şey kalmaz. İnsanı izzetli kılacak ikinci neden de infaktır. Gerçek mü’minler Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan Allah yolunda harcamak, infâk etmekle yükümlüdürler. Çünkü izzet yemekte değil, yedirmektedir. Kendileri patlayıncaya dek yiyip Allah için yedirmekten kaçınanlar, yanı başındaki komşusunu, toplumdaki muhtaçlarını ihtiyaçlarını düşünmeyenlerin insanlık izzetiyle bir ilgileri olamaz. Böyle yapanlar, izzeti zilletle değiştirmiş olurlar.
Gerçek mü’min, izzetini korumak için küçültücü davranışlardan kaçınmak, ağırbaşlı, vakur olmak zorundadır. Fakat bu durum kibirle karıştırılmamalıdır. Şihâbuddîn Ömer el-Sühreverdî, "insanın nefsinin hakikatini bilmesi ve dünyevî istekleri sebebiyle zelil etmeden ona ikram etmesi" biçiminde tanımladığı izzetin, "insanın nefsini tanımayarak onu kendi yerinden daha yukarı koymaya çalışması" şeklinde tanımladığı kibirle karıştırılması tehlikesine dikkat çekerek ikisi arasındaki farkı şöyle belirtir: "Meskenet ve zillete düşmeden tevâzû sınırında durmak, kibir ateşinin ortasına kurulmuş izzet köprüsünde durmak gibidir. Bunu becerebilen ve bu hususta sâbit kadem olabilenler ancak râsih ulemâ, kurb makamına ermiş sâdât-ı kirâm ile sıddîklerdir" 3252
El-esmâul-Hüsnâdan el-Azîz, el-Muızz ve el-Müzill İsimleri
el-Aziz: İzzet sahibi, yüce, büyük, her şeye gâlip olan, mağlûp edilmesi imkânsız olan kimse. Allah Teâlâ'nın esmâ-i hüsnâsından, doksan dokuz güzel isminden biridir. Allah'ın emir ve irâdesine karşı koyacak yoktur. O her şeye gâlip gelir. O'nu mağlûp edecek hiç bir kuvvet yoktur. Allah'ın bu ismi Kur'an-ı Kerîm'de bazen "Doğrusu Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli azap vardır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir, " 3253 âyetinde olduğu gibi, azap ve intikam yerinde gelmiştir. Fakat birçok yerde "hakîm": hikmet sahibi ismiyle beraber zikredilmiştir 3254. Bunun mânâsı; ‘Allah azîzdir, gücü her şeye yeter, her şeye gâlip gelir, fakat hikmeti ile kötülerin cezâsını te’hir eder’ demektir.
Kıymetli, değerli seçkin izzet sahibi, muhterem, kuvvetli, üstün, yüce, şeref sahibi, bulunmaz derecede az ve nâdir olmak; her şeye gücü yetmek, hiç bir zaman yenilmemek. Aziz, Arapça "azze" kökünden gelmekte olup, "ızz" masdarından bir sıfattır, "eızze" ve "eızzâ" şeklinde gelen kalıpları da vardır.
Istılahta ise; "Aziz" Yüce Allah'ın isimlerinden birisidir. O'nun mutlak hâkimiyet ve üstünlüğünü ifade eder. O hiç bir şekil ve sûrette asla yenilgiye uğramayan, her şeye gücü yetendir. O, haksızlık yapılamayacak kadar güçlüdür. O en üstündür, en yücedir, şeref ve izzet sahibidir.
İzzet; tam olarak zilletin, yani aşağılık, düşüklük ve âcizliğin zıddıdır. Aziz ve izzet ile bunların zıddı olan zelil ve zillet kelimeleri halk arasında da kullanılmakta ve genellikle aynı lugat anlamını korumaktadır. Bir hitap sözcüğü olarak kullandığımız "aziz" kelimesi, hitap ettiğimiz topluluğa veya kişiye bir şeref ve üstünlük atfetmekte ve bir iltifat ifâde etmektedir. Aynı zamanda bir saygı ve bağlılık sözcüğüdür.
3252] Sühreverdî, Avârifu'l-Maarif, s. 305; Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 250
3253] 3/Âl-i İmrân, 4
3254] 2/Bakara, 209, 220, 228, 240, 260
İZZET – ZİLLET
- 821 -
Yüce Allah'ın isimlerinden olan "el-Aziz" ismi, Kur'ân-ı Kerîm'de doksan bir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esmâ-ı Hüsnâ'dan diğer bir isimle beraber vârid olmuştur. Bunların başında el-Hakîm gelmektedir ki, toplam kırk yedi yerde beraber geçmektedir. Bunu on beş yer ile el-Alîm, daha sonra sırasıyla el-Kavî, er-Rahîm, Zuntikâm, el-Hamîd, el-Gaffâr, el-Cebbâr, el-Gafûr, el-Vehhâb, el-Kerîm ve el-Muktedir isimleri takip eder. Aziz isminin geçtiği doksan bir âyetin ellisi Mekkî, kırk biri ise Medenî'dir. Burada dikkati çeken önemli bir husus da, Yüce Allah'ın azamet ve kudretini ifade eden bu Aziz sıfatının daha ziyade Cemâl sıfatlarıyla beraber zikredilmesidir. Bu doksan bir ayetin on üçünde Zuntikâm, el-Kavî ve el-Cebbâr isimleriyle yani Celâl sıfatlarıyla beraber geçmektedir. Geriye kalan yetmişsekiz ayette ise Cemâl sıfatlarıyla beraber geçmektedir. O ne kadar merhametli ve ne kadar affedicidir. Zirâ O azîzdir, izzet sahibidir, kullarına en çok acıyandır. 3255
Aziz isminin geçtiği ayetlerden birkaç tanesi şunlardır: 2/Bakara, 129, 209, 220, 228, 240 ve 260; 3/Âl-i İmrân, 6, 18, 62 ve 126; 11/Hûd, 66; 26/Şuarâ, 9 ve 68; 34/Sebe’, 6; 38/Sâd, 9 ve 22; 40/Mü’min, 2; 44/Duhân, 49
“Allah'ı, sakın elçilerine verdiği sözden dönen sanma. Gerçekten Allah azizdir, intikam sahibidir.”3256 Allah'ın 'Aziz' sıfatı, O'nun hiçbir zaman mağlup edilemeyeceğini, her zaman gâlip olanın Kendisi olduğunu ifade eder. Allah kâinatta mutlak kuvvet sahibidir ve O'ndan üstün hiçbir güç, hiçbir kuvvet yoktur. Kâinattaki tüm düzeni, insanların sırrını kavramaya güç yetiremedikleri veya yeni yeni keşfedebildikleri her türlü kanunu yaratan Allah'tır. Ve bunun yanı sıra yeryüzünde bulunan her canlıyı yaratan da O'dur. Allah'ın kâinatta Kendini gösteren sonsuz gücü ve kudreti karşısında, yarattıklarının âcizliği ise apaçıktır. Yarattığı tüm varlıklar ancak O'nun emriyle hareket edebilmekte, yaşamlarını sürdürebilmekte, belirli bir düzen içinde var olabilmektedirler.
Kuşkusuz bu âcizlik yeryüzüne hâkim olduğunu zanneden insan için de geçerlidir. Bir insan ne kadar güçlü, zengin ve itibar sahibi olsa da, Allah karşısında âcizdir, güçsüzdür. Ne malı, ne parası, ne de ona itibar eden insanların sayısı, onu Allah'a karşı koruyamaz. Ancak Allah'a teslim olan, O'nun emirlerine uygun yaşayan, rızâsını kazanmaya çalışanlar hâriç... Allah Kuran'da her zaman kendi taraftarlarına üstünlük vereceğini vaat etmiştir.
Azîz, ızz masdarından sıfattır. Izz bazen galebe, bazen şiddet ve kuvvet, bazen değer yüksekliği veya nâdir olmak anlamlarına gelir. Allah’ın bu vasfını târif eden zâtlar, bu mânâları gözönünde tutarlar. El-Hattâbî, birinci olarak, “Kendisine üstün gelinemeyen Güçlü”, ikinci olarak da “Eşi, benzeri olmayan” tarzında tanımlar. Et-Taberî, yalnız galebe ve kuvvet mânâları üzerinde durarak, “İrâde ettiği hiçbir şey Kendisine mümtenî olmayan, cezâlandıracağı ve intikam alacağı hiçbir kimsenin elinden kurtulamadığı” şeklinde târif eder. Gazzâlî’nin, sadece üçüncü anlamı gözönüne alarak, “Ender, ulaşılması güç olan” olarak tanımlayıp galebe ve kudret mânâlarını hiç düşünmemiş olması şaşırtıcıdır.
Izz maddesinin Kur’an’da fiil şekilleri çok azdır. Sadece 3 âyette vârid
3255] Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 188-189
3256] 14/İbrâhim, 47
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmuştur: Fe azzeznâ (takviye ettik)3257, Tuızzu (azîz edersin)3258 fiillerinde fâil Allah’tır. Azzenî (bana üstün geldi)3259’de ise fiil, insana izâfe edilmiştir. Bu kökten isim olan “izzet” ise 11 yerde görünür; 6’sı Allah hakkındadır. Bu âyetlerde: İblis Allah’ın izzetine kasem eder,3260 “bütün izzetin Allah’a âit olduğu” bildirilir.3261 Allah, Rabbu’l-ızzeh (izzet sahibi Rab)dir.3262 Medenî olan bir âyette “izzet Allah’ın, Rasûlü’nün ve mü’minlerindir” buyrulur.3263 Aziz olan Allah’a tabiyyet cihetiyle, böylece mahlûklara da bu sıfat verilmiş olmaktadır. Bu şart gerçekleşmezse, izzet “kibir” mânâsına gelen mezmûm bir vasıf olur.3264 Bir âyetten de, Firavunlar Mısır’ında yeminin, tanrılaştırılan Firavun’un “izzeti” üzerine yapıldığını öğreniyoruz.3265 Bu kökün ism-i tafdîl şekli, e’azz, üç yerde mukayese ifâde eder; “daha güçlü”, “daha kıymetli” anlamlarından,3266 Allah hakkında olmaksızın getirilmiştir. Müennes ism-i tafdîl şekli el-Uzzâ, müşriklerin taptığı bir putun adıdır.3267
Hadis-i şerifte “Ve mâ kaderullahe hakka kadrihî...”3268 âyetinin tefsirinde Cenâb-ı Allah’ın “Ene’l-Azîzu, ene’l-Cebbâru, ene’l-Mütekebbir = Azîz Benim, Cebbar Benim, Mütekebbir Benim” buyurduğu bildirilmektedir.
Bu kökün az kullanılmasına rağmen “Azîz” sıfatı çok görünür. 99 yerden 90’a yakını hep Allah’ı tavsif eder. İzzet masdarının başta saydığımız belli başlı üç anlamı, sıfat şeklinde de vâriddir. Aziz vasfı, büyük bir ekseriyetle Allah’ın mutlak kudret ve üstünlüğünü belirten muhtevâlarda yer alır: “Tan yerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı vakit ölçüsü kılandır. İşte bu, Azîz, Kadîr olanın nizâmıdır.”3269 gibi birçok âyette durum böyledir. Fakat meselâ Zu’ntikam ismine bitiştiğinde, galebe mânâsı ağırlık kazanır: “... Alllah’ın rasullerine verdiği sözden cayacağını sanma; doğrusu Allah Aziz u Zu’ntikamdır.”3270, yani mutlak gâlip ve cezâlandırandır. Üçüncü anlam olan “ender olmak, eşi benzeri bulunmamak” ise, Allah’tan başka şeyler hakkında gelmiştir: “Andolsun, size, içinizden azîz bir rasûl geldi.”3271; “Muhakkak ki O, azîz bir Kitab’dır.”3272 gibi. Fakat Allah hakkında, sarîh olarak böyle bir muhtevâda geldiğine rastlamadık. Azîz, bazen güç, zor anlamına da kullanılmıştır: “Dilerse sizi ortadan kaldırır ve yeni mahlûklar getirir. Bu, Allah’a güç (azîz) değildir.”3273 âyetinde görüldüğü gibi. Bu ismin Allah hakkında kullanılması şu özellikleri gösterir:
Münferid olarak hiç gelmemiştir.
3257] 36/Yâsîn, 14
3258] 3/Âl-i İmrân, 26
3259] 38/Sâd, 23
3260] 38/Sâd, 82
3261] 35/Fâtır, 10; 10/Yûnus, 65
3262] 37/Sâffât, 180
3263] 63/Münâfıkun, 8
3264] 2/Bakara, 206); 38/Sâd, 2
3265] 26/Şuarâ, 44
3266] 63/Münâfıkun, 8; 11/Hûd, 92; 18/Kehf, 34
3267] 53/Necm, 19
3268] 6/En’âm, 91
3269] 6/En’âm, 96
3270] 14/İbrâhim, 47
3271] 9/Tevbe, 128
3272] 41/Fussılet, 41
3273] 35/Fâtır, 17
İZZET – ZİLLET
- 823 -
İlk olarak 27. sıradaki el-Burûc sûresiyle başlayarak, vahyin bütün safhalarında görünmüştür.
Esmâ-i hüsnâdan en fazla Hakîm ismine iktiran etmiştir: “Azîz Hakîm” 16 defa Mekke, 31 defa ise Medine’de görünür. Mekkî olanların ekseriya tâbî (sıfat) durumda irad edildiği görülür.
“Azîz Rahîm” şekli 13 defa görünüp, Mekke devrine inhisar eder.
“Azîz Alîm” yalnız Mekke’ye inhisar olup 6 âyette yer alır. Bu 6 zikirden 4’ünde mevsufsuz, yani özel isim durumundadır.
“Kavî Azîz” şekli 2 Mekkî, 5 Medenî âyette yer alır.
“Azîz Zu’ntikam” 2 Mekkî, 2 Medenî âyette gelmiştir.
“Azîz Ğaffâr” sadece 3 Mekkî âyette bulunur.
“Azîz Hamîd” 3 Mekkî âyette görülür.
“Azîz Ğafûr” 2 Mekkî âyette bulunur.
“Azîz Vehhâb” sadece 1 Mekkî âyette vârid olmuştur.
“Azîz Muktedir” yalnız bir defa Mekke’de vârid olur; özel isim durumundadır.
Demek ki “Azîz” ismi, esmâ-i hüsnâdan değişik 10 isimle terkip edilerek geniş bir alana yayılmıştır. Bu isimler bazen birbirini te’yid eder (“Kavî Azîz”, “Azîz Muktedir”, “Azîz Zu’ntikam”), birçok hallerde birbirini dengeler (“Azîz Hakîm”, “Azîz Rahîm”, “Azîz Ğafûr”, “Azîz Ğaffâr”) veya âyetin muhtevâsını hülâsa etmek gibi başka özellikler ortaya koyarlar.
Hamîd, Rahîm, Alîm, Ğafûr, Vehhâb, Muktedir, Ğaffâr isimleriyle birleştirilmesi Mekkî sûrelere mahsustur. Medenî sûrelerde yeni şekiller ortaya çıkmamış, ancak Kavî, Zu’ntikam, Hakîm isimleriyle terkip edilmesi orada da devam etmiştir. “Azîz Hakîm” neredeyse tek şekil halinde kalmıştır. Bu şekil 47 defa görünmesine rağmen, mevsufsuz olarak hiç gelmemiştir. Hâlbuki çok az sayıda iktiran ettiği müteaddit isimlerle mevsufsuz özel isim durumunda kullanılmıştır. Toplam olarak 10 kadar âyette özel isim durumunda görünür ki, bu onu, er-Rahmân, Rabbu’l-âlemîn vasıflarından sonra, en fazla mevsufsuz kullanılan isim durumuna getirir. Dolayısıyla ulûhiyetin başlıca husûsiyetlerinden birini ifâde ettiğini, neredeyse bizzat O’na alem olduğunu gösterir. 3274
el-Muızz: Allah'ın kullarını üstün kılıp onurlandırdığını, onlara şeref bahşettiğini ifade eder. İnsanları hidayetle onurlandırdığı için Muızz adı da ancak O'na mahsustur.
el-Muzill: Herhangi bir konuda yetki ve söz sahibi kişilerin bu durumlarını yitirmeleri ve itibarlarını tamamen kaybederek haysiyetsiz duruma düşmeleri Müzill isminin tecellisidir.Bu isim asıl âhirette tecellî edecektir. O gün zillet içinde bırakılanlar artık telâfîsi mümkün olmayan bir perişanlığa mahkûm olmuşlardır. Kâfirlerin, nankörlerin ve mücrimlerin seçtikleri yol budur. Kurtuluş sadece iman ve teslimiyet ile mümkündür.
3274] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 149-152
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Muzill: Zillete düşüren, hor ve hakir eden. “Bundan böyle yeryüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin ki Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır.” 3275
Hor ve hakir edilme, Allah'ın inkârcılara tattırdığı "dünya azâbı"nın bir parçasıdır. Tüm hayatlarını başkalarına gösteriş yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkârcılar için 'hor ve aşağılık kılınma', son derece büyük bir azaptır. Allah Kuran'da dünyada verilen bu azâbın özelliğini şöyle bildirir: “Onlardan öncekiler de yalanladı; böylece azap onlara hiç şuurunda olmadıkları bir yerden gelip çattı. Artık Allah, onlara dünya hayatında 'horluğu ve aşağılanmayı' taddırdı. Eğer bilmiş olsalardı, âhiretin azâbı gerçekten daha büyüktür.”3276 İşte Allah, bu hor ve aşağılık kılıcı sıfatını mü’minlerin ve özellikle de elçinin eliyle gösterir. Bu gerçeğe, yani müminlerin inkârcılara musallat kılınmasına Kuran'da şöyle işaret edilmiştir: “... Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun göğsünü şifâya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 3277
Kuran'da bize bildirildiğine göre, Hz. Süleyman kendi iktidarında, inkârcılara korku salmış ve onları hor ve aşağılık kılma konusunda hiç tâviz vermemiştir. Hz. Süleyman inkârcı kavme yolladığı mesajda şöyle demişti: "Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları oradan horlanmış, aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız." 3278
Öte yandan Allah pek çok âyetinde, âhirette inkârcılara alçaltıcı bir azap olduğunu haber verir. Bu, inkârcıların dünya hayatındaki kibir ve büyüklenmelerine karşılık Allah'ın takdir ettiği bir cezadır. Çünkü dünya hayatında inkârcının en büyük hedeflerinden biri, başka insanların kendisini takdir etmeleridir. Bu nedenle de hayatını Allah'ı övmekle değil, kendisine övgü toplamakla geçirmiştir. Allah da cehennemdeki azaplarını bunun üzerine kurmuştur. Cehennemde müstekbir inkârcı korkunç şekilde rezil olur, en büyük yıkımı ise insanların karşısında küçük düşüp aşağılanınca yaşar.
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) ‘Siz dünya hayatınızda bütün güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip yok ettiniz, onlarla yaşayıp zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbârınız) ve fâsıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.” 3279
Allah'ın cehennemde hazırladığı horlanma ve aşağılanma benzersizdir ve bin bir çeşidi vardır. Cehennemdeki bu aşağılanmanın inkârcıların ruhunda yarattığı küçülmüşlük, fiziklerine de yansır, yüzlerini bir zillet sarıp kaplar. “O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır.”3280; “Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah'tan (kurtaracak) hiçbir koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.” 3281
3275] 9/Tevbe, 2
3276] 39/Zümer, 25-26
3277] 9/Tevbe, 14-15
3278] 27/Neml, 37
3279] 46/Ahkaf, 20
3280] 88/Ğâşiye, 2
3281] 10/Yûnus, 27
İZZET – ZİLLET
- 825 -
Kur’ân-ı Kerim’de İzzet ve Zillet Kavramı
İzzet ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 120 yerde geçer. Bunlardan “el-Izzetu” 10 yerde, “Azîz” ismi ise 99 yerde kullanılır. Zillet ve türevleri ise toplam 24 yerde kullanılır.
“(Verilen nimetlere karşılık, soğan-sarımsak cinsinden yemekler isteyen İsrâiloğulları) Üzerlerine zillet/alçaklık ve meskenet/yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar...” 3282
“(O münâfıklara:) ‘Allah’tan kork!’ denilince, işlediği günahlar sebebiyle izzet-i nefis (benlik ve gurur) kendisini yakalar (da, daha çok günah işler). Cezâ ve azap olarak ona Cehennem yetişir. Ne kötü yataktır o!” 3283
“De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz eder yüceltirsin, dilediğini zelil eder alçaltırsın. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kaadirsin.” 3284
“Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Allah'ın ipine ve insanların ipine (ahdine, sisteme) sığınanlar başka- onlara (yahûdilere) zillet (horluk damgası) vurulmuştur. Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma (damgası) vuruldu. Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine) Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır.” 3285
“Andolsun, sizler güçsüz (ezille) olduğunuz halde Allah, Bedir’de size yardım etmişti. Öyle ise Allah’tan ittika edip sakının ki O’na şükretmiş olasınız.” 3286
“Mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah’a âittir.” 3287
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki); Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü (şefkatli -ezilleh-), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu (eızzeh) bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (Hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” 3288
“Şüphesiz, buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden bir gazab ve dünya hayatında bir zillet yetişecektir. İşte Biz, yalan düzüp uyduranları böyle cezalandırırız.” 3289
“İhsân/Güzellik yapan, güzel amel işleyenlere daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir toz (kara leke) sarar, ne bir zillet/horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler; orada süresiz kalacaklardır. Kötülükler kazanıp kötü amel işlemiş olanlar ise; her bir kötülüğün karşılığı, kendi misliyledir. Bunları bir de zillet kaplayacaktır. Onları Allah'tan (O’nun azâbından kurtaracak) hiçbir koruyucu yoktur. Onların yüzleri (kapkara olmuş), sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz
3282] 2/Bakara, 61
3283] 2/Bakara, 206
3284] 3/Âl-i İmrân, 26
3285] 3/Âl-i İmrân, 112
3286] 3/Âl-i İmrân, 123
3287] 4/Nisâ, 139
3288] 5/Mâide, 54
3289] 7/A’râf, 152
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalacaklardır.” 3290
“Onların sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet (güç ve üstünlük) Allah'ındır. O, (her şeyi) işitendir, bilendir.” 3291
“(Şuayb:) ‘Ey kavmim, size göre benim rahtım/kabilem Allah’tan daha mı azizdir/şereflidir ki, (aşiretimin hatırı için beni öldürmüyorsunuz da) onu (Allah’ın emirlerini) arkanıza atılmış (değersiz) bir şey kabul ediyorsunuz? Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır’ dedi.” 3292
“Onların (ana-babanın) üzerlerine merhametle kanat ger ve ‘Rabbim, küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirip terbiye ettilerse, Sen de onlara merhamet et!’ diye duâ et.” 3293
“Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, aczinden (züllden) ötürü bir velîye de ihtiyacı olmayan Allah’a hamdederim’ de ve O’nun için gereği gibi tekbir getir.” 3294
“Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesîlesi -ızz-) olsun diye Allah’tan başka tanrılar edindiler.” 3295
“Eğer Biz, bundan önce onları helâk etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: ‘Yâ Rabbi! Bize bir rasûl/elçi gönderseydin de, şu zillete/aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce âyetlerine tâbî olup uysaydık!” 3296
“Bunun üzerine (Firavun’un sihirbazları) iplerini ve değneklerini attılar ve ‘Firavun’un kudreti ve hakkı için (bi-izzet-i Fir’avn) elbette biz gâlip geleceğiz’ dediler.” 3297
“Melîke (Saba kraliçesi), ‘hükümdarlar bir memlekete girdilermi, orayı perişan ederler ve halkının azizlerini/ulularını zelîl/hakîr hâle getirirler. (Herhalde) Onlar da böyle yapacaklardır’ dedi.” 3298
“(Süleyman şöyle dedi: ‘Ey elçi!) Onlara var (söyle); iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak sûrette hor ve hakir halde (ezilleten) oradan çıkarırız.” 3299
“Kim izzet (ve şeref) istiyorsa, bilsin ki, bütün izzet Allah'ındır. O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a sâlih amel ulaştırır. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli biz azap vardır. Onların tasarladıkları tuzak boşa çıkıp bozulur.” 3300
“Bu hayvanları onların emrine âmâde kıldık (zellelnâ -zelîl kıldık-). Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazını besin olarak yerler.” 3301
“Senin izzet (kudret ve şeref) sahibi Rabbin, onların isnâd etmekte oldukları vasıflardan
3290] 10/Yûnus, 26-27
3291] 10/Yûnus, 65
3292] 11/Hûd, 92
3293] 17/İsrâ, 24
3294] 17/İsrâ, 111
3295] 19/Meryem, 81
3296] 20/Tâhâ, 134
3297] 26/Şuarâ, 44
3298] 27/Neml, 34
3299] 27/Neml, 37
3300] 35/Fâtır, 10
3301] 36/Yâsîn, 72
İZZET – ZİLLET
- 827 -
yücedir, münezzehtir.” 3302
“O şanlı Kur’an’a yemin ederim ki, küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir izzet (gurur) ve tefrika içindedirler.” 3303
“(İblis) Dedi ki: ‘Senin izzetin adına (mutlak kudretine) andolsun ki, ben onların tümünü mutlaka azdırıp kışkırtacağım." 3304
“Ateşe arzolunurlarken onların zilletten/aşağılıktan başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin. İman edenler de, ‘işte asıl ziyana uğrayanlar, kıyâmet günü kendilerini ve âilelerini ziyana sokanlardır’ diyecekler. Kesinlikle bilin ki, zâlimler, sürekli bir azap içindedirler.” 3305
“Hiç şüphesiz Allah'a ve Rasûlü'ne karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp kendileri sınır koymaya kalkışmakla) başkaldıranlar; işte onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır. Allah ‘elbette Ben ve rasullerim/elçilerim gâlip geleceğiz’ diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, azizdir/gâliptir.” 3306
“Onlar (münâfıklar) ‘Andolsun, Medine'ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan (eazz -en aziz olan-), düşkün ve zayıf olanı (ezell) elbette oradan sürüp çıkaracaktır’ diyorlardı. Hâlbuki izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Rasûlü'nün ve mü'minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmiyorlar.” 3307
“Yeryüzünü size boyun eğdiren (zelûl kılan) O’dur. Şu halde yerin sırtlarında dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır.” 3308
“Gözleri korkudan ve dehşetten düşük bir halde, kendilerini de zillet sarıp kuşatmıştır. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye dâvet edilirlerdi (fakat yine secde etmiyorlardı).” 3309
“O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!” 3310
Azizler ve Zeliller
İzzet, ancak Allah'tandır, kimde ne izzet varsa, O'nun ihsânı... Zillet de ancak Allah'tan, kimde ne zillet varsa O'nun vergisi... İzzet tâcı da zillet gömleği de O'nun hazinesinde... Bunları mahlûkatına sıra sıra giydirir... Önceki günün azizleri, dün zelil oldular. Bugünkü azizler de zilleti tatmak için yarını bekliyorlar... Etrafımız, bu iki ayrı tecellînin misalleriyle kaynaşmada...
Bir meyve ağacı yazın yaprak, çiçek açar, meyvelerle bezenir; seyrine doyum olmaz. Kış geldimi her şeyini soyunur, kuru bir iskelet kalır. Başına karlar yağar, gölgesinde kimsecikler oturmaz. Şu var ki, o ne ihtişamıyla mağrur olur, ne de
3302] 37/Sâffât, 180
3303] 38/Sâd, 2
3304] 38/Sâd, 82
3305] 42/Şûrâ, 45
3306] 58/Mücâdele, 20-21
3307] 63/Münâfıkun, 8
3308] 67/Mülk, 15
3309] 68/Kalem, 43
3310] 70/Meâric, 44
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
perişanlığıyla mahzun. Bu haliyle bize şu dersi verir:
"Ben Allah'ın askeriyim. Beni yokluktan varlık âlemine O çıkardı. Dilerse dallarımda izzet çiçeklerini açtırır; isterse üzerime zillet karları yağdırır. Benim iç dünyam her iki halde de değişmez. Ben O'nu daima tesbih ederim. Mevsimlerin değişmesiyle tesbihim de değişir, o kadar. Gerçekte sizin de benden pek farklı bir yanınız yok. Siz de çekirdek, fidan devrelerinden geçtiniz; olgunluğa erdiniz. Sizde de çeşitli çiçekler açtı. İlminiz, sanatınız, servetiniz ayrı birer çiçek gibi. Benden farkınız şu ki, siz bu güzelliklerinizle mağrur oldunuz. Takdirden hoşlandınız, tenkidden üzüldünüz. Gün gelir, sizin de devranınız döner, gücünüz kuvvetiniz azalır, sıhhatiniz bozulur. Hayatınızdan bu çiçekler döküldükçe siz üzülür, mahzun olursunuz, derken iyice ihtiyarlarsınız. Sizi seyredenler, 'ne halden ne hâle düştü' diye mırıldanırlar. Siz bundan çok rahatsız olursunuz. Takdire alıştırdığınız nefsiniz, bu hâle tahammül edemez. Hâlbuki ben, izzeti de zilleti de Allah'tan bildiğim için, insanların övmesi ile yermesini bir tutarım. Siz bunu kolay kolay başaramazsınız. Nefsiniz buna mânidir. Şeytanınız buna fırsat vermek istemez."
Bu izzet ve zillet safhalarından geçen, sadece meyve ağaçları değildir. Güneş de doğarken azizdir, batarken zelil... Bahar gelirken azizdir, giderken zelil... İnsan yürürken azizdir, uyurken zelil... Bir meyvenin gündüz ve gece iplikleriyle dokunması gibi, insan ömrü de izzet ve zillet cilveleriyle nakışlanıyor, örülüyor, şekil alıyor. Nutfede zillet hâkim, alekada ona göre bir izzet cilvesi var. Dokuzuncu ayın sonunda insan, o rahim âleminin en izzetli devresini yaşamakta... Derken dünyaya geliyor ve bu yeni hayatın en zelil devresine adım atıyor.
Çocukluk, gençlik derken olgunlukta bir izzet tecellîsi görülüyor. Onu tâkip eden ihtiyarlık, zillet ve hakaret yüklü... Derken ölüm... Zilletin doruk noktası ve imanla göçenler için izzetin ilk basamağı... Önünü göremeyen ihtiyar, ölünce Cenneti seyre başlıyor. Bu izzeti bir yeni zillet tâkip ediyor: Surdan korkma ve mahşere fırlama safhası...
Mahşer: Dünyanın mahsül verdiği bütün azizlerin zelillerle karışık olduğu müstesnâ meydan, eşsiz toplantı, benzersiz muhâsebe. Herkeste heyecan, herkeste korku! İnsan dünyada ne kadar izzet taslamışsa, orada o kadar zillet çekecek... Başını burada ne kadar dikmişse orada o kadar fazla eğecek... Ne kadar harcamışsa, o kadar hesap verecek. Ve sonunda bütün azizler bir yana, bütün zeliller bir yana ayrılacak. Mü'minler, Allah'ın azizler diyarı olarak terbiye ettiği Cennete doğru şevkle yol alırken, münkir ve müşrikler, zeliller diyarında, Cehenneme düşecekler... "İzzet ve zilletin ancak Allah'tan olduğu" hakikati bütün haşmetiyle görünecek.
Evet, Muizz ve Müzill ancak Allah'tır, izzet veren de, zelil eden de O'dur. Başa izzet veren O olduğu gibi, ayakları en aşağı atan da yine O. Kulun Allah'a en yakın olduğu secde ânında, başla ayak bir hizaya gelir. İzzetle zillet birleşir, kahırla lütuf bir olur. O âzâlar, bu halleriyle, "Muizz ve Müzill ancak Allah'tır" derler.
Karıncalar yerde sürünürken, arılar havada rakseder. Onlar da bu halleriyle "izzet ve zillet ancak Allah'tandır" mânâsını birlikte yâd ederler. Derken bir de bakarsınız, birkaç karınca bir arının cesedini sürüklemekte, yuvalarına
İZZET – ZİLLET
- 829 -
taşımaktalar. Azizle zelil yer değiştirmiş... Bu manzara da aynı hakikati haykırır: Muizz ve Müzill ancak Allah'tır.
Otobüste veya takside koltuğumuza kurulurken, bu izzetin Allah'tan geldiğini düşünmeliyiz. Az sonra bir trafik kazasında vefat edebiliriz. Ve bedenimiz bu defa bir başka vâsıtanın bagajına atılır, diğer eşyalar gibi...
Öyle ise üzerimizde izzetin tecellî ettiği dönemleri çok iyi değerlendirmek mecbûriyetindeyiz. Aziz iken Hakk'ın dergâhında zelil olalım ki, zelil olduğumuzda O'nun lütfuyla yine izzete kavuşalım. 3311
Allah'ın İzzeti ile İzzetlenmek
İnsan eşref-i mahlûkat... Ahsen-i takvîm sırrı ile mücehhez varlık... Arzın halîfesi, ulvî emânetin yükleneni... Hâlık'ın mükerrem ve muhterem eseri... Allah izzetli kıldığı insanı izzetli görmek ister... Menşe-i iman olan bir izzetle yeryüzünde var olmanın bir anlamı da, izzet ve zillet kavgasında onurlu bir duruştur... Muiz olan Allah mü'minlerin izzetini oldukça önemsiyor. Meselenin ciddiyetini Kur'an âyetlerine mürâcaat ile anlamak mümkün...
İşte Benî Müstalik Gazvesi... Müreysî suyunun başında İbn Ubeyy es-Selûl... Fitnenin başı, şedid münâfık. İslâm saflarını çözme, nifak tohumlarını ekme hesabında. Ensarı muhâcirîne karşı tahrik ediyor. Kavmiyetçilik gayreti ile zehrini kusuyor: "Medine'ye dönersek izzet sahibi olan şerefliler, zelil olan alçakları dışarı atacak!" Mü'minlerin izzetine uzanan çirkin bir dil... Olaya bizâtihî Allah müdâhale ediyor ve Kur'an'a konu oluyor. Mü'minlerin şerefine yönelik bu saldırı Allah'a yapılmış bir isyan olarak değerlendiriliyor. Çünkü mü'mindeki izzet Yüce Allah'ın izzetinden alınmadır. O İlâhî izzet ki kendisi zayıf düşmez ve bulunduğu kimseyi de düşürmez. Eğilmez, bükülmez. Ve Kur'an'ın konuyu ele alış tarzı: "Onlar; 'şayet Medine'ye dönersek andolsun ki izzetliler zelil olanları oradan çıkaracaktır' diyorlardı. Hâlbuki izzet Allah'ın, Rasûlünün ve mü'minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler." 3312
İzzeti kimlik edinen o müslümanların dünyasında zillete hayat hakkı yoktu. Aynı olayda Hz. Ömer’in (r.a.) ictihadı: "Yâ Rasûlallah, bırak şu münâfığın boynunu vurayım!" İman edenlere bu düzeyde yapılan bir hareketi ancak kılıç temizler görüşünde. Allah Rasûlü siyâseten bunu uygun görmez. İbn Übey es-Selûl'ün oğlu, sâdık ve sâlih mü'min Abdullah (r.a.): "Ey Allah'ın Rasûlü, babamın cezâsı eğer ölüm ise bu göreve gönüllü olarak ben tâlibim. Tâ ki diğer bir kardeşimin eliyle gerçekleşecek infâz ile ona karşı içimde yanlış bir duygu oluşmasın." Böylesine onurlu ve kararlı bir tavır... İşte Allah'ın izzeti ile izzetlenmek. Kuvvet ve cesâretin menbaı. Erdem ve onur hâlesi.
"İzzet Allah'ındır, rasûlünündür, mü'minlerindir." O halde izzet nedir, zillet nedir biliyor muyuz? İzzet; cesaret iksiri, özgürlük bilinci, kendini aşabilme gücü, ulvî olanı süflî olana tercih melekesi. Yani başı dik tutabilme becerisi. Zillet; tutsaklık ruhu, dünyevî tutku, beşerî korku. Kısaca Bâkî'ye değil; fânîlere boyun eğmek...
İşte Kur'an ahlâkı ile ahlâklanmak isteyenlere Kur'an'ın öğretisi, izzet sahneleri; Hz. İbrâhim (a.s.)... Allah'a baş kaldıran Nemrut'un neler yapacağını bile
3311] Alâaddin Başar, Nur'dan Cümleler, 2/12-14
3312] Münâfıkun, 8
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bile haykırıyordu: "Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" 3313. Karşı karşıya kaldığı ateş-i Nemrut da olsa tavrında bir tereddüt mümkün mü? Allah'tan gelen, baş-göz üstüne... Aynı İbrâhim (a.s.) günü gelince, elindeki bıçağı İsmail'in boynuna tereddütsüz çalacaktı. Böylece millet-i İbrâhim için İbrâhimî izzet dersi verilmiş olacaktı. Bu izzeti çağa taşıyan el-Halil kentinde, İbrâhim Mescidindeki aziz cemaat...
Ashâb-ı Uhdûd... Erdem ve onurun, kan ve ateş hendeğinde sınanması. Emin adımlarla, yılmadan yürümek... Ateşten kurtulmak için ateşe yürümek... Ebedî izzet için giyilen ateşten gömlek... "Kahrolsun ashâb-ı uhdûd" (Burûc, 4) seyrede dursun... Onlar izzetlerine gölge düşürmeden dimdik ayakta; mütevekkil ve mutmain. Verilmek istenen mesaj; ölümün üstüne yürümek...
Aynı izzeti Hz. Yusuf (a.s.) kuyuda ve zindanda kuşanacak, Ashâb-ı Kehf mağarada uyku halinde yakalayacaktı. Muhammedî terbiye ile izzet bulanların ödedikleri bedel... İşte Kerbelâ... Aziz ve asil bir neslin geçit alanı. İzzetin zilleti dize getirdiği sahne... Parola: "Heyhât minnâ'z-zilleh: Zillet bizden uzaktır!" Toprağa düşen 72 can... Ve gövdesinden ayrı düşen başlar. Hz Hüseyin (r.a.)'in kesilmiş başı. Allah Rasûlü'nün (s.a.s.) okşadığı, öptüğü, sevdiği baş... Kimi zaman kucağında taşıdığı, kokladığı, kolladığı Cennet gülü Hüseyin... Yerde toz-toprak içinde, çünkü İslâmî izzet öyle gerektiriyordu. Zulme öfkeli, tuğyâna tahammülsüz bu baş kılıçla kesildi ama zulme eğilmedi, Yezid'in hesabı tutmadı. Dâvâya baş koydu. "Başıma dert alırım" korkusuna kapılmadı. Hüseynî mektep böyle oluştu. Muallimesi Zeynep, onur kıvılcımı... Mazlumların yüz akı, zâlimlerin baş ağrısı... İşte Kerbelâ'dan Hüseyin'in çağrısı, çağları aşan evrensel mesaj... Ve suyunu susuz Kerbelâ'dan alan nesiller...
Zilleti doğuran ve besleyen işleyiş ise Kur'an'ın tesbiti ile: "O (Firavun) kavmini küçümsedi, onlar ise boyun eğdiler..."3314 Zilletin temelinde boyun eğmek, uysal bir bağlılık mevcut. Firavun'un gücünü, horladığı toplumun tepkisizliğinden, eylemsizliğinden aldığı açık bir gerçek... Dün böyle olduğu gibi bugün de böyle değil mi? Anlaşılan o ki, aşağılandığı halde boyun eğen toplumlar oldukça, Firavunlar da iktidarlarını sürdüreceklerdir. Velev ki yüzde doksanı kendilerini İslâm'a nispet eden bir toplum olsa...
Bu tesbitler doğrultusunda acaba fiilî durumumuz nedir? Kendi gerçeğimizi görebilecek miyiz? Bizlere dayatılan zelil ve sefil bir hayatın izahı mümkün mü? Bu ne zillet? Biz buna lâyık mıyız? Yâ Rabbi, ne zamana kadar başımız eğik kalacağız? Gözlerimizin içine bakakalan, "İmam Hatibim!, Kur'an Kursum!, Medresem!, Mescidim!" diyen yavrularımızdan gözlerimizi nasıl kaçıracağız? Başımızı hangi tarafa döndüreceğiz? Üniversite kapılarında başörtüsü direnişini sürdüren, izzet ve iffet sembolü, yağmurun altında sırılsıklam, ıslak gözlü boynu bükük bacılar karşımızda... Başımız eğik, kalbimiz ezik...
Câmilerde bile yakamızı bırakmayan meskenet... Ve mihrâba sirâyet eden zillet. Uydu aracılığıyla cemaati uyutma taktik ve teknikleri... Aile boyu tutkunu olduğumuz ekran. Yuvamıza sıçrayan çirkef... Yüz kızartıcı görüntüler. Yarınlarda da bizleri yüzsüzleştirmez mi acaba? Başımızı ekrandan çevirip Kur'an’a
3313] Enbiyâ, 67
3314] Zuhruf, 54
İZZET – ZİLLET
- 831 -
yönelebilecek tâkati kendimizde görebilecek miyiz?
Endişemiz, dünyevî mahcûbiyetin uhrevî mahcûbiyete dönüşmesidir. Gözlerimiz harama kaymasın diye başımız önümüzde mi yürüyüp duracağız? Başımızı kaldıramayacak mıyız? Ekonomi dünyasında girişimcilerimizin, akîdelerinin öngördüğü ilke ve ahlâk ile müslümanların yüzünü ağartmaları gerekmiyor mu? Kapitalizmin sürüklemesine karşı izzetli bir duruşu bekleme hakkımız yok mu? Dâvâ adına politik arenada kürek çekenler, postmodern darbe sürecinde Rabbimiz'in şu uyarısını hatırlamak istemiyor mu dersiniz? "Mü'minleri bırakıp kâfirleri mi dost ediniyorlar? Onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a âittir."3315 Ve müslüman bulunduğu her platformda izzeti ile var olmak mecbûriyetinde değil midir? Silik ve sönük bir varlık, yok oluştan beter olmaz mı?
Tüm bunları düşünürken; Filistin'de intifâda çocuğunun attığı taş, sanki başımıza değecek gibi. Evrensel bir sorumluluğun ağırlığı kuşatıyor çepeçevre dünyamızı, başımızı kaldıramıyoruz. "Kaldır başını, gör beni!" diyor. Aynı dünyanın insanıyız... Aynı zulme mâruz mazlumlarız. Aynı peygamberin ümmeti. Aynı Kitab'ın muhâtabı olan bizler... Yoksa?
Başımızı kaldırıp kendimize ördüğümüz dünyanın dışına uzanabilmek... Beton yığını binaların gurbetinde yalnızlaşan boynu büküklerin dünyası ile tanışmak... Başımıza gelen her musîbet kendi ellerimizle işlediklerimizden dolayı değil mi? 3316. Bizler değil miyiz birbirimizin etini yiyen? Rüzgârımızı götüren nizâlarımız, cedelleşmelerimiz son buldu mu acaba? Atâlet, zâfiyet ve zillet neyin ürünü? Kardeşlik hukuku, uhuvvet, muhabbet, merhamet kimler için? Gıybet, haset, zan, tecessüs... Yaralı gönüller, sönen ümitler, tükenen özgüven... Kim kimin yüzüne nasıl bakacak? Kardeşinin izzet-i nefsini kendine tercih etmeden...
"İman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız" buyuruyor mürebbî-i âhir zaman. Kendi izzetini kardeşinin izzetinde bulan bir kişilik... Evet, izzetimizi zedeleyen korkularımız, tutkularımız, tutarsızlarımız ne zamana kadar? Zilleti kimlik edinme sefâletinden kurtulamayacak mıyız? Başı eğiklerin, boynu büküklere vereceği ne olabilir ki? Elbette başı dik tutmanın bir riski, izzetli duruşun ödenmesi gereken bir bedeli vardı. O halde, izzeti hangi zeminde arayacağız? Bürokratik tırmanışta mı? Ekonomik büyümede mi? Kaypak ve kaygan demokratik platformlarda mı? Evet, Nasıl yakalayacağız izzeti? Sünerek mi? Sürünerek mi? Yoksa, ayağa kalkıp yürüyerek mi? Evet, yürümek... Kehf'e, Uhud'a, Kızıldeniz'e, ateş-i Nemrut'a, Yesrib'e... Ya da oturmak..."O halde oturun oturanlarla beraber..." 3317. Elinde mendil, başı tülbentliler gibi... Zelil ve sefil...
Onurumuz... Nedir onurumuz? Ciromuz mu, üretim rekoltemiz mi, sicil notumuz mu? İnsan hak ve hürriyetini kime emânet edeceğiz? ABD'nin insafına mı? BM'ye mi? Uluslar arası Af Örgütü'ne mi? Barış Gücüne mi? Ama tüm olumsuzluklara rağmen, imtihan sürecimiz işlediğine göre, ne pahasına olursa olsun, başımızı kaldırabilmeliyiz. Mezellet ve meskenet duvarını aşarak... Ye'se
3315] 4/Nisâ, 39
3316] Şûrâ, 30
3317] 9/Tevbe, 46
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve yenilgiye yenik düşmeyecek bir izzetle bilenmek... Secdeye kapanarak aklamalıyız alnımızı. Allah'a yakınlaşarak, Kitab'a tutunarak...
"Andolsun, size içinde şerefiniz bulunan bir Kitap indirdik. Hâlâ akıllanmaz mısınız?" 3318 İşte şeref: Vahiyle akıllanmak... Akılla vahyi zorlamak değil... Rabbin huzurunda bel bükerek, kıyâma yol aramak... "Rükû edenlerle beraber rükû ediniz."3319 Saf tutarak, hablullah'a tutunarak savunma siperlerini tahkim ederek... "Muhammed, Allah'ın Rasûlüdür. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidir. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah'ın lütuf ve rızâsını isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir..." 3320
Kaybolan değerleri hayata geçirerek. Sarsılan umutları onararak. Kendi ayaklarımız üzerinde doğrularak Rabbimize yol aramak... Onun görmek istediği istikamette durarak lutfettiği izzetle donanarak... Gevşemeden, üzülmeden, inançla ve ısrarla, basîret ve cesâretle... Ölümlü bir hayatın zorunlu yolcularıyız. Ölülümü hangi koşullarda beklemekteyiz? Putların gölgelediği bir hayat... Kirli bir hayatın kuşatması altında bizleri bekleyen ölümün nasıl gerçekleşeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek... Azrâil (a.s.) ile randevumuz başımız eğik olarak mı gerçekleşecek yoksa? Haşre taşınmamız hangi kimlikle olacak? Aziz olarak mı, yoksa zelil olarak mı? Allah'ım, Sen koru bizleri! Ve duâmız: "De ki: 'Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin. Her türlü hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin." 3321
İzzeti Yanlış Yerde Aramak
Çeşitli müslüman grup ve tarikatların liderlerinin büyük bir heves ve istekle, şirk yönetimlerinin önde gelen kadrolarıyla, laik partilerin liderleriyle uzlaşmak ve birlikte olmak için yarışmaları, dikkat çekici boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Allah’a ve Allah’ın dinine karşı olanların yanında izzet ararken kaçınılmaz olarak zillete düşen çok sayıda şeyh, hoca, üstad, âbi, bu zillet ortamında, rahatsız edici, uzlaşmacı tavırlarla, İslâm’ın mazlum halk nezdinde yanlış tanınmasına, âdil, emin, güvenilir nitelikleri taşıması gereken İslâmî kimliği, peygamberî örnekliği ayaklar altına alacak derecede sapmasına yol açmışlardır.
Tâğûtî sistemi, devleti, hükümet, parlamento ve diğer kurumları ve bunların kadrolarını benimseyen, bunlarla uzlaşan ve bunların söylemlerini, ideolojik yaklaşımlarını, kavram ve kurumlarını paylaşarak, bunlarla ortak zeminlerde buluşup birlikte görünmekten haz duyan, böylece itibar ve izzet kazanacağını zanneden pek çok müslüman grup ve tarikat önderi, akademisyen ve entelektüele rastlamak mümkündür. Maalesef son yıllarda ve özellikle 28 Şubat sonrasında çeşitli hesap, endişe ve dünyevî çıkarlar sebebiyle bu sayıda büyük artışlar görülmektedir. Müşriklerden izzet kazanacağını zanneden, izzetin tamamının Allah’ın yanında olduğunu unutan nice müslüman ortaya çıkmıştır.
Bireysel ve toplumsal alanda İslâmî değişimin ilk basamağı, tâğutu, tâğûtî sistem, ideoloji ve buna dayalı kurum, kural ve kadroların reddi, bunlardan
3318] Enbiyâ, 10
3319] 2/Bakara, 43
3320] 48/Fetih, 29
3321] 3/Âl-i İmrân, 26; Ramazan Kayan, Vahiyle Doğrulmak, Çıra Y. s. 79-85
İZZET – ZİLLET
- 833 -
berâetin ilân edilmesi, “velâyet”in sadece Allah’a ve mü’minlere tahsis edilmesidir.
Tıpkı Firavun’un yanında yer almaya zorlanan kitleler gibi, ondan sonra da geniş mazlum kesimler İslâmî olmayan iktidarların yanında yer almaya ya zorlanmışlar ya da bazı payandalar vâsıtasıyla iknâ edilmişlerdir. Bilindiği üzere, Firavun’un iktidarının sürekli olabilmesi, ayakta kalabilmesi için Hâmân ve Karun’un desteği sözkonusu olmuştur. Ondan sonraki dönemlerde ve bugün de İslâmî olmayan zâlim otoritelerin ayakta kalmasının en büyük destekçilerinden biri yine büyük sermaye çevreleri (yani Karun), diğeri ise geniş müstaz’af kesimlerin kafalarını bulandırarak onları kandırıp iknâ ederek bu otoritelerin yanında yer almaya sevkeden (Hâmân veya Bel’am konumundaki) sözde din adamları, teşkilât liderleridir.
Resmî din oluşumuna katkıda bulunmak, hak ile bâtılı karıştırarak kafaları bulandırmak sûretiyle geniş halk kitlelerinin laik rejimin yanında uzlaşmacı bir konuma sürüklenmelerine sebep olan bazı hoca efendi, şeyh, âbi olarak nitelendirilen şahsiyetleri günümüzde çok yaygın olarak görebiliyoruz.
Yani Firavun-Hâmân-Karun üçlü ittifakı günümüzde laik yönetimler-Bel'am tipli mollalar-büyük sermaye ittifakı ile sürdürülmekte ve insanların net bir Kur'ânî anlayışa, tevhidî bilince ulaşmasının önü kesilmeye çalışılmaktadır. Kâfir iktidarların yanında yer alarak onlara meşrûiyet kazandırma gayretiyle Karun ve Hâmân her dönemde bu çizginin takipçisi temsilcilerini bulmaktadır.
Ebû Hanife, İmam Mâlik ve Ahmed bin Hanbel, İbn Teymiyye gibi âlimler hayatları pahasına ilimlerinin gereğini yerine getirip zâlim iktidarlara destek vermekten, zâlim sultanın yanında yer almaktan ve böylece ona meşrûiyet kazandırmaktan uzak dururlar. Her türlü baskı ve işkenceye rağmen hakkı haykırmaktan vazgeçmezler. Hak ile bâtılı karıştırmaya yanaşmazlar. İslâmî bilgiye sahip olan diğer bazı âlimler ise iktidarların câzibesine kapılarak veya baskılarından çekinerek, zâlim sultanların tekliflerine uzun süre direnemezler. Emevî, Abbâsî, Selçuklu, Osmanlı saltanatları, istisnâî olarak dürüst, âdil şahsiyetler de yönetimlere gelse, genelde zâlim olma vasfını taşımışlardır. Ve bu âdil olmayan yönetimler, Ebû Hanife'nin öğrencisi Ebû Yusuf'un sultanların emrindeki adâlet mekanizmasının başında görev kabul etmesinden itibaren meşrûiyet kazanmışlardır.
Daha sonraki dönemlerde bu meşrûiyet daha da genel bir kabul görmüştür. Böylece iktidardan yana olmak, zâlim de olsa iktidarlara başkaldırmamak bir gelenek halini almıştır. Cumhuriyet dönemiyle birlikte, laik ve batıcı bir tercihin baskıyla halka dayatılması üzerine, önemli ölçüde sarsılan bu meşrûiyet ve iktidara başkaldırmama geleneği, 1950'li yıllardan itibaren zâlim tek parti yönetimine alternatif olarak çıkarılan DP iktidarı ile birlikte tekrar aynı çizgiye oturmuştur.
Dine karşı açık tavır alan CHP zulüm iktidarı, halkta var olan iktidardan yana olma eğilimlerini önemli ölçüde törpülemiş, asırlardır ilk defa sınırlı da olsa bazı kitleler gayri İslâmî olarak nitelendirdikleri iktidarın karşısına geçebilmişler, karşısına geçme cesaretini gösteremeyenler de tasvip etmekten uzak durmuşlardır. Bu sebepten dolayı da laik-kemalist rejim 1950'li yıllara kadar bir türlü yerine
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oturmamış, istikrara kavuşamamıştır. 1950'li yıllardan itibaren bu zulüm yönetimine alternatifmiş gibi sunulan DP, sanki daha İslâmî ve daha âdil bir alternatifmiş gibi takdim edilmiştir. Müslümanlara daha hoşgörülü bakan ve Arapça ezan gibi birkaç İslâmî motifle müslümanların gönlünü kazanan bu parti, CHP'nin içinden çıkmış, aslında aynı şekilde laik, kemalist ve batıcı bir parti olduğu halde, insanlar tek parti yönetiminin zulmünden bıkmış olmanın yol açtığı bunalım ve can havliyle yılana sarılmış ve iktidardan yana bir konuma, yani tarihî geleneğe tekrar sürüklenmişlerdir. Laik rejim de ancak DP iktidarından sonra oturabilmiş, halk ancak bundan sonra rejimle uzlaşabilmiştir. Böylece müslüman kimliğini inkâr etmeyen bu ülke insanı, tarihî birikimin istikametinde yeniden iktidardan, statükodan yana, sağcı bir konumu benimsemiştir. 1980'lerden itibaren sağcılıkla İslâm'ın bağdaşmayacağını farkedenler, sağcılıktan ayrışarak tevhidî çizgiye gelirken, 28 Şubat sonrası bazılarında da tekrar iktidardan ve iktidar yetkilerini ellerinde bulunduran kadrolardan yana olma eğilimleri güçlenmeye başlamıştır.
Laik, batıcı sistemden, laik devletten ve onun kanunlarından, hayat modelinden beraatini ilan etmiş, izzet ve şerefin gayri İslâmî devlet ve kadroların yanında olmadığının bilincine varmış az sayıda müslümanın istikrarlı ve ilkeli tutumlarının devamı için duâ ediyoruz.
Rabbimiz, 48/Fetih sûresi 29. âyette mü'minler için; "... Kâfirlere karşı zorlu/şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler" ifâdesini kullanırken, bazı müslüman gruplar kâfirlere karşı merhametli, hoşgörülü; mü'minlere karşı ise oldukça uzak, şiddetli ve horlayıcı bir yaklaşım içinde olabiliyorlar. Kâfirlere yakınlaşma, onlarla beraberlik ve dostlukları Allah Teâlâ çok sayıda âyetinde yasaklamış, izzetin başka yerde aranmamasını, izzetin tamamının Allah'ın yanında olduğunu da ikaz etmiştir. 60/Mümtehıne sûresi 4. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır: "İbrâhim ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kendi kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz sizlerden ve Allah'ın dışında tapmakta olduklarınızdan berîyiz (gerçekten uzağız). Sizi (artık) tanımayıp inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin başgöstermiştir..." Bu dinî ikazlara rağmen, nice müslüman cemaat ve gruplar, İslâm düşmanlarıyla beraber olabiliyor, “biz sizden farklı değiliz; biz de demokratız, biz de laiğiz, hatta biz de Atatürk’ü seviyoruz” mesajını vermeye, onların yanında izzet ve şeref kazandıkları, onlarla birlikte görünmek sûretiyle itibar elde ettikleri inancıyla, güç gösterisinde bulunmaya çalışıyor.
Dünyevî hesap ve endişelerini, kulluk bilinci ve âhiret hesabının önüne alanlar, bu tercihlerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak, zâlimlerin saltanat ve makamlarını kutsamalarına, laik rejimin önder kadro ve kurumlarını üstün ve önemli görerek komplekse düşmelerine yol açan bu serüvenin içine sürüklenmişlerdir. İslâm’a hizmet amacıyla, ümmetin maddî imkânlarıyla oluşturulan okul, yurt, kurs vb. araçları amacın yerine ikame edenler, bu araçları muhâfaza edebilmek, daha da büyütebilmek uğruna, amacı, yani Allah’ın dinini fedâ etmekten çekinmeyecek sapmalara yönelmişlerdir. İşte bu süreçte, giderek laik devletin makam ve mevkilerini kutsamak, rejimin üst kadrolarında yer alanları büyük görüp aşırı önemsemek sebebiyle düştükleri aşağılık kompleksiyle, izzet ve itibarı onların yanında aramak zilletine düşmüşlerdir.
Maalesef her geçen gün nice müslümanın sisteme doğru savrulmakta
İZZET – ZİLLET
- 835 -
olduğunu tesbit ediyoruz. Sistemin makam ve mevkilerini yüce görerek, oralardan izzet ve şeref uman bazı müslümanlar, kulluk bilincinden, tevhidî netlikten biraz daha uzaklaşmakta, âhiret bilinci ve hesap şuuru giderek biraz daha kaybolmaktadır. Hak ile bâtıl sürekli birbirine karıştırılmaktadır. Böylece, belli bir gayretle oluşan İslâmî birikimler zamanla bu tür savrulmalarla hebâ olup gitmekte, İslâmî uyanış gelişiyor gibi görülse de, flûlaşma ve “gri”leşme sebebiyle net bir tevhidî bilinç seviyesine bir türlü, yaygın biçimde ulaşılamamaktadır. Müslümanlar veya müslüman olduklarını iddia edenler, iktidardan, laik sistemin politik, bürokratik kadrolarından yana tavırlara doğru kaymaya başladılar. Onları üstün görme kompleksiyle onlarla birlikte görünmenin kendilerine güç, itibar ve şeref kazandıracağını zannediyorlar. Laik politik veya bürokratik kadrolar veya laik entelektüeller, sanatçılar(!) vb.leriyle birlikte olduklarında, onları yücelten, onları ve görüşlerini önemseyen ve hatta onlara kendilerini kabul ettirebilmek için ilke ve ölçülerinde rahatlıkla tâviz veren onursuz ve kaypak tavırlar sergiliyorlar. İslâm’ın şiarlarını yüceltmeleri gerekenler, tam tersine ulusal bayrak, ulusal marş gibi unsurları kutsamak, önemsemek ve bunlara karşı ta’zimde bulunmakta birbirleriyle yarışıyorlar.
Laik rejimin ulularının, politik, bürokratik üst kadrolarının yakınında bulunmak, onlarla birlikte görünmek, onları toplantılarına dâvet edip güçlü olduğu imajı vermek sûretiyle itibarlarının, şereflerinin artacağını zannedenler giderek daha büyük zilletlere yuvarlanmışlardır. Sağcı, kapitalist, laik, ulusalcı iktidarların veya lider kadrolarının yakınında, hatta bu kadrolarla dostluk ilişkisi içinde görünerek izzeti yakalayacaklarını, itibar kazanacaklarını umanlar izzeti yanlış yerde aradıkları için, İslâmî tavırdan uzaklaşmışlardır. Zillet ise kaçınılmaz bir sonuç olmuştur. Rabbimiz bu husustaki uyarısını Nisâ sûresinde çok açık olarak yapmış bulunuyor. Ama ne yazık ki insanlar öğüt almıyor, hevânın arzuları istikametinde savruluyorlar. “Onlar mü’minleri bırakıp kâfirleri dost mu tutuyorlar; onların yanında izzet (şeref) mi arıyorlar? Bütün izzet (şeref), tamamen Allah’a âittir.”3322 İzzet ve şerefin tamamı Allah’ın yanında iken, bir nebzesi bile kâfirlere, müşriklere verilmemişken, tam tersine bunlar pis de değil; “pislik”3323 ve “hayvandan bile aşağı”3324 olarak nitelendirilmişken, müslüman olmayan liderlerin, yetkililerin yanında yer almakla izzeti yakalayacaklarını zannedenlerin çabasının boşa çıkması ve onlara yaklaşmakla Allah’ın yanından uzaklaştıkları için de izzet ve şereften tamamen mahrum kalarak zillete yuvarlanmaları kaçınılmazdır.
Münâfıkun sûresinde Rabbimiz aynı uyarıyı açarak tekrarlamaktadır: “Hâlbuki izzet (üstünlük ve şeref) ancak Allah’ın ve Peygamberi’nin ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bilmezler.”3325 İzzet ve üstünlük Allah’ın, Peygamberi’nin ve mü’minlerin yanında olduğu halde, müşrik önderlerin veya mevkî sahiplerinin karşısında komplekse düşüp veya korku, endişe ve dünyevî hesaplarla Peygamber’in bize sunduğu “güzel örneklik”le bağdaşmayan bir zillet içinde onların veya mevkîlerin üstün olduğu zehâbına kapılanlar, hallerini yeniden sorgulamalıdırlar. Bu tavırlarıyla, kâfirlerin yanında yer alarak, onlara meşrûiyet kazandırdırlarını, onları halk nezdinde akladıklarını bilmelidirler. Hem “Peygamber vârisi”
3322] 4/Nisâ, 139
3323] 9/Tevbe, 28
3324] 7/A’râf, 179
3325] 63/Münâfıkun, 28
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğunu iddia edip hem de Peygamber’in “güzel örneklik” mirasına ihânet etme noktasından kurtulmalıdırlar. Peygamber’in yapmadıklarını (berî olduğu hususları, kâfirlerle uzlaşmayı, onlara izzet ve üstünlük tanımayı) hem de O’nun yolunda olduğunu iddia ederek yapmak, bir yandan Peygamber’e karşı çıkmak, diğer yandan Peygamberî çizgide yürüyen mü’minlerin yolundan ayrılmak tehlikesine sürükleyebilir. Böyle bir hale düşenler ise Rabbimizce cehennemlik olmakla tehdit edilmişlerdir: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” 3326
Bu tehdidin muhâtabı olmak istemiyorsak, gerçek ve güçlü bir imanın gerektirdiği azim ve kararlılık içinde izzetli tavırlar ortaya koymalıyız. İşte gerçek üstünlük ve gâlibiyet böyle güçlü bir imanın tezâhürü olan net, tâvizsiz ve Allah yolunda riski göze alan fedâkâr tavırların sonucu olarak mü’minlerin olacaktır. Ve Rabbimiz bize bu müjdeyi vermektedir: “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.”3327 Rabbimiz, kendi hudutlarını tanımayarak hükümlerini benimsemeyerek aşırı gidenleri, tuğyan edenleri, “tâğut” olarak nitelendiriyor. Tâğût, İslâm dışı tüm güçleri, laik devleti, laik iktidarı, laik yöneticileri, laik partileri, laik kadroları, laik politik ve bürokratik mevki sahiplerinin tamamını kapsamına almaktadır. Rabbimiz: “Kim tâğutu inkâr edip (reddederek) Allah’a iman ederse, muhakkak ki o kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır.”3328 buyurmaktadır. Peki, red ve inkâr etmedikçe gerçek bir iman sahibi olmamız bile mümkün olmayan, tâğûtî önderleri, kadroları nasıl benimseyebilir, kucaklayabiliriz? Nasıl onlara meşrûiyet kazandıracak birliktelikler oluşturabiliriz? Onları nasıl üstün görebilir, onlarla birlikte olmaktan nasıl izzet ve itibar bekleyebiliriz?
Gerçek üstünlük sebebinin “takvâ” olduğunu haykıran bir dinin 3329 müntesipleri olarak nasıl olur da laik, batıcı, ulusalcı, sağcı, solcu liderlerin, mevkî sahiplerinin, entelektüellerin üstün olduğu zehâbına kapılabiliriz ve nasıl olur da onlarla birlikte olmaktan itibar umabiliriz? Bir müslümana bile ancak İslâmî kimliği ve takvâsı sebebiyle değer vermesi gerekenlerin, laik sistem içindeki makam ve mevkîini dikkate alarak değer vermeleri, yani müslüman kardeşlerini bile laik sistemin verdiği unvanlarını esas olarak sıralamaya koymaları akıl alacak gibi değildir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’ı, O’nun Rasûlünü ve mü’minleri dost tutarsa (bilsin ki), gâlip gelecek olanlar, yalnızca Allah’ın taraftarlarıdır.”3330 Görüldüğü gibi, gâlip ve üstün gelecek olanlar, kâfirleri dost edinip onların yanında yer alanlar değildir; gâlip ve üstün gelecek olanlar, sadece Allah’ı, O’nun elçisini ve mü’minleri dost edinip Allah taraftarı olma vasfı kazanmış olanlardır.
Genelde sistemin imkânlarından yararlananlarda nükseden hastalık, akademik çevrelerde ileri boyutlarda kendisini göstermektedir. Statükonun içinde birtakım makam ve mevkîleri elde etmiş olanlar, statükonun değişmesi halinde bunları kaybetme korkusu sebebiyle olsa gerek, giderek statükocu bir konuma geliyorlar. Bürokrat, politikacı ve patronların önemli kısmı, elde ettikleri makam,
3326] 4/Nisâ, 115
3327] 3/Âl-i İmrân, 139
3328] 2/Bakara, 256
3329] 49/Hucurât, 13
3330] 5/Mâide, 56
İZZET – ZİLLET
- 837 -
mevkî, mal mülk gibi imkânlarla statükoya eklemlenerek, ya bunları kaybetmek endişesi, ya da daha yükseğini, daha fazlasını ele geçirmek ihtirâsı sebebiyle, rejime ve rejimin ulularına, kendilerine bu imkânları sağladıklarına inandıklarına doğru meyletmektedirler. Akademisyenlerin büyük çoğunluğunda da doktoradan itibaren profesörlüğe kadar devam eden sürecin herhangi bir noktasında aynı savrulma, eklemlenme ve uzlaşma yaşanmaktadır. Neticede bu insanların önemli bir kısmı inkılâpçı vasıflarını kaybetmekte, eğer varsa “tevhidî” istikamette bir değişim taleplerinden vazgeçerek mevcutla yetinmeye başlamakta, yaşantılarını daha müreffeh bir noktaya getirme dışında bir mücâdeleleri kalmamaktadır.
Tâbiri câizse, laik rejim, içine aldığı kadroları işte böyle “iğdiş” edip kendi kurum ve ilkelerinden yana bir kimlik değişimine uğratmakta, entelektüeller, bürokratlar, politikacılar, sermayedarlar ve akademisyenlerin büyük çoğunluğu, kendilerini koruyamamakta, bir süre sonra Türkiyeci, devletçi, düzenin kurumlarının savunucusu konumunda bulabilmektedirler, hatta bazıları daha da ileri gidip laikliği, demokratikliği İslâm’la özdeş ilan edecek kadar da sapıtabilmektedirler. En azından, oldukça büyük çoğunluğun rejimle, laik devletle ve önder kadrolarıyla birlikte olmanın kendilerine izzet ve itibar kazandırdığını zanneder konuma geldiklerini gözlemlemekteyiz.
İzzeti yanlış yerde aradıkları için zillete düşen tüm bu çevreler, bir süre sonra artık, hallerinden memnun hale gelmekte, değişim iddiâsıyla ortaya çıkanlar bile İslâmî değişime direnir konumlara sürüklenmektedirler.
Bu açıklamalardan, müslüman olmayanlarla ilişki kurulmamalıdır, sonucu çıkarılamaz. Hiç şüphesiz müslümanlar kâfir ve müşrik olanlarla da diyalog kuracaklardır. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da Allah’ın koyduğu sınırlara, ölçülere riâyet etme mecbûriyetimiz vardır. İşte bu ölçüler aşılmış, tutarsız, ilkesiz, çelişkili tutum ve davranışlarla, kâfirleri velî/dost edinme, onlardan itibar, izzet ve şeref bekleme ve onları üstün görme zaafları, kompleksleri yaygınlaşmıştır. Müslüman olmayanlarla ilişki; onların kötü, aşağı, çirkin bir şirk halinden; izzetli, şerefli, itibarlı, üstün bir tevhidî bilince yükselmelerine vesile olmaya yönelik bir tebliğ ilişkisi olmak durumundadır. Hâlbuki tam tersi olmakta, kendilerini aşağı ve kötü durumda gören kompleksli müslümanların, onları dünyevî mevkî ve makamları sebebiyle üstün görüp onlara yaklaşarak izzet, itibar kazanma, güçlü olduğu imajı verme gayreti ön plana çıkmaktadır. Bunun yanında ele geçirmiş oldukları imkânları, yani saltanatlarını muhâfaza etme telâşı da güçlü ve üstün gördükleri düzenden ve kadrolarından yana oldukları mesajını vermeye yönelik bu çabaları tahrik etmektedir. Mümtehine sûresi 8. âyeti şartları içinde, bizimle dinimiz konusunda savaşmayan, bizi yurtlarımızdan çıkarmaya çalışmayan gayri müslimlerle, ancak iyilik yapma çerçevesinde ilişki kurulabilir.
Ya bu zilleti tercih edenler kendilerini düzeltip İslâm’ın izzetiyle bağdaşır âdil, emin, güvenilir, mazlumdan yana, zâlime karşı, kâfire dost olmayan bir İslâmî kimliğe sarılmalıdır ya da Allah’ın dinini rahat bırakıp kendileriyle birlikte zillete düşürmekten vazgeçmeli, geniş mazlum kesimlerin hidâyetinin önünde engel teşkil etmekten uzak durmalıdırlar. 3331
3331] Mehmet Pamak, İzzeti Yanlış Yerde Aramak, s. 181-219, 297-298
- 838 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kapitalizm ve materyalizm, izzet için yanlış adresler gösteriyor. “Ye kürküm ye!”, “parayı veren düdüğü çalar”, “paran kadar konuş!” deyimleri bu yanlış adreslerin çıkmaz sokaklarını haber veriyor. Câhiliyye insanı için motor önemli değildir, önemli olan kaportadır, süstür, cilâdır, vitrindir. Çünkü o aklıyla değil, gözüyle düşünür ve gönle değil göze hitap eder. Aslında insan, cesedi, maddesi veya sahip olduğunu zannettiği maddeyle değil; rûhuyla aziz olur. Çünkü izzet mânevî bir özelliktir. Öyleyse rûhu ibâdet ve tâatle basleyip doyurmak izzet için şarttır. İzzet; değerli demektir. "Değerli" de, "değerlenen" ve "değerlendiren" şeklinde iki özneyi gerektirir. İnsana izzet verecek, değer verecek zâtın, önce kendisinin tümüyle buna sahip olması gerekir. Mutlak izzet sahibi ise ancak Allah'tır. O'nun dışında kimse, kimseyi değerlendiremez/ şerefli kılamaz. Muizz olan sadece O'dur. İzzet; insanların katında değildir; onların övmesi de yermesi de çok önemli değildir. İnsanların çoğunluğuna uymak, sapıtmayı neticelendirir.3332 Herkesi memnun etmeye kalkan kişi, fıkradaki, oğluyla birlikte insanları memnun etmek için her alternatifi deneyerek farklı şekilde eşeğe binmeye kalktığı halde halkın eleştirisinden bir türlü kurtulamayan Nasreddin Hoca gibi eşeği sırtlanmak zorunda kalır. Aziz mü'min, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaz. 3333
Allah'a; "kahrın da hoş, lütfun da hoş" diyebilen kişi, O'nun kahrının bile zillet değil; izzet olduğunu idrâk eder. O, sevdiklerini gök ehline ve onlar da insanların kalplerine o kişinin sevgisini yerleştirir. “Allah bir kulu sevdimi, Cebrâil’e (a.s.) şöyle seslenir: ‘Ben falanca kişiyi seviyorum, sen de sev!’ Bunun üzerine semâda da aynı şekilde nidâ edilir. Sonra, arz ehli arasına onun sevgisi indirilir. Bunu şu âyet ifâde etmektedir: ‘İmane edip hayırlı iş işleyenleri Rahmân sevgili kılacaktır.”3334 Allah bir kula buğzettimi, Cibrîl (a.s.)’e seslenir: Ben falancaya buğzediyorum. Bu şekilde semâda nidâ edilir. Sonra, yeryüzüne onun hakkında buğz indirilir.”3335 Allah sevgisinden mahrum insanların değer vermesi, kişinin zilletini arttırabilir.
Buna rağmen, töhmet altında bulunmak, insanların gereksiz yere suçlamasına, ithamına sebep olmak ve insanların yanında da izzetini ayaklar altına alacak hususlara ses çıkarmamak güzel değildir. Hz. Yusuf, zindandan rüya yorumu için çıkarılırken öyle demişti: "Ellerinin parmaklarını kesen kadınlara durumu sorun bakalım, ellerini niçin doğramışlardı?" Yani, kamuoyu önünde yeniden yargılanıp aklanmak istiyordu Hz. Yusuf. O, bir suçlu olarak tanınıp afla dışarıya çıkarılan biri şeklinde tanınmak istemiyordu. Allah katında suçsuz olduğu gibi, halk nazarında da suçsuz olarak değerlendirilmek ve izzetini korumak istiyordu.
İzzet, öncelikle imandadır, sonra ilimde, haramları terketmekte, başkalarının mallarında gözün olmaması ve onlara karşı istiğnâda, zikir ve ibâdetlerdedir. İnfakda da izzet vardır. Arı, ürettiğini insanlara infak yapmasından ötürü başlar üstünde gezer. Bencillikte, mal yığmada, cimrilikte zillet vardır; karıncalar ayaklar altında ezilir. Ama izzet ve zillet Allah'ın elindedir. O dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil. Bir de bakarsınız birkaç karınca, bir arı cesedini yuvalarına taşıyor. Aziz ve zelil yer değiştirmiş olur. Çalışan, başı dik duran azizdir. Ölü, uyuyan ve yatan, miskin miskin oturan da zelil. Veren, istemeyen azizdir, dilenen ve isteyen
3332] 6/En'âm, 116
3333] 5/Mâide, 54
3334] 19/Meryem, 96
3335] Tirmizî, Tefsir Meryem, hadis no: 3160
İZZET – ZİLLET
- 839 -
de zelil.
"Aziz Allah!" Ezan okunmaya başlarken müslüman halkın dilinden bu ifâde şuurlu-şuursuz dökülür. Allah'ın ismi anıldı ve O'na ibâdet için çağrıya icâbet anlamında ve izzetin Allah'ta ve namazda olduğunu hatırlama ve hatırlamadır bu "Aziz Allah!" sözü. Secde, bedenin zilleti olsa da, rûhun en büyük izzet makamıdır, insanın şerefli başı yere değerken, rûhu miraca yükselir. Secde etmeyen zelildir; çünkü o, Allah'a secde etmeyi gururuna yediremezken, kesinlikle değersiz/izzetsiz birinin önünde boyun eğiyor, kulluk yapıyordur. Allah eri azizdir; kâfirin, zâlimin emrinde memur da zelil. Kâfirlere aziz mü'minlerin korkusu salınır. Bir canlı şehidden bütün dünya müstekbirleri korkar. İzzetten uzak bir milyarı aşkın müslüman siyonist İsrail ve onun sömürgesi Amerika’yı hiç korkutmazken, bıyığı yeni terleyen gençler taştan başka silâhı olmadığı halde onların uykularını kaçırtmaktadır. İzzeti kâfirlere karşı olmada aradıkları içindir bu başarı.
Ama unutmamak lâzımdır ki, izzetle kibir birbirinden çok farklıdır; zilletle tevâzuun farklı olduğu gibi. Onurlu/aziz olmalı; ama kibirli değil. Mütevâzi olmalı; ama zelil, miskin değil. Yahûdiler izzeti yanlış yerde arayan ve sahte izzete, yani gurur ve kibire saplanan, dünyevîleşen ve zenginliğin sahte izzetine sahip karakterlerdir. Hıristiyanlar ise tevâzu tercihi yapayım derken zillete batan karaktersizlik timsali olarak gösterilir İncillerde. "Bir yüzüne tokat vuran (zâlime) diğer yüzünü çevirme”yi tavsiye eder muharref İnciller. "Ceketini alanlara gömleğini de ver" der, yani zillet içinde yaşayış kutsanır. Müslümanın anlayışnda ise vasat/denge sözkonusudur. Kâfirlere karşı aziz, mü'minlere karşı zelil, yani tevâzulu, yani onların izzetini öne çıkaran.
Zelil olmak; zavallı olmak, acınacak durumda bulunmak olduğu gibi, aynı zamanda alçak ve aşağılık olmak, esfel-i sâfilînde durmaktır. Kâfirler zelildir; onların emrinde olmak, putlara ve putçulara eğilmek, paranın, makamın kulu olmak, kendi hevâsının oyuncağı/kulu olmak hep zilletin dışa yansımasıdır. Zillet, emânete hiyânetliktir. Nefse zulümdür zillet. Tasavvufa göre hep savaşılması, öldürülmesi gereken nefsin aslında izzeti sözkonusudur. Kur'an, "Nefislerinizi öldürmeyin."3336 buyuruyor. Bırakın öldürmeyi, nefislerin kınanmasını bile Kur'an hoş görmüyor: "Nefislerinizi (kendinizi) ayıplamayın."3337 diye emrediyor. Aziz Peygamber de: "Nefsinizin sizin üzerinizde hakkı vardır." diyor.
Zillet; özgüven noksanlığıdır, aşağılık duygusudur, müstaz'af kimliğini kabuldür. Miskinlik, şahsiyetsizlik ve mezellettir. Kâfirlerin yanında ezik, zâlime karşı sessizliktir. Gayri müslimlere karşı efendilik, müslümanlara karşı efeliktir. Tasavvufta Melâmîlik diye bir tarikat vardır. İnsanlara yalnız kötü taraflarını gösterip iyiliklerini gizlemede çok ileri gitmek, çevresindekilerin onları kusurlu kimseler sanarak ayıplaması ve kınaması esasına dayanır. Melâmîler Allah'a yakınlıkla ilgili hallerini halktan gizlerler. Bunları açığa çıkarırlarsa kendilerini kınarlar. Özel bir tarikat olarak ortaya çıkan bu mistik anlayışın, bâtınî gruplarla içiçe olması ve bazılarına göre özel bir tarikat sayılmayıp tüm tasavvufî tarikatlerin temel prensiplerini içermesi dolayısıyla, tüm tarikatler üzerinde büyük bir etkisi vardır.
Müslümanlar izzetin nerede aranmasını bilmek zorundadır. İzzeti kâfirlerin
3336] 4/Nisâ, 29
3337] 49/Hucurât, 11
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yanında, ABD'ye abd olmakta, ya da Avrupa Birliği'nde arayanlar, tâğûtî yönetimde ya da onlara yakınlaşmakta arayanlarıı Allah dünyada bile zelil kılar. Günümüzde etiketlere, makam ve mevkîlere, tâğûtî kurumlara, diplomalara "müslümanım" diyenler bile maalesef çok önem veriyor. Bunlara sahip olanları yüceltip diğer müslümanlara tercih ediyorlar. Üstünlüğün takvâda olduğunu unutuyorlar. "Profesör", "doktor" gibi etiketler isim gibi görülüyor, bu gibi unvanlar olmaksızın isim söylenmiyor. Sanki öldükten sonra bu unvanların yararı olacak gibi mezar taşlarında bile bu unvanlar yazılıyor. Müslümanlar, kendilerinin kâfir, müşrik veya münâfıklardan üstün olduğunu, onların Allah’la irtibatları olmadığı ve O’nun sevgisini yitirdikleri için onları gözünde çok küçük görmelidir. Hadis-i şerifte, “Münâfıklara ‘efendim’ demeyin” buyrularak ister sözle ister davranışla olsun onları aziz kabul etmek yasaklanmıştır. Cellâdına âşık olan mahkûm gibi dünya ve âhiret saâdetine engel olan gayrı müslimleri sevip onların değer yargılarını tercih etmek, onlara benzemek, Kur’an tâbiriyle “aşağılık maymun olmak” 3338 demektir. Verilen güzel nimetleri beğenmeyip soğan-sarımsak isteyenlere zillet ve meskenet damgası vurulur.3339 Kâfirlere fitne olarak verilen geçici dünyevî metâları Allah’ın müslümanlara verdiği başta iman olmak üzere gerçek nimetlere tercih, zillet sebebidir. Mü’minleri bırakıp kâfirleri velî/dost edinenler, izzeti onların yanında arayan ve tüm izzetin Allah’a ait olduğunu bilmeyenlerdir.3340 Mürtedler bilsinler ki, Allah onların yerine mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı aziz ve insanların kınamasına aldırış etmeyen gerçek mü’minler ortaya çıkarır.3341 İslâm’ın askerleri, Allah hizbi/erleri iki cihanda da en büyük izzete sahip olduğu halde, tâğutların askerleri zilletin her çeşidine muhâtap olur. Müslümanları aşağılayan, dini suçlayan, “gerici, bağnaz, çember sakallı, yarasa, kara fatma...” diyenler âhirette Allah nazarında aşağılanacakları gibi, dünyada da mü’minler nazarında aşağılanmalıdır.
Devletleri, yönetimleri ve toplumları da aziz kılan Allah’a bağlılıktır, İslâm’a teslimiyettir. İzzetten uzak bir şekilde, diğer kabilelere saldırarak çöllerde bedevî olarak hayat süren câhiliyye Arapları İslâm’la izzet kazandı; Türkler için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Bu toplumlar, devlet ve hüküm olarak ne zaman İslâm’ı terkettiler, zilletin en acısını tattılar. Dünkü kölelerine yenildiler, ezildiler, sömürüldüler ve hâlâ bu zilleti çekmeye devam ediyorlar...
Devletler ve toplumlar gibi bireyler de İslâm’la izzete kavuşurlar. Ama hiç kimse İslâm’a şeref katamaz. İslâm’ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Falan meşhur Batılı veya filan şöhret sahibi kâfir müslüman olmuşsa, izzeti kendinedir, İslâm’la şereflenen kendisidir.
Mü’min, izzetini korumak için, müslümana yakışmayacak, insan onuruyla bağdaşmayacak davranışlardan uzak durmalı, ağırbaşlı ve vakur olmalıdır. Fazla şaka yapmamalı, ciddiyetten uzak ve cıvık tavırlar sergilemelidir. Yerinde ve ayarında nezih nükteler yapmalı, ama kârfirlere karşı onuruna toz kondurmamalıdır. Müslümanlara karşı tevâzu ve zelil olmak, kardeşini kendi nefsine tercih etmekle ilgilidir. Yani, karşısındaki müslümanların izzet-i nefislerini, onurlarını kendi nefsinin izzetine tercih etmektir. Ama kâfirlere karşı uysal koyun gibi zulme rızâ
3338] 2/Bakara, 65
3339] 2/Bakara, 61
3340] 4/Nisâ, 139
3341] 5/Mâide, 54
İZZET – ZİLLET
- 841 -
gösteren, “lâ ilâhe”si olmayan, hiçbir şahsa ve özelliğe karşı isyanı, tepkisi, itirazı düşünmeyen bir yaklaşım İslâm olamaz; olsa olsa reddedilmiş haniflik olabilir.
Müslümanların çoğunun yaşantısı izzetten öyle yoksun ki; câmilerde vaaz eden, hutbe okuyan vâiz ve hatiplerin "aziz cemaat" yerine "aziz olması gereken cemaat" demelerini gerektiriyor. Bir milyardan fazla olduğu iddia edilen dünya müslümanlarının beş milyonluk yahûdi siyonistlere gâlip gelemeyen bir yapısı, ekonomik yönden kâfirlerin yardım ve insaflarını bekleyen tavırları, siyasî yönden 40 küsur devlete ayrılmış yamalı bohçaya benzeyen görüntüsü ve bunların hemen tümünün kâfirlerin piyonları tarafından ve Allah’ın indirdiklerine zıt şekilde yönetilir olması, her türlü fesadın müslümanların yaşadığı yerlerde bolca işlenmesi... müslümanların izzet ve şeref sahibi “aziz” olmadıklarını göstermektedir. Kur’an’ın izzeti müslümanların hakkı olarak göstermesi, elbette doğrudur; doğru olmayan, müslümanların yaşayışıdır. Bireysel, sosyal ve siyasal yönden İslâm’dan uzak yaşayan kimselerin izzete lâyık olmadıkları bir vâkıadır.
Sadece Allah’a boyun eğip mutlak olarak sadece O’na itaat etmesi gereken müslümanlar, izzeti Allah düşmanlarının yanında aradıklarının cezâsını, dünyevî avans olarak zillet içinde bir hayatla çekiyorlar. Kâfirlerin lütuflarını dilenen, onların kurumlarında, sadece şekilsel olarak kıyâfetlerine müsâade edilmesini talep eden, insanî ve İslâmî haklarını almak için İslâmî tavırlarını, hele cihadla ilgili görevlerini kuşanmayan müslümanların izzete hakları elbette olmayacaktır. Allah’ın küçülttüklerini gözlerinde büyüten ve dünyayı âhirete tercih etmenin alçaltıcı zilletini tadan insanların dünyada aziz olma hakları yoktur. Tâğûtî şahsiyet ve makamları önemseyip benimseyen, dolayısıyla Allah nazarında zelil olan kimseleri aziz/şerefli kabul edenler, onların boyunlarına taktıkları zillet tasmalarını nasıl çıkarabilirler? Kurtuluşu İslâm’da arayacaklarına, Batıda arayanlar, kâfirlerin ölçülerini İslâmî esaslara tercih edenler iki dünyada da azîz olamazlar. Diplomalı bir mü’mini diplomasız bir mü’minden üstün görenleri, İslâmî olmayan bir kurumda Allah’ın indirdiklerinin dışında hükümlerle insanları yönetenleri şerefli sananları Allah insanların nazarında da alçaltır, zelil eder. Üstünlüğün Kur’anî ölçüsünün takvâ, ilim ve cihad olduğunu bilmek istemeyenler; dış görünüşte, parada, maddede, hatta kâfirlerde ve küfürde izzet aramaya kalkarlar. Bu arayışlarının cezası olarak yücelttikleri bu değersiz şeylerin altında kalır, değersiz bir şekilde yaşarlar. En büyük zararı kendilerine verirken, dâvâlarını küçük duruma düşürdüklerinin vebalini de öteki dünyaya götürürler.
İzzet ne zenginlikte, ne şanda şöhrette, ne makam ve mevkîde, ne diplomadadır; izzet ve şeref Allah katında, İslâm safındadır. İzzetin sadece Allah katında olduğunu bilip bu dünyada aziz yaşayanlar, âhirette de aziz olacak, şeref sahiplerine verilecek ödüle lâyık olacaklardır. Ne mutlu alçak dünya için alçalmayan, Azîz olan Allah’ın azîz diniyle izzet bulanlara!
"İzzet ve erdem rûhun süsüdür; bunlar olmasa, beden asla güzel gözükmez."
"Önce izzet, sonra hayat."
"Şöhret, -eğer gerekliyse- kazanmak zorunda olduğumuz bir şeydir; izzet/şeref, kaybetmemek zorunda olduğumuz bir şey."
"İzzet ve şerefini kaybedenin, kaybedecek başka şeyi yoktur."
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"İzzet ve şeref, kumsalı olmayan ârızalı bir adadır; bir bırakırsak bir daha geri dönemeyiz."
"Zilletten daha sert yatak, daha keskin soğuk, daha acı sefâlet olur mu?"
"İzzetim/şerefim zedeleneceğine binlerce defa ölürüm, daha iyi."
"Değerli adam için izzet/şeref, hayattan çok daha ağır basar."
"İzzete/şerefe hak kazanmak, ona sahip olmaktan daha değerlidir."
"Zenginlik ve şeref, herkesin istediği şeylerdir. Eğer bunlar doğru bir yolda kazanılmazsa çabuk kaybedilir."
"İzzetini/şerefini kaybettikten sonra yaşamaktan daha fecî ölüm olur mu?"
"Ölüm hiçbir şeydir; asıl zillet ve şerefsiz yaşamak her gün ölmektir."
"İzzetle/şerefle bitirilmesi gereken en ağır görev hayattır."
"İzzet/şeref ister isen kendin azîz/şerîf ol; Mezar taşı ile iftihar olmaz."
"İzzet/şeref, fazîletin kazandığı bir mükâfattır."
"İzzet ve şerefli olmadıkça hiç kimse âdil olamaz."
"İnsanlığın karın doyurmaktan daha faza izzet ve şerefe ihtiyacı vardır."
"İnsan olana, öldükten sonra güzel bir ad bırakmak, belki hiç ölmemekten daha iyidir."
"İzzet, erdemin parmağına taktığı bir pırlanta yüzüktür."
"İnsanlar önünde inlemek, ağlamak, yalvarmak hepsi alçalmaktır."
"Her cinâyet alçaklık değildir; ama her alçaklık bir cinâyettir."
"Alçağın korktuğu tek şey ölümdür, başka şeye aldırmaz."
"Alçaklık, güzelliğin ölümüdür."
"Baş eğmeyiz alçaklara alçak dünya içün / Allah'adır tevekkülümüz itimâdımız."
"Âzâdeser ol, kimseye etme minnet / Minnettir eden şahsı karîn-i zillet.
Zilletse eğer bahtına hâkim, / Git sırtını ver kabrine rahat rahat."
"Her zilletün elbette bir izzet var içinde / Seyr et çeh-i Ken'ân'ı ne devlet var içinde."
"Aç kalır zillet kabul etmez azîzü'n-nefs olan; / Bir kemik gördükçe kuyruk sallayan dûnâna (alçaklara) yuf!"
"Aceb mi meyl eder ise denîlere dünyâ"
İZZET – ZİLLET
- 843 -
İzzet ve Zillet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
İzzet ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 120 Yerde; Azîz ismi dışındakiler, 21 yerde): 2/Bakara, 206; 3/Âl-i İmrân, 26; 4/Nisâ, 139, 139; 5/Mâide, 54; 10/Yûnus, 65; 11/Hûd, 92; 18/Kehf, 34; 19/Meryem, 81; 26/Şuarâ, 44; 27/Neml, 34; 35/Fâtır, 10, 10; 36/Yâsîn, 14; 37/Sâffât, 180; 38/Sâd, 2, 23, 82; 53/Necm, 19; 63/Münâfıkun, 8, 8;
Azîz isminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 99 yerde): 2/Bakara, 129, 209, 220, 228, 240, 260; 3/Âl-i İmrân, 4, 6, 18, 62, 126; 4/Nisâ, 56, 158, 165; 5/Mâide, 38, 95, 118; 6/En’âm, 96; 8/Enfâl, 10, 49, 63, 67; 9/Tevbe, 40, 71, 128; 11/Hûd, 66, 91; 12/Yûsuf, 30, 51, 78, 88; 14/İbrâhim, 1, 4, 20, 47; 16/Nahl, 60; 22/Hacc, 40, 74; 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217; 27/Neml, 9, 78; 29/Ankebût, 26, 42; 30/Rûm, 5, 27; 31/Lokman, 9, 27; 32/Secde, 6; 33/Ahzâb, 25; 42/Şûrâ, 19; 43/Zuhruf, 9; 44/Duhân, 42, 49; 45/Câsiye, 2, 37; 46/Ahkaf, 2; 48/Feth, 3, 7, 19; 54/Kamer, 42; 57/Hadîd, 1, 25; 58/Mücâdele, 21; 59/Haşr, 1, 23, 24; 60/Mümtehıne, 5; 61/Saff, 1; 62/Cum’a, 1, 3; 64/Teğâbün, 18; 67/Mülk, 2; 85/Bürûc, 8.
Zillet ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 24 yerde): 2/Bakara, 61, 71; 3/Âl-i İmrân, 26, 112, 123; 5/Mâide, 54; 7/A’râf, 152; 10/Yûnus, 26, 27; 16/Nahl, 69; 17/İsrâ, 24, 111; 20/Tâhâ, 134; 27/Neml, 34, 37; 36/Yâsîn, 72; 42/Şûrâ, 45; 58/Mücâdele, 20; 63/Münâfıkun, 8; 67/Mülk, 15; 8; 68/Kalem, 43; 70/Meâric, 44; 76/İnsan, 14, 14.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İzzeti Yanlış Yerde Aramak, Mehmet Pamak, Selâm Y. 1995
2. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 323-325
3. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Ahmet Özalp, Şamil Y. c. 3, s. 250 (İzzet-i Nefs Maddesi); Abdrülaziz Güzel, c. 1, s. 188-189 (Aziz Md.)
4. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D. Vakfı Y. c. 23, s. 555-556; c. 4, s. 332
5. Vahiyle Doğrulmak, Ramazan Kayan, Çıra Y. s. 79-85
6. Nur'dan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s. 12-14
7. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. 1987, s. 149-152
8. Esmâül Hüsnâ Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. İst. 1984, s. 82-84, 56-57
9. Esmâ-i Hüsnâ Allah'ın Güzel İsimleri, Alâaddin Başar, Zafer Y. İst. 2001, s. 76-78, 46-47
10. El-Esmâ'ül-Hüsnâ Şerhi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 2000, s. 71-72, 42-43
11. Esmâü'l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. İst. 1997, s. 138-141, 95-96
12. Esmâü'l-Hüsnâ, Afîfüddin Süleyman et-Tilmisânî, Terc. S. Alpay, İnsan Y. İst. 1996, s. 95-100, 57-59
13. Esmâ-i Hüsnâ Allah'ın İsimleri, Metin Yurdagür, Marifet Y. 2. Bsk. İst. 1996, s. 121-123, 84-86
14. Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Said el-Kahtânî, Trc. Ahmet İyibildiren, Uysal Kit. Y. 2. Bsk, Konya, 97, s. 89-93
15. El-Esmâü'l-Hüsnâ, İzzeddin Cemel, Terc. A. Poyraz, Ravza Y. 2. Bsk, İst. 2000, s. 190-191, 155
16. O'nun Güzel İsimleri, M. Nusret Tura, İnsan Y. 2. Bsk. İst. 1997, s. 71-73, 62
17. 99 Esmâ-i Hüsnâ'dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. İst. 1998, s. 53-55.
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 845 -
Kavram no 109
Ahlâkî Kavramlar 23
Bk. Emr-i Bil’ma’ruf; Güzel Söz; İnzâr; Sanat
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE
KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
• Leyn; Anlam ve Mâhiyeti
• Sözün Güzelliği, Tatlı Dille Allah’a Dâvettedir
• Kur’ân-ı Kerim’de Yumuşaklık, Nezâket ve Tatlı Söz
• Hadis-i Şeriflerde Yumuşak Usûl ve Üslûp Konusu
• Hılm (Hilim); Yumuşak Huylu Olmak
• Halîm; Allah’ın Güzel İsimlerinden Biri
• Yumuşaklık ve Kibarlığın Zıddı; Gazap ve Öfke
• İslâm Ahlâkı Açısından Öfke
• Ya Susun Ya da Susmaktan Daha Güzel, Daha Tatlı Şeyler Söyleyin!
• Kalp/Gönül ve Kalbin Halleri
• Kalbin Katılaşıp Hastalanması ve Mühürlenmesi
• Katı Yürek (Ğalîz ve Kasvet İçindeki Kalp)
• Tefsirlerden İktibaslar
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, tevekkül edenleri kendisine sığınanları sever.”3342
Leyn; Anlam ve Mâhiyeti
Leyn: Yumuşaklık, zariflik demektir. Katılığın, kabalığın tersidir. Kur'an, daima yumuşak huylu olmayı, kabalık ve katılıktan kaçınmayı emreder. Tatlı söz, gönülleri fetheder. Bu kökten gelen "lîne" taze hurma fidanı demektir. İşte Hak sevgisiyle yumuşamış, olgunlaşmış mü'min, taze fidan gibi zarif, yumuşak ve tatlıdır. Katı, kaba adam kuru odun gibidir. Islah bilmez, kırar, düzeltmeye kalksan kendisi de kırılır.
Hak sevgisi, ihlâslı mü'minlerin sadece gönüllerini değil; derilerini dahi zarifleştirir, yumuşatır: "Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar (telînu)."3343; "Mü'minler o kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman yürekleri ürperir. O'nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler." 3344
İnsan, kendisine iyilik edeni sevmek üzere yaratılmıştır. Katılık ve kabalık bazen onu kibir, inat ve nefrete sürükleyebilir. O zaman günah işlemekten kıvanç duymaya bile başlar. Yumuşak davranmaktan maksat; yağcılık, riyâ ve münâfıklık
3342] 3/Âl-i İmrân, 159
3343] 39/Zümer, 23
3344] 8/Enfâl, 2
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir. Öğüt ve iyiliği, kalp ve gönülleri etkileyecek bir tarzda yumuşak ve etkili bir üslûpla tebliğ etmektir. Özellikle dâvet, müslümanlara yapılıyorsa. Onları azarlamak ve onlara katı davranmak genel olarak doğru değildir.
Güzel üslûp konusunda Hz. Mûsâ ve Hârûn'a Rabbânî öğüt verilirken azgın Firavun'a, iyilik ve yumuşaklıkla hitap etmeleri tavsiye ediliyor: "(Gidin de) ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler yahut (Allah'tan) korkar."3345 Kur'ân-ı Kerim'in yumuşaklığa teşvik katılıktan sakınma konusundaki uyarılarıyla Peygamberimiz'in (s.a.s.) bu husustaki işaretleri, şüpheye yer vermeyecek şekilde bu üslûbun "etkinliği" açıkça ifâde edilmektedir.
Allah Teâlâ, Peygamberimizi, insanlara dâvetle görevli kılarken hikmetten ayrılmamasını tavsiye ederek şöyle buyuruyor: "(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle dâvet et. Onlarla mücâdeleni en güzel (yol) hangisiyse onun yap. Şüphesiz ki Rabbin, O, yolundan sapan kimseyi en çok bilendir. O, hidâyete ermiş olanları da en iyi bilendir."3346 İbn Kesir, bu âyeti açıklarken şöyle diyor: "Yani, başkasıyla tartışma ve mücâdeleye girme ihtiyacını duyan bir kimse, yumuşak ve güleryüzlü olsun. Bir de karşısındakine güzel söz söylesin."
Kur’an’da, yumuşak davranmanın yardımcı ve taraftar kazanma ve en sonunda dâvetin yayılıp kalplerin ısındırılmasında rolü olduğuna işaret edilir.3347 Bu âyetin tefsirinde Abdullah bin Amr'ın bir sözü rivâyet edilir. Abdullah şöyle der: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) sıfatını eski kitaplarda gördüm. O, ne kaba ve ne de katı yüreklidir. Çarşılarda bağırıp çağıran biri de değildir. Kötülüğü kötülükle cezâlandırmaz. O, affedici ve bağışlayıcıdır.
Peygamber sîretinde Rasûlullah'ın tebliğini yaptığı ölçülülük ve hikmetle dolu alıcı ve etkileyici çeşitli üslûplar vardır. Ebû Ümâme rivâyet eder ki: Genç biri Peygamberimiz'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü, zina konusunda bana izin verir misiniz?" dedi. Bunu duyan halk galeyana geldi. Rasûlullah ona: "Yaklaş!" dedi. O da yaklaşarak Rasûlullah'ın önünde oturdu. Rasûlullah kendisine: "Onu annen için ister misin?" dedi. O genç: Allah beni sana fedâ etsin ki hayır!" dedi. O zaman Peygamberimiz: "Aynen öyle, insanlar da kızları için bunu istemez." Dedikten sonra: "Kızkardeşin için olmasını ister misin?" diye sordu. Hala ve teyzesini de zikretti. O gencin her cevabında: "Allah beni sana fedâ etsin ki, hayır!" dediğini ve ondan sonra da Rasûlullah'ın, elini o gencin her cevabında: "Allah beni sana fedâ etsin ki, hayır!" dedi. Ondan sonra da Rasûlullah, elini o gencin göğsü üzerine koyarak şöyle buyurdu: "Allah'ım, onun kalbini temizle. Günahlarını affet ve onu iffetli kıl." Hâlbuki Peygamberimiz'in en çok hoşlanmadığı şeylerden biri zinâdır." 3348
Dâvetçi, İslâm'ın tanıdığı sınırlar içerisinde metodunu daima yenilemelidir. İslâm'ın esnekliği, dâvetçinin, çağın üslûbu, dili ve İslâm'ın en güzel şekilde halka ulaştırılmasını sağlayan meşrû bütün vâsıtalara başvurma imkânını vermektedir.
Hakk'a dâvetin en temel prensibi sevgi, zerâfet ve tatlılıktır. Tatlı söz, yılanı deliğinden çıkarır. Yumuşak söz, katı gönülleri yumuşatır. İnsan, fıtratı icabı kabalıktan hoşlanmaz. Kabalık, insanları hakka yaklaştırma şöyle dursun, tam
3345] 20/Tâhâ, 44
3346] 16/Nahl, 125
3347] 3/Âl-i İmrân, 159
3348] Ahmed bin Hanbel
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 847 -
tersine ondan uzaklaştırır.
Güzel bir hayat isteyen insanın güzellikleri teşvik etmesi, iyilik isteyenin iyiliği yaymak için çaba harcaması, zulme râzı olmayanın zâlimleri uyarması ve onlara tepki göstermesi, kısacası doğruluk isteyen insanın diğer insanları da doğruya dâvet etmesi şarttır. Bu dâveti yaparken aklından çıkarmaması gereken en önemli noktalardan biri, bu çağrıyı güzel bir üslûp ve metotla yapmasının gerektiği, yumuşaklıktan ayrılmamasıdır.
Bir mü’min, muhâtabına âhireti açısından ne hayırlı ise onu çekinmeden açık sözlülükle dile getirmelidir. Fakat bununla birlikte bu açık sözlülüğün ardında son derece ince düşünceli, karşısındakine saygılı, sevgi ve şefkat dolu bir anlayış da olmalıdır. Örneğin bir kişinin Kur’an’a göre eksik ya da hatalı bir yönünü uyarmadan önce, nasıl söylerse daha etkili ve yapıcı olabileceğini, yani konuşmanın usûl ve üslûp yönüyle de güzel olmasını düşünmelidir. Kişinin şevkini arttırıcı bir konuşma yapmayı, ama bunun yanında konunun önemini de vurgulamayı unutmaz. Kısaca, karşısındaki kişiyi hem içerik hem de şekil yönünden “sözün en güzeli” ile uyarabilmek için, önceden düşünüp tasarlar ve ona faydalı olmaya çok büyük bir titizlik gösterir.
Dünya ve Âhiret Kapılarını Açan Anahtar; Güzel ve Yumuşak Üslûplu Söz: Allah, Kur’an’da insanların birbirlerine güzel sözler söylemelerini, güzel bir şekilde hitap etmelerini emretmiş, kötü lakap takmayı, alay etmeyi, gıybeti, iftirayı, yalanı yasaklamıştır. Mü’minlerin birbirlerini onore edici, ıslah özelliği belirgin, içerik yönüyle olduğu kadar üslûp yönüyle de güzel şekilde, tatlı dil ve yumuşak/kibar sözlerle konuşmalarını emretmiştir. Hayatımızı İlâhî ölçülere göre sürdürmemizi emreden Yüce Allah, çevremizde dost kazanmamızın sırrını açıklarken şöyle buyurur: “Allah'a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel şeyle sav; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” 3349
İnsanlara karşı iyi muâmele, güzel, tatlı ve yumuşak söz söyleme, İslâm’ın prensiplerindendir. Firavun’u hak dine dâvet için giden Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a Allah; “Ona yumuşak konuşun.”3350 emrini vererek, İslâm’a karşı (henüz) savaşçı konumunda olmayan kâfirlere bile tebliğin yumuşak ve güzel söz ile yapılmasını istemiştir.
İnsanların çoğunu güzel söz söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten alıkoyan şeytandır. Kur’an, bize şeytanın insanları güzel söz söylemekten uzaklaştırmaya çalışacağını; çirkin ve kötü sözlerle aralarına düşmanlık sokmak isteyeceğini haber verir: “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”3351 Nefsine uyup da şeytanın adımlarını takip edenler için dünyevî zevkler, her türlü güzel gayelerin üstündedir. Meselâ vicdanları onlara hata yapan birine karşı affedici olmayı, kötü söz söyleyene karşı güzel sözle mukabele etmeyi bildirse bile, onlar nefislerine uyup affetmemeyi veya kötü söze daha kötüsüyle karşılık vermeyi tercih ederler.
3349] 41/Fussılet 33-34
3350] 20/Tâhâ, 44
3351] 17/İsrâ, 53
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fikirlerin değil nefislerin konuştuğu, kibir ve hakaret dolu sözler, alaycı ve itici ifadeler, bir üstünlük gibi görülebilmektedir. İşte bu gibi insanlar, bencillikleri, kendi akıllarını beğenmeleri, büyüklenmeleri ve şeytanın fısıltılarına kulak vermeleri nedeniyle vicdanlarının sesini dinlemez, kendilerine hatırlatılan güzel söze uymazlar. “Vicdanları da bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” 3352
Bazen dâvetçiler tarafından bile daha çok da münâkaşa ortamında, güzel olmayan söz ve tavırlar, muhatabın da kışkırtmasıyla ortaya dökülebilmektedir. Bu gibi kaba söz ve davranışlar, muhâtaplarımızın bizden uzaklaşmasına, yakınımızdakilerin de etrafımızdan dağılmasına sebep olacaktır: “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et.” 3353
İnsan, yaratılışı gereği güzellikten, sevgi ve saygıdan, güzel hitaplardan zevk alır. Bozulmamış fıtrata zor gelen, insanın kendi hevâsının, kötü arzularının izinden gitmesi, güzel yolu bırakıp kötü davranmasıdır. Çünkü bunlar vicdanı rahatsız eder, huzursuzluk ve stres kaynağı olur. Güzel, tatlı ve yumuşak/nâzik sözler, karşıdaki insan için olduğu kadar, konuşan insan için de huzur ve mutluluk vesilesidir; her ibadette olduğu gibi, esas karşılığı âhirette alınacak olması yanında dünyada da avansın, peşin ödüllerin alındığı hayırlardır. Sözün en güzeline uyanlara müjdeler vardır.3354 Sadece âhirette değil, dünyada da huzur içinde, izzetli ve onurlu bir şekilde, güzel bir hayat yaşayacaklardır: “Erkek veya kadın, kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.” 3355
Eski şeriatlarda “söz orucu” şeklinde bir ibâdet vardı. Bu, Muhammed (s.a.s.) ümmetinde denge üzere konuşmak şartıyla kaldırıldı. Yani, bizim şeriatımızda susarak oruç olmamakla birlikte, konuşmada şer’î ölçülere riâyet etmek kaydıyla dengeli olmak, az ve öz konuşmak, yani sözü güzelleştirmek, inceltip kibarlaştırmak ısrarla tavsiye edilmiştir. Zira konuşulan her sözün hesabı verilecektir. Çok konuşmak, konuşma israfı ve söz kirliliğidir. Gıybet, iftira, hakaret, yalan vb. şöyle dursun; boş konuşmak, yerli yersiz laf ebeliği, karşımızdakinin kulaklarını rahatsız etmek demektir ki o da, kul hakkıyla ilgili veballerin kapısını aralamaktır.
Mü’min, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedir; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...”3356 Dili, gereksiz ve boş sözlerle meşgul etmek, insan hakkına tecâvüz sayılan hakaret, kaba ve çirkin söz, gıybet, iftira, dedikodu, yalan sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha sevkettiği gibi; dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felâketlere sürükleyebilir. Konuşulmaması gereken yerde konuşmak, sırrı ifşâ etmek, birçok tehlikeli olayların meydana gelmesine sebep olabilir.3357 Allah, râzı olduğu kullarının vasıflarını
3352] 27/Neml, 14
3353] 3/Âl-i İmrân, 159
3354] 39/Zümer, 17-18
3355] 16/Nahl, 97
3356] 23/Mü’minûn, 1-3
3357] 60/Mümtehine, 1
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 849 -
sayarken şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları ki, yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa ‘selâm’ derler.”3358 Lüzumsuz söz ve sataşmalardan sakınan mü’minler, böylece övülürken, bunun aksine boş ve lüzumsuz sözlerle meşgul olanlar için de şu ikaz yapılmaktadır: “İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence (türünden boş) sözleri (lehv el-hadisi) satın alırlar (bâtıl ve boş söze müşteri çıkar, kıymet verirler). İşte onlara, küçük düşürücü bir azap vardır. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak (arkasını) döner. Onu, acı bir azap ile müjdele.”3359 Bazı masal kitaplarını getirip Mekkelilere okuyarak onları eğlendiren, dolayısıyla Kur’an’ı dinlemelerine engel olan Nadr bin Hâris ve benzerleri hakkında nâzil olan bu âyet, boş lafların, hakkı dinlemeye engel olduğunu veciz bir şekilde ifade etmekte, bu tür meşguliyetleri yasaklamaktadır.
Şefkat ve Merhamet: Şefkat ve merhamet, kalplerdeki katılığı yumuşatan, insanlar arasında yakınlaşmayı, sevgi ve kardeşliği sağlayan bir duygudur. Bu ise, İlâhî tebliğin insanlar arasında gerçekleştirmeye çalıştığı bir hedeftir. Çünkü Allah; “Biz, Kur’an’da mü’minlere şifâ ve rahmet olan şeyler indiriyoruz.”3360 âyetiyle bunu açıkça vurgulamaktadır.
Rahmet, merhamet ve Allah’ın merhamet sahibi olduğu hususları Kur’an’da pek çok âyette işlenerek, bu konunun mü’min, tebliğci ve insanlık açısında önemine işaret edilmektedir. Hz. Peygamber hakkındaki “Biz seni ancak âlemlere rahmet rahmet olarak gönderdik.”3361 âyeti de rahmet olarak zikredilen ve aynı kökten gelen merhametin Peygamberimizin belirgin özellikleri arasında yer aldığını belirtmektedir. Şefkat ve merhametin toplumsal hayattaki yansıması, sosyal ilişkilerde yumuşak davranmaktır. Kur’an, Hz. Peygamber’in sosyal hayatta bu yönünü vurgular.3362 Bu âyet, insanî ilişkilerde ve tebliğde yumuşak davranmanın önemini açıkça belirtmektedir. Tebliğde yumuşak davranmak, çoğunlukla katı kalpleri hidâyete erdirir, nefret besleyen gönülleri yumuşatır, sıkıştırma ve korkutma ile elde edilemeyen hayırlar doğurur. Yine Kur’an, Hz. İbrâhim’in putperest babasına karşı onu imana sevketmek için, merhamet dolu hitaplarını, uyarılarını, âdetâ yalvarışlarını ve duygularını nakletmektedir.3363 Hz. Peygamberimiz de, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez”3364 “Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”3365 buyurarak, şefkat ve merhametin insan tabiatı ve insanlar arası ilişkiler açısından önemini ve gereğini belirtmiştir.
Esâsen bir mü’minin, İlâhî mesajı ondan haberdar olmayanlara ya da uyarılmaya ihtiyacı olanlara duyurması, yani tebliği, o mü’minde şefkat ve merhametin varlığının tezâhürüdür. Çünkü hakikat mesajını iletmek olan tebliğ, o kimseyi uyarma, karanlık ve sapıklıktan nûra/aydınlığa ve hakikate çağırma gayretidir. Yani onun bulunduğu hüsrâna götürücü durumda kalmasına rızâ göstermemektir. Tebliğcinin kişisel dünyevî çıkarının olmadığı böyle bir görevi bütün zorluk
3358] 25/Furkan, 63
3359] 31/Lokman, 6-7
3360] 17/İsrâ, 82
3361] 21/Enbiyâ, 107
3362] 3/Âl-i İmrân, 159
3363] 19/Meryem, 42-48
3364] Buhârî, Edeb 18, 27; Müslim, Fezâil 65
3365] Tirmizî, Birr 15; Ahmed bin Hanbel, I/257, II/207
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve güçlüklerine rağmen yapması, onun uhrevî sorumluluk duygusunun yanında, başkalarına karşı şefkat, merhamet ve fedâkârlık duygularının da varlığına, Yaratan’dan ötürü yaratılanı sevdiğine işarettir. Bu duyguların sonucudur ki, İslâm tebliğcileri, düşmanları konumundaki inkârcılara ve din düşmanlarına bile tebliğ görevlerinden vazgeçmemişlerdir.
Tebliğci, muhâtabın kusur ve hatalarına karşı hoşgörülü olmalı, yanlış düşünen ve yanlış yolda olanları kırıcı bir şekilde tenkit etmemelidir. Tebliğci, Hz. Peygamber’in hadisi gereği daima “zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı; nefret ettirici değil, sevdirici”3366 olmalıdır. Tebliğcinin muhâtap nazarındaki sevimliliği ve câzibesi, tebliğin etkinliğini arttıran etkenlerden birisidir. 3367
Sözün Güzelliği, Tatlı Dille Allah’a Dâvettedir
Kur’an’da güzel sözkonusunda; “Kuulû li’n-nâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin”3368 ve “Ve kul li ıbâdî yekuulu’l-letî hiye ahsen: Kullarıma söyle: ‘Sözün en güzelini konuşsunlar.”3369 ifadeleri geçer.
Güzel söz; gönül alan, onur kırmayan, hak ve doğruyu gösteren tatlı sözlerdir. Fertler arasında sevginin, hak ve doğrunun üstün tutulması; nefret ve düşmanlığın giderilmesi, hakka uygun sözlerle mümkün olmaktadır. Kur’an, sosyal ilişkilerdeki nezâket ve yumuşaklığı, dâvet ve tebliğde kibarlık ve tatlı üslûbu emreder.3370
Allah'ın isim-sıfatlarından biri "muhsin" (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır.3371 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır. Allah'tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür.3372
Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O'dur, O'nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir.3373 Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah'ın sözüdür.3374 Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır.3375 En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah'a teslim olanların dinidir.3376 Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (el-esmâul-hüsnâ) da O'nundur.3377
3366] Buhârî, İlim 11, Cihad 164; Müslim, Cihad 6, 7; Ebû Dâvud, Edeb 17; Ahmed bin Hanbel, I/239, 283, 365; IV/399, 412, 417
3367] Mehmet Şanver, Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Pınar Y. s. 115-117
3368] 2/Bakara, 83
3369] 17/İsrâ, 53
3370] 16/Nahl, 125, 17/İsrâ, 53; 2/Bakara, 83
3371] bkz. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
3372] 4/Nisâ, 79
3373] 39/Zümer, 23
3374] 39/Zümer, 55
3375] 39/Zümer, 18
3376] 4/Nisâ, 125
3377] 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 851 -
Kur'an, kendi bağlılarını "sözleri dinleyip onların en güzeline uyan insanlar" olarak tanıtmaktadır.3378 Bu demektir ki, güzellikten uzak bir çağrı, adına ne denirse densin, hangi iddia ile ortaya sürülürse sürülsün, Allah'ın değer vereceği bir dâvet değildir. Çirkinliği güzelle değiştirme veya çirkinin ardından güzel sergileme, çirkinin sonuçlarını silip süpürür ki, bu da Allah'ın af ve bağışının bir uzantısıdır. Bu yüzden Kur'an, insanı sürekli olarak çirkini güzelle değiştirmeye çağırır.3379 Çirkine güzelle karşılık verme yeteneği, en azılı düşmanı en samimi dost haline getirebilir.3380
Allah güzeldir, muhsindir. En büyük ihsan sahibi Allah olduğu için Kur’an’da “Allah her şeyi güzel bir şekilde yarattı."3381 denilmektedir. Eğer insanlar hep güzel işler yaparlarsa, davranışlarını ‘ihsân’ üzere gösterirlerse, bunun karşılığı olarak ‘ihsân’ görürler, güzellikle muâmele edilirler. 3382
Allah, bir toplumun, diğerini ayıplamamasını, kusurlarını araştırmamasını, aleyhinde iftira ve gıybette bulunmamasını emretmektedir.3383 Konuşma kabiliyeti, Allah tarafından insanlar için verilmiş değerlerin en önemlilerinden biridir. Bu yetenek ile insan, hemcinsleriyle anlaşma imkânına sahip olur. Toplum halinde yaşamak mecburiyetinde olan insan, her gün defalarca bu yeteneğini kullanarak etrafında dost veya düşman halkaları meydana getirir.
Kur’ân-ı Kerim’de, güzel sözün O’nun katına çıktığı; güzel sözü Allah’a çıkaranın da sâlih amel olduğu belirtilirken3384 eylemle desteklenmeyen sözün güzel olmayacağı vurgulanmış olmaktadır. Sözün Allah indinde makbul olması için söze uygun eylem yapılması gerekir. Kur’an, ister mü’min olsun ister kâfir, insanlarla konuşurken güzel konuşmayı emreder.3385 Sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an, insanın açık düşmanı olan şeytanın insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden yararlandığını belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar.3386 Çirkin ve kötü söz; şirk ve küfür lâfızları başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma, jurnal etme, yalan, iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de başkasına açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına bir kötülük, bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze girer; ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecburiyetindedir; buna izin verilmiştir.3387 Bunun dışında, kaba ve çirkin sözler yasaklanmış, yumuşak ve nâzik sözler tavsiye edilmiştir.
Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir.3388 Çünkü güzel sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Kötü söz, pis bir
3378] 39/Zümer, 18
3379] 13/Ra'd, 22; 28/Kasas, 54; 11/Hûd, 113; 25/Furkan, 70; 27/Neml, 11
3380] 41/Fussılet, 34
3381] 32/Secde, 7; ayrıca bkz. 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24
3382] 55/Rahmân, 60
3383] 49/Hucurât, 11-12
3384] 35/Fâtır, 10
3385] 2/Bakara, 83; 17/İsrâ, 53; 20/Tâhâ, 44
3386] 17/İsrâ, 53
3387] 4/Nisâ, 148
3388] 14/İbrâhim, 24
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ağaca benzetilir.3389 Çirkin söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz, hafif, yararsız, hatta zararlı ota benzer. Çirkin söz, ruha zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine zarar verir, hem de başkalarını incitir, yaralar. Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesadın, felâket ve musibetin kaynağıdır. Kötü söz, hem dünyada hem de âhirette insanın felâketlere sürüklenmesine sebep olur.
Dâvetçi ince ve yumuşak huylu, efendi karakterli ve hoşgörülü olacak; kırıcı, kaba ve sert tavırlı olmayacaktır. Firavun'a peygamberlerini gönderirken, onlara şöyle vasiyet etmişti: "Firavun'a gidin, çünkü o taşkınlık edip azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar."3390 Sonra bu yumuşak sözü de şöyle açıklamıştır: "De ki; 'Seni Rabbimin yoluna iletmemi ister misin? Böylece O'ndan korkarsın."3391 Firavun'un yola gelmeyeceği bellidir, ama buna rağmen yine dâvet üslûbu yumuşak olmalıdır. Firavun bile yumuşaklıkla dâvet edilirse, demek ki ne kadar aşırı inkârcı ve zâlim olursa olsun, insanlar Hakk'a yumuşaklıkla ve hikmetle çağrılmalıdır.
Hakk'a başkaldıran ve hak yoldan sapan azgın zorba insanların simgesi haline gelen Firavun'un dahi yumuşak sözle hakka çağrılması emredildikten sonra, elbette ondan başka bütün insanların da böyle çağrılması gerekir. Çünkü bugün hakka dâvet edilenler, Firavun'dan daha isyankâr ve zorba olmadığı gibi, onları hak yoluna çağıran hiçbir dâvetçi de Firavun'u dâvet için görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârûn rütbesinde değildir. O iki peygamber, dünyanın en zorba insanını tatlı sözle, yumuşak üslûpla hakka dâvet etmişken, günümüz dâvetçilerinin kaba, alaycı tarda dâvet etmeleri ne yakışık alır, ne de bir hayırlı sonuç getirir. Gönülleri fetheden, iyi sonuç doğuran, ancak tatlı söz ve yumuşak üslûptur.
İşte Hakk'a dâvetin en temel prensibi budur. Yaratıkların doğası kabalıktan hoşlanmaz. Kabalık, insanları hakka yaklaştırma şöyle dursun, tam tersine ondan uzaklaştırır. Yüce Allah, Mûsâ'ya ve kardeşi Hârun'a, tanrılık iddiâ edecek kadar kibirli Firavun'u tatlılıkla, nezâketle Hak yoluna çağırmalarını emretmiştir.
Yine, dâvetindeki başarısından ötürü Peygamberimizi överek onun yumuşak davranmasını Allah'ın rahmetine, lutfuna bağlar.3392 En büyük Hak dâvetçisi Hz. Muhammed'in "âlemlere rahmet"3393 olduğunu, yaratıklara karşı çok merhametli olduğunu3394 ve onun bu merhametli, nezâketli tutumunun, insanları Allah'ın dini çevresinde topladığını, bu yumuşaklığın ona Allah'ın lütfu olduğu belirtilir. Rahmet, merhamet edilene iyilik etmeyi gerektiren bir yufka yürekliliktir. Rikkat ve ihsan olmak üzere iki anlamı içeren rahmet kelimesi, yaratıklar hakkında bu iki anlamda da kullanılırken; Allah hakkında sadece ihsan anlamında kullanılır.
Âl-i İmrân, 159.âyeti, Hz. Peygamber'in yüksek ahlâkını, onun kaba davranışlardan uzak bulunduğunu, her zaman merhametli, şefkatli, yumuşak huylu olduğunu göstermektedir. Bu yüksek ahlâk, onun peygamberliğinin gereği, liderliğinin sırrıdır. Eğer kendisine kaba davrananlara, kusur işleyenlere karşı o da
3389] 14/İbrâhim, 26
3390] 20/Tâhâ, 43-44
3391] 79/Nâziât, 18-19
3392] 3/Âl-i İmrân, 159
3393] 21/Enbiyâ, 107
3394] 9/Tevbe, 128
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 853 -
kaba davransaydı, çevresinden dağılıp giderlerdi. Onun belirgin niteliklerinden biri de yumuşak huylu, yufka yürekli oluşudur.
Hadis mecmuaları, sünnet ve sîretten bahseden kitaplar; Peygamberimiz'in dâvetindeki inceliği ve yumuşaklığı hakkında konuşan canlı birer tanıktırlar. O bu şefkat ve yumuşak davranışıyla kapalı kalpleri açmış, insanların güven ve sevgisini kazanmıştır. En azından onların ezâlarından ve şerlerinden kurtulmuştur.
Bedevî Araplarından birisi Peygamberimiz'in de içinde bulunduğu bir sırada mescidin içine işer. Mescidde bulunan sahâbîler ona vurmak için ayağa kalkınca Peygamber (s.a.s.): "Bırakın onu, üzerine bir kova su dökün. Zira siz kolaylaştırmak için gönderildiniz, zorlaştırmak için gönderilmediniz." 3395
Hz. Âişe (r.a.) rivâyet ediyor: "Bir grup yahûdi, Peygamber'in (s.a.s.) yanına gelerek "es-sâmu aleyküm" dediler (Selâm verir gibi yaparak, hakaret edip bedduâ ettiler). Âişe (r.a.) de: "Sizin üzerinize olsun. Allah size lânet etsin, size gadab etsin!" dedi. Peygamberimiz (s.a.s.): "Yavaş, ey Âişe! Senin yumuşak davranman; sert ve kaba davranmaktan sakınman lâzımdır" dedi. Âişe (r.a.): "Ne dediklerini işitmedin mi?" deyince; Peygamberimiz: "Sen benim ne dediğimi işitmedin mi? Ben (sözlerini) onlara geri çevirdim. Onların benim için dedikleri kabul olmaz, ama benim onlar için (dediğim) kabul olur" buyurdu.3396 Başka bir rivâyette de: "Yavaş ol ey Âişe! Muhakkak ki Allah her işte yumuşaklığı sever." şeklindedir. 3397
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.)'e yirmi yıl hizmet ettim. Bana asla "öf!" bile demedi. Yaptığım bir şey için "niye bunu yaptın?", terkettiğim bir şey için de "niye bunu yapmadın?" demedi. 3398
Yüce Allah, En'âm sûresinde iki kez "O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmıştır."3399 buyurarak yaratıklarına acımayı üstlendiğini vurgulamıştır. Kendi üstüne yazmıştır" demek, kendisine prensip edinmiştir demektir. Allah'ın gazabı da vardır, ama rahmeti gazabından fazladır. O'nun, kâfirlere ve zâlimlere fırsat vermesi, bu ezelî acıma prensibinin gereğidir. O, yaratıklarına merhametinden dolayı inkârcıları ve haksızları hemen cezâlandırmaz. Doğru yola gelmeleri için onlara fırsat verir. Yine kullarına acımasından dolayı onları mutlaka Kıyâmet gününde toplayacaktır. Tâ ki, herkes dünyada yaptığının karşılığını görsün. Âhiret, Allah'ın rahmetinin eseridir. Cennet, O'nun rahmetinin, Cehennem ise gazabının görüntüsüdür. Ancak, Allah'ın rahmeti, gazabından fazladır. Peygamberimiz (s.a.s.), "Allah, yaratmayı bitirince 'Rahmetim gazabımı geçti' diye yazdı."3400 İlâhî rahmetin genişliğini Peygamberimiz şu ilginç misalle anlatmıştır: "Allah rahmeti yüz parça yarattı. 99'unu yanında tuttu, yeryüzüne sadece bir parçasını indirdi. İşte bu bir parça rahmet iledir ki yaratıklar birbirine acımaktadırlar. At, süt emen yavrusuna engel olmaması için ayağını o rahmet sâyesinde kaldırır."3401 Öyle ise Hak dâvetçisinin Allah'ın ve Paygamber'in
3395] Buhârî, Kitabu'l-Vudû', I/65; Edeb, 8/14; Müslim, Tahâre, I/236; Ebû Dâvud, Tahâre, I/90; Tirmizî, Tahâre, I/275
3396] Buhârî, Edeb, 8/14, İsti'zân, 8/70; Deavât, 8/104; Müslim, Birr, hadis no: 2003, Selâm, 4/10, hadis no: 2165
3397] a.g.e.
3398] Müslim, fezâil, hadis no: 2309; Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 4773, 4774
3399] 6/En'âm, 12, 54
3400] Buhârî, Tevhid 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 14-16; İbn Mâce, Zühd 35
3401] Buhârî, Edeb 19
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
merhamet prensibini dâvet metodu yapmalı ve tatlı sözle insanları doğru yola çağırmalı, kırıcı olmaktan kaçınmalıdır.
"Kullarıma söyle: 'En güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarına girer (insanları birbirine düşürmeye çalışır). Doğrusu şeytan, insanın apaçık düşmanıdır."3402 Bu âyette, tatlı sözün, iyi ve güzel konuşmanın önemine dikkat çekilmiştir. Bir çift söz, büyük kavgalara neden olabilir. Bir çift söz de, düşmanları dost edebilir. Yüce Allah, söylenecek söze dikkat edilmesini, insanları birbirine düşürecek, yanlış anlamalara, kavgalara sebep olacak kaba, çirkin sözlerden kaçınılmasını, en güzel biçimde konuşulmasını emretmektedir. Çünkü "Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı" sözünde anlatıldığı gibi, söz vardır ki savaşı yatıştırır, kırgınları barıştırır; söz de vardır ki kardeşleri birbirine düşürür, kavgayı, savaşı körükler.
"Allah'a çağıran, sâlih amel işleyen ve 'ben müslümanım' diyenden daha güzel sözlü var mı? İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) En güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dosttur. Bu (kötülüğü iyilikle savma olgunluğu)na ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak büyük nasibi olanlar kavuşturulur." 3403
Her dönemde güzel kulların ayırıcı vasıflarından biri olan sabır ve kötülüğü iyilikle savma davranışı, bu âyetlerde Hz. Muhammed'in (s.a.s.) şahsında müslümanlara emredilmektedir. Çünkü iyilikle kötülük bir olmaz. Yumuşak ve tatlı söz, katı kalpleri yumuşatır. Kötü, kaba söz düşmanlık uyandırır. Onun için Hakk'a çağıran Peygamber'e ve bütün mü'minlere, dâvâlarını en güzel tarzda savunmaları, böylece düşman olan kimselerin dahi güzel sözlerin etkisiyle samimi dost oluverecekleri açıklanmaktadır.
En güzel söz, Allah'a iman edip O'nun yoluna çağıranların sözüdür. Allah'a iman ve sâlih amel ile beslenen insanın ahlâkı olgunlaşır, ruhu merhametle dolar, kalbi incelir, o kimse kaba konuşmaz, kötülüğü iyilikle savar. Kötülüğe iyilik, kaba sözü dahi yumuşaklıkla, hilm ile karşılama, katı kalpleri yumuşatır. Bu husus belirtildikten sonra, insanın nefsine ağır gelen bu davranışın, ancak sabreden, çok nasipli kimselerin özelliği olacak yüksek bir davranış biçimi olduğu vurgulanmaktadır. En güzel biçimde Hakk'a çağırmak, kızmamak, öfkesine hâkim olmak, akıllı ve sabırlı mü'minlerin işidir. Herkes nefsine egemen olamaz. Onun için Allah'ın, güzel konuşma, en güzel biçimde Hakkı savunma hususunda buyruklarını ancak sabırlı mü'minler tutarlar. İşte dünya ve âhiretten payı olanlar onlardır. Birden bire kızıp taşanlar kimseyi iknâ edemezler, dâvâlarını yayamazlar. Ancak akıllı, hikmetli dâvetçilerin sözleri gönülleri etkiler, dâvâyı yayar.
"Kötülüğü en güzel şeyle sav. Biz onların (seni nasıl) vasıflandıracaklarını biliyoruz. Ve de ki: 'Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden Sana sığınırım ve onların yanıma gelmelerinden Sana sığınırım Rabbim!"3404 Burada, Hz. Peygamber'e ve onun şahsında tüm mü'minlere, kötülüğü en güzel biçimde savmaları, şeytanların kışkırtmalarına, sert tartışma ve kavgalara sürüklemelerine kapılmamaları emredilmektedir. Çünkü nefsin arzusuna, bencilliğe kapılarak tartışmaya girmek, artık gerçeğin ortaya çıkması amacından çıkıp nefsin üstünlüğünü sağlamak amacını taşır ki,
3402] 17/İsrâ, 53
3403] 41/Fussılet, 33-35
3404] 23/Mü'minûn, 96-98
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 855 -
bu da kırgınlıklara, kavgalara yol açar. İnsanlar birbirlerini anlayışla dinlemeli ve öfkeye kapılmadan hikmetle, sağduyu ile konuşup düşüncelerini anlatmalıdır. Kırmadan, incitmeden konuşmak, hem gerçeklerin kabulüne ve yayılmasına yardım eder, hem de Allah için yapılırsa O'nun katında makbul bir ibâdet olur. Zira O; "Güzel söz ve bağışlamak, ardından başa kakma gelen sadakadan daha iyidir."3405 buyurmuştur. "Allah onların kalplerinde olanı bilir. Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve onların içlerine işleyecek güzel söz söyle!" 3406
Din dâvetçisinin etkili, hikmetli konuşması, hurâfeler değil; hikmetler anlatması, gerçekleri tatlı ve ruha işleyecek bir üslûpla söylemesi gerektiği vurgulanıyor. Bu âyette geçen "belîğ söz söyle" cümlesinde üç anlam muhtemeldir: 1) Zemahşerî'nin verdiği anlam: "Onların nefislerini, yani ruhlarını etkileyecek, belî, güzel söz söyle." 2) "Onlara nefisleri hakkında güzel söz söyle; onları ruhlarının geleceği hakkında uyar, ruhlarını azaptan kurtaracak işler yapmaları için onları uyar ki, içlerini düzeltmeye çalışsınlar." 3) "Onlara tenha yerlerde, boş zamanlarda güzel söz söyle ki, başkalarının etkisinde kalmadan sağlam kafa ile senin sözlerini düşünüp anlasınlar da doğru yolu bulsunlar" anlamıdır.
"İman edenler için hâlâ vakit gelmedi mi ki kalpleri Allah'ın zikrine ve inzâl edilen hakka saygı duysun ve bundan önce kendilerine Kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış, çoğu da fâsık/yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar."3407 Allah'ın gökten indirdiği yağmur suyu nasıl toprağı canlandırır, çeşit çeşit ekinler bitirirse, Peygamber kulunun gönlüne indirdiği vahiy de ruhları diriltir. O vahyi kabul eden gönüller açılır, huzur bulur, incelir, duyarlı olur. Onlar, Allah'tan gelen nur ile yürürler. Fakat Allah'ın zikrini, uyarısını kabul etmeyenlerin gönülleri katılaşır. Şimdi Allah'ın indirdiği vahiyleri kabul edip huzur bulan ve Allah'ın nûru altında yürüyen mü'minler, Allah'ın zikrini kabul etmediği için kalbi katılaşan ve sapıklığın karanlıkları içinde kalan insanlarla bir olur mu? Elbette olmaz. Gerçek din duygusu, Allah'ı son derece sevme, O'na saygı ve O'nun buyrukları uyarınca hareket etme, doğruluk, dürüstlük, merhamet, yufka yüreklilik; Yaratanı sevdiğinden dolayı yaratılanlara merhamet şeklinde kendini gösterir. Allah'ı zikretmedikleri için kalpleri katılaşanların vay haline! İşte o katı kalpliler, apaçık bir sapıklık içindedir. "Allah'ı zikretme dışında fazla konuşmayın. Çünkü Allah'ın zikri dışında fazla konuşmak, kalbi katılaştırır. Allah'tan uzak olan da katı kalpli insandır." 3408
Tebliğ ve dâvette yumuşaklık denilince, bu konudaki tavırların özelliklerini âyetlerden yola çıkarak şöyle tespit edebiliriz:
1- Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek.3409 Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ öfkeye sabır, bilgisizliğe hilm, kötülüğe af ve iyilik ile karşılık verilmelidir.
2-Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası. 3410
3405] 2/Bakara, 263
3406] 4/Nisâ, 63
3407] 57/Hadîd, 16
3408] Tirmizî, Zühd 61
3409] 41/Fussılet, 34
3410] 41/Fussılet, 34
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- Sabırlı ve hayırlı olmak;3411 Tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak,
4- Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak. 3412
5- Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitab etmek,3413 (bu konudaki diğer âyet ve hadislerde emir ve tavsiye edilen güzel öğüt kurallarına uymak:) tatlı dille, yumuşak üslûpla insanlara, mesajı sevdirerek, varsa kolaylık yolunu göstererek konuşmak. Müjdeleyici olmaya çalışmak, nefret ettirmemek, bıktırmamak, alternatif göstererek kötülüğü değiştirmek, yıkıcı değil yapıcı olmak, muhatabın özel durumunu dikkate alarak, onun seviye ve psikolojisine göre akla ve duygulara hitab etmek. Uygun yer ve zamanı gözetmek, Öncelikleri tesbit ederek ana esaslara çağırmak ve tedricî olmak. Aktüaliteden, eski bilgilerden yola çıkmak, bıktırmaksızın tekrar tekrar mesajı değişik vesilelerle iletmek, kıssa ve mesellerden, örnek ve temsillerden yararlanmak gerekir. Gereksiz tartışmalardan, nefis meselesi yapılmasından veya kişinin onurunu rencide edecek tavırlardan, mahcub etmekten, alay ve hakaretlerden uzak bir ifade tarzı kullanmak şarttır.
6- Tartışmadan, münâkaşadan kaçınmaya çalışmalı, tebliği bir boks maçına çevirmemeliyiz. Bizim bütün gayretimize rağmen, münâkaşaya mecbûren çekiliyorsak, yine inisiyatifi elden bırakmamalı, ağırlığımızı ve olgunluğumuzu kaybetmemeliyiz. En son söylememiz gereken sözü en başta söylememeliyiz. En son yıkacağımız put, muhâtabımızın nefis putu olmalıdır. Kişinin nefsini açık ve ağır biçimde suçlayarak işe başlarsak, muhâtabımız, o putun dayanağı olan diğer putları savunmuş olacaktır. Ama nefis putunu ilk anda görmezden gelir, hatta yanlışa ve abartıya kaçmaksızın onun güzel tarafları öne çıkartılıp övülürse, diğer putlar daha rahat alaşağı edilecek, en sonunda dayanaksız kalan nefis putu, kendiliğinden devrilecektir. Her sarayın açık bir kapısı vardır. Kilitli kapıları kırarak oradan girmek olgun insana yakışmaz.
7- En güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele etmek.3414 Eğer başka çare yoksa ve mecburen münakaşa ve fikrî mücâdele etmek zorunda kaldıysak, yine olgun ve onurlu bir mü’mine yakışan tavırla, en güzel metodlarla münakaşa ve mücadele yapmak gerekecektir. Karşımızdakinin seviyesine inmek yerine, onun bizim seviyemize çıkmasına gayret etmek, en güzel yoldur. Bu münakaşa ve münazaralarımızda nasıl bir usûl ve üslûp takınmamız gerektiğini Kur’an bize öğretmektedir: “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.”3415; “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”3416; “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah'a söverler.” 3417
Meşhur hadisi bilirsiniz:“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin/buğzetsin (onu hoş görmeyip kabullenmesin)
3411] 41/Fussılet, 35
3412] 16/Nahl, 125
3413] 16/Nahl, 125
3414] 16/Nahl, 125
3415] 4/Nisâ, 63
3416] 4/Nisâ, 148
3417] 6/En’âm, 108
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 857 -
ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”3418 Bu hadiste "münkerin eleştirilmesi" veya "kaldırılması" değil; değiştirilmesi emredilmektedir. Kötülüğü kaldırıp yerine iyisini yerleştirme, yani alternatif sunma. Bu özellik, çoğu zaman gözardı edilir. Sadece kötülük eleştirilir, yasaklanır. Hâlbuki hayat boşluk kabul etmez. Alternatif gösterilmeyince kötülüğün kaldırılması çok zordur; bu zorluk aşılsa bile başka bir kötülük onun yerini alabilecektir.
Münker işleyen kimseleri, elindeki basit oyuncakla oynayan çocuklara benzetmek mümkündür. Çocuk, çocukluk edip eline kendisine zarar verecek bıçak alıp onunla oynamaya başladıysa, onu gören adam, onu zorla almaya çalışır, ya da kızarak bağırıp çağırırsa, büyük ihtimalle çocuk elindekini vermek istemez, vermemek için koşmaya başlar ve bıçağı bu usûlle almaya çalışan kimse, istemeden de olsa çocuğa zarar verebilir. Böyle yapmaktansa, çocuğun hoşlanacağı zararsız ve güzel bir şey, meselâ bir şeker çocuğa gösterilirse, çocuk kendiliğinden elindeki bıçağı atacak ve şekere koşacaktır. Dâvetçi de münker işleyen çocuk akıllı kimselere böyle davranabilmeli ki, netice alabilsin ve kimse zarar görmesin. Yasaklardaki câzibe, fıtrî bir câzip şeyle değiştirilmeli, önündeki engeller kaldırılan fıtrat, güzeli seçip tercih edebilecektir. Tattırmak gerekiyor. Muhâtap görmek, örnek olunmasını, yapılması gerekenleri yapanları görmek istiyor, tebliğcinin sözünün eri olmasını istiyor.
Tekrarın, ısrarın, kontrolün, takibin önemi büyüktür. Reklâmın etkisi, biraz da tekrardan olmaktadır. Yasak savma cinsinden söylenilip geçilmemeli, en tesirli olacak şekilde en güzel şekilde tebliğ yolları aranmalıdır. Müjde, kolaylık yolları ihmal edilmemelidir. Akla hitap edildiği kadar, hatta ondan daha çok duygulara, gönle hitap edilmeli. İlgi ve ilişki sürdürülmeli. Kıssa ve mesel, hikmet ve mev'ızeler gerektiği oranda sıklıkla kullanılmalı.
İnsan, ihsânın kölesidir. Tebliğci bunu unutmamalı, gücü ve imkânı ölçüsünde ikramlarda bulunmalı, hiç değilse güleryüzünü ve tatlı dilini, ikrâm olarak sunabilmelidir. Muhâtabının sözünü kesmemeli, onu sonuna kadar dinleyebilmelidir. Kendisi konuşurken, karşısındakinin sıkılma ihtimalini gözönünde bulundurmalı, gönülden gelen bir dinleme yoksa konuşmanın faydası olmayacağını unutmamalıdır. Az ve öz konuşmalı, sözleri dikkatli seçmeli, kırıcı ve gereksiz tartışmalara yol açıcı ifadelerden kaçınmalıdır. Dile hâkim olmalı, hitâbet tekniğine ve insan psikolojisine uygun şekilde hitap edebilmelidir.
Tebliğ ederken yumuşak olmak, tedrîcîlik ve neticeyi Allah'ın tâyin edeceğini bilerek, esas sonucu âhirette beklemek gibi esaslar, misyoner tavrına yol açmamalı. Bir yüzüne tokat vururlarsa diğer yüz çevrilmemeli. Zulmetmek de, zulme uğramak da, zulme rızâ göstermek de yasaklanmıştır. Dâvâ ve dâvet için her yol mubah değildir. Amaç gibi araçlar da meşrû olmalıdır. İnatçı, alaycı müstekbir kâfirlerle karşılaşınca, bilinçli şekilde kibirli ve müslümanları aşağılayan kimselere muhâtap olunca; gereken tâvizsiz tavır, ölçülü sert yaklaşım dinin ve dindarın izzeti açısından tercih edilmelidir. Televizyon kanallarının reyting derdiyle sık sık başvurduğu tartışma programlarında müslüman konuşmacılar, kendilerini hor gören kişileri hep hoşgören tavırlar takınıyorlarsa, bilinsin ki, din bunu emrediyor diye bu tavır yapılmıyor, dine rağmen yapılıyor. "Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin
3418] Müslim, İman 78
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi korursunuz."3419; "(Hakkı aramayan inatçı) Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran..."3420 Kibirliye ve zâlime karşı tevâzu, onun kibrini ve zulmünü artırır.
Tebliğ demek, müslümanca sanat demektir; ille Kur'an âyetlerinin veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa bu sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed Âkif'in şekilden ziyâde sunulanın önemli olduğunu belirten bir sözü vardır: "Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek." Sözümüz odun gibi olacaksa, Yunus Emre'nin dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun; yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış odun yanmağa yararken, kalem gibi yontulan odun insanı yanmaktan kurtarabilir.
Kur’an, dâvetin nasıl olacağını, dâvet metodunu, kısaca Hz. Muhammed’in şahsında müslümanlara şu güzel ifadelerle bildirmiştir: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et …”3421 Son derece tutarlı, akla uygun, inandırıcı, mantıklı ve sistemli bir şekilde dâvet metodu izleyen Allah’ın Rasûlü dâvetinde başarılı olmuştur. Emin (güvenilir) bir kişiliğe ve Yüce bir ahlâka sahip olan Peygamber (sav), samimi bir şekilde, söylediklerini yaşayarak insanları Hakk’a çağırmıştır. O, hitap ettiği insanları iyi tanıyordu ve onlara kendi durumlarına göre davranıyordu. Karşısındakine değer veriyor, konuşurken onların özelliklerini gözönünde bulunduruyordu. İnsanlara af, hoşgörü, yumuşak huyluluk (hilm), tatlı dil ile yaklaşıyor; onlara tepeden bakmıyor, kin ve intikam duygusu taşımıyor, zorbalığa başvurmuyor, şefkat ve merhamet gösteriyor.
Kur’an, dâvetin bir gereği olmak üzere Peygambere şöyle sesleniyor: “Allah’ın bir bağışı sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi.”3422 İslâm’ın fıtrat dini olması, getirdiği ilkelerin kolay, kapsayıcı, iyi olan her şeyi öngörmesi, kötülüklere karşı olması, Kur’anın, Yüce ve etkileyici üslûbu (ifade tarzı) ve verdiği ümitler, Peygamberin dâvetini kolaylaştırmıştır. O, sosyal ilişkilerden faydalanmış, kabileleri, panayırları, pazar yerlerini ziyaret etmiş, toplumun önde gelenlerine özel ilgi göstermiş, çağrısını duyurmak için çeşitli toplantılar düzenlemiş, hatta bazı evliliklerinde bile dâvet amacı gözetmiştir. Şüphesiz O’nun dâveti, Allah’ın ona yüklediği elçilik görevi idi. O’nun bu dâveti, kesinlikle çıkar için dünyalık bir hedef, ya da üstünlük sağlama amacı olamazdı.
Dâvet faâliyetinin müspet netice vermesi için, bu işin plânlı, programlı, metodlu ve muntazam bir şekilde yapılması kadar onun insan psikolojisinin etkileneceği yumuşaklıkta olması gereklidir. Dâvetçi, gayesine ulaşabilmek için sıhhatli ve doğru olan usûl ve metodlara başvurmak zorundadır. Şayet metod, hatalı ve uzaklaştırıcı ise sadece dâvânın Yüceliği yetmez. Bu bakımdan dâvette metod,
3419] 2/Bakara, 179
3420] 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
3421] 16/Nahl, 125
3422] 3/Âl-i İmrân, 153
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 859 -
dâvetin bir parçası sayılmalıdır. Esasen bizzat Cenâb-ı Hak da dâvet faaliyetinin metodik yürütülmesini emretmiştir. Şu âyet-i kerimelerde dâvette metodun yerini açıkça görmekteyiz: "(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle dâvet et. Onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap."3423; "Ehl-i kitap ile ancak en güzel (metod) hangisi ise onunla mücadele ediniz."3424; "De ki (Habîbim:) İşte bu, benim yolumdur. Ben (insanları) Allah'a (körü körüne değil) bir basîret üzere dâvet ediyorum. Ben de, bana tâbî olanlar da (böyleyiz)." 3425
İslâm dâvetinin ilk tatbikçisi ve rehberi olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de yaşayışı, davranışı ve sözleriyle dâvet faaliyetinde metodun önemini vurgulamış, bu konuda en güzel ve en geçerli örnekleri vermiştir. Çevreye dâvet için görevli olarak gönderdiği ashâbına: "Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz."3426; "Halkın seviyesine ininiz."3427 gibi tavsiyelerde bulunarak uygulanacak bazı metodları onlara göstermiştir. 3428
“Fe kuulâ lehû kavlen leyyinâ: Ona yumuşak bir üslûpla söyleyin.”3429 Bu İlâhî uyarı, Firavun’u uyarmakla görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârun’a yapılıyordu. Aslolan İslâm’ı insana taşımaksa, bu uğurda meşrû olan her yöntem denenmeliydi. Bunların başında da tatlı dil ve güleryüz geliyordu. Hz. Mûsâ ve Hârun’a bu İlâhî tâlimat verildiğinde Firavun henüz dâvete muhatap olmamış bir “câhil” idi. İçinde bulunduğu küfür, bir “küfr-i inâdî” değil; bir “küfr-i cehlî” idi. Onun dâvet karşısındaki tavrı netleşip küfründe direndikçe sözkonusu peygamberlerin ona karşı takındıkları üslûp da doğal olarak değişmişti. Günümüzde müslüman kardeşine bir doğruyu ileten, hatada gördüğü bir kardeşini uyaran kimi müslümanların takındığı üslûp, Firavun’a dahi takınılmayacak kadar nefret ettirici ve gaddarca olabilmektedir. Ünlüdür, Abbâsi halifesi Hârun Reşid’in, kendisini çok uygunsuz bir üslûpla uyaran bir nasihatçiye Tâhâ sûresinin yukarıda geçen âyetini kastederek şöyle dediği rivâyet edilir: “Yavaş ol! Allah senden daha hayırlısını (Hz. Mûsâ ve Hârun) benden daha şerlisine (Firavun) gönderirken yumuşak konuşmasını emretti.”
“Ve kuulû linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.”3430; “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.” 3431
Hz. Peygamber’in dâvet üslûbu, ilkelerden tâviz vermeyen fakat olguları da gören bir üslûptur. Rasûlullah, etrafındaki insanları terbiye ederken oldukça sevecen ve şefkatli davranır, onların hatalarını kendilerini kırmadan düzeltirdi.
Allah’ın temel vasfı merhamettir. O Rahmân ve Rahîmdir. İnsanlara, kaldıramayacağı yükü, zorlukları yüklemez; ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler.3432 “Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Allah, daima bir güç3423]
16/Nahl, 125
3424] 29/Ankebût, 46
3425] 12/Yûsuf, 108
3426] Buhârî, Cihâd 164
3427] Ebû Dâvûd, Edeb 20
3428] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 136
3429] 20/Tâhâ, 44
3430] 2/Bakara, 83
3431] 17/İsrâ, 53
3432] 2/Bakara, 286
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lükten sonra bir kolaylık yaratır.”3433 Allah, insanlara zorluk dilemez, kolaylık ister.3434 İnsan zayıf olarak yaratıldığı, zorlukların altına girmek istemediğinden, Allah ağır yükleri hafifletmek ister. 3435
Din hidâyet işidir, iman ve tercih işidir, hür irâdeyi kullanmaktır. Bir insanı zorla müslüman etmek, dinde zorlamak, farkında olmadan da olsa, çoğunlukla muhâtabı münâfık yapmakla sonuçlanır. Dinde zorlama yoktur.3436 İman etmeleri için insanları zorlamak yanlıştır, yasaktır; çünkü Rabbimiz dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. 3437
Kur’ân-ı Kerim’de Yumuşaklık, Nezâket ve Tatlı Söz
Kur’an ahlâkı, kötülüğe iyilikle muâmele etmeyi, bunun ancak sabredenlere mahsus bir meziyet olduğunu hükme bağlar: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete), ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce (vesvese) seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.”3438 Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ gazaba sabır, kötülüğe af ile karşılık verilmelidir.
Kur’an, fevrî ve fanatik hareketleri hoş karşılamaz: “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 3439
Sabredip suç bağışlamanın işlerin en hayırlısı olduğu vurgulanır: “Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımıyladır. Onlara üzülme, kurmakta oldukları tuzaktan dolayı sıkıntıya düşme.” 3440
Kur’an, mü’minlerin gazap ettiklerinde, kızdıran insanların kusurlarını bağışlamaları gerektiğini belirtir, gazap edene affı tavsiye eder: “Onlar (mü’minler), büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; gazap ettikleri, kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.” 3441
“Kim sabreder ve affederse, şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir (Mert ve azimli insanların yaptığı işi yapmıştır).” 3442
Bir kötülüğün aynen benzeriyle mukabele edilerek önlenmesi değil; en güzel şekilde, olgun mü’mine yakışacak tarzda önlenmesini Kur’an tavsiye eder. Meselâ gazaba sabır; câhilce davranışa, bilgisizliğe hilim; kötülüğe af ile karşılık; kötülüğün önlenmesi için tavsiye edilir. “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan
3433] 5/Talâk, 6-7
3434] 2/Bakara, 185
3435] 4/Nisâ, 28
3436] 2/Bakara, 256
3437] 10/Yûnus, 99
3438] 41/Fussılet, 34-36
3439] 49/Hucurât, 5
3440] 16/Nahl, 126-127
3441] 42/Şûrâ, 37
3442] 42/Şûrâ, 43
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 861 -
bir dost olur.” 3443
Kur’an, herkese karşı hoşgörülü ve yumuşak olmayı onaylamaz. Kur’an’ın ölçüsü, müslümanlara karşı merhametli, kâfirlere karşı onurlu, sert ve şiddetli olmaktır. “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı şiddetli/çetin, kendi aralarında merhametlidirler.” 3444
İslâm’ı çevreye yayıp hâkim kılma gayreti demek olan cihad için gazap, olmazsa olmaz özelliktir. O yüzden cihadı emreden Kur’an, İslâm’a savaş açan kâfirlere karşı sert davranmayı da emreder. “Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş ânında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.”3445; “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O, gidilecek yer ne de kötüdür!”3446; “...Onlar, sizinle karşılaştıklarında ‘iman ettik’ derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.” 3447
“...İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” 3448
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler (harcarlar); öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da ihsân sahiplerini (güzel davranışta bulunanları) sever.” 3449
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, tevekkül edenleri kendisine sığınanları sever.” 3450
“Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır.” 3451
“Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.” 3452
“Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.” 3453
“... İyi ve güzel olan şeylerde ve takvâda (yolunuzu Allah’ın kitabıyla bulmada) yardımlaşın.” 3454
“Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da
3443] 41/Fussılet, 34
3444] 48/Fetih, 29
3445] 9/Tevbe, 123
3446] 66/Tahrîm, 9
3447] 3/Âl-i İmrân, 119
3448] 2/Bakara, 195
3449] 3/Âl-i İmrân, 134
3450] 3/Âl-i İmrân, 159
3451] 4/Nisâ, 28
3452] 4/Nisâ, 63
3453] 4/Nisâ, 148
3454] 5/Mâide, 2
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilmeyerek Allah'a söverler.” 3455
“Affetme yolunu tut, iyilik ve güzel davranışla emret, kendini bilmeyen câhillerden yüz çevir.”3456
“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” 3457
"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o, size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli (ve) merhametlidir." 3458
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman etmez. O, murdarlık (azâbını), akıllarını kullanmayanlara verir.”3459
“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü; kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de değişmeyen sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allah zâlimleri saptırır. Allah dilediğini yapar.” 3460
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.” 3461
“Eğer ihsân ederseniz (güzel davranışlarda bulunursanız), kendinize ihsân etmiş olur; kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz...” 3462
“Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” 3463
“Orada (cennette) boş söz değil; sadece ‘selâm’ duyarlar. Orada, sabah akşam rızıkları da kendileri için hazırdır.” 3464
“Tâ Hâ. Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik. Huşû duyan/içi titreyerek Allah’tan korkanlara, ancak öğüt ve hatırlatma olsun diye indirdik.” 3465
“Rabbim, göğsüme genişlik ver; kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar sözümü.” 3466
“(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a gidin. O, tuğyân etti/iyice azdı. Ona
3455] 6/En’âm, 108
3456] 7/Arâf, 199
3457] 9/Tevbe, 73
3458] 9/Tevbe, 128
3459] 10/Yûnus, 99-100
3460] 14/İbrâhim, 24-27
3461] 16/Nahl, 125
3462] 17/İsrâ, 7
3463] 17/İsrâ, 53
3464] 19/Meryem, 62
3465] 20/Tâhâ, 1-3
3466] 20/Tâhâ, 25-28
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 863 -
tatlı ve yumuşak söz söyleyin.”3467
“O çok merhametli Allah’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında ‘selâm’ derler (geçerler).” 3468
“Sizden faziletli ve varlıklı olanlar yakınlara yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayandır esirgeyendir.”3469
“Onlar (mü’minler) ki, yalan şâhitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında, vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” 3470
"(Önce) En yakın akrabalarını uyar. Sana uyan mü'minlere (merhamet) kanadını indir."3471
“Onlar (mü’minler), boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler.” 3472
"...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (güzellikler) sergile..."3473
“... O’na (Allah’a) ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” 3474
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” 3475
“Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler. Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve mükerreren gelen Kitab’ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu Kitaptan derileri ürperir, sonra hem ciltleri ve hem de kalpleri, Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın dilediğini onunla doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.” 3476
“(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih/iyi ve güzel iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? Hasene/güzellik, iyilik ile; seyyie/çirkinlik, kötülük bir olmaz. (Sen, çirkinliği/kötülüğü) en güzel olan şeyle uzaklaştır; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” 3477
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar,
3467] 20/Tâhâ, 44
3468] 25/Furkan, 63
3469] 24/Nûr, 22
3470] 25/Furkan, 72-73
3471] 26/Şuarâ, 214-215
3472] 28/Kasas, 55
3473] 28/Kasas, 77
3474] 35/Fâtır, 10
3475] 39/Zümer, 17-18
3476] 39Zümer, 22-23
3477] 41/Fussılet, 33-34
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendilerinden daha iyidir. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidir. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işle böyle kimseler zâlimlerdir. Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi gıybet etmesin/arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” 3478
“Ey iman edenler gerçek şu ki sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine de affeder hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız artık elbette Allah bağışlayandır esirgeyendir.” 3479
Hadis-i Şeriflerde Yumuşak Usûl ve Üslûp Konusu
Sözlerin en güzeli olan Allah kelâmını ümmetine tebliğ eden Peygamberimiz de birçok hadislerinde, insanlara karşı tatlı dilli olmayı, güzel söz söylemeyi emir ve tavsiye etmiş; bizzat kendisi de hayatı boyunca kaba sözlerden sakınmış; şahsına hakaret eden insanlara bile; “Allah’ım! Onlara hidâyet et; onlar gerçeği bilmiyorlar” diyerek duâda bulunmuştur.
“Yumuşak ve kolaylaştırıcı davranmayan kimse bütün hayırlardan mahrum kalmış olur.” 3480
“Hangi işte kolaylık ve yumuşaklık varsa o işi güzelleştirir. Kolaylık ve yumuşaklığın kendisinden çekilip çıkarıldığı her iş ise onu çirkinleştirir.” 3481
“Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz.” 3482
“Allah kullarına merhametle ve büyük lutfuyla muâmele eder. Bütün işlerde de kolaylık ve yumuşaklık gösterilmesinden memnun olur. ” 3483
Rasûlüllah (s.a.s.) Abdulkays oğullarından Eşecc’e: “Sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve acele etmeden sabırla hareket etmek.” 3484
“Allah kullarına karşı daima kolay ve yumuşak olanı yapar onlar hakkında yumuşak davranır. Her işte ve tüm kişilere karşı yumuşak davranılmasını sever ve memnun kalır. Katılık ve zorla yapılana ve başka işlerde vermediği sevabı kolaylık gösterilerek yapılan işlere verir.” 3485
“Yarım hurmayla da olsa (onu infak ederek) kendinizi cehennemden koruyunuz. Bunu da bulamazsanız güzel ve tatlı sözlerle...” 3486
"Size ma'rûf getirene (ikram edene), karşılık veriniz."3487
3478] 49/Hucurât, 11-12
3479] 64/Teğâbün, 14
3480] Müslim, Birr 74
3481] Müslim, Birr 78
3482] Buhârî, İlim 11, Cihad 164; Müslim, Cihad 6, 7; Ebû Dâvud, Edeb 17; Ahmed bin Hanbel, I/239, 283, 365; IV/399, 412, 417
3483] Buhârî, Edeb 35; Müslim, Birr 48
3484] Müslim, İman 25
3485] Müslim, Birr 77
3486] Buhârî, Edeb 34; Müslim Zekât 66
3487] Nesâî, Edeb 108; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/68
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 865 -
Âişe (r. anha) şöyle demiştir: "Rasûlüllah (s.a.s.) iki şeyden birini yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış; Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah için vermiştir." 3488
“Kim Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!” 3489
“Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.” 3490
“Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten, yahut hayır ileten, yalancı değildir.” 3491
“Allah güzeldir, güzelliği sever.” 3492
“Öğretiniz ve kolaylaştırınız.” (Bu sözü üç defa söyledi.) “Bir de öfkelendiğin zaman sus!” (Bunu da iki defa söyledi.) 3493
“Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi için de arzu edip istemedikçe iman etmiş olamaz.” 3494
Ebû Vâil Şakık İbn Seleme (r.a.) şöyle demiştir: İbn Mes’ud (r.a.) bize perşembe günleri va’z ederdi. Adamın biri ona: "Ey Abdurrahman, bize her gün va’z etmeni istiyoruz" deyince İbn Mes’ud: "Sizi usandırmamak için her gün va’z etmiyorum. Ben Rasûlullah (s.a.s.)’in bize usanç gelir endişesiyle ara ara va’z ettiği gibi ben de size vaazlarımı her gün değil de böylece haftada bir gün yapıyorum." 3495
“Namazı uzatmak hutbeyi kısaltmak kişinin dini iyi bilip anlayışlı olduğunu gösterir. O halde namazı uzunca kıldırıp hutbeyi kısa kesiniz.” 3496
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” 3497
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.” 3498
“Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.” 3499
“Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür
3488] Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
3489] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
3490] Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhâri, EdEbû ’l Müfred, I/245
3491] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101
3492] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
3493] Ahmed bin Hanbel, Müsned Hadis no: 2136, 2556
3494] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71
3495] Buhârî, İlim 11-12
3496] Müslim, Cuma 47
3497] Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
3498] Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
3499] Buhârî, Edeb 44; Müslim, İman 112
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 3500
“Bir adam Müslüman kardeşine “Ey Kâfir” derse bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylendiği gibi ise bu söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.” 3501
Bu son üç hadis-i şerif müslümana yakışmayan “kâfir” ve “Allah’ın düşmanı” gibi sözlerin söylenemeyeceğini ve büyük günah olduğunu bildirir. Câhillik ve bilgisizlik yüzünden ve aşırı kindarlık sebebiyle İslâm düşmanlarına hizmet ettiklerinin farkında olmayan bazı Müslümanlar tarihin her döneminde var olagelmiştir.
Gerçekten müslümanın vazifesi bir Müslüman kardeşini işlediği bir hatadan dolayı İslâm toplumundan dışlaması değil, onu kardeşçe ve İslâm âdâbına uygun biçimde uyarıp ikaz etmek, hata ve günahlarından kurtulmasına vesile olmaktır. Peygamberimiz bizden bu hassasiyete riayet etmemizi istemiş ve böyle bir hata yapan kimseye o sözün geri döneceğini bilmesi gerektiğini bildirmiştir. Çok tehlikeli olan bu sözden Müslüman daima kaçınmalı ve uzak durmalıdır. Bilerek veya bilmeyerek düşmanlara hizmet etmemelidirler.
Câhillik ve bilgisizliğin yanı sıra bir de bilerek tekfirci olmak durumu vardır ki, bugün yeryüzünde İslâm âleminin durumu meydandadır. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde birbirlerini tevhid inancına çağırmaları küfür ve şirke düşmelerini engelleyecek esasları ortaya koyarak birbirlerini ikaz ve irşadla doğru öğrenme ve İslâmî eğitim kurumlarını çalıştırmaları ve kardeşlik üzere birbirlerine nasihat etmeleri ve birbirlerini ikaz ederek düzeltmeleri uygun olur.
“Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan kimseler helâk oldular” buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı.3502 Dikkatimiz çekilmek için üç sefer tekrarlanan, dengeli ve ölçülü olmamızı tavsiye eden bu hadis-i şerife göre, edebiyat parçalamak için sözde ileri giden, her türlü farz ve nafile ibadetlerde başkalarına farklı davranışlarıyla dikkat çekmek isteyenler, aşırı nezaket ve kibarlık budalası durumuna düşenler tüm Müslümanlar arasında yalnızlığa itilmiş olur. Böylece İslâm cemaatı içinde yalnızlığa itilmiş olmaktan daha büyük bir bela da düşünülemez. Bu hadisle dinde ve sosyal hayattaki her türlü aşırılıklardan uzak durularak ne sivrilip ne de geri kalarak göze batan insan durumuna düşmemek öğütleniyor.
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” 3503
Allah her işte samimiyet ve iyi niyeti esas alır. Hava atmak ve gubuzluk yapmak için konuşmada ağzı evirip çevirmek durumu yasaklanmış ve kişi sığır gibi büyük baş hayvana benzetilmiştir. Güzel konuşmak ve doğal bir yumuşaklıkla yapmacık konuşmayı ve kibarlık taslayan zoraki yumuşaklığı birbirine karıştırmamalıdır. Konuşurken kendini farklı gösterme ve bilgiçlik taslama İslâmî edebe aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Göründüğünden başka tavırlar sergilemek münâfıklık alameti sayılır. “İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için
3500] Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
3501] Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman 111
3502] Müslim, İlim, 7
3503] Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 867 -
uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan kimselerdir.” 3504
“Allah’ın zikri dışında kelâmı çok yapmayın (çok konuşmayın). Zira Allah’ın zikri dışında çok söz, kalbe kasvet (katılık) verir. Şunu bilin ki, insanların Allah’a en uzak olanı kalbi katı olanlardır.” 3505
"Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)..." 3506
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” 3507
“İnsana lutfedilen en değerli nimet, güzel ahlâktır.” 3508
“Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü'min kardeşine güleryüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap)." 3509
“Sözlerin (en) hayırlısı Allah’ın Kitabı, yolların (en) hayırlısı Muhammed’in yoludur.” 3510
“Bazı sözde büyüleyen bir kudret vardır.” 3511
“Beyandan bir kısmı sihirdir ve şiirden bir kısmı da hikmettir.” 3512
“Kıyamet gününde sizden kendilerini hiç mi hiç sevmeyeceğim ve benden pek çok uzakta kalacak olanlarınız, çok konuşanlarınız, sözleriyle insanlar üzerinde üstünlük sağlamak isteyenleriniz ve bir de kendilerini büyük görenlerinizdir.” 3513
“Ben, haklı bile olsa münakaşayı terkeden kimseye cennetin kenarında bir köşkü garanti ediyorum. Şaka bile olsa yalanı terkedene de cennetin ortasında bir köşkü, ahlâkı güzel olana da cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum.” 3514
“Acı da olsa doğruyu söyle... Yalandan da sakının. Çünkü yalan imana aykırıdır.” 3515
“Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten, yahut hayır ileten, yalancı değildir.” 3516
“Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söyler! Yazık ona, yazık ona!”3517
Peygamber (s.a.s.)’den müşriklerin aleyhine Allah’tan beddua etmesini isteyen birine O, şöyle buyurmuştur: “Ben, lânet edici olarak gönderilmedim; ancak
3504] Tirmizi, Birr 71
3505] Tirmizî, Zühd 62; Kütüb-i Sitte Terc. 16/394
3506] Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12; Tirmizî, Diyet 14; İbn Mâce, Zebâih 4; Nesâî, Dahâyâ, 22
3507] Ahmed bin Hanbel, 2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8
3508] Ahmed bin Hanbel, 4/278
3509] Ebû Dâvud, Libas
3510] Müslim
3511] Buhârî, Tıbb 51; Muvattâ, Kelâm 7; Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Birr 81
3512] Ebû Dâvud, Edeb 87; İbn Mâce, Edeb 41
3513] et-Tâc, 5/64
3514] Ebû Dâvud, Edeb 7; Kütüb-i Sitte Terc. 16/391
3515] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1890, 865
3516] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101
3517] Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Zühd 10
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rahmet olarak gönderildim.”3518 Rasûlullah’ın âlemlere rahmet olarak gönderildiğini Kur’an da haber vermektedir. 3519
Hadis-i Şeriflerde Öfke ve Gazap: Rasûl-i Ekrem’in -tutum ve davranışlarında aşırılığa yol açmasa da- özellikle dinin yasakladığı konulardaki ahlâkî ve sosyal yanlışlık ve haksızlıklar karşısında, yani din gayretinden dolayı, gerekli hallerde sadece Allah için öfkelendiği ve bu durumun, yüzünün kızarması gibi fizyolojik belirtilerden anlaşıldığı ifade edilir.3520 Bazı hadislerde, öfke ve gazap duygusunun yok edilmesinden ziyade, bu duygunun etkisiyle yanlış hüküm veya karar verilmesinden kaçınılması gerektiği üzerinde durulur. “Yiğit o kimsedir ki, öfkelendiği sırada kendine hâkim olur.”3521; “Hâkim öfkeliyken taraflar arasında kesinlikle hüküm vermemelidir.”3522 mealindeki hadisler bunu ifâde eder. Hadislerde kişiye, öfkesini yatıştırabilmesi için abdest almak ve ayakta oturmak gibi pratik tedbirlere başvurması da önerilmiştir. 3523
Evrenlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz, kendi nefsi için hiç öfkelenip gazaplanmaz; gazabını sadece Allah’ın dini için, Allah'a isyan edilen durumlarda ortaya çıkarırdı. Rasûlullah (s.a.s.) öfkelenme durumunda bunun nasıl giderileceği hakkında şöyle buyurur: “Biriniz gazaba geldiğinde abdest alsın. Ayakta ise otursun, gazabı yine gitmezse uzansın.” 3524
“Gazap şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığı/öfkelendiği zaman abdest alsın.” 3525
Rasûlullah, huzurunda, birbirine hakaret eden iki kişiden birisinin yüzünde öfke belirince şöyle buyurmuştu: “Ben bir kelime biliyorum, eğer şu adam bunu söylerse öfkesi geçer. O kelime: ‘Eûzü billâhi mine’ş şeytâni’rracîm (kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım)’dir.” 3526
“Gazap, bütün kötülükleri kendinde toplar.” 3527
“Gazap şeytandandır.” 3528
“Siz, aranızda kimi pehlivan sayarsınız?” diye Rasûlullah sordu. Ashâb: “Adamların yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır, gerçek pehlivan, gazaplandığı zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” 3529
“Gerçek yiğit (kuvvetli kimse), güreşte güçlü olanı yenen değil; gazaba geldiğinde nefsine hâkim olandır.” 3530
3518] Müslim, Birr 87
3519] 21/Enbiyâ, 107
3520] Buhârî, İlim 28, Lukata 9, Edeb 75; Müslim, Salât 128, fezâil 127
3521] Buhârî, Edeb 76, 102; Müslim, Birr 107, 108
3522] Buhârî, Ahkâm 13; Müslim, Akdıye 16; Nesâî, Kudât 18
3523] Meselâ, bkz. Ahmed bin Hanbel, 4/226, 5/152; Buhârî, İman 71
3524] Ahmed bin Hanbel, 1/283, 5/152; Ebû Dâvud, Edeb 4, 11
3525] Ebû Dâvud, Edeb 4
3526] Tirmizî, Daavât 52, 53; Ebû Dâvud, Edeb 4
3527] Ahmed bin Hanbel, 5/373
3528] Ahmed bin Hanbel, 4/226
3529] Müslim, Birr 106; Ebû Dâvud, Edeb 3
3530] Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 106,107, 108; Ebû Dâvud, Edeb 3; Muvattâ, Hüsnü’l-Halk 12; Kütüb-i Sitte, 12/294
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 869 -
“Allah indinde kişinin yuttuğu en savap olan yutkunma, Allah’ın rızâsını düşünerek kendini tutup yuttuğu öfke yudumudur.”3531
“Gazaptan sakının; çünkü gazap, Âdemoğlunun kalbine konmuş bir ateş parçasıdır. Baksanıza öfkelenen adamın boyun damarları nasıl şişer ve gözleri nasıl kızarır! İçinde gazap hisseden, hemen yere yapışsın.” 3532
“İnsanlardan kimi vardır, yavaş gazaplanır/öfkelenir, (öfkesinden) çabuk döner; kimi vardır, çabuk öfkelenir, çabuk döner; kimi vardır, yavaş öfkelenir, yavaş döner. İşte bunlar birbirlerini dengeler. Haberiniz olsun, onlardan bir kısmı vardır; çabuk döner, çabuk kızar. Bilin ki bunların en hayırlısı, ağır/yavaş öfkelenen çabuk dönendir. En şerlileri de çabuk öfkelenip yavaş dönendir. Bilin ki, öfke, âdemoğlunun kalbinde bir kordur. Gözlerinin kızarmasını, avurtlarının şişmesini görmüyor musunuz?! Kim gazaptan/öfkeden bir başlangıç hissederse, yere yaslansın, (öfkesi geçinceye kadar öyle kalsın.)” 3533
“Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini tutan kimseyi, Allah Teâlâ, Kıyâmet günü, mahlûkatın başları üstüne dâvet eder; tâ ki, (diğer insanlardan önce) dilediği hûriyi kendine seçsin.”3534
Rasûlullah (s.a.s.) kendisinden öğüt isteyen birine, şöyle buyurur: “Öfkelenmeyeceksin!” 3535
Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana kısa bir nasihatte bulun; uzun yapma! Tâ ki nasihatini unutmayayım” demişti (ve bu isteğini birkaç kere tekrar etmişti). Rasûlullah (s.a.s.) (çok kısa) cevap verdi: “gazab etme/öfkelenme!” 3536
“Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde uygulayın.” 3537
“Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 3538
“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 3539
"Din kolaylıktır." 3540
"Amellerinizde îtidâli ve doğruyu bulmaya çalışın." 3541
“Allah, koyduğu yasaklara uyulmasını sevdiği gibi, koyduğu kolaylıkların uygulanmasını da sever.” 3542
“Dinle yarışa giren her insan, mutlaka yere serilir.” 3543
"Heleke'l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler helâk oldu.-" Bunu Rasûlullah üç
3531] Kütüb-i Sitte Terc. 17/583
3532] Tirmizî, Fiten 26; Ahmed bin Hanbel, 3/19, 61; Müslim, Birr 109; Ebû Dâvûd, Edeb 3
3533] Tirmizî, Fiten 26
3534] Tirmizî, Birr 74; Ebû Dâvud, Edeb 3
3535] Buhârî, Edeb 76
3536] Buhârî, Edeb 76; Tirmizî, Birr 73; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 11
3537] Buhârî, İman 29
3538] Ahmed bin Hanbel, III/479
3539] Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
3540] Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
3541] Müslim, Birr 52; Tirmizî, Tefsîr Nisâ Sûresi, hadis no: 3041
3542] Ahmed bin Hanbel, II/108
3543] Buhârî, İman 69
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
defa söyledi. 3544
“Kul, Rabbinin affını nasıl seviyorsa, Allah da koyduğu kolaylığın uygulanmasını öyle sever.” 3545
Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.” 3546
"Amelin az da olsa devamlı olanı, Allah yanında daha makbuldür." 3547
Hılm (Hilim); Yumuşak Huylu Olmak
Hılm: Yumuşak huyluluk, yumuşak karakterlilik, sâkin tabiatlılık, nefse hâkim olma halidir. Nefsi ve huyu, gazabın heyecanından alıkoymaktır.
Nefsini kızgınlığın heyecanından koruyan, hilm sahibi olan kimseye "halîm" denir. Halîm, Kur'an-ı Kerîm'de çeşitli âyetlerde Allah Teâlâ'nın sıfatı olarak geçer. Çok sabırlı, isyanlarına rağmen âsîlere cezâ vermekte aceleci olmayan, gazabın kendisini kızdırmadığı, bir dalâlete düşenin düşüncesizliğinin, bir asînin isyan etmesinin kendisini öfkelendirmediği, af ve teennî sahibi kimse gibi anlamlara gelir. Halîm aynı zamanda, güçlü kuvvetli olduğu halde affeden, ceza vermekte acele etmeyen, teennî gösteren kimsedir. Cezâlandırmaktan âciz olarak affeden kimse ise, hilm sahibi olamaz. Bu gibilere halîm denilmez.
Hilm "bulûğ çağı" mânâsına gelmekte olan "hulüm" ile aynı köktendir. Çünkü ancak bu çağa ve yaşa erişen kimse, hilm vasfını taşıyabilir. Çocukluk çağlarında iken bu vasfın dile getirilip zikredilmesi mümkün değildir. Zira hilm, güçlü olmayı gerektirmektedir.
Hilm Kur'ân-ı Kerîm'de zikredildiği âyetlerin birinde şöyle geçer: "Doğrusu, zevâl bulmasın diye, gökleri ve yeri tutan Allah'tır. Eğer onlar zevâle uğrarsa, O'ndan başka andolsun ki onları kimse tutamaz; muhakkak ki O Halîm'dir, Gafûr'dur."3548 Sûrede bu âyetten önce geçen iki âyet ile bundan sonra gelen âyette, inkâr edenlerin davranışları anlatılmaktadır. Kullarını kendisine karşı isyan içinde gördüğü halde, O, halîm sıfatıyla onlara muâmele ediyor, sabır gösteriyor, suçtan vazgeçme imkânı veriyor. Arkasından, bu inkârdan dönenleri bir mağfiretin beklediğini ilân ediyor. İşte bundan dolayı, "Halîmdir, Gafûr'dur" buyurmuştur.
Hilm; Kur'an-ı Kerîm'de mühlet verme, yumuşak davranma anlamlarına gelmek üzere de kullanılmıştır.3549 Allah Teâlâ'nın hilm sıfatı Kur'ân-ı Kerîm'de aşağıda zikredilen şu hâdise ve davranışlardan sonra geçmektedir. Ağız alışanlığı ile yapılan yeminler.3550 Kocası ölen kadınlara, iddet müddetleri bitmeden önce yapılan evlenme teklifleri;3551 Verilen sadakaları minnet ederek boşa çıkarmak, sevâbını yok etmek;3552 Allah Teâlâ'nın emirlerini güç yettiğince yerine getirmek,
3544] Müslim, İlim 7
3545] et-Terğîb ve’t-Terhîb, II/135
3546] Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
3547] Buhârî, İman 16; Müslim, Salât 283
3548] 35/Fâtır, 41
3549] 17/İsrâ, 43-45
3550] 2/Bakara, 225
3551] 2/Bakara, 235
3552] 2/Bakara, 263
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 871 -
cimrilikten sakındırmak, Allah yolunda harcayıp sarfetmek;3553 Mü'minlerden cihad etmekten ve savaştan geri dönenler;3554 Bildirilen mîras paylarına riâyet etmek,3555 Rasûlullah’ın (s.a.s.) eşlerinin kendisine karşı davranışları,3556 dînî hükümlerde zorluğa götürecek lüzumsuz soruların Hazreti Peygamber (s.a.s.)'e tevcih edilmesi,3557 vb. maddeler halinde zikrettiğimiz bu âyetlerde geçen hilm cezalandırmakta aceleci olmamak, affetmek ve müsâmahakârlık etmek anlamındadır.
Tolerans diye de ifade edilen müsâmahakârlığı (hilm'i) dînî esaslardan fedâkârlık etme şeklinde anlamak ve yorumlamak doğru değildir. Zira buna kimsenin yetkisi yoktur. Dîn, Allah'ın dîni; o esasın uygulanmasını isteyen de Allah'tır. Yapılan bir kötülük veya ayıp, şayet toplumu ilgilendiriyorsa, onu hoş görmeye ve affetmeye çalışma, o hususta halîm-selîm davranma hakkı kimseye verilmemiştir. Hazreti Âişe (r.a.) Peygamber Efendimiz'in hilm anlayışını ve müsâmahasını anlatırken şahsî hiç bir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseyi incitmediğini, hiç bir kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki: "Allah'a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı" 3558
Hilm sahibi ve hoşgörülü olmak, büyük gönüllerin işidir. Kendinden emîn, yaptığının doğruluğundan şüphe etmeyen ve ilâhî hikmet gereği, insanoğlunun çeşitli hazımsızlık ve zaaflarla mâlûl olduğunu bilen asîl ve güçlü insanlar halîm ve müsâmahakâr olabilirler. Yüce Peygamberimiz, olgunluğun yüce doruğunda bulunduğu için şahsına karşı yapılan kabalıkları hilmle ve tebessümle karşılamıştır. 3559
Halîm; Allah’ın Güzel İsimlerinden Biri
El-Halîm: Yüce Allah'ın esmâü’l-hüsnâsından, güzel isimlerinden biridir. "İnsanın kendisini veya yaratılışında mevcut olan öfke ve kızgınlığı kontrol altına alması ve öfke anında, nefse hâkim olup aşırı gitmemesi" mânâlarına gelen "hilim" kelimesinden türemiştir.
Sıfat olan "Halîm" kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de hem Allah Teâlâ hakkında, hem de bazı peygamberler hakkında kullanılmıştır. Meselâ Yüce Allah'ın sıfatı olarak bu kelimenin geçtiği iki âyet şöyledir. “Güzel bir söz (söylemek) ve affetmek, peşinden eziyet gelen sadakadan iyidir. Allah her şeyden müstağnî ve halîmdir (ceza vermekte acele etmez).”3560 “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O'nu tesbih ederler. O'nu (Allah'ı) övgü ile (hamd ile) tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O halîmdir, çok bağışlayıcıdır.”3561 Bunun gibi diğer âyet-i kerimelerde Yüce Allah bazı konuları açıklayıp, kullarını inzar ettikten sonra, onların
3553] 64/Teğâbün, 17
3554] 3/Âl-i İmrân, 155
3555] 4/Nisâ, 12
3556] 33/Ahzâb, 51
3557] 5/Mâide, 101
3558] Müslim, Fedâil, 79
3559] Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 441-442
3560] 2/Bakara, 263
3561] 17/İsrâ, 44
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her türlü işlerine vâkıf olduğunu, kalplerinden geçenleri bile bildiği halde,3562 kullarına olan bağış ve merhameti sebebiyle onları hemen cezalandırmadığını, tevbe etmeleri için fırsat vererek kıyamete kadar mühlet verdiğine işaretle kendisinin halim olduğunu hatırlatmaktadır.
İşte bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, "Halîm" sıfatı Allah Teâlâ, hakkında kullanıldığında "isyanlarına rağmen, âsileri, cezalandırmada aceleci olmayan, gazabı kendisine gâlip gelmediği gibi, sapıkların düşüncesizlikleri ve âsilerin isyanları kendisini öfkelendirmeyen, teennî ve af sahibi" mânâlarına gelmektedir.
Öbür taraftan halîm sıfatı Kur'ân-ı Kerim'de sadece bazı peygamberler hakkında kullanılmakta; diğer insanlar için konu edilmemektedir. Meselâ Şuayb (a.s.)'a kavmi şöyle seslenmektedir: “Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? Çünkü sen halîm (yumuşak huylu) akıllı birisin.”3563 Yine, Kur'ân Hz. İbrâhim'i de "içli ve halîm" olarak vasıflandırırken3564 onun, Allah'tan bir çocuk vermesini isteyip duâ ederek "Rabbim, bana iyilerden (bir çocuk) lutfet!" dediği; bunun üzerine duâsının kabul edilerek ona Allah tarafından kendisi gibi halîm olan bir erkek çocuk ihsan edildiği anlatılmaktadır.3565 (4)
Yumuşaklık ve Kibarlığın Zıddı; Gazap ve Öfke
Gazap; kızmak, öfkelenmek, kızgınlık, intikam alma ve cezalandırma isteği anlamlarına gelir. Nefsin hoşa gitmeyen bir şey karşısında intikam arzusuyla heyecanlanması; infiâle kapılmak, öfke, hışım, hiddet, düşmanlık ve saldırıya meyleden haline gazap denilir.
Fıkıh açısından gazap halinde yapılan işlerde bazı istisnalar getirilmiştir. Meselâ, gazap halinde kinâye sözlerle boşama, niyet olmadıkça geçerli değildir. Kocanın kızarak eşine, “babanın evine git” demesi gibi. Hâkim gazaplı iken hüküm veremez.3566 Ahlâkî yönden, gazap hakkında şu hükümler dikkate alınmalıdır: Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Gazap, bütün kötülükleri kendinde toplar.”3567 “Gazap şeytandandır.”3568
Kur’ân-ı Kerim, takvâ sahibi olan mü’minlerin öfkelerini yuttuklarını ve affedici olduklarını vurgular.3569 Öfkesini yutkunmayan insanların nasıl kötülükler işledikleri, bir hiç yüzünden nasıl birçok cinayet işlendiği ve kötülükten sonra öfkesi geçenlerin nasıl pişman oldukları her zaman görülmektedir. “Öfkeyle kalkan zararla oturur” denilir. Haklı bir dâvâda bile olsa gazabı yenip karşı tarafı affetmek, büyük bir meziyettir. Mü’minlerin örnek alması gereken Rasûlullah’ın (s.a.s.) ahlâkı böyle idi. İslâm’da nefis için kızmak yoktur. Mücâdele ve mücâhede Allah içindir. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde bir sarhoşa rastlayıp had uygulatması üzerine sarhoş ona sövmüş, Hz. Ömer onu bırakarak şöyle demiştir: “Beni
3562] 33/Ahzâb, 51
3563] 11/Hûd, 87
3564] 11/Hûd, 75
3565] 37/Sâffât, 100-101; Talat Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 312
3566] Müslim, Akdıye 16
3567] Ahmed bin Hanbel, 5/373
3568] Ahmed bin Hanbel, 4/226
3569] 3/Âl-i İmrân, 134
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 873 -
gazaplandırdı. Ceza verirsem nefsime yardım etmiş olurum. Ben bir kimseyi nefsim için azarlayıp dövmeyi sevmem.”
Aşırı gazap, aklın öyle bir âfetidir ki, en latif varlığı bile mecnun haline getirip hunhar bir canavara dönüştürebilir. Hiddet; akıl ve idrâkin yerine heyecan, dürüstlüğün bitişi, gözlerin görmemesi, kulakların duymaması demektir ve böyle birini ne din, ne kanun ne de nasihatçilerin öğütleri engelleyemez. Hiddetle başlayan, cinnet geçirerek kötülük yapar, sonra da pişman olur.
Rivâyete göre, Hz. İsa’ya “Âlemde en zorlu ve şiddetli olan şey nedir?” diye sorulduğunda o şöyle buyurmuştur: “Her şeyden şiddetli olan Allah’ın gazabıdır. Ondan cehennemler bile bizim gibi titrer.” ‘Bundan kurtuluş yolu nedir?’ diyene de: “Kendi gazabını terk” demiştir. Gazap, kişiye edebi kaybettirir; edep kaybolunca da insanın yapamayacağı rezillik yoktur. Çoğunlukla hiddetlenmenin zararı sahibine aittir. En kötü gazap hali tez gelip geç gidendir. Bu, kişiyi intikamcı yapar ve helâkine sebep olur. Rahmet peygamberi ve en güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmiş olan Önderimiz: “Mü’minlerin imanca en olgun olanları ahlâkça en iyi olanlarıdır” buyurmuştur. 3570
Öfke ve Fıtrî Duyguların Eğitilmesi: Hadis-i şerifler, gazaplanan kimsenin öfkesinin sevkedeceği şeyi yapmamasını emretmektedir. Kişi, öfkesi icabı bir şeyler yapmaya kalkarsa, mâkul ve meşrû bir şey yapamaz. Öfkesi geçince pişman olacağı şeyler yapar. Öyleyse Rasûlullah (s.a.s.), kişinin öfkeliyken bir şeylerle oyalanmasını veya öfkesi doğrultusunda faâliyetten kaçınmasını sağlamaya çalışır. Rasûlullah’ın öfkesini yenen insanı, kuvvetçe insanların en güçlüsü olarak ilân etmesi gösteriyor ki, nefis mücâdelesi, düşmanla (hasım veya rakiple) yapılacak mücadeleden daha zor ve belki daha faziletlidir.
Hadislerde gazaplanan kimsenin ayaktaysa oturması, öfkesi yine geçmezse yatmasının tavsiye edilmesini şöyle yorumlayabiliriz: Ayakta olan kimse, bir fiil/eylem yapmaya hazırdır; oturan bu durumdan uzaklaşır; yatan daha da uzaklaşır. Öyle anlaşılıyor ki, gazaplanan kişi, ayakta veya otururken kendisinden, sonra pişman olacağı bir şey sâdır olmaması için, farklı bir eylem olarak bunu tavsiye etmiştir.
Rasûlullah’ın “gazaplanma!” tavsiyesi, mümkün ki, çabuk öfkelenen biri için yapılan tavsiyedir. Çünkü Peygamberimiz, herkesin mîzâcına göre emreder, en uygun olanı tavsiye ederdi. Hadis-i şeriflerdeki “öfkelenme!” tavsiyesi de gösteriyor ki, öfke, nice kötülükleri kendinde toplamaktadır. Rasûlullah’ın “öfkelenme!” diye tavsiye etmesi, “öfke sebeplerinden kaçın, öfkeyi çekecek şeylere yer verme” demektir. Öfkenin bizzat kendisinin yasaklanması düşünülemez. Çünkü öfke, fıtrî/doğal bir haldir; insan karakterinden yok edilemez. Bu yasaktan maksat, aynı zamanda öfke gibi duygularımızı bastıracak alışkanlıklar kazanmak, ruh terbiyesine önem vermek demektir. Yine, öfkeyi ortaya çıkaran en büyük kaynak kibirdir. Çünkü insanın arzu ettiği bir şeye muhâlefetten kibir ortaya çıkar; kibir de onu öfkeye atar. Bu durumda, mütevâzi olan kimseden nefsi savunma duygusu çabuk geçeceği için, kibirlenmeyen kimse, öfkenin şerrinden selâmette kalır.
Sadece gazap değil; fıtratımıza verilen bütün duygular, yok edilemez; zaten
3570] H. Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 224
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yok edilmiş olsa, insanın dengesi sarsılır, o duyguların hayırlı istikamette ve ölçülü olarak kullanılmasından doğacak dünyevî ve uhrevî güzellikler iptal edilmiş olur. O yüzden “öfkelenme!”, “inat etme!” demek, “fıtratını değiştir!” emrinde bulunmak gibi, yapılması mümkün olmayan bir şeydir. Bu değerlendirmeye göre, hadis-i şeriflerdeki “gazaplanma!” emri, “meşrû olmayan konularda ve aşırı şekilde öfkelenme!” anlamındadır. Böylece, bu fıtrî duyguları, sadece “hayırda kullanma” tavsiye edilmiş olmaktadır. Her uzvun ve her duygunun meşrû ve ölçülü bir kullanma yönü vardır. Allah’ın yarattığı ve ihsan ettiği özellik ve nimetler, insana zulüm olsun diye değil; rahmet ve sınav aracı olarak verilmiştir. Özellikle tasavvufî yaklaşımda “nefsi öldürmek” tâbiriyle, olumsuz kabul edilen duyguların tümüyle yok edilmesi ısrarla tavsiye edilir. Bu, hem imkânsız, hem de yanlış bir yaklaşımdır. Yapılacak iş, onları yok etmeye çalışmak değil; hayır yolunda ve ölçülü bir tarzda kullanmaktır. Öfke konusunda, nefsin isyanlarına öfkelenip terbiyesine çalışmak, küfür, zulüm ve fesat sergileyenlere öfkelenip İslâm’ın hâkimiyeti için gayret göstermek en mâkul yoldur. Ölçü bellidir: Allah için sevmek, Allah için öfkelenip buğzetmek.
Rasûlullah (s.a.s.), şahsını ilgilendiren meselelerde sabredip öfke göstermediği halde; dini ilgilendiren konularda öfkesini izhar etmiştir. Bu hususta birçok örnek verilebilir. Bunlardan biri, şu hadis-i şeriftir: İbn Mes’ûd anlatıyor: “Bir adam gelerek Rasûlullah’a: ‘Ben sabah namazına falanca (imam) yüzünden gelemiyorum, çünkü namazı fazla uzatıyor’ dedi. Ben, Rasûlullah’ın o günkü kadar öfkelendiğini hiç mi hiç görmedim. Gazapla şöyle dedi: “Ey insanlar! Sizden bazıları nefret ettiricidir. Hanginiz halka namaz kıldırırsa, kısa tutsun; zira cemaatte hasta var, yaşlı var ve ihtiyaç sahibi vardır.”3571 Rasûlullah (s.a.s.)’in bu şekilde Allah için öfkelendiği olaylar çoktur. Kur’ân-ı Kerim’de bazı peygamberlerin de Allah için öfkelendiği belirtilir. Meselâ, Hz. Mûsâ’nın, kendisi Tur’da iken, kavminin altından buzağı heykeli yapıp bu puta tapmalarından dolayı gazaplandığını, hatta kızgınlığından Tevrat levhalarını yere attığını ve kardeşi Hârun (a.s.)’un başını ve sakalını çekip asıldığını Kur’an haber vermektedir.3572 Yine, bu olay üzerine kavmine çok gazaplı/öfkeli ve üzgün bir şekilde döndüğünü ve onlara kızarak nasihat ettiğini, bunun Allah’ın gazabını, dünyada da alçaklığı istemek olduğunu açıkladığını, Kur’an bize bildirir.3573 Demek ki, öfke yasağı mutlak bir yasak değildir; bu fıtrî özelliğin kullanılması gereken durumlar vardır.
İslâm Ahlâkı Açısından Öfke
İslâm ahlâkıyla ilgili eserlerde, öfke duygusunu ortadan kaldırmak yerine; öfkeli halde iken yanlışlık yapmaktan sakınmanın gerekliliği üzerinde durulmuştur. Buna göre, gazap sırasında kalp atışının hızlanması ile kanın damarları ve beyni zorlaması, aklın normal görev yapmasını önler; yanlış ve zararlı işler yapılmasına yol açar. Bu sebeple, “gazap, muvakkat (süreli) bir deliliktir” denilmiştir. Gazap halindeyken sağlıklı düşünmenin mümkün olmadığı, bu durumdaki kişiyle bir deli arasında fazla fark bulunmadığı ifade edilir. Hüküm, karar ve ceza verme durumundaki kişilerin öfkelenmeden, soğukkanlı olarak bu eylemlerini yerine getirdiklerinden emin olmaları için, suçluyu hemen cezalandırma yoluna
3571] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 12/300
3572] 7/A’râf, 150
3573] 20/Tâhâ, 86
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 875 -
gitmeyip bir süre beklenilmesi veya suçluyu gözaltında tutmanın yerinde olacağı ve uygulamanın da bu şekilde sürdürüldüğü ahlâk ve hukuk kitaplarında belirtilir. Adâletin tam olarak yerine getirilmesi için, hem öfke ve kibir gibi haksızlığa yol açabilecek duyguların etkisinden sıyrılmanın, hem de âcizlik ve aldırmazlık şeklindeki tutumlardan uzak durmanın gerekliliği de İslâm âlimlerince vurgulanmıştır.
Gazapla hilim arasındaki ilişki, hilimle/yumuşaklıkla ilgili tarifte açıkça görülür: Râgıb ve Mâverdi’ye göre hilim, “nefsi gazabın azgınlaşmasından korumaktır.” Hadis-i şerife göre, gazap duygusu bakımından insanların dört farklı karaktere sahip olduğu belirtilir. Bazıları çabuk öfkelenir, çabuk yatışır. Bazıları nâdiren öfkelenir, fakat zor teskin edilir. Bazıları da çabuk öfkelenir, zor yatışır. Nihayet nâdiren öfkelenip çabuk yatışanlar gelir ki, en iyi olanlar, bunlardır. Gazap duygusu, mizaçlara, alışkanlıklara, eğitime, yaş ve cinsiyete göre değişir.
Her fıtrî duygu gibi, gazabın da hedefi İslâm’ın gösterdiği istikamette olmalıdır. Yine tüm duygular gibi ölçülü, dengeli olmalı, ifrat ve tefritten uzaklaşılmalıdır. Yersiz gazap veya haddi aşan ifrat noktasındaki gazap yerilmiştir. Gazap, fıtrî bir duygu olduğundan, hiç gazaplanmayan kimse, dininin, dâvâsının ve şahsının onurunu koruyacak ve düşmanlara tepki gösterecek cihadı gerçekleştiremez. Ilımlı bir gazap duygusu, fazilet sayılır. Ilımlı bir öfke duygusu, “şecaat” veya “hamiyet” diye adlandırılır. İnsanın onurunu, haklarını ve değerlerini korumak için hamiyet ve şecaat sahibi olması gereklidir. Gazap gücünün ifratına tehevvür (saldırganlık), tefritine de cübn (korkaklık) denilir.
Öfke olayı, insanın içinde ve dışında değişmeyi beraberinde getirir. İç organlarının çalışması daha çok olumsuz şekilde bundan etkilendiği gibi; rengin değişmesi ve organlardaki titreme gibi dışa da etki eder. Öfkenin diğer bir sonucu da, davranışların tertipsiz olarak ortaya çıkması ve doğal mîzâcın değişmesidir. İçteki değişme, dışta görülen olumsuzluklardan daha fazladır. Öfke, kalpte kin ve hased meydana getirir ve çok çeşitli kötülükleri içe yerleştirir. Dıştaki değişme de, aslında içteki değişmenin neticesi ve meyvesidir.
Öfkenin dildeki etkisine gelince; aklı başında bir kimsenin söylemekten hayâ edeceği, öfkesi geçince pişman olacağı kötü, kaba ve çirkin sözlerin söylenmesi çoğunlukla ortaya çıkar. Öfkenin insan davranışlarındaki eseri ise, kaba kuvvet kullanma, dövme, hatta yaralama ve öldürme gibi nâhoş olaylardır. Eğer öfkelenilen kişinin kaçması veya orada bulunmayışıyla bunlar yapılamazsa, öfkeli kendine yönelir; elbisesini yırtar, kendi kafasına vurur, bazen yıkılır düşer veya kap-kacak, araç-gereç kırar, bu işle hiç ilgisi olmayan başka insanları incitir.
Bu tür zararları düşünen kimse, Peygamberimiz’in “öfkelenme!” diye tavsiyesinin nice hikmetlere şâmil olduğunu anlar. Tabii, öfkenin bütün bu zararları, dünyevî öfke hakkındadır; yani, Allah için ve meşrû hedefe yönelik olmayan öfke içindir.
Ya Susun Ya da Susmaktan Daha Güzel, Daha Tatlı Şeyler Söyleyin!
Lokman sûresi, 6. âyette geçen “lehv el-hadis”, boş söz, eğlence sözü anlamına gelir. “İnsanı, gerekli olan ibâdetleri yapmaktan alıkoyan asılsız haber,
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yalan söz ve insanları sadece güldüren, haktan uzaklaştıran, Allah’ı unutturan her türlü oyun, eğlence, lehv el-hadis olarak değerlendirilmiştir. İnsanı oyalayan, ciddî işlerden alıkoyan sözler, asılsız hikâyeler, gevezelikler, efsâneler, sırf güldürmek için edilen lakırdılar, teğanniler (şarkı-türküler) gibi eğlendirici ses ve sözlerdir.”3574 Mevdûdî, bu âyetin tefsiri olarak lehv el-hadis kavramını şöyle açıklıyor:
“Lehv el-hadis” deyimi, metinde, dinleyeni meftun eden, tamamıyla kendi atmosferine çeken ve etrafındaki başka şeylerden habersiz hale getiren bir şeyi tazammun eder. Lügat anlamı itibarıyla bu tamlamanın herhangi bir kötü çağrışımı yoktur; fakat günlük kullanım içinde bu tamlama; dedikodu, saçma sapan konuşma, sulu şaka ve hareket, romanlar, hikâyeler, masallar, şarkı söyleme, cümbüş... vs. kötü ve faydasız şeyler için kullanılır.
Peygamberimiz şöyle buyurur: “Selâmı yayınız, selâmet bulursunuz. Boş şey/eğlence, kötüdür.”3575 Her iş ve sözü imanı ile uygunluk gösteren müslüman, âhirette lüzumsuz söz söyleme ve dinlemeden uzaktır: “Orada boş söz değil; yalnız selâm (huzur veren sözler) işitirler.”3576 Lüzumsuz söze kulak asmayan müslümanlar, daima hakkı dinler, hakkı söyler ve yalandan sakınırlar.3577 Dünyada lüzumsuz söz ve boş dâvâlarla meşgul olanlar, yalan, iftira, dedikodu gibi çirkin ve kötü sözlerle kalplerini karartanlar, âhirette hesaba çekildikleri zaman, dünyada olduğu gibi lüzumsuz ve yalan lakırdılar etmeye başlayınca, onların ağızlarına mühür vurulur ve diğer organları, aleyhlerinde şâhitlik etmeye başlar. 3578
Her çeşit kaba ve çirkin söz ve davranışlardan, lüzumsuz ve faydasız sözlerden kaçınmak, daima hak ve doğruyu konuşmak, mü’minin prensibidir. Önemsenmeden söylenen öyle lüzumsuz söz vardır ki, insanı cehennemin en derin yerine sevk eder. 3579
Söz Var İş Bitirir, Söz Var Baş Yitirir: Söz; kişinin inanç, görüş, düşünce ve davranışlarının dilidir. Kişinin aynasıdır, portresidir, için dışa yansımasıdır. Hz. Ali (r.a.): “Kişi, dilinin altında gizlidir” buyurarak bu gerçeği dile getirmiştir. Yine o şöyle buyurur: “Bana soru soranın zekâ seviyesini, sorduğu sorudan anlarım.”
Yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve yaldızlı kelime ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve sanat kostümüyle makyajlansa da merduttur.3580 Kişi, bilerek söylediğinden sorumludur.3581 Dinlediklerinden de.3582 Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir.3583
Küfür, gıybet, lâf taşıma, iftira, yanlış, yalan, çirkin ve kaba söz söylemek, zâten güzel insanların işi değil. Ancak bunun da ötesinde, boş (lâğv) söz söylemekten de nehyedilmişiz. Rabbimiz, kurtulan/kurtulacak olan mü’minlerin
3574] İbn Arabî, Ahkâmu’l Kuir’an, 3/1493; Elmalılı, 7/3883
3575] Buhâri, Edebu’l Müfred Terc. 2/144
3576] 19/Meryem, 62
3577] 25/Furkan, 72; 33/Ahzâb, 70
3578] 36/Yâsin, 65; 41/Fussılet, 20-22
3579] Müslim, hadis no: 2988
3580] 6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4
3581] 2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18
3582] 17/İsrâ, 36
3583] 2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 877 -
vasıflarını sayarken: “Onlar ki lâğvden (boş söz ve faydasız işten) yüz çevirirler.”3584 buyuruyor. Yine, mü’minlerin vasfını şöyle açıklıyor: “Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.”3585 Bu gerçeği, Kutlu Önderimiz de (s.a.s.) şöyle dile getiriyor: “Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse, mutlaka hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin; ya da sussun, konuşmasın.”3586 Gereksiz tartışmaları da hoş görmüyor Rabbimiz. 3587
Konuşmanın kısa, öz ve anlaşılır olmasına da özen gösterilmelidir. Bu konuda Hz. Ali (k.v.): “Çok konuşanın hatası çok olur” diyor. Hz. Ali’nin şu sözleri de önemlidir: “Konuşmadığın sürece söz sana tâbidir. Söyledikten sonra sen, onun mahkûmu olursun.” Çok, gereksiz ve dikkatsiz konuşmamak demek, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez elbet. Yerinde olursa söz altındır. Rabbimizin ikazı hepimizin mâlumudur: “Hakka bâtılı karıştırmayın. Bile bile hakkı gizlemeyin.”3588 Konuşmak gerektiğinde susmak, susmak gerektiğinde konuşmak, kişinin akıl ve inanç zâfiyetine delâlet eder. Hele zulme ve haksızlıklara uğrayanların, onu ortadan kaldırmak için var güçleriyle mücadele etmeleri gerekir. 3589
Kur’an, içerik ve üslûp yönüyle güzel sözün, bazı sadakalardan daha hayırlı olduğunu belirtiyor: “İyi bir söz ve bir ayıp örtme, ardından eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır.” 3590
Güzel söz, güzel insanlara, kötü söz de kötü insanlara yaraşır. Rivâyete göre, Hz. İsa, bir gün insanlara güzel, yumuşak ve etkileyici bir dille İslâm’ı tebliğ ediyor. Toplumun içerisinden biri, devamlı çirkin sözlerle hakaret ediyor İsa Peygambere. Havârilerinden biri dayanamayıp: “Ey İsa! Sen de ona söyledikleriyle mukabele et” diyor. Hz. İsa’nın cevabı çok mânidar: “Herkes torbasında olanı satar. Benim yanımda bu var; onun yanında o.” Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden; ya da yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz gerektiği halde söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında ve solunda birer melek, onu gözetlemekte ve söylediği her sözü yazmaktadır.” 3591
Konuşmalar; yumuşak, tatlı, yalın, doğal ve sade olmalı. Bağırıp çağırmanın gereği yok. Rabbimiz, Lokman’ın oğluna tavsiyesini şöyle anlatıyor: “Yürüyüşünde mûtedil ve mütevâzi ol. Sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini (avaz avaz bağıran) eşeklerin sesidir.” 3592
Hiç şüphesiz sözün en güzelini, bütün güzel vasıflara sahip Güzelller Güzeli Allah söylemiştir. O’nun kutlu kitabından daha güzel söz söylenmiş değildir.3593 Herkes kendini bir hesaba çeksin. En doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını mı daha çok okuyup anlamaya çalışıyor ve üzerinde düşünüyor; yoksa, gazeteler, televizyonlar, radyolar ve başka sözler mi vaktini daha çok alıp kendisini
3584] 23/Mü’minûn, 3
3585] 25/Furkan, 72
3586] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s Sâlihîn, 3/103
3587] 18/Kehf, 54
3588] 2/Bakara, 42
3589] 27/Neml, 221-227
3590] 2/Bakara, 263
3591] 50/Kaf, 17-18
3592] 31/Lokman, 19
3593] 39/Zümer, 23
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yönlendiriyor?
Kuşkusuz; sözün en güzelini dinlemek, anlamak, yaşamak ve konuşmak, dilimizi ve hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecektir bizi. Olgunlaştıracaktır, çirkinlikten, kötülük ve hamlıktan koruyacaktır bizi. Fertlerin, ailelerin ve toplumların rahatsızlıklarının şifâ bulması, en doğru ve en güzel söz olan reçeteye (Allah sözüne) yönelmekle mümkündür.
Karanlıktan hoşlanan “yarasalar”, iletişim araçlarıyla, saçma sapan sözleriyle, yalan ve iftiralarıyla, kin kusan, hakaret dolu tavır ve ifâdeleriyle İslâm’ı söndürmeye muvaffak olamayacaklardır. “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa da Allah, nurunu tamamlayacaktır.”3594 Her müslüman; Kur’an’dan enerji alan bir nur/ışık olmaya gayret etsin. Göreceksiniz; İslâm’ı karartmak için saldıranlar, bir gün İslâm ile aydınlanacaklar veya kendi zindanlarında cehennemi dünyadayken yaşamaya başlayacaklardır. 3595
Konuştuğumuz dili düzgün ve güzel kullanmak, yani muhtevâ olarak meşrû, üslûp olarak güzel, tatlı, yumuşak ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de dünyamız açısından hayli önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak takdim edilir.3596 Onun için, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in en büyük özelliklerinden ve îcaz yönlerinden biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm söz sanatlarında ve güzel ifadelerde en üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle de Kur’an, mu’cizdir; yani insanlar bir benzerini meydana getirmekten âcizdir. Bütün insanlar birleşse bile böylesine edebî ve güzel ifadeli Kitabın benzerini meydana getiremezler. Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa meydan okuyarak ifade eder. 3597
En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da dillerini güzel kullanmalarını emreder. “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. (En güzel olan kelimeyi, yumuşak ve tatlı sözü güzel ifadeleri söylesinler.” 3598 Benî İsrâilden alınan mîsaktan (ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir. 3599 Dolayısıyla tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir. Uyulması emredilen söz de, sözlerin en güzelidir.3600 En fasih konuşan ve muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden, onlara karşı en güzel ifadelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem’e bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et/öğüt ver, onların içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz edecek güzellikte tesirli söz söyle.” 3601
Kaba ve katı davranmak, sert ifadeler, dâvet ve tebliğ edilenleri, hatta cemaat haline gelmiş, hem de sahâbe kalitesindeki insanları bile dağıtabilir.3602 Ma’rûfu emir, münkerden nehiy, dâvet ve tebliğ görevleriyle mükellef olan mü’minler, bu vazifelerini diledikleri gibi, gelişigüzel ve kendi mantık ve karakter yapılarına
3594] 61/Saff, 8
3595] H. Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 224
3596] 39/Zümer, 23
3597] Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd, 13...
3598] 17/İsrâ, 53
3599] 2/Bakara, 83
3600] 39/Zümer, 18
3601] 4/Nisâ, 63
3602] 3/Âl-i İmrân, 159
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 879 -
göre değil; Kur’an’ın gösterdiği usûlle yapmak zorundadır. Hakkında özel sûre ve âyetler olan Cuma namazının ehemmiyeti herkesçe mâlumdur. Cuma namazının şartlarından birinin “hutbe” olduğu düşünüldüğünde, insanlara güzel bir şekilde hitap etmenin, yani hutbe okumanın dindeki yeri de kavranmış olur.
Dili güzel kullanmak, yani edebiyat bir sanattır; güzel sanatlardan biridir. Peygamber lisanıyla güzellikler ve meşrû sanatlar şöyle taltif ve tavsiye edilir: “Allah güzeldir, güzellikleri sever.”3603 Hz. Peygamberimiz, sözü güzel kullanmakta usta olan, önemli şairlerden Hassan bin Sâbit’i güzel sözlerinden, şiirlerinden dolayı yücelterek övmüş, teşvik etmiş, hatta bir kere de, memnuniyetini belirtmek için kendi hırkasını çıkarıp bu şaire hediye ederek iltifat etmiştir.
Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar düzene kor. Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah etmekle, insanların arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur. İnsanların arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesadı kaldırmak için, yani savaş veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş düşmekte, hatta gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan tâviz vermeye bile müsaade edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı ümmet olmanın şartı olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel konuşmanın, tatlı dilin ve söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır. Müslüman olmak, insanlar arasında müslüman tanınmak için şehâdet kelimesi getirerek dile büyük görev düştüğü gibi; dili koruyamamak da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini mahvedebilir. Bunun için, en güzel konuşan, en büyük insan şöyle buyurmaktadır: “Siz iki et parçanızı (haramlara karşı muhâfaza etmek için) bana garanti verin; ben de sizin cennete gitmenize garanti vereyim. O iki et parçanızın biri, iki dudağınız arasındaki, diğeri ise, iki bacağınız arasındakidir.”
Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün olabilmektedir. Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah'a duâ gibi ibâdetlerin yanında; gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek, cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere engel olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/konuşma olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek, nerede ne söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği günahlardandır.
Dinin güzel, tatlı ve yumuşak şekilde kullanılmasını, özellikle tebliğ çalışmalarında bu hususlara riâyet edilmesinin gerektiğini ifade etmesine rağmen, güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel kullanmak, hiçbir zaman gâye olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi kullanabilmek için esas gayeden uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da gereklidir. Din, amaç; dil araçtır. Bu konuyla ilgili Kur’an’da vurgulanan, güzel olan gayeye, güzel vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur’an, gayemizi belirtirken, vâsıtaları da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi özgür bırakarak mubah kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir. Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere
3603] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kan dökmeye âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve üslûp yönüyle “güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, edebiyat yapma) da şerre âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz oltasıyla kolayca avlayabilmektedir. Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar, sözün sahte güzelliğine kanarak kolaylıkla sömürülebilmekte, nice politikacılar lâf cambazlığı yaparak tâğûtî anlayışları halka kolaylıkla empoze edebilmektedir.
Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel söz şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifadeyle, şerre âlet olan şey, güzel olabilir mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek, elbette olmaz; âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın, kelâmların en güzeli olan Kitab’ına uygun olan şey” diye tanımlayınca, şer olan veya şerre hizmet edip ona âlet olan bir şey, “güzel” olamaz. Halkın edebiyat yapmak, edebiyat parçalamak diye eleştiriyle yaklaştığı ve olumsuz tavır aldığı şekil ve kılıf makyajından ibaret yaldızlı sözler bu türdendir. Kur’an, Şuarâ (şâirler) sûresinde bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu için, câhillerin güzel zannettiği sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü’min olmayan şâirler, hatipler ve bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe (daha doğrusu, maske ve makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek, müslümanların bu tür kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilmiştir. 3604
Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli kelimelerle veya kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek özelliklerle süslemeye âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır, samimiyetsizdir. Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir. Sözü sihir olarak kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı veya haramları hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan bu sözleri bir müslümanın iyi tanıması, değer vermemesi gerekir. Müslümanın, güzel rolündeki büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi için, öncelikle gerçek güzeli iyi bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir. Çünkü bir şeyin sahtesini farkedebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak gerçek güzeli tanımayan kimseler, sahte güzele âşık olabilir.
Bazen, dinî nasihatler yapan, vaaz, hutbe ve sohbetlerle insanlara hakkı göstermeye çalışan kimselerin, özellikle mevlit okuyan veya radyo ve televizyon programlarında duâ yapan bazı görevlilerin samimiyetsizliği sırıtmakta, bu yapay süsleri bolca kullanarak, makyajı suratından akan kimselerin görüntüsünü oluşturabilmektedir. Allah rasûlü, bu konuda şöyle buyurur: “İneğin geviş getirmesi gibi, dilini sağa sola çevirerek belâğat göstermeye çıkan kimselere Allah buğzeder.”3605 Bütün bu hususlara dikkat edip sözdeki yapma güzellikten önce, esas güzellik olan muhtevâdaki gerçek güzelliği, hakkın ifadesini, doğruluğu aramalıyız. Mehmed Âkif Ersoy: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!” diyerek buna işaret etmiştir. Ama sözümüz odun gibi olacaksa, Yûnus’un, dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun, yontulmamış olmasın.
3604] Bkz. 26/Şuarâ, 224-227
3605] Ebû Dâvud, Edeb
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 881 -
Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz. Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden türemiştir. Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden edepli olmak da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan kaynaklanmaktadır.
Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir.3606
Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa olsun, halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır, zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine zarar verebilir, ifsada yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü, konuşmasını bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler için söz altındır. Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça susmakla tanınan bir insan, her zaman kendini dinletir. Söylenecek bir sözümüzün bulunması gerekir; halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak.
Kalp/Gönül ve Kalbin Halleri
Kalp, dinî ve edebî literatürde daha çok gönül anlamında kullanılır. Bunun yanında, ruh, öz, her şeyin ortası, özü, ilim ve şecaat anlamlarında da kullanılmaktadır. İnsan ruhunun sevgi ve nefret gibi duyularının merkezi olan yere kalp denilmesi, teşbih/benzetme iledir. Bedendeki kalbin beden için önemi ne ise, ruhun kalbinin de insan için önemi o derecede önemlidir. İslam terminolojisi ve edebiyat dilinde geçen “kalp”ten maksat, vücudun sol kesimindeki, kanı damarlara pompalayan bir parça etin olmadığını hemen hepimiz biliriz. “Kalbi olan(lar) için onda anlayış ve ibret (dersi) vardır.”3607 Açıktır ki, burada geçen kalp, vücudun kalp denilen organıyla tamamen farklı ve esasen onunla ilgisi olmayan yüce ve mümtaz hakikattır. “Kalplerinde hastalık vardır.”3608 Bu kalp hastalıkları, elbette tıp doktorunun tedavi edebileceği bir hastalık değildir.
Ma'rifet, yani Allah'ı bilmek ve tanımak kalbin işidir.3609 Haset, gazap, buğz ve nefret gibi kötü duyular kalpte bulunduğu gibi; iman, Allah korkusu, hilm ve takva da kalbe ait fiillerdir.3610 Mü'mine yakışan, kalbe Allah sevgisini yerleştirmek için onu Allah sevgisinin dışında mal, mülk, para gibi dünyalık şeylerin muhabbetinden uzaklaştırmaktır. Fâni olan her şeyin sevgisi geçici, yalnızca Allah sevgisi bâkidir.
Kur'an ilimlerinde, din ilminde, ahlâk ilminde, edebiyatta kalp denilince bu ikinci anlam, yani gönül kastedilir. Temiz kalpli adam, kalbi bozuk, kalpsiz, taş kalpli gibi ifadelerde kalpten ne anlıyorsak, burada kalpten de onu anlayacağız
3606] Bkz. 3/Âl-i İmran, 159
3607] 50/Kaf, 37
3608] 2/Bakara, 10
3609] bkz. Buhâri, İman 13
3610] Müslim, İman 230; Tirmizî, Fiten 26; Nesai, Cihad 8; Ahmed b. Hanbel, V/71
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ki, gaybe imanda, Allah'ı bilmede bu kalbi sezmenin, tanımanın büyük önemi vardır. İmanın ve küfrün merkezi kalptir. Kalp, iman nuru ile dolduğunda gönül; inkâra ve küfre yöneldiğinde ise nefistir. Gönül ulviyete/yüceliğe, nefis süfliyete/alçalmaya yönelir. İlahî sevgi ve tevhid sırrı burada tecelli eder. Gönül, hem çok yüce, hem de çok hassastır. Kırılınca kolay kolay tamir edilemez. Gönül, enfüsteki ayetlerin yazıldığı kitaptır. Onun okunması da yine gönülle, kalp gözüyle olacaktır; çünkü kalpten kalbe yol vardır.
Kur'an, kalbe duyu organlarını sağlıklı kullanmayı, bilmeyi, anlamayı, düşünmeyi, akletmeyi, öğüt almayı, inanmayı vb. fonksiyonları, olumsuzluklarıyla beraber isnâd etmektedir. Kalp, sağlıklı ise bunlar pozitif; sağlıksızsa negatif bir gelişme arzeder. Kur’an, kötü işlerin ruhu bozup insanı iyiliklerden ve doğru yoldan saptırdığından bahseder.
“Öyle değildir, hayır! Kazandıkları, üstüste kalplerine yığılmıştır da kalpleri pas tutmuştur.”3611
“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırma.”3612
“Onlar eğrilince, Allah da kalplerini gerçekten bâtıla meylettirdi.”3613
“...Ve (yaptıklarından dolayı) kalplerini perdeledik, artık anlayamazlar onu.”3614
“İşte kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.”3615
“...Onların (ehl-i kitabın, hak ile araları) uzayıp açıldıkça kalpleri katılaştı ve onların çoğu fâsık oldu.” 3616
“Vücutta bir et parçası vardır. O sağlamsa, bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir.”3617 Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı gibi yaratılmış bakımından kalp temizdir. Ancak vücut ülkesinin başkenti olduğundan dolayı iman, ruh gibi dostlar da; şeytan, nefis gibi düşmanlar da orada örgütlenmeye çalışır. Devrimler, ihtilâller orada olur. Bu uçsuz bucaksız ülkenin en çarpıcı özelliği adında gizlidir: Kalb; yani değişken olan; halden hale giren; özetle "dönek". Bir kararda durmaması, gördüğüne akması, bir su gibi içine girdiği ortamın rengini yansıtması ona bu ismin verilmesine neden olmuştur. Devrim, eskimez tanımıyla "inkılâb" da "kalb"le aynı kökten gelmiyor mu zaten?
“Değil, başkası değil, onların işlediği günahlar karartmıştır kalplerini.”3618 Bu karayı, bu pası temizlemek elbet kolay olmayacaktır. Nasıl temizlensin ki? En çok kullandığımız organlar el, kafa ve kalp. Bunlar içerisinden de en çok kullanılan kalptir. Elimizi birkaç ay yıkamadığımızı düşünelim, tiksinilecek bir durum olur. Ya ondan çok daha fazla kullandığımız kalp? Onun ne kadar kirleneceğini hesaplamak zor değildir. Bu kirlilik, kalbi sonunda öyle bir noktaya getiriyor ki,
3611] 83/Mutaffifin, 14
3612] 3/Âl-i İmran, 8
3613] 61/Saff, 5
3614] 6/En’âm, 25
3615] 7/A’râf, 101
3616] 57/Hadîd, 16
3617] Buhârî, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107; İbn Mâce, Fiten 14
3618] 83/Mutaffifin, 14
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 883 -
kalp duyarsızlaşıyor, katılaşıyor, taşlaşıyor. “Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi; hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ortasından sular çağlar, öyleleri de vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” 3619
Kalp katılığı, rahmet kıtlığıyla doğrudan ilgilidir: “Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini kaskatı yaptık.”3620 Âyette kalp katılığının illeti olarak lanetlenmenin gösterilmesi oldukça ürperticidir.
“Kasvet” (kalbin katılaşması), sonunda hidayetin; kalbin yakıtı olan hidayetin tümden kesilmesine neden oluyor: “Hatemallahu alâ kulûbihim (Allah kalplerini mühürledi)”3621 Artık dosya kapanmıştır, mühürlenmiş ve imzalanmıştır. Vurandan başkası çözemeyecektir o mührü. Katılık kalbin felâketi; mühürlenmekse kıyametidir. Kalp gibi mükemmel bir coğrafyayı elden kaçıran, devlet kuşunu elden uçurmuş demektir. Bu duruma düşmemenin en garantili yolu iç savaştır.
Kur’an’da Kalbin Halleri: Kur'an; kalbin durumlarını, ibadet ve takvaya meyilli kalplerin değişik yapı ve özelliklerini belirtir. Bunları şöyle sıralamak mümkündür: Mutmain kalpler,3622 selim kalpler,3623 Allah'a yönelmiş kalpler,3624 Allah anıldığı zaman titreyen kalpler,3625 Allah'a bağlı kalpler,3626 Mütevazı kalpler,3627 Huşû İçerisindeki Kalpler. 3628
Kur'an'da, kalplerin günah ve şirkle hastalıklı hale gelmiş değişik durum ve özellikleri de şöyle sıralanabilir: Galiz (kaba ve katı) Kalpler,3629 Eğri Kalpler,3630 Gâfil ve Gaflete Düşürülmüş Kalpler,3631 Taş Gibi Katı Kalpler,3632 Kılıflı Kalpler,3633 Hasta Kalpler,3634 Mühürlü Kalpler,3635 Bağlı Kalpler,3636 Kapalı Kalpler,3637 Kör Kalpler,3638 Kilitli Kalpler.3639
Kalplerin hastalığı ve giderek mühürlenmesinin sebepleri: Kur'an'dan yola çıkılarak kalbin hastalıklarına ve mühürlenmesine sebep olan mikropları şöyle sıralayabiliriz: Dünya sevgisi, kötü çevre, kötü kimselerle arkadaşlık, çok yemek ve çok gülmek, başta büyük günahlar olmak üzere her çeşit haramlar, en sinsi
3619] 2/Bakara, 74
3620] 5/Mâide, 13
3621] 2/Bakara, 7
3622] Ra'd, 28
3623] 26/Şuarâ, 89
3624] 50/Kaf, 31-32
3625] 8/Enfâl, 2-3
3626] 8/Enfâl, 11
3627] 22/Hacc, 54
3628] 57/Hadîd, 16
3629] 3/Âl-i İmran, 159
3630] 3/Âl-i İmran, 7
3631] 18/Kehf. 28
3632] 2/Bakara, 74
3633] 2/Bakara, 88
3634] 2/Bakara, 10; 33/Ahzâb, 32
3635] 45/Câsiye, 23
3636] 7/A'râf, 100
3637] 41/Fussılet, 5
3638] 22/Hacc, 46
3639] 47/Muhammed, 24
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hastalık: Nifak ve ölümcül hastalık: Şirk.
Kalp hastalıklarının ilacı ise; Kur'an-ı Kerim'i düşünerek, anlayarak okuyup kendi hayatına ve toplum hayatına geçirmeye çalışmak. Öğüt dinlemek. Zikir, tevbe ve istiğfar. Huşû ve anlayış. Kalbi arındırma yollarına müracaat edip güzel ahlak ve ihlâslı ibadet üzere olmak. Cesaret, ins ve cin şeytanlarına tavır almak.
Kalbin Katılaşıp Hastalanması ve Mühürlenmesi
Kur’an’ı gerektiği gibi anlamak için kalbin kilitli olmaması gerekir.3640 Kalbin, görevini yapabilmesi için, selîm olması; hastalıklı ve ârızalı bulunmaması gerekir. Kalplerin selim olmayıp, marazlı (hastalıklı) olmasını Kur’an, hemen daima nifak illetiyle irtibatlı gösterir.3641 Bu ayetlerden yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz:
Kalbi perişan eden hastalıkların başında samimiyetsizlik ve riyakârlık gelmektedir. Münâfıklığın en tipik özelliği kalp hastalığıdır.3642 Kalp hastalığının diğer belirtileri arasında doymazlık, hırs,3643 rics (pislik, iğrençlik, sefihlik), şeytan fitnesine yataklık dikkat çeker.3644 Kalp marazı; kalp katılığı, kalp kararması (kasvet) getirir. Kur’an, bu kalp kasvetinden çokça bahseder ve onun insanın sonsuzluğa, güzele, iyiye, kısaca Allah'a giden yolunu tıkayan bir bela olarak gösterir. “Yazıklar olsun kalbi kasvetle dolmuş olanlara.”3645 Kalp kasvetini azdıran en önemli sebep, sonu gelmez arzu ve emeller, hırslar ve tutkulardır.3646 Kalp kasvetinin en tipik temsilcileri yahudilerdir.
İnsanın kalbini tahrip eden tutum ve davranışları, giderek kalbi paslandırır. Kalbin paslanması, hak ve hakikata açılabilecek pencerelerin kapanma noktasına yaklaşması demektir. Bu duruma gelen kişi, Yaratıcı ile arasına tam bir perde çekmiş olur.3647 Hastalanan ve paslanan kalp, nihayet körleşir. Ve insan için esas körlük budur.3648 Kalbin körelmesi, kalp gözünün, yani basîretin kör olmasıdır ki, insanın kâinatı, varlıkları ve kendi nefsini okumasını (en azından doğru okumasını) engeller. Böyle olunca da, kalp körlüğü insan ve evrenin sırlarını çözmeye götüren bütün organ ve araçları dumûra uğratır ve bütün girişimleri aksatır. Nitekim Kur’an, kalple akıl arasında devamlı ilişki kurmuş, iş görmez hale gelen bir kalp gözünün akıl faaliyetini de fonksiyonunu icra edemez hale getireceğine işaret etmiştir.3649 Kur’an, bu konuda “akıl işleten, akıl faaliyeti yürüten kalpler” deyimini kullanıyor. 7/A’râf, 179. ayeti ise, inceden inceye düşünüp sırları keşfedemeyen kalplerden söz eder ve bu kalplerin sahiplerini gözleri görmez, kulakları işitmez olarak nitelendirdikten sonra onların yerlerini hayvanlardan daha aşağılarda gösterir.
Kalp körlüğünü; kalbin damgalanması, kilitlenmesi, perdelenmesi ve mühürlenmesi izler. Bu son aşama, insanın evrensel hak ve hakikate, imana açılan
3640] Muhammed, 22
3641] 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nur, 50; 33/Ahzâb, 12..
3642] 2/Bakara, 10
3643] bkz. 33/Ahzâb, 32
3644] bkz. 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53
3645] 39/Zümer, 22
3646] 57/Hadîd, 16
3647] 83/Mutaffifin, 13-15
3648] 22/Hacc, 46
3649] bkz. 22/Hacc, 46
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 885 -
tüm kapılarının kapanmasıdır. Bu aşamadan dönüş yoktur. Dünya planındaki imtihanın kesin kaybıdır bu. Kur’an’da bu son aşamayı ifade için kalbin tab’ edilmesi;3650 hatmedilmesi / mühürlenmesi3651 ve kalbe kilit vurulması,3652 kalbe perde çekilmesi,3653 deyimleri kullanılmaktadır. Bu hale düşenlerin diğer duyu organlarının da ödevlerini insana yaraşır biçimde yapamayacağı dikkat çekilir.
Kalbi taşlaşmışların gözleri yaşsız olur.3654 Bu hal, kalp mühürlenmesi açısından önemlidir. Kalbin sevgi ve merhametten aldığı öyle yüce bir zevk vardır ki; böyle zengin gönüllerde dokulara kan veren kalp, sanki bir başka zevkle çarpmaktadır.
Bir insan, Allah'a karşı sorumluluk ve şükran hissi duymaz, takva özelliklerine sahip olmazsa; kalp, kulak ve gözünde meydana gelen cereyan kesilmesi (mühür ve perde) onun idrak cevherini yok eder. Ona gerçekleri en kesin bir dille anlatsanız da; o, bunu farkedemez. Çünkü Allah'ın yaratış sırrında güzellikler ve ihtişam vardır. Gözü perdeli, kalbi ve kulağı mühürlü olan bunu farkedemez. Dolayısıyla onların uyarılması ve uyarılmaması eşittir; inanmazlar.
Bütün kâfirlerin değil; insanî değerlerden soyutlanmış küfürde inatçı kimselerin kalpleri mühürlenir. Cenab-ı Hak, küfre düşen bir kimseyi sonsuz rahmetiyle uzun süre gözetimde tutar; yani kalbini hemen mühürlemez. Ona dönüş şansı tanır. Fakat gurur, cimrilik ve azgınlıkta direnirse, ilahî gazap mührünü vurur ve artık o iflah olmaz. Artık bu kimse Fatiha'daki "mağdûb-i aleyhim" grubuna girmiştir. Diğer kâfirler ise "dâllîn"dir; günün birinde, kendi tavırlarıyla liyakat kesbettiğinde Rabbimiz hidâyet verebilir.
Müslüman açısından kalplerin mühürlenmesi gerçekleşmez; öyleyse bu konu sadece azgın kâfirleri ilgilendirir diyemeyiz. Günümüzde günahlar çok kolaylaşmış, bilerek veya bilmeyerek şirke, küfre düşmek olağan hale gelmiştir. Bir müslümanın, kalplerin mühürlenmesi, Allah'ın lanetine uğramasına giden yolları iyi bilmesi gerekir ki o tehlikeli istikamete meyl etmesin. Günahtan küfre, küfürden kalp mühürlenmesine giden korkunç tehlikelerden uzak kalmak için çok hassas olmalıyız. Şeytanın ve nefsin günah işletmekten muradı; bizi sadece günahkâr kılmak değil; fırsatını bulup kalbi mühürletecek noktaya getirmektir. Her günah da, tevbe edilmediği ve ısrar edildiği müddetçe sonu ümitsizliğe, uydurma te'villerle haramı helalleştirmeye, kalp katılığına, dolayısıyla küfre açılan bir kapıdır. Kur'an, bu nedenle günahlardan kaçmamızı ısrarla emretmektedir. Bir insan günah işleye işleye, adım adım küfre yaklaşır. Günah işleyen, daima günah çevresinde günahkârlarla dost olacağından, yavaş yavaş günahkârlığı karakter çizgisi haline getirir.
Günah işleyen, suçuna karşılık te'vil yolları arar. En tehlikeli oyun da budur. Bu te'vil hastalığı ilerleyerek Kur'an'a saygıyı azaltır. Sonunda küfre götürebilir. Zaten tevbenin temel sırrı budur. Günah işleyen, hiçbir mazeret, bahane icat etmeden, te'vile kapılmadan suçunu idrak ve kendine itiraf etmelidir. Bu kabul, te'vilden ve küfürden kurtarır. Bu konuda İblis ile Hz. Âdem'in işledikleri
3650] 7/A’râf, 101; 9/Tevbe, 87, 93; 10/Yûnus, 74; 30/Rûm, 56
3651] 2/Bakara, 7; 45/Câsiye, 23; 6/En’am, 46
3652] 4/Nisâ, 155; 47/Muhammed, 24
3653] 6/En’âm, 24; 18/Kehf, 57
3654] bkz. 2/Bakara, 74
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hata konusundaki tavırları Kur'an'da ibret alacağımız şekilde vurgulanır. Günah kompleksine düşerek de insan küfre doğru yönelebilir. Şeytanın bir oyunu da, günah işleyen insanı paniğe kaptırarak saflarına almaktır. Yani "sen nasıl olsa büyük günahkârsın; sen artık iflah olmazsın, öyleyse günaha devam; battı balık yan gider" sloganıdır. Bu yorum, temelden yanlış bir yargıdır. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Allah,(vazgeçilip tevbe edilince) bütün günahları mağfiret eder." 3655
Kalbin mühürlenmesi, boş arzuları ilah edinme,3656 Allah’ın nimetlerine nankörlük,3657 azgınlık, zulüm,3658 bilgisizlik3659 gibi sebeplerden olmaktadır. Kalbi mühürlenenler artık insanca ne görebelir, ne duyabilir, ne anlayabilir, ne de yaşayabilirler.3660 Küfre götüren günahlar açısından önemli bir konu, günahın cinsidir. Her günah çirkindir, kaçınılması gereken yasaklardır. Ama şeytan, bazen küçük günahları gözümüzde büyütürken; büyük günahları ve şirki basitleştirir. Elfaz-ı küfür, şirk ihtimali olan konular, müslümanın gözünde cehenneme düşmekle eş görünümünde olmalıdır. Namazı terketmeyi alışkanlık haline getirmek de küfür yoluna sapmaktır. Bunun yanında, insanın kendini, hevâ ve hevesini putlaştırmaya götüren gurur ve istiğnâ çok önemli bir günahtır. Bir günah, zulümle ilgiliyse, gönül incitiyorsa çok ciddi sonuçları olacak bir vebaldir. Zulüm, Kur'an'ın üzerinde ısrarla durduğu kalbi mühürlü kâfirlere ait bir özelliktir. Zalimin kalbi mühürlenmeye baş adaydır. Ve şirk en büyük zulümdür. Yine küfre düşmemek açısından günah üreten günahlardan şiddetle sakınmamız gerekmektedir. Bazı günahlar, başka günahlara yataklık ederler. Bunların başında yalan ve içki gelir. Yalanın günah barajını aşarak, nifak ve küfrü temsil ettiği konusunda ciddi uyarılar vardır.
Kalplerin katılaşmasından sonra fâsıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir, çabucak unutuverir. Kur'an nuruyla aydınlandıktan sonra uzun bir süre Allah'ı zikretmekten uzak kalınca katılaşır, aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Gönüllerin huşu ve huzur ile Allah'ı anmaları gerekir. Aydınlanıp arınmalar için sürekli uyanık tutulması icap eder. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda yeniden hayat emaresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve böylece Allah'ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah, öldükten sonra yeryüzünü de diriltir, hayat doldurur, bitkilerle süsler, yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği zaman dirilir. Allah, ölüden diri çıkarır. Yeryüzünün dirilişi gibi bu Kur'an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular, yumuşatır ve ısındırır.
Allah, kâfirlere sevgi göstermeyip buğzeden, onları dost kabul etmeyen mü'minlerin kalplerine imanı yazar ve onlara yardım eder. 3661
İnsanın kalbi, iki farklı ânında aynı durumda olmaz; her şeyden daha çok kendi amellerinden etkilenir. İyi ve nurlu bir kalbe nur verir; kötü ve karanlık bir amel ise kalbin nurunu alır, onu karartır. Sâlih amel, insanın kalbini yumuşatır,
3655] 39/Zümer, 53
3656] Câsiye, 23
3657] 7/A’râf, 101
3658] 10/Yûnus, 74
3659] Rum, 56; Tevbe, 87, 93
3660] 2/Bakara, 7; 63/Münâfıkun, 3; 9/Tevbe, 87, 93; 6/En’âm, 46
3661] bkz. 58/Mücadele, 22
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 887 -
öğütleri, hakkı ve hakikati kabul etmesini sağlar. İnsanın fıtratıyla bağdaşmayan ameller ise, insanın kalbini sertleştirir, katılık getirir. İnsanın kalbi, Kur'an'dan ışığını kesip, Allah'ın nuruyla bağını koparınca öylesine kararır ki, Kur'an tabiriyle artık onun işi bitmiş ve onun kalbi mühürlenmiş sayılır. Takva sayesinde Kur'an'ın hidayetiyle, Allah'ın nuruyla bakıp, görünmezleri keşfeden, perdenin arkasındaki parıltıları görebilen insan; bu ışıkla irtibatı kendi iradesiyle kestiğinde körlüğü seçmiş olur. Artık, her şeye perdelenmiş gözlerle bakar. Görülmesi gerekenleri göremez. Kendi gözleriyle bazı şeyleri görür, ama sanki hiç görmemiş gibidir; sanki gözlerinin önüne perde çekilmiş olur. Kalbi de imandan, sevgiden ibadetten zevk almaz olur ve küfrü, isyânı, fesâdı güzel görmeye başlar. Bunlar küfrün etkileridir; küfrün nedenleri değildir. "Onlar sapınca, Allah da kalplerini saptırmış, eğriltmiştir." 3662
Katı Yürek (Ğalîz ve Kasvet İçindeki Kalp)
Yaratılış itibarıyla duyarlı, yumuşak ve ince bir yapıya sahip olan kalp, çeşitli sebeplerle bu özelliklerini kaybederse katılaşmış olur ki Kur’an, kalbin bu halini ğılzat ve kasvet kelimeleri ile ifâde eder. Tabiî olarak etkiye açık bir nesnenin, ârızî bir sebeple yapısal değişikliğe uğraması, etkilenmez bir şekle bürünmesi, Arap dilinde “kasâ el-kalbu” veya “ğaluza’l-kalbu” ifâdeleriyle beyan edilmiştir. Lugatta “kasvet” kelimesine “katılık” ve “sertlik” gibi mânâların yanı sıra, “hâlis olmayan”, “kuruluk” ve “kuraklık” gibi anlamlar da verilmiştir. Kasvet kelimesiyle hemen hemen aynı anlama gelen “gılzat” kelimesi de esâsen maddî nesnelerde kullanılmakta ise de, istiâre yoluyla zaman zaman mânevî şeylerde de kullanılmıştır. 3663
Müfessirler kalp katılığını genel olarak, “kalbin Hakk’a yönelmekten ve Allah’ın âyetlerini anlamaktan uzak olması” ,“öğütlere kulak asmayıp bâtıla dalması” ve “inkâr ya da ma’siyette ısrar etmesi” olarak açıklamışlardır. Kalp katılığını ifade eden âyetleri iki grupta incelemek mümkündür. Bazı âyetler İlâhî öğüt ve tâlimlere direnen inkârcı kalbi ele alırken, diğer birkısım âyetler de imandan sonra çeşitli sebeplerle hassâsiyeti kaybolan ve zamanla donuklaşan kalbi ifâde etmektedir.
Peygamberler aracılığıyla gönderilen İlâhî vahye gönüllerini açmayıp direten ve bu sebeple kalpleri âdetâ gerilip kasılan kimseler hakkında şöyle buyrulmaktadır: “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o kimse, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah’ı hatırlamak husûsunda kalpleri katılaşmış (kaasiye) olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” 3664 Âyette geçen “el-kaasiyetu kulûbuhum min zikrillâh” tâbiri, Allah adı zikredildikçe nefret ve kini artan ve bu sebeple kalp katılığı artan kimseler diye tefsir edildiği gibi, gönüllerinin katılığı sebebiyle Allah adını dâhi kabul etmeyen inkârcılar olarak da yorumlanmıştır.
Kur’an, imandan sonra kalbi katılaşanlara misal olarak yahûdileri gösterir.3665 Kur’an, mü’minleri sık sık ehl-i kitaba benzememeleri gerektiği husûsunda uyarır. Bu uyarılardan birisi de kalp katılığı hakkındadır: “İman edenlerin Allah’ı zikretme ve
3662] 61/Saff, 5
3663] Râğıb, Müfredât, s. 364
3664] 39/Zümer, 22
3665] 2/Bakara, 74; 5/Mâide, 13
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Mü’minler, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onların birçoğu fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.”3666 Bu âyet, açık bir şekilde imandan sonra gevşemenin, çözülmenin ve dinî konularda duyarlığın kaybolmasının kalp kasvetine sebep olacağını beyan etmektedir. Denilebilir ki, dinî hassâsiyetin ve iman coşkusunun kaybolmasında belki de en önemli iki etken, gaflet ve ülfettir. İman nûru gaflet ve ülfetle zayıflayınca, kalp gözü Mevlâ’dan ve ukbâdan dünyaya çevrilecek ve kişi dünya muhabbetiyle uzun emeller peşinde koşarken kulluğu unutacaktır. Bu unutma ise hassas gönlün donmasına sebep olacaktır. Nitekim Allah Rasûlü bu gerçeğe şu sözleriyle işaret etmişlerdir: “Dikkat ediniz! Emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın. Aksi takdirde kalpleriniz katılaşır.”3667 Yine Hz. Peygamber’in, “Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olandır.”3668 beyanları, Allah’ı görür gibi ihsân duygusu içinde yapılmayan her türlü söz ve davranışın, kalbî hassâsiyetin bir ölçüde kaybolmasına sebep olacağını vurgulaması bakımından dikkat çekicidir.
Kalp katılığının acı sonuçlarını Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın âyetlerini tahrîfe yönelmek, İlâhî uyarılara aldırmamak, nasihatten etkilenmemek, hiyânete saplanmak”3669 ve “şeytanın fitnesine düşmek”3670 şeklinde açıklar.
Allah’a yakınlığın önemi ve O’ndan uzak olmanın üzüntüsü, kul için vazgeçilmez bir mesele olmalıdır. Mâlik bin Dînar’dan (öl. 131/748) şöyle bir söz nakledilir: “Hiçbir kul, kalp katılığından daha ağır bir cezâ ile cezâlandırılmamıştır. Allah bir topluma ancak gönüllerindeki merhamet duygusunu sökünce gazap eder.” Bu hassâsiyetle harekete geçen bir sahâbî, Allah Rasûlü’ne, kalbinin katılığından şikâyette bulununca Hz. Peygamber: “Gönlünün yumuşamasını istiyorsan, fakiri doyur ve yetimin başını okşa”3671 cevabını vermiştir. Ebû Mûsâ el-Eş’arî de Basra’lı bir grup hâfıza, “Kur’an’ı okuyun! Sakın, uzun müddet Kur’an okumayı terketmeyin! Aksi halde sizden öncekiler gibi sizin de kalpleriniz katılaşır”3672 tavsiyesinde bulunarak, Kur’an’ın gönüllere şifâ olan yönüne dikkat çekmiş ve İlâhî kelâmla irtibatın koparılmaması gerektiğini bildirmiştir.
Bütün mü’minlerin duyarlı bir gönle sahip olmaları gerektiği Kur’an tarafından sıkça vurgulanmakla birlikte,3673 özellikle toplum önderlerinden bu konuda çok daha hassas olmaları istenir. Nitekim Hz. Peygamber’e hitâben şöyle buyrulmuştur: “Allah’tan bir rahmet sâyesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli (ğalîzu’l-kalb) olsaydın, onlar etrafından dağılıp giderlerdi.” 3674
İnsanın şefkat, merhamet ve muhabbet gibi ulvî duygularının mahalli olan
3666] 57/Hadîd, 16
3667] İbn Mâce, Mukaddime 7
3668] Tirmizî, Zühd 62
3669] 5/Mâide, 13; 6/En’âm, 44
3670] 22/Hacc, 53; 6/En’âm, 43
3671] Ahmed bin Hanbel, II/263, 387
3672] Müslim, Zekât 119
3673] 8/Enfâl, 2; 22/Hacc, 35
3674] 3/Âl-i İmrân, 159
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 889 -
gönül dünyası, ezelî mîsâkın3675 bir gereği olarak iman nûru ile aydınlanmamış ya da aydınlandıktan sonra, gaflet neticesi işlenen günahlar sebebiyle katılaşmışsa, fonksiyonlarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış demektir. İlâhî nûr ile yumuşamamış bir gönül kuru demektir. Kalp kuruluğu, haşyetullah ve yaratılana şefkat sularının eksikliğinden ileri gelir. Hangi kalpte bunlar eksikse, işte taş gibi ya da taştan daha katı olan kalpler3676 bu çeşit kalplerdir. Susuz, kupkuru çölden meyveli bitkiler yetişmeyeceği gibi, susuz gönülden de güzel neticeler çıkmayacaktır. Yapılması gereken; İlâhî rahmeti celbedecek Allah’ın zikri ve Kur’an gibi vesîlelere sarılmak ve şefkat damarlarını açacak davranışlar sergilemektir. 3677
Tefsirlerden İktibaslar
“Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın; eğer kaba ve katı kalpli olsaydın elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet ve onlar için bağışlanma dile. İş hususunda onlarla istişare et. Azmettiğin zaman da, artık Allah’a tevekkül et. Elbette Allah tevekkül edenleri sever.” 3678
Ey Muhammed! Allah’ın rahmeti sebebiyle sen Uhud savaşından kaçanlara yumuşak davrandın, onları azarlamadın; eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, kırıcı sözlerle onurlarını rencide etseydin elbette onlar da etrafından dağılırlar ve sapıklığa düşerlerdi. Artık onların Allah hakkı dışında, sana karşı işledikleri hatalarını affet, görmezlikten gel ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Hakkında vahiy bulunmayan önemli işlerde takva sahibi mü’minlerle istişare et. İstişare sonucunda senin ve ümmetin için faydalı olacağını zannetiğin bir şeye karar verdiğin zaman da, artık Allah’a tevekkül et, O’na dayan, O’na güven ve işini yap, birtakım vesveselere kapılma, azimli ve kararlı ol. Elbette Allah tüm tedbirleri aldıktan sonra kendisine tevekkül edenleri, gönülden bağlananları, kaza ve kaderine teslim olanları sever. İstişare sonucu mü’minlerin menfaatine uygun kararların çıkmasına yardım eder. İstişare sonucu çıkan görüş Kur’an ve sahih sünnete aykırı ise bu görüşün İslam’da hiçbir değeri yoktur, reddedilir.
Şimdi ey Muhammed! Şu ilâhî nimete özellikle şükretmelidir ki, Allah katından büyük bir rahmet ile yaratılmış olduğun güzel ahlak gereğince sen onlara yumuşak, nazik bulundun, azarlamayı hak ettikleri halde kusurlarını yüzlerine vurup da sert muamele etmedin. Yoksa sen huysuz, katı kalpli biri olsaydın hiç şüphesiz etrafından darmadağın olurlar, seni bırakıp kaçtıktan sonra bir daha başına toplanmazlardı. Bu ise en büyük bir felaket olurdu. Bundan dolayı peygamberlik haklarıyla ilgili kusurlarını affet ve Allah haklarını Allah affettiğinden, onlar için istiğfar et ve iş de onlarla istişare et. Yani vahy gelmeyip rey ve ictihada dayanan, savaş gibi, genel işlere ilişkin durumlarda onların oyunu al ki emir, iyiliği emir olsun. Müşavereden sonra karar verip azmettiğin zaman da Allah'a dayan ve itimad et, icrada gevşeklik etme. Muhakkak Allah tevekkül edenleri sever. 3679
16/Nahl, 125: Mevdudi diyor ki: "Bu emir, İslâm'ın tebliği ile ilgilenenler için
3675] 7/A’râf, 172
3676] 2/Bakara, 74
3677] Adem Ergül, Kalbî Hayat, s. 390-395
3678] 3/Âl-i İmrân, 159
3679] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok önemlidir. Onlar şu iki şeyi de gözönünde bulundurmalıdırlar: "Hikmet" ve "güzel öğüt" Hikmet; kişinin tebliği sırasında dikkatli ve basiretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır. Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarının gözönünde bulundurulmasını ve Mesaj'ın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini gerektirir. Bundan başka aynı metod herkese veya her gruba uygulanmamalı, aksine önce muhatabın hastalığı teşhis edilmeli, ona göre zihin ve kalbi uyarılarak tedavi edilmelidir.
"Güzel öğüt" iki noktayı vurgulamak ister:
1) Kişi muhatabını sadece mantıki ikna metodlarıyla değil aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmalıdır. Aynı şekilde kişi sadece sapıklık ve kötülüklerin yasak olduğu konusu üzerinde durmamalı, aynı zamanda insan doğasında var olan kötülük aleyhtarı tutumu, karşısındaki insanda da uyandırmaya çalışmalıdır. Bu kötülüklerin sonuçlarıyla da muhatabını uyarmalıdır. Bunun yanısıra kişi karşısındakine hidayetin ve iyi amellerin mükemmel ve doğru olduğunu mantıken kabul ettirmeye çalışmakla kalmayıp aynı zamanda onu sevdirmeye de çalışmalıdır.
2) Öğüt, karşıdakinin mutluluğu ve refahını düşündüğünü gösterir bir tarzda olmalıdır. Öğüt verenin karşısındakini küçük gördüğünü veya kendi üstünlüğü ile övündüğünü gösterecek hiç bir davranışı olmamalıdır. Aksine karşıdaki kimse, öğüt verenin kendisini düzeltmeye ve mutluluğa ulaştırmaya çabaladığını hissetmelidir.
"En güzel şekilde mücadele et" emri, kişinin tatlı bir dile sahip olması, soylu bir davranış göstermesi, akli ve cezbedici fikirler öne sürmesi ve polemik, tartışma ve karşıtlıklar içine düşmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Başkalarıyla en güzel şekilde mücadele eden kimse, suçlamalara, çarpık fikir ve iğneli sözlere yönelmez; karşısındakini mat etmek ve tartışmada kendi üstünlüğünün alkışlanması için onunla alay da etmez. Çünkü bu tür davranışlar inatçılık ve dikbaşlılığa neden olur. Bunun tam tersine öğüt veren kişi karşısındakini alçak gönüllü ve basit bir şekilde ikna etmeye çalışır ve karşısındakinin çarpık fikir ve kısır döngülere girdiğini gördüğü zaman onun daha çok sapıtmaması için tartışmayı bırakır." 3680
Mevdudi diyor ki: "Allah kendisinden korkanlarla beraberdir." Çünkü onlar kötü yollardan sakınırlar ve daima doğru bir davranış içinde olurlar. Onlar eylem ve davranışlarının, kendilerine yaptıkları kötülükler tarafından değil, kendi doğruluk duygularından kaynaklandığını bilirler. Bu nedenle kötülüğe iyilikle karşılık verirler." 3681
20/Tâhâ, 44. Mevdudi diyor ki: "Bir insanı doğru yola götürmenin iki yolu vardır: 1) Onu tartışma ve öğüt ile ikna etmek. 2) Onu sapıklığın sonuçları ile uyarmak.” 3682
"Allah'tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert ve katı kalpli biri olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı. Onları bağışla. Kendileri için
3680] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 3/63
3681] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 3/64
3682] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 3/226
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 891 -
Allah'tan af dile. Yapacağın işler hakkında onların görüşlerini al. Ama karar verince artık Allah'a dayan. Hiç kuşkusuz Allah kendisine dayananları sever."
Ayetlerin akışı burada Resulullah'a ve O'nun şahsında da Medine'den çıkmak için başta öne atılan, sonra safları karışan ve böylece savaş öncesinde üçte biri geri dönenlere, hitabını tevcih etmektedir. Bunlar daha sonra O'nun emrine karşı gelmiş, ganimet arzusuna yenik düşmüş ve Resulullah'ın öldürüldüğüne ilişkin söylenti karşısında zayıflık göstermişti. Yine bunlar yenilerek topukları üzerinde geri dönmüş, O'nun az kişiyle başbaşa ve yara bere içinde peşlerinde çağırır halde bırakıp, buna rağmen hiç kimseye dönüp bakmamış kişilerdi. Peygamberin gönlünü hoş tutmak, müslümanların da Allah'ın nimetini anlamalarını sağlamak için onlara yönelmekte ve çevresinde kalplerin toplandığı Peygamberin yüce ve şefkatli ahlâkında somutlaşan Allah'ın rahmetini O'na ve onlara hatırlatmaktadır. Böylece O'nun kalbindeki gizli rahmeti harekete geçirmekte ve bu davranış sonucu kalbinde yer eden kırgınlığı da gidermektedir. Müminlerin de, bu şefkatli peygamberle kendilerine ulaşan ilahi nimeti duyumsamalarını sağlamaktadır. Sonra Peygamber'i, onları affetmeye, onlar için bağışlanma dilemeye ve meydana gelen sonuçtan ötürü İslâmî hayatın bu temel ilkesini iptal etmeksizin her zaman olduğu gibi onlarla müşavere yapmaya çağırmaktadır.
"Allah'tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert ve katı kalpli olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı." Bu O'nu ve onları kuşatan Allah'ın rahmetidir. Yüce Allah, Peygamberini müminlere karşı şefkatli ve son derece yumuşak kılmıştır. Şayet kaba ve katı kalpli olsaydı etrafında kalpler birleşmez ve çevresinde duygular toplanmazdı. Çünkü insanlar sürekli; şefkatli üstün bir gözetime, güleryüzlü bir hoşgörüye, kendilerini saran bir sevgi atmosferine, bilgisizlikleri, zayıflık ve eksiklikleri yüzünden sıkmayan bir yumuşaklığa ihtiyaç duyarlar. Ayrıca, kendilerine veren; ancak onlardan bir şey beklemeyen, üzüntüleriyle ilgilendiği halde kendi derdiyle onları üzmeyen, yanında her zaman, ilgi, gözetim, şefkat, hoşgörü, sevgi ve hoşnutluk buldukları büyük bir kalbe muhtaçtırlar. İşte Resulullah'ın (salât ve selâm üzerine olsun) kalbi böyle bir kalpti ve insanlarla birlikte böyle yaşıyordu. Bir kerecik olsun kendi şahsı için onlara kızmadı. Beşeri zaaflarından dolayı onlara karşı kalbinde bir sıkıntı hissetmedi. Hayatın nimetlerinden hiçbir şeyi kendine mal etmedi; aksine, elinde ne varsa hepsini büyük bir hoşgörü ve cömertlikle onlara verdi. Yumuşaklık, iyilik, şefkat ve yüce sevgiyle onları sardı. O'nunla konuşan, O'nu gören hiç kimse yoktur ki, kalbi O'nun büyük ve geniş gönlünden fışkıran sevgi duygularıyla dolmasın.
Bütün bunlar O'na ve ümmetine Allah'ın bir rahmetiydi. Yüce Allah, bütün bunları, bu ümmetin hayatı ve dilediği düzeni yerleştirmek için hatırlatmaktadır. 3683
“Sen ve kardeşin ayetlerimle, mucizelerimle gidiniz. Bu arada adımı anmayı hiç ihmal etmeyiniz. Firavun'a gidiniz. Çünkü o gerçekten azıttı. Ona yumuşak sözler söyleyiniz. Belki aklı başına gelir ya da kötü akıbete uğramaktan korkar.” 3684
Sen ve kardeşin mucizelerimin itici enerjisinden güç almış olarak yola çıkınız. Bilindiği gibi Hz. Musa, bunlardan değneğin yılana dönüşme mucizesi ile ak
3683] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an
3684] 20/Tâhâ, 42-44
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
parıltı saçan el mucizesini gözleri ile görmüştü- Bu arada adımı anmayı hiç ihmal etmeyiniz. Bu sizin cephaneniz, silahınız, sırtınızı vereceğiniz sağlam dayanağınız, düşmez kalenizdir. Firavun'a gidiniz. Ben seni vaktiyle onun kötülüğünden korumuştum. O zaman yeni doğmuş bir bebektin. Bir sandukaya kapatıldın, sanduka nehre atıldı ve dalgalar onu kıyıya bıraktı. Bu terör senin kılına dokunamadı, bu korkular sana hiçbir zarar vermedi. Oysa şimdi eğitimlisin, donanımlısın, göreve hazırsın. Şimdikinden çok daha kötü, çok daha büyük tehlikelerden kurtulduğuna göre artılı sana bir şey olmaz.
Kardeşinle birlikte Firavun'a gidiniz. Çünkü o iyice azıttı, gemiyi azıya aldı, zorbalığını ayrı boyutlara vardırdı. Okuyalım: "Ona yumuşak sözler söyleyiniz." Çünkü yumuşak söz, karşı tarafı kızdırmaz; onun günahla, kötülükle gururlanma damarını kabartmaz. Azgın zorbaların başını döndüren kof bencillik kompleksini depreştirmez. Tersine kalbi uyarır. Uyanan kalp ise öğüt alır, azgınlığın sonundan korkmaya başlar.
Kardeşinle Firavun'a gidiniz. Giderken doğru yola dönmez önyargısına kapılarak umutsuzluğa kapılmayınız. Öğütlerinizi dinleyebilir, kötülüklerinden korkup vazgeçebilir iyimserliği içinde olunuz. Çünkü eğer bir çağrı görevlisi, çağrısının etkisi ile karşısındaki kimsenin doğru yola gelebileceğini ummazsa, coşku için çağrı görevini yapamaz, karşı tarafın ayak diremeleri ve inkârcılığı ile yüz yüze gelince tüm gücü ile davasını savunmayı sürdüremez.
Hiç kuşkusuz Yüce Allah, Firavun'un başına neler geleceğini, sonunun nasıl olacağını biliyor. Fakat her işte olduğu gibi, çağrı görevinde de sebeplere yapışmak gereklidir. Yüce Allah, insanları yaptıklarına göre, bu yaptıkları kendi dünyalarında meydana geldikten sonra, hesaba çeker. Gerçi O, olup-bitenlerin öyle olacağını baştan bilir. Çünkü yüce Allah'ın olayların geleceğine ilişkin bilgisi şimdiki zamana ve geçmişe ilişkin bilgisi gibidir, O'nun bilgisi açısından zaman dilimleri arasında hiçbir fark yoktur. 3685
“Sözün âfeti yalandır.”3686
“Belâ, insanın sözü üzerine gelir.”3687
“Ya hayır söyle, ya sus!”3688
“Ya hayır konuşup da sevap kazanan yahut susup da selâmet bulan kişiye Allah rahmet etsin.”3689
“Senden soruluncaya kadar susmak, susturuluncaya kadar söylemekten hayırlıdır.”3690
"Nezâket ve yumuşaklık, muhâtabı kabalık ve şiddetten daha kolaylıkla yumuşatıp nezâkete zorlar."
3685] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an
3686] Hadis-i Şerif Rivâyeti
3687] Hadis-i Şerif Rivâyeti
3688] Hadis-i Şerif Rivâyeti
3689] Hadis-i Şerif Rivâyeti
3690] Hz. Ali r.a.
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 893 -
"Her zaman yumuşak huylu ol. Sertlik, kabalık ve kötü sözden sakın."3691
"Kendisine karşı kusurlu olana yumuşak davrananın ilk mükâfâtı, bütün insanların ona yardımcı olmasıdır."3692
"İnsan kalbi, her çeşit bilgiden daha çok, yumuşaklık ve sözle okşamak sûretiyle kazanılır."
"Nezâket ve yumuşaklık, para ile alınmaz, ama her şeyi satın alır."
"Nâzik ve kibar insan, nezâketi nezâketsizden öğrenir."
"Kaba bir kimsenin elinden, hayat suyu olsa bile su içme."3693
"Doğru olsa da, sert söz insanı yaralar."
"Güzel söz, en etkili bir sinir ilâcıdır."
"Tatlı söz söyleyen, hiç kimseden kötü söz işitmez."
“İnsan dilini tutup konuşmadıkça, ayıbı da hüneri de gizli kalır.”3694
“Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz; Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
“Ya susun, yahut susmaktan iyi şeyler söyleyin.”
“Konuşması insanı hayvanlardan, söylediği şeyler de meleklerden ayırır.”
“Gelür kem sözle başa çok belâlar.
Savar mâkul söz nice kazâlar.”
“Tatlı sözle yılan ininden çıkar. Kaba sözle kişi dininden çıkar.”
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz.”3695
“Ve susmak altın olmadı hiçbir zaman; Sözün bir anlamı oldukça.”
“Çok kez, en güçlü eleştiri, ses çıkarmamaktır.”
“Bazen susmak, söylenen bir sürü sözden çok daha fazlasını ifade eder.”
“En kuvvetliniz, hiddet ânında nefsine hâkim olanınız ve en halîm olanınız da kudreti yeterken affedeninizdir.”3696
“Kahraman, hiddet ânında nefsine hâkim olan kimsedir.”3697
“Asıl mücâhid, Allah rızâsı için kendi nefsi ile mücâdelede bulunan kimsedir.”3698
“Kulun yutkunduğu şeylerde Allah katında en büyük mükâfat kazanacağı,
3691] Hadis-i Şerif Rivâyeti
3692] Hz. Ali r.a.
3693] Hz. Ali r.a
3694] Şeyh Sâdi
3695] Yunus Emre
3696] Hadis-i Şerif Rivâyeti
3697] Hadis-i Şerif Rivâyeti
3698] Hadis-i Şerif Rivâyeti
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiddeti ânında Allah rızâsı için yutkunarak hiddetini yenmesidir.”3699
“Hiddetlenen herkes, kendini Cehenneme doğru sürüklemiş olur.”3700
“Hiddetini yenen kimsenin kusurunu Allah örter.”3701
“Tartışmalarda öfkelendiğiniz an, hak ve hakikat için değil; kendi hevânıza, kendi nefsiniz hesabına çalışmaya başlarsınız.”
“Bir anlık öfke her şeyi mahvedebilir.”
“Hiddet ekilen yerden pişmanlık biçilir.”
“Öfkenin başlangıcı çılgınlık, sonu pişmanlıktır.”
“Kızgınlık, geçici bir deliliktir. Bu yüzden duygularınıza sahip olun; yoksa onlar size sahip olurlar.”
“Zorluklara karşı kızmak, onu yenemeyeceğinizi anlamak demektir.”
“Üç özellik sahibinin imanı kemâle ermiştir. Bunlar: Bâtıla sapmamak, kızdığı zaman haktan ayrılmamak, gücü yettiği halde haddi aşmamaktır.”
“İnsanın kızması, başkalarının hatalarının intikamını kendinden alması demektir.”
“Kızan bir kimse, aklı başına gelince bu sefer de kendisine kızar.”
“Öfke, eğer Muhammedî terbiyeden geçerse, küfre karşı kesin bir tavır; mü’minlere karşı hilm ve silm şeklinde kendini gösterir.”
“Sabırlı adamın öfkesinden sakının.”
“Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazabından;
Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir.”
“Oturur yerine zararla elbet; Âhir, öfke ile kalkan demişler.”
“Öfkenin ateşi, önce sahibini yakar; sonra, kıvılcımı düşmana ya varır, ya varmaz.”
“Öfke ile beraber akıl da uçup gider.”
“Doğada taşkın bir öfke kadar insanı insanlıktan çıkaran, hayvanlaştıran bir şey yoktur.”
“Öfke, kısa bir deliliktir.”
“Öfkeli kişinin ağzından yalnızca azarlayıcı, suçlayıcı sözler çıkar.”
“Öfke, savunma için silâh sağlar.”
“Öfke şahlandımı vicdan uyuşur.”
“Öfkeliyken konuş. Göreceksin ki pişman olacağın en güzel konuşmayı yapacaksın.”
3699] Hadis-i Şerif Rivâyeti
3700] Hadis-i Şerif Rivâyeti
3701] Hadis-i Şerif Rivâyeti
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 895 -
“Öfke, çöken bir yapıya benzer, nereye düşse orayı da yıkar.”
“Öfke ile kalkan zararla oturur.”
“Keskin sirke, küpüne zarar verir.”
“Öfke, zekânın alevini söndüren büyük bir rüzgârdır.”
“Öfkeli bir insan, ağzını açar; gönlünü ve gözlerini kapar.”
“Kızgınken karar veren, fırtınalı havada yelken açan bir insandır.”
“Nâmertler, samimi olarak öfkelenmezler. Bunlar, gösterecekleri öfkenin şiddetini karşısındakilerin âcizliklerinden alırlar.”
“Haddinden fazla hiddet, gayedeki hikmeti yok eder.”
“Hiddet ekilen yerden pişmanlık biçilir.”
“Hiddet, cinnetin küçük kardeşidir.”
“Hiddetini yenenleri kimse yenemez.”
“Hiddetin devamı, kin denilen feci hastalığı doğurur.”
“Hiddet, azgın bir ata benzer, haline bırakılırsa kendi ateşiyle yıpranır.”
“Kindarlık ve sertlik şeytanı dışa kovmaz, içe iter.”
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yumuşaklık, Kabalık, Katı Yüreklilik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A. Yumuşaklık Anlamındaki “Leyn” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (Toplam 5 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 159; 20/Tâhâ, 44; 34/Sebe’, 10; 39/Zümer, 23; 59/Haşr, 5.
B. Katı kalpli, Taş Yürekli, Kaba, Sert, Haşin Anlamındaki Fazz Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 159.
C. Katı Olmak, Sert Davranmak Anlamındaki “Ğ-l-z” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (Toplam 13 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 159; 4/Nisâ, 21, 154; 9/Tevbe, 73, 123; 11/Hûd, 58; 14/İbrâhim, 17; 31/Lokman, 24; 33/Ahzâb, 7; 41/Fussılet, 50; 48/Fetih, 29; 66/Tahrîm, 6, 9.
D. Tebliğde Yumuşaklık ve Kabalık Konusu:
a- Sözü, Güzellikle ve Yumuşak Söylemek: 2/Bakara, 83, 263; 16/Nahl, 125; 17/İsrâ, 53; 20/Tâha, 42-44
b- Sert Davranmaktan Sakınmak:3/Âl-i İmrân, 159; 26/Şuarâ, 29.
c- Tebliğ Sırasında, Karşılaşılacak Hakaret ve Saldırılara Sabretmek: 3/Âl-i İmrân, 186, 195; 6/En’âm, 10, 34; 7/A’râf, 127-128; 10/Yûnus, 109; 15/Hicr, 97-98; 16/Nahl, 96; 31/Lokman, 17; 38/Sâd, 17; 45/Câsiye, 14; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 39; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7.
E. Kalp ve Kalbin Halleri Konusu:
a- Katılaşan Kalbin Misali: Bakara, 74.
b- Kalp Körlüğü: Hacc, 46.
c- Günah, Kalbi Paslandırır: Mutaffifin, 14.
d- Herkese Doğruyu Görecek Basiret (Kalp Gözü) Verilmiştir: En'am, 103.
e- Taş - Kalp İlişkisi: Bakara, 74.
f- Gazap Edip Kızdıklarında Kusurları Bağışlayanlar: 42/Şûrâ, 37
g- Öfkeyi Yutmak: 3/Âl-i İmrân, 134.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 138-141; c. 9, s. 16-19
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 224, 312, 441-4421
3. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 453-463, 22-24; c. 20, s. 80-90
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 91-94; 131-136; 384-385; 452-454,
5. Kur’an ve Sünnet’te Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Dergisi Y.
6. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. c. 1, s. 51-75; 88-90
7. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdulhamid Bilali, Buruc Y. s. 158-159
8. Kur'an'da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. s. 110-117
9. Nur'dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 158-160
10. Kur'an'da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 165-188
11. Fussılet Sûresi Işığında Dâvetçinin Eğitimi, Hamid bin Nâsır bin Abdurrahman el-Ammar, Trc. M. Ali Kara, Karınca Y. s. 231-236
12. İslâmî Kavramlar, Mevdudi, s. 27-30
13. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 282-290
14. Kur'ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılab Y. s. 105-106, 157-158
15. Elmalılı Tefsirinde Kur'ânî Terimler ve Deyimler, M. Yaşar Soyalan, Ağaç Y. s. 210, 238
16. Kur'an'da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 97-108
17. Kur'an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y. s. 25-28, 107-111, 151
18. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 113-123
19. İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. 237-240
20. Kur'ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 170-171
21. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 331-342
22. Kur'an'ın Temel Kavramları, Yeni Boyut Y. s. 353-354, 380-382, 572-579, 77-84
23. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 189-209
24. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 89-91
25. Kur’an-ı Kerim’de Ma'rûf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza Y.
26. Kur'an'da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y.
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE KABALIK, KATI YÜREKLİLİK
- 897 -
27. Rasülüllah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra Y.
28. Peygamberimizin İnsan Kazanma Metodu, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
29. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
30. Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin Y.
31. Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
32. İslâm Dâvetçilerine, Mevdudi, Dünya Y.
33. İslâm Dâvetinin Esasları, I, II, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
34. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir bin Awad el-Elmaî, Pınar Y.
35. Buhari ve Müslim’den İslâm Dâvetçilerine Öğütler, Seyfullah el-Muvahhid, Hak Y.
36. Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Said Havva, Uysal Kitabevi Y.
37. Dâvetin Esasları, Gençliğin Meseleleri, Hasan el-Benna, Esra Y.
38. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
39. İslâm Dâvetçilerinin Vasıfları, Muhammed Sabbağ, Bahar Y.
40. İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve Y.
41. Hizmet İnsanı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
42. İslâm’da İrşad, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
43. Peygamber Efendimizin Hitâbeti, Ahmet Lütfi Kazancı, Maritfet Y.
44. Hitabet ve İrşad, Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
45. Tebliğ, İsmail Çetin, Dilara Y.
46. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
47. İslâm’da Dâvet, Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya Y.
48. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y.
49. Dâvet, Şevki Saka, Seha Neşriyat
50. Dâvetin Başlangıç Noktası, Muhammed Ahmed Raşid, Madve Y.
51. İslâm’a Dâvet, Gereklilik ve Yöntem Üzerine, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağ. Kit. Ank.
52. İslâm’a Dâvet, Türkân Namlı, Salah Bilici Kitabevi Y.
53. Hakkı Tavsiye Metod ve Vâsıtaları, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y.
54. Nebevî Tebliğ, Ubeyd Küçüker, Seçkin Y.
55. Kalk ve Korkut, Ali Esen, Ribat Neşriyat
56. Çocuklar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
57. Kızlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
58. Kadınlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
59. Dâvâ Erlerilen Mesaj ve Metod "Teşkilatçılık", Ahmet Akgül, Doğuş Y.
60. Ferdî Dâvet Fıkhı, Seyyid Muhammed Nuh, Ravza Y.
61. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
62. Dâvet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Seçkin Y. / Ravza Y
63. Dâvet Yolunda Hazırlık, Fethi Yeken, Ravza Y. ,
64. İslâm Dâvetçisine Notlar, Fethi Yeken, İlim Y.
65. İslâm Dâvetçilerine Notlar, Fethi Yeken, Hayra Hizmet Vakfı Y.
66. İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Fethi Yeken, İlim Y. / Ravza Y.
67. Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Ravza Y.
68. Dâvet Yolunda Temel Meseleler, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
69. Dâvet Yolunda Örneklik, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
70. Dâvet Yolu Üzerine Sorular, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
71. Dâvet Yolunda Duâlar, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
72. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
73. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
74. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y.
75. İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
76. İyiliği Emretmek, Kötülükten Alıkoymak, İbn Teymiyye, İhya Y.
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
77. Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y./İhya Y.
78. Hisbe Teşkilâtı, Yusuf Ziya Kavakçı
79. Osmanlılarda İhtisab Müessesesi, Ziya Kazıcı, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
80. İslâm Hukukunda Örf, Mehmet Şener,
81. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
82. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç
83. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
84. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
85. Türkiye'de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar, İFAV Y.
86. Va'z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
87. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 142-152
88. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 3, s. 245-365
89. Kur’an ve İnsan, Celâal Kırca, Marifet Y. s. 299-304
90. Tenbihu’l Gâfilin, Ebû lleys Semerkandi, Bedir Y. s. 221-248
91. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, c. 3, s. 85-96
92. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 64-72
93. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
94. Kur’an’da Edebî Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
95. Güzel Söze Uymanın Önemi, Harun Yahya, Vural Y.
96. Güzel Konuşmanın Sırları, Şadi Eren, Nesil Basım Yayım
97. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
98. Güzel Konuşma, Cevdet Tellioğlu, Timaş Y.
99. Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, Emin Özdemir, Remzi Kitabevi
100. Konuşma, Yavuz Özdem, Atika Y.
101. Konuşma Eğitimi, Suat Taşer, Papirus Y.
102. Konuşma Eğitimi, Sandy Linver, Star Yaprak Y.
103. Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi, Walter J. Ong, Metis Y.
104. Sözün Özü (Kelâm-ı İlâhî’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
105. Söz, Haydar Murat Hepsev, Söz Kitap Y.
106. Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
107. Söz ve Diksiyon, Nüzhet Şenbay, Yapı Kredi Y.
108. Türkçe Diksiyon, Raif Özben, İnkılap Kitabevi
109. Meşhur Sözler Antolojisi, Ahmet Seven, Seha Neşriyat
110. Özlü Sözler Antolojisi, Yakup Sarı, Ravza Y.
111. Özlü ve Güzel Sözler, Şerif Öktürk, Toker Y.
112. Güzel Konuşma Sanatı, Mehmet Kaplan, Nesil Basım Yayım
113. Güzel Konuşmanın Anahtarı, İlyas Albayrak, Remzi Kitabevi
114. Güzellikler Dini İslâm, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
115. Güzel Sözler Antolojisi, Bilal Eren, Türdav A.Ş.
116. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T. Diyanet Vakfı Y.
117. Dinî Hitabet, Çeşitleri, İlkeleri, Örnekleri, İ. Lütfi Çakan, İFAV Y.
118. Hitabet ve İrşad Güzel Konuşma ve İnsanları Etkileme Yolları Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
119. Hitabet, Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayım
120. Hatiplik Sanatı, J. Brun-Ros, Remzi Kitabevi
121. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı, Birleşik Y.
122. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, T.Ö.V. Y.
123. Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y.
124. Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Şerif Aktaş, Akçağ Y.
125. Yanlışları ve Doğrularıyla Güzel Konuşma, Ülkü Giray, Bilgi Y.
KADIN
- 899 -
Kavram no 110
Nimet 14
Bk. İnsan/Nâs; Hilâfet-Halife;
Halk/Yaratma; Âile; Nikâh
KADIN
• Kadın; Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Kadın Konusu
• Hadis-i Şeriflerde Kadın
• Câhilî Düşünce ve Diğer Dinlerde Kadın
• İslâm'da Kadın
• Aile Hayatında Kadın
• Kadının Örtüsü/Tesettür ve Hicab
• Yozlaşan Geleneksel Tavır
• Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın
• Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
• Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate
• İslâmî Harekette Kadın
• Kadın-Erkek Eşitliği mi, Adâlet, Uyum ve Birbirini Tamamlama mı?
• Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi
“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (Ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için; sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde ibâdete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki ittika ederler/korunurlar." 3702
Kadın; Mâhiyeti
Kadın, insan denen varlığın yarısı, bir cinsi, bir elmanın diğer yarısı gibi olan erkeğin eksikliklerinin kendisiyle tamamlandığı kişidir. Kadın denilince, tarih boyunca ve güncel değerlendirmede çoğunlukla mazlum bir tip karşımıza çıkmaktadır. Tarihî süreçte çoğunlukla ezilmiş, hor görülmüş, emeği ve cinsiyeti sömürülmüş, bir hizmetçi ve hatta bir köle statüsünde kabul edilmiştir. Günümüzde de durum pek farklı değildir. Kendisine öncelik ve değer veriliyor gösterilerek kadın, erkeklerin yine kölesi olarak kabul edilmekte, cinsel obje ve reklam aracı olarak yaklaşılmaktadır. Bazı müslümanlar da din adına ayrım ve adâletsizlik yapmakta, geleneksel yaklaşımın Kur’an ve Sünnete ters anlayış ve uygulamalarını örf ve âdet olarak sürdürmekte, kadına zulmetmektedir. Aslında, gerçek İslâm toplumunda kadın sorunu diye bir problemden bahsedilmez. Ancak, ortak
3702] 2/Bakara, 187
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanî problemler sözkonusu olabilir. Asr-ı Saâdet, bunun en güzel örneğidir.
Doğmasından utanç duyulan kadını İslâm, horlandığı mevkîden alıp yükselterek insanlık açısından erkekle aynı düzeye getirmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde erkek ve kadına birlikte hitap edilmektedir. Dünyada kadının ruhunun bulunup bulunmadığının tartışıldığı bir sırada İslâm, kadını erkeğin parçası saymış ve onu erkek gibi teklife ehil (yükümlü), insanlık bakımından tamamen erkekle eşit kılmıştır. 3703
Erkeklere farz olan şeyler, kadınlara da farz, erkeklere yasak olanlar kadınlara da yasaktır. Dinin en önemli emirlerinden olan iyiliği emir, kötülükten men’etme görevi, hem erkeklere ve hem de kadınlara verilmiş bir görevdir.3704 Ma’rûfu emir ve münkerden nehy, bir öğreticiliktir. Demek ki İslâm, kadına toplumda öğreticilik görevini de vermiştir. Nitekim Peygamber’in (s.a.s.) hanımları, onun hadislerini ve dinî hükümleri kadın-erkek ashâba anlatıp öğreterek öğretmenlik görevini yapmışlardır. İlk müslüman kadınlar da Allah’ın bu emrini yerine getirmişler, dinlerini korumak ve savunmak için çeşitli güçlüklere, işkencelere göğüs germişler, yurtlarından çıkarılmışlar, şehid olmuşlardır.
Peygamberimiz, hemen her savaşta hanımlarından birini beraberinde götürürdü. Erkeklerin yanında kadınlar da savaşa katkıda bulunmuş, savaşçılara su taşıma, hastalara bakma, yaralıları nakletme gibi askerî görevler yapmışlardır. Cuma ve bayram namazlarına iştirâk etmişler, kendilerine özgü yerde sıraya girerek erkeklerle birlikte Allah’a ibâdet etmişlerdir.
Hz. Peygamber’in, erkeklerden ayrı olarak kadınlardan da bey’at alması, kadına verilen özgürlüğü ve erkeklerle eşit siyasî katılım hakkını göstermesi açısından çok önemlidir. Hz. Peygamber, hanımlarına son derece nâzik davranmış ve kerîm/olgun insanların kadınlara güzel davranacağını; kadınlara katı davrananların kaba ve kötü insanlar olduklarını belirtmiştir. 3705
Allah, ilk insan Âdem’i (a.s.) topraktan ve o bir nefisten eşini yaratmıştır.3706 Havvâ'sız Âdem eksiktir; Âdem'siz Havvâ'nın eksik olduğu gibi. Erkekle kadın birbirlerinin eksiklerini tamamlayan bir elmanın iki yarısı gibidirler. "Onlar (hanımlar) sizin için bir elbise; siz de onlar için bir elbisesiniz." 3707
Kadın-erkek insan, yeryüzünün halifesidir.3708 Emâneti insan olarak beraber yüklenmişlerdir.3709 Hiç kimse, doğuştan ayrıcalıklı değildir. Erkek ve kadın olarak dünyaya gelmek konusunda hiçbir insanın kendi irâdesi sözkonusu değildir. Dilediğine kız, dilediğine erkek çocuk veren Allah’tır.3710 Bir kimseyi akîm/kısır kılan da Allah’ın irâdesidir.3711 Allah’ın seçimine rızâ göstermekten, şükretmekten başka yapılacak da yoktur. Allah yanında fazilet ve üstünlüğün ölçüsü cinsiyet değil; takvâdır. 3712
3703] bkz 16/Nahl, 97; 3/Âl-i İmrân, 195; 33/Ahzâb, 35; 9/Tevbe, 72
3704] 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 10, 104
3705] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
3706] 4/Nisâ, 1
3707] 2/Bakara, 187
3708] 2/Bakara, 30
3709] 33/Ahzâb, 72
3710] 42/Şûrâ, 49
3711] 42/Şûrâ, 50
3712] 49/Hucurât, 13
KADIN
- 901 -
Çoğu insanın ve hatta nice müslümanın düşünce, kültür ve uygulamasında kadın hor görülmekte, ikinci sınıf varlık sayılmaktadır. Bu, İslâm’ın yıktığı câhiliyye hayatının kalıntılarından ibâret gayr-i İslâmî bir durumdur. Bu bakış açısı neticesinde, kadının erkeğe kayıtsız şartsız itaati, onun her alanda kendisinden üstün olduğunu bilmesi, fitne çıkarmamak için mescidlere gitmemesi, sesini asla erkeklere duyurmaması, buna rağmen cehennemin çoğunluğunu kendi cinsinin oluşturacağına inanması istenmiş; toplumdan İslâmî kültür ve eğitimden, mescidden soyutlanıp evine kapanabildiği ölçüde takvâda ileri gideceği düşüncesi yerleştirilmiştir.
Kur’an’da bu şekilde bir cinsin toplumda pasifize edilmesi sözkonusu olmadığı gibi, Rasûlullah döneminde de bu şekilde yaşanmamıştır. Aslında, Peygamberimiz’e ilk inanıp ilk müslüman olan kimse bir kadın olduğu gibi (Hz. Hadice), İslâm yolunda ilk şehid düşen kimse de kadındır (Hz. Sümeyye).
Kur'ân-ı Kerim'de Kadın Konusu
Kur’ân-ı Kerim’de insanlığın tek bir nefisten yaratıldığı 3713 bildirilmiş, bütün insanların Allah’a kulluk için yaratıldığı 3714 genel hükmü ile hemen her konuda kadın-erkek aynı emir ve yasaklarla muhâtap tutulmuş, aynı günah ve sevâba erişecekleri bildirilmiştir.
Kur’an’daki hükümler, kadın-erkek bütün müslümanlara ortaktır. Kur’an, kadın ve erkek cinsi için “en-nâs/insanlar” kelimesi kullanır. Kadın-erkek mü’minler için “ellezîne âmenû/iman edenler” ifâdesi dillendirilir. “Ey iman edenler!” veya “Ey nâs -insanlar-!” diye kadın ve erkeklere ortak hitap edilir. Peygamberimiz, kadını ve erkeğiyle bütün insanlığın peygamberidir.3715 O’nun getirdiği hidâyet yoluna, sırât-ı müstakîme uyan kadın ve erkeklere cennet vardır: “...İster erkek, ister kadın olsun, mü’min olarak kim sâlih amel/hayırlı iş yapmışsa onlar cennete girecektir...”3716
Kur’an’da “Nisâ”, yani Kadınlar anlamına gelen ve kadınlarla ilgili birçok hükmü içeren bir sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim’in, yine 19. sûresi, bir kadın olan “Meryem” adını almıştır. “Nisâ” (kadınlar) kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 59 yerde geçer. "İmrae" (kadın) kelimesi ise 26 yerde zikredilir. Kur’ân-ı Kerim, âile konusuna büyük önem vermiş, bu konuyla ilgili ayrıntılı hükümler vaz etmiştir. Kur’an’da “zevc-zevce" (eş) kavramı, tam 81 yerde kullanılırken, “nikâh” kelimesi de 23 yerde geçer.
Kur’ân-ı Kerim’de gerek yaratılış, gerekse hak ve sorumluluklar yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresi çizilmektedir. Kadın, Allah’ın kulu olması bakımından erkekle eşit seviyededir; dinî hak ve sorumlulukları da aynı düzeydedir. 3717
“Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri, kadınların da kazandıklarından nasipleri var.”3718 Bu âyet, erkek gibi kadının da, sadece mânevî kazanımlarını değil; maddî kazanımlarını da vurgulamaktadır. Hukukî ve ticarî işlemleri yapma hususunda
3713] 4/Nisâ, 1
3714] 51/Zâriyât, 56
3715] 7/A’râf, 158; 34/Sebe’, 28
3716] 40/Mü’min, 40
3717] 3/Âl-i İmrân, 195; 9/Tevbe, 71
3718] 4/Nisâ, 32
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadın, erkeklerle aynı konumda kabul edilmiştir.
Allah, ilk insan Âdem (a.s.)'i topraktan ve o bir nefisten eşini yaratmıştır.3719 Havvâ'sız Âdem eksiktir; Âdem'siz Havvâ'nın eksik olduğu gibi. Erkekle kadın birbirlerinin eksiklerini tamamlayan bir elmanın iki yarısı gibidirler. "Onlar (hanımlar) sizin için bir elbise; siz de onlar için bir elbisesiniz."3720 Elbise, hem ayıplarımızı kapatan, bizi zarar verecek dış etkenlerden koruyan bir sığınak, hem de hoşa giden bir süs olduğu gibi, takvâ ile de ilişkilidir.3721 Demek ki, kocası olmayan kadın çıplak olduğu gibi, karısı olmayan adam da çıplaktır.
‘Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım.” 3722
“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi uluslara ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, en takvâlı olanınız/O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberi olandır.” 3723
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” 3724
“Ben, erkek olsun, kadın olsun -ki hepiniz birbirinizdensiniz- içinizden, amel eden/çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar. Benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun Ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah, mükâfatın en güzeli kendi yanında olandır.” 3725
“Erkek olsun, kadın olsun; her kim de mü’min olarak sâlih ameller/iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” 3726
“...Onlar (Kadınlar) sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz..." 3727
“Kaynaşmanız (sükûnete ve tatmine ermeniz) için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet kılması da O’nun (varlığı ve birliğinin) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” 3728
“Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendinizi (temasa) önceden (iyi davranışlarla) hazırlayın. Her davranışınızda Allah’tan korkun. Bilin ki siz O’na mülâkî olacaksınız. Mü’minleri müjdele!” 3729
“...Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde birtakım iyi davranışa dayalı hakları vardır. Ancak, erkekler için kadınlar üzerinde bir derece (âile
3719] 4/Nisâ, 1
3720] 2/Bakara, 187
3721] Bk. 7/A'râf, 26
3722] 51/Zâriyât, 56
3723] 49/Hucurât, 13
3724] 4/Nisâ, 1
3725] 3/Âl-i İmrân, 195
3726] 4/Nisâ, 124
3727] 2/Bakara, 187
3728] 30/Rûm, 21
3729] 2/Bakara, 223
KADIN
- 903 -
reisliği) vardır. Allah azîzdir, hakîmdir.” 3730
“Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzûrudur.” 3731
“Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır.” 3732
“Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) İkiden fazla kadın iseler ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız, bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana babası ona vâris olmuş ise anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah (tarafın)dan konmuş farzlar (paylar)dır. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.”3733 (İslâm’ın miras hukukunda paylar ile mükellefiyetler arasında dengeleme yolu tutulmuş, daha çok harcama yapmak mecbûriyetinde olanlara çok, daha az harcama yapanlara az hisse verilmiştir. İslâm âile hukukuna göre, evlenirken mehir verecek, düğün masrafı yapacak olan erkektir. Evlendikten sonra da gerek muhtaç olan yakın akrabasına ve gerekse eş ve çocuklarına bakacak, onlara yiyecek, giyecek, mesken gibi asgarî ihtiyaçları temin edecek yine erkektir. İşte bu sebepledir ki genellikle mirasta erkeklerin payı, kadınlarınkinin iki misli olmuştur.)
“Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (bilin ki) Allah’ın, hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.”3734 (İslâm’dan önce Araplar kadına çok kötü muâmele ediyor, bu cümleden olarak kocası ölen kadını, adamın miras bıraktığı mal gibi telâkkî ediyorlar, kadın istemese bile onunla evlenme veya onu başkasıyla evlendirme hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar, kadını kullanarak maddî menfaat sağlama yoluna gidiyorlardı. Bu âyet, bütün bu haksızlıklara son vermiş, kadına lâyık olduğu hakları getirmiştir.)
“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kavvâmdır/kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır, Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından (nüşûz) endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.”3735 (Erkeklerin maddî ve mânevî durumları ile ve özellikle ekonomik rolleri, onların âile reisi -sorumlu yönetici- olmalarını tabiî kılmıştır. Aile küçük
3730] 2/Bakara, 228
3731] 3/Âl-i İmrân, 14
3732] 4/Nisâ, 7
3733] 4/Nisâ, 11
3734] 4/Nisâ, 19
3735] 4/Nisâ, 34
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir toplumdur; toplum düzenle yaşar. Düzen ise, bir reisi, bir idâreciyi zarûri kılar. İslâm’da devlet başkanından âile reisine kadar her idâreci, İlâhî tâlimata göre hareket etmek, İslâmî kurallara göre ve istişâre ile yönetmek mecbûriyetindedir. Şu halde onlara itaat, bu tâlimata itaat demektir. İdâre eden veya edilen bu tâlimatın dışına çıkar, meşrû kurallara itaatsizlik ederse yaptırım uygulanır. Burada bahis konusu olan, zevcenin itaatsizliğidir. Çare olarak önce öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra da dövme tavsiye edilmiştir. Kur’an’ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.s.) hiçbir zaman kadın dövmediği gibi “kadını eşek döver gibi dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız olacak şey midir?” buyurarak ümmetini uyarmıştır. Ayrıca bu yaptırım kullanıldığı takdirde, kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak şekilde misvak, kurşun kalem gibi bir cisimle vurmak şeklinde -ki, acı vermekten çok, psikolojik ceza unsuru olarak- uygulamak gerektiğini de ifade buyurmuştur. Şu halde bu dövme yaptırımı, ahlâksız bazı kadınlar için en son çare olarak başvurulacak zarûrî bir yol olup, kayıtlara ve şartlara bağlıdır. Ayrıca kadının da kocasından şikâyetçi olması halinde hakem ve hâkime başvurma, hakkını arama imkânı vardır.)
“Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur. Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” 3736
“Eğer bir kadın, kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında, onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten nefislerde kıskançlık hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah’tan korkarsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” 3737
“Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir (diğerine muhtaç olmaktan kurtarır); Allah’ın lütfu geniş, hikmeti büyüktür.”3738 (Bütün tedbirlere rağmen evlilik yürümüyorsa, ev cehenneme dönmüşse, yoksulluk ve çâresizliğe düşme korkusu ile bu cehenneme katlanmak gerekmez; Allah nice kapılar açar.)
“Sizi bir tek nefisten yaratan, gönlü ısınsın diye ondan da eşini (Havvâ’yı) yaratan O’dur. Eşini sarıp örtünce (onunla birleşince) hafif bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hâmileliği ağırlaşınca, Rableri Allah’a: ‘Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız’ diye duâ ettiler.” 3739
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri/dost ve yardımcılarıdır. İyiliği emreder, kötülükten men’ ederler; namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah azîzdir/dâima üstündür, hakîmdir/hüküm ve hikmet sahibidir.” 3740
“Nâmuslu kadınlara zinâ isnâdında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şâhit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şâhitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.” 3741
3736] 4/Nisâ, 35
3737] 4/Nisâ, 128
3738] 4/Nisâ, 130
3739] 7/A’râf, 189
3740] 9/Tevbe, 71
3741] 24/Nûr, 4
KADIN
- 905 -
“Nâmuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnâdında bulunanlar, dünyâ ve âhirette lânetlenmişlerdir. Dilleri, elleri ve ayaklarının, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şâhitlik edeceği bir günde onlar için çok büyük bir azap vardır.” 3742
“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır...” 3743
“Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?! Rahmân’a isnat edilen kız çocuğuyla, onlardan biri müjdelenince hiddetinden yüzü simsiyah kesilir. Süs içinde yetiştirilip savaş edemeyecek olanı istemiyorlar mı? Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışını mı gördüler? Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.” 3744
“Onlar (müşrikler), kızları Allah’a -ki Allah bundan münezzehtir-, beğenip hoşlandıklarını (erkek çocukları) da kendilerine nisbet ediyorlar.” 3745 (Huzâa ve Kinâne kabîleleri, ‘melekler, Allah’ın kızlarıdır’ diyorlardı. Hâlbuki kendileri kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Nitekim, bundan sonraki âyetler onların kız çocuklarına karşı takındıkları tavrı çok iyi tasvir etmektedir.)
“Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde kalarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? (Bunu düşünür durur). Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” 3746
“Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda... her kişi (hayır ve şerden) neler yapıp getirdiğini anlar.” 3747
“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer ittika ediyor/(Allah’tan) korkuyorsanız, sözü, (yabancı erkeklere karşı) yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü ümide kapılmasın. Mar’rûf/güzel ve münâsip sözler söyleyin. Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ricsi/şek ve şüpheyi (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.” 3748
“(Allah’ın emrine uyan) Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâata devam eden erkekler ve tâata devam eden kadınlar, (niyet, söz ve hareketlerinde) doğru erkekler ve doğru kadınlar, mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, (tesbîh, tahmîd, tehlîl, tekbir, Kur’an tilâveti ve ilimle) Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; (işte) Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” 3749
3742] 24/Nûr, 23-24
3743] 24/Nûr, 26
3744] 43/Zuhruf, 16-19
3745] 16/Nahl, 57
3746] 16/Nahl, 58-59
3747] 81/Tekvîr, 8-9, 14
3748] 33/Ahzâb, 32-34
3749] 33/Ahzâb, 35
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve mü’min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 3750
“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftirâ uydurup getirmemek, ma’rûfta/iyi iş işlemekte Sana karşı gelmemek husûsunda Sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”3751 (Biat şartları arasında sayılan, “elleriyle ayakları arasında bir iftirâ uydurmama” tâbiri, gayri meşrû bir çocuk dünyaya getirip onu kocasına nisbet ederek iftirâ etmeme anlamına gelmektedir. Âyet, Mekke fethi günü nâzil olmuş, Hz. Peygamber, erkeklerden sonra kadınların biatini kabul etmiştir.)
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 3752
“Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misâl verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhında iken onlara hâinlik ettiler. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara ‘Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin’ denildi. Allah, iman edenlere de Fir’avn’un karısını misâl gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Fir’avn’dan ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti. Irzını korumuş olan, İmran kızı Meryem’i de Allah örnek gösterdi. Biz, ona rûhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi.”3753 (Âyetlerde bahsedilenlerden Hz. Nûh’un karısı, kocasına inanmadığı ve Allah’a iman etmediği gibi kavmine kocasının mecnun olduğunu söylerdi. Hz. Lût’un karısı da, kâfirdi ve kocasına gelen erkek misafirleri, gece ateş yakarak, gündüz de duman çıkararak haber verirdi. İkisi de lâyık oldukları cezâya çarptırıldılar. Firavun’un karısı Âsiye, Allah’a ve Hz. Mûsâ’ya iman etmişti. Bundan dolayı kocası Firavun, onu ellerinden ve ayaklarından dört kazığa bağlamış, göğsüne kocaman bir taş koymuş, öylece yakıcı güneşe bırakmıştı. İşkence ânında, zikredilen duâyı yaparken rûhu kabzedilmiştir.)
Tesettürle İlgili Âyet-i Kerimeler:
“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” 3754
“Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan)
3750] 33/Ahzâb, 36
3751] 60/Mümtehıne, 12
3752] 64/Teğâbün, 14
3753] 66/Tahrîm, 10-12
3754] 7/A’râf, 26-27
KADIN
- 907 -
korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları hâriç olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kızkardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” 3755
“Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, ziynetlerini (yabancı erkeklere) göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. Yine de iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.”3756 (İhtiyar olan kadınların, kadınlık câzibelerini büyük ölçüde kaybetmiş olmalarından ve bir fesâda yol açmaları ihtimali olmadığından; çarşaf, manto, pardösü gibi dış elbiselerini çıkarmalarına ruhsat verilmiştir. Yaşlı bile olsa, mahremi dışındaki yabancı erkeklere güzel görünmek için süslenmek, özellikle de açılıp saçılmak, bütün müslüman hanımlara haramdır. İhtiyar kadınların dışındaki bayanların da yabancı erkeklere karşı üzerlerinde dış elbiseleri bulunmaları gerekmektedir.)
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 3757
Hadis-i Şeriflerde Kadın
Hz. Peygamber’in kadınlara yönelik sözleri ve uygulamaları, Kur’an’ın çizdiği; Allah’ın kulu olması bakımından erkekle eşit seviyede; dinî hak ve sorumlulukları da aynı düzeyde olan, hak ve sorumluluklar yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresine uygundur. Rasûlullah’ın şahsında kadınlar, her zaman meseleleriyle ilgilenen, eşleriyle olan anlaşmazlıklarında ara buluculuk yapan, haklarını koruyan, erkeklere eşlerine iyi davranmalarını öğütleyen ve kendi yaşayışıyla da buna örnek olan bir dost ve hâmi bulmuşlardır.
“Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan (iyi davranan)dır.” 3758
"Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananızdır. Ben âileme en iyi olanınızım." 3759
"Mü'minlerin iman bakımından en kâmil/olgun olanı; ahlâkı güzel olan ve âilesine nâzik davranandır." 3760
"Uğursuzluk yoktur. Ancak üç şeyde uğur olabilir: Kadında, atta, evde." (Câhiliyye insanları uğursuzluğu bu üç şeyde ararlardı.). 3761 “Uğursuzluk evde, kadında ve kısraktadır” şeklindeki Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği meşhur hadis rivâyetine ise, Hz.
3755] 24/Nûr, 31
3756] 24/Nûr, 60
3757] 33/Ahzâb, 59
3758] Müslim, Birr 149
3759] Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 214
3760] Nesâî, Işretu'n-Nisâ, 229; Tirmizî, İman hadis no: 2612
3761] Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 218
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âişe, duyduğu zaman itiraz ederek şunları söylemiştir: “Kur’an’ı Ebu’l-Kasım’a indirenin hakkı için, bu hadisi aktaran yalan söylemiş. Rasûl (s.a.s.) ancak şunu dedi: “Câhiliyye ehli şöyle derlerdi: ‘Uğursuzluk; binek kadın ve evdedir.”
“Kadınlar, erkeklerin kızkardeşleridir.” 3762
“Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.” 3763
"... Erkek, ailede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumludur." 3764
“En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda (müslümanca) yaşamasına yardımcı olan kadındır.” 3765
“Dünya bir metâ’dır. Dünya metâının en hayırlısı sâliha kadındır.” 3766
“Bir mü’min erkek, bir mü’min kadına buğzetmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.” 3767
“Kadın, beş vakit namazını kılar, bir aylık orucunu tutar, nâmusunu korur ve kocasına itaat ederse ona: ‘Hangi kapıdan dilersen oradan cennete gir’ denilir.” 3768
Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emâneti diye aldınız. Allah’ın sözü uyarınca ırzlarını kendinize helâl kıldınız. Onların, sizin yataklarınıza bir adamı almamaları ve iffetlerini korumaları, sizin onlar üzerindeki haklarınızdandır. Eğer böyle bir şey yaparlarsa hafifçe onları dövünüz. Sizin de onların geçimlerini ve giyimlerini sağlamanız, onların sizin üzerinizdeki haklarındandır.” 3769
“Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözbebeğim kılınan namaz.” 3770
“Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nûru ise namazda kılındı.” 3771
“Sizden biri, hangi düşünceyle hanımını köle döver gibi dövmeye tevessül eder? Akşam olunca aynı yatakta beraber yatmayacaklar mı?” 3772
Ümmü Atiyye (r.a.) anlatıyor: “Ben Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte yedi ayrı gazveye çıktım. Ordugâhlarda ben geride kalır, askerlere yemek yapar, yaralıları tedâvi eder, hastalara bakardım.” 3773
3762] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 2329
3763] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
3764] Buhârî, Cum'a 11; Müslim, İmâret 20
3765] Tirmizî, Birr 13
3766] Müslim, Radâ 64, hadis no: 1467; Nesâî, Nikâh 15
3767] Müslim, Radâ’ 61, hadis no: 1469
3768] Ahmed bin Hanbel, I/191
3769] Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2
3770] Müslim, Talâk 31, 34
3771] Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1
3772] Buhârî, Tefsîr Şems 1, Enbiyâ 17, Nikâh 93, Edeb 43; Müslim, Cennet 49, hadis no: 2855; İbn Mâce, Nikâh 512; Tirmizî, Tefsîr 3340
3773] Müslim, Cihâd 142, hadis no: 1812
KADIN
- 909 -
İbn Abbâs (r.a.) şöyle diyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kadınları gazveye götürürdü. Onlar yaralıları tedâvi ederlerdi. Kendilerine de ganimetten bir şeyler verilirdi...” 3774
“Hz. Peygamber, savaşa veya sefere giderken kur’a ile hanımlarından birisini beraberinde götürürdü.” 3775
“Peygamber zamanında kadınlar da erkeklerle beraber savaşa katılıp geri hizmetlerde çalışırlardı. Uhud Savaşında müslümanlar kayıp verince Peygamber’in zevcesi Âişe ile Ümmü Süleym, paçalarını sıvamış ve sırtlarında kırba kırba su taşıyarak savaşanların ağızlarına dökmüşlerdi.” 3776
Muavviz kızı Rubeyyi’ şöyle der: “Biz, Peygamber (s.a.s.) ile birlikte savaşa gider, askerlere su verir, yaralıları tedâvi eder, Medine’ye taşırdık.”
"Bâkire kızla, (evlendirilmezden önce) babası müşâvere etmelidir." 3777
"Dul kadın kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire kız da izni alınmadan nikâhlanmamalıdır." 3778
"Rasûlullah (s.a.s.), kızın arzusu hilâfına, babası tarafından gerçekleştirilen bazı nikâhları, şikâyet üzerine, iptal etmiştir." 3779
"Üç kişi vardır, cennete girmeyecektir: Anne babasının hukukuna riâyet etmeyen kimse; içki düşkünü olan kimse; verdiğini başa kakan kimse." 3780
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. Ali (r.a.): “Karı-kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin, bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur.”3781 âyetinde temas edilen iki hakem hakkında “karı-kocanın ayrılma veya birleşme kararları, bu iki hakemin vereceği hükme kalmıştır” diye beyanda bulunmuştur. 3782
"Kadınların yanına girmekten sakının!" Ensârdan bir zât: "Yâ Rasûlallah! Kayın biradere ne buyurursun?" diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı verdi: "Kayın ölümdür." 3783
“Kadınlara hayırhah olun, onlara karşı hayır tavsiye ediyorum... Onlara hayırlı şekilde davranın.” 3784
“Kadınlara karşı hayır tavsiye ediyorum. Çünkü onlar sizin yanınızda avândır/esirler gibidir. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir fâhişe/çirkinlik işlemesinler. Eğer işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün. Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz ki, kadınlarınız
3774] Müslim, Cihad 137, hadis no: 1812; Tirmizî, Siyer 8; Ebû Dâvud, Cihad 152
3775] Buhârî, Cihad 1071
3776] Buhârî, Cihad, 1074, Meğâzî 18; Müslim, Cihad 136
3777] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 25
3778] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
3779] Buhârî, İkrâh 4
3780] Nesâî, zekât 69
3781] Nisâ, 35
3782] Muvattâ, Talâk 72 -2, 584-
3783] Müslim, Selâm 20, hadis no: 2172
3784] Buhârî, Nikâh 79, Enbiyâ 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Radâ 65, hadis no: 1468; Tirmizî, Talâk 12
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır. Bilesiniz ki, onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.” 3785
Rasûlullah’a soruldu: “Ey Allah’ın Rasûlü!, bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakkı nedir?” “Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hâriç onu terketmemen.” 3786
“Kim kız çocuklarla sınanır (kime kız çocuğu verilir) de onlara güzel bakarsa onlar, onun için ateşe karşı koruyucu perde olurlar.” 3787
“Kim iki kıza bakıp ergenlik çağına kadar, onları yetiştirirse, Kıyâmet gününde o, benimle şöyle olur.” (Peygamber, böyle deyip parmaklarını birbirine geçirmiştir.) 3788
“Kimin üç kızı, yahut üç kızkardeşi veya iki kızı, ya da iki kızkardeşi olur da onlara güzel bakar, onlar hakkında Allah’tan korkar (onlara haksızlık etmez)se, onun için cennet vardır.” 3789
“Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın!” 3790
Cerîr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a ânî bakıştan sordum. Bana: “Bakışını hemen çevir!” buyurdu.” 3791
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Ali (r.a.)’ye buyurdular ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir.” 3792
“Kadın dört hasleti için nikâhlanır: Malı için, nesebi (soyu) için, güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul.” 3793
“Kadını olmayan erkek miskindir/fakirdir!” Yanındakiler: “Çokça malı olsa da mı?” dediler. Rasûlullah: “Evet, çokça malı olsa da!” buyurdu. Sözlerine devamla: “Kocası olmayan kadın da miskînedir, miskînedir/fakirdir” buyurdular. Yanındakiler: “Çokça malı olsa da mı?” dediler. Peygamberimiz: “Evet kadının çok malı olsa da!” buyurdu. 3794
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Ebû Süfyan’ın karısı Hind, (bir gün gelerek) “Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor. (Ne yapayım?)” Rasûlullah (s.a.s.): “Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet edecek miktarda al!” buyurdular.” 3795
3785] Tirmizî, Tefsîr Tevbe, 3087
3786] Ebû Dâvud, Nikâh 42, hadis no: 2142-2144; İbn Mâce, Nikâh 3
3787] Feyzu’l-Kadîr, II/97
3788] Feyzu’l-Kadîr, III/496
3789] Tirmizî, Tefsîr Sûre 9
3790] Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341
3791] Müslim, Âdâb 45, hadis no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
3792] Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud nikâh 44
3793] Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ 53, hadis no: 1466; Ebû Dâvud, Nikâh 2, hadis no: 2047; Nesâî, Nikâh 13
3794] Kütüb-i Sitte, 15/515
3795] Buhârî, Büyû’ 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7, hadis no: 1714; Ebû Dâvud, Büyû’ 81, hadis no: 3532; Nesâî, Kudât 30
KADIN
- 911 -
“Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescidlerinden men etmeyiniz.” 3796
"Birinizin hanımı mescide gitmek için izin talep ederse ona engel olmasın (izin versin)." 3797
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Kadınlar Rasûlullah (s.a.s.)’a dediler ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sizden (istifâde husûsunda) erkekler bize gâlip çıktı (yeterince sizi dinleyemiyoruz). Bize müstakil bir gün ayırsanız!” Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine onlara bir gün verdi. O günde onlara vaaz u nasihat etti, bazı emirlerde bulundu. Onlara söyledikleri arasında şu da vardı: “Sizden kim, kendinden önce üç çocuğunu gönderirse, onlar mutlaka kendisine ateşe karşı bir perde olur!” Bir kadın sormuştu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ya iki çocuğu ölmüşse?” “İki de olsa!” buyurdu.” 3798
Peygamber Efendimiz, nikâhın mescidde ilân edilmesini istemiştir.3799 Merâsimlerin orada yapılmasını özellikle tavsiye etmiştir.
Câhilî Düşünce ve Diğer Dinlerde Kadın
Eski çağlarda, hemen bütün toplumlarda kadının hiçbir hak ve değere sahip olmadığı yaygın bir görüştür. Eski Çinlilerde kadın, kocasının kölesi sayılırdı. Kocası ve çocuklarıyla birlikte yemeğe oturamazdı; Ayakta durur, onlara hizmet ederdi. Mısır’da başlangıçta kadınlar erkeklerle aynı haklara sahip idiyseler de bu fazla uzun sürmemiş, Firavun’un emriyle yine köleleştirilmişlerdir. Batılılar tarafından uygarlığın beşiği olarak gösterilmek istenen Eski Yunan’da ise kadının hemen hemen kölelerle bir tutulduğunu görüyoruz. Koca karısını keyfince dövebildiği gibi başka birisine de armağan edebilirdi. Tüm miras erkek çocuklara kalırdı. Bir erkeğe edilebilecek en büyük küfür, ona “kadın” demekti. Bu aşağılamaların ötesinde ayrıca kadın tüm kötülüklerin kaynağı olarak da kabul ediliyordu. Eflâtun ve Aristo’nun kadının, erkeğin dûnunda/aşağısında olduğunu resmen ilan ettiklerini görüyoruz. Yunan’da bir erkeğin dengi yine bir başka erkektir. Bu bakımdan Yunan töresinde homoseksüelliğin bir fazîlet olarak algılanmasına şaşmamak gerekir. Eflâtun, bu konudaki görüşlerini günümüz homoseksüellerinin el kitabı durumunda olan Ziyafet adlı eserinde açıklamıştır. Eski Roma’da ise kadın, babasından kocasına aktarılan bir maldı. Sonraları kadına birçok hak tanınmışsa da, eğitim eksikliği yüzünden bu haklarını kullanamamıştır. Açıkça görülmektedir ki gerek Yunan’da, gerekse Roma’da kadın erkeğin dûnunda kabul edilmiştir.
Yahûdilikte de kadının hiçbir değeri yoktur. Yahûdilerin her sabahki duâlarında şu cümle geçmektedir: “Ezelî ilâhımız, kâinatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun.”
Kadını aşağılama geleneğinin Hıristiyanlıkta daha da güçlendiğini görüyoruz. Zira Hıristiyanlara göre kadın, haram meyveyi Âdem’e (a.s.) yedirerek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkâr olmasına neden olmuştu. Bu yüzden Hıristiyanlık cinsel ilişkiyi bir günah ve kirlenme saymaktadır. Aziz Augustin’e göre insanın karısı veya bir fâhişeyle cinsel ilişkide bulunması
3796] Buhârî, Cum’a 13; Müslim, Salât 36; Ebû Dâvud, Salât 13, 52; Tirmizî, Cum'a 64; Dârimî, Salât 57; Muvattâ, Kıble 12; Ahmed bin Hanbel, II/16, V/17
3797] Buhârî, Cum'a 12, Ezân 162, 166, Nikâh 116; Müslim, Salât 134; Ebû Dâvud, Salât 53; Tirmizî, Salât 400; Muvattâ, Kıble 12
3798] Buhârî, İlim 36, Cenâiz 6, İ’tisâm 9; Müslim, Birr 152, hadis no: 2633
3799] Tirmizî, Nikâh 6
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arasında maddî bakımdan pek fark yoktur. Zira her ikisi de günahtan hâli değildir. Nihâyet Papa Gregorie, iki asır sonra Aziz Augustin’in öğretisini onaylayacaktır: “Karı kocaların ilişkileri de günahtan hâli değildir.” Kısacası, Hıristiyanlıkta kadın kötülüğü, şeytana uymayı ve ayartıcılığı temsil ediyordu. Bu sebeple büyük ilâhiyatçılardan biri olan İskenderiyeli Clement’e göre, “Kadın, kadın olmaktan ötürü utanmalıdır.”
Açıkça görüleceği üzere Hıristiyanlıkta cinsel ilişki günah sayılmaktadır. Soyun sürdürülmesine yönelik cinsel eylemle günah işleme duygusu ise, ruhsal bir çatışma olmaktadır. Öyle ki Katolik kiliselerinde yapılan evlenme törenlerinde günümüzde bile okunan duâda, “günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken” deniliyor. Bu nedenle Hıristiyanlık giderek cinsel istekle cinsel yasak çatışmasından doğan dinsel, toplumsal ve ruhsal bir korku ve kaygı kaynağına dönüşmüştür diyebiliriz. İşte bu günah işleme ve kirlenme duygusudur ki, birçok insanın evlilikten kaçmasına yol açmıştır (Hemen bütün tarihçilere göre Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasına nüfusun azalması yol açmıştır ki, bunda da en önemli etken günah ve kirlenme korkusu olmuştur). Birçok kadın da kurtuluşu manastıra kapanmakta bulmuştur. Onlar artık temizlik sembolü Hz. İsa’nın nişanlıları ve eşleri olacaktır. Hz. İsa temizlik sembolüdür. Çünkü Hz. Meryem onu cinsel ilişkiye girmeden doğurmuştur. Yapılacak tek şey Hz. Meryem gibi temiz ve iffetli kalmaktır.
Kısacası Hıristiyanlık, azizler ve papazlar, kadın ve evliliği kötülemede o denli ileri gitmişlerdir ki VI. yüzyılda Mason Meclisinde, kadının ruhu var mı yok diye ciddi bir şekilde tartışmışlardır ve yalnız bir kişi, kadının özgürlüğüne oy vermiştir. 13. Asırdan itibaren Hıristiyanlık, Batıda insanlığın başına korkunç bir felâket hazırlayacaktır; Büyücü avı. “Şeytanla cinsî ilişkiye giren ve böylece insanlar arasında fuhşu ve kötülüğü yaymak isteyen birçok kadın vardır. Şu halde kilisenin insanlığı tehdit eden bu belâyı def etmede aktif bir rol alması kaçınılmazdır.” Böylece kilisenin büyücü avına çıktığına ve birçok mâsum insanı diri diri yaktığına ya da suda boğduğuna tanık olmaktayız.
İngiltere’de büyücü avı Kraliçe Elizabeth zamanında zirvesine ulaşmıştır. Artık münferit olaylar değil; insanlığın kitle halinde yok edilmesi sözkonusudur. Bir Sakson hâkim, Kitab-ı Mukaddes’i 53 kez okumuş ve bu arada 20 bin büyücüyü ölüme mahkûm etmiş olmakla övünebilmiştir. Tarihçiler yakılan büyücü sayısının iki milyon dolayında olduğunu tahmin etmektedirler.
İşte bu korkunç zulmün ve sürekli aşağılanmanın doğal bir sonucudur ki Feminizm hareketleri ilk defa Batıda ortaya çıkmıştır. 3800
Câhiliyye dönemi Arap toplumunda, genellikle bütün tarihçilerin kabul ettiği üzere kadının hiçbir değeri yoktu. Öyle ki kadın olmak utanç verici bir durumdu. Bu yüzden kız çocukları diri diri toprağa gömülüyorlardı. Kadının miras hakkı yoktu. Kısaca kadın, erkeğin kölesinden başka bir şey değildi.
Kur'an'dan anladığımıza göre, müşrik Araplar kendi zihinlerinde düşük ve değersiz saydıkları kızları Allah'a lâyık görüyorlar, beğenip hoşlandıkları erkekleri ise kendilerine izâfe ediyorlardı.3801 Meleklerin de Allah'ın kızları olduğunu
3800] Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve K.K.'de Kadın, İslâmî Araştırmalar, c. 10, sayı 4, s. 250-252
3801] 16/Nahl, 57
KADIN
- 913 -
iddiâ ediyorlardı.3802 Allah Teâlâ ise Arapların kendilerince değersiz bulduklarını Allah'a, değerli saydıklarını kendilerine ayırmalarını kendilerine ayırmalarını "çarpık bir paylaşma" olarak niteliyor.3803 Ve kızları diri diri toprağa gömecek kadar aşağılamaları hakkında "bak ne kötü hüküm veriyorlar!"3804 buyuruyor.
Yine Kur'an, çeşitli konuları işlerken, kadının toplumsal, hukukî uygulamalarda uğradığı zulümlere işaret ediyor. Meselâ: "Kadına zorla mirasçı olmanız size helâl değildir."3805 mealindeki âyetten, kadının mal gibi miras kalması ve kadına zorla mirasçı olunması şeklindeki zulmün câhiliyye döneminde yürürlükte olduğunu anlıyoruz. Zıhar'ı yasaklayan âyetler de Kur'an'ın tâbiriyle "çirkin" bir geleneğin varlığına işaret ediyor. Boşanma ile ilgili âyetlerde, kadınların haklarını koruma noktasında mü'minlere Allah'tan korkmalarını emrediyor. Bu ve bunun gibi birçok âyetlerle, kadının câhiliyye dönemindeki, hukukî uygulamalarda zulme mâruz kaldığını, yaratılış itibarıyla da hor ve hakir görüldüğünü anlıyoruz.
Batıda ve Batılılaşmış Toplumlarda Kadın: Eski câhilî düşünceler, modern dünyanın "izm"lerinde de farklı biçimlerde bütün çirkinliğiyle gözler önüne serilmiştir. Bilindiği gibi Rönesansla başlayıp Aydınlanma Çağı ve Endüstri Devrimiyle günümüze kadar devam eden, akılcı ve pozitivist temele oturan modernizm; Batının geçirdiği tarihî sürecin doğal bir sonucudur. Modernizm hayatı sekülerleştirip, her türlü dogmaya karşı olduğunu söylerken sahih-muharref ayrımı yapmamış, tahrif edilmiş dinî düşüncelerden topladığı verileri, sahih din için de genelleştirmiştir. Artık modernizm, sadece Ortaçağ kiliselerinin ruhban sınıflarını değil; tarihte oluşmuş tüm geleneksel değerler yanında sahih din değerlerini de karşısına almaktadır. Modern insanın kadına bakış açısında hiçbir zaman sahih-muharref ayrımı yapılmadığı görülmektedir.
Batı mâcerasında kadın konusundaki yaklaşımlara bir göz atacak olursak, Hıristiyanlığın, Yunan ve Eski Roma kültüründeki "kadının ikinci sınıf bir varlık" olduğu anlayışını düzeltmemiş olduğunu hatta kadının aşağılanmasının Hıristiyanlıkta daha da güçlendiğini görürüz. Kadın öylesine kötülenmiştir ki 6. Yüzyılda Mason meclisinde kadının ruhu var mı, yok mu diye ciddî bir şekilde tartışılmıştır. Batı tarihinde kadına yapılan zulümler önemli bir yer tutar. Acaba bu zulümler, tarih sayfaları arasında mı kalmıştır, yoksa kılık değiştirerek başka şekillerde mi devam etmektedir? Eşitlik, özgürlük, bağımsızlık söylemlerinin bayraklaştırıldığı günümüzde kadının aşağılanması ve sömürülmesi bitmiş midir?
Modernizm bütün değerleri tüketerek, dünya genelinde yepyeni bir sistem oluşturma iddiasında. Bunu yaparken de insanın var oluş nedenini çarpıtarak "insan"ı sömürmektedir. Ve modern düşünce, insanın tüm zaaflarını kışkırtarak korkunç bir tüketim alışkanlığını "moda" adı altında sunmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında "çağdaş kadın" aldatmacası içerisinde kadının sömürülmesi ciddî boyutlara ulaşmıştır. Sanayi Devrimi ile ucuz iş gücüne duyulan ihtiyacı karşılamak üzere kullanılan kadınların, bugün de bir reklam aracı olarak kullanıldığı herkes için âşikârdır. Kadın fizikî güzelliğini sağlamak için kendisine sunulan kozmetikleri tüketirken, başkalarının da tüketmesi için hazırlanan her türlü
3802] 43/Zuhruf, 19
3803] 53/Necm, 21-22
3804] 16/Nahl, 59
3805] 4/Nisâ, 9
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
reklamda bir nesne olarak cinsel kimliği ile kullanılır. Kapitalizmin hayatiyeti için gerekli olan sınırsız tüketim "reklam" ile sağlandığına göre kadın, reklamcıların dolayısıyla kapitalizmin kullandığı vazgeçilmez bir sömürü unsurudur.
Modern düşüncede genellikle kadın, bilgisi, görgüsü ve ahlâkıyla değil; kendi güzelliğini pazarlayabildiği oranda değer kazanır. Öyle ki günümüzde haremin değil; harem duvarlarının kaldırıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. "Modernizmin evleri, işyerlerini ve sokakları kaplayan hareminde sadece genç, güzel ve bu özelliklerini bir şekilde pazarlamaktan kaçınmayan kadınlara yer vardır."
Modernizmde hayat bulan feminist hareketler kadın-erkek arasındaki uyum yerine, haksız bir rekabet ortamı oluşturarak iki cinsi birbirine düşman hale getirip fıtratı bozmaktan başka bir fonksiyon görmemektedirler. Dünyada ve yaşadığımız toplumdaki kadının problemlerini bu şekilde ortaya koymak ise tam bir çözümsüzlüktür. Feminizm, ahlâkî kuralları kadının özgürlüğünü sınırladığı gerekçesiyle protesto etmektedir. Kadın özgürlüğünden anlaşılan ise onun eğitim, sosyal ve siyasî hayata katılımı değil; âile, eş ve çocuğun sınırlayıcılığının(!) keşfedilerek câzibesini kullanma yolunda serbestliğidir.
Türkiye'de kadın özgürlüğü ve bağımsızlığından dem vuran dergilerdeki ağırlıklı konular kadınların gerçek problemleri değil; cinsellik, moda gibi konular olmakta, siyaset ile ilgili verilen haberler ise ancak dedikodu düzeyinde sunulmaktadır. Dergilerin genelinde oluşturulmaya çalışılan kadın tipi ise "akleden, sorgulayan, bilgili" tanımlamalarının çok ötesinde "çağdaş, câzibeli, tehlikeli ve yasak ilişkiler deneyebilen, sıradışı" kadın tiplemesidir. Bu da kadının özgürleştirileceği yerde, kelimenin tam anlamıyla "kullanıldığı"nın göstergesi değil midir?
Kısacası, çağımız câhiliyyesinde kadın, özgürlüğü ve kendi kimliğini bulma adına, onurlu, şerefli konumunu bir kenara itip câhilî oyunların kurbanı olmuştur. Arap toplumunda diri diri toprağa gömülen kadın bugün, kendi mutluluğu ve bağımsızlığı iddiâsıyla tezgâhlanan oyunlarla toplum bataklığına yine diri diri gömülmektedir. Ancak bir farkla; bu defa kadın gerçekten diri diri bir batağa girdiğinin farkında değildir. Modern dünyanın kendisine sunduğu imaj ve kimliği, kutsadığı ve onu gerçekleştirebilmek için tüm değerlerini fedâ ettiği müddetçe de bunu farketmesi mümkün olmayacaktır.
Modern dünyanın, geleneği sorgulayıp reddetmesiyle, kadının İslâm’daki konumu gündeme gelmiş ve temel amacı İslâm’a saldırı olan bu zihniyet, kadın konusunda kültürel İslâm’da kullanılmaya elverişli noktalar yakalayabilmiştir. Müslümanlar yapılan saldırılara cevap verme çabasıyla çeşitli kaynaklara başvurmuşlar, ancak çoğunlukla gerçek İslâm’ın kadına biçtiği konumu yansıtır mâhiyette güncelliği olan veriler ortaya koyamamışlardır. Çünkü pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da kalkış noktaları, tarih içinde şekillenen yorumlar olmuş ve bu yorumlar Kur’ânî çerçeveyi ortaya koymada yardımcı olacağı yerde engelleyici bir etki oluşturmuştur. Bu etkinin oluşması, gerek insanların bu yorumları ele alış tarzından, gerekse yorumların bizzat içeriklerinden kaynaklanmıştır. 3806
3806] H. Koç, F. Candan, Kur'an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 31, Ekim 93, s. 25-27
KADIN
- 915 -
İslâm'da Kadın
19. Asırdan itibaren İslâm toplumunda kadının yeri çok tartışılmış, çeşitli inanç çevreleri ve düşünce akımları bu konuyu kendi açılarından ele almışlardır. "Geleneksel kadın", "Türk kadını", "Avrupaî kadın", "çağdaş kadın", feminist kadın", "özgür kadın", "müslüman kadın" bugün savunulan başlıca kadın tipleridir. Kadın konusunu çeşitli açılardan inceleyen bu tür farklı, hatta birbirine zıt görüşlerin ileri sürülmesi, konunun daha iyi anlaşılması bakımından esas itibarıyla faydalı ise de, bazen kavram kargaşasına yol açtığı için sakıncalı ve hatalı da olabilmektedir. Zâten uzun zamandır yaşadığımız ülkede de kadın hakkında yazı yazmak ve yayın yapmak bir âdet haline gelmiştir. Son yıllarda sadece müslümanlar tarafından bu konuda yazılan iki yüzün üzerindeki kitap ve sayısız makale de bunun bir örneğidir. Kadın konusunda kimin, neyi, ne adına, niçin ve ne maksatla savunduğu iyi bilinmelidir. Aksi halde İslâm'la ilgisi bulunmayan birtakım görüşler İslâm'a mal edilebilir; hakla bâtıl karıştırılabilir. Unutmamalı ki, bâtılın en tehlikelisi, hak adına ve içine haktan bazı şeyler karıştırılmış olanıdır. Az da olsa içinde bâtıl bulunan hak da hak olma özelliğini kaybetmiş olabilir.
Dünyanın çeşitli toplumlarında kadın tümüyle horlanırken gelen İslâm, onu tutup yükseltmiş, erkekle aynı düzeye getirmiştir. Toplumun yanlış anlayışını değiştirerek kız çocuğunun da erkek gibi Allah’ın lütfu olduğunu, Allah’ın dilediğine kız, dilediğine erkek çocuğu vereceğini vurgulamıştır.3807 Arap câhiliyye toplumunda, ölen kişinin karısının da vârislerine intikal ettiğini, kadının üvey oğlunun veya erkeğin en yakın vârisinin, onunla mehir vermeden evlendiğini veya başkasıyla evlendirip mehrini kendisi aldığını biliyoruz.3808 Bazı kimselerin de, vasîsi bulundukları yetim kızların mallarına konmak için onlarla evlendiklerini veya oğullarıyla evlendirip yetim kızın malının başka bir kimseye gitmesine engel olmak istediğini de Kur’an haber veriyor. Kur’an, kadını, miras ile intikal eden bir eşya durumuna düşüren bu aşağılayıcı gelenek ve uygulamaları kaldırıp kadına özgürlük getirmiştir. 3809
İnsanlığı yüceltici Hak inkılâplar manzûmesi olan İslâm Dininin en yüce amelî inkılâplarından biri de; kadınlık toplumunu mümtaz konumuna çıkarmak ve ona temel haklarını vermek olmuştur. Fizikî yapıda, vicdâni kişilikte ve hayatın biyolojik vazifelerinde farklı bir karakter arzeden kadın, İslâm şeriatinde erkekle tam bir eşitlik içindedir.
Rabbimizin “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık...”3810 anlamındaki âyeti ile yaratılış birliği ve eşitliğini açıklayan İslâm Dini, kadının ikinci derecede bir yaratık olduğunu veya varlığının erkeğin mevcûdiyetine bağlı bulunduğu anlayışını kesinlikle reddetmiştir. Kadını özel bir şahsiyet olarak değerlendirmiş ve onun öz varlığını muhâtap tutmuştur. İslâm Dininde namaz, zekât, oruç, hac gibi ibâdetler, erkeklere emredildiği gibi kadınlara da emredilmiştir. Yasaklar her iki cins için müşterek olarak konulmuştur. Mülk sahibi olma gibi tasarruf çeşitlerinin her biri erkekler için olduğu gibi, kadınlar için de garanti altına alınmıştır.
3807] 42/Şûrâ, 49-50
3808] Bk. Buhârî, Tefsîr, Nisâ Sûresi; Ebû Dâvud, nikâh 23
3809] 4/Nisâ, 4, 19-21
3810] 49/Hucurât, 13
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm nizamında, sosyal, iktisadî, rûhî ve bedenî zarûretler nedeniyle, birkaç konuda erkekle kadın arasında kısmî farklılık arzeden durumlar mevcuttur. Ancak bu farklar, sahip olduklar haklar mükellef kılındıkları görevlere tekabül eden erkekler için üstünlük sağlayıcı bir nitelik arzetmez. Bilâkis İslâm nizamının bütünü içerisinde tam bir eşitliği ve adâleti ortaya koyar. İnsan varlığına en üstün değeri veren, beşer topluluğu içinde de kadına mümtaz bir mevki tahsis eden İslâm, kadın erkek eşitliğini tanzim etmekle yetinmemiştir. Fizikî ve rûhî yapısı erkeğe nazaran daha hassas olan kadına, fıtratın gerektirdiği ihtimamı göstermiş ve gösterilmesini öğütleyerek onu yüceltmiştir. İslâm’da kadın varlığına verilen değeri kavrayabilmek için onu kız çocuğu, zevce ve anne olarak ele almak lâzımdır:
a. Erkek çocuk ile kız çocuk arasında ayrım yapan, erkekle gururlanıp kız çocuğunu ikinci derecede değerlendiren câhiliyye mantığı ve uygulamasını şiddetle red ve tenkit eden İslâm, özellikle kız çocuğuna farklı bir şefkat ve ilgi göstermiştir. Peygamberimiz, kız çocuğunu küçümsemeyen ve erkek çocuğunu ona tercih etmeyen kişiye büyük ecirler olduğunu bildirmiştir. Çocuğun terbiyesi üzerinde ciddî ve hassas olunmasını emreden İslâm Dini, gelecek neslin mânevî mimarları olacakları için, özellikle kız çocuklarının eğitimine dikkatimizi çekmiştir. Aziz Peygamberimizin şu sözü, kız çocuklarına gösterilmesi gereken ilginin dinimizdeki önemini ve mükâfatını bildirmektedir: “Bir mü’min iki kızını (bâliğa olup evleninceye kadar) güzelce terbiye eder, ihtiyaçlarını karşılarsa, ben ve o kimse (iki parmağın birbirine yakınlığı gibi birbirimize yakın olarak) Cennette olacağız.” 3811
b. İslâm Dininde, kız çocuğunun şahsında kadın varlığına büyük önem verildiği gibi, zevce olarak da kadına büyük değer bahşedilmiştir. İslâm inkılâbı tarihinin en muhteşem nutkunu irad buyurdukları Vedâ hutbesinde, Yüce önderimiz şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Kadınların haklarına riâyet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ediyorum. Siz kadınları, Allah’ın emâneti olarak aldınız. Onların nâmuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.” 3812
Peygamberimiz, İslâm nizamındaki öneminden ötürü sık sık değindikleri kadın haklarına riâyet olunmasını ısrarla emir buyurmuş ve mü’minlere daima şu öğüdü vermiştir: “Kadınlar hakkında birbirinize hayrı (ferâgatı, hoşgörüyü, ikrâmı) tavsiye ediniz.” Kur’an’ın, “... kendileriyle iyi geçinin...”3813 şeklindeki düsturu ile haklarına saygı duyulmasını kanunlaştırdığı kadınlarımızın değerini açıklayan hadislerinde Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda yaşamasına yardımcı olan kadındır.”3814 Peygamberimiz, mü’min erkeklerin fazîletini yansıtan değer ölçüsünün kadınlara insanî ve ahlâkî davranışlar göstermek olduğunu şu veciz sözleri ile açıklamıştır: “Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan (iyi davranan)dır.” 3815; “Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.” 3816
3811] Tirmizî, hadis no: 1915
3812] Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2; Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Terc. ve Şerhi, 10/432
3813] 4/Nisâ, 19
3814] Tirmizî, Birr 13
3815] Müslim, Birr 149
3816] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
KADIN
- 917 -
c. Kur’an ifâdelerinde yüceleşen, Peygamber hadislerinde kudsîleşen anne olarak, islâm Dininde kadına verilen değeri, kelimelerin dar kalıpları içerisinde ifâde edebilmek cidden kolay değildir. Kadın, anne olarak -Allah’a isyan husûsundaki emirleri hâriç- kendisine her şekilde itaat edilmesi, saygı duyulması gereken aziz bir varlıktır. Ona saygı, Allah’a itaat ve saygıdır. “Cennet annelerin ayakları altındadır.” 3817 buyuran Peygamberimiz, Kur’an’ın Allah’a ibâdet ölçüsünde emrettiği anne sevgi ve saygısını İslâm Dinine imanın gereği olarak tavsif etmiştir. “Allah size, annelerinize itaatsizliği ... haram kıldı.” 3818
Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, iyi davranış ve hoş sohbette bulunmama en çok kim hak sahibidir? Güzel geçinmeme, güzel bakmama en lâyık olan kimdir?’ diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Annen!” diye cevap verdi. Adam: ‘Sonra kim?’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar: ‘Sonra kim?’ dedi. Rasûlullah yine: “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: ‘Sonra kim?’ Rasûlullah bu dördüncüyü: “Baban!” diye cevapladı. 3819 “Allah’a yemin ederim ki, eğer annene yumuşak ve güzel söz söylersen, ona yemek yedirirsen, büyük günahlardan sakındıkça, muhakkak cennete girersin.” 3820
Bu ölçüler ışığında düşünelim: Kız çocuğu olarak yetiştirilmeleri Cennet mutluluğuna iletecek olan; zevce olarak hakları kutsallaştırılıp ilgi ve şefkat gösterilmeleri, sevilmeleri ibâdet olarak vasıflandırılan; anne olarak kendilerine saygı gösterilmesi, Allah’a ibâdet şeklinde değerlendirilen ve Cennet, sevgi ayakları altında kabul edilen kadın, hangi düzende İslâm nizamında olduğu kadar saygıdeğerdir?
İlâhî yasaları kabul etmeyen insanlığın bâtıl inanç ve amel yapısı değişmemiştir. İnsanlık, İlk ve Orta çağda kadına insan hak ve hürriyetini tanımayan sömürücü bir azgınlığın içerisindeydi. Asrımızda ise kadının fıtrat düzenini inkâr eden korkunç bir bencilliğin ve aşırılığın zulüm karanlıkları içerisindedir. Tarihî asırlarda olduğu gibi asrımızda da kadına gerçek değerini verecek ve onu mesut ve huzurlu edecek nizam İslâm’dır. Kesinlikle bilinmeli ve inanılmalıdır ki, toplumda kadın, İslâm nizamının yaşandığı ölçüde değer kazanacaktır. 3821
Aile Hayatında Kadın
Aile, kişinin kendilerinden sorumlu olduğu eşi, varsa çocukları, ev halkı, yani yakın akrabalardan oluşan insan toplumudur. Müslüman için aile, bir sosyal müessese olduğu gibi, aynı zamanda İslâmî bir kurumdur. Nikâh, iki müslümanın İslâmî kurallar çerçevesinde bir araya gelmesidir. Aile, erkeğin eksiklerinin kadınla; kadının eksiklerinin de erkekle tamamlandığı, birbirlerinin ihtiyaçlarının temin edildiği, iki cinsi kaynaştıran bir kurumdur. Aile, erkek ve kadını asil bir duygu ve heyecanla birleştiren, bedeni sükûna, ruhu huzura erdiren bir müessesedir. Aile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik ocağıdır. Aile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden
3817] Ahmed bin Hanbel, Nesâî, İbn Mâce; Keşfu’l-Hafâ, hadis no: 1078
3818] Buhârî, Edeb 4
3819] Buhârî, Edeb 2; Müslim, Birr 1
3820] Buhârî, Edebu’l-Müfred Terc. 1/12
3821] Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c. 2, s. 90-95
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah'a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için yetiştirip geliştiren bir fabrikadır.
Evlilik, insan hayatını derinden etkileyen bir inkılâptır, devrimdir. Bireysel yaşayıştan toplumsallaşmaya, cemaatleşmeye ve devletleşmeye geçiştir. Düzensizlikten sistem ve nizama tırmanmadır. Ailelerinde İslâm'ı hâkim kılamayanların; sokaklarına, işyerlerine, toplum ve devletlerine şeriatı hâkim kılmaları beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması evliliktir. Aile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes'ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak ailede öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur aile. Anne-baba, bir taraftan öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok, ama çok şeyler öğretir.
İslâm, akıllı ve büluğ yaşını aşmış bütün müslümanları aile yuvası kurmaya çağırdığı gibi, evliliği ve aile hayatını da bir ibâdet olarak değerlendirir. Kur'ân-ı Kerim, sosyal birliğin en üstün ve sağlam şekliyle sevgi, bağlılık, merhamet, iyilik, müsâmaha, yardımlaşma, doğruluk, insaf ve Allah korkusunu gözeterek aile kurumuyla ayakta tutulmasını hedef alır. Huzur, barış, sevgi ve mutluluk evde yaşanmayınca, toplumda hiç yaşanmaz.
Güçlü ve sağlam toplumlar, ancak fertleri inanç, fikir ve gâye birliği içinde kaynaşmış mutlu ailelerden oluşabilir. Bunun içindir ki, İslâm nizamı, aile kurumunu kutsal bir kuruluş şeklinde sunarak yüceltmiş ve dokunulmazlığını hükme bağlamıştır. "İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve rahmet var etmesi, Allah'ın varlığının belgelerindendir. Bunlarda düşünen topluluk için ibretler vardır."3822; "Nikâh, benim sünnetimdir. Sünnetimi yapmayan benden değildir. Evlenin, çocuk sahibi olun; ben kıyâmet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim." 3823
Kadının ailedeki görevleri: İslâm ahlâkı, hayatın tüm alanlarında olduğu gibi aile kurumunda da başıbozukluğu kabul etmez. Bu sebeple, bir sosyal kurum olması itibarıyla, aile içinde de bir düzenin hâkim olması gerekir ki, bu da ailede bir otoritenin bulunması ile sağlanır. İslâm, bu yetki ve sorumluluğu, belli şartlar içinde erkeğe vermiştir. Bu durumda, aile düzeninin huzur ve saadetinin sağlanması için, her otorite sahibine olduğu gibi, aile reisine de saygılı olmak, kadının başta gelen ailevî sorumluluğudur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadın, kocasının hakkına riâyet etmedikçe, Rabbinin hakkını (emrini) yerine getirmiş olmaz."3824; "... Erkek, ailede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumludur."3825; "Kocasını memnun bırakmış olarak ölen kadın, cennete girer." 3826 Kadın, yöneticilik ve sorumluluk bakımından aile reisliğine getirilen kocasının meşrû arzularına saygı göstermekle mükelleftir. Kocasının
3822] 30/Rûm, 21
3823] İbn Mâce, Nikâh 1; Ahmed bin Hanbel, II/72
3824] İbn Mâce, Nikâh 4
3825] Buhârî, Cum'a 11; Müslim, İmâret 20
3826] Tirmizî, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4
KADIN
- 919 -
malını, aile sırlarını, namusunu ve çocuklarını da korumak mecburiyetindedir. Kocasını meşrû yollarla tatmin/memnun etmeye çalışmak, çocuklarını güzelce yetiştirmek ve yabancılara karşı tesettürüyle, davranışlarıyla namusunu muhafaza etmek: Müslüman hanımın ailedeki en önemli üç vazifesi bunlardır. "Sâliha (iyi) kadınlar, itaatkârdır. Allah, kendilerini (haklarını) nasıl koruduysa, onlar da öylece gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyanlardır." 3827 Peygamberimiz'in müjdesi de şöyledir: "Kadın, namazını kıldığı, orucunu tuttuğu, namusunu koruduğu ve kocasına itaat ettiği zaman, cennet kapılarının dilediğinden girsin." 3828
Kadının en başta gelen görevi, iffet ve namusunu korumasıdır. Kadın, gözünü haramdan sakınarak, ırzını koruyarak, görülmesine müsaade edilen yerlerin dışında, örtülmesi gerekli yerlerini örterek bu görevini yerine getirir.3829 Evdeki işlerle ve çocukların yetiştirilip büyütülmesiyle daha çok ilgilenme durumunda olan kadın, dışarı çıkarken câhiliyye çıkışı ile çıkmayacaktır.3830 Câhiliyye çıkışı, yabancı erkekler için süslenme, ince veya dar elbiseler giyme, açılıp saçılarak sokağa çıkmayı içermektedir. Kadınlar, cinselliklerini sadece kocalarına karşı kullanmalı, kocasının yanında dişi; diğer insanların yanında kişi olarak yer almalıdır. Kocasına karşı süslenmeyi ibadet bilmeli, onu doyurabilmelidir.
Kadın, iyiliği emir ve kötülükten yasaklama görevini, sadece fıtrî öğretmenleri olduğu çocuklarına karşı değil; eşinde gördüğü yanlışları düzeltmek ve doğrularını arttırmak için kocasına karşı da uygulayabilmelidir.
Hanımların bu aile içi görevleri yanında, tabii ki, erkeklerin de görevleri vardır. Kocanın ailedeki görevleri: "Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır."3831 Hanımını, Rabbinin emaneti olarak alan ve iffetini Allah adına söz vererek helâl edinen koca da, karısına karşı sevgi ve şefkat göstermek, yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, ona ve yaptığı işlere çirkin dememek, fena söz söylememek, hoş görülü olmak gibi görevlerle mükelleftir. İslâm'ın aile düzenini yaşatmak üzere kocaya tanımış olduğu otorite hakkı, ona kadın üzerinde haksız bir baskı ve zorbalık imkânı vermez. Zira, bu konuda vârid olan âyet ve hadisler, bir anlamda kadının müdâfiisi/avukatı olmak suretiyle ilâhî kaynaklı bir dengeyi temin etmektedir. Yüce Rabbimiz, aile reisliğinin mutlak bir hâkimiyet demek olmadığını açıklayarak şöyle emreder: "Kadınlarınızla iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmazsanız, olabilir ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş olur."3832 Anlayışlı ve şefkatli bir eş olmanın en güzel örneklerini sunan Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: "Bir mü'min, mü'mine hanıma buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, başka bir huyunu beğenir."3833; "Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır."3834; "Kadınlarınıza karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin."3835; "Kadınlarınız konusunda Allah'tan korkun. Çünkü siz onları Allah'tan emanet olarak aldınız." 3836
3827] 4/Nisâ, 34
3828] Ahmed bin Hanbel, I/191
3829] Bk. 24/Nûr, 31; 4/Nisâ, 34; 33/Ahzâb, 59
3830] Bk. 33/Ahzâb, 33
3831] 2/Bakara, 228
3832] 4/Nisâ, 19
3833] Müslim, Radâ 61; Müsned II, 329
3834] Müslim, Birr 149
3835] Müslim, Radâ 62; Tirmizî, Radâ 11
3836] Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Erkek, gözünü harama bakmaktan, ırzını ve nâmusunu zina yapmaktan koruyacaktır.3837 Erkeğin bu hareketi, kendini haram işlemekten koruduğu gibi; karısının hukukuna da riâyetin bir gereği olmaktadır. "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler, kadınlar üzerinde kavvâmdırlar. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır." 3838 Âyette geçen "kavvâm" kelimesini 'hâkim' diye tercüme etmek yanlıştır. Eğer Allah'ın muradı bu olsaydı, yine Arapça olan "hâkim" kelimesini kullanırdı; ama "kavvâm" kelimesini kullanmış. Bu kelime, Türkçedeki kayyim kelimesiyle aynı köktendir. Kayyim, tayin edildiği kurumu, canı istediği gibi yönetmez; hâkimin gösterdiği doğrultuda yönetir. İşte evi üzerinde "kavvâm" olan erkek de aileyi kendi keyfine göre yönetemez; Allah'ın koyduğu kuralları yürürlükte kılar. Erkekler, kadınların kavvâmı, yani Allah'ın hükümleri çerçevesinde onların yöneticisi ve koruyucusudur.
Kayıtsız şartsız hâkimiyet, ancak Allah'ındır.3839 Ailede uyulması gereken ilahî kurallara muhâtap olmada kadınla erkek eşit statüye sahiptir. Ailede Allah'ın koyduğu kuralları yürürlükte kılma yetkisi kocaya verilmiştir. Evin reisi, Allah'ın koyduğu kurallara göre aileyi yönetecek ve Allah'ın hükmüne zıt bir emir ve yasak koymayacaktır. Eğer İlâhî emir ve yasakları çiğneyen bir istekte bulunursa, hanım bu isteğe itaat etmeyecektir. "Allah'a isyanı emreden kişiye itaat olunmaz."3840 Kadının kocasına itaati, mutlak değil; helâl ve meşrû konularda, Allah'ın hükmü doğrultusundadır ve itaat, daha çok kocanın cinsî konulardaki istekleriyle ve temel dinî hususlarla ilgili olarak değerlendirilmelidir.
Her konuda İslâm'la câhiliyye arasında büyük farklar vardır. İslâm, vahiy kaynağından ilham almayan kanunlar ve geleneklerden farklı olarak aile kurumunu değerlendirir. Aileyi, içinde Allah'a ibâdet edilen bir mâbed olarak tanıtır. Öyle mâbed ki, orada yapılan her müsbet iş, ibadettir. Erkeğin, ailesinin nafakasını temin etmesi, hanımına ve çocuklarına şefkat göstermesi büyük bir ibâdet olarak vasıflandırıldığı gibi; kadının itaati, sevgi dolu bir bakışı da bir ibâdet olarak takdim edilmiştir. En doğal bir davranış olan cinsî ilişkiler dahi, hayırlı bir amel, yani bir sevap olarak kabul edilmiştir. Hele çocuk dünyaya getirmek ve o çocukları İslâm'ın istediği gibi güzel terbiye ile yetiştirmek, çok büyük ecir ve mükâfatla karşılık verilecek olan büyük bir ibâdettir.
Kadının En Saygın, En Mübarek Konumu; Annelik: Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde "bir" iken; annenin hakkı "üç"tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk
3837] Bk. 24/Nûr, 30; 70/Meâric, 29-30
3838] 4/Nisâ, 34
3839] 12/Yûsuf, 40
3840] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40
KADIN
- 921 -
okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz. Öyleyse, haydi evlerimizi kurs, mektep, okul ve mescid yapmaya!
Kadının Örtüsü/Tesettür ve Hicab
Tesettür Nedir? “Tesettür”; örtmek, gizlemek, saklamak anlamlarına gelen ‘setr’ kökünden gelmektedir. “Tesettür” sözlükte; örtünmek gizlenmek, bir şeyle kapanmak demektir. Bir şeyi saklayan ve gizleyen nesnelere ‘setr’ denildiği gibi, kapatılması gereken bir şeyi gizlemeye de ‘setr’ denilir. Nitekim namazda ‘avret’ denilen, bedenin gizlenmesi gereken kısımlarını örtmeye de ‘setr-i avret -avret yerlerini örtmek-’ denilmektedir. ‘Mestûr’ veya ‘mestûre’; kapalı, gizlenmiş anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen ‘settâr’, gizleyen, örten, saklayan demektir ki, Kur’an’da geçmemekle beraber Allah için ‘Setttâru’l-uyûb -ayıpları gizleyip örten, ayıpları ortaya dökmeyen’ denilmektedir.
‘Tesettür’ kavram olarak, kadın ve erkek müslümanların ‘avret’ yerlerini örtmelerini ifâde eder. Kur’an’da örtünmeyi emreden âyetlere ‘hicab’ âyetleri denir. Birçok İslâmî kaynakta kadınların örtünmesi anlamında ‘hicab’ kavramı geçmektedir. Ancak Türkçe’de ‘tesettür’ kelimesi daha yaygındır. ‘Hicab’ sözlükte, bir şeyi örtmek veya bir şeye engel olmak demektir ki, tesettüre yakın bir anlamı vardır. ‘Hicab’ isim olarak, örten, gizleyen, saklayan, görülmeye engel olan şey demektir.
Avret Ne Demektir? “Avret”, Ìslâm’a göre insanların örtmeleri ve dinen yabancı sayılan kimselere göstermemeleri gereken organlarına verilen addır. “Tesettür” ise, avret yerlerini örtme, gizleme, saklama ve koruma konusundaki İslâmî prensiptir. İslâm’a göre müslümanlar, yıkanma, tabiî ihtiyaç ve temizlenme (tahâret) gibi durumlar dışında avret yerlerini başkalarına -bir zarûret olmaksızın- gösteremezler. Bu, Kur’an’ın müslümanlara getirdiği bir ölçü, bir hüküm ve aynı zamanda bir fazilettir.
Avret yerleri neresidir? Kadın veya erkek, avret yerlerini kimlere gösterebilir, kimlere gösteremezler? Tesettür emrinin sebeb-i hikmeti ne olabilir? Şimdi bu sorulara kısa cevaplar bulmaya çalışalım:
Esasen insan için örtünme fıtrî (yaratılıştan gelen) bir özelliktir. Sebebi ne olursa olsun, insan örtünürse yaratılışına daha uygun hareket eder. Birçok hayvanın örtüleri tüyleridir, kılları veya telekleridir. Onlar, bu dış örtüleri ile güzel, bu dış örtüleri ile doğal olmaktadırlar. İnsan da böyledir. O da örtünmeye yarayan araçlar (elbiseler) giyerek kendisini değerli kılar, yaratılışına uygun davranmış olur.
Kur’an, örtünmesi gereken yerlere çirkin yerler deyip, bunları örtecek elbisenin Allah (c.c.) tarafından verildiğini açıklamaktadır: “Ey Âdemoğulları Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takvâ ile kuşanıp donanmak ise daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.”3841 Rabbimiz, kendi yarattığı insanın bazı organlarına çirkin demekle onların saklanması, gizlenmesi gerektiğini haber veriyor. Bu, insanı aşa3841]
7/A’râf, 26
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ğılamak değildir. İnsanın böyle oluşu normal bir durumdur. Çevremizde, insanların çirkin veya güzel dediği binlerce bitki ve hayvan bulunmaktadır. Çirkin diye nitelenenler asıl itibarıyla çirkin değildir. İnsan duygusu onları öyle gördüğü için çirkin denilmektedir.
Başkalarının görmekle rahatsız olacağı, insan cinsini belli eden, bir kusur değil ama insana ait bir sır olan ‘avret’ yerlerinin gösterilmesi hoş karşılanmamış, bunu örtecek elbise var edilmiş, sonra da böyle bir giyimin insan için yüceltici, değer kazandırıcı bir süs olduğu vurgulanmıştır. Bütün bunların olabilmesi için de insanın teslim olduğu Rabbinden hakkıyla çekinmesi anlamında ‘takvâ elbisesi’ni kuşanması gerekir. İlk insanlar; Hz. Âdem ile O’nun eşi, cennette giyinmiş olarak yaşıyorlardı. Ancak şeytan onları aldattı ve onların yasak ağacın meyvesinden yemelerini sağladı. Böylece onlar cennetten çıkmak zorunda kaldılar ve ‘ayıp yerleri’ kendilerine göründü. “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın ayıp/çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye/belâya uğratmasın...” 3842
Tesettür İbâdeti: Mü’min erkek ve mü’min kadın, Kur’an’ın örtünme (tesettür) emrinden sorumludurlar. Tesettür emri Kur’an’da çok açıktır ve başka bir yoruma ihtiyaç yoktur. Şüphesiz Kur’an, Allah’ın sözü ve hükmüdür ve Rabbimiz insanlara ne vahyettiğini bilmektedir.
İnsanların tesettür (örtünme) ile ilgili yorumları, ileri-geri söz söylemeleri tamamen kendi nefislerinin dürtüleri, imanlarının yokluğu veya zayıflığının bir sonucudur. Allah’a hakkıyla teslim olmuş, O’nun azâbından korkan ve O’nun va’dine güvenen bir takvâ sahibi mü’min, nasıl olur da Rabbinin emrini tartışır? Nasıl olur da kendi arzusuna göre Allah’ın âyetlerini sağa sola büker? Kendini Kitab’a uyduracağı halde Kitabı kendine uydurmaya kalkar. Bir insan, nasıl olur da Allah’ın hükmünü kendi aklına, kendi pozisyonuna, kendi zevkine, kendi hükmüne, kendi sistemine, kendi prensibine uydurmaya çalışır? Böyle bir tavır mü’min kimselerin tavrı olamaz!
Kur’an şöyle buyuruyor: “Müm’in erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Böyle (yapmak) kendileri için daha temizdir.”3843 Kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da şöyle buyruluyor: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’min kadınlara dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; bu, onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olanıdır. Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.”3844 Bu ifâdeyi tamamlayan bir başka âyette de şöyle buyruluyor: “Mü’min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısımlar hâriç. Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler)...”3845 Âyetin devamında ziynet yerlerini kimlere gösterebileceği sayılıyor.
Peygamberimiz (s.a.s.) bu âyetleri hem açıklayıp tefsir etti, hem de bizzat uygulayıp uygulatarak maksadın ne olduğunu gösterdi. Bu konudaki haberler hem sağlamdır, hem de açıktır. Bu güne kadar gelen iyi niyetli bütün âlimler de meseleyi Kur’an doğrultusunda böyle anladılar ve bu şekilde açıkladılar.
3842] 7/A’râf 27
3843] 24/Nûr, 30
3844] 33/Ahzâb, 59
3845] 24/Nûr, 31
KADIN
- 923 -
Peygamberimiz’den bu yana hiçbir İslâm âlimi tesettür ve başörtüsünün dinin gereklerinden olduğunu reddetmediği gibi, bütün dünya müslümanları da tarihten günümüze buna uymaya çalışmışlardır.
Kadınların ve Erkeklerin Avreti: Buna göre erkeğin avret yeri diz kapağı ile göbek arasıdır. Bazı âlimlere göre uyluklar avret yeri sayılmaz. Peygamberimiz diyor ki: “Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır.”3846 Müslüman erkek, bir zarûret olmadıkça avret yerlerini hanımından başka hiç kimseye gösteremez, bu helâl değildir.
Kadının avret yeri ise ittifakla el, yüz ve ayaklar dışında bütün bedenidir. Kimileri ayakları da avret sayarlar. Kimileri de “gözün dışında yüzün de kapanması gerekir” derler. Ancak peygamberimizden gelen haberler net ölçüyü ortaya koyuyor: “Peygamberimiz, yanına ince/şeffaf bir elbiseyle gelen Esmâ binti Ebû Bekir’e; “Ey Esmâ! Kadın bülûğa erecek yaşa girdiği zaman ondan sadece şunun ve şunun dışında hiç bir yerinin görünmesi câiz değildir” dedi ve yüzü ile ellerine işâret etti.” 3847
Tesettür Kimlere Karşı Gerekir? Müslüman bir kadın kocasına bütün bedenini gösterebilir. Evlenmesi yasak olan yakın akrabâlarına saçını, boynunu, diz kapağına kadar ayaklarını, kolunu gösterebilir. Bütün yabancı erkeklere karşı eli, yüzü ve ayağı dışındaki bütün vücudunu örtmesi farzdır, Allah’ın emridir. Tıpkı Dinin diğer farzları gibi.
Müslüman kadın ziynet yerleri denilen kol, saç, boyun, dize kadar ayaklarını mahrem olanlara (evlenmesi yasak olanlara) gösterebilir. Bu kimseleri âyet şöyle sıralıyor: Babası, kocası, kocasının babası, oğlu, kocasının oğlu, erkek kardeşi, erkek kardeşinin oğlu, kızkardeşinin oğlu, müslüman kadın, câriyesi ve kölesi, erkeklik duygusu kalmayan kimse, küçük erkek çocuk.3848 Bunlara dede, amca, dayı, sütkardeşler de eklenir. Âyetin devamında “ziynetleri bilinsin diye ayaklarını birbirine vurmasınlar” uyarısı geçmektedir. Bu, kadınların süslenmek için taktıktıkları takıların başkalarına gösterilmesinin, sergilenmesinin de helâl olmadığını gösterir.
İslâm, Allah’ın insanlar için seçtiği bir yaşama biçimi ve saâdet yolu, kurtuluş aracıdır. İslâm’ın bütün ilkeleri, emir ve yasakları kendine aittir. Her bir emrin ve yasağın bir hikmeti, bir sebebi; yasakların insana ve topluma zararı, emirlerin ise kişiye ve topluma faydası vardır. Ama müslüman, bu hikmetlerinden önce, sadece Allah rızâsını kazanmak için, O’nun emri ve yasağı olduğu için o hükümlere uyar. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve mü’min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 3849
İman eden kişiler Rablerinin emrine teslim olurlar ve ellerinden geldiği kadar emirlere uymaya, yasaklardan kaçmaya çalışırlar. Ama asla Allah’ın emirlerini ve yasaklarını münâkaşa konusu yapmazlar. Onlar bu tehlikeli yola girmekten şidetle korkarlar. İslâm sağlam bir kişilik, sağlam bir toplum ve sağlıklı nesiller
3846] Ahmed bin Hanbel, II/187
3847] Ebû Dâvud, Libâs, hadis no: 4104, 4/62
3848] 24/Nûr, 31
3849] 33/Ahzâb, 36
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetiştirme amacındadır. O, müfsit insanların bozduğu toplumu, kişilikleri ve nesilleri ıslah edip düzetmek istiyor. Bunun tedbirini almalarını müslümanlara emrediyor.
Birçok kötülüğün aşırı isteklerden, dizginlenmeyen şehvetlerden kaynaklandığı bilinen bir gerçektir. Şehvetlerin alabildiğine serbest olduğu yerlerde huzur kalmaz, aile bağları gevşer, nesiller bozulur, kadının ve erkeğin şerefi zarar görür. İnsanın fıtratı, temiz aile ve temiz nesilden yanadır. Eşlerin birbirlerine bağlılığı, insanların birbirine saygısı, kişinin değerinin yüce olması faziletli davranışlardan geçer. İslâm bunun için işe hâin bakışların önüne geçerek başlıyor. Sonra hem kadını, hem erkeği, hem nesli, hem de fazileti korumak için erkeğe ve kadına tesettürü emrediyor.
Tesettür ibâdeti mü’minler için bir güzelik ve erdemdir. Örtünme, aynı zamanda bir ibâdet hürriyeti ve insan hakkıdır. Faydaları ise sayılamayacak kadar çoktur. Buna rağmen bazı ülkelerde tesettür, başörtüsü münâkaşalarının, yasaklarının olması çok hazin, üzüntü verici bir şeydir. Tesettür, İslâm’ın emridir, bir ülkenin veya bir halkın geleneği değildir.
Şu noktayı da eklemekte fayda vardır: Nur suresi 31. âyette ‘humur-hımâr’ kelimesi geçmektedir ki, bu, başörtüsü anlamındadır. Yani başı, saçları da kapatacak bir biçimde örten örtü demektir. Âyette kastedilen, müslüman kadınların başörtü örtmeleridir. Bunun uygulaması da böyledir, bütün âlimlerin âyetten anladıkları da bu şekildedir. Tesettür emri geldiğinde ensâr kadınlarının uygulamalarıyla ilgili olarak şu olayı nakledelim:
Safiyye binti Şeybe diyor ki, bir seferinde Hz. Âişe’nin yanında bulunuyorduk. Biz Kureyş kadınlarının faziletlerini anınca dedi ki: “Şüphesiz Kureyş kadınları faziletlidir. Ancak Allah’ın emrini yerine getirme konusunda Ensar kadınlarından daha gayretlisini görmedim. ‘Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar’ emri gelince, onların erkekleri onlara yöneldiler ve Allah’ın ne indirdiğini okudular. Onlar hanımına, kızına, kızkardeşine veya bütün yakın akrabalarına gelen âyeti okuyunca, onlardan her biri, Allah’ın Kitabını tasdik (doğrulamak) için ve iman ettiklerinden, eteklerinin kumaşlarından başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Onların başları üstünde sanki kargalar vardı.” 3850
Bütün bu açık hüküm ve ölçülerden sonra, mü’min kadınların ve mü’min erkeklerin Allah’ın emrine bir itirazları olamaz. İnandığını iddiâ ettiği halde tesettüre ve başörtüsüne tavır alanların, kendi durumlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir. 3851
İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle İmam-Hatip'te, Üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya-âhiret tercihi ve cihadı da başörtüsü bayrağında düğümleniyor. İslâmî örtünme iman alâmetidir. Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme,
3850] Buhârî, Nûr Sûresi Tefsiri, 6/136
3851] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 700-704
KADIN
- 925 -
çağımızın zulüm egemenliğine karşı kadınımızın cihadı, örtü de özgürlük bayrağıdır.
Dinimizin örtünme emrini uygulamış olmaları için müslüman kadın ve kızların şu şekilde giyinmeleri gerekir: Eller ve yüzün dışındaki vücudun bütün organlarını örten, vücudun doğal rengini ve çizgilerini (vücut hatlarını) göstermeyecek şekilde kalın ve bol olan, gayri müslim kadınların kendilerine has olan (râhibe kıyafeti gibi) giysilerini andırmayan, toplum örfüne göre erkek elbisesine benzemeyen, dikkatleri çekecek şekilde de süslü olmayan bir giysi. Bu dış giysi, çarşaf, bol ve uzun pardösü ve benzeri olabilir. Mutlaka çarşaf veya şu şekilde bir pardösü denilemez; İslâm tek tip bir kıyâfet emretmemiş, sadece genel ölçüyü kurallaştırmıştır. Ev dışında kadının “cilbâb”ını üstüne alması3852 gerekmektedir. Cilbâb da dış giysi demektir. Bu, dünkü Osmanlı toplumunun örfünde çarşaf olduğu gibi, bugün ve yarın herhangi bir coğrafyada çok farklı bir dış giysi olabilir. Önemli olan, kadının ev dışında, ev elbisesinin üzerine giyeceği bir dış giysi ile örtünmesidir; yeter ki istenen tesettür şartlarına uygun olsun.
Günümüzde cilbâb, yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği gibi, “başörtüsü zulmü” farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece başörtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle yetinmeye başladı. Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat makyajlı; başörtülü, ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde sadece tişört etekli kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece tesettürü yeterli görmesi mümkün değilken, yani aynı zamanda takvâ elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik, tavır-yürüyüş-konuşma-gülme-aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu halde, sadece giysi olarak tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala kala sadece bir başörtüsü kaldı, o da zora gelinince, sözgelimi üniversite uğruna, öğretmenlik vb. amaçlar için çıkarılabilecek, pazarlık ve tâviz konusu olabilecek, türbanla, şapkayla, perukla... değiştirilebilecek bir ucuzluğa düştü. “Artık televizyonlarda ve halka açık salonlarda tesettür defileleri yapılıyor’ deyin, gerisini onlar anlar!” diyecek Bekri Mustafa’lara kaldı iş. Biraz alaylı, biraz da gerçeğin düşmanları tarafından müslümanların yüzüne tokat gibi vurulması kabilinden, boyalı basın buna “çeyrek tesettür” adını takıyor. “Tesettür ya vardır, ya yoktur; bunun yarımı, çeyreği, ekmek arası olur mu?” demeyin, uygulamaya bakarsanız oluyormuş...
Başörtüsü, bir aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde. Kadınsı çekiciliğini yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür, bir moda gibi düşünülüyor. "Tesettür(!) defilesi" denilen ucûbeler, bir taraftan bu talebe/isteğe cevap verirken, daha çok da bu arzı körüklüyor. Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken müslüman bayan, -kocasının karşısında belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen göstermezken- en az yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye çabalıyor, başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden saymıyor... Akşam evde, Filistin'li kızların dramını, açlıktan ahlâkını satan kadınları gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
Bütün bunlar, câhil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve onun
3852] 33/Ahzâb, 59
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tüm kurumlarıyla, gayr-ı İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp bilinçsizleştirilen, çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen, Batının ve bâtılın değersiz değerlerine özendirilmeye çalışılan toplum kurbanı şuursuz müslüman kızlarımıza kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebep olmamalı. Zaten onlar da erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman erkeklerdeki dünyevîleşme, takvâyı hatta haram-helâl sınırlarını geri planlara atmayı dışarıdan hemen tesbit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi dıştan hemen belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer yarımda da benzer dejenerasyon aynı oranda sergilenecekti. Zaten bu bayanların da çoğu, bu çeşit şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi? Bunlara acımaktan da öte, kadın-erkek hepimize bu yozlaşmanın sebeplerini doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz çalışmamız, fedâkârlıklarda bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını salâh ortamına çevirmek ve insanları ıslah için hilâfet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire koşturmamız gerekiyor.
Yozlaşan Geleneksel Tavır
Bilindiği gibi İslâm dininin ana kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. İkinci sırada ise Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sözleri, uygulamaları, açıklama ve takrirleri gelir. Kur’ân-ı Kerim, bizzat Hz. Peygamber’in sağlığında yazıya geçirildiği halde Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri/sözleri, sonraları yazılmıştır. İşte bu yüzdendir ki, birçok söz Hz. Peygamber’e isnad edilebilmiştir. Bu itibarla Peygamberimizin hadislerinden yararlanırken çok dikkatli olmak gerekir. Şurasını hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak gerekir ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sözleri asla Kur’ân-ı Kerîm’e ters düşmez. Çünkü Peygamberimizin görevi, Kur’an’a ters düşmek değil; aksine onu açıklayıp ona uygun hareket etmektir. Bu itibarla Kur’an’a ters düşen bir rivâyetle karşılaştığımızda onun uydurma olduğu husûsunda en ufak bir kuşkumuz dahi olmamalıdır. Yine iyice bilinmelidir ki çeşitli mezhep ve fırkalar tarafından kendi görüşlerini desteklemek üzere birçok hadis uydurulmuştur.
İslâm’a düşmanların İslâm’ı içten yıkmak için hadis uydurmalarının ve dinî, sosyal ve kişisel çıkar temini için bunu yapanların yanında, cehâlet ve bağnazlığın yönlendirdiği şekilde kendi anlayışlarına göre İslâm’a hizmet etmek için de hadis uydurulmuştur. Kadınlara ilişkin uydurulan sözlerin de çoğunlukla “kadınları toplumun fitnesinden, toplumu da kadınların fitnesinden koruyup gözetme” gibi amaçlara mâtuf oluşları muhtemeldir. Ancak, sebebi ne olursa olsun, hadis uydurmayı normal karşılayan kimselerin kapasitesi ve mantığınca maslahat sayılan ifâdeler, kadınları eksik ve kusurlu, fesâda ve fitneye yol açacak ve erkekleri yoldan çıkarmak için şeytana yardımcı olan ikinci sınıf insan cinsi saydıran; bu yönleriyle de İslâm’ın evrensel ve ebedî mesajını bulandıran, İslâm’a yapılan saldırılarda yoğunlukla kullanılan, din düşmanlarının eline fırsat veren ve dine iftira eden dayanaklar olmuşlardır.
Nice konularda olduğu gibi, kadın konusunda da Kur’an’la uyuşmayan birçok hadis uydurulmuş, Kur’an’a ters görüşler din adına ortaya atılmış ve kadını aşağılayıcı uygulamalar din adına ortaya konulmuştur. Kur’an’ın büyük bir devrimle kadın haklarını yerleştirmesi ve asr-ı saâdetteki kadınların hemen her konuda erkeklerle aynı haklara sahip olması gibi prensipler zamanla yozlaştırıldığı ve aslî çizgisinden saptırıldığı halde, evet bütün bunlarla birlikte, Ortaçağdaki Batıda ve tüm dünya ülkelerindeki uygulamalarla karşılaştırıldığında kadınlara
KADIN
- 927 -
en az haksızlık müslüman toplumlarda ortaya çıkmıştır. Buna rağmen, kadını aşağılayıcı mâhiyette olan sözleri, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş ve kadın haklarını topluma yerleştirmede büyük gayretler sarfetmiş Hz. Peygamber’in söylemiş olması asla mümkün değildir.
Bazı dinî eserlerde yer alan, halk arasında da sahih hadismiş gibi kabul edilen rivâyetlerin en meşhur olanlarını gözler önüne sermenin (bazı küçük sakıncalarına rağmen), faydasının daha büyük olduğu kanaatiyle bunlardan yola çıkarak kadın hakkında değerlendirme yapılmasın diye belirtelim. Bunlardan bir kısmı, mevzû/uydurma, bir kısmı zayıf (uydurma olma ihtimali büyük), bir kısmı da anlamı ve üslûbu yönüyle şüphe uyandıran, eğer sahih iseler Kur’an bütünlüğü içinde te’vil edilmesi veya mecâzî olarak yorumlanması gereken sözlerdir:
“Şâyet ben, bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.”
“Eğer kocanın tepesinden ayağına kadar bütün bedeni irinler içinde kalıp hanımı o irinleri diliyle silerse, yine de ona karşı teşekkür etmek vazifesini edâ etmiş sayılmaz.”
"Uğursuzluk üç şeydedir: At, kadın ve evde."
“Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz.”
“Kadınlara itaat, pişmanlıktır.”
“Kadınlara danışın, fakat onların dediklerinin tersini yapın.”
“Kadınları Allah Teâlâ geride bıraktığı gibi siz de geride bırakın.”
“Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı fitne fesat olarak hiçbir şey bırakmadım”
“Kadınların akılları şehvetlerindedir.”
“Kadınları göze çarpan mevkîlere oturtmayın, yazıyı da öğretmeyin. Dikiş öğretin ve Sûre-i Nûr’u da iyi öğretin.”
“Havvâ olmasaydı, hiçbir kadın kocasına ihânet etmezdi. İsrâiloğulları da olmasaydı (bekleyen) et bozulmazdı.”
“Cennet sâkinlerinin en azı kadınlardır.”
“Kadınların cehennemde çoğunluğu teşkil ettiğini gördüm Aklı ve dini eksik olanlar arasında akıl sahibi erkeklere galebe çalan kadınlardan başkasını görmedim.”
“Kadın üzerinde en fazla hakkı olan kişi kocasıdır; erkek üzerinde en fazla hakkı olan kimse ise annesidir.”
“Hangi kadın, kocası kendisinden râzı olarak vefat ederse, cennete girer.”
"Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinize silerdiniz."
"...Kadınların dinleri ve akılları eksiktir."
"Şüphesiz kadın, karşınıza bir şeytan sûretinde gelir ve bir şeytan sûretinde gider."
“Kadın avrettir, dışarı çıktımı şeytan ona istişrâf eder/muttalî olur.”
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kadınlar arasında sâliha kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.”
"Doksan dokuz kadından biri cennette, diğerleri ise cehennemdedir."
"Kadınlara danışmayın, onlara muhâlefet edin. Kadınlara muhâlefet edin, zira kadınlara muhâlefet berekettir."
"Kadınları önünüze geçirmeyin, onların üç adım önünden yürüyün."
"Kadınları yüksek yerde oturtmayın."
"Kadınlar için kabir daha hayırlıdır."
"Kadınların hayırlı işi, yün eğirmektir."
"Kadın, kocasından izinsiz evden çıkarsa, her şey onu lânetler."
"Kadınları aç ve çıplak bırakın."
“...Kadın bir eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır...”
"Kadınlar (muhâlefette ve istediklerini yapmada erkeklerden) baskındırlar."
"(Namaz kılanın önünden geçen) kadın, köpek ve eşek (ve domuz), namazı keser."
"...Cehennem ehlinin çoğunluğunun kadınlar olduğunu gördüm. 'Neden ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordular. (Cevâben:) "küfürlerinden dolayı" buyurdu. 'Allah'ı mı inkâr ediyorlar?' (diye tekrar) sordular. "Kocalarına karşı nankörlük ederler; iyiliğe karşı nankörlük ederler. İçlerinden birine dünya durdukça iyilik etsen, sonra, senden bir şey görse, (hemen) 'senden asla hiçbir hayır görmedim ki!' der."
Amr bin el-Âs'dan diyor ki: "Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir dağ yolunda bulunurken, ansızın şöyle dedi: "Bakın! Bir şey görüyor musunuz?" Biz dedik ki: 'Kargaları görüyoruz. İçlerinde, gagası ve ayakları kızıl renkli, alaca bir karga var.' Rasûlullah şöyle buyurdu: "Kadınlardan cennete girebilecek olanlar, ancak şu (siyah) kargalar içindeki alaca karga gibi olanlardır."
Genellikle bu tür sözler (hadis rivâyetleri) ilim sahipleri ve araştırmacılar tarafından eleştirilmiş veya Kur’an’a uygun şekilde te’vil edilip yorumlanmış ise de; bu eleştiri ve yorumlar, kadını horlayan ve çirkin ifâdeli bu sözleri din gibi, mutlak hakikat olarak ve sahih hadis kabul ederek benimseyen geniş kitlelere ulaşamamıştır. Örneğin İbn Hazm, “İnsanın insana secde etmesi câiz olsaydı, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim” mealindeki hadisi, râvîsi Şerik bin Abdillah, müdellistir, münker hadisleri zayıf râvîlerden alır, onların adını gizleyerek güvenilir râvîlere nisbet eder” diyerek cerhetmiştir. İbn Hazm, Hz. Âişe’den nakledilen, “Kadın üzerinde en fazla hakkı olan kişinin kocası, erkek üzerinde en fazla hakkı olan kimsenin ise annesi olduğu”na dâir hadis rivâyetini reddederken de şöyle der: Ebû Utbe (hadisi rivâyet eden şahıs), meçhuldür, onun kim olduğu bilinmiyor. Üstelik Kur’an ve sahih hadis, böyle bir hükmü geçersiz kılmaktadır.” 3853
Bu rivâyetlerden yola çıkılarak kadının küfre yakın nankörlüğüyle birlikte, âile reisi erkeğin kutsallığı(!) ile ilgili Kur'an ve Sünnet çizgisinden nasıl
3853] Bk. İbn Hazm’ın Kütüb-i Sitte’ye Bakışı, Selman Başaran, İslâmî Araştırmalar, c. 2, sayı 19-20, s. 6
KADIN
- 929 -
uzaklaşılıp yozlaşıldığı konuda yüzlerce örnekten birini, ibret olsun diye verelim. "...Onlardan (kadınlardan) birine dünya durdukça iyilik etsen, sonra senden bir şey görse (hemen) 'senden asla hiçbir iyilik görmedim ki!' der." Bu rivâyette tarif edilen "katıksız nankörlük" durumunu izah sadedinde İbn Hacer'in haber ile ilgili yorumları, Buhârî'nin İman bölümü içinde -sözkonusu rivâyete dayanarak- bir alt başlığın adını: "Kocaya Karşı Nankörlük ve Küfür Olmaksızın Küfür" şeklinde belirleyerek verir. İbn Hacer'in Kadı Ebû Bekir b. El-Arabî'den naklettiği görüşler, bu rivâyetin içine yerleştirildiği bağlamı ortaya koyması açısından oldukça ilginç ve önemlidir. Buhârî'nin meşhur şerhi Fethu'l-Bârî'den iktibas edelim:
"Kadı Ebû Bek bin el-Arabî, bu (bab başlığının) şerhi sadedinde, şunları söylemiştir: 'Musannıfın bundan murâdı, itaatin iman olarak isimlendirildiği gibi, meâsînin (günahların) de küfür olarak isimlendirilebileceğini beyan etmektir. Fakat kadına küfrün atfedildiği yerlerde kastedilen, kişiyi dinden çıkaran küfür değildir. Birçok günah çeşidi arasında, kocaya karşı nankörlüğün özel olarak seçilmesi (Rasûlullah'ın şu sözüne atfen), hoş bir inceliktir. Hadis şöyledir: 'Eğer birinin birine secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.' Buna göre, kocanın hakkı, Allah'ın hakkı ile eş düzeyde mütâlaa edilmiştir. Kocanın karısı üzerindeki hakkı bu dereceye ulaşmışken, kadın kocasına karşı nankörlük ederse, bu onun, Allah'ın hakkını küçük gördüğüne dâir bir delil olur. Bu sebeple ona küfür ıtlak edilir; ancak bu dinden çıkarmayan bir küfürdür." 3854
“Uğursuzluk evde, kadında ve kısraktadır” şeklindeki Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği meşhur hadis rivâyetine ise, Hz. Âişe, duyduğu zaman itiraz ederek şunları söylemiştir: “Kur’an’ı Ebu’l-Kasım’a indirenin hakkı için, bu hadisi aktaran yalan söylemiş. Rasûl (s.a.s.) ancak şunu dedi: “Câhiliyye ehli şöyle derlerdi: ‘Uğursuzluk; binek kadın ve evdedir.”
Bu bağlamda bir hadis rivâyetinin eleştirisine, Mısır’lı mütefekkir Muhammed Gazzâli, şöyle yer veriyor: Buhârî’nin isnâdıyla rivâyet ettiği hadisin metni şöyle: “Havvâ olmasaydı hiçbir kadın kocasına ihânet etmezdi. İsrâiloğulları da olmasaydı (bekleyen) et bozulmazdı.” Muhammed Gazzâli, bu rivâyete ilişkin olarak şunları söylüyor: “Âdem’e ihânet eden Havvâ, nasıl ve kiminle ihânet etmiştir? Bu söz, tamâmen Hıristiyan akîdesine benziyor. Kâ’bu’l-Ahbar’ın söylediği bu sözü, Kur’an reddetmiştir. Bilakis Kur’an, Âdem’i cennetten çıkaranın Havvâ değil; şeytan olduğunu belirtmiştir. Havvâ’nın Âdem’e ihâneti kesinlikle İslâmî bir anlayış değildir. Ahd-i Atîk’ten kalma bir sözdür. Etin bozulup bozulmaması ise, tamâmen tabiî bir kanundur. Bekletilen et bozulur. Bu rivâyetin akla ve mantığa ters düştüğü âşikârdır. Kabulü mümkün değildir. 3855
Uydurma veya Peygamber’in (s.a.s.) konuşmalarından yanlış aktarılan hadislerin yanında; mantık ve anlam itibarıyla çirkin ve zorlayıcı, Kur’an ahkâmına ve sahih sünnete aykırı da olsa halk içinde dinî bir hassâsiyetle ve teslimiyetle kabul görerek yaptırım gücüne sahip olan kıssalar da, kadına uğursuzluk ve aşağılama atfeden anlayışları besleyip desteklemiştir. Bu kıssalarda genellikle kadının zihinsel yetersizliği ve akılsızlığı, irâdesizliği ve güvenilmezliği, nankörlüğü ve kadirbilmezliği, cinsel açıdan zaaf içinde ve dirençsiz oluşu, gösteriş düşkünlüğü
3854] Fethu'l-Bârî, 1/105; Umdetu'l-Kari, 1/203
3855] Bk. Sünnet Üzerine Bir Kitap ve Bir Açıkoturum, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sayı 2, s. 100-118
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüzünden denetlenmesinin gerekliliği, okuyup yazmasının sakıncaları gibi konuların; zaman zaman edebe aykırı, müstehcenliğe varan bir üslûpla işlendiği görülmektedir. Bu tür kıssa ve menkıbelerin müslümanlar nezdinde yüzyıllardır mûteber olan âlimlerin/yazarların kitaplarında kayıtsız yer edişleri ise ayrı bir problem teşkil etmektedir. 3856
Geleneksel bakış açısında müslümanların, kadını bu derece aşağılayan ve Kur’an’a tamamen ters söylemleri Rasûlullah (s.a.s.)’ın ağzına nasıl yakıştırdıklarını doğrusu anlamak mümkün değildir. Kadını ikinci sınıf varlık gören, erkeği dünyada ve âhirette üstün sayan, bunun sebebini de savaş gücünün olmasında, Cuma namazına iştirâk edebilmesinde, sakallı ve sarıklı olmasında bulan bir düşünce ile; üstünlüğü takvâda gören Kur’anî bir anlayış elbette bağdaşamaz. Geleneksel değerlendirmeler, maalesef bize, üstünlüğün takvâda olduğunu vurgulayan İslâm değerleri yerine, kadını hor gören, ikinci sınıf varlık sayan câhiliyye düşüncelerini hatırlatmaktadır.
Bu bakış neticesinde, kadının erkeğe kayıtsız şartsız itaati, onun her alanda kendisinden üstün olduğunu bilmesi, iki adım gerisinden yürümesi, fitne çıkarmamak için mescidlere gitmemesi, namazını evinin en ücrâ köşesi olan yatak odasında kılması, sesini erkeklere hiçbir şekilde duyurmaması, buna rağmen cehennemin çoğunluğunu kendi cinsinin oluşturacağına inanması, kemikleşmiş gelenek içinde kadına “takvâ” başlığı altında sunulmuş, toplumdan soyutlanıp evine kapanabildiği ve bunları uygulayabildiği ölçüde takvâda ileri gideceği düşüncesi yerleştirilmiştir. Bugün de, bu düşüncelerin hâkim olduğu kitle çoğunluktadır. Kadınların kendilerine biçilen bu konumu kabul edip benimsemeleri, bu anlayışın “din” adı altında sunulmuş olması ve kadınların ilmî birikimlerinin az olmasından kaynaklanmıştır. Çünkü Kur’an’da bu şekilde bir cinsin toplumda pasifize edilmesi sözkonusu olmadığı gibi Rasûlullah (s.a.s.) döneminde de bu şekilde yaşanmamıştır. Hz. Peygamberle istişâre eden, savaşlara katılan, şehid olan, mescidleri kullanıp Cuma ve vakit namazlarını ikame eden, ilim öğrenen ve öğreten, vahyî sorumluluklarını gerçekleştirmek için çaba sarfeden son derece aktif kadınların olduğunu biliyoruz. Hz. Âişe’nin bir ordu komutanı olarak savaşa katılması, muhâlefet lideri olması da önemli bir veridir. Savaştaki tarafı konusunda eleştiri almış olsa da kadın olmasından dolayı herhangi bir tenkit ve itirazla karşılaşmamıştır. Bu da bize ilk dönemlerde kadının toplumda sahip olduğu aktif rolü ve kadına bakış açısının bugünkünden ne kadar farklı olduğunu göstermektedir.
Daha sonraki dönemlerde başlayan yozlaşma ve câhilî düşüncelerin İslâm adı altında canlanması konusunda, sorumluluk sadece müslümanlara âittir. Çünkü İslâm, insan olma, sorumluluğu yerine getirme noktasında ayrım gözetmemiş, getirdiği prensiplerle kadın ve erkeğin fıtrî yönlerine uygun bir şekilde hayatı tanzim etmelerini istemiştir. İslâm, kadın ve erkeğin birbirini tamamlar mâhiyetteki yönlerini hiçbir zaman birinin üstünlüğü ve avantajı, diğerinin eksikliği, noksanlığı olarak görmemiş ve böyle görülmesini eleştirmiştir. Kadının hor ve aşağılık görülmesi, erkeğin emrinde ve onun hizmeti için yaratılmış olduğu düşüncesi câhiliyye Arapları tarafında da söylense, bozulma sürecindeki müslümanlar tarafından da söylense “câhilî düşünceler”dir. Ve Kur’an bu sapma
3856] Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, İs. Araş. c. 10, sayı 4, s. 245
KADIN
- 931 -
hallerinin ıslahı için gelmiştir.
Bugün müslüman kadının düşünmesi gereken, kendisinin yeryüzünün imarı için yaratılmış bir halife olduğu, yeryüzünde İslâm’ı hâkim kılma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve fitneyi kaldırma gibi çok büyük bir “emânet”i yüklendiğidir. Ve herkes Allah huzurunda hesap verirken “yalnız” olacaktır. Kimse cinsiyetini mâzeret göstererek bu sorumluluktan kaçamayacaktır. Müslüman kadının bu asil ve öncelikli görevlerini bir kenara itip ayrıntılarla uğraşmasının zamanı geçmiştir. Çünkü şu anda yeryüzünde büyük bir fitne, şirk ve fesat hâkimdir. Bunun sebebi ise tevhidî bilinci yitirmemiz ve sorumluluklarımızı unutmamızdır. O halde, kadın-erkek hepimize düşen, vahyî doğruları anlamaya ve hayata hâkim kılmaya çalışmak olacaktır.
Bu veriler ışığında kadın konusunda üç temel yaklaşımın varlığından söz edilebilir: Bir: Vahyi tamamen gözardı ederek akıl ve nefislerini ilâh edinenlerin oluşturduğu dünkü ve bugünkü câhilî düşüncede kadın. İki: Vahyin belirlediği modele, tarih içinde şekillenen bazı câhilî etkileri eklemleyen geleneksel yaklaşımda kadın. Üç: Kur’an’ın şekillendirdiği anlayışta kadın. Hepimizin özlediği ve gerçekleştirme için çaba sarfetmesi gerektiği yaklaşım, elbette üçüncüsüdür. Ve bu yaklaşım, sadece kadın konusunda değil; hayatı anlama ve değiştirmede ihtiyaç duyduğumuz ve her konuda başvuracağımız temel dinamiğimiz olmalıdır.3857 (Yozlaşan geleneksel tavırla Kur’an’ın bakış açısı arasındaki farkın anlaşılmasına yönelik geniş bilgi almak isteyenler şu kitaplara bakabilirler: 3858
Kadının Fitne ve Fesat Unsuru Oluşu: Kadının toplumdaki konumunu ve hareket alanının kısıtlama yönünde bir gerekçe olarak fitne, kadın evden çıktığında, başta cinsel günahlar olmak üzere erkek ve kadının günaha düşmeleri ve dinî hayatlarının bozulması ihtimali olarak tanımlanmaktadır. İçinde yaşanılan zamanın fitne zamanı olduğu, bu yüzden müslüman kadının evinden çok zarûrî durumlar dışında çıkmaması gerektiği görüşü, kadının İslâm’a hizmetini, cihadını, insanî etkinliklerini eviyle sınırlandırır. Ancak, İslâmî ve insanî hakların; tebliğ, cihad, ilim öğrenme ve öğretme, doğruyu bildirip yanlıştan sakındırma gibi hak ve sorumlulukların, sûistimal edilebileceği gerekçesiyle ve sınırsız bir zaman için kayıtsız şartsız yürürlükten kaldırılmasını veya yasaklanmasını kabullenmek mümkün değildir ve zaten hayatta bu yaklaşımın somut, kalıcı karşılığını bulmak zordur. Kadının din adına, sosyal felâket ve zararlardan korunması adına veya toplumun salâhı için toplum hayatından yalıtılması sûretiyle salt eve ve ev işlerine uygun bir kişiliğe büründürülmesi; giderek onun Kur’an’ın muhâtap aldığı sorumlu, akleden, düşünen, duyarlılıkları körelmemiş kul olmaktan uzaklaştıracaktır. Bu tür kısıtlamaların, kişide hayata gerçek anlamda ve dolaysız katılım imkânlarını yok edeceği ve psikolojik rahatsızlıklara sebebiyet vereceği de büyük ihtimal dâhilindedir.
Öte yandan, toplumda fesad çıkması muhtemelse, Kur’an buyrukları gözönünde tutularak bu konuda kadın kadar erkeğin de sorumlu tutulması ve
3857] H. Koç, F. Candan, a.g.m. s. 28-29
3858] 1- İslâm Kadın Ansiklopedisi -Tahrîru'l-Mer'e- 1-4, Abdülhalim Ebu Şakka, Denge Y., 2- Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümleri, Hidayet Şefkatli Tuksal, Kitâbiyat Y., 3- Hadis Temelli Kalıp Yargılarda Kadın, Ali Osman Ateş, Beyan Y., 4- Uydurma Hadislerle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y., 4- Hatalı Atasözleriyle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hassâsiyet göstermesi beklenmelidir. Fesâda yol açmak elbette her iki kesim için de haramdır. “Kadın şeytanın ağıdır” şeklinde, Hıristiyan meczuplarının söylemlerini, İsrâiliyyatı hatırlatan ifâdelerin ne denli İslâmî olduğu, Kur’anî ifâdelere başvurularak anlaşılabilir. Sözgelimi, yeryüzünde gezerek geçmiş kavimlerin bıraktıklarından ibret alması istenenler, yalnızca Allah’ın erkek kulları değillerdir. Ayrıca Kur’an’da kadının varlığı erkek için, erkeğin varlığı da kadın için bir “iyilik ve hayır” unsuru olarak nitelenmektedir.
Fitneye yol açacağı varsayılan kadın bütün ömrünü dört duvar arasında geçirse bile, günah işlemesi ihtimaline karşı ruhbanlığa, inzivâya başvurma eğilimlerini hatırlatan bu önlem, hele ki iletişimin, telekomünikasyonun günümüzde ulaştığı boyutlar düşünülünce, fitne sorununun çözümü için asla yeterli olmayacaktır (Gerçekte günümüzde televizyon ve video, CD player, insanları eve bağlayan ve kapatan; ancak, seyredilen programların genel niteliğiyle uyutma ve suskunlaştırma araçları haline gelmişlerdir). Hem, insanlık tarihi incelendiğinde kadınların ya bütünüyle toplumdan tecrit edildiği veya istismâra ve yozlaşmaya müsâit bir tarzda topluma “katıldığı” durumlarda özellikle cinsel kaynaklı fitnenin daha kolay ve müsâit yayılma zemini bulduğu anlaşılmaktadır. Sultanların haremleri, derebeylerin şatoları ve ruhbanların manastırları yüzyıllarca, doğunun ve batının bütün entrika yüklü öykülerinde okunabileceği üzere, dört duvar arasında cinsel ahlâkın ille de güvencede olamayacağının ibret verici örnekleri olmuşlardır.
Hem tesettür de zâten kadının fitneye yol açmadan topluma katılmasını sağlayan bir yol, bir üslûp değil midir? Ve tesettür, gözleri sakınma yükümlülüğü, sadece kadınlar için değil; erkekler için de vardır. Yalnız kadınlar değil; erkekler de, toplum içinde veya tek başına, dört duvar arasında ya da sokakta, insanî faâliyetlerini sürdürebilmek, Allah’a ve insanlığa karşı ödevlerini yerine getirebilmek, kendi kendine yeterliliğe sahip olabilmek için dikkatli hareket edebilmelidir. Fitne ihtimaline karşı yaptırımlar, bir insan cinsinin insanlık durumunu ezip geçecek boyutlara uzatılmamalıdır. Zaten Kur’an, insanların nefislerini düzelterek fitneden kaçınmaları için ölçüleri ve yaptırımları belirlemiştir. Kadında İslâmî örtü, cinsel özelliğine bağlı olarak toplum içine gereğince çıkabilişinin ölçüsü olmuştur. Ve zaten örtünün varlığı, kadının toplum içindeki varlığıyla tanımını bulmaktadır. Bir başka ifâdeyle, örtü olgusu zaten özünde toplumsal olanla ilgilidir.
Gerçi İsrâiliyyat kökenli olduğundan kuşku duyulamayacak kimi menkıbelerde ne kadar örtülü olursa olsun, “toplumun selâmeti ve kendisinin de hayrına olacağı üzere” kadının sokağa çıkmaktan kaçındırılması; mümkün olduğunca da en iç odalara kapatılması öğütlenir. Hicap ve iffet gibi erdemler kadın için, varlığını mümkün olduğunca kamufle edişle, unutturuşla eş anlamlı tutulur. Ve öyle olur ki, olağan ifâdeli sesiyle yabancı bir erkeğin duyabileceği ortamda meramını anlatışı bile, fitneye yol açacağı endişesiyle haramdan sayılır. Bu konuda ilginç bir örnek, benzeri bir yaklaşımla, başkalarının yanında erkeğin hanımına adıyla hitap etmesinin günah sayılması, bazı düğün dâvetiyelerine fitneye sebep olmasın diye evlenecek kızın adının yazılmayışıdır.
Gerçi çok zaman kimi müslüman kadınlar da, tarihsel ve toplumsal şartların kendilerini mahkûm kıldığı geri planda bu edilgenleştirilmiş kadın kimliğini
KADIN
- 933 -
iffetli ve takvâlı İslâm kadını olma adına harâretle savunmuşlardır. Kuşkusuz bunun en çok görülen nedenlerinden biri, İslâmî duyarlılıktır; dinin emirlerine sorgulamadan teslim olmaya sevkeden iman düşüncesidir. Oysa iman, sosyal görevler unutulup sadece bireysel bir endişe halini aldığında yeryüzündeki harekete geçirici ve itici tarihsel mesajı son bulur. Ancak, bu kabulleri hazırlayan daha önemli bir nedenin kadınlardaki bilgi, bilinç yetersizliği ve öğrenip araştırma imkânlarının kıtlığı olduğu da bir gerçektir. 3859
79 Devriminin lideri, bu konuyla ilgili şunları söyler: Kadınlar İslâm toplumunda özgürdürler ve topluma katılmaları önlenemez. Önlenmesi gereken şey ahlâkî fesattır; bu hususta da hem erkek, hem kadın aynı muâmeleye tâbi tutulurlar. Fesad, her iki kesime de haramdır ve İslâm nizamında kadın, erkeğin sahip olduğu tahsil hakkı, çalışma hakkı, mülkiyet hakkı gibi tüm haklara sahiptir. Erkek hangi haklara sahipse kadın da onlara sahiptir. ama kimi işler vardır ki, fesâda sürüklemesi ihtimalinden dolayı erkeğe haramdır. Aynı şekilde kimi işler de vardır ki fesâda sürüklediği için kadınlara haramdır. İslâm erkek ve kadının insanî yapısını muhâfaza etmek ve kadının oyuncak haline gelmemesini sağlamak istemiştir. 3860
Bütün bunların yanında, kadının dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer etmesi, erkekleri tahrik edecek veya onların dikkatlerini üzerine çekecek kıyafet, davranış ve tavırlarda bulunmaması gereklidir. Bazı müslüman kadın ve kızların gayri müslim bayanlardan toplum içinde sadece başörtüsüyle ayrıldığı, onun dışında davranış ve hatta giysi yönüyle pek farklı olmadıkları görülen bir vâkıadır. Şuh kahkahalar, yabancı erkekle samimi tavırlar, aşırı serbest hareketler, müslüman bir hanıma yakışmayacak basitlikler içinde toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir kimliksizlik ya da çok kimlilik problemidir. Bu davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış tanıttıkları yönüyle fitneye sebep olan “çeyrek tesettürlü” bayanlar da yok değildir. ama bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara şâmil kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
Kadının Okumasının Câiz Görülmeyişi: İslâm’a yapılan saldırılarda, bu dinin kadınların okumasını uygun bulmadığı iddiâsı sıklıkla kullanılır. Bunun için de Hz. Âişe’ye atfedilen şu hadis rivâyetine sıklıkla başvurulur: “Kadınları göze çarpan mevkîlere oturtmayın, yazıyı da öğretmeyin. Dikiş öğretin ve Sûre-i Nûr’u da iyi öğretin.”3861 Kadınlara okuma yazma öğretilmemesi, onların yanlış şeyler okuyup yazabileceği, yazı vâsıtasıyla yabancılarla temas kurabileceği, mektuplaşabileceği gibi gerekçelere dayandırılmıştır. Oysa, ilim öğrenmenin hem erkeğe hem kadına farz olduğu bilinir/bilinmelidir. Kur’ân-ı Kerim’e göre, bilenlerle bilmeyenler hiçbir zaman bir tutulmazlar.3862 Ve Rasûl-i Ekrem, ilim için bir yola giren kimseye Allah’ın cennet yolunu kolaylaştıracağını 3863 belirtmiştir.
3859] C. Aktaş, a.g.m. s. 244
3860] Âyetullah Humeyni, İran İslâm Cumh. Ank. Kültürevi'nin 1987 Şubat'ında Kadınlar Günü Broşürü
3861] Râmûzu’l-Ehâdîs, c. 2, s 480
3862] 39/Zümer, 9
3863] Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; İbn Mâce, Mukaddime 17
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dindarlık adına veya dindarlığı öne sürerek kadınlara ilim yolunu kapatmak isteyenler ise, İslâm’a saldıran yarı aydınlara ve müsteşriklere hizmet etme yolundan, dine iftira atmak ve kadınların cehâletinin vebaline ortak olmaktan öte gidememişlerdir.
Örneğin, müsteşrik Goldziher, yukarıdaki hadis rivâyetini öne sürerek İslâm tarihinde kadınlara yazı öğretme işine aralarında ahlâksızlığa yol açacağı gerekçesiyle kısıtlama getirildiğini, kadınlara yazı öğretilmemesi konusunda resmî düzeyde tâlimatlar yayınlandığını savunmuştur. Her ne kadar Goldziher bu görüş ve tutumların İslâm'ın temel öğretilerine uygun prensipler olamayacağını ve zâten kadınlara yazı öğretilmesine karşı yaygın olan görüşün Şam'ın birçok bilgin kadını tarafından çürütüldüğünü kaydetse de; bu konudaki incelemesinde "kadınların işi ip eğirmektir, bunun için ilme gerek yoktur" ve "yazı öğretilen kadın zehirli yılan gibidir" tarzındaki halk arasında yaygınlıkla kullanıldığını belirttiği deyişlere, atasözlerine itibar etmekten geri durmamıştır.
Kadınları fitne ve fesat kaynağı telâkki eden, onlara okuma ve benzeri hakları çok gören yukarıda örneklerini verdiğimiz sözlerin önyargılı bir yazar için nasıl kolay ve uygun malzeme teşkil ettiğinin somut ve ibret verici örneklerinden biri, İlhan Arsel'dir. Şeriat ve Kadın adlı bilimsel olmaktan uzak kitabında yazar, her türlü kitaptan rastgele derlediği deyişlere hiçbir kayıt koymadan dayanarak ve bazen de açıklamakta yetersiz kaldığı hadis ve âyet-i kerimeleri keyfince yorumlamak sûretiyle İslâm'ın temel kaynaklarına ilişkin güvenleri sarsmak gibi bir amaç taşıyor görünmektedir.
Kur'anî ruhla uyuşmayan, çakışmayan tarihsel ve geleneksel bir anlayış; müslüman kadını hurâfelerin belirlediği gibi yeniden câhiliyyenin karanlıklarında tanımlamak istiyordu. Tebaaya hilâfet vesâyeti adına yaklaşan saltanat geleneği, âile içine de erkeğin kadına vesâyeti adına, dayatmacı ve buyurgan bir hiyerarşi anlayışını meşrûlaştırmıştı. Sonuç olarak Hz. Peygamber'in risâletiyle yeniden câhil ve unutkan insanlığa hatırlatılan kadının insanî hak ve ödevleri, bir kez daha "istismar ve fitne ihtimali" öne sürülerek sınırlandırılmış; böylece kadının Kur'an'la ilişkisinin yok olmaya gittiği; âile içinde Kur'anî istişare anlayışı yerine tek taraflı vesâyetin hâkimiyet kazandığı, eşlerin birbirine "dost, arkadaş ve yardımcı" olacak yerde "efendi-kul" oldukları bir sürece girilmişti. 3864
Yüce Allah, ilk emrini "Oku!" olarak indirirken, kadın-erkek ayrımı yapmamıştır. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"3865 derken de cinsiyet ayrımı yok. "Allah'tan ancak âlim kulları hakkıyla korkar"3866 âyetinde Allah "kulları" kelimesini kullanıyor; bu kelime de kadın ve erkeği içine alıyor. Kur'an âyetlerini tefsir eden, hadis rivâyet eden, hukukî konularda görüşüne mürâcaat edilen kadınlarımızın sayısı az değildir. Halife Hz. Ömer'in halka konuşurken yaptığı hukukî bir hatayı düzelten kadın sahâbeyi hemen hepimiz biliriz. "İlim, her müslüman erkek ve kadına farzdır." Hükmüne dayanarak İslâmî bir devlette zarûrât-ı dîniyye dediğimiz ilimlerin beşikten mezara kadar her ferde öğretilmesini zorunlu kılmıştır. Günümüzde hiçbir devlet on sekiz yaşına kadar öğretimden kaçmayı başarmış birine bu yaştan sonra okumayı ve eğitimi zorlayamaz. Ama İslâm devleti, her
3864] C. Aktaş, a.g.m. s. 246
3865] 39/Zümer, 9
3866] 35/Fâtır, 28
KADIN
- 935 -
imkânını kullanarak ölüm ânına kadar dinin gerekli bilgilerini insana ulaştırmak mecbûriyetindedir.
Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın
Toplumsallaşma, insanın içinde yaşadığı topluma bir şeyler katabilmesi, sunabilmesi; ya da kendisini geliştirmek için topluma açılabilmesi yönünde sürekli gelişen bir harekettir. İnsan, içinde yaşadığı toplumun kendisinden beklediği ilkeleri ve değer yargılarını benimseyebilir ve kendi inandığı değer yargılarını topluma anlatmayı ve benimsetmeyi dileyebilir. Hatta kimi zaman bu durum, müslümanların doğruyu bildirip yanlıştan sakındırma ve tebliğ ödevlerinde olduğu gibi “dileme”yi aşarak bir “görev” haline geline gelir. Bu durumda toplumsallaşma, bireyin inanç ve önerilerini içinde yaşadığı toplumun anlayabileceği uygun dille ifâde edebilme süreci de demektir. Sözgelimi bir müslümanın içinde yaşadığı topluma İslâm dinini anlatmayı dileyişi, o toplumun ayırt edici özelliklerini iyi bilmesine ihtiyaç duyar. Gayri İslâmî veya İslâmî, İslâm’ın bilindiği veya bilinmediği toplumlarda nasıl davranmak, nelere dikkat etmek gerekiyor; müslüman bireyin “toplumsallaşması” sorunu, bu soruların cevabına da ihtiyaç duyar.
Diyebiliriz ki toplumsal bir kişilik her durumda, zamanının çoğunu toplumun, toplumsal faâliyetlerin içinde geçiren bir kişilik demek değildir. Yine, zamanının çoğunu evinde veya kapalı bir mekânda geçirmesi, her zaman bireyin toplumsallaşamadığı ve toplum dışı kaldığı, “anti-sosyal” olduğu anlamına gelmez. Toplumsallaşma övgüsü etrafında yanlış tanımlar ve rol beklentileri, toplumları ve bireyleri mustarip eden problemlerin belli başlı nedenlerinden biri sayılabilir.
Örneğin, modernleşme hedefi yolundaki yaşadığımız ülkede “kadınların toplumsallaşması”, onların zamanlarının çoğunu ev dışında bir işte veya bir dernekte/vakıfta ya da popüler gazetelerin “cemiyet haberleri”ne, magazin sayfalarına konu olan salon faâliyetlerinde geçirmesi şeklinde anlaşılmıştır. Ev kadınlığının aksaklık, anneliğin değersiz bir yatırım sayıldığı bir düzenekte kadınlar “sosyal olmak”, “sosyal kişilik kazanmak” adına, nereye ve niçin gitmek üzere olursa olsun, anneliği çağrıştıran ev ortamından uzaklaşma çabasına düşmüşlerdir. Oysa geçmiş çağlarda “toplumun hayrına” denilerek bütünüyle evlerine kapatılıp toplum hayatından soyutlanmaları gibi; “modern çağ” diye adlandırılan zamanımızda da “toplumun hayrına” denilip bütünüyle evlerinden kopmaları da, onları fıtratlarına yabancılaştırarak veya fıtratlarıyla savaşmaya sevkederek mutsuz kılmıştır.
İslâmî öğretide kadının toplumsal kişiliğini geliştirip koruma hakları teminat altına alınmıştır. Kur’ân-ı Kerim, hiçbir cinsel ayrım kaydı koymadan, toplumsallaşma sürecinin insan fıtratına yerleştirildiğini ve yaratılışında zâten var olduğunu bildirir. “Ey insanlar, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız, birbirinizle tanışmanız için sizi şûbelere ve kabîlelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, takvâca en üstün olanınızdır.”3867 Bu âyet-i kerimede, insanların birbirleriyle canlı ilişkilerini teşvik eden bir işleyiş öğütlenmektedir. Renk, dil ve fiziksel özelliklerin farklılığı, bir aşağılama vesilesi değil; zenginlik vesilesidir. Farklılıklar, insanların birbirlerini tanımalarını teşvik eder; kendinde olanla diğerlerine katkı3867]
49/Hucurât, 13
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da bulunmaya sevkeder. Böylece fiziksel farklılıklar ve tanışma eylemi, toplumsal hayatı olumlu anlamda motive edebilir. Doğruyu emredip yanlıştan sakındırma ödevi, insanın kendisinden olduğu kadar toplumdan da sorumlulukları somutlaşırken; kadın olsun erkek olsun bütün insanlara (mü’minlere), bulundukları şartların elverdiğince İslâm’a hizmet etmelerinin gereği duyurulur. Dini sevdirmek, güzelleştirmek ve kolaylaştırmak, tebliğci mü’minlerin dikkat etmesi gereken ilkelerdir. Mü’minlerin birbirlerini sevmesi ise, iman’la bağlantılıdır: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamıyla iman etmiş olamazsınız.” 3868
Kadının toplumsal konumu insanlık tarihi boyunca üç belirgin durum ortaya koymuştur: Bazı dönem ve değerlendirmeler açısından kadın, sadece ev içinde ve ev-çocuk-eş üçgeninde gerekli bir varlıktır. Kimi dönemlerde ise, toplum içinde insanî yetenekleriyle değil de cinsel özelliği itibarıyla ön plana çıkarılan, annelik özelliği gözardı edilerek salt cinselliğiyle, (cinselliğini sunabilişiyle) kabul gören bir varlık sayılmıştır. Üçüncü durumda, toplumsallaşmayı talep eden kadın cinsel kimliğine (fıtratına) yabancılaşmadığı ve cinselliği istismar edilemeyen bir kişilik konumu kazanmaktadır. Bu üç toplumsal konumdan ikisi kadını değersizleştiren ve mutsuz eden sonuçlar vermişken; “orta yol”un tutulduğu son konum, ona saygın bir insanî hüviyet/kişilik kazandırmıştır.
Öte yandan, ilk yaklaşımda kadın neredeyse, ev ortamlarını tamamlayan bir eşya telâkki edilmiştir. Bu durumda kadının insanî yetenekleri körelmekte, irâdesi yok sayılmakta; bunlarla birlikte sorumlu bir kul olarak Allah yolunda ârifâne çalışmalar yapabilme yolları bile tıkanmaktadır. Bu konumda kadın kendi adına ve başkaları adına fikir yürütebilecek; âilenin problemleri için istişâre edilecek biri de değildir. Sürekli evin içinde bulunduğu ve çevresi sınırlı olduğundan, kendisine dışarıdan herhangi bir etkinin erişemediği hesap edildiğinden; evin erkeği için, âile için değerli ve saygın telâkki olunur.
Ancak, ona atfedilen bu saygınlık ve değer, bilincinin dışında gelişen bir şeydir. Bu anlamda kadın elmas ve pırlanta gibi mücevher cinsinden bir eşya mesâbesindedir. Kendi başına hareket edebilme ve katılım gücüne sahip değildir. Toplumla ve dünyayla ilişkilerinde (toplumsallaşma durumunda) önce babası, sonra kocası aracılığıyla gelen bir dolaylılıkla çevrilmiştir. Diyebiliriz ki, ataerkil (eril) nitelikli uzun tarihî dönemler boyunca ve çok yakın zamanlara kadar kadının var oluş durumu, aşağı yukarı böyle bir çerçevede şekillenmiştir.
Kimi tarihî dönemlerde ise kadının “topluma katılım” veya “özgür olmak” adına fıtrî özelliklerini gözardı ederek anne ve eş sorumluluklarından uzaklaştığı görülür. Nedenleri ve sonuçlarıyla günümüzde de izlendiği üzere bu durumda kadın genellikle, bireysel ve toplumsal kişiliğine kavuşma adına, tıpkı eski yüzyılların köle pazarlarında (agoralarda) veya sarayların haremlerinde izlendiği gibi; podyumlarda, vitrinlerde ve reklam panolarında salt cinsel bir imajla öne çıkarılarak, cinselliğiyle “pazara sürülerek” kişiliksizleştirilmiştir. Bu, insan haklarından ve kadın haklarından oldukça çok söz edilen bir dönemde ve moda, sanat, cinsel özgürlük gibi süslü kılıflarla gerçekleştirilen bir kişiliksizleştirme sürecidir.
Avrupa’da kadın hakları hareketlerini de içine alan insan hakları alanındaki
3868] Müslim
KADIN
- 937 -
girişimlerin, İslâmî öğretinin hayata geçirilen ilkelerinden örnek ve ilham aldığı söylenebilir. Bununla birlikte, neredeyse yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar, müslümanların tarihinde yalnızca İslâm’ın ilk yayılış döneminde kadınlar siyasî, askerî ve kültürel açılardan toplumlarında etkin roller üstlenebilmişlerdir. Sonra bu roller giderek zayıflamaya başlamış; kadının sokağa çıkmasının fitneyi dâvet, toplumu ifsad edeceği; kadınların “şeytanın ağı” oldukları şeklindeki kanaatin yayılmasıyla da giderek anılmaz olmuştur. Bu kötü kanaat, öylesine dinden bilinmiştir ki, günümüzde de müslümanlar arasında kadının toplum içindeki rolü, İslâmî harekete katılımı etrafındaki tartışma ve yaklaşımlar, Asr-ı Saâdetten günümüze çeşitlenerek gelen “kadın ve fitne” arasında irtibat kuran iddiâ ve kabullerden bağımsız olamamaktadır. 3869
Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde erkeğin bulunduğu ortamlarda kadının sosyal hayata katılımını onaylayan üç yüzden fazla hadis vardır. Bu sahih hadis-i şeriflerden açıkça anlaşıldığına göre Peygamberimizin devrinde;
Müslüman kadın, Rasûlullah’ın mescidinde cemaate katılır, yatsı ve sabah namazı kılardı.
Müslüman kadın, Cuma namazına gider ve Rasûlullah’ın dilinden Kaf sûresini ezberlerdi.
Müslüman kadın, küsuf namazına katılır, uzun süre Rasûlullah ile beraber olurdu.
Müslüman kadın, Ramazanın son on gününde Rasûlullah’ın mescidinde itikâfa girerdi.
Müslüman kadın, mescidde itikâfta bulunan kocasını ziyâret ederdi.
Müslüman kadın, Rasûlullah’ın müezzini tarafından duyurulan çağrıya icâbet edip mescidde yapılan genel toplantıya katılırdı.
Müslüman kadın, erkekler mescidde kadınlardan daha fazla olduğundan, kadınlar için özel eğitim yapılmasını istemiştir.
Müslüman kadın, bizzat Rasûlullah’a giderek özel ve genel konularda O’na soru sorardı.
Müslüman kadın, erkeklere iyiliği emreder, onları kötülüklerden sakındırırdı.
Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber ziyâfetlere katılır ve onlara da yemek ikram edilirdi.
Müslüman kadın, kocasıyla beraber gelen misâfirin sofrasına oturup akşam yemeği yerdi.
Müslüman kadın, düğün yemeğinde erkek misâfirlere hizmet eder ve Rasûlullah’a güzel içecekler ikram ederdi.
Müslüman kadın, evini ilk muhâcir müslümanlara açmıştır.
Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber savaşlara katılır, su dağıtır, yaralıları tedâvi eder, ölü ve yaralıları Medine’ye taşırdı.
3869] C. Aktaş, a.g.m. s. 242-243
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslüman kadın, meselâ Ümmü Haram, ilk deniz savaşlarında şehid olması için Rasûlullah’ın duâ etmesini ister, Rasûlullah da onun için duâ ederdi.
Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber bayram namazını kılar, Rasûlullah bayram hutbesinden sonra özellikle kadınlara öğüt verirdi.
Rasûlullah, müslüman kadına, -genç olsun, küçük olsun, örtülü olduktan sonra farketmez- bayram namazına gelmelerini emreder; iyiliğe, müslümanlara duâ etmeye çağırırdı.
Rasûlullah, müslüman kadına, -isterse hayızlı olsun- bayram günü namazgâha gelmelerini, cemaatle beraber duâ etmelerini emretmiştir.
Kadınların sosyal hayata katılımıyla ilgili Kur’an, sünnet ve asr-ı saâdetteki uygulamalardan yola çıkarak İslâm’ın ilkelerini şu maddeler halinde özetleyebiliriz:
a- Evde, perde arkasında durmak, yalnızca Rasûlullah’ın hanımlarına mahsustu. “...Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin...”3870 Diğer sahâbe hanımları bu konuda mü’minlerin annelerine uyma gereği duymamışlardır.
b- Asr-ı saâdetteki kadınlar, sosyal hayata iştirak eder, özel ve genel birçok konularda erkeklerle karşılıklı münâsebetler kurarlardı. Amaç, aktif yeni hayatın ihtiyaçlarına cevap vermek ve kadın-erkek müslümanların işlerini kolaylaştırmaktır.
c- İslâm, kadına bu katılımı sağlarken, yüce ahlâk kurallarından başka bir şeyle sınırlandırmamıştır. Zaten bu kurallar da her durumda korunmuş ve ortadan kaldırılması mümkün olmayan kurallardır.
d- Risâlet çağında müslüman kadın, ihtiyaca ve hayat şartlarına göre toplumsal faâliyetlere, siyaset ve meslekî çalışmalara katılmıştır. Toplumsal faâliyet alanında; müslüman kadın pek çok hizmet vermiştir; kültür ve eğitim, birr/iyilik ve toplumsal hizmet vb. konularında kadın erkekten geri kalmamıştır. Müslüman kadın, siyasî işleyişe, statükonun ve toplumun bâtıl inancına karşı çıkabiliyordu. Bu uğurda zorluklarla ve işkenceyle karşılaşınca inancı uğruna hicret edebiliyordu. Ayrıca müslüman kadın, bazı siyâsî istişârelere katılabiliyor, kimi zaman da siyâsî muhâlefete iştirak edebiliyordu. Meslekî alanda ise; hemşirelik, temizlik ve ev işleri gibi sahalarda çalışıyordu. Bu çalışmaları iki şeyi gerçekleştirmesine yardımcı oluyordu: 1) Fakirlik ve güçsüzlük durumunda kendisine ve âilesine temiz bir hayat sunmak, 2) Kazandığını tasadduk edip Allah yolunda harcayarak kendisine yüce bir konum ve fazîlet kazandırmak.
e- Aktif siyâsî, sosyal ve meslekî sahalardaki katılım, çağımızda yeni sosyal oluşumları zorunlu kılıyorsa, şeriatın ilke ve kuralları bu oluşumları daha ciddî değerlendirmektedir. Her çağda bu ihtiyaçlara din cevap vermektedir.
f- Toplumsal hayata katılımın en önemli sonucu kadının anlayışının gelişmesi ve en üstün olgunluk düzeyine ulaşarak pek çok faydalı işler yapmasına imkân tanımasıdır. 3871
3870] 33/Ahzâb, 53
3871] Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrîru'l-Mer'e, Kadın ve Aile Ansiklopedisi, c. 1, s. 30, 50
KADIN
- 939 -
Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
Kadının toplumsal hayata katılmasının ve bunun gereği olarak erkeklerle görüşmesinin İslâmî âdâbını, Kur’an ve Sünnet belirlemiştir. Din, âdâbın, terbiyenin zirvesidir. O edepleri, ahlâkı ve nâmusu korur, iyi ve faydalı hayatın akışını durdurmaz, münkerden uzaklaştırır, iyi ve güzele yöneltir, kötü eğilimleri terbiye eder, kadın ve erkeği eşit olarak huzura kavuşturur. Böylece farklı cinse karşı küçük düşürücü, saygınlığı giderici, aşırı duygusal davranıcı hareketler olmaz. Gerek elbise, gerek konuşma, gerekse bazı zorluklara sebep olan hareketler konusunda olsun müslüman hanımın, erkeğe oranla bağları daha fazladır. Kadın bunlara, erkeklerle görüşmeyi zorunlu kılan meşrû ihtiyaçlarını ve hayatî maslahatlarını gerçekleştirmek için tahammül eder. Bu tür ihtiyaç ve maslahatlar artarak görüşme de artabilir, ihtiyaç ve maslahatlar azalarak görüşme de azalabilir. Şâriin/Kanun koyucunun çizdiği edepleri sunmadan önce o âdâbı gerçekleştirmeye yardım eden bazı temel faktörleri başlıklar halinde hatırlatalım:
a- Terbiye ve yönlendirmeye önem verme,
b- İffeti korumak için erken evlenme,
c- İyi kontrol etmekle birlikte, küçük yaşta belirli ölçüde topluma katılma ve görüşmeyi kolaylaştırma.
A- Kadın ve Erkek Arasındaki Müşterek Edepler:
1) Görüşme ortamının ciddî olması: “Güzel (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin.”3872 Âyet, konuşma konusunun, münkeri içermemesi, iyilik sınırları içerisinde olması gerektiğini işaret ediyor. Kadın ve erkekler arasındaki ciddiyet; güzel söz söylemedir. Oyun ve eğlence havası, gereksiz şakalar, cıvık kahkahalar, aşırı serbest tavırlar, kadınsı işve ve cilveler ise, münkerdir ve nâmahrem olan kadın-erkeğin karşılıklı görüşme ve ilişkilerinde yasaktır. Töhmet altında bulunulacak, eğlence yerleri ve gayr-i İslâmî ortamlar veya gayr-i ciddî konu ve yaklaşımlar içinde olmamalı. Başka insanların gördüğünde ahlâkî olarak yadırgayacağı veya ahlâksız bazı şeylerden şüpheleneceği durumlardan uzak olunmalıdır.
2) Gözü çevirme: “Mü’min erkeklere söyle: Bakışlarını çevirsinler, gözlerini (harama) dikmesinler, nâmuslarını korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar, bazı bakışlarını çevirsinler, nâmuslarını korusunlar...”3873 Gözü çevirmenin anlamı; fitne korkusu yüzünden uzun uzadıya bakmaya engel olma, demektir. Âyette geçen “min -den-” edâtı, “teb’îz” içindir; her bakış değil, bakışların bazısı yasaktır; fitneden korkulduğu zaman kadına bakmanın haram olduğu hususunda ihtilâf yoktur. Fitne durumunda gözü ondan çevirmek gerekir. Âyet, mutlak anlamda, yani şehvet duygusundan uzak olarak gözü çevirmenin gerektiğini ifâde etmez. Kadının el ve yüzüne kötü niyet ve şüphe olmaksızın bakmak câizdir. Şehvetle bakmaya gelince; elbisenin üstünden bile şehvetle düşünmek haramdır, kaldı ki açık yüze bu şekilde bakmak! Bazı âlimler de, âyette bazı bakışların çevrilmesinin emredildiğini, ancak kadının yüzünün bunun dışında olduğunu belirtirler.
3872] 33/Ahzâb, 32
3873] 24/Nûr, 30-31
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ, bir başka âyette de şöyle buyurur: “Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.”3874 Câbir bin Abdullah’dan: “Rasûlullah’a (s.a.s.) ânî bakıştan sordum. Bana: “Bakışını hemen çevir!” buyurdu.” 3875 Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Ali (r.a.)’ye buyurdular ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir.”3876; “Hiç şüphesiz Allah, Âdemoğluna yaptığı zinâdan payına düşeni yazmıştır. Gözün zinâsı bakmaktır, dilin zinâsı konuşmaktır. Nefis arzular ve şehvet duyar. Tenâsül uzvu da bunu ya doğrular ya da yalanlar.”3877 Bu hadis, şehvetle bakmanın haram olduğu hususunda açıktır. Bunun için, “nefis arzular ve şehvet duyar” buyruldu. Bunun anlamı, şehvetsiz olduğu zaman günah değildir, demektir.
Rasûlullah (s.a.s.) Kurban günü Fadl’ı bineğinin arkasına bindirdi. Fadl, yakışıklı bir gençti. Rasûlullah, insanların kendisine fetvâ sormaları için durdu. Hes’am kabilesinden güzel bir hanım gelerek Rasûlullah’a fetvâ sormaya başladı. Kızın güzelliği Fadl’ın hoşuna giderek ona bakmaya başladı. Bunun üzerine Peygamber, Fadl’ın çenesine tutarak öbür tarafa çevirdi ve genç kadının yüzüne bakmasına engel oldu.3878 Hâfız İbn Hacer diyor ki: “İbn Battal şöyle diyor: “Hadiste fitneden korkulduğu zaman yüzü çevirme emri vardır. Bunun gereğine göre, fitneden emin olunursa yasak değildir. Bunu Rasûlullah’ın Fadl’a yaptığı şey de te'kid ediyor. Fadl, hoşuna giderek genç kıza iyice baktığında Rasûlullah fitneden korkup onun yüzünü çevirmiştir. Çünkü erkeklerin tabiatında kadınlara karşı meyil vardır.” 3879
Âişe (r.a.)’den: “... Bayram günü önden gelen insanlar, savaşçılık (savaş oyunları cinsinden folklorik oyun) oynuyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) bana: “Bakmak ister misin?” dedi. Ben de: ‘Evet’ dedim. Beni arkasına alarak seyrettirdi...”3880 Dolayısıyla kadının erkeğe -gösteri yapmakta, oyun oynamakta olsa bile- bakması câizdir. Özet olarak; görüşmenin bir neticesi olarak, erkekler kadınları, kadınlar da erkekleri görebilir. Birbirlerine makul ve meşrû ölçüler içinde bakabilirler. Her iki taraf da, gözlerini harama bakmaktan sakındırdıkları ve şehvetten uzak oldukları sürece bunda bir sakınca yoktur. Kur’an’ın ve Sünnetin emretmediği peçe, eğer olması gerekiyorsa, kadınların yüzünde değil; erkeğin gözünde olmalıdır.
3) Genel olarak tokalaşmaktan kaçınma: Allah, kadın ve erkek olarak gözleri harama bakmaktan çevirmemizi emretmiştir.3881 Çünkü harama bakma insanı şehvete götürür. Tokalaşma ise bakmaktan daha fazla insanı şehvete götürür. İbn Mes’ud’dan (r.a.): “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek bir kadını öptüğünü ya da eliyle dokunduğunu (onu okşadığını) söyledi. Sanki bağışlanması için gereken keffâreti soruyordu. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve geceye yakın saatlerde namaz kıl; çünkü hasenât/iyilikler, seyyiâtı/
3874] 40/Mü’min, 19
3875] Müslim, Âdâb 45, hadis no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
3876] Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud, Nikâh 44
3877] Buhârî, 14/305; Müslim, 8/52
3878] Buhârî, 13/245; Müslim, 4/101
3879] Fethu’l-Bârî, 13/245
3880] Buhârî, 2/95
3881] 11/Hûd, 14
KADIN
- 941 -
kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.”3882 Ma’kul bin Yesâr’dan rivâyetle Rasûlullah şöyle buyurdu: “Sizden birinin başına demirden büyük bir iğnenin batırılması, kendisine helâl olmayan bir kadına dokunmasından daha hayırlıdır.”3883 Hz. Âişe (r.a.) “Andolsun ki Rasûlullah kadınlardan bey’at alırken kesinlikle elini bir kadına dokundurmadı” diyor. 3884
Enes bin Mâlik’den: “Rasûlullah (s.a.s.) Ümmü Haram binti Milhan’ın yanına giriyordu. O Rasûlullah’a ikram ediyordu. Ümmü Haram, Ubâde bin Sâmit’in nikâhı altındaydı. Rasûlullah’a yemek yediriyor ve başını temizliyordu.”3885 Yine Enes bin Mâlik’den: “Medine’li câriyelerden biri, Rasûlullah’ın elinden tutarak istediği yere onu götürünceye kadar elini bırakmıyordu.”3886 Ebû Râfi’nin hanımı Selmâ’dan rivâyetle: “Rasûlullah’a hizmet ediyordum. Onun bir yarası olduğu zaman, bana üzerine kına koymamı emredinceye kadar yarası iyi olmazdı.”3887 Abdullah bin Muhammed bin Abdullah bin Abdullah bin Zeyd, kadınlarından birinin şöyle dediğini rivâyet ediyor: “Rasûlullah yanıma geldiğinde, sol elimle yiyordum. Ben fakir bir kadındım. Rasûlullah elime vurarak lokmamı düşürdü ve bana: “Sol elinle yeme, Allah sana sağ elini vermiştir” buyurdu. Böylece sağ elimle yemeğe başladım. Bundan sonra asla sol elimle yemedim.” 3888
Rasûlulullah’ın bey’at esnâsında kadınlarla musâfaha etmemesiyle, bazı zamanlarda herhangi bir kadına dokunması olaylarını birleştirebiliriz. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, dokunma biçimlerinden biri olan ve özel bir anlam ifâde eden tokalaşmadan kaçınmıştır. Gerek kadın veya erkeklerle karşılaştığında, gerek selâmlaşma, duâ ve yakınlaşma için onun mübârek vücuduna dokunma isteği ve İslâm üzere bey’at etme durumlarında Rasûlullah kadınlarla tokalaşmaktan kaçınmıştır. Bu durumlarda Rasûlullah’ın tokalaşmaktan kaçınması, başka durumlardaki dokunma biçimlerinden uzak kaldığı anlamına gelmez. Çünkü diğer durumlarda Rasûlullah (s.a.s.) bir yönden pek nâdir olan fıtrî ihtiyaçlarını gidermek için bunu yapıyordu, diğer bir yönden ise o, kadınların fitnesinden emindi. Yani Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, genel olarak kadınların fitnesinden emin olmadığı gibi tokalaşmak için de ciddî bir gerekçe görmüyordu. İkinci durumda ise, gerekli sebeplerden dolayı bunu uygun görüyordu. Buna şu da eklenebilir: Rasûlullah’ın biat alırken kadınlarla tokalaşmaktan kaçınması, bu meselenin kesin olarak haram olduğu anlamına gelmez. Nitekim vârid olan deliller bu durumun Rasûlullah’a özel olduğunu ifâde ediyor: “Ben kadınlarla tokalaşmam!”3889 hadisinde kullanılan zamir, sadece Rasûlullah’a âittir.
Özet olarak: Rasûlullah (s.a.s.)’ın kadınlarla tokalaşmaktan kaçınması; ümmetine öğretmek ve kanun olarak koymak için sedd-i zerâi bâbında çoğu durumlarda bunu kerih görmesi anlamındadır. “Sedd-i zerâi kesin değil; daha evlâdır” diyen usûlcülerin görüşü de bunu te’kid etmektedir. Biz de çoğu zaman tokalaşma ve dokunmadan kaçındığımızda; fitne ortadan kalkıp uygun bir gerekçe olduğu
3882] 11/Hûd, 14 , Müslim, 8/102
3883] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4921
3884] Buhârî, 10/261; Müslim, 6/29
3885] Buhârî, 6/350; Müslim, 6/49
3886] Buhârî, 13/102; İbn Mâce
3887] Mecmeu’z-Zevâid 5/95
3888] Mecmeu’z-Zevâid 5/26
3889] Mecmeu’z-Zevâid 8/266
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman da buna müsâmaha gösterdiğimizde Rasûlullah’a en güzel şekilde uyanlardan olacağımız kanısındayız. Böyle olduğu takdirde tokalaşma müslümanlar arasında karşılıklı iyi duygu alışverişine ve ilişki kurulmasına vesile olur. Nitekim akrabalar, yakın arkadaşlar arasındaki tâziyelerde, yolculuklarda, misâfirliklerde ve güzel bir işe teşvik etme durumları gibi özel münâsebetlerde yapılan tokalaşmalar bu türdendir. Fakat biz, günümüz toplumunda karşılıklı münâsebetlerde kadın ve erkek arasında tokalaşma yaygın olduğundan, bir açıdan zorluğu kaldırmak, diğer bir açıdan ise haram oluşuna dair kesin bir hükmün bulunmayışını gözönünde bulundurarak hükmü kolaylaştırmak zorunda kalıyoruz. Buna rağmen, gerekmediği müddetçe kadın erkek birbiriyle tokalaşmaktan kaçınırsa daha ihtiyatlı ve takvâya daha uygun olur.
4) Kadın ve erkek arasını ayırma ve karışmaktan kaçınma: Ümmü Seleme (r.a.)’den rivâyette: “Rasûlullah (s.a.s.) namazda selâm verdiği zaman, kadınların kalkıp gitmeleri için bir süre kalkmadan bekliyordu.” İbn Şihab diyor ki: “Rasûlullah’ın beklemesi topluluğun kadınları görmeden ayrılmaları içindir sanıyorum.”3890 Bu anlamı Rasûlullah’ın “Şu kapıyı kadınlara bıraksak...”3891 sözü de te’yid etmektedir. Yine bir rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) mescidden çıkınca erkeklerle kadınlar yolda birbirine karıştılar. Bunun üzerine Rasûlullah kadınlara şöyle buyurdu: “Geç çıksanız yahut o yolun hakkını verseniz, yolun kenarında yürüseniz!” 3892
Kadınların yolda karışıklıktan kaçındıkları gibi, kamuya âit yerlerde de karışılıktan kaçınmaları gerekir. Bu mescidlerde olduğu gibi, diğer yerlerde de sadece arka tarafların kadınlara âit olduğu anlamına gelmez. Kadınların arka saflarda yer almaları, gerek mescidde olsun, gerekse kocası ve mahremleriyle beraber yabancıların bulunduğu evlerde olsun namaza âit özel bir durumdur. Fakat namazın dışında uyulması gereken âdâp, erkeklerle kadınların arasının ayrılması ve karışıklığın önlenmesidir. Bu oturma yerlerinde yer ayırarak ya da iş yerlerinde karışıklığı önleyerek düzenleme yapılarak sağlanabilir.
(Sözgelimi kalabalık bir ortamda kadın-erkek birbirine değmeden yürünemeyecek şekildeki semt pazarlarına alışveriş amaçlı da olsa gitmenin câiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, pazarların tenha saatlerinde ve de çok dikkat ederek ihtiyaç karşılanabilir. Bu yasağın sadece müslüman kadın için değil; elbette müslüman erkek için de geçerli olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mıdır? Aynı sakıncayı büyük şehirlerdeki kalabalık dolmuş ve otobüslerde özellikle ayakta yolculuk için de çoğu zamanki uygulamadan yola çıkılarak söylemek mümkündür. Düğün salonlarında, özellikle düğün ve benzeri dâvetlerde kadın-erkek karışık oturmanın câiz olduğunu iddiâ etmek de pek mümkün değildir.
Ama eğitim gibi ciddî amaçlar için, tesettür ve karşılıklı edeplere riâyet şartıyla, başka uygun alternatif yoksa kadın-erkek aynı salonu paylaşmanın haram olduğunu iddiâ etmek delillendirilmesi zor bir çıkarım olmakla birlikte; mevcut düzen ve çevre şartları açısından insanımızı sosyal açılım ve toplumsal nimetlerden mahrum etmenin vebâlini de gerektirecektir. İdeal olanla reel olanı, takvâ
3890] Buhârî, 2/467
3891] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 5134
3892] Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, hadis no: 856
KADIN
- 943 -
ile ruhsat ve fetvâyı karıştırmamak; en iyi yok diye elde edilebilecek iyiliklerden de uzak olmamak, bir şeyin tümüne sahip olunamıyorsa bir kısmından olsun mahrum olmamak gibi meşrû ve ma’kul yaklaşımları ihmal etmemeliyiz diye düşünüyorum.)
5) Halvetten kaçınma (Kapalı bir yerde yabancı bir erkekle yabancı bir kadının töhmet altında bulunacak şekilde yalnız kalmaları): İbn Abbas (r.a.)’dan: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın!” 3893
Aşağıdakiler, yasak olan halvet kavramının dışında kalır:
a- İnsanların huzurunda olan halvet: Enes bin Mâlik (r.a.)’den: “Ensardan bir kadın Rasûlullah’a geldi ve Rasûlullah onunla başbaşa kalarak: “Allah’a yemin olsun ki, sizler bana insanların en sevimlilerisiniz” buyurdu.”3894; “Yabancı bir kadınla gizli görüşme, fitneden emin olunduğu sürece dini zedelemez.” 3895
b- İki ya da üç erkeğin bir kadınla halvet etmesi: “Bu günden sonra bir erkek, kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir ya da iki kişi olmadan girmesin.”3896 İmam Nevevî diyor ki: “Bu hadisin zâhiri, iki ya da üç erkeğin, yabancı bir kadınla halvet edebileceğinin câiz olduğunu gösteriyor. Bu hadis, iyilikleri, mürüvvetleri ya da başka sebeplerden dolayı zinâ üzerine ittifak etmeleri oldukça uzak olan bir cemaate te’vil edilir.”
c- Bir erkeğin kadınlar topluluğuyla halvet etmesi: Yasak olan halvet, bir erkeğin bir kadınla halvet etmesidir. Ancak, erkeklerin veya kadınların birden çok olmasıyla bu yasak kalkar.
6) Kocası yanında olan kadının yanına girerken kocasından izin almak gereklidir: “Kocası evde olduğu halde, kocasının izni olmadan evine birisini alması câiz değildir.” 3897 Amr bin Âs, bir ihtiyaçtan dolayı Ali bin Ebî Tâlib’in evine gitti ve Ali’yi evde bulamadı. Ali (r.a.) geldiğinde ona şöyle dedi: “Bir ihtiyacın varsa, hanıma bildirseydin ya!” Amr da: “Kocaların izni olmadan hanımların yanına girmekten men olunduk” dedi.3898 Bununla birlikte, ihtiyaç duyulduğu zaman, koca evde olmasa da kadınla görüşmek için mutlaka kocasının izni alınmasına gerek yoktur: “Bu günden sonra bir erkek, kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir ya da iki kişi olmadan girmesin.” 3899
7) Tekrarlanan uzun görüşmelerden kaçınmak: Bu tür görüşmelerin örnekleri, akrabalar ve arkadaşlar arasındaki karşılıklı ziyaretleşmeler ve bu ziyaretlerin uzun saatler sürmesidir. Yine bu tür görüşmelerin örnekleri, kadın ve erkekleri uzun süre iş icabı aynı yerde tutan günlük meslekî çalışmalar, eğitim amaçlı kurslar, çalışmalar ve derslerdir.
Bu âdâp hakkında nass bulunmasa da, fitneye fırsat verilmemesi için
3893] Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341
3894] Buhârî, 11/246; Müslim, 7/174
3895] Fethu’l-Bârî, 11/246-247
3896] Müslim, 7/8
3897] Müslim, 3/91; Buhârî, 11/206
3898] Silsiletü’l-Ehâdîsisi’s-Sahîha, hadis no: 652
3899] Müslim, 7/8
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uygulanması gerekir. Çünkü bu tür görüşmeler, hareketteki vakar, konuşmalarda ciddiyetin devamı ve gözü harama bakmaktan çevirme gibi birçok âdâbın gerçekleştirilmesini zorlaştırır. Bu, görüşme esnâsında sürekli kadın ve erkeğin bulundurması gereken ciddiyet ve çekingenlik derecesini çoğu zaman zayıflatır. Bu sedd-i zerâî sebebiyle, bu tür uzun ve sık görüşmelerden kaçınılması gerektiği görüşündeyiz. Ancak, yapılan iş karşılıklı görüşmeyi sürekli zorunlu kılıyorsa, sakıncasıyla birlikte, ihtiyaç duyulduğu sürece ve fitneden korunma gayretiyle birlikte bu yapılabilir. Genellikle akıl ve kalbi meşgul eden ciddî çalışmalar vakarı korumaya yardımcı olur. (Ama ciddî olmayan konular, samimî ve sıcak davranışlar, şakalar ve eğlenceli konuşmalar da şeytanın araya girmesine ve konunun istismar edilip cevaz sınırlarının aşılmasına sebep olur.)
8) Şüpheli yerlerden kaçınma: Kadınların şüpheli yerlerde erkeklerle bir araya gelmekten kaçınması gerekir. Bilinen misâfirler ve uzak da olsa güvenilir akrabâ ve samimi dostlar gibi güvenilir kişilerle görüşmede bir sakınca yoktur. “Sana şüpheli geleni, şüphe vereni bırak, şüphe vermeyeni al.”3900 Abdurrahman bin Avf şöyle dedi: “Biz kadınlarımızın yanında olmuyoruz ve misâfirlerimiz oluyor. Rasûlullah (s.a.s.): “Onlara bir zorluk yoktur” buyurdu. 3901
9) Açık ve gizli günahtan kaçınma: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “...Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın...”3902; “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezâsını mutlaka çekeceklerdir.”3903 Konumuzla ilgili açık olan günah; görüşme âdâbındaki hatalardır. Gizli olan günah ise; haram olan bir şeyi arzulama, ondan yararlanma ve bunu daha da ileri götürmedir.
B- Kadınlara Âit Edepler:
1) Mütevâzi giysi: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “...Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...”3904; “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını örtsünler)... 3905; "Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardır. (Biri) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla insanları döven bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar... Bunlar cennete giremeyecek, onun kokusunu da duyamayacaklardır. Hâlbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır." 3906
Ümmü Atiyye’den: “Rasûlullah (s.a.s.)’a şöyle sordum: ‘Bizden birisinin (dış) elbisesi olmazsa dışarı çıkmasında bir sakınca var mı?’ Rasûlullah (s.a.s.): “Kocasının elbisesini giyinerek çıksın” buyurdu. 3907
Erkeklerin dikkatini çekecek şekilde çok câzip, örtülü olduğu halde vücut hatlarını belli edecek şekilde dar veya ince/şeffaf olan giysiler veya zâhiren tesettüre uygun gözüktüğü halde, iffetli ve olgun bir müslüman hanıma yakışmayacak
3900] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 3372
3901] Fethu’l-Bârî, 10/264
3902] 6/En’âm, 151
3903] 6/En’âm, 120
3904] 24/Nûr, 31
3905] 33/Ahzâb, 33
3906] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
3907] Buhârî, 1/439; Müslim, 3/20
KADIN
- 945 -
şekilde “çeyrek tesettür” veya tesettür defilesindeki manken görünümlü giysi ve tavırlardan uzak olmak gerekir. Ayrıca, her çeşit makyajdan uzak bir doğallık şarttır.
2) Güzel kokudan (parfümden) kaçınma: “Bir kadın, güzel koku sürerek bir topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’ diye konuşurlar. Böyle (koku sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.” 3908
3) Konuşurken ciddî olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “... Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır...” 3909
4) Hareketlerde ağırbaşlı olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “... Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümesinler).”3910 Peygamberimiz (s.a.s.)’den de şöyle rivâyet edilmiştir: "Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardı. (Biri) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla insanları döven bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar; dikkatleri çekmek için salınarak yürüyen, kırıtan ve başlarını deve hörgüçleri gibi yapan kadınlar! Bunlar cennete giremedikleri gibi, onun kokusunu da duyamayacaklardır. Hâlbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır." 3911
(Müslüman bayan, erkeklerin bulunduğu sosyal hareketlere katılır veya yabancı erkeklerle meşrû ölçüler içinde konuşurken, her şeyden önce dişiliğiyle değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın için, sosyal hayatta tesettür her şey değil; bir şeydir. Onsuz olmaz ama onunla da her şey tamamlanmış değildir. Bırakın kahkahayı, aşırı ve sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar, kadınsı işveler, yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal olmayan çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve müslüman insanlarca yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek her türlü tavırdan kaçınılması gerekir. Müslüman kadının bu ölçülere riâyet etmeden sosyal hayatta yer alması ya da erkeklerle konuşması, hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem İslâm’a ve hem de müslüman kadınların toplumda müslümanca yer etmesi için gereken ortamın ve örfün oluşması önündeki zincirlerin kırılma çabalarına çok büyük zararlar verecektir.)
Bazı müşterek görüşme âdâbı kaybolduğunda ne yapılmalıdır? Daha önce ifâde edilen görüşme edeplerine müslüman erkek ve kadının önem vermesi ve bunlara bağlı kalması gerekir. Fakat herhangi bir yerde bu âdabın tamamı ya da bir kısmı kaybolduğu zaman yapılması gereken davranış ne olmalıdır?
Edeplerin kaybolduğu ölçüde bozulma olur; görüşme ve bir araya gelmelerde müslüman erkek ve kadının duyacakları rahatsızlık olur, günahlara kapı açılır, şeytana dâvetiye çıkarılabilir. Bazı edeplerin kaybolması durumunda müslümanın, mevcut maslahatı ve muhtemel bozulmayı kıyaslayarak, hangisi daha ağır basıyorsa ona göre hareket etmesi gerekir. Bu konuda ölçü, nefis ve hevâ, çevre ve özgürlük anlayışı değil; İlâhî sınırlar ve takvâ bilinci, hayırda yardımlaşma olmalıdır.
3908] Ebû Dâvud, hadis no: 351
3909] 33/Ahzâb, 32
3910] 24/Nûr, 31
3911] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Görüşme ortamından ve sosyal ilişkilerden kaçınmak, müslümana çeşitli zorluklar getiriyorsa, müslüman erkek ve kadının zorluğu kaldıracak şekilde, zarûret miktarı mevcut durumu kabul etmesi, kesin haram olan sınırlara geçmemek şartıyla kolaylığı ve ruhsatı tercih etmesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah dinden sizin üzerinize bir zorluk kılmadı.” 3912
Müslüman kadın veya erkeğin bir sosyal ortamda bulunması, hayra götürüyor veya şerden uzaklaştırıyorsa, Allah’a tevekkül ederek orada bulunmaları, bazı yanlışları düzeltmek için çaba göstermeleri gerekir.
Bazı müslümanlarda, cehâlet veya zarûretten dolayı bazen görüşme âdâbına aykırı davranma olabilir. Mü’minlerin kardeşleri hakkında dikkatli olmaları, Allah’tan sakınmaları, dillerini kötü sözlerden korumaları ve asılsız iftiradan uzak durmaları gerekir. Bu hususta ifk hâdisesi bir ibrettir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: “Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç)tur. Onu duyduğunuzda: ‘Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz, hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır’ demeli değil miydiniz?”3913 Rasûlullah da: “Kişinin her duyduğunu söylemesi, kendisine günah olarak yeter”3914 buyurmaktadır.
Asılsız zinâ iftirası, kişinin kendi istek ve arzularına uyarak insanları suçlamasıdır. Bu da bazı müslümanların görüşme âdâbına riâyet etmemelerinden kaynaklanır. Çoğu zaman yapılması gereken, zâhire bakmakla yetinip görüşme âdâbına riâyet etmeyenlere itibar etmemek ve onları şer’î âdâba sarılmaya çağırmaktır. Allah gizli olanları en iyi bilendir. Aynı zamanda, hata yapmakta olan müslümanları kendilerini düzeltmeleri ve ellerinden geldiği kadar töhmetli yerlerden uzak durmaları konusunda uyarıyoruz. 3915
Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate
Kadının sosyal hayatta yer almasına İslâm izin verir, hatta sadece izin vermekle kalmaz, kadın-erkek müslümanların görevi kabul ederken haremlik-selâmlığın dinde yeri olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Haremlik-selâmlık uygulaması, Emevîlerle birlikte İslâmî hilâfetten uzaklaşılıp krallık ve saray hayatına geçişle birlikte birçok konuda olduğu gibi, komşu ülke Bizans'tan adapte edilerek alınmış bir uygulamadır. Asr-ı Saâdette kesinlikle böyle bir uygulama yoktur. Hiçbir âyet ve hadis-i şerifle de kadının sosyal hayattan kopması demek olan haremlik-selâmlık emir veya tavsiye edilmemiştir. Tam tersine; kadının sosyal hayatta erkeklerle beraber yer aldığı hususlarla ilgili yüzlerce hadis Buhârî ve Müslim'de yer almaktadır.
Seyyid Kutub, bu uygulamanın İslâm'a Osmanlı Türkleri tarafından sokulduğunu söyler. "Bir kuşku daha var: Bu da İslâm'ın ruhuna tamamen yabancı olduğu halde, sonradan ona bulaştırılmış olan harem meselesidir. Haremlik ve selâmlık kelimeleri Türkçe olup haremin İslâm'a ne zaman girdiğini açıkça gösterir... İslâm'ın tebliğcisi Hz. Muhammed'in gününde kadınlar ibâdethânelere
3912] 22/Hacc, 78
3913] 24/Nûr, 15-16
3914] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4358
3915] A. Ebu Şakka, a.g.e. 1/327-346
KADIN
- 947 -
gidiyor, alışveriş için sokaklara çıkıyor, savaşlara katılıyorlardı. Zulüm ve istibdat çağlarında kadın, ticaret malı haline getirildi... Kadınları hareme tıkmaları için erkeklere öğüt veren bir anlayış İslâm'ı temsil edemez. Böyle bir anlayış kadın ve erkeği aynı anda kurban seçmiş açık bir zulümdür... İslâm, harem ve salonda aynı şekilde ihânete uğrayan ruhu kurtaracaktır. Kadın, haremde zorbalık ve zulümle kahra uğratılmıştı, modern salonlarda ise başıboşluk ve sefillikle öldürülmektedir."3916 Seyyid Kutub'un haremlik-selâmlığın Osmanlılar tarafından İslâm'a sokulduğunu iddiâ etmesine rağmen, Emevî döneminden itibaren başta yöneticilerin saraylarında ve köşklerinde olmak üzere bunun uygulandığı, Osmanlı yönetiminde ise daha da yaygınlaşıp kurallaştığı anlaşılmaktadır.
Haremlik-selâmlık konusunun İslâm'a nasıl mal edildiğini anlamak için, doğrudan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili olan Hicab âyeti üzerinde kısaca durmak gerekir. Zira, bu âyete dayanılarak haremlik-selâmlık müessesesi oluşturulmuş ve bu kurum tüm ümmete şâmil kılınmıştır. Aslında bu müessese Kur’an’ın ortaya koyduğu bir kurum değildir. Zira Yüce Allah bu iki cinsin birbirlerinden ayrılmalarını değil; aksine âdâb-ı muâşeret ve iffet kaidelerine uymak şartıyla, sürekli dayanışma içinde bulunmalarını istemektedir. Zira unutulmamalıdır ki, “mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridir/dostlarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar.”3917 “Velîler/dostlar” demek, birbirini tanıyan, seven ve dolayısıyla sürekli dayanışma halinde bulunan insanlar demektir. Kurân-ı Kerim, bu iki cinsin böyle bir dayanışma içinde bulunmalarını öngörmektedir. Ancak, kadını sadece bir cinsellik unsuru olarak gören bir zihniyetin, Kur’ân-ı Kerim’in hedeflerini kavraması beklenemez. İşte fitneye yol açacağı gerekçesiyle kadın sürekli olarak, perde arkasında gizlenmiş ve böylece toplumdan soyutlanmıştır. Kadın-erkek işbirliği sözkonusu olmayınca, toplum kendinden beklenen gelişmeyi gösterememiştir. Kadının toplumdan soyutlanması zorunlu olarak câhil kalması sonucunu da doğurmuştur. Câhil kalan bir annenin çocuğunun da yetişmesinde başarılı olamayacağı açıktır.
Haremlik ve selâmlığa delil olarak getirilen âyetin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili olduğu açıktır. “Peygamber’in hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman, hicâb/perde arkasından isteyin. Böyle davranmak, gerek sizin kalpleriniz, gerekse onların kalpleri için daha temiz bir yoldur.”3918 Böyle bir yola başvurulup onlar hakkında bazı farklı uygulama öngörülmesinin sebebi, davranışlarının toplum içinde büyük fitnelere yol açmasına imkân vermek istemeyişidir. Zira Hz. Âişe anamızın başından geçen bir “ifk” hâdisesinin yol açtığı fitne, Medine’de büyük çalkantılara yol açmış ve hatta bu yüzden bir iç savaş tehlikesi bile yaşanmıştır.
Diğer taraftan bazı kimselerin, Hz. Peygamber’in vefatından sonra onun hanımlarıyla evlenmek istediklerini ifâde ettikleri, bazılarının, bu düşünceleri sadece gönüllerinden geçirdikleri görülmektedir. İşte Yüce Allah, ümmet içinde fitneye yol açacak bu gibi sözlere ve düşüncelere son vermek amacıyla Hz. Peygamber’in vefatından sonra hanımlarıyla evlenilmesinin yasak olduğunu açıkça ifade etmiş3919; O’nun hanımlarının mü’minlerin anneleri olduğunu
3916] S. Kutub, İslâm-Kapitalizm Çatışması, s. 127, 129
3917] 9/Tevbe, 71
3918] 33/Ahzâb, 53
3919] 33/Ahzâb, 53-55
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
belirtmiştir.3920 Şu halde, fitnelere imkân verilmemesi bakımından onlara düşen, mecbur kalmadıkça evlerinden çıkmamaları, evlerinde vakarla oturup vakitlerini ibâdetle geçirmeleridir. 3921
Ancak, doğrudan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hanımlarıyla ilgili bir âyetin bütün topluma mal edilmesi yanlıştır. Zira Kur’an bu iki cinsin bir arada bulunmasını, ma’rûfu/iyiliği emredip münkerden/kötülükten alıkoymasını emretmektedir. Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim, hem mü’min erkeklere hem de mü’min kadınlara, iffetli olmaları gerektiğini îmâ etmek için, başlarını eğmelerini, gözlerine sahip olmalarını emretmektedir.3922 Her nedense, tarih boyunca iffetli davranmak hep kadınlardan beklenen bir davranış olmuştur. Bu ise iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Zira iffet her iki cins için aynı ölçüde gereklidir. 3923
İslâm’ın tesettür 3924 ve gözleri sakınma 3925 emrinin hikmeti, kadının toplum hayatında ve yabancı erkeklerle şu veya bu şekildeki ilişkileri içindir. Bir başka deyişle, kadın zarûret dışında erkeklerle beraber olmayacaksa, ona tesettürün emredilmesi ve erkeklerin de gözlerini sakınmaları emri gereksiz olacaktır. Haremlik-selâmlık hayatı yaşayan ve birbirleriyle hiç ilişki ve görüşmeleri olmayan kadın-erkek için bu emirlerin bir anlamı olmaz. Bütün bunlarla birlikte, müslüman bir âile, evlerinde haremlik-selâmlık uygulayabilir, ev sahibi erkek, bunun kendi hanım veya kızları ve misâfir erkekler açısından daha ihtiyatlı olduğu anlayışında olabilir; buna kimsenin bir şey diyeceği olamaz. Ama bunu İslâm’n emri olarak görüp göstermek istemesi önemli bir yanlış ve dine bir iftiradır, bir bid’attır; hiçbir müslümanın bu hakkı yoktur.
Günümüzde İslâmî hassâsiyetleri olan nice müslüman âile, kadın-erkek misafirlerini ayrı odalarda kabul etmekte, ya da eş veya kızlarını misafir erkeklerin bulunduğu salona almamaktadır. Bunu yapan müslümanlar hiçbir şekilde kınanamaz. Özellikle, kadının gerekli tesettürü ve mahrem erkeklerle görüşmede "dişiliğiyle değil; kişiliğiyle" yer almayı beceremediği ve her iki cinsin hayâ, edep ve takvâ sınırlarına sahip olmada ciddî problemlerin olduğu ve karşı cinslerin müslümanca oturup konuşma örfü oluşturulamadığı yer ve durumlarda haremlik-selâmlık uygulaması, belki daha ihtiyatlı ve takvâya yakın kabul edilebilir. Ama bu konu, tâviz meselesi gibi ele alınmamalı, özellikle ihtiyaç olduğunda veya uzak da olsa akrabaların kadın-erkek birbirlerini hiç tanımayacakları, ya da ev sahibi bayanların “hoş geldin!” demelerinin bile sakıncalı olduğu anlayışı vermemeleri, meşrû kıyâfet ve tavır içinde insanî ilişkiler gerektiğinde gösterilebilmelidir. Akrabaların birbirleriyle darılmaları, ya da müslümanların yakınlarındaki hatta yaşlı erkeklerden bile hanımlarını kıskandıkları ve onlara kuşkuyla baktıkları imajı vermenin de vebali unutulmamalı, kaş yapayım derken göz çıkartılmamalıdır.
Kadın ile erkek el ele vererek toplumun meselelerini birlikte çözmeye başladıkları an, Kur'ân-ı Kerim'in amaçladığı hedef gerçekleşmiş olacaktır: Mü'min
3920] 33/Ahzâb, 6
3921] 33/Ahzâb, 32-34
3922] 24/Nûr, 30-31
3923] Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur'ân-ı Kerim'de Kadın, İslâmî Araştırmalar, c. 10, sayı 4, s. 257
3924] 33/Ahzâb, 59; 24/Nûr, 31
3925] 24/Nûr, 30
KADIN
- 949 -
erkekler ile mü'min kadınlar birbirlerinin velîleri/dostlarıdır; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Gerçek bir İslâm toplumunun ancak bu şekilde gerçekleştirilebileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.
İslâmî Harekette Kadın
Kur'an, hayatı yönlendiren, hayatın her alanına müdâhale eden bir hidâyet rehberidir. Bu rehberi hayatının düstûru edinmiş ve yaşadığı çağı Kur'an ile aydınlatmış Rasûlullah (s.a.s.) ise mü'minler için en güzel örnektir. O, vahyi sadece insanlara aktarmakla kalmamış, vahyî ilkeleri hayata nakşetmiştir. Bu yüzden, Kur'an'a sadece bilgilenme ve teorik bazda yaklaşım, Rasûl'ün bütün bir ömür boyunca verdiği mücâdeleyi anlamamaktır. Bu nedenle Kur'ânî bilginin pratik hayattan kopuk olmaması gerekir. Çünkü Kur'an ilk elde kişiyi tevhîdî bir bilince ulaştırmayı, tevhîdî şuur da imanı eyleme dönüştürmeyi gerektirir.
Teori ve pratiğin ayrılmazlığı gereğince, müslüman kadının Kur'an ve sünnet çizgisinde belirtilen konumunu, hayat alanı içerisinde ne şekilde yerleştireceğini ve bu noktada karşılaşılan problemleri değerlendirmek gerekmektedir. Emânetin, kadın-erkek ayrımı yapılmadan tüm müslümanların sorumluluğu olduğunu biliyoruz. Bu sorumluluğun bilincine varmış müslümanların inançları gereği olarak toplumu dönüştürme hedeflerini nasıl gerçekleştirecekleri, nasıl çözüm bulabilecekleri ve bu konuda karşılaşabilecekleri engeller, bugün hepimizin cevaplamaya çalıştığı soruların başında gelmelidir.
Yüzyılların verdiği sinmişlikle, toplumun gidişâtını yönlendirme konusunda yaşadığımız coğrafyada gerçekleştirilmiş ciddî ve sürekliliği olan bir çaba ve örnek olmadığı için, İslâmî hareket mensupları; kadınıyla, erkeğiyle bu konuyu ciddî bir şekilde gündemlerine almaları gerekmektedir. Biz, her şeyden önce inancımız gereği olan tevhîdî yaşam biçimini kendimizde ve çevremizde doğru birliktelikler oluşturarak yaşayabiliriz. Bunun için de toplumumuza egemen sistemi Kur'ânî ilkeler doğrultusunda değerlendirmemiz ve tevhidî mücâdeleyi hep birlikte yüklenmemiz gerekmektedir.
Bu konuda öncelikli görevimiz, tarihsel yanlış birikimlerin şartlanmışlığını terkederek ve Kur'an dışı sistemlerin etkisini aşarak Kur'an bütünlüğünden çıkaracağımız mücâdele metodunu hayata uygulamamızdır. Bu alanda erkeğin öğrenme ve mücâdelesi kadar, kadının da gayret göstermesi, öncelikle fikrî açlığını gidermesi, Kurânî bilgi ve eğitimi alarak güncel sorumluluklarını îfâ etmesi gerekmektedir. Toplumdaki yanlış inanışları değiştirmek, siyasî ve ahlâkî fitneyi kaldırmak, yerine alternatif bir sistem kurup, toplumun her alanına yaygınlaştırmak hedefinin zorunlu gerekleri bunlardır. Bu görevleri yerine getiremeyen kadın, İslâmî harekete katılamayacağı gibi, hareketin gelişimini engelleyici bir rol de alabilmektedir. Toplumun yarısını teşkil eden önemli bir kitle için düşünsel gelişimini sağlayacak ortamların hazırlanmaması ve İslâmî mücâdelede âtıl bırakılmasının harekete ket vurması doğaldır.
Kadın unsurunun İslâmî harekete engel olması yerine, bizzat İslâmî mücâdelenin bu alandaki boşluğunu doldurması elzemdir. Müslüman kadının, özellikle yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş olan bu kesimin pasifize oluş nedenlerinin araştırılması, İslâmî mücâdeledeki eksiklik ve ihtiyaçlarının tesbit edilmesi gerekir. Bundan sonra da, kadının yeniden aktif hale getirilmesi yolları
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
araştırılmalıdır. Bu yapılırken din iyi tanınmalı, Kur'ânî eğitim alınmalı ve bayanların fikrî seviyesinin yükseltilmesine çalışmalıdır. Müslüman kadın her şeyden önce kendi konumunu belirlerken de kulluk görevi olan toplumu dönüştürme hedefini gözönünde bulundurmalıdır. Toplumsal hayatı yönlendirmede fikrî aydınlanma kadar, sosyal hayatı tâkip edip doğru yorumlamak da önemlidir. Yani kadın da siyasî bir sorumluluğa sahip olmalı, yaşanan olaylarla Kur'an arasında bağlantılar kurarak Kur'ânî mesajı güncelleştirebilmelidir.
Siyasî sorumluluğunun farkına varmış ve bu bilinçle İslâmî görevlerini yerine getiren kadın, müslümanlara âit karar mekanizmalarında ehliyeti oranında yer alabilmelidir. Mücâdele sahasında toplumun önemli bir kesimini temsîlen istişârî organlara katılmalıdır. Bu yetkinliğe erişmiş müslüman kadının, ehil olduğu bir konuda söz sahibi olmasına ve birtakım görevleri üstlenmesine kadın olduğu için engel konulamaz. Kanaatimizce kadın, yönetim için ehliyetli ise, yani İslâmî sorumluluğunun bilincinde, yeterli Kur'an bilgisine sahip, siyasî konulara ve siyasî tarihe vâkıf ve toplumun yapısını tanıyan, yönetme işini yapabilecek kapasitede ve genel yeterlilikte ise, cinsiyetinden ötürü gerekli yönetim görevlerini almasına engel olmak doğru değildir. Yönetme, temsilcilik gibi görevlerde esas olan ehliyettir ve en ehil kim ise görev ona verilir. Kadının böyle bir görevi almasına engel olacak kesin bir nass yoktur. Hz. Peygamber döneminde kadınların biatı, savaşlara bizzat katılımı, yine halifeler döneminde bir Peygamber hanımının ordu komutanlığı ve siyasî muhalefe liderliği yapması konu için önemli işaretlerdir. Kaldı ki o döneme çok yakın câhiliyedeki kadının konumunu hatırlarsak verilen haklar ve katedilen mesâfe oldukça önemlidir. Bu bağlamda herhangi bir görev için yetkinliğe sahip müslümanın o görevi üstlenmesi gerekir.
Tabii müslüman kadınları bugün öncelikle ilgilendiren sorumluluklarını dar bir çerçeveden çıkarmak ve onu en iyi şekilde yerine getirebilecek bilinç ve yetkinliğe ulaşmaktır. Buna, sorumluluk ve haklarını bilmek, Kur'an'ı iyi tanımak, sosyal ve siyasî olaylarla ilgilenerek kendilerini ve çevrelerini aydınlatmak şeklinde işe başlayabilirler. Yükselen İslâmî mücâdeleye katılmak, katkıda bulunmak ve ona ivme kazandırmak için yapılaması gereken öncelikli görevler bunlardır. Ancak, gösterilen gayretlerin istişârî bir denetimle birbiriyle irtibatlı, ölçülü ve her kesimden müslüman kadına ve kıza hitap edebilecek kapsamlılığa ulaşabilmesi de şarttır.
Burada, üzerinde önemle durulması gereken bir nokta da, kadınları bilinçlendirme, birbirleriyle ve diğer müslümanlarla irtibatlı bir şekilde hareket etme sürecinde kadın-erkek ilişkilerinde oluşturacakları gelenek veya kurumlaştıracakları örnekliktir. Gelişen İslâmî hareketlerin karşılaşabilecekleri önemli aksaklıklardan biri de bu alanda görülebilmektedir. İslâmî bilgilenme ve faâliyet gösterme süresince fıtrî özellikler gözönünde bulundurulmalı ve kadınlar öncelikle hemcinsleriyle ilgilenmelidir. Zira tebliğ ettiğimiz vahyî mesaj, muhâtabın bütün hayatını kuşatmaktadır. Kişinin yaşantısını, özel sorunlarını, özel alışkanlıklarını kuşatabildiğimiz oranda muhâtabımızı daha iyi tanımış olur ve mesajımızla hayatını kuşatabiliriz. Kişiyi bu yakınlıkta tanımak ise, onun mahremi olmakla yakından ilgilidir. Muhâtaplarımızla ilgilenme ve onlara tebliğ etme konusuna ve bu konunun süreklilik gerektirdiğine dikkat edecek olursak, tebliğde yakın ilgi kurma olayı, kadınlar ve erkekler arasında kendiliğinden bir iş bölümünü zorunlu kılmaktadır. Bu, meydana gelebilecek olumsuzlukların önlenmesi açısından
KADIN
- 951 -
dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur.
Kadınların her alanda olduğu gibi, faâliyet sahasında da diğer kesimden tamamen ayrı ve arada geçilmez duvarlar tesis edilmesi ifrat çizgisidir. Geleneksel kesimin düştüğü bu yanlış örf düzeltilmeli ve aşılmalıdır. Ancak, geleneksel düşünce eleştirilip aşılmaya çalışılırken ikinci bir yanlışa düşülmemelidir. Müslüman kadınların kendi aralarında iletişim kurma, çalışma yapma ve faâliyet gösterme imkânları varken ve bu yeterliliğe sahiplerken bu imkânı kullanmayıp erkeklerle birlikte denetimsiz, örneklik teşkil etme açısından bütünlükten kopuk ve sorumsuz ilişkiler kurulması veya çalışmalar yapılması gereksiz ve beraberinde sakıncalar taşıyan bir durumdur. Ancak, sözlerimiz İslâmî mücâdelede kadınlarla erkeklerin irtibatsızlığı şeklinde de anlaşılmamalıdır. İslâmî hareketin bütünlük içinde ve her alanda sürdürülebilmesi için böyle bir irtibat gerekli ve aynı zamanda zorunludur. Ancak, bu irtibat ölçülülük, saygı, iffet duygularıyla kurulan denetimli ve sınırlı bir ilişkiye dayanmalıdır.
İslâmî mücâdelede gerek bilgi, gerekse tecrübe açısından erkeklerin birikimi daha fazladır. Bu hüküm, olanı mutlaklaştırmayı değil; olanı ifâde etmeye yöneliktir. Ve bu birikimlerden, tecrübelerden faydalanılması zorunludur. Kadınların bu alandaki eksikliğini gidermesi ve uygun bir seviyeye gelmesi için mârufu gözeten irtibatlar oluşturulmalıdır. Ayrıca, kadınların kendi alanlarında gösterdikleri faâliyetlerinin gelişme ve sonuçlarının değerlendirilmesi, hareketin diğer alanlarıyla irtibatlandırılması ve genel politikaların belirlenmesi için, tabii ki istişâreye ve temsil sorumluluğuna ehil kişilerin uygun form ve birimlerde bir araya gelmesi de kaçınılmazdır. 3926
Kadın-Erkek Eşitliği mi, Adâlet, Uyum ve Birbirini Tamamlama mı?
Gül bayramında güller yarıştırılır ve güllerden bir gül birinci seçilir. Güllerle lâleler yarıştırılmaz. Elmayla armut toplanmaz; iki elma üç armut toplansa beş eder denilmeyip iki elma üç armut eder denilir. Evrende yaratılanların içinde en değerlisi Âdemoğludur, yani kadınla erkektir. Her ikisi de aynı topraktan yaratılmışlar. Toprağın diğer toprağa üstünlük sağlamaya kalkması yanlıştır. Aynı toprak ayrı özelliklerde yaratılmıştır. İkisine de verilen ortak özellikler yanında, kadına verilip erkeğe verilmeyen, erkeğe verilip kadına verilmeyen özellikler de vardır. Herkes kendi özellik ve güzellikleri içinde birincidir, yarış yapmıyoruz; yapacaksak, kadın-erkek hayırda, Allah'a güzel kulluk yapmada yarışmalıyız.
Allah, bir kısmımızı diğerlerine üstün kıldığını, herkesin diğerinden üstün bir tarafı olduğunu, kimsenin başkasındaki üstünlüğü istememesi gerektiğini haber veriyor.3927 Biz, kendimizdeki özellikleri keşfedip geliştirmeli ve üstünlüğün sadece takvâda olduğu bilinciyle Allah'a yakın olmaya çalışmalıyız. Kadın-erkek olarak da birbirimizin beşer olarak doğal olan eksiklerimizi tamamlamaya, yardımlaşmaya çalışmalı, yeryüzündeki hilâfet görevimizi beraberce yerine getirme gayretinde olmalıyız.
"İnsanlar, tarağın dişleri gibi birbirleriyle eşittir" buyuran Peygamber Efendimiz
3926] H. Koç, F. Candan, a.g.m. sayı 34, Ocak 94, s. 19-20
3927] 4/Nisâ, 32
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadınla erkeğin hukuk karşısında ve insan olarak denk olduklarını vurgulamıştır. Allah huzurunda dereceler alma konusunda ise iki cinse de eşit haklar verilmiş ve Allah'ın emir ve yasaklarına kim fazla riâyet ederse o daha değerli olur denilmiştir. Doğuştan, şu veya bu şekilde yaratılmaktan dolayı üstünlük iddiâsı, şeytanın iddiâsıdır. İslâm, ancak sonradan çalışılarak elde edilecek üstünlüğe değer verir. Şeytanî çıkarımlarla ve bâtıl üstünlük savları yerine; ilimde, imanda, ahlâkta, fazîlette, Allah'a hakkıyla itaat ve ibâdette üstün olma yarışına girmeli, bu konuda da birbirimizi rakip değil; yardımcı görmeliyiz. "O (Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır." 3928
Kadın-Erkek Farklılığı: Yaratılışta, Allah’a kul olmada, sorumluluk yüklenmede, yüklendiği sorumlulukları yaşama ve yaşatmada kadın ve erkek arasında bir ayrımın yapılamayacağını biliyoruz. Ancak insanın kadın ya da erkek olarak yaratılması, her birinin kendine has fiziksel ve ruhsal farklılıklarla birbirinden ayrıldığını göstermektedir. Bu durumda zorunlu eşitliğin ötesinde, birbirini tamamlayıcılık özelliğinin ele alınması ve bu anlamda erkek ve kadının birbirine eşit olmadığının vurgulanması gerekmektedir. Bu farklılığın gözardı edilmesi, hele bunun kadın hakkı ve özgürlüğü adına yapılması, öncelikle kadına zulüm olacaktır. Çünkü eşitlik başka, adâlet başkadır. Kadınla erkek arasında doğal farklılıkları görmezden gelerek yapılan bir eşitleme, kimlik bunalımına neden olmaktadır.
Rabbimiz, insan soyunun devamı için farklı fizyolojik özelliklerle donattığı kadın ve erkeği; birbirlerinde sükûn bulmaları ve aralarında sevgi ve merhamete dayalı ilişkinin temellendirilmesi için âdeta birbiriyle örtüşen bir kimlikle yaratmıştır. “Kaynaşmanız, sükûnet ve tatmine ermeniz için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığı ve birliğinin) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”3929 Fizyolojik farklılıkların oluşturduğu bu tamamlanmışlık kadına; anneliği, anneliğe hazırlayan biyolojik farklılıkları ve dış görünümünden kaynaklanan çekiciliği tanırken, erkeğe; fizikî güç ve gücün hayata geçirilmesine imkân sağlayan özellikleri tanımıştır. Kadının erkeğe oranla daha çekici olduğu gerçeğini Kur’ân-ı Kerim belirtmiştir: “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzûrudur.” 3930
Cennet tasvirlerinde kadının cinsel kimliğinin kullanılması,3931 Âl-i İmrân Sûresi, 14. âyette bahsedilen “züyyine -süslendi-” ifâdesiyle daha iyi anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde kadının erkeğe sunulmasının temel nedeni kadındaki bu câzibedir. Zâten bunun farkında olan kadınlar, insanlık tarihi boyunca bu özelliklerini erkeklere karşı kullanmışlardır. Ancak, burada sorun, kadının bu âyetlerde câzibesinin vurgulanmasıyla, onun onuruna bir eksiklik gelip gelmeyeceğidir. Kanaatimizce âyetlerdeki tasvirler, kadının yaratılış itibarıyla câzip kılınmışlığının anlatımıdır.
3928] 67/Mülk, 2
3929] 30/Rûm, 21
3930] 3/Âl-i İmrân, 14
3931] 44/Duhân, 53-54; 52/Tûr, 20; 55/Rahmân, 56; 56/Vâkıa, 35, 38
KADIN
- 953 -
Cinsellik, hem kadın ve hem de erkek için “...Onlar (Kadınlar) sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz..."3932 âyetinde görüldüğü gibi nikâh akdi ile meşrûlaştırılmıştır. Bu noktada, salt kadın ya da erkeği öncelemekten öte bir birliktelik, birbirleriyle huzura kavuşma ve aralarında sevgi ve merhametin olduğu bir beraberlik3933 sözkonusudur. Ayrıca Kur’an toplumsal ahlâkı da gözönünde bulundurarak kadının câzibesinin istismarını örtünme emri ile engellemiştir. Hıristiyanlıkta görüldüğü gibi cinselliği lânetleme yerine olumlarken, bir taraftan örtünme emredilmiş ve bir taraftan da cinslere irâde eğitimi tavsiye edilmiştir 3934. Ancak, şu tekrar vurgulanmalı ki; kadın-erkek farklılığını birinin diğerine üstünlüğü olarak almak, üstünlüğü takvâ çizgisinde değerlendiren İslâm’ı değil; maddeci görüşün güç anlayışını ön plana çıkarmak olacaktır. 3935
İslâm, saâdet asrında, kadınlara yüzyıllardır gasbedilen haklarını tam olarak vermiştir. İslâm öncesi kadın aleyhindeki statüyü, yeni düzenlemelerle kadın lehinde değiştirmiştir. Bu düzenlemelerle İslâm tarafından kadına temel insan hakları tanınmış, yaratılışının farklı oluşundan ileri gelen farklı haklar ve sorumluluklar da akılcı ve gerçekçi bir biçimde düzenlenmiş, böylece erkeklerle kadınlar arasında hak ve görevler itibarıyla bulunması gereken dengeler âdil bir şekilde ve her iki tarafın yararına olacak şekilde ortaya konmuştur.
Ancak, ayrıntılar itibarıyla sözkonusu durum, o döneme ve o dönemde toplumda geçerli olan geleneklere ve görüşlere göredir. O zaman, o bölgede ve o toplum için biçilen hak ve sorumluluklar elbisesi, başka zaman ve mekânlarda ve farklı toplumlardaki kadına bol veya dar gelebilir. Elbisenin kumaşı tarihe karışmış, modeli terkedilmiş olabilir. Bu takdirde Kur’an ve Hadiste açık ve kesin biçimde ifâdesini bulan kadınla ilgili temel ve genel esaslar korunarak kadın-erkek ilişkileri ve aralarındaki haklar ve görevler dengesi gözden geçirilerek yeniden kurulabilir.
Sadece kadının değil; erkeğin de hakları ve sorumlulukları (Kur’an ve Sünnet prensipleri doğrultusunda) yeni baştan ele alınarak çağın gereklerine ve toplumun ihtiyaçlarına uygun hale getirilebilir. Buna şiddetle ihtiyaç vardır. (Kadının tarihî süreç içinde ve genelde hâlâ devam eden çok çeşitli zulümlerine keffâret şeklinde kadının lehine olumlu ayrıcalık yapılarak) erkeğin hak ve görevlerini, âilenin yapısını dikkate alarak kadınların haklarını geliştirmek ve genişletmek kaçınılmazdır.
Müslüman kadının sosyal durumunu belirlemede başvurulan kaynak eserler olan fıkıh kitapları bazı konularda kadınlara gerçekten mâkul ve faydalı haklar tanımıştır. Bu takdir edilecek bir husustur. Ancak, bazı yerlerde de kadın haklarını ve özgürlüğünü (fitne endişesi ve sedd-i zerâi gerekçesi ve ataerkil örf-âdet yaklaşımıyla) gereğinden fazla kısıtlamış, onu erkeğin bir uydusu haline getirmiştir. Kadınların, Allah’ın kendilerine bahşettiği yetenek ve nitelikleri sonuna kadar serbestçe geliştirmeleri erkekler kadar onların da haklarıdır. Onların bu haklarına saygı göstermek, bunların gerçekleşeceği sosyal ortamı hazırlamak, bu konuda kadınlara destek olmak, erkeklerin görevleridir. Sosyal imkân ve
3932] 2/Bakara, 187
3933] 30/Rûm, 21
3934] 24/Nûr, 30-31
3935] H. Koç, F. Candan, a.g.m. sayı 32, Kasım 93, s. 26
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fırsatlardan yararlanmayı sağlayan ortamın hazırlanması, erkekler kadar hatta onlardan daha çok kadınların görevidir. Kadınlar buna tâlip olmalı, bu uğurda mâkul bir mücâdeleyi/çabayı bile göze almalıdırlar.
Kadının haklarını ve sosyal hayattaki hareket alanını kısıtlayan fıkıh kitaplarından çok; gelenekler, töreler ve Doğu zihniyetidir. İslâm’la ilgisi bulunmayan, çoğu zaman İslâm’a zıt düşen sözkonusu gelenekler, töreler ve zihniyet dinî bir renge, İslâmî bir kıyafete sokularak sunulduğundan; bunlara karşı olan, İslâm’a da karşı çıkmış gibi gösterilebilmektedir. Sözünü ettiğimiz Doğu zihniyeti ve onu yansıtan kadın aleyhinde oluşmuş gelenekler ve görenekler baskıcıdır, kadına karşı şüphecidir, ona güvenilmemesini ister. Kadını kayıtsız şartsız erkeğin egemenliğine sokar. Onun bir gölgesi ve uydusu haline getirir. Kadının da, toplumun da doğasına aykırı olunduktan başka İslâm’ın da reddettiği ve zulüm saydığı bu anlayışı ve ona bağlı uygulamaları kaldırmak veya etkisiz hale getirmek kadın-erkek her mü’minin görevidir.
Hak ve sorumluluklarını bilen, kişilikli, aydın ve bilgili müslüman bir kadın, İslâm toplumunun güvencesidir. Bu nitelikteki kadınların bulunduğu bir toplumun erkekleri de daha kişilikli olur. Yüce Allah: “Sizi eşler olarak yarattı”3936 diyor. Kadınlı-erkekli yaratılmış olmayı büyük bir lütuf ve nimet olarak gösteriyor. Eşlerin ayrı cinsten olmalarını kalp huzurunun, ruh sükûnunun sebebi olarak zikrediyor.3937 O halde eş sahibi olmak en büyük nimet, eşi mutlu etmek en büyük görevdir. Babasız, kardeşsiz, oğulsuz, kocasız, amcasız, dayısız ve dedesiz bir hayat bir kadın için anlamsız ve çekilmez olduğu gibi; annesiz, bacısız, kızsız, karısız, halasız, teyzesiz ve ninesiz bir hayat da bir erkek için anlamsız ve çekilmezdir.
Mutlak kemâl, Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Kadın da, erkek de noksan ve kusurlu tarafları olan varlıklardır. Kadında bulunan bazı özellikler ve nitelikler erkeklerde, erkeklerde bulunan bazı hususlar da kadınlarda yoktur veya zayıf olarak vardır. Bu durumda, evlilik bağı ile bir araya gelen bir kadınla erkek birbirinin eksiğini tamamlayarak daha mutlu, daha huzurlu, daha güvenli bir hayat yaşama imkânına sahip olur. “...Kadınlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz...”3938 Kadın-erkek birbirinde kusur arayacağı yerde, var olması tabiî olan bu kusurları/eksiklikleri tamamlamanın yolunu ve çarelerini ararlarsa daha mutlu olurlar.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, onları aşmayın.”3939 “Allah’ın koyduğu hududu aşanlar zâlimlerdir.”3940 buyruluyor. Allah’ın koyduğu sınırlar vardır, erkeğe erkeklik tabiatının koyduğu sınırlar vardır, kadına ise kadınlık tabiatının koyduğu sınırlar vardır. Bu sınırlarda durmak, sınırları zorlamamak, sınırları aşmamak mutluluğun temel şartlarından biridir. Kadın kadın olduğu için, erkek de erkek olduğu için memnun, bahtiyar ve mutlu olmalı ve şükretmeli, biri öbürüne özenmemeli, onun gibi yaratılmadığı için kendisini talihsiz veya talihli saymamalı, Allah’ın kendisi için seçtiği cinsiyeti şükür ve iftiharla kabullenmeli, bu konudaki İlâhî takdîre râzı olmalıdır.
3936] 35/Fâtır, 11
3937] 30/Rûm, 21
3938] 2/Bakara, 187
3939] 2/Bakara, 229
3940] 2/Bakara, 229
KADIN
- 955 -
Bir kadının bir erkeği sırf erkek olduğu için ayıplaması ne kadar saçma ve sakat ise, bir erkeğin de sırf kadın olduğu için bir kadını ayıplaması o kadar saçma ve gülünçtür. Aslında bir kadını kadın olduğu için ayıplamak onu kadın olarak yaratan Allah Teâlâ’yı ayıplamak anlamına gelir ve bunu ancak aklen ve fikren nâkıs, mantıken zayıf kimseler (din ve akıl yönünden eksik) kimseler yapar.
Kadınlar hür ve serbest olmalıdır, diyoruz. Ancak, Allah Teâlâ’nın, Rasûlullah’ın ve kadınlık fıtratının koyduğu sınır zorlanmamalı, bu sınır aşılmamalıdır. Bir insanın haddini bilmesi, durması gereken noktada durması özgürlükten beklenen faydaların hâsıl olmasını sağlar. Özgürlük; başıboşluk, keyfîlik, sorumsuzluk değildir. Özgür olmak isteyen İlâhî ve tabiî kurallar çerçevesinde nefsine hâkim olmalı, kendini disipline etmelidir. Haklar ve özgürlükler konusunda anlamı ve içeriği olmayan bir eşitlikten söz edip kadını erkekle yarıştıranlar ona en büyük haksızlığı yapmaktadır. Kadın-erkek birbiriyle yarışsın, birbiriyle rekabete girsin diye değil; birbirini tamamlasın, birbirine destek olsun diye farklı iki cins olarak yaratılmışlardır (Beşerî ve İslâm dışı bir anlayış olduğu kadar, adâlete ters yanlış bir eşitlik savunusu olan feminizmin yanlışlığının temeli de bu fıtrî farklılık ve tamamlayıcılığı inkâr etmesidir.). Kadın ve erkek tabiatını ve fıtratı bilmeyenler, onların gereklerini dikkate almayanlar er geç bu tabiatın hışmına uğrarlar. 3941
Kadın hakları konusunda aşırı davrananlar da olmuştur. Bu ifratçılar, Allah’ın koyduğu kanuna ve kadının durumuyla ilgili İlâhî yasalara karşı çıkmışlar, kadını her konuda erkekle yarıştırmışlardır. Tefritçiler kadını Doğunun çürümüş taklitçiliğine terkederken, ifratçılar da Batı taklitçiliğine mahkûm etmişlerdir. Bu ifratçıların amacı, erkekle kadını her konuda eşit kılmaktır. Onlara göre her konu ve konumda kadın erkekle eşittir. Ama şunu unutuyorlar: Allah’ın fıtrat kanunu, bu iki cinse bazı hususlarda farklı özellikler vererek onları birbirinden ayrı ve birbirini tamamlayıcı kılmıştır. Yüce Allah’ın hikmeti gereği, fizikî yapıları farklıdır. Her birinin yeteneğine ve tabiatına uygun bir görevi vardır. Bütün özellikleri, güzellik, fazîlet ve zorluklarıyla birlikte annelik görevi kadına aittir. Bu nedenle kadın, genel olarak erkekten daha fazla evde kalır.
Fıtrattaki bu ayrılık, kadının eğitimini ve çalışmalarını ihmal etmemizi gerektirmez. Kadın hakları konusunda ifrâta giden modernist yaklaşımdaki bazıları, Yüce Allah’ın, adâleti sağlamak gibi bazı zor şartlarla birlikte erkeklere bir’den fazla kadınla evlenme müsâadesi vermişken, onlar bunu uygun ve câiz göremiyorlar. Kur’an’ın genelde kadınla erkek arasındaki miras paylarındaki âdil taksimine rızâ göstermiyorlar; kızlara da erkek gibi eşit miras takdir ediyorlar. Yine onlar Allah’ın kanunda haram sayılan şeyleri helâl göstermek için Kur’an ve Sünneti bilmiyorlar veya bilmezlikten geliyorlar. Neticede mevcut bâtıl düzeni temize çıkarmaya yelteniyorlar yahut da yöneticilerin helâli haram, haramı helâl kılma gibi sapkınlıklarını görmezlikten geliyorlar. (Zinâyı hoş gören kanuna karşı susarlarken, şeriatta mevcut olan bazı esasları inkâr ediyorlar veya olmadık te’villerle kâfirlerin hoşlanacakları bir din oluşturmaya çalışıyorlar. Meselâ, bayanların başını açmasının haram olmadığını, hele üniversitelerde okumak için rahatlıkla baş açmak gibi teferruat sayılacak konularda mevcut düzenin kurallarına uyulması gerektiğini iddiâ ediyorlar.) Yine, “Allah, peruk takana ve taktıran
3941] Süleyman Uludağ, Sûfî Gözüyle Kadın, (Önsöz) s. 9-11
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadına lânet etsin!”3942 hadis-i şerifi varken; kadınların peruk takmasına fetvâ veriyorlar. Ayrıca, bu modernistlere göre "kadının ev dışında (pardösü vb. şekilde) dış elbise giyme zorunluluğu yoktur; kol, boyun ve başı açıkta bırakan ve çok uzun olmayan elbiseler giymek câizdir!" Onların bu tutumları, namaz ve benzeri ibâdetleri inkâr etmekten farksızdır.
Bu düşünceye sahip olanların câhilliğini veya hâinliğini ispat eden en önemli belge, Hz. Peygamber’in “elbise giydiği halde çıplak gibi görünen kadınları, Cehennem ehlinden” saymış olmasıdır 3943 Hz. Peygamber, bunların Cennete giremeyeceği gibi, Cennetin kokusunu dahi alamayacağını belirtmiştir. Bunlar şeriatın koyduğu ölçülere uymayan, yani şeffaf ve uzuvları gösteren elbiseler giyen ya da vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır. Kadınların bu şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber, onları Cehennem ehlinden saymaz, Cennetin kokusunu dahi alamayacaklarını söylemezdi. Farzedelim ki, sözkonusu şekilde giyinmek, küçük günahlardandır. Bu durumda küçük günahlarda ısrar etmenin, günahı büyüteceğini bilmiyorlar mı? Âlimler bunu şöyle ifâde etmişlerdir: “Sürekli yapılan hiçbir günah, küçük; tevbe edilen hiçbir günah da büyük değildir.”
(Müslümanlara karşı acımasız ve hor görülü, kâfirlere karşı ise zelil ve hoş görülü bu televizyon şeyhülislâmlarına göre kamusal alanlarda, üniversite ve diğer eğitim kurumlarında başörtüsü yasağı zulmü diye bir problem yoktur. Düzen ve tâğutların “irticâ” adıyla İslâm’ın sosyal hayata yansıyan her görüntü ve düzenlemesine düşmanlığına karşı bunlar kör ve dilsiz kesilmişlerdir.) İfratçı modernistler, geleneksel örfe ve Doğu hayranlığına karşı çıkarlarken, Batı hayranı olmuşlardır. Her iki zümre de aynıdır. Yüce Allah, ne Doğuya ne Batıya uymamızı; ne eskinin, ne de yeninin peşinden gitmemizi istiyor. En doğrusu Hz. Peygamber’in yoluna, hak dine tâbi olmaktır. Bu nedenle ifrat ve tefritten uzak, azgınlığın ve bozgunculuğun bulunmadığı, İslâm’ın gösterdiği sırât-ı müstakîmde, orta yolda yürümek gerekir. “Tartıyı adâletle yapın, terâzide eksiklik yapmayın.” 3944
Toplumumuzda kadının konumu, erkekle uyumu, -istisnâlar dışında- insanî alanların hemen tümünde eşit hak ve yetkileri, adâletle ele alınmamış, kadın ya çok yüceltilerek(!) Batı ve bâtıl oyunlara âlet edilmiş veya Allah’ın verdiği, erkeğinkiyle benzer hakları elinden alınmıştır. Yani ya ifratla veya tefritle bakılıp değerlendirilmiştir. Kadınlara alaylı ve de yüksekten bakanlara göre de kadın, erkekle insanî konularda eşit olmak bir yana, şeytanın tuzağı, İblis’in oltasıdır. Aklı ve dini noksan bir yaratıktır. Bu geleneksel yaklaşıma göre de kadınların ehliyeti noksandır. Erkeğin câriyesi konumundadır. Erkek dilerse onunla evlenir; ona bir miktar mal vererek her şeyine sahip olabilir. Dilediğinde keyfî olarak boşar. Boşanma sonucunda kadın ne mal, ne de tazmînat alabilir. Derler ki: “kadınlar ayakkabılara benzer. Erkek dilediğinde bu ayakkabıları giyer, dilediğinde çıkarır.” Kadının çapkınlığı fâhişelik kabul edilirken, erkeğin çapkınlığı suç bile sayılmaz, hatta açıkgözlülük olur.
Kadın, evlendiği erkeği sevemese, sabretmekten ve kendisine zehir olan hayata katlanmaktan başka çaresi yoktur. Kurtuluşu, erkeğin boşamasına veya
3942] Buhârî, Libâs 86, Tıbb 36; Müslim, Libâs 119, hadis no: 2124; Nesâî, Ziynet 25
3943] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
3944] 55/Rahmân, 9
KADIN
- 957 -
elinde avucunda ne varsa ona vererek boşanmaya râzı olmasına kalmıştır. Aksi halde ona kul olmaktan başka hiçbir çıkar yol yoktur. Kimileri câhiliyye anlayışlarına dönerek kız çocuklarına mirastan hiç pay vermezler. Terekesini alış-veriş yoluyla erkek çocuklarına aktarırlar ve böylece kadınlara mirastan pay kalmamış olur (veya hiçbir gerekçe göstermeden sadece erkek kardeşler kendi aralarında miras taksimi yaparlar. Bazıları, kız çocuklarını evlâttan bile saymazlar. “Kaç çocuğun var?” sorusunun cevabı olarak, erkek çocuklarının sayısını söyler. Ayrıca sorarsanız, utana sıkıla “sözüm meclisten dışarı, şu kadar da kızım var!” diye cevap verir.)
Müslümanların çoğu, günümüzde hanımlarını evlerine hapsetmiş, ilim öğrenmelerine müsâade etmeyerek topluma faydalı olan hiçbir aktif faâliyete sokmamışlardır. Kimileri sâliha bir kadının evinden ancak iki defa çıkabileceğini belirtmiştir: Babasının evinden kocasının evine, kocasının evinden de kabre... (Tabii, bu tefrît, ifrâtı doğurmuş, böyle kimselerin kızları evlerine zor girer hale gelmiş veya evlerinde bile Allah’a isyan etmenin bin bir yolunu icat etmişlerdir.)
Müslüman kadın, çoğu kez hayat ortağı olarak eşini seçme hakkından bile mahrumdur. Velîsinin dilediği eşi kabul etme veya reddetme hakkı bile yoktur. Kimi babalar, kızlarının rızâsını almadan ve hatta istişâre bile etmeden, görüşünü bile sormaya lüzum görmeden evlendirme hakkını kendilerinde görürler. 3945
"Kadınlar, erkekleri tamamlayan diğer yarılarıdır." 3946. Kadın ve erkeğin bir elmanın iki yarısı gibi kabul edilmesi, kadın-erkek arasındaki adâlet, toplumun büyük kesimi tarafından, bırakın uygulamayı; teoride bile kabul edilmez: "Kadınların saçı uzun, aklı kısadır", "Kadın yüzünden gülen, ömründe bir kere güler", "Kadını sırdaş eden tellâl aramaz", "Kadının sofusu, şeytanın maskarasıdır", "Kadının yüklediği yük şuraya varmaz" "Karıdan korkmayan yanılır", "Kızı olan tez kocar", "Kız yedi yaşından sonra ya erde, ya yerde", "Kızı kendi arzusuna bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya." Bunlar, kadın aleyhtarı onlarca atasözünden/atesözünden birkaçı.
Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi
İslâm hukukunda "aile reisliği" denebilecek "kavvâm olma" yetki ve sorumluluğu kocaya verilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de; "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kavvâmdır/kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır, Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından (nüşûz) endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür." 3947 denilmektedir. Burada "kavvâm" kelimesi, koruma ve yönetme hak ve yetkilerine müştereken sahip olmayı ifâde etmektedir. Aile reisliğinin kocaya verilmesi, toplumun bu en küçük biriminde ortaya çıkabilecek karmaşayı önleme ve huzuru sağlama hedefine yöneliktir. Dolayısıyla burada ontolojik bir üstünlükten ziyâde, fonksiyonel bir yetki farklılığının sözkonusu olduğunu söylemek gerekir. Bu genel kural, ye3945]
Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrîru'l-Mer'e, Kadın ve Aile Ansiklopedisi, c. 1, s. 17-19, 13
3946] Câmiu's-Sağîr, hadis no: 2329
3947] 4/Nisâ, 34
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tenek ve harcama yükümlülüğünün yer değiştirdiği münferit örneklerde farklı bir durumun ortaya çıkmasına engel teşkil etmez. Nitekim bazı çağdaş İslâm âlimleri, harcama yükümlülüğünün yer değiştirebildiği zamanımızda bu kuralın değişmez olmadığı hususu üzerinde durmaktadır. 3948
Kur'ân-ı Kerim, bilindiği gibi meseleler hakkında genel prensipler vazeder, çoğunlukla ayrıntıya girmez. Ancak, âile ile ilgili düzenlemelere baktığımızda şaşırtıcı bir şekilde ayrıntıya girdiğini ve kesin hükümler koyduğunu görürüz. İnsanlık tarihi boyunca hiçbir toplumda varlığı inkâr olunamamış âile kurumunu İslâm'ın da bu derece önemsemesi ve en ince ayrıntısına kadar hükümler vazetmiş olması, sağlıklı bir toplum oluşturulmasında âilenin öneminin ne derece büyük olduğunu göstermektedir. Toplumun düzenli bir işleyişe sahip olması, onu oluşturan alt birimlerin de düzenli ve sağlıklı bir yapıda olmasına bağlıdır.
Bu noktada toplumun en küçük birimi olan âileye düzenli bir işleyiş kazandırılmalı ve devamı sağlanmalıdır. Her topluluğun işleyişinde farklı sorumluluklar, görevler ve bu görevlerin îfâ edilmesi için verilmiş yetkiler olduğu gibi, âilede de bu durum sözkonusudur. Erkeğin yöneticiliği meselesi de bu bağlamda ele alınmalı, eşler arası ve âile içi hukukta doğru ve geçerli ilkeler yakalanmaya çalışılmalıdır.
Konuyla ilgili tartışmalar, Nisâ Sûresi 34. âyette geçen "kavvâmûne" kelimesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. "Yönetici" olarak meallendirilen kavvâmûne kelimesinden yola çıkarak pek çok müfessir, erkeğin dünya işlerinde mutlak bir üstünlük ve mutlak bir yöneticilik vasfına hâiz olduğunu ifâde etmişlerdir. Hatta bazı müfessirler, bu üstünlüğü âhirete de taşımışlardır. Kavvâmûne kelimesini doğru şekliyle anlayabilmek için Kur'an'da geçtiği diğer âyetleri de incelememiz yerinde olacaktır:
"Ey iman edenler, adâleti ayakta tutanlar olun. (Kûnû kavvâmîne bi'l kıst)" 3949; "Ey iman edenler, âdil şâhidler olarak Allah için hakkı ayakta tutanlar olun. (Kûnû kavvâmîne lillâhi şühedâe bi'l kıst)"3950 Âyetlerde görüldüğü gibi kavvâmûne kelimesi, sadece yöneticilik anlamı ifâde etmemektedir. Öncelikle içerdiği anlam; koruyup gözetmek,3951 işleri güzel idare etmek,3952 bir şeyi hakkıyla yerine getirip ayakta tutmaktır. Dolayısıyla kelimenin sadece yöneticilik mânâsına hamledilmesi eksik ve yanlış olacaktır.
Erkeklerin kadınlar üzerinde kavvâm olması, yaygın olarak anlaşıldğı gibi ontolojik, fazîlet vb. alanlarda mutlak üstünlüklerden kaynaklanan bir yöneticilik değildir. Âilenin korunup gözetilmesinde, temsil edilmesinde ve işleyişinde sahip oldukları sorumluluğun daha fazla olmasından kaynaklanan bir görev ve yetkidir. Âyette "erkeklerin kendi mallarından harcaması dolayısıyla..." şeklinde bir ifâde bulunması, verilen hükmün illetini anlamak açısından önemlidir. Âyetin evlilik hayatı ve âile düzeni ile ilgili olduğu açıktır. Allah Teâlâ, tüm düzenlemelerde fıtrî kabiliyetler ölçüsünde sorumluluk yüklediği ve yetkilendirdiği gibi, burada da erkeği daha fazla sorumlu tutmuştur. Bu sorumlulukta ve âileyi idâre
3948] Meselâ, Bk. Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'an, s. 93-94
3949] 4/Nisâ, 135
3950] 5/Mâide, 8
3951] Râgıp el-İsfahânî
3952] Mu'cemu'l-Vecîz
KADIN
- 959 -
etme ve yönetmede erkek bir önceliğe sahiptir. Yukarıda da ifâde edildiği gibi küçük dahi olsa bir topluluğun düzenli işlemesinde böyle bir hiyerarşiye ihtiyaç vardır ve bu çok doğaldır.
Ancak, burada yönetme olayının algılanışı da çok önemlidir. Yönetme deyince akla baskı, emir ve cezâ değil; istişâre ile oluşan, insanın düzenli hayat sürmesini sağlayan bir olgu gelmelidir. Hz. Peygamber'in uygulamasında da bunu görebiliyoruz. Peygamber olması, onu çevresindekilerle istişâreden alıkoymamış, bizzat Kur'an'ın teşvîkiyle bunu her zaman gerçekleştirmiştir. Ancak bu dönemden günümüzedek süren sultacı yönetimler "yönetme" kavramının baskıcı, totaliter bir anlam kazanmasına sebep olmuştur. Bu etkinin erkek yöneticiliği konusunda zihinlere ve dolayısıyla âileye de yansıdığı söylenebilir. Hâlbuki devlet yönetimi konusunda Hz. Peygamber'in uyguladığı bu istişârî metod, her konuda olduğu gibi âilenin işleyişinde de erkeğin yönetici olması konusunda bize ışık tutacak önemli bir veridir. Kısacası, erkek, sahip olduğu özellikler doğrultusunda yüklendiği sorumlulukları, âilenin korunup gözetilmesini, idâresini, istişâre ile gerçekleştirecek, bu konuda kendisine verilen önceliği bir zulüm vesilesi olarak kullanmayacaktır. Çünkü zulümle İslâm'ın bağdaşması mümkün değildir. 3953
Erkeklerin maddî ve mânevî durumları ile ve özellikle ekonomik rolleri, onların âile reisi -sorumlu yönetici- olmalarını tabiî kılmıştır. Aile küçük bir toplumdur; toplum düzenle yaşar. Düzen ise, bir reisi, bir idâreciyi zarûri kılar. İslâm'da devlet başkanından âile reisine kadar her idâreci, İlâhî tâlimata göre hareket etmek, İslâmî kurallara göre ve istişâreye uyarak yönetmek mecbûriyetindedir. Şu halde onlara itaat, bu tâlimata itaat demektir. İdâre eden veya edilen kimse bu tâlimatın dışına çıkar, meşrû kurallara itaatsizlik ederse yaptırım uygulanır. Burada bahis konusu olan, zevcenin itaatsizliğidir. Çare olarak önce öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra da dövme tavsiye edilmiştir. Kur'an'ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.s.) hiçbir zaman kadın dövmediği gibi "kadını eşek döver gibi dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız olacak şey midir?" buyurarak ümmetini uyarmıştır. Ayrıca bu yaptırım kullanıldığı takdirde, kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak şekilde misvak, kurşun kalem gibi bir cisimle vurmak -ki, acı vermekten çok, psikolojik ceza unsuru olarak- uygulamak gerektiğini de ifade buyurmuştur. Şu halde bu dövme yaptırımı, ahlâksız bazı kadınlar için en son çare olarak başvurulacak zarûrî bir yol olup, kayıtlara ve şartlara bağlıdır. Ayrıca kadının da kocasından şikâyetçi olması halinde hakem ve hâkime başvurma, hakkını arama imkânı vardır.
Ailede karı koca arasında bir anlaşmazlık çıkması durumunda bunun nasıl halledileceği meselesi önemli bir problem teşkil etmektedir. Burada kadının aile içindeki konumunu yakından ilgilendiren nokta, böyle durumlarda kocanın karısı üzerinde ne gibi bir yetkisinin bulunduğu hususudur. Koca, âile reisi olduğuna göre, bu yetkinin aşırı kullanımının bir taraftan âile birliğini, diğer taraftan kadının kişiliğini etkileyeceği açıktır. Kur'ân-ı Kerim de, kocasına karşı itaatsizlik ve ahlâksızlık/sadâkatsizlik (nâşize) durumuna düşen kadının önce nasihatle yola getirileceği, ardından yatakların ayrılacağı, bunun da etkili olmaması halinde dövülebileceğinin (darb) belirtilmesi3954 üzerinde en fazla tartışılan konu3953]
18- H. Koç, F. Candan, a.g.m. sayı 32, Kasım 93, s. 30
3954] 4/Nisâ, 34
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ların başında gelmektedir. Âyette geçen "darb" kelimesinin yaygın anlamı olan "dövme"den başka bir anlam taşıyıp taşımadığı günümüzde çok tartışılmaktadır. Burada, İlâhî mesaja doğru mânâ verilmesi açısından âyette sadece darb kelimesinin değil; "nâşize"nin de ne anlamda ve hangi kapsamda kullanıldığının belirlenmesi gerekmektedir.
Genel olarak "itaatsizlik" mânâsına gelen "nüşûz" kelimesi, âilenin huzurunu bozan basit bir davranıştan iffetsiz yaşamaya kadar geniş bir alanı içine almaktadır. Huzuru bozan her davranışın ağırlığına denk bir yaptırımla karşılanması, hem âilenin birliğini koruma noktasından hem de fiil ve yaptırım arasında, gözetilmesi gereken denge açısından önemlidir. Kur'an'ı yorumlamada birinci kaynak olan Hz. Peygamber'in uygulamaları bu konuya da ışık tutacak niteliktedir. Hadis kitapları ve Rasûl-i Ekrem'in hayatından bahseden eserler, Onun eşlerini dövdüğüne dâir herhangi bir olaydan asla söz etmemektedir. Hz. Âişe, Rasûlullah'ın eşlerini ve hizmetçilerini asla ve hiçbir zaman dövmediğini söylemektedir.3955 Ayrıca Hz. Peygamber, kendisine karşı olumsuz davranışından ötürü Hz. Âişe'nin babası tarafından cezâlandırılmasına da rızâ göstermemiştir. Şu halde basit uyuşmazlık durumunda şiddete başvurulması önerilen bir yöntem değildir. Rasûl-i Ekrem Vedâ hutbesinde kadınlara iyi davranılmasını öğütlemekte, bunun yanında "yataklarını herhangi bir kimseye çiğnetmemeleri"nin (zinâ etmemelerinin) kocaların eşleri üzerindeki hakkı olduğunu söylemekte, aksi takdirde hafifçe dövülebileceklerinden bahsetmektedir.3956 Âyette geçen "nüşûz"un hangi davranışları içermesi halinde dövme cezâsının uygulanabileceğini göstermesi bakımından Vedâ hutbesindeki bu ifâde dikkat çekicidir.
Kadını dövme meselesi, bugüne kadar ve günümüzde de İslâm düşmanlarının, özellikle feministlerin kullandığı önemli noktalardan biri olduğu gibi, bazı müslümanların da şartları gözetmeden mutlak biçimde meşrûlaştırdığı bir konu olmuştur. Konuyla ilgili Nisâ sûresi 34. âyette, öncelikle sâliha kadınların "görünmeyeni koruyanlar" olarak tanımlanması ve devamında da dövme olayından bahsedilmesi, bir nâmussuzluk olayını çağrıştırmaktadır. Ancak metinde "nüşûz" kelimesinin geçmesi, olayın sadece nâmussuzluk ile sınırlandırılamayacağını göstermektedir. Kelime olarak isyan, başkaldırı, geçimsizlik hali anlamlarına gelen “nüşûz” ile âile içinde sürekli problem çıkarma, dikkafalılık, huysuzluk, geçimsizlik gösteren, yani olgun bir kişiliğe ulaşamamış kadınlar anlaşılmaktadır. Bu âyet, sürekli bu fiilleri yapma eğilimini taşıyan kadınların terbiye metodunu göstermektedir. Nüşûz hali gösteren kadınların âile huzurunun yeniden elde edilmesi konusunda âyet bir metod göstermektedir. Bu metodda erkek, kadının işlediği fiile göre tavır takınmalıdır. Anca yine de kadının davranışlarında bir düzelme değil de; aksine bir bozulma görülürse, bu bozulmaya karşılık erkeğin tedrîcen daha sert tedbirler olarak en son dövme olayına başvurması, âilenin kurtarılması açısından son bir çâre olabilir. Âile huzurunu tek taraflı bozan kadın, dövülme gibi onur kırıcı bir olayla karşılaştığında âile saâdetini kurtarma konusunda daha sıhhatli düşünebilir. Bayılıp kendinden geçmiş bir hastayı uyarmak için doktorun hastanın yüzüne tokat atması gibidir bu.
Ancak, şu unutulmamalıdır ki, "dövme" sınırları belli özel bir durum için
3955] İbn Mâce, Nikâh 51
3956] Müslim, Hac 47; Ebû Dâvud, Menâsik 56; Tirmizî,Tefsîr 9
KADIN
- 961 -
sözkonusudur. Başka bir deyişle âyet, âile içinde tüm kadın-erkek ilişkileri için genelleştirilemez. Çünkü âile ortamında esas olan eşler arasında sürekli istişâreyle saygı ve sevgi unsurunun temellendirilmesidir. Sözkonusu âyet, dövme olayını, bu saygı ve sevgi unsurunu tek yönlü olarak bozan ve istismar eden, şirret kadınlar için sınırlandırmıştır. O halde, özel şartlar için geçerli olan dövme olayını "erkek, eşini dövebilir" şeklinde genelleştirmek kişinin kendi zâlimliğini Kur'an'a âlet etmek olacaktır.
Burada şu soru akla gelebilir: Âile huzurunu bozan kişinin kadın değil de; erkek olduğu zamanlarda problem nasıl çözülecektir? Kadın, erkeğin âile içindeki geçimsizliklerine, sorumsuzluklarına katlanmak zorunda mıdır? Elbette ki kadın da eşini düzeltme yönünde bazı girişimlerde bulunup öğüt verebilir. Ancak kadının erkeği dövmesi, kadının yapısı gereği üstlenemeyeceği bir davranış olduğu gibi, çoğunlukla vâkıaya da tekabül etmediğinden erkek yüzünden bozulan ve boşanma noktasına yaklaşılan bir durumda ise, kadının yapacağı âileler arası (kadın ve kocanın yakınlarından veya temsilcilerinden oluşan) hakem heyetine veya meşrû mahkemeye başvurarak problemin çözülmesi yönündeki talebi olacaktır.
Kişiliğini oluşturamamış, şirret, laftan anlamayan, huzursuzluk çıkarıp âilenin işleyişini tek taraflı bozan kadınlar için boşanma öncesi önerilen bu metodu, âilenin saâdeti için çalışan, sorunlara yaklaşımda ölçülü, vakarlı kadınlar için de, onların belki haklı olarak karşı gelmelerine teşmil etmek Kur'an'a aykırıdır. Rasûlullah'tan gelen haberlerde birçok problemlerine rağmen hanımlarının hiçbirini dövmemiş olduğunu görüyoruz. Bu da bizim için önemli bir veridir.
Dövme, hangi suçun veya suçların karşılığı olacaktır? Âyette bu suçla ilgili "nüşûz" kelimesi kullanılıyor. Bazıları bu kelimeye "huysuzluk, geçimsizlik, dikbaşlılık" anlamı vermiştir. Aslında nüşûz, bu anlamlardan daha büyük bir suçtur. Râgıb el-İsfahanî şöyle der: "Nüşûz; kadının kocasına kin tutması ve ona saygıdan uzaklaşıp başkasına göz koymasıdır." Âsım Efendi, el-Kamusu'l-Muhît tercümesinde şu açıklamayı verir: "Nüşûz; hâtun, zevcine buğz ve adâvet idüp isyan ile muâmele eylemek mânâsınadır." Yani "nüşûz; hanımın, kocasına düşmanlık ve kinle isyan etmesidir." Bu lügatçıların açıklamalarına göre nüşûz; düşmanlık, başkasına göz koyma, kin tutma, sadâkatsizlik sonucu kocaya karşı bir isyanın başlatılmasıdır. Kısacası, bir iffetsizlik ve sadâkatsizlik sözkonusudur.
Ayrıca, Kur'an'da geçen "fa'dribûhunne" emrindeki "darb" kelimesinin âyetlerde sadece dövme anlamında değil, çok farklı anlamlarda kullanıldığından yola çıkılarak, Zuhruf sûresi 5. âyette olduğu gibi, bu âyette de uzaklaştırmak, uzakta tutmak anlamında olabileceğini iddia edenler de vardır. O takdirde bu âyetteki "fa'dribûhunne" emri "dövün" anlamında değil; "onları bulundukları yerden uzaklaştırın!" mânâsındadır. Yalnız, bu yorum, şâz bir yorumdur, müfessirler ve âlimlerin cumhûru bu yoruma katılmazlar.
Aslında, klasik dönemin bazı âlimleri de dövme yetkisine çok ihtiyatla yaklaşmışlardır. Hz. Peygamber'in, müslümanların en hayırlılarının eşlerine en iyi davrananlar olduğunu ve kendisinin bu konuda örnek teşkil ettiğini söylemesini, eşlerini ancak kötü kimselerin döveceğini ifâde ederek onlara böyle davranılmamasını emretmesini gözönüne alan bazı âlimler, kadının dövülemeyeceğini veya fazîletli davranışın onlara böyle bir cezâyı uygulamamak olduğunu
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
belirtmişlerdir. 3957 Fakat tatbikatta her zaman Rasûlullah'ın bildirdiği bu esaslara göre davranıldığını söylemek mümkün değildir. Bunların büyük çoğunluğu, kadınlarını dövme yetkisini Kur'an'dan değil; nefis ve hevâlarından, câhilî örf ve âdetten almakta, Rasûlullah'ın ifâdesiyle leîm/kötü koca sıfatını hak etmektedir.
"Sâliha bir kadın, dine ne güzel bir yardımcıdır." 3958
"Sayınız kadınları! Onlar fâni hayatı cennet bahçelerinin gülleriyle süslerler."
"Sevilen kadın bütün kadınların daima en güzeli değil midir?"
“Her başarılı erkeğin arkasında ona destek ve yardımcı olan mutlaka bir kadın vardır.”
"Kadın, kocasının, delikanlılıkta sevgilisi, olgun çağda arkadaşı, yaşlılıkta da hastabakıcısıdır."
"Bir erkeği eğitin, bir insanı yetiştirmiş olursunuz. Bir kadını eğitip terbiye edin; bir âileyi, hatta toplumun büyük bölümünü yetiştirmiş olursunuz."
"Kadın kendi başına ne gül goncasıdır, ne de diken. Koklamasını bilirsen gül olur, tutmasını bilmezsen diken."
"Adamı deli eden her kadına karşılık, deliyi adam eden bir kadın vardır."
"Kadınlar sadece insan oldukları için o kadar mutludurlar ki... Onları ille şeytanlar ya da melekler haline koymaya ne diye çalışırız sanki."
"Kadın melektir. Onu şeytan eden erkeklerdir."
"Kadınlar, erkeklerden daha çok hikmet sahibidirler; daha az bilir, daha çok anlarlar."
"Kadınlar şefkat kahramanıdır. En korkağı bile kahramanca ruhunu yavrusuna fedâ eder."
"Kadınların en yanıldıkları nokta, erkeklere benzemek istemeleridir."
"Allah kadınları, erkekleri evcilleştirmek için yarattı."
"Kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele, her zaman yepyenidir." 3959
"Elbet sefîl olursa kadın, alçalır beşer." 3960
"Her iyi kadın, erkek için mukaddes bir kalkandır." 3961
Kadın hakkında Meşhurların Yanlış ve Çarpık Sözleri; Saçmalardan Seçmeler:
(Kadını hor gören ve yanlış yargılarla itham eden görüşlerin sahiplerini de belirtiyorum ki, sadece Doğuluların kadını aşağıladığı zannedilmesin. Nice Batılı ve Batılılaşmış yazar ve bilgin de cinsiyet ayrımcılığını çirkin şekilde vurgulamıştır.
3957] Bk. Abdülkerim Zeydân, el-Mufassal fî Ahkâmi'l-Mer'e ve'l-Beyti'l-Müslim, Beyrut, 1993, c. 7, s. 316-317
3958] Hadis-i şerif rivâyeti
3959] Tolstoy
3960] T. Fikret
3961] Halide Edip Adıvar
KADIN
- 963 -
İbret olsun diye örnekler geniş tutulmuştur. Aslında Doğululardan ziyâde, Batılıların temel kültürleri ve din anlayışları kadın düşmanlığına ve istismarına uygundur ve Batılıların kahir ekseriyeti, bayanları ya hor görür, ya da değer verir gözükerek istismar eder.)
"Her parasız kadın, koca peşinde koşan bir mâcerâperesttir." 3962
"Kadının sözüne, bülbülün sesine pek kulak asma!" 3963
"Kadın: Kaçınılması imkânsız bir kötülük kaynağı... Vesvese yatağı... Hoşa giden bir belâ... Bir iç tehlike. Gönülleri avlayan güzel eşkıya. Süslü püslü bir musîbet..." 3964
"Kötü kadınlar bunaltır, iyi kadınlar da sıkar." 3965
"Kadınlar, genellikle, ağırbaşlı erkeklere karşı iffetli görünürler, ama çapkınlara karşı değil!" 3966
"Kadınları çok sevmiş olmanın cezâsı, onları daima sevmektir." 3967
"Kadın; yılanların en tehlikelisi, zehrinin ilâcı bulunmaz." 3968
"Kadında hayvan niteliği üstündür. Çünkü kadın, renge ve kokuya düşkündür." 3969
"Pek az kadın vardır ki, değeri güzelliğinden ömürlü olsun." 3970
"Aşk ve kadın; bütün öteki fenâlıklar, cinâyetler bunlardan dal budak salarlar." 3971
"Kadın erkeklere zevk vermez, keder verir, dert verir." 3972
"Kadınlar Cehennemin kapısıdır." 3973
"Kadın kısmı kediye benzer. Sevmek istersen kaçar, yüz vermediğin zaman yaltaklanır." 3974
"Dünya, kadınlarla doludur, kadınlar ise hile ve desise ile dolu." 3975
"Akıllı bir kadın, iki kere budaladır." 3976
3962] G. Bernard Shaw
3963] Kalevala -Fin Destanı-
3964] Hıristiyan Büyüğü, Aziz Chrysostem
3965] Oscar Wilde
3966] Fonvizin
3967] André Maurois
3968] Bhartrihari
3969] Celâleddin Rûmî
3970] La Rochefoucauld
3971] Hüseyin Rahmi Gürpınar
3972] Anatole France
3973] Hıristiyan Büyüğü, Aziz Hieronymus
3974] Hüseyin Rahmi Gürpınar
3975] Gelett Burgess
3976] Erasmus
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Bir kurşunla vurul da, bir kadına vurulma!" 3977
"Kadınlar mâbedlerde evliyâ; sokaklarda melek; evlerinde şeytandırlar." 3978
"Kadın, insanın kalbine, şeytanın girmesini temin etmek için açılan bir kapıdır. Erkeği, yasak ağaca sürükleyen varlıktır. İlâhî kanunu bozan, Allah'ın yeryüzündeki sûreti, çehresi olan erkeği aldatan iğrenç bir mahlûktur." 3979
"Kadınlarla görüşmeye mi gidiyorsun? Kamçını unutma!" 3980
"Kadından azgın hayvan, kadından azgın ateş yoktur." 3981
"Kadınlar sade bal değil; zehir tesiri de yaparlar." 3982
"Erkekler, bilgiç kadınlardan nefret ederler." 3983
"Kadın devamlı erkeğin sessizliğinden; erkek de kadının o ebedî çenesinden şikâyetçidir." 3984
"Kadının huyu, giydiği elbise ile değişir." 3985
"Bir kadınla konuşurken ona gülümse, fakat dinleme." 3986
"Kadın her yerde kadındır. Bir melekle konuşmaktansa bir erkekle konuşmayı daha çok ister." 3987
"Kadınların yanına mı gidiyorsun? Sakın kaçmayı unutma." 3988
"Kadınların çoğu, uyandırılmadıkları için iffetli kalmışlardır." 3989
"Kadınlar, başka kadınlar için giyinirler, başka kadınların kocaları olduğu için evlenirler, başka kadınları kıskandırmak için evlerini süslerler. Başka kadınlar olmasaydı, kadınlar ne iyi olacaktı." 3990
"Bir tek kadın cana yakın olabilir, fakat iki kadının bir araya gelmesi bir fâciadır, çünkü iki kadının, ancak üçüncü bir kadını fedâ etmek pahasına anlaşabileceğine inanıyorum." 3991
"Kadın, gerekli olan bir kötülüktür. İstenen bir belâdır. Evin ve âilenin en büyük tehlikesidir. Ahlâksız ve edepsiz bir sevgilidir. Yaldızlı, aldatıcı bir musîbettir." 3992
3977] Faruk Nâfiz Çamlıbel
3978] George Wilkins
3979] İlk Hıristiyan liderlerinden Tertullian
3980] Nietzsche
3981] Aristophanes
3982] Halide Edip Adıvar
3983] Tennyson
3984] Raif Necdet Kestelli
3985] La Bruyére
3986] Ly-Kin
3987] M. W. Holmes
3988] Nietzsche
3989] Ovidius
3990] Paul Corey
3991] Sacha Guitry
3992] Hıristiyan Büyüğü, Aziz Sustam
KADIN
- 965 -
"İki kadın birbirleriyle sıkı fıkı arkadaş olunca, bu üçüncü bir kadının iki arkadaş kaybettiğini gösterir." 3993
"Bir kadının yüreğindeki kötülük, yüzünde okunur." 3994
"Kadın, köpek ve dut ağacı, onları ne kadar döversen o kadar kazanırsın." 3995
"Kadın, insanın gölgesi gibidir; kovalarsanız kaçar, kaçarsanız kovalar." 3996
"Kadın; en kederlisi eğlence düşkünü bir tâife." 3997
"Kadın olsun da bir sözü cevapsız bıraksın, olacak şey değil; meğer ki dilsizini bul!" 3998 "Kadın nedir ki? Doğanın işlediği bir yanlışlık." 3999
"Kadın, istenildiği sürece melekten farksız, elde edildikten sonra da şeytandan beterdir." 4000
"Kadın, Cehennemin kapısıdır." 4001
"Kadının istediği iki şey vardır: Erkeğin gözüne girmek, kadının gözüne çarpmak." 4002
"Az güzel bir kadın, çirkin erkekten çok daha çirkindir." 4003
"Kadınları güzel yapan Tanrı, sevimli yapan şeytandır." 4004
"Kızların çoğu, hiçbir yere gitmemektense yanlış yolda yürümeyi düşünürler." 4005
"Bütün kadınlar, sönmektense, yana yana tükenmeyi tercih ederler." 4006
"Kadınlar kendilerini sevenler için değil; onlara hükmedenler için can verirler." 4007
"Her dilde, şiirin konusu zevce değil sevgilidir. Kahramanı zevce ve konusu evlilik olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir?" 4008
"İnsanın karısı ile geçirdiği iki zevkli gün vardır: Birincisi, karısı ile evlendiği gün; ikincisi, karısının gömüldüğü gün." 4009
"Öyle sanıyorum ki, insanın uygar yapabileceği son şey kadın olacaktır." 4010
3993] S. L. Perssey
3994] Stendhall
3995] Thomas Fuller
3996] Chamfort
3997] Abdülhak Hâmid Tarhan
3998] Shakespeare)
3999] Congreve
4000] Decourcelle
4001] Eflatun
4002] Franz Werfel
4003] Gautier
4004] Victor Hugo
4005] Doris Marie
4006] Montherlant
4007] Halide Edip Adıvar
4008] Ahmet Hâşim
4009] Thomas İngeland
4010] G. Meredith
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Kadınların bizi mutlu etmek için bir tek usûlleri vardır; hâlbuki bizi mutsuz etmenin bin bir türlü yolunu bilirler." 4011
"Kadın zayıftır, gariptir; kendini beğenmişlik onu kör eder, boş arzular onu etkisi altında tutar." 4012
"Düşünen bir kadın, boyanan bir erkek kadar iğrençtir." 4013
"Kadın, üzerinde her şeyin döndüğü bir vidadır." 4014
"Yanındayken bal, uzaklaşınca zehir; kadın öyledir." 4015
"Kadın, çok defa en çok hoşlandığı şeye dudak büker." 4016
"Hiçbir zaman hem zeki, hem güzel bir kadına rastlamadım." 4017
"Sözden hafif ne var? Şimşek. Şimşekten hafif? Rüzgâr. Rüzgârdan? Kadın. Kadından? Hiçbir şey!" 4018
"Kadın, o bir kelebektir ki, her önüne gelen ağaca konar ve sonra uçar." 4019
"Kadının nefes aldığı yerde hava bozulur." 4020
"Kadın, süslü ve büyülü bir hiledir." 4021
"Kadın, erkekten arslan yüreği içinde, kuzu itaatı ister." 4022
"En tatlı kadın dahi acıdır." 4023
"Kedi, ağzı şapırdayanın, kadın kesesi şıkırdayanın yüzüne bakar ve dizine çıkar." 4024
"Dünyada en iyi kadın, anasından doğmayandır." 4025
"Kadını yedir, giydir, mücevherlerle ve başka güzel şeylerle süsle, fakat ona akıl danışma!" 4026
"Kadınlar, erkeklerle eşit olmak için uğraşırlar, bunu sağladılar mı, o andan sonra erkeğe üstün olurlar." 4027
4011] Heinrich Heine
4012] George Sand
4013] Lessing
4014] Tolstoy
4015] Bhartrihari
4016] Shakespeare
4017] Montherlant
4018] Seneca
4019] Süleyman Nesib
4020] K. Kisfaludy
4021] Raif Necdet Kestelli
4022] Cenap Şehabettin
4023] Nietzsche
4024] Refik Halit Karay
4025] Firdevsî
4026] Pançatantra
4027] Cato
KADIN
- 967 -
"İşte kadın! Ne olurdu ellerine düşmeden kollarına düşebilseydik." 4028
"Kadın; saçı uzun, aklı kısa bir varlıktır." 4029
"Bir kadının sevgilisine söyledikleri, rüzgârların ve hızla akan suların üzerine yazılmalıdır." 4030
"Ne gariptir ki kadınların çoğu sevdikleri halde sevmiyor, sevmedikleri halde seviyor görünürler." 4031
"Hâtun kişidir düşmeni her hâb u huzûrun -Kadındır düşmanı, her uyku ve huzurun-." 4032
"Kadın erkek birbirini ikmâl eder, diyorlar; hâlbuki çoğunlukla biri diğerini noksanlaştırır." 4033
"Kadın, her şeyi gören gözü bile aldatır." 4034
"Kadınlar kadar intikam almaktan zevk duyan canlı yoktur." 4035
"Kadınlar güller gibidir, bir defa açıldılar mı, yaprakları hemen dökülmeye başlar." 4036
"Kadın, deniz gibidir, hiç güvenmek olmaz." 4037
"Kadın erkeği kılıçsız zapteder ve ipsiz bağlar." 4038
"Kadınlar istediler mi "sâhiden" hasta olurlar, hattâ kibirleri uğruna ölürler bile." 4039
"Kadınlarda fecî olan şey, ne onlarla, ne de onlarsız yaşanabilmesidir." 4040
"Her kadın ağlayıncaya kadar haksızdır, ağlar ağlamaz hak kazanır." 4041
"Bana göre; en çok korkulacak şey kadınlardır." 4042
"Dünyada en güç şey, kadını memnun edebilmektir." 4043
"Akmayan dam, tütmeyen baca, kaynanasız koca." 4044
4028] A. Birce
4029] Schopenhauer
4030] Catuli
4031] Raif Necdet Kestelli
4032] Fâzıl Ahmet Aykaç
4033] Cenap Şehabettin
4034] Dostoyevski
4035] Juvenal
4036] Shakespeare
4037] Tevfik Fikret
4038] Tos
4039] André Maurois
4040] Byron
4041] Haliburton
4042] Said bin Müseyyeb
4043] Rıfat Necdet Evrimer
4044] Atasözü
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Koca; devamlı kiracı." 4045
"Kocasının hastalığından en çok üzgün görünen bir kadın bile içinden sevinir. Çünkü kocası daima gözünün önünde ve avucunun içindedir." 4046
"At, at oluncaya kadar sahibi mat olur, derler. Bazı koca da, karısı kadın oluncaya kadar iki kat olur." 4047
"Bir koca, eşinin iyi bir kadın olup olmadığını gösteren evlilik belgesini yüzünde taşır." 4048
"Evindeki şerefsizliği en son koca öğrenir." 4049
Allah'a teslim olmuş, sorumluluk ve yetkilerini bilen, görevlerinden kaçmadığı gibi İslâmî ve insanî haklarını da savunup mücâdelesini veren, onuruna sahip, tesettür ve iffetini bayraklaştırmış, İslâmî hareketin gönül dinamiği kadınlara selâm olsun! Selâm olsun analarımıza, eşlerimize, kızlarımıza ve bacılarımıza!
4045] Âlî Bey
4046] Raif Necdet Kestelli
4047] Refik Halit Karay
4048] G. Gardony
4049] Juvenalis
KADIN
- 969 -
Kadın Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kadın Kavramıyla İlgili Kelimelerin Geçtiği Âyetler:
a- "Nisâ" Kelimesinin Geçtiği Âyetler (59 Yerde): 2/Bakara, 49, 187, 222, 223, 226, 231, 232, 235, 236; 3/Âl-i İmrân, 14, 42, 61, 61; 4/Nisâ, 1, 3, 4, 7, 11, 15, 19, 22, 23, 23, 24, 32, 34, 43, 75, 98, 127, 127, 129, 176; 5/Mâide, 6; 7/A'râf, 81, 127, 141; 12/Yûsuf, 30, 50; 14/İbrâhim, 6; 24/Nûr, 31, 31, 60; 27/Neml, 55; 28/Kasas, 4; 33/Ahzâb, 30, 32, 33, 52, 55, 59; 40/Ğâfir, 25; 48/Fetih, 25; 49/Hucurât, 11, 11; 58/Mücâdele, 2, 3; 65/Talak, 1, 4.
b- "İmrae" Kelimesinin Geçtiği Âyetler (26 Yerde): 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 35, 40; 4/Nisâ, 12, 128; 7/A'râf, 83; 11/Hûd, 71, 81; 12/Yûsuf, 21, 30, 51; 15/Hicr, 60; 19/Meryem, 5, 8; 27/Neml, 23, 57; 28/Kasas, 9, 23; 29/Ankebût, 32, 33; 33/Ahzâb, 50; 51/Zâriyât, 29; 66/Tahrîm, 10, 10, 11; 11/Mesed, 4.
c- "Nikâh" Kelimesinin Geçtiği Âyetler (23 Yerde): 2/Bakara, 221, 221, 230, 232, 235, 237; 4/Nisâ, 3, 6, 22, 22, 25, 25, 127; 24/Nûr, 3, 3, 32, 33, 60; 28/Kasas, 27; 33/Ahzâb, 49, 50, 53; 60/Mümtehıne, 10.
d- "Zevc-Zevce" Kelimesinin Geçtiği Âyetler (81 Yerde): 2/Bakara, 25; 35, 102, 230, 232, 234, 240, 240; 3/Âl-i İmrân, 15; 4/Nisâ, 1, 12, 20, 20, 57; 6/En'âm, 139, 143; 7/A'râf, 19, 189; 9/Tevbe, 24; 11/Hûd, 40; 13/Ra'd, 3, 23, 38; 15/Hicr, 88; 16/Nahl, 72, 72; 20/Tâhâ, 53, 117, 131; 21/Enbiyâ, 90; 22/Hacc, 5; 23/Mü'minûn, 6, 27; 24/Nûr, 6; 25/Furkan, 74; 26/Şuarâ, 7, 166; 30/Rûm, 21; 31/Lokman, 10; 33/Ahzâb, 4, 6, 28, 37, 37, 37, 50, 50, 52, 53, 59; 35/Fâtır, 11; 36/Yâsin, 36, 56; 37/Sâffât, 22; 38/Sâd, 58; 39/Zümer, 6, 6; 40/Mü'min, 8; 42/Şûrâ, 11, 11, 50; 43/Zuhruf, 12, 70; 44/Duhân, 54; 50/Kaf, 7; 51/Zâriyât, 49; 52/Tûr, 20; 53/Necm, 45; 55/Rahmân, 52; 56/Vâkıa, 7; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehıne, 11, 11; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1, 3, 5; 70/Meâric, 30; 75/Kıyâme, 39; 78/Nebe', 8; 81/Tekvîr, 7.
B- Kadın ve Hakları:
a- Kadın, Erkek İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
b- Kadın, Evlât Yetiştiren Tarladır: 2/Bakara, 223.
c- Kadın, Erkek Üzerinde Hak Sahibidir: 2/Bakara, 228.
d- Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
e- Kadınların Miras Hakları: 4/Nisâ, 7, 11-12, 19, 33, 127, 176.
f- Kadınların Mehir Hakları: 2/Bakara, 229, 237; 4/Nisâ, 4, 20-21, 24-25.
g- Kadınların Şâhitliği: 2/Bakara, 282.
h- Kadınlarla İyi Geçinmek: 4/Nisâ, 19, 128.
i- İyi Kadınlar: 4/Nisâ, 34.
j- Kadının Kocasına İtaati: 4/Nisâ, 34.
k- Kadınların Haklarını Allah Korumuştur: 4/Nisâ, 34.
l- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: 64/Teğâbün, 14.
m- Kadının Yaratılışı: 4/Nisâ, 1; 7/A'râf, 189; 30/Rûm, 21; 39/Zümer, 6.
n- Huysuz ve Geçimsiz Kadınlara Karşı İzlenecek Yol: 2/Bakara, 232; 4/Nisâ, 19, 34, 128.
o- Nâmuslu Kadınlara Hz. Meryem Misal Getirildi: 66/Tahrîm, 12.
p- Peygamber Hanımlarına Kur'an'ın Tavsiyeleri: 33/Ahzâb, 28-34.
r- Peygamberimizin Kadınlarla Biatı: 60/Mümtehıne, 12.
s- Annenin Emzirme Süresi: 2/Bakara, 233; 46/Ahkaf, 15.
t- Anneler Emzirmeye Zorlanamaz: 65/Talak, 6.
u- Mekke Müşrikleri Kadınlara Değer Vermezdi: 6/En'âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
C- Tesettür (Örtü ve Örtünmek):
a- Maddî Örtü ve Takvâ Örtüsü: 7/A'râf, 26, 32; 16/Nahl, 5, 81.
b- Kadınların Örtünmesi: 24/Nûr, 31, 60; 33/Ahzâb, 59.
c- Kadınlarda Örtünme Şekli: 24/Nûr, 31; 33/Ahzâb, 59.
d- Süs Yerlerini Göstermenin Haram Olmadığı Kimseler (Nâmahrem Olmayan Kimseler: 24/Nûr, 31.
e- Baş Örtüsü: 24/Nûr, 31.
f- Örtünen Erkek ve Kadınların Mükâfatı: 33/Ahzâb, 35.
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
g- Namazda Güzel Elbiseler Giymek: 7/A'râf, 31.
h- Süslenmek: 7/A'râf, 32; 16/Nahl, 14.
i- Kadınların Süslenmesi: 43/Zuhruf, 18.
j- Cennet Süsü: 18/Kehf, 31; 22/Hacc, 23; 76/İnsan, 15-16, 21.
D- Erkek ve Hakları:
a- Erkek, Kadın İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
b- Erkek, Kadın Üzerinde Hak Sahibidir: 2/Bakara, 228.
c- Erkeğin Sorumluluk Yönünden Üstünlüğü: 2/Bakara, 228; 4/Nisâ, 34.
d- Kadının Her Türlü İhtiyacı Erkeğin Üstünedir: 2/Bakara, 233.
e- Erkek Kadın Üzerine Kavvâmdır/Sorumlu-Yöneticidir: 2/228; 4/Nisâ, 34.
E- Nikâh:
a- Evlenmenin Fazileti: 24/Nûr, 32.
b- Bekârları Evlendirmek: 24/Nûr, 32.
c- Evlenmede Bolluk ve Bereket Vardır: 16/Nahl, 72; 24/Nûr, 32.
d- Evlenmeye Güç Yetiremeyenler: 24/Nûr, 33.
e- Nikâhı Helâl Olan Kadınlar: 4/Nisâ, 24; 5/Mâide, 5.
f- Yetim Kızların Nikâhı: 4/Nisâ, 3, 127.
g- Evlâtlıkların Boşanmış Hanımlarıyla Nikâh: 33/Ahzâb, 37.
h- Câriyelerin Nikâhı: 4/Nisâ, 24-25.
i- Ehl-i Kitabın Nikâhı: 5/Mâide, 5.
j- Vefat İddeti Bekleyen Kadını Nikâhlama İsteği: 2/Bakara, 235.
k- Talâktan Sonra Nikâh: 2/Bakara, 228, 231-232.
l- Üçüncü Talâktan Sonra Nikâh: 2/Bakara, 230.
m- Münâsebet Helâl Olan Kadınlar: 70/Meâric, 29-30.
n- Nikâhı Haram Olan Kadınlar: 4/Nisâ, 22-24.
o- Müşriklerin Nikâhı: 2/Bakara, 221.
p- Zinâ Eden Erkeklerin ve Zinâ Eden Kadınların Nikâhı: 5/Mâide, 5; 24/Nûr, 3, 26.
r- Mut'a Nikâhı (Geçici Nikâh): 23/Mü'minûn, 7; 70/Meâric, 29-31.
s- Nikâhın Şartları: 33/Ahzâb, 50.
F- Mehir:
a- Nikâh Edilen Kadının Mehrini Vermek: 4/Nisâ, 4, 24-25.
b- Boşanan Kadınların Mehirleri: 2/Bakara, 229; 4/Nisâ, 20-21.
c- Temastan Önce Boşanmış Kadınların Mehirleri: 2/Bakara, 237.
G- Teaddüd-i Zevcât (Çok Evlilik)
a- İki, Üç, Dört Evlenmek: 4/Nisâ, 3; 33/Ahzâb, 50.
b- Bir Kadınla Yetinmek: 4/Nisâ, 3, 129.
c- Zevceler (Hanımlar) Arasında Adâlet: 4/Nisâ, 3, 129; 33/Ahzâb 50.
H- Talâk (Boşama ve Boşanma):
a- İyilikle Tutmak veya Güzellikle Boşamak: 2/Bakara, 229, 231; 65/Talâk, 2.
b- Uygun Boşama: 65/Talâk, 1-3.
c- Talak İkidir: 2/Bakara, 229, 231.
d- Üçüncü Defa Boşama: 2/Bakara, 230.
e- Hülle: 2/Bakara, 230.
f- Temastan Önce ve Mehirsiz Olarak Boşanma: 2/Bakara, 236-237.
g- İ'lâ Yoluyla (Yaklaşmamaya Yemin Ederek) Boşama: 2/Bakara, 226-227.
h- Temastan Önce Boşama: 33/Ahzâb, 49.
i- Boşanan Karı-Koca: 4/Nisâ, 130.
j- Kadının Kendisinin Fidye Vererek Boşanması: 2/Bakara, 229; 4/Nisâ, 19.
k- Boşanan Kadınları İddet Süresi İçinde Barındırmak: 2/Bakara, 241; 65/Talâk, 6.
l- Müslüman Kadının Kâfir Olan Kocasından Boşanması: 60/Mümtehıne, 10-11.
KADIN
- 971 -
m- Boşanan Kadına İddeti İçinde, Çocuk Emzirmesi İçin Ücret Vermek: 65/Talak, 6-7.
n- Araları Bozulmuş Karı-Kocanın Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 35, 128; 60/Mümtehıne, 1.
o- Zıhar Yapmak (Hanımı Anneye Benzetmek): 33/Ahzâb, 4; 58/Mücâdele, 1-2.
p- Zıhar Keffâreti: 58/Mücâdele, 3-4.
İ- İddet (Boşanan veya Kocası Ölen Kadının Bekleme Süresi):
a- Boşanmış Kadınların İddeti: 2/Bakara, 228, 231; 65/Talak, 4.
b- Kocası Ölen Kadınların İddeti: 2/Bakara, 234.
c- Hâmile Kadınların İddeti: 65/Talak, 4.
d- İ'lâ (Kadına Yaklaşmamaya Yemin): 2/Bakara, 226-227.
J- Emzirme:
a- Annelerin Emzirme Süresi: 2/Bakara, 233; 46/Ahkaf, 15.
b- Anneler Emzirmeye Zorlanamaz: 65/Talak, 6.
c- Sütanneye Emzirtmek: 2/Bakara, 233; 65/Talak, 6-7.
d- Sütannenin Nikâhı Haramdı: 4/Nisâ, 23.
e- Sütanneye Ücret Vermek: 65/Talak, 6.
L- Aile Yuvası:
a- Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.
b- Karı-Koca Arasındaki Anlaşmazlığın Çözümü: 4/Nisâ, 35, 128.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
Kadın, Rıza Savaş, Ravza Y.
Kadın, Emine Şeyma, Sezgin Neşriyat
Kadın ve Aile, Seyyid Kutup,. Çev. Halit Yılmaz, İhtar Y.
Kadın ve Aile Ansiklopedisi (İslâm Kadın Ans) (Tahrîru'l-Mer'e), 1-4, Abdülhalim Ebu Şakka, Denge Y
Kadın ve Sosyal Adalet, Enis Ahmed, Murat Çetinkaya, Beyan Y.
Kadının Adı, Zeynep Burucerdi, çev. Mehmet Durmaz, Dünya Y.
Kadının Çalışması, Sosyal Güvenliği ve İslâm, Faruk Beşer, Nûn Y.
Kadın Oradaydı, Vahiy Sürecinde Kadın Rolleri, Heyet, Elest Y.
Kadının Onuru, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
Kadının Özgürlüğü, Safinaz Kâzım, çev. Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
Kadının Özgürlük Savaşı, Muhammed Kutup, Ravza Y.
Kadının Sağlık Kılavuzu, Naciye Akyıldız, Seha Neşriyat
Kadının Serüveni, Cihan Aktaş, Demir Kitabevi Y.
Kadının Toplumdaki Yeri, Abdülkadir Duru, Özden Y.
Kadının Yeri, Mustafa Sıbâî, çev. Abdullah Yalçın-Mehmet Yolcu, Akabe Y.
Kadınla İlgili Görüşüm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Esra Y.
Kadınlar, Şemseddin Sâmi, Gündoğan Y.
Kadın Aile ve Sevgi Üzerine Söyleşiler, Ali Rıza Demircan, Eymen Y.
Kadın-Erkek Üzerine, Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
Kadın Evlilik ve Aile, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
Kadın, Modernizm ve Örtünme, Abdurrahman Kasapoğlu, Esra Y.
Kadının Değeri, Ölçüsü, Örtüsü, Necdet Kutsal, Selâmet Y.
Kadın ve Evi, İnci Beşoğul, Şamil Y.
Kadın Nedir, Alaaddin Başar, Zafer Y.
Kadın Hakları, Ney Bendeson, çev. Şirin Tekeli, İletişim Y.
Kadın Hareketinin Kurumlaşması, Heyet, Metis Y.
Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümleri, Hidâyet Şefkatli Tuksal, Kitâbiyat Y.
Kadının Yeri, Mustafa Sıbai, Akabe Y.
Kadın Aşk Aile, Peyami Safa, Ötüken Y.
Kadın İlmihali, Abdülvehhab Öztürk, Kılıç Y.
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kadın İlmihali, M. Cemal Öğüt, Bahar Y.
Kadınlar İçin İlmihal, Muhammed Vâhidî, çev. Cafer Bayar, Kevser Y.
Kadınlar İçin İrşad, halid Çelik, SelâmetY.
Kadınlara Dinî Bilgiler, Hacı Şakir Efendi, çev. Şevket Gürel, Sağlam Y.
Kadınlarımız, Celâl Nuri, Kültür Bakanlığı Y.
Kadınlarla İlgili 40 Hadis ve Fetvâlar, Selahaddin Yıldırım, Bayram Ali Öztürk, Seha Neşriyat
Peygamberimiz Kadınlara Nasıl Davranırdı? Nuriye Çeleğen, Nesil Y.
Kur’an Yorumlarında Kadın, İbrahim H. Karslı, Rağbet Y.
İslâm'da Kadın, Bekir Topaloğlu, Yağmur Y.
İslâm'da Kadının Yeri, Muhammed Taki Misbah, İslâmî Tebliğ Teşkilatı, Uluslararası İl. Bl. Y.
Philo Sophia Loren, Dücane Cündioğlu, Gelenek Y.
Kadın ve Aile, Seyyid Kutub, İhtar Y.
İslâm Kadınları, Mehmed Emre, Çile Y.
İslâm Toplumunda ve Çağımızda Kadın, Melâhat Aktaş, Misak Y.
İslâmiyet'te Kadın Öğretimi, Tayyib Okiç, D.İ.B. Y.
İslâm'da Kadın Hakları 1-2, Heyet, Rehber Y.
İslâm'da Aile ve Çocuk Terbiyesi 1-2, Heyet, (Tartışmalı Toplantı), İSAV, İlmî Neş./Ensar Neşriyat
İslâm ve Kadın, Âyetullah Murtaza Mutahhari, çev. Kadri Çelik, Evrensel Y.
İslâm’a Göre Cinsel Meseleler, Abdullah Aydın, Metin Yay.Dağ.
İslâm’a Göre Evlilik ve Mahremiyetleri, Ali Kayıkçıoğlu, Şelale Y.
İslâm’da İzdivaç ve Aile, Mehmet Hulusi İşler, Hisar Y.
İslâm’da Kadının Hakları, Aysel Zeynep Tozduman, Seha Neşriyat
İslâm’da Kadın Hakları, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
İslâm’da Kadın Tesettür İzdivaç, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
İslâm’da Tesettür ve Haya, Mustafa Uysal, Uysal Y.
İslâm’da Kadın ve Aile, Hayreddin Karaman, Ensar Neşriyat
İslâm’da Kadın ve Cinsellik, Oral Çalışlar, Afa Y.
İslâm’da Kadının Yeri ve Vazifeleri, M. Naci Orhan, H. Ali Bozkurt, Can Kitabevi
İslâm’da Kadının Konumu, Cevad Behanar, M. Tâki Misbah, Lamia Faruki, Endişe Y.
İslâm’da Kadının Yeri veVazifeleri, H. Ali Bozkurt, Berekât Y.
İslâm’da Kılık Kıyafet ve Örtünme, Heyet, İlmî Neşriyat
İslâm’da Kadın ve Aile, Mehmet Emre, Bedir Y.
İslâm’da Evlenme Âdâbı ve Müslüman Kadını, Ahmet Arslantürkoğlu, Can Kitabevi Y.
İslâm’da Evlilik ve Aile, Heyet, Seha Neşriyat
İslâm’da Evlilik ve Aile Eğitimi, Ali Eren, Merve Yayın Pazarlama
İslâm’da Evlilik ve Aile Mutluluğu, Muhammed Ali es/Sâbûnî, çev. Nihat Yatkın, Ravza Y.
İslâm’da Evlilik ve Cinsel Mutluluk, Mahmut Mehdi İstanbulî, Çağrı Y.
İslâm’da Evlilik ve Mahremiyetleri, Abdullah Aydın-Salih Uçan, Mehdi Y.
İslâm'da Evlilik ve Mahremiyetleri, Osman Karabulut, Uysal Kitabevi Y.
İslâm Toplumunda Kadın, N. M. Şeyh, çev. Ali Zengin, Fikir Y.
İslâm’da Aile, Âyetullah İbrahim Emini, Sekaleyn Y.
İslâm’da Aile Ahlâkının Dinamikleri, Âyetullah Hüseyin-i Mezâhirî, çev. Kadri Çelik, Hamd Y.
İslâm Aile Hukuku, Ömer Ferruh, Sebil Y.
İslâm Ailesi ve Evlilik, M. İbrahim Kaysî, Hisar Y.
İslâm’da Geçici Evlilik (Müt’a), Cevad Hacızade, çev. Kadri Çelik, Evrensel Y.
Peygamberimizin Sünnetinde Evlilik, Abdülvehhab Öztürk, Kılıç Y.
İslâm’da Erkeğin Eşine Karşı Vazifeleri, Emine Özkan Şenlikoğlu, Mektup Y.
İslâm’da Erkeğin Eşine Karşı Vazifeleri, Abdulhalim Hamid, Mektup Y.
İslâm'da Nikâh ve Düğün, Kemal Solak, Şelale Y.
İslâm'a Göre Cinsel Hayat, Ali Rıza Demircen, Eymen Y.
KADIN
- 973 -
İslâm'da Aile Eğitimi, Abdullah Ulvan, 1-2, Uysal Kitabevi Y.
İslâm’da Aile Hukuku, Abdülaziz Amir, Mektup Y.
İslâmî Açıdan Kadın Sorunu, Muhammed Fadlallah, Şûrâ Y.
İslâm’ın Kadına Verdiği Değer, Muhammed Fatih Hikmet, Alper Kitabevi Y.
İslâmî Açıdan Kadının Değer ve Hakları, Osman Ersan, Erkam Y.
İslâm’da Evlilik ve Aile Hukuku, Fikri Yavuz, Hisar Y.
İslâm’da Dört Evlilik ve Rasûlullah’ın Çok Evlenmelerinin Hikmetleri, İsmail Kaya, Uysal Kit. Y.
İslâm ve Cinsellik, Fethi Yeken, Petek Y.
Müslüman Kadın ve Görevleri, Hasan Benna, Ravza Y.
Müslüman Kadının El Kitabı, Arif Aslan, Adese Y.
Müslüman Kadının Kimliği, Abdülkadir Telidi, Ravza Y.
Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı, İbrahim Cemal, Risale Y.
Müslüman Kadınların Kahramanlıkları, Seyyid Süleyman Nedvî, çev. Ramazan Yıldız, Özel Y.
Müslüman Kadını, Ferid Vecdi, çev. Mehmed Âkif Ersoy, sadeleştiren: Mahmut Çamdibi, Sinan Y.
Müslüman Kadının Görevleri, Şehid Hasan el-Benna, Ravza Y.
Müslüman Aile, M. Ertuğrul Düzdağ, İz Y.
Müslüman Aileye Doğru, Zeynep Gazali, Madve Y.
İslâm’ın Kadın Kahramanları, Ahmed Abdül Cevad Dûmî, HisarY.
Mü’minlerin Anneleri, Mustafa Şeker, Nizam Y.
Allah Rasûlü’nün Dilinden Kadınlara Hitap, Ali Arslan, Arslan Y.
Kızımın Din Kitabı, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.
Hanımlar Rehberi, B. Said Nursi, Sözler/Yeni Asya (G) N./Envar N./İhlâs-Nur Neşriyat
Hanımlara Fetvâlar, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
Hanımlara Özel Dinî Bilgiler, Mustafa Kasadar, Ravza Y.
Hanımlara Özel İlmihal, Faruk Beşer, Nûn Y.
Hanımlara Özel Fetvâlar 1-2, Faruk Beşer, Nûn Y.
Hanımlara İslâm İlmihali, Enbiya Yıldırım, Umran Y.
Hanımların Din Rehberi, Mehmet Emre, Çile Y.
Hanımların Vazifeleri, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
Hanımların Saadet Yolu, İnci Beşoğul, Yener Y.
Hanım Sahabiler, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
Kaynaklarıyla Büyük Kadın İlmihali, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
Çalışan Kadın ve Problemli Çocuklar, Sefa Saygılı, Feza Y.
Modern ve Postmodern Feminizm, Zekiye Demir, İz Y.
Kendini Okuyan Kadın, Hülya Kartal, Nesil Basım Yayım
Devrim ve Kadın, Cihan Aktaş, Nehir Y.
İslâm’a Şan ve Can Veren Kadınlar, F. Bozer, Fatih Enes Kitabevi Y.
Nurdan Anneler, Haluk Nurbaki, Damla Y.
Râşid Halifeler Devrinde Kadın, Rıza Savaş, Ravza Y.
Tarihte Kadın ve Cilbab, Fatma Temir, Şahsi Basım
Kur’an Açısından Kadın, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Fikir Y.
Kuvâ-yı Milliyenin Kadın Kahramanları, Aynur Mısıroğlu, Sebil Y.
Osmanlıda Kadın, Meral Altındal, Altın Kitaplar Y.
Şeyhülislâm Fetvâlarında Kadın ve Cinsellik, Gökçen Art, Çivi Yazıları Y.
Fâtıma Fâtımadır, Ali Şeriati, Dünya Y.
Sahabe Hayatından Tablolar (Hanım Sahâbîler), Abdülaziz eş-Şennâvi, Uysal Kitabevi Y.
Dokunmayın Bacıma, Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
Bacımın Gözyaşları Ne Zaman Dinecek, Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
Gerçeği Arayan Genç Kız, Gülay Atasoy, Türdav A.Ş. Y.
Kur’an ve Sünnete Göre Tesettür, Lütfü Aydın, Nursan Y.
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sohbet ve Tesettürde Âdâb, İsmail Çetin, Dilara Y.
Bir Genç Kız Yetişiyor, Esra Nuray Sezer, Nesil Y.
Sosyal Hayatta Kadın, Heyet, İSAV, Ensar Neşriyat
Sosyal Hizmetlerde Hanımlar, M. Es’ad Coşan, Seha Neşriyat
Mahremiyetin Tükenişi, Cihan Aktaş, Nehir Y.
Modern Mahrem, Medeniyet ve Örtünme, Nilüfer Göle, Metis Y.
Türkiye’de Kadın Olgusu, Ender Aral, Say Y.
Türkiye’de Kadın Olmak, Necla Arat, Say Y.
Türkiye’de Kadın, Aytunç Altındal, Anahtar Kitaplar Y.
Risâle-i Nur’da Kadın ve Evlilik, Faruk Beşer, Nûn Y.
Feminizm Nedir, Muhammed Emin, Türdav A.Ş. Y.
Biz Kadınlar, Gülay Atasoy, Nesil Basım Yayın
Erkeklerin İpi Kızların Elinde, Abdülkadir Duru, Özden Y.
Başörtü Meselesi, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
Başörtülü Melek, Ertuğrul Düzdağ, İz Y.
Verdiğim Rahatsızlıktan Dolayı Özür Dilemiyorum, Sevda Köse, Birun Y.
Direniş Güncesi, Ayşe Gül Çetin, Ekin Y.
İzdivaç ve Mahremiyetleri, Ali Eren, Erhan Yay. Dağ.
Kur’an ve Sünnete Göre Örnek Aile, Necip Ammare, Görüş Y.
Örnek Aile, Necip Ammere, Risale Y.
Sünnet ve Aile, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
Hatalı Atasözleriyle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
Tarihte İz Bırakan Meşhur Kadınlar, Mehmet Zihni Efendi, Şamil Y.
Aile Sırları, Mehmet Çizgi, Mektup Y.
Evlilik ve Nikâh, Faruk Beşer, Nûn Y.
Erkeklerin Vazifeleri, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
İnsan ve Cinsî Hayat, H. İbrahim Erbıyık, Nesil Basım Yayın
Kur’an ve Sünnete Göre Müslüman Kadının Şahsiyeti, M. Ali Haşimî, Risale Y.
Müslüman Kadının Şahsiyeti, Kültür ve Dâveti, Abdulhalim Nuhoğlu, Ravza Y.
Peygamber ve Kadın, Şehid Bintül Hüda, Yedi İklim Y.
Peygamberimizin Dilinden Müslüman Kadını ve Yuvası, Abdullah Naim Şener, Bahar Y./Sönmez Neşriyat
A’dan Z’ye Cinsel Konular ve Aile Sırları, Mehmet Çizgi-Ayşe Çizgi, Mektup Y.
Kadın Tesettür İzdivaç, Hüseyin S. Erdoğan, Çile Y.
Tesettür ve Toplum, Cihan Akteş, Nehir Y.
Örtülü Olmayan Hanımlara, Abdülhamid Bilali, çev. Fatma Zehra, Şafak Y./Buruc Y.
Örtünme ve Çıplaklık, Hasan Çalışkan, Esra Y./Rahman Y./Tekin Kitabevi Y.
Açıklamalı Hanımlar Rehberi, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
Celâl ve Cemal Aynasında Kadın, Mustafa Yağmurlu, Beyan Y.
Günümüzde Kadının Kimliği, Heyet, Pendik Belediyesi Kültür Y.
Genç Kızlarla Başbaşa, Mü’mine Güneş, Nesil Basım Yayın
İhtilâfların Çemberinde Kadın, Serpil Bahtiyar, Esra Y.
İlâhî Hikmette Kadın, Kadının Çıkış Yolu, Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
Bir Başka Açıdan Kadın, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
Sistem İçinde Kadın, Cihan Aktaş, Beyan Y.
Hz. Muhammed (s.a.v.) Devrinde Kadın, Rıza, Savaş, Ravza Y.
Bilinmeyen Kadın, A. Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y.
Çağımızda Kadın Sorunu, Mustafa Yağmurlu, Beyan Y.
Kur'an'ın Gölgesinde Kadın, Seyyid Kutub, çev. M. Nuhoğlu, Ravza Y.
Bir Dünyanın Kadınları, Yıldız (Kavuncu) Ramazanoğlu, Ekin Y.
KADIN
- 975 -
Dâvetçi Müslüman Kadın, M. Hasan Bureyğiş, Çev. Mehmet Çelen, Seçkin Y.
İzahlı Kadın İlmihali, A. Uysal, M. Uysal, Uysal Kitabevi Y.
Savaş Çağrısı, İslâmi Bir Yaklaşımla Kadın, Melahat Aktaş, Düşünce Y.
Hz. Havvâ'nın Kızları, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
Rasûlullah'ın Kızları ve Torunları, Âişe Abdurrahman, Uysal Kitabevi Y.
Rasûlullah'ın Annesi ve Hanımları, Âişe Abdurrahman, Uysal Kitabevi Y.
Rasûlullah'ın Pâk Zevceleri, Mahmud es-Savvaf, Nur Y.
Peygamberimizin Hanımları (Mü'minlerin Anneleri), Mustafa Eriş, Erkam Y.
Hz. Zeyneb, Cihan Aktaş, Beyan Y.
Hz. Fâtıma, Cihan Aktaş, Beyan Y.
Cennetle Müjdelenen Sahabe Hanımları, Muhammed Ali Kutub, Esra Y.
Delilleriyle Aile İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
Sûfî Gözüyle Kadın, Süleyman Uludağ, İnsan Y.
Uydurma Hadislerle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
Bacı'dan Bayan'a, İslâmcı Kadınların Kamusal Tecrübesi, Cihan Aktaş, Pınar Y.
İslâm'da Erkeğin Eşine Karşı Görevleri, M. Abdulhalim Hamid, Mektup Y.
İslâm'da Erkek, Emine Şenlikoğlu, Mektup Y.
İslâm'ın Işığına Uyanmak, Aişe Aslı Sancar, Medine Y.
Kur’an ve Sünnet’te Kadın Hakları, Mübâşir et-tirazi el- Hüseynî, Nursan Y.
Toplum ve Dinlere Göre Kadın ve Erkek, Abdülbâki Remdûn, Nursan Y.
Müslüman Kadın ve Sorunları, (Heyet) Hazırlayan: Sefer Turan, Selâm Y.
Hicab, Mevdûdî, Hilâl Y.
Hicab, Muhammed Salih bin el-Useymin, Tevhid Y.
Çıplaklık Kültürü, Kültürel Çıplaklık, Gulam Ali Haddad Adil, Seçkin Y.
Tesettür-i Şer'î, İskilipli Âtıf Efendi, Bedir Y.
Kadın Tesettürü ve Zinanın Hükmü, Ekrem Doğanay,
Başörtüsü Ne Her şey, Ne Hiçbir Şey, Bütün Yönleriyle Başörtüsü Sorunu, Mazlum-Der İst. Şb. Y.
Kur'an Ailesi, Musa Kâzım Yılmaz, Hilâl Y.
Ailede İslâm Nizamı, Mehmet Altunkaya, Bahar Y.
Muvahhid Aileyi Kurmak, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
Aile Bilinci, Aysel Zeynep, Denge Y.
Gençlik ve Evlilik, Yusuf Özcan, Türdav Y.
Gençlere Aile Eğitimi, Abdullah Nâsıh Ulvan, Ravza Y.
Aile Saâdeti, Sadık Dânâ, Erkam Y.
Kur'an ve Sünnette Annelik, Muhammed Seyyid, Uysal Kitabevi Y.
Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği, Cihan Aktaş, Beyan Y.
Kur’an ve Sünnete Göre Evlenme ve Boşanma Mehmet Soysaldı, Şûle Y.
Hadis Temelli Kalıp Yargılarda Kadın, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
Evlilik ve Âile Hayatı, Ahmed Kalkan, Özel Y.
Evlilikte Mutluluğun Yolları, W.E. Sargent, çev. Ömer Rıza Doğrul, Toker Y.
Evlilik ve Cinsel Hayat -Dinî ve Tıbbî-, Âsım Uysal, Uysal Y.
Ailede Saâdet Prensipleri, Mehmed Said, Bahar Y.
Mürşid-i Müteehhilîn, Evli Müslümanlara Rehber, Kutbüddin İznikî, Bedir Y.
Sivil Kadın: Türkiye'de Sivil Toplum ve Kadın, Ömer Çaha, Çev. E. Özensel, Vadi Y.
Osmanlıda Kadınlığın Durumu, Salahaddin Asım, Arba Y.
Sıfır Noktasındaki Kadın, Neval el Seddavi, Metis Y.
Türkiye'de Kadın (Marksist Bir Yaklaşım), Aytunç Altındal, Birlik Y.
Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Fatmagül Berktay, Metis Y.
İslâm'ın Bilinçaltında Kadın, Fetna Ayt Sabbah, çev. Ayşegül Sönmezsay, Ayrıntı Y.
İslâmcı Kadınların Yaşam Alanı: Tepkisel İndirg. mi? Türkiye'de Kadın Olgusu, Serpil Üşür, Say Y.
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ey Müslüman Kızkardeşlerim, Ağlayın!, Zübeyde Bittari, Rek-Tur Kitap Servisi
Aile Çevresi Kadın-Erkek İlişkileri, Servet Serdaroğlu, Redhouse Y.
Kadınlara Hitap, Ali Arslan, Hikmet Neşriyat
Nisâdan İnsana, Kadir Canatan, Çıra Y.
Hadis-i Şeriflere Göre Evlenme Âdâbı, Nâsıruddin Elbânî, Hikmet Neşriyat
Büyük Kadın İlmihali, Ümmühan Hambeyoğlu, Hikmet Neşriyat
İslâm’da Kadın, Evlilik ve Aile Hayatı, Ümmühan Hambeyoğlu, Hikmet Neşriyat
Hadis-i Şeriflere Göre Evlenme Âdâbı, Nâsıruddin Elbânî, Hikmet Neşriyat
Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 84-158
TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 24, s. 82-94 (M. Âkif Aydın)
Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 270-277
Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. (Mustafa Armağan), c. 2, s. 323-329
İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 700-704
Başörtüsünün Kaynağı Kur'an ve Rasulullah'ın Fiili Sünnetidir, Haksöz, sayı 45, Aralık 94
Gündemdeki Konu: Başörtüsü, Ahmed Kalkan, Qıyam, s. 4, Ocak 87
Nebevî Sünnet, Muhammed Gazâlî, İslâmî Araştırmalar Y. s. 59-95
Akaid ve Şeriat, Mahmud şeltut, Yöneliş Y. c. 2, s. 13-121
İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 269-304
Kur'an'da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 59-112
Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 121-131
Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 69-73, 109-112
İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut Y. s. 332-381
Uydurulan Din ve Kur'an'daki Din, Ozan Y. s. 209-245
İslâmiyât, Kadın Özel Sayısı, c. 3, s. 2, Nisan-Haziran 2000
İslâmî Araştırmalar, Kadın Özel Sayısı, V, 1989; c. 10, sayı. 4, 1997
Kur'an Çerçevesinde Kadın, Hülya Koç, Fatma Candan, Haksöz, 31-34, Ekim 93-Aralık 94
Tezkire, Kadın ve Beden Siyaseti Dosyası, yıl 10, sayı 19, Şubat-Mart 2001
Hadislere Göre Kadının Sosyal Durumuna Umumi Bir Bakış, Neda Armaner, A.Ü.İ.F.D. 1961/9
Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, Cihan Aktaş, İslâmî Araştırmalar, V, 1989, 4, s. 251-259
Kadının Şahitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi, Hayrettin Karaman, İslâmî Araştırmalar, V (1989)
KALP / GÖNÜL
- 977 -
Kavram no 111
Nimet 15
Bk. Hikmet; İnsan/Nâs; Ruh; Nefs
KALP / GÖNÜL
• Kalp; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Kalp
• Kur'an'da Kalbin Halleri
• Kalbin Hastalığı ve Mühürlenmesi
• Kalbin Mühürlenmesi Sebep Değil; Sonuçtur
• Kur’an’da Kalp, Kulak ve Gözün Konumu
"Zira Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır." 4050
Kalp; Anlam ve Mâhiyeti
“Kalp”, bir mastar olarak, Arapçada “bir şeyi bir yönden öteki yöne çevirmek” anlamını taşır. Türkçede kullanılan “kalbetmek” (bir halden bir başka hale çevirmek), “inkılâb” (devrim/bir halden bir başka hale geçiş veya geçirme) bu köktendir. Kalb kelimesinin bu şekildeki eylem bildiren (fiil olarak) türevleri 36 âyette geçer. Bir isim olarak kalp, Kur’ân-ı Kerim’de hep Türkçedeki gönül anlamındadır. Yani, yürek dediğimiz vücudun bir organı olarak kullanılmaz. Kur’an’da “kalb” kelimesi (tekil ve çoğul olarak) 132 yerde geçer. Bu anlamda (gönül anlamında) Kur’an, “fuâd” kelimesini de (tekil ve çoğul olarak) 16 yerde kullanır.
Arap dilcilerine göre, bir masdar olan “kalb”in insanın gönlüne ad olması, gönlün çok sür’atle değişmesinden ve halden hale geçmeye yatkın bir yapıya sahip bulunmasındandır. Nitekim Hz. Peygamberimiz de, Allah’ı “Mukallib el-Kulûb” (kalpleri halden hale sokan) diye anarak,4051 kalbin hem varlık yapısındaki temel özelliğine, hem de filolojik yapısına dikkat çekmiştir. Kur’an, kalb konusunda değişik konulara değinir. Kur’an, kalbin bu değişkenliğini bir olumsuzluk olarak gösterir ve insanı bundan kurtulmaya ve kararlı bir benlik kazanmaya teşvik eder. İman, kalbe bu kararlılığı kazandırmaya yönelik bir olgunluktur. Bu yüzden insana yaraşan; “Allah’ın, bir göğüste iki kalp yaratmadığı”nı bilmek ve gönlünü ilahî hedefe yöneltip tevhidi gerçekleştirmektir.4052 Gönül ülkesinin tek sultanı vardır; bu sultan, Allah'tır; şeytan, ya da onun içimizdeki temsilcisi nefis veya yönetimdeki temsilcisi tâğut olmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, atasözüdür: "Bir ülkede iki padişah olmaz."
Kalp, dinî ve edebî literatürde daha çok gönül anlamında kullanılır. Bunun yanında, ruh, öz, her şeyin ortası, özü, ilim ve şecaat anlamlarında da kullanılmaktadır. İnsan ruhunun sevgi ve nefret gibi duyularının merkezi olan yere kalp
4050] 2/Bakara, 7
4051] Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
4052] Bk. 33/Ahzâb, 4
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
denilmesi, teşbih/benzetme iledir. Bedendeki kalbin beden için önemi ne ise, ruhun kalbinin de insan için önemi o derecede önemlidir. İslâm terminolojisi ve edebiyat dilinde geçen “kalp”ten maksat, vücudun sol kesimindeki, kanı damarlara pompalayan bir parça etin olmadığını hemen hepimiz biliriz. “Kalbi olan(lar) için onda anlayış ve ibret (dersi) vardır.”4053 Açıktır ki, burada geçen kalp, vücudun kalp denilen organıyla tamamen farklı ve esasen onunla ilgisi olmayan yüce ve mümtaz hakikattir. “Kalplerinde hastalık vardır.”4054 Bu kalp hastalıkları, elbette tıp doktorunun tedavi edebileceği bir hastalık değildir.
Ma'rifet, yani Allah'ı bilmek ve tanımak kalbin işidir.4055 Haset, gazap, buğz ve nefret gibi kötü duyular kalpte bulunduğu gibi; iman, Allah korkusu, hilm ve takvâ da kalbe ait fiillerdir.4056 Mü'mine yakışan, kalbe Allah sevgisini yerleştirmek için onu Allah sevgisinin dışında mal, mülk, para gibi dünyalık şeylerin muhabbetinden uzaklaştırmaktır. Fâni olan her şeyin sevgisi geçici, yalnızca Allah sevgisi bâkîdir.
Kalp, yürek ve gönül mânâlarına gelir; yani kalp iki anlamda kullanılır. Et parçasından ibaret olan kalbe, Türkçede yürek adı verilirken; İkincisi, iman, aşk, sevgi, nefret, merhamet gibi bütün duygularımızın, şuur, vicdan ve sezgilerimizin, düşünme kuvvetimizin kaynağı, yani manevî âlemimizin merkezi olan ve yeri belli olmayan kalptir. İnsanın asıl gerçeği bu kalptir. İnsanın, anlayışlı bilgin ve ârif olan bölünmez kısmı, talepte bulunulan ve sorumlu olan özü budur. Bütün benliğimiz öncelikle bundadır. Sezgi, bunun bakışı, akıl bunun ruhu, irade bunun kuvvetidir. Bunu, ruhumuzun kendisi şeklinde anlayanlar da çoktur. Dilimizde buna yine kalp veya “gönül” denir. Kur’an terimi olarak kalp, Türkçede gönül dediğimiz içimizdeki ruhî, manevî duyguların merkezi olan bu özdür.
Kur'an ilimlerinde, din ilminde, ahlâk ilminde, edebiyatta kalp denilince bu ikinci anlam, yani gönül kastedilir. Temiz kalpli adam, kalbi bozuk, kalpsiz, taş kalpli gibi ifadelerde kalpten ne anlıyorsak, burada kalpten de onu anlayacağız ki, gaybe imanda, Allah'ı bilmede bu kalbi sezmenin, tanımanın büyük önemi vardır. İmanın ve küfrün merkezi kalptir. Kalp, iman nuru ile dolduğunda gönül; inkâra ve küfre yöneldiğinde ise nefistir. Gönül ulviyete/yüceliğe, nefis süfliyete/alçalmaya yönelir. Allah sevgisi ve tevhid sırrı burada tecelli eder. Gönül, hem çok yüce, hem de çok hassastır. Kırılınca kolay kolay tamir edilemez. Gönül, enfüsteki âyetlerin yazıldığı kitaptır. Onun okunması da yine gönülle, kalp gözüyle olacaktır; çünkü kalpten kalbe yol vardır.
Kur'an'da Kalp
Kur’an’a göre kalp, bir idrâk vesilesi de sayılır. Aslında Kur’an’daki sözlerin büyük bir kısmına muhâtap olan, insanın kalbidir. Zira bu sözleri kalp kulağı duyabilir ancak, başka hiçbir kulağın duymasına imkân bile yoktur. O yüzden Kur’an, bu idrâk aracını iyice arındırmak konusunda kalp temizliği, kalp aydınlığı gibi ifadelerle sık sık insanın bu yönüne hitap etmiştir.
Kur'an, kalbe duyu organlarını sağlıklı kullanmayı, bilmeyi, anlamayı,
4053] 50/Kaf, 37
4054] 2/Bakara, 10
4055] Bk. Buhâri, İman 13
4056] Müslim, İman 230; Tirmizî, Fiten 26; Nesai, Cihad 8; Ahmed b. Hanbel, V/71
KALP / GÖNÜL
- 979 -
düşünmeyi, akletmeyi, öğüt almayı, inanmayı vb. fonksiyonları, olumsuzluklarıyla beraber isnâd etmektedir. Kalp, sağlıklı ise bunlar pozitif; sağlıksızsa negatif bir gelişme arzeder. Kur’an, kötü işlerin ruhu bozup insanı iyiliklerden ve doğru yoldan saptırdığından bahseder. “Öyle değildir, hayır! Kazandıkları, üst üste kalplerine yığılmıştır da kalpleri pas tutmuştur.”4057 “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola hidâyet ettikten sonra kalplerimizi saptırma.”4058; “Onlar eğrilince, Allah da kalplerini gerçekten bâtıla meylettirdi.”4059; “...Ve (yaptıklarından dolayı) kalplerini perdeledik, artık anlayamazlar onu.”4060; “İşte kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.”4061; “...Onların (ehl-i kitabın, hak ile araları) uzayıp açıldıkça kalpleri katılaştı ve onların çoğu fâsık oldu.” 4062
Bu âyetlerden de anlıyoruz ki, Kur’an, insan için, yüce bir ruhî ve manevî ortam oluşturmak istiyor. Bu ortamın sağlam ve temiz tutulmasını üsteliyor. Öte yandan fertlerin, temiz ve iffetli kalmaları için sarf ettikleri gayretlerin, başarısızlıkla sonuçlanmaması için, Kur’an insanlara, her şeyden önce kendi toplumsal çevrelerini arındırıp temiz bir ortam meydana getirmelerini tavsiye ediyor. Kur’an, açıkça belirtiyor ki, nefsimizde hakiki bir imanı elde etmek ve yüce eğilimler meydana getirmeyi istiyorsak, bunlar ancak toplumun hevâ ve heves, şehvetperestlik gibi her türlü rezâletten uzaklaşmasıyla olabilir. İnsanlık tarihi gösteriyor ki, müstekbir güçler, toplumu sultaları altına almak ve sömürmek istedikleri zaman, önce toplumu manevî, ruhî, kalbî yönden fesâda uğratırlardı ve bu iş için fıskı, fücûru ve cinsel sapıklık ve ahlâksızlıkları halk içinde yaymaya çalışıyorlardı.
Zamanımızda da emperyalist ve zâlim güçler girdikleri ve hâkim oldukları her yerde aynı şeyi yapmaktalar. Onlar, her şeyden önce kalpleri bozmaya çalışıyorlar. Biliyorlar ki kalpler bozuldu mu, artık akıl da bilgi de hiçbir işe yaramaz. Üstelik, bunlar birer zincir olup takılır insanın eline, beynine. Bu yüzden görüyoruz ki onlar, ne okulların açılmasından korkuyorlar ne de üniversitelerin faaliyetlerinden endişe ediyorlar. Hatta kendileri bile okul kuruyorlar. Fakat bir taraftan bütün imkânlarını kullanarak öğrencinin ruh ve kalbini ifsat ediyorlar. Evet, onlar ne yapacaklarını çok iyi biliyorlar; zira ruhu/kalbi hasta olan birisi hiçbir şey yapamaz, her türlü rezâlet ve sömürüye boyun eğer.
Rivâyete göre; Adamın biri, Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna gelerek:
Yâ Rasûlallah! Soracak sorum var size.
Sorunu sormadan cevabını almak istemez misin?
Buyurun yâ Rasulallah!
Sen, iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sormak istemiyor muydun?
Evet yâ Rasûlallah, aynısını soracaktım size.
Rasûl-i Ekrem, üç parmağını birleştirip, adamın göğsüne hafifçe vurarak:
4057] 83/Mutaffifin, 14
4058] 3/Âl-i İmran, 8
4059] 61/Saff, 5
4060] 6/En’âm, 25
4061] 7/A’râf, 101
4062] 57/Hadîd, 16
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunu sen, kendi kalbine sorsana. İnsanoğlundaki bu kalp, yaratılışı gereği iyiliklerle âşinâdır; Onlarla huzur bulur, mutmain olur. Kötü işlerle bozulup çeşitli rahatsızlıklara mâruz kalır. Bu konuda gerçek fetvâyı kalbine danış, ondan al.”
Bizim vicdan azâbı dediğimiz şey, ruhun-kalbin kötülük ve rezaletlerle uyuşmadığının belirtisidir. Bir zaman Rasûlullah’a iman hakkında sorulduğunda, şöyle cevap vermişti: “Bir insan, kötü bir iş yaptığında üzülüp, pişman olur ve iyi bir iş yaptığında sevinirse, bu, onun imanına delâlet eder.” İmam Cafer Sâdık da şöyle der: “Mü’min birisi, dünyaya bağlanmak derdinden kurtuldu mu, işte o zaman Allah sevgisinin tadını anlar ve artık yeryüzü kendisine dar geliyormuş gibi bütün varlığıyla bu maddî dünyanın ötesine çıkıp gitmek ister.”
Kur’an; hem ilim, hem akıl ve hem de kalp silahlarından yararlanan insan tipi oluşturmak istemektedir. Tüm bu silahları, içindeki ve dışındaki düşmanlarına karşı gereği gibi kullanabilsin. 4063
“Vücutta bir et parçası vardır. O sağlamsa, bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir.” 4064
Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı gibi yaradılış bakımından kalp temizdir. Ancak vücut ülkesinin başkenti olduğundan dolayı iman, ruh gibi dostlar da; şeytan, nefis gibi düşmanlar da orada örgütlenmeye çalışır. Devrimler, ihtilaller orada olur. Bu uçsuz bucaksız ülkenin en çarpıcı özelliği adında gizlidir: Kalb; yani değişken olan; halden hale giren; özetle "dönek". Bir kararda durmaması, gördüğüne akması, bir su gibi içine girdiği ortamın rengini yansıtması ona bu ismin verilmesine neden olmuştur. Devrim, eskimez tanımıyla "inkılab" da "kalb"le aynı kökten gelmiyor mu zaten?
Bu dünyanın en büyük devletine sahip olabilmek için, önce böylesine müthiş bir imkânın farkında olmak gerek; içimizdeki sınırsız ve sınıfsız coğrafyanın varlığından haberdar olmak gerek. Kur'an'ın iniş biçimi ve yeri konusundaki tartışmalarda kimi âlimler, "arş"ı kalp olarak kabul ederler. Bu görüşü, kalp konusundaki kimi âyetler de desteklemiyor değil. Mekânsız'a mekân olabilen kalp, insana şahdamarından daha yakın olan Allah'ı konuk edecek kapasitede yaratılmıştır. "Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız."4065; "Biliniz ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Siz gerçekten O'na götürülüp toplanacaksınız." 4066
Evet, bu müthiş mekân, Allah'a tahsis edilip beytullah ve arşullah kılınmamışsa, imkân zâyi edilmiş demektir. Allah, bir göğüste iki kalp yaratmadığına4067 göre, bir kalp, ya Allah'a tahsis edilmiştir; ya da gayrıya. Eğer Allah’tan başkasına tahsis edilmişse bu durumda beytullah değil; beytülmakam, beytülmal, beytüşşehvet, beytünnefis ve hatta beytüşşeytan olur.
“Değil, başkası değil, onların işlediği günahlar karartmıştır kalplerini.”4068 Bu karayı, bu pası temizlemek elbet kolay olmayacaktır. Nasıl temizlensin ki? En çok
4063] Murtaza Mutahhari, Kur’anî Araştırmalar, Tûba Y., c. 1, s. 71 vd.
4064] Buhârî, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107; İbn Mâce, Fiten 14
4065] 50/Kaf, 16
4066] 8/Enfâl, 16
4067] 33/Ahzâb, 4
4068] 83/Mutaffifin, 14
KALP / GÖNÜL
- 981 -
kullandığımız organlar el, kafa ve kalp. Bunlar içerisinden de en çok kullanılan kalptir. Elimizi birkaç ay yıkamadığımızı düşünelim, tiksinilecek bir durum olur. Ya ondan çok daha fazla kullandığımız kalp? Onun ne kadar kirleneceğini hesaplamak zor değildir. Bu kirlilik, kalbi sonunda öyle bir noktaya getiriyor ki, kalp duyarsızlaşıyor, katılaşıyor, taşlaşıyor. “Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi; hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ortasından sular çağlar, öyleleri de vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” 4069
Kalp katılığı, rahmet kıtlığıyla doğrudan ilgilidir: “Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini kaskatı yaptık.”4070 Âyette kalp katılığının illeti olarak lanetlenmenin gösterilmesi oldukça ürperticidir.
Kalpler aynı zamanda sınanıyor. Küçük kâinat olan insanın bu müthiş dünyası her an sınanmakta ve fitnelerle karşı karşıya kalmakta. Kur’an, “Allah’ın takvâ için kalplerini sınadığı kimseler”den söz etmekte. Hele “kasvet” (kalbin katılaşması), sonunda hidâyetin; kalbin yakıtı olan hidâyetin tümden kesilmesine neden oluyor: “Hatemallahu alâ kulûbihim (Allah kalplerini mühürledi)”4071 Artık dosya kapanmıştır, mühürlenmiş ve imzalanmıştır. Vurandan başkası çözemeyecektir o mührü. Katılık kalbin felâketi; mühürlenmekse kıyâmetidir. Kalp gibi mükemmel bir coğrafyayı elden kaçıran, devlet kuşunu elden uçurmuş demektir. Bu duruma düşmemenin en garantili yolu iç savaştır.
İnsan hayatında her savaş fâni, iç savaş bâkîdir. Çünkü her düşmanın bir gün dost olma ihtimali vardır da şeytanın dost olmasının imkân ve ihtimali yoktur. Şeytan, savaşı önce yüreğinde kaybetti, ardından cennetini kaybetti. Cenneti kaybetmenin faturasını kendisine değil; Allah'a ve insana çıkarttı: “Madem öyle, Senin beni azdırdığın gibi, ben de onları (azdırmak için) Senin dosdoğru yoluna oturacağım. Sonra da muhakkak onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” 4072
Savaşın boyutları, düşmanın kini ve gücü oranında büyüyecektir. Şeytanınki bir kuyruk acısıdır, bu acı yeniden diriliş gününe kadar dinecek değildir. Bu azılı düşman (aduvvun mübîn) insana öylesine çok cepheden saldırıya geçmiştir ki, insanın bu hiç uyumayan ve tatil yapmayan düşmana karşı çok uyanık olması ve ömürlük bir iç savaş başlatması gerekmekte.
Şeytanın önlerden gelmesi, insana dengeyi dünya aleyhine bozdurmak için, insanı kendisine verilmiş emanet olan dünyadan soyutlamak için. Klasik yorumlar da bunu güçlendiriyor. Arkalardan gelmesi, kalleşçe gelmesi; insanın dengesini âhiret aleyhine ve dünya lehine bozmak için; malı, kadını, evlâdı, makamı ve diğer dünyalıkları süslemesi. Soldan değil, sollardan yaklaşması, yasaklara, haramlara meylettirmesi; ezelî ve ebedî düşmanı olan insana Allah’ın koyduğu sınırları çiğnetmesi, bunu yaparken de çok cici bahaneler bulup insandan yanaymış gibi görünmesi: “Rabbinizin size bu iki ağacı yasaklaması, yalnızca sizin iki melek olmamanız ya da (cennette) ebedî yaşayanlardan olmamanız içindir. Ve, ‘gerçekten ben size öğüt
4069] 2/Bakara, 74
4070] 5/Mâide, 13
4071] 2/Bakara, 7
4072] 7/A’râf, 16-17
- 982 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verenlerdenim’ diye de yemin etti.” 4073
Sağlardan gelmesi... En tehlikelisi de bu galiba. İnsanın güzel eylemlerini, hasenâtını, “sâlih amel”e dönüştürmemek için kibir, gurur, riyâ gibi virüslerle bozması. Çalışıp çabaladığı halde insanın eline bir şey geçmemesi, yani tam anlamıyla iflâsa sürüklenmesi. En yararlı eylemlerin içine attığı mikroplarla onları sahibi için en zararlı bir hale getirmesi. Bütün bunları yaparken “sürekli kötülüğü emreden”4074 nefsi yardımcı olarak kullanması, kötü işlerine, pis işlerine onu koşturması... Dahası, yeryüzündeki dostlarını (evliyâu’ş-şeytan), evliyâsını,4075 “Allah’ı bırakıp şeytanları velî edinenler”i4076 kendi aralarında örgütleyerek bir şeytan partisi (hizbu’ş-şeytan) kurması ve o parti aracılığıyla mü’minler üzerinde şeytanî bir siyaset yürütmesi, onları gütmesi, onları sürüleştirmesi...
Evet, içten ve dıştan çok yönlü bir düşmanın ilk ve son hedefi kişinin imanı; dolayısıyla imanın merkezi olan kalbidir. Bu düşmanlar, kalbi imanın başına yıkmaya, orayı insanın ebedî mutluluğuna yardımcı olmayan mal, makam gibi şeylerle doldurmaya çalışırlar. Bu durumda, vakit geçirmeden bir iç savaş başlatmalı. Bu savaşın ömrü; birkaç ay, ya da birkaç yıl değil; bir ömür olmalı. Sürekli saldırı altında ezilen imanı ve onun mekânını bu saldırılardan kurtarmalı ve korumalı, orayı “kurtarılmış bölge” haline getirmeli ve imanın hâkimiyetini ilan etmeli o bölgede. Sâlih amelden muhâfızlar, nöbetçiler dikmeli; içimizin ahalisini ayaklandırmalı ve önce içimizin dünyasında fitne kalmayıncaya, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar sürmeli bu savaş. Ondan sonra da orada kurulan “yürek devleti”ni bileklere, topraklara, coğrafyalara taşımalı.
Esâret içimizde. Bizi önce yüreklerimizde tutsak ettiler. İşgal altındaki bir yürekle, işgal altındaki bir kafayla, hangi toprak parçasını kurtarmaya gidebiliriz? İmanları yüreklere mahkûm etmişler. Yeryüzünün müstekbirleri, bizi önce yüreklerimizden vurmuşlar. Öyle olunca elimiz, imanın iktidarından çıkmış, gözümüz, kulağımız, zihnimiz, şuurumuz imanın iktidarından çıkmış. Bu organlarımız, imanın egemenliği altındaki hürriyetleri kaybetmişler. İmanımızın iktidarını elinden almışlar, hadımlaştırmışlar onu. İmana site olma istidadında yaratılan kalbimiz imana mahbes, imana makber olmuş. “Din, bir vicdan işidir” sloganıyla yola çıkan iman düşmanları, kültürleriyle, eğitimleriyle, medyalarıyla, şeytanca oyunlarıyla koca bir devi Alaaddin’in lambasına geri sokmayı başarabilmişler.
Onlar bilmekteler imanın gücünü. Bilirler; o zorla tıkıldığı yerden çıktı mı bir, kimse zapt edemez onu. Bu nedenle, onu mahkûm etmek için ne lazımsa onu yaparlar, hiçbir şeytanî fedakârlıktan kaçınmazlar. İmana sıradan zincirler vurmazlar. O zincirler, altındandır, gösterişlidir, sanat eseridir, hatta bazen teknolojinin en son harikasıdır, şeffaftır. Onu farkedecek kadar basiretiniz varsa, bu kez de onun tutsaklık zinciri değil; yüce efendilerin hediye ettiği bir kolye olduğuna inandırmaya çalışırlar. Kendilerine hevâ ve heves adına hizmet etmeyeni “dâvâ” adına, “hizmet” aşkına ve hatta “din” adına hizmet ettirirler. Sağmayı, binmeyi ve yük vurmayı iyi bilirler onlar.
Eğer görünen ve görünmeyeniyle, değerli ve değersiziyle imanımıza vurulan
4073] 20/Tâhâ, 20-21
4074] 12/Yusuf, 53
4075] 7/A’râf, 27
4076] 7/A’râf, 30
KALP / GÖNÜL
- 983 -
tüm zincirleri kırabiliyorsak; o zaman iman, gözümüze fer, gönlümüze nur, dizimize derman, dilimize ferman olacaktır. Yani, özetle iman, “iman” olacaktır.
Zorla kurdukları; ezerek, yakıp-yıkarak, asıp-keserek kurdukları düzenlerden korkmayınız. Korkmayınız, çünkü “Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”4077 Asıl korkulacak şey, bu düzenlerini kalbimize kadar sokmalarıdır, vücudun başkentini işgal edip ele, ayağa, göze, kulağa, başa, bileğe hükmetmeleri, bütün bunları kendilerine hizmet ettirmeleridir. Örneğin kapitalizm adı verilen zulmün ekonomiyi yönlendirmesinden ziyade, asıl korkumuz bu mikrobun yüreklerimize kadar yayılıp ahlâkımıza, düşüncemize, eylemlerimize, tavırlarımıza yansıması.
İslâm’ın erdemlerine ulaştığımız vakit, “devrim” içimizde gerçekleşecek, gönül ülkemize iman hâkim olacak, yani dâru’l-İslâm olacak kalbimiz. Sınırsız ve sınıfsız yürek devletimizde, bir ferdi dışarıda kalmamacasına konuk edeceğiz İslâm ümmetini. Böylece, önce içimizde oluşturacağız vahdeti. Vahdet tâciri değil; gerçek muvahhid olacağız ve Allah'a lâyık bir hale gelecek gönlümüz. “Kuluna şah damarından daha yakın olan”ı buyur edeceğiz. “Ey mekândan münezzeh olan! Senin için istiğfarımla temizleyip, gözyaşlarımla yıkayıp, zikir ve tesbihle süsleyip, ilim, irfan ve hikmetle döşeyip, takvâ ve ihsanla aydınlattığım kalbime buyur.” diyeceğiz. Elbette Allah o zaman rahmetiyle buyuracak, mağfiretiyle buyuracak, sekînetiyle buyuracak, tecellisiyle doyuracaktır. Asıl o zaman gerçekleşecek selîm kalp, eğer taşa dönüşmemişse kalbimiz, içimizdeki fırtına dinecek, gönül okyanusu sükûnet bulacak, böylece içimizdeki dünyanın keşfi, yeniden gerçekleşecektir: “Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle tatmin olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle tatmin olur.” 4078
İşte bu, iç savaşın zaferidir. Artık kalp devleti kurulmuştur. Onu kurmak bir savaşı gerektiriyorsa, korumak ve dışarı taşımak bin savaş ister. Durmak isteseniz de duramazsınız artık. İçinizdeki saâdetin öbür adı olan yürek devletini, yaşadığınız dünyaya hâkim kılmak için gerekli olan eylemleri, kalbiniz size danışmayacaktır bile. Organlarınız ona muhalefet etse de, aklınız onu onaylamasa da, o kendine özgü yöntemlerle ve imkânlarla gerçekleştirecektir görevini. Biliyorsunuz; “gönül ferman dinlemez.”
Kalbe özgü imkânların başında dünyanın en hassas ve gelişmiş radarı diyebileceğimiz basiret ve ferâset gelir. Herkesin bildiği gözler dışında bir gözden daha söz eden Kitab’ın diline kulak verelim: “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; ancak göğüslerdeki kalpler kör olur.” 4079
Bu vericimizle, uzaklığı ne olursa olsun bir dostumuza muhabbet sinyalleri gönderebiliriz. İrtidadın ve nifakın tabiat haline geldiği bir toplumda gerçek mü'mini bu radarlarımızla tanıyabiliriz. Bununla okuyabiliriz Allah'ın evrendeki âyetlerini,4080 nefislerimizdeki âyetlerini4081 ve bilgisine sahip olabiliriz. Bu bilgiyi "kitab-ı mestûr"un âyetleriyle çakıştırarak "hikmet"i bulabiliriz. Bilmeliyiz ki;
4077] 26/Şuarâ, 227
4078] 13/Ra’d, 28
4079] 22/Hacc, 46
4080] 51/Zâriyât, 20
4081] 51/Zâriyât, 21
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Kime hikmetten bir pay verilmişse ona çok hayır verilmiştir." 4082
İşte o zaman nicedir yayınını durduran kalbimiz başlayacak yayın yapmaya. İçimizdeki dünyanın en hassas radarları göğün ve yerin sevap görüntülerini yakalayarak kaydedecek kalp arşivimize. O zaman, yalnız bilmeyip, anlayacak (irfan); yalnız bakmayıp, göreceğiz (basiret). Her âyet, içimizde yeni bir ufuk açacak. "Allah'ın göğsüne bir inşirah verdiği, Rabbinden bir nur üzere olan"4083 biri olacağız. En gelişmiş telsizlere, telefonlara, telexlere taş çıkartan bu imkânı çalışır ve işler duruma getireceğiz. Rabbimizle aramızdaki ilişkiyi o hassas cihazla kontrol edeceğiz. O bizi sürekli uyaracak, otokontrol görevi yapacak.
Karıncanın ayak seslerinden daha usul gelen şirki duyacak, tüm maharetlerini kullanarak ve maskelerini takarak gelen nifâkı bu radarla tanıyacağız. Kulağımıza Rabbimizin adı geldiği zaman onun ibresi oynayıverecek; Allah'ın âyetleri okunduğu zaman kalplerimiz ürperecek ve imanlarımızı artıracaktır. "Mü'minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman, yürekleri ürperir, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğu zaman imanları artar ve Rablerine tevekkül ederler." 4084
"Ârif" olmadan "âlim", "müttakî" olmadan "mücâhid" olunamayacağını bilmemiz gerekiyor. Kalbe hangi güç hâkimse o bedene de tüm fonksiyonlarıyla birlikte "o güç" hâkimdir. İşgal olunmuş bir kalbin sahibinin hürlük iddiâsı, beylik bir iddiâdır. Kişi gönlünü neye kaptırmışsa gözü de onda olacaktır. Kişi gönlünü kime kaptırmışsa yüzü de ona dönük olacaktır, başka değil. 4085
"Fitneler, kalplere peş peşe isâbet ederler. Hangi kalp, o fitneleri kabul eder de sindirirse, o kalpte siyah bir nokta oluşur. Hangi kalp de o fitneleri kabul etmezse; o kalpte beyaz bir nokta oluşur. Bu şekilde kalpler iki çeşit olurlar. Beyaz olanı, beyaz ve sert sefâ taşı gibidir. Yeryüzü ve gökler, yerinde kaldığı müddetçe ona fitneler zarar veremez. Siyah olan diğeri ise, içinde olanı dökülmüş bir kap gibi kupkurudur. Ne iyiliği bilir, ne de kötülüğü inkâr eder, ancak hevâ-i nefsiyle hareket eder." 4086
Kur'an'da Kalbin Halleri
Kur'an; kalbin durumlarını, ibâdet ve takvâya meyilli kalplerin değişik yapı ve özelliklerini belirtir. Bunları şöyle sıralamak mümkündür: Mutmain kalpler,4087 selim kalpler,4088 Allah'a yönelmiş kalpler,4089 Allah anıldığı zaman titreyen kalpler,4090 Allah'a bağlı kalpler,4091 mütevâzı kalpler,4092 huşû içerisindeki kalpler. 4093
Kur'an'da, kalplerin günah ve şirkle hastalıklı hale gelmiş değişik durum ve
4082] 2/Bakara, 229
4083] 39/Zümer, 22
4084] 8/Enfâl, 2
4085] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 61 vd.
4086] Müslim, 144
4087] 13/Ra'd, 28
4088] 26/Şuarâ, 89
4089] 50/Kaf, 31-32
4090] 8/Enfâl, 2-3
4091] 8/Enfâl, 11
4092] 22/Hacc, 54
4093] 57/Hadîd, 16
KALP / GÖNÜL
- 985 -
özellikleri de şöyle sıralanabilir: Galiz (kaba ve katı) kalpler,4094 eğri kalpler,4095 gâfil ve gaflete düşürülmüş kalpler,4096 taş gibi katı kalpler,4097 kılıflı kalpler,4098 hasta kalpler,4099 mühürlü kalpler,4100 bağlı kalpler,4101 kapalı kalpler,4102 kör kalpler,4103 kilitli kalpler. 4104
Kalplerin hastalığı ve giderek mühürlenmesinin sebepleri: Kur'an'dan yola çıkılarak kalbin hastalıklarına ve mühürlenmesine sebep olan mikropları şöyle sıralayabiliriz: Dünya sevgisi, kötü çevre, kötü kimselerle arkadaşlık, çok yemek ve çok gülmek, başta büyük günahlar olmak üzere her çeşit haramlar… En sinsi hastalık: Nifak ve ölümcül hastalık: Şirk.
Kalp hastalıklarının ilacı ise; Kur’ân-ı Kerim'i düşünerek, anlayarak okuyup kendi hayatına ve toplum hayatına geçirmeye çalışmak. Öğüt dinlemek. Zikir, tevbe ve istiğfar. Huşû ve anlayış. Kalbi arındırma yollarına mürâcaat edip güzel ahlâk ve ihlâslı ibâdet üzere olmak; Cesâret, ins ve cin şeytanlarına tavır almak.
Kalbin Hastalığı ve Mühürlenmesi
Kur’an’ı gerektiği gibi anlamak için kalbin kilitli olmaması gerekir.4105 Kalbin, görevini yapabilmesi için, selîm olması; hastalıklı ve ârızalı bulunmaması gerekir. Kalplerin selim olmayıp, marazlı (hastalıklı) olmasını Kur’an, hemen daima nifak illetiyle irtibatlı gösterir.4106 Bu âyetlerden yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz:
Kalbi perişan eden hastalıkların başında samimiyetsizlik ve riyâkârlık gelmektedir. Münâfıklığın en tipik özelliği kalp hastalığıdır.4107 Kalp hastalığının diğer belirtileri arasında doymazlık, hırs,4108 rics (pislik, iğrençlik, sefihlik), şeytan fitnesine yataklık dikkat çeker.4109 Kalp marazı; kalp katılığı, kalp kararması (kasvet) getirir. Kur’an, bu kalp kasvetinden çokça bahseder ve onun insanın sonsuzluğa, güzele, iyiye, kısaca Allah'a giden yolunu tıkayan bir belâ olarak gösterir. “Yazıklar olsun kalbi kasvetle dolmuş olanlara.”4110 Kalp kasvetini azdıran en önemli sebep, sonu gelmez arzu ve emeller, hırslar ve tutkulardır.4111 Kalp kasvetinin en tipik temsilcileri yahûdilerdir.
İnsanın kalbini tahrip eden tutum ve davranışları, giderek kalbi paslandırır.
4094] 3/Âl-i İmran, 159
4095] 3/Âl-i İmran, 7
4096] 18/Kehf, 28
4097] 2/Bakara, 74
4098] 2/Bakara, 88
4099] 2/Bakara, 10; 33/Ahzâb, 32
4100] 45/Câsiye, 23
4101] 7/A'râf, 100
4102] 41/Fussılet, 5
4103] 22/Hacc, 46
4104] 47/Muhammed, 24
4105] 47/Muhammed, 22
4106] 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nur, 50; 33/Ahzâb, 12...)
4107] 2/Bakara, 10
4108] Bk. 33/Ahzâb, 32
4109] Bk. 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53
4110] 39/Zümer, 22
4111] 57/Hadîd, 16
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kalbin paslanması, hak ve hakikate açılabilecek pencerelerin kapanma noktasına yaklaşması demektir. Bu duruma gelen kişi, Yaratıcı ile arasına tam bir perde çekmiş olur.4112 Hastalanan ve paslanan kalp, nihâyet körleşir. Ve insan için esas körlük budur.4113 Kalbin körelmesi, kalp gözünün, yani basîretin kör olmasıdır ki, insanın kâinatı, varlıkları ve kendi nefsini okumasını (en azından doğru okumasını) engeller. Böyle olunca da, kalp körlüğü insan ve evrenin sırlarını çözmeye götüren bütün organ ve araçları dumûra uğratır ve bütün girişimleri aksatır. Nitekim Kur’an, kalple akıl arasında devamlı ilişki kurmuş, iş görmez hale gelen bir kalp gözünün akıl faaliyetini de fonksiyonunu icra edemez hale getireceğine işaret etmiştir.4114 Kur’an, bu konuda “akıl işleten, akıl faaliyeti yürüten kalpler” deyimini kullanıyor. 7/A’râf, 179. âyeti ise, inceden inceye düşünüp sırları keşfedemeyen kalplerden söz eder ve bu kalplerin sahiplerini gözleri görmez, kulakları işitmez olarak nitelendirdikten sonra onların yerlerini hayvanlardan daha aşağılarda gösterir.
Kalp körlüğünü; kalbin damgalanması, kilitlenmesi, perdelenmesi ve mühürlenmesi izler. Bu son aşama, insanın evrensel hak ve hakikate, imana açılan tüm kapılarının kapanmasıdır. Bu aşamadan dönüş yoktur. Dünya planındaki imtihanın kesin kaybıdır bu. Kur’an’da bu son aşamayı ifade için kalbin tab’ edilmesi;4115 hatmedilmesi/mühürlenmesi4116 ve kalbe kilit vurulması, 4117 kalbe perde çekilmesi4118 deyimleri kullanılmaktadır. Bu hale düşenlerin diğer duyu organlarının da ödevlerini insana yaraşır biçimde yapamayacağı dikkat çekilir.
Kalbi taşlaşmışların gözleri yaşsız olur.4119 Bu hal, kalp mühürlenmesi açısından önemlidir. Kalbin sevgi ve merhametten aldığı öyle yüce bir zevk vardır ki; böyle zengin gönüllerde dokulara kan veren kalp, sanki bir başka zevkle çarpmaktadır.
Bir insan, Allah'a karşı sorumluluk ve şükran hissi duymaz, takvâ özelliklerine sahip olmazsa; kalp, kulak ve gözünde meydana gelen cereyan kesilmesi (mühür ve perde) onun idrâk cevherini yok eder. Ona gerçekleri en kesin bir dille anlatsanız da; o, bunu farkedemez. Çünkü Allah'ın yaratış sırrında güzellikler ve ihtişam vardır. Gözü perdeli, kalbi ve kulağı mühürlü olan bunu farkedemez. Dolayısıyla onların uyarılması ve uyarılmaması eşittir; inanmazlar.
Bütün kâfirlerin değil; insanî değerlerden soyutlanmış küfürde inatçı kimselerin kalpleri mühürlenir. Cenâb-ı Hak, küfre düşen bir kimseyi sonsuz rahmetiyle uzun süre gözetimde tutar; yani kalbini hemen mühürlemez. Ona dönüş şansı tanır. Fakat gurur, cimrilik ve azgınlıkta direnirse, İlâhî gazap mührünü vurur ve artık o iflâh olmaz. Artık bu kimse Fâtiha'daki "mağdûb-i aleyhim" grubuna girmiştir. Diğer kâfirler ise "dâllîn"dir; günün birinde, kendi tavırlarıyla liyâkat kesb ettiğinde Rabbimiz hidâyet verebilir.
4112] 83/Mutaffifin, 13-15
4113] 22/Hacc, 46
4114] Bk. 22/Hacc, 46
4115] 7/A’râf, 101; 9/Tevbe, 87, 93; 10/Yûnus, 74; 30/Rûm, 56
4116] 2/Bakara, 7; 45/Câsiye, 23; 6/En’am, 46
4117] 4/Nisâ, 155; 47/Muhammed, 24
4118] 6/En’âm, 24; 18/Kehf, 57
4119] Bk. 2/Bakara, 74
KALP / GÖNÜL
- 987 -
Müslüman açısından kalplerin mühürlenmesi gerçekleşmez; öyleyse bu konu sadece azgın kâfirleri ilgilendirir diyemeyiz. Günümüzde günahlar çok kolaylaşmış, bilerek veya bilmeyerek şirke, küfre düşmek olağan hale gelmiştir. Bir müslümanın, kalplerin mühürlenmesi, Allah'ın lanetine uğramasına giden yolları iyi bilmesi gerekir ki o tehlikeli istikamete meyl etmesin. Günahtan küfre, küfürden kalp mühürlenmesine giden korkunç tehlikelerden uzak kalmak için çok hassas olmalıyız. Şeytanın ve nefsin günah işletmekten muradı; bizi sadece günahkâr kılmak değil; fırsatını bulup kalbi mühürletecek noktaya getirmektir. Her günah da, tevbe edilmediği ve ısrar edildiği müddetçe sonu ümitsizliğe, uydurma te'villerle haramı helalleştirmeye, kalp katılığına, dolayısıyla küfre açılan bir kapıdır. Kur'an, bu nedenle günahlardan kaçmamızı ısrarla emretmektedir. Bir insan günah işleye işleye, adım adım küfre yaklaşır. Günah işleyen, daima günah çevresinde günahkârlarla dost olacağından, yavaş yavaş günahkârlığı karakter çizgisi haline getirir.
Günah işleyen, suçuna karşılık te'vil yolları arar. En tehlikeli oyun da budur. Bu te'vil hastalığı ilerleyerek Kur'an'a saygıyı azaltır. Sonunda küfre götürebilir. Zaten tevbenin temel sırrı budur. Günah işleyen, hiçbir mazeret, bahane icat etmeden, te'vile kapılmadan suçunu idrâk ve kendine itiraf etmelidir. Bu kabul, te'vilden ve küfürden kurtarır. Bu konuda İblis ile Hz. Âdem'in işledikleri hata konusundaki tavırları Kur'an'da ibret alacağımız şekilde vurgulanır. Günah kompleksine/karmaşasına düşerek de insan küfre doğru yönelebilir. Şeytanın bir oyunu da, günah işleyen insanı paniğe kaptırarak saflarına almaktır. Yani "sen nasıl olsa büyük günahkârsın; sen artık iflah olmazsın, öyleyse günaha devam; battı balık yan gider" sloganıdır. Bu yorum, temelden yanlış bir yargıdır. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Allah,(vazgeçilip tevbe edilince) bütün günahları mağfiret eder." 4120
Kalbin mühürlenmesi, boş arzuları ilâh edinme,4121 Allah’ın nimetlerine nankörlük,4122 azgınlık, zulüm,4123 bilgisizlik4124 gibi sebeplerden olmaktadır. Kalbi mühürlenenler artık insanca ne görebelir, ne duyabilir, ne anlayabilir, ne de yaşayabilirler.4125 Küfre götüren günahlar açısından önemli bir konu, günahın cinsidir. Her günah çirkindir, kaçınılması gereken yasaklardır. Ama şeytan, bazen küçük günahları gözümüzde büyütürken; büyük günahları ve şirki basitleştirir. Elfâz-ı küfür, şirk ihtimali olan konular, müslümanın gözünde cehenneme düşmekle eş görünümünde olmalıdır. Namazı terketmeyi alışkanlık haline getirmek de küfür yoluna sapmaktır. Bunun yanında, insanın kendini, hevâ ve hevesini putlaştırmaya götüren gurur ve istiğnâ çok önemli bir günahtır. Bir günah, zulümle ilgiliyse, gönül incitiyorsa çok ciddi sonuçları olacak bir vebaldir. Zulüm, Kur'an'ın üzerinde ısrarla durduğu kalbi mühürlü kâfirlere ait bir özelliktir. Zâlimin kalbi mühürlenmeye baş adaydır. Ve şirk en büyük zulümdür. Yine küfre düşmemek açısından günah üreten günahlardan şiddetle sakınmamız gerekmektedir. Bazı günahlar, başka günahlara yataklık ederler. Bunların başında
4120] 39/Zümer, 53
4121] 45/Câsiye, 23
4122] 7/A’râf, 101
4123] 10/Yûnus, 74
4124] 30/Rûm, 56; 9/Tevbe, 87, 93
4125] 2/Bakara, 7; 63/Münâfıkun, 3; 9/Tevbe, 87, 93; 6/En’âm, 46
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yalan ve içki gelir. Yalanın günah barajını aşarak, nifak ve küfrü temsil ettiği konusunda ciddi uyarılar vardır.
Hastalık ve bozukluklardan arınmış bir kalp, Kur’an dilinde selîm kalp adını almaktadır.4126 Allah’ın, insandan son hesap gününde istediği tek şey, O’nun huzuruna selim bir kalple gelmiş olmasıdır.4127 Din hayatının, müslümanca yaşayışın amacı, insana selim kalbi kazandırmaktır. Selim kalbin olmadığı kişide, din sadece bir kuru iddia ve aldanıştır. İlginçtir ki, gaye olan, kalbe sıfat yapılan “selîm” kelimesi, tevhid yolunun genel adı olan İslâm’la aynı köktendir. Yani selâm ve selâmet kökünden. O halde selîm kalp barış, huzur, güven, aklık ve sükûnetle dolu olan kalp demektir ki, İslâm da bu değerlerin elde ediliş yoludur. Bu değerlerin sembol ve ufuk adı Allah’tır. Bu yüzden İslâm’ın teknik anlamı, Allah'a teslimiyet olarak verilmiştir. Buradan bakınca selîm kalp, Allah'a gereğince teslim olmuş kalp demek olacaktır.
Kalbin imtihanını4128 başarıyla verenlerin onu rahmet ve re'fet (sıcaklık, merhamet, kaynaşma) ile doldurduklarını görüyoruz.4129 Bu kalpler kasvete uzaktır. Hasta kalbin yolu kasvete; rahmetle dolu kalbin yolu lînete, yani yumuşaklığa çıkar. Kalp yumuşaklığının yokluğu, kalp gılzatı, yani katılık ve kabalık getirir ki, bu, insanları nefretle kaçıran bir illettir.4130 Kur'an, kalplerin, Allah'ı zikirle yumuşadığını belirtir.4131 Allah'ı zikir, yani şuurlu anma, kalbi titretir, yumuşatır ve daha sonra da onu itminan ile yani sükûnet, ferah, huzur ve doygunluk ile doldurur. Ve Kur'an'a göre kalplerin itminanı yalnız ve yalnız Allah'ı zikirle mümkündür. Allah yerine başka şeylerin sevgili seçildiği bir kalbin doyması, mutlu olması beklenemez. 4132
Kur'an, mühürlenmiş kalplerin mütekebbir, müstekbir kalpler olduğunu beyan eder.4133 "Allah, mütekebbir cebbar (büyüklük taslayan her zorbanın) kalbini mühürler."4134 Burada mütekebbir sıfatına, cebbar vasfının eklendiğini görüyoruz. Cebbar; cebre, şiddete, zora, dehşet ve baskıya başvuran demektir. Anlaşılan o ki, Kur'an, mütekebbirlerde cebbarlık sıfatının da kaçınılmaz olduğunu vurguluyor.
Mühürlenmiş hastalıklı kalplerin bir dâvâ çevresinde birleşmeleri mümkün değildir. Çünkü onlar, birliğin en emin yolunu, tevhidi, yani Allah'ın birliğini kabullenmeyerek kaosa düşmüşlerdir; artık birleşemezler. Onların vücut verebilecekleri birlik ve beraberlik ancak dış planda bedensel ve maddesel olabilir. "Sen onları toplu, birlik ve beraberlik içinde sanırsın; oysa ki onların kalpleri parça parçadır." 4135
Kalp bozukluğunun insan hayatındaki en tehlikeli pratik görünümü, insanın kalbiyle dilinin farklılığıdır. Kur'an bunu imansızlığın, şahsiyetsizliğin, dejenerasyonun bir belirişi olarak tespit ediyor. Kalple dilin uyuşmazlığı, insanın kalbine
4126] 26/Şuarâ, 89; 37/Saffât, 84
4127] Bk. 26/Şuarâ, 89
4128] 49/Hucurât, 3
4129] 57/Hadîd, 27
4130] 3/Âl-i İmran, 159
4131] 39/Zümer, 23
4132] Bk. 13/Ra'd, 28; 57/Hadîd, 16; 22/Hacc, 35; 23/Mü'minûn, 60; 8/Enfâl, 3
4133] 16/Nahl, 22
4134] 40/Mü'min, 35
4135] 59/Haşr, 14
KALP / GÖNÜL
- 989 -
karşı günah işlemesi, kalbine ihânetidir.4136
Kur'an'ı, tedebbürle yani düşünerek, anlayarak okumamak, kalbin kilitli olmasının en önemli belirtisidir. "Peki bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı: Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?"4137 Âyette geçen "tedebbür", okunan şeyin anlamı üzerinde iyiden iyiye düşünmek demektir. Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Kur'an'ın ne dediğini anlamadan okumanın insanı bir yere getirmesi mümkün değildir. Kur'an'ın manası üzerinde düşünmemek veya "biz Kur'an'dan bir şey anlayamayız" diyerek Allah'ın kelâmını rafa kaldırmak, kalbin mühürlenmiş olduğuna işarettir. Nitekim bu âyetin öncesinde4138 lânetlenmiş, kulakları tıkanmış, gözleri körelmiş insanlardan söz ederek dolaylı bir yoldan Kur'an'ı tedebbür etmeyenlerin kimler olduğuna dikkat çekilmiştir. "Kalpleri üzerinde kilitler mi var?" sorusundan şu sonuçlar çıkmaktadır: Ya bu insanlar Kur'an'ı dikkatle okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir.
"İman edenlerin, Allah'ı zikir ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürperip saygı dolu bir korku ile yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış fâsık kimselerdi."4139 Âyet, iman ettikten sonra ayağı sürçen ve Allah'ın kitabına farkında olmadan sırt dönen insanları uyarmakta mûcize bir beyandır. Aynı hatalı yoldan giderek perişan olan kitap ehli örnek gösterilmiştir. Hitap, son derece açık ve ürperticidir. İman sahipleri Allah'ın zikrine, yani Kur'an'a sırt dönmemek konusunda uyarılmaktadır. İkinci olarak, ehl-i kitabın zamanla bozulduklarına, kalplerinin karardığına ve saptıklarına dikkat çekilerek Allah'ın kitabına uzak kalmanın sonucu örneklendirilmiştir. Bu âyet, zaman içinde Kur'an'a uzak düşüp vahyin kabulleri yerine, geleneğin kabullerini koyan İslâm dünyasına mûcize bir Kur'an ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil ruhu örtmüş, iç dünyalar kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur'an'ın nefesiyle canlılık ve berekete döndürülebilir.
Kalplerin katılaşmasından sonra fâsıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir, çabucak unutuverir. Kur'an nûruyla aydınlandıktan sonra uzun bir süre Allah'ı zikretmekten uzak kalınca katılaşır, aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Gönüllerin huşû ve huzur ile Allah'ı anması gerekir. Aydınlanıp arınmalar için sürekli uyanık tutulması icap eder. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda yeniden hayat emaresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve böylece Allah'ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah, öldükten sonra yeryüzünü de diriltir, hayat doldurur, bitkilerle süsler, yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği zaman dirilir. Allah, ölüden diri çıkarır. Yeryüzünün dirilişi gibi bu Kur'an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular, yumuşatır ve ısındırır.
Allah, kâfirlere sevgi göstermeyip buğzeden, onları dost kabul etmeyen mü'minlerin kalplerine imanı yazar ve onlara yardım eder. 4140
4136] Bk. 2/Bakara, 283; Kur'an'ın Temel Kavramları, 269 vd.
4137] 47/Muhammed, 24
4138] 47/Muhammed, 23. âyette
4139] 57/Hadîd, 16
4140] Bk. 58/Mücadele, 22
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanın kalbi, iki farklı ânında aynı durumda olmaz; her şeyden daha çok kendi amellerinden etkilenir. İyi ve nurlu bir kalbe nur verir; kötü ve karanlık bir amel ise kalbin nurunu alır, onu karartır. Sâlih amel, insanın kalbini yumuşatır, öğütleri, hakkı ve hakikati kabul etmesini sağlar. İnsanın fıtratıyla bağdaşmayan ameller ise, insanın kalbini sertleştirir, katılık getirir. İnsanın kalbi, Kur'an'dan ışığını kesip, Allah'ın nuruyla bağını koparınca öylesine kararır ki, Kur'an tâbiriyle artık onun işi bitmiş ve onun kalbi mühürlenmiş sayılır. Takvâ sâyesinde Kur'an'ın hidâyetiyle, Allah'ın nuruyla bakıp, görünmezleri keşfeden, perdenin arkasındaki parıltıları görebilen insan; bu ışıkla irtibatı kendi iradesiyle kestiğinde körlüğü seçmiş olur. Artık, her şeye perdelenmiş gözlerle bakar. Görülmesi gerekenleri göremez. Kendi gözleriyle bazı şeyleri görür, ama sanki hiç görmemiş gibidir; sanki gözlerinin önüne perde çekilmiş olur. Kalbi de imandan, sevgiden ibâdetten zevk almaz olur ve küfrü, isyanı, fesâdı güzel görmeye başlar. Bunlar küfrün etkileridir; küfrün nedenleri değildir. "Onlar sapınca, Allah da kalplerini saptırmış, eğriltmiştir." 4141
Kalbin Mühürlenmesi Sebep Değil; Sonuçtur
Kalp nasıl mühürlenir? Bilindiği gibi, üzeri mühürlenmek, zarf, kap, örtü ve kapı gibi şeylerde olur. İnsanların kalpleri de, ilimlerin zarfları ve kapıları gibidir. Ne kadar anlayışlarımız varsa orada saklıdır. Kulak da bir kapı gibidir, duyulan şeyler oradan girer. Bilhassa geçmişteki, gelecekteki ve şimdiki gayb haberleriyle ilgili haberler, kitaplardaki kavramlar duyma yoluyla bilinir. Kalbin mühürlenmesi, zarfın mühürlenmesine; kulağın mühürlenmesi, kapının mühürlenmesine benzer. Hadis-i şerifteki her günahın, tevbe edilmediğinde kalpte kara bir leke oluşturması ve tekrarlandıkça bütün kalbi kaplaması, kalbin mühürlenmesidir. O salgın leke (virüs, mikrop) kalbe basılıp tab edilir. Başlangıçta, silinmesi mümkün kâğıttaki hata ile yazılmış bir harf, küçük leke iken, silinmez ve hatada ısrar edilirse matbû ve silinmez bir hale gelir. Diğer bir deyişle, alışkanlıkla ikinci huy olur. Ne silinir, ne çıkar ve o zaman ne iman yolu kalır, ne de küfürden kurtulmaya çare.
“Kâfirlerin kalbini Allah mühürlemişse, kâfirin müslüman olmamasında kabahati nedir?” sorusu akla geliyor. Allah, "Sen yüzünü hanîf olarak dine çevir. Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa o fıtrata çevir"4142 buyurur. Bu âyete göre Allah bütün insanları İslâm fıtratı üzerine yaratmıştır. Peygamber Efendimiz "her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu yahûdi, hıristiyan veya mecûsi yapar."4143 buyurur.
Tertemiz, pırıl pırıl yaratılan insan, zamanla çevrenin etkisiyle kirlenmeye başlıyor. Aynanın üzerindeki tozlar silinmeyince zamanla aynayı kapattığı gibi, günahlar da kalbi kapatıyor ve küfür de kalbin kilitlenip mühürlenmesine sebep oluyor. "İnsan, bir günah işlediğinde gönlünde siyah bir nokta belirir. Eğer kişi, günahına tevbe eder, pişman olursa, o siyahlık gider, yeri yeniden parlar."4144; "Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir. Hayır! Onlar şüphesiz o gün
4141] 61/Saff, 5
4142] 30/Rûm, 30
4143] Buhâri, K. Cenâiz 80; Müslim, K. Kader 25
4144] İbn Mâce, Zühd 29; Tirmizî, Tefsiru Sure 83/1; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 2/297
KALP / GÖNÜL
- 991 -
Rablerinden (O'nu görmekten) mahrum kalmışlardır. Sonra onlar cehenneme girerler." 4145
Bu, ömrü deri dibağlamayla geçen kişinin gül kokusundan nefret etmesi gibi, zafiyet hastalığına uğrayan kişinin kendisine yararlı yağlı yiyeceklerden nefret etmesi ve istifra etmesi gibi, kâfirler de küfürle öylesine içli dışlı olurlar ki gül gibi İslâm'dan kaçarlar. Gözleri güzellikleri görmez. Görse de kedinin bülbülü bir yudumluk et görmesi gibi görür. Her şeyin değerini paraya göre ölçer. Kulağı para sözünden başka konuşmalara kapalıdır. O öyle isteyince Allah da onun kalbini mühürler ve gözünü perdeler.
Günahlar art arda gelince kalbi kapatır. Günah onu kapatınca Allah tarafından mühürleme ve damgalama gelir. Bu durumda iman, kalbe girecek yol bulamadığı gibi küfürden kurtaracak bir kurtarıcı da bulamaz. İşte bu, kalbin mühürlenmesidir. Müttakîler için kurtuluş rehberi olan Kitab'ın ve ondaki uyarıcı beyanların inatçı kâfirlerce hiçbir değeri yoktur. Mü'minlerin gönüllerine, ruhlarına açılan bütün pencereler, kâfirlere kapalıdır.
İnatçı kâfirlerin kalp ve kulaklarının mühürlenmesi, gözlerinde perde olması, onların Hakk'ı reddetme nedeninin, kendi hataları olmadığı ve sadece Allah'ın dilemesi ile olduğu anlamına gelmez. Onlar, kabul etmezler, iman etmezler; çünkü Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Bu mühürleme ve perdeler onların Hakk'ı kabul edememelerinin nedeni değil; bilakis reddetmekte inat etmelerinin bir sonucudur. Kur'an, tabiattaki İlâhî kanundan söz eder: Eğer bir kimse, bir şey hakkında aleyhte önyargı sahibi olur ve sürekli bu önyargısını beslerse, o şeyde ne iyi bir taraf görebilir, ne iyi bir şey işitebilir, ne de tarafsızca değerlendirmek için ona kalbini açabilir. Bu, Allah'ın tabiattaki kanunlarından biri olduğu için kalpleri, kulakları mühürlemek ve gözleri perdelemek özellikleri O'na atfedilmiştir.
Bu mühürleme ve tab edilmenin (baskı'nın) kazanılması kuldan, yaratılması Allah'tandır. Mühürlemenin Allah'a isnâdı, mecaz değil; gerçektir ve cebir (zorlama) yoktur. Günahların kalbi paslandırıp leke ve mikroplandırmasıyla ilgili hadis ve kalbin pas tutmasıyla ilgili Kur’an4146 ahlâkta alışkanlık meselesini ne güzel açıklar. Ahlâkın ve dinin kıymetinin, devam ve alışkanlıkta olduğunu ne veciz anlatır. Bir günahta ısrar etmekle etmemenin farkı da bundandır. Günahı helal saymanın, haramı helal kabul etmenin küfür olması da bununla ilgilidir.
İman meselesinde kâfirler için bu alışkanlığın sonucu, bu sonradan edinilen ikinci huy, bu kökleşmiş meleke ne ise; amel konusunda mü'minler için ibâdetlerin durumu da böyledir.
İyiliklere, âdet edinmekle alışılır. Kötülükler de alışkanlık ile içinden çıkılmaz bir ikinci huy olur. Hayatın akışı bu alışkanlığın kazanılması demektir. İlk yaratılışta beşer iradesinin ilgisi yoktur. Fakat alışkanlıkta ilk hissesi önemlidir. Bununla beraber, bunun üzerine sonuç olarak yaratma yine Allah'ındır. Ama ilk yaratılış gibi cebr, yani zorlama yoktur. Aynı zamanda insanın yaratıcılığı da yoktur; yalnız eylemi, kesbi, yani kazancı vardır. İnsan bir taraftan yaratılmışı alır, diğer taraftan yaratılacağı kazanır. Onun kalbi, Allah'ın yarattığı ve yaratmasının güzergâhıdır. Allah, insanlara başlangıçta kalp vermeseydi veya kendiliğinden
4145] 83/Mutaffifin, 14-16
4146] 83/Mutaffifin, 14
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mühürlü olarak kalbi yaratsaydı, o zaman cebr/zorlama olurdu. Allah, mührü, insan irâdesi ve alışkanlığıyla sonradan oluşturduğu ikinci huyundan, kulun istemesinden sonra vurmuştur. Kader, bir bilmedir, zorlama değildir. Bunlar, Allah'ın ilminden dolayı kâfir olmamış; kâfir olduklarından ve olacaklarından ötürü Allah öyle bilmiş, öyle takdir etmiştir.4147
"...Allah, münâfıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir. Yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür. Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra küfretmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar."4148 Münâfıklar, küfürleri sebebiyle kalpleri mühürlenmiştir de artık hiç anlamazlar. Allah onlara sadık bir müslüman, şerefli bir insan olmayı nasip etmemiştir. Onlarda hakikati kavrama yeteneği kalmayıp onların ahlâkî duyguları silinmiştir. Çünkü böyle bir yolda yürüdükleri, davranışları arasında çelişkilerle yaşadıkları için, bu değerlerden mahrum olmuşlar ve bu zilleti kendileri tercih etmişlerdir. Onlar, mü'min olduklarını söylemelerine rağmen, küfür yolunda ısrar etmiş ve bu yüzden de Allah'ın kalplerini mühürlemiş olduğu kimselerdir. Çünkü onlar, kendileri için münâfıklığı tercih etmiş ve Allah da onlara bu ahlâkî rezilliği nasip etmiştir. Allah'ın yarattığı psikolojik yasalar dolayısıyla küfür, kibir ve nifak, kalbin mühürlenmesine neden olur. İnsan inkâr ettikçe kalbi katılaşır, hiçbir şeye inanmaz olur. Allah, hakikati kabul etmek istek ve niyeti gösterenin kalbini mühürlemez. Ancak kâfirlerin, zorbaların kalplerini mühürler. Anlamak istemeye istemeye anlayışsızlık onların huyu, doğal durumu haline gelir. Gönül, alıştığı huylardan başkasına istek göstermez. O insan, vurdumduymaz olur. Allah o kimseleri kendi nefislerine, bâtıl arzularına terkeder. İşte Allah'ın kalpleri mühürlemesi, bu psikolojik durumu anlatmaktadır.
"Ve onlara büyük azap vardır." İnatçı küfrün sonucu budur. Allah'ın uyarıcı beyanlarını hiçe saymanın, azapla korkutulmakla korkutulmamayı eşit görmenin doğal sonucu elbette bu olacaktır. Bu dünyada küfür devletinin yıkılması, zulme dayanan saltanatlarının yerle bir olması onlara büyük azap olduğu gibi; âhirette büyük azap vardır. Bu âyetteki azâbın yalnız âhirette olacağı mânâsına gelmez. Âyetlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenlere dünyada rüsvaylık, âhirette de büyük azap vardır.4149 Mescidlerde Allah'ın adının anılmasını engelleyenlere, o mescidlerin harap olmasına çalışanlara dünyada rezillik, âhirette büyük azap vardır.4150 Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşanların yeryüzünde bozgunculuk yapanların cezası dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır. 4151
Kur’an’da Kalp, Kulak ve Gözün Konumu
Hiçbir şey bilmeden anne karnından çıkan insana Allah’ı hakkıyla tanıyıp şükretmesi için kalp, göz ve kulak gibi nimetler verilmiştir. 4152
Allah’tan gâfil olanlar, kendi iradeleriyle kulak, göz ve kalplerini fıtratları doğrultusunda kullanmadıkları için Allah, onların kulak ve kalplerini mühürlemiş
4147] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 97
4148] 63/Münâfıkun, 1-3
4149] 2/Bakara, 85
4150] 2/Bakara, 114
4151] 5/Mâide, 33
4152] Bk. 16/Nahl, 78
KALP / GÖNÜL
- 993 -
ve gözlerine perde çekmiştir.4153
Kulak, göz ve kalplerini gereği gibi kullanıp Allah'a teslim olamayanlar, insanlıklarını kaybederler; hayvandan daha aşağı derekeye düşerler. 4154
Kulak, göz ve kalp, yaptıklarından (ve yapmak zorunda olup da yapmadıklarından) sorumludur. 4155
Gerçek körler, kafa gözü görmeyenler değil; kalp gözlerini, basiretlerini kaybedip tarihten ibret almayan ve geçmiştekilerin işlediği hataları tekrar edenlerindir. 4156
4153] Bk. 2/Bakara, 7; 16/Nahl, 108
4154] Bk. 7/A’râf, 179
4155] Bk. 17/İsrâ, 36
4156] Bk. 22/Hacc, 46
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kalp Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İsim Halindeki Kalb ve Çoğulu Kulûb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 132 Yerde): 2/Bakara, 7, 10, 74, 88, 93, 97, 118, 204, 225, 260, 283; 3/Âl-i İmrân, 7, 8, 103, 126, 151, 154, 156, 159, 167; 4/Nisâ, 63, 155; 5/Mâide, 13, 41, 41, 52, 113; 6/En’âm, 25, 43, 46; 7/A’râf, 100, 101, 179; 8/Enfâl, 2, 10, 11, 12, 24, 49, 63, 63, 70; 9/Tevbe, 8, 15, 45, 60, 64, 77, 87, 93, 110, 110, 117, 125, 127; 10/Yûnus, 74, 88; 13/Ra’d, 28, 28; 15/Hıcr, 12; 16/Nahl, 22, 106, 108; 17/İsrâ, 46; 18/Kehf, 14, 28, 57; 21/Enbiyâ, 3; 22/Hacc, 32, 35, 46, 46, 53, 53, 54; 23/Mü’minûn, 60, 63; 24/Nûr, 37, 50; 26/Şuarâ, 89, 194, 200; 28/Kasas, 10; 30/Rûm, 59; 33/Ahzâb, 4, 5, 10, 12, 26, 32, 51, 53, 53, 60; 34/Sebe’, 23; 37/Sâffât, 84; 39/Zümer, 22, 23, 45; 40/Mü’min, 18, 35; 41/Fussılet, 5; 42/Şûrâ, 24; 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 16, 20, 24, 29; 48/Fetih, 4, 11, 12, 18, 26; 49/Hucurât, 3, 7, 14; 50/Kaf, 33, 37; 57/Hadîd, 16, 16, 27; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 2, 10, 14; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 3; 64/Teğâbün, 11; 66/Tahrîm, 4; 74/Müddessir, 31; 79/Nâziât, 8; 83/Mutaffifîn, 14.
B- Fiil Halindeki Kalb ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 36 Yerde): 2/Bakara, 143, 144; 3/Âl-i İmrân, 127, 144, 149, 174, 196; 5/Mâide, 21; 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 119, 125; 9/Tevbe, 48; 12/Yûsuf, 62; 16/Nahl, 46; 18/Kehf, 18, 36, 42; 22/Hacc, 11; 24/Nûr, 37, 44; 26/Şuarâ, 50, 219, 227, 227; 29/Ankebût, 21; 33/Ahzâb, 66; 40/Mü’min, 4; 43/Zuhruf, 14; 47/Muhammed, 19; 48/Fetih, 12; 67/Mülk, 4; 83/Mutaffifîn, 31, 31; 84/İnşikak, 9.
C- Gönül Anlamındaki Fuâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 16 Yerde): 6/En’âm, 110, 113; 11/Hûd, 120; 14/İbrâhim, 37, 43; 16/Nahl, 78; 17/İsrâ, 36; 23/Mü’minûn, 78; 25/Furkan, 32; 28/Kasas, 10; 32/Secde, 9; 46/Ahkaf, 26, 26; 53/Necm, 11; 67/Mülk, 23; 104/Hümeze, 7.
D- Kalb Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- İnsana Verilen Kalp, Allah'ın Nimetidir: Mü'minun, 78; Secde, 9; Ahzab, 4.
b- Kalb-i Selim: Şuara, 89.
c- Kalplerin Huzuru: Ra'd, 27-28.
d- Katılaşan Kalbin Misali: Bakara, 74.
e- Kalp Körlüğü: Hacc, 46.
f- Kalplerdeki Niyetlerde Vebal Vardır: Bakara, 225; Ahzab, 5, 51.
g- Kâfirlerin Kalpleri Birbirine Benzer: Bakara, 118; Al-i İmran, 11; Hûd, 110; Zâriyat, 52-53.
h- Kalplerdeki Niyetlerde Vebal Vardır: Bakara, 225; Ahzab, 5, 51.
i- Allah, Kalplerdeki Niyetleri Bilir: Ahzab, 51, 54; Mü'min, 19.
j- Allah, Yalancıları da Sadıkları da Bilir: Ankebut, 3.
k- Günah, Kalbi Paslandırır: Mutaffifin, 14.
l- Herkese Doğruyu Görecek Basiret (Kalp Gözü) Verilmiştir: En'am, 103.
m-Taş-Kalp İlişkisi: Bakara, 74.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Kalbi karartan ve katılaştıran şey: Kütüb-i Sitte, 12, 324
Kalbin Hususiyeti: K. Sitte, 17, 500
Kalplerin Öldüğü günde kalbin ölmemesi: K. Sitte, 17, 178-179
Maddi ve manevi kalbin birbiriyle alakası: K. Sitte, 10, 289
Gönül zenginliği: K. Sitte, 15, 178
Kalp rikkati: Buhârî, Tecrid, 12, 356
Kalb-i mürekkeb: Buhârî, Tecrid, 1 Mukaddime 309
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’ân’da Kalb ve Mühürlenmesi, Yener Öztürk, Işık Y.
2. Kitabu’l Kalb, -Yürek Çağrısı-, Ramazan Kayan, Çıra Y.
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 190-198
4. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 180-184
5. Tefsir-i Kebir (Mefatihu'l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 475-495
6. Fi Zılali'l Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 83-84
7. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 50
8. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 90-97
KALP / GÖNÜL
- 995 -
9. El-Mizan Fi Tefsiri'l-Kur'an, M. Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 81-84
10. Min Vahyi'l-Kur'an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 53-61
11. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 43-45
12. 12- Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 81-119
13. 13- Arınma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. c.1, s. 77-107
14. 14- Kur'ani Araştırmalar, Murtaza Mutahhari, Tuba Y. c. 1, s. 71-82
15. 15- Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 290-291
16. 16- TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y., c. s.
17. 17- Kur'an'da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 20, 176, 267, 310
18. 18- Kur'an'da Nefs Kavramı, Ahmet Ögke, İnsan Y. s. 58-59
19. 19- Kur'an'da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s.52 -59 Duyular: 169-185
20. 20- Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 61-72
21. 21- Kur’an’da Kalite Kavramı, Bayraktar Bayraklı, M.Ü. İ.F. Y.
22. 22- Vesvese; Mehmed Paksu, Nesil Y. s. 71-88
23. 23- Kur'an'ın Temel Kavramları, 267-276
24. 24- Kur'an'da Vicdanın Önemi, Harun Yahya, Vural Y.
KARDEŞLİK
- 997 -
Kavram no 112
Ahlâkî Kavramlar 24
Bk. Ahlâk; Sâlih Amel; İhtilâf
KARDEŞLİK
• Uhuvvet/Kardeşlik; Anlam ve Mâhiyeti
• İslâm Hukukunda Nesep Yönüyle Kardeşlik Hukuku
• İslâm ve İnsan Kardeşliği
• Tasavvufta Kardeşlik (İhvân) Anlayışı
• Radâ; Sütkardeşliği ve Süt Akrabalığı
• Kan kardeşliği ve And İçme
• Muâhât; Ensâr ile Muhâcirler Arasında Kardeşlik
• Günümüzde Müslüman Bireyler ve Cemaatler Arasında Kardeşlik
• Selâm; Kardeşliğin Göstergesi
• Îsâr; Kardeşini Kendine Tercih Edecek Özveri
• Kur’ân-ı Kerîm’de Kardeşlik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Kardeşlik Kavramı
• Uhuvvet/Kardeşlik ve Görevlerimiz
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan ittika edip korkun ki, merhamete ulaşasınız.” 4157
Uhuvvet/Kardeşlik; Anlam ve Mâhiyeti
Kardeş, aynı anne ve babadan doğan veya ortak değerlere sahip olan kimselere denilir. Arapça'da “ah(v)” kelimesiyle karşılanmaktadır. Kardeşler, arkadaşlar anlamına gelen ihve(h) ve ihvân kelimeleri ise “ah(v)” kelimesinin çoğuludurlar. Kardeş denildiğinde, genellikle aynı anneden ve babadan dünyaya gelen kişiler akla gelmektedir. Bu soy-sop kardeşliğinin dışında bir de aynı dine ve dünya görüşüne mensup olmayı ifade eden akîde kardeşliği sözkonusudur.
İslâm dininde kardeşlik, bütünüyle akîde temeline dayanmaktadır. Allah (c.c.), Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır: "Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan ittika edip korkun; umulur ki merhamete ulaşırsınız." 4158 Âyet-i kerîmeden de açıkça anlaşılacağı üzere, ancak iman bağıyla bir araya gelenler kardeş olarak kabul edilmektedirler. Buna göre yeryüzünün neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, hangi dili konuşuyorlarsa konuşsunlar, hangi kavme mensup olurlarsa olsunlar veya hangi renge sahip olurlarsa olsunlar bütün mü'minler kelimenin tam anlamıyla birbirlerinin kardeşleridirler, yani birbirlerinin sâdık dostlarıdırlar. Bu kardeşler kendi aralarında apayrı bir topluluk oluştururlar. Kendi akîdelerine saldıran veya imana karşı küfrü tercih eden kimselere -kendilerine ne kadar yakın olurlarsa olsunlar- asla sevgi beslemezler. Bu anlamda sadece akîde kardeşliğini esas tutarlar; Rablerinin şu mealdeki
4157] 49/Hucurât, 10
4158] 49/Hucurât, 10
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyarılarını asla unutmazlar: "Allah'a ve âhiret gününe iman eden hiçbir topluluk bulamazsın ki onlar Allah'a ve Rasûlüne karşı başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar. Bunlar ister, babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir." 4159; "Ey iman edenler, eğer imana karşı küfrü sevip tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler/dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî edinirse, işte zulme sapanlar bunlardır." 4160
Kuşkusuz mü'min gönülleri en sağlam ve köklü bir biçimde bağlayan bağ, iman ve takvâ esasından kaynaklanan kardeşlik bağıdır. Bu, Cenâb-ı Allah'ın mü'minlere bahşettiği en güzel nimetlerden biridir. Âyet-i kerîmede bu durum şöyle ifade edilmektedir: "Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Yine siz tam bir ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor."4161 Yüce Rabbimiz bizlere, câhiliyye döneminde birbirlerine düşmanlıklarıyla ün salmış Evs ve Hazrec kabilesine mensup fertleri iman bağıyla nasıl kardeşler haline getirdiğini hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma, insanlığa kumanda edecek kişilerin mutlaka akîde bağını esas alan, yani hep birlikte Allah'ın ipine içtenlikle sarılan insanlar olmaları gerektiğini zımnen öne çıkartmaktadır. Dahası ve en önemlisi, insanlığa kumanda edecek mü'minlerin başarısını, Allah'ın ipine sımsıkı sarılıp kardeşlik bağını kuvvetlendirmek şartına bağlamaktadır.
İslâm'da kardeşlik akîde temeline oturtulduğu içindir ki, mü'minlerin arasını bozacak her türlü sun’î/yapay ayrımlar ve böbürlenmeler de haram kabul edilmiştir. Irk, soy, cins vs. türünden câhilî değerler yerine takvâ kriteri getirilmek sûretiyle toplumsal kardeşliğin ve âhengin bozulmaması sağlanmıştır. Bu konudaki âyet-i kerîme her türlü tartışmayı sona erdirici niteliktedir: "... Hiç kuşkusuz, Allah katında en üstün olanınız, takvâca en ileride olanınızdır..." 4162
Mü'min erkekler ile mü'min kadınların, akîde ve takvâ temelinde birbirleriyle yardımlaşmaları kardeşliğin bir gereği olarak zikredilmektedir. Bu yardımlaşma, bireysel ve toplumsal hayatta iman ve takvâ ilkesinin egemen olmasını sağlamak için gerekli görülmektedir. Nitekim bu amaçla bir araya gelen kimselere Allah'ın rahmet edeceği belirtilmektedir: "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velîleridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır..." 4163
Kardeş olmak, arkadaş ve sâdık dost olmak; sevinçte ve kederde beraber olmayı göze almak; bunu fiilî olarak göstermek demektir; sevmek, saymak, güvenmek, merhamet etmek, yardımlaşmak ve dayanışmak demektir. Bunlar olmadan kardeşlik iddiasının bir anlamı olmaz. Kur'ân'ın öngördüğü kardeşlik, bütün bunları içeren bir muhtevâya sahiptir. Bir hayat biçimidir İslâm'daki kardeşlik.
4159] 58/Mücâdele, 22
4160] 9/Tevbe, 23
4161] 3/Âl-i İmrân, 103
4162] 49/Hucurât, 13
4163] 9/Tevbe, 71
KARDEŞLİK
- 999 -
Dinde kardeşliğin en güzel numûnesini Peygamber çağında Peygamber’le birlikte yaşayan seçkin sahâbeler ortaya koymuşlardır. Muhâcir-Ensar ilişkisi, kardeşliğin ne anlama geldiğini bizlere gösteren son derece mükemmel bir örnekliktir. Medineli Ensar, Mekkeli Muhâcir kardeşlerinin nefislerini, kendi nefislerinden daha aziz tutmuşlar, onları hiçbir konuda yalnız ve yardımsız bırakmamışlardır. Hatta Ensâr'dan bir müslüman, muhâcir kardeşine, şâyet dilerse hanımlarından birini boşayıp kendisine nikâhlayabileceğini bile teklif etmekten kaçınmamıştır. Bu davranışlarıyla Ensar, imanlarında ne denli ihlâslı olduklarını göstermişlerdir elbette. Âyette şöyle buyrulmaktadır: "Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı da içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar, felâh bulanlardır" 4164. Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Hiçbiriniz kendi nefsiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de istemedikçe iman etmiş olmaz."4165 Hz. Ali (r.a.) şöyle demektedir: “Senin hakiki kardeşin seninle beraber olan, sana menfaat versin diye kendi nefsine zarar vermeye râzı olan, zamanın felâketleri kapını çaldığı vakit, senin dağınık durumunu derlemek için kendi derli toplu durumunu (gerekiyorsa) dağıtan kimsedir.”
Mü'minler kardeşlikte ve dostlukta tıpkı aksâmı birbirine geçmiş mükemmel ve sapasağlam bir bina gibidirler veya bütün unsurları ve zerreleriyle birbirine bağlı bir vücut gibidirler. Bir vücudun herhangi bir organı rahatsız olduğunda nasıl ki bütün bir vücut aynı rahatsızlığı, aynı acıyı duyarsa, bir tek mü'minin -dünyanın tâ öbür ucunda bile olsa- çektiği acıyı, duyduğu ıstırâbı diğer mü'min kardeşleri derinden hisseder. Mü'minlerin bu denli birbirlerine bağlı olduklarını Peygamber (s.a.s.) şöyle ifade etmektedir. “Mü'minin mü'mine bağlılığı, parçaları birbirini bütünleyen bir bina gibidir." Hadisi rivâyet eden Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin bunu tarif için parmaklarını birbirine geçirdiği zikredilmektedir.4166 "Mü'minleri kendi aralarındaki merhametleşmelerinde, sevişmelerinde, yardımlaşmalarında bir vücut gibi görürsün. Ki vücudun bir organı ağrırsa, vücudunun kalan kısmı uykusuzluk ve humma ile o organ için birbirini çağırır." 4167
Bir mü'minin, diğer bir mü'min kardeşine her hâlükârda yardımcı olması gerekmektedir. Peygamberimiz bir hadisinde, "zâlim de olsa, mazlum da olsa mü'min kardeşine yardım et!" diye buyurmaktadır. Zulüm konusunda nasıl yardım edileceğini ise şu çarpıcı sözlerle dile getirmektedir: "Onu zulümden el çektirirsin. Ona yapacağın yardım işte budur." 4168 Kardeşliğin bir gereği de, zulme meyleden diğer kardeşlerini uyarmak ve onları hizaya getirmek için çalışıp durmaktır. Bu tür bir yardımlaşma fertlerin ve toplumların selâmeti için oldukça önem arzetmektedir.
Allah Rasûlü Mescid-i Nebevî'nin inşâsından sonra Muhâcirler ile Ensâr'dan doksan sahâbe arasında ikişer ikişer kardeşlik akdetti. Kendisi de Hz. Ali'yi kardeş edindi. Bütün mü'minler birbirinin din kardeşi olmakla birlikte, bu özel kardeşleştirme; yardım, ziyâret, ihsan, nasihat ve rehberliği, hatta zevi'l-erhamdan önce mirasçı olmayı kapsamına alıyordu. İbn Abbas anlatıyor: "Muhâcirler Medine'ye
4164] 59/Haşr, 9
4165] Buhârî, İmân 7
4166] Buhârî, Salat 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
4167] Buhârî, Edeb 27, 41; Müslim, Birr 66, h. no: 2586
4168] Buhârî, Mezâlim 4; Müslim, Birr 62
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geldikleri zaman aralarında akrabalık bağı olmaksızın, Rasûlüllah'ın ihdas ettiği kardeşlik dolayısıyla Ensara vâris oluyorlardı. Âyette şöyle buyruluyor: "O kimseler ki iman edip hicret ettiler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda mücâdele ettiler. O Ensar ki Muhâcirleri barındırdılar ve onlara yardım ettiler. Onlar birbirinin velîleridirler." 4169 Burada velâyet; yardım, yardımlaşma, öğüt ve verâsetle tefsir edilmiştir. Bedir savaşından sonra Muhâcirlerin maddî durumlarının düzelmeye başlaması üzerine Muhâcirlerin Ensara mirasçı olma hükmü şu âyetle neshedilmiştir: "Hısımlar (akrabâlar) Allah'ın kitabında birbirine daha yakındırlar." 4170 Ensâr bazı mallarını Muhâcir kardeşleriyle bölüşmüş, hurmalıklar üzerinde onlarla ziraat ortakçılığı yapmışlardır. 4171
Bir mü'min kendi için arzu ettiğini mü'min kardeşi için de arzu etmedikçe olgun mü'min olamaz.
Kardeşliği Bozan Hususlar
Kardeşliği bozan pek çok husus vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadis-i şeriflerde bütün bu hususlar açık bir biçimde belirtilmektedir. Bir âyet-i kerîmede, kardeşliği bozan ve dolayısıyla bireysel ve toplumsal âhengin zedelenmesine yol açan kötü hususlardan bazılarına şöyle deyinilmektedir: "Ey iman edenler! Zannın çoğundan (sûizandan) kaçının, çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin. Kiminiz de kiminizin gıybetini yapıp arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz, ölü kardeşinizin etini yemeyi sever mi?" 4172 Bu âyet-i celîlede Yüce Rabbimiz, mü'minleri açık bir biçimde sûizandan, kardeşlerinin gizli yönlerini araştırmaktan, gıybet, dedikodu ve kulis yapmaktan sakındırmaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.) ise bu konuda şöyle buyurmaktadır: "(Sebepsiz) zandan sakınınız. Zira zan, sözlerin yalanı çok olanıdır. Birbirinizin ayıbını görmeye ve duymaya çalışmayınız. Birbirinizin mahrem hayatını da araştırmayınız." 4173
Bir başka âyet-i kerîmede şu hususların altı çizilmektedir: "Ey iman edenler, bir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin, belki alay ettikleri kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla alay etmesin, belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi yadırgayıp küçük düşürmeyin ve birbirinizi en olmadık kötü lakablarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir." 4174 Bu âyet-i kerîmede de alay, kötü lakab takma ve benzeri gibi fısk kabul edilen davranışlar konusunda mü'minlerin duyarlı olmaları gerektiği vurgulanmaktadır.
Kin, haset ve hakaret de kardeşliği bozan hususlar arasındadır. Kitab-ı Kerîm'de kendilerinden övgüyle bahsedilen mü'minlerin cennette her türlü kinden ve hasetten tümden arındırıldıkları belirtilmektedir: "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar."4175 Enes b. Mâlik'in rivâyet ettiği sahih bir hadiste ise Peygamberimiz (s.a.s.) şu nasihatlerde bulunmaktadır: "Birbirinizle kinleşmeyin, hasetleşmeyin,
4169] 8/Enfâl, 72
4170] 8/Enfâl, 75
4171] İbn Sa'd, Tabakat, III, 396; Buhârî, II, 71, 111, 164
4172] 49/Hucurat, 12
4173] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58; Müslim, Birr 28-34
4174] 49/Hucurât, 11
4175] 15/Hicr, 47
KARDEŞLİK
- 1001 -
birbirinizden yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları kardeş olun..."4176; "Bir kişiye, müslüman kardeşine hakaret etmesi kötülük olarak yeter."4177 Mü'min kardeşinin ufak-tefek kusurlarına ve eksikliklerine bakarak ona kin ve adâvet besleyen kişi, gerçekte insafsızca ve zâlimce davranan kimsedir.
Grupçuluk, inhisar-ı zihniyet, benmerkezcilik vb. gibi kötü hasletler de kardeşliği bozan ve mü'minleri birbirine düşüren hususlar cümlesindendir. Çünkü bu türden iddialar kaçınılmaz olarak beraberinde tefrikayı, çekişmeyi ve çatışmayı getirmektedir. Mü'minlerin birbirine düşmesi veya düşürülmesi ancak bu yollarla mümkün olabilmektedir. Nitekim bir hadis-i şerifte, şeytanın bu yönde daima bir umut beslediğine işaretle şöyle buyrulmaktadır: "Şeytan, Kıbleye dönen (mü'min)lerin artık kendisine ibâdet etmesinden ümidini kesmiştir; fakat onları birbirine düşürmekte (hâlâ ümitlidir)." 4178
Bütün bu kardeşliğe zarar veren hususlar ve hasletler, tıpkı birer mikrop gibi, sirâyet ettiği vücutları hasta düşürmekte ve tahrip etmektedir. Dinde kardeşlik rûhunu yeniden canlandırmak ve mü'minlere kaybettikleri kuvveti yeniden kazandırmak, ancak bu tür hasletlerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilir. Kitab-ı Kerîm'in öngördüğü kardeşliğin tesis edilmesi demek, İslâm ümmetinin yeniden dirilmesi demektir. "Tarihî kinleri, kabilevî ihtirasları, şahsî tamahları, taassup ile kaldırdıkları bayrakları bir kenara itip yok eden, Allah yolunda kardeşlik prensibinden başka hiçbir prensip, kalpleri birleştiremez. Ancak bu kardeşlik prensibiyle saflar Yüce Allah'ın sancağı altında birleşebilir."
Kardeşlik Hukuku
Sıhrî (nesep/soy yoluyla) kardeşlik, İslâm'ın kıymet verdiği önemli akrabalık münâsebetlerindendir. Kardeşlerin birbirleri üzerinde hakları ve vazifeleri vardır. Kardeşler, aralarında adâlet, iyilik ve dostlukla muâmele etmelidirler.
Kur'ân-ı Kerîm’de, Hz. Âdem'in iki oğlu Hâbil ve Kabil'den şöyle bahsedilir: "Ey Rasûlüm, Ehl-i Kitab'a, Âdem'in iki oğlunun haberini hakkıyla oku. Onlar Allah rızâsını kazanmak için kurban kesmişlerdi de birisininki kabul edilmiş, diğerininki kabul olunmamıştı. Kurbanı kabul olunmayan (Kabil) diğerine; ‘Seni muhakkak öldüreceğim’ demişti. Kardeşi ona şöyle cevap vermişti: ‘Allah, ancak takvâ sahiplerinin kurbanını kabul eder. Yemin ederim ki, eğer beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben isterim ki sen kendi günahınla birlikte benim günahımı da yüklenesin; böylece cehennemliklerden olasın. İşte zâlimlerin cezâsı budur.’ Nihâyet (Kabil) hevesine uyarak kardeşini (Habil'i) öldürmeye kalkışmış ve sonra onu öldürmüştü. Böylece ziyana uğrayanlardan olmuştu.” 4179
Yûsuf sûresinde de, Hz. Yûsuf'a kardeşlerinin yaptıkları kötülükler uzun uzun anlatılır. Sonunda her şey ortaya çıkınca kardeşlerinin ona: "Allah'a yemin ederiz, Allah seni bizden üstün kılmıştır. Biz doğrusu (sana yaptıklarımızda) suçlu idik" dedikleri; Hz. Yusuf'un da; "Size, bu gün hiç bir başa kakma ve ayıplama yok. Sizi Allah mağfiret
4176] Buhârî, Edeb 57; Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizi, Birr 24
4177] Müslim, Birr 32
4178] Tirmizi, Birr 25; Müslim, Münâfıkun 65
4179] 5/Mâide, 27-30
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etsin. O merhametlilerin en merhametlisidir." 4180 diyerek, onları af ve müsâmaha ile karşıladığı haber verilmektedir.
Hz. Mûsâ (a.s.), kardeşinin de kendisiyle beraber hayır ve iyilikte ortak olmasını Allah Teâlâ'dan şöyle istemiştir: "Mûsa dedi ki: ‘Ey Rabbim; benim göğsüme genişlik ver; işimi kolaylaştır; dilimden de şu düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar. Bana kendi ailemden bir de vezir (yardımcı) ver; kardeşim Hârun'u... Onunla sırtımı kuvvetlendir. Onu işimde ortak kıl. Tâ ki seni çok zikredelim, çok analım."4181 Peygamberlerin kardeşlerine olan iyiliklerinin Kur'an'da anlatılması müslümanlara öğüt ve örnek olması içindir. Kardeşler, aralarında şu esaslara göre hareket etmelidir:
1- Kardeşler birbirlerine sevgi ve saygı beslemeli, küçükler büyüklerine karşı saygısız davranışlardan sakınarak onları anne ve babası gibi görmeli ve kendilerine (meşrû ve mâruf ölçüler içinde) itaat etmeli, büyük kardeşler de küçüklerin kabahatlerini af ve hoşgörü ile karşılamalıdır.
2- Kardeşler, anne ve babalarını üzmeyecek, onlara huzur dolu bir hayat yaşatacak davranışlarla, birlik ve beraberlik içinde yaşamalıdır. Para, servet miras gibi maddî çıkarlar düşmanlık sebebi haline getirilmemeli ve birlik ruhu bozulmamalıdır.
3- Şan, şöhret, makam, servet gibi şeyler kıskançlık sebebi olmamalıdır. Kardeşlerden biri ilim, servet veya makam itibarıyla yükselirse bu durum diğerleri için ancak bir iftihar vesilesi sayılmalıdır. Maddî ve mânevî bakımdan güçlü olan da diğerlerine hor bakmamalı, onlara her konuda yardım elini uzatmalıdır.
4- Aralarındaki işleri ve fikir ayrılıklarını zora başvurmadan, birbirlerinin fikirlerine saygı duyarak ve konuşup anlaşarak tatlılıkla halletmenin yollarını aramalıdırlar. 4182
İslâmî literatürde kardeşlik karşılığında kullanılan Arapça uhuvvet, aynı ana babadan veya bunlardan birinden dünyaya gelenler arasındaki kan bağını belirtmesi yanında; aynı sülâleye, kabile veya millete mensup olma, özellikle de aynı inanç ve değerleri, dünya görüşünü paylaşma gibi ortaklık ve benzerlikleri bulunan kişi ya da gruplar arasındaki birlik ve dayanışma rûhunu da ifade etmektedir.4183 Kelime Kur'an ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda, câhiliye telakkisinde soy birliğine ve kan bağına dayanan asabiyet kavramının karşıtı olarak tevhid inancını esas alan mânevî birliği, dayanışma ve paylaşma sorumluluğunu anlatmak üzere yaygın biçimde geçmektedir. Klasik sözlüklerde “uhuvvet” kelimesinin iki farklı çoğulundan “ihve”nın daha çok kan/soy kardeşleri, “ihvân”ın ise kan bağı olsun veya olmasın aynı inanç ve idealleri paylaşmaktan dolayı aralarında mânevî yakınlık bulunan kişileri ifade etmek için kullanıldığı belirtilmektedir (Lisânü'l-Arab, "ahv" md.). Kur'ân-ı Kerîm'de ihvân, çoğu mânevî kardeşlik olmak üzere her iki anlamda kullanılırken, mü’minlerin birbirlerinin kardeşleri olduğunu bildiren âyet 4184 dışında ihve kelimesi özellikle gerçek kardeşleri ifade eder. Fahreddin er-Râzî'ye göre bu istisnaî kullanımdaki amaç, din
4180] 12/Yûsuf, 91-92
4181] 20/Tâhâ, 25-34
4182] Mehmet Metiner, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 302-305
4183] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "ah" md.
4184] 49/Hucurât 10
KARDEŞLİK
- 1003 -
kardeşliğinin en az kankardeşliği kadar önemli olduğunu vurgulamaktır. 4185
Kur'an'da kardeşlik kavramının farklı ilişki biçimlerini ortaya koyduğu görülmektedir.
a- Nesep ilişkisi: Miras, evlenme gibi fıkhî düzenlemeler üzerinde durulurken kardeşlerden söz edilmesi yanında, ahlâk açısından Hz. Adem'in oğullarından Kabil'in kıskançlık ve menfaat duygularına mağlûp olarak kardeşi Hâbil'i öldürmesi 4186, yine kıskançlık yüzünden Hz. Ya'kub'un oğullarının, kardeşleri Yûsuf'a ihânet etmeleri 4187 anlatılır. Ayrıca bazı âyetlerde müslümanların putperest akrabalarıyla ilişkileri çerçevesinde kardeşlerden de söz edilmekte ve müslümanların bunları dost kabul etmemeleri gerektiği bildirilmektedir. 4188
b- Aynı soya ve kavme mensûbiyet: Özellikle Hûd, Sâlih, Şuayb gibi peygamberlerin kendi toplumlarıyla ilişkilerinden söz edilirken bunlar kavimlerinin kardeşleri olarak takdim edilir. Kaynaklarda, bu bağlamda kardeşlik kavramının soy birliğini veya bütün insanların aynı atadan geldiğini ifade etmesi yanında peygamberlerin kavimlerine duydukları şefkati, dolayısıyla onların mânevî kurtuluşları için besledikleri arzuyu dile getirdiği belirtilir. 4189
c- İnanç, amaç ve davranış birliği: Kur'an bu açıdan müslümanları birbirinin kardeşleri olarak gördüğü gibi4190 müslümanların dışında kalan inanç grupları arasındaki ortaklık ve iş birliğini de kardeşlik kavramıyla ifade eder. Buna göre inkârcılar ve münâfıklar birbirinin kardeşleridir.4191 Hatta Kur'an münâfıklarla Ehl-i kitap arasında da bir kardeşlik ilişkisi kurar.4192 Fahreddin er-Râzî bu ilişkiyi iki tarafın da Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini inkâr etmesine, ona karşı tutumlarında aynı düşmanca niyeti beslemesine bağlar.4193 Öte yandan mallarını benlik iddiası uğruna saçıp savuran veya müslümanları başarısız kılmak için harcayan putperestler kastedilerek,4194 "Savurganlar (müsrifler) şeytanların kardeşleridir" denilmekte,4195 aynı ilişki A'râf sûresinde de4196 yine kardeşlik kavramıyla belirtilmektedir.
Hz. Peygamber, kabileci asabiyetin bir sonucu olarak kan bağına büyük değer veren bir zihniyet dünyasında her türlü ırkî yakınlığı değerler alanının dışına atmak, bunun yerine din ve inanç birliğini koymaya girişmekle tamamen yeni bir toplum tesis etmek gibi güç bir işe teşebbüs etmişti. Nitekim içlerinde Ebû Cehil'in de bulunduğu putperest liderler grubunun Rasûlullah'ı Araplar içinde benzeri görülmemiş bir şekilde halkının atalarını kötülemek, saygın kişileri aşağılamak ve toplumda ayrılık tohumları ekmekle suçlaması 4197, bunların neden
4185] Mefâtihu’l-Gayb, XXVIII, 129
4186] 5/Mâide, 27-31
4187] 12/Yûsuf, 8-1 5
4188] 9/Tevbe, 23-24; 58/Mücâdile, 22
4189] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "ah" md.; Zemahşerî, 11, 86; Şevkânî, II, 249
4190] 3/Âl-i İmrân, 103; 9/Tevbe, 11; 49/Hucurât, 10; 59/Haşr, 10
4191] 3/Âl-i İmrân, 156, 168; 33/Ahzâb, 18
4192] 59/Haşr, 11
4193] Mefâtîhu'l-ğayb, XXIX, 288
4194] a.g.e., XX, 194
4195] 17/İsrâ, 27
4196] 7/202
4197] İbn İshak, s. 178
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber'in amansız düşmanları olduğunu açıklamaktadır. Rasûl-i Ekrem aile, aşiret, nesep, kavim gibi kan bağına dayalı birlik duygularının ve ilişkilerin önemini kabul etmekle birlikte, ilkel şekliyle şahsî veya ırkî çıkarlara yönelik olan asabiyet kavramının içeriğinde köklü bir değişiklik yaparak bu kavramı özellikle dinî öğretilerin yayılması, gerçeğin gün ışığına çıkarılması, daha faziletli bir toplum kurulması gibi yüksek hedeflfl er için bir araç olarak değerlendirmiştir. İslâm'ın temel toplumsal dinamiği başından itibaren inanç birliği etrafında yoğunlaşan mânevî kardeşlik duygusu olmuş, asabiyetten kaynaklanan farklılaşma ve çatışma eğilimleri yok edilerek; yerine, ilkelerini Kur'an'ın belirlediği inanç ve değerler birliğine dayalı bir kardeşlik ruhu konulmuştur. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde,4198 Câhiliye Araplarındaki kabilecilik çatışmaları kendilerini bir yıkım noktasına sürüklemişken onların gönüllerinde barış ve kardeşlik duygularının gelişmesi, bu sûretle de bir kardeşler topluluğu haline gelmeleri Allah'ın onlara bir nimeti olarak nitelendirilir. Zemahşerî, Araplar'ın câhiliye döneminde ihânet ve düşmanlık duygularıyla sürekli savaş halinde olduklarını hatırlattıktan sonra âyetteki "kardeşler" kavramını bu bağlamda "birbirine karşı şefkat duyan, temel noktalarda uzlaşıp anlaşan topluluk" şeklinde açıklar ve bunun "Allah için kardeşlik" (el-uhuvve fillâh) olduğunu belirtir.4199 "el-Hubbü lillâh" gibi bu tâbir de İslâmî literatürde çıkar gütmeyen kardeşlik ve sevgi duygusunu ifade eder. Hz. Peygamber, bütün maddî varlıklarını Mekke'de bırakarak Medine'ye hicret etmek zorunda kalan Mekkelilerle onlara kucak açan ve daha sonra kendilerine ensar (yardımcılar) adı verilen Medineli müslümanlar arasında "muâhât" denilen bir kardeşlik bağı kurmak sûretiyle geçici mal ortaklığını da içine alan bir uygulama gerçekleştirmiştir.
Hucurât sûresinde (49/9-13), "Mü’minler sadece kardeştirler" şeklinde kategorik bir hüküm konulmuş ve bu hükmün gerektirdiği ahlâkî ve insanî ödevler özetlenmiştir. Hadislerde de müslümanların kardeşliği ilkesi üzerinde önemle durulmuş ve aynı ödevlere daha ayrıntılı olarak yer verilmiştir. İbn Kuteybe'nin "Uyûnü'l-ahbâr'ı (), Mâverdî'nin Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn'’i (s. 148-226), Gazzâlî'nin İhyâ'u Ulûmi'd-din’i (II, 157-221) gibi geleneksel İslâm ahlâk literatüründe, müslümanlar arasında kurulması gereken kardeşlik ve dostluk ilişkilerinin önemine, bu çerçevedeki hak ve sorumluluklara, muâşeret kaidelerine geniş yer verilmiştir. Tasavvuf kaynaklarında ilk zamanlarda sohbet ve müridliğin âdâbına dair bölümlerde kardeşlik konusuna da yer verilirken tarikatların ortaya çıkmasıyla bir tarikata veya onun kollarına mensup olanlara ihvan denilmeye başlanmıştır. 4200
İslâm Hukukunda Nesep Yönüyle Kardeşlik Hukuku
Kardeş: Arapça'da erkek kardeşe ah, kızkardeşe uht denilir. Ayrıca aynı kaynaktan (ayn) gelmeleri veya diğer kardeşlere nisbetle daha asıl ve önemli (ayn) olmaları bakımından ana baba bir kardeşler için benü'l-a'yân, aynı şeyin parçaları olmaları dolayısıyla da şakik, annelerinin birbirine kuma (aile) olması sebebiyle baba bir kardeşler için benü'l-allât, ayrı babalarından dolayı farklı şekil ve özelliklere sahip olmaları (ahyâf) sebebiyle de ana bir kardeşler için benü'l-ahyâf tabirleri kullanılır. Kardeşler arasındaki akrabalık bağı, İslâm hukukunun çeşitli
4198] 3/103
4199] el-Keşşâf, I, 451
4200] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, s. 485-486
KARDEŞLİK
- 1005 -
alanlarında karşılıklı hak ve yükümlülüklere ve bazı özel hükümlere konu teşkil eder. Sütkardeşiliği de özellikle evlenme engelleri bakımından önem taşır.
Kardeşlik ilişkisinin ağırlıklı şekilde sözkonusu edildiği miras hukukunda kardeşler erkek veya kız yahut öz veya üvey oluşlarına göre farklı hükümlere tâbidir. Ana baba bir veya baba bir erkek kardeşler "asabe" sıfatıyla mirasçı olup ashâbü'1-ferâizden artakalanı paylaşırlar. Ancak asabe grubunda fürû (oğul, oğlun oğlu...) veya usûl (baba, babanın babası...) varsa kardeşler mirastan mahrum kalacakları gibi, iki yönden kan bağına sahip ana baba bir kardeşler varken de baba bir kardeşler mirasçı olamazlar. Ana baba bir veya baba bir kızkardeşler ise asabe yahut ashâb-ı ferâiz olarak mirasa hak kazanırlar. Bu kızkardeşler kendi erkek kardeşleriyle birlikte bulunduklarında "bi-gayrihî" asabe olur ve onların yarısı nisbetinde pay alırlar. Erkek kardeşleri olmayıp da ölenin kızı veya oğlunun kızı ile birlikte bulunan kızkardeşler "maa'l-gayr" asabe olur ve onlardan artakalan mirası alırlar. Bu durumda da ana baba bir kızkardeş varken, baba bir kızkardeş mirasçı olamaz.
Ana baba bir veya baba bir kızkardeşler başkaları vasıtasıyla asabe oldukları bu iki durum dışında ashâbü'l-ferâiz sıfatıyla miras alırlar. Bu şekilde mirasa hak kazanabilmeleri için erkek kardeşlerini de mirasçılıktan düşüren yakın asabeden kimsenin bulunmaması gerekir. Bu durumda ana baba bir kızkardeş bir tane ise mirasın yarısını alır; birden fazla ise mirasın üçte ikisini eşit şekilde bölüşürler. Ana baba bir kızkardeşler bulunmayınca baba bir kızkardeşlerin hükmü de böyledir. Baba bir kızkardeş, ana baba bir tek kızkardeşle bulunursa payı altıda bire düşer; ana baba bir kızkardeşler birden fazla olursa baba bir kızkardeşler mirastan pay alamazlar. Ana bir kardeş, erkek-kız ayrımı yapılmaksızın bir tane ise mirasın altıda birini alır; birden fazla ise üçte birini eşit olarak paylaşırlar. Bu kardeşler ölenin oğlu, kızı, oğlunun oğlu veya oğlunun kızı, babası veya dedesiyle birlikte bulunduklarında miras alamazlar.
Aile hukuku alanında kardeşlik; evlenme mânileri, hidâne ve nafakayla ilgili olarak sözkonusu edilir. Kur’an’da evlenilmesi yasak kadınlar (muharremât) arasında kızkardeşler, kardeş kızları, kızkardeş kızları ve ayrıca süt kızkardeşler sayılmış,4201 âlimler de ister öz ister üvey olsun kardeşlerle sütkardeşi ve bunların çocukları, çocuklarının çocukları ile evlenmenin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. İlgili âyette ayrıca iki kızkardeşle aynı anda evli bulunmak da yasaklanmıştır. Şahsın hukuku bakımından evlenmede velâyet konusunda erkek kardeşin rolü de tartışılmış, kadının velîsi olarak Hanefî ve Şâfiîler baba ve dededen; Mâlikîler oğul ve babadan; Hanbelîler baba, dede ve oğuldan sonra kardeşe yer vermişlerdir. Kardeşler arasında da önce ana baba bir, sonra baba bir kardeşler gelir. Hanefîler'in aksine diğer üç mezhebe göre nesep birliği olmadığından ana bir kardeşlerin velâyet yetkisi yoktur. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre ana bir kardeşin velîliği için asabenin icâzeti gerekli iken Ebû Hanîfe buna gerek görmez.
Küçüğün velâyeti kural olarak babaya; bakımı, gözetimi ve terbiyesi anlamındaki hidâne hak ve sorumluluğu da anneye aittir. Anne olmayınca bu hak kadın akrabaya, onlar da bulunmazsa erkek akrabaya geçer. Çoğunluk bu hakkın anneden sonra anneanneye; Ahmed bin Hanbel ise babaanneye
4201] 4/Nisâ, 23
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçeceğini belirtmiştir. Bundan sonraki sırayla ilgili çok farklı görüşler ileri sürülmüş olup bazı hukukçular kızkardeşe, bazıları ise babaanneye, teyze veya babaya, daha sonra kızkardeşe yer vermişlerdir. Bazılarına göre ise bu sıralama daha da karmaşıktır (geniş bilgi için Hidâne kavramı araştırılmalıdır). Kızkardeşler arasında öncelik sıralaması genel olarak ana baba bir, ana bir ve baba bir kardeşler şeklindedir. Kadın akrabanın yokluğunda hidâne sorumluluğu asabe sırasına göre erkeklere ve bu çerçevede erkek kardeşlere geçer. Şâfiîler kardeşler arasındaki öncelik sırasını ana baba bir, baba bir ve ana bir şeklinde belirlerken; Hanefîler asabe olmadıkları için ana bir kardeşlere bu hakkı tanımaz. Hanbelîler de bu kardeşlere ancak zevi'l-erhâm akraba içinde belli bir sıraya göre yer verir. Mâlikîler ise ana baba bir kardeşten sonra hidâne kavramıyla bağlantılı olarak ana bir kardeşe, sonra da baba bir kardeşe öncelik tanırlar.
Şâfiî mezhebinde nafaka sorumluluğu sadece usûl ve fürû; Mâliki mezhebinde sadece ana, baba ve çocuklarla sınırlı tutulurken; Hanefîler birbirleriyle evlenmesi yasak olan bütün akraba; Hanbelîler de ashâbü'l-ferâiz ve asabe sıfatıyla mirasçı olanlar ve bu çerçevede kardeşler arasında karşılıklı olarak nafaka sorumluluğunu gerekli görürler. Erkek veya kızkardeşler birden fazla ise, bu mezheplere göre mirastaki hisseleri ölçüsünde sorumluluk yüklenirler. Hanbelîlere göre kardeşin mirasçı olmasına engel teşkil eden daha yakın birisinin bulunması halinde (oğul gibi) kardeşin nafaka sorumluluğu kalkar.
Yargılama hukuku alanında Hanefîler kardeşin kardeşe şâhitlikte bulunabileceğini kabul ederken Şâfiîler şâhitlik yapana bir menfaat sağlayıcı veya ondan zararı önleyici bir durum sözkonusu olmadıkça şâhitliği geçerli sayarlar. Mâlikî ve Hanbelîlerin bu konuda ileri sürdükleri bazı şartlar da genel anlamda bu yaklaşıma dayanmaktadır.
Kişinin usûl ve fürûu dışındaki akrabasına zekât verip veremeyeceği konusu tartışmalıdır. Hanefîlere göre kişi ister kendisine nafaka verme sorumluluğu taşısın ister taşımasın bu akrabalarına ve dolayısıyla erkek ve kızkardeşlerine zekât verebilir. Diğer üç mezhepte ise kişinin nafaka sorumluluğu taşıdığı akrabasına zekât veremeyeceği belirtilmiştir. Şâfiî ve Mâlikîlere göre erkek ve kızkardeşe nafaka ödeme sorumluluğu bulunmadığından bunlara zekât verilebileceği anlaşılmaktadır. Hanbelî mezhebinde nafaka sorumluluğu için mirasçılık şartı arandığından kişi mirasçısı olduğu kimseye zekât veremez, zira ona nafaka ödemek zorundadır. İki kişi (kardeş) karşılıklı olarak birbirine mirasçı olduğunda ise Ahmed bin Hanbel'den nakledilen kuvvetli rivâyete göre zekâtlarını birbirine verebilir. Diğer rivâyet mirasçı olanın diğerine zekât veremeyeceği, aksinin geçerli olduğu yönündedir. Buna göre meselâ iki kardeşten biri diğerine mirasçı olabilirken oğlunun varlığı gibi bir engel sebebiyle diğeri buna mirasçı olamıyorsa mirasçı olamayan diğerine zekât verebilir, çünkü ona karşı nafaka sorumluluğu yoktur. 4202
İslâm ve İnsan Kardeşliği
İnsanın insandan daha büyük dostunun olduğunu biliyorum ama kendisinden daha vahşi düşmanının olduğundan emin değilim. Gerçi aklıma şeytan geliyor fakat Allah, şeytanların bir kısmının insan olduğunu söylüyor 4203. Bu
4202] Rahmi Yakan, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, s. 484-485
4203] 6/En’âm, 112
KARDEŞLİK
- 1007 -
durumda şeytanların insanı mı, yoksa cini mi beşere daha şiddetli düşmandır, bilemiyorum. Ama şundan eminim ki insan vahşileşince hiç bir yaratık onunla yarışamıyor. Çünkü insanların işlediği toplu katliam ve benzeri vahşetleri vahşi hayvanlara izlettirseydik her halde küçük dillerini yutarlardı.
Şeytanların vesveseleri sonucu ortaya çıkan beşerî ideolojiler, öylesine yaydılar ki kin ve düşmanlık tohumlarını, müslüman zihinleri bile kasvet kapladı. Bırakınız insanların birbiriyle selâmlaşmasını, muhabbet etmesini, toplu taşıma araçlarında bile birbirleriyle göz göze gelmemeye özen gösterir oldular. Aynı imana, aynı ideolojiye mensup insanlar dahi kendi aralarında kaygısızca konuşamıyor, birbirlerini dinleyemiyor. Âdeta iletişim özürlü bir hayatı istemeyi sürdürüyorlar. Sevgi, barış ve kardeşlik kelimelerinin en çok tüketildiği bir memlekette insanların bazen birbirine "arkadaş", "kardeş" kelimesiyle hitap etmesine rağmen, iletişimin dillerden gönüllere doğru akmayıp da el ve ayaklardan suratlara doğru sıçraması ne yaman bir dramdır! Neredeyse insanlar arası ilişkilerin en temel esprisinin düşmanlık olduğu tezi, savunulacak hale geldi.
Kardeş kelimesinin anlamını yitirdiği bir âlemde, dostluğun yerini düşmanlığın alması hiç de şaşırtıcı olmamalı. Gerçi tarihte ve günümüzde yapılan din ve mezhep savaşlarına bakarak beşerî ideolojilerin tek yanlı olarak itham edildiği görüşü ileri sürülebilirse de, kavga eden dinlerin önemli bir kesiminin insan elinde aslî hüviyetini yitirerek yarı yarıya beşerîleşmiş bir ideolojiye dönüştüğünü, bu nedenle de meramını dille değil elle anlatmaya kalktığını farketmek mümkündür. Pavlos'un elinden geçmiş bir zihin ürününü hakiki din olarak görüp de, Marx'ın tornasından çıkmış bir düşünceyi salt beşerî bir ideoloji olarak ayırmak haksızlık olur kanaatindeyiz. Bu yarı ideolojik dinler, Hz. Mûsâ'yı (s.a.s.) İsa'ya (s.a.s.), Hz. İsa'yı (s.a.s.) Muhammed'e (s.a.s.) düşman edemeseler de Mûsâ'nın (s.a.s.) bağlılarını (daha doğrusu ona bağlı olduklarını iddia eden yoldan çıkmışları) İsa'ya, İsa'nın ümmetini Muhammed'e düşman edebilmektedirler. Oysa bütün peygamberler kendinden önceki peygamberleri tasdik etmiş, kendinden sonrakileri müjdelemiştir. Laf anlamayıp da birbirini yiyenler ise peygamberlerinin dinini saptıran, tahrif edenler olmalı! En kutsal değer kabul ettikleri dini dahi bozanlar neyi bozmazlar ki? Dini, dünyayı, insanı, her şeyi...
Yapılması gereken şey, insanın kendi hayatını genel bir değerlendirmeye tâbi tutması, kaybettiği gayeyi ve kader çizgisini yeniden tesbit etmesidir. Böylece yaratılış hikmetine uygun şiirsel bir hayatı yakalayabilir ve dünyayı kendi cehennemi yapmaya yönelik gayretlerinden vazgeçebilir. Aksi takdirde kendi amacından uzaklaşmış bir insan, el uzattığı herşeyi bozmaya devam edecektir.
Tefrika Değil, Kardeşlik
İnsanın kendini koruma refleksi, özü itibarıyla başkalarını koruma ve kollama zorunluluğunu beraberinde getiriyor. Başkalarına zarar vermesi de yine kendi varlığını tehlikeye sokması anlamına geliyor. Çünkü insan hayatta akraba olmasının ötesinde yaratıldığı hammaddeler itibarıyla dahi akraba ve kardeştir. Kendisinin değil bir başka gücün irade ve gücüyle var olmuştur. Bu irade ve gücün sahibine bağımlı olması nedeniyle kaderde kardeştir.
O güç; insanı bir maddeden değil, birçok nesnenin terkibinden ve çeşitli aşamalardan geçirerek yaratmıştır. Bu yaratma serüveni, önce çamur, sonra bir
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıvı özü olarak gelişti ve düzenlendi. Bu da yetmiyordu. Şâyet yetseydi bütün bataklıkların, insan ocağı olması gerekirdi. Yaratan ona kendi ruhundan üflfl edi. Görme, duyma ve düşünme gibi hasletler verdi.4204 Bu demektir ki insan aslında tabiatın çocuğu olduğu kadar Allah'ın yakını ve gözdesidir.
Zayıflığı nedeniyle insan, sadece tabiata ve İlâhî Rûha değil, aynı özden yaratıldığı insan kardeşine de bağımlıdır. İnsan insanın hem sebebi hem sonucudur. Çünkü insanın yaratıldığı su, saf yağmur suyu veya dere suyu değil, başka iki insanın özümsemesinden geçmiş ve insanı var kılma aşkına dönüşmüş bir sudur. Ve bu özel su, insana dönüşürken soy sop sahibi olma vasıflarını da kazanmaktadır. 4205
Daha da açık bir ifadeyle insanın var oluşu, Allah'ın müdahalesini ve tabiattaki birçok etkenin reaksiyona girmesini ve de insanın insanla ilişkisini zorunlu kılmaktadır. Âdem'in (s.a.s.) ilk çocukları da bugünkü torunları da bir anne ve babadan dünyaya gelmektedir. Bunun anlamı, her çağda insana "Âdemoğlu" diye hitab edilmesini mümkün kılan bir akrabalık ilişkisidir ki bu, en geniş anlamıyla dikey olarak bir dede-torun ilişkisini ve yatay olarak da kardeşlik ilişkisini gündeme getirmektedir. Ayrıca bu ilişkiler ağı, bir defaya mahsus olmuş bitmiş bir olay değildir. Âdem ve Eşinin topraktan yaratılması gibi bugün insanın varlığı da toprak ve su ürünlerine bağımlıdır.
İnsanın; Allah, tabiat ve insana bağımlılığı, sadece varlık dünyasına çıkma aşamasıyla sınırlı değildir. Varlığını devam ettirirken ve hayatının öbür dünyadaki devamında da bu yakınlık ve zorunlu ilişki devam etmektedir. Tabiatla içiçe, insanla yanyana ve Allah'a muhtaç vaziyette sürüp gider bu serüven. Toprağa tohum atar meyve alır, insana el uzatır gönül alır, Allah'a el açar sevap alırız. Topraktan el çeker yoksul, insandan el çeker yalnız, Allah'tan el çeker yarınsız kalırız. Her üçünün aleyhinde bulunmamız ise helâkimiz olur. Bu sebeple İlâhî din, beşerin Allah'la, tabiatla ve insanla barışık olmasını istemektedir. Çünkü hayat, bu sulhun üzerine kurulmuştur. Bunun zıddı fesaddır, fesadın kökeninde ise şeytanizme meyletme vardır. Akrabasına iyilik etmeyip de varlığını saçıp savuranlar şeytanla kardeş olurlar.4206 Bu sorun insanın en temel sorunudur.
"İnsanlar sadece bir tek ümmetti fakat ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi" 4207; "İnsanlar bir tek milletten başka bir şey değildi. Allah nebîleri müjdeci ve uyarıcılar olarak gönderdi. Ama aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler." 4208 Bu âyetlerin açıkça ifade ettiği gibi insanlar tek toplumdu ve ilk ihtilâfı insan başlattı. Kendisini bir sudan yaratana hasım oldu. 4209
Gerek cennette ve gerekse cennet sonrası dönemde Allah hem Âdem (a.s.)’i, hem de oğullarını şeytana karşı dikkatli olmaları konusunda uyarmış, şeytanın düşmanlığına dikkat çekmişti.4210 Hatta cennetten dünyaya yolcu ederken onlara
4204] 32/Secde, 7-9
4205] 25/Furkan, 54
4206] 17/lsrâ, 26, 27
4207] 10/Yûnus, 19
4208] Bakara/213
4209] 16/Nahl, 4
4210] 20/Tâhâ, 117, 36/Yâsin, 60
KARDEŞLİK
- 1009 -
şunu söylemişti: "Size Benden her hidâyet geldiğinde kim Benim hidâyetime uyarsa o sapmaz ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Benim öğüdümden yüz çevirirse onun için dar bir geçim vardır ve kıyâmet günü kendisini kör olarak süreriz..." 4211 Allah yarattığı her insana yolu göstermiş ve şükretme ile nankör olma arasında imtihan için serbest bırakmıştır.4212 Onları iyiliğe teşvik etmenin ötesinde bir baskıda bulunmamıştır.4213 Ayrıca iman ve kardeşlik yolundan sapacak olanların cezalandırılacağını her çağda insanlara iletmiştir.4214
Ama Âdemoğulları bu uyarıları gözardı etmişler, azmış ve Âdem’e (a.s.) ait baba ocağını terketmişlerdir. Henüz. Âdem'in iki oğlu arasında öldürmeyle sonuçlanan bir kavga yaşanmıştır.4215 Kabil’in bencilliği yüzünden kardeşine el kaldırmasına karşın Hâbil’in "Andolsun eğer öldürmek için bana elini uzatırsan, seni öldürmek için ben sana elimi uzatmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbinden korkarım. İsterim ki sen benim günahımı da kendi günahını da yüklenip cehennemlik olasın. Zâlimlerin cezası budur"4216 demesi, çok ilginç bir kardeşlik göstergesidir. Allah'ın her defasında "Açık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâf eden muhâlif olanlar gibi olmayın..." uyarısına rağmen,4217 insanlar neredeyse küfür ve azgınlıkta tek millet olma riskiyle karşı karşıya kaldılar.4218 Şeytan onları yoldan çıkardığı halde kendilerini doğru yolda sandılar. 4219
Böylece, kardeşlik düşmanlığa dönüşmekle kalmadı, aynı zamanda insanlıkta aslolanın kardeşlik değil de düşmanlık olduğu sanılmaya başlandı. İnsanlar sadece Allah'a kul olsunlar diye yaratılmışken parçalama ve parçalanmanın temsilcileri, Allah'a kulluğa çağıranları bölücülükle suçladılar.4220 Oysa İslâm'a çağrı, bir öze dönüş çağrısıdır. Evi terketmiş kardeşe, "yuvaya dön" çağrısından başka bir şey değildir. Bölücülükse Allah'ın kendisine biçtiği misyonu terkeden, böylece İblisin elinde oyuncak olan sapkın kardeşlerin zavallı tavrıdır. Bu sebeple zalime bile yol göstererek iyilik yapmamız istenmektedir. 4221
Nasıl Kardeşlik?
Ne Türkçe'de ne de Arapça'da, kardeş kelimesi tek formlu ve tek anlamlıdır. Kullanıldığı durumlara göre kardeş kelimesinin anlamında genişleme ve özelleşmeler görülmektedir. Türkçe'de karındaş kelimesiyle eşanlamlı oluşu nedeniyle kelimenin aynı annenin karnından doğan, aynı rahmi paylaşan anlamındaki yakınlığı ve kan bağını ifade için kullanıldığını sanıyorum. Arapça'da kardeş anlamında kullanılan (a.h.v.) kelimesi; hayvan bağlanan ip, düğüm, kazık vs. anlamında kullanılmaktadır. Her iki dilde de kelime, sıkı ilişki, yakınlık ve bağlı olmak anlamına gelmektedir. Hatta Arapça'da bu kelime aynı dizinde yer alan nesne ve olaylar için kullanılabilmektedir. Misal olması bakımından Mûsâ’ya (a.s.)
4211] 20/Tâhâ, 123, 124
4212] 72/İnsan, 2, 3
4213] 2/Bakara, 253
4214] 4/Nisâ, 115, 116, 119
4215] 5/Mâide, 27-31
4216] 5/Mâide, 27-31
4217] 3/Âl-i İmrân, 105
4218] 43/Zuhruf, 33, 34
4219] 43/Zuhruf, 37
4220] 40/Mü’min, 26; 7/A’râf, 127
4221] Buhârî, Mezâlim 4
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verilen mûcizeler birbirinin kardeşi olarak nitelenmektedir.4222 Hem bu, hem de zikredeciğimiz örnekler, kelimenin anlamının aynı anne veya babadan dünyaya gelen kankardeşlerle sınırlı kalmadığını göstermektedir. Hem Türk hem de Arap insanı; kelimeyi arkadaş, dost ve yâran anlamlarında kullanabilmektedir. Cehenneme giden aynı yolun yoldaşlarına da bu kelime kullanılıyor. 4223 Yine Türk insanının hiç tanımadığı yabancı bir insana, arkadaş anlamında "kardeş" diye hitab ettiğini yakînen bilmekteyiz.
Öte yandan kelimenin arkadaşlık anlamına benzer şekilde, duygu ve düşünce bağlılığı anlamında kullanılması da bir hayli yaygındır. Şu âyetler, kardeşliğin sadece kan ve süt bağından kaynaklanmadığını, gönül bağının da insanı kardeş yaptığını gösterir.
"Ey iman edenler, Allah'tan gereği gibi korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün. Hep birden Allah'ın ipine (vahye) sarılın ayrılığa düşmeyin. Üzerinizdeki Allah’ın nimetini düşünün. Siz birbirinize düşmanken kalplerinizi ısındırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Ateşten bir uçurumun kenarındayken sizi kurtardı. Doğru yolu bulmanız umuduyla Allah âyetlerini böyle açıklıyor." 4224
Kısaca belirtmek gerekirse kardeşlik çeşitleri şu şekilde sıralanabilir:
a- Kan bağına dayalı kardeşlik: Anne-baba bir veya ayrı olması itibarıyla öz-üvey ayrımına tâbi tutulduğu gibi, yakın ve uzak kardeşliği de içerir. Âdemoğullarının insan kardeşliği, aynı soydan olma itibarıyla akrabalık veya soydaşlık da bir nevi uzak kardeşlik kabul edilebilir. "Ey insanlar biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için kavim ve kabileler haline getirdik. Allah'a göre en üstününüz, en takvâlı olanınız, O’na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır..."4225 Gerek bu âyet ve gerekse zikredeceğimiz şu deliller, tümel olarak insanların, tikel olarak da kabile ve kavimleri meydana getiren insanların kardeş olduğunu kanıtlamaktadır: "Kulların hepsi kardeştir." 4226; "Allah'ın birbirine kardeş kulları olun."4227 Yine Hz. Peygamber’in Vedâ Hutbesinde "Ey insanlar, hepiniz kardeşsiniz. Hepiniz Âdem’in oğullarısınız. Âdem de topraktandır..." dediğini bilmeyen yoktur. Hatta Kur'an birçok âyetinde insanlara hitab ederken “Ey Âdemoğulları!” diye hitab etmektedir.4228 Bu durum, kan bağına dayalı kardeşliğin arasında, yakınlık ve uzaklığa göre bir derecelendirmeye tâbi tutulabileceğini göstermektedir. Yakın kardeşlik mirası doğururken, uzak kardeşlik (akrabalık) mirastan pay alma hakkı doğurmamaktadır.
b- Süt akrabalığına dayalı bir kardeşlik: Sütkardeşliği, evlenmesi haram olanlar bağlamında sık gündeme gelir. Kan (soy) kardeşliği ile tamamen aynı olmasa bile İslâm kültürüne göre hukukî sonuçlar doğurabilmektedir. Sütkardeş, sütanne vs. ile evlenilemez. Ama sütten dolayı mirasçı da olunmaz. 4229
4222] 43/Zuhruf, 48
4223] 7/A’râf, 38
4224] 3/Âl-i İmrân, 103
4225] 49/Hucurât, 13
4226] Ebû Dâvud, Vitr 25
4227] Buhârî, Nikâh 45
4228] 7/A’râf, 26, 27, 31, 35; 36/Yâsin, 60
4229] 4/Nisâ, 23
KARDEŞLİK
- 1011 -
c- Gönül bağına dayalı duygusal kardeşlik: Dostluk ve din kardeşliği bunun iki örneğini oluştururlar. "Mü’minler, ancak kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan sakının ki size rahmet edilsin."4230; "Mü’min, mü’minin kardeşidir."4231; "Müslim, müslimin kardeşidir." 4232
Âyet ve hadislerin açıkça ifade ettiği gibi din kardeşliği de kan/soy ve sütkardeşliği gibi bir kardeşlik doğurmaktadır. Ancak bunun hukukî ve ahlâkî sonuçları diğer iki kardeşlik türünden farklıdır. Din kardeşliği maddî miras hakkı doğurmaz. Ancak din ve devlet ayrılığı İslâm hukukuna göre mirasa engel görülmüştür. Şu iki âyet bu konuyu netleştirmektedir: İman ettiği halde hicret etmeyenler mü’minlerden velâyet hakkı elde edemiyor. Ancak kendilerine dinî yardım yapılabilir.4233 İman etmeyenlerin velâyet hakkı kendiliğinden yok sayılıyor. Fakat iman edip hicret eden ve mü’minlerle birlikte savaşa katılan karındaşlar (kan akrabaları), Allah'ın kitabına göre birbirlerinin daha yakın dostudurlar. 4234 İslâm bu tür bir kardeşliği vâkıa olarak onaylamaktadır. Hatta sıla-ı rahim diye bilinen akrabalık ilişkilerini sürdürmeyi ve akraba haklarını gözetmeyi öngörmektedir.4235 Bu bağlamda şu âyeti zikretmek çok yerinde olacaktır: "Rahim sahipleri (karındaşlar), Allah'ın kitabına göre birbirlerine öteki mü’min ve muhâcirlerden daha yakındırlar. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız hâriç. Bunlar Kitapta yazılmıştır."4236 Hatta gönül bağı olması münasebetiyle din kardeşliği, din ayrılığı ile birlikte bulunan kan ve sütkardeşliğinden üstün kabul edilebilmiştir.4237 Çünkü dinî kardeşlik irâdî bir tercihle gerçekleşir, diğerleri ise tabiî bir zorunluluktur. Kişinin sevdiği ile daha çok beraber olması daha doğal bir sonuçtur. Celâleddin Rûmî'nin belirttiği gibi:
"Aynı dili konuşma, hısımlık ve bağlılıktır. İnsan yabancılarla kalırsa mahpusa benzer.
Nice Hintli, nice Türk vardır ki düdeştirler. Nice İki Türk de vardır ki birbirine yabancı gibidirler.
Şu halde mahremlik dili, bambaşka bir dildir. Gönül birliği dil birliğinden daha iyidir.
Gönülden sözsüz, yazısız yüzbinlerce tercüman zuhur eder." 4238
Genel bir değerlendirmeye tâbi tutulursa her kardeşlik türü, derecelenmeye imkân tanımaktadır. Ancak bu derecelenmenin varlığı, onlardan birini yok saymamıza imkân vermez. İslâm, din kardeşliğini vaz’ederken kan/soy kardeşliğini yok saymadığı gibi, soy kardeşliğini her şeyin genel geçer ölçüsü de saymamıştır. Kardeşliğin her bir çeşidini kendi mihverinde değerlendirmiştir. Bu dengenin gözetilmesi tabiîdir. Çünkü Yaratan da değerlendiren de aynı zâttır. İlâhî hikmet, İslâmî kardeşliği öne çıkarmakla aslında beşerî kardeşliği ıslah etmeyi hedeflemektedir. Çünkü İslâm'ın muhâtabı insanlık âlemi, amacı da fesadı önleyip ıslahı
4230] 49/Hucurât, 9,10
4231] Ebû Dâvud, Edeb 49
4232] Tirmizî, Hudûd 3
4233] 8/Enfâl, 72
4234] 8/Enfâl, 75
4235] 4/Nisâ, 1, 47/Muhammed, 22
4236] 33/Ahzâb, 6
4237] Buhârî, Ferâiz 9
4238] Mesnevi, I, 97
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerçekleştirmektir. Ancak, İlâhî hikmetten uzak ideolojilerin insanı önyargılara mahkûm etmesi nedeniyle din ve soy kardeşliğini sanki birbirinin zıddı gibi sunan birtakım çarpık anlayışlar, İslâm toplumlarını maalesef birtakım lüzumsuz tartışmaların içerisine çekebilmiştir. Çıkarcı liderler, zavallı gençliğe "Ne dininizden ne de kanınızdan vazgeçmeniz gerekiyor" diyememişlerdir.
Düşmanlık Nereden Doğuyor? İslâm, üstünlüğü takvâ ve din kardeşliğine, gönül birliğine vermesine rağmen, kan bağını ve dostluğu da gözardı etmeyerek kâfirlerle müslümanları (her durumda) düşman saymamıştır. Ta ki onlar düşmanlık beslemedikleri sürece.4239 Kur'an peygamberlerin mücâdelelerinden kesitler sunarken helâki hak etmiş suçlu kavimleri peygamberlerin kardeşleri olarak sunabiliyor: “Âd kavmine kardeşleri Hûd'u, Semûd'a kardeşleri Sâlih'i, Medyen'e kardeşleri Şuayb'ı, gönderdik.”4240; “Kardeşleri Nuh, Hûd, Sâlih, Lût onlara dediler ki: Allah'tan korkmaz mısınız?”4241 Lût'un çok temiz bir insan olması, homoseksüel kavmine karşı kardeşlik sorumluluğunu güzel söz ve uyarıyla yerine getirmesine engel teşkil etmiyordu. Bu demektir ki İslâm kardeşliğinin efdal oluşu, aynı dini paylaşmadığım insanla olan kardeşliğimi sadece ikinci sınıf bir kardeşlik durumuna düşürür. O düşmanlık yapmadığı sürece ikinci sınıf kardeşliğe engel yoktur.
Kur'an; Allah'a, Rasûle ve mü’minlere düşmanlık eden kâfirleri dost edinmeyi yasaklıyor. Çünkü onlar düşmanlık etmektedirler. Düşmanlık edenleri dost kabul etmek mü’minleri hamâkate (ahmaklığa) sürükleyecektir. 4242 Fakat Kur'an, düşmana bile saldırganca ve ölçüsüzce davranmayı hoş görmüyor. Muhammed (s.a.s.) ve arkadaşlarını Mekke'den sürüp çıkaran işkenceci kâfirler hakkında mü’minlere şu öğüdü veriyor: “Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi saldırganlığa sevketmesin. İyilik ve takvâ konusunda yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azâbı çetindir.” 4243
Düşmanca münasebetlerin ve savaşların sürdüğü bir dönemde dahi müslümanların saldırgan olmamasını isteyen Kur'an, anlaşmazlıkların düşmanlığa dönüşmesinin müslümanlarca başlatılmasını asla istemezdi. İnsanlara güzel söz söylemeyi prensip olarak belirleyen Kur'an, insanlara yanağını bükmeyi (yüzünü çevirmeyi) bile hoş görmüyor.4244 "İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü daha güzeliyle savuştur. O zaman görürsün ki seninle aranda düşmanlık bulunan kimse sıcak bir dost oluvermiş. Buna ancak sabredenler kavuşabilir. Ve buna en büyük payı alanlar eriştirilir." 4245
Bu âyetlere iman eden ve onu hayatında gerçekleştiren insanlara, hiçbir teröre bulaşmadığı veya tasvip etmediği halde birtakım insanların bölücü veya saldırgan demesi, hakkı değiştirecek değildir. Muhammed (s.a.s.)'e nisbet edilen şu söz çok yerinde bir ölçü koymakta, sevgi ve düşmanlığın değişken olduğuna
4239] 9/Tevbe, 6-10
4240] 7/A’râf, 65, 73, 85; 50/Kaf, 13; 11/Hûd, 50, 61, 84; 27/Neml, 45; 29/Ankebût, 36; 46/Ahkaf, 21
4241] 26/Şuarâ, 106, 124, 142, 161
4242] 60/Mümtehıne, 1
4243] 5/Mâide, 2
4244] 2/Bakara, 83; 31/Lokman, 18
4245] 41/Fussılet, 34, 35
KARDEŞLİK
- 1013 -
işaret etmektedir: "Buğzettiğin kimseye ölçülü buğzet, gün gelir dostun olur."4246 Görülüyor ki Kur'an ve Peygamber (s.a.s.) duygularımızı kontrol etmemizi, aramız açık olan kimselere karşı uzun vâdeli düşünerek iyimserlik beslememizi istemektedir. Hem bu ölçülerin kâfirlere karşı da işletilmesini istemektedirler. O halde düşmanlık; adı bile barış ve esenlik anlamına gelen İslâm'dan değil, bu yoldan ayrılmaktan kaynaklanmaktadır. İslâm'ın realiteci çağrısı ise, Hz. Muhammed'in (s.a.s.) şu veciz sözünde somutlaşmaktadır: "Allah'ın kardeş kulları olun." 4247
Kardeşler arası yakınlık veya uzaklık duygu ve davranışları değiştirebilir, ama kardeş olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Bu genel durumu Kur'an'dan bir örnekle somutlaştırmak istiyorum: Yusuf'un kardeşleri kıskançlıkları yüzünden kendisini öldürmeye kalkışıyor ve sonunda adı kayıplar listesinde çıkıyor!4248 Kendisini kuyuya atan kardeşlerine gün gelip yaptıklarını söyleyeceğini Yusuf, Allah'ın lutfu ile biliyordu.4249 Müjdenin tevili gerçekleşip kardeşlerinin itiraf ve mahcûbiyetlerini görünce Yusuf, hakiki kardeşlik sözünü söylüyor: "Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir." 4250 Bu örnek çerçevesinde bir noktayı aydınlatmamız gerekiyor. Kuyuya atılırken de, onları affederken de Yusuf (s.a.s.), onların kardeşiydi. O halde, öldürmeye kalkışan ile kendisine tuzak kuranı affeden kardeş arasındaki fark ne? Biri, şeytanın propagandasına kapılarak kıskançlığını ön plana çıkaran kardeş, diğeri de Allah'ın vahyine uyarak kardeşini şeytanın esâretinden kurtaran kardeş. O halde vahiy, gözardı edilmiş kardeşliğin hatırlatılması; kin ve düşmanlık ise şeytan tarafından kardeşlik duygusunun örtülmesi ve yerine kıskançlığın konmasıdır. Bu gerçeği bazı insanlar, Yusuf gibi erken öğreniyor, bazıları da onun kardeşleri gibi oldukça geç anlıyor. Tabiî bazıları da hiç öğrenmeden gidiyor. Yusuf gibi sabır örneği olmak için; geç öğrenenleri, hiç öğrenmeyecek olanlardan ayırmak lâzım. Bu da Allah'a bağlı bir gönül gerektirir.
Burada asıl ele alınması gereken hususlardan birisi ve en önemlisi, evi terketmiş Âdemoğullarının eve dönmesi için çağrı yaparken evdekilerin birbirini yememesidir. Düşmana bile mert davranmayı, kâfirlerin kötülüğüne karşı bile sabırlı ve ümitvar olarak iyi davranmayı öğütleyen bir dinin temsilcileri, kendi aralarında daha şefkatli ve müsâmahalı davranması gerekir. Hata ile ma'lûl iki müslüman arasında sorun çıksa bile çözümsüz olmadığını bilmek ve zamanla her şeyin düzeleceğine inanmak her müslümanın gözönünde bulundurması gereken bir zorunluluktur. Sorunsuz bir dünya olmadığına göre, sorun çıktığında nasıl davranacağını bilen insanlar, en iyi kardeşliği gerçekleştirecek insanlardır. Üçüncü şahısların yangına körükle gitme yerine ıslah ümidiyle yaklaşması ve arabuluculuk girişimi de bir diğer önemli görevdir.4251 İslâm'ın kardeşler arası ilişkilerdeki sorunlara nasıl yaklaşılması gerektiği konusundaki öğütlerini kısaca özetlemeye çalışalım:
Müslüman kardeşini tahkir etmek kişinin şer özelliğini yansıtır.4252 Çünkü ki4246]
Tirmizî, Birr ve Sıla 60
4247] Buhârî, Nikâh 45
4248] 12/Yûsuf, 9-10
4249] 12/Yûsuf, 15
4250] 12/Yusuf, 90-92
4251] 49/Hucurât, 9,10
4252] Müslim, Birr 32
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir, küfrün de temelini oluşturan en büyük günahlardan biridir.4253 Kendisi için istediğini kardeşi için istemek, imandandır.4254 Fesadla bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek; bir insanı yaşatmak, bütün insanları yaşatmak gibidir.4255 Bırakın öldürmesini, kişinin bir yerde oturan kardeşini kaldırıp yerine kendisinin oturması bile çok çirkin bir davranıştır.4256 İnsanın kardeşiyle alay etmesi, kusurunu araştırması, kötü lakapla çağırması fısk ve zulümdür. Zann, tecessüs, arkadan çekiştirme gibi davranışlar, insanın ölü kardeşinin etini yemesi kadar çirkin huylardır. 4257
"Size adam öldürmemeniz söylenmişti. Ben size derim ki kardeşine kızan, hükme müstehak olacaktır... Göze göz, dişe diş dendiğini işittiniz. Fakat ben size derim ki; kötüye karşı koyma ve senin sağ yanağına kim vurursa ona ötekini de çevir."4258 Hz. İsa'ya atfedilen bu sözlerin değerini şimdi daha iyi anlıyorum. Müslümanın kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl olmadığı4259 gibi akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını vermeyip saçıp savurması şeytanla kardeş olmaktır. 4260 Cehenneme giren her ümmet, kardeşine lânet eder.4261 Çünkü kendisi de lânetlik biri gibi davranıyordu. O halde kardeşliği cehenneme gitmeden önce ısıtmak lâzım. Tabiî bu çağrıyı lüks bulanlar olabilir. O durumda bile insan kardeştir. Önemli olan Yusuf gibi kardeş olabilmektir. 4262
“Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını bozmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir.” 4263
Bu âyette geçen ‘el-erhâm’ ‘rahm’in çoğuludur. Rahim, kadının döl yatağına denir; fakat aynı rahimden çıktıklarından dolayı istiâre olarak akrabaya rahim ve ruhm dendiği gibi, rahim sahipleri da denilir. Sıla-i rahim akrabayı ziyaret; kat'-ı rahim ise akraba ile ilgiyi kesmektir. Bu âyette erhâm hakkına ri'âyet edilmesi, kadınlara karşı şefkatle davranılması, aile hukukunun gözetilip aralarında rahim bağı bulunan insanların, birbirlerine karşı sevgi ve şefkatle hareket etmeleri, akraba ile ilgiyi kesmemeleri emredilmektedir.
Nisâ Sûresi'nin, erkek-kadın, bütün insanların ortak niteliği olan “en-nâs/insanlar” ta'biriyle başlaması, insanların bir tek kökten geldiğinin belirtilmesi ve akrabalık hakkına saygının emredilmesi, bütün insanların aynı kökten gelmiş, aynı atalardan türemiş kardeşler, köken bakımından akraba olduklarına dikkati çekmektedir. Bu âyet; ırk, dil, bölge ayrımı gözetmeden bütün insanlığa hitabeden İslâm'ın evrensel, toplayıcı, birleştirici ezelî prensiplerindendir.
4253] 16/Nahl, 23
4254] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71, 72
4255] 5/Mâide, 32
4256] Buhârî, Cum’a 2
4257] 49/Hucurât, 11, 12
4258] Matta, 5/21, 22, 38, 39
4259] Buhârî, Edeb 57
4260] 17/İsrâ, 26, 27
4261] 7/A’râf, 38
4262] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı I, Fecr Y., s. 61-75
4263] 4/Nisâ, 1
KARDEŞLİK
- 1015 -
Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde bu köken kardeşliği ve özellikle de iman kardeşliği vurgulanmaktadır. Aşağıdaki âyetler, kardeşliği vurgulayan en çarpıcı örneklerdendir: “Eğer mü’minlerden iki grup vuruşurlarsa, onların arasını uzlaştırın; şâyet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun (Allah'ın buyruğuna) dönerse artık adâletle onların arasını düzeltin ve dâima âdil olun. Çünkü Allah, adâlet yapanları sever. Muhakkak mü'minler kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet edilsin.” 4264
Bu âyetlerde iman edenlere, iki mü'min cemâat arasında çıkan kavgayı yatıştırmaları, bir cemâat diğerine saldırdığı takdirde, saldırgan taraf Allah'ın buyruğunu dinleyinceye kadar onunla savaşmaları, Allah'ın buyruğuna râzı olduğu takdirde kavga edenlerin aralarını uzlaştırmaları, adâletten ayrılmamaları buyrulmakta ve Allah'ın, adâlet yapanları sevdiği; inananların kardeş oldukları, Allah'ın rahmetine erebilmek için kardeşler arasını uzlaştırmaları gerektiği vurgulanmaktadır.
Âyetlerin hükmü geneldir. Buna göre iki müslüman grup veya toplum arasında anlaşmazlık ve kavga çıkarsa diğer müslümanların seyirci kalmayıp onları uzlaştırmaya çalışmaları; bir taraf hakkı kabule yanaşmaz ve öteki tarafa saldırmaya devam ederse bütün müslümanların, kuvvet kullanarak saldırganı hak çizgisine getirmeye ve iki tarafı uzlaştırıp aralarında adâletle barış kurmaya çalışmaları gerekir.
Kavga eden taraflar, bir devlet içinde iki aile, iki aşiret, iki kabîle, iki kent olabileceği gibi, 1980’li yıllarda İran'la Irak arasında görüldüğü üzere iki bağımsız devlet de olabilir. Bir devlet içinde çıkan olaylarda devlet, olayı önler. Fakat devlet müdâhale edinceye kadar diğer müslümanların olayı yatıştırmaya, saldırgana mâni olmaya çalışmaları gerekir.
Şâyet olay iki devlet arasında ise müslüman devletler topluluğu, (meselâ İslâm Konferansı Üyeleri) müştereken bunların arasını bulmaya çalışırlar. Ama bir taraf Allah'ın hükmünü dinlemiyor, karşı tarafa haksız yere saldırıyorsa o zaman müslüman devletlerin, hep beraber o saldırgana karşı savaşıp onu doğru yola getirmeleri gerekir.
Yine bu âyetlerin hükmüne göre müslümanlar kardeştirler. Kardeşçe geçinmelidirler. Allah'ın rahmetine nâil olabilmeleri için barış içinde yaşamaları ve müslüman kardeşler arasında çıkan olayları yatıştırmaya, kavgaları önlemeye, müslümanların arasını uzlaştırmaya çalışmaları gerekir.
Ayrıca karı-koca arasını uzlaştırmak için arabulucu tayinini emreden 4/Nisâ, 35. âyet de, iman eden gruplar arasında çıkan anlaşmazlıkların da yine arabulucu yoluyla çözülmesine işaret etmektedir. Nitekim meşhur muhaddis el-Hâkim Ebû Abdillah İbn el-Beyyi', o âyette, iki zümre arasında çıkan anlaşmazlığın çözümü için her iki taraftan birer hakem gönderilmesine işaret bulunduğunu söylemiştir. Gerçekten âyette tefrika ve fitneden endişe eden herkesin, iki hakem (arabulucu) göndermesine delîl vardır. Nitekim mü'minlerin emîri Hz. Alî, Hâricîlerle kendisi arasında çıkan anlaşmazlığın çözümü için hakem tayin edilmesini, Nisa 35. âyetten çıkarmıştır. Demek ki müslümanlar arasında anlaşmazlık çıktığında
4264] 49/Hucurât, 9-10
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çözüm için hakem tayin etmek uygun olur. 4265
Tabii İslâm'da esas olan, bir tek devlettir. Fakat bugün için bu, mümkün görünmüyor. Çünkü her ulus kendisinin, diğerlerine hâkim olmasını istiyor. Bu da İslâm milletleri arasında ayrılıklara, övünmelere, sürtüşmelere yol açmaktadır. Tarih boyunca da böyle olmuştur. Peygamber’in (s.a.s.), ilk üç halîfesinin dönemleri hâriç tutulursa, bütün müslümanların birlikte yaşadığı bir devlet de kurulamamıştır. Osmanlı Devleti zamanında bu birliğe doğru yaklaşılmış ise de yine de İslâm milletlerinin tamamı bir tek devletin çatısı altına alınamamıştır.
Şimdi bugün, İslâm Konferansı üyelerinin gittikçe aralarında siyasî yakınlık kurarak, önce İslâm Ortak Pazarı, sonra iç işlerinde serbest, dış işlerinde beraberlik esasına dayalı bir Birleşik İslâm Devletleri Örgütü kurmaları mümkündür. Bu örgütün başkanı da alfabetik sıraya göre nöbetleşe her üye devletten belli bir süre için seçilmelidir. Bu örgütün, İslâm âlimlerinden oluşan bir parlamentosu da olursa İslâm'ın aradığı sürekli ve istikrarlı bir birliğe yaklaşılmış olur. Avrupa Birliği’nin nihaî hedefi böyle bir siyâsî birliktir ve onların parlamentosu da vardır. Neden müslümanların böyle bir örgütü, müşterek konseyi ve parlamentosu olmasın?
Böyle bir örgüt, İslâm devletleri arasında çıkan anlaşmazlıkları da karara bağlar ve kararı da bağlayıcı olur. İslâm devletleri arasında çıkan sorunları çözmek, haklıyı, haksızı ayırt etmek için Avrupa Adâlet Divânına benzer bir İslâm Adâlet Dîvânı oluşturmak da gereklidir.
Kur'ân'ın bu âyetlerinde böyle bir adâlet dîvânının nüvesi vardır. Çünkü Kur'ân, haksızlığın önlenmesini istiyor. Haklıyı ve haksızı da ancak adâlet divanı ayırdeder. Kur'ân, on dört asır önce en modern hukuk sistemine ışık tutmuş iken müslümanların bu örgütü kurmakta gecikmeleri gariptir.
Adâlet, İslâm kardeşliği ve dayanışması konusunda bu âyetlerin yanında pek çok hadîs de vardır. Bunlardan birkaçına işaret edelim:
"Dünyâda adâlet yapanlar, yaptıkları adâletten dolayı Rahmân'ın önünde inciden minberler üstünde bulunacaklardır." 4266
"Birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve acımalarında mü'minler bir tek cesede benzerler. Cesedin bir organı rahatsız olunca diğer organları da uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını paylaşır." 4267
Peygamber (s.a.s.): “Mü'minler, bir binanın taşları gibi birbirini tutar” deyip parmaklarını birbirine geçirmiştir. 4268
“Birbirinize hased etmeyiniz, birbirinizin satışına engel olmayınız, kızmayınız, sırt çevirmeyiniz, ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu rüsvây etmez, ona hakaret etmez.” (Devamında Rasûlullah (s.a.s.) göğsüne işaret ederek üç defa:) “Takvâ buradadır.” buyurdu. 4269
4265] Kasimî, Mehâsinu't-Te'vîl, 5/1226
4266] Müslim, İmâret 18; Nesâî, Kudât 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/159, 160, 203
4267] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/270
4268] Buhârî, Salât 88, Edeb 36, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67; Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/104, 405, 409
4269] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57-58, 62; Müslim, Birr 30-32
KARDEŞLİK
- 1017 -
“(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine hakaret etmesi kendisine yeter. Her müslümanın diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 4270
“Müslümanın, müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs tutması helâl değildir. Öyle ki birbirleriyle karşılaşırlar, biri bu tarafa, öbürü diğer tarafa bakıp geçer (birbirlerine selâm verip konuşmazlar). Onların en hayırlısı, ilk selâm verendir.” 4271
Müfessirler Hucurât sûresi, 9-10. âyetlerden, müslümanlar arasında çıkan çarpışmanın, kendilerinden iman vasfını götürmeyeceği, hattâ bağînin dahi kâfir olmayacağı kanısına varmışlardır. Çünkü Allah, âyette bâğî (saldırgan) oldukları halde yine onlara: "ihveh/kardeşler" ve "mü'minler" sıfatını vermiştir. Bu da onların, birbirleriyle çarpışmalarından dolayı kâfir olmadıklarını gösterir. Nitekim birisi Hz. Alî'ye, Cemel ve Sıffîn olaylarında kendisine karşı savaşanların müşrik olup olmadıklarını sormuş, Hz. Alî: “Hayır, onlar şirkten kaçtılar” demiştir. Soran: “Peki onlar münâfık mıdır?” demiş. Hz. Alî: “Hayır, münâfıklar, Allah'ı çok az anarlar” demiş. Soran: “Öyleyse onların hali nedir?” diye sorunca Hz. Alî: “Kardeşlerimizdir, bize haksız yere saldırdılar (bâğîdirler)” demişti. 4272
Topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın: “Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaştırdı; O'nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz bir ateş çukurunun kenarında bulunuyordunuz, Allah sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki yola gelesiniz.” 4273
Âyet, mü'minlere, Allah'ın ipi olan Kur'an'a sarılmalarını, bölünüp ayrılmamalarını emrediyor. Ve daha önce, düşmanlığın körüklediği ateş çukurunun içine düşmek üzere olduklarını; ancak Kur'an'a sarılmaları sonucu bu düşmanlık durumundan kurtarıldıklarını hatırlatıp bir daha öyle bir duruma dönmemelerini öğütlüyor.
Gerçekten Allah'ın ipi olan Kur'an'a sarılanlar birleşirler. Daha önce birbirine düşman olan, birbirlerine karşı düşmanlıkla ateş püsküren Medîne toplumu, nefret ve düşmanlık ateşiyle dolu bir çukurun kenarında bulunuyordu. Neredeyse düşmanlık ateşi içine düşüp mahvolacaklardı. Allah, hidâyetini lutfedip onları helâkten kurtardı. Şimdi hidâyete gelip kardeşlik içine girdikten sonra tekrar eski düşmanlık durumlarına dönmek yakışır mı?
Allah Elçisi'nin Medîne'ye gelmesinden önce bu kentte Evs ve Hazrec adıyla iki Arap kabîlesi otururdu. Câhiliyye döneminde bunlar arasında şiddetli düşmanlık vardı. Zaman zaman bunlar kavga eder, savaşırlardı. İki kabîle arasında geçen son savaş da Bu'âs Savaşı idi. Medîne'ye İslâm gelince iki kabîle birbiriyle dost ve kardeş oldular. Onların bu kardeşçe yaşayışları, aslında ikisini de istemeyen yahûdîleri son derece rahatsız ediyordu. Yahûdîlerden Kays oğlu Şâs, bir gün Evslilerle Hazreclilerin birlikte sohbet ettiklerini gördü, canı sıkıldı: "Bunlar böylesine dost oldukları sürece bizim burada yerleşmemize imkân kalmaz" diyerek bir yahûdî çocuğunu onların arasına gönderdi ve onlara Bu'âs harbini, bu harbde Evs'in, Hazrec'i yendiğini hatırlatmasını tenbihledi. Yahûdî çocuğu, aralarına sokulup Bu'âs konusunu ortaya atınca hava değişmeğe, eski
4270] Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb
4271] Buhârî, Edeb 57, 62, İsti'zân 9; Müslim, Birr 25; Tirmizî, Birr 21
4272] Beğavî, Meâlimu't-Tenzîl, Hâzin kenarında 6/225
4273] 3/Âl-i İmrân, 103
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gönüllerde düşmanlıklar canlanmaya başladı. Evs ve Hazrecliler, birbirlerine laf atmağa başladılar ve: “İsterseniz o günü tekrar edelim, haydi Harra'ya gidelim!” dediler.
Bu'âs harbi Harra meydanında geçtiği için oraya gidip vuruşmak istediler, silâhlarını almağa başladılar. Tam bu sırada Allah'ın Elçisi, durumdan haberdar olup geldi, onları yatıştırmağa çalıştı: "Ben sizin aranızda iken câhiliyye dâvâsını mı güdüyorsunuz?" dedi ve yukarıdaki meali verilen 3/Âl-i İmrân, 103 âyetinden başlayarak okudu. İki kabile mensupları yaptıklarına pişman oldular, barıştılar, birbirlerine sarıldılar. 4274
Âyette "Allah'ın ipine yapışın" deyimi, isti'âredir. Allah'ın ipi, insanları sapıklık bataklığından kurtarmak için gökten yere indirdiği vahiyleri içeren Kitabdır. İşte Allah'ın ipi durumundaki o Kitaba sarılıp onun prensiplerini gönülden uygulayanlar, sapıklıktan çıkarak düşmanlık ateşinde yanıp mahvolmaktan kurtulurlar.
İnsanlar arasında düşünce ayrılıklarının olması doğaldır. Bu, Allah'ın yasası gereğidir: "Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı. Ama ihtilâf edip durmaktadırlar."4275 Allah insanları zekâ, düşünce ve yetenek bakımından farklı yarattığına göre onlar arasında düşünce ayrılıklarının olması da doğaldır. Fakat bu ayrılıkların, düşünce düzeyinde kalması, büyüyüp düşmanlığa dönüşmemesi gerekir. Çünkü düşünce farkı, bir ölçüde insanları rekabete, ilerlemeye sevk ederken; bunun büyüyüp düşmanlığa dönüşmesi yıkıcı olmaktadır. İşte düşünce ayrılıklarını sınırlamak, düşmanlık sınırına vardırmamak için herkesin Allah'ın sınırlarında durması, Allah'ın Kitabına sarılması, o genel prensiplerin dışına çıkmaması gerekir. İnsanlar o genel prensipler içinde kaldıkça dost olurlar. Aralarında bazı düşünce ayrılıklarının olması; birbirlerini sevmelerine, anlayışlı davranmalarına engel olmaz. Hz. Muhammed Aleyhisselâm, Kur'ân ile böyle “düşmanlarına karşı cesur, şiddetli; birbirlerine karşı şefkatli, birbirlerini seven” ideal bir toplum kurmuştu. Kur'an her zaman böyle bir toplumun kurulmasını sağlamaya kadirdir. Yeter ki insanlar onun genel prensiplerine gönülden sarılsın, o prensiplerin dışına çıkmasınlar. 4276
Kardeşlik ve Beraberlik
Mü’minlerin önemli bir özelliği de uhuvvet ve tesânüttür (kardeşlik, dayanışma, birliktelik). Kuran'da bildirilen hükme göre, tüm mü’minler birbirlerinin kardeşidirler. Onlar aynı yola uymuş, aynı Kitab’a tâbi olmuş, aynı hedefe sahip, aynı duyguları taşıyan insanlardır. Dolayısıyla aralarında büyük bir sevgi ve dayanışma bulunur. Allah, bu durumu şöyle tarif etmektedir: “Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.”4277 Bu âyette tarif edildiği gibi bir tesânüt içinde Allah yolunda cehd etmek (çaba harcamak) kesin bir emirdir. Al-i İmran Suresi'nde Allah şöyle hükmetmektedir: “Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın...” 4278
4274] İbn Kesir, Tefsir 1/389; Hüseyn Heykel, Hz. Muhammed Mustafa, Ö.R. Doğrul çevirisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1948, s. 232
4275] 11/Hûd, 118
4276] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y., c. 11, s. 274-281
4277] 61/Saff, 4
4278] 3/Âl-i İmrân, 103
KARDEŞLİK
- 1019 -
Mü’minler güzel ahlâklıdırlar, mütevâzidirler, sevgi ve saygı doludurlar. Bu yüzden de tesânüt mü’minler arasında doğal bir şekilde oluşur. Ancak bu konuda yine de dikkat edilmesi gereken yönler vardır. Çünkü mü’minlerin yapabileceği çeşitli yanlışlar, bu tesânüdün zedelenmesine ve mü’minler arasında soğukluk yaşanmasına neden olabilir.
Bu yanlış hareketlerin nedeni, mü’minlerin davranışlarını gaflet anlarında etkileyen nefstir. Mü’min fedâkâr, hoşgörülü ve sıcaktır; ama herkeste nefs bulunur ve insan dikkat etmezse bazen nefsine uyabilir. Kıskanç, bencil ve hırslı olan nefsine uyması ise, bu kötü hislerin mü’mine etki etmesi demektir. İşte bu yüzden Kuran'da, mü’minler tesânüt (dayanışma ve birlik) konusunda son derece dikkatli olmaları için uyarılmaktadırlar. Madem şeytanın insandaki tezâhürü olan nefsin hevâsı, insanı yanıltabilmektedir, öyleyse karşıdaki mü’minin nefsini harekete geçirecek bir üslûp kesinıllikle kullanılmamalıdır. Bu yönde âyette şöyle buyrulmaktadır: “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.”4279 Âyette bildirilen emir, tesânüdün sağlanması açısından son derece önemlidir. Birincisi, mü’minlerin birbirlerine karşı sürekli olan en güzel hitap şeklini (yalnızca güzel değil, "en güzel") kullanmaları emredilmektedir. İkincisi, şeytanın bir özelliği açığa vurulmaktadır: Şeytan, insanların ve özellikle de mü’minlerin arasını bozmak için uğraşmaktadır.
Şeytanın ve nefsin mü’minlerin arasındaki tesânüdü bozmak için en çok başvurduğu yollardan biri ise, rekabet duygusudur. Eğer mü’min gaflet halinde olursa, makam, mevki gibi konularda rekabet hissine kapılıp kardeşlerini geçmeye, kendini onlardan daha ön plana çıkarmaya çalışabilir. Aynı şekilde kendisinden daha ön plandaki bir kardeşine karşı kıskançlık hissedebilir. Aslında gaflet halinde yapılan bu hareket, gerçekte Allah'a isyan anlamına gelmektedir. Çünkü "Yoksa onlar, Allah'ın kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar?" 4280 âyetine göre, insanlara verilmiş olan nimetler Allah'tandır ve bunları kıskanmak Allah'ın takdirine karşı gelmek anlamına gelir. Bu nedenle mü’minlerin kıskançlık gibi bir tavırdan kesinlikle uzak durmaları gerekmektedir. Eğer böyle bir tavır ortaya konulursa, bu, hem Allah'ın rızâsına muhâlif bir harekettir, hem de âyetin hükmüne göre, mü’minlerin gücünün azalmasına neden olur: “Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” 4281
Bu nedenle mü’min, kesinlikle kardeşleri ile arasında bir çekişme, rekabet ortamı oluşmasına engel olmalıdır. Hem kendisi kıskançlık gibi ilkel bir duyguya kapılmamalı, hem de sahip olduğu özellikleri ön plana çıkartarak kardeşlerinin nefsindeki kıskançlık damarını tahrik etmemelidir. Olabildiğince mütevâzi, alçak gönüllü olmak, rekabet tehlikesini yok eder. Kuran'da bu konuda verilen bir diğer kıstas ise, kardeşlerinin nefsini kendi nefsine üstün tutmak, yani her durumda fedâkâr davranmak ve bundan zevk almaktır. Kur’an'da bu özellik şöyle tarif edilir: “Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç
4279] 17/İsrâ, 53
4280] 4/Nisâ, 54
4281] 8/Enfâl, 46
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar, felâh (kurtuluş) bulanlardır.” 4282
Kıskançlık, rekabet, darılma mü’minler arasında birliğin ve kardeşliğin önündeki çok önemli üç engeldir. Hırs sonucu doğabilecek herhangi bir rekabet, insanların birbirlerine olan sevgisini azaltır. Bu tür Kuran'a uymayan bir hareket, onların ruhlarına büyük zarar verir ve mânevî yönden gerilemeye yol açar. Oysa iman edenler için sonsuz bir sevap kaynağı mevcutken birbirlerinin önünü tıkayıp, haksız rekabet ve kıskançlıklarla vakit geçirmenin hiçbir anlamı yoktur. Eğer hedef Allah rızâsı olursa, herhangi bir rekabet olmaz. Çünkü herkes bir diğerinin önünü kesmeden Allah rızâsı için hizmet edebilir, sevap toplayabilir. Bu nedenle mü’minler, mü’min topluluğunun bir insan vücudu gibi olduğunu, her organın bir diğerinin yardımcısı ve destekçisi olduğunu unutmaz ve kardeşlerinin başarılarını kendi başarılarıymış gibi görürler. Bu, son derece önemlidir. Kuran'da mü’minlerin arasındaki tesânüt/dayanışma ile ilgili çok sayıda âyet vardır. Bir âyette, mü’minlerin diğer mü’minlerle tesânütlerinin artması için yaptıkları bir duâ şöyle aktarılır: “Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” 4283
Mü’minler arasında bir çekişme ya da kırgınlık yaşanması herkese zarar verir. Dolayısıyla iman edenler böyle bir harekete tevessül etmezler. Nitekim bir Kur’an âyetinde, mü’minlerin birbirlerinin velîleri (dost ve koruyucuları) olmadıkları takdirde, fitne çıkacağı şöyle haber verilmektedir: “İnkâr eden kâfirler birbirlerinin velîleridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” 4284
Ayrıca Kuran'da tesânütle ilgili açık hükümler vardır. Bu âyetlerden bazıları şöyledir: “Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.”4285; “…Buna göre, eğer mü’min iseniz Allah'tan korkup sakının, aranızı düzeltin; Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin.”4286; “Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah'adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.” 4287
Mü’minler diğer mü’minlere karşı son derece merhametli ve alçak gönüllü olmakla yükümlüdürler. Aksi bir tavır kesinlikle Kur’an'a uygun değildir. Kibir, kıskançlık, çekememezlik, kötü söz söyleme, çekişme mü’minlerin değil; inkârcıların/kâfirlerin özelliğidir. Bu nedenle nefsi yüzünden böyle bir küçüklük göstermiş olan bir mü’min hemen kendini toparlamalı, Allah'a sığınmalı ve gerçek mü’min tavrını göstererek hatasını telâfi etmelidir. Aksi halde Allah o kişinin yerine daha hayırlısını getireceğini âyetlerinde haber vermiştir. İman eden her insan şu âyetin hükmüne girmekten şiddetle kaçınmalıdır: “Ey iman edenler,
4282] 59/Haşr, 9
4283] 59/Haşr, 10
4284] 8/Enfâl, 73
4285] 3/Âl-i İmrân, 105
4286] 8/Enfâl, 1
4287] 6/En’âm, 159
KARDEŞLİK
- 1021 -
içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (onun yerine) Kendisinin onları sevdiği, onların da Kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.” 4288
İslâm ahlâken yükselmeyi, ilişkileri geliştirmeyi hedefleyen ilâhi emirler manzumesidir. Bu dinin hedefi kardeşliği pekiştirmek, sulh'u tesis etmektir. Bu münasebetle Kur'ân-i Kerîm'de "Ihveh" kelimesinin Önemli bir yeri bulunur. Hz. Peygamberin ilk günden itibaren önemle üzerinde durduğu, inananlar arasında İlk yaptığı işlerin başında İslâm kardeşliğini pekiştirmesi gelir. Bu kardeşliğin özünü, Allah ve Peygamberine iman teşkil eder.
İslâm'daki bu kardeşlik kankardeşliği dediğimiz anne-baba'dan meydana gelen kardeşlikten daha önemlidir. Zira Hz. Nuh için; "Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz. O kötü bir iş yapmıştır..." 4289 âyeti, iman etmeyen oğlunu kendi ailesinin dışına itmesine sebep olmuş ve gemiye alınmasına izin verilmemiştir. Kur'ân-ı Kerîm ırka ve soya önem vermekle birlikte, bunu bir mozayik gibi değerlendirir. Dolayısıyla, insanlar arasındaki kan bağı önemli olmakla birlikte, bu bağ, imanla pekişirse kuvvetli ve sürekli olmaktadır. Aksi durumda birliği teminde yeterli değildir. Çünkü Allah'ın birliğini kabul edemeyen insanların dostluğuna güvenmek mümkün değildir. Böyle insanların diğer yaratıklardan bir üstünlüğü bulunmaz. 4290
İslâm kardeşliğinin tesisi iman ile mümkün olmakta, bu da, Kur'ân'a inanmaktan geçmektedir.4291 Tarih, Hz. Peygamber’in İslâm ile oluşturduğu kardeşliğin bir benzerini nakletmekten âcizdir. Evinde çocuğunun yiyeceğinden başka bir yiyeceği olmayan Ebû Talha'nın, aç olan misafire o yiyeceği yedirmesini haber veren Yüce Allah; "Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile, (kardeşlerini) onları kendilerinden önde tutarlar."4292 ifâdeleriyle zamanımız insanlığına önemli bir mesaj verilmiştir. Zira İslâm'ın dışındaki hiçbir sistemde böyle bir ahlâk üstünlüğünü bulmak mümkün olmamaktadır.
Hz. Peygamber de bu meseleye şu şekilde işaret etmektedir: "Allah'ın öyle kulları vardır ki, onlar peygamber ve şehid değillerdir. Fakat peygamberler ve şehitler kıyamet gününde onlara gıbta ederler.” Ashâbın: ‘Yâ Rasûlallah! Onlar kimlerdir?’ sorusuna Hz. Peygamber; “onlar aralarında aile bağı olmadığı halde Allah için bir birini seven ve yardımlaşanlardır. Vallahi onların yüzleri nurdur ve nurdan makamlar üzerindedirler." 4293
Kardeşlik ibâdetimizin vakti geçmesin
İnanç birliği sosyal birlikteliği gerektirir. Müslümanların her konuda birlik ve beraberlik içinde olmaları, ortak düşmana ortak tepki vermeleri, ortak problemlerini ortak katkılı çözümlerle aşmaları, ortak projeler üretmeleri, ortak işler
4288] 5/Mâide, 54; Harun Yahya, Kur’an’da Temel Kavramlar, Vural Y., s. 130-134
4289] 11/Hûd, 46
4290] 7/A'râf, 179
4291] 3/Âl-i İmrân, 103
4292] 59/Haşr, 9
4293] Şeyh Mansur, el-Tâc el-Câmiu fi'l-Usûl. Kitabul Birr, V/83; Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Ayışığı Kitapları, Kitabevi Y
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapmaları emredilen, arzu edilen, olması gereken ve olmadığında kesinlikle çaresizlik getiren, gözyaşı getiren, düşmana boyun eğiş getiren, can damarı gibi önemli bir husustur. Kur’ân “Mü’minler kardeştirler” diyerek mü’minleri kardeşlik ibadetine çağırırken; Müslümanların kardeşlik ibadetinde sınıfta kalmaları günümüzdeki perişanlığın da en korkunç müsebbiplerinden değil mi? Öyle ki, Irak kendi derdiyle kendisi boğuşurken, Filistin kendi derdine kendisi ağlıyor, Endonezya bir başına çığlık atıyor, Afganistan kendi derdine kendisi yanıyor. Kimse kimsenin derdine yanamıyor. Diğer yandan zenginlikten, keyiften, varlıktan, rahattan kendinden başkasını görmeyen müslümanların sayısı da az değil. Bunun mahşer gününde her halde hesabı kolay olmayacak.
Müslümanların acıda ve huzurda, iyi günde ve kötü günde birlik ve beraberlik içinde olmaları ve birlik ve beraberlik kurumlarını kurmaları gerekiyor. Tembellik mi, gaflet mi, dalâlet mi, vahşî kapitalizmin oyunu mu, ruhsuz materyalizmin karanlık gölgesi mi, nedir üstümüzdeki ölü toprağı bilemiyorum. Fakat iki kişinin bir araya gelip şirketleştiği, herkesin sağda solda birlikler kurduğu, dünya insanının asgarî müştereklerde birleştiği günümüzde, maalesef iki milyar mü’min kardeşlerden oluşan müslüman âlem birlikte hareket etmeyi henüz başarabilmiş değil. Arada mutlaka dehşetli fitneciler var ki, müslüman âlem hakta ve hayırda birleşemiyor.
Diğer yandan herkes imtihandadır. Herkes kendi âhiretini dokuyor. Herkes kendi Cennetini imar ediyor veya ateşini yakıyor. Herkes Allah’ın rızâ makamlarından birinde, kendisine bir rızâ derecesi biçiyor. Kur’ân’ı dinleyip kardeşlik yapan da, düşmanla dost olup kardeşini dışlayan da kendi amel defterini yazıyor. Herkes kendi amel yazılarıyla doldurduğu defterini mahşerde alacak. Elbette ya gülecek, ya ağlayacak.
Müslümanlar neden böyle bölük pörçükler? Arada şeytan var, düşman var, fitneci odaklar var, nefsimiz var. Tüm bu negatif bentleri aşıp pozitif bina dikmek ve kardeşlik ibâdetini yapmak, kolay olmuyor demek. İmtihan şiddetli. Ve kardeşlik ibâdetini başarmak zor. Oysa unutulmamalı; bu, Kur’ân’ın emridir. Kur’ân’ın emri bizim için ibâdettir. Demek ibâdet sadece namaz ve oruçtan ibâret değil.
Şüphesiz kardeşlik ibâdetinin tesisi için hayırlı adımlar atılmıyor değil. Ümitsiz olmayalım. Biz en azından duâ edelim. İnşallah Müslümanların daha güçlü ve daha birlik ve beraberlik içinde günlere doğru gideceklerini Rahmet-i İlâhiye’den umalım ve duamızı kesmeyelim. Çünkü kavgacı ve gürültücü dünyamız böyle bir ortak sese, bir barış ve kardeşlik nefesine, bir adâlet eline ve nice muhabbet fedâisine muhtaç. 4294
Tasavvufta Kardeşlik (İhvân) Anlayışı
Kardeşler anlamına gelen ihvân kavramı; tasavvufta, aynı şeyhe bağlı olan müridleri, aynı tarikatın veya tarikat kolunun mensuplarını ifade eden bir terim olarak kullanılır.
İhvân; Sözlükte "erkek kardeş, arkadaş, yoldaş, dost, meslektaş, ortak" anlamlarına gelen “ah” kelimesinin çoğulu olup Türkçe'de daha çok tekil anlamında yaygınlık kazanmıştır. İslâm dini mü’minlerin birbirinin kardeşi olduğunu
4294] Süleyman Kösmene
KARDEŞLİK
- 1023 -
ilân etmiştir.4295 Kur'an'da İslâm'a karşı oluşturulan grupların da birbirinin kardeşi olduğu belirtilmiş,4296 Hz. Peygamber müslümanları din kardeşliğine bağlı kalmaya çağırmıştır.4297 Hadislerde geçen "din kardeşi, din ve dünya kardeşi"4298 tâbirleri de bu hususun önemini ifade eder. Hiçbir ayırım yapılmadan kadın-erkek bütün mü’minler birbirinin kardeşi kabul edilmekle beraber Rasûl-i Ekrem Medine'ye hicret ettiğinde daha özel bir anlamda Mekkeli muhâcirlerle Medineli ensarı birbirine kardeş yapmış, böylece göçmenlerle yerlileri kaynaştırmayı amaçlamıştır. 4299
Sûfîler ilk dönemlerden itibaren kendi aralarında farklı gruplar oluşturmaya, birbirine kardeş gözüyle bakmaya başlamışlardır. Tasavvufun giderek tarikat şeklinde kurumsal bir yapı kazanmasıyla birlikte bu durum daha da gelişmiştir. Gazzâlî'nin kaydettiğine göre sûfîler birbirinin yüzüne severek ve merhametle bakmayı ibâdet sayıyor,4300 bazen aralarında yaptıkları sohbetlere yabancıların girmesine dahi izin vermiyorlardı. Bu dönemde müridlerin birbirine hizmet etmeleri, gönül hoşluğuyla birbirinin mallarını harcamaları, ihvâna karşı fedakâr ve tahammüllü olmaları, özür dilemeyi gerektirecek davranışlardan sakınmaları, sevgi ve şefkat duygularıyla dolu olmaları öğütleniyordu. 4301
Başlangıçta daha çok "ashâb" kelimesiyle ifade edilen “ihvân” kavramı, ilk tasavvufî eserlerde sohbet ve müridliğin âdâbına dair bölümlerde işlenmiştir. İhvân kelimesine ilk olarak Kuşeyrî'nin er-Risâle'sinde rastlanmaktadır.4302 Sûfîler, V. (XI.) yüzyıldan itibaren bugünkü mânada tarikatlar halinde örgütlenmeye başlayınca aynı tarikata veya tarikat koluna bağlı olanlara özel anlamda ve bir tasavvuf terimi olarak ihvan denilmiştir. Bütün tasavvufî zümrelerde ihvan terimine veya onunla aynı anlama gelen "ah, fetâ, derviş, pîrdaş" gibi kelimelere tesadüf edilmektedir. Tarikatlar bir kurum olarak ortaya çıkınca ihvan ve pîrdaş olan müridler arasındaki ilişkiler daha düzenli bir şekil almış, bu dönemde yazılan Âdâbü'l-mürîdîn, Avârifü'l-meârif gibi eserlerde ihvanın gözetmesi gereken kurallara özel bölümler ayrılmıştır. Bu eserlerde ihvan arasındaki sevginin sırf Allah için olduğu, maddî çıkar, itibar veya şöhret arzusunun sözkonusu edilmeyeceği, ihvanın her zaman birbirini hayırla andıkları, karşılık beklemeden birbirlerine hizmet ettikleri, kardeşinin hatalarını görmezlikten gelip ezâlarına katlandıkları, ihtiyaçlarını gidermeye çalıştıkları, daima saygılı, hoşgörülü davrandıkları, her zaman kardeşlerini haklı, kendini kusurlu bildikleri, insaflı olup insaf beklemedikleri, birbirinin sevinç ve üzüntülerini paylaştıkları, bir sıkıntıyla karşılaşanın yardımına koştukları, vefâlı olmayı ve sadâkatten ayrılmamayı görev bildikleri anlatılmaktadır. 4303
Aynı tarikatın mensupları, kendi aralarında sırf Hak rızâsına dayanan samimi
4295] 3/Âl-i İmrân, 103; 9/Tevbe, 11; 49/Hucurât, 10; 59/Haşr, 10
4296] 59/Haşr, 11
4297] Buhârî, Nikâh 45, Mezâlim 3; Müslim, Birr 23, 32
4298] Buhârî, Nikâh 11; Tirmizî, Menâkıb 20
4299] Buhârî, Nikâh 7; Savm 51, Müslim, Fezâ'ilü'ş-sahâbe 203
4300] İhya, II, 159
4301] Serrâc, el-Lüm’a, s. 234-237; Kuşeyrî, Risale Terc. Uludağ, s. 433-439, 574-580, 746, 749
4302] s. 746
4303] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kütü'l-kulûb, Kahire 1961, II, 442-489; Gazzâlî, İhya', Kahire 1939, II, 154-191; Şehâbeddin es-Sühreverdî, Avârifü'l-maarif, Beyrut 1966, s. 423-442
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir dostluğun gereklerini yerine getirmenin yanı sıra tekke düzenine, tarikat kurallarına, şeyhin öğütlerine tam anlamıyla uyar, büyüklerini baba, akranını kardeş, küçüklerini evlât olarak görürler. Şeyh baba, müridleri onun evlâtlarıdır. Şeyhin eşi anne, birbirlerinin eşleri ise hemşiredir (bacı).4304 Bu samimi dostluğun hâtırası ölümden sonra da devam eder. Vefat eden mensuplarının geride bıraktığı aile fertlerini korur, onlarla da dostça ilişkiler kurarlar. Menâkıb kitaplarında ihvanın sadâkatini, vefakârlığını ve fedakârlığını gösteren pek çok örnek kaydedilmiştir.
Ahîlik'te ve fütüvvet ehli arasında da mânevî kardeşlik bağına büyük önem verilmiştir. Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl daima Allah'ı teşbih, takdis ve zikreden tevazu ve huşu sahiplerine "ihvân-ı basîret", "kün makamı" denilen bir mertebede bulunan, irâdeleriyle sûrî şeyleri icat etme gücüne sahip olanlara "ihvân-ı tecrid", beşerî kir ve lekelerden kurtulup ruhlarını kemal halleriyle donatanlara da "ihvân-ı safa" demektedir.4305 Bu son tabirin bir felsefeciler grubu olan İhvân-ı Safa ile ilgisi yoktur. 4306
Radâ; Sütkardeşliği ve Süt Akrabalığı
"Radâ"' veya "rıdâ"; Arapça "radaa" kökünden masdar olup; annesini emmek demektir. Bir isim olarak ise, sütkardeşliği ve süt emme anlamına gelir. Kur'ân-ı Kerim'de çocuğun kendi annesinden veya başka bir kadından süt emmesiyle ilgili çeşitli âyetler vardır: “Sizi emziren analarınız ve süt cihetinden kızkardeşleriniz (size haram kılındı).”4307; “Emzirmeyi tam yapmak isteyen için anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler”4308; "Çocuklarınıza sütanne istemenizde, bir sakınca yoktur."4309; “Boşadığınız karılarınız kendisinden olan çocuklarınızı emzirirlerse, onlara ücretlerini verin. Bu konuda birbirinize danışarak hareket edin. Eğer güçlük meydana gelirse, çocuğu başka bir kadın emzirecektir.” 4310; "Kıyâmetin koptuğunu göreceğiniz gün, emzikli her kadın emzirdiğini unutup geçer" 4311; "Biz Mûsâ'nın annesine; ‘Onu emzir, sana ona ait bir tehlike gelince, kendisini denize bırak; korkma, kederlenme. Çünkü biz onu yine sana geri döndüreceğiz. Hem onu peygamberlerden biri de yapacağız’ diye vahyettik"4312; "Biz daha önce ona (Mûsâ'ya) sütanaların sütünü emmeyi haram kılmıştık." 4313
İslâm hukukçuları diyâneten annenin çocuğunu emzirmesi gerektiği konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü anne, çocuğunu korumak zorundadır. Ancak kadın emzirmek istemediği takdirde, kaza yoluyla zorlama yapılıp yapılamayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır.
Çoğunluk fakihlere göre, kadının çocuğunu emzirmesi menduptur. Zarûret olmadıkça emzirmeye zorlanamaz. Çocuğun emzirilme işi çocuğun babası
4304] Ebu'l-Mefâhir Yahya el-Bâharzî, Evrâdü'l-ahbâb ve fusûsü'l-âdâb, nşr. Efşâr, Tahran 1358 hş., s. 106-127; Muhammed b. Abdullah el-Hânî, el-Behcetü's-seniyye, İstanbul 1989, s. 27-29
4305] Mecmû'a, II, 242-245
4306] Süleyman Uludağ, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 580
4307] 4/Nisâ, 23
4308] 2/Bakara, 233
4309] 2/Bakara, 233
4310] 65/Talâk, 6
4311] 22/Hacc, 2
4312] 28/Kasas, 7
4313] 28/Kasas, 12
KARDEŞLİK
- 1025 -
üzerine vâcibdir. O, karısını emzirmeye zorlayamaz. Çünkü "Emmeyi tamam yaptırmak isteyenler için, anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler"4314 âyeti bir tavsiye niteliğindedir. Ancak çocuğun annesinden başkasının memesini kabul etmemesi durumu müstesnâdır.
Şu üç durumda anne çocuğunu emzirmeye kaza yoluyla da zorlanabilir:
1. Çocuk, annesinden başka kadının sütünü emmezse, çocuğu helâk olmaktan korumak amacıyla annesi emzirir.
2. Başka bir sütanne bulunamaması halinde, kendi annesi yine çocuğun hayatını korumak için emzirir.
3. Çocukla ilgilenecek baba bulunmaması ve çocuğun sütanne tutabilecek bir malının olmaması durumunda anne çocuğu emzirir.
Yukarıdaki durumların dışında anne çocuğu emzirmekten kaçındığı takdirde, babanın bir sütanne tutması gerekir. Sütanne, çocuğu, öz annenin yanında emzirir. Çünkü anne için "hıdâne" hakkı vardır. Bu hak, çocuğun kendi başına temizliğini yapabileceği, yaklaşık yedi yaşlarına kadar sürer. Baba sütanne tutmazsa, kadın, mahkeme yoluyla sütanne ücreti isteme hakkına sahiptir.
Babanın evlilik içinde veya ric'î talâktan sonra iddet beklemekte olan karısına, kendi çocuğunu emzirmesi için ücret vermek zorunda değildir. Çünkü bu durumda karısına nafaka yükümlülüğü vardır. Bâin boşama halinde ise kadın iddet içinde kazaen emzirmeye zorlanamaz. Hanefîlerden sağlam görüşe göre, bu durumda, anne, emzirme ücreti talep edebilir. Çünkü âyette; "Onlar sizin için, kendilerinden olan çocuğunuzu emzirmişlerse, onlara ücretlerini verin."4315 buyrulur. Bu âyet, boşanmış kadınlar hakkında inmiştir. Sütanne, süt emzirme ve örfün gerektirdiği şeyler dışında bir görevle yükümlü tutulamaz. Çocuğun yiyeceğini hazırlama, onu koruma, yıkama ve elbiselerini temizleme gibi hizmetler, örfe göre, sütanneye gerekebilir.
Çocuğun süt emme çağında kendi annesinden başka bir kadından süt emmesi halinde, bu çocukla süt emziren kadın ve bu kadının hısımları arasında bir süt hısımlığı meydana gelir. Kan yoluyla meydana gelen hısımlığa "nesep hısımlığı", evlilik yoluyla doğan hısımlığa ise "sıhrî hısımlık" denir. Süt hısımlığı bazı istisnâlar dışında kan hısımlığı ile aynı yasakları doğurur.
Evliliği Haram Kılan Süt Hısımlığının Şartları:
1. Sütün, bir kadına ait olması gerekir. Çoğunluğa göre, süt emziren kadının evli veya bekâr olması veya kocasının bulunmaması, sonucu değiştirmez. Sütten başka bir şeyi, meselâ; sarı su, kan veya kusuntuyu yemekle süt hısımlığı doğmaz. Erkeğin veya bir hayvanın sütü de hısımlık doğurmaz.
2. Sütün, emen çocuğun midesine ulaşması gerekir. Sütü memeden emmekle, bir kap veya bardaktan içmek birdir. Çocuk memeyi ağzına alır, fakat süt emip emmediği bilinmezse, haramlık doğmaz. Çünkü şüphe ile hüküm sâbit olmaz. Mâlikîlere göre ise bu durumda ihtiyatla amel ederek haramlık sâbit görülür. Şâfiî ve Hanbelîler ise beş ayrı emmeyi şart koşarlar.
4314] 2/Bakara, 233
4315] 65/Talâk, 6
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hanefilerle Mâlikîlere göre süt emme miktarı az olsun çok olsun sonuç değişmez. Delil: "Süt emziren analarınız (size haram kılındı)." 4316 âyeti ile “Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar”4317 hadisidir. Bu âyet ve hadiste emme miktarı ve sayısı belirlenmemiştir.
3. Emzirmenin ağız veya burun yoluyla olması gerekir. Çünkü süt, ancak bu iki yoldan boğaz yoluyla mideye ulaşır ve gıdalanma meydana gelir. Hanefi, Şâfiî ve Hanbelîlere göre, idrar yollarına, göze, kulağa veya bir yaraya akıtılacak kadın sütü ile hısımlık doğmaz.
4. Sütün başka bir sıvı ile karışmaması gerekir. Süt başka bir sıvı ile karışırsa, Hanefi ve Mâlikîlere göre çok olanı esas alınır. Süt fazla ise haramlık doğurur. Ebû Hanîfe'ye göre, bir gıda ile karıştırılan süt az olsun çok olsun haramlık doğurmaz. Çünkü bu gıda sütün kuvvetini giderir. Hüküm olarak gıda kısmı sütten fazla sayılır. İmam Ebû Yusuf ve İman Muhammed, burada da çok olanı esas alırlar.
Bir kadının sütü başka bir kadının sütü ile karıştırarak çocuğa içirilse, Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre, çok olan esas alınır. Sütler eşit olursa, karışma yüzünden her iki kadın bakımından da, haramlık doğar. Mâlikîlere, İmam Muhammed ve Züfer'e göre bu durumlarda her iki bakımdan süt hısımlığı doğar. Sütlerin eşit veya birisinin eksik ya da fazla olması, sonucu değiştirmez. Tercih edilen görüş budur. Çünkü sütler bir cinstir. Aynı cinsten iki şey arasında gâlipliğin hükmü bulunmaz. Günümüzde bazı ülke ve beldelerde görülen "anne sütü bankası"nda karışan anne sütlerini yukarıdaki esaslara göre çözümlemek gerekir 4318.
5. Çoğunluğa göre, hısımlık doğuran sütün ilk iki yaş içinde emilmesi gerekir. Çünkü âyette "Anneler, çocuklarını iki bütün yıl emzirirler" buyrulmuştur. Nesep hısımı olan çocuklarla ilgili olan bu hüküm, süt emen diğer çocukları da kapsar. Hadiste "Süt hısımlığı ancak iki yaş içinde emzirilen sütle oluşur." 4319 buyrulur.
Ebû Hanife'ye göre ise emme süresi 30 aydır. Delil şu âyettir: "Çocuğun ana karnında taşınması ile sütten ayrılmasının süresi otuz aydır." 4320 Burada 30 ay, hem gebeliğin, hem de sütten ayrılmanın ayrı ayrı süresidir.
Çoğunluk fakihlere göre ise, iki yıl emme süresi ile gebeliğin en kısa süresi olan altı ayın toplamı verilmiştir. Nitekim sütten ayrılmanın iki yıl olduğunu belirleyen başka deliller de vardır. Başka bir âyette şöyle buyrulur: "Biz insana ana-babasına itaat etmesini bildirdik. Onun anası kendisini zahmet üstüne zahmetle taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl sürmüştür." 4321
Süt Emme Yoluyla Meydana Gelen Evlenme Yasağı
Kur'ân-ı Kerîm'de; "Sizi emziren analarınız ve süt kızkardeşleriniz (size haram
4316] 4/Nisâ, 23
4317] Buhârî, Şehâdât 7; Müslim, Radâ' 1
4318] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1394/1974, IV, 135 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VII, 537 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, Mısır (t.y.), II, 34 vd.; ez-Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh Dimaşk 1405/1985, VII, 705 vd.
4319] Buhârî, Nikâh 21
4320] 46/Ahkâf, 15
4321] 31/Lokmân, 21
KARDEŞLİK
- 1027 -
kılındı)." 4322 buyrulur. Bu âyette yalnız iki tane süt hısımından söz edilmiştir. Bu konuda genel prensip şu hadisle konulmuştur. “Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar.” 4323 Yine nesep yoluyla, evlenmekle ortaya çıkan sıhrî hısımlıklara kıyasla, süt yoluyla da sıhrî hısımlıklar oluşur. Ancak bunun iki istisnâsı vardır.
Süt yoluyla haram olanlar şunlardır:
l. Bir kimsenin süt cihetinden usûlü. Sütannesi, sütninesi gibi...
2. Süt cihetinden fürûu. Bir kimse sütkızı, sütoğlunun kızı ve ilânihâye bunların çocuk ve torunları ile evlenemez.
3. Sütana ve babanın fürûu. Bir kimse ana baba bir, baba bir veya yalnız ana bir olan sütkardeşleri ve bunların ilânihâye fürûu ile evlenemez.
4. Sütana ve babanın usûlünden yalnız ilk füru'. Bunlar süt emenin, süt cihetinden amca, hala, dayı ve teyzeleri olup bunlarla evlenmesi yasaktır.
5. Sütbaba ve dedelerin eşleri: Burada zifafın olup olmaması, sonucu etkilemez. Nitekim bir kimse, nesep babasının karısı ile de evlenemez.
6. Sütoğlun veya sütoğlun oğlunun yahut sütkızın oğlunun karısı ile evlenmek yasaktır. Burada da zifafın olup olmaması, sonucu etkilemez. Nitekim bir kimse gelinleriyle evlenemez.
Hanefiler şu durumları istisna etmişlerdir:
a. Bir kimse süt cihetinden erkek veya kızkardeşinin annesi ile evlenebilir. Hâlbuki nesepçe kardeşin annesi ile evlenilemez. Meselâ; bir kadın bir çocuğa süt emzirse, bu kadının nesepçe bir oğlu bulunsa, bu oğul, süt emzirilen çocuğun annesi ile evlenebilir.
b. Bir kimse süt bakımından oğul veya kızının sütkardeşi ile evlenebilir. Hâlbuki bu durum nesep bakımından câiz olmaz. Meselâ; bir kadın, bir çocuğa süt emzirse, bu kadının kocası süt emen çocuğun kızkardeşi ile evlenebilir. 4324
Sonuç olarak bu konuda şu esas söylenebilir: Süt emenin nefsi süt emzirenin nesline haram olmaktadır. Ancak süt emen çocuğun daha sonra doğabilecek çocukları dışında diğer nesep hısımları ile süt emziren kadının nesep veya sıhrî hısımları arasında bir akrabalık meydana gelmektedir. Kısaca; süt emen çocuğun nesepten kardeşleri ile süt emziren kadının nesepten çocukları arasında bir evlenme engeli doğmaz. Çünkü onlar aynı kadından süt emmedikleri için, fizik ve biyolojik yapılarında ortak cüz sözkonusu değildir.
Süt Hısımlığının Hükmü
Süt hısımlığı mutlak bir evlenme engeli doğurur. Yukarıda sayılan istisnâlar dışında kalan süt hısımları her nasılsa evlenmişlerse, durum anlaşıldığında birbirlerini terketmeleri gerekir. Bunların nikâhı Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre bâtıl, Ebû Hanîfe'ye göre fâsittir.
Süt hısımları birbirine yabancı olmazlar. Bir fitne tehlikesi yoksa birbirine
4322] 4/Nisâ, 23
4323] Buhârî, Şehâdât 7; Müslim, Radâ' 1
4324] bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 4, 5; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 33; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 138, 139
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bakabilirler. Süt emmekle bir hısımlık doğarsa da, bununla nafaka, miras, şahitliğin reddi, nikâh ve mal velâyeti gibi diğer nesep hükümleri doğmaz.
Süt hısımlığı, nasslarda belirtilen hususlarla sınırlı kalır. Nesebe her bakımdan eşit haklar sağlamaz. Bu yüzden bir sütana, sütoğlundan nafaka isteyemez, ona mirasçı olamaz ve bu çocuk üzerinde velâyet iddiasında bulunamaz. 4325
Süt Baba:
Sütannede sütün meydana gelmesine sebep olan ve sütanne ile evli bulunan erkek, sütbabadır. Bu arada sütbabanın ölümü veya sütanneden boşanmış olması, sonucu değiştirmez. Süt emen çocuğa bu sütbaba ile nesep ve sıhrî hısımları haram olur. Sütbabaya ait çocukların hepsi de süt emenin sütkardeşleri olur. 4326
Süt Hısımlığının İsbâtı: Süt hısımlığı ikrar veya bir delille ispat edilir.
1. İkrar: Bu, erkeğin ve kadının birlikte veya bunlardan birisinin, süt hısımlığını itiraf etmesidir. Bir erkek ve kadın evlenmeden önce süt hısımlığını ikrar etseler, evlenmeleri helâl olmaz. Buna rağmen evlenseler akit fâsit olur ve kadın mehir isteyemez. İkrar evlilikten sonra olmuşsa, derhal ayrılmaları gerekir. Kendiliğinden ayrılmazlarsa, hâkim zorla ayırır. Çünkü akdin bozukluğu ortaya çıkmıştır. Burada, kadın, belirlenen mehirle, emsal mehirden az olana hak kazanır.
İkrar yalnız erkek tarafından ve evlilikten önce olmuşsa, evlenmesi helâl değildir. Evlilikten sonra olmuşsa derhal ayrılmaları gerekir. İkrar yalnız kadın tarafından ve evlilikten önce olmuşsa, kadının bu erkekle evlenmesi helâl olmaz. Fakat erkek, kadının yalan söylediği kanaatinde ise fetvâya esas olan görüşe göre, bu kadınla evlenmesi câizdir. Kadın evlilikten sonra ikrarda bulunsa, bu ikrar, onu kocası tasdik etmedikçe evliliğin sıhhati üzerinde etki meydana getirmez.
2. Beyyine: Burada beyyineden maksat, hâkim önünde süt hısımlığa şâhitlik yapmaktır. Dört mezhep de adâletli iki erkek veya bir erkekle iki kadının şâhitliği ile süt hısımlığının sâbit olacağı konusunda görüş birliği içindedir. Ancak tek erkek, tek kadın veya dört kadın şâhitle süt hısımlığının sâbit olup olmayacağı ihtilâflıdır. Hanefilere göre, bu şâhitlikler kabul edilmez. Çünkü Hz. Ömer’den (r.a.); "Süt hısımlığı konusunda iki erkek şâhitten daha az kabul edilmez" dediği rivâyet edilmiştir. Sahâbelerden bu uygulamaya karşı çıkan olmadığı için bu konuda icmâ oluşmuştur.
İmam Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel'e göre dört kadının, İmam Mâlik'e göre bir erkek bir kadın veya iki kadının şâhitliği ile süt hısımlığı sâbit olur. Bu mezhepler süt emzirme konusunda erkek şâhit bulma güçlüğünü dikkate alarak kadın şâhide ağırlık vermişlerdir. 4327
Kankardeşliği ve And İçme
Yemin anlamındaki andiçme: And ve andiçme kelimeleri, Moğolca'dan dilimize geçmiştir. Moğolca anda: Kankardeşi ve amca, dayı anlamına gelir. Türkçeye and şeklinde geçmiştir. Andiçmek, bir Moğol töresi gereğidir. Moğol töresine
4325] Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 222
4326] İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 572; el-Meydânî, a.g.e., III, 32
4327] bk. İbnül-Hümâm, a.g.e., III, 19, 20; el-Kâsânî, a.g.e., IV, 14; İbn Kudâme, a.g.e., VII, 558 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 712 vd.; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 467-469
KARDEŞLİK
- 1029 -
göre, iki ayrı boydan olan kimse, birer damla kanını bir kaba damlatır, şerbetle karıştırır, karşılıklı içerler. Bu durumda ikisi, birbiriyle kankardeşi olur, buna andiçmek denir. Türkler müslüman olmazdan önce, bu uygulamaları benimsemişler şamanist Türk boylarında eski çağlardan beri bu andiçme geleneğini uygulamışlardır. Eski Türkler; Göktanrı, tapındıkları putlar ve tabiat varlıkları adına andiçerlerdi. En değerli andlardan biri, kan üzerine içilen anddı. Eski Türklerde kankardeşliği çok önemliydi ve kişilere gerçek kardeşlerin hak ve görevlerini yüklerdi. Yapılan and töreni, ettikleri kardeşlik yemininin kanıtı sayılırdı. Kardeşleşme ve dostlaşma töreni olarak and merasiminde, kardeş olmaya karar veren şahıslar, topluluk huzurunda kollarını çizerek and kabına kan akıtırlar, kımız, süt veya şarapla karıştırılan bu kan taraflarca içilirdi. Daha sonra, silahlar, atlar veya kızkardeşler değiştirilir ve taraflar andlı adaş (Moğollar devrinde anda) olurlardı. Bu, kan üzerine yapılan yemin demekti.
Bu tür and törenleriyle ilgili ilk bilgilere Herodot tarihinde rastlanmaktadır. Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-ı Türk adlı meşhur eserinde; Kırgız, Kıpçak ve daha başka Türk boylarında andiçmenin kılıç üzerine yapıldığını açıklar. Yakut, Altay ve Salcak kabileleri en büyük andlarını eski totem olan ayı üzerine yaparlardı. Türkler İslâmiyetten sonra, şer'î mahkemelerde fıkhî yeminleri uygulamalarına ve giderek çoğalan bir uygulama ile Allah adına yemin etmeye başlamalarına rağmen, eski câhiliyye geleneğinin devamı mâhiyetindeki bazı and gelenekleri sürdü. Anadolu'nun kimi yörelerinde hâlâ benzeri kankardeşliği, yani andiçme görülmektedir.
Kankardeşliği: Kankardeşliği, işte kardeşlik yemini anlamında bu andiçme âdetiyle ilgilidir. Bazı insanların karşılıklı olarak vücutlarından bir yeri kanatarak çıkan kan ile kardeşlik oluşturdukları âdetleri vardır. Bazı farklılıklar gösterse de doğu kavimlerinde, tarih boyunca bu tür kardeşlik anlayışı sözkonusudur. Türklerde kabul görüp uygulandığı şekliyle; birbirleriyle dost olan iki kişinin, karşılıklı kanlarını içerek ya da emerek oluşturdukları düzmece akrabalığa kankardeşliği denilir. Eski Türkler’de kankardeşliği çok önemliydi ve kişilere gerçek kardeşlerin hak ve görevlerini yüklerdi. Kankardeşi olmak isteyenler boy’un önünde kollarını çizerek kanlarını ant kabına akıtır, kımız, süt ve şarapla karıştırarak içerlerdi. Daha sonra at, kılıç ve kızkardeşlerini değiştir, böylece antlı, adaş ya da Moğol dönemindeki adıyla anda, yani kankardeşi olurlardı. Aynı oba ya da boy’dan olmayanlar da kankardeşi olabilirlerdi. Kan kardeliği ancak ölümle sona ererdi. Kankardeşleri birbirlerine olduğu kadar, birbirlerinin ailelerine karşı da sorumluluk taşırlardı. Batı Türklerinde bu âdet giderek ortadan kalkmıştır. Doğu Türklerinin çoğu boylarında günümüzde de bu âdetin uygulanageldiğini görüyoruz. Günümüzde gelenekselliğini koruyan bazı yörelerde, hâlâ rastlanmaktaysa da, eski önem ve anlamını, yaygınlığını yitirmiştir. Anadolu’nun çeşitli yörelerinde yer yer uygulandığı görülmektedir.
Dinimizde insanın kan içmesi, bir damla da olsa kanı emip yalaması câiz değildir. İslâm'da bu çeşit kankardeşliği diye bir kavram yoktur. Bu tür uygulamalar, kanı kutsal sayan bâtıl din ve câhiliyye örfünden etkilenmelerle ilgilidir. Kur’an, bütün müslümanları birbirleriyle en güzel şekilde kardeş kabul etmiş ve bu tüm müslümanlara bu istikamette görevler yüklemiştir. İslâm’ın öngördüğü müslüman kardeşliğinin eksik bir tarafı yoktur ki, kankardeşliği gibi başka bir kardeşliğe ihtiyaç hissedilsin.
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Muâhât; Ensâr ile Muhâcirler Arasında Kardeşlik
“Muâhât”, Muhâcir ve Ensârın birbirlerine kardeş olarak ilan edildiklerini ifade eden bir siyer ve İslâm tarihi kavramıdır. Nübüvvetin on üçüncü yılında Evs ve Hazreçli müslümanların daveti üzerine mal ve mülklerini Mekke'de bırakarak Medine'ye gelen muhâcirler her şeyden mahrum idiler. Muhâcirleri mahrumiyetten kurtarmak ve onları Ensâr ile kaynaştırmak için aralarında mânevî kardeşlik tesis edildi: Bu kardeşlik "hak, eşitlik ve miras" konusunda karşılıklı yardımlaşmaya ve sevgiye dayalı idi.4328 Bu muâhâtın, Enes b. Malik'in evinde Bedir harbinden önce 90 veya 100 kişi arasında yapıldığı rivâyet edilir. 4329
Hazreti Peygamber'in "ikişer ikişer kardeşleşiniz" emri üzerine, Muhâcirler Ensâr kardeşleri tarafından kucaklandılar. Böylece her şeyden mahrum olan Muhâcirler bir anda birçok şeye sahip oldular. Kardeşleşme emri karşısında Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali ile kardeşleşmiş: Ebû Bekir, Hârise b. Zübeyr; Hz. Ömer, Itbân b. Mâlik; Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh; Muâz b. Cebel; Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Rabî ile ve diğer sahâbiler de Ensâr ve Muhâcirlerden birer kardeş bulmuşlardır. Böylece muâhât ile kankardeşliğinden daha üstün bir kardeşlik kurulmuş oldu. 4330
Bu kardeşliğin tesisinden sonra Ensârın, Muhâcirlere karşı gösterdiği fevkalade alâka ve ev sahipliği Hz. Muhammed (s.a.s.), tarafından övülmüştür. 4331 Hicretten sonra Medineli Ensar ve Muhâcirler arasında bir kardeşlik kurulduğu gibi, Hicret öncesi müşriklerin eza ve cefâlarına karşı koymak ve müslümanların daha güçlü olmalarını sağlamak, Hicret esnasında da yardımcı olmak bakımından Hz. Peygamber (s.a.s.), Muhâcirler arasında da bir kardeşlik tesis etmiştir. Rasûlüllah yine Hz. Ali ile; Hz. Hamza, Zeyd b. Haris ile; Hz. Ebu Bekir, Ömer ile; Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf ile ve diğer Muhâcirlerde birbirleriyle kardeş ilan edilmişlerdir.
Hz. Peygamber'in talimatı üzerine meydana gelen Ensâr ve Muhâcirler arasındaki hak, eşitlik ve miras konularındaki muâhât, miras hükmü dışında devam etmiş, ancak miras hükmü bir müddet sonra Enfâl Sûresi ile kaldırılmıştır. 4332 Bu hükmün kaldırılmasına rağmen muâhât İslâm kardeşliği olarak Ensar ve muhâcirler arasında en güzel örneğini vermiştir.
Ensâr ve Muhâcirler arasında yapılan kardeşlikle Ensar, Muhâcir kardeşlerinin özellikle maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere arazilerinin ikiye bölünmesini, hattâ eşlerinden birisini boşayarak muhâcir kardeşine nikâhlamak üzere vermeyi teklif ettikleri bir vakıadır. Nitekim Abdurrahman b. Avf'ın, Ensâr kardeşi malının yarısını ve hanımlarından birini ona vermek istediği zaman Abdurrahman b. Avf Ensar kardeşine yük olmamak için bunlan kabul etmeyerek kendisine çarşı ve pazar yolunu göstermesini istemiş, kısa sürede yaptığı ticaret ile büyük bir servet sahibi olmuştur. 4333
4328] Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 204, 205; İbn Sa'd et-Tabakât, I/238; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd II/63
4329] İbn Sa'd, et-Tabakât, I/238
4330] İbn Hişâm, II/161, Buhârî, Menâkıbül-Ensâr, 3
4331] Müslim, Fedailü's-Sahabe, 171,188-198; İbn Mace, Mukaddime,11
4332] 8/Enfâl, 72-75
4333] Buhârî, Nikâh 68, Menâkıbü'l-Ensâr 3
KARDEŞLİK
- 1031 -
Hz. Peygamber'in tesis ettiği bu kardeşlik, Ensar ve Muhâcirlerin zamanı bile eşit kullanmalarını temin etmiş, bir gün Rasûlullah'ı kardeşlerden biri dinlerken, bir başka gün diğer kardeşi Rasûlullah'ı dinleyerek olup bitenlerden birbirlerini haberdar etmişlerdir. 4334 Bu kardeşlik tesisi ile Medine'de kurulması planlanan sosyal ve siyâsî birlik önce Ensâr ve Muhâcirler arasında sağlanmış, sonra da verdiği iyi örneklerle Medine'deki diğer toplulukların aynı çatı altında toplanmasına imkân hazırlanmıştır. 4335
Günümüzde Müslüman Bireyler ve Cemaatler Arasında Kardeşlik
Batı, felsefe mirasına sahip olduğu ve her filozof, kendinden önceki filozofu tenkit edip onun doğru olarak ileri sürdüğünü eleştirip delillerini çürütmeye çalışmış olduğu için Batılılar, hakikati bulamamışlar ve bulduklarını iddiâ etmeyecek/edemeyecek durumdalar. Demokrasi, biraz da bu anlayışın ürünüdür. Göreceli doğrulara, değişken gerçekliğe sahip olan farklı görüşler değişik partiler şeklinde temsil edilir ve halkın çoğunluğu hakem tâyin edilerek bu göreceli doğrulardan bir veya birkaçı öne çıkar, kimsenin kesin/mutlak doğrusu olmadığından buna itiraz eden çıkmaz. Herkes, karşısındakinin olduğu kadar kendi doğrularının da göreceli olduğunu benimser. Bu tavırda aşırılık sözkonusudur, çünkü onlara göre insanların uymak zorunda olduğu mutlak hakikat diye bir şey yoktur ve herkesin doğrusu kendisinedir. Buna karşılık Doğulular, tenkit mirasına değil, şerh geleneğine sahiptir. Şerh geleneği ve velî kültü, şahısları ve onların görüşlerini yüceltme tavrına götürmüştür. Filozofların tam aksine, kendi acziyetini kabul eden halef, hep seleflerini yüceltme gayretindedir. Bu tavrın da mâkul ve meşrû bir tavır olmadığı, farklı bir aşırılık ürünü olduğu rahatlıkla Kur’an’dan yola çıkarak değerlendirilebilir.
Müslümanların, modernizmi olduğu kadar geleneklerini de sorgulamak zorunda olduğu gibi, aynı zamanda hem birey, hem cemaat olarak yaptıklarını gözden geçirip sık sık otokritik yapmaları, metot ve söylemlerini masaya yatırmaları gerekmektedir. Bu muhâsebeyi yap(a)mayan fert ve cemaatler, hedeften sapma ve amaçlara uygun araçlar kullanamama yüzünden sadece kendi veballerini değil; ümmetin vebâlinden paylarına düşeni de yüklenme riskiyle karşı karşıya kalacaklardır.
Sadece iyi niyetin yeterli olmadığı, usûl ve yöntemin büyük önemi olduğu inkâr edilemez. Bu dâvâya sadece akıllı geçinen düşmanlar değil, akılsız dostların iyi niyetli ama yanlış tavırları da büyük zararlar vermektedir.
Her konuda “doğru” tek değildir; bu, özellikle beşerî doğrular için böyledir. “Doğru”nun iki kaynağı, ölçüsü vardır: İlki, bir adı da Hak olan Cenâb-ı Hakk’a ait doğru; diğeri de insan aklı, ilmi, mirası ve tecrübesine ait doğru. Birincisi, müslümana (Allah’a teslim olana) göre mutlak doğrudur. Yani, her zamanda ve her yerdeki her insana/müslümana göre doğrudur; değişmeyen, tartışılamayacak ve teslim olunacak doğru. İkincisi ise beşerî doğrudur. Yani, göreceli, zannî, ictihâdî, yoruma dayanan, tarihe, coğrafyaya, kişiye göre değişebilecek olan doğru. Kur’an’da muhkem ve yoruma yer bırakmayacak açıklıkta verilen
4334] Buhârî, İlim, 27
4335] M. Ali Kapar, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 220
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilgiler, emredilen veya yasaklanan hükümler mutlak doğrudur, hak ve hakikattir. Kur’an’da farklı anlamaya müsâit yoruma açık hükümler ya da Kur’an ve sahih sünnette yer almayan doğrular ise ikinci çeşit doğrulardır. Bunlar, delillere sahip olmaya, deliller arasında tercih veya delillerin sağlamlığı konusunda iknâ olmaya göre farklılık arzedebilecek göreceli doğrular, değişken gerçeklerdir.
Ümmetin ihtilâf edegeldiği mezhebî/ictihadî, fıkhî doğrular da bu gruba girer. Meşhur abdest örneğinde olduğu gibi. Mâlikîlere göre doğru olan başın tümünün meshedilmesidir, bu farzdır. Hanefîlere göre doğru, başın dörtte birinin meshedilmesinin farz olduğu, Şâfiîlere göre ise saçın birkaç telinin. Bu ictihâdî doğrulardan kalkarak bir mâlikî hanefîye, hanefî de şâfiîye abdestsiz, dolayısıyla namazsız diyemez veya bu gerekçe ile arkasında namaz kılınmasının câiz olmadığını ileri süremez. Yoksa, mü’minlerin kardeşliğinden bahsetmek mümkün olmaz. Ağız ve burnun Hanefîlere göre dış organ sayıldığı için gusülde yıkanmasının farz olduğu, Şâfiîlere göre ise iç organ kabul edilerek yıkanmasının gerekmediği örneği de bunun gibidir. Cuma namazının sıhhat şartları konusunda da mezheplerin doğruları birbirinden çok farklıdır. Hatta aynı mezhebin farklı müctehidlerinin de farklı ictihadları vardır. Bu ve bunun gibi ictihâdî doğruların hangisinin delili bir kimseye kuvvetli gelirse, o görüşü din kabul etmemek, farklı ictihadları suçlamamak şartıyla benimser, yaşar. Ama unutulmamalıdır ki, Kur’an’ın emrettiği bir ibâdeti hiçbir ictihad yasaklayamaz, haram kıldığını da mubah kılamaz. Çünkü hakkında nass olan bir hüküm, ictihad konusu değildir, olamaz. “Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur.” 4336 Yani, âyet ve sahih hadis olan yerde ictihad yoluna gitmez câiz değildir. Unutmamak lâzımdır ki, ictihadla sâbit olan bir şeyin hükmü kesin değil; zannîdir. Hele, “ben müctehid değilim” diyenlerin dini yorumlaması, sadece kendini bağlar. Allah, falan veya filan zâtların dinî yorumlarına itaat edip etmediğimizden değil; kendi Kitabına uyup uymadığımızdan soracaktır.
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam ederler...” 4337 Görüş açılarındaki farklılık, müslüman akla görüş zenginliği kazandıracak, farklı düşünceleri incelemesini, olayları bütün boyut ve cepheleriyle kavramasını, aklı akla katmasını sağlayacak bir sıhhat alâmeti olacağı yerde; bu durum, bozuk çağın müslümanında iç çekişmelere ve dövüşme fırsatına dönüşmüştür. “Kendi ayıplarının, başkalarının ayıplarını görmesini engelleyen kişiye ne mutlu!” denildiği halde, bizler iç dünyamıza, kişisel ve toplumsal kusurlarımıza pek az bakıyoruz. Başkalarının ayıplarıyla uğraşıp onları sergilemek, onları ha bire eleştirmek, fırsat bulursak bize göre hatalarını yüzlerine vurmaktan, kendimizi düzeltmeye fırsat kalmıyor. Bazı müslümanlara göre, liderlerinin bir bildiği, yaptıklarının bir hikmeti olduğundan, her şeye te’vil gözlüğünden bakılabildiğinden kendi liderlerinin veya gruplarının yanlışı, başkalarının doğrusuna tercih edilebiliyor.
Günlük hayatta ve Din’i anlamada farklı görüşlerin, farklı yorumların olması normaldir. Hatta farklı görüşlerin olması bir faydadır, bir kolaylıktır. Burada dikkat edilmesi gereken, Din’i kendi hevâsına göre anlama, sonra da kendi anladığını din haline getirme yanlışlığıdır. Din’in özünü zedeleyecek yanlış yorumlar
4336] Mecelle, Madde 14
4337] 11/Hûd, 118
KARDEŞLİK
- 1033 -
ve bunların inanç haline getirilmesi bir anlamda ‘bağy’ dir ve tefrikaya yol açar. Müslümanlar arasındaki vahdetin en büyük düşmanı, yanlış din anlayışı, ülke, bölge, etnik grup, siyasi rejimler, mezhep ve tarikat taassubudur. Hâlbuki bütün bunlar tefrikaya sebep olmaz, aksine müslüman toplumların entegre olmasına yardımcı olurlar.
Müslümanlar farklı mezheplere, meşreplere, düşüncelere, ülkelere, ilkelere sahip olabilirler, farklı coğrafyalarda yaşayabilirler, farklı gruplar içerisinde bulunabilirler. Bunlar normal şeylerdir. Ancak herkes kendi anladığını, kendi meşrebini, kendi mezhebini, kendi tarikat veya partisini din haline getirirse; işte bu Din’de tefrikadır. Unutulmamalıdır ki, Din Allah’ındır ve Kur’an’da anlatılmıştır; Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de bize tebliğ etmiş, hayatıyla ve ahlâkıyla dinden ne anlaşılması gerektiğini göstermiştir. Âlimlerin, mezheplerin, grupların Din’den anladıkları, yalnızca bir yorum veya Din’i daha iyi yaşama noktasında bir çaba gibi görülmelidir. Onların anladıkları hiç bir zaman Din’in kendisi değildir. Bir gruba, bir mezhebe, bir meşrebe bağlı olmak mümkündür ve bazen ihtiyaçtır. Ancak, sadece kendi meşrebini, kendi grubunu hak, diğerlerini bâtıl görme anlayışı ‘tefrika’ mantığıdır. Mezhepli olmak ihtiyaç, mezhepçi olmak yanlıştır. Bir meşrepten olmak doğal, ama meşrepçi olmak doğru değildir. Bir gurupla faydalı çalışma yapmak üzere bir araya gelmek, bu amaçla bir cemaate mensup olmak iyi, ama grupçu olmak sakattır. Bütün bu yanlışlar tefrika sebebidir. 4338
Bu anlamdaki hadis rivâyeti uydurma da olsa, ihtilâflar rahmet olabilir; eğer ihtilâfa konu olan beşerî alanla mutlak hakikat ayrımını doğru yapar, ihtilâf edebiyle imtihan edildiğimizi farkeder ve nasıl ihtilâf edeceğimizi bilirsek... Yoksa her grup kendi mezheb veya meşrebini, cemaat prensiplerini Din haline getirir ve onlarla övünmeye kalkarsa 4339 bu, rahmete ulaştıran ihtilâf sınırını aşar, azâb sebebi tefrikaya dönüşür.
Kendisinin müctehid değil; taklitçi olduğunu söylediği halde, müctehidlerin bile vermediği fetvâları, güya onların ictihadlarından yola çıkarak cesâretle vermek, kraldan fazla kralcılıktır. Kur’an’dan başka kutsal kitaplar, Peygamber’den (s.a.s.) başka sözü eleştirilemez insanlar kabulü diye tanımlanacak problemlerle müslümanlar dünyada rahmet ve devlete, âhirette cennete zor kavuşur.
Bir âlimin, bir müctehid veya müfessirin yorumunu tercih etmek başka, o yorumu mutlak doğru olarak Din kabul etmek daha başkadır. Aksi halde, ondan önce yaşayan, onu tanımayan müslümanların, ya da o doğruları farklı yorumlayan veya çok değişik tarih, coğrafya ve şartlarla çevrili kimselerin durumu ne olacaktır? Deliller bırakılarak şahısların ve onların söylemlerinin bayraklaştırılıp tereddütsüz kabulü ve herkesin kabul etmesi gerektiği anlayışı, "ya hep ya hiç" şeklindeki kumarbaz beklentisidir. “Mâ lâ yüdrakü küllühû, lâ yütrakü küllühû” “Bir şey bütünüyle elde edilemezse, tümüyle de terkedilmez.”
Bugün insanlara sunulan din; büyük oranda şudur: Beşerî görüşler, göreceli ve tartışmalı konular, cemaatlerin tartışmalı doğruları, filân efendi hazretlerinin görüşleri, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmeler, hatta bazen Kur’an’ın
4338] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 690
4339] 23/Mü’minun, 53;30/Rûm, 32
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bazı emirlerini yasaklayan, bazı yasaklarını mubah kılan tavırlar... Kur’an’ın önemsediği konular yerine, hiç yer vermediği konular din adı altında topluma kabul ettirilmek istenmekte, mesajın başına oturtulmaktadır. Fili farklı yerlerinden yakalayıp bu parçayı fil diye tanımlama tavrı, basarla birlikte basîreti, alnındaki gözüyle beraber göğsündeki gözü de kullanması gereken, gözleri açık ve her dem uyanık bulunması icap eden müslümanların maalesef tavrı olabiliyor. Dini, bazıları şekilsel özellikler, bazıları sarık, sakal, cübbe ve çarşaftan ibâret sayarken, bazıları sadece falan zâtın kitaplarını okuyup açıklamak, bazıları ise tesbih çekmekten, bazıları sadece cihad veya siyasal yorumlardan, haftalık ders ve sohbetlere katılmaktan, bazıları dergi çıkarmak veya radyo imkânlarından ibâret sayabilmektedir. Bundan da daha fecîsi, Kur’an’ın ısrarla emrettiği halde, bazı müslümanların ısrarla yasakladığı kimi ibâdetler sözkonusu olabilmekte ve Kur’an’a taban tabana zıt olan bir yasağı, meselâ Kur'ânî bir emrin, farîzanın terkini, fâiz gibi bir haramın mubahlığını cihad yorumu ve dâru’l-harp mantığı ile topluma empoze etmektir.
Güzel insan olmamız ve mesajımızın güzel olması için, insanları başka şeye, tartışmalı teferrruata değil; sadece Allah’a, Allah'ın mutlak doğrularına, yani hakka dâvet etmemiz ve bunu herhangi bir hizip adına değil, “müslüman” isim ve sıfatımızla, İslâm’ın hizipler üstü temel prensipleri adına yapmamız gerekmektedir: “(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır.”4340 Müslüman dâvâ adamı, âyetlerdeki bütüncül çağrıya rağmen; parçacı, hizipçi, cemaatlerinin yorumunu öne çıkaran bir yaklaşım sergileyerek kınanacak bir tavra düşebiliyor: “Onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka, kendi yanındakiyle sevinmektedir.”4341 Bugün kimi cemaat mensubu kişiler, insanlara Kur’an’ın önceliklediklerini, mutlak hakikatleri, Kur’an’ın muhkem doğrularını anlatacaklarına, İslâm’ın temel esaslarına dâvet edeceklerine; kendi tartışılabilecek doğrularına çağırmaktadırlar. “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” 4342
İslâm inançları (Akaid), beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsâit olan hükümler de akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübûtu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu sâdık ve mütevâtir haberlerdir.
İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda en küçük şüphe bulunmayan mütevâtir haberlerdir. Yani, Kur’an ve mütevâtir hadislerdir. Bunlara sübûtu kat’î deliller denir. Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir. Âyet
4340] 41/Fussılet, 33
4341] 30/Rûm, 32
4342] 6/En’âm, 159
KARDEŞLİK
- 1035 -
veya mütevâtir hadislerdeki bazı ifadelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir; mânâya delaleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın ictihadını, ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
Bazı kaypak kavramları, karşımızdaki müslümanın dinle ters düşmeyecek şekilde farklı anlam yükleyerek onu savunması veya bazı kurallarını uygulaması hiç dikkate alınmadan, te’vil etme özgürlüğünü onlara vermeden, kendi anladığımız biçimde küfür olduğuna hükmetmek, hatta bir adım daha ileriye gidip onlara kâfir demek, göreceli doğrularımızı mutlak hakikat yerine koymak demektir. Kendisi de şu veya bu ölçüde, ama mutlaka düzenin şu veya bu kurumundan geçtiği halde, alternatif bulamadığı için o kurumlara şu veya bu şekilde takılanlara müslüman gözüyle bakmamak... Bu gibi durumlar, karşısındakine ictihad hakkı vermeden, kendini veya reisini müctehid ilân etmektir. Hatta, müctehid hata yapabilecek kişi olduğu halde, kendi cemaat görüşünde, liderinde yanılma ihtimali kabul etmeyen kişinin bu tavrının ne anlama geldiği, dilin ifâde etmekten çekindiği fecî bir tavır olmaktadır. “Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini rabler edindiler...”4343 Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına geldiğinde bu âyeti okuyunca, Adiy: “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir/tapınmadır.” 4344
Din, özellikle akîde, haram-helâl ölçüsü ve ibâdet hükmündeki ahkâm, mutlak doğrulara dayanmak durumundadır. Mutlak doğruyu te’vil edip beşerî yorumları din haline getiren anlayış, İslâmî anlayış olamaz. Falan hocanın veya filan imamın bir görüşünü, İslâm’ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok yanlış bir yaklaşımdır. Her grubun, İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini, kendi dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna inanıp başkalarına dayatması Dinimiz için problem olmaktadır. Müslümanların kendi kanaatlerini, üstad, lider ve âlimlerinin yorumlarını din zannetmeleri, bugünkü ihtilâfların temelini teşkil ediyor.
Mevcut düzen ve toplum yapısının belvâ-yı âmm (toplumsal belâ) niteliğindeki dayatmalarına karşı tavır alamayan insanlara alternatif göster(e)meden onları dinin dışına itmek, Din’i yanlış yorumlamaktır. Ayağı yere basmayan idealist yaklaşımlar, İslâm’ı, günlük hayatta uygulanamayacak soyut görüşlerden ve ütopyadan ibâret saymaktır. "Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular." 4345
Şu kadar cemaat ve ilim adamının melekleri sevindirecek ve şeytanları ürkütecek kapsamda hayırlı faâliyetler, ses getirecek tavır ve eylemler ortaya koyamadıklarının sebebi, biraz da bu usûl, yöntem hatalarından, dine bakıştaki eksik veya yanlıştan kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
4343] 9/Tevbe, 31
4344] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
4345] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/127, V/318, 330
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konumuzla ilgili empati; muhâtaplarımızı, “öteki” insanları, öteki cemaatleri, onların dünyasından bakarak değerlendirmektir. Bu yapılamadığı zaman, gerçeğin bir kısmı kaybedilecektir. Nisbî/göreceli doğruları, beşerî yorumları, Din ve mutlak hakikat gibi değerlendirmemeli; insanları kendi doğrularımıza, kendi mezhep, meşrep, metot, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize dâvet etmek yerine, İslâm’ın doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla ihtilâf edeceğimiz konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak asgarî müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin giderek samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir. İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır. İslâm’ın aslî meselelerinde müslümanlar ihtilâf edemez. İlâhî vahyin müslümanlara seçme muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad, yorum ve tercih hakkı verdiği meselelerle ilgili ihtilâflar, mâkul ve normal karşılamamız gereken ihtilâflardır. Müslüman cemaatlerle ittifak ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda birbirimizi mâzur görmeliyiz. “Sadece benim mezhep, cemaat, teşkilât, metot, lider ve görüşüm hak; diğerleri bâtıl!” demekten sakınıp kendi doğrularımızın "yanlış ihtimali olan göreceli doğru" olduğunu, muhâtap mü’minlerin de "doğru ihtimali olan yanlış" görüşleri olduğunu, empati ile ve göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz. “Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” 4346
Selâm; Kardeşliğin Göstergesi
“Selâm”, 'selime' fiilinden gelen bir masdardır. Sözlükte, kurtulmak, selâmette olmak, güven, barış, ayıp ve kusurlardan uzak olmak anlamlarına gelir. Selime fiili ve onun türevleri olan kelimeler, barış, teslim olma, güvende olma, ayıp ve kusurdan uzak olma, barışa girme, hayır ve iyilik içinde olma, emniyette olma gibi anlamlara gelirler. Görüldüğü gibi bütün bu anlamların birbirleriyle yakın ilgisi bulunmaktadır.
Allah'ın İsmi Olarak Selâm: ‘Selâm’ Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Kendisi her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak olduğu gibi başkalarına da barış ve esenlik veren anlamına gelir. Bazılarına göre Allah’ın ‘Selâm’ ismi, bütün yaratıkları her türlü bozukluktan uzak tutan, onlara selâmet veren demektir. Kâinatta her şey Allah’ın koyduğu düzene göre devam etmektedir. Allah’ın bütün fiilleri bozukluk ve düzensizlikten uzaktır. O’nun takdirinde ve yaratmasında kusur olmaz.
‘Selâm’, hem Allah’ın noksanlıklardan uzak olduğunu, hem de O’ndan kullarına gelen esenliği, güveni ifade eder. Nitekim namazın sonunda Peygamberimiz, “Allahümme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm” demiş ve böyle denilmesini tavsiye etmiştir. Yani, “Ey Allah’ım sen Selâmsın ve selâm Sendendir.”
Esenlik ve Kurtuluş Olarak Selâm: Kur’an’da selâm kelimesi esenlik, kurtuluş ve tehlikeden salim (uzak) olma anlamlarında da kullanılmaktadır. "Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan toplulukla, Bizden bir selâm-esenlik ve bereketle gemiden in..."
4346] 39/Zümer, 18
KARDEŞLİK
- 1037 -
4347; "Biz: 'Ey ateş! İbrâhim'e karşı serin ve selâm (selâmetli) ol' dedik." 4348
Selâm Kur’an’da, insanlar hakkında kullanıldığında, selâm vermeyi, sözle esenlik, barış ve güven dilemeyi ifade etmek; Allah hakkında kullanıldığı zaman da, bizzat bu esenliği, barışı ve güveni gerçekleştirmek anlamında gelmektedir.
Cennette Selâm: Allah (c.c.) ayrıca Cenetten olan kimseleri de bizzat selâm sözüyle karşılamaktadır. “Rahman olan Rabbinden onlara bir de sözlü ‘Selâm’ vardır.”4349 "Rablerinden korkup sakınanlar da, cennete bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, onun kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: 'Selâm üzerinize olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedî kalıcılar olarak ona girin." 4350
Allah (c.c.) mü'minlere; Cennette selâm ve güvenle beraber girmelerini söylüyor. Gerçekten bu, onlar için çok üstün bir mükâfattır.4351 Rabbimiz, özellikle seçtiği Rasullerine selâm sözüyle selâm vermekte ve onlar hakkında övücü sözler sarfetmektedir.4352 Cennete bulunan mü’minler orada boş bir söz, yalan bir lâf işitmeyecek; orada ancak selâm sözü işitecekler. 4353
Kurtuluş Yolu Olarak Selâm: Allah (c.c.), rızâsına uyanları Kur’an ve Hz. Muhammed’le ‘selâm yolları’na ulaştırır, o insanları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır. 4354
Rabbimiz, bütün insanları ‘selâm yurdu’na dâvet eder, insanlardan dilediğine, -bir anlamda hidâyeti isteyene- hidâyetini verir. 4355 İnsanlar İslâm’ı hayat haline getirirlerse, önce kendileri ‘selâm’a ulaşırlar. Böyle insanlardan kurulu bir toplum artık ‘selâm’ toplumu olur ve onların yaşadığı yerler de ‘selâm yurdu’ (dârü’s-selâm) olur.
Selâm Yurdu: Ancak, asıl ‘selâm yurdu’ Cennet’tir. Cennet’te bitmeyecek bir sonsuzluk, fakirliği olmayan bir zenginlik, hastalıksız sağlık, zilleti olmayan bir izzet vardır. İşte Allah (c.c.) insanları böyle bir yurda çağırmaktadır.
Müslümanların Selâm Vermesi: Mü’minler birbirlerine ‘selâm’ vermekle yükümlüdürler. Böylelikle kendilerinin ulaştığı ‘selâm’ halini müslüman kardeşi için de isterler. Onların yeryüzünde ve Cennet’te ‘selâm yurdunda’ olmaları için duâ ederler.
Selâm, her şeyden önce, müslümanlar arasında bir şiardır (alâmettir). Mü’minler birbirlerine selâm vererek tanışırlar, birbirlerinden emin olurlar ve birbirlerine duâ ederler. Bir mü’mine ‘selâmün aleyküm’ veya ‘es-Selâmü aleyküm’ diyen bir kimse, ‘selâm senin üzerine olsun’, selâm üzere olasın, selâmette olasın, benden sâlim ol (benden sana zarar gelmez)’ demiş olur. Böylece mü’minler arası dostluk, güven ve karşılıklı iyi niyet gerçekleşmiş olur.
4347] 11/Hûd, 48
4348] 21/Enbiyâ, 69
4349] 36/Yâsin, 58
4350] 39/Zümer, 73; Ayrıca: 7/A'râf, 46; 10/Yunus, 10; 13/Ra'd, 24; 14/İbrâhim, 23; 16/Nahl, 32 vd.
4351] 15/Hıcr, 46; 50/Kaf, 34
4352] 27/Neml, 59; 37/Sâffât, 79, 109, 120, 130, 181
4353] 10/Meryem, 62; 56/Vâkıa, 26
4354] 5/Mâide, 16
4355] 10/Yûnus, 25
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an diyor ki: “Selâm hidâyete uyanların üzerine olsun.”4356 Mü’minler Allah’ın hidâyetine kavuşan insanlardır. Öyleyse ‘selâm’ onların hakkıdır. Rabbimiz buyuruyor ki: “Siz bir selâm ile selâmlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selâmı aynen iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.” 4357 Burada selâm ‘tahiyye’ kelimesiyle ifade ediliyor. “Ey mü’minler! Evlerinizden başka evlere izin almadan, seslenip sahiplerine selâm vermeden girmeyin. Eğer düşünürseniz bu, sizin için daha iyidir.” 4358
Bu âyetler mü’minlerin birbirlerine selâm vermelerini emrediyor. Çünkü selâm insanlar arasındaki emniyeti, barışı, kardesliği pekiştirir, mü’minlerin birbirlerine dua etmeleri sağlar. ‘Selâm’ dini olan ‘İslâm’ı tebliğ eden Hz. Muhammed (s.a.s.) ‘selâm’ sancağını taşıyan biricik Rasûldür. Öyleyse selâmların en güzeli O’na ve diğer peygamberlere verilmelidir. Et-Tehiyyatü’ aynı zamanda O’na selâm verme duâsıdır. Mü’minler bu duâyı, salli bârik’i okuyarak, salevât getirerek O’na selâm verirler.
İslâm fıkhına göre müslümanların ‘selâm’ vermeleri sünnet, verilen ‘selâm’ı almaları ise farzdır. Bu hüküm, selâmın mü’minler arasında ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Bir sahâbi Peygamberimize ‘İslâm’ın hangi işi daha hayırlıdır?’ diye sordu. Buyurdu ki: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermendir.” 4359. Peygamberimiz buyuruyor ki: “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe (olgun bir) imana sahip olamazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” 4360
Selâmı, ‘es-selâmü aleyküm’, ‘selâmün aleyküm’, ‘es-selâmü aleyküm ve rahmetullah’, veya; ‘es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llahi ve berekâtühu’ şeklinde vermek mümkündür. Selâm, ‘aleykümü's-selâm’, ‘ve aleyküm selâm’, ‘aleykümü's-selâm ve rahmetullah’ ve ‘aleykümü's-selâm ve rahmetullahi ve berekâtuh’ şeklinde iâde edilir. Bütün anlamıyla, bereketiyle ve sonuçlarıyla selâm, Kur'an'ın dediği gibi 'hidâyete tâbî olanların üzerine olsun.' 4361
Îsâr; Kardeşini Kendine Tercih Edecek Özveri
Îsâr; Başkaları için özveride bulunma anlamında ahlâkî bir terimdir. Sözlükte "bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme" mânâsına gelen îsâr, ahlâk terimi olarak "bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması" demektir. Cürcânî îsârı, "kişinin başkasının yarar ve çıkarını kendi çıkarına tercih etmesi veya bir zarardan, öncelikle onu koruması" şeklinde tarif ederek bu anlayışın din kardeşliğinin en ileri derecesi olduğunu belirtir. Îsâr anlamında Batı dillerinde kullanılan altrüizm karşılığında modern Arapça'da daha çok gayriyye, Türkçe'de diğergâmlık ve özgecilik terimleri kullanılmaktadır. Bir kimsenin cömertlikte îsâr derecesine ulaşabilmesi için ikram ettiği şeye kendisinin fiilen muhtaç durumda bulunması şart değildir; önemli olan, muhtaç olsa dahi başkasını kendisine tercih edebilecek bir ahlâk
4356] 20/Tâhâ, 47
4357] 4/Nisâ, 86
4358] 24/Nûr/27
4359] Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 5194; Buhârî, İman 6, 20
4360] Müslim, İman 93, hadis no: 54
4361] 20/Tâhâ, 47; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 587-590
KARDEŞLİK
- 1039 -
anlayışına ve irâde gücüne sahip bulunmasıdır.
Îsâr kavramı Kur'ân-ı Kerîm'de dört âyette 4362 sözlük mânâsında, bir âyette de 4363 terim anlamında kullanılmıştır. Kelime aynı mânâda hadislerde de geçmektedir. Îsârın terim anlamına esas olarak gösterilen âyette, bütün mal varlıklarını Mekke'de bırakarak Medine'ye göç etmek zorunda kalan Hz. Peygamber'i ve diğer muhâcirleri şefkatle kucaklayıp mal varlıklarını onlarla paylaşmaktan çekinmeyen Medineli müslümanlar (ensâr) övgüyle anılmakta, âyette onların şahsında müslüman toplumun bazı temel mânevî ve ahlâkî özelliklerine temas edilmektedir. Buna göre müslümanlar öncelikle imanı gönüllerine yerleştirmişlerdir; ayrıca muhâcirler gibi zor durumda kalıp kendi beldelerine gelenleri severler; din kardeşlerine kendilerinden daha fazla imkân sağlanmasından dolayı içlerinde kıskançlık duymazlar; nihâyet ihtiyaç içinde olsalar dahi onları kendilerine tercih eder, şahsî menfaatlerinden, zevklerinden fedakârlıkta bulunurlar. Âyetin son kısmında, nefsinin cimrilik eğilimlerinden kendini koruyabilenlere ebedî kurtuluşu kazanacakları müjdelenirken dolaylı olarak îsârın bu yöndeki psikolojik etkisine de işaret edilmektedir. 4364
Bu âyet münâsebetiyle îsâr kavramı tefsirlerde, "âhiret saadetini elde etme arzusuyla başkasının iyiliğini ve mutluluğunu kendine ve kendi zevklerine tercih etmek, başkasının ihtiyacını kendi ihtiyaçlarından daha önde tutmak" şeklinde açıklanıp bir cömertlik derecesi olarak gösterilmektedir.4365 Kaynaklarda cömertliğin sehâ, cûd ve îsâr olarak başlıca üç derecesi bulunduğu belirtilir. Buna göre bir kimsenin elindeki imkânların en çok yarısını başkasına ikram etmesine sehâ (sehâvet), çoğunu vermesine cûd, imkânlarının tamamını başkaları için kullanmasına da îsâr denir.4366 Cömertlik, İslâm’ın güzel ahlâk olarak sunduğu temel erdemlerden biridir. Cömertliğin en yüksek derecesinin de îsâr olduğu belirtilir. Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygamberin çok yüce bir ahlâka sahip olduğu bildirildiğine göre, îsâr aynı zamanda Rasûlullah'ın ahlâkının da bir unsurudur. Ancak diğer erdemli davranışlarda olduğu gibi îsârın da belirtilen ahlâkî değeri kazanabilmesi için maddî veya mânevi bir karşılık beklenmeden sırf Allah rızâsı ve insan sevgisinden dolayı yapılması gerekir. Çünkü iyilik karşılığında teşekkür veya övgü bekleyen kişi cömertlik değil alışveriş yapmış sayılır. 4367
Kaynaklarda, bir kimsenin sıkıntı içinde bulunmasına rağmen imkânlarını başkası için kullanıp nefsini mahrum bırakmasının câiz olup olmadığı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Çoğunluğun benimsediği görüşe göre mahrûmiyet ve sıkıntıya sabredebilenler için îsâr, halinden şikâyet edecek veya başkalarına el açabilecek yapıda olanlar için malına sahip olmak (imsak) daha hayırlıdır.4368 Nitekim Hz. Peygamber, bir kimsenin elindeki imkânların tamamını muhtaçlara verip sonra da başkalarından yardım istemesini kınamıştır. 4369 Ayrıca
4362] 12/Yûsuf, 91; 20/Tâhâ, 72; 79/Nâziât, 38; 87/A'lâ, 16
4363] 59/Haşr, 9
4364] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, XVIII. 27
4365] İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir (nşr. Muhammed Ali es-Sâbûnî), Beyrut 1402/1981, III, 474; Şevkânî, Fethu'l-kadîr, Beyrut 1412/1991, V, 232
4366] Kuşeyrî, er-Risâle, Kahire 1385/1966, II, 502
4367] İhyâ, -Beyrut-, III, 260
4368] Kurtubî, XVIII. 28
4369] Dârimî, Zekât 25
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir müslümanın malının üçte birinden fazlasını vasiyet etmesini yasaklayan hüküm dikkate alınarak 4370 aile fertlerini maddî sıkıntıyla karşı karşıya bırakacak derecede tasaddukta bulunmanın doğru olmadığı sonucuna varılabilir. Rasûl-i Ekrem konuyla ilgili hadislerinin birinde şöyle demiştir: "Arkanda zengin vârisler bırakman, onları insanların elindekine göz dikecek derecede yoksul bırakmandan daha iyidir. Eşinin ağzına verdiğin bir lokma dâhil olmak üzere iyilik olarak yaptığın her harcama sadakadır." 4371
Îsâr kavramı genellikle malî fedakârlıklar için kullanılmakla birlikte, bazı kaynaklarda "can ile îsâr"dan, yani kişinin sevdiği bir kimse için kendi rahatını, huzurunu, hatta hayatını fedâ etmeyi göze almasından da söz edilmekte ve bunun malla îsârdan daha faziletli olduğu belirtilmektedir. En yüksek derecede sevgi, seven kişinin gerektiğinde sevdiği için canını fedâ etmeyi göze almasını sağlar. Uhud Gazvesi'nde İslâm ordusunun geçici olarak bozguna uğradığı sırada bazı mü’minlerin Hz. Peygamber'in hayatını korumak için kendi hayatlarını ortaya koymaları da can ile îsâr için örnek gösterilir. Bu arada Ebû Talha adlı sahâbînin kendini Rasûlullah'a siper etmesi ve onu korurken yaralanması4372 özverinin en güzel örneklerinden biri olarak anılır.
Batı ahlâk felsefesinde David Hume, Jeremy Bentham, John Stuart Mill, Henri Spencer, William James gibi faydacı filozoflar insanın aslî tabiatında bencil duyguların hâkim olduğunu, toplumsal gelişme ilerledikçe bu duyguların karmaşık bir yapı değişikliği süreci sonunda altrüist duygulara dönüştüğünü ileri sürerken altrüizmin en önemli temsilcisi olan Auguste Comte, tam aksine insanın fıtratında altrüist duyguların esas olduğunu düşünmüştür. Thomas Hobbes, Arthur Schopenhauer, Max Stirner, Frederic Nietzsche gibi filozoflar ise çok daha köklü bir egoizmi ve bireyciliği savunmuşlardır. İslâm dünyasında bu sonuncu türde bir felsefeye pek rastlanmaz. Fakat kesin bir ayırıma gidildiğini söylemek güç olmakla birlikte Ehl-i sünnet'in faydacı görüşe, Mu'tezile'nin de altrüist görüşe daha yakın olduğu kabul edilebilir. Gazzâlî, ilke olarak insandaki altrüist duyguları ben merkezli eğilimlere bağlar. 4373 İnsanın temelde kendini sevdiğini, "İnsan ihsânın kölesidir" şeklindeki atasözünün de belirttiği gibi kendisine iyilik edenleri de sevmekle birlikte bu sevginin merkezinde yine kendi beninin bulunduğunu ifade eder. Ancak ahlâkî ve estetik duyarlığı gelişmiş insanlar iyilik ve güzellik gibi üst değerleri severler; buna karşılık değerlerin yeterince kavranıp hazmedilmediği durumlarda sevgi ben merkezlidir. 4374
Kur’ân-ı Kerîm’de Kardeşlik Kavramı
Kur’ân-ı Kerîm’de kardeşlik kavramının karşılığı olan uhuvvet kelimesinin kökü “a-h-v” ve türevleri toplam olarak 96 yerde geçer. Kur'ân-ı Kerîm'de ihveh kelimesi dost ve kardeşliği ifâde etmekle birlikte, ana-baba bir evlât, bir kabileye mensup kişi, herhangi bir hizbin mensubu, sahip ve mensup gibi değişik anlamlar için de kullanıldığı görülmektedir.
4370] Buhârî, Vesâyâ 3; Tirmizî, Vesâyâ 1
4371] Buhârî, Vesâyâ 2; Müslim, Vasıyye 5, 8
4372] Müsned, IV, 265, 286; Buhârî, Cihâd 80, Menâkıbü'l-Ensâr 18
4373] Mustafa Çağrıcı, Gazzâlî'ye Göre İslâm Ahlâkı, İstanbul 1982, s. 139-143, s. 139-143
4374] İhyâ, IV, 299-306; Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 22, s. 490-491
KARDEŞLİK
- 1041 -
Kur'an'da kardeşlik kavramının farklı ilişki biçimlerini ortaya koyduğu görülmektedir.
a- Nesep ilişkisi: Miras, evlenme gibi fıkhî düzenlemeler üzerinde durulurken kardeşlerden söz edilmesi yanında, ahlâk açısından Hz. Adem'in oğullarından Kabil'in kıskançlık ve menfaat duygularına mağlûp olarak kardeşi Hâbil'i öldürmesi,4375 yine kıskançlık yüzünden Hz. Ya'kub'un oğullarının, kardeşleri Yûsuf'a ihânet etmeleri4376 anlatılır. Ayrıca bazı âyetlerde müslümanların putperest akrabalarıyla ilişkileri çerçevesinde kardeşlerden de söz edilmekte ve müslümanların bunları dost kabul etmemeleri gerektiği bildirilmektedir. 4377
b- Aynı soya ve kavme mensûbiyet: Özellikle Hûd, Sâlih, Şuayb gibi peygamberlerin kendi toplumlarıyla ilişkilerinden söz edilirken bunlar kavimlerinin kardeşleri olarak takdim edilir. Kaynaklarda, bu bağlamda kardeşlik kavramının soy birliğini veya bütün insanların aynı atadan geldiğini ifade etmesi yanında peygamberlerin kavimlerine duydukları şefkati, dolayısıyla onların mânevî kurtuluşları için besledikleri arzuyu dile getirdiği belirtilir. 4378
c- İnanç, amaç ve davranış birliği: Kur'an bu açıdan müslümanları birbirinin kardeşleri olarak gördüğü gibi4379 müslümanların dışında kalan inanç grupları arasındaki ortaklık ve iş birliğini de kardeşlik kavramıyla ifade eder. Buna göre inkârcılar ve münâfıklar birbirinin kardeşleridir.4380 Hatta Kur'an münâfıklarla Ehl-i kitap arasında da bir kardeşlik ilişkisi kurar.4381 Mallarını benlik iddiası uğruna saçıp savuran veya müslümanları başarısız kılmak için harcayan putperestler kastedilerek,4382 "Savurganlar (müsrifler) şeytanların kardeşleridir" denilmekte,4383 aynı ilişki A'râf sûresinde de4384 yine kardeşlik kavramıyla belirtilmektedir.
“Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini böyle açıklar.” 4385
“Sizlere anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerin kızları, kızkardeşlerin kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, süt kızkardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri ve kendileriyle (gerdeğe) girdiğiniz kadınlarınızdan olup koruyuculuğunuz altında bulunan üvey kızlarınız -onlarla gerdeğe girmemişseniz, size bir sakınca yoktur-, sizin sülbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kızkardeşi bir araya getirdiğiniz (evlilik) haram kılındı. Ancak (câhiliyede) geçen geçmiştir. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır,
4375] 5/Mâide, 27-31
4376] 12/Yûsuf, 8-1 5
4377] 9/Tevbe, 23-24; 58/Mücâdile, 22
4378] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "ah" md.; Zemahşerî, 11, 86; Şevkânî, II, 249
4379] 3/Âl-i İmrân, 103; 9/Tevbe, 11; 49/Hucurât, 10; 59/Haşr, 10
4380] 3/Âl-i İmrân, 156, 168; 33/Ahzâb, 18
4381] 59/Haşr, 11
4382] a.g.e., XX, 194
4383] 17/İsrâ, 27
4384] 7/202
4385] 3/Âl-i İmrân, 103
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
merhametlidir.” 4386
“Senden fetvâ isterler. De ki: "Allah, 'çocuksuz ve babasız olanın (kelale'nin)' mirasına ilişkin hükmü açıklar. Ölen kişinin çocuğu yok da kızkardeşi varsa, geride bıraktıklarının yarısı kızkardeşinindir. Ama (ölen) kızkardeşinin çocuğu yoksa, kendisi (erkek kardeşi) ona mirasçı olur. Eğer kızkardeşi iki ise, geride bıraktıklarının üçte ikisi onlarındır. Ama (mirasçılar) erkekler ve kızkardeşler ise, bu durumda erkek için dişinin iki payı vardır. Allah, -şaşırıp sapmayasınız diye- açıklar. Allah, her şeyi bilendir.” 4387
“Sonunda nefsi ona (Kabil’e) kardeşini (Hâbil’i) öldürmeyi (tahrik edip zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrâna uğrayanlardan oldu.” 4388
“(Mûsâ yalvarıp) Dedi ki: ‘Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kat. Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın.” 4389
“(Şeytan'ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar.” 4390
“Eğer onlar tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için âyetleri böyle birer birer açıklarız.” 4391
“Ey iman edenler! Eğer imana karşı inkârı sevip tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler edinmeyin. Sizden kim onları velî edinirse, işte bunlar zâlimlerdir.” 4392
“De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Rasûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 4393
“(Babası) Demişti ki: ‘Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.” 4394
“Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için âyetler (ibretler) vardır. Onlar şöyle demişti: ‘Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir.” 4395
“Onların (cennettekilerin) göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.” 4396
“Saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.” 4397
“(Mûsâ Allah’a duâ ederek dedi:) “Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver; Kardeşim Hâürûn'u; Onun sâyesinde arkamı kuvvetlendir; Ve onu işime ortak kıl; böylece Seni bol
4386] 4/Nisâ, 23
4387] 4/Nisâ, 176
4388] 5/Mâide, 30
4389] 7/A’râf, 151
4390] 7/A’râf, 202
4391] 9/Tevbe, 11
4392] 9/Tevbe, 23
4393] 9/Tevbe, 24
4394] 12/Yûsuf, 5
4395] 12/Yûsufu, 7-8
4396] 15/Hıcr, 47
4397] 17/İsrâ, 27
KARDEŞLİK
- 1043 -
bol tesbih edelim; Ve çok çok zikredip analım Seni.” 4398
“Onları (evlât edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek (taammüden) yaptıklarınızda vardır. Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.” 4399
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan ittika edip korkun ki, merhamete ulaşasınız.” 4400
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık (yoldan çıkma) ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte böyle kimseler zâlimdir.” 4401
“Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok merhametlidir.” 4402
“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi şûbelere ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, en takvâlı (O’ndan en çok korkanınız, sorumluluk bilincine en fazla sahip) olanınızdır. Şüphesiz Allah (her şeyi) bilendir, (her şeyden) haberi olandır.” 4403
“Allah'a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da O'ndan râzı olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın hizbi/fırkası olanlar, felâh (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.” 4404
“Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felâh (kurtuluş) bulanlardır.” 4405
“Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: ‘Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş
4398] 20/Tâhâ, 29-34
4399] 33/Ahzâb, 5
4400] 49/Hucurât, 10
4401] 49/Hucurât, 11
4402] 49/Hucurât, 12
4403] 49/Hucurât, 13
4404] 58/Mücâdele, 22
4405] 59/Haşr, 9
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” 4406
Münâfıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap Ehlinden inkâr eden kardeşlerine derler ki: ‘Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz.’ Oysa Allah, şâhidlik etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar.” 4407
“İşte o gün kişi o gün, kendi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar; O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.” 4408
“Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir velî/dost, ne de bir yardımcı vardır.” 4409
“Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin). Ancak onlardan (gelebilecek bir zarardan) korunmanız (takıyye) başkadır. Allah sizi kendisinin emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor (Sakın hükümlerine aykırı davranıp düşmanlarını velî edinerek O’nun gazabına uğramayın). Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.” 4410
“Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.” 4411
“Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost, taraftar edinenler, onların yanında izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah'a aittir.” 4412
“Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir delil vermek mi istersiniz?” 4413
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 4414
“Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî/taraftar, dost edinmeyin, onlar birbirlerinin velîleridir/taraftarıdır. Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır….” 4415
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini
4406] 59/Haşr, 10
4407] 59/Haşr, 11
4408] 80/Abese, 34-37
4409] 2/Bakara, 120
4410] 3/Âl-i İmrân, 28-29
4411] 3/Âl-i İmrân, 118
4412] 4/Nisâ, 138-139
4413] 4/Nisâ, 144
4414] 5/Mâide, 2
4415] 5/Maide, 51
KARDEŞLİK
- 1045 -
seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” 4416
“Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.” 4417
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” 4418
“Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra (Allah tarafından da) size yardım edilmez.” 4419
“Onlar seni, sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.” 4420
“... Siz Beni bırakıp da şeytanı ve soyunu evliyâ/dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır.” 4421
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” 4422
“...Onlar, Allah'a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.” 4423
“Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” 4424
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 4425
“Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah,
4416] 5/Mâide, 54
4417] 8/Enfâl, 73
4418] 9/Tevbe, 71
4419] 11/Hûd, 113
4420] 17/İsrâ, 73-74
4421] 18/Kehf, 50
4422] 41/Fussılet, 34-35
4423] 45/Câsiye, 19
4424] 48/Fetih, 29
4425] 60/Mümtehine, 1-2
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 4426
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.” 4427
“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 4428
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin. Çünkü Allah’ın indinde sayısız ganîmetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lutfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 4429
“Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda (iyi işlerde) birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ihtilâf ettiğiniz (ayrılığa düştüğünüz) şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.” 4430
“De ki: ‘Allah, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeye ya da sizi grup grup, parti parti birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını taddırmaya kadirdir.’ Bak ki, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz!” 4431
“(Bir kısmına inanıp bir kısmını da inkâr etmek sûretiyle) Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” 4432
“Allah'a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” 4433
“Ve (Allah,) onların kalplerinin arasını birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin; fakat Allah, onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, azîzdir/mutlak gâliptir, hakîmdir/hikmet sahibidir.” 4434
“İnsanlar sadece bir tek ümmetti. (Önce hepsi tevhid dinine bağlı iken) sonradan ihtilâf edip ayrılığa düştüler. Eğer (azâbın ertelenmesiyle ilgili) Rabbinden bir söz (ezelî bir takdir) geçmemiş olsaydı, ihtilâf ettikleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (derhal azap
4426] 60/Mümtehine, 7
4427] 3/Âl-i İmrân, 105
4428] 3/Âl-i İmrân, 159
4429] 4/Nisâ, 94
4430] 5/Mâide, 48
4431] 6/En’âm, 65
4432] 6/En’âm, 159
4433] 8/Enfâl, 46
4434] 8/Enfâl, 63
KARDEŞLİK
- 1047 -
iner ve işleri bitirilirdi).” 4435
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam ederler. Ancak Rabbinin rahmetine nâil olanlar hâriçtir. Zaten Rabbin onları bunun için (rahmet etmek için) yarattı. Rabbinin, ‘andolsun ki cehennemi insanlar ve cinlerle toptan dolduracağım’ şeklindeki sözü yerini buldu.” 4436
"Allah, kendi yolunda hepsi birbirine kenetlenmiş, yekpâre/tek parça ve müstahkem bir duvar/bina gibi, saf bağlayarak savaşanları sever." 4437
Hadis-i Şeriflerde Kardeşlik Kavramı
“Mü’min, mü’minin kardeşidir.” 4438
“Müslim, müslimin (müslüman, müslümanın) kardeşidir.” 4439
“Kulların hepsi (Âdem’in çocukları olma yönüyle, insan olarak) kardeştir.” 4440
“Allah'ın, (birbirine) kardeş kulları olun.” 4441
“Ey insanlar, hepiniz kardeşsiniz. Hepiniz Âdem’in oğullarısınız. Âdem de topraktandır.” 4442
“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.” 4443
“Zâlim de olsa, mazlum da olsa mü'min kardeşine yardım et!” Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim; ama zâlimse nasıl yardım edebilirim, söyler misiniz?” dedi. Peygamberimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. 4444
"Şeytan, Kıbleye dönen (mü'minlerin artık kendisine ibâdet etmesinden ümidini kesmiştir; fakat onları birbirine düşürmekte (hâlâ ümitlidir)." 4445
“Nefsim yedinde olan Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” 4446
“Biriniz bir meclise gelince selâm versin. Kalkmak isteyince de selâm versin. Birinci selâm sonuncudan evlâ değildir (ikisi de aynı ölçüde önemlidir).” 4447
"Âilene girdiğin zaman selâm ver ki, selâmın, hem senin üzerine hem de âile halkına
4435] 10/Yûnus, 19
4436] 11/Hûd, 118-119
4437] 61/Saff, 4
4438] Ebû Dâvud, Edeb 49
4439] Tirmizî, Hudûd 3
4440] Ebû Dâvud, Vitr 25
4441] Buhârî, Nikâh 45
4442] Vedâ Hutbesi’nden
4443] Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9
4444] Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Müslim, Birr 62; Tirmizî, Fiten 68
4445] Tirmizî, Birr 25; Müslim, Münâfıkun 65
4446] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54
4447] Tirmizî, İsti'zân 15, h. no: 2707; Ebû Dâvud, Edeb 150, h. no: 5208
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bereket olsun!" 4448
"Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa ona sevdiğini söylesin." 4449
Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında bir adam vardı. Derken oradan birisi geçti. Hz. Peygamber’in yanındaki: "Ey Allah'ın Rasûlü! dedi, ben şu geçeni seviyorum." "Pekiyi kendisine haber verdin mi?" diye Peygamberimiz sordu. "Hayır!" deyince, "Ona haber ver!" dedi. Adam kalkıp, gidene yetişti ve: "Seni Allah için seviyorum!"dedi. Adam da: "Kendisi adına beni sevdiğin Zât da seni sevsin!" diye mukabelede bulundu." 4450
"Bir kimse, bir başkasıyla kardeşleştiği zaman, ilk iş ismini, babasının ismini ve kimlerden olduğunu sorsun. Çünkü böyle yapmak, sevginin artmasına daha uygundur." 4451
“Birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve acımalarında mü'minler tek bir vücuda benzerler. Vücudun bir organı rahatsız olunca diğer organları da uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını paylaşır.” 4452
“Mü'minin mü'mine durumu (bağlılığı), parçaları birbirini kenetleyip tutan/bütünleyen bir bina gibidir” deyip Peygamberimiz bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek kenetledi. 4453
“Birbirinizle kinleşmeyin, hasetleşmeyin, birbirinizden yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları kardeş olun...” 4454
“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana haramdır.” 4455
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” 4456
“Sakın (sebepsiz, kötü) zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her
4448] Tirmizî, İsti'zân 10, h. no: 2699
4449] Ebû Dâvud, Edeb 122, h. no: 5124; Tirmizî, Zühd 54, h. no: 2393
4450] Ebû Dâvud, Edeb 122, h. no: 5125
4451] Tirmizî, Zühd 54, h. no: 2394
4452] Buhârî, Edeb 27, 41; Müslim, Birr 66, h. no: 2586; Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/270
4453] Buhârî, Salât 88, Edeb 36, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67; Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/104, 405, 409
4454] Buhârî, Edeb 57; Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizî, Birr 24
4455] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57-58, 62; Müslim, Birr 30-32; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn Mâce, Duâ 5
4456] Tirmizî, Birr 18
KARDEŞLİK
- 1049 -
müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” 4457
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah da o kimsenin ayıp ve kusurunu (kıyâmet gününde) örter.” 4458
"Ashâbım, birbirinizle yardımlaşmayı kesmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize hased etmeyin, birbirinizden yüz çevirip ayrılmayın. Ey Allah'ın kulları! Birbirinizle kardeş olun. Bir müslümanın din kardeşini üç günden fazla bırakması (küs durması) helâl değildir." 4459
"İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın." 4460
"Sadece mü'minle arkadaşlık et. Senin yemeğini muttakî olan yesin." 4461
"Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de (bir müslüman) ile nizâya, husûmete girerse Allah da onunla husûmete girer." 4462
"Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vermeyeyim mi?" "Evet (Ey Allah'ın Rasûlü, söyleyin!)" dediler. "İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk (dini) kazır." Tirmizî'de şu ziyade gelmiştir: "Ben saçı kazır demiyorum, velâkin dini kazır (diyorum)." 4463
“(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine hakaret etmesi kendisine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 4464
“Müslümanın, müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl değildir. Öyle ki birbirleriyle karşılaşırlar, biri bu tarafa, diğeri öbür tarafa bakıp geçer (birbirlerine selâm verip konuşmazlar). Onların en hayırlısı, ilk selâm verendir.” 4465
“Bir mü'minin diğer mü'mine üç günden fazla küsmesi helâl değildir. Eğer üzerinden üç gün geçer de ona rastlarsa, ona selâm versin. Selâm verilen, selâma karşılık verirse sevapta ortak olurlar. Eğer selâma karşılık vermezse günah ona döner.” 4466
4457] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
4458] Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 46, 60, hadis no: 4893; Tirmizî, Hudûd 3, hadis no: 1426, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17; Benzer bir hadis için Bk. Müslim, Zikr 38, hadis no: 2699; Kütüb-i Sitte Terc. 10/149
4459] Buhârî, Nikâh 45
4460] Buhârî, Büyû’ 38, Zebâih 31; Müslim, Birr 146, h. no: 2628
4461] Ebû Dâvud, Edeb 19, h. no: 4832; Tirmizî, Zühd 56, h. no: 2397
4462] Ebû Dâvud, Akdiye 31 h. no: 3635; Tirmizî, Birr 27, h. no: 1941; İbn Mâce, Ahkâm 17, h. no: 2342
4463] Ebû Dâvud, Edeb: 58, (4919); Tirmizî, Kıyamet: 57, (2511)
4464] Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb
4465] Buhârî, Edeb 57, 62, İsti'zân 9; Müslim, Birr 25; Tirmizî, Birr 21
4466] Ebû Dâvud, Edeb 55, h. no: 4912
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Hiçbir müslümanın, müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl olmaz. Kim üç günün üzerinde dargın durur ve bunun üzerine ölürse, ateşe girer.” 4467
“Kim mü'min kardeşine bir sene dargın durursa, onun kanını dökmüş (onu öldürmüş) gibidir.” 4468
“Cennet kapıları pazartesi ve Perşembe günleri açılır ve Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayan her kula (günahları) mağfiret buyrulur. Yalnız din kardeşiyle aralarında düşmanlık bulunan kimse müstesnâ. (Onlar hakkında:) ‘Şu iki kişiye barışıncaya kadar mühlet verin! Şu iki kişiye barışıncaya kadar mühlet verin!’ denilir.”4469 (Ebû Dâvud dedi ki: Darılmak, Allah için olduğu zaman hadiste beyan edilen dargınlıktan sayılmaz.)
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 4470
"Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle hükmetti: "Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vâcip olmuştur." 4471
“Dostunu/sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğzet; bir gün dostun olabilir.” 4472
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 4473
"El-mer'ü mea men ehabbe: Kişi, (kıyâmet günü) sevdiği ile beraberdir.” 4474
“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” 4475
“Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.” 4476
“Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” 4477
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hastalandığında ziyâretine gitmek, ölünce cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca ‘yerhamukelllah’ demek.” 4478
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.” 4479
4467] Ebû Dâvud, Edeb 55, h. no: 4914
4468] Ebû Dâvud, Edeb 55, h. no: 4915
4469] Müslim, Birr 35, h. no: 2565; Ebû Dâvud, Edeb 55, h. no: 4916 Ebû Dâvud dedi ki: Darılmak, Allah için olduğu zaman hadiste beyan edilen dargınlıktan sayılmaz.
4470] Ebû Dâvud, hadis no: 4599
4471] Muvatta, Şi'r 16, h. no: 2, 953, 954
4472] Tirmizî, Birr 60
4473] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
4474] Buhârî, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 161, 165
4475] Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 6/178; Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
4476] Buhârî, Enbiyâ, 2, 3; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin Hanbel, II/295, 527, 537
4477] İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
4478] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4, h.b no: 2162; Ebû Dâvud, Edeb 98, h. no: 5030; Tirmizî, Edeb 1, h. no: 2738); Nesâî, Cenâiz 52, h. no:4, 52
4479] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
KARDEŞLİK
- 1051 -
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” 4480
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” 4481
“Allah’ın kulları arasında bir grup vardır ki, onlar ne peygamberlerdir, ne şehidlerdir. Buna rağmen kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah'a yemin ederim ki onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 4482
“Din nasihatten (samimiyetten) ibârettir!” Yanında bulunanlar; ‘kim için ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse bunu onda izâle etsin (gidersin).” 4483
“Allah’ın eli cemaatle beraberdir.” 4484
“Cemaat rahmet, tefrika (ayrılık çıkarma) azaptır.” 4485
“Bereket, cemaatle beraberdir.” 4486
“Cemaatten bir karış ayrılıp sonra ölen kimse câhiliyye ölümü ile (küfür üzere) ölmüş olur.” 4487
“Cemaatten bir karış ayrılan kimse, boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmış olur.” 4488
“İnsanları mâdenler mesâbesinde (kıymet yönünden farklı şekilde) bulursunuz.” 4489
“Sizin için korktuğum, dünyanın sizden öncekilerin önüne yayıldığı gibi, sizin önünüze de yayılıp onların birbirlerine karşı nefsâniyet güttükleri gibi sizin de birbirinize karşı nefsâniyet gütmeniz ve bu durumun onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesidir.” 4490
"Birbirinize hediye verin ki, dostluğunuz artsın ve kalbinizdeki kin gitsin." 4491
"Sakın iyilikten hiçbir şeyi küçük görme, iyilik yap. İsterse mü'min kardeşini güleryüzle
4480] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
4481] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
4482] 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc. 10/142
4483] Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95
4484] Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2166, Humus 1966; Nesâî, Tahrîm 6
4485] Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278
4486] İbn Mâce, Et’ıme 17
4487] Buhârî, Fiten 2
4488] Ahmed bin Hanbel, 5/180
4489] Buhârî, Menâkıb 1; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 199
4490] Buhârî, 4/117
4491] Muvatta, Husnü'l-Huluk 16
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşılama derecesinden hafif olsa bile.'' 4492
"Her iyilik bir sadakadır. Müslüman kardeşini gülümseyerek karşılaman ve kovandan onun kovasına su boşaltman da iyiliktendir." 4493
Bir sahâbi Peygamberimize ‘İslâm’ın hangi işi daha hayırlıdır?’ diye sordu. Buyurdu ki: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermendir.” 4494
"Müslüman kişinin kardeşi için ardından ettiği duâ makbuldür. Başının ucunda müvekkel bir melek vardır ki, o müslüman kardeşine hayır duâ ettikçe ona müvekkel olan melek, 'âmin, istediğin gibisi senin için de olsun' der." 4495
"Kim din kardeşinin ırzını/nâmusunu onun gıyâbında müdâfaa ederse, Allah, kıyâmet günü onu cehennem ateşinden uzaklaştırır." 4496
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.” 4497
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” 4498
"(Ancak) Allah için seven, Allah için buğzeden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır." 4499
"Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah'ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever." 4500
“İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.” 4501
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” 4502
Ebû Hureyre (r.a.)'den rivâyet edilmiştir. O şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)'a bir adam geldi ve: ‘Yâ Rasûlallah! Bana açlık ve meşakkat isâbet etti (yani açlıktan dermansız kaldım)’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.), onu (doyurmak) için hanımlarına haber gönderdi. Fakat onların yanlarında hiçbir şey bulamadı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) : “... Bu gece şu adamı konuk edip yemek yedirecek bir adam yok mu ki, Allah, ona rahmet eylesin...” dedi. Ensar'dan bir zat, derhal ayağa kalktı: “Ben, yâ Rasûlallah!” diye cevap verdi. Sonra o adamı, alıp evine götürdü. Hanımına hitâben: “İşte Rasûlullah (s.a.s.)'ın konuğu. Ondan hiçbir şeyi tutup alıkoyma
4492] Müslim, Birr 144
4493] Tirmizî, Birr 36
4494] Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 5194; Buhârî, İman 6, 20
4495] Ebû Dâvûd, Vitr 29; Tirmizî, Birr 50; İbn Mâce, Menâsik 5
4496] Ahmed bin Hanbel, VI, 449-450
4497] Buhârî, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; Ebû Dâvud, Cihad 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, İman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
4498] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
4499] Et-Tâc, c. 5, s. 78
4500] İbn Mâce, Zühd 16
4501] Buhârî, Edeb 18; Tevhid 2; Müslim, Fezâil 66; Tirmizî, Birr 16, Zühd 48
4502] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
KARDEŞLİK
- 1053 -
(konuğa ikram et)” diye tenbih etti. Kadın: “Vallahi, yanımda çocukların azığından başka bir şey yok” dedi. Kocası: O halde çocuklar akşam yemeği yemek istedikleri vakit onları uyut, sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece karınlarımızı dürelim (yani Rasûlullah (s.a.s.)'ın konuğu için biz, bu geceyi aç geçirelim)” dedi. Kadın kocasının dilediği işleri yaptı. Sonra o konuk, sabahleyin Rasûlullah'ın huzuruna vardı. Rasûlullah (s.a.s.): “... Andolsun ki, Aziz ve Celil olan Allah, bu gece falan erkek ve falane kadının işlerinden hayret etti -yahut güldü- Yani hayret uyandıracak şekilde râzı ve hoşnut oldu...” dedi. Aziz ve Celil Allah da, (onlar ve bütün Ensar hakkında) şunu indirdi: “... Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (muhâcirleri) öz nefislerine tercih ederler...” 4503
Hz. Habib bin Ebi Sabit (r.a.)'den rivâylet edilmiştir: Yermuk (savaşı) günü, Hâris bin Hişam, İkrime bin Ebî Cehil ve Ayyaş bin Ebî Rebia, savaş alanında yara ala ala nihâyet yıkılıp can çekiştiler. Bu sırada Hâris bin Hişam su istedi. Askerlerden biri ona su götürürken, İkrime’nin ona baktığını gördü. Bunun üzerine sucuya: “İkrime'ye götür ver” dedi. İkrime de, suyu alırken, Ayyaş'ın kendisine baktığını görünce sucuya: “Götür Ayyaş'a ver” dedi. Fakat sucu, daha Ayyaş'ın yanına varmadan Ayyaş vefat etti. Bunu üzerine İkrime'ye döndü ve fakat daha ona ulaşmadan o da vefat ettiği için bu sefer Hâris'e döndü. Fatat ona ulaştığında Hâris de son nefesini verdiği için her üçü de su içemeden vefat etmiş oldular. 4504
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 4505
“Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.” Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?” diye sorunca, şöyle buyurdu: “Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.” 4506
“Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da onun gibidir.” 4507
“Ey diliyle inanıp iman kalbine inmeyenler topluluğu, müslümanları gıybet etmeyiniz. Onların ayıplarını araştırmayınız. Kim onların ayıplarını araştırırsa, Allah da onların ayıplarını araştırır. Allah kimin ayıbını araştırırsa, onun evinin içinde dahi ayıbını açar, perişan eder.” 4508
“Eğer sen, insanların ayıplarını araştırmaya kalkışırsan, onları ifsad eder veya ifsad etmeye ramak kalırsın.” 4509
“Kim bir ayıp görür de onu örterse, (Câhiliyye devrinde) toprağa diri diri gömülen kızları diriltmiş gibi olur.” 4510
4503] 59/Haşr, 9; Buhârî, Tefsir 409; Müslim, Eşribe 172, h. no: 2054 -173-
4504] M.Yusuf Kandehlevî, Hayatu's Sahabe, çev. Ahmet Meylani, İslâmi Neşriyat, Ank., TY, c. 1, s. 414; Kenzu'l Ummal, c. 5, s. 310 -Ebû Nuaym ve İbn Asâkir'den-
4505] Tirmizî, Zühd 64
4506] Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
4507] Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
4508] Ebû Dâvud, Edeb 40, hadis no: 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda: İbn Mâce, Hudûd 5, h. no: 2548; Tirmizî, Birri ve's-Sıla 84, h. no: 2101
4509] Ebû Dâvud, Edeb 44, hadis no: 4888
4510] Ebû Dâvud, Edeb 45, hadis no: 4891
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim bir mü'mini, bir münâfığın şerrinden korursa, Allah ona bir melek gönderir. Kıyâmet gününde onun etini cehennem ateşinden korur. Kim bir müslümanı kötülemek isteyerek ona söz atarsa, söylediği sözü isâbet edip içinden çıkana kadar Allah, onu cehennem köprüsü üzerinde hapseder.” 4511
“Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa, Allah da yardımını istediği yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı bir yerde müslümana yardımcı olursa, yardımını istediği yerde Allah, ona yardımcı olur.” 4512
Hz. Âişe (r.anhâ), haber verip şöyle dedi: Bir kimse, Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna gelmek için izin istedi. Rasûlullah: “Ona izin verin. O, aşiretin ne kötü kardeşidir (yahut, o, aşiretin ne kötü oğludur.” buyurdular. O kimse, Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına girince; Rasûlullah ona karşı yumuşak sözler söyledi. Ben: “Yâ Rasûlallah, biraz önce sen, onun için söylediğin o sözleri söyledin. Sonra da ona yumuşak kelâm ettin?” diyerek bunun sebebini sordum. Rasûlullah: “Yâ Âişe, insanların en şerlisi, çirkin hareketlerinden korunulması için insanların kendisini terkettikleri yahut karşılaşmak istemeyip yalnız bıraktıkları kimsedir.” buyurdular (Not : İbn Battal'ın beyanına göre gelen kişi: Uyeyne b. Hısn El Ferazi'dir). 4513
“Kardeşinle münakaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka yapma ve ona, yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!” 4514
“Kardeşinin derdine sevinip gülme! Sonra Allah onu esirger de, senin başına verir.” 4515
“Kim bir (din) kardeşini bir günahtan ötürü ayıplarsa, kendisi de o günahı işlemeden ölmez.” Ahmed bin Hanbel diyor ki: Şârihler, (bu hadisin şerhinde) “tevbe ettiği bir günahtan ötürü” dediler. 4516
“Mal veya namus meselesinde bir kardeşi için zimmetinde bir haksızlık bulunup da (dünya hayatından) alınmadan önce onunla helâlleşen kula Allah rahmet etsin. Çünkü orada (kıyâmette) ne dinar, ne de dirhem vardır. Eğer sevabları varsa bu sevablardan alınacak, şâyet sevabları yoksa onların günahlarından (alınıp) bunun sırtına vurulacaktır.” 4517
"Şu hususlar da Allah'ı büyüklemenin birer şubesidir: Bir müslüman yaşlıya ikramda bulunmak. İçindekiyle amel hususunda ölçüyü aşmayan ve ondan uzaklaşmayan Kur'an hâmiline (hâfızına) ikramda bulunmak. Âdil olan iktidar sâhibine ikram." 4518
"Bir genç, ihtiyar bir kimseye yaşı sebebiyle ikramda bulunursa, Allah yaşlılığında ona ikram edecek kimseleri mutlaka takdir eder." 4519
"Küçüklerimize merhamet, büyüklerimize sayı göstermeyen bizden değildir." Bir rivâyette şu ziyâde gelmiştir: "...Ma'rûfu emretmeyen, münkerden nehyetmeyen de
4511] Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no: 4883
4512] Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no: 4884
4513] Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Birr ve's-Sıla, 83; Tirmizî, Birr ve's-Sıla, 58, hadis no: 2064
4514] Bu hadis ğaribtir. Tirmizî, Birr ve's-Sıla, 57, hadis no: 2063
4515] Bu hadis, hasen ğaribtir. Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Birr ve's-Sıla, 83; Tirmizî, Birr ve's-Sıla, 58, hadis no: 2064
4516] Bu hadis, ğaribtir ve senedi muttasıl değildir. Tirmizi, Sıfatu'l-Kıyâme 17, hadis no: 2620
4517] Bu hadis, hasen-sahihtir. Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 1, hadis no: 2534
4518] Ebû Dâvud, Edeb 23, h. no: 4843
4519] Tirmizî, Birr 75, h. no: 2023
KARDEŞLİK
- 1055 -
bizden değildir.’’ 4520
Hz. Âişe (r. anhâ)'nin anlattığına göre, "Kendisine bir dilenci uğramıştır, o da bir parça ekmek vermiştir. (Bir müddet sonra) üstü başı düzgün, kıyafeti yerinde bir dilenci daha uğramıştır. Hz. Âişe onu oturtup yemek yerdirmiştir. Kendisine bunun sebebi sorulunca şu açıklamayı yapmıştır: "Rasûlullah (s.a.s.): "İnsanlara mevkilerine göre ikramda bulunun" buyurmuştu." 4521
“Ölülerinizin iyiliklerini anın (hayırla yâd edin). Kötülüklerini (anmaktan) vazgeçin.” 4522
“Ölülere sövmeyin. Çünkü onlar, önden göndermiş oldukları amellerinin karşılıklarına ulaşmışlardır.” 4523
“Hasedden sakının, ateşin odunu veya otu yediği gibi, hased de iyi amelleri yer.” 4524
“Sizden biriniz, yaratılış, mal ve evlât husûsunda kendisinden üstün kılınmış kimselere baktığı zaman (üzülmesin), hemen kendisinden aşağı (halli) kimselere baksın!” 4525
"Rasûlullah'a: "İslâm'ın hangi ameli daha hayırlı?" diye sorulmuştu. "Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selam vermen" diye cevap verdi." 4526
"İki müslüman karşılaşıp musâfahada bulununca (tokalaşınca), ayrılmalarından önce (küçük günahları) mutlaka affedilir." 4527
"Musâfaha edin (tokalaşın) ki, kalplerdeki kin gitsin, hediyeleşin ki birbirinize sevgi doğsun ve aradaki düşmanlık bitsin." 4528
"Allah hapşırmayı sever, esnemeden hoşlanmaz. Öyleyse sizden biri hapşırır ve Allah'a hamdederse, bunu işiten her müslüman üzerine, yerhamukâllah demesi hak (bir vazife)dir. Ancak esnemeye gelince, işte bu, şeytandandır. Biriniz namazda esneyecek olursa, imkân nisbetinde kendini tutsun ve hah diye ses çıkarmasın. Zira bu, şeytandandır, şeytan kendisine gülüyor demektir." 4529
"Hasta ziyaretinde bulunan kimse, ziyaretten dönünceye kadar cennet meyveleri arasındadır." 4530
"Kim Allah rızası için bir arkadaşını ziyaret eder veya bir hastaya geçmiş olsun ziyaretinde bulunursa, bir münâdi ona şöyle nidâ eder: "Dünya ve âhirette hoş yaşayışa eresin. Bu gidişin de hoş oldu. Kendine cennette bir yer hazırladın." 4531
“Cebrâil aleyhisselâm bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki,
4520] Tirmizî, Birr 15, h. no: 1920
4521] Ebû Dâvud, Edeb 23, h. no: 4842
4522] Ebû Dâvud, Edeb 50, hadis no: 4900
4523] Buhârî, Cenâiz, 148 -98’inci ölülerin şerlilerini anmak bâbı-
4524] Ebû Dâvud, Edeb 52, hadis no: 4903; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4210
4525] Buhari, Rikaak 77; Müslim, Zühd ve'r-Rekaaik.8, h. no: 2963
4526] Ebû Dâvud, Edeb 142, h. no: 5194
4527] Ebû Dâvud, Edeb 153, h. no: 5211, 5212; Tirmizî, İsti'zân 31, h. no: 2729
4528] Muvatta, Husnü'l-Hulk 16, h. no: 2, 908
4529] Buhârî, Edeb 125, 128, Bed'ül-Halk 11; Müslim, Zühd 56, h. no: 2994; Ebû Dâvud, Edeb 97, h. no: 5028; Tirmizî, Salât 273, h. no: 370, Edeb 7, h. no: 2747, 2748
4530] Müslim, Birr 40, h. no: 2568; Tirmizî, Cenâiz 2, h. no: 967
4531] Tirmizî, Birr 67, h. no: 2009
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
komşuyu vâris kılacağını zannettim." 4532
"Komşusu, zararlarından emin olmayan kimse cennete giremez." 4533
"Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa misafirine ikrâm etsin. Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun. Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa hayır söylesin veya sükût etsin." 4534
"Size Ashâbımı, sonra da onların peşinden gelecekleri (sonra da bunların peşinden gelecekleri) tavsiye ediyorum. Daha sonra (gelenler arasında) yalan, öylesine yayılacak ki, kişi, kendisinden yemin taleb edilmediği halde yemin edecek, şâhidliği istenmediği halde şehâdette bulunacak. Haberiniz olsun, bir erkek bir kadınla başbaşa kaldı mı onların üçüncüsü mutlaka şeytandır. Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur. İki kişiden uzak durur. Kim cennetin ortasını dilerse, cemaatten ayrılmasın. Kimi yaptığı hayır sevindirir ve kötülüğü de üzerse, işte o, mü'mindir." 4535
“Kim sevdiğini Allah için sever, buğzettiğine Allah için buğzeder, verdiğine Allah için verir ve men ettiğini Allah için men ederse, iman kemâle erer.” 4536
“Çok kuvvetli pehlivan, birçok güreşçileri yere serip gâlip olan değildir. Asıl kuvvetli pehlivan, öfkelendiği sırada nefsine mâlik (ve irâdesine hâkim) olan kimsedir.” 4537
“Kim, yerine getirmeye gücü yettiği halde öfkesini yenerse, kıyâmet günü bütün mahlûkatın önünde Allah onu çağıracak ve sonunda onu cennet kızlarından dilediğin (i almak) de muhayyer kılacaktır.” 4538
“Allah rızâsını dileyerek öfke yudumunu yutan bir kulun yudumundan sevabça daha büyük (ve faziletli) bir yudum Allah katında yoktur.” 4539
“Müflis kimdir bilir misiniz?” Ashâb: “Bizim aramızda müflis, hiçbir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir, demişler. Bunun üzerine: “Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Amma şuna sövmüş, buna zinâ isnâdında bulunmuş (fâhişe, namussuz demiş), şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecek ve buna hasenâtından, şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınacak, bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.” 4540
“Enes’den (r.a.) rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi. Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti, nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla (din ve akîde konularında münâkaşa ile) mı emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz mi? Sizden
4532] Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140, h. no: 2624; Ebû Dâvud, Edeb 132, h. no: 5151; Tirmizî, Birr 28, h. no: 1943
4533] Buhârî, Edeb 29; Müslim, İman 73, h. no: 46
4534] Buhârî, Edeb 31, 85, Nikâh 80, Rikaak 23; Müslim, İman 74, h. no: 47; Ebû Dâvud, Edeb 132, h. no: 5154
4535] İbn Mâce, Ahkâm 27, h. no: 2363; Tirmizî, Fiten 7, h. no: 2166
4536] Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4681; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 22, h. no: 2642
4537] Buhârî, Edeb 139; Müslim, Birr 106, h. no: 2608; Ebû Dâvud, Edeb 3, h. no: 4779
4538] Bu hadis, hasen-ğariptir. Tirmizî, Birr ve's-Sıla 73, h. no: 2090, Sıfatu'l-Kıyâme 15, h. no: 2611; Ebû Dâvud, Edeb 3, h. no: 4777; İbn Mâce, Zühd 18, h. no: 4186
4539] Buhâri, Edebu'l Müfred, B.640, no.1318; İbn Mâce, Zühd 18, h. no: 4189
4540] Müslim, Birr ve's-Sıla, 59 h. no: 2581
KARDEŞLİK
- 1057 -
öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az olduğu için mücâdeleyi terkedin. Münâkaşayı terkedin; zira münâkaşa, kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terkedin; zira fitnesinden emin olunmaz. Münâkaşayı terkedin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terkedin, zira mü’min (dinde) münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terkedin, zira münâkaşa yapanın haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terkedin, zira münâkaşada devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terkedin, zira o, Rabbim’in putlara tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı terkedin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terkedin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç, hepsi de dalâlet üzerindedir.” Bu kurtulan kısmın kimler olduğu sorulduğu zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: "Benim yolum üzerinde olanlar, ashâbım, Allah'ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir." 4541
“İsrâiloğulları yetmiş bir fırkaya bölündü; içlerinden biri kurtuldu, diğerleri ateştedir. İsa’nın ümmeti yetmiş iki fırkaya ayrıldı; biri kurtuldu, diğerleri ateştedir. Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri kurtulur, diğerleri ateştedir.” 4542
Uhuvvet/Kardeşlik ve Görevlerimiz
Kalabalıkları bir millet haline getiren en müessir âmil dindir. Aynı inancı paylaşan toplumlar çok kısa zamanda kaynaşıp bütünleşirler. Çünkü aynı dine mensup olmanın en tabii neticesi din kardeşliğidir. Din kardeşi olmanın yüklediği birçok mes’uliyet vardır ki, bu mes’uliyetleri yerine getirmek de inancımızın bir gereğidir.
Durum böyle olunca her müslüman uhuvvet sarayının bir taşı olmaktadır. İslâm sarayının bütün ihtişamıyla devam etmesi için, herkes bulunduğu yerde yapması gerekeni yapacak, asla yerini terketmeyecektir. Duvardan bir taş düşerse, diğer taşların da yerinden oynamasına, binanın yıpranmasına sebep olur. O bakımdan hiçbir müslüman, uhuvveti yani kardeşliği zedeleyecek bir söz, bir harekette bulunmamalıdır. Beşeriyet icabı yapılan hatalar en kısa zamanda giderilmelidir. Küskünlükler, dargınlıklar sürüp gitmeyecek, alâka kesilmeyecektir. Peygamberimiz, dargınlığın sınırını üç gün olarak göstermiştir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Bir müslüman din kardeşine üç günden fazla küs durması helal değildir.” (Buhârî). Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: “Bir müslüman kardeşini üç günden fazla terketmesi (küs durması) helâl değildir. Birbirlerine karşı gelirken o yüz çevirip bu da yüz çevirir. Bunların hayırlısı önce selâm verendir.” 4543
Biz müslümanların kardeşlik hukuku cinsinden, birbirimize karşılıklı olarak yapmamız gereken vazifelerden bir kısmı şunlardır:
Müslüman müslümanı sevecek,
Sevinmesiyle sevinecek, üzülmesiyle üzülecek,
4541] El-Âcurrî, eş-Şerîa, s. 55; T. Koçyiğit, Hadisçiler ve Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar, s. 225-226; Not: Bu hadis rivâyeti, Kütüb-i Sitte ve benzeri sahih hadis kitaplarında yer almaz, hadisin sıhhati bilinmemektedir.
4542] İbn Mâce, hadis no: 3991-3993. Not: Bu hadisin sıhhati de hadisçiler ve bazı araştırıcılarca tartışılmıştır.
4543] Müslim
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Madden ve mânen yardımcı olacak,
Irzını, namusunu, malını koruyacak,
Onun bulunmadığı bir yerde, hakkına tecavüz ediliyor, iftira ediliyorsa onu müdâfaa edecek,
Hastalandığı zaman ziyaret edecek,
Vefat ettiği zaman cenâzesine iştirak edecek, yakınlarına taziyede bulunacak,
İstişâre ettiği zaman ona doğru bilgi verecek,
Sır verdiği zaman o sırrı ifşâ etmeyecek,
Kendisinden nasihat istediği zaman hayır nasihatte bulunacak,
İhtiyacı olduğunda emr-i bi’l-ma’ruf ve nehi ani’l-münker yapacak,
Borç istediği, bir hâcet istediği zaman imkânı varsa istediğini verecek, imkânı yoksa tatlı ve güzel sözlerle gönlünü alacak,
Selâm verdiği zaman selâmını aynıyla veya daha güzeliyle alacak,
Müslüman müslüman kardeşini düşmanına teslim etmeyecek, onu himâye edip koruyacak,
Din kardeşinin eziyet ve sıkıntılarına katlanacak, sabredecek, affedecek,
İlişkisini kesmeyecek, beşeriyet icabı aralarında bir dargınlık olursa üç günden fazla küs durmayacak,
Din kardeşine kin tutmayacak, buğzetmeyecek,
Haset etmeyecek, gıybetini yapmayacak,
Gizlice yaptığı bir günahına muttali olursa, o günah da başkalarına zarar vermiyorsa, o günahı terketmesi için nasihatte bulunacak, ama başkalarına duyurmayacak,
Alay etmeyecek, küçümsemeyecek, hakaret etmeyecek,
Sevmediği lakaplarla hitap etmeyecek,
Din kardeşine karşı böbürlenmeyecek, büyüklenmeyecek, kendini ondan üstün görmeyecek,
Sûizan etmeyecek, her zaman hüsnüzanda bulunacak,
Pazarlığının üzerine pazarlık yapmayacak,
Zaman zaman ziyaretinde bulunacak,
Hediyeleşecek,
Büyüklerine hürmette kusur etmeyecek,
Kendinden küçüklere şefkat gösterecek,
Katı yürekli olmayacak,
Her zaman merhametle, şefkatle, rıfkla muâmele edecek,
İki müslüman ya da iki müslüman toplum arasında bir anlaşmazlık olursa aralarını bulacak ve barıştıracak,
KARDEŞLİK
- 1059 -
Zulmedene zulmüne engel olarak, mazluma da zâlimin zulmünü ondan gidererek yardımcı olacak,
Komşuluk hukukuna riâyet edecek,
Alış verişlerde ve diğer hususlarda din kardeşini asla ve asla aldatmayacak.
Müslümanlar burada sıraladığımız ve burada zikretmediğimiz başka vazifelerle görevlidirler. Bu vazifelerini en sağlıklı bir şekilde yerine getirdikleri devirlerde dünyada cennete benzer bir hayat yaşamışlar; bir fazilet, saâdet ve huzur toplumu vücuda getirmişlerdir.
Ancak zamanla bu güzelliklerimizi, bu özelliklerimizi kaybettik. Kendi gafletimizden içimizdeki birkısım beyinsizlerin, idarecilerin gaflet ya da ihânetlerinden, İslâm düşmanlarının çeşit çeşit hile ve tuzaklarından bugünkü perişanlığı, dağınıklığı yaşamaktayız. Uhuvvet sarayı yıprandı. Müslüman cemaat hodgâmlaştı, dünyevîleşti, imanı zaafa uğradı. Yeniden silkinmemiz, yeniden bizi biz yapan değerlerimize sahip çıkmamız gerekir. Rabbimize yönelmemiz gerekir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) haber verdiği, müjdelediği “Hak üzerine kaim” cemaatten olmak için ve o cemaatin çoğalması, etkin hâle gelmesi için bütün imkânlarımızı seferber ederek canla başla fedâkârane çalışmamız, çaba göstermemiz gerekir. İmanımız bunu gerektirmektedir, müslümanlığımız bunu gerektirmektedir.
Allah Teâlâ biz müslümanları birbirimize kardeş yapmış ve bizi bu kardeşlikle şereflendirmiştir. Efendimiz, canımız Rasûlullah da şöyle buyurmaktadır: “Birbirinize haset etmeyin, müşteri kızıştırmayın. Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın. Kardeş olun ey Allah’ın kulları! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz. Onu tahkir etmez -üç defa kalbine işaret ederek- takvâ şuradadır. Kişiye kötülük adına müslüman kardeşini tahkir etmesi kâfidir. Müslümanın her şeyi kanı, malı, ırzı müslümana haramdır.” 4544
Müslüman kardeşim! Gel hep beraber bir kalp gibi, bir beden gibi olalım. Uhuvvet sarayını bütün ihtişâmıyla yeniden inşâ edelim. Bütün insanlığın hayranlıkla temâşâ edeceği, ondan bir fert olmak için koşacağı bir fazilet toplumu oluşturalım. Canımız, efendimiz Hz. Muhammed’in izini takip edip O’nun peşine düşelim, asr-ı saâdet müslümanları ile buluşalım.
İlahî! Biz âciz, biz günahkâr kullarını bağışla.
Bizi bize, bizi nefsimize bırakma.
Nasıl bir kul olmamızı istiyorsan bizi öyle bir kul eyle.
Bizi son nefesimize kadar İslâm’a hizmetkâr eyle.
Biz günahkârlara acı! Bu zillet ve meskenetten kurtulmamız için bize medet eyle, yardım eyle.
Yeniden inşâ edilecek olan uhuvvet sarayının bir işçisi eyle. Yeniden yükselecek olan fazilet toplumunun bir ferdi eyle.
Bizi Rasûlullah’ın (s.a.s.) haber verdiği, müjdelediği “Hak üzerinde kaim” cemaatten eyle! 4545
4544] Müslim
4545] Zeki Soyak, İlk Adım Dergisi
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kardeşlik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerîmeler
A- Kardeşlik Kavramının Karşılığı Olan Uhuvvet Kelimesinin Kökü “A-h-v” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 96 Yerde): 2/Bakara, 178, 220; 3/Âl-i İmrân, 103, 156, 168; 4/Nisâ, 11, 12, 12, 23, 23, 23, 23, 23, 176, 176; 5/Mâide, 25, 30, 31, 31; 6/En’âm, 87; 7/A’râf, 38, 65, 73, 85, 111, 142, 150, 151, 202; 9/Tevbe, 11, 23, 24; 10/Yûnus, 87; 11/Hûd, 50, 61, 84; 12/Yûsuf, 5, 7, 8, 58, 59, 63, 64, 65, 69, 69, 70, 76, 76, 76, 77, 87, 89, 90, 100; 15/Hıcr, 47; 17/İsrâ, 27; 19/Meryem, 28, 53; 20/Tâhâ, 30, 40, 42; 23/Mü’minûn, 45; 24/Nûr, 31, 31, 31, 61, 61; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 36, 106, 124, 142, 161; 27/Neml, 45; 28/Kasas, 11, 34, 35; 29/Ankebût, 36; 33/Ahzâb, 5, 18, 55, 55, 55; 38/Sâd, 23; 43/Zuhruf, 48; 46/Ahkaf, 21; 49/Hucurât, 10, 10, 12; 50/Kaf, 13; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 10, 11; 70Meâric, 12; 80/Abese, 34.
B- Kardeşlik ve Vahdet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
Toptan Allah'ın İpine Sarılmak: 3/Âl-i İmrân, 103.
Parçalanıp Ayrılmamak: 3/Âl-i İmrân, 103, 105.
Çekişmemek: 8/Enfâl, 46.
Zulme Karşı Birleşmek: 42/Şûrâ, 39
Birlik İçinde Savaşmak: 61/Saff, 4.
Parçalanıp Ayrılarak Anlaşmazlığa Düşmek: 3/Âl-i İmrân, 103, 105; 8/Enfâl, 46.
Fâsıklar Birlik ve Beraberliği İstemez: 2/Bakara, 27.
Yardımlaşmak: 8/Enfâl, 73; 9/Tevbe, 71.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
Din Kardeşliği Allah'ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
Mü'minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13
Mü'minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; o/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
İmü'min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
Savaşan Mü'minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
C- Mü’minlerin Birbirini Sevmesi
a- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
b- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
c- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
d- Mü’minlerine Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119; 5/Mâide, 55.
e- Mü’minlere Tevâzu Göstermek: 15/Hucr, 88; 26/Şuarâ, 215-217.
f- Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
g- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
D- Arkadaş ve Arkadaşlık Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
b- Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
c- Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
E- Dost ve Dostluk
a- Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
b- Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
c- Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
d- Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed, 7.
e- Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
KARDEŞLİK
- 1061 -
f- Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16.
g- Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
h- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
i- Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
k- Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
l- Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
m- Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
n- Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
o- Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
p- Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine, 13.
r- Hıristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
s- Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.
F- İhtilâf, Tefrika ve Fırka Konusuyla İlgili Âyetler
a- Dinde İhtilâfa Düşmek: 6/En’âm, 159; 23/Mü’minûn, 53; 30/Rûm, 32.
b- Dinde Tefrikaya Düşmek: 42/Şûrâ, 13-16.
c- Parçalanıp Ayrılarak İhtilâfa Düşmek: 3/Âl-i İmrân, 103, 105.
d- İhtilâf Edilen Konu Hakkında, Kur’an’a ve Sünnete Başvurmak: 4/Nisâ, 59.
e- İhtilâf Edilen Şey Hakkında, Hükmü Allah Verecektir: 2/Bakara, 113; 3/Âl-i İmrân, 55; 5/Mâide, 48; 16/Nahl, 92; 22/Hacc, 69; 29/Ankebût, 52; 32/Secde, 25; 39/Zümer, 3, 46; 42/Şûrâ, 10.
f- Ehl-i Kitap, Haset ve İhtiraslarından Dolayı İhtilâfa Düştüler: 2/Bakara, 213; 3/Âl-i İmrân, 19.
g- Mü’minler Allah Fırkasındandırlar: 5/Mâide, 56; 58/Mücâdele, 22.
Konuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, İmân 7, 22, Menâkıb 20, Nikâh 11, 45, Mezâlim 3, 4, Ferâiz 9, Edeb 44, 57, 58, 62, 73; Fiten 2, İ’tisâm 10, Menâkıb 1, Ezân 29, 30, Salât 87
Müslim, İman 71, 72, Zikir 88, Akzıye 4, Birr 23-32; İlim 2, hadis no: 2666, 3-4, hadis no: 2667; Mesâcid 245, 249; Fezâilu’s-Sahâbe 199
Tirmizî, Hudûd 3, Birr 20, 36, 45; Salât 47; Fiten 7, hadis no: 2166; Humus 1966.
Nesâî, Tahrîm 6.
İbn Mâce, Mesâcid 16, 17; Et’ıme 17.
Ebû Dâvud, Salât 48.
Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278; 5/180.
Muvattâ, Cemâat 1, 3.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kardeşlik Çağrısı, Ramazan Kayan, Çıra Y.
2. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
3. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.
4. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
5. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
6. Sevgi Medeniyeti, Rehber Y.
7. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
8. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
9. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
10. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
11. Din, Sosyalleşme ve Hoşgörü, İsmet Altıkardeş, Rağbet Y.
12. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV. Y.
13. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet,
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
14. Uhuvvet Risalesi, B. Said Nursi, Envâr Y./Sözler/Yeni Asya/İhlas-Nur Neşriyat/Işık Y./Şahdamar Y.
15. Uhuvvet Kardeşlik, Selman Rıza, Sadeleştiren Nebil Fazıl Alsan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Y.
16. Vahdete 7 Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
17. Vahdet Ama Nasıl? Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
18. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
19. İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
20. İhtilâf Ahlâkı, Mustafa Çelik, Misak Y.
21. Zâhirî Muhaddislerle Hanefî Fakihleri Arasındaki Münakaşalar ve İhtilâf Sebepl, Z. Güler, T.D.V. Y.
22. Kelâmcılarla Hadisçiler Arasındaki Münakaşalar, Talât Koçyiğit, T.D.V. Y.
23. İmamların Fıkhî İhtilâflarında Hadislerin Rolü, M. Avvâme, Terc. M. Hayri Kırbaşoğlu, Kayıhan Y.
24. İhtilâfların Çemberinde Kadın, Serpil Bahtiyar, Esra Y.
25. Hak-Bâtıl Mücadelesi ve İhtilâflar, Beşir İslâmoğlu, Bengisu Y.
26. Münakaşalar ve İhtilaf Sebepleri, Zekeriya Güler, TDV. Y.
27. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Cabir Alevâni, Risale Y.
28. İhtilâftan Rahmete, Ebû ’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
29. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
30. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
31. Müslümanlar Arasında Görüş Ayrılığı ve İslâm'da İhtilâf Usûlü, Abdülhalim Ural
32. Dört Hak Mezhep ve İhtilâf Sebepleri, Osman Küçükahmet
33. Hadislerde Görülen İhtilâflar ve Çözüm Yolları, İsmail Lütfi Çakan
34. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, DergâhY.
35. İslâm Düşünce Tarihinde Mezhepler, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
36. Kur'an'da Tartışma Metotları, Zahir B.Awad el-Elmaî, Pınar Y.
37. Mezhep Meselesi ve İhtilâflar, Ebû ’l Feth el-Beyânûnî, Risâle Y.
38. Mezhepler Arasındaki Farklar (el-Fark Beyne’l-Fırak), Ebû Mansur A. El-Bağdâdî, TDV. Y.
39. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
40. İslâmî Harekette Fikrî Hastalıklar, Fethi Yeken, Ravza Y.
41. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 83-106
42. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y. s. 41-104
43. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerîmoğlu, İnkılab Y. s. 142-146
44. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 361-370
45. İlâhî Kanunların Hikmetleri, Abdülkerîm Zeydan, İhtar Y. s. 175-212
46. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 687-690
47. Nur’dan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 1/183-184
48. TDV. İslâm Ansiklopedisi (Şükrü Özen), TDV Y. c. 21, s. 565-568
49. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 101-104, 687-690
50. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y. s.140-143
51. Sevdalı Yüreklere Çağrı, Erol Uslu, Güldeste Y. s. 211-245
52. İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaman, İz Y. s. 171-228
53. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazâli, Şûle Y. s. 139-145
54. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 162-173, 128-161
55. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 34-40
56. Medine Düşünceleri, Hüseyin Hatemi, Yeni Asya Neşriyat, s. 261-265
57. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, 2/265-276; 1/301-306
58. Sünnî-Şîî Yakınlaşması, Dâru't-Takrîb Tecrübesi, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı 2
59. Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı, Ahmet Baydar, Haksöz, sayı 56, Kasım 95
KARDEŞLİK
- 1063 -
60. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
61. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
62. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutubu, Arslan Y.
63. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y.
64. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
65. Sevgi Zaferdir, Mahir Duman, Gençlik Y.
66. Sevgi Atmosferi, Servet Engin, Adım Y.
67. Başarı Yolunda Sevginin Gücü, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
68. Muhabbetulllah (Allah'ı Sevme), Şahver Çelikoğlu, Marifet Y.
69. Sevmek Ölmekle Başlar, Murat Başaran, Zafer Y.
70. Sevgi Yumağı, Nurcan Sevinç, Nesil Basım Yayın
71. Sevgi Yolu, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
72. Aşk Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
73. Yavrularımıza Peygamber Sevgisi, M. Abdullah Yemani, Erkam Y.
74. Sevgili Kasidesi, Fatih Okumuş, Denge Y.
75. Sevgi, Leo Buscaglia, Çev. Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitabevi Y.
76. Sevgi İçin Doğmak, Leo Buscaglia, Çev. Mehmet Harmancı, İnkılap Kitabevi Y.
77. Sevgi Dünyasına Giden Yol, M. Scott Peck, Çev. Azize Bergin, Altın Kitaplar Y.
78. Sevgi Korkudan Özgürleşmektir, Gerald Jampolsk, Çev. Salih Serin, Kuraldışı Y.
79. Sevgi: Özgürlüğe Giden Yol, Peter Lauster, Çev. Nurettin Yıldırım, Doruk Y.
80. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Ercih Fromm, Çev. Yurdanur Salman, Payel Y.
81. Sevme Sanatı, Erich Fromm, Akış Y./Payel Y./Say Y./Star Yaprak Y.
82. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
83. İslâm'da Şahsiyet Hakları, Hüseyin Tekin Gökmenoğlu, T.D.V. Y.
84. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
85. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutub, Arslan Y.
86. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, T.D.V. Y. s. 75-83, 90-95
87. Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 232-237
88. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 139-160
89. Risâle-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 436-444
90. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 334-339, 330-331, 58-65
91. Hoşgörü: Nereye Kadar? Din ve Zorlama, Veysel Kasar, Köprü, Kış 97
