Çarşamba, 27 Ocak 2021 10:58

Cilt5

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 


DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -5-
H-İ
- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Beşinci Cilt H-İ Harfi
HAYVANLARDAKİ İBRETLER / 1
• Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
• İslâm’ın Hayvanlara Bakışı
• Kur’ân-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
• Kur’an’da Dikkatimize Sunulan Bazı Hayvanlar
• Av ve Avcılık
• Eti İçin Hayvan Kesmek
• Hayvan Etlerinden Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı
• Hayvanları Putlaştırıp Onlara Tapmak
• Eski Türkler’de Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
• Batılılara Göre Köpek, Çocuktan Çok Daha Önemli
• İçgüdü mü, İlâhî Program mı?
• Edebiyatta Hayvan; Fabller ve Hayvan Masalları
• Basit Gördüğümüz Hayvanlarda Bile Büyük İbretler Vardır
• Hadis-i Şeriflerde Hayvanlarla İlgili Konular
HELÂK / 127
• Helâk; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Sünnetullah ve Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
• Helâk Konusunda Sünnetullah
• Helâklerin Sebepleri
• Zulmün Cezâsı
• Helâk Çeşitleri
• Hangi Toplumlar Helâk Edildi?
• Kâfir Toplumların İmtihanı
• Helâk Sırasında Kâfirlerin “İman Ediyorum!” Demesi Fayda Vermez
• Kur’ân-ı Kerim’de Helâk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Helâk Kavramı
• Gazâb; Helâk Kavramına Yakın Anlamı Olan Bir Cezâ
• Azâb; Helâk Kavramına Yakın Anlamı Olan Diğer Bir Cezâ
• Kavimlerin Helâki
- II -
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ / 227
• Hesap; Anlam ve Mâhiyeti
• Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi
• Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
• Sorumluluk
• Mes’ûliyet
• Teklif
• Teklif-i Mâ Lâ Yutak/Güç Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar
• Güç-Tâkat
• Hata ve Hataların Örtülmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
• Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
• İnsan Bu Mes’ûl...
HEVÂ / 281
• Hevâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Hevânın Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hevâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hevâ Kavramı
• Aklın, Hevânın/Kötü Arzuların Güdümüne Girmesi
• Hevânın Siyasî Boyutu; Hevâya Uygun Düzenler
• Hevânın İtikadî (ve Mezhebî?) Boyutu; Ehl-i Ehvâ
• Hevânın Kişisel ve Toplumsal (Ahlâkî) Boyutu; Hevâî İnsanlar Topluluğu
HIRİSTİYANLAR / 311
• Nasârâ ve Hıristiyan; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hıristiyanlık
• Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları
• Hıristiyan Âmentüsü
• Hıristiyanlıkta İbâdet
• Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
• Hz. İsa
• Hıristiyanlara Göre Hz.İsa
• Aslî Günah ve Keffâret İnancı
• Kitab-ı Mukaddes’e Göre Barış ve Savaş Anlayışı
• Hıristiyanlıkla İlgili Temel Kavramlar ve Anlamları
HIRSIZLIK / 351
• Hırsızlık; Anlam ve Mâhiyeti
• Hırsızlığın Cezâsı
• Hadler; Hırsızlık ve Yol Kesme Cezâları
• Kur’ân-ı Kerim’de Hırsızlık Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hırsızlık Kavramı
• Malı Koruma
• Lukata; Yitik Malı Bulma
- III -
• Hırsızlığa Giden Yolun Kapanması ve Müslümanın Mala/Paraya Bakışı
• Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
• Rızık Darlığı İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• Haramdan, Hırsızlıkla Oluşmuş Hakdan Temizlenmek
• Farklı Hırsızlıklara Örnekler
(Dolandırıcılık, Üçkâğıtçılık, Kleptomani, İntihâl, Yol Kesme, Soygun, Zimmet, Rüşvet, Kumar...)
• Hırsızlık ve Günümüz
• Hırsızlığın Günümüzdeki Bin Bir Çeşidi...
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE
RAHMET VERİLEN KUL) / 435
• Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Şahıs: Hızır; Kimliği ve Şahsiyeti
• Tasavvuf ve Halk İnançlarında Hızır
• Kur’ân-ı Kerim’de Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Şahıs (Hızır)
• Hadis-i Şeriflerde Hızır
• Mûsâ-Hızır Kıssasından Alınacak Ders ve İbretler
• Hıdrellez
• Âb-ı Hayat
• Hızır ve Bâtıl İnançlar, Hurâfeler
HİCRET / 489
• Hicret; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Hicret Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hicret Kavramı
• Hayat; İman, Sabır, Hicret ve Cihaddır
• Habeşistan Hicreti
• Hicret Çeşitleri
• Cihada Hazırlık Olan Hicretin Kendisi de Cihaddır
• Hicretin Hükmü
• Hicretle İlgili Genel Tesbitler
• Vatan Anlayışı ve “Ya Sev, Ya Terket!” Dayatması
• Hicret Edenler (Muhâcirler) ve Ecirleri
• Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
• Muâhât; Ensâr ile Muhâcirler Arasında Kardeşlik
• Hicrî Takvim
• Tabiatta Gözlenen Hicret
• Hicret Berâettir
• Vuslat İçin Ayrılmanın Destanı: Hicret
- IV -
HİDÂYET / 551
• Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Hidâyet
• Hidâyet, Yön Bulmak; İman Yönü Bulduran Kuvvet
• Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
• Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
• Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
• Hidâyette Kulun Rolü
• Hidâyet Türleri
• Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
• Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
• Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah'ın Değişmeyen Kanunu)
HİKMET / 575
• Hikmet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hikmet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hikmet Kavramı
• Hikmetin Önemi
• Hikmetle Çağrı; Dâvetçinin Özelliği
• Hikmetin Gerçek Sahibi; Hakîm Olan Allah
• Hikmet; Sırlar Hazinesi
• Dünya, Çeşitli Hikmetlerin Sergilendiği Bir Hikmet Fuarıdır
• Kaybettiğimiz İçin Kaybolduğumuz Öz Malımız; Hikmet
HİLÂFET - HALİFELİK / 601
• Halife Kelimesinin Anlamı ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Halife Kavramı
• Halife’nin Anlam Sahası
• “Yeryüzü” Halifeliği
• “Allah’ın Halifesi” Olur mu?
• Genel Hilâfet/Umumî İstihlâf
• Özel Hilâfet/Hususî İstihlâf
• Devlet ve Toplulukların İstihlâfı/Halife Kılınması
• Bireylerin İstihlâfı/Halife Kılınması
• Halifelik Makamı ve Halifenin Yükümlülükleri
• “Halife”liğin Siyasi Boyutu; İslâm Devlet Başkanı Olarak Halife
• Halifenin Görevleri
• Râşid Halifeler
• Halifeliğin Kaldırılması
• Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü Hızlandırmak İçin HİLÂFET
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ / 629
• Hûd (a.s.); Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
• Âd Kavmi
• Ahkaf
• İrem
- V -
• Âd Kavmi ve Kumların Atlantis’i Ubar Kenti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hûd (a.s.) ve Âd Kavmi
• Hûd Sûresi
• İbret Alınması İçin Anlatılan Kıssaları Masallaştırma
• Maddî Üstünlük ve Lüks Yaşam Üzerine
• Hûd (a.s.) ve Dâvetinden Almamız Gereken Ders ve Mesajlar
• Âd Kavmi ve Onların İzindeki Günümüzün Âdîleri
HÜKM - HÂKİMİYET / 681
• Hükm ve Hâkimiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet
• Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
• Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca
• Laiklik ve Hâkimiyet
• Demokrasi ve Hâkimiyet
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ / 715
• Hüzün; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hüzün Kavramı
• Psikolojik Açıdan Üzüntü
• İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı
• Mutluluk ve Üzüntü
• İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
• Bencil Kaygılardan Sencil Çözümlere; Mânevî ıstırap ve Çilenin İmanla İlişkisi
• Kur’an’ı Hüzünlenerek Okumak
• İnsana Huzur Değil; Huzursuzluk Veren Hüzün ve Kurtuluş Çaresi
• Hüzün Kokulu Düşünceler
İBÂDET / 739
• İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da İbâdet
• İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
• İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm Organların Allah'a Yönelmesidir
• İbâdet, Fıtrattır
• İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
• Allah'a İbâdet
• Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
• Allah'tan Başkasına İbâdet
• Putlara, Heykellere İbâdet
• Tâğuta İbâdet
• Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
• Şeytana ve Cinlere İbâdet
- VI -
İBRÂHÎM (a.s.) / 771
• “İbrâhîm”; Kelime Anlamı Ve Hz. İbrâhim'in Kimliği
• İbrâhim’in (a.s.) Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
• Kur’ân-ı Kerim’de İbrâhim (a.s.)
• Hadis-i Şeriflerde İbrâhim (a.s.)
• Hz. İbrâhim’in Çevresi: Putlar ve Putperestler
• Put ve Putlaştırma
• Put Kıran İbrâhim (a.s)
• Her Nemrud’a Bir İbrâhim
• İbrâhim (a.s.) ve Hicret
• İbrâhim’in (a.s.) Sınavları
• İmam/Önder İbrâhim (a.s.)
• İbrâhim Milleti; Haniflik
• İbrâhim’in (a.s) Duâları
• İbrâhim (a.s.) ile İlgili Âyetlerden Bazı Tesbitler
• İbrâhimî Duruş
• "O'nda Güzel Örnekler Vardır"
İÇKİ VE KUMAR / 827
• Hamr/İçki; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
• Hadis-i Şeriflerde İçki
• Tarih Boyunca İçki
• İçkinin Zararları
• Uyuşturucu Maddeler
• Yiyecek ve İçeceklerde İslâmî Esaslar
• Akıl Emniyeti
• Sarhoşluk
• Hadd-i Şürb; İçki İçme Cezâsı
• Meysir/Kumar; Anlam ve Mâhiyeti
• Kumarın Zararları
• Kur'ân-ı Kerim'de Meysir/Kumar
• Hadis-i Şeriflerde Kumar
• Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
• Ve... Günümüz
İFTİRÂ / 895
• İftirâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İftirâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İftira Kavramı
• İftirânın En Çirkini: Allah’a ve Dine İftirâ
• Cehennemlik İftira: Uydurma Hadisler
• Uydurma Hadislere Örnekler
• Âişe Anamıza Atılan Çirkin İftira: İfk Olayı
• Kazf: Nâmuslu Bir Kimseye Zinâ İftirası
• Lian: Eşler Arası Güvensizliğin Bedeli ve İftiraya Set Çekme
• Tefsirlerden İktibaslar
• Günümüz ve İftirâ
- VII -
İHLÂS / 963
• İhlâs; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İhlâs Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İhlâs Kavramı
• İbâdetlerde İhlâs
• İhlâsın Zıddı; Riyâ
• Rızâ ve Allah'ın Râzı Olması
• İhlâs ve Riyânın Kabı; Amel
• İhlâsın Terazisi; Niyet
• Niyet Terbiyesi
İHSÂN - MUHSİN / 999
• İhsân; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İhsân Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İhsân Kavramı
• İhsanın Önemi
• Muhsinler; İhsan Sahibi Olanlar
• Husn Kelimesi ve Türevleri
• İhsân; Güzelliktir, Güzellik Sergilemektir
• İhsân Kimlere Yapılır?
• İhsân Tanımına Giren Davranışlar
• Muhsinlerin Özellikleri
• İhsân Sahiplerinin Mükâfatı
İHTİLÂF / 1019
• İhtilâf; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İhtilâf Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İhtilaf Kavramı
• İhtilâflara Yaklaşım
• Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı
• Tefrika; İhtilâfın Şiddetle Haram Olan Şekli
• Cemaat; Gayrı Meşrû İhtilâfların Olmadığı Topluluk
• Vahdet; Özlenen Birlik ve Bütünlük
- VIII -
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 1 -
Kavram no 68
Nimet 7
Bk. Bakara ve Icl; Mesh; Put ve Puta Tapma; Haram-Helâl
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
• Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
• İslâm’ın Hayvanlara Bakışı
• Kur’ân-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
• Kur’an’da Dikkatimize Sunulan Bazı Hayvanlar
• Av ve Avcılık
• Eti İçin Hayvan Kesmek
• Hayvan Etlerinden Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı
• Hayvanları Putlaştırıp Onlara Tapmak
• Eski Türkler’de Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
• Batılılara Göre Köpek, Çocuktan Çok Daha Önemli
• İçgüdü mü, İlâhî Program mı?
• Edebiyatta Hayvan; Fabller ve Hayvan Masalları
• Basit Gördüğümüz Hayvanlarda Bile Büyük İbretler Vardır
• Hadis-i Şeriflerde Hayvanlarla İlgili Konular
“Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz. Sizin için onlardan ayrıca akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken, bir güzellik vardır. Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı, ancak, canlara eziyet ederek varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir. Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve süslenmeniz için (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (ulaşım araçları) yaratır/yaratmaktadır.” 1
“Şüphesiz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz. Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki, hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır. Rabbin bal arısına vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına git.’ Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar. Onda insanlar için bir şifâ vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” 2
Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
“Hayvan” kelimesi, Arapça “hayy” kelimesinden türemiştir, aslı “hayevân”dır,
1] 16/Nahl, 5-8
2] 16/Nahl, 66-69
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Türkçe karşılığı hayat sahibi, canlı varlık demektir. Tanım olarak ise; özellikle organik katı maddelerle beslenen, bunları bir ağız aracılığıyla yutan, bir iç aygıtta sindiren ve sindirim ürününü vücudunun bütün organlarına dağıtan canlı varlık demektir. Daha dar anlamda canlı, fakat akıl ve muhâkemeden yoksun varlık; insan ve bitki dışındaki canlı yaratık anlamına gelir. Mecâzî olarak; selim akıl ve idrâkten yoksun, kabiliyetsiz, kaba-saba anlayışsız insan için de kullanılır. Arapçada ve eski Türkçede daha çok, hayat ve dirilik anlamında kullanılırdı. İki çeşit hayvandan (canlı varlıktan) bahsedilirdi: a- Hayvân-ı gayr-ı nâtık: Konuşamayan hayvan/canlı varlık; İnsan dışındaki yaratıklar için kullanılırdı. b- Hayvân-ı nâtık: Konuşan hayvan/canlı varlık; İnsan. “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa (anlaşır)” deyimi, insanların konuşma yeteneklerini anlaşmak için kullanmaları gerektiğini, hayvanlardan bu yönüyle farklı olduklarını anlatır.
Yine atasözü şeklinde şöyle denir: “Hayvanların alacası dışında, insanın alacası içinde.” Yani, hayvanların kusurları, kötü nitelikleri dışarıdan hemen anlaşılır; insanınki ise…” Hayvânât: Hayvanlar demektir ve hayvanlar ilmi, zooloji, hayvan bilgisi anlamında kullanılır. Hayvanat bahçesi: Çeşitli iklimlerde yetişen hayvanların kendi şartları oluşturularak yaşatıldığı ve halka teşhir edildiği yer demektir. Hayvanî: Hayvanla ilgili, hayvana ait, hayvana has, hayvanca demektir. Ekonomik gerekçelerle hayvan yetiştirme işine hayvancılık denilir. Hayvanlaşmak: Hayvan haline gelmek, insanlıktan uzaklaşmak, kaba-saba ve duygusuz bir hal almak anlamında kullanılır. Kur’ân-ı Kerim; kalbi olup da onunla düşünüp kavramayan, gözleri olup onunla hakkı görmek istemeyen, kulakları olup da onunla hakkı işitmeyen kimselerin hayvanlar gibi olduklarını, hatta daha da şaşkın ve aşağıda bulunduklarını” 3 belirtir.
Hayvanlar da bitkiler gibi, insanlar için yaratılmış, onların hizmetine sunulmuş canlılardır. İnsanlar, besin ihtiyacını karşılamada, giyim eşyalarının yapımında, taşımacılıkta tarih boyunca hayvanlardan istifade etmişlerdir. Teknik ne kadar gelişirse gelişsin hayvanlardan yararlanma hiç eksilmemiştir. Hayvanlar insanlar için hem iyi bir arkadaş olmuş, hem de çevrenin güzelliği ve ekolojik dengenin korunmasına önemli katkılar sağlamışlardır. Hayvanlar; tıp, psikoloji, astronomi ve savaş gibi bilim dallarında da önemli bir denek olarak kullanılmaya ve bu alanlarda da insanlığa hizmet etmeye devam etmektedirler. Evrende sayısız renk, çeşit ve özellikte yaratılmış olan hayvanlar, Allah’ın insana bahşettiği nimetlerin başında yer alırlar. İnsanlar öteden beri hayvanlarla iç içe bir hayat yaşamışlardır. Onlardan kimini evlerinde ağırlamış, kimi onların av hayatlarında mücâdele ettikleri hasımları olmuş, kimi bilimsel araştırmaların konusu olmuş, kimi de şiir ve edebiyat parçalarını süslemiştir. İşte Kur’an, pek çok âyetinde hayvanların insan hayatındaki önemli yerine ve hayvanların yaratılışındaki İlâhî kudrete dikkat çekmektedir.
Allah’ın yarattığı canlılar âleminde dikkatimizi çeken önemli varlık çeşidinden biri hayvanlardır. Hayvanlar 1 milyondan fazla türü olan canlılardır. Cins olarak milyondan fazla çeşidi olduğu kabul edilir. Yeryüzünün her yerinde; karada, havada ve suda milyonlarca hayvan türü yaşar. Bunlardan çoğunu çevremizde sık sık gördüğümüz için yakından tanırız; oysa bazı ender türlerle karşılaşma şansımız çok azdır. Bazıları da o kadar değişik yapıdadır ki, hayvan oldu anlaşılmaz bile.
3] 7/A’râf, 179
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 3 -
Canlılar âleminin en önemli gruplarından biri hayvanlar, öbürü bitkilerdir. Üstün yapılı bir canlının hayvan mı yoksa bitki mi olduğunu uzman olmayan birisi bile çoğu zaman kolayca ayırt edebilir. Ama çok küçük, genellikle tekhücreli olan basit ve ilkel yapılı canlılar hem hayvanlarla hem bitkilerle ortak özellikler taşıdıklarından, bu ayrım bilim adamlarını bile uğraştıracak kadar güçleşir. Yakın yıllara kadar biyoloji bilginleri, bazı özellikleriyle hayvanlara benzeyen basit yapılı canlıları hayvanlardan; bitkilere benzeyen ilkel yapılı canlıları da bitkilerden sayarak bütün canlıları hayvanlar âlemi ve bitkiler âlemi olarak iki gruba ayırmışlardı. Günümüzde böyle bir sınıflandırmanın çok yetersiz olduğu anlaşılmış ve üstün yapılı hayvanlar ile bitkileri içeren iki büyük âlemin dışında, basit yapılı canlıları içeren iki âlem daha benimsenmiştir. Aslında, Kur’an ışığında düşünüp değerlendirdiğimizde cansız varlığın olmadığını, yerde ve gökteki tüm varlıkların hep secde ettiğini,4 ancak bu “canlı olma” özelliğinin canlı türlerinde farklı boyutlarda olduğunu kabul etmek zorundayız.
Hayvanlar ile bitkiler arasında bazı farklar vardır. Bu temel farklardan biri beslenme biçimleridir. Bitkilerin çoğu, doğadan aldıkları su ve inorganik tuzlar gibi basit maddelerle kendi besinlerini üretebildikleri halde, hayvanlar besinlerini başka canlılara borçlu olan dışbeslek canlılardır. Çünkü hayvan hücresinin su ve inorganik tuzları karbonhidrat ya da protein gibi karmaşık yapılı temel besinlere dönüştürme yeteneği yoktur. Bu maddeleri bitkilerin ya da başka hayvanların dokularından hazır olarak almak zorundadır. Beslenme biçimleri ve hücre yapılarındaki farklılıklardan başka hayvanların çoğu bitkiler gibi bir yere bağlı olarak yaşamaz. Süngerler ve bazı mercanlar dışında hepsi kendine özgü hareket organlarıyla serbestçe yer değiştirebilir. Bütün canlılar gibi bitkiler de dış uyaranlara tepki verir; ama hayvanların tepkileri, bitkilerin ve basit yapılı canlıların sınırlı tepkileriyle karşılaştırılamayacak kadar karmaşıktır. Çünkü hayvanların duyu ve hareket hücrelerinden beyne, beyinden bu hücrelere mesaj taşıyan bir sinir sistemi vardır.
Hayvanların Sınıflandırılması: Bazı yeni sınıflandırmada hayvanlar âlemi 28 büyük bölüme ayrılır. Soyu tükenmiş olanlar ve pek az bilinenler elenince, hayvanlar âleminin şu sınıflardan oluştuğu görülür:
Kordalılar a- Omurgalılar (Memeliler, kuşlar, sürüngenler ve bazı balık çeşitleri), b- batraklar, c- tulumlular,
Derisidikenliler (Denizyıldızları, Denizkestaneleri vb.),
Yarımkordalılar (yılan vb.),
Kılçeneliler,
Eklembacaklılar (Yengeçler, örümcekler, böcekler vb.),
Halkalısolucanlar (sülükler, yer ve deniz solucanları),
Yumaşakçalar (salyangozlar, midyeler, ahtapotlar vb.),
Yosunhayvanları,
Dikenbaşlılar,
4] 22/Hacc, 18
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İpliksolucanlar,
Rotiferler,
Yassısolucanlar (Tenyalar, karaciğer kelebekleri),
Taraklılar,
Knitliler (ya da) Selentereler (Mercanlar, Denizanaları),
Süngerler.
Bu tasnifler, bilimsel kategorilerdir. Halk açısından pratik önemi bakımından hayvanlar, evcil, vahşi, koşum ve binek hayvanları, büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar olarak tasnif edilir. Gözle görülmeyecek kadar küçük yapıda olan bakteri ve mikroplardan tonlarca ağırlığa sahip balinalara kadar, pireden deveye ve file kadar bir milyondan daha fazla hayvan türü vardır. Sadece böcek türlerinin bile 60 binden fazla çeşit içerdiği bilim adamlarınca belirtilmektedir. Tabii, tüm hayvan cinslerini/türlerini tek tek saymak insanlar için imkân hâricidir. Hayvan türlerinin hepsinin ayrı şekli, yapısı, silâh ve korunma özellikleri, birbirleriyle yardımlaşmaları, uyumları, güzellikleri Allah’ın muhteşem sanatına örnektir. Bunun yanında, bütün hayvanların insanlara farklı yönlerden hizmetleri çok dikkat çekicidir. Hayvanların etleri, sütleri, yumurtaları, yünleri, kılları, derileri hep insanlar için istifade kaynağıdır. Yine hayvanlar, insanların kendilerini ve yüklerini sırtlarında taşıyarak, tarımda, sanayide ve savaşta insanlara değişik fayda sağlayarak insanlar işlerini kolaylaştırır. Büyükbaş, küçükbaş ve tavuk gibi kanatlı hayvanlar, beslenmede hayli önemli olduğundan, hayvancılığın ülkelerin ekonomisinde oynadığı rol büyüktür. “O (Allah), yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı…” 5; “Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.”6 Bu ve diğer özellikleriyle hayvanlar büyük bir ibrettir. 7
Hayvanların Ümmet Olması; Hayvan Topluluklarının Varlığı: “Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın.8 Günümüzde hayvan ve kuş ekolojilerinde yapılan incelemeler sonucunda, tüm hayvanların ve kuşların ayrı topluluklar halinde yaşadıkları bilinmektedir. Uzun süreli ve kapsamlı araştırmalar sonucu hayvanlar hakkında elde edilen bilgiler, hayvanlar arasında oldukça sistemli bir sosyal düzen olduğunu ortaya koymuştur.
Örneğin sosyal hayatları ile bilim adamlarını hayrete düşüren bal arıları, koloniler halinde ağaç kovuklarında veya benzeri kapalı mekânlarda kendilerine yuva yaparlar. Bir arı kolonisi, bir kraliçe, birkaç yüz erkek ve 10.000 - 80.000 işçi arıdan oluşur. Bilindiği gibi, arı kolonilerinin her birinde sadece bir kraliçe bulunur ve kraliçenin temel görevi yumurtlamaktır. Bundan başka, koloninin bütünlüğünü ve kovandaki sistemin işleyişini sağlayan önemli maddeler de salgılar. Erkeklerin ise tek fonksiyonları kraliçeyi döllemektir. Kovanda petek örme, yiyecek toplama, arı sütü üretme, kovan ısısını düzenleme, temizlik, savunma gibi akla gelebilecek tüm işleri ise işçi arılar yaparlar. Arı kovanındaki hayatın her aşamasında bir düzen vardır. Larvaların bakımından, kovanın genel ihtiyaçlarının
5] 2/Bakara, 29
6] 16/Nahl, 5
7] 16/Nahl, 66; 23/Mü’minûn, 21
8] 6/En’âm, 38
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 5 -
teminine kadar her görev hiç aksamadan yerine getirilir.
Karıncalar da dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olmalarına rağmen, teknoloji, kolektif çalışma, askerî strateji, gelişmiş iletişim ağı, hiyerarşik düzen, disiplin, kusursuz bir şehir planlaması gibi pek çok alanda insanlara örnek olacak bir düzen sergilerler. “Koloniler” denen topluluklar halinde yaşayan karıncalar, öylesine gelişmiş bir düzen içindedirler ki, bu açıdan insanlarınkine benzer bir uygarlığa sahip oldukları bile söylenebilir.
Karıncalar besinlerini üretip depolarken, yavrularını gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta “terzilik” yapıp, “tarım”la uğraşan, “hayvan yetiştiren” koloniler bile vardır. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu hayvanlar, toplumsal örgütlenme ve uzmanlaşma açısından bakıldığında, hiçbir canlı ile kıyaslanmayacak üstünlüktedirler.
Topluluk halinde yaşayan hayvanlar düzenli yaşantılarının yanı sıra, tehlikeye de birlikte karşı koyarlar. Örneğin küçük kuşlar, doğan veya baykuş gibi yırtıcı kuşlar bölgelerine girdiklerinde topluca bu hayvanların çevresini sararlar. Bu arada çevredeki diğer kuşları da bölgeye çekmek için özel bir ses çıkartırlar. Küçük kuşların topluca gösterdikleri saldırgan hareketler, yırtıcı kuşları genellikle bölgeden uzaklaştırır.
Bir arada uçan bir kuş sürüsü de aynı şekilde tüm sürü üyeleri için bir koruma sağlar. Örneğin, sürü halinde uçan sığırcıklar, aralarında geniş bir mesafe bırakarak uçarlar. Ancak bir doğan gördüklerinde aralarındaki boşlukları kapatırlar. Böylelikle doğanın sürünün ortasına dalmasını zorlaştırırlar, doğan bunu yapsa bile kanatlarını sakatlar ve avlanamaz. Memeli hayvanlar da sürülerine bir saldırı olduğunda, toplu olarak hareket ederler. Örneğin zebralar düşmanlarından kaçarken yavrularını sürünün ortasına alırlar. Yunuslar da hep grup halinde gezerler ve en büyük düşmanları olan köpekbalıklarına karşı grupça karşı koyarlar.
Hayvanların sosyal hayatları ile ilgili verilebilecek sayısız örnek ve çok fazla detay vardır. Hayvanlarla ilgili elde edilen bu bilgiler, uzun yıllar boyunca yapılan kapsamlı araştırmalar neticesinde elde edilebilmiştir. Görüldüğü gibi her alanda olduğu gibi hayvanlarla ilgili Kur’an’da verilen bilgiler de, onun Allah’ın sözü olduğunu göstermektedir. 9
Yeryüzünde yürüyen canlıların ve uçan kuşların her türü de insanlar gibi birer ümmettir. Onlar da insanlar gibi sınıf sınıftır. Yürüyen veya sürünen hayvanlardan her tür bir ümmet, kuşlar bir ümmet, insanlar bir ümmet, cinler bir ümmettir. “Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın.”10 Bu âyette insanların da yeryüzündeki canlılardan bir sınıf olduğu belirtiliyor. Gerçekten insan da, tek hücreliden omurgalılara, sürüngen ve ayaklarıyla yürüyenlere varıncaya dek çok çeşitli yaratıklardan bir sınıftır. Ancak yaratıkların en şereflisidir. Hayvanların her cinsi, birer sınıf oluşturur. Her sınıfın kendine özgü toplu yaşam kuralları vardır. Allah tek hücreliden insana kadar yüzbinlerce sınıf canlının, o kadar hayvanın toplu sınıflarının/cinslerinin ve her sınıfa dâhil bireylerin hareketlerini kontrol eder, yönetir. Hiçbiri hiçbir an O'nun yönetimi dışına çıkamaz. Her birinin rızkını O verir, ihtiyacını O karşılar.
9] Kur’an Mûcizeleri, 2, s. 56-58
10] 6/En’âm, 38
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu kadar sayısız hayvanları ve bunların tâbi olduğu kanunları yaratmaktan ve yönetmekten daha büyük mûcize olur mu? Bu mûcizeleri her zaman gördükleri halde Allah'a ve O'nun elçilerine inanmayanlar, başka hangi mûcizeye inanacaklar? Bir kuşun gökte uçması, bir damla sudaki milyonlarca spermin sadece birinden şu mükemmel insanın yaratılması, şu alınan besinlerden bu insan ve hayvan tohumlarının oluşması az mûcize midir? Gözlerinin önünde her zaman yinelenen milyarlarca mûcize varken daha ne mûcize istiyorlar? "Göklerde ve yerde nice mûcizeler var ki onların yanından, onlara hiç aldırış etmeden geçip giderler." 11
Biyomimetik: Canlılardaki Tasarımları Örnek Alma: “Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır. Size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz.”12; “Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ibret (ders) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var. Sizler onlardan yemektesiniz. Onların üzerinde ve gemilerde taşınmaktasınız.” 13
Bugün pekçok bilim adamı ve araştırma-geliştirme (arge) uzmanı projelerine başlamadan önce, bunun canlılardaki örneklerini araştırmakta, onlardaki sistem ve tasarımları taklit etmektedirler. Diğer bir deyişler bilim adamları, Allah’ın doğada yarattığı tasarımları görüp incelemekte ve bunlardan ilham alarak yeni teknolojiler geliştirmektedirler.
Bu yönelim yeni bir bilim dalı doğurmuştur: Biyomimetik”. “Doğadaki canlılardan taklit” anlamına gelen bu bilim dalı, özellikle son dönemlerde teknoloji dünyasında yaygın bir uygulama alanı bulmuştur. Kur’an’da 23/Mü’minûn Sûresinin 21. ve 16/Nahl Sûresinin 66. âyetlerinde “ders alma, öğüt, önem, önemli şey, örnek” anlamlarına gelen “ibret” kelimesinin kullanılması bu bakımdan çok hikmetlidir.
Biyomimetik, insanların doğada bulunan sistemleri taklit ederek yaptıkları maddelerin, âletlerin, mekanizma ve sistemlerin tümünü ifade eden bir terimdir. Doğadaki tasarımlar örnek alınarak yapılan âletlere, özellikle nanoteknoloji, robot teknolojisi, yapay zekâ (AI), tıbbî endüstri ve askerî donanım gibi alanlarda kullanılmak için gerek duyulmaktadır.
Biyomimetik (biyomimikri), ilk defa Montanalı bir yazar ve bilim gözlemcisi olan Janine M. Benyus tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. Türkçe karşılığı “biyotaklit” olan bu kavram, daha sonra pekçok kişi tarafından yorumlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir. Biyomimetik hakkında yapılan yorumlardan biri şöyledir:
Biyomimikrinin ana teması doğadan model, ölçü ve akıl olarak öğrenecek çok şeyimiz olduğudur. Bu araştırmacıların ortak noktası, doğadaki tasarıma saygı göstermeleri ve insanların karşılaştıkları problemlerin çözümünde bunları kullanarak ilham almalarıdır.
Ürün kalitesini ve verimini artırmada doğadan faydalanan şirketlerden biri olan İnterface’in ürün stratejisti David Oakey de biyomimetik konusunda şunları
11] 12/Yûsuf, 105
12] 16/Nahl, 66
13] 23/Mü’minûn, 21-22
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 7 -
söyler: “Doğa, benim iş ve tasarım konularında akıl hocam, yaşam tarzım için bir model. Doğanın sistemi milyonlarca senedir çalışıyor. Biyotaklit, doğadan öğrenmenin bir yoludur.”
Son yıllarda bilim adamları hızla yaygınlaşan bu fikri benimsediler; önlerindeki benzersiz ve kusursuz modelleri örnek alarak çalışmalarına hız kazandırdılar. Doğadaki tasarımlar, en az malzeme ve enerji ile en fazla verim almaları, kendi kendilerini onarma özellikleri, geri dönüşümlü ve doğadostu olmaları, sessiz çalışmaları, estetik, dayanıklı ve uzun ömürlü olmaları bakımından teknolojik çalışmalara örnek teşkil ederler. High Country News adlı gazetede biyomimetik bilimsel bir hareket olarak tanımlanmış ve şöyle bir yorum yapılmıştır: “Doğal sistemleri model alarak, bugün kullandığımızdan çok daha uzun süreli teknolojiler oluşturabiliriz.”
Doğada gördüğü mükemmellikler üzerinde düşünerek, doğadaki modellerin taklit edilmesi gerektiğine inanan Janine M. Benyus’un, Biyomimikri adlı kitabında verdiği örneklerden bazıları şunlardır:
Arı kuşlarının 10 gramdan daha az bir yakıtla Meksika Körfezi’ni geçebilmeleri,
Yusufçukların en iyi helikopterlerden bile daha iyi manevra yapabilmeleri,
Termit kulelerinde bulunan iklimlendirme ve havalandırma sistemlerinin, donanım ve enerji sarfiyatı bakımından insanların yaptıklarından çok daha üstün olmaları,
Yarasanın çok frekanslı ileticisinin, insanların yaptığı radarlardan daha verimli ve duyarlı çalışması,
Işık saçan alglerin vücut fenerlerini aydınlatmak için çeşitli kimyasalları bir araya getirmeleri,
Kutup balıkları ve kurbağaların donduktan sonra yeniden hayata dönmeleri ve organlarının buz nedeniyle hasara uğramaması,
Bukalemun ve mürekkep balığının, bulundukları ortamla tam bir uyum içinde olacakları şekilde derilerinin renklerini, desenlerini ânında değiştirmeleri,
Arıların, kaplumbağaların ve kuşların haritaları olmadan uzun mesafeleri kat etmeleri,
Balinaların ve penguenlerin oksijen tüpü kullanmadan dalmaları…
Yukarıda sadece birkaç örneğine yer verdiğimiz doğadaki hayranlık uyandıran bu gibi mekanizma ve tasarımlar, teknolojinin birçok alanını zenginleştirme potansiyeline sahiptir. Bilgi birikimimizin artması ve teknolojik imkânların gelişmesi ile birlikte bu potansiyel her geçen gün daha da ortaya çıkmaktadır.
Hayvanların her biri, insanları hayrete düşüren birçok yaratılış özelliklerine sahiptir. Kimileri suda hareket etmelerini sağlayan en ideal şekle (hidrodinamik) sahipken, kimileri de bizim için oldukça yabancı olan duyuları kullanır. Bunların birçoğu insanların ilk defa karşılaştıkları, daha doğrusu yeni farkına vardıkları özelliklerdir. Bazen bir canlının tek bir özelliğini bile taklit etmek için bilgisayar, mekanik, elektronik, matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi bilim dallarının
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önde gelen isimlerinin bir araya gelmesi gerekmektedir.
Bilim adamları her geçen gün doğada keşfettikleri benzersiz yapılar ve sistemler karşısında hayrete düşmekte ve bunlara duydukları hayranlığı insanlık yararına yeni teknolojiler üretmek için kullanarak göstermektedirler. Doğada var olan mükemmel sistemlerin, uygulanan olağanüstü tekniklerin bilim adamlarının bilgisinin ve aklının çok üstünde olduğunun, mevcut problemlere benzersiz çözümler sunduğunun farkına varan bilim adamları, artık senelerce uğraşarak çözüm getiremedikleri pekçok konuda doğadaki tasarımların yardımına başvurmaktadırlar. Bunun sonucu olarak da kısa zamanda, başarılı sonuçlar elde etmeleri mümkün olmaktadır. Ayrıca doğanın taklidi ile birlikte bilim adamları gerek vakit ve emek açısından, gerekse maddî kaynakların isabetli kullanılması bakımından da çok önemli kazançlar sağlamaktadırlar.
Bugün görmekteyiz ki, gelişen teknoloji, yaratılış mûcizelerini tek tek keşfetmekte ve “biyomimetik” biliminde olduğu gibi canlılardaki olağanüstü tasarımları örnek alarak insanlığa hizmet etmektedir. Janine M. Benyus da, doğayı taklit ettiğimiz takdirde yiyecek ve enerji üretimi, bilgi depolama, sağlık gibi birçok alanda kendimizi rahatlıkla geliştirebileceğimizi belirtmiştir.
19. Yüzyılda doğanın taklidi sadece estetik açıdan uygulama sahasına sahipti. Dönemin ressam ve mimarları doğadaki güzelliklerden etkilenmiş, yaptıkları eserlerde bu yapıların dış görünüşlerini örnek almışlardı. Ama doğadaki tasarımların olağanüstülüğünün ve bunların taklidinin insanlar için fayda sağlayacağının anlaşılması, ancak doğal mekanizmaların moleküler seviyede incelenmesiyle -20. y.y.da- başlamıştır. Bugün bilim adamları ve araştırmacılar Kur’an’da yaklaşık 1400 sene evvel bildirdiği gibi canlılardan ibret/ders almaktadırlar. 14
Mikroskobik Hayatın Varlığı: “Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah, çok) yücedir.”15; “…Daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır.”16 Bu âyetlerde, Kur’an’ın indirildiği dönemde insanların bilmediği hayat formlarının olduğuna işaret edilmektedir. Nitekim mikroskobun keşfi ile birlikte insan gözünün göremediği küçüklükte yeni canlılar keşfedilmiştir. Böylece Kur’an’da dikkat çekilen, bu canlıların varlığı hakkında insanlar bilgi sahibi olmaya başlamışlardır. Çıplak gözle görülemeyen ve genellikle tek bir hücreden ibâret olan mikro canlıların varlığına işaret eden diğer âyetler ise şöyledir: “…Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O’ndan uzak (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.” 17
Yeryüzünün her yanına yayılmış olan bu gizli dünyanın üyeleri, yani mikroorganizmalar, yeryüzündeki hayvanların 20 katı kadardırlar. Gözle görülemeyecek kadar küçük bu mikroorganizmalar topluluğu, bakteriler, virüsler, mantarlar, su yosunları ve akarlardan oluşur. Bu mikrocanlılar, yeryüzündeki yaşam dengesinin önemli bir unsurudur. Örneğin Dünya üzerinde yaşamın oluşumunu sağlayan temel ögelerden bir tanesi olan azot döngüsü, bakteriler tarafından sağlanır. Bitkilerin topraktaki mineralleri alabilmelerini sağlayan en önemli unsur ise
14] Kur’an Mûcizeleri, 2, s. 59-64
15] 36/Yâsin, 36
16] 16/Nahl, 8
17] 10/Yûnus, 61
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 9 -
kök mantarlarıdır. Salata veya et gibi nitrat içeren besinlerden zehirlenmemizi ise dilimizde bulunan bakteriler önler. Aynı zamanda bazı bakteriler ve algler, dünyada canlılığın var olmasının temel unsuru olan fotosentez yapabilme yeteneğine sahiptirler ve bu görevi bitkilerle paylaşırlar. Bazı akar türleri organik maddeleri parçalayarak besinleri bitkilerin kullanabileceği hale dönüştürebilirler. Görüldüğü gibi ancak teknolojik âletlerle hakkında bilgi edinebildiğimiz bu küçük canlılar, insan yaşamı için vazgeçilmez öneme sahiptirler.
Kur’an’da asırlar öncesinden gözle gördüğümüz âlemlerin dışında da canlılar olacağına dikkat çekilmesi, kuşkusuz Kur’an’ın bir başka mûcizesidir. 18
Hayvanlar ve Modern Ulaşım Araçları: “Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı). Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır.”19 Bu âyette ulaşım aracı olarak sayılan hayvanların dışında, insanların bilgi sahibi olmadıkları ulaşım araçlarının da olacağına dikkat çekilmektedir. Şu âyette ise gemi gibi toplu taşıma araçlarının olacağına işaret edilmektedir: “Onların soylarını dolu gemilerde taşımamız da kendileri için bir âyettir. Ve onlar için binmekte oldukları bunun benzeri (nice) şeyleri yaratmamız da.” 20
Bu âyetler, biz mü’minleri, binilecek ve her türlü ihtiyaç için kullanılacak vasıtaları icad etmeye teşvik etmekte ve adı geçen hayvanların dışında, özellikle günümüzde kullanılan taşıt araçlarının icat edileceğine işaret etmektedir. Bu sürecin sonu yoktur. Bu sahadaki ilerleme kapısı kıyâmete kadar açıktır. Bu da Kur'ân-ı Kerim’in mûcize olduğunu gösteren delillerden bir tanesidir.
Hayvanlar ve İnsanlar: Örümceğin ağ örmesi, kuşun havada uçması hârika hareketlerdir. Fakat hayvanlar yaptıkları hareketlerin farkında bile değildir. Öyleyse canlıların yaratılışı, düşünmesini bilen biz insanlar içindir. İbretle bakıp canlılar aynasında Allah’ı sıfatlarıyla tanımak gerekir.
Hayvanlar bir başka âlemde tahsil ve eğitim görmüş gibi, doğduktan kısa zaman sonra kendilerine âit işleri ve sanatları hemen öğrenirler. Fakat (istisnâ dışında) sonra yeni bir şey öğrenemezler. İnsanlar câhil doğar, ama öğrenme yetenekleri vardır. Ömür boyu öğrenmeye, anlamaya muhtaçtırlar. Demek ki insanın esas görevi ilimdir; Kimin sâyesinde beslenip yaşatıldığını öğrenip bilmek, O’na duâ ve ibâdet etmektir.
İnsana verilen zekâ, diğer hayvanların hiçbirinde olmadığı için insan, yeryüzüne ve öteki hayvanlara egemen olmuştur. Yüce Allah, insanı yeryüzüne halîfe seçtiği ve Allah’ın koyduğu kurallarla yeryüzünü yönetmekle görevlendirildiği için hiçbir fiziksel canlıya vermediği akıl, zekâ ve beceriyi Allah insana lutfetmiştir.
Kur'ân, "Allah her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde sürünerek yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü O, her şeyi yapabilendir."21 âyetiyle, insanı da yeryüzünde yaratılmış canlılardan (hayat sahibi anlamında hayvanlardan) bir tür saymaktadır. Ayrıca "İnsanlardan,
18] Kur’an Mûcizeleri, 2, s. 54-55
19] 16/Nahl, 8
20] 36/Yâsin, 41-42
21] 24/Nûr, 41, 45
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var."22 âyetinde de insanın canlı türlerinden biri olduğu belirtildiği gibi, "Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar."23 âyetinde de diğer hayvanların da insanlar gibi topluluklar olduğu söylendiğine göre demek ki insan da yeryüzündeki hayvan (canlı) türlerinden bir türdür. Ancak Allah, yarattığı hayvanların her türüne, yaşamlarını sürdürebilmek için kendilerini savunma imkânı vermiştir. Hayvanlardan kimi, Allah'ın verdiği beden gücüyle kendini savunur: Filler, aslanlar ve camuslar gibi. Kimi düşmanından kaçma imkânıyla kendini korur: Geyikler, tavşanlar ve kuşlar gibi. Kimi yuvalarına gizlenerek kendini korur: Fareler, yılanlar ve haşereler gibi. Yüce Allah, hikmeti gereği her hayvana, yaşamını sürdürmek, türünün bekasını sağlayabilmek için gerekli organları vermiştir. Ne fazla, ne eksik. Bundan dolayı biçimleri, organları ve türleri çok çeşitli hayvanlar var olmuştur.
Ruh, nefis ve bedenden oluşan insan, yaratıkların en şereflisi ve özüdür. Allah, insanı ruh ve beden bakımından en güzel biçimde yaratmış, ona gizli ve açık olarak konuşma yeteneği ve akıl vermiş; dışını duyularla ve büyük yeteneklerle; içini de en değerli güçlerle donatmış; nefs-i nâtıka (konuşan ruh için) beyni hazırlamış ve bedenin en üstüne yerleştirdiği beyni düşünme, anımsama ve bellek ile süslemiş ve ona akıl cevherleri salmış ki nefis (ruh) insanın hükümdarı, akıl vezîri, güçler askerleri, duyular mürîdi, organlar hizmetçileri, beden de ülkesi olsun. Ayrıca, düşünme yeteneğini “kalp”le bağlantılı kabul ederek esas faydalı düşüncenin kalpte bulunan imanla, sevgi ile vicdanla ilişkisini vurgulamış, bu ilişki kopunca insanın hayvandan daha aşağı olacağını belirtmiştir. 24
İnsan küçük bir âlemdir. Beslenip büyümesine bakarak insana "bitki", duyumlarla hareket etmesine bakarak insana "hayvan", eşyanın hakikatini bilmesine bakarak insana "melek" diyenler bile vardır. Ama bütüncül bakarak, insanın bunlardan biri değil; olumsuz ve olumlu özellikleriyle “insan” olduğu ve Allah’a ibâdet için yaratıldığı, yaratıklar içinde en güzel sûrette/şekilde25 var edildiği unutulmamalıdır. Bu anlamların hepsini (bitki, hayvan, melek olma vasıflarını) kendinde toplamış olan insan, düşünce ve çabasını bu yönlerden birine yöneltebilir. Şâyet düşünce ve çabasını sadece doğa yönüne çevirirse dünyada beslenmeye ve boşaltıma râzı olur; bir bitki gibi, ot gibi yaşar. Eğer düşünce ve çabasını hayvanlığa çevirirse ya yırtıcı vahşi hayvanlar gibi kızgın, ya öküz gibi obur, ya domuz gibi arsız, ya köpek gibi sızlanan, havlayıp duran; ya deve gibi kindar, ya kaplan gibi kibirli, ya tilki gibi hîlekâr olur; ya da bunların hepsini kendinde toplar da azgın bir şeytan olup çıkar. “Andolsun, Biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar, şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller onlardır.”26; “Allah katında, yürüyen canlıların (hayvanların) en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.” 27
"Şâyet insan, düşünce ve çabasını meleklik yönüne (Allah’a ibâdet ve kulluğa)
22] 35/Fâtır, 28
23] 6/En'âm, 38
24] 7/A’râf, 179
25] 95/Tîn, 4
26] 7/A’râf, 179
27] 8/Enfâl, 55
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 11 -
çevirirse yüce âleme yönelir, aşağılarda kalmaya râzı olmaz. Böylece “Andolsun Biz, Âdem oğullarına çok ikram ettik: Onları karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel azıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”28 âyetinin bildirdiği üzere Allah'ın yaratıklarının pek çoğunun üstüne çıkar.
Bugünkü materyalist ve vahyi reddeden bilimden farklı olarak Kur’an cansız kabul edilen nesnelerin/şeylerin tümünün de Allah’ı tesbih ettiğini,29 yeryüzünde ve gökyüzündeki varlıkların tümünün tesbih ettiklerini,30 secde ettiklerini31 belirtir. “Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor...”32 Yine günümüz bilimince canlı olmadığı kabul edilen taşlardan bir kısmının Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlandığını,33 dağlar ve kuşların Dâvud’la (a.s.) beraber tesbih ettiklerini34 anlatır. Ayrıca, emanetin, yüklenmeleri için insandan önce göklere, yeryüzüne ve dağlara teklif edildiği ve onların bunu yüklenmekten çekindikleri, (sorumluluğundan) korktukları35 Kur’an’da bahsedilir. Ağaçların ve hayvanların secdesi, Allah’ın irâdesi doğrultusunda kendi türlerinin gereğini yerine getirerek fonksiyonlarını îfâ etmeleri şeklinde yorumlanmıştır. Çeşitli hadislerde de ağacın zikir ve tesbihte bulunduğu,36 ezanı duyduğu ve ve ezan okuyan hakkında hüsn-i şehâdette bulunacağı,37 bir nevi haberleşme görevi yaptığı38 ifâde edilir. Yerdeki ve gökteki cansız ve hareketsiz olduğu zannedilen varlıklar da dâhil olmak üzere, bütün eşya atomlardan meydana gelmiştir. Atom çekirdeklerinin etrafındaki elektronlar, sürekli ve muntazam bir şekilde çekirdeğin etrafında dönmektedirler. İşte bu hareket ve böylece İlâhî kanuna, en ufak bir sapma göstermeksizin boyun eğmeleri, yaratılmış tüm şeylerin Allah’ı zikr ve tesbihi olarak değerlendirilebilir. Eşyanın secdesinin böyle olduğu kabul edilse bile, bir gölgenin nasıl secde ettiğini anlamak şu anki bilgilerimizle pek mümkün gözükmemektedir. Gölgenin aslında bir “şey” olduğu bile tartışılır, görüntüden ibârettir; atom veya hücreleri yoktur. Bununla birlikte Allah eşyanın gölgelerinin bile secde ettiğini belirtir: “Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allah’a secde ederek sağa sola döner. Göklerde bulunan şeyler ve yeryüzünde bulunan şeyler ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.”39 Bir gölgenin secdesi, tesbihi nasıl olmaktadır? “…O’nu hamd/övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız.” 40
Son zamanlarda bilimin de tesbit ettiği çiçeklerin sevgiden ve insan davranışlarından anlayıp ona göre tepki verdikleri, bunun ötesinde cansız sayılan su
28] 17/İsrâ, 70
29] 17/İsrâ, 44
30] 24/Nûr, 41; 59/Haşr, 24; 62/Cum’a, 1; 64/Teğâbün, 1
31] 13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49
32] 22/Hacc, 18
33] 2/Bakara, 74
34] 38/Sâd, 18; 21/Enbiyâ, 79
35] 33/Ahzâb, 72
36] bk.Tirmizî, Hac 14; İbn Mâce, Menâsık 15
37] bk. İbn Mâce, Ezân 5
38] bk. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 32; Müslim, Fiten 82; Ahmed bin Hanbel, Müsned III/67
39] 16/Nahl, 48-49
40] 17/İsrâ, 44
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
moleküllerinin duâ, besmele ve benzeri güzel sözlere olumlu tepkiler verdikleri ve düzenli bir görüntüye büründükleri Japon bilim adamlarınca özel fotoğraf makineleriyle tesbit edilmiş bir vâkıadır. Bütün bu gerçeklerden yola çıkarak cansız, (adına akıl demesek bile) düşünce ve idrâkten tümüyle yoksun, Allah’a secde ve itaat etmeyen varlığın bulunmadığını kabullenmek gerekmektedir. Tüm hayvanların direkt veya dolaylı insana hizmet etmesi ve Allah’ın kendi fıtratlarına yazdığı ölçülerin dışına çıkmayarak, O’na itaat ve secde ettiklerini hesaba kattığımızda, en güzel sûrette ve yetenekte yaratıldığı halde bu özelliklere hayvanlar kadar bile uymayan insan, hayvandan daha aşağı olmakta,41 esfel-i sâfilîne, yani aşağıların en aşağısına yuvarlanmaktadır. 42
İslâm’ın Hayvanlara Bakışı
Dinimizde Hayvanlara Verilen Önem: Dünyadaki beşerî hayatın kıvam üzere devamı, hayvanlara sıkı sıkıya bağlıdır. Gıda, elbise, ulaşım gibi en zarûrî ihtiyaçlarımızın giderilmesinden süslenmeye varıncaya kadar ikinci derecede gereksinimlerimizin bile karşılanmasında hayvanlara muhtacız. Hatta küçük yavrularımızın terbiyesinde hayvanların ve hayvanları temsil eden oyuncakların yeri de düşünülmeli. Şu halde farklı yönleriyle meseleye eğilince, hayvansız beşerî ve bireysel hayatın da medenî ve sosyal hayatın da düşünülemeyeceğini anlarız. Yâni onlar, hayatımızın bir parçası olmakta ve dünyayı onlarla ortaklaşa yaşamak, paylaşmak zorunda kalmaktayız.
Öyleyse insan için faydalı ve zararlı olan her şeye, fayda ve zararı nisbetinde yer veren, onları konu edinen dînimiz, hayvanlar için ne tür hükümler getirmiş, bize neler tavsiye etmiştir? Genel ölçüler içinde bunları görmeye çalışalım:
Hayvanların Korunması: Çevre sağlığına giren en önemli meselelerden biri de çevredeki doğal dengedir. Bu dengenin ana unsurlarından birini de hayvanlar oluşturmaktadır. Sağlıklı bir çevre için, onun ağaçlandırılıp temiz tutulması ve sularının korunması yeterli değildir. Öncelikle hayvanlar yönüyle de çevrenin ele alınması, gerek ehlî ve gerekse vahşî her çeşit hayvanın -en azından bir kısım böceklerin- korunması gerekmektedir. Dinimiz, hem Kur'ân'ın ve hem de Peygamberimiz’in (s.a.s.) diliyle bu konuda da çokça ikaz ve tavsiyelerde bulunmuştur.
Kur'ân'da Hayvana Verilen Yer: Kur'ân-ı Kerîm, hayvanların da insanlar gibi birer ümmet olduklarını, Kitap'ta onları da ihmal etmediğini bildirir: "Yerde yürüyen hayvan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan hepsi, ancak sizin gibi ümmetlerdir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık. Sonra ancak Rabbine toplanıp getirilirler."43 Âyette, Kitap'ta ihmal edilmedikleri bildirilen hayvanlardan sinek,44 sivrisinek,45
41] 7/A’râf, 179
42] 95/Tîn, 5
43] 6/En'âm, 38
44] 22/Hacc, 73
45] 2/Bakara, 22
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 13 -
örümcek,46 karınca,47 arı,48 kurt,49 eşek,50 katır,51 at,52 öküz ve inek,53 deve,54 koyun,55 yılan,56 domuz,57 maymun,58 köpek,59 gibi pekçok vahşi ve ehlî hayvanın ismi çeşitli vesîlelerle Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmektedir. Ayrıca bâzı sûreler de isimlerini o sûrede zikri geçen hayvanlardan alır.
Kur'ân-ı Kerîm, beşer hayatında büyük rol oynayan deve, at, katır gibi bir kısım hayvanlara daha dikkat çekici ifâdelerle yer vererek önemlerine parmak basmaktadır: “Hem kendilerine binesiniz, hem de zînet olsun diye atları, katırları, merkebleri yarattı”60; “(O kâfirler ibret gözüyle) bakmazlar mı deveye, nasıl yaratılmış?” 61; “Andolsun soluyarak koşanlara (gâzilerin atlarına), o tırnaklarıyla ateş çıkaranlara...” 62 vs.
Hz. Peygamber'in Sünnetinde Hayvanın Yeri: Dinimizin hayvanlarla ilgili tâlimâtını hadisler tamamlar. Bu mevzu üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) çok durmuştur. Onun hayvanlarla ilgili olarak hüküm koyup tavsiye ettiği ayrıntılara başka dinlerde ve başka büyüklerin sözleri arasında rastlamak mümkün değildir. Hayvanlara gösterilmesi gereken merhametten, eziyet ve hakareti yasaklamaya; onları sevip okşamaya, gıda ve temizliklerine özen göstermeden yavrularının bakım ve korunmasına kadar hiçbir şeyi ihmal etmemiştir. Bunları kısaca görelim:
İyi Muâmele ve Merhamet: Hayvanlarla ilgili olarak gelen hadislerde en çok onlara karşı almamız gereken tavırla ilgili olanlar dikkatimizi çeker. Zîra pek çok hadis merhamet ve iyi davranış üzerinedir. Önce şunu belirtelim ki, iyi muâmele ve merhamet, her müslümanda, her hususta bulunması gereken bir vasıftır. Bunun hayvanlara karşı da gösterilmesi ayrıca istenmektedir. Bir hadiste şöyle buyrulur: "Merhametli olanlara Rahmân (yâni merhamet sâhibi olan Allah) merhamet eder. Yerde olanlara merhametli olun ki, gökte olanlar da (melekler) size rahmet etsinler..." Burada geçen "yerde olanlara" tâbirindeki ıtlâkı (geniş anlamı) nazar-ı dikkate alan âlimler "buraya müslüman, kâfir, köle, hayvan gibi her çeşit canlının dâhil olduğu" hükmünü çıkarmışlardır. Yine mutlak bir ifâde ile: "Merhametten nasîbi olmayanın hayırdan da nasîbi yoktur" buyrularak daha tehditkâr bir üslûpla merhametli olmak istenmiştir.
Hayvan Hakları: Bâzı hadislerde, hayvanların, üzerimizde riâyet etmemiz gereken bir kısım "hakları"nın olduğu, bunların ihlâli hâlinde Kıyâmet gününde hesap sorulacağı ifâde edilmektedir. Üsâme İbn-i Zeyd'e Peygamberimiz (s.a.s.):
46] 29/Ankebût, 41
47] 27/Neml, 18
48] 16/Nahl, 68
49] 12/Yûsuf, 13, 14, 17
50] 62/Cum'a, 5; 2/Bakara, 259; 16/Nahl, 8
51] 16/Nahl, 8
52] 3/Âl-i İmrân, 14; 8/Enfâl, 60; 16/Nahl, 8
53] 2/Bakara, 67-71; 6/En'âm, 144, 146; 12/Yûsuf, 43, 46
54] 6/En'âm, 144, 88/Gâşiye, 17
55] 6/En'âm, 146, 21/Enbiyâ, 78; 20/Tâhâ, 18
56] 20/Tâhâ, 20; 7/A'râf, 107 vs
57] 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 60 vs.
58] 2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60
59] 7/A'râf, 176; 18/Kehf, 22
60] 16/Nahl, 8
61] 88/Gâşiye, 17
62] 100/Âdiyât, 1-2
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Ey Üsâme, acıkan ciğer sâhibi her hayvan husûsunda dikkatli ol, Kıyâmet günü Allah'a şikâyet edilirsin" demiştir. Hayvan hakları fikrini te'kîd eden bir başka hadiste: "Eğer hayvanlara yaptığınız haksızlıklardan dolayı Allah sizi affedecek olursa, sizi pek çok affa mazhar kılmış demektir" buyrulur.
Sünnet'e göre, hayvanların riâyet edilmesi gereken hakları çeşitlidir ve onlara karşı uygulanması gereken iyi muâmele ve merhamet bunların yerine getirilmesi ile gerçekleşir. Bunların başlıcalarını şöylece sıralayabiliriz: Hayvanların hayat haklarına riâyet, gıdalarına özen göstermek, temizlik ve bakım, yavrularına önem vererek hayvan neslini korumak, fazla yük vurmamak, hayvanları fıtrî ve doğal vazîfelerinde kullanmak, eziyet etmemek... Şimdi bunları biraz açıklayalım:
Hayat Haklarına Riâyet: Bu, sayıları belli ve sınırlı zarar veren birkaç hayvan dışında kalan bütün hayvanların fuzûli yere öldürülmemesi gerektiğini, aksi takdirde mes'ûliyeti gerektirdiğini ifâde eder. Hz. Peygamber (s.a.s.) karga, çaylak, akrep, fare, kelb-i akûr (köpek veya yırtıcı hayvanlar) ve yılan gibi gerek insanlara ve gerekse diğer hayvanlara zararlı olanlar hâriç "ruh sâhibi mahlûkların" faydasız ve keyfî bir şekilde öldürülmesini yasaklamıştır. Dârimî ve Nesâî'nin, "Herhangi bir hayvanı fuzûli yere öldürmenin hükmü" başlığı altında sundukları bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Haksız olarak serçeyi öldürenden Cenâb-ı Hak Kıyâmet günü hesap soracaktır." Ashâb: "Kuşun hakkı da nedir?" diye sorunca: "Onu kesmesi ve sonra da yemesidir" cevâbını verir. Münâvî, Rasûlullah’ın (s.a.s.) burada serçeyi zikretmekle, büyük hayvanların hukukunun daha önemli olduğuna dikkat çektiğini belirtir.
Bu meyanda kurbağa, karınca, arı, hüdhüd, çekirge gibi birkısım hayvanların öldürülmesinin de kesin bir dille yasaklandığını kaydedelim. Özellikle karıncalar hususunda ısrarla duran Rasûlullah (s.a.s.), ısırdığı için karınca yuvasını yaktıran bir peygamberin, "Seni ısıran bir tek karınca idi, sen ise tesbih eden bir ümmeti yakıp helâk ettin" diye vahiy gelerek, Allah tarafından, itâb edildiğini, azarlandığını anlatır.63 O peygamber devrinde ateşle cezânın yasaklanılmamış olabileceğini söyleyen şârihler, bunun İslâm şeriatinde Rasûlullah’ın (s.a.s.), "Ateşle azâb vermek, sadece ateşin sâhibine (Allah’a) âittir."64 hükmüne binâen yasaklandığını ifâde ederler. Karıncalara karşı şefkati son derece ileri görünerek, onların yuvalarının yakınlarında ateş yakılmasını da yasaklayan Hz. Peygamber (s.a.s.) onlar hakkında bir de şu kıssayı anlatır: "Bir peygamber ümmetiyle yağmur duâsına çıkmıştı, bu esnada ayaklarından bazılarını havaya kaldırmış vaziyette bir karınca görmüştü ki, ümmetine: ‘Dönün artık, karıncanın durumu sebebiyle duânız kabûl edilmiştir’ demiştir."
Rasûlullah’ın (s.a.s.) karınca ve diğer hayvanlar karşısındaki tutumu arkadan gelen nesiller üzerinde fazlasıyla etkili olarak, "hayvanın insan üzerindeki hakkı" fikrini şuur hâline getirmiştir. Rivâyete göre, Ashâb'tan Adiyy İbn-i Hâtim (r.a.), ekmek ufalayarak karıncalara atar ve şöyle derdi: "Bu mahlûklar komşularımızdır, üzerimizde hakları vardır."
Fıkıh kitaplarımızın nafaka ile ilgili bölümlerinde hayvanların nafakalarına da bölüm ayrıldığını yer gelmişken belirtmemizde fayda var. Osmanlılar
63] Buhârî, Cihad 152, Bed’ü’l-Halk 14; Müslim, Selâm 148, h. no: 2241
64] Ebû Dâvud, Cihad 122, h. no: 2675, Edeb 176, h. no: 5268
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 15 -
zamanında Makam-ı Meşîhât'ca tedvin edilen Kitâbu'n-Nafakât'da: "At ve İnek Gibi Hayvanâtın Nafakâtı vs. Beyânındadır" başlığına yer verilir ve bu mes'eleye altı madde tahsîs edilir.
Gıdalarına Özen Gösterme: Hayvanlara karşı sorumluluğu gerektiren önemli hususlardan biri, onların gıdalarıyla ilgilidir. Susamış bir köpeği sulayan yolcunun (bir başka rivâyette kötü yola düşmüş bir kadının) bu davranışından ötürü Allah'ın rızâsına mazhar olması ve bütün günahlarının affedilmesiyle ilgili meşhûr hadisten65 anlaşıldığına göre, hangi hayvana olursa olsun yapılan herhangi bir iyilik makbûl ve sevabı gerektiren bir ameldir. Mezkûr rivâyette Ashâb'tan bir kısmının, "Yâ Rasûlallah, hayvanlara yaptığımız iyilikten dolayı bize ücret/ecir, sevap da mı var?" diye sorması üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şu meşhûr ve dikkat çekici cevabı verir: "Evet, her bir yaş ciğer sâhibine yapılan iyilik için ücret/ecir vardır."66 Bâzı âlimler bu hadisle kıyas yaparak "yapılan her iyiliğin mükâfatı varsa, her kötülüğün de cezası olacağına" hükmetmişlerdir. Nitekim yine meşhur bir başka hadiste, "Kedisini hapsederek açlıktan ölmesine sebep olan kadının, cehennemde bir kedi tarafından tırmalanmak sûretiyle azâba mâruz bırakılacağı"67 bildirilir.
Hayvanların gıdalarına gösterilmesi gereken ihtimamın önemini ifâde eden bu rivâyetlerden ayrı olarak, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) başka tavsiyeleri de mevcuttur. Yolculuk sırasında münbit bir yere uğradığı vakit hayvanın sırtından inerek hayvanlara "otlardan hakkının" verilmesi, otsuz yerlerden de sür'atle geçilmesi emredilmektedir. Hz. Enes: "Bir yerde mola verince, hayvanlarımızın istirahatini sağlayıncaya kadar ibâdet etmezdik" der. Âlimler bu rivâyetleri esas alarak, yolcu, bir yerde mola verince, hayvanın otunu vermeden, kendisinin yemeğini yememesini müstehap saymıştır.
Temizlik ve Bakımı: Hayvanlarla ilgili görevler, gıdalarına dikkat etmekle bitmiyor. Hz. Peygamber (s.a.s.) onların temizlik vs. hususlarıyla da ilgilenilmesi için birtakım tâlimatlar vermiştir. Ebû Hüreyre’den (r.a.) gelen bir rivâyette şöyle denmektedir: "Koyunların burunlarını silin, ağıllarını temizleyin, ağıllarına yakın yerde namaz kılın, zîra onlar cennet hayvanıdır." Yine, keçilerin temizlenmesi için de emir verildiği kaydedilir.
Sevâde İbn Rebî'nin bir rivâyetinde sağmal hayvanın sağılması sırasında incitilmemesi için bile Rasûlullah'ın talimât verdiğini görmekteyiz. Rivâyet aynen şöyle: "Annemle Rasûlullah’a (s.a.s.) gidip (maddî yardım) talep ettik. Bize birkaç keçi verilmesini emretti ve anneme şunu tenbihledi: "Oğullarına emret, tırnaklarını kessinler, böylece sağdıkları zaman hayvanları incitmemiş, memelerini kanatmamış olurlar. Yine oğullarına emret ki, (keçi) yavrularının gıdalarını iyi yapsınlar."
Yavruya İhtimam ve Hayvan Neslinin Korunması: Sevâde İbn Rebî'nin yukarıdaki rivâyetinde görüldüğü üzere, Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvan yavrusunun gıdasına dikkat edilmesi için emir vermiştir. Abdullah İbn Amr'dan gelen bir rivâyet de bunu te'yîd eder. Der ki: "Rasûlullah (s.a.s.) bir keçiyi sağmakta olan bir adama uğramıştı, ona: "Ey filan, sağınca, yavrusu için de süt bırak..." dedi."
65] Müslim, Tevbe 155, h. no: 2245
66] Buhârî, Şirb 9, Vudû’ 33, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153, h. no: 2244
67] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 17, Şirb 9, Enbiyâ 50; Müslim, Birr 151, h. no: 2242
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sağmal hayvanları sağarken yavrunun ihmâl edilmemesi hususunu, kendisine uğrayanlara da tenbîh etmiştir.
Bundan başka, yavrularla ilgili olarak Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kuş yuvalarının bozulmaması, yumurtalarının ve yavrularının alınmaması için emir verdiğine, alınmış olan yavru ve yumurtaları yerlerine iâde ettirdiğine dâir rivâyetleri nazara alacak olursak, hayvan neslinin korunması hususunda da bâzı tedbirlerin dikkate alındığını anlarız. Bu cümleden olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Medîne'nin etrafında belli bir bölgenin “harem” ilân edilerek, bitkilerinin koparılmasının, hayvanlarının da öldürülmesinin yasaklandığını biliyoruz. Avcılıkla ilgili olarak beyân edilen kerâhetin de hayvan neslinin korunmasına mâtuf olduğunu belirtelim.
Fazla Yük Vurmamak: Özellikle yük hayvanları için dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, onlara vurulan yük miktarının, hayvanların kapasitelerini aşmamasıdır. Ebu'd-Derdâ, fazla yük vurulduğu için yerden kalkmakta zorluk çeken bir deveyi görünce fazlalıkları atarak, Hz. Peygamber’ın (s.a.s.): "Allah bu dilsizler hakkında hayırhah olmanızı tavsiye etmektedir, onlara güçleri seviyesinde yük vurun" dediğini hatırlatır.
Hz. Âişe'nin bir rivâyetine göre, Vedâ Haccı sırasında, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) berâberine aldığı zevcelerinden Safiyye'nin yükü, Hz. Âişe'nin yükünden daha ağırdır ve Hz. Âişe'nin devesi, Hz. Safiyye’nin (r. anhâ) devesinden daha güçlü-kuvvetlidir. Yolda durumu farkeden Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Safiyye'nin yükünün Hz. Âişe'nin devesine, Hz. Âişe'nin yükünün de Hz. Safiyye'nin devesine aktarılmasını emreder.
Hayvanlara vurulacak yük konusunda aynı titizliği gösteren Hz. Ömer'in Mısır'da bir deveye 1.000 rıtıl ağırlığında yük vurulduğunu işitince ilgili yöneticiye yazarak: "Bundan böyle 600 rıtıldan fazla yük vurulmamasını" emreder.
Hayvanları Fıtrî Görevlerinde Kullanmak: Hz. Peygamber’in (s.a.s.) özellikle ehlî hayvanlarla ilgili olarak üzerinde durduğu bir husus, onların fıtrî vazifelerine muvâfık düşmeyen tasarruflardan kaçınmaktır. Zîra bu, onlara her şeyden önce bir eziyet ve işkencedir. Meselenin başka mahzurları/sakıncaları da mevcuttur. Binek hayvanlarını durdurup, üzerinde iken sohbet etmeyi yasaklayan rivâyetin Ebû Dâvud'daki vechinde Rasûlullah: "Bunlara sâlimen binin, sâlimen terk edin. Onları, yollardaki ve pazarlardaki sohbetlerinizde minber yerine tutmayın, zîra, Allah onları sizi bir yerden bir yere taşımaları için emrinize amâde kıldı" demektedir. Buhârî'nin bir tahrîcinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bu yasağı farklı bir üslûpla ifâde etmektedir. Ebû Hüreyre tarîkiyle gelen rivâyet aynen şöyle: "Rasûlullah (s.a.s.) bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, cemaate yönelerek; "Adamın biri sığırını sürüyordu ki, bir ara sırtına bindi ve vurmaya başladı. Bunun üzerine hayvancağız (dile gelerek): ‘Biz bunun için yaratılmadık’ dedi" buyurdu...
Eziyet ve İşkenceden Men: Hayvana şefkat ve iyi muâmelenin tezâhürlerinden biri de onlara eziyet ve işkenceden kaçınmaktır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayvanlarla ilgili olarak koyduğu önemli yasaklardan biri de budur. Eziyet sadece dövmekle olmayıp çeşitli şekillerde olabileceği için, bütün çeşitleriyle bunun yasaklandığını görmekteyiz. İbn Ömer (r.a.) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu yasağını umumî bir ifâde ile: "Nebî (s.a.s.) hayvanlara işkence yapanlara lânet etti"
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 17 -
diyerek haber verir.
Diğer rivâyetlerde, yasaklanan çeşitli eziyet çeşitleri belirtilmektedir: "Canlı hayvanların hedef yerine konularak atış yapılması", özellikle "yüzüne vurularak dövülmesi" ve "yüzünden, kulaktan, burundan enlenmesi", "yüzüne dövme (veşm) yapılması" dövüştürülmeleri için "hayvanların kızıştırılmaları", "binek hayvanını durdurup üzerinden inmeden sohbet yapılması" -ki bu davranış hayvanları "sandalye" ve minber yerine koymak" olarak tavsîf edilmektedir-, "hayvanı kulağından tutarak çekmek."
Hz. Âişe'nin anlattığına göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) hazîneye âit develerden (yulara gelmeyen) huysuz bir deve(yi okyaşıp hayırlı olması için duâ ettikten sonra) verir ve: "Ey Âişe bunu al (te'dîb et ve) müşfik ol, zîra şefkat bir şeye girdi mi onu mutlaka güzelleştirir, bir şeyden de çıktı mı onu mutlaka çirkinleştirir" der. Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred'de yaptığı tahricte, Hz. Âişe'nin bindiği deve serkeştir, bu yüzden Hz. Âişe ona vurmaya başlamıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) müdâhale ederek hayvana karşı şefkatli olmasını istemiştir. Bir seferinde arkadan gelen bedevîlerin bineklerini hızlandırmak için hayvanlarına bağırmaya ve vurmaya başladıklarını işiten Hz. Peygamber (s.a.s.) geri dönerek: "Sâkin olun, telâşla eziyet etmede hayır yoktur" der.
Bu hadislere dayanan âlimler, hayvanı dövme konusunda şu hükmü getirmişlerdir: “Hayvan, ayak sürçmesi gibi, sâbık hatasından dolayı ceza olarak dövülemez. Ürkme gibi, müstakbel te'dibi için -hafifçe- dövülebilir.” Eziyetin belki de en önemlilerinden olan, hayvanların yaralı bırakılmaları da yasaklanmıştır. Bu cümleden olarak avcılıkta, avı öldürücü olmaktan çok, göz çıkarıcı, diş kırıcı olan sopanın kullanılması yasaklanmıştır. Öldürülmesi emredilen zehirli kelerin bir vuruşta öldürülmesinin, iki-üç vuruşta öldürülmesine nazaran daha efdal olacağına dâir rivâyet de hayvanların yaralı bırakılarak eziyet çektirilmemesi prensibiyle îzah edilebilir. Ulemânın sebep olarak kaçabileceği ihtimalini zikretmesi de aynı endişeyi ifâde eder.
Az önce zikredilen, hayvan sağanlara "tırnaklarını kessinler, sağım sırasında uzun tırnaklarla hayvanların memelerini kanatmasınlar" diye Rasûlullah’ın (s.a.s.) gönderdiği tâlimât da onları eziyetten koruyucu tedbirler arasında zikre değer. Yine, Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvan boğazlanmadan, yani canlı iken, herhangi bir uzvunun kesilmesini de yasaklamıştır. Rivâyetler, Hz. Peygamber (s.a.s.) Medîne'ye geldiği zaman, Medînelilerin çok sevdikleri için, devenin hörgücü ile koyunun kuyruğunu, hayvanlar henüz boğazlanmamışken kesip koparmakta olduklarını bildirir. Bu durumdan haberdâr olan Rasûlullah (s.a.s.), "Sağ iken hayvandan koparılan şey meyte hükmündedir (haramdır)" diyerek bu çirkin geleneği yasaklar.
Hayvanı keserken bile ona merhamet etmeyi ve şefkatli olunmasını emreden Rasûlullah: "Kesilene merhamet edene, Allah Kıyâmet günü rahmet eder" müjdesini vermiştir. Kesilen hayvana merhamet cümlesinden olarak, özellikle bıçağın bilenerek keskinleştirilmesini, hayvanın gözünden saklanmasını ve hayvanın sür'atle kesilmesini sayar. Hayvanı kesmek üzere yatırıp, bıçak bilemeye başlayan birisine rastladığı vakit Rasûlullah ona şöyle müdâhale etmiştir: "Sen onu iki sefer mi öldürmek istiyorsun? Niye hayvancağızı yatırmadan önce bıçağını bilemedin?"
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayvanlara şefkat ve alâkasını gösteren başka
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rivâyetler de vardır. Bunlardan birinde, yirmi sene hizmetten sonra, yaşlandığı için sahibi tarafından kesilmek istenen deveyi, bizzat satın alarak salıverdiği ve devenin uzun müddet serbest yaşadığı belirtilir. Bir başka rivâyette, yayılma imkânı olmaksızın, gelişigüzel bağlanmış bir devenin sâhibine, "Bunun hakkında Allah'tan korkmuyor musun?" diyerek müdâhale ettiğini görüyoruz.
Belirtmekte fayda umduğumuz bir başka vak'ayı Abdullah İbn Ca'fer anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bir gün Ensardan birinin bahçesine girdi. Orada bir deve vardı. Deve, Rasûlullah'ı görünce birtakım sesler çıkardı ve gözlerinden yaşlar aktı. Rasûlullah (s.a.s.) hayvana yaklaşarak başını ve boynunu hörgücüne kadar elleriyle okşadı. Hayvan sakinleşti. Rasûlullah (s.a.s.): "Bunun sâhibi kim?" diye sordu. Ensâr'dan bir genç gelerek: "Deve benimdir ey Allah'ın Rasûlü" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "Bunu sana mülk kılan Allah'tan bu deve hakkında korkmuyor musun? Hayvan, onu aç bırakıp üstelik de yorduğun için senden şikâyetçi" der."
Rasûlullah'ın hayvanlara karşı gösterdiği şefkat örneklerinden bir diğeri, daha ilgi çekicidir: Bir sefer sırasında, bir ceylanın, güneşin harâretine karşı bir ağacın gölgesine çekilerek uyumakta olduğunu farkeder. Rasûlullah (s.a.s.) hayvancağızın kimse tarafından rahatsız edilmemesini emreder ve emre uyulur.
Hayvan dâhil tüm âcizlere şefkat ve iyi muâmelede bulunmaya teşvîk husûsunda, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu sözü de burada kayda değer: "Eğer süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azâb sel gibi gelirdi."
Savaş sırasında bile, düşman eline geçecek endişesiyle hangi çeşitten olursa olsun, hayvan öldürmeyi, "Zira ruh sâhibidirler, kendilerine yapılandan elem duyarlar, onların ise hiçbir kabahati yok" diyerek reddeden İmâm Şâfii, hükmüne delîl olarak şu hadisi zikreder: "Haksız yere bir serçe veya daha küçük bir hayvan öldürenden Allah hesap soracaktır."
Rahatsız Etmekten Men: Şunu da belirtelim ki, çevre ile ilgili bazı tavsiye ve tedbirler aynı zamanda, hayvanların menfaatine yöneliktir. Onların korunması, rahatsız edilmemesi gözönüne alınmıştır. Sözgelimi Rasûlullah (s.a.s.) yolculuk sırasında yol üzerinde konaklamayı veya küçük ya da büyük abdest bozmayı yasaklarken, sebep olarak: "Zîra yol, hayvanların geçidi, yılan ve vahşilerin sığınağıdır" demiştir. Bir başka hadiste de "Kırlardaki yeraltı deliklerine abdest bozmayın" diye emretmiştir. Bu yasağın da o deliklerde yaşayan hayvanlara eziyet vermemek maksadına yönelik olduğu âlimlerce belirtilmiştir.
Hakaretten Men: Sünnet, hayvana sadece -çeşitli şekilleriyle- maddî eziyeti yasaklamakla kalmıyor, mânevî eziyeti, sözle yapılacak hakareti de yasaklıyor. Esâsen genel bir prensip olarak kendi nefsine, çocuğuna, malına ve hayvanına bedduâ ve kötü sözü yasaklamış bulunan Hz. Peygamber (s.a.s.) konunun ciddiyetini göstermek için lânetlenmiş bulunan hayvandan istifa edilmemesini emretmiştir: Rivâyete göre, bir yolculuk sırasında Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kulağına bir lânetleme sesi ulaşınca: "Bu da ne?" diye sorar. Kendisine, bir kadının, bindiği hayvana lânet okuduğu haber verilince: "Üzerindekileri alıp hayvanı salıverin, zîra artık o lânetlenmiştir, mel'ûndur" diyerek hayvanın kullanılmamasını emreder ve öyle yapılır.
Rivâyetlerde horoz ve hattâ pire gibi hayvanlara bile lânet okumanın
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 19 -
yasaklandığı görülünce bunun genel bir yasak olduğu anlaşılır.
Hz. Peygamber'in Hayatında Hayvan: Hayvan-insan münâsebetine yukarıda belirtildiği şekilde son derece önem veren Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şahsî hayatında, her gün mübâşeret hâlinde bulunduğu bir kısım hayvanlar mevcuttur. Konumuzun bütünlüğü açısından kısaca bunlardan da bahsedelim:
Ebû Kebşeti'l-Enmârî, Rasûlullah’ın (s.a.s.) turunç ve kızıl güvercini seyretmeyi sevdiğini haber verir. At da çok sevdiği hayvanlar arasındadır. Atın fazîletleri ve at beslemenin önemi, atın cinsleri vs. üzerine pek çok hadis îrad etmiştir. At ve deveyi elleriyle okşadığı, özellikle atın alnından ve sağrısından okşanmasını emrettiği rivâyetlerde gelmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) attan başka binek olarak çeşitli develeri de kullanmıştır. Yirmi kadar da sağmal devesi, pek çok davarı -ki bunlardan yedi adedi keçidir- vardır. Rivâyetlerden, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) özellikle koyun, keçi cinsinden küçük hayvanlarla daha çok haşir-neşir olduğu, bunların, ekmek yaptığı sırada uyuklayan Hz. Âişe’nin (r. anhâ) hamurundan yiyecek kadar içerilere girme serbestisine sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Ümmü Seleme'den gelen bir rivâyetten Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu evcillerle yakından ilgilendiğini anlıyoruz: Bunlardan biri gıyâbında, öldüğü vakit, onu göremez olunca "Ne oldu?" diye sormuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) cennet hayvanlarından olduğunu belirttiği keçiyi bereket olarak adlandırmıştır. Bir kimseye: "Evinizde kaç tane bereket var?" diye sorar ve bununla keçiyi kasteder. Diğer bâzı rivâyetlerde koyuna da bereket dediğine şâhit olmaktayız: "Sahibi için koyun berekettir, deve de izzettir. Ata gelince, hayır onun alnına bağlanmıştır." Ümmü Hâni'ye, "Koyun besleyin, zira onda bereket vardır" demiştir.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) evindeki hayvanlardan biri de “evin bir unsuru (min metâ'i'l-beyt)” ve hattâ “âilenin bir ferdi (min ehli'l-beyt)” olarak vasıflandırdığı kedidir. Abdest almak için hazırlandığı sırada, kedinin abdest suyundan içmekte olduğunu görünce, o içinceye kadar bekler, daha sonra abdestini alır. Orada bulunanlardan biri: "Yâ Rasûlallah, su necis olmadı mı?" diye sorunca: "Hayır, kedi âile efrâdından biridir, hiçbir şeyi kirletmez" cevâbını verir.
Yalnızlıktan şikâyet edenlere bir çift güvercin edinmelerini tavsiye edecek kadar insan hayatında hayvana önem veren sünnetin telkîn ve tesirleriyle "kedi, güvercin ve horozdan hâlî olan evin mâmur olmayacağı", "beyaz horozun namaz vakitlerini, gayret, şecâat, cömertlik ve kesret-i cimâı öğretmek gibi beş özelliği bulunduğu" şeklinde hayvanlarla ilgili çeşitli kabuller ahlâk kitaplarımıza girmiştir.
Av Sınırlanması: İslâm dini, gerek Kur'ân ve gerekse hadiste gelen nasslarla kara ve deniz avcılığını meşru ve helâl kılmıştır. Bu konunun ayrıntılarını açıklayan hadisler çoktur ve bütün hadis kitaplarında Kitâbu's-Sayd adıyla müstakil bir bölüm teşkil eder. Şüphesiz, burada bu konunun ayrıntılarına girecek değiliz. Ancak bir husus, üzerinde durduğumuz konuyu ilgilendirmektedir. Şöyle ki: Avcılık esasta helâl olmakla beraber, Hz. Peygamber (s.a.s.) sırf eğlence ve zevk için yapılanları hoş görmemiştir. Şöyle buyurur: "Kim av peşine düşerse gâfil olur."
İslâm âlimleri, bu hadisi açıklarken, farklı ifâdeler kullansalar da, eğlence
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maksadıyla yapılan avcılığın kerâhetinde ittifak ederler. Meselâ, Sindî, avcıda av sevgisinin kalpte galebe çalarak başka hususlarda avcıyı gaflete atacağını söyler. Aliyyü'l-Kârî, avcının tâat, ibâdet, cemaat ve cumaya iştirakten gaflet edeceğini belirttikten sonra, yüce duyguları kaybederek kalbin katılaşacağına dikkat çeker: "Avcı hayvanları öldürmede vahşi ve yırtıcı hayvanlara benzediği için, zamanla şefkat ve merhamet duygularından uzaklaşır" der.
Bâzı âlimlerimiz bu kerâhetin, ihtiyaç değil de eğlence için yapılan avcılığa yönelik olduğunu daha açık şekilde ifâde ederler: "Kim zevk ve eğlence için avcılığı âdet haline getirirse, gâfil olur. Zîra zevk ve eğlence ölmüş kalpten hâsıl olur. Fakat kim de gıdasını temin için avlanırsa, bu câizdir, zîra ashâbdan bir kısmı avlanmıştır."
Ağaç ve hayvan yönüyle tabiî/doğal dengenin bozulup, çevrenin her iki yönden de tahrip edilmesinde büyük rol oynamış bulunan avcılığın disipline edilmesinde Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu çeşit tavsiyelerinden istifâde yoluna gidilmelidir.
Çocuk Terbiyesi ve Hayvan: Çocukların normal bir gelişim göstererek dengeli bir şahsiyete kavuşmasında, sosyal hayatın bütün unsurları ile tam bir uyum içerisinde yetişmelerinin gerektiği mâlumdur. Çocuğun normal gelişiminde önem taşıyan bir diğer ilişki halkası da hayvanlarla olanıdır. Zîra onlarsız beşerî hayat mümkün değildir. Hayvanlar çocukları belli bir ölçüde eğlendirip meşgûl etmekten başka, hayatları boyunca işlerine yarayacak olan sevgi, şefkat gibi bazı rûhî erdemlerini kazanma ve geliştirmelerinde de onlara yardımcı olmaktadırlar. Hayvanlara iyi muâmele yapmaya, onları sevmeye alıştırılan çocuklar, bu hislerinin gelişmesinde ilk temrinlerini/antrenmanlarını onlarla yapmış olmaktadırlar. Nitekim hayvanlara kötü muâmele yapan çocukların bu davranıştan şiddetle yasaklandıkları rivâyetler de gelmiştir.
Çocukların hayatlarında hayvana yer verilmesi, onların hayvanla temâs imkânlarının sağlanması gerektiğine işâret eden bazı hadis rivâyetleri de gelmiştir. Her şeyden önce bizzat Hz. Peygamber'in çocukluğunda, Medîne'de Benû Adiyy İbn'n-Neccâr kabîlesinde, dayılarının yanındaki ikameti sırasında, diğer çocuklarla birlikte kuş uçurttuğu bildirilmektedir.
Enes'ten gelen bir rivâyetten, Enes'in küçük kardeşinin bir kuşu olduğunu, Rasûlullah’ın (s.a.s.), mezkûr kuş öldüğü için üzgün bulduğu çocuğu teselli etmek maksadıyla özel bir ilgi gösterdiğini ve bu meyânda: "Kuşun ne oldu?" diye sorduğunu öğreniyoruz. Bir başka rivâyet ise, Hz. Peygamber'in torunları Hasan (veya Hüseyin)'in bir köpek yavrusuna sahip olduğunu, bunun bir gün Hz. Peygamber'in odasına, karyolanın altına kadar girmiş bulunduğunu ve hattâ orada öldüğünü haber vermektedir.
Âlimler yukarıda verdiğimiz Enes rivâyetine dayanarak çocukların kuşla oynamalarını, kuşun bâzı şartlara riâyet kaydıyla kafese konmasını, çocuklara oynamaları için velîlerinin bunlardan te'min etmelerini tecviz etmişlerdir. Kezâ, yavru ve yumurta elde etmek, yalnızlıkta ünsiyet temin etmek, mektup taşıtmak vs. gibi başka meşrû maksatlarla da güvercin beslemenin câiz olduğu belirtilmiştir. 68
68] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., c. 7. s. 280-291
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 21 -
Kur’ân-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
Kur’ân-ı Kerim, kendine muhâtap olarak insanları seçmiştir. Asıl hedef de insanlardır. İnsanların çevresinde bulunan varlıklar insanla ilgisine göre Kur’an literatüründe yerini almıştır. Kur’ân-ı Kerim’de hayvanlar Allah’ın varlığının (birliğinin ve yüceliğinin) delili olarak zikredilmektedir.69 Bu bakımdan bazen genel adlarıyla zikredilmektedirler. Meselâ en’âm70 ve dâbbe71 bunun bâriz örnekleridir. En’âm kelimesi deve için kullanılmış olsa da, burada genel bir anlam ifâde etmektedir.72 Dâbbe, yavaş yürüyen canlı için konulmuş olsa da Kur’an’da böcekler ve hayvanlar için genel bir isimdir.73 Bazen de cins isimleriyle anılmaktadırlar. Bakara/inek,74 ibil/deve,75 neml/karınca76 örneklerinde olduğu gibi.
Kuşlar: Hayvanlar âleminin kanatlılar grubunu teşkil eden kuşların 85080 (seksen beş bin seksen) tür oldukları bilinmektedir. Kendi aralarında 27 gruba ayrılmışlardır. Cenâb-ı Hak Kur’an’da hayvanları yerde yürüyenler ve gökte uçanlar olarak ikiye ayırmaktadır.77 Ayrıca uçan ve yürüyen hayvanların insanlar gibi “ümmet” oldukları beyan edilmekte, ümmet olma şuurunu veren emr (faktör) açıklanmamaktadır.78 (Ümmet; dinî, zamanî veya mekânî bir faktörün -emr- topladığı her gruba denir79).
Dikkate şâyan olan şu ki, Kabil’e öldürdüğü kardeşi Hâbil’i nasıl defnedeceğini öğreten kargadan,80 Hz. Süleyman’ın ordusunda askerlik görevi yapan kuşlardan, yine Süleyman’a (a.s.) istihbârât görevi yapan Hüdhüd kuşundan81 alacağımız çok dersler vardır.
Kur’an’da konu edilen kuşları değişik açılardan ele alabiliriz:
a) Dinî ve fennî yönden kuşlardan alınacak dersler vardır. Allah’ın emrine boyun eğerek gök boşluğunda uçan kuşları o boşlukta tutan Allah’ın kanunudur. Biz insanların da bu fizikî olaydan alacağı dersler vardır.82 Buradaki alınacak ders kuşların tesbihâtı83 ve onların fizikî yönden uçabilmeleri için gerekli şartların nasıl oluştuğunu araştırarak, insanların da kuşlar gibi uçmalarını sağlamak olabilir. Bunlar açıklanmamış, insanların araştırmasına bırakılmıştır.
b) Kuşlar Kur’an’da teşbih unsuru olarak anılmış, müşrikler gökten düşüp kuşun kaptığı şeye benzetilmiştir. 84
69] 2/Bakara, 164; 36/Yâsin, 71
70] 35/Fâtır, 28
71] 2/Bakara, 164; 22/Hacc, 18; 35/Fâtır, 28
72] Râğıb, el-Müfredât, s. 400
73] 24/Nûr, 145; Râgıb, el-Müfredât, s. 164
74] 2/Bakara, 67
75] 6/En’âm, 144
76] 27/Neml, 18-19
77] 6/En’âm, 38
78] 6/En’âm, 38
79] Râgıb, el-Müfredât, s. 23
80] 5/Mâide, 31
81] 27/Neml, 12-27
82] 16/Nahl, 79; 67/Mülk, 19
83] 24/Nûr, 41
84] 22/Hacc, 31
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c) Süleyman’a (a.s.) kuşların dilinin öğretildiği bildirilmektedir.85 Fakat bu konuda tafsilât verilmemektedir. Bundan anlayabileceğimiz mesaj, insanların kuşların dilini öğrenebilme imkânının olabileceğidir. Ayrıca insanların, cinlerin ve kuşların düzenli ordular halinde Süleyman’a (a.s.) hizmet etmelerinden de buna benzer dersler çıkarmak mümkündür.
d) Kuşlar peygamberlerin mûcizelerine de konu olmuşlardır: Hz. İsa’nın çamurdan Allah’ın izniyle kuş yapması,86 İbrâhim’in (a.s.) dört kuşu parçalayarak dağ başlarına koyması,87 Hz. Yusuf’un hapishane arkadaşının rüyasında başının üstündeki ekmekten kuşun yemesini görmesindeki88 kuşların adları ve türleri belli değildir. Burada asıl hedef kuşların türleri ve adları olmaktan ziyâde, kuş olma fonksiyonlarıdır.
e) İsrâiloğullarına çölde ikram edilen bıldırcın kuşunun eti de güzel rızıklar arasında sayılmaktadır. Ancak hangi yönden güzel olduğu belirtilmemiştir. 89
f) Sâmi kavimlerinde kuşlara nispet edilen bir uğursuzluk geleneği anlayışının olduğu belirtilmektedir. Bu anlayışa Kur’ân-ı Kerim’de atıflar yapılmıştır.90 Kur’ân-ı Kerim’de yirmi âyette “kuş” ifâdesi geçmektedir. Bunlar bize kuşlar âleminin Kur’an’da önemli bir yeri olduğunu göstermektedir.
Ashâb-ı Kehf’in Köpeği: Kur’an’da üç ayrı yerde “köpek” adı zikredilmektedir. Bunlar da Ashâb-ı Kehf’in köpeği,91 av yakalayan hayvanlar,92 heveslerine uyarak Allah’ın âyetlerini yalanlayan kişi, bunalmış bir köpeğe benzetilmiştir.93 Ashâb-ı Kehf’in kendileri gibi köpekleri de sırlarla kaplıdır. Köpeğin kimin olduğu belli değildir. Adı, rengi ve cinsi konusunda değişik görüş ve rivâyetler vardır. 94
Yusuf’u Yiyen Kurt: Bu kurt, tamamen müphemdir. Çünkü yalanın motifidir. Kur’ân-ı Kerim Hz. Yakup ile oğulları arasında, yani aile içinde geçen dramatik bir rekabeti anlatma sadedinde kurtu konu etmiştir. 95
Dâbbetü’l-Arz: Dâbbe, yavaş yürüyen küçük hayvancık demektir. Dâbbetü’l-arz terimi kıyâmet alâmetleri içinde geçen müphem bir alâmettir. Yerden çıkması insanlarla konuşması gibi özellikleriyle,96 tamamen müphemliklere bürünmektedir. Bu bakımdan her devirde değişik yaklaşımlarla bu alâmet karşımıza çıkmaktadır (Günümüzde AIDS olarak takdim edildiği gibi; bk. Harun Yahya, AIDS Kur’an’da Bahsi Geçen Dâbbetü’l-Arz mı? adlı kitap). 97
85] 27/Neml, 16-17
86] 3/Âl-i İmrân, 49; 5/Mâide, 110
87] 2/Bakara, 260
88] 12/Yûsuf, 36, 41
89] 2/Bakara, 57; 7/A’râf, 160; 20/Tâhâ, 80-81
90] 7/A’râf, 131; 27/Neml, 47; 36/Yâsin, 18-19
91] 18/Kehf, 18, 22
92] 5/Mâide, 4
93] 7/A’râf, 177
94] Abdullah Aydemir, İsrâiliyât, s. 170-171
95] 12/Yûsuf, 13-14
96] 27/Neml, 82
97] Hüseyin Yaşar, Kur’an’da Anlamı Kapalı âyetler, Beyan Y., s. 266-270
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 23 -
Hayvan Cinsleri Konusuyla İlgili Âyet-i Kerîmeler
Tüm hayvanları kapsayan genel bir ifâde olan ve hayvanlar anlamında kullanılan dâbbe ve çoğulu devâbb kelimeleri (toplam 18 yerde),
Deve, sığır, koyun cinsi anlamındaki “en’âm” kelimesi 32 yerde,
Sığır (inek) anlamına gelen “bakar”, “bakara” ve çoğulu “bakarât” kelimeleri, (toplam 9 yerde),
Deve anlamına gelen “cemel” 1 ve çoğulu “cimâle” 1 yerde; Deve veya sığır cinsinden olup, Mekke’ye hedy olarak gönderilen kurbanlık hayvan anlamındaki “bedene” kelimesinin çoğulu olan “budn” kelimesi 1 yerde; Eşek, yük taşıyan hayvanlar ve beş yaşına basmış deve anlamındaki “beîr” kelimesi “yük hayvanı” anlamında 2 yerde; Deve anlamında “dâmir” 1 yerde; Gebe develer anlamında “ışâr” 1 yerde; Deve anlamında “ibil” kelimesi, 2 yerde; Deve anlamında “nâka” 7 yerde, (değişik kelimelerle deve toplam 16 yerde),
At Anlamındaki “hayl” kelimesi 5 yerde, “âdiyât” kelimesi 1 yerde, “ciyâd” kelimesi 1 yerde (değişik kelimelerle at toplam 7 yerde)
Koyun anlamında “da’n” kelimesi 1 yerde, koyun anlamında “ğanem” kelimesi 3 yerde, koyun anlamında “na’ce” 4 yerde (değişik kelimelerle koyun toplam 8 yerde),
Kuş anlamında “tayr-tâir” toplam 20 yerde,
Sivrisinek anlamına gelen “beûd(a): 1 yerde,
Katırlar anlamına gelen “biğâl” kelimesi 1 yerde,
Örümcek anlamında ankebût kelimesi 2 yerde,
Çekirge anlamındaki “cerâd” kelimesi 2 yerde,
Ağaç kurdu anlamındaki “dâbbetu’l-arz” 1 yerde,
Kurbağalar anlamındaki “dafâdi’ ” kelimesi 1 yerde,
Kuş sürüsü anlamındaki “tayran ebâbîl” 1 yerde,
Fil anlamındaki “fîl” kelimesi 1 yerde,
Karga anlamındaki “ğurâb” kelimesi 2 yerde,
Eşek anlamında “hımâr” 2 yerde, “hamîr” 2 yerde, “humur” 1 yerde, (değişik kelimelerle eşek toplam 5 yerde),
Domuz anlamında hınzîr kelimesi 4 yerde, bunun çoğulu “hanâzîr” 1 yerde (domuz toplam 5 yerde),
Bir kuş adı olan “hüdhüd” 1 yerde,
Arslan anlamında “kasvera” 1 yerde,
Köpek anlamında “kelb” kelimesi 5 yerde,
Maymun anlamında “kırade” 3 yerde,
Haşerat anlamında kummel kelimesi 1 yerde,
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Keçi anlamında “ma’z” 1 yerde,
Arı anlamında “nahl” 1 yerde,
Karınca anlamında “neml” 3 yerde,
Bıldırcın anlamında “selvâ” 3 yerde,
Balık anlamında “hût” 4 yerde, balık anlamında “hîtân” 1 yerde, balık anlamında “nûn” 1 yerde (değişik kelimelerle balık toplam 6 yerde),
Yılan anlamında “sü’bân” 2 yerde, yılan anlamında “hayye” 1 yerde, (yılan toplam 3 yerde),
Kurt anlamında “zi’b” kelimesi 3 yerde,
Kara sinek anlamında “zübâb” kelimesi 2 yerde zikredilir.
Bunun yanında; 2/Sûre-i Bakara, 6/Sûre-i En’âm, 16/Sûre-i Nahl, 27/Sûre-i Neml, 29/Sûre-i Ankebût, 100/Sûre-i Âdiyât, 105/Sûre-i Fîl gibi sûreler de isimlerini o sûrede zikri geçen bu hayvanlardan alır.
“ … Şüphesiz yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır.” 98
“Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara ‘süslü ve çekici' kılındı. Bunlar dünya hayatının metâıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.” 99
“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmetlerdir/topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihâyet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.” 100
“Hayvanlardan yük taşıyanı ve tüyünden döşek yapılanları yaratan O'dur. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin, şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.” 101
“Andolsun, Biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller onlardır.” 102
“Allah katında, yürüyen canlıların (hayvanların) en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.” 103
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) dır.” 104
98] 2/Bakara, 164
99] 3/Âl-i İmrân, 14
100] 6/En’âm, 38
101] 6/En’âm, 142
102] 7/A’râf, 179
103] 8/Enfâl, 55
104] 11/Hûd, 6
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 25 -
“Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz. Sizin için onlardan ayrıca akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken, bir güzellik vardır. Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı, ancak, canlara eziyet ederek varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir. Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve süslenmeniz için (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (ulaşım araçları) yaratır/yaratmaktadır.” 105
“İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) onun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.” 106
“Şüphesiz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz. Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki, hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır. Rabbin bal arısına vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına git.’ Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar. Onda insanlar için bir şifâ vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” 107
“Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı ve sizin için davar derilerinden gerek göç gününüzde, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız) bir ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi.” 108
“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” 109
“Durum böyle. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının.” 110
“Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken üzerlerine Allah'ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı çıktığında) onlardan hem kendiniz yiyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları Biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.” 111
“Hayvanlarda sizin için elbette ibretler vardır. Onların karınlarındakinden (sütlerinden) size içiririz. Onlarda sizin için birçok faydalar daha vardır; etlerinden de yersiniz. Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.” 112
105] 16/Nahl, 5-8
106] 16/Nahl, 14
107] 16/Nahl, 66-69
108] 16/Nahl, 80
109] 22/Hacc, 18
110] 22/Hacc, 30
111] 22/Hacc, 36
112] 23/Mü’minûn, 21-22
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” 113
“O söz, başlarına geldiği (kıyâmet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” 114
“İki deniz birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu keser, içilmesi kolaydır. Şu da tuzludur, acıdır (boğazı yakar). Hepsinden de taze et (balık) yersiniz ve giyeceğiniz süs eşyası çıkarırsınız. Allah'ın lütfundan (nasibinizi) arayıp da şükretmeniz için gemilerin, denizi yarıp gittiğini görürsün.” 115
“İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.” 116
“Görmüyorlar mı ki, Biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır. Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler. Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?” 117
“Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağı ile toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu. Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihâyet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.” 118
“Allah sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz çift (erkeği ve dişisiyle deve, sığır, koyun ve keçi) meydana getirdi… 119
“Allah, kimine binesiniz, kimini yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır. Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya, onlara binerek ulaşırsınız. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.” 120
“Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti. Ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin ni'metini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.” 121
“Andolsun harıl harıl koşanlara, (Nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara, (Ansızın) sabah baskını yapanlara, Orada tozu dumana katanlara…” 122
“Görmediler mi ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık da kendileri onlara mâlik olmaktadırlar. Onları kendilerine boyun eğdirdik, işte binekleri
113] 24/Nûr, 45
114] 27/Neml, 82
115] 35/Fâtır, 12
116] 35/Fâtır, 28
117] 36/Yâsin, 71-73
118] 38/Sâd, 31-33
119] 39/Zümer, 6
120] 40/Mü’min, 79-80
121] 43/Zuhruf, 12-13
122] 101/Âdiyât, 1-4
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 27 -
onlardandır ve onlardan yiyorlar. Kendileri için onlarda daha birçok faydalar ve içecekler var. Hâlâ şükretmiyorlar mı?”123 Bu âyetlerde insanların yararı için Allah'ın, küçük ve büyük baş hayvanları yaratıp insanlara boyun eğdirdiği; insanların, onlardan kimini binek olarak kullandıklarını, kiminin etinden, sütünden yararlandıkları ve daha birçok yarar sağladıkları; Allah'a şükretmeleri gerekirken bunu yapmayıp Allah'tan başka ilâhlara tapmakla Allah'a karşı nankörlük ettikleri bildiriliyor ve bu akılsız davranışları, inkâr tarzında bir soru ile kınanıyor.
“Allah'tır ki kimine binmeniz, kiminden yemeniz için size hayvanları var etti. Onlarda sizin için (sütleri, derileri, tüyleri gibi daha birçok) faydalar var. Onların üstünde gönüllerinizdeki arzuya erersiniz (dilediğiniz yere gidersiniz); onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.”124 Allah'ın, kullarına olan ni'metlerini anımsatan bu âyetlerde Allah'ın, hayvanları insanların hizmetine verdiği; insanların, bu hayvanlardan kimini binek olarak kullandıkları, kiminin de etinden, sütünden yararlandıkları belirtilir. Bunların hepsi Allah'ın, insanlara lütfu olduğuna göre insanların da, kendilerine bu lütuflarda bulunan Allah'a şükretmeleri gerekir.
“O ki bütün çiftleri yarattı ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti. Ki onların sırtına binesiniz, sonra onlara bindiğiniz zaman Rabbinizin nimetini anasınız ve (şöyle) diyesiniz: ‘Bunu bizim hizmetimize veren (Allah)ın şânı yücedir, yoksa biz bunu (hizmetimize) yanaştırmazdık.”125 Bu âyetlerde de Allah'ın, bütün çiftleri yarattığı; insanların sırtına binip taşındıkları gemileri ve hayvanları var ettiği; bunlara binerken insanların da bunları kendilerinin hizmetine veren Allah'ın şanını kutsamaları gerektiği anlatılmaktadır.
43/Zuhruf, 12'nci âyette Allah'ın, bütün çiftleri yarattığı belirtiliyor ki bundan Allah'ın zâtından başka bütün varlıkların çift olduğu anlaşılır. Gerçekten evrende her şey çift çifttir. Yer, gök; alt, üst; sağ, sol; ön, arka; geçmiş, gelecek; yaz, kış; atomun elektronu, protonu; elektriğin negatifi, pozitifi; bitkilerin, hayvanların erkeği, dişisi vardır. Bu ifâde de Kur'ân'ın bilimsel mûcizelerinden biridir. Allah insanlara binecekleri gemileri ve hayvanları yaratmıştır. Korkunç deniz insanlara itaat edip gemileri başının üstünde taşımaktadır. İnsanlardan güçlü hayvanlar, insanlara hizmet ve itaat edip onları sırtlarında taşır. İnsanlara bu ni'metleri veren Allah'tır. Öyle ise Allah'ın lütfuyla gemilere ve hayvanlara bindikleri zaman bu nimetlerin, sadece Allah tarafından kendilerine verildiğini anmaları ve Allah'ı tesbih etmeleri: “Sübhânellezî sahhara lenâ hâzâ ve mâ künnâ lehû mukrinîn; Bunu bizim hizmetimize veren Allah'ın şânı yücedir. O bunu bize boyun eğdirmeseydi biz bunu hizmetimize yanaştıramazdık" demeleri gerekir.
İnsan gemi ile veya hayvan sırtında bir yerden bir yere gider. Âyetin sonunda: "Biz Rabbimize döneceğiz" cümlesiyle insanın ebedî seyahatine de işaret edilmektedir. Ruh, şu beden bineği üzerinde Rabbine seyahat etmektedir. Asıl yolculuk da Allah'a olan seyahattir.
“Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için ısınma(nızı sağlayan şeyler) ve daha birçok yararlar vardır. Ve onlardan kimini de yersiniz. Ve akşamleyin mer'adan getirdiğiniz,, sabahleyin mer'aya götürdüğünüz zaman onlarda sizin için bir güzellik de vardır. (Onların
123] 36/Yâsîn, 71-73
124] 40/Mü'min, 79-80
125] 43/Zuhruf, 12-13
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gidiş gelişleri size ayrı bir güzellik ve zevk verir). Ağırlıklarınızı öyle (uzak) şehirlere taşırlar ki, (onlar olmasa) canlar(ınız), büyük zahmetler çekmeden oraya varamazdınız). Doğrusu Rabbiniz, çok şefkatli, çok merhametlidir. Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır.”126 Bu âyetlerde de, Allah'ın, insanlara lütufları arasında, yünlerinden giysiler ve çadırlar yaparak soğuktan korundukları; etlerinden, sütlerinden yararlandıkları ve daha birçok faydalar sağladıkları; otlağa gidip gelirken insanların hoşuna giden güzel bir görünüm sergileyen, insanların kendilerini ve yüklerini uzak yerlere taşıyan hayvanlar yarattığı belirtilmektedir.
Son âyetin sonundaki süreklilik bildiren “yahluku (yaratmaktadır)” ifâdesinden, Allah'ın yaratmasının her zaman devam ettiği, her an yeni yeni canlılar yarattığı anlaşılmaktadır. Denizde ve karada irili ufaklı nice hayvanların yaratıldığı; haşerelerin, tek hücreli mikropların nasıl sür'atle üredikleri düşünülürse âyetin anlamı daha iyi kavranır.
Müfessirlere göre insanların, tüylerinden, sütlerinden yararlandıkları; etlerini yedikleri hayvanlar: Deve, sığır, koyun ve keçidir. Yüce Allah, bunların etlerinden yararlanıldığını belirttiğinden etleri yenilir. Fakat sekizinci âyette zikredilen at, katır ve eşekleri binmek ve süs için yarattığını buyuruyor. Bunların etlerinden yararlanılacağını söylemiyor. Demek ki birinciler yararlanmak, ikinciler binmek ve süs içindir. Bundan dolayı bazı fakîhler bu âyetten at, katır ve eşek etinin haram olduğu anlamını çıkarmışlardır. Ebû Hanîfe ve Mâlik de bunlardandır. Taberî'nin rivâyetine göre bu görüş, İbn Abbâs'a dayanır: "Allah, 'Hayvanları da yarattı, onlarda sizin için ısınma ve daha birçok yararlar vardır ve onlardan kimini de yersiniz.' buyuruyor. Bu hayvanlar yemek içindir. 'At, katır ve eşek de yarattı ki binesiniz' buyurmuştur. Bu hayvanlar da binmek içindir." 127
Tabii bu, İbn Abbâs'ın kendi anlayışı olabilir. Âyette atın, katırın, eşeğin etinin yenilemeyeceğine dair bir hüküm yoktur. Âyet bir vâkı'ayı dile getiriyor: İnsanlar, at, katır ve eşeği binmek ve süs için kullanırlardı. Bunları bir evin şânı, şerefi kabul ederlerdi. İşte âyette bindikleri, evlerinin süsü saydıkları bu hayvanları kendilerine Allah'ın verdiği belirtiliyor.
Âyetin amacı helâl-haram belirtmek değildir. Taberî de âyette, bu hayvanların etlerinin haram olduğuna dair bir işaret bulunmadığını, el-Esved'in, at eti yediğini, evcil eşek ile katır etinin bu âyetle değil, peygamberin beyanıyla haram olduğunu söylüyor. 128
Gerçekten bu hayvanların etleri haram olsaydı, konu ile ilgili olan ve muhtelif zamanlarda inmiş bulunan âyetlerde belirtilirdi. Kur'ân'da haram olan etlerin dört çeşit olduğu, birkaç kez yinelenmiştir. Bunlar: Ölü eti, akmış kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların etidir.
“Allah her canlıyı sudan yarattı: Onlardan kimi karnı üzerinde sürünerek yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü O, her şeyi yapabilendir.”129 Bu âyette Allah’ın, yeryüzünde deprenen, debelenen her
126] 16/Nahl, 5-8
127] Câmi'u'l-Beyân, 14/82
128] Câmi'u'l-Beyân, 14/84
129] 24/Nûr, 45
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 29 -
canlıyı sudan yarattığına, sudan yaratılan bu canlılardan kiminin karnı üzerinde süründüğüne, kiminin iki, kiminin dört ayak üzerinde yürüdüğüne dikkat çekiliyor ve Allah'ın, her şeyi yapabilecek güçte olduğu vurgulanıyor.
Hayvanların hepsinin bünyesinde su vardır. Daha önceki âyetlerde, bulutların oluşumu ve onlardan yağmurun nasıl yağdırıldığı anlatıldıktan sonra, burada hayvanların da sudan yaratıldığı; böylece suyun, gerek bitkilerin, gerek hayvanların en önemli hayat kaynağı olduğu belirtiliyor. Her canlının yaşamı suya bağlıdır ve hayatın temel kaynağı sudur. Canlıların çoğu nutfeden yaratılır. Hepsi demiyoruz, çünkü bölünme ile üreyen canlılar da vardır. Gerek sperm ve yumurta ile gerek bölünme ile üreyen canlıların hepsinin temel elemanı sudur.
Karnı üzerinde yürüyen hayvanlar, tek hücrelilerden sürüngenlere kadar bütün canlıları kapsar. İki ayaklı, dört ayaklı hayvanlar yanında çok ayaklı hayvanlar da vardır. Âyette insanların en çok karşılaştıkları hayvanlara işaret edilmiştir. Çünkü insanlar, bilip gördükleri, tanıdıkları şeylerden ibret alırlar. Bu hayvanların anılması, Allah'ın yaratma gücüne dikkatleri çekmek içindir.
Bu âyette hemen bütün hayvanlara genel bir işaret yapılmıştır. Fakat çeşitli sûrelerde insanların en çok karşılaştıkları hayvan türleri anılmış ve bunların yaratılıp yönetilmesinde Allah'ın kudreti vurgulanmıştır. Kur'ân'dan feyiz ve ilham alan İslâm bilginleri, bilimin çeşitli alanlarında olduğu gibi hayvanlar dalında da eserler yazmışlardır. Bunlar arasında Kazvînî'nin Acâibu'l-Mahlûkat'ı ve Demîrî'nin Hayâtu'1-Hayevân'ı çok ünlüdür.
Kur’an’da Dikkatimize Sunulan Bazı Hayvanlar
Sivrisinek
Be'ûd: Sivrisinek demektir. Kuran'da Allah sık sık insanları, doğayı incelemeye ve burada yaratılmış olan "âyetler"i görmeye çağırır. Çünkü evrendeki canlı-cansız tüm varlıklar, "yaratılmış" olduklarını gösteren işaretlerle doludur ve kendilerini "yaratan"ın/"yapan"ın güç, bilgi ve sanatını göstermek için vardırlar. İnsan, aklını kullanarak bu işaretleri görmek ve Allah’ı tanımakla sorumludur.
Tüm canlılar böyleyken, bir de Allah'ın özel olarak dikkat çektiği bazı canlılar vardır. Sivrisinek, bunlardan biridir. Kur’an’da sivrisinekten şöyle bahsedilir: “Şüphesiz Allah, bir (dişi) sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler ise, ‘Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?’ derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidâyete erdirir. Ancak O, fâsıklardan başkasını saptırmaz.” 130
Âyete göre değersiz ve sıradan bir canlı gibi görülen sivrisinek bile aslında Allah'ın âyetlerini taşıması bakımından dikkat edilmesi, incelenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir hayvandır. İşte bu nedenle de Allah "sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez."
İnsanların hakîr gördüğü sivrisinek, aslında yaratılış itibarıyla çok inceliklere, hikmetlere sahiptir. Onun için sivrisineğin mesel olarak anlatılması, küçümsenmemelidir. Bunun anlatılmasıyla insan, o hayvancıktaki İlâhî kudreti düşünmeğe
130] 2/Bakara, 26
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sevk edilmektedir. Sivrisineğin, göründüğünün çok üstündeki hassas yaratılışı ve işlevi üzerinde kısa açıklama yapalım:
Sivrisineklerle ilgili olarak genelde bilinen, onların kan emici yaratıklar oldukları ve kanla beslendikleridir. Oysa bu pek de doğru bir bilgi değildir. Çünkü sivrisineklerin tamamı değil sadece dişileri kan emer. Ayrıca dişilerin kan emme sebepleri beslenme ihtiyaçları değildir. Hem dişiler hem de erkeklerin besinleri çiçek özleridir. Dişilerin, erkeklerden farklı olarak kan emmelerinin tek nedeni, taşıdıkları yumurtaların olgunlaşmak için kanda bulunan proteinlere ihtiyaç duymalarıdır. Başka bir deyişle dişi sivrisinek sadece türünün devamını sağlamak için kan emer.
Sivrisineklerin diğer özelliklerine geçmeden önce bir noktanın sürekli hatırda tutulmasında fayda vardır. Allah’ın âyette dikkat çektiği bu canlıdaki kusursuz tasarım, şuurlu ve bilinçli davranışlar incelendiğinde sivrisineklerin tesadüfen oluşamayacakları gerçeği açıkça görülmektedir. Sivrisinekler de yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah tarafından yaratılmışlardır.
Sivrisineğin en olağanüstü ve hayranlık uyandırıcı özelliklerinden bir tanesi de gelişim sürecidir. Bir canlının küçük bir kurttan, çeşitli değişiklikler geçirerek sivrisineğe dönüşümünün kısa öyküsü şöyledir:
Kanla beslenen ve olgunlaşan sivrisinek yumurtaları, yaz ya da sonbahar aylarında, nemli yaprakların üzerine veya kurumuş gölcüklere dişi sivrisinek tarafından bırakılırlar. Anne sivrisinek ilk önce karnının altındaki hassas alıcılar yardımıyla, zeminde yumurtalar için uygun koşullar arar. Gereken özelliklere sahip bir yer bulduğunda yumurtlamaya başlar. Uzunlukları 1 milimetreyi dahi bulmayan yumurtalar tek tek ya da gruplar halinde olmak üzere sırayla dizilirler. Bazı türler ise yumurtalarını bir sal oluştururcasına birbirine yapışmış şekilde bırakırlar. Bu yumurta gruplarının bazılarında 300 kadar yumurta bulunur.
Anne sivrisineğin özenle yerleştirdiği beyaz renkli yumurtalar hemen koyulaşmaya başlar ve bir-iki saat içinde de tamamen simsiyah hale gelirler. Bu koyu renk, böceklerin ve kuşların kendilerini fark etmelerini engellediğinden yumurtalar için önemli bir koruma sağlar. Yumurtalardan başka bazı larvalar da bulundukları mekâna göre renk değişimine uğrarlar ve bu sayede korunurlar.
Çeşitli etkenlerden faydalanarak renk değiştirmek oldukça karmaşık kimyasal işlemlerin sonucunda gerçekleşir. Elbette ki sivrisineklerin değişik evrelerindeki renk değişimlerinden ne yumurtaların, ne larvaların, ne de anne sivrisineğin haberi yoktur. Bu canlıların böyle bir sistemi kendilerinin oluşturması ya da bu sistemin tesadüfen ortaya çıkmış olması da söz konusu değildir. Sivrisinekler ilk ortaya çıktıkları andan itibaren bu sistemlerle birlikte yaratılmışlardır.
Yumurtadan Çıkış: Kuluçka dönemi tamamlandığında kurtçuklar hemen hemen aynı zamanda yumurtadan çıkmaya başlarlar. Aralıksız bir şekilde beslenen kurtçuklar süratle büyürler. Kısa bir zamanda derileri daha fazla büyümelerini engelleyecek kadar gerginleşir. Bu ilk deri değişimi zamanının geldiğinin bir göstergesidir. Bu evrede, oldukça sert ve gevrek olan deri kolayca kırılır. Sivrisinek kurtçuğu, gelişimini tamamlayıncaya kadar iki kez daha deri değiştirecektir.
Kurtçukların beslenmesi için tasarlanmış olan yöntem oldukça ilginçtir.
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 31 -
Kurtçuklar, tüylerden oluşan yelpaze biçimindeki iki uzantıyla su içinde küçük girdaplar oluşturarak, bakteri ve diğer mikroorganizmaların ağızlarına doğru akmalarını sağlarlar. Su içinde baş aşağı duran kurtçukların solunumu ise dalgıçların kullandığı "şnorkel" benzeri bir hava hortumuyla sağlanır. Vücutlarında salgılanan yapışkan bir salgı da suyun hava aldıkları deliklerden içeri kaçmasını engeller. Görüldüğü gibi bu canlı, birçok hassas dengenin bir arada işlemesi sayesinde yaşamını sürdürmektedir. Hava hortumu olmasa sivrisinek kurtçuğu yaşayamayacak, yapışkan salgı olmasa hortum suyla dolacaktır. Bu iki sistemin birbirinden farklı zamanlarda oluşması sivrisineğin bu evrede ölmesi demektir. Bu da sivrisineğin bütün sistemleriyle eksiksiz ortaya çıktığını yani yaratıldığını kanıtlar.
Kurtçuklar bir kez daha deri değiştirmişlerdir. Son deri değiştirme diğerlerinden oldukça farklıdır. Bu evrede kurtçuklar gerçek bir sivrisinek olmak için son aşama olan "pupa" dönemine girmişlerdir. İçinde bulundukları kılıf iyice gerginleşmiştir. Bu da pupanın artık bu kılıftan kurtulma zamanının geldiğini gösterir. Kılıfın içinden öylesine farklı bir canlı çıkar ki, bunların aynı canlının farklı gelişim evreleri olduğuna inanmak gerçekten zordur. Görüldüğü gibi bu değişim, ne kurtçuğun, ne dişi sivrisineğin tasarlayamayacağı kadar karmaşık ve hassas bir işlemdir...
Bu son değişim sırasında bir boru aracılığıyla suyun üstüne uzanmış olan solunum delikleri kapanacağından, hayvan havasız kalma tehlikesiyle yüz yüze gelir. Ama yeni çıkan canlının solunumu artık bu kanaldan değil, baş tarafında beliren iki boru aracılığıyla yapılacaktır. Bu yüzden kılıf değiştirmeye başlamadan önce bunlar su yüzüne çıkar. Pupa kozasının içindeki sivrisinek artık iyice gelişmiştir. Bir anten biçimindeki duyargaları, hortumları, ayakları, göğsü, kanatları, karnı ve başının büyük bölümünü kaplayan gözleri ile sivrisinek artık uçmaya hazırdır.
Pupanın kozası baş taraftan yırtılır. Bu aşamada en büyük tehlike kozanın içine su girmesidir. Ancak yırtılan kozanın baş tarafı, sineğin kafasının su ile temasını engelleyecek yapıda özel bir yapışkan sıvıyla kaplanmıştır. Bu an çok önemlidir; en ufak bir rüzgâr bile suya düşüp ölmesine yol açacağı için sivrisinek suya sadece ayakları değerek çıkmak zorundadır. Bunu başarır.
Acaba ilk sivrisinek böyle bir dönüşümü geçirecek "yeteneğe" nasıl ulaşmıştır? Bir kurtçuk, kendi kendine, üç kez deri değiştirip bir sivrisineğe dönüşmeye "karar" mı vermiştir? Elbette hayır, açıktır ki, Allah'ın örnek verdiği bu canlı özel olarak bu şekilde yaratılmıştır. Sivrisineğin "kan emme" tekniği ise akıllara durgunluk verecek kadar detaylı yapıların birlikte işlemesiyle oluşan kompleks bir sisteme bağlıdır. Hedef üzerine konan sivrisinek, hortumundaki dudakçıklar aracılığıyla önce bir nokta seçer. Sivrisineğin bir şırıngaya benzeyen iğnesi özel bir kılıfla korunmuştur. Kan emme işlemi sırasında işte bu kılıf iğneden sıyrılır.
Deri, sanıldığı gibi iğnenin basınçla deriye batırılması yöntemiyle delinmez. Buradaki asıl görev, bıçak keskinliğindeki üst çene ve üzerinde geriye doğru eğimli dişlerin bulunduğu alt çeneye düşmektedir. Alt çene testere gibi ileri-geri hareket eder ve deri üst çenenin yardımıyla adeta kesilir. Açılan yarıktan içeri sokulan iğne kan damarına ulaşınca delme işlemine son verilir. Sivrisinek artık kan emmeye başlayacaktır.
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ancak bilindiği gibi insan vücudu, damarlardaki en ufak bir zedelenme karşısında kanı anında pıhtılaştırarak, o bölgedeki kan akışını durduran bir enzime sahiptir. Aslında bu enzimin sivrisinek için büyük bir problem oluşturması gerekmektedir. Çünkü sineğin açtığı deliğe de vücut anında tepki gösterecek, o noktadaki kan hemen pıhtılaşmaya başlayacak ve yara onarılacaktır. Tabii ki bu da sivrisineğin hiç kan emememesi demektir.
Ama sivrisinek için bu sorun tamamen ortadan kaldırılmıştır. Sivrisinek kan emmeye başlamadan önce, vücudunda salgıladığı özel bir sıvıyı soktuğu canlının damarında açtığı deliğin içine bırakmaktadır. Bu sıvı, kandaki pıhtılaşmayı sağlayan enzimi etkisiz hale getirir. Böylece, pıhtılaşma sorunu olmadan, sivrisinek besinine ulaşabilir. Sivrisineğin soktuğu yerde oluşan kaşıntı ve şişmeye neden olan da işte bu pıhtılaşmayı engelleyici sıvıdır.
Bu, kuşkusuz olağanüstü bir işlemdir ve karşımıza şu soruları çıkarır:
1) Sivrisinek, insan vücudunda bu tür bir pıhtılaştırıcı enzim olduğunu nereden bilmektedir?
2) Bu enzime karşı kendi vücudunda bir salgı geliştirmesi için, enzimin içeriğini (kimyasını) bilmek zorundadır. Bu nasıl olabilir?
3) Böyle bir bilgiye ulaşsa(!) bile, nasıl olup da kendi vücudunda böyle bir salgı üretip, bunu iğnesine aktaracak "teknik donanım"ı oluşturabilir?
Aslında bütün bu soruların cevabı basittir: Sivrisinek bunların hiçbirini başaramaz. Ne bunun için gerekli akla, ne kimya bilgisine, ne de salgıyı üretecek "laboratuar" donanımına sahiptir. Bahsettiğimiz varlık, bir kaç milimetre büyüklüğünde akılsız ve bilinçsiz bir sinektir, o kadar!... Onu böyle inanılmaz, olağanüstü ve hayranlık verici bir sisteme sahip kılan ise, insanı da sivrisineği de yaratan, “göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbi olan” Allah’tır. 131
Dişi Sivrisinek: “Şüphesiz Allah bir dişi sivrisineği de, onun üstündekileri de örnek vermekten çekinmez.”132 Birçok Kur’an mealinde “dişi sivrisinek” diye tercüme ettiğimiz ifâde sadece “sivrisinek” olarak tercüme edilmektedir. Arapçada dişilik bir kelimeyle değil; kelime içindeki bir takıyla (tâ’u’t-te’nis/müennes tâ’sı ile) ifade edilir. Bazı meal verenler bu dişilik takısını tercümelerinde vurgulamayıp, kelimeyi sadece “sivrisinek” olarak çevirmişlerdir. Hâlbuki Kur’an’ın tek bir harfi bile yersiz değildir. Bunu dişi sivrisinek örneğinde tekrar anlıyoruz.
Sivrisinekler genelde kan emen ve kan ile beslenen bir canlı türü olarak bilinmektedir. Bunun sebebi, insanların çevrelerindeki sivrisinekleri, kanlarını emmek için kendilerine yaklaştıkları zaman fark etmeleridir. Oysa sivrisineklerin sadece dişi olanları yumurtalarını beslemek için kan emer. Bu yüzden bizim tanıdığımız sivrisinek dişidir. Dişi sivrisinekler döllendikleri zaman, yumurtlayabilmek için bir ya da birkaç kez kan emme gereksinimi duyarlar. Yumurtalarının olgunlaşması için kanda bulunan proteinlere ihtiyaçları vardır. Az kan emmiş olan dişilerin yumurtalıklarındaki yumurtalar olgunlaşmaz. Emilen kan vücut ağırlığının yarısından çok olursa, yumurtalarda gelişme başlar. Sivrisinek türünün varlığı dişi sivrisineğin emdiği kana bağlıdır. Erkek sivrisinekler sadece dişileri döllemekle
131] Cavit Yalçın, Düşünen İnsanlar İçin, s. 6-13, Vural Yayıncılık, İstanbul, 1997
132] 2/Bakara, 26
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 33 -
vazifeli oldukları için sadece çiçek özleriyle beslenirler ve eşlerini dölledikten kısa bir süre sonra ölürler.
Sivrisinekler hakkında detaylı bilimsel araştırmalar 1800’lü yıllarda yapılmaya başlanmıştır. Kur’an’ın indirilişinden 1200 sene sonra… 133
Tirmizî: "Eğer Allah katında dünyânın bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire bir içim su dahi vermezdi."134 mealinde bir hadîs rivâyet etmiştir. Yine bir hadis rivâyeti şöyledir: “Kıyâmet gününde öyle iri yapılı, şişman adam getirilir ki Allah katında bir sinek kanadı kadar dahi ağırlığı (değeri) yoktur. İsterseniz 'Onlar için Kıyâmet gününde bir tartı koymayız' 135 âyetini okuyunuz." 136
Buhârî'nin anlatımına göre Abdu'r-Rahmân ibn Ebî Nu'aym demiş ki: "Ben Abdullah ibn Ömer'in yanında otururken kendisine sivrisineğin kanını (herhalde bu kanın temiz olup olmadığını) sordu. Ona nereli olduğunu soran Abdullah, adamın Iraklı olduğunu söylemesi üzerine şöyle dedi: ‘Şuna bak, bana sivrisineğin kanını soruyor. Kendileri Allah Rasûlünün kızının oğlunu öldürdüler, onu düşünmüyor da (sivrisineğin kanıyla ilgileniyor). Oysa Allah Elçisi onlar için "Onlar benim iki reyhânımdır!" dediğini işitmiş idim." 137
Balarısı
Arıların ürettiği bal dediğimiz maddenin insan vücudu için ne denli önemli bir besin maddesi olduğunu artık hemen herkes bilmektedir. Fakat bu değerli besin maddesini üreten arının olağanüstü özellikleri çok az kişi tarafından bilinir.
Arıların besin kaynağı bilindiği gibi çiçek özleridir. Ancak kış aylarında çiçek özü bulmaları mümkün değildir. Bu sebeple, topladıkları çiçek özlerini vücutlarındaki özel salgılarla birleştirerek, yeni bir besin maddesini yani balı üretir ve bunu kış için depolarlar.
Burada dikkat çeken nokta, arıların, ihtiyaçlarının çok üzerinde bal depolamalarıdır. Tabii akla gelen ilk soru, arı için gereksiz zaman ve enerji kaybı gibi gözüken bu "aşırı üretim"den niçin vazgeçilmediğidir. Sorunun cevabı ise arının aldığı, âyette bahsedilen "vahiy"de gizlidir. Arılar yaratılışları gereği sadece kendilerine değil insanlara da bal yapmaktadırlar. Yani arılar da yeryüzündeki birçok canlı gibi insanların hizmetine sunulmuşlardır. Tıpkı her gün kendisine pek faydası olmamasına rağmen en az bir yumurta veren tavuk veya yavrusunun ihtiyacının çok üstünde süt üreten inek gibi...
Kovan İçindeki Mükemmel Organizasyon: Arıların kovan içi yaşantıları ve bal üretimleri de son derece ilginç bilgiler içerir. Biz, fazla ayrıntıya girmeden, arıların "sosyal yaşam"ını temel özellikleriyle tanıyalım. Arıların yapmaları gereken çok sayıda "iş" vardır ve mükemmel bir organizasyonla bu işlerin üstesinden gelirler:
Nemin Ayarlanması ve Havalandırma: Bala önemli derecede koruyucu
133] S. Alpsoy, Kur’an En Büyük Mucize, s. 86
134] Tirmizî, Zühd 13
135] 18/Kehf, 105
136] Buhârî, Tefsîr, sûre 18; Müslim, Münâfikîn b. 2, h. 18; İbn Mâce, Zühd 3; İbn Hanbel, Müsned 5/154, 177
137] Buhârî, Fedâilu's-sahâbe 22, Edeb 18; Tirmizî, Menâkıb 30
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özellik kazandıran kovan içi nem daima belli bir sınırda olmalıdır. Kovanın içindeki nemin normalin altında veya üstünde olması durumunda bal, hem besleyici hem de koruyucu özelliğini kaybedecek, yani bozulacaktır. Aynı şekilde kovanın ısısı da on ay müddetince tam 32 santigrat derece olmak zorundadır. Kovandaki ısı ve nemin devamlı olarak gerekli sınırlarda tutulması için özel bir 'vantilatör grubu' görevlendirilmiştir.
Sıcak bir günde arıların kovanlarını havalandırdıkları kolayca görülebilir. Kovan girişi arılarla dolar, zemin tahtasına âdeta kenetlenir ve kanatlarıyla kovanı yelpazelerler. Standart bir kovanda hava, bir taraftan girip öteki taraftan çıkması için zorlanır. Kovanın içindeki ekstra yelpazeciler de havayı dört bir tarafa sürerler. Kovan içi havalandırma sisteminin bir diğer yararı da, kovanı dumandan ve havadaki kirlilikten korumaktır.
Sağlık Sistemi: Arıların balın niteliğinin bozulmaması için gösterdikleri çaba sadece ısı ve nem ayarı ile sınırlı değildir. Kovanda, bakteri üremesine neden olan bütün olayları kontrol altında tutmak için mükemmel bir sağlık sistemi çalıştırılır. Bu sistem ilk olarak bakteri üretmesi ihtimali olan maddelerin ortadan kaldırılmasını hedefler. Sağlık sisteminin ana prensibi yabancı maddelerin kovana girmesini engellemektir. Bu nedenle kovanın girişinde daima iki nöbetçi bulundurulur. Bu tedbire rağmen içeri yabancı bir böcek ya da cisim girmişse, bunun en kısa zamanda kovandan uzaklaştırılması için arılar seferber olurlar ve bunu hemen dışarı atarlar.
Kovan dışına atılamayacak büyüklükteki yabancı cisimler için ise başka bir korunma mekanizması devreye girer: Arılar bu yabancı cisimleri “mumyalar”lar. Arılar böyle durumlar için "propolis (arı reçinesi)" adı verilen bir madde üretir ve bununla mumyalama işlemini gerçekleştirirler. Çam, kavak, akasya gibi ağaçlardan topladıkları reçinelere bazı özel salgılar ekleyerek üretilen arı reçinesi kovan içindeki çatlakların yamanmasında da kullanılır. Arılar tarafından çatlak üzerine sürülen reçine hava ile temasa geçtiğinde kuruyarak sert bir yüzey oluşturur, böylece her türlü dış etkiyi engeller. Arılar pek çok işlerinde bu maddeyi kullanırlar.
Bu noktada akla pek çok soru gelecektir. Propolisin özelliği, içinde bakteri barınamamasıdır. Bu da propolisi mumyalama işi için ideal bir madde haline getirir. Arılar bu maddenin mumyalama için ideal bir madde olduğunu nereden bilmektedirler? Belli seviyede bir kimya bilgisi ile laboratuvarlarda ve teknoloji kullanılarak üretilebilecek bir maddeyi arılar nasıl üretmektedirler? Bir böcek öldüğünde bakteri üreyeceğini ve bunun mumyalama işlemi ile önleneceğini nasıl bilmektedirler?
Arının bu konu hakkında bir bilgisinin de, vücudunda bir laboratuvarın da bulunmadığı açıktır. Arı sadece 1-2 cm.lik bir böcektir ve sadece kendisine Rabbi tarafından öğretileni yapmaktadır.
En Az Malzeme İle En Fazla Depolama: Balarıları küçük balmumu parçalarına şekil vererek, 30.000 arının yaşayabileceği ve birlikte çalışabileceği bir kovan inşa ederler. Kovan, herbir yüzünde yüzlerce küçük hücre bulunan balmumu duvarlı peteklerden oluşur. Bütün petek hücreleri tamı tamına aynı büyüklüktedir. Bu mühendislik hârikası, binlerce arının birlikte çalışmasıyla yapılır. Arılar, bu
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 35 -
hücreleri, besin depolamak ve genç arıların bakımı için kullanırlar.
Balarıları, petek hücrelerini milyonlarca yıldır (100 milyon yıl öncesine ait arı fosili bulunmuştur) altıgen şeklinde inşa ederler. Acaba neden sekizgen veya beşgen gibi geometrik şekiller değil de özellikle altıgen seçilmiştir? Bu sorunun cevabını matematikçiler veriyor: "Birim alanın maksimum kullanımı için en uygun geometrik şekil altıgendir." Petekler altıgen yerine başka bir biçimde inşa edilseydi kullanılmayan bölgeler ortaya çıkacak, böylece daha az bal depolanabilecek ve kovandan daha az sayıda arı yararlanabilecekti.
Derinlikleri aynı olduğu sürece üçgen ve dörtgen hücrelerde de altıgen hücrelerdeki kadar bal depo edilebilirdi. Ancak bu şekillerden çevresi en kısa olan altıgendir. Aynı hacime sahip olmasına rağmen, altıgen hücreler için kullanılan malzeme üçgen veya dörtgen için kullanılandan daha azdır. Bu durumda şu sonuca varılır: Altıgen hücre, en çok miktarda bal depolarken, inşası için en az balmumu gerektiren şekildir. Karmaşık geometri işlemleri ile ortaya çıkan bu sonuç, elbette arılar tarafından hesaplanmış değildir. Bu küçük hayvanlar, altıgeni, yaratılışlarının bir gereği olarak, yalnızca kendilerine öğretildiği, bir başka deyişle "vahyedildiği" için kullanmaktadırlar.
Arıların altı köşeli hücreleri her yönden kullanışlı bir tasarımdır. Hücreler birbirine uygun ve duvarları ortaktır. Bu, yine en az balmumuyla en fazla depolamayı sağlar. Hücre duvarları oldukça ince olmalarına rağmen kendi ağırlıklarının birkaç katını taşıyabilecek güçtedirler. Arılar hücrelerin yan yüzeylerinin yanında, dip taraflarını da yaparken en çok tasarruf ilkesini göz önünde bulundururlar. Petekler, sırt sırta vermiş iki sıralı bir dilim şeklinde yapılır. Bu durumda iki hücrenin birleşim noktaları problemi doğacaktır. Bu sorun, hücre tabanlarının, üç eşkenar dörtgeni birleştirerek inşa edilmesiyle çözülmüştür. Peteğin bir yüzünde üç hücre yapılması, tabanın öteki yüzdeki bir hücre tabanının kendiliğinden yapılmış olması demektir. Taban eşkenar dörtgen şeklindeki balmumu plakalarından oluştuğundan, bu yöntemle yapılan hücrelerin dibinde aşağı doğru bir derinleşme görülür. Bu hücrenin hacminin, dolayısıyla da depolanacak balın miktarının artması demektir.
Petek Hücrelerinin Diğer Özellikleri: Bal arılarının petek inşası sırasında dikkat ettikleri bir başka özellik, hücrelerin eğimidir. Hücreler her iki yana doğru 13'er derece yükseltilerek yere tam paralel olmaları engellenir. Böylece bal, ağız kısmından akıp gitmez.
İşçi balarıları çalışırken birbirlerine halkalar şeklinde asılarak salkım biçiminde toplanırlar. Bundaki amaç, balmumu üretimi için gerekli olan ısının sağlanabilmesidir. Karınlarındaki torbacıklar saydam bir sıvı üretirler. Bu sıvı, dışarı sızar ve beyaz ince balmumu tabakalarını sertleştirir. Arılar, balmumunu ayaklarındaki küçük kancalarla toplarlar. Bu balmumunu ağızlarına koyarlar ve yumuşayıncaya kadar ağızlarında işlerler ve peteklerde onu şekillendirirler. Birçok arı birlikte hareket ederek, balmumunun yumuşak ve işlenebilir halde kalması için çalışma yerinin tam istenilen ısıda olmasını sağlarlar.
Peteğin inşasında çok ilginç bir nokta daha vardır: Peteğin yapılmasına kovanın üst kısmından başlanır ve aynı anda iki-üç dizi aşağı doğru örülür. Bir petek dilimi her iki yana doğru genişlerken, önce içerdiği iki sıranın tabanları birleşir.
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu iş gâyet uyumlu ve düzenli bir şekilde gerçekleşir. Öyle ki peteğin farklı iki ya da üç parçadan meydana getirildiğini farketmek mümkün değildir. Aynı anlarda değişik uçlardan yapılan petek dilimleri o kadar düzgündür ki, yüzlerce açı barındırmasına rağmen tek parça bir yapı izlenimi verir.
Bunun oluşabilmesi için, arıların başlangıç ve birleşme noktaları arasındaki uzaklıkları önceden hesaplayıp, hücrelerin boyutlarını ona göre planlamaları gerekir. Binlerce arının bu kadar hassas bir hesabı tutturabilmesi bilim adamlarını hayretler içinde bırakmıştır. İnsanların bile altından kalkamayacağı bu işi arıların düzenleyebileceklerini düşünmenin akılcı olmadığı ortadadır. O kadar ince bir hesap ve ayrıntılı bir organizasyon vardır ki, bunu kendi kendilerine başarmaları mümkün değildir.
Öyleyse arılar bunu nasıl başarmaktadırlar? Evrim taraftarlarının bu konuda söyleyecekleri tek şey, olayın "içgüdü" sayesinde başarıldığıdır. Ama bu içgüdü denilen, nasıl bir şeydir ki, aynı anda binlerce arıya hitap etmekte ve onların kollektif bir iş yapmalarını sağlamaktadır? Çünkü arıların her birinin kendi "içgüdüleri" ile böyle bir işe yönlendirilmeleri yetmez; yaptıkları işin birbiriyle uyumlu olması da gerekmektedir. Bu sebeple aynı merkezden gelen bir "içgüdü" ile yönlendirilmelidirler. Farklı noktalardan kovanı inşa etmeye başlayan, en sonunda da hiçbir açıklık kalmadan ve tüm altıgenler eşit olacak biçimde inşa ettiklerini birleştiren arılar, hiç şüphesiz ki aynı merkezden "içgüdü"sel mesajlar alıyor olmalıdırlar!....
Yaptığımız açıklamada kullandığımız "içgüdü" kelimesi aslında Yusuf Sûresi’nin 40. âyetinde yer alan "kuru isim"lerden başka bir şey değildir. Böylesine apaçık gerçekleri örtbas edebilmek endişesiyle "kuru isimler" üzerinde ısrar etmenin bir faydası yoktur. Arılar, topluca tek bir yerden yönlendirilmekte ve böylece normalde asla yapamayacakları işleri başarmaktadırlar. Onları buna yönelten de ismi konulmuş fakat hiçbir tanımı olmayan içgüdüler değil, Nahl Sûresi'nde bildirildiği üzere, "vahiy"dir. Bu küçük hayvanlar, kendilerini belirli bir görev için yaratmış olan Allah'ın, kendilerine verdiği "program"ı uygulamaktan başka bir şey yapmamaktadırlar.
Yönlerini Nasıl Tayin Ediyorlar? Arılar çoğu zaman yiyecek bulmak için uzaklara giderek geniş alanları taramak zorunda kalırlar. Kovanlarının 800 m. ötesine kadar uzanan bir alan içerisinde, kır çiçeklerinden bal özü ve çiçek tozu toplarlar. Çiçekleri bulan arı, bunların yerini haber vermek üzere kovanına döner. Ancak bu arı, kovandaki arkadaşlarına çiçeklerin yerini nasıl anlatacaktır?
Dans yoluyla!... Kovana dönen arı bir çeşit dans yapmaya başlar. Bu dans, diğer arıların, çiçeklerin yerini bulabilmeleri için kullanılan bir anlatım yoludur. Arının yaptığı tekrarlı dans, diğer arılara hedefe ulaşmak için gereken doğrultu, yön, uzaklık gibi bütün bilgileri eksiksiz olarak verir. Dans, arının devamlı olarak çizdiği "8" şeklinden ibarettir. Arı, sekizin ortasını, kuyruk kısmını titreterek zik-zaklar halinde çizer. Zikzaklı yolun güneş-kovan arasındaki doğrultuyla yaptığı açı, çiçek kaynağının tam yönünü verir.
Kaynağın yönünü bilmek de tek başına bir işe yaramaz. İşçi arılar bal özü toplayabilmek için, ne kadar uzağa gitmeleri gerektiğini de "bilmeli"dir. Kovana dönen arı, diğer arılara, yine belirli vücut hareketleriyle çiçek polenlerinin
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 37 -
bulunduğu uzaklığı "anlatır". Bunu gövdesinin alt kısmını sallayıp ani hava akımları oluşturarak belirtir. Diğer arılar da antenleri ile bu akımları algılayarak gidecekleri besin kaynağının uzaklığını tesbit ederler. Örneğin; 250 metre uzaklıktaki yeri "tarif etmek" için yarım dakikalık bir süre içinde vücudunun alt kısmını 5 kez sallar. Böylece belirtilen açı ve uzaklıkla hedefin yeri kesin olarak belirtilmiş olur.
Ama kaynağa gidiş-geliş süresi uzun süren uçuşlarda, arıyı yeni bir sorun bekler: Besin kaynağını sadece güneşe göre tarif etme yeteneğine sahip olan arı, kovana dönene kadar, güneş her 4 dakikada bir 1 derece yer değiştirir. Buna göre arı, yolda geçirdiği her 4 dakika için arkadaşlarına verdiği yönde bir derece hata yapacaktır.
Elbette arının böyle bir problemi de yoktur. Çünkü gözü yüzlerce minik altıgen mercekten oluşur. Her mercek tıpkı bir teleskopta olduğu gibi çok dar bir alanı görür. Günün belirli bir anında güneşe doğru bakan bir arı, uçarken sürekli olarak yerini bulabilir. Ayrıca arının bu hesabı, zamana göre güneşin verdiği aydınlığın değişmesinden faydalanarak yaptığı tahmin edilmektedir. Sonuçta arı, güneş ilerledikçe kovanda vereceği yönde düzeltme yaparak hedefin yönünü hatasız olarak belirler.
Çiçek İşaretleme Yöntemi: Balarıları, bir çiçeğin nektarının daha önce başka arılarca tüketildiğini konar konmaz anlar ve hemen çiçeği terk eder. Bu sayede hem vakit hem de enerji kaybından kurtulur. Peki arı çiçek üzerinde inceleme yapmadan nektarın tükendiğini nereden anlamaktadır?
Çünkü çiçekten faydalanan ve nektarı tüketen "arkadaşları" o çiçeği, özel kokulu bir damla bırakarak işaretlerler. Onlardan sonra gelen herhangi bir arı çiçeğe konar konmaz önceden bırakılan kokuyu alır ve çiçeğin işe yaramaz olduğunu anlayarak hemen başka bir çiçeğe yönelir. Böylece birden fazla arının aynı çiçekle zaman kaybetmeleri engellenmiş olur. 138
Dişi Bal Arısı: Kendisine verilen vahy/ilham sâyesinde bal yaptığı belirtilen arıdan bahseden 16/Nahl sûresi 68-69. âyetlerde arıyla ilgili dikkat çeken bir ifâde vardır. Arapçada iki çeşit fiil kullanımı vardır ve fiillerin bu kullanımından, öznenin erkek mi yoksa dişi mi olduğu anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde arı için kullanılan fiiller, fiilin dişi için kullanılan şekliyle ifade edilmiştir. Böylece Kur’an’da bal yapımında çalışan arıların dişi olduğuna işaret edilmektedir.
Her arının çok fazla görevinin olduğu arı kolonilerindeki tek istisnâ erkek arılardır. Erkek arılar ne kovanın savunmasına, ne temizliğine, ne besin toplamaya, ne de petek veya bal yapımına bir katkıda bulunurlar. Erkek arıların kovan içindeki tek fonksiyonları kraliçe arıyı döllemektir. 17 Çiftleşme organları dışında diğer arılarda bulunan özelliklerin hemen hemen hiçbirine sahip olmadıkları için erkek arıların kraliçe arıyı döllemekten başka bir iş yapmaları da mümkün değildir.
Uzunluğu 1-3 cm. arasında değişen arının vücudu; baş, göğüs ve karın olmak üzere üç bölümden oluşur. En arkadaki karın bölümü gövdenin öbür bölümlerinden daha uzundur ve halka biçimindeki bölütlerden oluşur. Âyette tekil dişi
138] Düşünen İnsanlar İçin, s. 26-33
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arıda "karınlar" olduğu vurgulanmaktadır. Âyetin Arapça metninde "butûnihâ" ifâdesiyle belirtilir. Kelimenin sonundaki "hâ" dişi ve tekil şahsı belirtir. Eğer çoğul dişi arılardaki karınlar vurgulanmak istenseydi bu ifâde "butûnihinne" olurdu. Böylece âyet arının bölütlü, parçalı karın yapısına da işaret etmektedir. Bu parçalı karın yapısıyla arı "karınların" sahibi olarak nitelenmektedir. Arıların bu karın yapısının iç kısmında birine bal torbası, diğerine de kursak adı verilen iki mide vardır.
Unutulmamalıdır ki, arılarla ilgili bu gerçeğin insanlar tarafından bundan 1400 sene önce bilinmesi mümkün değildir. Ama Allah bu gerçeği, Kur’an’ın bir mûcizesini daha gözlerimiz önüne sererek ortaya koymuştur 139
Bal Mûcizesi: Allah'ın küçücük bir hayvan kanalıyla insanlara sunduğu balın ne denli büyük bir besin kaynağı olduğunu biliyor musunuz?
Bal, fruktoz ve glukoz gibi şekerlerin yanısıra magnezyum, potasyum, kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi minerallere sahiptir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır. Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur. Balın içeriğinde bunların dışında bazı hormonlar da vardır.
Bal, Kur’an âyetinde vurgulandığı gibi, "insanlara şifâ" olma özelliği taşımaktadır. 20-26 Eylül 1993'te Çin'de yapılan Dünya Arıcılık Kongresi'nde bilim adamlarının bal hakkındaki yorumları da bunu doğrulamaktadır: "Kongre'de, arı ürünleri ile tedavi konusu ağırlık kazandı. Özellikle ABD'li bilimadamları bal, arı sütü, polen ve arı reçinasının (propolis) birçok hastalığı tedavi ettiğini bildirdiler. Romanyalı bir doktor balı katarakt hastaları üzerinde denediğini ve 2094 hastadan 2002'sinin (% 95) bal sayesinde tam olarak iyileştiğini açıkladı. Polonyalı doktorlar ise arı reçinasının hemoroid, deri hastalıkları, kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa iyi geldiğini tespit ettiklerini bildirdiler." 140. Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde arıcılık ve arı ürünleri artık başlıbaşına bir araştırma dalı durumundadır. Balın diğer yararları ise şöyle sıralanabilir:
Kolayca sindirilir: İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (fruktozun glukoza) dönüşebilme özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.
Süratle kana karışır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin çalışması kolaylaşır.
Kan yapımına destek olur: Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur. Kan dolaşımını hem düzenleyici, hem de kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır. Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.
İçinde bakteri barınamaz: Balın bakteri barınmasına olanak tanımayan özelliği "inhibine etki" olarak adlandırılır. Yapılan deneyler sulandırılmış balın bakteri öldürücü özelliğinin saf bala göre iki kat arttığını göstermiştir. İşin ilginci, arı kolonisine yeni dâhil olacak kurtçukların, kendilerine bakmakla görevli arılarca
139] S. Alpsoy, Kur’an En Büyük Mucize, s. 85
140] Hürriyet, 19 Ekim 1993
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 39 -
-sulandırılmış balın bu özelliğini bilirmişçesine sulandırılmış balla beslenmeleridir.
Arı Sütü: Arı sütü, kovandaki işçi arıların ürettiği bir maddedir. Çok besleyici olan arı sütünde şeker, protein, yağ ve birçok vitamin bulunur. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.
Arıların ihtiyaçlarından çok fazla ürettikleri balı, insanlar için ve insanlara uygun olarak yaptıkları açıktır. Bu inanılmaz görevi "kendi başlarına" yapamayacakları da...
Örümcek
"Allah'tan başka veliler (dostlar, yönetici ve liderler) edin(ip onlara bağlan)anlar (kendisine) bir ev edinen örümceğe benzerler. Evlerin en çürüğü örümcek evidir. Keşke bilselerdi."141 Burada kâfirlerin kurdukları düzen ve sistemler, sürdürdükleri yönetimler son derece zayıf ve her an yıkılmağa ve çökmeye hazır olduğundan en zayıf bir yapı olan örümcek ağına benzetiliyor. Örümcek ağı bir ev ve barınak olarak ne kadar çürük ise, kâfirlerin tapındığı putlar, tutundukları tâğût ve düzenler o kadar âciz ve o kadar zayıftır.
Ankebût: Dişi örümcek demektir. Çoğulu anâkib'dir. Erkek örümceğe ankeb denilir Geceleri avlanan, ağının ipliklerine asılarak avını sabırla bekleyen, ağına düşen sinek ve benzeri haşerâtı sımsıkı sararak kanını emen örümcek, Câhiz'e göre olağanüstü bir yaratıktır. Çünkü yavruları, kendilerine herhangi bir şey öğretilmeden, doğar doğmaz ağ örmeyi bilir. Çok ayaklı ve çok gözlü bir hayvan olan örümceğin, akrep gibi zehirli olan türleri de vardır.
29/Ankebût sûresi, 41. âyette örümcek ağının, sığınanlar için çok gevşek olduğu, yani koruyucu olmadığı anlatılmaktadır. Aslında kapasitesine göre örümceğin yaptığı ağ, hayli sağlamdır. O kadar ki örümcek ağının iplikçikleri, aynı kalınlıktaki çelik telden güçlüdür. Bir örümceğin salgıladığı 0.007 mm. kalınlığındaki aminoasit zincirinden oluşan bir telin % 22 uzama kapasitesi vardır ve 4 gram ağırlık taşıyabilir. Bunun iki katı kalınlığa sahip 0,011 mm. çapındaki ipek tel sadece % 13 uzayabilir ve 3.8 gram taşıyabilir.
"Örümceğin, oldukça ince olmasına rağmen aynı kalınlıktaki çelik halatlardan çok daha sağlam olan ipliğinin taklidedilebilmesi için bilim adamları çalışmaktadırlar." 142
Dişi Örümcek ve Evlerin En Çürüğü
29/Ankebût Sûresi, 41. âyetinde, sûreye ad veren ve âyette de geçen “ankebût” dişi örümcek anlamına gelir. Arapçada erkek örümceğin karşılığı “ankeb”dir. Âyette bahsedilen örümceğin özellikle dişi olmasının hikmeti ne olabilir? Örümcekler üzerinde yapılan detaylı incelemeler sonucunda dişi örümceklerle ilgili çok ilginç tespitler yapılmıştır.
Örümcek ağı, örümceğin cirmine oranla sağlam ise de insana göre zayıftır, dokunma ile yırtılabilir. Ayrıca âyette önemli bir incelik vardır: Birçok örümcek türünde dişi örümcek, çiftleşmeden sonra ağındaki eşini ve ağa düşen sinek ve
141] 29/Ankebüt 41
142] Düşünen İnsanlar İçin, s. 163
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
böcekleri öldürür. Canlıların genelinde erkekler dişilere göre daha iri yapılı ve kuvvetlidir. Ama örümceklerin dişileri erkeklerine nazaran daha büyüktür ve bu yönleriyle istisnâ oluştururlar.
Canlılar evlerini sığınmak ve sıcaktan, soğuktan, düşmanlardan ve her türlü zarardan korunmak için inşâ ederken örümcekler, yok etmek, zarar vermek, evine yanlışlıkla uğrayanları yemek için inşâ ederler. Dişi örümcek, cinsel ilişkiye girdikten sonra kendi erkeğini de yemektedir. Genellikle erkek örümcek çiftleşmeden önce aç dişiyi savuşturmaya çalışır, ama dişiyi dölleme isteği baskın çıkar ve çiftleşme sırasında ölür. Dişi örümcek, türün devamı için gereken spermin yanı sıra, besinini de almış olur. Bu nedenle evlerin en güvenilmezi dişi örümceğin evidir; kendi erkeği için bile güvenilmezdir. Eğer erkek örümcek çiftleşmeden sonra kaçmayı başarabilirse ender şanslı erkeklerden biri olur, aksi takdirde dişisinin evi kendi mezarı haline gelir.
Demek ki dişi örümceğin yaptığı ev, en yakın dostuna bile güven sağlamamakta, tersine felâket getirmektedir. Can güvenliği bakımından dişi örümceğin evi nasıl felâket dolu bir sığınak ve aldanarak içine giren erkek örümcekler yahut öteki böcekler için nasıl bir ölüm tuzağı ise, korunmak için Allah'tan başka evliyâ/dost edinmek ve sahte tanrılara sığınmak da öyle bir felâket tuzağıdır. İşte âyette tapanlarına bir felâket ve helâk tuzağı olan uydurma tanrılar ve sahte velîler/dostlar, içine giren erkek örümcekler ve öteki böcekler için bir felâket tuzağı olan dişi örümcek ağına benzetilmiştir. Bu ağa sığınanlar nasıl sonunda mahvoluyorsa, Allah'tan başkasına sığınanlar da sonunda öyle mahvolacaklardır. Bunun için âyette özellikle dişi örümcek (ankebût) zikredilmiştir. Gördüğümüz gibi Kur’an çok ince bir ayrıntı kullanarak yine çok ince bir ayrıntıya işaret ediyor. Hiç kimsenin bu küçük varlıkların dünyasından haberi olmadığı bir dönemde.
Dişi Karınca
“Karınca vâdisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: ‘Ey karınca topluluğu, kendi yuvarınıza girin! Süleyman’ın orduları siz farkında olmaksızın kırıp geçirmesin.”143 Kur’an Hz. Süleyman’ın ordularından bahsederken karıncalar arasında çok gelişmiş bir haberleşme sistemi olduğuna işaret eder. Bu ufacık canlıların insanı hayrette bırakan özel dünyaları üzerinde yapılan araştırmalar, karıncaların çok kompleks ve organize bir sosyal yaşantıları olduğunu ve bu organizasyonun gereği olarak aralarında inanılması zor bir iletişim kurduklarını göstermektedir.
Herhangi bir karıncaya, küçücük başındaki karmaşık duyu organlarıyla, milyonlarca hatta daha fazla sayıdaki kimyasal ve görsel sinyali yakalama kabiliyeti verilmiştir. Beyinlerinde 500.000 sinir hücresi bulunur, gözleri birleşiktir; antenlerini insanın burnunu ve parmak uçlarını hareket ettirdiği gibi hareket ettirir. Ağzının altındaki projeksiyonlar tadı algılar, kılları dokunmaya karşılık verir.
Kur’an’da özellikle karıncaların alarm verdiğine ve bunun dişi karınca tarafından yapıldığına dikkat çekilir. Karıncalar üzerinde yapılan araştırmalarda karınca kolonilerinin büyük bir kısmının dişilerden oluştuğu anlaşılmıştır. Erkek karıncalar olgunlaştıklarında sadece genç bir kraliçeyle çiftleşmek üzere görevlendirilmişlerdir. Erkek karıncalar bu çiftleşmeden kısa bir süre sonra ölürler.
143] 27/Neml, 18
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 41 -
Koloninin bütün işini yapan işçi karıncalar kısır dişilerdir. Koloni, anne ve kızlarının hâkim olduğu bir dünyadır.
Bu durumda Hz. Süleyman’ın ordusunun yaklaştığını, nöbetçi ya da yiyecek toplayan karıncalar haber verdiyse, bunlar işçi olan dişi karıncalardır. Eğer bu haberi kolonideki en seçkin üye getirdiyse o da kraliçe karıncadır ve dişidir. Kur’an karıncaların genel olarak dişi olmalarına ve toplum halinde yaşamalarına, insanların bu gerçeği keşfetmesinden yüzlerce yıl önce dikkat çekmiştir. 144
Köpek
Köpek, et yiyiciler grubunun köpekgiller familyasından evcil bir hayvandır. Hayvanlar içerisinde insana en yakın olan köpek, aynı zamanda hayvanların en zeki olanlarından biridir. Köpeğin gebelik süresi dokuz hafta olup bir batında altı ile on arasında yavru doğurur. İki yüz elli kadar çeşidi vardır. Köpekler kullanılışları bakımından koruyucu köpekler, av köpekleri, iş köpekleri ve süs köpekleri olarak bir tasnife tabi tutulabilir. İnsanlara bağlılıkları ile bilinirler. Köpekler, evleri korumak için kullanıldığı gibi, savaşlarda da onlardan istifade edildiği olmuştur. Ama en çok avcılıkta kullanılmaktadırlar.
Eski Mısır'da köpek kutsal sayılırdı. Onlar için mezarlıklar yapmışlar ve buraları birer kutsal mekân edinmişlerdi. Putperest Türklerde köpek kutsal sayılan hayvanlar arasında idi. On iki hayvanlı Türk takviminde yıllardan biri köpek yılıdır. Deyim olarak köpek, çok ağır ve onur kırıcı bir hakaret olarak kullanılır.
Köpek Beslemek: Av, ziraat, sürü, ev bekletme vb. sebeplere dayalı olarak köpek beslemenin câiz olduğu konusunda ulema ittifak etmiştir. Ancak hırsız korkusu gibi zaruri bir sebep olmaksızın evde bulundurulmasını hoş karşılamamışlardır.145 Hz. Peygamber (s.a.s.) ziraat, koyun, ev bekletme, av gibi bir sebep olmaksızın köpek besleyenin sevabından her gün bir kırat (bir başka rivâyette iki kırat) eksileceğini,146 ayrıca içinde köpek bulunan eve meleklerin girmeyeceğini haber vermiştir.147 Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) Cebrail ile belli bir saatte buluşmak üzere sözleşmişler, ancak içeride bulunan köpek sebebiyle Cebrail gelmemiş ve köpeği farkeden Rasûlüllah derhal çıkarılmasını emretmiş ve köpek çıkarıldıktan sonra Cebrail'le görüşebilmiştir.148 Şâfiiler ihtiyaç yokken köpek edinmenin haram olduğu görüşündedirler. 149
İçinde köpek bulunan eve meleklerin girmemelerinin sebebi onların pis kokmaları, pislik yemeleridir. Bundan dolayı gereksiz yere köpek edinen kimse evine melek girmekten mahrum bırakılmak sûretiyle cezalandırılmıştır.150 Ayrıca aralarında köpek ve çan bulunan yolcularla meleklerin arkadaşlık etmeyeceği de Hz.
144] S. Alpsoy, Kur’an En Büyük Mucize, s. 89
145] ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Bulak 1319, VI, 246; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Kahire 1386-89/1966-69, V, 226-227
146] Buhârî, "Hars", 3, "Bed'ül-halk" 7, 17; "Zebâih" 6; Müslim, "Müsâkât" 51-60; Nesâî, "Sayd" 10-14, 24
147] Buhârî, "Bed'ül-halk" 7, 17
148] Buhârî, "Bed'ü'l-halk" 7, 17, "Meğâzî" 12, "Libâs" 88,94; Müslim, "Libâs" 81-84; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, Kahire 1934-62, XXXI, 210
149] Nevevî, Şerhu'l-Müslim, Kahire 1347-49/1929-30, X, 236
150] Nevevî, a.g.e., XIV, 84; Aynî, Umdetü'l-Kârî, Kahire 1348, XV, 139
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamber tarafından ifade edilmiştir. 151
Hadiste geçen "kırat", lüzumsuz olarak köpek edinen mü'minin sevabından Allah katında mâlum bir miktarın eksilmesini ifade eder.152 Buradaki kırat konusunda ise farklı görüşler vardır. Bu fark insanlara eziyet konusunda birbirinden farklı iki tür köpeğe nisbetle yapılmış olabileceği gibi, köy-kent ayrımına göre de ifade edilebileceği belirtilmektedir. Zira fazla insanın yaşadığı yerde rahatsız olanların sayısı da artmaktadır. Bunun yanında daha önce bir kırat olan ceza, ağırlaştırmak suretiyle iki kırat'a çıkarılmış olduğu üzerinde de durulmuştur.153 İhtiyaç olmaksızın köpek edinmenin yasaklanması konusunda özellikle durulması ve köpek besleme konusunda ağır bir müeyyidenin getirilmesi onun kudurganların % 92,5 kısmını teşkil etmesi ve kuduza yakalanma ve yayma konusunda hayvanlar içinde ilk sırada bulunmasından da kaynaklanabilir. Kuduzu, saldıran köpekler verebileceği gibi, kendisini sevdiren, serbestçe istediği insanı yalayan hatta kendine acındıranlar da aşılayabilirler. Bu durumdaki hastalık, tedbir almakta kusur ettirdiğinden çok daha tehlikeli olduğu düşünülürse bu konudaki titizlik daha kolay anlaşılır. Hiç evden çıkarılmayan veya diğer köpeklerle temas etmeyen köpekler bile evdeki kudurmuş olan bir kediden veya fareden de mikrobu alıp hastalığı yayabileceği gibi Ekinokok (kist idatik) hastalığını aşılamak cihetinden de tehlike arzeder. Kuduz, hayvanın yalnız ısırmasıyla değil yalaması veya salyasının bulaşmasıyla da sirâyet edebilir. 154
Bu açıdan bakıldığında fukahânın köpeğin artığını necis sayması ve yaladığı kabın cumhura göre yedi, Ebû Hanîfe'ye göre üç defa yıkanmasının gerekli olduğu155 konusundaki görüşleri ve saldırgan köpeğin öldürüleceği konusunda ittifak'ın bulunması156 çok mânidardır.
Köpeğin Satışı: Hasan el-Basrî, Rabîa, Hammad b. Süleyman, Evzaî, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Dâvûd ez-Zâhirî, bir rivâyette imam Mâlik, köpek satışından elde edilen paranın haram olduğu görüşündedirler. Atâ b. Ebî Rabah, İbrâhim en-Nehâî, Ebû Hanîfe ve bazı Mâlikîlere göre kendisinden faydalanılan köpeğin satışı câiz ve parası mubahtır. Ebû Hanife ve Ebû Yusuf eğitimi kabul etmeyen saldırgan köpeğin satışını câiz görmemişlerdir. 157
Köpeğin Cinâyetleri: İmam Ebû Yûsuf'a göre bir kimse köpeği, ısırmak üzere bir başka şahsın üzerine kışkırtır ve bunun neticesinde köpek bunu yaparsa kışkırtan bundan sorumludur ve diyetini öder. Çünkü köpeği bu şekilde kışkırtmak, onu insanın üzerine salıvererek telef olmasına sebebiyet vermek gibidir. Fetva bu görüşe göredir. Ebu Hanife'ye göre ise hareket, kışkırtma neticesinde değil köpeğin ihtiyarıyla meydana geldiğinden tazminat vermek gerekmez. Çünkü hayvanların kendiliğinden yaptığı cinâyetler hederdir, tazmini gerektirmez.158 Köpeğin, bulunduğu eve sahibinden izinli veya izinsiz olarak giren şahsı ısırarak
151] Müslim, Libâs, 103
152] Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VII, 131
153] Nevevî, a.g.e., X, 239; Aynî, a.g.e., XV, 203
154] S. Buhârî Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 133- 143
155] Azîmâbâdî, Avnu'l Mabûd, Medine 1388/1968, I, 135
156] Nevevî, a.g.e., X, 235; Avnî, a.g.e., XV, 202; ibn Cüzey, el-Kavânînü'l Fıkhiyye, Beyrut, ty., s 294
157] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 105; İbnü'l-Hümam, a.g.e., Vl, 245; S. Buhârî Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, 380
158] Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayî, Kahire 1327-28/1910, VII, 273
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 43 -
telef etmesi halinde sahibine tazmin gerekmez.159 Ancak köpeğin sahibi daha önceden uyarılmış ve o da ihmal etmiş ise zarardan sorumludur. 160
Hanbelî hukukçuları, izinle girilmesi halinde köpeğin yaptığı zarardan sahibinin sorumlu olduğu görüşündedirler.161 Nitekim Kadı Şurayh da evin köpeği tarafından dağarcığı parçalanan şahsa, izinle girmiş olması halinde zararın tazmin edilmesi gerektiğini söylemiştir.162 Isırıcı bir köpek edinen şahıs gündüz yahut gece bir insanı veya hayvanı ısırması, elbiseyi yırtması vb. durumlardaki zarardan sorumludur.163 Şâfiîlere göre ise sahipleri köpeğin tehlikeli ve zararlı olduğunu biliyorlarsa gerekli tedbiri almakla mükelleftirler. İhmal neticesi meydana gelecek zarardan sorumludurlar. 164
Kelb, Arapça’da erkek köpek demektir. Dişisine kelbe denilir. Çoğulu kilâb ve kelîbdir. Kelb, çok riyâzetli (açlık ve susuzluğa dayanıklı) vefâlı bir hayvandır. Yırtıcılarla behîme hayvanlar arasında bir yerdedir. Yırtıcılardan olsaydı insanlarla birlikte yaşamazdı, tam behîme (evcil hayvan) olsaydı et yemezdi. Fakat hadîste kelb (köpek) de behîmeden sayılmıştır. 165
Köpeklerdeki Güçlü Sezgi: Depremden sonra âfet bölgesindeki enkazların altından birçok canlı çıkaran köpeklerin, depremi önceden sezinleyip olağanüstü biçimde havlayarak bunu anlatmaya çalıştıkları çok kimse tarafından bildirilen bir hakikattir. Çinli bilim adamları, bazı hayvanların, depremden önce garip davranışlar sergilediğini ortaya çıkardı. Araştırmalarda bazı gelişmeler kaydeden bilim adamları, fareler üzerinde yaptıkları deneylerde, bu hayvanların depremden hemen önce binaların dışına çıktıklarını ve insanlardan korkmalarına rağmen, ortalıkta koşuşmak gibi garip davranışlar sergilediklerini belirledi. Bilim adamları özellikle altıncı hisleri çok güçlü olan köpeklerin, depremden önce insanların duyamayacağı küçüklükteki sesleri duyarak havladıklarını ifade ediyorlar.
Mançurya'yı da Kurtarmışlardı: 1970’lerin sonunda büyük bir deprem felâketinin yaşandığı Mançurya'da, kent yöneticileri altıncı hissi kuvvetli olan hayvanların içgüdülerinde bir anormallik olduğunu tespit etmişlerdi. Tüm köpeklerin havlamaları üzerine harekete geçen kent yöneticileri, depremden üç saat önce binaları boşaltmışlardı. Yerle bir olan kentte, binlerce insan köpeklerin havlamasını dikkate alan kent yöneticileri sayesinde ölümden kurtulmuştu. Hayvanların, sadece depremi değil, özellikle orman yangını ve fırtınalar gibi doğal âfetleri de önceden hissederek yer değiştirdikleri de ifade ediliyor.
İnançsız insanların psikolojik durumları, Kur’ân-ı Kerim’de sıcaktan bunalan köpeğin durumuna benzetilmiştir: “Dileseydik elbette onu o âyetlerle yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür öğüt alırlar.”166
159] Kâsânî, a.g.e., VII, 273
160] Ali Haydar, Dürerü'l Hukkâm, İstanbul 1330, II, 929; Mecelle, mad. 929
161] İbn Kudâme, el-Muğnî, Beyrut 1392-93/1972-73, X, 358
162] İbn Hazm, el-Muhallâ, Kahire, ty., Mektebetü Dâri't-Türâs, XI, 10
163] İbn Kudâme, a.g.e., X, 358
164] Nevevî, a.g.e., XI, 225; Saffet Köse, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 395-397
165] Müslim, Selâm b. 41, h.154
166] 7/A'râf, 176
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyetinde, Allah'ın âyetlerinden tamamen sıyrılıp şeytânın tuzağına düşerek aşağılanan kimsenin durumu, bitkinlikten dilini çıkarıp soluyan köpeğin durumuna benzetilmektedir. Allah dileseydi, âyetleriyle o insanı yükseltirdi. Fakat o, ebediyyen yerde kalmayı yeğledi, yükselmek istemedi, keyfine uydu. Bu yüzden Allah onu âyetleriyle yükseltmedi. Çünkü yasası gereği Allah, irâdesini hayra kullanan kimseyi yükseltir. Kötülüğü yeğleyip, Allah'ın hükümlerini kabul etmeyeni yükseltmez. Bu adam, durmadan soluyup duran köpeğe benzer. Sıcakta köpeğin dilini çıkarıp soluması, bir bunaltı halini sembolize eder. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler de üstüne varılsa da, varılmasa da (kovalansa da, kendi haline bırakılsa da) sıcaktan bunalım içinde dilini sarkıtıp soluyon köpek gibi, bunalım içindedirler. Meşakkatleri olmasa da mutlu değillerdir. Çünkü imarısızlık, vicdanlarını rahatsız eder, bunalıma sokar. 167
Ashâb-ı Kehfin Köpeği
“Uykuda oldukları halde sen onları uyanıklar sanırsın. Onları (uykuda) sağa sola çeviririz. Köpekleri de girişte iki kolunu (ön ayaklarını) uzatmış vaziyettedir. Onların durumunu görseydin, mutlaka onlardan dönüp kaçardın. Ve onlardan içine korku dolardı...” “Görülmeyene taş atar gibi: ‘Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir’ diyecekler; Beştir, altıncıları köpekleridir’ diyecekler. ‘(Hayır,) Yedidir, sekizincileri köpekleridir’ diyecekler. De ki: ‘Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları bilen azdır. Onun için onlar hakkında, yüzeysel tartışma dışında, derin tartışmaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma.” 168
Kehf 18'nci âyette, Mağarada uyuyakalan Ashâb-ı Kehfin köpeklerinin de, Mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatarak uyumuş olduğu; 22'nci âyette de Ashâb-ı Kehfin öyküsünü anlatanlardan kiminin, bunların üç kişi olup köpekleriyle dört olduklarını; kiminin beş kişi olup köpekleriyle altı; kiminin de yedi kişi olup köpekleriyle sekiz olduklarını söylediği; gerçekte bunların sayısını ancak Allah'ın bildiği belirtilmekte; Hz. Muhammed’e (s.a.s.), bunlar hakkında kimseye bir şey sormaması emredilmektedir. Çünkü bu konuda söylenenler kesin bilgiye değil, tahmine dayanan rivâyetlerdir.
Avcı Köpeklerin Yakaladığı Hayvanlar Helâldir:
“Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: "Size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı köpeklerin, sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın, Allah'tan korkun. Çünkü Allah, hesabı çabuk görendir.”169 âyetinde de köpek isminden yapılmış teklîb kökünden ism-i fâil kipinin çoğulu kullanılmaktadır. Teklîb köpeklik öğretme, yani avcılık eğitimi verme demektir. Avcılık öğretme eylemi teklîb, bunu yapan mükellib, çoğulu mükellibîn'dir.
Köpeğin kendine has özellikleri vardır. İyi koku alır, iz sürer. Gece bekçilik yapar, gündüz buna ihtiyaç olmadığı zaman uyur. Uykuda bile kulağı hassastır ve dikkatlidir. Uyurken göz kapaklarını tam kapatmaz. Doğasında yaltaklanma, sevme, ülfet vardır. O kadar ki dövülüp kovulduktan sonra çağrılsa yine dönüp gelir. Sahibiyle oynarken incitmeyecek biçimde onu ısırır, dişlerini batırmaz.
167] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y., 8/100-102
168] 18/Kehf, 18, 22
169] 5/Mâide, 4
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 45 -
Öğretim ve eğitim kabul eder. Her durumda ekmek yediği evi bekler, korur. En çok uykuya gereksinim duyduğu zamanda bile uyanık durur. Daha çok gündüzleri uyur.
Her çeşit köpeğin eti haramdır. Köpek familyasından olan tilkinin etinin haram olup olmadığı tartışma konusudur. Köpek besleyen kimse ya onu yedirip doyurur veya hayvanın rızkını bulması için onu salıverir. Ya da ondan yararlanmak isteyen birine verir. Hapsedip açlıktan ölüme terk etmesi helâl değildir.
Peygamber’in (s.a.s.) av köpeği ve koyun köpeği beslemeğe izin verdiği hadîsler yanında köpeklerin öldürülmesini emrettiğini söyleyen hadisler de vardır. Ancak köpeklerin öldürülmesi hakkındaki emrin, bütün köpekler için değil; saldırgan, zararlı, kuduz köpekler hakkındadır. Yoksa zararsız köpekleri öldürmek câiz değildir.
Hz. Ebûbekir rüyâsında Mekke'den çıkan bir köpeğin, insanların üstüne saldırdığını gördü. İnsanlar ona yaklaşınca o köpek sırt üstü yattı ve iki memesinden süt damlamaya başladı. Bu rüyâsını haber verdiği peygamber (s.a.s.) buyurdu ki: "Köpekleri gitti, yararları gelmeye başladı. Bundan böyle onlarla karşılaşacaksınız; akrabalık hakkına sizden merhamet dileyecekler. Eğer Ebûsüfyân'ı görürseniz onu öldürmeyin!" Müslümanlar Mekke'nin fethine geldikleri zaman bazıları çarpıştı, Peygamber'in dediği gibi oldu.
Büyükbaş Hayvanlar
Ne'am (çoğulu “en’âm”): Dilcilere göre ibil ve şât (deve, koyun)dur. Erkek ve dişiyi gösteren cins isimdir. Fakîh(hukukçu)lara göre ne'am deve, öküz, koyun ve keçiyi gösterir. Tekil olarak Mâide 95'nci âyette geçmektedir: “Ey inananlar, ihramda iken av öldürmeyin. Sizden kim kasden onu öldürürse, öldürdüğünün dengi olan bir ne'am (hayvan) cezası vardır ki (bu, öldürülene denk olduğuna) içinizden iki âdil kişinin karar vereceği, Kâbe 'ye varacak bir kurban; yahut yoksullara yedirme şeklinde keffâret; ya da buna denk oruçtur. Tâ ki böylece (o insan), yaptığı işin vebalini tadsın. Allah, geçmişi affetmiştir. Kim düşmanlık ederse Allah ondan öc alır. Allah, dâima galiptir, öc alandır." Çoğul olarak en'âm nice âyetlerde170 geçmektedir.
“İnsan şu yiyeceğine baksın. Biz suyu iyice döktük. Sonra toprağı güzelce yardık da, Orada bitirdik: dâne, Üzüm, yonca, Zeytin, hurma, İri ve gür bahçeler, Meyva ve çayır; Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için.”171 âyetlerinde Allah'ın, insanlar ve hayvanlar için yağmur yağdırarak çeşitli bitkiler, ürünler yetiştirdiği vurgulanmaktadır. “Görmediler mi ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık da kendileri onlara mâlik olmaktadırlar? Onları kendilerine boyun eğdirdik, onlardan bazıları binekleridir ve onlardan bazılarını da yerler.” 172; “Hayvanlarda da sizin için ibret vardır: Karınlarının içindekinden size içiriyoruz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar var, aynı zamanda onlardan yersiniz. O(hayva)nların üzerinde ve gemiler üzerinde taşınırsınız.”173 âyetlerinde de Allah'ın, kendi eliyle yarattığı en'âmı, insanlara boyun eğdirdiği, bunlardan kimine bindikleri; kiminin de sütünü içtikleri; tüyünden yararlandıkları; etini yedikleri; kendilerinden çok daha güçlü hayvanların üzerinde ve suyun üstünde
170] 7/A'râf, 179, 36/Yâsîn, 71, 25/Furkan, 44, 49; 35/Fâtır, 28, 20/Tâhâ, 54 vb.
171] 80/Abese, 32
172] 36/Yâsîn, 71-72
173] 23/Mü'minûn, 21-22
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akıp giden gemilerde taşındıkları; bütün bunların, Allah'ın lütfü olduğu; bunlardan ibret alıp bu ni'metleri kendilerine lütfeden Allah'a şükretmeleri gerektiği anlatılmaktadır.
Bu ve benzeri âyetlerde ne'am'ın çoğulu olan en'âm, küçük, büyük baş hayvanlar anlamında kullanılmıştır. Bunlar gerçekten çok yararlı canlılardır. Demîrî'nin ifadesiyle bunlarda ne dâbbelerin huysuzluğu, ne de sibâ'(vahşî hayvanların ürkekliği vardır. İnsanların gereksinimini karşılamak için Allah bunlara yırtıcıların paralayıcı dişleri, sivri tırnakları; haşerâtın ısırgan dişleri ve sokan iğneleri gibi dişler ve iğneler vermemiş, bunları zorluklara, açlık ve susuzluğa dayanıklı ve uysal kılmıştır. Bunlara korunmaları için savunma silâhı olan boynuzlar vermiştir. Otla beslendikleri için bunların ağızlarını geniş yaratmış, keskin diş ve dâneleri öğütmek için de sert dişler vermiştir. 174
“Allah size, evlerinizi oturma yeri yaptı ve size hayvan derilerinden, göç gününüzde (yolculukta) ve ikamet gününüzde (oturma zamanlarınızda) kolayca kullanacağınız hafif evler (çadırlar, portatif evler) ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (yararlanacağınız) giyilecek, döşenecek eşya ve geçimlik (ticâret malı) yaptı.”175 Bu âyette de Allah'ın, insanlara olan çeşitli lütuf ve ni'metleri sayılmaktadır: İnsanlara ev yapma, hayvan derilerinden çadırlar, yünlerinden, kıllarından, tüylerinden giysiler, ev eşyası, geçim araçları yapma olanağı vermiştir. Bunların hepsi Allah'ın insanlara lütfudur. İnsanların, kendilerine bu ni'metleri veren Allah'ın yanında, hiçbir yararı olmayan putlara da tapmaları, elbette Allah'a karşı nankörlüktür.
Deve
İbil: Deve demektir. “Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: ‘İki erkeği mi haram etti, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin Rahimlerinde bulunan(yavru)ları mı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyyet ettiğine şâhidler mi oldunuz?’ (Allah, böyle tavsiye ederken siz O'nun yanında mıydınız?) Öyle bilmeden insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah o zâlim topluluğu doğru yola iletmez.”176; “Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratılmış?"177 Bu âyetlerde Allah'ın yarattığı ibil'e dikkat çekilmektedir. Deve anlamına gelen ibil, çoğul bildiren bir cins ismidir. Dişil kabul edilir. Çünkü Arapçada insan dışındaki canlı isimlerinden, tekili olmayan çoğul isimler dişil kabul edilir. İbil'in tasgirine tâ getirilerek (übeyle: devecik) denilir. Çoğulu âbâl, nisbesi İbelî’dir. İbn Mâce'nin aktardığı bir hadîste Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "İbl sahibi için izzet (onur), ğanem (koyun, keçi) de berekettir. Atın alnına da Kıyâmet gününe dek hayr bağlanmıştır." 178
Benâtu'l-leyl (gece kızları) sıfatıyla da anılan ibil’in (devenin) körpesine ba'îr denilir. Erkek ve dişisi de aynı adla anılır. Çoğulu (eb'ire) ve (bi'rân)dır. (şârık) ise yaşlı devedir. "Dediler ki: ‘Kralın su tasını kaybettik (onu arıyoruz). Onu getirene bir deve yükü (mükâfat) var. Ben buna kefilim" 179 âyetinin tefsirinde Mücâhid, ba'îri himâr (eşek) diye açıklamıştır. Bazı Araplar himâra ba'îr derlerse de bu, şâz bir söylemdir.
174] Hayât, 2/367
175] 16/Nahl, 80
176] 6/En'âm, 144
177] 88/Ğâşiye, 17
178] İbn Mâce, Ticârât 69
179] 12/Yûsuf, 72
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 47 -
Arapçada deveye verilen isimler çoktur, fakat en fazla kullanılanlar ibil, cemel, ba'îr, nâka, hecin, fâlic ve buht'tur. İbil, çöl şartlarına uygun, hârika hayvanlardandır. İri gövdeli, uysal, üstüne yüklenen ağır yüklerle yerinden kalkabîlen, yükleriyle birlikte çökebilen, yularını farenin dahi tutup götürebileceği kadar uysal bir hayvandır. Sırtına hevdec denilen, insanın bütün eşyasıyla birlikte içinde rahatça oturabileceği bir oda yapılır. İşte bunun için "Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratılmış?"180 âyetinde bu hârika hayvanın yaratılışına dikkat çekilmektedir.
Deve, ağır bir yükle çok uzak mesafeyi, birkaç hafta bir şey yiyip içmeden ve günde 200 km.ye kadar yürüyerek katedebilen tek hayvandır. Deve, gerektiğinde besin olarak kullanılmak ve birtakım karmaşık kimyasal işlemler sonucu suya çevrilmek üzere yağ depolayan hörgücü, tüm fırtınalarına karşı özel perdelerle donatılmış burnu, çift sıra kirpikli gözleri, içi tüylü kulakları, dikenli bitkileri yemeğe uygun sindirim sistemi, aşırı sıcak ve soğuğa dayanma kabiliyeti ve bir defada 60 litre su içebilmesi gibi özellikleriyle Allah'ın kudretinin açık bir göstergesidir. Güçlü bir hâfızası olan deve, fırtınalarda kum tepelerinin yer değiştirmesine rağmen çöllerde yolunu şaşırmaz. Çölde haftalarca süren uzun yolculuklarda zor duruma düşen Araplar, devenin vücudundaki sudan yararlanırlar. Bizansa karşı Ebu Ubeyde'ye yardım için ordusunu çölden geçirerek Irak cephesinden Suriye cephesine intikal ettiren Hâlid ibn Velîd, bu sayede askerlerini büyük bir felâketten kurtarmıştır. 181
“Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl oturtulup kuruldu? Yere; nasıl yayılıp döşendi? Artık sen, öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca öğüt verici bir hatırlatıcısın.”182 Bu âyette üzerinde dikkatle düşünülmesi ve ibret alınması gereken bir hayvandan, “deve”den bahsedilmektedir. Deveyi “özel bir canlı” yapan, en ağır şartlardan bile etkilenmeyen vücut yapısıdır. Bu öyle bir vücuttur ki, açlık ve susuzluğa günlerce dayanır, günler boyu, sırtında yüzlerce kilogram ağırlıkla yol katedebilir. Devenin kurak ortamlar için özel bir yaratılışla var edildiğini ve insanın hizmetine verildiğini göstermektedir. Devenin bu özel yaratılışını yakından görelim:
Besin deposu hörgüç: Bir yağ yığıntısı şeklindeki hörgüç, Hecin devesinin kıtlık ânında periyodik olarak beslenmesini sağlar. Hayvan bu sâyede üç hafta su içmeden yaşayabilir. Bu sırada vücut ağırlığının % 33’ünü kaybeder. Aynı şartlar altında insan, vücut ağırlığının % 8’ini kaybeder ve 36 saat içinde vücut suyunu tamamen yitirerek (normal şartlarda) ölür.
Isıya karşı yalıtkan kürk: Bu kürk, vücudunu sıcağa ve soğuğa karşı koruyan, su kaybını azaltan kalın ve keçeleşmiş tüylerden oluşmuştur. Hecin devesi gündüzleri iç sıcaklığını 41 dereceye kadar çıkararak terlemeyi geciktirir. Böylece su kaybını engellemiş olur. Kalın kürkü sâyesinde Asya’nın yazın artı 50 dereceye varan sıcağına, kışın ise eksi 50 dereceye kadar ulaşan soğuğuna dayanabilir.
Kumdan korunan baş: Kirpikleri birbiri içine geçebilen bir sisteme sahiptir. Herhangi bir tehlike ânında otomatik olarak kapanırlar. İç içe geçen kirpikler, hayvanın gözüne en ufak bir toz tanesinin bile girmesine izin vermezler. Burun
180] 88/Ğâşiye, 17
181] Ahmet Önkal, Nebi Bozkurt, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 9/224
182] 88/Ğâşiye, 17-21
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve kulaklar, kum ve tozdan korunması için uzun kıllarla kaplıdır. Uzun boynu yerden üç metre yükseklikteki yaprakları bile yemesine imkân tanır.
Her türlü araziye uygun ayaklar: Ayaklar, esnek bir yastıkla birleşmiş iki parmakla donanmıştır. Hayvanın toprağı daha iyi kavramasını sağlayan bu yapı, yağımsı dört toptan oluşmuştur. Her türlü arazi şartlarına uygundur. Tırnaklar ayağı herhangi bir çarpışmadan dolayı oluşacak zararlardan korur. Dizler bir boynuz kadar sert ve kalın bir zardan oluşan nasırla kaplıdır. Bu nasırlar hayvan kumlara yattığında onu aşırı sıcak olan zeminden ve yaralanmalardan korur.
Açlık ve susuzluğa olağanüstü dayanma yeteneği: Deve, 50 derece sıcaklıkta 8 gün aç-susuz kalabilir. Bu süre içinde toplam ağırlığının % 22’sini kaybeder. İnsan, vücudunda bulunan suyun % 12’sini kaybettiğinde ölürken; deve, vücudundaki suyun % 40’ını kaybettiği halde ölmez. Devenin susuzluğa dayanıklılığının diğer bir sebebi de, gündüz vücut ısısını 41 dereceye kadar çıkartan bir mekanizmaya sahip olmasıdır. Bu sâyede gündüz aşırı çöl sıcağında su kaybını minimum seviyede tutabilmektedir. Soğuk çöl gecelerinde ise vücut ısısını 30 dereceye kadar düşürebilmektedir.
Mükemmel su kullanım ünitesi: Develer, 10 dakikada ağırlıklarının üçte biri oranında su içerler. Bu miktar kimi zaman 130 litreyi bulabilmektedir. Bunun yanı sıra deve, insana oranla 100 kat daha geniş alanı kaplayan bir burun mukozasına sahiptir. Hayvan, çok büyük ve kıvrımlı burun mukozası sâyesinde, havadaki nemin % 66’sını yutabilmektedir.
Besinlerden ve sudan maksimum istifâde: Hayvanların çoğu, böbreklerinde biriken üre kana karıştığı anda zehirlenerek ölürler. Oysa deve, vücudunda oluşan üreyi defalarca karaciğerinden geçirerek, sudan ve besinlerden maksimum derecede istifâde edebilmektedir. Devenin kan ve hücre yapısı da, çöl şartlarında uzun süre susuz yaşayabilmesini sağlayabilecek şekildedir.
Hücre duvarları, hücrelerinin fazla su kaybetmesini engelleyecek bir yapıdadır. Kan yapısı ise, devenin vücudunda su minimuma indiğinde bile kan akışında bir ağırlaşmaya imkân vermeyecek biçimdedir. Ayrıca kanında, susuzluğa dayanıklılığı artıran albümin enzimi, diğer canlılardan daha fazla miktarda bulunmaktadır.
Devenin bir başka destekleyicisi de hörgücüdür. Hörgüçlerde vücut ağırlığının beşte biri kadar yağ depo edilmiştir. Devede yağın tek bir noktada toplanması, vücudun -yağa bağlı olarak- her yerinde yoğun oranda su atılmasını engeller. Bu da devenin suyu minimum oranda kullanmasına sebep olur. Bir hörgüçlü deve, normalde günde 30-50 kilogram besin alabilirken, zor şartlarda günde sadece 2 kg. kuru otla bir ay boyunca yaşayabilmektedir. Devenin ağız ve dudak yapısı, ayakkabı köselesini delecek kadar sivri dikenleri bile rahatlıkla yiyebileceği şekildedir. Dört yüzlü midesi ve sindirim sistemi ise önüne çıkan her şeyi öğütebilecek kadar güçlüdür. Normalde yiyecek sınıfına girmeyen kauçuk gibi maddelerden bile istifâde etmesini bilir. Kurak ortamlarda bu özelliğin ne kadar değerli olduğu açıktır.
Hortumlara ve fırtınalara karşı önlem: Devenin gözleri iki kat kirpiklidir. Kirpikler, kapan gibi iç içe geçerek, gözü şiddetli kum fırtınalarına karşı tam bir korumaya alır. Develer ayrıca burun deliklerini de kum girmesini engellemek
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 49 -
için kapatabilirler.
Kavurucu sıcağa ve dondurucu soğuğa karşı önlem: Bütün vücudunu kaplayan sık tüyler, çölün yakıcı güneşinin hayvanın derisine ulaşmasına engel olurlar. Bunlar aynı zamanda soğukta da hayvanın ısınmasını sağlarlar. Çöl develeri 70 derecelik sıcaklıktan etkilenmezken, çift hörgüçlü develer, sıfırın altında 52 derecelik soğuklarda yaşayabilmektedir. Bu tip develer, 4.000 metrelik yüksek yaylalarda bile hayatlarını sürdürebilmektedirler.
Kızgın kumlar için önlem: Bacaklarına oranla son derece büyük olan ayakları da özel olarak “dizayn” edilmiş, hayvan kuma batmadan yürüyebilsin diye genişletilip yayılmıştır. Ayak tabanlarındaki özel kalın deri ise kızgın çöl kumlarına karşı alınmış bir tedbirdir.
Tüm bu bilgilerin ışığında düşünelim: Deve, kendi vücudunu çöl ortamına göre kendisi mi ayarlamıştır? Burun mukozasını kendisi oluşturup, tepesindeki hörgücü o mu meydana getirmiştir? Ya da hortum ve fırtınalara karşı göz ve burun yapısını kendisi mi tasarlamıştır? Kan ve hücre yapısını, devenin kendisi mi “su harcamama esası” üzerine düzenlemiştir? Vücudundaki tüylerin dokusunu o mu seçmiştir? O mu kendisini “çöl gemisi”ne dönüştürmüştür?
Deve -canlıların tümünde olduğu gibi- elbette ki bunları yapamaz. “Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı?” 183 âyeti, gerçekten de bu olağanüstü hayvanın varoluşunu en iyi biçimde açıklamaktadır. Deve de, diğer bütün varlıklar gibi yaratılmış, özelliklerle bezenmiş ve Allah’ın yaratmadaki üstünlüğünün bir işareti olarak yeryüzüne yerleştirilmiştir.
Deve, bu tür üstün fiziksel özelliklerle yaratılırken, insana hizmetle görevlendirilmiştir. İnsan ise, tüm varlık âleminin içindeki buna benzer yaratılış mûcizelerini görmek ve tüm varlıkların yaratıcısı olan Allah’ı bilip tanımakla, O’na ibâdet ve kulluk yapmakla… 184
Ağırlıkları kaldırabilmesi için uzun boyunlu yaratılmış olan deveye, sabrından ve susuzluğa dayanıklığından dolayı sefînetu'1-berr (kara gemisi) denilmiştir. Hz. peygamber'in hayatının önemli bir kısmı deve sırtında geçmiştir. Küçük yaşlarında amcalarının yanında, gençliğinde ve Hz. Hatice'nin ortağı olarak ticaret kervanlarını yönettiği dönemde develerle yakından ilgilenmiş, peygamberlikten sonra da hicret, gazalar ve hac münâsebetiyle develerden yararlanmış, Medine'deki evini de devesinin çöktüğü yere yaptırmıştır.
Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Deveye sövmeyiniz Çünkü deve, (diyet verilmek sûretiyle) kan akıtılmasını önler, kızlara da mehir olarak verilir.”185 Bu hadîsin başka kaynağını bulamadım). Bu hadis rivâyeti, devenin değerine işaret etmektedir. Ayrıca peygamber (s.a.s.), tekrar edilmeyince, ezberlenen Kur'ân'ın bellekten gideceğini, bağlanmayan devenin kaçmasına benzetmiştir: "Muhammed'in nefsini elinde bulunduran Allah hakkı için Kur'ân, bağlı devenin çözülüp kaçmasından daha çabuk kaçar."186 İbn Ömer'in rivâyetinde ise: "Kur'an, bağlı deveye benzer. Deve, sahibi
183] 88/Ğâşiye, 17
184] Düşünen İnsanlar İçin, s. 37-42
185] Hayâtu'l-Hayavân, 1/23
186] Müslim, Müsâfirîn b. 33, h. 231; Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 4; İbn Hanbel, Müsned 4/146, 150, 153, 397
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağına dikkat ederse yerinde durur; dikkat etmezse seyplenip gider. Kur'an sahibi (hâfız) da gece gündüz okursa onu belleğinde tutar; okumazsa unutur." 187
Çeşitli yer ve toplumlara nisbetle farklı isimleri bulunan deve, son derece kindar bir hayvandır. Dişisiyle ancak senede bir kez ilişkide bulunur. Ancak anasına atlamaz. Rivâyete göre bir adam üstünü bir kumaşla örttüğü dişi devenin üstüne onun yavrusunu salmış. Erkek deve sonradan işin farkına varınca cinsel organını yaralamış ve kin beslediği adamı da sonunda öldürmüş. Benzeri bir olayda da işin farkına varan devenin intihar ettiği rivâyet edilir.
Cemel erkek deve demektir. Dişi deveye nâka denilir. Cemel'in çoğulu cimâl, ecmâl, cemâil, ve cimâlât gelir. Abdullah ibn Abbâs'a göre cimâlât, gemi halatı demektir. Sanki onun attığı kıvılcım, sarı gemi halatıdır"188 âyetinde cehennem ateşinin, halat gibi kalın kıvılcımlar attığı anlatılmaktadır.
A'râf Sûresinde ise devenin iriliği ile iğne deliğinin küçüklüğü arasında ilginç bir ilgi kurularak, inkârcı kâfirin cennete girmesinin imkânsızlığı anlatılır: “Bizim âyetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmağa tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir! İşte suçluları böyle cezalandırırız.” 189
Ebû Eyyûb, Ebû Safvân gibi künyeleri bulunan cemel, özellikle Cemel Olayı denilen bir va'aya adını vermiştir. Talha ile Zübeyr'in başını çektiği, Alî'ye karşı başkaldırı hareketinde, Hz. peygamber'in zevcesi Hz. Âişe, deve üzerindeki hevdeci içinde yönettiği bu başkaldırı hareketi Cemel Olayı (Deve Olayı) adını almıştır.
Nâka: Dişi deveye verilen addır. Çoğulu nevak tenvuk gelir. Fakat vâv üzerine damme ağır olduğundan vâvla nûn'a yer değiştirilerek evnuk demişlerdir. Eynuk, Eyânik ve niyâk şeklinde de çoğulları vardır. Ümmü Bevv, Ümmü Hâil, Ümmü Mes'ûd gibi künyeler taşıyan nâkaya Bintu'l-fahl ve bintu niyâk da denilir. Yüce Allah, Salih Aleyhisselâm'a mûcize olarak bir nâka vermiştir: “Biz onlara, kendilerini sınamak için dişi deveyi göndereceğiz. Hele sen onları gözetle, sabret. Onlara, suyun aralarında paylaştırılacağını, (bir gün devenin ve bir gün de kendilerinin su içme nöbeti olacağını) haber ver; içme sırası kiminse o gelip suyunu alsın. Bir arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağı çekip (deveyi) kesti. Ama azabım ve uyarılarım nasıl oldu?” 190
91/Şems, 11-15. âyetlerde de azgınlığın, Semûd kavmini, yalanlamaya ve sonunda helâke sevk ettiği bildirilmektedir. İçlerinde türeyen en azgın biri (Kaddâr ibn Sâlif) veya onların en azgın grubu, bütün kavmi bozarak azdırmış, Peygamber'i yalanlamaya sevk etmiş; kendilerine gelen, Allah’ın elçisi Hz. Salih, bir mûcize olarak ortaya çıkarılan deveye ve onun su içme hakkına dokunmamalarını söylemiş; fakat onlar onu yalanlamışlar, peygamberliğini kabul etmemişler; deveyi ayaklarından biçerek öldürmüşler. Bu günâhları yüzünden Allah onların başlarına azap kırbacını indirip onları yerle bir etmiştir.
Şems sûresi, 14. âyette Semûd kavminin kestiği bildirilen nâka, kavmin mûcize
187] Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 22; Müslim, Müsâfirîn 226; İbn Hanbel, Müsned 2/17, 23, 30, 64, 112
188] Mürselât: 33/33
189] 7/A'râf, 40
190] 54/Kamer, 27-30
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 51 -
istemeleri üzerine Hz. Salih 'e mûcize olarak verilmiş olan devedir. Müfessirler bu devenin kayanın içinden çıktığını söylerler ve devenin vasıfları, öldürülmesi hakkında hayli ayrıntılara girerler ki bu ayrıntıların sağlam bir temeli yoktur. 191
Hadîslerde de nâka çok geçer. Bunlardan ikisi şöyledir: "Bir adam, yıllarıyla bir deveyi getirip: Bu, Allah yolunda sadakadır, dedi. Peygamber (s.a.s.): “Buna karşılık sana Kıyâmet gününde yedi yüz yularlı deve verilecektir” buyurdu." 192
"Bir adam da Peygamber’e (s.a.s.) gelip: Yâ Rasûlallah, devemi salıverip Allah'a tevekkül edeyim (mi?) dedi. Peygamber (s.a.s.): “Hayır, önce onu bağla, sonra Allah'a tevekkül et!” dedi.193 Tirmizî, Enes'ten garîb bir rivâyet olarak nitelediği bu hadîsi biraz farkla şöyle vermektedir: "Bir adam geldi, 'Yâ Rasûlallah, dedi, onu bağlayıp mı tevekkül edeyim, yoksa salıverip mi tevekkül edeyim?' Peygamber (s.a.s.): 'Bağla da tevekkül et' dedi." 194
Bedene: Çoğulu budun yahut (budn)dür. İri, bedenli hayvanlar olduğu için büyük baş hayvanlardan deve ve sığıra beden denilir. Fakat Nevevî'ye göre bedene, kurbanlık yaşına gelmiş deveye denilir. Dilcilere göre bu isim, hem deve, hem sığır için kullanılır. Ancak Müslim'de bulunan bir hadîs, bu adın, sırf develere özgü olduğunu gösterir: "Cuma günün olunca melekler mescidin kapısında durur, ilk gelenleri yazarlar. En erken gelen bir bedene kurban etmiş sevabı alır. İkinci gelen bir sığır kurban etmiş sevabı alır. Üçüncü gelen, boynuzlu bir koç kurbanı sevabını alır. Dördüncü gelen bir tavuk sadaka vermiş sevabı alır. Beşinci gelen bir yumurta sadaka vermiş sevabı alır. İmam Minbere çıkınca melekler defterlerini kapatıp hutbeyi dinlerler" 195
Hac Sûresinde, Kâbe'ye takdîm edilen bedene'nin çoğulu budn geçmektedir: "Biz o kurbanlık develeri de size Allah'ın (dîninin) işaretlerinden yaptık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar ön ayaklarını sıra halinde yere basmış durumda iken üzerlerine Allah'ın adını anın (da boğazlayın) yanları yere düş(üp canları çık)ınca da onlardan yiyin, kanâat eden (fakîr)e de; isteyen(fakîr)e de yedir in. O(kocaman hayva)nları, size böyle boyun eğdirdik ki şükredesiniz. Onların etleri ve kanlan Allah'a ulaşmaz. Fakat sizin takvânız O'na ulaşır. Allah onları size böyle boyun eğdirdi ki, sizi doğru yola ilettiği için O'nun büyüklüğünü anasınız. (Ey Muhammed), güzel davrananları müjdele." 196
Kâbeye ilk bedene kurbanı takdim eden, İlyâs ibn Mudar'dır. Bu zâtın, Kâbe yıkıldıktan sonra İbrâhîm Makamını ilk kuran kişi olduğu söylenir.
Râhile Yola gitmeğe, yük taşımaya uygun, güçlü dişi deveye râhile denilir. Deve üzerinde bu bilgiyi verdikten sonra Demîrî, deve üzerine yapılan meselleri (deyimleri, atasözlerini) verir. Bu deyimlerden biri de Hz. peygamber'in şu sözüdür: "İnsanlar deve gibidir. Yüz tane deve olur da içinde bir tane râhile (yük taşıyan, işe yarayan) biri olmaz." (Râhile, yük taşıyan, güçlü, güzel devedir. Hadîs, insanlar içinde güçlüklere dayanabilen, halinden memnun insan az olduğunu anlatmaktadır.)197 Hadisteki bu ifâde,
191] Câmiu’l-Beyan, 30/214; Fethu’l-Kadîr, 5/449
192] Müslim, İmâret 131; Nesâ'î, Cihâd 46; Dârimî, Cihâd 12; İbn Hanbel, Müsned 4/121, 5/274
193] İbn Adî, el-Kâmil, Beyhakî, es-Sünen
194] Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâmet 60
195] Buhârî, Cum'a 31; Müslim, Cum'a 24; Nesâ'î, İmame 59, Cum'a 13-14; İbn Mâce, İkamet 82; Dârimî, Salât 193; İbn Hanbel, Müsned 2/239, 259, 272, 280, 457, 460, 505
196] 22/Hacc, 36-37
197] Buhârî, Rikak 35; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 232; Tirmizî, Edeb 82; İbn Mâce, Fiten 16; İbn Hanbel, Müsned 2/7, 44, 70, 88, 90, 121-123, 139'
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanlar içinde halinden memnun olanın çok az olduğunu anlatır.
At
Feres: At demektir. At sürüsü anlamına gelen tekilidir. Feres'in çoğulu efrâsdır. Atın çok ismi vardır. Cevâd, hisân da at demektir. Tabii bu isimlerin her biri, atın bir çeşidini gösterir. 38/Sâd, 33. âyette Süleyman’ın (a.s.), kendisine verilmiş olan ciyâd’ı (sâf kan Arap atlarını) yoklayıp okşadığı belirtilir.
“Binmeniz ve süs için atları, katırları ve eşekleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır.”198 Bu âyette Allah'ın, insanların binmeleri, kendilerine süs ve san olmak için atlar, katırlar, eşekler yarattığı ve daha bilmedikleri nice şeyler yaratmakta olduğu belirtilmektedir. “Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü (câzip) gösterildi. Bunlar, sadece dünyâ hayâtının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır.” 199 Bu âyette de el-haylu'l-musevveme, İnsana doğal olarak sevdirilen şeyler arasında anılmaktadır. Hayl: bir şeyi düşünmek, sûretini hayalinde taşımak demektir. Herhalde sür'atle koşup gözden kaybolarak hayali düşüncede kaldığından atlara hayl adı verilmiştir. Hayl, hem at sürüsü, hem de güzel yahut işaretli anlamlarına gelir. el-Haylu'l-musevveme otlağa salınmış atlar, yahut çok güzel veya işaretlenmiş, damgalanmış atlar anlamına gelir. Âyette at sevgisinin doğuştan gelen bir tutku olduğu belirtilmektedir. Şimdi at sevgisinin yerini otomobil sevgisi almıştır.
“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.”200 Bu âyette müslümanlara, Allah'ın ve müslümanların, bilinen ve bilinmeyen düşmanlarını korkutmak, sindirmek, İslâm’a başkaldırmalarını önlemek için gerekli at ve her türlü kuvvet hazırlamaları, bu uğurda Allah için mal harcamaktan geri durmamaları emrediliyor ve Allah yolunda harcadıklarının, eksiksiz olarak kendilerine verileceği vurgulanıyor.
Âyette, bilinen ve bilinmeyen Allah düşmanlarını korkutmak, onların müslümanlara saldırı cesaretlerini kırmak için elden geldiğince kuvvet hazırlanması emredilmektedir. Kuvvet, savaş için gerekli her şeydir. Bir zaman at, ok, yay, kılıç, kalkan savaş aracı idi. Peygamber (s.a.s.) zamanında savaş bunlarla yapıldığından âyette genel anlamda söylenen kuvvet yanında özellikle savaş için bağlanan atların hazırlanması emredilmiş; Peygamber’in (s.a.s.) hadîslerinde de savaş için at beslemenin fazileti üzerinde durulmuştur. Bundaki amaç sadece at hazırlamak değil, zamanın gereğine göre savaş aracı hazırlamaktır. At burada kuvveti temsil etmektedir. Zaten Peygamber (s.a.s.): "İyi bilin ki kuvvet atmaktır!"201 sözünü üç defa yineleyerek atım tarzındaki silâhların önemini belirtmiştir.
Allah'ın Elçisi, ata binmek, ok atmak gibi savaş eğitimleri yapmaya teşvik
198] 16/Nahl, 8
199] 3/Âl-i İmrân, 14
200] 8/Enfâl, 60
201] Müslim, İmâret 167; Ebû Dâvûd, Cihâd 23; Tirmizî, Tefsîr, sûre 8; İbn Mâce, Cihâd 19; Dârimî, Cihâd 14; İbn Hanbel, Müsned 4/157
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 53 -
etmiş: "Atınız, bininiz; atmanız, binmenizden daha iyidir!"202 hadîsleriyle de atış eğitiminin önemini vurgulamıştır. Başkalarına saldırmak için değil, fakat saldırıyı önlemek için savaşa hazırlıklı olmak gerekir. "Hazır ol cenge eğer, ister isen sulh-u salâh." İslâm’ın amacı özgürlük ve barışı korumaktır.
“Allah'ın, onlardan Elçisine verdiği ganimetlere gelince, siz (onu elde etmek için) üzerine ne at, ne de deve sürdünüz. Fakat Allah, elçilerini, dilediği kimselerin üzerine salar (onlara üstün getirir). Allah her şeyi yapabilir.”203 âyetinden de atın bir savaş aracı olduğu ve savaşta at kullanmanın, bir külfet ve masrafı gerektirdiği, bu tür harcamaları yapmanın elbette bir ağırlığı olacağı anlaşılır.
Berâ ibn Âzib'in rivâyetine göre sahâbîlerden biri, Kur'ân okuyordu, yanında da bir kısrak bağlı idi. Adamın üst tarafında peyda olan bir bulut gittikçe yaklaşmaya başladı. O kadar ki at ürktü. O sahâbî, olayı Peygamber'e anlattı, Peygamber (s.a.s.): "O sekînedir, Kur'ân için inmiştir!" dedi. 204
Aslında bu olay, Buhârî'nin kaydettiği, Useyd ibn Hudayr'in menkıbesi olarak aktarılan olaydır. Şöyle ki: "Useyd, bir gece Bakara veya Kehf Sûresini okuyordu. Atı da yanında bağlı idi. O Kur'ân okurken atı, yerinde şahlanmaya başladı. Useyd sustu, at sakinleşti. Useyd, atın, hemen yanıbaşında bulunan oğlu Yahya'yı çiğneyeceğinden korktuğu için okumayı kesti. Oğlunu beriye çekerken başını kaldırıp göğe baktı, gökte bir ışık kümesi gördü. Sabahleyin olayı anlattığı Allah'ın Elçisi ona: “Ey Hudayr oğlu oku(saydın, ey Hudayr oğlu oku(saydın)” dedi. Useyd: Yâ Rasûlallah, atın, Yahya'yı çiğneyeceğinden korktum, onun için gidip çocuğu aldım, başımı kaldırıp göğe baktım, gökyüzünde bulut gölgesi gibi bir şey içerisinde kandiller gibi bir ışık kümesi gördüm. Bu beyaz gölge tabakası içinde bulunan ışık kümesi, göğe doğru çekildi, artık onu göremez oldum. Allah'ın Elçisi (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Onlar ne idi, biliyor musun?” Useyd: Hayır, dedi. Allah'ın Elçisi buyurdu ki: “Onlar meleklerdi. Senin sesine gelmişlerdi. Eğer okumaya devam etseydin, sabaha dek seni dinlerlerdi. İnsanlar da (sabahleyin) bakıp onları görürdü. İnsanlardan gizlenmezlerdi.” 205
Tarihten önceki dönemlerden beri Asya ve Avrupa'nın çeşitli yerlerinde yabanî halde yaşayan atların, evcilleştirilerek insan hizmetinde kullanılması, büyük bir evrim sayılır. Zîrâ ot yiyen hayvanlar arasında adale gücü en fazla, doğal zorluklara en dayanıklı, değişik iklimlerde yaşayabilen ve sürekli hızda rakipsiz olan at, tarihi ve sosyal hayatta olduğu gibi din, edebiyat ve sanat alanlarında da büyük gelişmelere imkân vermiştir. İlk defa at sayesinde fark edilen sür'at kavramı, mesafelerin kısalması ve kazanılan zaman dolayısıyla insanlığa derin bir zihniyet değişikliği getirmiş, özel bir meharet ve cesaret isteyen ata binme işi, at üstünde olana, yayalar üzerinde egemenlik kurma yolunu açmıştır.
Ülke, nüfus miktarı, idare bakımlarından dar sınırlar içinde kapalı eski site devleti sınırlarını aşarak kıtalara yaygın, çok uluslu ve o nisbette hukukî toleransa sahip geniş imparatorluklar kurma şartlarını hazırlamış ve atın özellikle savaş aracı olarak kullanılması dünya savaş tarihinde, orduların makineleştirildiği ikinci dünya savaşına kadar "at çağı" dönemini başlatmıştır. Atın ehlîleştirilmesi,
202] Ebû Dâvûd, Cihâd 23; Nesâ'î, Hayl 8; İbn Mâce, Cihâd 19; Dârimî, Cihâd 14
203] 59/Haşr, 6
204] Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 11; Müslim, Müsâfirîn 240-241
205] Buhârî, Fadâilu'l-Kur'ân, Bâbu Nüzûli's-Sekîneh
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günümüzde uzay çalışmaları kadar uygar bir atılım olarak görülmektedir. Tarihte ilk defa atı kimlerin evcilleştirdiği üzerinde çeşitli varsayımlar öne sürülürse de bunu ilk defa Türklerin yapmış olması kuvvetle muhtemeldir.
At Eti: Kur'an-ı Kerîm'de atlardan savaş aracı olarak söz edilir. “Allah, binmeniz ve süs hayvanı edinmeniz için atları, katırları ve merkepleri yarattı.”206 Hz. Peygamber, Kur'an'da haram olduğu bildirilen hayvanların dışında, bazı hayvan isimleri vererek veya vasıflarını belirterek bu konuda yasaklar koymuştur.
Câbir’den (r.a.) rivâyete göre, şöyle demiştir: "Nebî (s.a.s.), Hayber gününde bizi katır ve merkep (eti yemek)'ten menetti. Bize atı yasaklamadı." 207
Diğer yandan Hz. Peygamber'in at etini yasakladığına dair de birtakım rivâyetler gelmiştir. 208
Yukarıdaki delillere göre, İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed b. Hanbel, prensip olarak at eti yemenin câiz olduğuna hükmetmişlerdir. Ebû Hanîfe ise bu konuda, yasak bildiren hadisleri de dikkate alarak at etinin tenzihen mekruh olduğunu söylemiştir. Mâlikîlerin meşhur görüşüne göre ise, at eti yemek haramdır. 209
Hadiste at etinin yasaklanması necis (pis) oluşundan dolayı değil, zamanında cihat aracı olduğu için hürmetendir. Bu yüzden onun artığı da necis sayılmamıştır. 210
At Sütü: Eti yenen hayvanların ve insanın sütü temizdir. Domuz, merkep, katır gibi eti haram kılınan hayvanların sütü ise necis olup, yenilemez. Atın sütüne gelince, bazı âlimler, bunun içilmesinde bir sakınca yoktur, demişlerdir. Çünkü atın sütünün içilmesinde savaş vasıtasını zayıflatma yoktur. Diğer yandan bazı hadislerde at etinin yasaklanması, onun necis (pis) sayılmasından değil, önemli bir savaş aracı olmasından dolayıdır. Fıkıh kaynaklarında had cezaları açıklanırken at sütü için mubah denilmiş, bu sütü içenin cezası hakkında; "Beng gibi, kısrak sütü gibi mubah olan bir şeyden olan sarhoşluk, had cezasını gerektirmez" ifadeleri kullanılmıştır.
Ebû Hanîfe'ye göre at etinin mekruh sayılmasının illeti, atın bir savaş aracı olması, savaşa ara verilmesin, ordunun gücü azalmasın diyedir. Bu yüzden, bu kerâhet onun sütüne sirâyet etmez. Yani onun sütü helâldir. Zaten atın etini meşrû sayanlara göre, sütünün de meşrû olması asıldır. 211
Ebâbil Kuşları
Kâbe'yi yıkmak üzere büyük bir orduyla gelen Yemen valisi Ebrehe'nin
206] 16/Nahl, 8
207] Buhârî, Cihad, 130; Meğâzî, 35, 62; Zebâih, 27, 28; Ebû Dâvûd, Cihâd, 45, 63, 98; At'ime, 33; Nesâî, Hayl,1; İbn Hanbel, VI, 346
208] Ebû Dâvûd, At'ime, 25; Nesâî, Sayd, 30; İbn Mâce, Zebâih, 14
209] Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 196, 198; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, I, 455
210] İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1987, XV, 234; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (t.y),III, 254, 255; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, Dimeşk, 1405/1985, III, 508, 509; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 174
211] İbn Mâce, Zebâih, 12; Ebû Dâvud, At'ime, 25; Nesâî, Sayd, 30; A. b. Hanbel, VI, 346; İbn Âbidîn Terc., XV, 234, 235, XVI 70, 71; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, I,144, 145; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 174
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 55 -
ordusuna saldıran kuşlara ebâbil kuşları denir. Ebâbil, Arapça'da "bölükler, sürü, sürüler" demektir. Kelime, Kur'ân-ı Kerim'de Fil sûresinin üçüncü âyetinde geçmektedir. Fil sûresinde olay şöyle anlatılmaktadır: "Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üstlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atıyorlardı. Nihâyet onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı." 212
Bu olay Hz. Peygamber'in doğduğu yıl olmuş ve orduda bulunan fil/fillerden dolayı Araplar arasında "Fil Vak'ası", geçtiği yıl ise "Fil Yılı" olarak meşhur olmuştur. Olay kaynaklarda şöyle zikredilmektedir:
Habeşistan Kralı Necâşi Ashame'nin, Yemen'e hükümdar tâyin ettiği Ebrehe b. Sabbah el-Eşrem, Mekke'ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini çekmek ve San'a şehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys veya Kalis denilen bir tapınak (kilise) yaptırdı. Ancak tapınağa gelen olmadığı gibi Fukaym kabilesine mensup bir Arap veya bir grup Arap kiliseye girerek pislediler. Bunu öğrenen Ebrehe çok kızdı ve Kâbe'yi yıkacağına yemin etti. Büyük bir ordu ve gâyet iri cüsseli "Mamud" adlı fili önde olduğu halde Mekke'ye yöneldi. M.S. 570 veya 571 yılında altmış bin asker ve on yahut dokuz fille yola çıktı. 213
Ebrehe yolda Yemen kralı Zû Neferi bozguna uğrattı, ardından Has'amlıları yendi ve bunların Nufeyl b. Nubeyb adındaki liderinin hayatını bağışlayarak kendisine Mekke'ye gidişte rehber yaptı. Taif'teyken Sakif'liler tanrıları Lât'ı korumak uğruna Ebrehe ile işbirliğine yanaşıp Ebû Regal'i ona rehber olarak verdiler. Ebrehe'nin fillerin desteğindeki muazzam ordusunun karşısında hiçbir ordu dayanamadı ve Kureyş'liler bu gelişe bakarak Kâbe'nin yıkılacağına kesin olarak inanmaya başladılar.
Mekke yakınında Mugammes denilen yerde Ebrehe ordusu çadırlarını kurdu ve çevredeki Mekke'lilere âit develeri yağmaladılar. Burada, Ebû Regal öldü. Develerin içinde Abdülmuttalib'in de iki yüz devesi vardı. Ebrehe'nin elçisi Hınata el-Himyeri Mekke'ye giderek Kureyş'lilerin ileri gelenleriyle görüştü ve "Kâbe'yi tavaf etmeyi bıraktıkları takdirde onlara saldırmayacaklarını" söyledi. Onlara sadece Kâbe'yi yıkmak için geldiklerini, kendileri ile savaşmayacaklarını bildirdi. 214
Abdülmuttalib, "Biz onunla savaşmak istemiyoruz, buna gücümüz de yetmez. Orası Beytullah'tır, eğer korursa O (Allah) Harem'i korur" dedi; develerini görüşmek üzere Ebrehe'nin yanına vardı. Abdülmuttalib'e iyi davranan ve önce onu takdirle karşılayan Ebrehe, Abdülmuttalib develerini isteyince şöyle dedi: "Seni ilk gördüğümde gözüme büyük bir şahsiyet olarak görünmüştün. Ama sen Kâbe'nin korunmasını isteyeceğin yerde develerinin peşine düşünce gözümden düştün." Abdülmuttalib, "Ben develerin sahibiyim. Kâbe'nin de sahibi var, O onu korur" dedi.
Abdülmuttalib develerini alıp Kureyş'lilerin yanına döndü, onlara olup biteni anlattı ve hepsi, muhtemel bir katliâma karşı Mekke'den ayrılıp dağlara çekildiler. Sabaha karşı Ebrehe, Mekke'ye ilerledi. Mamud denilen büyük fil, şehre yaklâşınca yere çöküverdi; kalkması için çok uğraştıkları halde kalkmadı. Öteki
212] 105/Fîl, 1-5
213] İbnü'l-Esir, el-Kâmil fi't Târih, Nşr: Tornberg, Beyrut 1965, I, 442
214] İbnü'l-Esir, a.g.e., s.443
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fillerin de, Kâbe yönünde sürüldüklerinde yere çöktükleri, başka bir yöne yöneltildiklerinde koşarak kaçmaya çalıştıkları görüldü. Bu mûcizeyi olayın sıhhati Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Kusva adlı devesinin Mekke yakınlarında çökmesi olayında, Nebi’nin (s.a.s.) söylediği sözlerle sâbit olmuştur: Devesi çökünce Rasûlullah'ın ashâbı, "Deve çöktü" dediğinde, Rasûlullah; "Hayır, Kusva çökmedi, yalnız onu 'Fili engelleyen' engelledi" buyurmuştur. Buhâri ve Müslim'de, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Mekke'nin fethi günü şöyle dediği nakledilmektedir: "Yüce Allah filleri Mekke'ye girmekten alıkoydu. Ama Rasûlünü ve mü'minleri oraya gönderdi. Dün olduğu gibi bugün de oranın hürmeti iâde olmuştur. Dikkat edin, hazır olan olmayana bildirsin. "
Ebrehe ordusu Mekke'ye girerken deniz tarafından, daha önce o bölgede hiç görülmemiş, kırlangıca benzer kuş sürüleri bir anda ortaya çıkarak Ebrehe ordusuna saldırdılar. Gaga ve pençelerinde taşıdıkları taşları ve çamurdan balçıkları askerlerin üzerine bıraktıklarında onlar, kurumuş, paramparça olmuş ağaç yaprakları gibi dağıldılar. Rehberleri Nufeyl kaçtı, askerler kuş saldırısında telef olup feci şekilde öldüler; yolda kalanlar, geriye dönenler de helâk oldular. Mekke'liler bu mûcizeyi dağlardan seyrederken Allah'ın irâdesi karşısında hayret ve dehşet içindeydiler. Ebrehe, bu saldırıda etleri parçalanmış, çürümüş halde San'aya dönerken, Hasm kabilesinin yaşadığı bölgede göğsü ikiye yarılarak acıklı şekilde öldü. 215
Kuşlar ve attıkları taşlar hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bu olay Rasûlullah'ın dünyaya geldiği yılda vukû bulduğundan, Peygamberimizin ilk mûcizelerinden sayılmıştır. Muhammed b. İshak ve İkrime o yıl çiçek hastalığının Mekke'de yaygınlaştığını söylemişlerdir. Muhammed Abduh (ö. 1905) bu rivâyetlerden hareketle Kur'ân'da geçen "Tayran Ebâbile" ifâdesiyle kastedilenin "sinekler" olduğunu ayaklarında salgın hastalık mikrobu taşıyan sinek sürülerini Allah'ın, Ebrehe ordusuna musallat kıldığını belirtmektedir. Yeryüzünün en ihtişamlı ordusu ve hayvanları (filleri) ile gelen Ebrehe ve ordusunu Allah, bir ibret olsun diye gözle görülemeyen küçük canlılarla mikroplarla helâk etmiştir. Bu görüşü yukarıda zikrettiğimiz gibi daha önce ilk siyercilerden Muhammed b. İshak da kaydetmiştir.
Bu tefsirde önemli olan husus; Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve diğer bazı müfessirlerin; Allah'ın, olağanüstü, fevkalâde, harikulâde mûcizesi ile bu Allah düşmanı orduyu helâk edişini dile getirmeleridir. Tefsirlerde kuşların mâhiyeti hakkında değişik görüşler bulunmaktadır. İbn Abbas ile Dahhak, Ebâbil'i "birbiri arkasından gelenler" diye yorumlamışlardır. Hasan-ı Basri ile Katâde, "çok" mânâsına; İbn Zeyd "çeşitli, sağdan soldan gelenler" mânâsına; Mücâhid, "toplu halde arka arkaya gelen" mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Kuşların, bölük bölük, karışık türde oldukları anlaşılmaktadır. Rivâyetlerde kuşlar; kırlangıca, kekliğe, sığırcığa, yarasaya, hatta "zümrüdü anka"ya benzetilmektedir.
"Siccil" kelimesi, taş ve çamur demektir. Yahut çamurla sıvanmış taş anlamına gelir. "Asf" kelimesi, ağaç yaprağı anlamına gelir. Haşerelerin ağaç yaprağını yiyip ufalttıklarında yaprak yenik yenik hale gelir ki, sûrede anlatılmak istenen budur.
215] Kadı Beydâvî, Envârü't-Tenzil, Fil Sûresi tefsiri
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 57 -
Sûrenin anlamı; Allah'ın, Kâbe'nin müdafaasını müşriklere bırakmadığını, saldırganları alışılmadık şekilde helâk ettiğini bize anlatmaktadır. Fil olayı, Müzdelife ve Mina arasındaki Muhassab vadisi arasında bulunan Muassıb'da meydana gelmiştir. Müslim ile Ebû Dâvûd, Câbir'den rivâyetle onun şöyle dediğini yazarlar: "Rasûlullah Müzdelife'den Mina'ya hareket ettiği zaman Muassıb vadisin de hızlanmıştı." İmam Nevevî bunu şöyle izah etmiştir: "Ashâb-ı Fil olayı burada cereyan etmiştir. Onun için, sünnet olan, hacıların buradan hızla geçmesidir"
İmam Mâlik de Hz. Peygamber'den, "Müzdelife durma yeridir, ama Muassıb vadisinde durulmamalıdır" hadisini nakleder. Müşrik Kureyşlileri bu olay o kadar etkilemiştir ki, üç yüz altmıştan fazla Kâbe putunu unutup yedi yahut on sene Allah'a tapmışlardır. Fil sûresin de Allah, Ashâb-ı Fil'in acı âkıbetinin fecâatine sadece ana hatlarıyla değinmiş ve müşriklere, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) dâvetine karşı çıktıklarında, onların başlarına gelebilecek acıklı azabı hatırlatmıştır. 216
Bakar: Öküze verilen cins ismidir. Dişi ve erkek için kullanılır. Tekili “bakara”dır. Tekilinin sonuna gelen tâ, te'nîs (dişil) tâsı değil, birlik bildiren tâdır. Bakar'ın çoğulu bakarâttır. Ancak Kâmil 'in açıklamasına göre sığırın erkekle dişisini ayırdetmek için erkeğe bakar, dişiye bakara denmiştir. Bâkır ise çobanıyla birlikte sığır sürüsüdür. Alî Zeyne'l-âbidîn'in oğlu Muhammed, ilmin derinlikleri içine girebildiğinden dolayı “Bâkır” sıfatıyla anılmıştır.
Bakar (öküz), güçlü, çok yararlı, çift tırnaklı ve geviş getiren memeli bir hayvandır. Burulmamış erkeğine boğa, dişisine inek, burulmuş erkeğine öküz, yeni doğmuş yavrusuna buzağı, bir yaşına kadar olan yavrulara dana, iki yaşına kadar olanların erkeğine tosun, dişisine düve denilir. Öküz, eskiden koşum hayvanı olarak çok kullanılırdı. Ancak traktörün çıkmasıyla öküze olan ihtiyaç yok denecek kadar azaldı. Şimdi sığır daha çok kesim için yetiştirilmektedir.
Allah onu insanın hizmetine verdiği için, çok güçlü olmasına karşın, yırtıcı hayvanlar gibi güçlü bir silahla donatılmamıştır. Sığırın evcilleştirilmesi, 4500 yıl kadar gerilere gider. Önceleri açlık günleri için yedek et rezervi sayılan sığırlar, daha sonra özellikle sütü için yetiştirilir oldu. Öküzün çeşitleri vardır. Camus, öküzün daha irisi ve daha güçlüsüdür. Dişi camusun sütü de daha boldur. Kur'ân-ı Kerîm'de önce 12/Yûsuf Sûresinin 43 ve 46. âyetlerinde Yûsuf (a.s.) dönemindeki Firavun'un gördüğü rüyânın anlatımında geçer. En'âm Sûresi, 144-146. âyetlerde de zikredilir.
Bakara Sûresinde, vukubulmuş bir cinâyet olayında katilin ortaya çıkarılması için İsrâîloğullarına bir sığır kesmelerinin emredildiği anlatılır:
Bakara Olayı
Bakara sûresine de bu adın verilmesine sebep olan “bakara olayı” Bakara sûresi, 67-73. âyetlerde açıklandığı üzere, Hz. Mûsâ döneminde meydana gelmiştir. Tefsirlerde geçtiği şekilde olay şöyle gelişmiştir: İsrâiloğulları içinde zengin bir adam vardı. Bunun da bir kızı ve fakir bir yeğeni vardı. Yeğeni amcasından kızını istedi. Adam kabul etmedi. Genç de buna kızarak “yemin ederim, amcamı öldürüp malını da kızını da alacağım” dedi. Delikanlı amcasına gelerek; “amca, şuraya tâcirler/satıcılar gelmiş, onlara gidelim de bir şeyler satın alayım.
216] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 1-2
- 58 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Seni yanımda görürlerse bana mal verirler” dedi. Amcası da geceleyin yeğeni ile birlikte çıktı. Yeğeni yolda onu öldürüp evine döndü. Sabah olunca da, hiçbir şey bilmiyormuş gibi amcasını aramaya başladı. Bulamayınca akşamki yere doğru gitti. Birkaç kişi amcasının başında toplanmıştı. Onlara: “amcamı siz öldürdünüz” diyerek diyetini istedi. Ağlayıp üstünü başını yırtmaya başladı.
Durumu Hz. Mûsâ’ya arz etti. Hz. Mûsâ da onlara diyet vermelerini emretti. Onlar da; “Yâ Mûsâ, biz katil değiliz; Rabbine duâ et, katili meydana çıkarsın” dediler. Mûsâ (a.s.) da onlara bir inek kesmelerini, etinden bir parçayı maktûle dokundurmalarını söyledi. Onlar da “böyle şey olur mu?” diye garipsediler. Hz. Mûsâ’nın bu talebinden kurtulmak ve başlarından savmak için ineğin nasıl bir inek olduğunu sordular. Her seferinde Hz. Mûsâ’ya karşılık vererek bu emri hemen yerine getirmekten kaçındılar. Çok uzun tereddütlerden sonra vasıfları yukarıdaki ilgili âyetlerde belirtilen ineği bulup kestiler. Etinin bir kısmını maktûle dokundurunca maktûl dirilip kendisini yeğeninin öldürdüğünü söyledi ve tekrar düşüp öldü. Bunun üzerine katile miras vermediler; bu olaydan sonra da bu hüküm devam etti.
Tefsirlerde anlatılan bu olay, Kitab-ı Mukaddes’te de geçmektedir.217 Bu olayda, öldükten sonra dirilmeye açık işaret olduğu gibi; yahudileşen İsrâiloğullarının Mısırlılardan görerek benimsedikleri sığıra tapma olayının kaldırılması, tanrılaştırılan sığırın kesilip âcizliğinin vurgulanması vardır.
Buzağı
Icl: İneğin yavrusudur (buzağı). Çoğulu ucûl gelir. Tekili için iccûl, bunun çoğulu olarak da acâcîl, dişisi için de ıcle denilir. Deylemî'nin Müsned'inde Hz. peygamber'in: "Her ümmetin bir ıcli vardır, bu ümmetin ıcli de dînâr ve dirhemdir" 218 dediği rivâyet edilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de ıcl kelimesi, İsrâîloğullarıyla ilgili olarak geçmektedir: “Mûsâ kavmi kendisin(in, Rabbi ile mülâkata gitmesin)den sonra kendilerinin zinet takımlarından yapılmış böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tanrı diye) benimsediler. Görmediler mi ki o, ne kendilerine söz söylüyor, ne de onlara yol gösteriyor? Onu benimsediler ve zâlimler(den) oldular. Ne zaman ki (pişmanlıklarından ötürü) başları elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını gör(üp anla)dılar, dediler ki: ‘Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, elbette ziyana uğrayanlardan oluruz!’ Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce: ‘Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız? Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?’ dedi, levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): ‘Anamın oğlu, dedi, bu insanlar beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. (Ne olur) Düşmanları üstüme güldürme, beni bu zâlim kavimle beraber tutma!’ (Mûsâ): ‘Rabbim, dedi, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetinin içine sok, merhametlilerin en merhametlisi sensin!’ Buzağıyı (tanrı diye) benimseyenlere, muhakkak Rablerinden bir öfke ve dünyâ hayatında bir alçaklık erişecektir! İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız. Ama kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip inananlar(a karşı), muhakkak ki Rabbin, o (tevbe ve ima)ndan sonra, elbette bağışlayan, esirgeyendir.” 219
217] Sayılar, 7/63-68; Tesniye, 21/1-9
218] Hayâtu’l Hayevân, 2/16; naklen, S. Ateş, Kur’an Ans. 8/92
219] 7/A'râf, 148-153
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 59 -
Hz. Mûsâ, kavmini kurtarıp Filistin'e getirdikten sonra, Allah'ın buyruğu ile Tûr-i Sînâ'ya çekilmiş, orada kırk gün kalıp gece gündüz ibâdetle meşgul olmuştu. Bu ibâdet ile ruhsal olgunluğunu tamamlamış, Allah'ın bizzat hitabını işitmiş, kendisine Tevrat levhaları verilmişti. Fakat Mûsâ'nın Tur'da bulunduğu sırada toplumu, kuyumcu Sâmirî'nin yaptığı altun buzağıya taptı. Kavminden bazıları, Mûsâ'nın yerine vekil bıraktığı Harun'un sözünü dinleyip tevhîdden ayrılmamıştı ama diğerleri altun buzağıya tapınışlardı.
Mûsâ döndüğü zaman kavminin durumuna esef etmiş, "Ardımdan ne kötü davrandınız!" demiş, öfkesinden elindeki Tevrat levhalarını yere atmış, kavminin sapmasına engel olmadığı için kardeşi Harun'un başından tutup çekmiş. Fakat kardeşinin, kabahatli olmadığını, düşmanları üstüne güldürmemesini, kendisini zâlimlerle bir tutmamasını söyleyip özür dilemesi üzerine onu bırakıp hem kendisi, hem de kardeşi için Allah'tan af ve mağfiret dilemiştir.
Tâhâ Sûresinde İsrâîloğullarını kimin kandırıp altun buzağıya tapmaya yönelttiği anlatılmaktadır: "Seni kavminden çabucak ayrıl(ıp gel)meye sevk eden nedir? (Niçin onları hemen bırakıp geldin) ey Mûsâ ?’ (dedik). Dedi: ‘Onlar benim arkamdan geliyorlar, ya Rabbi râzı olasın diye sana çabuk geldim.’ (Allah): ‘Biz senden sonra kavmini sınadık. Samiri onları saptırdı’ dedi. Bunun üzerine Mûsâ, çok kızgın ve üzüntülü bir halde kavmine döndü: ‘Ey Kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir vaidde bulunmamış mıydı? (Ayrılış) süre(m) mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız (beni izleyip gelmediniz)’ Dediler ki: ‘Kendi malımızı harcamak sureti ile senin sözünden çıkmadık.’ Fakat o milletin (yani Mısırlıların) süs (eşyası)ndan bize yükletil(ip taşıtıl)mıştı. Onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Samiri de attı. Onlara, böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Dediler ki, ‘Bu sizin de tanrınız, Mûsâ'nın da tanrısıdır, fakat o unuttu.’ Onlar görmüyorlar mı ki o (buzağı) kendilerine bir söz söyleyemez; ne bir zarar, ne de yarar veremez? Önceden Harun, kendilerine: ‘Ey kavmim, andolsun siz bununla sınandınız. Rabbiniz, o çok merhametli (Allah)dır. (Gelin) Siz bana uyun, emrime itaat edin!’ demişti. (Hayır,) Dediler: ‘Mûsâ bize dönünceye kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz!’ (Mûsâ) ‘Ey Harun, oların saptıklarını gördüğün zaman sana ne engel oldu (da önlemedin)?’ dedi. ‘Neden bana uymadın (niçin benim yolumu takip etmedin, benim yaptığım gibi kızıp onların sapmalarına mani olmadın)? Emrime karşı mı geldin?’ dedi (ve kardeşinin sakalından tutup çekmeğe başladı). (Harun, kardeşini yumuşatabilmek için): ‘Ey anamın oğlu, dedi, sakalımı, başımı tutma. Ben senin İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın diyeceğinden korktum (da onun için idare yoluna gittim).’ (Bu defa Mûsâ, Samiri'ye döndü): ‘Ey Sâmirî, ya senin kasdın nedir (nedir bu yaptığın senin)?’ dedi. (Samiri): "Ben dedi, onların görmediklerini gördüm. Elçinin izinden bir avuç aldım, onu attım; nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi.’ (Mûsâ): ‘(Defol)! git dedi. Artık hayat boyunca sen: 'Bana dokunmayın' diyeceksin sana va'dedilen bir ceza var ki ondan asla şaşırılmayacaksın (mutlaka o cezanı tam zamanında bulacaksın). Şimdi durup taptığın tanrına bak. Biz onu yakacağız, sonra onu ufalayıp denize savuracağız.’ ‘Sizin ilâhınız/tanrınız ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır.” 220
Hz. Mûsâ, Firavun'un helâkinden sonra otuz gece Rabbine ibâdet etmeyi adamış, yerine kardeşi Harun'u bırakarak Tûr'a gelmiş, orada ibâdete çekilmiş, otuz geceyi de kırka tamamlamıştır. Allah, huzurunda ibâdetle meşgul bulunan
220] 20/Tâhâ, 83-98
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mûsâ'ya, niçin hemen kavmini bırakıp çabucak geldiğini sormuş; o da kavminin, ardından gelmekte olduğunu; Rabbi memnun etmek için çabucak O'nun huzuruna koştuğunu söylemiştir. Allah da Mûsâ'ya, kendisinden sonra kavmini sınadığını, Sâmiri'nin onları yoldan çıkardığını bildirmiştir. Durumu öğrenen Mûsâ, esefle kavmine gelmiş: "Ey Kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? (Ayrılış) süre (m) mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız (beni izleyip gelmediniz)?" demiş.
İsrâîloğulları, özür dileme tarzında bu buzağıyı kendi mallarından değil, Mısırlılardan emanet alıp getirdikleri zînet eşyasından yaptıklarını söylemişlerdir. Mısır'dan kaçacakları sırada Mısırlılardan zînet eşyası, yardım almışlar, bunları beraberlerinde getirmişlerdi. Başkasının malını almanın günâhından kurtulmak için Sâmirî'nin teşvikiyle bunları ateşe atmışlar, Sâmirî de kendi elindekini atmış ve bu altun ve gümüş eşyayı eritip, havanın girmesiyle ses çıkaran bir buzağı heykeli yapmıştır. İbn Abbâs'ın rivâyetine göre Sâmirî, buzağıyı o şekilde yapmış ki heykelin arkasından giren rüzgâr, ağzından ses çıkarıyormuş. İsrâîl oğullarına: "İşte sizin de, Mûsâ'nın da tanrısı budur, fakat o unuttu" demiş. 88'nci âyetin sonundaki "fîilinin zamîri Mûsâ'ya da, Sâmirî'ye de gidebilir. Birinci takdirde unutan Mûsâ, ikinci takdirde Sâmirî'dir. Yani Sâmirî, "İşte sizin de, Mûsâ'nın da tanrısı budur, dedi de (Allah'ın birliğini veya Mûsâ'ya verdiği sözü) unuttu" demektir.
Maymun:
Kırd: Maymun demektir. Çoğulu kurûd, dişili kırde, künyesi Ebû Hâlid, Ebû Habîb, Ebû Halef, Ebû Reyyân'dır. Abdullah ibn Abbâs ve talebesi İkrime şöyle demişler: "Allah, her şeyi güzel, sağlam yaratmıştır. Maymunun poposu güzel değil ama sağlamdır. Güzellik dereceleri farklı da olsa bütün hayvanlar güzeldir."
Maymun bir defada on-oniki yavru doğurur. Erkeği, dişisini çok kıskanır. Demîrî, bu hayvanın çoğu hallerinin insana benzediğini belirtiyor: İnsan gibi güler, oynar, oturur, eliyle bir şey tutar. Eli, parmakları, tırnakları vardır. Eğitim kabul eder, insanlarla arkadaş olur. Dört ayak üzerinde yürüdüğü gibi iki ayak üzerinde de yürür. Gözlerinin alt kapağının kirpikleri vardır. Diğer hayvanların hiçbiri böyle değildir. Bu hayvan, tıpkı insan gibi iyi yüzme bilmediği için suya düşünce boğulur. Şehvetlidir, eşini kıskanır. Bunlar (yani kadına düşkünlük ve eşini kıskanmak) insana özgü iki değerli özelliktir. 221
“Kibirlerinden dolayı kendilerine yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.”222 Bu âyette sınırı aşıp Allah'ın yasağını çiğneyen bazı Yahudilerin, maymun kılığına sokuldukları anlatılmaktadır. Aynı husus, Bakara 65-66. ve Mâide 60. âyette de anılmaktadır:
“İçinizden, Cumartesi günü(avlanma yasağı)nı çiğneyenleri elbette bilmişsinizdir; işte onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik. Ve bunu, önündekilere ve ardından geleceklere ibret bir ceza, (Allah'ın azâbından) korunanlara da bir öğüt yaptık.”223 Bu âyetlerde de Cumartesi yasağına uymadıkları için Allah'ın gazabına uğrayıp maymun kılığına sokulmuş olan Yahûdî cemâatinden söz edilmektedir.
221] Hayâtu'l-Hayavân, 2/20
222] 7/A'râf, 166
223] 2/Bakara, 65-66
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 61 -
Tefsirlerde anlatıldığına göre İsrâiloğullarına, Cumartesi denizde avlanma yasaktı. Deniz kıyısında bulunan bir köy halkı, Cumartesi çok miktarda gelen balıkları avlamak için şöyle bir çareye başvurdular: Cumartesinden önce denize attıkları ağlarını, Cumartesinden sonra topladılar. Yahut Cumartesi, çokça gelen balıkları yakalamak için bir kanal açtılar. Kanala gelen balıklar, su azalınca tekrar denize dönemiyorlardı. Köylüler de ertesi gün, kanalda kalan balıkları yakalıyorlardı.224 Böyle bir hîle ile Allah'ın yasağını çiğniyorlardı. Allah da yasayı çiğneyen bu insanları, cezalandırıp maymunlar kılığına soktu.
Bir insanın şeklinin değiştirilip bir hayvan biçimine sokulmasına mesh denilir. Müfessirlere göre eski uluslarda mesh olurdu. Bu, bozulan insanlara, Allah tarafından verilen bir ceza idi. Ancak bunun gerçekten insanın maymun kılığına sokulması mı, yoksa ahlâken bozulup maymun gibi taklitçilik ve açgözlülük durumuna düşürülmesi mi olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Eğer âyet, ahlâkî bir dejenerasyona (bozulmaya) işaret ise bu, her zaman ve hur ulusta olur. İnsanlar nefislerinin zebunu oldukları zaman şeklen değil, fakat sîreten yani huy ve karakter itibariyle herhangi bir hayvanın karakterine girmiş olurlar. Bunlar şeklen insan görünseler de mânada hayvan mertebesindedirler.
Eğer âyet, şeklen bir değişim bildiriyorsa o takdirde bazı insanların, bozula bozula maymun kılığına dönmüş olmaları düşünülebilir. Ancak eski milletlerde vukubulduğu söylenen bu şeklî dönüşüm (mesh ) olayı bu ümmetten kaldırılmıştır. Yalnız insan, ahlâkını korumalıdır ki insan ahlâk ve sıfatından çıkıp herhangi bir hayvanın huy ve sıfatına bürünmesin, nefsinin tutsağı olmasın.
Müfessirlerin çoğu, bu insanların görünürde meshedilip maymun kılığına sokulduklarını söylemişlerse de Mücâhid ve yandaşları, meshin ma'nevî olduğunu, onların şekillerinin değil, gönüllerinin (ruhlarının) maymun kılığına sokulduğunu söylemişlerdi. 225
"Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayan (hükümlerini uygulamayanların durumu, Kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir."226 âyetinde de Tevrat'ın hükümleri uyarınca hareket etmeyenler, Kitâb taşıyan eşeğe benzetilmektedir. Bu âyetten de onların eşeğe ve maymuna benzetilmelerinin, bir kınama ve ma'nevî durumlarını anlatma amacını taşıdığı anlaşılır.
Maymun taklitçidir, düşünce ile hareket etmez, ancak gördüklerini taklid eder. İşte düşünmeden, gördükleri her hareketi taklidedenler de görünüşte olmasa bile gerçekte maymun huyuna, karakterine girmiş, maymun sîretine bürünmüş olurlar. Bazı İsrâiloğlu kabileleri, Allah'tan gelen bunca âyetleri düşünmeden, sıradan insanlardan gördükleri kötü hareketleri taklit ettikleri için maymun karakterini almış, maymun sîretine büründürülüp süründürülmüşlerdir. Böylece hak yoldan çıkanların ne kötü bir sonuca düşeceklerine dair dünyâ uluslarına ibret olmuşlardır.
“De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah kim(ler)e la'net ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytâna tapanlar yapmışsa,
224] İbn Kesîr, Tefsîr, 1/106
225] Mefâtîhu'1-Ğayb, 15/40; İbn Kesîr, Tefsir, 1/105-106
226] 62/Cum'a, 5
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işte onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır.”227 Bu âyette de İslâmın gelişmesini istemeyen, müslümanlar aleyhine kötü propagandalar yapan Yahûdîlere, Allah katında asıl yeri kötü olanların, Allah'ın la'net ve gazabına uğramış, putlara tapmış; bazıları Allah tarafından maymun, domuz ve tâğûta tapar yapılmış kimseler olduğu belirtilmiştir.
Müfessirlere göre bu âyette de kıredeh (maymunlar) haline getirildiklerinden söz edilenler, Cumartesi avlanma yasağını çiğneyen Yahûdî cemâatidir. Hanâzîr (domuzlar) ile kasdolunanlar da İsâ'ya inen sofrayı inkâr edenlerdir. Başka rivâyete göre de her iki mesih de Cumartesi yasağını çiğneyenlere yapılmıştır. Bunların gençleri maymun kılığına, yaşlıları domuz kılığına sokulmuşlardır. 228
Keçi:
Ma'z: Keçi dediğimiz, yay boynuzlu, geviş getiren, kıllı, kısa kuyruklu, otçul hayvandır. Çoğul bildiren ma'z'in tekili mâiz’dir. Dişisine mâize denilir. Erkek keçiye teyyis (teke) denilir. Diğer hayvanların yiyemediği besinlere ulaşabilir ve bitkice çok fakir ortamlarda yaşayabilir. Maltız keçisi gibi bol süt veren ırkları vardır. Ankara keçisinin de tiftiği çok makbuldür.
En'âm Sûresinin 143'ncü âyetinde koyunu ve keçiyi Allah'ın yarattığı; bunlar üzerinde bir yasak koymadığı belirtilmek sûretiyle insanların, kendi düşünceleriyle bu havyanlar hakkında koydukları bazı yasaklamalar kınanmaktadır. Bezzâr ve İbn Kani'in çıkarımlarına göre, rivâyette Hz. peygamber: "Keçiye iyi bakın, eziyet veren şeylerini giderin. Çünkü o cennet hayvanlarındandır" demiştir. Keçi, cildinin kalınlığı, sütünün çokluğu bakımından koyundan üstün tutulur.
Dâbbetu’l-Arz
Yer hayvanı, kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri. Debb ve debîb; hafif yürüme ve debelenme demektir. Hayvanlar ve çoğunlukla haşereler için kullanılır. İçkinin bedene yayılması ve bir çürüklüğün etrafına sirâyeti gibi hareketi gözle görülmeyen şeyler için de kullanılır. Dâbbe de debelenen, hareket eden demektir. Şu halde tren, otomobil, bisiklet vb. şeylere lügate göre dâbbe denebilirse de ıstılahta daha çok hayvanlar için kullanılır.
"Allah bütün canlıları (her dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir." 229 âyetinden anlaşılacağı üzere her hayvana dâbbe denir. "Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." 230 âyetinden de anlaşılan budur.
"Dâbbetü'l-Arz" da; kıyâmetin kopmasına yakın, ortaya çıkacağı bildirilen ve kıyâmetin büyük alâmetlerinden kabul edilen bir yaratıktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Söylenmiş olan (tehdit edildikleri şey) başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."231 buyrulmaktadır. Bu âyetten anlaşılan, dâbbenin bir hayvan-ı nâtık
227] 5/Mâide, 60
228] Mefâtûhu'l-Ğayb, 12/36
229] 24/Nûr, 45
230] 11/Hûd, 6
231] 27/Neml, 82
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 63 -
yâni konuşan bir canlı olduğudur. Râğıbü'l-İsfahânî, yukardaki âyete dayanarak şöyle demektedir: "Dâbbe, tanıdığımız hayvanlara benzemeyen bir hayvandır. Ortaya çıkması kıyâmete yakın bir dönemde olacaktır. Bir de denildi ki: Bununla, câhiliyyede hayvan mertebesinde olan kötü insanlar kasdedilmiştir.
Müfessirler yukardaki âyete232 dayanarak "Dâbbetü'l-Arz"ın kıyâmete yakın bir zamanda ortaya çıkacağını söylerler. İbn Ömer'e göre, "dâbbe"nin çıkması hadisesi, dünyada iyiliğe emreden ve kötülükten sakındıran hiçbir fert kalmadığı zaman vuku bulacaktır. İbn Merdûye'nin Ebu Saîd el-Hudrî'den rivâyet ettiği bir hadîse göre, aynı şeyi bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kendisinden Ebu Saîd de duymuştur. Bu da, insanın başkalarını iyilik yapmaya teşvik ve kötülükten sakındırma (emr bi'lma'rûf, nehyi ani'l-münker) vazifesini terkettiği zaman Allah'ın, kıyâmetin hemen öncesinde son ihtar vazifesini görmek üzere bir "dâbbe" meydana çıkaracağını gösterir. Mâmafih onun tek bir hayvan mı, yoksa bütün yeryüzünü istilâ edecek bir hayvan türü mü olduğu açık değildir.
Akaid kitaplarına, kıyâmetin alâmetlerinden biri olarak geçmiş olan "Dâbbetü'l-Arz" hakkında Peygamber’den (s.a.s.) şöyle rivâyet edilir:"İlk çıkacak kıyâmet alâmeti, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alâmetlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir."
Rivâyetlere göre; "Dâbbe, yanında Hz. Mûsâ’nın (a.s.) asâsı ve Hz. Süleyman’ın (a.s.) mührü olduğu halde çıkacaktır. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle mühürleyecek. İşte o dönemde yaşayan insanlar bir araya gelecekler ve mü'minler, kâfir belli olacaktır."
Bu konudaki rivâyetler pek çoktur, ancak hiçbiri mütevâtir olmadığından, kıyâmet gibi tamamen gaybî olan bir meselede delil olamazlar. Bunun için, "Dâbbetü'l-Arz"la ilgili teferruâtı bir yana bırakıp, Cenâb-ı Allah'ın bizi bununla ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim'de bildirdikleriyle yetinmemiz, işin iç yüzünü ve mâhiyetini O'na havale etmemiz en doğru yoldur. Unutmayalım ki; "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası onları bilemez... " 233
Domuz
Hınzır: Domuz demektir. Demîrî'ye göre Arapçada Ebü Cehm, Ebû Zür'a, Ebû Dulef, Ebû Utbe, Ebû Kadim vb. künyeler taşır. Kendisinde bir yandan ehlîlik, bir yandan da yırtıcılık özelliği vardır. Çok şehvetli bir hayvandır. Onsekiz aylık olan erkek domuz, ergen olur. Dişisi de altı ay gebelikten sonra yavrusunu doğurur. Domuz, en üretken hayvanlardandır.
Domuz Eti: İslâm dini birtakım hayvanların etlerini yemeyi serbest bırakmışken, bazılarını yasaklamıştır. Meşrû kılınan veya yasaklanan hayvan çeşitleri incelendiğinde insan sağlığı için yararlı hayvanların etinin meşnî, zararlı olanların ise yasaklanmış olduğu anlaşılır. İşte domuz da beslenme tarz, görünüşü, insanı tiksindiren tabiatı ve bünyesinde, etini yiyenlere geçebilen trişin vb. zararlı unsurlar taşıması nedeniyle yasaklanmıştır.
Kur'ân'ı Kerîm'de Allah domuz etini kesin şekilde haram kıldığını beyan
232] 27/Neml, 82
233] 6/En'âm, 59; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 351
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmiştir: "Allah sizlere yalnız leşi, kanı, domuz etini, bir de Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kıldı."234 Şu âyette de domuzun çirkin hâline işaret edilmiştir: "...Allah kime lânet eder ve gazabına uğratırsa ve kimlerden de maymunlar, domuzlar ve tağûta kullar yaparsa, işte bunlar, makamları en kötü, yolları da en sapık olanlardır." 235
Câbir b. Abdillah'tan, Allah Rasûlünün Mekke'nin fethi yılında Mekke'de iken şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Şüphesiz Allah ve Rasûlü şarabın, ölü hayvan etinin, domuzun ve putların alım-satımını haram kılmıştır." 236
Domuz eti diğer birçok dinlerde de yasaktır. Meselâ yahudilerin kitabı Tevrat'ın Tesniye bölümünde yenilmesi yasak olan hayvanlar sıralanırken "... ve domuz... çünkü tırnaklıdır fakat geviş getirmez. O size murdardır bunların etinden yemeyeceksiniz ve leşlerine dokunmayacaksınız"237 denilmektedir.
Allah insanlara rızıkların güzel ve temiz olanlarından yemeyi ve buna karşılık da şükretmeyi emretmiştir. Helâl yemek duânın ve ibâdetin kabulüne sebeptir. Haram yemek ise bunların geri çevrilmesine sebep olur. Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, şüphesiz Allah temizdir, ancak temiz olanı kabul eder. Şüphesiz Allah, mü’minlere, peygamberlere emrettiği şeyleri emretmiştir. Allah şöyle buyurmuştur: Ey peygamberler, güzel rızıklardan yiyin, sâlih amel işleyin, ben sizin yaptıklarınızı bilirim."238 Yine buyurdu: “Ey iman edenler, size rızık olarak verilenlerin temiz olanlarından yiyiniz.”239 Sonra Allah Rasûlü, uzun yolculuğa çıkan, saçı başı karışmış, toza batmış, ellerini göğe kaldırmış, ey Rabbim, ey Rabbim, diye dua eden bir adamı zıkretti: "Bu kimsenin yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haramla beslenmiş, duası nasıl kabul olunsun?" 240
Âyette şöyle buyrulur: "O, pis olan bütün şeyleri insanlara haram kılar." 241
Domuz etinin insana zararlı olduğu tıp tarafından da ortaya konulmuştur. Doktor Glen Shepherd, Washington Post gazetesinin 31 Mayıs 1952 tarihli nüshasında yazdığı bir makalede bu konuda özetle şunları yazmıştır: "ABD ve Kanada'da yaşayan insanların 1/6'nin adalelerinde, trişinli domuz eti yedikleri için, trişin kurtları vardır. Bunların çoğunda hastalık arazı görülmez. Yavaş yavaş iyileşir, bazıları da ölür. Bir kısmının sol tarafı felç olur. Hepsi de dikkatsizce domuz eti yemişlerdir. Bu hastalığın bağışıklık ve tedavisi yoktur. Ne antibiyotikler, ne de diğer ilaç ve aşılar bu küçük ve öldürücü kurda tesir etmez. Tek çare bu mikrobun bulaşmasını önlemektir... Trişinlerin sebep olduğu hastalığın belirtileri elliden fazla hastalığın belirtilerine benzer. Etleri tuzlama ve tütsüleme gibi metotlar trişinleri öldürmez. Mezbaha kontrolleri de trişinli etleri teşhis için yeterli değildir."
Bu konuda birçok araştırıcılar domuz eti yemeğe devam etmenin insandaki kıskançlık duygusunu zayıflattığını söylerler. Çünkü hayvanlar içinde dişisini
234] 2/Bakara, 173; 16/Nahl, 115
235] 5/Mâide, 60
236] Buhârî, Büyü' 112; Tecrîd-i Sarih Tercümesi VI, 537, 538
237] Tevrat, Tesniye, bab, 14/8
238] 23/Mü'minûn, 51
239] 20/Tâhâ, 81
240] Müslim, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel
241] 7/A’'râf, 157
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 65 -
kıskanmayan tek hayvan domuzdur. Diğer yandan beslendiği yerde her türlü pisliği yediği için, çevreye hoş olmayan bir koku yayar ve eti, proteindeki kimyevî maddeler bakımından düşük değerdedir. Domuz etinin trişin kurdundan temizlenmesi fennî bakımdan imkansız görülmüştür. Yeryüzünün hıfzısıhha otoritelerinden Prof. Hirs bunu açıkça belirtmiştir.
İşte tıbbın bir kısım zararlarını ortaya koyduğu domuz etini yemek önceki bazı dinlerde yasaklandığı gibi İslâm'da da yasaklanmıştır. 242
Av ve Avcılık
Eti yenilsin, yenilmesin yaratılışı icabı vahşî olup insandan kaçan hayvana av; böyle bir hayvanı kaçmaz hale getirip yakalamaya da "avlama" denir.
İslâm'da gerek kara ve gerekse deniz hayvanlarını avlamak mubahtır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Size temiz olanlar helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın." 243
"Deniz avı size helâl kılındı."244 Ancak sadece eğlence maksadıyla avlanmak mekruhtur. Hac ve ihramdayken avlanmak haramdır. Av hayvanlarının bir kısmının eti yenir, bir kısmınınki ise yenmez. Bunlar ya derisi, yünü ve dişleri gibi kısımlarından faydalanmak için, ya da şerlerinden korunmak için avlanırlar.
Avlanan hayvanın etinin helâl olması için birtakım şartlar vardır. Bu şartların bir kısmı avcı, bir kısmı av hayvanı ve bir kısmı da av âletiyle ilgilidir.
1- Avcıda bulunması gereken şartlar:
a- Avcı; müslüman, mümeyyiz, âkîl veya Hıristiyan ve Yahûdî gibi ehl-i kitaptan olmalıdır. Bunların dışındakilerin kestikleri hayvan yenmediği gibi avları da yenmez.
b- Avcı avına silâh atarken ya da onu yakalayacak hayvanı gönderirken besmele çekmelidir. Kasden besmeleyi terkederse av eti yenilmez.
c- Avcı silâhı ile vurduğu veya eğitilmiş hayvana yakalattığı avı elde etmek için başka bir şeyle meşgul olmayıp hemen harekete geçmelidir. Bazen atılan mermi ava isabet edip onu öldürmeyebilir. Bu nedenle avcının avını araması ve canlı olarak bulduğunda kesmesi gerekir. Aramayıp başka bir işle meşgul olur da sonra hayvanı ölü olarak bulursa eti yenilmez. Fakat oturup beklemeksizin ya da başka bir işle meşgul olmaksızın yaraladığı avını arayıp da ölü olarak bulursa eti yenir. 245
d- Ava silâh atma veya avı yakalayacak hayvanı gönderme işi bizzat ehil olan avcı tarafından yapılmalı, ava ehil olmayan biri buna karışmamalıdır. Rasûlullah (s.a.s.), taşla, sapanla, sopayla avlanmayı yasak etmişlerdir. Müslim'de rivâyet edilen bir hadis şöyledir: "Taş ne avlar, ne de düşmanı yaralar. Ancak o, diş kırar, göz patlatır."
242] Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, VII, 537 vd.; Yusuf el-Kardâvî, İslâm'da Helâlve Haram, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, 50-53; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 414
243] 5/Mâide, 4
244] 5/Mâide, 96; ayrıca bk. 5/Mâide, 1, 2, 94, 96
245] Meydanî, el-Lübab, III, 220
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Avcı avını vurur ve fakat onu kaybederek bir müddet sonra bulur. Bununla ilgili olarak Adiy b. Hâtem’den (r.a.) aşağıdaki hadisler rivâyet edilmiştir: "Okunu attığın zaman, suya düşmemiş olmak kaydıyla avı ölü bulursan ye... Aksi halde, suyun veya okun onu öldürdüğünü kestiremezsin." "Eğer onda bir yırtıcı hayvan izi bulamaz ve "senin okunun onu öldürdüğüne hükmedersen ye..." "Okunu attıktan üç gün sonra avı kokmadan bulursan ye..."
Avcılıkta dikkat edilmesi gerekli hususların başında elbette merhamet ve ihtiyaç gelmektedir. İhtiyacı için avlanan bir müslüman merhameti elden bırakmamalı, hayvanların üreme ve yavrulama zamanlarında avlanmamalıdır. Av hayvanlarının nesillerini kurutacak, tabiatın dengesini bozacak bir avcılık, mü’mini vebâle sokar.
2- Av hayvanında aranan şartlar:
Avlanan hayvan, eti yenen cinsten olmalıdır.
Yaratılışı icabı vahşî olup evcil olmamalıdır.
Haşeret cinsinden olmamalıdır.
Deniz hayvanlarından ise balık cinsinden (tatlı veya acı su balığı) olmalıdır.
Hayvan av tesiri ile ölmüş olmalıdır. Avcı yaralanan avına ölmeden önce yetişirse kesmesi lâzımdır. Aksi takdirde eti yenilmez.
3- Av âleti:
Av hayvanı ya eğitilmiş köpek, atmaca, doğan, şahin gibi hayvanlarla veya ağ, tuzak kurmak gibi vasıtalarla, ya da yaralayıcı silâhla avlanır. Avlamada kullanılan hayvanlarda aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
a- Ava salıverildiği zaman gitmelidir.
b- Av için yetiştirilmiş olmalıdır. Köpeğin eğitilmiş olması; üç defa yakaladığı hayvanı yememesi, doğan ve şahin gibi hayvanların da çağırıldığında geri dönmeleri ile bilinir.
c- Yakaladığı hayvanın etinden yememelidir.
d- Avı boğarak öldürmemelidir. Yaraladıktan sonra başka bir tesirle ölürse eti yenmez.
e- Avlama işinde ona eğitilmemiş tilki vb. başka bir hayvan yardım etmemelidir.
Av, günümüzde genellikle silâhla yapılmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi avcı ava silâh atarken besmele çekmeli, hayvanı vurunca hemen koşup yanına varmalı, ölmemiş ise kesmelidir. Yetişmeden silâhın tesiri ile ölmüşse bir şey gerekmez, eti yenir. 246
Yırtıcı Hayvan
Sebu': Yırtıcı hayvan demektir. Çoğulu esbu' vahşî hayvanı çok alan yere
246] Meydanî, a.g.e. III, 217 vd.; Durak Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 175-176
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 67 -
denilir. “Kestikleriniz hâriç, yırtıcı hayvanın yediği hayvanların eti size haramdır.”247 âyetinde yırtıcı hayvanın parçaladığı hayvan etinin haram olduğu bildirilmektedir.
Sebu' adı, bütün yırtıcı hayvanları kapsar. Aslan, kaplan, kurt, tilki vb. ne kadar yırtıcı hayvan varsa hepsi bu adın altında toplanır. Onun için Kur'ân'daki hayvanlar üzerinde tez yapmak isteyen kimse, Kur'ân'ın bu adla işaret ettiği bütün yırtıcı hayvanları inceleyebilir. Sebu' lafzıyla bütün yırtıcı hayvanlara, tayr lafzıyla bütün kuş türlerine, behîme lafzıyla dört ayaklı bütün hayvanlara ve dâbbe lafzıyla da tek hücreli, çok hücreli, iki ayaklı, dört ayaklı veya çok ayaklı bütün canlılara işaret etmiş olan Kur'ân, böylece bütün biyoloji âlemine dikkat çekmiş, hayvanların hepsinden genel ifade ile söz etmiştir.
Kuş:
Tayr: Kuşlar demektir, tekili tâirdir. Kuş deyince hatıra uçmak gelir. Kur'ân-ı Kerîm de, insanın dikkatini, havada kanatlarını açıp yumarak uçan kuşlara çekmektedir: “Göğün boşluğunda, O'nun emrine boyun eğdirilmiş olan kuşlara bakmadılar mı? Onları Allah'tan başka tutan yoktur. Şüphesiz bunda, inanan bir kavim için âyetler (Allah'ın büyüklüğüne işaretler) vardır.” 248; “Üstlerinde (kanatlarını) açıp yumarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları (havada) Rahman'dan başkası tutmuyor. Doğrusu O, her şeyi görmektedir.” 249. Bu iki âyette insanların üstlerinde kanatlarını açıp yumarak uçan kuşları düşünüp Allah'ın büyüklüğünü ve birliğini anlamaları; zira onları havada tutanın Allah'tan başkası olmadığı; Allah'ın her şeyi görüp bildiği vurgulanmaktadır.
“Görmedin mi göklerde ve yerde olan kimseler, kanatlarını çırparak uçan kuşlar Allah'ı tesbîh ederler? Her biri kendi duasını ve teşbihini bilmiştir. Allah da onların ne yaptıklarını bilmektedir...”250 Bu âyette de göklerde ve yerde bulunan tüm canlıların, kanatlarını açıp (yumarak) uçan kuşların Allah'ı tesbîh ettiği; her birinin kendine özgü tesbîhi bildiği; Allah'ın da herkesin ne yaptığını bildiği vurgulanmaktadır.
Kuş türlerinin havada küme küme uçuşları, tam bir sosyal olaydır. Halk arasında "Her kuş kendi zümresiyle uçar" sözü, kuşların kendi aralarında sosyal sınıflar oluşturduklarını ve toplumsal yaşadıklarını belirtir. Nitekim “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz Kitâbda hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rableri(nin huzuru)na toplanacaklardır.”251 âyeti de yeryüzünde yürüyen canlıların ve uçan kuşların her türünün de insanlar gibi belli kurallara göre hareket eden birer topluluk oluşturduklarını bildirmektedir. Onlar da insanlar gibi sınıf, sınıftır. Yürüyen veya sürünen hayvanlardan her tür bir ümmet, kuşlar bir ümmet, insanlar bir ümmettir.
Kuşların biyolojisi de olağanüstülükleri içerir: Bazı türlerde görkemli çiftleşme öncesi gösterileri, değişik biçimde ve çeşitli malzemeyle yuva yapımı, büyük uzaklıklara göç vb.
247] 5/Mâide, 3
248] 16/Nahl, 79
249] 67/Mülk, 19
250] 24/Nûr, 41
251] 6/En'âm, 38
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Kuşların çiftleşme gösterileri de ilgi çekicidir. Bu gösteriler sırasında bazı cennet kuşları baş aşağı asılır. Erkek firkateyn kuşu, gagasının altındaki kırmızı "torbayı" şişirir. Çiftleşme gösterisinde aktif olan, genellikle erkektir: İnsan duygularıyla söylersek, sanki dişiyi baştan çıkarmaya çalışır. Tepeli dalgıç da erkek ve dişi, suda karşı karşıya durur, başlarını sallayıp tepeliklerini dikleştirirler. Erkek lirkuşu, kocaman kuyruğunu sırtına yatırır, öyle ki vücudu bu kuyruğun altında tamamen kaybolur. Yenikaledonya'daki bahçe kuşu, bir çeşit çardak yapar, dişisine vermek üzere yanına birtakım süslü şeyler yığar." 252
Tüy tek başına kuşları belirtmeğe yeter. Gerçekten de kuş dışındaki hayvanlarda tüy yoktur. Kuşta ön üyeler kanatlara dönüşmüştür. Uçma yetisi birtakım anatomik karakterleri gerektirir (içi boş kemikler, hava keseleri, vb.). Kuş, henüz bütün sırları bilinmeyen olağanüstü bir uçucudur.
Kuşlar belli zamanda ve birlikte göç ederler. Fakat bunlar aynı yerden göçe başlamazlar. Çünkü hepsi aynı yerde bulunmaz. Çoğu tür, önce belirli bir yerde toplanır, sonra hep birlikte göçe başlarlar. Ama bu zamanlamayı nasıl yapmaktadırlar? Bu denli düzenli bir sistemin kendi kendine oluşması düşünülebilir mi?
Kuşlar uçmak için büyük enerji harcarlar. Harcanan bu enerjiyi karşılayabilmek için kara ve denizdeki tüm canlılardan daha çok yakıta ihtiyaç duyarlar. Meselâ 3.000 km.lik Hawai-Alaska mesafesini katedebilmek için birkaç gramlık, minik "sarısalkım kuşu", yolculuğu boyunca 2.5 milyon kez kanat çırpmak zorundadır. Buna rağmen 36 saat gibi uzun bir süre havada kalabilmektedir. Bu yolculuğu sırasındaki sürati ise saatte ortalama 80 km.dir. Bu kadar yorucu bir uçuş sırasında, kuşların kanındaki asit miktarı aşırı derecede artar ve yükselen vücut ısısı nedeniyle de kuş bayılma tehlikesiyle karşılaşır. Bazı kuşlar bu tehlikeyi karaya inerek engellerler. Peki, engin denizlerin üzerinde göç edenler nasıl kurtulacaktır? Onun denizin üzerinde iken inebileceği bir kara parçası bulması imkânsız gibidir. Kuşbilimci Wörner Nachtiyall, bu durumda kuşun kanatlarını mümkün olduğu kadar açıp, kendini bırakarak serinlediğini gözlemiştir.
Göçmen kuşların metabolizmaları bu işi kaldıracak kadar güçlüdür. Meselâ en küçük göçmen kuş olan "Kolibrin"in vücudundaki metabolizma hareketi, bir filinkinden yirmi kat daha fazladır. Bu sebeple kuşun vücut sıcaklığı, 62 dereceye ulaşır.
Uçuş Teknikleri: Kuşlar, böyle zorlu uçuşlar için uygun bir tarzda yaratılmış olmalarının yanında, bir de elverişli rüzgârlardan faydalanmalarını sağlayacak yeteneklerle donatılmışlardır. Meselâ leylek, yükselmekte olan ılık hava akımlarıyla 2000 metreye kadar çıkar, ardından kanat çırpmaksızın bir sonraki ılık hava akımına doğru süzülür. Kuş sürülerinin bir başka uçuş tekniği ise "V" şeklindeki uçuştur. Bu sayede önde giden güçlü ve büyük kuşlar, karşı hava akımına karşı bir çeşit kalkan oluşturarak, daha zayıf olanların işlerini kolaştırırlar. Uçak mühendisi Dietrich Hummel bu şekilde bir organizasyonun, sürü genelinde %23 tasarruf sağladığını ispatlamıştır.
Mükemmel Duyma Yeteneği: Kuşlar göçleri sırasında hava olaylarına da dikkat ederler. Örneğin, yaklaşan bir fırtınanın odağına girmemek için yollarını değiştirirler. Kuşların bu özelliğini araştıranlardan ornitolog Melvin L. Kreithen
252] Memo Larousse I, s. 103, Aydın Kitaplar, İstanbul, 1991
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 69 -
bazı kuşların atmosferde çok uzak mesafelere yayılan son derece küçük frekanslı sesleri işittiklerini saptamıştır. Bu sayede göçmen kuş, bulunduğu yerden çok uzaktaki bir dağın üzerinde patlayan fırtınayı veya yüzlerce km. ileride, denizin üzerindeki gök gürültüsünü işitebilmektedir. Ayrıca kuşların göç yollarını, hava şartlarının tehlikeli olduğu bölgelerden uzak tuttukları da bilinmektedir.
Yön Algılama: Kuşlar, binlerce km.lik uçuşları sırasında, pusula, harita, ya da benzeri yön belirleyicilerden yoksun olarak nasıl doğru yönü bulmaktadırlar?
Yapılan araştırmalarda dünyânın manyetik alanının, özellikle kuş türleri üzerinde etkili olduğu; kuşların, yerin manyetik alanından yararlanarak yönlerini bulmalarını sağlayan oldukça gelişmiş bir "manyereseptör" (manyetik alan algılayıcısı) sistemine sahip oldukları anlaşılmıştır. Bu sistem sayesinde kuşlar, göç sırasında dünyânın, değişen manyetik alanını hissederek, yönlerini belirlemektedirler. Deneyler, göçmen kuşların, manyetik alandaki %2’lik bir değişimi bile algıladıklarını göstermiştir. 253
Hz. peygamber, kuşların rızıklarını aramak üzere sabahleyin yuvalarından çıkıp dolaşmalarını, tevekküle (Allah'a güvenmeğe) örnek vermiştir: "Siz, hakkıyla Allah'a tevekkül etseydiniz O, kuşları beslediği gibi sizi de beslerdi. Sabahleyin kursağı boş çıkan kuşlar, akşamleyin tok dönerler." 254
Bu hadîs, bir yandan Allah'a tevekkülün önemini anlatırken, bir yandan da kuşların çalışkanlığına ve çalışmanın önemine dikkat çekmektedir. Zîrâ kuşlar, tevekkül edip de yuvalarında kalmıyorlar, rızıklarını aramak üzere yuvalarından çıkıp dolaşıyor, aradıkları rızıklarına ulaşıyorlar. Sabahleyin karnı aç çıkan kuşlar, akşamleyin kursağı tok olarak dönüyorlar. İşte tevekkül budur. Allah'ın, rızkını vereceğine güvenerek çalışmak, rızkın sebeplerine yapışmaktır.
Zi'b: Zi'b, erkek kurt anlamına gelir, dişisine zi'be denilir.
Çoğulu ziâb, zü'bân, kıllet cem'i ez'üb gelir. Seyyid, Serhan, Amles isimlerini de taşıyan kurt, aslan gibi açlığa dayanıklıdır. Saldırganlığına rağmen bulamadığı zaman sabreder. Çok uluyan bir hayvandır.
“(Ya'kûb) Dedi ki: "Onu götürmeniz beni üzer; korkarım ki, sizin haberiniz yokken onu kurt yer!" Dediler ki: "Biz bir topluluk olduğumuz halde onu kurt yerse, o zaman biz tamamen beceriksiz kimseleriz, demektir!" Nihâyet onu götürüp de kuyunun dibine atmağa topluca karar verdikleri zaman biz, Yûsuf a: "Andolsun sen onların bu işlerini, hiç farkında olmayacakları bir sırada kendilerine haber vereceksin!" diye vahyettik. Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler. "Ey babamız, dediler, biz gittik, yarışıyorduk; Yûsuf u yiyeceğimizin yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş! Ama biz doğru söylesek de sen bize inanmazsın!"255 âyetlerinde, Yûsuf'u kıskanan kardeşlerinin, onu kıra götürüp kuyuya attıkları ve babalarına döndüklerinde kendileri kırda yarışırken Yûsuf'u kurt götürmüş olduğunu söyledikleri anlatılmaktadır.
Vahşî Hayvanlar
(Vuhûş): Vahşî Hayvanlar demektir. Tüm yabanî hayvanların ortak adıdır.
253] Cavid Yalçın, Düşünen İnsanlar İçin, s. 145-151 -özetle-
254] İbn Mâce, Zühd 14; Tirmizî, Zühd 33; İbn Hanbel, Müsned 1/30, 52
255] 12/Yûsuf, 13-17
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çoğulu vühûş. Yaban eşeği, yaban öküzü, yabanî insan denilir. "Vahşî hayvanlar haşrolunduğu zaman" 256 âyetinden, vahşî hayvanların da Kıyâmet olayında salıverileceği yahut İlâhî Mahkemeye getirileceği anlaşılmaktadır. Hayvanların haşredilmesi konusunda üç görüş vardır:
Birine göre Kıyâmet günü hayvanlar da diriltilir, birbirlerinden haklarını alırlar, sonra toprak olurlar. İkincisine göre hayvanların haşri, Kıyâmetin dehşeti sırasında hepsinin ölmesidir. İnsanlardan ve cinlerden başkası diriltilip mahşere getirilmez. Bu görüş İbn Abbâs'a atfedilir. Üçüncüsüne göre hayvanların haşri, Kıyâmetin dehşetinde bir araya toplanması ve birbirine karışmasıdır. 257
Taberî de son anlamı tercih etmiştir. Gerçekten bu anlam daha uygundur. Çünkü âyetlerin amacı, Kıyâmetin korkunçluğunu belirtmektir. O günün korku ve telâşı içinde en kıymetli develerin dahi başıboş bırakılacağını, artık kimsenin malına sâhip olamayacağını, çevrelerine toplanan vahşî hayvanları kovalamayacağını anlatmaktır. İnsanlar, mallarını, hayvanlarını korumak, develerinin, koyunlarının parçalanmasını önlemek için vahşî hayvanları kovalarlardı. Ama o gün mal mülk düşünmediklerinden, ortalığa yayılan vahşî hayvanları kovalamazlar.
Bu arada "Vahşî hayvanlar haşredildiği zaman" âyetinde insanlar gibi bütün canlıların da diriltilip, İlâhî Mahkemede birbirlerinden ve insanlardan haklarını alacaklarına da işaret vardır. Ancak diriltilen hayvanların tekrar öldürülmesinin hikmetini anlamak güçtür. Müslim'in rivâyet ettiği hadîste boynuzsuz koyunun, boynuzludan hakkını alacağı belirtilmiştir:
Ebûzer (r.a.) diyor ki: "Biz Allah'ın Elçisi’nin (s.a.s.) huzurunda idik. İki keçi birbirine tos vurdu. Allah'ın Elçisi: Niçin dövüştüklerini biliyor musunuz? diye sordu. Hayır, dedik. Fakat Allah biliyor ve aralarında hüküm verecektir, buyurdu."258 Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen bir hadîste Allah'ın Elçisi (s.a.s.): "Kıyâmet gününde boynuzsuz hayvan, (kendisine tos vuran) boynuzlu hayvandan hakkını alacaktır"259 buyurmuştur. Hz. peygamber'in şöyle buyurduğu da rivâyet edilmiştir: "Yüce Allah'ın yüz rahmeti vardır. Onlardan sadece birini yaratıklara ayırmıştır. İşte yaratıklar o bir rahmet fle birbirlerine acır, şefkat ederler. Onunla vahşî hayvanlar yavrularına acırlar. Kendi yanında bulunan doksandokuz rahmeti ile de Kıyâmet gününde kullarına acır (onlara merhamet eder)." 260
Ağaçları, meyveleri, suları, ırmakları olan cennetin, cıvıl cıvıl kuşlardan, renk renk, her biri ayrı bir güzellikte hayvanlardan boş olması, pek zevke uygun düşmez. Nitekim Enes ibn Mâlik'in rivâyet ettiği bir hadiste peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cennette buhtler (uzun boyunlu, makbul develer) gibi kuşlar vardır, cennetin ağaçlarında beslenirler.” Ebubekir (r.a.): 'Yâ Rasûlallah, onlar ne güzel kuşlar!' dedi. Buyurdu ki: “Onların yenilmesi, kendilerinden daha güzel, daha hoştur!” Bu sözünü üç kez yineledi ve: 'Ey Ebûbekir! Senin de onları yiyenlerden olmanı umarım' dedi." 261
256] 81/Tekvîr, 5
257] Câmi'u'l-Beyân, 30/67; et-Teshîl, 4/180
258] İbn Hanbel, Müsned 5/162, 173
259] İbn Hanbel, Müsned 2/235, 301
260] Hayâtul-Hayavân, 2/411
261] el-Fethu'r-Rabbânî, 24/188
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 71 -
Bureyde el-Eslemî'nin rivâyetine göre de: "Peygamber’e (s.a.s.) bir adam geldi: 'Yâ Rasûlâllah, ben atları severim, cennette at var mıdır?' dedi. 'Alllah seni cennete soktuktan sonra kırmızı yakuttan ata binmek iste sen, binersin ve biner binmez seni dilediğin cennete götürür' buyurdu. Kendisine bir başka adam geldi: 'Yâ Rasûlâllah, cennette deve var mıdır?' dedi. 'Ey Allah'ın kulu, Allah seni cennete sokarsa, orada canının çektiği, gözünün hoşlandığı her şey senin için var olur' buyurdu." 262
Bezzâr ve İbn Kani'in çıkarımlarına göre Hz. peygamber'in: "Keçiye iyi bakın, eziyet veren şeylerini giderin. Çünkü o, cennet hayvanlarındandır" demiş olduğunu yukarıda anmıştık. Bu hadîsler, cennette çeşit çeşit kuşların, atların, develerin, koyunların, keçilerin ve insanın görmek istediği her çeşit hayvanın bulunacağını ifâde etmektedir. Bunlardan daha kesin olarak yüce Allah Vakıa Sûresinde cennetliklerin ni'metlerini sayarken, 21'nci âyette: "Canlarının çektiği kuş etleri" yiyeceklerini buyurmaktadır. Demek ki cennette kuşlar var ki kuş etleri de vardır. O halde hayvanların toprak olacağındaki haberler, Kur'ân'ın ruhuna ve hadîslere terstir.
Bizce bazı müfessirlerin sandıkları gibi hayvanların haşri, sadece öc veya hak alıp sonra toprak olmak için değildir. Dünyada bulunan hayvanlar, âhirette de daha mükemmel biçimde var olacaklardır. Ruh taşıyan her şey, bu âlemden o âleme intikal eder. Ruh ölmez. Bedeninden ayrılan her ruh, kendisine özgü, kendi düzeyindeki bir rûhânî âleme gider. Hayvanlar da kendi düzeylerindeki hayvanlarla beraber olur. Âhiret hayatı, dünyâ hayatının uzantısı, daha mükemmeli; hayâtın gölgesi değil, gerçeğidir. Burada var olan her canlı, orada da vardır. Orada hayvanların, birbirinden haklarını aldıktan sonra toprak olacakları hakkındaki rivâyet doğru değildir. Yüce Allah, sadece hayvanların birbirinden haklarını alması için onları diriltip sonra toprak etmez. Toprak olacaklarsa haklarını alsalar ne yararı var? Bu, İlâhî hikmete uygun değildir. Ruh, maddeden soyutlanınca ölmez, toprak olmaz. Ölüm, şu dünyadaki maddeye özgüdür. O âlemde ölüm yoktur, orası ölümsüzlük âlemidir. Nitekim yüce Allah: "Orada ilk ölümden başka ölüm tadmazlar" 263 buyurmuştur. Orada ölüm yok ise dirilmiş olan hayvanlar da bir daha ölmeyecektir. Gerçeği Allah bilir.
Sinek:
Zübâb: Sinekler anlamında çoğul bildiren bir cins ismidir. Tekili zübâbe ve zibbân Demîrî'ye göre zübâb, en aptal hayvanlardandır. Çünkü kendini helake (ölüme) atar. Bataklık yerlerde ürer. Zübâb, Hac Sûresinde putların zayıflığını belirten bir meselde geçer: “Ey insanlar, size bir temsil verildi, onu dinleyin: O Allah'tan başka yalvardıklarınız (var ya), onların hepsi bir araya toplamalar, bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar: İsteyen de âciz, istenen de.” 264
Taberânî ve İbn Ebî'd-Dunyâ'nın, Ebû Umâme'den nakline göre peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Mü'mine, kendisini korumak için yüzaltmış melek görevlendirilmiştir. Onu, mukadder olmayan olaylardan korurlar. Meselâ gözü koruyan yedi melek vardır: Sıcak yaz gününde sinekler bal çanağındaki balı
262] el-Fethu'r-Rabbânî, 24/203
263] 44/Duhân, 56
264] 22/Hacc, 73
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nasıl savunursa onlar da gözü öyle savunurlar. Eğer size görünseler, onları her düzlükte ve dağda görürsünüz: Hepsi elini sermiş, ağzını açmış vaziyette (sizi beklemektedir). Eğer kul, bir göz açıp yumma kadar bir zaman kendi kendine bırakılsa şeytânlar onu kapar." 265
Hayvanlarla İlgili Doğaya Aykırı Uygulamalar
“(O şeytan) Ki Allah ona la'net etti ve o da, ‘Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım.’ dedi. Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim: Hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim: Allah'ın yaratışını değiştirecekler! Kim Allah'ın yerine şeytanı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyana uğramıştır.”266 Bu âyetlerde la'netli şeytanın, Allah'ın birtakım kullarını yoldan şaşırtacağına, onları kuruntulara düşürüp hayvanların kulaklarını yarmaya, Allah'ın yaratışını değiştirmeye yönelteceğine and içtiği belirtilmekte; Allah'ı bırakıp şeytana uyanların, açık bir ziyana uğrayacakları vurgulanmaktadır. 119'ncu âyette belirtilen hayvanların kulaklarını yarma, Allah'ın yaratışını değiştirme şöyle olurdu: Bir dişi beş defa doğurur, beşinci yavru erkek olursa, bahire adını verdikleri o hayvanı putlarına adarlar, kulağını yarıp salıverirlerdi. Artık onu hizmette kullanmazlar, su ve otlaktan men etmezler, kesmezlerdi.
Hayvanın kulağını yarmak, hem hayvana eziyet, hem de onu çirkinleştirmektir. Allah'ın yaratışını değiştirme, doğal biçimi değiştirme, çirkinleştirme anlamındadır. Tek Allah'a kulluk etmek demek olan İslâm da insanın doğal dinidir. Buna şirk karıştırmak, doğal dini bozmak anlamına gelir. Kur'ân: "Sen yüzünü Allah'ı birleyici olarak doğru dine çevir: Allah'ın insanları yarattığı fıtrata (doğaya) uygun olan dine. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur."267 buyurmuştur. Bu, Allah'ın yarattığı doğayı değiştirmeyiniz, insanları doğal halinde bırakınız, demektir. Hz. peygamber (s.a.s.) de: "Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra onun ana babası, onu ya Yahudi, ya hırıstiyan, ya da Mecûsî yapar. Nasıl ki hayvan da organları tam bir hayvan doğurur. Hiç kulağı kesik görür müsünüz?" 268 buyurmuştur.
Allah'ın yaratışını değiştirme hakkında çeşitli sahabe ve tabiîlere atfedilen tefsirler vardır. Bunlara göre Allah'ın insanlığa uygun gördüğü tevhîd dinini değiştirmek, Allah'ın yaratışını değiştirmek olduğu gibi, hayvanların kulaklarını kesmek, organlarını sakatlamak, insanın doğal güzelliğini bozmak; kadının erkeğe, erkeğin kadına benzemesi gibi şeyler hep Allah'ın yaratışını değiştirmektir.
Hz. peygamber'in, hayvanları ve insanları iğdiş etmekten menettiği gibi,269 dövme yapanlara, yüzünün kıllarını çekenlere la'net ettiği rivâyet edilir.270 Hayvanların ve insanların kısırlaştırılması, Allah'ın yaratışına aykırıdır. Neslin devamı için Allah'ın açtığı üreme yollarını kapatmaktır. Kulak dilme, hayvanı sakatlamaktır. Döğüm yapma da insanı güzelleştirmez, çirkinleştirir. Böyle hayvanları ve insanları sakatlayan, doğal güzelliği bozan işlemler, âyetin delaletiyle haram olduğu gibi hadîslerle de yasaklanmıştır.
265] Kavzînî, Acâibu'l-Mahlûkat, 47; el-îmânu bi'l-Melâikeh, s. 161; Hayâtu'l-Hayavân, 1/502
266] 4/Nisâ, 118-119
267] 30/Rûm, 30
268] Buhârî, Cenâiz Bâbu mâ kîle fî evlâdi'l-muşrikîn
269] İbn Hanbel, Müsned 2/24
270] Buhârî, Tefsîr, Hadîd Sûresi
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 73 -
Ancak yüzün kıllarını çekmek gibi, özellikle kadınların yaptıkları bazı süslenmeleri haram sayan hadîslerin sağlığı üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü güzelleşme, özellikle kadının ihtiyacıdır. Allah'ın Elçisi, yas zamanı dışında kadınların süslenmelerine müsâade buyurmuştur, da Hz. Âişe'nin anlattığı bir hadîs ilginçtir: Hz. peygamber (s.a.s.), sakalını boyardı.271 Bir yere gitmiş olan kimsenin, evine geceleyin arısızın çıkıp gelmesini hoş görmez, kadınlara taranıp süslenme fırsatı tanınmasını emrederdi.272 Câbir ibn Abdullah diyor ki: "Biz Allah'ın Elçisi ile beraber bir gazadan döndük. Medine 'ye geldiğimizde evimize gitmek istedik. Buyurdu ki: 'Durunuz, yatsı vakti evlerimize girelim ki saçı tozlanmış, karışmış olan kadınlar taransınlar, kocası yanında bulunmayan kadınlar kıllarını gidersinler." 273
Demek ki âyette kötü görülen şey, süslenmek, güzelleşmek değil, Allah'ın yarattığı doğayı değiştirecek biçimde doğal durumu bozmak, doğal güzelliği çirkinleştirmektir. Hz. peygamber (s.a.s.), hayvanın yüzüne damga vurulduğunu görünce, her canlının en güzel yerinin yüz olduğunu, damga vurarak yüzü çirkinleştirmemelerini, mutlaka damga vurmak gerekiyorsa yüzüne değil, kalçasına vurmalarını buyurmuştur.
Hayvanlar Çift Yaratılmıştır
“Ne yücedir O (Allah) ki toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır.”274 Bu âyette bitkileri, hayvanları ve daha bilmedikleri nice şeyleri çift; erkekli dişili yaratan Allah'ın şânının yüceliği vurgulanıyor. “Subhâne”: Ne yücedir, eksikliklerden uzaktır, anlamına gelir.
Dünyada her şey alternatifli, zıtlı, erkekli, dişilidir. İnsanlar erkekli, dişili olduğu gibi ağaçların, bitkilerin çiçekleri de öyledir. Bütün maddelerin temeli olan atomlarda da bu çiftlilik görülür: Pozitif elektrik yüklü çekirdek ve onun çevresinde korkunç sür'atle dönen negatif elektrik yüklü elektronlar. "Âlemdeki her şeyin bir benzeri veya zıddı bulunur: Ruh ve beden; madde ve kuvvet; cevher ve araz; enfüs ve âfâk; yer ve gök; karanlık ve aydınlık; dünyâ ve âhiret. Elektrik bile pozitif ve negatif diye ikiye ayrılır. Ancak burada asıl kasıt, bütün âlemin yaratıklarını anlatmak değil, bir şerîk ve nazîri bulunan bütün eşlerin, bütün çiftlerin yaratılmış olduğunu, yaratılmışların da yaratıcı olamayacağını anlatarak yaratıcının nezâhet ve birliğini ispat etmektir. Bundan başka ezvâc tabir olunmasında diğer bir nükte daha vardır ki insan hayatı için önceki ni'metlerden daha önemli olan evlenme ni'metinin yaratılmasına işaret ile şükre teşvik ifâde eder." 275
Her ağaç, her bitki ancak erkek ve dişi tohumlarının birleşmesiyle ürün verir. Ağaçların çoğunda erkek ve dişi organlar vardır. Bazı türlerde de erkek ve dişi organlar ayrı ağaçlardadır. Ağaçların çoğunda erkek ve dişi aynı çiçekte bulunur. Bazılarında ise ayrı çiçeklerde olur.276 Yüce Allah, yalnız bitkileri değil, bütün canlıları böyle çiftli, erkekli dişili yaratmıştır.
271] Ebû Dâvûd, Libâs, bâb fi’l-mesbûğ bi's-sufrati
272] Buhârî, Nikâh, bâb lâ yatruk ehlehû leylen; Müslim, İmaret, b. 56, h. 180
273] Müslim, İmâret, b. 56, h. 181
274] 36/Yâsîn, 36
275] Hak Dini Kur'ân Dili, 5/4028
276] el-Cevâhir fî Tefsîri’I-Kur’an, 7/80-81
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Sizin için kendinizden çiftler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Bu(düzen içi)nde sizi üretiyor. O'na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.”277 Allah, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. İnsanlara, yine kendilerinden zevçler yarattığı gibi hayvanlardan da zevçler yaratmıştır. Onların da erkeği, dişisi vardır. Allah, insanları, hayvanları zevçlerin (karşıt çiftlerin) birleşmesiyle, anne rahminde yaratmaktadır. Bitkiler de yine bu çiftleşme ile yaratılır. Tozlanma ile erkek tohum, dişisini aşılar, bundan ürünler oluşur. Bu düzeni koyan ve yürüten Allah'ın benzeri gibi kudretli, hikmetli hiçbir varlık yoktur, O işitendir, görendir.
Hayvanlara Merhamet
“De ki: ‘Göklerde ve yerde olanlar kimindir?’ ‘Allah'ındır’ de. O, rahmet etmeyi Kendi üstüne yazmıştır (merhameti Kendisine prensip edinmiştir). Sizi elbette varlığında şüphe olmayan Kıyâmet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini ziyana sokanlar, inanmazlar.” 278 Bu âyette göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın, rahmeti kendisine prensip edinmiş olduğu; insanları vukubulacağında kuşku olmayan Kıyâmet gününde toplayacağı, o gün inançsızların, canlarına yazık edecekleri belirtilmektedir.
Rahmet, kalbdeki acıma duygusudur. Bu duygu, sahibini, acınan objeye karşı lütuf ve ihsana sevk eder. Allah'ın kuluna rahmeti (acıması), kulun acıması gibi değil, kulunu esirgemesi, ona iyilik etmesi demektir. Âyetteki: "O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmıştır (merhameti Kendisine prensip edinmiştir).” cümlesi şu anlama gelir: Allah merhameti, acımayı Kendisine prensip edinmiştir. O'nun, inançsızlara, haksızlara fırsat vermesi, bu ezelî acıma prensibinin gereğidir. O, yaratıklarına acıdığından dolayı inkârcıları ve haksızları hemen cezalandırmaz; doğru yola gelmeleri için onlara fırsat verir. Yine kullarına acımasından dolayı onları mutlaka Kıyâmet gününde toplayacaktır. Tâ ki herkes dünyada yaptığının karşılığını görsün. Eğer dünyada zulme uğrayan, âhirette hakkını almazsa; ömrünü sefalet içinde geçirmiş, Hak ve hakikate bağlı kul, âhirette sabrının ödülünü görmezse ona haksızlık olur. İşte Allah, rahmeti gereği insanları bir araya toplayacak, onlara dünyada yapmış oldukları iyilik veya kötülüklerin karşılığını verecektir. Âhiret, Allah'ın rahmetinin eseridir. Cennet O'nun rahmetinin, cehennem gazabının görüntüsüdür.
Ancak Allah'ın rahmeti, gazabından fazladır, peygamber (s.a.s.): "Allah, yaratmayı bitirince 'Rahmetim gazabımı geçti' diye yazdı!"279 buyurmuştur. Allah, gazabının eseri olan cehennemi yedi kapılı (yani yedi bölümlü)280 rahmetinin eseri olan cenneti de sekiz kapılı yaratmıştır. (Cennetin sekiz kapılı olduğuna dair hadisler vardır: "Kim, 'Allah'tan başka tanrı yoktur, O birdir, ortağı yoktur; Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. İsâ Allah'ın kulu, cariyesinin oğlu, Meryem'e attığı kelimesi ve O'nun ruhudur. Cennet haktır, ateş haktır' derse Allah onu, cennetin sekiz kapısından hangisinden dilerse oradan cennete sokar." 281; "Güzelce abdest alıp üç defa 'Allah'tan başka tanrı olmadığına, O'nun bir olup ortağı bulunmadığına tanıklık ederim. Muhammed'in, Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ederim' diyen kimseye, cennetin sekiz kapısı açılır,
277] 42/Şûrâ, 11
278] 6/En'âm, 12
279] Buhârî, Tevhîd 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 14-16; İbn Mâce, Zühd 35; İbn Hanbel, Müsned 2/242, 258
280] 15/Hıcr, 44
281] Müslim, İmân 46
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 75 -
dilediği kapıdan girer." 282
Allah'ın rahmetinin, gazabından çok fazla olduğunu vurgulayan Peygamber (s.a.s.), İlâhî rahmetin genişliğini şu ilginç misalle anlatmıştır: "Allah rahmeti yüz parça yarattı, 99'unu yanında tuttu, yeryüzüne sadece bir parçasını indirdi. İşte bu bir parça rahmet iledir ki yaratıklar birbirine acımaktadırlar. At, süt emen yavrusuna engel olmaması için ayağını o rahmet sayesinde kaldırır."283 Bu hadîs, Allah'ın merhametinin, yaratıkların acıma duygusundan 99 kat fazla olduğu anlaşılır. Namazın her rek'atinde okunan Fatiha Sûresinde Allah'ın, "âlemlerin rabbi" olduğu belirtildikten sonra O'nun çok kapsamlı rahmetini bildiren Rahman ve Rahîm sıfatlan vurgulanmaktadır.
Müslümanın en mühim özelliklerinden biri de merhametli,284 yufka yürekli olmasıdır. Hz. Muhammed Aleyhisselâm, Allah'ın sıfatlarından olan "rahîm; çok merhametli" sıfatıyla anıldığı gibi sahâbîlerinin de öyle acıma duygusuyla dolu oldukları belirtilmiştir: "Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da birbirlerine karşı çok merhametlidirler." 285
Yaratıcı Allah her şeyi istemiş, beğenmiş, yaratmıştır. Her şey, O'nun sonsuz koruması ve rahmeti altına sığınmış, yaşamasına devam etmektedir. Her işimizin başında Allahü Zülcelâl'in şu iki sıfatını anarak O'na iltica eder, O'ndan yardım bekleriz: Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm; Merhamet edip bağışlayan Allah'ın adıyla başlarım." Şu âyet dilimizden düşmez: "Allah koruyanların en hayırlısı ve acıyanların en merhametlisidir." 286
Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiş: "Peygamber Aleyhisselam'ın huzuruna esirler getirildi. Bir kadın göğsünden sütü sağıyor, esirler arasında bulduğu bir çocuğu göğsüne yapıştırıp emziriyordu. Peygambar (s.a.s.) bize: "Bu kadının, çocuğunu ateşe atmasını zanneder misiniz?" dedi. "Hayır, dedik, atmak elinde olduğu müddetçe atmaz.” “O halde, dedi, Allah kullarına, bu kadının çocuğuna karşı olan merhametinden daha merhametlidir."
Öyle Rahimdir Allah ki bu kadar hatâlarına, isyanlarına rağmen kullarının azıklarını kesmez, verir. Mahlûkatına bu kadar merhametli olan Allah, yaratıklarına başkalarının dokunmasına, zulmetmesine razı olur mu? Allah en küçük bir böceğinden dahi vazgeçmez. Allah’ın mahlûkuna acımak O’nun rızâsını kazandırır. "Yetimin başını okşayan kimse onun tüyleri sayısınca sevaba nâil olur."
Yalnız insanlara değil, canlı olan her varlığa acımak lâzımdır. Hayvan hakkı, insan hakkından daha mühimdir. Ağzı dili olmayan hayvanlara yapılan zulmü Allah affetmez. Gerçi İslâmda avlanmak mubahtır ama bu sadece bir menfaat için yapılabilir. Onu da ifrata götürmemek lâzımdır. Hayvanları döllenme zamanlarında avlamak günâhtır. Öldürme zevkini tatmin için masum hayvanlara kıyanlar, şu hadîsteki uyarıyı düşünmelidirler: "Bir kimse haklı bir sebep olmadan bir serçeyi öldürürse o hayvan, Kıyâmet gününde feryad ü figanıyla Allah'a gelir ve: 'Yâ
282] İbn Mâce, Tahâret 57, 60; Cenâiz 57). Kezâ bakınız: Nesâ'î, Tahâret 108; Dârimî, Mukaddime 19; İbn Hanbel, Müsned 4/14
283] Buhârî, Edeb 19
284] 9/Tevbe, 128
285] 48/Fetih, 29
286] 12/Yûsuf, 64
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbi, falan adam bir yararı olmadan (yokyere) beni öldürdü!' der." 287 Hadîsin başka varyantlarında: "Her kim, bir serçeyi ya da ondan büyük bir hayvanı haklı bir neden olmadan öldürürse, Yüce Allah, Kıyâmet gününde onu ondan sorar.” Hayvanı öldürmek için haklı sebep nedir? diye sormuşlar. Peygamber: "Hayvanı kesip yemendir, başını kesip ortalıkta bırakman değildir!" buyurmuştur. 288
İhramlıya kara avını yasaklayan 5/Mâide 96. âyetin sonundaki "Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun!" ifâdesi, hayvanlara merhamet konusunda önemli bir mesaj vermektedir. Burada şöyle denmek isteniyor: Sizin yanınıza hayvanlar uçup konmakta, yanınızda toplanmaktadırlar. Onlara dokunmazsanız, Allah da sizi korur. Ama siz, yanınıza gelen hayvanlara dokunursanız, huzuruna gideceğiniz Allah size bunun hesabını sorar. Siz, o zayıf yaratıklara karşı nasıl güçlü iseniz, Allah da size karşı güçlüdür. Haksız yere yaratıklarını inciten, öldürenleri cezalandırır. İşte Allah'ın huzuruna gidip yaptıklarınızdan hesap vereceğinizi düşünerek, yanınıza sokulan hayvanlara dokunmayınız, canlara kıymayınız.
Bir menfaat temini veya bir zararın defi için hayvan öldürülebilir, ama burada da hayvana asla zahmet vermemek şarttır: "Bir menfaat temini, bir zarar defi bahis konusu olmadan, değil hayvan öldürmek, hattâ bir otu bile kesmek câiz değildir. Çünkü "Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin, fakat siz onların tesbihini anlamazsınız" 289 buyuruluyor.
Kaldı ki serçeler, arılar, birçok böcekler, hattâ hor gördüğümüz solucanlar tarıma çok faydalar sağlar. Döllenmede, zararlı haşereleri öldürmede, toprağın oksijenlenmesinde büyük rolleri olur. Allah'ın bizim hizmetimize verdiği hayvanlar dövülmez. "Allah kullarına güçleri üstünde bir şey teklif etmez."290 İnsanlar da böyle davranmalıdır. Hayvanın tahammülü ancak elli kilogramlık yükü çekmek ise ona altmış kilo yüklemek, merhametsizliktir.
Her zaman köylerde, şehir caddelerinde rastlıyoruz, burnumuzun kemikleri sızlıyor: Adam arabasına koşmuş zayıf bir at. Yükleyebildiği kadar da yüklemiş. Sonra dikmiş yokuşa. Hayvan zorlanır, omurga kemikleri katlana katlana zorlanır, fakat götüremez. Kuvveti yetmez ki çeksin hayvancağız. Ama kızgınlıkla adam zavallı hayvanın sırtına, kalçalarına şimşek gibi kırbaçlar indirir. Ey insan, vurduğun, saatlerce sırtından inmediğin o hayvanın da bir ruhu var. Onun da Allah ile irtibatı var. Vurulan kamçılar, dürtülen zakutlar, Allah'ın hışmına değiyor da haberin yok.
Allah unutmaz, ihmal etmez, imhâl eder (bir süre fırsat verir). Gizli ve aşikâr her yaptığımızı bilir. Her amel, defter-i a'mâle kaydedilir, cezası, ya burada, ya da âhirette verilir. Şu Hadîs-i Şerifleri unutmamak gerekir: "Fahişe bir kadın, susuzluktan nerdeyse ölecek olan bir köpeğin bir kuyunun başında dolanıp durduğunu gördü. Pabucunu çıkarıp örtüsünü urgan yaparak, pabucuna bağladı. Onunla kuyudan su çıkarıp köpeği suladı. Bu yüzden affedildi.”291 Ebû Hüreyre'den gelen başka bir rivâyette hadîs şöyledir: "Yolda yürümekte olan susamış bir bir adam, yol üstünde gördüğü bir kuyuya inip su içti. Çıktığında susuzluktan soluyan, toprak yiyen bir köpek gördü. 'Bana
287] Nesâ'î, Dahâyâ 42, Sayd 34; Dârimî, Adâhî 16; İbn Hanbel, Müsned 2/166
288] Nesâ'î, Dâhâyâ, 42 -men katele usfûran bi gayri hakkına-
289] 17/İsrâ, 44
290] 2/Bakara, 286
291] Müslim, Selâm b. 41, h. 154
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 77 -
ulaşan susuzluk buna da ulaşmış' deyip kuyuya indi, pabucunu çıkarıp su doldurdu, ağzıyla da tutarak çıktı ve köpeği suladı. Allah ona teşekkür edip onu bağışladı.” ‘Ey Allah 'in Elçisi, bu hayvanlara iyiliğimizden ötürü bize sevap verilir mi?’ diye sordular. “Her ıslak ciğer sahibine yapılan iyilikten ötürü sevap vardır” buyurdu. 292
Ebubekir'in kızı Esma rivâyet ediyor: "Güneş tutulduğu gün, Peygamber (s.a.s.) namaz kıldı ve sonra dedi ki: Cehennem bana o derece yaklaştı ki: 'Ya Rabbi, dedim, ben de onlarla beraber miyim (yoksa)?' Birden bir kadın gördüm. (Esma diyor ki: Zannedersem, Peygamber şöyle devam etti:) O kadını bir kedi tırmalıyordu. (Peygamber): 'Bu nedir?' dedi. Dediler ki: '(Bu kadın) Kediyi hapsetti, kedi açlıktan öldü'." 293 Abdullah ibn Ömer (r.a.) de Rasûlullah'ın şöyle dediğini naklediyor: "Bir kadın, açlıktan ölen bir kedi yüzünden azâb edildi. Bu yüzden cehenneme girdi. Allah onu şöyle azarladı: 'Sen onu yedirmedin, sulamadın, yeryüzünde nasibini arayıp bulması için onu serbest de bırakmadın!" 294
Süleyman Hoca anlatıyor: "Benim, Mehmet isimli bir şoför komşum vardı. Biraz zenginleşti. Bir gün kedi, evde bir leğen sütü içmiş veya devirmiş. 'Vay, bu kedi hırsızlık yaptı!' diye kızmış, benzini döküp kediyi cayır cayır yakmış.
Ben bunu duyunca bir gün kendisine:
‘Yahu, Mehmet sen ne yapmışsın? Hiç Allah'ın mahlûku yakılır mı?’ dediysem de
‘Aman hoca, dedi, siz de bu lâfları söyleye söyleye kulaklarımızı tırmaladınız. Ben böyle şeylere inanmam.’
Aradan bir zaman geçti. Bir gün Mehmet otomobilini tamir için arabanın altına girmiş, uğraşıyormuş. Yanında da yanık sigarasını yere koymuş. Sigaranın ateşiyle benzin tutuşmuş ve Mehmet alevler içinde yanmış.
Hemen hastaneye kaldırmışlar. Duyunca sormaya gittim. Ama adam her şeyden habersiz, sadece bir noktaya gözlerini dikmiş, şöyle bağırıyordu:
“Kediyi uzaklaştırın! Kediyi!..”
İşte böyledir. Mazlumun âhı zâlimde kalmaz.
Hayvanların Haşri
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar (onların durumları, rızıkları, ecelleri takdir edilmiş, yazılmıştır). Biz Kitâbda hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rableri(nin huzuru)na toplanacaklardır.” 295 Yeryüzünde yürüyen canlılar ve uçan kuşların her türü de insanlar gibi birer ümmettir. Onlar da insanlar gibi sınıf, sınıftır. Yürüyen veya sürünen hayvanlardan her tür bir ümmet, kuşlar bir ümmet, insanlar bir ümmet, cinler bir ümmettir. Âyetin sonunda bütün canlıların, nihâyet Allah'a götürüleceği belirtiliyor: “Sonra Rablerine haşredileceklerdir.” Bu ifâdeden Kıyâmet gününde yalnız insanların değil, hayvanların da diriltilip Allah'ın huzuruna götürülecekleri
292] Müslim, Selâm b. 41, h. 153
293] Buhârî, Enbiyâ 54, Şirb 9. bablar
294] Buhârî; Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 7/310-311
295] 6/En'âm, 38
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlaşılır. Âhiret dünyânın özü, ruhudur. Her ruh sahibi o âlemde var olacaktır. "Vahşî hayvanlar haşrolunduğu zaman" 296 âyeti de bunu belirtiyor. Ebûzer (r.a.) diyor ki: "Biz Allah'ın Elçisi’nin (s.a.s.) huzurunda idik. İki keçi birbirine tos vurdu. Allah'ın Elçisi: Niçin dövüştüklerini biliyor musunuz? diye sordu. Hayır, dedik. “Fakat Allah biliyor ve aralarında hüküm verecektir” buyurdu."297 Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen bir hadîste Allah'ın Elçisi (s.a.s.): "Kıyâmet gününde boynuzsuz hayvan, (kendisine tos vuran) boynuzlu hayvandan hakkını alacaktır."298 buyurmuştur.
Müfessirler, hayvanların dünyada çektikleri elemlerin ödüllerini görmek, haklarını almak için haşredileceklerini, sonra toprak olacaklarını söylüyorlar. Bizce haşr, sadece öc veya hak alıp sonra toprak olmak için değildir. Dünyada bulunan hayvanlar, âhirette de daha mükemmel biçimde var olacaklardır. Ruh taşıyan her şey, bu âlemden o âleme intikal eder. Ruh ölmez. Bedeninden ayrılan her ruh, kendisine özgü, kendi düzeyindeki bir rûhânî âleme gider. Hayvanlar da kendi düzeylerindeki hayvanlarla beraber olur. Âhiret hayatı, dünyâ hayatının uzantısı, daha mükemmeli; hayâtın gölgesi değil, gerçeğidir. Burada var olan her canlı, orada da vardır. Orada hayvanların, birbirinden haklarını aldıktan sonra toprak olacakları hakkındaki rivâyet doğru değildir. Yüce Allah, sadece hayvanlar birbirinden haklarını almak için onları diriltip sonra toprak etmez. Toprak olacaklarsa haklarını alsalar ne yararı var? Bu, İlâhî hikmete uygun değildir. Ruh, maddeden soyutlanınca ölmez, toprak olmaz. Ölüm, şu dünyadaki maddeye özgüdür. O âlemde ölüm yoktur, orası ölümsüzlük âlemidir. Nitekim yüce Allah: "Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar" 299 buyurmuştur. 300
Eti İçin Hayvan Kesmek
İslâm'da eti helâl olan hayvanları şer'î ölçülere göre boğazlamaya hayvan kesmek diyoruz. Arapçada eti yenilen hayvanı kesmek ve boğazlamak anlamında kullanılan üç terim vardır. Bunlar zebh, nahr ve tezkiye kelimeleridir. Zebh; boğazlamak, hayvanın boğazına bıçak vurup damarlarını kesmek demektir. Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebîh" veya "zebîha" denir. Ancak bu terim daha çok sığır, koyun ve keçi gibi hayvanların çene altından meşrû şekilde kesimini ifade eder.301
Kur'ân-ı Kerîm'de bu çeşit kesime yer verilir: "Allah size bir sığır kesmenizi (zebhi) emrediyor."302; "Ve İbrahim'e oğulunun yerine fidye olarak büyük bir (koç) kurbanlık verdik." 303
Nahr; bir hayvanı göğsü üzerinden bıçak vurup, boğaz damarlarını kesmek, demektir. Bu, deve cinsi hayvanın kesim şeklidir. Deveyi çene altından kesmek (zebh) mekruh olduğu gibi, koyun ve sığır cinsini de göğsü üzerinden kesmek (nahr) mekruhtur. Ancak bununla birlikte etleri yenilebilir.304 Tezkiye ise, gerçek
296] 81/Tekvîr, 5
297] İbn Hanbel, Müsned 5/162, 173
298] İbn Hanbel, Müsned 2/235, 301
299] 44/Duhân, 56
300] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c.2, s. 384-385
301] es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, t.y, XII, 3; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, İstanbul 1984, cz. V, 9
302] 2/Bakara, 67
303] 37/Saffât, 107
304] el Mevsilî, a.g.e., cz. V, 11; el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 288
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 79 -
kesimi veya av tüfeği üzerine besmele çekmek gibi hükmî kesimi kapsamına alır.
Kesimin meşrûiyeti Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır: "Ölü, kan, domuz, Allah'tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan yuvarlanmış, süsülmüş, canavar yırtılmış olup da ölenler, dikili taşlar üzerinde onlar adına kesilen hayvanlar. Üzerinize haram kılınmıştır."305; "O halde Allah'ın âyetlere inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılan hayvanlardan yiyin."306 İlk âyette sayılan hayvanlardan eti yenilenler, ölmeden önce yetiştirilerek meşrû şekilde kesilirse helâl olurlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Hayvanı keseceğiniz vakit, bıçağı keskinletiniz ki onu rahat ettiresiniz." 307
"Hayvan kan akıtan her şeyle kesilir. Üzerine de Allah'ın ismi anılırsa o kesileni yiyiniz. Yalnız diş ve tırnak müstesnadır. Sebebi şudur diş bir kemiktir, tırnak ise Habeşlilerin kesme âletidir." 308
Kesimin Meşrû Sayılması İçin Gerekli Şartlar
a. Kesenin müslüman veya ehl-i kitaptan olması. Âyette; "... ancak usûlüne göre kestikleriniz müstesnâ" buyurularak, mü'minlere hitab edilmiştir.309 "Bugün size temiz olanlar helâl kılındı. Kitap verilenlerin (Ehl-i Kitabın) yemeği size, sizin yemeğiniz de onlara helâldir." 310
İslâm, kestiğinin yenilmesi konusunda ehl-i kitabı yani hıristiyan ve yahudileri müşrik ve münkirlerden ayrı tutmuştur. Çünkü ehl-i kitap temelde vahye, peygamberliğe ve genel anlamda dinin aslına inandıkları için mü'minlere daha yakındır. "Ehl-i kitabın yemeği" ifadesi, onların her türlü yemeğini kapsamına alır. Kestikleri hayvanlar da buna dâhildir. Ancak leş, akan kan ve domuz eti gibi bizzat haram olanlar bundan müstesnadır. Bunlar haramdır. Diğer yandan kestikleri hayvan üzerine Mesîh, Üzeyir, haç ve benzeri, Allah'tan başkasının ismini zikretmemeleri de gereklidir. 311
b. Besmele çekmek: İslâm, bir hayvanı keserken üzerine Allah'ın adının anılması prensibini getirmiştir. Başka ilâh anılarak, putlar adına veya kasten besmele terkedilerek kesilen hayvanın etini haram kılar. "Kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanları yemeyiniz." 312 Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'ın adı anılarak, kanı akıtılan hayvanın etini yeyiniz"313 buyurmuştur. Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir grup insan Allah Rasûlüne gelerek şöyle dediler: Bazı kimseler bize et getiriyor. Fakat biz, bu kesilen hayvanın üzerine Allah'ın adının anılıp anılmadığını bilmiyoruz". Hz. Peygamber cevaben: "Üzerine besmeleyi çekip,
305] 5/Mâide, 3
306] 5/Mâide, 5
307] İbn Mâce, Zebâih 3
308] Buhârî, Zebâih 15; Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 426
309] el-Mevsili, a.g.e, cz. V, 10
310] 5/Mâide, 5
311] el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanayî, V, 45; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, cz.1, 365 vd; el-Cezîrî, Kitabü'l-Fıkh alel-Mezâhibi'l-Erbaa, 11, 22 vd.; el-Kardâvî, İslâm'da Helâl ve Haram, terc. Ramazan Nazlı, İstanbul 1967, s. 64 vd.
312] 6/-En'am, 121
313] Buhârî, Zebâih, 20
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan yiyiniz" buyurdular.314
Âyette, üzerine Allah'ın adı anılmayanı yememek emredilirken, bazı hadislerde konuya esneklik getirilmesi, değişik görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, hayvanı keserken besmele hatırlanırsa, çekmek farzdır. Fakat unutulduğu zaman eti yenilir. Bunlara göre sadece kasden terkedilince, kesilen hayvanın eti yenmez. İbn Abbas'tan rivâyet edildiğine göre, bir gün hayvan kesen, fakat besmeleyi unutan birisinin durumu sorulduğunda şöyle demiştir: "Aziz ve Celîl olan Allah'ın adı, her müslümanın kalbinde mevcuttur. Onun kestiğini yiyin." 315
Şâfiîlere göre, hayvan kesilirken üzerine besmele çekmek sünnettir. Âyette, haram kılınan şeyler; leş, akıtılmış kan ve domuz eti olarak sayılmış, kesilirken besmele terkedilen hayvan zikredilmemiştir.316 Hz. Peygamber bu üç şeyin dışındakilerin haram kılındığını söylemekle yükümlü tutulmuştur. Kesilen bir hayvanın haram olması, üzerine Allah'tan başkasının adını anma yüzündendir. 317
Mâlîkî ve Zâhirîler ise "Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanların etini yemeyin." âyetinde unutma veya terketmeden söz edilmediği için, besmeleyi mutlak olarak farz kabul ederler. Bu prensiple çelişen Hz. Âişe'nin naklettiği yukarıda zikrettiğimiz hadisi de neshedilmiş sayarlar.
c. Kesim şekli: Hayvanın nefes ve yemek borusu ile iki şah damarının (vedec) kesilmesi gerekir. Ebû Hanîfe'ye göre, bunlardan üçünün kesilmesi yeterlidir. Ebû Yusuf'a göre ise, nefes ve yemek borusu ile iki damardan en az birinin kesilmesi gerekir. 318
Kurban niyetiyle Allah rızası için, usûlüne göre kesilen büyük ve küçükbaş hayvanın sevabı, istenilen bir müslümana bağışlanabilir. Mezar ve türbelere veya bir kimseyi karşılamak için kesilecek kurbanda Allah'a ortak koşma belirtilerinden sakınmak gerekir. Kurban bir takım nimetlere kavuşmanın şükrü olarak Allah rızası için kesilir. Misafire ikram etmek için hayvan kesimi câizdir. 319
Hayvan Etleri Cinsinden Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı
İslâm, beden ve ruh sağlığına büyük çapta önem vermiş, sıhhati korumayı ibâdet kabul etmiş, sağlığı zedeleyici özelliği bulunan maddelerin eğlence, gıda ve tedavi için alınmasını haram kılmıştır.
Yiyecek ve içecekler konusunda tarih boyunca toplumların ve bazı filozofların düşünce ve davranışları farklı olmuştur; bunları ifrat, tefrit ve itidâl ölçüleri içinde toparlamak mümkündür. Hayvanın da insan gibi can taşıdığını, kıymaya hakkımız bulunmadığını ileri sürerek et yemeyi haram sayan Brehmenler ile bazı filozoflar ifrâta gitmişlerdir. "Vejetaryen" denilen et yemeyen, eti kendine haram sayan anlayış da bazı çevrelerce bir ayrıcalık ve inanç gibi değerlendirilir. Umumiyetle bitkiler, hayvan ve insanlar için; hayvanlar, bazı hayvanlar ile
314] Buhârî, Zebâih, 21; İbn Mâce, Zebâih 4
315] Buhârî, Zebîrih, 9; Ebû Dâvûd, Sayd, 2; el Kasânî, a.g.e., V, 47; Mevsılî, cı. V, 9
316] el-En'âm, 6/145
317] el-Kâsanî, a.g.e., V, 46
318] el-Mevsılî, cz. V, 110, el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 287
319] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c.2, s. 384-385
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 81 -
insanlar için; insanlar ise Allah'a kulluk için yaratılmıştır; tabiî nizam budur.
Brehmenler, tefrit yönünü alırken ifrâta kaçanlar da olmuştur: “Ağızdan giren değil; çıkan onu pisler” diyen Pavlos’a dayanarak yeme içme sınırını çok geniş tutan hıristiyanlar da aşırıya sapmışlardır. Meşrû yoldan elde edilen temiz ve faydalı şeyleri helâl kılan İslâm ise itidâli temsil etmektedir. 320
Kur’ân-ı Kerim’de haram olan yiyecekler, bazı âyetlerde özetlenerek, bâzısında ise teferruâta girilerek ifade edilmiştir. Birinci çeşit âyetlerde “boğazlanmadan ölmüş (murdar) hayvan, vücuttan akmış kan, domuz ve Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanlar”321 olmak üzere haram yiyecekler dört adettir. “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, -canları çıkmadan önce kesmemişseniz- boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından yenmiş olanlar, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı; bunlar fâsıklıktır.”322 Bu âyette etleri haram olan hayvanların on çeşit olduğunu görüyoruz. Ancak bunlardan beşinci ilâ dokuzu arasındakiler, “boğazlanmadan ölmüş hayvan” mefhumuna dâhildir. Dördüncü ve onuncusu ise, “Allah’tan başkası adına kesilen” nevi içinde yer almaktadır.
Allah ve Rasûlü, bazı yiyecek ve içecekleri, bazı giyecekleri, bir kısım iş ve davranışları haram kılmış, yasaklamışlardır. Bunların bir kısmının hikmetini, haram kılınış sebeplerini açıklamışlar, bazılarını ise açıklamamışlardır. Açıklanan ve deneyerek zararlarını anladığımız nice haram ve yasaklardan uzaklaşmanın, birey ve toplum halinde insanların faydasına, iyiliğine olduğunu, ebedî saâdetlerini hedef aldığını görünce, insaflı bir düşüncenin şu neticeye varması zarûrî oluyor: “Aklımız ve bilgimizin kavrayabildiği bunca haramda, bu ölçüde büyük hikmet ve faydalar olduğuna göre, aynı kaynaktan gelen diğer yasakların da -şimdilik bilgimiz dışında kalan- hikmetleri olacaktır."
İnsanların yasaklama ve engellemeleri -en azından başlangıçta- zararı çekmeden önce değil; zararı denedikten ve acıyı çektikten sonra olabilmektedir. İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerindeki çalışmalar, insanlık tarihi kadar eskidir. Meselâ bin yıllık âmiyâne tecrübe ve otuz yıllık da ilmî araştırma sonunda bir yiyecek veya içeceğin insan sağlığı için zararlı olduğu anlaşılırsa, bu zarar bu kadar uzun bir zaman sineye çekilmiş olmaktadır. Daha önce aynı şekilde bilmek imkânı olsaydı elbette tedbirler de o zaman başlayacak, zarar asgariye inecekti. Durum böyle olunca ihtimaliyet hesabı -bilimsel ölçülere göre zararını bilemediğimiz, fakat- ciddî (müslümanlar açısından en temel) bir kaynağın zararlı veya haram olduğunu bildirdiği şeyden çekinmemizi gerektirir.
Böyle bir ihtimali hiçe saymak ve zararını bilimsel olarak bilemediğimiz bir şeyi sakınmadan yemek için insanlığın, bilinebilecek her şeyi bilmiş, meçhûlü kalmamış olması gerekir. Hâlbuki doğu ve batının ilim adamları, insanlığın bildiğinin, bilmediği yanında denizden bir damla, güneşten bir ışıncık kadar olduğunu itiraf etmektedirler.
320] 2/Bakara, 168
321] 2/Bakara, 172-173; 6/En’âm, 145
322] 5/Mâide, 3
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Haram Yiyecekler:
Bu genel değerlendirmeden sonra, haram yiyecekleri teker teker ele alabiliriz:
1- Kendiliğinden Ölmüş -Murdar- Hayvan (Meyte): Meyte’den maksat, insanlar tarafından yenilmek üzere kesilerek öldürülmüş olmayıp müdâhalesiz ölen kara hayvanıdır. Haram kılınış hikmeti için şunlar kaydedilebilir:
a- Tarih boyunca insanlar bundan tiksinmiş ve bütün semâvi din sâlikleri böyle hayvanları yememişlerdir.
b- Müdâhalesiz ölen hayvanlar, genellikle şiddetli zayıflık, zehirlenme ve mikrobik hastalıklar sebebiyle ölürler. Bunların yenmesi tehlikeli neticeler doğurabilir.
c- İnsanlar bu hayvanları yemeyince yaşayan kuşlar ve hayvanlar gıda bulma imkânına kavuşurlar.
d- Murdar ölen hayvanı yiyemeyeceğini bilen sahibi, onun bakım ve tedavisine dikkat eder, kendi haline bırakmaz.
2- Akmış Kan: Hayvan şer’î usulüne göre boğazlanınca vücuttaki kanın büyük bir kısmı dışarıya akar; az bir miktar da ince damarlarda kalır. İşte bu dışarıya akan kanı yemek, içmek haramdır. İnce damarların içinde, dalak, ciğer gibi organlarda kalan kan ise akmış sayılmadığından, et ve sakatat ile birlikte yenilebilir.
3- Domuz: Domuz, doğası gereği pislik, ekşimiş, kokuşmuş nesneler yiyen, pislik içinde yüzen, pis kokan bir hayvandır. Bu sebeple de eti, başta trişin ve tenya olmak üzere birçok mikroba yuvalık etmektedir. Bu hayvanı özel bakıma tâbi tutmak ve etini tıbbî kontrolden geçirmek suretiyle muhtemel zararın önlenebileceği iddiasına karşı iki şey söylenebilir:
a- Bu tedbirler her zaman, her yerde ve her yiyen tarafından alınamaz, alınamamıştır.
b- Genel değerlendirmede de işaret edildiği üzere, domuzun haram kılınmasının hikmeti, bizim bugüne kadar bildiklerimizden ibaret değildir. Dün bilinmeyenler bugün biliniyor; yarınlar da bugünün meçhullerini -kısmen de olsa- aydınlığa kavuşturacaktır.
4- Allah’tan Başkası Adına Kesilenler: İnsan hayatına ancak Allah Teâlâ son verir. Hayvanların hayatına son vermek, yine Allah’ın kudreti ve irâdesiyle olmakla beraber insanlar, faydalanmak için öldürme fiilini işlerler. Bu faaliyete izin veren de Allah Teâlâ’dır. Hayvanı öldürürken O’nun ismini anmak, bu izni tazelemek, ölümün O’nun kudret ve irâdesiyle olduğunu hatırlamaktır. Putlara, uydurma mâbutlara kesilen, bunların adı anılarak boğazlanan hayvanlar yenmez; çünkü yaratan ve öldüren Allah’tır. Putlara ve tanrılaştırılan liderlere kesilen hayvan, O’nun iznine ve ismine dayanmamıştır. Bu yasak, aynı zamanda putperestliğin kökünü kazımak ve tevhidi perçinlemek hikmetini taşır.
5- Meyte Sayılanlar: İlgili âyet, boğazlanmadan, başka sebeplerle öldürülen ve ölen hayvanların da yenmeyeceğini ifade ediyor. Bunların haram oluş hikmeti, meyteninki ile ortaktır. Ayrıca hayvan artığını yemek, insanın yüce vasıflarına
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 83 -
ters düşmektedir.
6- Diğer Kara Hayvanlarından Helâl ve Haram Olanlar: Yukarıda meâli verilen âyet, sarih ve kesin olduğu için âlimler, zikredilen dört şeyin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunların dışında kalan hayvanlara gelince: Kur’an’da Rasûl-i ekrem’i kast ederek “onlara temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri de haram kılar”323 buyrulur. Burada pis şeyler diye tercüme edilen “el-habîs”in tefsirinde müctehidler ihtilâf etmişlerdir. Bazı müctehidlere göre habîs, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldıklarıdır; yani haram oldukları hakkında âyet veya hadis bulunan şeylerdir; Bu sebeple haşarât, kurbağa, yengeç, kaplumbağa gibi hayvanlar haram değildir.
Ebû Hanîfe, Şâfiî gibi müctehidlere göre ise, “habîs”, umumiyetle insanların (veya Kur’an inzâl olduğu sırada Arap toplumunun) tiksindiği, iğrendiği şeylerdir; dolayısıyla yukarıda sayılan canlılar ve benzerleri haramdır. Pislik ve leş yiyen hayvanlar da “habîs”ler içinde değerlendirilmiştir. Hz. Peygamber, Hayber günü ehlî eşek etini yasaklamıştır 324. Bu nass sebebiyle cumhûra göre ehlî eşek ve katır haramdır. At, Ebû Hanîfe’ye göre helâl değildir, İmameyn’e ve Şâfiî’ye göre helâldir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bütün köpek dişli yırtıcılar ile yırtıcı pençesi olan kuşları yemeyi” yasakladığı rivâyet edilmiştir.325 Hanefîler, bu hadiste geçen “sibkâ” kelimesini et yiyenler şeklinde anlamışlar ve bu çeşit hayvanları haram saymışlardır. İmam Şâfiî “insanlara saldıran ve parçalayan” şeklinde anladığı için tilki ve çakalı istisnâ etmiştir. İmam Mâlik, yırtıcılar için haram yerine, mekrûh tabirini kullanmıştır.
7- Deniz Hayvanları: Ulemânın ekseriyeti, deniz hayvanlarının tümünün helâl olduğu görüşündedirler. Ancak karada yaşayan ve yenmesi haram olan insan ve domuz, köpek, ayı gibi hayvanların ismini taşıyan deniz hayvanlarında ihtilâf etmişler; bazıları bunların helâl olmadığını ifade etmiştir. İmam Mâlik’e göre yalnızca deniz domuzu mekruh; diğerleri helâldır. Deniz hayvanları için helâl sınırını çok geniş tutan bu görüşün delili âyetlerdir: “Taze et yemeniz, takındığınız süsleri edinmeniz ve Allah’ın bol nimetinden faydalanmanız için denize -ki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün- boyun eğdiren de O’dur...” 326
Hanefîlere göre, deniz hayvanlarından yalnızca -bütün çeşitleriyle- balık helâldır. Bu hayvanın boğazlanması gerekmez. Kendiliğinden ölen yenmez. Dalga, taş, havasızlık, avlanma gibi sebeplerle öleni yenir, diğer deniz hayvanları ya iğrençtir yahut da -boğazlanmadığı için- meyte hükmündedir.
"Ehlî eşekler, onların atları, katırları, vahşi hayvanlardan her bir kesici dişi (köpek dişi) olan, kuşlardan da pençeleri olanlar haramdır." 327
Hayvanları Putlaştırıp Onlara Tapmak
Hayvanlara Tapmanın Menşei: Özellikle muvahhid bir mü’minin selim aklı, insanın nasıl olup da Yaratıcısını bırakıp, basit bir maddeden ibaret taşa, demire,
323] 7/A’râf, 157
324] Buhâri, Megâzi 38; Zebâih 27, 28; Müslim, Nikâh 30
325] Müslim, Sayd 15, 16; Ebû Dâvud, Et’ıme 32; Tirmizî, Sayd 9-11
326] 5/Mâide, 96
327] Ebû Dâvud, Et'ıme 26, hadis no: 3790, 33, hadis no: 3806; Nesâî, Sayd 30, 31; Buhârî, Zebâih 29; Müslim, Sayd 12-16; Tirmizî; Et'ıme 1,hadis no: 1477, 1478, 1479; İbn Mâce, Sayd 13, hadis no: 3232, 3234
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
betona; bunlardan yapılmış heykele/puta ya da kendinden daha âciz, daha düşük yaratıklar olan hayvanlara taptığını anlamakta zorluk çekebilir. Anlayamamasında da haklıdır; ancak unutulan bir şey var, o da; müşriklerin müslümanlar gibi olmadıkları, akıllarını kullanmayıp hayvanlaştıkları ve hatta hayvandan daha aşağı seviye göstermeleri. Ancak Allah'a ibâdet/kulluk yapan kimse, aklını vahiy ve fıtrat istikametinde kullanıp Allah'tan başkası önünde eğilmez; izzetli, onurlu, şahsiyetli ve özgür olabilir. Ancak mü’min, yeryüzünde halife olduğunu, diğer yaratıkların insan için yaratılıp onun emrine boyun eğecek şekilde hizmetine verildiğini kabul ederek, buna teşekkür/şükür için sadece Allah'a ibâdet ve itaat edilmesi gerektiğine inanır.
Allah'a teslim olup sadece O’na kulluk yapmamak için olmadık gerekçeler üretmeye kalkan insanın, fıtratındaki inanma ihtiyacını doğru yöne kanalize edemeyince ne kadar alçaldığının bir örneğidir hayvanlara tapmak. Sonu şirkle, hayvanlara tapmayla sonuçlanan bu tavır, tevhidin hayata yeterince aksettirilemediğinden, tavhidî bilinç ve yaşayıştan tâvizler verilerek giderek tevhidin unutulmasından ve bu boşluğun başka şeylerle doldurulmasından oluşmuştur. Tabii ki, imtihan için verilen irâdenin şeytan, hevâ/kötü arzular gibi soyut ve zâlim/müşrik yöneticiler gibi, egemen güçler gibi somut saptırıcıların da rolü olmuştur, olacaktır.
En büyük ahmaklık ve aşağılık olan hayvana tapma ile sonuçlanacak yol, büyük bir ihtimalle, tevhidden önemsiz görülen sapmalarla, küçük tâvizlerle başlamıştır. Şirke meyil de, bazı varlıklara gerektiğinden fazla değer vermekle başlamış, tevhidden tâviz veren insanlar, görmedikleri için uzakta kabul ettikleri Allah'a böyle aracılarla ulaşabilecekleri saflığına kapılmıştır. Giderek bazı basit maddî varlıkları, elleriyle yaptıkları heykelleri, ya da değersiz bir hayvanı sevgi veya korkunun, ya da her ikisinin yöneltildiği bir kutsal varlık olarak düşünmüşlerdir. Başlangıçta sadece birer sembol olarak gördükleri totemlerini, kutsallaştırarak tanrısal bazı özellikleri olan, küçük tanrı, yarı tanrı ve tanrı kabul etmeye başlamışlardır. Sonu esfel-i sâfilîn olan çıkmaz yola insan, tevhidden ve selim akıldan küçük sapmalarla sürüklenmiştir. İnsan, animizm denilen cansız varlıklarda bir ruh kabul etme anlayışını, şeytanî teorilerle hayal ve zanna dayalı yorumlarla totemleştirip kutsallaştırmıştır. Bundan sonrası, kendiliğinden gelmiş ve insana gerçek anlamda hiçbir fayda ve zarar veremeyecek, yol gösteremeyecek basit varlıkların putlaştırılmasına geçilmiştir.
Bazı hayvanları kutsal kabul edip onlara tapmak, çok eskidir ve totem anlayışından türediği kabul edilir. Birçok ulus, farklı hayvanları kutsal saymış, nice ulus ve kavim de hayvanları tanrı kabul etmiştir. Özellikle eski Mısır, hayvana tapmanın bütün çeşitlerini yüzyıllar boyunca sürdürmüş bir ülkedir. Eski Mısır’da öküzlere, ineklere, kedilere, leyleklere, timsahlara, farelere, su aygırlarına tapılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, bazı hayvanların zararından kaçınmak ve korunmak için o hayvanlara tapınılmış, bazıları da üstün özellikler vehmedilerek kutsallaştırılmıştır. Ünlü tarihçi Herodotos, kulakları ve ön ayakları mücevherlerle süslü kutsal timsahlar gördüğünü yazmaktadır.
Bazı arkeologlar, yaptıkları kazılarda kutsal boğaların yerleştirilmiş olduğu sandukalar içinde özel mezarlar bulmuştur. Anlaşılıyor ki, tevhid dininden uzaklaşan eski insanlar için hayvan, insandan çok daha esrarlıydı. Milâttan önce 6.
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 85 -
yüzyılda Mısır’a saldıran İranlılar, savaş taktiği olarak ordularının önüne kedilerle leylekleri yerleştirmişlerdi. Mısırlılar, karşılarında tanrılarını görünce onlara karşı silâh kullanma gücünü gösteremediler. Hindistan’da ineklere, timsahlara, fillere ve maymunlara; Finlandiya ve Kuzey Sibirya’da ayılara; Pasifik okyanusunda kertenkeleye; Afrika’da aslanlara ve yılanlara; Girit’te boğalara tapılmıştır. Birçok eski Yunan klanları hayvan adları taşımaktadır.
Tarihsel süreçte hayvan tapımı, hayvan-tanrılardan hayvan başlı tanrılara, onlardan da tanrıların arkadaşı hayvanlara geçildiğini göstermektedir. Mısır tanrıları çeşitli hayvanlarla simgelenmiştir. Ptah ve Osiris, Apis öküzünde belirmektedir. Hathor inek, Horus leylek, Ganeş fil, Toth maymun, Kepre bokböceği kafalıdır. Yunan tanrılarının yanlarından hiç ayırmadığı çeşitli hayvanlar vardır; Zeus’un kartalı, Athena’nın baykuşu, Apollon’un kertenkelesi bu gibi tanrı arkadaşı-hayvanlara örnektir.
Yunan tanrılarının çoğu çeşitli serüvenlerinde çeşitli hayvan kılıklarına girerler. Meselâ, Zeus kuğu kuşu kılığına girerek Leda’yı, boğa kılığına girerek Europa’yı kaçırır; İo inek kılığına girerek dünyayı dolaşır. Hint tanrıları ve Buda, çeşitli avatar’larında değişik hayvan kılıklarına bürünürler. Mısır inançlarında tanrı Ra, bir yumurtadan kaz biçiminde çıkar ve uçmaya başlar, onun uçuşuyla göğün karanlığı aydınlanır ve yeryüzü canlanır. Slav inançlarında Vseslaviç kimi yerde kurt, kimi yerde kartal kılığına girer; bir savaşta da sansar kılığına girip düşmanın silâhlarını kemirir, bütün ordusunu karınca kılığına sokup düşmana saldırtır.
Çeşitli inançlarda tanrılık niteliğindeki gerçek hayvanların yanında, tasarlanmış mitolojik hayvanlar da vardır. Çinlilerin ejderleri, Hintlilerin naga adlı çok kafalı yılanları, makara adlı deniz canavarları, garuda adlı acaip kuşları bu hayal ürünü hayvanlardandır. 328
Çok eski zamanlardan günümüze kadar çeşitli hayvan türleri, dinî açıdan ya ibâdet objesi ve aracı olarak saygı görmüş veya bir kütle ilgili kabul edilmiştir. Mitolojilerde bolca işlendiği gibi, hayvanların bilgeliğini, sihir veya kehânetteki fonksiyonlarını açıklamaya yönelik çok sayıda efsanenin bulunduğu bilinmektedir.
Hayvanlarla ilgili dinî inançların, tarihin çok eski devirlerinden beri var olduğu bilinmektedir. Özellikle tabiatüstü güç taşıdıklarına ilişkin inançlar Neolitik dönem öncesinde insanlarla aralarında geçen mücadelenin başlangıcına kadar çıkarılabilir. Tarih öncesi dönemlerdeki avlanmaya dayalı yaşama biçiminde insanların hayvanları yakından tanımaları bu konudaki dinî inançlar yönüyle hayvanlara saygı duyulması yolunun açılmasına sebep olmuştur. İnsan ve hayvan arasındaki bu ilk ilişkinin sonucunda oluşan inançlar, hayvanın kanı içerisinde bulunduğuna inanılan bir ruh (can) fikri etrafında biçimlenmiştir. Buna göre ruh bir anlamda kanda ikamet eden maddemsi bir varlıktır.
Özellikle Sâmî kavimlerde görüldüğü haliyle kan, ruh veya hayat bahşedici bir unsur olarak kutsaldır ve boş yere akıtılmaz veya ancak belli dinî amaçlarla akıtılabilir. Bundan dolayı kan serpme, törenlerin vazgeçilmez rüknüdür. Aynı şekilde Sâmî kavimlerle sınırlı kalmayan inşâ edilmiş bir mekânın, kutsal sayılan
328] Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, s. 231
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir alanın, yeni inşâ edilen bir yapının veya bir nesnenin hayat kazanması ya da uğur getirmesi için hayvan kanı akıtılması geleneği de bu inançla yakından ilgilidir. Öte yandan kanın yeni bir hayat bahşettiği inancıyla (İslâm dışı) kurban fikri arasında da yakın bir bağ vardır ve kanlı kurban kavramının oluşmasına zemin hazırlayan başlıca unsurlardan biri budur. Hatta işlenen bir suçun, kan dökmekle, yani yeni bir hayat bahşetmekle telâfi edilebileceği inancı da hayvan kurban etme fikrini pekiştirmiştir denilebilir.
Günümüzde hâlâ geçerliliğini sürdüren, kültürlü kültürsüz hemen her ülkedeki câhiliyye insanını etkileyen fallara konu olan burçlar da, çoğunlukla hayvan adlarını alan burçlar aracılığıyla gündeme getirilmektedir. Günümüzde bazı ilkel topluluklarda da sıkça rastlanan bir başka inanç ise, hayvanın kehânet veya falcılıkta kullanılmasıdır. Genel olarak tarih boyunca hayvanların kehânette kullanılması ikiye ayrılmaktadır.
a) Hayvan hareketlerini gözlemek. Buna göre kuş, yılan, balık, bazen deve, koyun vb. hayvanların hareketlerine bakarak istenilen şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda bir kehânette bulunulur. Özellikle totemlerden seçilen bu “kâhin hayvanlar”ın, tabiatüstü yetenekleriyle kabile fertlerine mesaj iletecekleri inancına dayanan bu kehânette bilhassa hayvanın gidiş istikameti, çığlığı veya izi değerlendirilmiştir. İnsanlara öğüt veren “bilge hayvanlar” mitosu da bu inançla ilgilidir.
b) Hayvanların iç organlarına bakarak gelecekte vuku bulacak şeyleri önceden kestirmek. Bedenin merkezî organı olarak düşünülen karaciğer, birtakım bölgelere ayrılarak bu bölgeler üzerinde görülen şekillerin hayalî yorumuna dayanılarak gelecekten haber vermeye çalışılmıştır. Bu tip kehânetlerde zaman zaman kalp, kemik, böbrek gibi başka organlar da kullanılmıştır. Bazen bu organlar kötü güçleri uzaklaştırma veya tılsım gibi sihrî amaçlar çerçevesinde de değerlendirilmiştir.
Bu bağlamda bir başka inanç biçimi de totem ve hayvan arasındaki münasebet sonucunda ortaya çıkmıştır. Kabilenin hayatını sürdürmesine katkıda bulunan veya kabilenin varlığını tehdit eden hayvanlar totem sayılmış, ayrıca bu hayvan totemler kabilenin veya fertlerin şahsî sembolleri haline getirilerek insanlar arasında bir nevi iletişim sistemi oluşturulmuştur. Diğer taraftan totem sayılan hayvanın gücüne kavuşabilmek için o hayvanın hareketlerine benzetilerek yapılan danslar da özellikle şaman konumundaki insanların öteki âleme geçmek için başvurdukları temel metodun dayanağını teşkil etmiştir.
Yakındoğunun zengin hayvan varlığı, dinî inançlara doğrudan doğruya yansımıştır. Batı İran ve Anadolu’dan Mısır’a, Mezopotamya’dan Kafkasya’ya kadar uzanan bu geniş coğrafyada geliştirilen hayvanlarla ilgili inançlar birbirine çok benzemektedir. Bunun en önemli sebebi, fauna içinde yer alan ortak hayvanların sayıca fazla olması ve bölgedeki göç güzergâhlarının aynı yolları izlemesidir. Bununla birlikte farklı coğrafyalarda aynı hayvanlara daima aynı rol ve sembolik değerlerin yüklendiği söylenemez.
“Icl”in/Buzağının Putlaştırılması
Kur’an, İsrâiloğullarının “ıcl”e/buzağıya, daha doğrusu buzağı/dana şeklinde temsil edilen heykele taptıkları bir zamanın olduğunu bildirir. Buzağıya
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 87 -
tapınma, eski dünyada geniş bir alana yayılmıştı. Hindistan’da İndra, Mısır’da Ammon, Sümerlerde ve Filistin’de Baal ismi verilen tanrı heykelleri boğa şeklindeydi. Babil’in ay tanrısı Sin “güçlü Enlîl buzağısı”, Ur’un ay tanrısı, Nannar ise “göğün güçlü genç boğası, Enlîl’in en üstün oğlu” diye nitelenirdi. Yunanistan’da Zeus da boğa şeklinde temsil edilmiştir. Kısaca, tanrıyı boğa şeklinde temsil etmek, Hindistan, İran, Sümer, Babil, Filistin, Fenike, Mısır ve dünyanın birçok yerinde görülür.
Allah, İsrâiloğullarını Hz. Mûsâ vasıtasıyla tevhide eriştirdiği halde, onlar civarın/çevrenin tesiriyle putçuluğa özenip meyletmişlerdi. “İsrâiloğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: ‘Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!’ dediler. Mûsâ, ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi. Şüphesiz bunların (Amalika kavminin) içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yapmakta oldukları da bâtıldır. Mûsâ dedi ki: ‘Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben size Allah’tan başka bir tanrı mı arayayım?”329 İsrâiloğulları, bu âyette belirtildiği gibi Firavun’un zulmünden apaçık bir mûcize ile kurtulup denizi geçtikten sonra, buzağıya tapan Amalika kavmine rastladılar, kendi peygamberlerinden, onların tanrıları gibi, buzağı şeklinde bir tanrı yapmasını istediler. Hz. Mûsâ onların teklifini reddetti ve onları cehâletle suçladı.
Henüz Hz. Mûsâ aralarında iken, altın buzağı heykeli yaparak ona tapmaya başlayıp tevhidden dönmüşlerdi. “(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürmesi olan bir buzağı heykelini (yapıp tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.”330 Hz. Mûsâ’nın Tûr’da Rabbi ile mülâkatı esnasında İsrâiloğullarından Sâmirî adında bir sanatkâr, zînet takımlarını toplayarak bir buzağı heykeli yaptı ve ‘sizin de Mûsâ’nın da tanrısı budur. Fakat Mûsâ tanrısını unuttu’ dedi. Sâmirî, buzağıyı öyle bir ustalıkla yapmıştı ki, İbn Abbas’ın rivâyetine göre, heykelin arkasından giren rüzgâr, ağzından ses çıkarıyor; rüzgâr estikçe böğürmeye benzer bir ses duyuluyordu. “Buzağıyı (tanrı) edinenlere, mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. İşte Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” 331
Şimdiki muharref Tevrat, buzağıyı yapmayı Hz. Hârun’a nisbet eder.332 Kur’an, bu işin doğrusunu söyleyerek bu peygamber hakkındaki iftirayı düzeltir. Allah’ın emriyle Hz. Mûsâ’nın İsrâiloğullarından bir sığır (buzağı, boğa vs.ye şâmildir) boğazlamalarını istemesi üzerine, onların gösterdiği mukavemet meşhurdur.333 Bu emir, şu hikmete mebnî olmalıdır: Allah Hz. Mûsâ ümmetini çevrenin şirkinden temizlemek istiyordu. Fakat her şeye rağmen, yahûdilerin bundan kurtulamadıklarını, Kur’an belîğ bir şekilde ifade eder: “Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine sindirildi.”334 Apaçık âyetlerden, delillerden sonra, onların buzağıyı benimsemelerini takbih eder, kınar: “Eh-i Kitap senden, kendilerine gökten bir Kitap indirmeni istiyor. Onlar Mûsâ’dan, bunun daha büyüğünü istemişler: ‘Bize Allah’ı apaçık göster’ demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine
329] 7/A’râf, 138
330] 7/A’râf, 148; Benzer âyetler için Bk. 20/Tâhâ, 85-98
331] 7/A’râf, 152
332] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 32. bap
333] 2/Bakara, 67-71
334] 2/Bakara, 93
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Sonra da onları affettik. Ve Mûsâ’ya apaçık delil (ve yetki) verdik.” 335
İsrâiloğullarının, zaman zaman buzağıya tapınmaya döndüklerini, Kitab-ı Mukaddes’te de görüyoruz. Peygamber Hoşea, buzağıya tapan yahûdilerle mücadele eder.336 Sâmiriye bölgesinde 7. İsrâil kralı Ahab (M.Ö. 874-853) devrine ait bir kitâbe üzerinde, tanrı adı için çok mânidar bir isim bulunmuştur: Egelyo (Boğa); yani yahûdilerin tanrısı Yahova, bir boğadır. Kur’an’ın buzağıyı yapma işini Sâmirî’ye nisbet etmesiyle egel (ıcl) kelimesine, bu münasebetle dikkat çekmek gerekiyor. Yahova’nın bir boğa şeklinde temsil edilmesine de çok rastlandığı belirtilir.
Kur’an, bu sapmadaki mânâsızlığa ve mantıksızlığa temas etmektedir: “...O buzağının kendilerine söz söylemediğini ve yol da göstermediğini görmediler mi? Onu tanrı olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler.”337 Bir başka yerde, bu tanrının “fayda da zarar da vermediği”338 bildirilir. Hz. Mûsâ’nın dilinden şöyle denilir: “Durup üzerinde titrediğin tanrına bak! Onu yakacağız, sonra da onu parça parça edip denize atacağız. Sizin tanrınız ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır; ilmi her şeyi kuşatmıştır.” 339
Deylemî’nin Müsned’inde Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Her ümmetin bir ıcl’i vardır; bu ümmetin ıcl’i de dînâr ve dirhemdir (küçük ve büyük paradır).” 340
Sığırın Kutsallaştırılıp Tanrılaştırılması
Bilindiği gibi, İsrâil oğulları, Mısır’dan çıktıktan sonra, çölde su içmek için indikleri bir vahada ineğe tapan bir toplumla karşılaştılar. Bu toplumun Amalika kavmi olduğu belirtilir. Tevhidi tebliğ eden Hz. Mûsâ’ya ve vahye inandıkları halde, onlar civarın/çevrenin tesiriyle putçuluğa özenip meylettiler. “İsrâiloğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: ‘Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!’ dediler. Mûsâ, ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi. Şüphesiz bunların (Amalika kavminin) içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yapmakta oldukları da bâtıldır. Mûsâ dedi ki: ‘Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben size Allah’tan başka bir tanrı mı arayayım?”341 Zaten, kendilerini köle edip ülkelerinden çıkaran Mısır’lıların tanrılarından biri inek anlamına gelen Hotor’dur. Gözleriyle görüp şâhid oldukları asa ve özellikle deniz mûcizeleriyle kendilerini kölelikten ve her çeşit zulümden kurtaran Allah’a tapmak yerine; kendilerini köleleştiren Mısırlıların ilâhlarına tapmak gibi iğrenç bir nankörlük işlediler.
Boğa: Hayvanlara tapmanın en önemli örneklerinden biri olan boğayı kutsal ve ulûhiyetin simgesi saymak, hemen bütün tevhid dışı inançlara sahip ilkel inançlarda yer alır. Boğa, yaratıcı tanrının veya tanrının yaratıcılığının sembolü
335] 4/Nisâ, 153
336] K. Mukaddes, Hoşea, 8/5-6
337] 7/A’râf, 148
338] 20/Tâhâ, 89
339] 20/Tâhâ, 97-98; Suat Yıldırım, Kur’an’da ulûhiyet, s. 363-364
340] Hayâtu’l Hayevân, 2/16; naklen, S. Ateş, Kur’an Ans. 8/92
341] 7/A’râf, 138
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 89 -
ve kutsal hayvanı olarak kabul edilirdi. Sümerler arasında güçlü yapısından dolayı boğa, fırtına tanrısının kutsal hayvanı ve aynı zamanda kozmik düzenin sembolü kabul edilmiştir. Sümerlerde boğa, erkek-insan başlı olarak da tasvir edilmiştir. Ayın hilâl şeklindeki görünüşü ile boğanın boynuzları birbirine benzediği için Sümerler bu hayvanla ay arasında da ilişki kurmuşlardır.
Bütün mitolojilerde olduğu gibi, Asur-Bâbil kültünde de boğa güç, bereket ve dölleyiciliğin, erkeklik gücünün sembolü olarak görülür; ayrıca büyük kapıların iki yanına koruyucu heykelleri konurdu. Bu heykellerle, Tevrat’ta cennetin yolunu bekledikleri söylenen Kerûbîler342 arasında benzerlik bulunduğu ileri sürülmüştür. Tevrat’a göre boğa, güç ve kudret sembolü olarak kabul edilmekte,343 ulûhiyeti temsil için seçilmektedir. Hz. Mûsâ Sina’da iken kavmi buzağı yapıp ona tapmış,344 on kabilenin ayrılışında kral Yeroboam, Bethel ve Dan’da yaptığı mâbedlere birer boğa heykeli dikerek bu tapınmayı yeniden tesis etmiştir.345 Mısır’da, boynuzları arasında bir güneş diski taşıyan boğa başının bereket sembolü ve Osiris’le ilintili olarak, ölüm ve yeniden doğuş tanrısı gibi kabullenildiği de bilinmektedir.
Hititler, boğaya hem tapıyor, hem de etini yiyorlardı; kanını da tanrılarına sunmaktaydılar. Hititler’de gök, Urartular’da savaş tanrısının kutsal hayvanı boğadır. Mısır’da ise bu küt, özellikle delta bölgesinde yaygındır ve Apis adı verilen boğa – tanrı, tanrı Ptah ile Osiris’in bedenleşmiş şekli kabul edilmiştir. Boğanın kutsallığı, bütün müşrik Sâmî dinlerinde süregelerek Antikçağ Yunan ve Roma inançlarına kadar gelmiştir. Boğa, eski Yunan’da Zeus’un, Roma’da Jupiter’in simgesidir. Eski İran’da da yaygın olan boğa kültü, Mitraizmde tanrı Mitra’nın kutsal hayvanı olarak görülürdü.
Genel olarak göçebe toplumlar, büyük baş hayvan besiciliği ile uğraşmaktaydılar. Onun üretim işlevindeki rolünün bilinci altında olmaları nedeniyle, boğa bir çoban tanrısı olarak tabulaştırılıyor ve sürünün tanrılaşmış önderi oluyordu. Yaratıcı gücün sembolü kabul edilen boğanın, bronzdan yapılmış başlarının, dinî törenlerde bir mızrak veya sopa üzerine takılarak taşınması olayı, ilk olarak M.Ö. 3. binden itibaren, Anadolu’da görülmüş ve dinsel amblemlerin prototipi olmuştur.
Neolitik çağdan itibaren, boğa ve şimşek ilişkisi, mutluluk göstergesi ve atmosferik tanrılarla ilişkili tutulan semboller arasına girmişlerdir. Bu bakımdan boğanın böğürmesi, tarıma dayalı toplumlarda, bereketin habercisi olan gök gürültüsü ve yağmur getiren fırtına ile eşdeğer tutulmuştu.
Öküz: Eski Mısır inançlarındaki Apis öküzleri ilâhî gücü simgeler ve bu öküzün tanrı niteliğinde olduğuna inanılır. Yine Hz. Mûsâ döneminde Amalika kavminin sığır heykellerine taptıklarını Kur’an ve tefsirlerden öğrenmekteyiz. Amerika yerlilerinden İnka’lar da öküze tapmışlardır. Hititlerin tanrısal öküzü Hurris, İbrânîlerin kutsal boğaları, Hitit’lerden önce Anadolu’da yaşamış olan çeşitli ulusların Seris ve Hurra adını taşıyan boğaları, Girit boğası, sığıra tapmanın ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Sığırı kutsal sayma anlayışının günümüz
342] Tekvin, 3/24
343] Sayılar, 23/22; Tesniye, 33/17; Mezmurlar, 22/12
344] Çıkış, 32/4
345] 1. Krallar, 12/28-29
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Anadolu’sunda bile hâlâ sürdüğü görülür. Anadolu’da pek çok evin kapılarına boynuzlu hayvan başları asılır ve o başın ya da boynuzun eve birçok kötülüklerin girmesine engel olacağına inanılır.
Apis Öküzü: Alnında ay biçiminde ak bir leke bulunan kara öküz. Eski Mısır’da güneş diski ve kıvrılmış kobra suretlerini taşıyan bir boğa şeklinde tasavvur edilen kutsal varlık. Eski Mısır’ın şirk inançlarından biri olarak, hayvanları tanrı sayma yerine, bazı hayvanların tanrıların ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Apis öküzleri, bu inancın en gelişmiş örneğidir. Alnında beyaz bir ay, dil altında bir domuzlan ve sırtında akbabalardaki gibi lekeler bulunan bu kara öküze Mısır dilinde Hapi denirdi ve onun, tanrı Ptah’la tanrı Osiris’in ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Yaşarken güneş tanrısı Ptah’ın ruhunu taşıyan Apis öküzü, ölünce Osiris-Apis oluyordu. Mumyalanır ve serapeum denilen özel bir mezara gömülürdü. Ölünce, yerine bu renklerde yeni bir Apis bulununcaya kadar yas tutulurdu. Sağken bir tapınakta özenle beslenen Apis öküzüne, özellikle Menfis’te tapılmıştır. Başlangıçta Nil tanrısı Hapi biçiminde olan Apis, muhtemelen bereketle ilişkili bir tanrı kabul edilirdi.
Eski İran’da Mazdeizmin çıkışı da öküz ve ineklere bağlanır. Göçebeler öküz ve ineklerin değerini bilmiyorlar, onları horluyorlardı. Öküzün ruhu, içine düştüğü kötü durumu gökyüzüne haykırmakta, bir koruyucu bulmak için yalvarmaktaydı. İşte Zerdüşt böyle bir ortamda bir tarım reformcusu olarak ortaya çıktı ve Mazdeizmi ekonomik ve toplumsal bir temele oturttu.
İnek: Üretkenliği ve besleyiciliği dolayısıyla eski dünyanın pek çok yerinde önemli bir kült hayvanı olan inek, özellikle Hindistan’da giderek bir inanç sistemine kaynaklık etmiştir. Veda’lar çağında tapılmıştır. Hindistan’da inek kültünde, inekle yeryüzü, gök, güneş şuaları, konuşma ve ilâhi söyleyen kişi arasında mistik bir ilişki kurulur. Yeryüzünün, ineğin altında bulunduğuna inanılmaktadır. Bazı efsanelerde yeryüzü inek şeklinde gösterilmiştir. Hint kültüründe ineğin öldürülmesi haram olup Mahabharata’da ineği öldüren kişinin hayvanın vücudundaki kıl sayısı yıl kadar cehennemde kalacağı belirtilmiştir. İnek tabusu, Hindistan’da varlığını hâlâ sürdürmektedir. Müslümanlarla mecûsîler arasındaki birçok savaş, ineğin kesilmesi yüzünden çıkmıştır. Eski Mısır’da da kutsal sayılmış, gökyüzü ayaklarını yeryüzüne dayamış bir inek olarak tasvir edilmiştir. Gökyüzü-tanrıçası Hathor ya da Nut da inek biçiminde tasarımlanırdı. İskandinav mitolojisinde de gece bir inektir.
İstanbul boğazına batılılar Bosphor (Bosfor) derler. Bosfor, Yunanca inek geçidi anlamına gelir. Kudurmuş hamamböceği şeklindeki Hera’dan kurtulmak için İo, bosfordan atlayarak asya topraklarına bu boğazdan geçmiştir. Yunan mitolojisine göre, Zeus’un Hera’nın kıskançlığından korumak için, beyaz bir inek veya öküz biçimine soktuğu sevgilisi İo, Bosfor’dan yani İstanbul boğazından Anadolu kıyısına bir sıçrayışta aşıp geçtiği için boğaza Bosphoros (inek -veya öküz- geçidi) denilmiştir.
Boynuz: Boynuz, eski çağ kültür ve mitolojilerinde mânevî yükseliş ve güçlülüğün sembolü olmuştur. Aynı zamanda koç boynuzunun güneş; boğa boynuzunun ise ay benzeri bir özyapıya sahip olduğu varsayılmaktaydı. Yunan-Roma mitolojilerinde bereket ve mutluluğun bir sembolü olarak yerleştiğini gördüğümüz bu boynuzun içi, aşırı bolluk anlamında, buğday daneleri ve dışarıya taşmış
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 91 -
meyvelerle doludur. Hitit tanrıları da boğa boynuzlu olarak gösterilmişlerdi.
Tarihte pek çok örneği bulunan ve adına Latince corniculum denilen boynuzlu miğfer, özellikle geç devirlerde Galyalılar’ın ve Vikingler’in sembolü haline gelmiştir. Büyük İskender Mısır’ı fethettiği zaman, halkın sevgi ve saygısını kazanabilmek için, baş tanrı Amon’un oğlu olduğunu iddia etmiş ve böylece, zaten binlerce yıldan beri firavunların tanrılığına inanmış olan Mısır halkına, kendisinde ilâhî bir güç bulunduğunu kolaylıkla kabul ettirmiştir. Tanrı Amon’un koç başlı olduğuna inanıldığı ve heykelleri boynuzlu yapıldığı için, İskender de mânen boynuzlu farzedilmiş ve ölümünden sonra adına bastırılan paralarda/sikkelerde koç boynuzlarıyla resmedilmişti.
Özellikle boğa boynuzu, tarihin ilk günlerinden beri güç kuvvet sembolü olarak kabul edilmiş ve bu sebeple eski uygarlıkların hemen hepsinde tanrı ve mukaddes yaratık tasvirleri boynuzlu yapılmıştır. Boynuzun güç sembolü olarak klasik müslüman kültürüne de girdiği görülmektedir. Nitekim Celâleddin Rûmî’nin Mesnevi’sinde, Hz. Mûsâ’nın ağzından Firavuna hitaben şöyle denilmektedir: “Sivri, keskin boynuzların nice ciğerler deldi; işte şu asam da senin küstah boynuzunu kırdı.”
Son asırlarda Avrupa’dan dünyaya yayılan karısı tarafından aldatıldığını bilen koca için kullanılan “boynuzlu” tâbirinin eski boynuz kültü ile herhangi bir münasebeti mevcut değildir. Bu tâbir, semizleşmelerini temin gayesiyle kısırlaştırılan horozların, diğerlerinden ayırt edilebilmeleri için ve artık dövüşemeyeceklerinden dolayı işlerine de yaramayacak olan mahmuzlarının kesilerek ibiklerine takılması (fes püskülü gibi) ve boynuza benzeyen bu mahmuzlar sebebiyle bu horozlara “boynuzlu horoz” denilmesinden (mahmuzlu horoz denilemez; çünkü o zaman mahmuzu kesilmemiş horozlar akla gelir) kaynaklanmakta olup “dişisini kıskanmayan, onun uğruna dövüşmeyen erkek” mânâsında kullanılmaktadır. Avrupa’daki bu “boynuzlu” tâbirinin fazla eskilere gitmemesi gerekir. Çünkü eskiden beri bilinse ve kullanılsaydı, Michelangelo (1475-1564), bu çirkin manayı göz önünde tutar ve ünlü Hz. Mûsâ heykelini boynuzlu yapmazdı.
Daha çok mitolojik metinlerde teşhis edilebildiği kadarıyla eski Yakındoğuda hayvanlarla ilgili diğer köklü inançlar şu şekilde sıralanabilir:
Aslan: Aslan, bütün Yakındoğu medeniyetlerinde koruyucu bir figür olarak kullanılmış ve şehir, saray veya tapınak girişlerine normal şekliyle yahut sfenks ve grifon (yarı kartal yarı aslan şeklinde mitolojik bir kuş) gibi karışık yaratıklar halinde yerleştirilmiştir.
Yılan: Yılan, Mezopotamya’da derisini değiştirmesi sebebiyle sürekli yenilenen sonsuz hayatı, gelişmiş içgüdüsü dolayısıyla da bilgeliği ve dişiliği sembolize eder; Mısır’da ise tanrı-kral firavunun simgesidir. Hindistan’da yılan canavar Vritra kaosu temsil eder.
At: Hindistan’da ilâhî atlar (asvin) güneşin taşıyıcısıdır. Eski Türk kültünde de atlar önemli bir yer tutar.
Ayı: Japonya’da Aynular arasında yaygın bir ayı kültü vardır. Bu ülkede hayvanlarla ilgili olarak sayılamayacak kadar çok ve çeşitli kehânet ve sihir sistemleri geliştirilmiştir.
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Deve: Deve, dayanıklılığı dolayısıyla sabır ve irâdeyi temsil ederken özellikle Sâmî kavimler arasında kurban ve kehânet amacıyla kullanılmıştır.
Kedi: Mısır’daki önemli kült hayvanlarından bir de temizlik, özgürlük, egoizm ve şehvetin sembolü olan kedidir. Ana tanrıça Bast, kedi başlı bir kadın şeklinde tasvir edilir; mumyalanarak gömüldüğü bilinen kedi, ayrıca tanrıça İsis’in de kutsal hayvanıdır.
Maymun: Maymun, Mısır’da insan dilini anlayan kutsal bir hayvan olarak saygı görmüş, şafakta çıkardığı sesler güneş tanrısına duâ etmesi şeklinde yorumlanmıştır. Tasvirî sanatta bilgelik tanrısı Toth, bir maymun şeklinde yapılırdı. Maymun, hayvanlara tapmanın geçerli olduğu hemen bütün bölgelerde kutsal sayılıp tapınılan hayvanlardan biridir. Bununla birlikte, en çok eski Mısır’da kutsal kabul edilir. Bilgelik tanrısı Toth’un maymun biçiminde cisimleştirilmesi bunu göstermektedir.
Maymun kültünün en fazla Hindistan’da önem kazandığı görülür. Burada maymun, tanrı Hanuman adını almış ve özellikle Ârî öncesi yerli halklar arasında tapınılmıştır; en büyük tapınağının Benâres’te olduğu bilinmektedir. Ramayana destanının beşinci kitabında maymun, ilâhlar veya kahramanlar arasında aracılık yapan tabiatüstü güçlere sahip bir varlıktır; ayrıca Rama’ya karşı gösterdiği sadakatten dolayı dostluğu sembolize eder. Çin halk inançlarında ise maymun, uğur getirici bir hayvan olarak bilinir. Sun wu -K’ung adıyla tanınan bir maymun, kahramanlıkları dolayısıyla meşhurdur. Öte yandan maymun, çelişkili bir şekilde hilebazlığın ve çirkinliğin de sembolü sayılır. Java’da ve komşu bölgelerde kısırlığı iyileştirceği inancıyla maymunlara çeşitli takdimeler sunulur.
Kartal: Kartal, bütün Yakındoğuda kudreti ve hâkimiyeti sembolize eder. Bütün coğrafyalara yayılan ilkel kabullerden, câhiliyye inançlarından kartalla ilgili olanları şöyle özetleyebiliriz: Başlıbaşına kuvvet ve yücelik sembolü, göklerin hâkimi ve tüm gök yaratıklarının kralıdır. Kartal, göğün en üst katında bulunur ve onun kapısını korur. Diğer geniş kanatlı olan yırtıcı kuşlar gibi tanrısal bir güce sahiptir. Yeryüzünün üstünde uçarak onu kötülüklerden korur. Orta Asya Yakut Türkleri, kartal üzerine ant içiyorlardı. Türk büyüklerinin çoğunun ismi kartal benzeri yırtıcı bir kuş olmuştu. Kartal, gözlerini kırpmadan güneşe bakabilen bir kuş olduğundan, onun ateşin bile üstesinden geleceğine inanılmıştı. Hız ve kapıcılığından dolayı yıldırımla, uzun süre yaşaması sebebiyle sağlıklı hayatla da özdeşleştirilmiştir. Başı sola dönük olan kartal, kötülük ve faydasızlığı; sağa dönük olan ise iyilik ve verimlilik ifade etmektedir. Kartal, yılanın baş düşmanıdır. Kötü ruhları simgeleyen bu yaratıkları öldürücü gücünden dolayı, sevilen bir kuş olmuştur. İslâm öncesi Türklerde şamanların babası olarak nitelenirdi.
Çift başlı kartal: İlkin Hititlerde görülür. Orta Asya’da Gaznelilerin de kullandığı bir amblemdir. Selçukluların bunu, bir imparatorluk amblemi olarak, Bizans’la temasa geçmeden çok önceleri kullanmakta oldukları kesindir. Bizans’a gelince, onların bazen tek, bazen çift başlı olan kartal motifini Selçuklulardan uyarlamış olmaları büyük bir ihtimaldir. Çift başlı kartalın toplumların birbirlerini etkileyen kültürleri sonucu ortaya çıkıp yayıldığı akla yakın gelmektedir. Ancak, kartal motifinin Hitit ve Selçuklularda diğerlerine oranla daha yaygın bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Çift başlı olan kartal, her iki yönden gelebilecek tehlikelere karşı uyanık olur ve onları zamanında önleyebilir; iki baş, kartala bu
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 93 -
türden çoğaltılmış güç vermektedir. Hitit kartalında baş üzerinde kulak yoktur ve kanatları daima açık durumdadır. Selçuklu kartalı, başlara birer kulak eklemiş, böylece ona gecelerin yırtıcı kuşu olan puhu kuşunun en güçlü vasfı olan, geceleyin duyma yeteneğinin verilmesi amaçlanmıştır. Çünkü kartal, karanlıkta görme duygusundan yoksundur.
Roma’da imparator ölümlerinde yapılan gömü törenlerinde havaya bir kartal uçuruluyordu. Çünkü kartal, ölünün gökteki tanrılara giden ruhunu simgeliyordu. Vaftiz sembolü görüldüğünden, ilk hıristiyanlar, vaftiz yapılan teknelerin üzerine bir kartal motifi işlemekteydiler. Kartalın uçuşu, bazı fanatik zümrelere göre, Hz. İsa’nın göğe çıkışı ile özdeşleştirilir. Hıristiyanlıkta Elie (Hızır)’ye ithaf edilmiş kabul edilen kartal, hıristiyanlara göre adaletin güçlü olan erdemini simgeler. Uzaklara sabit bir şekilde bakışı ile etrafında olup bitenlerden habersizmiş gibi görünür ama onun her şeyi gördüğü ve bildiği kabul edilir.
Güvercin: Güvercin, özellikle Yakındoğuda saflığı ve ruhu sembolize ediyordu. Güvercin, hemen her coğrafyada görülen anlayışa göre, suçsuz/günahsız mâsum insanların ruhu olduğuna inanılan bir kuştur. Tasavvuf inançlarında güvercin, evliyanın/ermişlerin ruhudur; her ermiş uyurken ruhu bir güvercin olarak bedeninden çıkar ve bütün kutsal yerleri dolaşır. Halk inançlarına göre Hızır, güvercin kılığına girer ve insanların karşısına çıkar. Hıristiyanlara göre güvercin, kutsal ruhtur.
Elimizdeki Tevrat’a göre, Nuh tûfanı sırasında, çevrede kara olup olmadığını anlamak için Hz. Nûh’un, gemisinden uçurduğu kuş güvercindir. Güvercin bir kara parçası bulduğunu belirtmek için ağzında bir zeytin dalıyla dönmüş, gemideki canlıların ve özellikle insanların karaya çıkıp hayatlarını sürdürebilmeleri de böylece sağlanabilmiştir. Bundan ötürü, güvercin, tûfanı gerçekleştiren Allah’la insanlar arasında bir barışı simgelediğine inanılır, ağzında zeytin dalı bulunan güvercin, uluslar arası barış simgesi kabul edilir.
Yakındoğuda kutsal sayılan veya bir kültle ilişkilendirilen diğer önemli hayvanlar şu şekilde sıralanabilir: Timsah (Mısır), inek (Sümer, Asur-Bâbil, Mısır), karga (Asur-Bâbil), keçi, geyik ve özellikle iri balıklar başta olmak üzere balık türleri, sinek, baykuş ve koyun (bütün Mezopotamya; Mısır’da büyük tanrı Amon koç başlı idi.
Zerdüştî gelenekte bütün hayvanlar iyi ve kötü olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bündahişn’e göre iyi hayvanları yaratan Hürmüz, kötü hayvanları yaratan ise Ehrimen’dir. Starestan adlı geç dönemlere ait bir Zerdüştî eser, iyi hayvanları faydalı, kötü hayvanları ise zararlı olmalarına bağlar. Bu araştırmalar, zerdüştîlerin iyi hayvanları faydalı, kötü hayvanları ise zararlı olmalarından yola çıkarak sınıflandırdıklarını gösterir. Zerdüştîlikte gece cinlerini kovduğuna inanılan horoz ve insanları her türlü kötülükten koruyan köpek en gözde hayvanlardır; ayrıca domuz ve kartal da kutsallığa sahiptir. Ehrimen’in yarattığı kötü hayvanların başında ise karınca, kertenkele ve yılan gelir.
Zerdüşt dininde inek ve köpek kutsaldır. Bazı Hindu dinlerinde hayvanı keserek veya başka şekilde öldürmek de yasaktır. Eski Mısır dini, hayvana tapma şeklinde idi: Apis öküzü bu konuda hayli meşhurdur. Mısır’da ayrıca timsah ve kartala da tapılırdı. Aşağı Mısır’da köpek aynı durumda idi. Tanrı sayılan bu
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvanları öldürmek, idamı gerektirirdi. Eski Yunan inancına göre “yer altı”nı üç başlı bir köpek (Cerberos) beklerdi.
Uzakdoğuda, Yakındoğudakine benzer biçimde ortak bir fauna coğrafyası vardır. Hayvan kurbanı fikri, Uzakdoğuda azalmış, fakat tamamen ortadan kalkmamıştır. Bununla birlikte Hindistan’da Budizm, Çin’de Taoizm ve Konfüçyanizm’in getirdiği tabiata yönelik hayat tarzı ve vejetaryen kültür, hayvan kurbanı fikrinin gelişmesini ciddi olarak engellemiştir. Bu bölgede tanrılara hayvan kurbanı yerine; daha çok meyve, çiçek ve sebze yemekleri sunulmakta, bunlar törenle heykellerin önüne veya kutsal mahallere bırakılmaktadır. Ayrıca hayvanla ilgili inançlar takvimde, hatta günün belli saatlerinin temsilinde kullanımına varıncaya kadar pratik hayatla bütünleşmiştir.
Uzakdoğuda dinî-sembolik değeri yüksek hayvanların başında fil gelir. Zekâsı dolayısıyla fil, Hindistan’da bilgelik tanrısı (Ganeş) olarak saygı görmüştür. Mahabharata’yı ilham eden de odur. Hindû folklorik inancında yeryüzü yedi filin üzerinde durmaktadır; bazı inançlara göre kuyruğundaki kılların koruyucu tılsım özelliği vardır. Budist kutsal metinlerinden Lalitavistara’da Buda’nın ana rahmine düştüğünde bir fil şeklinde olduğu nakledilmektedir; bundan dolayı fil, Buda’nın yeryüzüne gelişini sembolize eder. Çin’de ise bu hayvan güç, zekâ ve ölümsüzlüğün sembolüdür; Çin Hindi’nde de özellikle beyazı kutsal ve uğurlu sayılmaktadır.
Çin’de turnalar, uzak mesafelere uçabilme kabiliyetleri ve uçuş sırasındaki düzenlilikleri dolayısıyla hasret ve iletişimin, aralarındaki hiyerarşik yapıyı sürekli biçimde korudukları için de baba ile oğul arasındaki ilişkinin, Japon adalarında ise halkın güvenlik ve huzurunun sembolü olarak görülmüştür.
Köpek: Eski Çin coğrafyasında her şeyden önce kötü cinleri kovaladığına inanılan köpek, özellikle Güney ve Batı Çin’de uğurlu bir hayvan kabul edilmiştir. Korkutuculuğundan dolayı Japonya’da tapınak girişlerine köpek heykelleri konurdu. Hindistan’da ise köpeğin yağmur yağmasında fonksiyonu olduğu düşünülürdü. Grekler arasında en popüler kahramanlardan biri, öbür dünyayı koruduğuna inanılan üç başlı köpek Cerberus’tur.
Kaplumbağa: Uzakdoğunun dinî inançlar açısından önemli bir başka hayvanı olan kaplumbağanın Çin kozmolojisinde güçlü bacakları ve dayanıklı kabuğuyla dünyayı sırtında taşıdığına inanılmış, kabuğunun sertliğiyle evrenin sürekliliğinin, çok yaşamasıyla da uzun ve sağlıklı ömrün sembolü olmuştur. Çin’de erken tarihlerden beri kaplumbağanın kabuğu üzerindeki şekillere bakılarak kehânette bulunma geleneği yaygındır. Hindistan’da ise kaplumbağa tanrı Vişnu’nun ikinci enkarnasyonudur; ayrıca yerli geleneklerinde kaplumbağa kurbanı mevcuttur.
Grek ve Roma dinleri, büyük oranda yerli Avrupa halklarının öğretileriyle Doğu ve Mısır menşeli dinlerin karışımı mâhiyetindedir; bundan dolayı hayvanlar üzerine geliştirilen inançlar da aynı karışım sürecini yarısıtır.
Fransa ve İspanya’daki mağaralarda tesbit edilen tarih öncesi duvar resimlerinden anlaşıldığı kadarıyla yerli Avrupa halkları arasında özellikle boğa, ayı, kurt, tilki ve yaban domuzu ile ilgili çok sayıda kült oluşturulmuş, Grek ve Roma dinleri de büyük oranda bu mirası devralmıştır. Domuz, Greklerde tanrıça Demeter’in ve kahraman Atalante’nin, Romalılar’da savaş tanrısı Mars’ın kutsal
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 95 -
hayvanıdır. Ayı: Grek mitolojisinde Artemis, Arkadyalı Prens Callisto’yu ayıya çevirir.
Kuzey Avrupa’nın yerli mitolojisinde tanrı Odin, ayı suretine girer. Cermen kabilelerinde arı ölülerin ruhlarını taşır. Mısır’da kutsal kabul edilen kedi, Grek ve Roma topraklarına taşınmış ve tanrıça Diana’nın kutsal hayvanı olmuştur. Yunus Balığı, Grekler arasında sevgi ve yardımlaşmanın sembolü kabul edilmiştir; deniz tanrısı Poseidon’un kutsal hayvanı da yunustur. Grekler’de ilâhî bilginin tanrıçası olan Pellas Athena’nın ve Roma’daki bilgelik tanrıçası Minerva’nın kutsal hayvanı baykuştur. Ayrıca, gerek Grekler ve gerekse Romalılar arasında hayvan kurbanı ve hayvanla ilgili kehânetlerin hayli gelişmiş olduğu bilinmektedir. 346
Eski Türkler’de Hayvanlarla İlgili İnançlar
Eski Türkler’de hayvanlarla ilgili inançlar, on iki hayvanlı takvimden şamanların vecd halinde yukarı âleme çıkmasına aracı olduklarına inandıkları hayvanların konumuna kadar uzanan geniş bir yelpazede yayılmıştır. Tarih öncesi dönemlerden beri göçebe Türk hayatının hayvancılığa dayalı olması, bu inançların oluşmasını derinden etkilemiş ve büyük bir kısmının İslâmiyet’i kabul ettikten sonra dahi özellikle sanatta ve folklorda yaşamasına yol açmıştır.
Eski Türk dünyasında geliştirilen hayvanlarla ilgili temel inançların totemizmle ilişkili olduğu kanaati yaygındır. Kabile mensuplarının kendisinden türediğine inanılan ve onları akrabalık bağlarıyla birbirine bağlayan totemler, tipik göçebe karakterini yansıtacak şekilde hayvanlardan seçilmiştir. Öte yandan animizme dayalı bir dinî yapı arzeden eski Türk inançları, hayvanla insan arasındaki farklılığı ya ortadan kaldırmış veya en aza indirmiştir. Bu homojen kozmolojik anlayışta insanlar ve hayvanlar kolayca birbirine dönüşebilmekte veya klasik şaman âyinlerinde olduğu gibi hayvanlar insanların bir başka âleme geçmesinde aracılık fonksiyonunu üstlenmektedir. Kabilenin toplumsal sembolü sayılan en gözde hayvanlar arasında kurt, kartal ve geyik yer almaktadır. Bu hayvanların klasik totem tanımına uyacak şekilde üstlendikleri bir başka fonksiyon da “rehber hayvan” olmalarıdır. Buna göre totem olan bu hayvanlar, kabilenin göç edeceği herhangi bir yere doğru onlara öncülük edip yol gösterir.
Kurt: Eski Türklerde ata ve kutsal kabul edilen hayvan, kurttur. Kurdun kutsallığı, bozkırların korkulu bir hayvanı olarak, özellikle hayvan sürüleri için büyük tehlike teşkil etmesi dolayısıyla, ona karşı duyulan korku ile karışık bir saygı hissinden ileri geldiği anlaşılıyor. Bozkurtun, Göktürk’lerin atası olduğuna inanılır. Orta Asya Türklerinde Boz renkli kurt inancı, ilkel totemciliğin kalıntısıdır. Hemen bütün Türk boyları bir bozkurttan türediklerine inanırlar. Değişik biçimleri bulunan bu inancın en yaygın olanı şudur: Çok eski çağlarda Türkler bir saldırıya uğramış, bu saldırıda sadece küçük bir erkek çocuk sağ kalmış. Dişi bir bozkurt, onu büyütmüş ve ondan gebe kalmış. Türkler bu yarısı insan yarısı kurt atadan türemişler. Türklerin kurt totemi, hem olağanüstü bir güçlülük, hem de ilâhî/kutsal bir nitelik taşıdıkları yolundaki inançlarını temellendirir.
Örnek olarak, kurt soyundan gelme Türk hakanı Asena, Yunan tanrıları gibi,
346] Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s.81-83
- 96 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yellere ve yağmurlara egemendir; onlara dilediğini yaptırabilecek ilâhî bir gücü vardır. Türklerin bu inancı, öteki Orta Asya ırklarına da yayılmıştır. Moğolların, soyundan geldiklerine inandıkları erkek bozkurta borte-çine adı verilir. Moğol inancı, ulusunun soyunu, bu bozkurtla dişi ak geyiğin çiftleşmesine bağlar. Bu birleşmeden doğan Bataçihan’ın ataları olduğuna inanırlar. Yine, bilindiği gibi Roma’nın kurucusu sayılın tanrı oğulları olan Remus ve Romulus adındaki ikiz kardeşleri bir kurt emzirip beslemiştir. Yerleşecek toprak arayan Samnit’lere de bir kurt kılavuzluk etmiştir. İskandinav mitolojisindeki Loki’nin oğlu Fenris de bir kurttur. Tanrı Votan’ın yanında da her zaman iki kurt gezer. Yine İskandinav mitolojisine göre, güneşle ay, peşlerine iki tane vahşi kurt takıldığından, uzayda durup dinlenmeden koşmak zorundaymışlar.
Eski Türklerde çok eskilerden beri bir kartal kültünün mevcut olduğunu biliyoruz. Selçukluların günümüze kadar ayakta kalmış birçok medrese, künbet ve câmii mimarisinde, özellikle kapı ve duvarlardaki motiflerde bazen aslanlarla birlikte çift başlı kartal motifine çokça rastlanır. Araştırıcılara göre, kartal, güneş (daha ziyade Gök) tanrının sembolü sayılmıştır. Yuvasını sarp vadilerde yalçın kayalar üzerine yapan ve çok yükseklerde uçabilen kartalın böyle telakki edilmesi, eski Türk bozkır hayatında büyük yeri olan avcılık dolayısıyla bazı kuşlara da yaygınlaşmıştır.
At: Hayvanların üstlendiği bir başka önemli görev de kurban inancıyla ilgilidir. Eski Türkler arasında en yaygın kurbanlık hayvan attır. Göktürk kağanı Bumin’in kardeşi İstemi öldüğünde at kurban edilmiştir. Atın insanları kötü ruhlardan ve büyülerden koruduğuna inanılır. Başkırtlar, Tulgar adını verdikleri mitolojik kanatlı atın kendilerine yukarı âlemden haber getirdiğini düşünürlerdi. Atın yukarı âlemle aşağı âlemi birleştirici fonksiyonu Anadolu Türkmen geleneklerinde uzunca bir zaman varlığını sürdürmüştür. Efsaneye göre Babaîler isyanının lideri Baba İlyas, Amasya Savaşında ölmemiş, atına binerek gökyüzüne çekilmiştir. Anadolu’da sıkça rastlanan at mezarları, bu inancın uzantısıdır.
Eski Türk inançlarında kuş motifi de çok yaygındır. Kartal, hem totem hem de gök tanrının sembolüdür. Macarlar arasında Turul adını alan kuş, Macar milletini kuran Arpad’a yol göstermiştir; aynı kuşa Tuğrul adıyla Orta Asya Türkleri arasında da rastlanmaktadır. Başkırt folklorunda semrük denilen mitolojik kuş, Hint-İran geleneğindeki simurgdur. Mitolojik bir sürüngen olan ejder motifi, eski Türkler’de kaosun ve bazı yörelerde aynı zamanda yeryüzünün sembolüdür. Çok eski zamanlardan beri bir ongun (totem) olarak saygı gören aslan ve kaplan ise, güç ve cesareti temsil etmiştir; ayı da aynı özelliğe sahip kabul edilir.
Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar
Arabistan yarımadasında dişi ilâhların etkinliğine347 ve uzak geçmişteki ana ağırlıklı aile yapısına bakılarak, ortak Semitik dinî kültürün ana soylu bir aile sistemiyle yakından ilişkili olduğu söylenebilir. Böylece câhiliyye toplumundaki “kızların tanrılara kurban edilmesi” ve adak merasimlerinde özellikle dişi hayvanların seçilmesi (bahîre, hâm, vasîle...) geleneği daha açık biçimde anlaşılır. Öte yandan bazı itirazlar olsa da ortak Sâmî mirasın bir başka önemli özelliği de totemizmdir. Buna göre her kabile özellikle hayvanlardan seçilen totemler
347] lât, Menât, Uzzâ, Aster/Zühre
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 97 -
etrafında yapılanmıştır. Bununla birlikte eski İbrânîler’de olduğunun aksine câhiliyye Araplarının bu totemlerden türediğine dair hiçbir inanç yoktur; bu totemler ortak hayvan-ata değil; daha ziyade bir işaret ya da kabile sembolü niteliğindedir. Bu tip totemik inançlara Kur’an da îmada bulunur. Nûh kavminin önemli tanrılarından348 Yeğûs (aslan), Yeûk (at) ve Nesr’e (kerkenez kuşu, kartal, akbaba) câhiliyye Arapları da tapıyorlardı. Bunlardan Nesr, Talmut ve bazı meşhur eserlerde Arap tanrısı Neshra diye geçer; Nesr, akbaba349 anlamıyla Eski Ahid’de sıkça anılır. 350
Bu inancın etkisiyle pek çok Arap kabilesinin totem hayvan adıyla adlandırıldığı görülmektedir. Benî Esed (aslan oğulları), Benî Kureyş (köpek balığı oğulları) gibi. Ayrıca Nabatîler arasında balıklardan seçilme çok sayıda totem mevcuttu ve özellikle bunların en çok sevileni olan yunus adına tapınaklar inşâ edilmişti. Ayrıca kişi adları arasında pek çok hayvan adı bulunuyordu.
Kur’an’da ve câhiliyye şiirinde rastlanan bilgilerden, kurban veya adak olarak kullanılan hayvanların başında deve ve koyunun geldiği öğrenilmektedir. İlk doğan hayvanların kurban edilmesine “fera’” adı verilirdi. Ayrıca receb ayında putlara “atîre” denilen bir kurban sunulurdu. Kur’an’da işaret edilen develer ve koyunlar adak özelliklerine göre bahîre (deve), sâibe (deve), vasîle (koyun) ve hâm (deve) adını alırdı 351. İslâm öncesi şiirlerden anlaşıldığı kadarıyla hayvanlar bazı maddî ve mânevî değerlerin sembolü olarak düşünülüyordu. Meselâ baykuş ölümün habercisi veya intikam için yeryüzüne dönmüş bir insanın ruhu idi. Horoz cömertliğin, kertenkele ihânetin, toy kuşu aptallığın, aslan cesaretin, koç kahramanlığın, karga gecenin ve kederin, deve sabır ve dayanıklılığın, at savaşçılığın ve gücün sembolüydü. Deve, at, koyun, inek ve arıda bereket (uğur) vardı; köpek, kedi, karga ise uğursuz hayvanlardandı.
Câhiliyye döneminde pek çok hayvan, kehânet ya da falcılıkta kullanılıyordu. Câhiliyye Araplarının özellikle hayvan hareketlerinin gözlenmesi türünden kehânetlerde usta oldukları bilinmektedir. Mekke’de bu amaçla çok sayıda kuş yetiştirilirdi. Câhiliyye folklorunda belki de mesh inancının bir uzantısı olarak gûl veya cinlerle ilgili bazı hikâyeler bulunmaktadır. Buna göre bir nevi cin olan gûlün zaman zaman hayvan kılığına girerek ıssız yerlerde insanlara saldırdığına inanılırdı. Gûl (gûlyabâni) ile ilgili bâtıl inançlar, sonraları bazı müslümanların kültüründe de varlığını sürdürmüştür. 352
Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
Hayvanları kutsallaştırma ve hatta onlara tapma, eski câhiliyye dönemlerinde, insanlığın ilkel dönemlerinde mi kaldı zannediliyor? Okullarda ve “câhil”lerin eserlerinde, Dinler Tarihi diye resmî söylemlere uygun bazı ders kitaplarında yazılıp okutulduğu gibi; ilk insanların dini şirk değildi; insan kendi kendine din kavramını icat etmiş, yavaş yavaş geliştirmiş de değildi. Tabiat güçlerini kutsallaştırmakla din ihtiyacını tatmin etmeye başlamış, korkularını bununla yenmiş
348] 71/Nûh, 23
349] Türkçe Kitab-ı Mukaddes’te “kartal”
350] Meseller, 30/17; Hoşea, 8/1
351] 5/Mâide, 103; 6/En’âm, 139, 143, 144
352] Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s.83-84
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve sonra hayvanları tanrı kabul etme aşamasına geçmiş, çok tanrılı dinlerden kademe kademe tek yaratıcı fikrine yönelmiş değildi. İlk insan, bilindiği ve tüm müslümanların inandığı gibi ilk İslâm peygamberi idi ve tevhid dinini Allah’tan aldığı vahiy doğrultusunda diğer insanlara bildirmiş ve uygulamıştı. İnsanlar, uzun dönem muvahhid olarak yaşadıktan sonra; tevhide gereken önemi vermekte ihmalkâr davranıp dünyevîleştikleri, yönetici ve varlıklı kişilerin saptırmaları karşısında gerekli tavrı gösteremedikleri için, yavaş yavaş putçuluğa kaymışlar ve halifesi olarak yaratıldıkları eşyanın ve hayvanların kulları haline gelmişlerdir.
Tarihte nasıl tevhid önemsenmeyip egemen çevrenin ve müşrik yöneticilerin etkisi ve yönlendirmesiyle, insan kendi şerefini unutup, basit maddeden ibaret heykellere ve kendinden çok zayıf hayvanlara tapmaya başladı ise, günümüz câhiliyyesinde de benzer durum söz konusudur. Küfür ve şirk cephesinde değişen bir şey yoktur. Savaş yaparken, ön safa karşıdaki düşmanın taptığı veya kutsal saydığı hayvanları koyarak, düşmanları kendi tanrılarına karşı silâh kullanma gücünü gösteremeyince kolaylıkla mağlûp eden açıkgöz savaş taktikleri tarihte kalmış olabilir. Ama günümüzde yine hayvanlar savaşlara konu olabilmektedir. Amerika’nın Irak’a saldırmasının haklılığı olarak Saddam’ın petrol kuyularını sabote etmesi sonucu petrole batmış karabatak kuşu, tv.lerde bıkılmadan onlarca defa gösterilir.
Ankara’nın en merkezî alanında Eti’lerin boynuzlu geyiğinin heykeli bulunur ve nice insana göre şehrin sembolü kabul edilir. İstanbul’da Kadıköy’ün göbeği Altıyol’da Apis öküzü şeklinde bir boğa heykeli vardır; hem de Sâmirî kadar usta olmayan bir heykeltıraşın elinden çıkmıştır; yani böğürmesi bile olmayan dolayısıyla sanat eseri bile sayılamayacak basit bir heykel!
Toplumun en fazla ilgilendiği alanlardan birinin politika, diğerinin futbol olduğunu kabul etmeyen herhalde yoktur. Politik partilerin tamamına yakınının sembollerinin hayvan olduğunu görüyoruz. Futbol kulüplerinin de çoğunun bir hayvanla sembolize edildiğine şahit oluyoruz. Bozkurt, hâlâ bazılarınca kutsal bir semboldür, Türklere çıkış yolunu göstermeye devam eder. At, eski Türklerin kutsadığı bir hayvan olduğu gibi, günümüzde nice fedâkârlıklara da kır at için katlanılır. İslâm’a irtica adıyla karşı çıkanlar, yahudi kültürünün açık etkisinin görüldüğü “barış güvercini”ni partileri için amblem ve sembol olarak kullanır. Bu arada arı ve yunus balığını unutmamak gerekiyor; eski partilerden birinin sembolü koç, bir diğerinin de horoz olduğunu da hatırlatalım. Tabii, bu kadar hayvanların sembollüğüyle sürüye dönen yere bir çoban gerekecektir; Çoban Sülü’ler sürüleri gütmek için otuz sene işbaşında kalır.
Aslan Galatasaray, Sarı Kanarya’yı yutmaya çalışır; derken Kara Kartal hücuma geçer. Bazı oyuncular, timsah yürüyüşüyle gol sevincini sembolize eder. İstanbul Boğaları, Denizli Horozları ve Bursa Timsahları da birbirlerini yemeye/yenmeye çalışırlar. Olay, iş dünyasına da sıçrar; Uzakdoğunun aslanları varsa, bizim de Anadolu kaplanlarımız vardır. Cinciler, falcılar hâlâ hayvanlardan yararlanarak kehânetlerde bulunur. İşporta usûlü şans çekilişi yapan bazı tezgâhlar, şans çekilişi için güvercin ve tavşan gibi hayvanları kullanır. Baykuş, uğursuz kuş olma inancına konu olmaya devam ederken, bazılarının başına yine talih kuşu konar. Bazı ev ve işyeri kapılarına Anadolu’da hâlâ at nalı, koç başı veya boynuz asılır.
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 99 -
Ev ve işyerinin kaza ve belâya uğramaması için kan akıtılması ve kanın binaya, insanın alnına sürülmesi gerektiği inancı devam eder.
Tasavvufî konuşmalarda kedi ve çoğunlukla köpek, müslüman için örnek alınması gereken onun özelliklerinin taşınması istenen hayvan özelliğini sürdürmeye devam eder. Tasavvufta, sûfî olmadığı halde sûfîlerin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir. Kıtmîr, ashâb-ı Kehf’in, köpeğinin adı olarak meşhurdur. Dervişler ve müridler, bir köpek sadâkati ile şeyhlerinin kapısında beklemeyi ve ulumayı en büyük şeref bilirler 353. Nakşîliğin kurucusu Bahâeddin Nakşbend, A. Geylânî’nin türbesine şu ibarenin yazılmasını emretti: “Pirlerin kapısında köpek ol, eğer Hakk’a yakın olmak istersen. Zira aslanlardan daha şereflidir, Geylânî’nin kapısındaki köpek.”354 Bazı gözü yaşlı hocalar, ismi Kıtmîr diye meşhur olmuş köpek olmayı arzuladığını sık sık vurgular. Fakir gariban vatandaşlardan bazıları çıkar, “doğuda insan olmaktansa, Hindistan’da inek olmayı tercih ederim” der. Avrupa’da hayvanlara verilen değerin burada insanlara verilmediğini görenlerden kimi, eğer reenkarnasyon gerçekse, ikinci olarak Avrupa’da bir ev köpeği olarak dünyaya gelmek istediğini belirtir. Çünkü sosyetenin Paris’ten getirttiği mama ile beslenen lüx salonlarda yaşatılıp özel kuaförlere götürülerek sık sık bakımı yaptırılan sosyete köpeği için harcanan parayı gariban rüyasında bile görememektedir.
Süsleme sanatlarında çiçeklerle hayvanlar yine başrolü oynamaya devam ederler. İnsanlara yine Kumru, Ceylân, Âhu (ceylân), Dudu (papağan), Aslan, Alpaslan, Kartal, Şahin, Doğan, Tuğrul (ak doğan), Esed (aslan) gibi isimler konulmaya devam edilir. Soyadlarının önemli bir bölümünü hayvanlar teşkil eder. Aslan gibi cesur insanımız arı gibi, karınca gibi çalışkandır. Öyle değil mi ya, aslan yatağından belli olur. Sözü uzatmak ve ona buna sataşmak zararlıdır; Çünkü bülbülün çektiği dili belâsıdır. Katır gibi inatçı olmaktansa; kuzu gibi uysal olmak daha az zararlıdır. Bilindiği gibi yürük at, yemini kendi arttırır. Balık kavağa çıkınca doğan aslan parçası çocuğun, kaz gibi aptal değil; tilki gibi kurnaz olduğu, şahin bakışlarından anlaşılmaktadır.
Hümanizmin, insancıllığın modası geçti, şimdi insanlar, hayvancıl takılmaktadır. Hayvan hakları savunucuları sık sık medyaya konu olur. Koyunların kurban olarak kesilmesine barbarlık diyen barbarlar çıkıyor, hayvan hakları için sokağa dökülüyor. Denilebilir ki, akrabaların haklarını savunmak suç mudur? Doğru; onlar, maymundan türemişlerdir; Orta Asya Türkü gibi kurttan değil. Zaten insanı da, konuşan hayvan, düşünen hayvan diye tanımlamıyorlar mı? Vejetaryen modası genişleyeceğe benzemektedir; hayvancıllar, helâl et yerine haram birayı tercih etmekteler. Bazı hayvanlarca, maskara maymunun, insanın atası olarak kabul edilmesi, onu kutsallaştırmak kabul edilebilir.
Günümüzde Sığıra Tapma: Günümüzde hâlâ sığırlara tapıldığını, özellikle Hindistan’ın bazı bölgelerinde ineğin kutsal kabul edilip dokunulmazlığı olduğunu biliyoruz. Bir Hintli’nin inek ve onun ferci hakkında dört ciltlik bir kitap yazdığını söylersek, gerisini siz tahmin edebilirsiniz. İnsan, ancak bu kadar aşağılara yuvarlanabilir 355. Kur’an, kalbi olduğu halde fıkhetmeyen, akletmeyen,
353] S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 315
354] a.g.e. s. 315-316
355] 95/Tîn, 5
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kulakları olup da hakkı duymayan, gözleri olduğu halde hakkı görmeyen, yani iman etmeyen kimselerin hayvan gibi, hatta daha aşağı olduğunu haber verir.356 İnsanlık şerefini unutup hayvanlara (ineğe, inek fercine, fareye, bokböceğine varıncaya kadar) tapan, dolayısıyla kendisini kutsallaştırdığı hayvanlardan daha aşağıda kabul eden canlıların varlığı, heykellerin ve hayvanların kullarının günümüzde bile bulunması, Kur’an’ı nasıl doğrulamakta, Kur’an’ın evrensel ve çağlar üstü kitap olduğunu nasıl ispatlamaktadır? Kur’an’ın en uzun sûresi olan Bakara sûresine bu adın verilmesine sebep olan bakara ve ıcl’e tapma olayının tarihsel ve güncel ve de evrensel boyutları değerlendirildiğine, olayın sadece Mısır civarında ve Hz. Mûsâ dönemine has tarihî bilgi olarak değil; her dönem ve her coğrafyaya şâmil bir problemin vurgulanması olarak görüyor ve Kur’an’a saygımızın bir kat daha arttığına inanıyoruz.
Hindistan’da, câmiiye giren ineği kovalayan müslümanların, dokunulmaz tanrıya dokunup onun rahatını bozdu diye öldürülmesine hâlâ devam edilmektedir. Tabii et ihtiyacı veya kurban için bir sığır kesmeye görsün bir müslüman; tanrıya uzanan eller kesilecektir. İneğin kutsallığı günümüzde de sürdürülür. İnek, ana yola çıkmışsa, trafiği altüst edebilir. Tren yoluna yatınca, ineğin özgür isteğine kimse müdâhale etmeden, seslenmeden insanlar, tanrılarının yoldan kalkmak için keyfini bekleyecektir. İnek tanrı, trafiğe, günlük hayata müdâhele etmektedir; gel de Hindistan’da laikliği uygula bakalım! Ama laikler Hindistan’daki ineğe müdâhale edilmesinin gerektiğini savunmazlar; onlara göre, ineğe ve inekliğe müdâhale eden müslümanlara tavır alınmalıdır sadece.
Eski dönemlerde sığıra tapılmasında temel espri, onun bereketi, bolca süt ve et verdiği için rızkı/gıdayı temsil etmesidir. Günümüzde de sosyalistler emeği, kapitalistler ekmeği, eskilerin ineği sembol kabul etmesi gibi kutsallaştırırlar. Bu anlayışa göre dünya, sadece Allah’a kulluk için yaratıldığımız, âhiretin tarlası bir sınav alanı değil; geçim dünyasıdır. Ekmek parası için her yol mubahtır. Bu inanca göre elbette çalışmak ibâdettir; namaz gibi başka ibâdetlere gerek yoktur veya geçim endişesinden ona sıra gelmemektedir. İhtilâl paşası Evren, kendisini devlet başkanı seçtirdikten sonra yaptığı halka karşı bir konuşmasında şu örneği veriyordu: Bir rafta ekmek varsa, onu almak için boyu yetişmeyen bir kimse, başka bir şey yok ve sadece Kur’an varsa, onun üzerine basar ve ekmeği alır; ama yukarıdaki Kur’an’ı almak için ekmeğin üzerine ayağını basamaz. Çünkü ekmek, halkın da anlayışına göre kutsaldır, hem de Kur’an’dan daha kutsal! Ekmek, günümüzde rızkı, bereketi, maddî doyumu, materyalizmi simgelemektedir; eskiden sığırı kutsal sayanların da gerekçeleri bunlar idi. Ekmek parası kazanacağım diyerek her yolu mubah gören ekmeği/geçimi kutsallaştıran insanın durumu, ineği kutsal gören insandan pek farklı değildir.
“Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Hâlâ akıllanmaz mısınız?” 357
Batılılara Göre Köpek, Çocuktan Çok Daha Önemli
İngiltere’de ülke çapında bir araştırma yapıldı. Araştırmanın neticesi, evli çiftler arasında şok tesiri yaptı. Psikologlar, psikiyatrisler ve doktorlar tarafından
356] 7/A’râf, 79
357] 21/Enbiyâ, 67
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 101 -
yapılan bu araştırma sonucunda, evli her 100 kişiden 60’ının beslediği kedi, köpek, balık ve kuş gibi ev hayvanını, karısı veya kocasından daha çok sevdiği anlaşıldı. Bu insanların, hayvanlarına, eşlerinden daha fazla ilgi gösterdikleri de araştırmayla tesbit edildi.
İslâm, insana neyi ne kadar ve niçin sevmesi gerektiği şuurunu verir. İnsan, İslâm’ın tevhîdî öğretilerinden bağını koparınca, sevmesi gerekeni gerektiği gibi sevmeyecek, sevilmeyecek şeylere gönlünü verecek, sevgide aşırıya gitmenin problemlerini yaşayacaktır. Neyi ne kadar sevmemiz gerektiğini bize tevhid öğretir. Sevginin kaynağı olan insan gönlü, Allah’ın elindedir. Müslümanlara imanı sevdiren, onu gönüllere süs yapan; küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösteren ancak Allah’tır.358 Peygamber sevgisinde bile aşırılığın putlaştırma olduğunu ve insanı şirke götürüp kâfir ettiğini359 belirten Kur’an, “insanlardan bazısının, Allah’tan başkasını Allah’ı sever gibi sevdiğini, böylece bu sevgisiyle Allah’a şirk koştuğunu”360 ifâde eder. Tarih boyunca insanların kendinden daha aşağı yaratılmış varlıklara ve hayvanlara taptığını biliyoruz. Modern hayatta da bunun farklı biçimlerde hâlâ devam ettiğini de görmemek mümkün değil. Bunun bir örneği olarak; insanlardan tevhîdî iman, mânevî duygular, aile kudsiyeti, sadâkat ve vefâ gibi üstün hisler koparılıp atılınca, onlardan doğan boşluk hayvan sevgisi ile doldurulmak isteniyor. Bir zamanlar hümanizm (insanı yüceltmek) moda idi, insanseverlik, insancıllık bâtıl bir din şekline gelmişti. Şimdi bir adım daha ileri (geri) gidilerek, hayvancıllık, hayvanseverlik modası başladı; bir din şeklinde. Hayvan yüzünden insanı dövecek, öldürecek boyutlara taşındı. Hayvan haklarını savunmak ve hayvanları sevmek ayrı bir şey, hayvan sevgisini putlaştırmak ayrı bir şey. Biz, ikincisini eleştiriyoruz. En güzel şekil ve kıvamda yaratılan insanoğlu, İslâmî inançtan yoksun kalınca dört ayaklılardan daha hakîr duruma düşüveriyor.
Batıda her yerleşim biriminde köpekler için kuaförler, özel bakım evleri, oteller, lokantalar, mezarlıklar, şampuanlar, losyonlar, parfümler, kremler var. İstanbul’un Batılılaşmış sosyete semtlerinde de bunların hemen hepsi bulunabiliyor. Amerikalıların köpek mamalarına ayırdıkları bir günlük para ile Afrika’da aç insanlar bir yıl rahat karınlarını doyururlar. Ama Batılıların gözünde Afrikalı bir insanın köpek kadar kıymeti yoktur. USA Today gazetesinin “İstatistiklere Bakış, Milleti Yönlendirir” adlı köşesinde ABD’de köpeklerin yiyeceğine harcanan paranın, insan yavrusu bebeklere harcanandan daha fazla olduğu bildirildi. Bakım zahmeti çok, anne ve baba adayının özgürlüğünü kısıtlıyor, eğlencesine ve zevklerine engel oluyor gibi (hayvandan daha aşağı düşüncelerle) çocuk edinmek istemeyen Batılı, evlât sevgisinin boşluğunu köpeklerle gidermeye çalışıyor. Birkaç çocuğu olan aileler gibi nice ailenin üç-beş köpek beslediği de oluyor. Çocuksuz aile, mirasısçısı da köpekleri oluyor. Köpeklerine yüz binlerce dolar miras bırakan insanların sayısı hayli fazla. Meselâ, Hollanda’da, kimlik kartı olan, yani evlerde sahipleriyle yaşayan köpeklerin sayısı, insan nüfusundan daha fazla. Allah için ibâdet etmeyen insan, sabah namazı vakti kalkıyor, sokakta-parkta köpek gezdiriyor. Ona hizmet ediyor, bakımını yapıyor, onu mutlu etmeye çalışıyor. Allah’a kul olmak istemeyenler köpeklere kul oluyor. Türk insanı da köpeklere kul olanlara özeniyor, onların kulluğunu ister tavırlara devlet yönlendirmesiyle
358] bk. 49/Hucurât, 7
359] 5/Mâide, 17, 72, 73
360] 2/Bakara, 165
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zorlanıyor. Kendi araştırmalarına göre bazı Batılılar başka ihtiyaçları için de bu köpeklerini kullanıyor. O yüzden olacak, yalnız yaşayan bayanların çoğunlukla erkek köpekleri tercih ettikleri gözleniyor.
Sokaklarda köşe başlarında kayıp köpek ilanlarından geçilmiyor. Bulanlara verilecek ödül, çok sıfırlı rakamlarla uzaktan göze batacak şekilde ilan ediliyor. Acı sirenlerle trafikte yol açan üç ambulanstan ikisinin, bir köpeği özel tedavi merkezine götürmek üzere seferber olduğunu Batıda yaşayanlar iyi bilir. Zaten devletler, köpeklerin sağlık sigortalarını mecbur eden, onların problemlerini çözmeye yönelik çok sayıda kanun çıkarmak zorunda kalıyor. Türk işçilerinin “sokaklara kimse çöp atmaz, yalasanız yalanacak şekilde tertemizdir sokaklar, caddeler, kaldırımlar…” diye öve öve bitiremedikleri kaldırımlar, parklar köpek pisliğinden zor geçilecek şekilde olduğunu nedense görmezden geliyor. Hindistan’ın ineğe verdiği değerle, Batılıların köpeğe verdiği değer arasında büyük çapta paralellik olduğu belirtilir. Batının insana verdiği değer mi? Cevabı için Guantenamo’ya, Afganistan’a, Iarak’a, Filistin’e, Çeçenistan’a, Bosna’ya, Afrika’ya… bakıverin; Batılıların orada yaşayan insanlara revâ gördüklerine. Ebu Gureyb zindanlarına, CIA uçaklarıyla taşınan uluslararası hapishanelere, işkence merkezlerine…
Bu köpek sevgisinin arka planında, insanın sevmeye ve sevilmeye ihtiyacının da önemli bir payı var. Bencil ve materyalist Batıda sadâkat ve vefâ duygularının insanlar arasında kolay kolay görülememesinin rolü büyük. İnsanları kazıklayan ve insanlardan birçok kazık yiyen kişi, sâdık bir dost, ihânet etmeyecek vefâlı bir arkadaş denilince aklına hemen köpek geliyor. İnsanın kalbinden yüce duygular silinince, “dört ayaklılardan daha aşağı” damgası alınlarına vurulunca, köpeklerin kıymeti artıyor. “Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünü Batılıları daha iyi tanımak için de, onların en iyi arkadaş ve dostlarının itler olduğundan yola çıkarak kullanabiliriz. Bu münâsebetle Peygamberimiz’den Ebû Zerr’in rivâyet ettiği bir hadis rivâyetini hatırlayalım: “Kıyâmet yaklaştığında, bir kimsenin köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten daha câzip gelir.” 361
İçgüdü mü, İlâhî Program mı?
Canlılar Âlemindeki Hârikulâdelikler, Ona Basit Bir İsim Takmakla Anlaşılmaz: Dakikada yüzlerce mantık işlemi yapan, binlerce bilgi ünitesi depolayabilen bilgisayarlar, günümüz insanının en fazla dikkat ve hayranlığını çeken yeniliklerden biridir. Fakat şunu hatırdan çıkarmamalıdır: “Hiçbir zaman, hiçbir kompüter kendi kendine düşünmez. Onun düşünmesi demek, uzmanlarca hazırlanmış emirleri izlemesi ve gereken işlemleri otomatik olarak yapmasıdır.” Hangi işlemi nasıl ve ne şekilde yapacağı uzmanlar tarafından tesbit edildikten sonra, bu bilgiler bilgisayarın hâfızasına yerleştirilir. Daha sonra bilgisayar, dakikanın binde biri gibi bir zamanda, çözülecek problem için lüzumlu bilgiyi hâfıza kısmı içinden bulur, çıkarır ve lüzumlu matematik-mantık işlemlerini yaparak kontrol edip neticeyi gösterir.
Elektronikte olduğu gibi, doğa bilimleri alanında araştırmalar da derinleşmiştir. Bunun neticesinde canlılar âlemindeki göz kamaştırıcı sırlar, düşünebilenleri
361] Taberânî; Tahâvî
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 103 -
âdeta büyülemektedir. Isısı kutup soğuğu ile tropikal bölgeler sıcağı arasında değişen her yerde, karlı tepelerden tutun da okyanusların derinliklerine varıncaya kadar dünyanın her köşesindeki bütün hayvanlarda görünen hayat faâliyetleri, araştırmacıları hayrete düşürmektedir.
Bir arının, yuvasını en dakik ve ince mimarî hesaplara göre yapması, bir örümceğin, ağını en sağlam şekilde örmesi, termit böceği ordularının gökdelenlerini inanılmaz mükemmellikte inşâ etmesi, bir tırtıl sineği veya bir sivrisineğin operatör doktor gibi çalışması karşısında hayret etmemek mümkün değil gerçekten. İlk bakışta şuurlu davranış hissini veren bu tarz hareketler, aslında organizmalarda verâset (kalıtım) yoluyla nesilden nesile geçmektedir. Tıpkı göz rengi, vücut yapısı, kanat şekli vs. gibi bir karakter olup, sonradan kazanılmış değildir. Meselâ; yumurtasından henüz yeni çıkmış ufacık örümcekler, tamamen düzgün örülmüş ağlarını dokumayı, annelerinin nasıl yaptığını görmedikleri halde aynı işi aynı mükemmellikle başarmaktadırlar. Bu mükemmellik insanı hayrete sevkedecektir. Hayret ise hayranlığa…
Hayranlık hissedecek olgunluğa varamamış olan kimseler, çevrelerindeki mükemmellikleri basitleştirmek arzusu içindedirler. Fikirler arzuların üzerine binince hârikulâdeliklere basit bir isim verilerek geçiştirilmektedir. Derinlemesine düşünmeyi engellemek için kullanılan bu basit ve soğuk kelimelerden biri de “içgüdü”dür. Bu konudaki düşüncesini Wolfgang Bechtle, şu cümlede özetliyor: “İçgüdü kelimesini kullanmayı sevmem. Bu kelime daha çok insanî bir gurur ifâde etmekte, hayrete düşmemizi engellemektedir.”
Pek çok şuursuz hayvanın birkaç gün içinde ortaya koyduğu eserler, yıllarca ilim tahsil etmiş ihtisas sahibi bilim adamlarını geride bırakmaktadır. Hayvanlar ölçüp biçmeyi, statik hesaplarına uygun şekilde yuvalarını inşâ etmeyi düşünmeden, otomasyon olarak yapmaktadır. Aynen bir bilgisayar gibi, kafasının içindeki bölümde programlanmış emirleri takip etmekte ve yapılması gereken işleri programa göre en üstün şekilde uygulamaktadırlar. Örümcek, mimarlık fakültesini bitirmemiştir. Tırtıl sineğinin cerrahlık öğrenimi yapmasına imkân yoktur. Arı, geometri ilmini tahsil etmemiştir. Fakat buna rağmen, bütün bu ilimleri biliyormuşçasına hareket etmeleri, ancak bu havyaların dünyaya gönderilmeden önce, onları dünya şartlarına göre programlanması ile izah edilebilir.
Otomasyon Sistemi: İlâhî sevk ile hareket eden hayvanları, otomasyon sistemi ile çalışan fabrikatlara benzetebiliriz. Fabrikadaki otomasyon sistemi insan eli ile düzenlemekte ve bilgisayarların yapacakları işlemlere göre programlanması yapılmaktadır. Sistem bu tarzda düzenlenirken, bilgisayarın, nerede, hangi işlemin yapılması için ne çeşit emirler vereceği ayarlanmaktadır.
Bütün, işlem ve kontrollerin, bilgisayarlar tarafından yapıldığı, “imalât hattı” yanında çalışan hiçbir insanın bulunmadığı sistemlere “full otomasyon” sistemi denilmektedir. Full otomasyon sistemi ile çalışan bir fabrikaya giren bir insanın takdir ve hayranlık hislerinin coşmaması mümkün değildir. Seri üretim, yükleme, boşaltma, taşıma gibi fonksiyonların hiç insan eli değmeden zincirleme olarak yapıldığını gördükten sonra bütün bu fevkalâde faâliyetlerin daha önceden hâfızada programlandığını düşünecek ve o programcıyı içinden tebrik edecektir. Çünkü nerede, hangi işlemin yapılması için ne çeşit emirler verileceğini şuursuz mâdenî cihazların programlayamayacağı açıktır. Ayrıca otomasyon sisteminin bir
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gâyeye yöneltilmiş olması, her ne kadar fabrikada yönetici görünmese bile, yöneticinin varlığını ortaya koymaktadır.
Kim Programlamış? Bir arı, bir örümcek, bir tırtıl, topraktaki maddeler ve suyun belirli bir kompozisyonundan teşekkül etmiştir. Ne arı, ne örümcek, ne de diğerleri akıl ve ilim sahibi değildir. Organizmada yer alan su ve topraktaki hiçbir elementin de ilim ve akıl sahibi olduğunu kabul etmek, zâten mümkün değildir. Yalnız insanlarda ilim tahsil etmek ve ilmin ışığında akıl yürütebilmek kabiliyeti vardır. Fakat şu da kesindir ki, belirli konularda hayvanlar akıl düzenine insanlardan daha çok yakındır. Âdeta insanlardan daha akıllıca hareket etmektedirler. Meselâ; ortalama 36 günlük ömrü olan arı, bazı profesörlerin yanıldığı hesapların tatbikatını şaşmaz bir doğrulukla yapmaktadır. Termitler termitaryum denilen gökdelenlerini inanılmaz mükemmellikte inşâ etmektedir. Bütün hayvanların kâinat ile olan münâsebetlerindeki âhengi sağlayacak program en mükemmel şekilde hazırlanmıştır.
Hayvanların belirli hayat devrelerinde görülen bizi durup düşünmeye sevkeden icraatların programlanmasını acaba kim yapmıştır? Hava mı, su mu, toprak mı? Kendileri mi? Yoksa, ilmi ezelden ebede uzanan, sonsuz kudret ve rahmet sahibi olan Allah mı?
Full otomasyon sistemi ile çalışan bir fabrikanın programlaycısını tebrik eden her akıl sahibinin, yeryüzündeki sayısız hayvanların akıllara durgunluk veren hârika faâliyetlerini programlayan Allah’ı takdir ve tâzim etmesi gerekmez mi? Akıl ve ilimden uzak hayvanların âlimâne, dâhiyâne icraatları içgüdü-dışgüdü gibi kelimelerle değil; ancak İlâhî program ile izah edilebilir. İçgüdü gibi kelimelerle olayı ifâde eden zihniyet, konuyu Allah’a bağlamamak, bu muhteşem özelliklerin yaratıcısının Allah olduğunu düşündürmemek için böyle demektedir. Bilinçsiz müslümanlar da düşünmeden bu kalıplaşmış ifadeleri tekrarlamakta sakınca görmemekteler.
Hayvanlar Âleminde Temizlik: Hastalığı önleyecek tedbirlerin başında temizliğin geldiğini hepimiz biliriz. Temizlik kurallarının çok küçük yaşlardan beri insanlara öğretilmesi lâzımdır. Hâlbuki hayvanların çoğu ebeveyninden görmemesine rağmen temizlik bilgilerine sahiptirler.
Birçok kimse, ev hayvanlarının dışındaki bütün hayvanları pis zannetmek hatasına düşerler. Gerçekten temiz sayılamacak domuz gibi istisnâî hayvanlara bakıp bütün hayvanları suçlamak doğru değildir. Çünkü hükümler istisnâî hallere göre değil; ekseriyete göre verilir. Allah, hayvanların hepsini temizlik bilgileri ile birlikte dünyaya göndermiştir. Temizlikle ilgilenmeyen hayvan hemen hemen yok denecek kadar azdır. Ve bu nizam, dünya kurulalıdan beri devam etmektedir. Meselâ yeraltındaki sarayında yatıp kalkan porsuk, pis hayvanlardan sayılmasına rağmen, gerçekte hayvanların en temizlerinden biridir. Kürkünü daima temiz tutmakta ve sık sık değiştirdiği bir yeri tuvalet olarak kullanmaktadır. İninde birikmiş çöpleri dışarıya taşıyarak yuvasına uzak bir bir yere yığmaktadır.
Kürklü hayvanlar, postlarını temizlemek için çok kere garip usullere başvururlar. Meselâ; tilki, ağzına koca bir yosun demeti almakta ve bununla suya girmektedir. Bütün vücudunu yavaş yavaş suya gömmekte, bu arada yalnız ağzı ile ağzında tuttuğu yosunlar dışarıda kalmaktadır. Postundaki bütün pireler bu
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 105 -
durumda boğulmamak için yosun demetinin üzerine çıkmaktadırlar. İş bu dereceye gelince, tilki pireli yosunları atmakta ve temizlenmiş vaziyette soğuk sudan çıkmaktadır.
Filler derilerini temizlemek için çamurların içinde yuvarlanırlar. Hortumları bu arada onlara duş görevi görür. Bahçe hortumu gibi vücutlarının çeşitli yerlerine su fışkırtırlar. Bazen vücutları çamurla kaplanırsa da kuruyan çamur çok geçmeden dökülür ve bütün pislikleri beraberinde götürür. Aslan, kaplan ve bütün büyük yırtıcı hayvanlar, ev kedileri kadar temizdirler. O yüzden “aslan yattığı yerden belli olur” denir. Kürklü küçük hayvanların çoğu, vakitlerinin büyük bir kısmını tuvaletlerine, temizlik ve bakımlarına ayırırlar. Meselâ sıçanlar, uyanık kaldıkları zamanın yarısında kürklerini dişleri ve ayakları ile sistematik bir sûrette temizlemekle meşgul olurlar.
Foklarla gergedanlar kuvvetli masaj taraftarıdırlar. Bu maksatla taşlara sürtünerek vücutlarını zamanla ayna gibi cilâlarlar. Samur, yaşlı ağaç gövdelerinin içinde kendine bir oyuk oymakta ve güzel kürkündeki son toz taneciği de düşünceye kadar bunun içinde yuvarlanmaktadır. Dişleri olan bütün hayvanlar, ağızlarının bakımına önem verirler. Kurdun dişleri çirkin bir sarı renkte olabilir. Ama bu renk, o dişlerin doğal rengidir. Yoksa daima temiz tutulan bu dişlerde besin artığı arasanız bulamazsınız.
Tuvaletlerine, bakımlarına özellikle düşkün olan kurtlar, tüylerini pirelerden ve bitlerden temizleyen toz banyosu yaparlar. Hemen hemen bütün kuşlar suya girerek yıkanmakta ve esâret hayatında bile bu alışkanlıklarından vazgeçmemektedirler. Ayrıca kuşların çoğunun kuyruk çevresinde küçük bir yağ guddesi vardır. Hayvan yıkanıp temizlendikten sonra, bunun sâyesinde tüylerini yağlayıp yumuşatır. Kuşların yuvalarının temizliğine de diyecek yoktur. Yuvasını pisleten kuş yoktur denilse yeridir. Yavrularının temizlikle ilgileri olmadığı müddetçe, anne bunların pisliğini gagasıyla toplar ve yuvasından aşağıya atacak yerde, biraz öteye uçtuktan sonra uygun yere bırakır.
Hayvanlarda Doktorluk: İnsanın, hastalandığında ilk yapacağı iş, muhakkak bir doktora veya bir hastahaneye müracaat etmektir. Hayvanların hastalandığında ne yaptıklarını düşündük mü? Onların kendilerini muâyene edip tedavi edecek doktorları yoktur tabii. Fakat yapılması gerekeni de en güzel şekilde yapabilirler. Çünkü yaratılışları ile birlikte, hastalıklardan korunma ve tedavi hususunda ihtiyaçları olan bilgilerle programlanmışlardır. Büyük bir hayvanat bahçesinin müdürü şöyle diyor: Hayvanlardan birisi hastalanır da rahatsızlığının ne olduğunu anlayamazsak, doğup büyüdüğü memlekette yetişen her türlü bitkiyi getirip önüne koyarız. O çoğu zaman kendisine lâzım olan ilâcı bulur çıkarır, onu yer ve iyileşir. Ancak bu usûl fayda vermediği takdirde veteriner çağırmayı düşünürüz.
Doğa bilginleri, hayvanların hastalık veya yaralanma karşısında çok mantıkî davrandıklarını ve tatbik ettikleri metodların da en modern tıbbî buluşlar ayarında olduğunu belirtmekteler. Doktor Wilbur Pearson’a göre; hayvanlar en amansız hastalıklarla ne şekilde mücâdele etmek gerektiğini mükemmelen bilmekteler. Meselâ doktorlarımız vitaminin vücuda lüzumunu yeni yeni anladıkları halde, onlar vitaminlerden çoktandır faydalanmaktaydılar. Hayvanlar bundan başka güneş ışınlarının bazı ağrılara ne kadar faydalı olduğunu bilirler. Bazı
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hallerde de dinlenmenin ve gölgenin lüzumuna göre davranırlar. Temizlik hususunda hassâsiyetle durmakta, kırılmış kemikleri yerine koyabilmekteler.
İlkbahar gelince bütün hayvanlar, inekler, koyunlar, atlar, keçiler niçin çayırlara akın ediyorlar dersiniz? Bütün kış boyunca yedikleri samanla artık yetinmez oluyorlar da ondan. Dışarıda bulabildikleri yeşillik az olsa da, bütün gün otlayarak aldıkları besini belki de yarım saat içinde yiyebileceklerdir. Fakat bunun bir rolü olmuyor. Acaba hayvanlar yeşilliğin A vitaminin kaynağı olduğunu mu keşfetmişler? Dr. Pearson’un tetkikleri akılsız hayvanların akıllı insanlardan daha akıllıca ve düzenli bir hayat sürdüklerini ortaya koymuştur. Yırtıcı bir hayvan, avını parçaladığı zaman, ilkönce karaciğerini yemeyi tercih eder. Karaciğer ise vücudun vitamin bakımından en zengin olan kısmıdır. Aynı zamanda güneş ışığının D vitaminini meydana getirdiğini ve bunun kemik hastalıklarına çok faydası olduğunu da göz önünde tutarlar.
Hayvanların yaratılışları ile birlikte Yaratıcısı tarafından yapılan programa uygun hareket etmeleri hayvanların çok seyrek hastalanmalarının başlıca sırrıdır. Hayatı büyük ölçüde idare eden bu programlar sâyesinde, hastalanan bir hayvan ilk başvurulacak ilâcın müshil olduğunun farkındadır. Bir kediyi veya köpeği ot yerken görmüş olabilirsiniz. Otlar onlara müshil etkisi yapar. Hem et hem de meyve yiyen bir kısım ayıların bildikleri bir cins böğürtlen onlar için en mükemmel müshil ilâcıdır.
Ayıların kış uykusundan kalkar kalkmaz ilk yaptıkları iş bu böğürtlenlerden bulup yemektir. Yalnız bitkiyle beslenen geyikler, sindirim cihazlarının aşırı faâliyetini önlemek için, meşe gibi ağaçların ince kabuklarını ve dallarını yerler.
Hayvanlar gerektiği zaman çok sıkı bir perhiz takip etmesini de bilirler. Ateşi olan bir hayvan, derhal serin, havadar, gölgeli ve su kıyısında bir yere çekilir. Orada sessizlik içinde oturarak çok az yer ve her zamankinden fazla su içerler. Ateşimiz olunca doktorlar bize de aynı şeyleri tavsiye etmezler mi?
Romatizma ağrıları çeken bir hayvan, kendine derhal güneşli ve kuru bir yer arar. Doktorların yakın bir zamanda ortaya çıkardıkları bir gerçeği, ısının romatizma gibi hastalıkları meydana getiren toksinleri (zehirleri) vücuttan attıklarını, hayvanlar programlama neticesinde bilmektedirler.
Bazı vahşi hayvanlar ise yaralandıklarında mağaralardaki sarımsı şap parçaları ile yaralarını itinayla ovuşturmakta ve böylece kanamayı durdurmaktadırlar. Çünkü şapın sıkıştırıcı ve kanamayı durdurucu özelliği vardır. Yılanların en büyük düşmanlarından biri olan mangoların yılanlarla mücâdelesi hemen hemen her zaman mango tarafından kazanılmaktadır. Fakat mangonun bazen mağlûp olduğu da olur. Yerli halk, zehirli yılan tarafından ısırılan mangonun derhal ormana daldığı ve bazı bitki köklerini panzehir olarak yediğini söylerler.
Hayvanlar âlemindeki bu kabil hârikulâdelikleri içgüdü kelimesiyle bir çırpıda izah etmek mümkün müdür? İçgüdü en kısa tarifiyle “hayvanların doğuştan getirdikleri, irsî özellikte bir türe mahsus çoğu kere hayatî önemi hâiz davranış modelleri”dir. Fakat bu tarifle bu davranışlar izah edilebilir mi? Yapılan şey burada, birtakım hayret verici davranışlara bir isim vermekten ibâret oluyor. The World Book Encyclopedia’nin içgüdü ile ilgili maddesinde şöyle deniliyor: “Birçok psikologlar artık anlayamadıkları kompleks davranışlar için içgüdü olduğunu
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 107 -
söylemekle onu hiç de izah etmiş olmadıklarını biliyorlar. Genellikle içgüdü kelimesi ‘henüz anlaşılamayan davranışlar’ı ifâde ediyor. Filozof John Dewey’in dediği gibi ‘bir davranışın içgüdü olduğunu söylemekle; uyku ilâcı, uyku getirici özelliğinden dolayı insanı uyutur, demek arasında bir fark yok.”
“İnsanların mâhiyetini anladıkça büyülendikleri bu program; Dünya ve içindekileri yaratan Yüce Allah’ın ilim, hikmet ve irâdesiyle yazılmıştır” hükmü, bütün bilimsel araştırmaların ışığında açıkça görünmektedir. 362
Edebiyatta Hayvan; Fabller ve Hayvan Masalları
Fabl: Daha çok öğretici bir gâyeye yönelik, ahlâk dersi vermek isteyen hayvan hikâyeleri bu adla anılır. Eğitim ve öğretimde kullanılan fabllerde konu oldukça kısa olup kahramanlar insan karakter v edavranışlarına sahip hayvan, bitki ve cansız varlıklardan meydana gelir. Çok defa olağanüstü masal unsurlarıyla örülü olayların anlatıldığı fabllerde olaylar insandan başka varlıkların başından geçiyormuş gibi gösterilir.
Eski Türk edebiyatında “kıssadan hisse” adı verilen bu türün geniş örneklerine Sâdî’nin Bostan ve Gülistan ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden başlayarak birçok eserde rastlamak mümkündür. Fabl türünde sayılabilecek en dikkate değer bir örnek de XV. asır şâirlerinden Şeyhî’nin Harnâme’sidir. Hesiod, Aisopos (Ezop), Fhaedrus ve La Fontaine gibi isimler dünya fabl edebiyatının en tanınmış yazarlarıdır. Doğuda ise Kelile ve Dimne adlı kitabıyla Hint yazarı Beydeba ün kazanmıştır. Fabl türü yeni Türk edebiyatında da belirlir bir yer tutar. Şinasi’nin başlangıçta La Fontaine’den yaptığı birkaç tercümeden sonra kendi yazdığı bazı manzum fabl örnekleri, Ahmed Midhat Efendi’nin Hümâyunnâme adıyla Kelile ve Dimne tercümesi, Kıssadan Hisse adıyla birkaç fıkrayı fabl şekline sokması; Orhan Veli ve Sabahattin Eyüboğlu’nun başarılı La Fontaine tercümeleri anılabilir. (Hüseyin Karatay’ın Avrupa Görmüş Maymun adlı eseri de müslümanca bir bakış açısıyla yazılmış fabl denemesi türündendir). 363
Hayvan Masalları: Kahramanları hayvan olan masallardır. Bütün hayvanlar masallarda yer alabilir. Bazen insanların da görüldüğü bu masallarda hayvanlar insanlar gibi konuşur ve onları temsil ederler. Bazılarında açıkça söylenen, fakat hepsinde bulunan bir ders vardır. Bu tür masalların en eskileri anonimdir. Daha sonraları bazı şâirler tarafından nazmedilip edebî bir havaya büründürülmüştür. Bu işi yapanlar arasında Greklerden Aisopos (Ezop) (M.Ö. 620-560), Latinlerden Pheadrus (M.Ö. 50-15), Fransızlardan Jean La Fontaine (1621-1695)’i sayabiliriz. İslâm dünyasında da hayvan masallarına sık sık mürâcaat edilmiş, çeşitli kitaplar yazılmıştır. Aslı Sanskritçe olan Kelile ve Dinme, İranlı şâir Feridüddin Atar (1193-1235)’ın nazmettiği Mantıku’t-Tayr ve bunun Türkler tarafından yapılan tercümelerini sayabiliriz. Tanzimat döneminde Şinasi, Recaizade Mahmud Ekrem gibi şairler, tercüme ve telif yoluyla türkçeye hayvan masalları kazandırmışlardır. (Hayvan masallarının ille şiir tarzında, fabl türünde yazılması da gerekmez. Ama en meşhurları nazımla yazılmıştır.) Modern masal araştırmacılığında hayvan masallarının özel bir yeri vardır. 364
362] Âdem Tatlı-Mehmet Dikmen, Merak Ettiklerimiz, Cihan Y., s. 276
363] Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y., c. 3, s. 137-138
364] Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y., c. 4, s. 184
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Günlük hayatta ve edebiyatın hemen her dalında “hayvan” çokça yararlanılan bir konudur. Hikâye ve masalların vazgeçilmez ögelerinden birini hayvanlar oluşturur. Halk deyimlerinde ve atasözlerinde hayvanlardan çokça örnekler verilir. Günlük konuşma dilinde mecaz olarak, simge olarak hayvanlardan çokça bahsedilir. İnsanlar, sevdiklerini de kızdıklarını da hayvanlara benzetirler. Hem sevgi ve hem de hakaret, hem övgü hem de sövgü ifadesi olarak hayvan ve türleri devreye girer.
Biraz kabalık yapan bir adam gördüğümüzde, ya da bir kimse akılsız, beceriksiz bir davranış sergilediğinde, hayvanlara hakaret olur mu, diye düşünmeyiz ve hemen damgayı basarız: “Hayvan!” Kaba bir adam bizde “ayı”yı çağrıştırır, obur bir adam “öküz”ü. Bazı insanların “domuz” gibi arsız, “eşek” veya “katır” gibi inatçı, ya da “deve” gibi kindar, “tilki” gibi kurnaz veya hilekâr olduğunu söyleriz. Bunun yanında sevdiğimiz insanı da hayvanlara benzettiğimiz olur. Çocuklar “kuş” gibi cıvıldar, bazıları “bülbül” gibi şakır, cesur kahramanlara “aslan” deriz. Hakaret amaçlı çokça kullandığımız “köpek” cinsinin sadâkat gibi erdemlerini de örnek göstermekten kaçınmayız. Yılanı tıpta sembol kabul ederiz. Hayvanlara muhtacız, onlarsız hayallerimiz, simge ve imgelerimiz ne kadar eksik olurdu. Meselâ “Bülbül” olmasa Divan Edebiyatı olur muydu? Bunlarla yetinmeyip “at”lara kanat takıp pegasus diye bir hayvan hayal ederiz. Bazıları kadın başlı aslan vücutlu heykeller yapar, adına sfenks takar. Boynuzlu “at”lar hayal eder. Büyük bir hayvan hayal edip masalların başrollerinde yer veririz. Büyük “goril” hayal eder, King Kong filmlerini çevirtiriz. Ağzından alevler fışkıran yedi başlı “ejderha”ları gündeme getiririz. Yaramaz çocukları “canavar”larla korkuturuz. Akşam dinlediği masala gerçekten daha çok inanan çocuk, dere kenarında gördükleri “kurbağa”nın, aslında bir prens olduğundan ve yeniden insan olmak için bir öpücük beklediğinden çok emindir. Çocuklara, hatta gençlere model kahramanlar da hayvanî özellikleri ağır basanlardan seçilmektedir artık modern çağda; Batman (yarasa adam), spiderman (örümcek adam) uydurma film karakterleri değil; gerçek kahramanlardır sinema çocuklarının gözünde. Korkunç kahramanlardan mı hoşlanıyorsunuz? Alın size wolfman (kurt adam). Sinemanın meşhur ettiği bu hayal kahramanlarını sayarken, ormanda hayvanlar tarafından büyütülen tarzanı ve hayvan arkadaşlarını da unutmayalım.
Nedir bu hayvanların bizim elimizden ve dilimizden çektiği. Bunca hizmetin karşılığı bu mu olmalıydı? Bülbül ya da muhabbet kuşu güzel öttüğü için insanlar tarafından hapse mahkûm edilir, orman saraylarından alınır, evlerdeki kafeslerde yaşatılır. Şirin mi şirin, rengârenk desenli küçük balık, güzelliğinin cezasını evlerdeki akvaryumların dar alanında zindan hayatı yaşayarak çeker ve doğal köşkü olan denizinden mahrum edilir. Gece boyunca hiç uyumadan sahiplerine bekçilik yapan ve gerektiğinde hayatını bile fedâ etmekten çekinmeyen köpek, bu hizmetlerine takdir bile görmez, hâlâ hakaretlere ve bazen tekmelere muhâtap olur. Hayvanat bahçesinde yaşamaya mahkûm edilen hayvanlar da ayrı bir konu. İbret tarafı, canlı zooloji dersi öğretmenleri oluşları işin hoş tarafları. Ama doğal ortamlarından koparılıp insanlarla iç içe yaşamak zorunda bırakılan yabanî hayvanlar, herhalde bundan memnun olmasa gerek. En çok da maymunlar bu bahçede ziyaretçi toplar. İnsanlar, kendilerini çok gülünç kabul ediyorlar ki, kendilerine benzemeye çalışan, kendini taklit eden maymunu komik ve eğlenceli buluyorlar. Çarşılar, caddeler de nazîre yaparcasına insanat bahçesi halini
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 109 -
almış, düşünmüyorlar. İnsana benzemeye çalışan hayvan komik oluyor da; hayvana benzeyen, onlar gibi çıplak ve onlar kadar özgür olmak isteyen, onlar gibi namazsız-oruçsuz yaşayan insanlar komik, trajikomik olmuyor mu dersiniz?
Oyun ve eğlence etmesi yetmez, nice çirkin insan nice hayvanı çirkin kumarlarına da âlet eder. Keyif ve kumar için horoz dövüştürür, sadistçe zevk alır. Deve güreşlerinin modası çoktan geçmiştir. Atlar artık kumar için altılı ganyan vb. adlarla yarıştırılır. Büyü malzemesi olarak kullanılmaktan kurtulamaz masum hayvanlar; Kara tavuk, kara kedi, kara kurbağa veya beyaz at gibi hayvan türleri bu çirkin harama âlet edilir.
Aslında hayvanlar, insanların sadece yardımcısı değil; aynı zamanda dostudur. Atın kahramanlığı, köpeğin sadâkatı, kedinin sahibini arayış ve buluşu herkes tarafından kabul edilir. Fıtratı bozulmamış çocuk, hayvanları candan sever, oyuncaklarının çoğunu hayvanları simgeleyen oyuncaklardan seçer. Hayvan masallarıyla büyür, onlarla eğitilir, ahlâkî erdemleri onlar aracılığıyla öğrenir.
Bazı Doğu toplumlarında hâlâ geçerli olduğu gibi, eskiden insanlar, takvimlerini oluştururken de hayvanları unutmazlardı; ay adlarını hayvan cinslerinden oluştururlardı. Burçlara ad olarak çoğunlukla hayvanları kullandıkları gibi.
Hadis-i Şeriflerde Hayvanlarla İlgili Konular
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Bir adam yolda, yürürken susadı ve susuzluğu arttı. Derken bir kuyuya rastladı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yemekte olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: "Bu köpek de benim gibi susamış" deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti." Rasûlullah'ın yanındakilerden bazıları: "Ey Allah'ın Rasûlü! Yani bize hayvanlar (a yaptığımız iyilikler) için de ücret mi var?" dediler. Peygamberimiz (s.a.s.): "Evet! Her "yaş ciğer" (sahibi) için bir ücret vardır" buyurdu." 365
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah(s.a.s.) buyurdular ki: "Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi hapsederek yiyecek vermemiş, yeryüzünün haşerâtından yemeye de salmamıştı." 366
Muhammed İbn İshak kendisine Ebû Manzûr denen Şamlı bir zattan naklediyor, bu da amcasından, o da Hadır'ın kardeşi Âmiru'r-Râm'dan nakletmiştir. Âmir der ki: "Bizim için bayraklar ve sancaklar yükseltildiği zaman memleketimizde idik. Ben: "Bu nedir?" diye sordum.
"Rasûlullah’ın (s.a.s.) sancağı!" dediler. Yanına gittim. Bir ağacın altında oturuyordu. Ashâbı da etrafını sarmıştı. Ben de yanlarına oturdum. Bir ara Rasûlullah (s.a.s.) hastalıklardan ve dertlerden bahsedip dedi ki:
"Mü'mine bir hastalık gelir, sonra da Allah ona şifa verirse, bu hastalık onun geçmiş günahlarına kefâret, geri kalan hayatı için de bir öğüt olur. Şâyet münâfık hastalanır, sonra da âfiyet verilirse o, sahibi tarafından bağlanıp sonra da salıverilen fakat niçin
365] Buhârî, Şirb 9, Vudû 33, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153, h. no: 2244; Muvatta, Sıfatu'n Nebi 23, h. no: 2, 929-930; Ebû Dâvud, Cihâd 47, h. no: 2550
366] Buhârî, Bed'ü'l-Halk 17, Şirb 9, Enbiyâ 50; Müslim, Birr 151, h. no: 2242
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlandığını, niçin salıverildiğini bilmeyen bir deve gibidir."
Aleyhissalâtu vesselâm'ın etrafında oturanlardan biri:
"Ey Allah'ın Rasûlü, eskâm (hastalıklar) nedir? Ben asla hiç hastalanmadım?" diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): "Kalk! Sen bizden değilsin" buyurdu." 367
Açıklama:
1- Teysîr müellifi, hadisi taktî yaparak aktarmış. Yani Ebû Dâvud'daki aslında hadisin devamı var. Esâsen rivâyetin sadedinde olduğumuz bâbla ilgili olan kısmı, terkedilen, yani Teysîr'e alınmayan kısmıdır. Biz bu nakilde, bir hata olabileceğine hükmederek rivâyetin arkasını aynen kaydetmeyi gerekli bulduk:
"... Biz bu şekilde Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında otururken üstünde kisâ bulunan bir adam, elinde -üzeri sarılı- bir şey olduğu halde geldi ve:
"Ey Allah'ın Rasûlü! dedi, seni görünce buraya yöneldim. Gelirken bir ağaç kümesinin yanından geçiyordum ki kulağıma kuş yavrularının sesleri geldi. Hemen onları alıp kisâmın içine koydum. Derken anneleri gelip başımın üstünde dönmeye başladı. Ben de yavrularının üzerini annelerine açtım, kuş gelip üzerlerine konmaz mı! Ben de kisamı tekrar üstlerine kapayıverdim. Şimdi onlar işte burada benimle beraberler" dedim. Rasûlullah (s.a.s.):
"Onları hemen bırak!" diye emretti. Ben de bıraktım. Ama anneleri yavrularını terketmedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) Ashâbına sordu:
"Şu yavruların annesindeki şefkate şaşıyor musunuz?"
"Evet!" dediler.
"Beni hak ile gönderen Zât u Zülcelâl'e yemin olsun. Allah'ın kullarına karşı rahmeti, yavruların annesinin yavrularına karşı taşıdığı şefkatten fazladır. Onları götür aldığın yere koy, anneleri de berâber olsun!" dedi. Adam da onları tekrar geri götürdü."
2- Tîbî der ki: "Mü'min hastalanır ve tekrar sıhhate kavuşursa kendine gelir ve anlar ki, bu hastalık geçmiş günahlarının bir neticesidir. Derhal pişman olur, artık bir daha geçmişe dönmez. Böylece bu ona bir kefâret olur."
Hadis münâfığın hastalıktan ders almayacağını, tevbeye yönelmeyeceğini, hastalığının ne geçmişteki hataların affı husûsunda, ne de gelecekte günah işlememek hususunda bir fayda te'min etmeyeceğini ifâde etmektedir. Bunlar, âyet-i kerîmenin ifâdesiyle, "Hayvanlar gibidir, hatta daha da beterdir, onlar gâfillerdir." 368
Âişe (radıyallâhu anhâ) bir rivâyette şunu söyler: "Kendisinde dikbaşlılık olan bir deveye bindim. (Hırçınlık etmeye başlayınca ilerigeri sürmeye başladım. Bunun üzerine Rasûlullah(s.a.s.): "Rıfkla, tatlılıkla davran! diye müdâhale etti..." 369
Hâlid İbn Ma'dân -merfu olarak (yani Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözü olarak)- rivâyet ediyor: "Rasûlullah buyurdular ki: "Allah refikdir, (yumuşaklık, kolaylık, müsâmaha sahibi). Bu sebeple rıfkı sever, rıfk sebebiyle razı olur, rıfk (sahibin)'e
367] Ebû Dâvud, Cenâiz 1, h. no: 3089
368] 7/A'râf, 179
369] Müslim, Birr 79, h. no: 2594
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 111 -
mahsus bir yardımı vardır ki, şiddet sahipleri bu yardımı göremez. Öyleyse bu, dili olmayan hayvanlara bindiğiniz zaman bunlara konaklama yerlerinde mola verin. Eğer geçtiğiniz arazi çoraksa, oradan hayvanın iliğini kurutmadan çıkın. Gece yürüyüşünü tercih edin. Zîra geceleyin arz, gündüzleyin dürülmeyecek şekilde dürülür. Yol üzerine (geceleyin) konaklamaktan kaçının. Çünkü o, hayvanların yolu, yılanların sığınağıdır."
Urve İbn'l-Ca'd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Atın alnına hayır bağlanmıştır: "Bu hayır), sevap ve ganîmettir. Bu hal kıyâmete kadar bâkidir." 370
Cerîr (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ı (s.a.s.) atın alnındaki tüyleri parmaklarıyla bükerken gördüm. Büküyor ve şöyle diyordu: "Atın alnına Kıyâmet gününe kadar hayır bağlanmıştır. Bu hayır sevap ve ganimettir." 371
Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Denizin sahile attığı ve geri çekilmekle sahilde bıraktığı avı yiyiniz. Denizde ölüp de su yüzüne çıkan avı yemeyiniz." 372
Ümmü Hâni radıyallahu anhâ anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bana "Koyun ve keçi edin. Zira onda bereket vardır" buyurdular." 373
Urve el-Bârikî radıyallahu anhümâ, "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şu sözünü nakletmiştir: "Deve, sahipleri için bir izzet vesilesidir. Koyun ve keçi de berekettir. Hayır, Kıyâmete kadar atın alnına bağlanmıştır." 374
İbn Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Koyun ve keçi cennet hayvanlarındandır." 375
Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm zenginlere koyun-keçi edinmelerini emretti ve buyurdu ki: "Zenginlerin tavuk edinmeleri halinde, Allah, köylerin helak olmasına izin verir." 376
Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Hayvanlardan beş tanesi vardır ki bunların her biri fâsıktır (zararlıdır). Harem bölgesinde olsun, Hill (denen Harem dışı) bölgesinde olsun bunlar öldürülür: Karga, çaylak, akrep, sıçan, kelb-i akur (yırtıcılar)." 377
Müslim'in bir rivâyetinde Hz. Aişe şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a.s.) beş fâsığın hill'de ve Harem'de öldürülmesini emretti." (Ebû Dâvud, Ebû Hüreyre’den (r.a.) kaydettiği bir rivâyetinde, karga yerine "yılan" demiştir. 378
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) göçeğen kuşu (surad),
370] Buhârî, Cihâd: 43, 44, Humus: 8; Müslim, İmâret: 98, h. no: 1873; Tirmizî, Cihâd: 19, h. no: 1694; Nesâî, Hayl: 7, h. no: 6, 222
371] Müslim, İmâret: 97, h. no: 1872; Nesâî, Hayl: 7, h. no: 6, 221
372] İ. Canan, 17/407
373] İ. Canan, 17/265
374] İ. Canan, 17/265
375] İ. Canan, 17/266
376] İ. Canan, 17/266
377] Buharî, Bed'u'l-Halk 16, Cezâu's-Sayd 7; Müslim, Hacc 66-67, h. no: 1198; Muvatta, Hacc 90, h. no: 1, 357; Tirmizî, Hacc 21, h. no: 837; Nesâî, Hacc 113, h. no: 5, 208
378] İ. Canan, K. Sitte, 14/149
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurbağa, karınca ve hüdhüd kuşunu öldürmeyi yasakladı." 379
Ebû Hüreyre ve Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Deve, sığır veya davar sâhibi olup da, bunlardaki Allah'ın hakkını eda etmeyen herkese Kıyâmet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak geleceklerdir. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla toslayacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinde boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlûkatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hâl devam edecek. Keza "kenz"e (hazineye) sâhip olup da ondaki (Allah'ın) hakkını ödemeyen herkese, Kıyâmet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak. Sonunda yılan ona: "Gizlediğin hazîneni al! Ben ondan müstağniyim!" diye bağırır. Adam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlaşınca, elini ağzına sokar. Yılan da onu, aygırın (alafı) kemirmesi gibi kemiriverecek." 380
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kimin yanında fazla hayvan varsa, onu hayvanı olmayana versin. Kimin de fazla azığı varsa onu azığı olmayana versin." Rasûlullah, bazı mal çeşitlerini bu sûretle saymaya devam etti. Öyle ki, bizden hiç kimsenin (yol sırasında) herhangi bir fazlalıkta hakkı olmadığı düşüncesine vardık. 381
Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Şu üç şeyde armağan vardır: Deve yarışı veya at yarışı veya ok yarışı." 382
Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) Adbâ adında bir devesi vardır. Bu bütün yarışları kazanırdı. Bir gün binek devesi üzerinde bir bedevi geldi ve yarışta Adbâ'yı geçti. Bu durum Ashâb'ın ağrına gitti. Rasûlullah (s.a.s.), üzüntülerini yüzlerinden okuyunca şu açıklamayı yaptı: "Yeryüzünde, yükselttiği her şeyi arkadan alçaltmak Allah üzerine bir haktır." 383
Binicilik
Hz. Peygamber (s.a.s.), atıcılığı biniciliğe takdim etmekle beraber, bunun da ihmal edilmeyip behemahal öğrenilmesi ve çocuklara öğretilmesi, mümkün mertebe günlük eğlenceler arasına dâhil edilmesi için ısrar etmiş at ve deve yarışlarına teşvik etmiştir.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) zaman zaman koşu yarışları tertiplediği, bunları maddî ödüllerle mükâfatlandırdığı rivâyetlerden anlaşılmaktadır. Bazı rivâyetlere göre -bizzat Hz. Peygamber de, bir seferinde, antrenmanlı, bir seferinde antrenmansız deveyle olmak üzere- iki defa yarışa katılmış antrenmanlı deve ile altı mil mesafe tutan Hafya ile Seniyyetü'l-Vedâ arasında, antrenmansız
379] İ. Canan, 17/404
380] Buhârî, Zekât 3, Tefsir, Âl-i İmrân 14, Berâet 6, Hiyel 3; Müslim, Zekât 26, h. no: 987; Muvatta, Cihâd 3, h. no: 2, 444; Ebû Dâvud, Zekât 32, h. no: 1658, 1659, 1660; Nesâî, Zekât 2, 6, h. no: 5, 12-14
381] Müslim, Lukata: 18, h. no: 1728; Ebû Dâvud, Zekât: 32, h. no: 1663; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 8/27
382] Ebû Dâvud, Cihad: 67, h. no: 2574; Tirmizî, Cihâd: 22, h. no: 1700; Nesâî, Hayl: 14, h. no: 6, 226, 227; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 8/48
383] Buhârî, Cihâd: 59, Rikâk: 38; Ebû Dâvud, Edeb: 9, h. no: 4802; Nesâî, Hayl:14, h. no: 6, 227
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 113 -
deve ile bir mil mesafe tutan Seniyyetü'l-Vedâ ile Mescid-i Züreyk arasında koşmuştur. Fakat şu rivâyete bakarsak Hz. Peygamber'in daha fazla binme yarışları yapmış olabileceği hükmüne varılabilir. Hz. Enes anlatıyor: "Hz. Peygamber'in Adbâ adındaki devesini hiçbir deve geçemezdi. (Bir gün) bir bedevi devesiyle geldi. Hz. Peygamber onunla yarıştı. Müsâbakayı bedevî kazanmıştı ki bu durum müslümanların ağırına gitti. Rasûlullah onları teskin için şunu söyledi: "Dünyada her yükselişe bir alçalış, (her kemale bir zeval), vermek Allah üzerine bir haktır."
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) deve ile atı da yarıştırdığı rivâyetlerde gelmiştir. Deve ve ata binme yaşı ile de ilgili olarak, Hz. Peygamber'in katıldığını zikrettiğimiz yarışlarla ilgili rivâyeti verebiliriz. Zîra bu rivâyetlerde, yarışmadaki müsâbıklardan birinin Abdullah İbn Ömer olduğu belirtilir. Hadisenin yılı tasrih edilmemiş olmakla beraber Abdullah'ın Hendek savaşı sırasında 15 yaşına basarak harbe katılabildiğini biliyoruz. Mezkür yarışın Hendek harbinden önce cereyan etmiş olabileceği ihtimali nazara alınınca, askere katılma yaşlarına (yani 14-15 yaşlarına) gelmiş bulunan bir kimse, yarışa katılabilecek seviyede binicilikte hazâkat kazanmış olmaktadır. Esasen bu yaşta askere alınması demek, bu yaşa kadar askerliğin icap ettirdiği ok atma, kılıç kullanma, ata, deveye binme gibi maharetleri öğrenmiş olması demektir.
Son olarak, mezkûr yaş meselesinde fiilî tatbikat hususunda bir fikir vermek üzere Kâbusnâme müellifinin bir kaydına nazar atabiliriz. Müellif çocuk için: "Kur'an'dan sonra (...) buğur bir silahşor üstada ver, ta ki silahşorluk öğrene ve bile ki her bir silaha nice iş buyurmak gerek, yani oku nice atmak gerek, süngüyü nice dürtmek gerek ve kılıç nice urmak gerek ve ata nice binmek gerek bile. Çünkü tamam bu hünerleri öğrene ve fariğ ola gerektir ki oğlana suda yüzmek dahi öğredesin..." dedikten sonra hatıralarını anlatma zımnında, kendisinin Ebû Mansur Hâcib isminde bir silahşora 10 yaşında iken verilerek askerî eğitim aldığını, "ata binmek, süngü oynatmak, zıpkın atmak ve çevgen ile top vurmak ve kement atmak..." vs. öğrendiğini kaydeder. 384
Hayvanlarla Oynamak
Bu, bazı hayvanları tahrik edip dövüştürmek şeklinde olduğu gibi, yarıştırma şeklinde de olabilir. Birinciye misal, horozların dövüştürülmesi; ikinciye misal güvercin peşinde koşmaktır. Hadislerde her iki çeşit oyun da yasaklanmıştır. Güvercinle oynayan kimse hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) şiddetli bir üslub kullanmıştır. 385Bu çeşit hadislere rağmen, İslâm âleminde, diğer bir kısım yasaklar gibi, güvecinle meşguliyetinde zaman zaman yaygın bir moda hâlini aldığını görülmüştür. Kalkaşandî, 565/1169 yılında Nureddin Zengî ile başlatılan güvercinle meşguliyetin kısa zamanda yaygınlık kazanarak, devrin en ileri gelenlerini bile saran bir moda hâlini aldığını, kuşlara neseb defterleri tutulacak, tanesi 1000 dinara satılacak kadar ileri gidildiğini, güvercinlerin tam bit ticaret metâı halini aldığını vs. anlatır. 386
Âlimlerin oyun ve eğlence karşısındaki bu sert tutumları, bidâyette de temas ettiğimiz gibi, en başta zamanın boş geçmesine sebep olmasıyla izah
384] İ. Canan, 8/63-64
385] Ebû Dâvud, Edeb: 57; el-Edebü'l-Müfred: 2/683
386] Kalkaşandî, 14/390-391
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmektedir. Dehlevî şöyle der: "Yasak işler meyanında teselli vericilerle meşgul olmayı da saymalıyız. Bu işler dünya ve âhiret endişesine karşı teselli veren, zamanı boşa geçirten şeylerdir. Çalgılar, satranç, güvercinle oynamak, hayvanları kızıştırıp dövüştürmek gibi. Bu eğlencelere dalan kimseler, yeme içme gibi zaruri ihtiyaçlarını dahi ihmal ederler. Öyle ki, üzerlerine sıkışırlar da bevl etmek için kalkmaktan bile sarf-ı nazar ederler. Şâyet bu gibi eğlencelerle meşguliyet câri bir adet haline gelecek olsa, insanlar cemiyet üzerine bir yük, bir parazit haline gelir ve nefislerini ıslâha yönelmezler." 387
Hz. Süleyman ve Hayvanlar
Hz. Süleyman aleyhisselâm'la ilgili Kur'ânî kıssanın mühim bir mesajı hayvanlarla ilgili: Hz. Süleyman hayvanların dillerini bilmekte, Hüdhüd vs. ile konuşmaktadır. Âyette karınca ile de konuşmasına dikkat çekilmesi ayrı bir ehemmiyet taşır. Karıncaların, insanlarca işitilen bir sesi, görülen bir kulağı yok. Buna rağmen Hz. Süleyman onlarla muhabere edebilir. Öyleyse araştırıldığı takdirde, insanoğlu, onların bile muhabere sistemine girebilecektir.
Hz. Süleyman'ın bu mûcizesini aktaran Kur'ânî kıssa, sesi işitilebilen pek çok hayvanın -belki de tamamının- muhabere sistemlerine insanların girip onları, insanlığın lehinde birkısım mühim hizmetlerde istihdam edilebileceklerine semavî bir irşad olmaktadır. Son çekirge istilasının, bir kere daha hatırlattığı, Said Nursi’ye ait mevzumuzu ilgilendiren bir mülahaza şöyle: "... Meselâ çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar istifadeli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte kuşlardan şu nevî istifade ve teshîri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidatı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en münteha hududunu şu âyet çiziyor..." 388
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) (dövüştürmek için) hayvanların arasını kızıştırmayı yasakladı." 389
Yine İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kendisinde ruh olan hiçbir canlıyı (atışlarınıza) hedef ittihaz etmeyin." 390
Abdullah İbn Cafer İbn Ebi Talib (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), bir keçiyi hedef ittihaz ederek ok atmakta olan bir kalabalığa rastlamıştı. Bu halden hiç hoşlanmadı ve: "Hayvanlara eziyet vermeyin!" buyurdu." 391
Şerid İbn Süveyd (r.a.) anlatıyor: "Kim bir kuşu boş yere sırf eğlence olsun diye öldürürse kıyâmet günü, o kuş, sesini yükselterek Allah'a şöyle seslenir: "Ey Rabbim! Falan beni boş yere öldürdü, bir menfaat için öldürmedi." 392
Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) hayvanlardan herhangisi olursa
387] İ. Canan, 12/324-325
388] İ. Canan, 12/373
389] Ebû Dâvud, Cihad 56, h. no: 2562; Tirmizî, Cihad 30, h. no: 1708, 1709
390] Müslim, Sayd 58, h. no: 1957; Tirmizî, Sayd 1, h. no: 1475; Nesâî, Dahaya 41, h. no: 7, 238, 239
391] Nesâî, Dahâyâ 42, h. no: 7, 239
392] Nesâî, Dahâyâ 42, h. no: 7, 239
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 115 -
olsun, "sabran" öldürülmesini yasakladı." 393 (Sabran öldürme, hayvanı kasd-ı mahsusla bir yere bağlayarak atışa hedef yaparak öldürmektir.)
Hayvana Temâs
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.): "Kim bir hayvana temas ederse onu öldürün, hayvanı da beraber öldürün" buyurdu." İbn Abbâs'a: "Hayvanın günahı ne (o niçin öldürülsün?)" diye soruldu. Şu cevabı verdi: " (Bu hususta Rasûlullah'tan bir şey işitmedim). Tahminimce eti yenmesin veya ondan istifade edilmesin diyedir. Zîra ona, bu muâmele yapılmıştır." 394
Ebû Dâvud ve Tirmizî'de şu rivâyet de gelmiştir: "Hayvana temas edene bir hadd takdir edilmemiştir." 395
Açıklama: Şârihler, dört mezhep imamlarının, hayvana temas eden kimsenin öldürülmeyip ta'zir cezasına maruz bırakılacağında müttefik olduklarını belirtirler. Hadis bu büyük amelden zecre (yasaklamaya) hamledilmiştir. Ulemâ, bu mevzuda İbn Abbâs’ın (r.a.) şu sözünü esas almıştır: "Hayvana temas edene hadd yoktur." Atâ da bir soru üzerine, hayvana temas mevzuunda hadd olmadığını söyledikten sonra, "Bu kabih bir ameldir, kabihi takbih edin" diye cevap vermiştir. 396
Bir diğer cinsî tatmin yolu sayılabilecek hayvana temâs da yasaklanmıştır. Ancak yasağın buradaki sertliği, insanlarla olan gayr-i meşru tatmindeki (zinâ) derecede değildir. Fiilin gayr-ı meşrûluğu bizzât lisân-ı nübüvvetle mübâlağalı olarak ifâde edilmiştir: "Bir kimse hayvana temâs edecek olursa, temâs edeni de hayvanı da öldürün." Fukâha bu meyânda Ebû Hanife, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed bu konuda hadd bulunmadığı ve hadiste geçen "Öldürün" emriyle "zecrde şiddet" kastedildiği hususunda ittifak etmiştir. Atâ da bu mevzuda bir suâl üzerine hakkında hadd olmadığnı söyledikten sonra "Bu kabih bir ameldir, kabîh olanı takbih edin" demiştir. 397
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kim Allah'a iman ederek ve va'dini tasdik ederek, Allah yolunda (kullanmak üzere) bir at "tutarsa" bu atın yediği, teri, gübresi, bevli kıyâmet günü terâzisine girecektir, yani sahibine sevap olacaktır." 398
"Kıyâmete kadar atın alnına hayır bağlanmıştır. At, (besleyenler için) üç durumdadır: At vardır, besleyenine ücrettir, at vardır besleyenine (ateşe karşı) perdedir, at vardır sahibinin sırtına vebâldir.
1) Ücret olan at: Bu, sâhibi tarafından Allah yolunda kullanılmak üzere beslenen attır. Bu at, her ne yiyip karnına gönderirse, sâhibine, her birisi, bir ücret olur. Şâyet (yolda giderken) önüne bir çayırlık çıksa ve sahibi onu oraya veya bir bahçeye bağlasa, ipinin uzanabildiği yere kadar çayır ve bahçeden yiyebildiği her şey ona bir ücret olur. At, ipini koparıp başını alıp bir kaç tepe gitse, bütün izleri -Hâris'in rivâyetinde- bu esnada
393] Müslim, Sayd 60, h. no. 1959
394] Ebû Dâvud, Hudud 30, h. no: 4464; Tirmizî, Hudud 23, h. no: 1454
395] İ. Canan, 6/255
396] İ. Canan, 6/255
397] İ. Canan, 3/316
398] Buharî, Cihâd 46; Nesâî, Hayl 11
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bıraktığı bütün gübreleri sahibine ücret olur. Şâyet at, bir nehre uğrasa ve ondan su içse, -sahibi orada sulamak istememiş bile olsa- bu da sahibine ücret olur.
2) Perde olan at: Bu, kişinin binek ihtiyacını görmek, bu işte başkasına muhtaç olmamak maksadıyla beslediği attır. Şu şartla ki, hayvana terettüp eden zekât, ihtiyaç sahiplerine iâreten vermek gibi Allah'ın haklarını unutmaz, öder. İşte bu at sâhibine (kıyâmette ateşe karşı) perdedir.
3) Vebal olan at: Bu, sahibinin övünmek, gösteriş yapmak ve Müslümanlarla husumette bulunmak üzere beslediği attır. İşte bu at sahibinin üstüne bir yüktür..." 399
Ebû Mes'ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: "Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.), yularlanmış bir deve getirerek: "Bu Allah yoluna bağışımdır" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) adama: "Buna karşılık sana, kıyâmet günü, her biri yularlanmış yedi yüz deve vardır!" dedi. 400
Basit Gördüğümüz Hayvanlarda Bile Büyük İbretler Vardır
Bir Örümcek Ağının Düşündürdükleri
Gününü evinde geçiren bir insanın da düşünebileceği pek çok şey vardır. Örneğin temizlik yaparken evin bir köşesine ağını örmüş bir örümcek görebilir. Eğer normalde kimsenin önemsemediği bu hayvan hakkında düşünmesi gerektiğini fark ederse kendisine yeni kapılar açıldığını görecektir. Çünkü karşısında gördüğü küçük böcek bir tasarım hârikasıdır. Bu örümceğin ördüğü ağda mükemmel bir simetri vardır. Bu şaşırtıcı kusursuzluktaki tasarımı küçücük bir örümceğin nasıl başardığını merak edip biraz araştırdığında başka gerçeklerle karşılaşır: Örümceğin kullandığı ip, aynı kalınlıktaki kauçuktan % 30 daha esnektir. Örümceğin ürettiği bu iplik öylesine üstün bir özelliğe sahiptir ki, insanlar tarafından kurşungeçirmez yelek yapımında örnek alınmaktadır. Yani çoğu insanın basit bir örümcek ağı olarak gördüğü şey, aslında dünyadaki en ideal endüstri malzemeleriyle eşdeğer bir maddedir.
Çevresindeki canlılarda kusursuz bir tasarıma şâhit olan insan bu konuda düşünmeye devam ettikçe daha da şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşır. Sürekli karşılaştığı halde hiç umursamadığı, hatta sinirlenip öldürmeye çalıştığı bir sineği incelediğinde onun çok titiz ve ayrıntılı bir temizlik anlayışına sahip olduğunu görür. Sinek sık sık bir yere konarak ellerini ve ayaklarını ayrı ayrı temizler. Daha sonra da kanatlarını, yüzüne bulaşan tozları elleri ve ayakları ile ince ince temizler. Temizliğinden emin oluncaya kadar da bu işlemleri sürdürür. Diğer tüm sinek ve böcek çeşitleri de aynı şekilde ve aynı önem ve titizlik içerisinde temizlenirler. Bu da onlara temizlenmeyi tek bir Yaratıcı'nın öğrettiğini göstermektedir.
Aynı sinek uçarken kanatlarını saniyede yaklaşık olarak 500 kere çırpar. Böyle bir sürate insan yapısı hiçbir makine dayanamaz, sürtünmeden paramparça olur ve yanar. Fakat sineğin ne kanatlarına ne kaslarına ne de eklemlerine hiçbir zarar gelmez. Rüzgârın şiddetini ve yönünü de hesaplayarak istediği yöne doğru sapmadan uçabilir. İnsan şu an sahip olduğu teknolojiyle bile bu üstün özelliklere, uçuş tekniklerine sahip bir makine üretmekten çok uzaktır. Ama sinek
399] Kütüb-i Sitte /Cihad
400] Müslim, İmâret 132, h. no: 1892; Nesâî, Cihâd 46, h. no: 6, 49
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 117 -
deyip de geçtiği ve umursamadığı bir canlı, insanın başaramadığı büyük bir işi başarmaktadır. Elbette bunu sineğin kendi kabiliyetleri ve zekâsıyla yaptığını iddiâ etmek mümkün değildir. Sinekteki bu üstün özellikler Allah’ın ona verdiği yeteneklerdir.
İnsan şöyle bir etrafına baktığında gördüğü her noktada gözle görülen ve görülmeyen bir canlılık vardır. Dünya üzerinde canlılığın var olmadığı tek bir santimetrekare dahi mevcut değildir. İnsanlar, bitkiler, hayvanlar görebildiği canlılardır, ama bir de bunların yanında göremediği ama varlıklarından haberdar olduğu canlılar vardır. Örneğin oturduğu evin içinde her yer "akar" ismi verilen mikroskobik canlılarla doludur. Aynı şekilde soluduğu havada sayısız virüs gezmektedir, ya da bahçesindeki toprakta yaşayan bakterilerin sayısı umulmadık kadar yüksektir.
Dünya üzerindeki inanılmaz yoğunluktaki canlılığı düşünen insanın aklına bir de bu canlılardaki kusursuz sistemler gelir. Gördüğü canlıların tümü Allah’ın sanatının apaçık birer delilidir, ama aynı şekilde mikroskobik canlılarda da büyük mûcizeler gizlidir. Gözle göremediğimiz bir virüsün, bakterinin veya akarın kendilerine ait vücut mekanizmaları vardır. Her birinin yaşadığı ortam, beslenme şekli, üreme, savunma sistemleri Allah tarafından yaratılmıştır. Bunları düşünen kişinin aklına Allah’ın âyetleri gelir: “Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir.” 401
Bahçede Gezerken Gördüğümüz Bir Karınca Üzerinde Hiç Düşündük mü? İnsanlar genellikle çevrelerinde gördükleri canlılar üzerinde düşünmeyi çok gerekli görmezler. Her gün gördükleri canlıların çok ilginç özellikleri olabileceği akıllarına gelmez. Oysa iman eden bir insan için Allah’ın yarattığı her canlı kusursuz bir yaratılışın izlerini taşır. İşte karıncalar da bu canlılardandır.
İman eden bir insan bahçede dolaşırken gördüğü bir karıncayı görmezlikten gelerek geçip gitmez. Onun şaşkınlık verici özelliklerini görerek Allah’ın kusursuz yaratışına şâhit olur. Örneğin, bir karıncanın yürüyüşünü dahi incelemek düşündürücüdür. Milimetrik bir inceliğe sahip olan bacaklarını son derece düzenli bir şekilde arka arkaya hareket ettirir, üstelik hangi bacağının önce, hangisinin sonra geleceğini çok iyi bilir. Hiç şaşırmadan hızlı hızlı hareket edebilir.
Bu küçücük böcek, kendi bedeninden çok daha büyük kırıntıları yüklenir. Canla başla onları yuvasına taşır. Kendi bedeniyle kıyaslandığında çok uzun mesafeler kat eder. Uçsuz bucaksız bir toprak zeminde görünürde hiçbir yol gösterici olmamasına rağmen yuvasını bulabilir. Üstelik bu yuvanın girişi insanın dahi tespit etmekte hayli zorlanacağı küçüklükte olmasına rağmen, o hiç yanılmaz ve nerede olursa olsun bu yuvayı bulur.
İnsan bahçede arka arkaya dizilmiş, büyük bir gayretle yuvalarına yiyecek taşımaya çalışan karıncaları görünce bu küçücük canlının böylesine canla başla çalışması için ne gibi bir amacı olabilir diye düşünür. Ardından bir karıncanın sadece kendisi için değil, kolonisindeki diğer bireyler, kraliçe karınca ve yavrular için de sürekli yiyecek taşıdığını fark eder. Bu kadar küçük ve gelişmiş bir beyni bile olmayan karıncanın bu çalışkanlığı, disiplini, fedâkârlığı nereden bildiği, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Tüm bunları düşündükten sonra
401] 29/Ankebût, 60
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vardığı sonuç ise şöyledir: Karıncalar da tüm diğer canlılar gibi Allah'ın ilhamı ile hareket ederler, yalnızca O'nun emrine uyarlar. 402
Bundan sonra insan, bir adım daha atmak ve şöyle demek zorundadır: En küçüğünden en büyüğüne varıncaya kadar hayvanlar, niçin yaratılmışlarsa o görevleri eksiksiz yerine getiriyorlar ve Yaratıcılarının kendileri için gerekli gördüğü kuralların dışına hiç çıkmıyorlar. Yaratılışları gereği Allah’a hal dilleriyle kulluk ve secde ediyorlar; direkt veya dolaylı olarak insanlara hizmet ediyorlar.
Onlardan çok daha üstün yaratılan insan da, Allah’a ibâdet ve kulluk için yaratılmış olduğuna göre, niye her konuda O’na teslimiyet gösterip itaat etmesin? Hayvanlardan ve bitkilerden, yaratılan her şeyden ibret alıp Allah’a niye yönelmesin?! Yoksa üstünlük kime geçer? “Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, düşünmeyen (aklını kullanmayan), sağırlar ve dilsizlerdir (Yani, hakkı işitip kabul etmeyen, hakkı söylemeyen kâfirlerdir).” 403; “Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.” 404
“Hayvanın iyisi otlukta, insanın iyisi kıtlıkta ve kullukta”
“Esas sevilecek zât sadece Allah olmakla birlikte, insanların en iyisi, Allah için insanları sevmek şartıyla, hayvanları da sevmeyi bilendir.”
“Açlıktan ölmek üzere olan bir köpeği kurtarın, sizi ısırmayacaktır. Allah’tan korkmayan insan ile köpek arasındaki başlıca fark budur.”
“Evcil hayvanların en vahşîsi, dalkavuklardır.”
“Hayvanları sevmeyen insandan kendinizi koruyun.”
“Beslediğiniz atın size çifte atması, sırtına binmediğiniz içindir.”
“Dizginler kısa tutulduğu zaman, atın azgınlığı çabuk yatışır.”
“At sahibine göre kişner.” “At binicisini bilir.”
“Kuş kanadıyla, adam atıyla.”
“Atlar her zaman uysal olsalardı, ağızlarına gem vurmak kimsenin aklına gelmezdi.”
“Atının huyunu senden daha iyi kimse bilmez.”
“Bir çivi yüzünden bir nal, bir nal yüzünden bir at, bir at yüzünden bir atlı, bir atlı yüzünden bir ordu mahvolabilir.”
“Biz de at oynatırız, dur hele meydan olsun!”
“Atları güçlerine göre değil, cinslerine göre değerlendirirler.”
“Atın dört ayağı vardır ama gene de bazen tökezler.”
“Bir sürçmekle at ayağı kesilmez.”
“Arap atı zayıf da olsa, bu haliyle bir ahır dolusu eşekten iyidir.”
402] Derin Düşünmek
403] 8/Enfâl, 22
404] 8/Enfâl, 55
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 119 -
“Atla eşeği ayıran semerdir.”
“Eğer at kendi gücünü bilse, boyunduruk altına girecek kadar akılsızlık etmez.”
“Nice yürük atlar yollarda kalmışken, topal eşek sağ-sâlim konağa ulaşır.”
“Üstünde eğlenmez tezcene iner. / Emanet ata binen demişler.”
“Deveyi sağlam bağla, sonra Allah’a tevekkül et.”
“Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur.”
“Deve büyüktür ama beşini bir eşek yeder.”
“Deve ahmak olduğundan kılavuzu eşektir.”
“Tazılar, kendileri için koşar, ama avı efendileri için yakalarlar.”
“Sana candan bağlı olan bir köpek, sana kızgın bulunan bir dosttan daha iyidir.”
“Köpeklerle yatan, pire ile kalkar.”
“Köpek sahibini izlemeli, sahibi köpeği değil.”
“Köpeğe gem vurma, kendini at sanır.”
“Eti tadan bir köpek, artık kuru ekmeğe dönmez.”
“Kemik parçası bulan bir köpeğin etrafında bir sürü köpek dolaşır.”
“Bir sürü için, o sürü köpeğinin kurtla arkadaşlık etmesinden daha büyük bir belâ yoktur.”
“Köpeğin ölümü de köpekçe olur.”
“Köpektir, zevk alan sayyâd-ı bî insâfa (insafsız avcıya) hizmetten.”
“On insan bir sofrada yemek yer, iki köpek bir leşin başında uyuşamazlar.”
“Isıracak köpek dişini göstermez.”
“Arkadan dil uzatan itlere verme kıymet / Yedikleri herzeyi göm toprağın altına.
Her havlayan köpeğe bir taş atarsan eğe / Taşın dirhemi çıkar gitgide bin altına.”
“Köpekler tanımadıklarının arkasından havlarlar.”
“Uzaktan havlayan köpek ısırmaz.”
“İt ürür, kervan yürür.”
“İt ağzını kemik tutar demişler.”
“Köpek bile ekmek veren kapıyı tanır.”
“Köpek bile bal yediği çanağa pislik etmez.”
“Köpek artığı ile aslan beslenmez.”
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Köpeğin duâsı kabul olsa gökten kemik yağar.”
“Köpek sahibini ısırmaz.”
“Komşularından av kapmak, aslanlara göre ayıptır, köpeklere değil.”
“Köpeğin karnı doyarsa daha çok serkeşleşir.” “Fazla beslenirse köpek kudurur.”
“Koyununu köpeğe teslim eden kebabı ele yedirir.”
“Dünya şâhit iken sadâkatine / Kurdu severim de köpeği sevmem.”
“Bize Tâhir Efendi kelb demiş / İltifâtı bu sözde zâhirdir.
Mâlikî mezhebim benim zîrâ / İtikadımca kelb tâhirdir.”
“Bir itin ölümü yakın gelince / Câmi divarına siyer demişler.”
“Eğer kedinin kanadı olsaydı, dünyadan serçenin kökünü kazırdı.”
“Kedi, sevgilisinde muhakkak tırmık izi bırakır.”
“Kediyle oynayan, tırmalanmayı göze almış demektir.”
“Eldivenli kedi, fare tutamaz.”
“Kedi gidince, fareler küstahlaşır.”
“Kedi evden dışarı çıkınca, fareler oyuna başlarlar.”
“Hangi kabadayı fare, kedinin boynuna çıngırak takabilir?”
“Fare huylulara kedi, bey olur.”
“Fareyi tutarken, kedi aslandır; kaplanla savaşınca fareye döner.”
“Kedi var aslanın yerini tutmuş / Aslan var adına kedi söylenir.”
“Yüz koyun bir kurda ne yapar?”
“Zavallı koyun sürüsü! Çobanı da besler, çoban köpeğini de, kurdu da…”
“Canlılar arasında eşekten daha kendinden emin, daha vurdumduymaz, daha içine kapalı, daha ciddi, daha ağırbaşlı olanı var mıdır?”
“Eşekler anırmaya başladığı zaman, bülbüllerin sesini duyamazsınız.”
“Eşeğin anırmazı olmaz.” “Eşeğin anırtısı kendine hoş gelir.”
“Eşeğe fazla sokulan çifte yemeğe hazır olsun.”
“Yolda doğru gitmez yularsız eşek.”
“Eşeğe giydirsen nakışlı bir çul / At olmaz, huyunca zırlar demişler.”
“Eşek altın yular taksa, yine eşek yine eşek.”
“Eşek bile bir düştüğü yere bir daha düşmez.”
“Eşek bile makamla anırır.”
“Eşek yüklü olunca anırmaz.”
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 121 -
“Eşek çamura batınca yol gösteren çok olur.”
“Eşek baş olunca encam hayır olmaz.”
“Etme beyhûde felekten şekvâ / Hoşça hazmet yediğin darbeleri /
Eskidir, hiç değişmez bu usûl / Eşek oldun mu vururlar semeri.”
“Mazlum eşeğe herkes biner.”
“Kurtlar birbirine düştüğü zaman, aralarında koyun rahat eder.”
“Bir kurt, bütün bir koyun sürüsü için çok fazladır.”
“Kurtların içinde, ceylân masumiyetiyle ömür sürülmez.”
“Kurtlarla sofraya oturan, kendisini konuk mu yoksa yemek mi saydıklarını bilemez.”
“Kurdu kurtaran koyunları öldürmüş olur.”
“Kurt kurdu yemez.”
“Bir sürüyü kurttan köpek korur. Köpek kurt olursa o sürünün hali ne olur?”
“Bir sürünün çobanı kurt olursa, koyunları kim koruyacak?”
“Kurtla yaşayan, ulumasını öğrenir.”
“Kurdun yanında kuş da geçinir.”
“Kurt dumanlı havayı sever.”
“Kurt kocayınca köpeklere maskara olur.”
“Koyunun bulunduğu yerde kurt eksik olmaz.”
“Kurt tüyünü değiştirir, huyunu değiştirmez.”
“Kurdun dâvetine gidersen köpeği beraber al.”
“Her ne kadar insan elinde büyümüş olsa bile, kurdun yavrusu sonunda kurt olur.”
“Öküze boynuzu ağır gelmez.”
“Öküz, yem bitince çifte gideceğini bilir.”
“Maymunu ateşe atmışlar, yavrusunu ayağının altına almış.”
“Yılana yumuşak diye el sunma.” (Atasözü)
“Yuvasını yakmadıkça yılanın kökü kesilmez.”
“Yılanı küçükken ez, büyütme ha! / Büyütürsen olur başına belâ.”
“Yılan doğrulmayınca deliğine giremez.”
“Yılan kendi eğrisin bilmez, deveye boynu eğri der.”
“Uçuşu ne kadar sessiz olursa, yırtıcı kuş da o kadar tehlikeli olur.”
“Suçunu öder / Yavaş uçarsa, kartallara, kuş.”
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Her kuş kapana düşmez, hatta altın yaldızlı olsa da.”
“Kuşa altın kafes zindandır.”
“Kartalın beğenmediğini kargalar kapışır.”
“Bir güvercini yemek, bir kartal için şeref değildir.”
“Kuş olmayanın, uçurumlar üzerine yuva kurmaması gerekir.”
“Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.”
“Karga kekliği taklit ederken yürüyüşünü şaşırmış.”
“Besle kargayı, oysun gözünü.”
“Kuş, ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar.”
“Kuşlar ki göklerden gelir bize / Ağaçlar ki, topraktan. /
Fakat nasıl âşinâlık var, / Kuşlar ağaçlara konduğu an.”
“Kuş uçtuktan sonra kafesin kapısını kapatmak ne işe yarar?”
“Eldeki serçe, uçan turnadan iyidir.”
“Bülbül, tavuk sergisinde mükâfat almamıştır.”
“Bağı süsleyen bülbüldür, fakat incirini kargalar yer.”
“Çalışsa bin sene, bülbül gibi karga fasîh olmaz. / Balonla âsumâna çıksa bir âdem Mesîh olmaz.”
“Çimende gezmekle karga bülbül olmaz.”
“Koyamam kargayı gül yerine / Çiçek açmış dikeni gül yerine.”
“Bülbül ötmesinden gül incinir mi?”
“Bu gülistanda bilür kendi çektiğin herkes / Cefâ-yı gül ne imiş bülbül olmayan bilmez.”
“Örümceğin sofrasındaki kebap, ancak sinek olur.”
“Bilir pekmezciyi, görünce sinek.”
“Arının evini yıkan, balın tatlılığıdır.”
“Bal yiyen, arısından gocunmaz.”
“Ağzında bal olan arının kuyruğunda iğnesi vardır.”
“Balı yapan da arıdı, insanı sokan da.”
“Ben arıya arı demem, / Arının balı olmalı.”
“Peteksiz arının balı yalandır.”
“Arının kahrını çekmeyen / Ne bilür balın kıymetin.”
“Zannetme, çocuk, istediğin her şey olur: / Bin bir arının bir teki -yalnız- bey olur.”
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 123 -
“İğnesini kaybeden yabanarısı, artık vızıldamaktan başka bir şey yapamaz.”
“Yumurtayı seven tavukların patırtısına katlanmalı.”
“Kör tavuk da, kimi zaman, buğday tanesini bulur.”
“Kara tavuğun da yumurtası ak olur.”
“Tavuk, yalnız alıştığı yerde yumurtlar.”
“Sansar ininin olduğu yerde tavuk yumurtlamaz.”
“Ni’metin kadrini bil verene şükret / Küfranda bulunma Mevlâ’yı zikret.
Bir tavukça tavuk su içse, fikret; / Baş kaldırır göğe bakar demişler.”
“Balık yeme tapar.”
“Acemi avcıların oltasına takılacak ahmak balıklar çoktur.”
“Yaş”, “kuru”, “nemli” kelimeleri, balıkların lügatında yoktur.”
“Balığa denizden başkası azaptır.”
“Balığı deniz tutmaz.”
“Balıktan başka her şey suya kandı.”
“Suda erimeyen bir şey söyle: Balık.”
“Her gün balığa çıkılabilir; fakat her seferinde eli dolu dönülmez.”
“Balık balıkçıyı sevebilir mi?”
“Balık baştan kokar, bunu bilmemek / Seyrânî, gâfilin ahmaklığından.”
“Yaptığın hatadan habersiz sanma / Kara karıncayı gece gören var.”
“Ne karınca zayıf olmakla aç kalır, ne de aslan, pençesinin ve kuvvetinin zoruyla karın doyurur.”
“Ayağının altındaki karıncanın halini bilmiyorsun; unutma ki, filin ayağı altında da sen öylesin.”
“Çokluk erliği bozar, karınca kesretle (çoğalmakla) arslanı öldürür.”
“Süleyman ol, hakir görme bir karıncayı.”
“Karıncanın götürdüğünü kimse götüremez.”
İnsan bu, tuhaftır; bazen sevdiklerini benzetir hayvana, bazen hiç sevmediklerini.
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hayvan Cinsleri Konusuyla İlgili Âyet-i Kerîmeler
Tüm Hayvanları Kapsayan Genel Bir İfâde Olan ve Hayvanlar Anlamında Kullanılan Dâbbe ve Çoğulu Devâbb Kelimesin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 18 Yerde): 2/Bakara, 164; 6/En’âm, 38; 8/Enfâl, 22, 55; 11/Hûd, 6, 56; 16/Nahl, 49, 61; 22/Hacc, 18; 24/Nûr, 45; 27/Neml, 82; 29/Ankebût, 60; 31/Lokman, 10; 34/Sebe’, 14; 35/Fâtır, 28, 45; 42/Şûrâ, 29; 45/Câsiye, 4.
Deve, sığır, koyun cinsi anlamındaki “en’âm” kelimesi 32 yerde (3/Âl-i İmrân, 14; 4/nisâ, 119; 5/Mâide, 1; 6/En’âm, 136, 138, 138, 138, 139, 142; 7/A’râf, 179; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl, 5, 66, 80; 20/Tâhâ, 54; 22/Hacc, 28, 30, 34; 23/Mü’minûn, 21; 25/Furkan, 44, 49; 26/Şuarâ, 133; 32/Secde, 27; 35/Fâtır, 28; 36/Yâsin, 71; 39/Zümer, 6; 40/Mü’min, 79; 42/Şûrâ, 11; 43/Zuhruf, 12; 47/Muhammed, 12, 79/Nâziât, 33; 80/Abese, 32.
Kuş anlamında “tayr-tâir” toplam 20 yerde (2/Bakara, 260; 3/Âl-i İmrân, 49, 49; 5/Mâide, 110, 110; 6/En’âm, 38; 12/Yûsuf, 36, 41; 16/Nahl, 79; 21/Enbiyâ, 79; 22/Hacc, 31; 24/Nûr, 41; 27/Neml, 16, 17, 20; 34/Sebe’, 10; 38/Sâd, 19; 56/Vâkıa, 21; 67/Mülk, 19; 105/Fîl, 3.
Ç- Sığır (inek) anlamına gelen “bakar”, “bakara” ve çoğulu “bakarât” kelimeleri, (toplam 9 yerde): 2/Bakara, 67, 68, 69, 70, 71; 6/En’âm, 144, 146; 12/Yûsuf, 43, 46. Buzağı (Dana) Anlamındaki Icl Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 2/Bakara, 51, 54, 92, 93; 4/Nisâ, 153; 7/A’râf, 148, 152; 11/Hûd, 69; 20/Tâhâ, 88; 51/Zâriyât, 26.
Deve anlamına gelen “cemel” 1 (7/A’râf, 40) ve çoğulu “cimâle” 1 yerde (77/Mürselât, 33)
Deve veya sığır cinsinden olup, Mekke’ye hedy olarak gönderilen kurbanlık hayvan anlamındaki “bedene” kelimesinin çoğulu olan “budn” kelimesi 1 yerde (22/Hacc, 36)
Eşek, yük taşıyan hayvanlar ve beş yaşına basmış deve anlamındaki “beîr” kelimesi “yük hayvanı” anlamında 2 yerde (12/Yûsuf, 65, 72)
Deve anlamında “dâmir” 1 yerde (22/Hacc, 27) Gebe develer anlamında “ışâr” 1 yerde (81/Tekvîr, 4) Deve anlamında “ibil” kelimesi, 2 yerde (6/En’âm, 144; 88/Ğâşiye, 17)
Deve anlamında “nâka” 7 yerde (7/A’râf, 73, 77; 11/Hûd, 64; 17/İsrâ, 59; 26/Şuarâ, 155; 54/Kamer, 27; 91/Şems, 13) (değişik kelimelerle deve toplam 16 yerde)
Koyun anlamında “da’n” kelimesi 1 yerde (6/En’âm, 143),
Koyun anlamında “ğanem” kelimesi 3 yerde (6/En’âm, 146; 21/Enbiyâ, 78; 20/Tâhâ, 18),
Koyun anlamında “na’ce” 4 yerde (38/Sâd, 23, 23, 24, 24) (değişik kelimelerle koyun toplam 8 yerde),
At Anlamındaki “hayl” kelimesi 5 yerde (3/Âl-i İmrân, 14; 8/Enfâl, 60; 16/Neml, 8; 59/Haşr, 6; 17İsrâ, 64);
“Âdiyât” kelimesi 1 yerde (100/Âdiyât, 1),
“Ciyâd” kelimesi 1 yerde (38/Sâd, 31) (değişik kelimelerle at toplam 7 yerde)
Balık anlamında “hût” 4 yerde (18/Kehf, 61, 63; 37/Sâffât, 142; 68/Kalem, 48)
Balıklar anlamında “hîtân” 1 yerde (7/A’râf, 163),
Balık anlamında “nûn” 1 yerde (21/Enbiyâ, 87) (değişik kelimelerle balık toplam 6 yerde),
Ğ- Eşek anlamında “hımâr” 2 yerde (2/Bakara, 259; 62/Cum’a, 5),
Eşek anlamında “hamîr” 2 yerde (16/Nahl, 8; 31/Lokman, 19),
Eşek anlamında “humur” 1 yerde (74/Müddessir, 50), (değişik kelimelerle eşek toplam 5 yerde),
Domuz anlamında hınzîr kelimesi 4 yerde (2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 115); Bu kelimenin çoğulu “hanâzîr” 1 yerde (5/Mâide, 60) (domuz toplam 5 yerde)
I- Köpek anlamında “kelb” kelimesi 5 yerde (7/A’râf, 176; 18/Kehf, 18, 22, 22, 22)
Karınca anlamında “neml” 3 yerde (27/Neml, 18, 18, 18)
Bıldırcın anlamında “selvâ” 3 yerde (2/bakara, 57; 7/A’râf, 160; 20/Tâhâ, 80)
Yılan anlamında “sü’bân” 2 yerde (7/A’râf, 107; 26/Şuarâ, 32),
yılan anlamında “hayye” 1 yerde (20/Tâhâ, 20), (yılan toplam 3 yerde)
Maymun anlamında “kırade” 3 yerde (2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60; 7/A’râf, 166)
Kurt anlamında “zi’b” kelimesi 3 yerde (12/Yûsuf, 13, 14, 17)
Çekirge anlamındaki “cerâd” kelimesi 2 yerde (7/A’râf, 133; 54/Kamer, 7)
Ö- Kara sinek anlamında “zübâb” kelimesi 2 yerde (22/Hacc, 73, 73)
Karga anlamındaki “ğurâb” kelimesi 2 yerde (5/Mâide, 31, 31)
Katırlar anlamına gelen “biğâl” kelimesi 1 yerde (16/Nahl, 8)
HAYVANLARDAKİ İBRETLER
- 125 -
Ağaç kurdu anlamındaki “dâbbetu’l-arz” 1 yerde (27/Neml, 82)
Kurbağalar anlamındaki “Dafâdi’ ” kelimesi 1 yerde (7/A’râf, 133)
Ş- Sivrisinek anlamına gelen “beûd(a): 1 yerde (2/Bakara, 26)
Kuş sürüsü anlamındaki “tayran ebâbîl” 1 yerde (105/Fîl, 3)
Fil anlamındaki “fîl” kelimesi 1 yerde (105/Fîl, 1)
Bir kuş adı olan “hüdhüd” 1 yerde (27/Neml, 20)
Arslan anlamında “kasvera” 1 yerde (74/Müddessir, 51)
Haşerat anlamında kummel kelimesi 1 yerde (7/A’râf, 133)
Keçi anlamında “ma’z” 1 yerde (6/En’âm, 143)
Arı anlamında “nahl” 1 yerde (16/Nahl, 68)
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, c. 9,
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c.2, s. 384-385
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 8, s. 40-160
4. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y., s. 51-57
5. Varlıkların Yaratılış Hikmetleri, İmam-ı Gazali, Dede Korkut Y., s. 125-134
6. Kur’an Hiç Tükenmeyen Mûcize, Kur’an Araştırmaları Grubu, İstanbul Y., s. 156-157, 160, 329-330
7. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, TDV Y., s. 116-121
8. Kur’an’da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y., s. 266-270
9. Kur’an ve Hadislerde Günümüzde Ortaya Çıkan İlmî Gerçekler, Hasan Günaydın, Türdav Y., s. 98-100
10. Müsbet İlimlerde Kur’an Mûcizesi, Hikmet Özdemir, Gonca Y., s. 92-94, 108-109, 124-126
11. Kur’an ve Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y., s. 210-211, 277- 292-296
12. Semboller ve Yorumları, Necmettin Ersoy, Özel Y.
13. Kur’an En Büyük Mûcize, Said Alpsoy, Miraç Kitapları, s. 84
14. Kur’an Mûcizeleri II, Harun Yahya, Araştırma Y., s. 16-30, 41-49, 69
15. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y.
16. Hayvanlar Âlemi, Harun Yahya, Vural Y.
17. Hârika Canlılar, Harun Yahya, Vural Y.
18. Hayvanlarda Göç Mûcizesi, Harun Yahya, Vural Y.
19. Canlılardaki Fedakârlık ve Akılcı Davranışlar, H. Yahya, Vural Y.
20. Karınca Mûcizesi, Harun Yahya, Vural Y.
21. Sivrisinek Mûcizesi, Harun Yahya, Vural Y.
22. Balarısı Mûcizesi, Harun Yahya, Vural Y.
23. Konuşan Kuşlar Mûcizesi, H. Yahya, Vural Y.
24. Örümcekteki Mûcize, H. Yahya, Vural Y.
25. Termit Mûcizesi, H. Yahya, Vural Y.
26. Becerikli Baraj İnşaatçıları Kunduzlar, H. Yahya, Vural Y.
27. Küçük Dostlarımız Karıncaların Dünyası, H. Yahya, Vural Y.
28. Kusursuz Petekler İnşa Eden Balarıları, H. Yahya, Vural Y.
29. Âhir Zaman ve Dâbbetü’l-Arz, H. Yahya, Vural Y.
30. Acâibu'l-Mahlûkât, Kazvînî Zekeriyyâ İbn Muhammed İbsn Mahmûd el-Kazvînî, Mısır, 1401/1980
31. Hayâtu'1-Hayevâni’l-Kübrâ, Demîrî, Kemâlüddin Muhammed bin Mûsâ, Mısır, 1398/1978
32. El-Kur’an ve Âlemu’l-Hayavân, Abdurrahman Muhammed Hamid, Hartum
33. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 7. s. 280-291

HELÂK
- 127 -
Kavram no 69
İlâhî Ceza 2
Bk. Gazap; Cehennem; Fesâd-İfsâd
HELÂK
• Helâk; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Sünnetullah ve Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
• Helâk Konusunda Sünnetullah
• Helâklerin Sebepleri
• Zulmün Cezâsı
• Helâk Çeşitleri
• Hangi Toplumlar Helâk Edildi?
• Kâfir Toplumların İmtihanı
• Helâk Sırasında Kâfirlerin “İman Ediyorum!” Demesi Fayda Vermez
• Kur’ân-ı Kerim’de Helâk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Helâk Kavramı
• Gazâb; Helâk Kavramına Yakın Anlamı Olan Bir Cezâ
• Azâb; Helâk Kavramına Yakın Anlamı Olan Diğer Bir Cezâ
• Kavimlerin Helâki
“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.” 405
Helâk; Anlam ve Mâhiyeti
“Helâk”in sözlük anlamı, mahvolmak, yok olmak, yıkıma uğramaktır. Kur’an literatüründe “helâk” şekliyle masdar halinde geçmeyen bu kelime, çoğunlukla fiil halinde bulunur. Helâk, yok olmak, ölmek demektir. Râgıb’a göre helâk üç türlüdür:
Birincisi: Var olan bir şeyin yok olması, elden çıkmasıdır. “Heleke annî sultâniyeh ‘Gücüm (saltanatım) benden yok olup gitti” 406 âyetinde bu tür helâkten söz edilmektedir.
İkincisi: Bir şeyin değişim ve bozulma yoluyla yok olmasıdır. “Heleke’t-taâm”: Yemek bozuldu, demektir. “Dönüp gittimi (veya iş başına geçtimi) yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli helâk (yok) etmeye (yühlike) çalışır; Allah da fesâdı/bozgunculuğu sevmez.” 407 âyetindeki ihlâk/helâk etme de de bir şeyi bozarak yok etmektir.
Üçüncüsü de ölmektir: “Senden fetvâ istiyorlar. De ki: ‘Allah size ana-babasız ve
405] 6/En’âm, 6
406] 69/Haakka, 29
407] 2/Bakara, 205
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çocuksuz kişinin mîrâsı hakkında hükmünü şöyle açıklıyor: Ölen (heleke; helâk olan) kişinin çocuğu yok, bir kız kardeşi varsa, bıraktığı malın yarısı o (kızkardeşi)nindir.” 408; “Daha önce Yûsuf da size açık beyineler/kanıtlar getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz. Nihâyet o helâk olunca/vefat edip ölünce (heleke): 'Allah ondan sonra elçi göndermez' dediniz. İşte Allah, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle saptırır." 409; "Dediler ki: ‘Ne varsa dünya hayatımızdır, başka bir şey yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi zamandan başkası helâk etmiyor.’ Fakat onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zannediyorlar."410 âyetlerinde helâk, ölüm anlamındadır.
Azâba, korkuya, yoksulluğa da helâk denilir. Râğıb, aşağıdaki âyetleri bu tür helâke örnek vermektedir: “Onlar hem (insanları) ondan (Peygamber’e yaklaşmaktan) menederler, hem de kendileri ondan uzak dururlar. Böylece yalnız kendilerini mahvediyorlar (helâk ediyorlar), ama farkında değiller!”411; “Bunlardan önce nice nesilleri/kuşakları helâk ettik...”412 ve benzeri âyetler. “İçimizden bazı beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helâk mi edeceksin?” 413; “Yahut: ‘(Ne yapalım) Daha önce babalarımız (Allah'a) şirk/ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesil old(uğumuz için öyle yapt)ık. (Gerçekleri) iptal edenlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk mi ediyorsun?’ demeyesiniz diye (sizin Rabbiniz olduğum hakkında sizleri şâhid tutmuştuk).” 414
Tehlike (tehlüke): Helâk kökünün türevlerinden olan “tehlüke”: Helâke sebep olan, helâke götüren şeydir: “(Mallarınızı) Allah yolunda infak edip harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, ihsân/iyilik edin, doğrusu Allah Muhsinleri, iyilik edenleri sever.”415 Bu âyette müslümanlara, Allah yolunda mallarını infak edip harcamaları, cimrilik edip kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamaları, iyilik etmeleri, Allah'ın, iyilik edenleri sevdiği buyurulmaktadır.
Savaşla ilgili âyetlerin ardından gelen bu âyet, savaş masraflarını karşılamak için müslümanları Allah için mal-para vermeye teşvik etmektedir. Çünkü savaş, paraya dayanır. Mâlî destek olmadan savaşı sürdürmek mümkün değildir. Savaş masraflarının, müslümanlar karşılanması gerekir. Şâyet Müslümanlar cimrilik eder, savaş masraflarını karşılamazlarsa kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmış olurlar. Çünkü kendilerinden güçlü ordulara, yenilip perişan olurlar. Âyetin sonunda Allah'ın, iyilik edenleri sevdiği belirtilmek sûretiyle Allah yolunda mal-para harcamanın önemi vurgulanıyor.
Buhârî'nin Huzeyfe'den naklettiğine göre âyet sadaka/infak hakkında inmiştir. Müslümanların İstanbul'u kuşattığı sırada bir müslüman, düşman saflarına hücum edip düşmanın arasına dalmış, sonra çıkıp gelmiş, herkes ona: "Subhânellâh! Kendisini tehlikeye attı!" diye bağırmış, Ebû Eyyûb (el-Ensârî) onlara: "Siz, âyeti yanlış yorumluyorsunuz. Bu âyet biz Ensâr hakkında inmiştir. Allah, dinini güçlendirip, dinin yardımcıları çoğalınca biz kendi aramızda: ‘Keşke artık biz mallarımızın başına dönsek de onlara baksak!’ demiştik de Allah bu
408] 4/Nisâ, 176
409] 40/Mü'min, 34
410] 45/Câsiye, 24
411] 6/En'âm, 26
412] 19/Meryem, 98; 50/Kaf, 36
413] 7/A'râf, 155
414] 7/A'râf, 173
415] 2/Bakara, 195
HELÂK
- 129 -
âyeti indirdi." demiştir. 416
Toplumsal Helâkler: Allah Teâlâ insanoğlunu yeryüzüne gönderdiği günden beridir onu kılavuzsuz bırakmamış, görevlendirdiği peygamber ve onlara indirdiği kitaplarla insanlara uyarıda bulunmuştur. İnsanların gerçekleri görüp idrâk etmesi ve peygamberlerin kendi katından olduğunu isbat etmesi için de mûcizelerle desteklemiştir. Allah, uyarıcı olarak görevlendirdiği elçilerine iman etmeyen ve mûcizeleri eğlence konusu yapan toplumları da helâk etmiştir.
“Kendilerine âyetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkâr edenlere: ‘İki topluluktan hangisinin (dünyadaki) mevki ve makamı daha hayırlı, meclis ve topluluğu daha güzeldir?’ dediler. Onlardan önce de, eşya ve görünüş bakımından güzel olan nice nesiller helâk ettik. De ki: ‘Kim dalâlette/sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet verir. Nihâyet kendilerine vaad olunan şeyi -ya azâbı (mü’minler karşısında yenilgiyi) veya kıyâmeti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve topluluğu daha zayıf olanın kim olduğunu çok geçmeden görecekler.” 417
Bir toplumu helâke sürükleyen aşamaları âyetlerden takip edelim: “Nûh’u kavmine peygamber olarak göndermiştik. ‘Ey kavmim’ dedi. ‘Sizin için kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a ibâdet edin; zira ben üzerinize gelecek şiddetli bir günün azâbından korkuyorum!’ Kavminin ileri gelenleri: ‘Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz!’ dediler. Nûh da şöyle cevap verdi: ‘Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur; fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberim. Size Rabbimin haberlerini duyuruyorum. Size nasihat ediyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Sizi uyarmak için, sakınmanız ve belki merhamet olunmanız için kendi içinizden bir adam vasıtasıyla size Rabbinizden bir ihtarın gelmesine hayret mi ediyorsunuz?’ Onu yalanladılar. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide olanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları ise, suda boğduk. Zira onlar kör bir toplumdu.” 418
A’râf sûresinin devam eden âyetleri sırasıyla Âd kavminin, Semûd kavminin, Lût kavminin ve Medyen kavminin helâklerini peşi peşine anlatmaktadır.419 Sonra şu prensip açıklanmaktadır: “Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, halkı (peygambere başkaldırmasınlar ve Bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü (yoksulluk ve darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar ve ‘Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu’ (onlar da sıkıntılı ve sevinçli günler geçirmişlerdi) dediler. Biz de onları, hatırlarından geçmediği bir anda ansızın yakaladık 420
A’râf sûresi, devam eden âyetlerle yine helâk tarihini anlatmaya devam eder. Mûsâ (a.s.) ve Firavun toplumları arasında geçen olaylar ve sonuçta Hz. Mûsâ’nın kavminin kurtuluşa ermesi, Firavun ve taraftarlarının denizde boğulmak sûretiyle helâk edilişleri dile getirilir.421 Sonra da İsrâiloğullarının çeşitli sebeplerle helâklere uğraması anlatılır.
416] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, II/361-362; İbn Kesir, Tefsir, I/229; Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 25, s. 196-198
417] 19/Meryem, 73-75
418] 7/A’râf, 59-64
419] bk. 7/A’râf, 65-93
420] 7/A’râf, 94-95
421] bk. 7/A’râf, 103-136
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da Sünnetullah ve Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
Kur’an’da toplumsal sünnetullah özelliklerini şu maddeler halinde, ana başlıklarıyla sunabiliriz:
I. Toplumların Yapılarıyla İlgili Sünnetullah Özellikleri
İnsan, toplumsal bir varlıktır.
Toplumlar canlı (hayatî) bir yapıya sahiptirler.
Toplumlar yasalara (sünen/sünnetler) sahiptir.
Toplumsal yasalarda değişme olmaz.
Toplumların belirli hayat süreçleri (ecel) vardır.
Toplumlar değişkendirler.
Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır.
Bütün toplumlar elçiler aracılığıyla uyarılmıştır.
Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler.
Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır.
Toplumun önderleri, toplumdan sorumludur.
Toplumların mânevî yönleri maddî yönlerinden önceliklidir.
II. Mü’min Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
Yeryüzüne mü’min toplumlar hâkim olacaktır.
Allah mü’minlerle beraberdir ve onlara yardım eder.
Allah, dinine yardım edenlere yardım eder.
Mü’minler, kâfir toplumlar helâk edilirken kurtarılırlar.
Mü’min toplumlar, öncekilerin başına gelenlerle deneneceklerdir.
Mü’minler yeryüzünde baskıya mâruz kalırlarsa, hicret etmelidirler.
III. Kâfir toplumlarla ilgili Sünnetullah Özellikleri
Kâfir toplumlar varlıklarını sürdüremezler.
Kâfir toplumlar hemen helâk edilmezler.
Allah kâfir toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla imtihan eder.
Kâfir toplumlar inkârdan vazgeçip inanırlarsa Allah affeder.
Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması fayda vermez.
Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür.
HELÂK
- 131 -
IV. Bazı Toplumsal Sünnetullah İlkeleri
a- Allah, kâfirlere karşı mü’minlerin yardımcıdır. 422
b- İster sâlih bir toplum olsun, ister câhilî bir toplum; Allah, kendi nefislerini, benliklerini değiştirmeyen toplumların konumunu değiştirmez. “Bir toplum, kendi öz benliğinde olanları değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez.” 423
c- Bir toplumun niceliği değil; niteliği önemlidir. Kur’an, Tâlut’un az sayıdaki üstün nitelikli kuvvetiyle mü’minlerin, Câlut’un çok sayıdaki nicel açıdan üstün kuvvetini nasıl yendiğini anlatır ve bu konudaki İlâhî sünnetini hatırlatır: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle nice çok sayıdaki topluluğa gâlip gelmiştir.”424; “Eğer Allah’ın kimi insanları, diğerleriyle def edip yok etmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı.” 425
d- Allah müstaz’aflardan ve muttakîlerden yanadır: “Biz istiyorduk ki; orada müstaz’aflara lütufta bulunalım; onları imamlar/önderler yapalım ve onları yeryüzünde vârisler kılalım.”426; “Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz. Onları yok ettikten sonra yerlerine sizleri yerleştireceğiz. Bu da Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar ve azap vaadimden korkanlar içindir.” 427
Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını ortaya koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça beyan eder. Bu nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir:
a. Zulüm, baskı, haksızlık ve günahlar: “Onlara azâbımız geldiği zaman; ‘biz gerçekten zulmedenlerdendik’ demekten başka itirafları olmadı.” 428
b. Lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde olma: “Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman, oranın bolluktan şımaranlarına emrederiz. Orada bozgunculuk yaparlar.” 429
c. Cinsel sapıklık, aşırılık ve yol kesme: “Gerçekten siz (Lût kavmi), sizden evvel hiçbir kavmin yapmadığı çok kötü işi yapıyorsunuz. Siz erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız?” 430
d. Günah, zulüm, refah ve zevke dalma: “zulmedenler, kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar, mücrimlerden/günahkârlardan oldular.” 431
e. İtaatsizlik, nankörlük: “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbisesini/ıstırabını tattırdı.” 432
f. Kitabın (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak. Bunun cezâsı dünya hayatında rezil olmaktır. 433
422] 48/Fetih, 22-23
423] 13/Ra’d, 11
424] 2/Bakara, 249
425] 2/Bakara, 251
426] 28/Kasas, 5
427] 14/İbrâhim, 13
428] 7/A’râf, 5
429] 17/İsrâ, 16
430] 29/Ankebût, 28-29
431] 6/En’âm, 44
432] 16/Nahl, 112
433] 2/Bakara, 85
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
g. Hz. Peygamber’in emrine muhâlefet, fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı getirir. 434
h. Önde gelenlerin ve sâlihlerin fesâdı önlememeleri, 435
i. Ekonomik dengesizlik, vurgun ve soygunlar. 436
Helâk Konusunda Sünnetullah
Allah’ın helâk etmesiyle ilgili olarak toplumlarla ilgili değişmez kanunu Kur’an’da çok açık bir şekilde anlatılır. Ana başlıklar halinde bu konudaki sünnetullah’ı şöyle maddeleştirebiliriz:
Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır. 437
Bütün toplumlar, elçiler aracılığıyla uyarılmıştır. 438
Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler. 439
Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır. 440
Toplumun önderleri toplumdan sorumludur. 441
Toplumların mânevî yönleri, maddî yönlerinden önceliklidir. 442
Kâfir ve zâlim toplumlar, çok uzun zaman varlıklarını sürdüremezler. 443
Kâfir ve zâlim toplumlar hemen helâk edilmezler. 444
Allah, kâfir ve zâlim toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla imtihan eder. 445
Kâfir ve zâlim toplumlar, inkâr ve isyandan vazgeçip iman ederlerse Allah affeder, helâk etmez. 446
Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması, fayda vermez. 447
434] 24/Nûr, 63
435] 11/Hûd, 116
436] 11/Hûd, 84-86
437] 10/Yûnus, 44; 8/Enfâl, 51; 13/Ra’d, 31; 30/Rûm, 41; 42/Şûrâ, 30; 37/Saffât, 39; 91/Şems, 14; 7/A’râf, 147; 6/En’âm, 70; 56/Vâkıa, 24; 91/Şems, 9-10
438] 13/Ra’d, 7; 35/Fâtır, 24; 16/Nahl, 36; 15/Hicr, 10; 28/Kasas, 47; 20/Tâhâ, 134; 4/Nisâ, 165, 5/Mâide, 19; 16/Nahl, 35-36
439] 26/Şuarâ, 208-209; 6/En’âm, 130-131; 17/İsrâ, 15; 20/Tâhâ, 133-134
440] 38/Sâd, 14, 16; 50/Kaf, 12-14; 26/Şuarâ, 5, 136; 36/Yâsin, 30, 48; 6/En’âm, 33; 7/A’râf, 77...
441] 7/A’râf, 38; 38/Sâd, 61; 33/Ahzâb, 30-32; 40/Mü’min, 46-47; 34/Sebe’, 31-33; 28/Kasas, 63; 7/A’râf, 86, 90; 10/Yûnus, 83; 9/Tevbe, 34; 11/Hûd, 116
442] 34/Sebe’, 45; 40/Mü’min, 21, 82; 30/Rûm, 9; 41/Fussılet, 15-16; 19/Meryem, 73-74; 8/Enfâl, 19; 2/Bakara, 249; 28/Kasas, 76-82; 68/Kâlem, 17-33
443] 6/En’âm, 6; 7/A’râf, 94-95; 10/Yûnus, 13-14; 17/İsrâ, 16; 18/Kehf, 59; 19/Meryem, 73-75; 22/Hacc, 45
444] 7/A’râf, 182-183; 13/Ra’d, 32; 22/Hacc, 44, 48; 23/Mü’minûn, 54-56; 3/Âl-i İmrân, 178
445] 32/Secde, 21; 7/A’râf, 130; 6/En’âm, 42; 43/Zuhruf, 48; 32/Secde, 21; 30/Rûm, 41; 6/En’âm, 42-44; 7/A’râf, 94-95
446] 5/Mâide, 65-66; 4/Nisâ, 110; 16/Nahl, 119; 6/En’âm, 43, 48; 27/Neml, 11, 46; 10/Yûnus, 98; 37/Saffât, 148
447] 10/Yûnus, 90-91; 4/Nisâ, 18; 40/Mü’min, 84-85
HELÂK
- 133 -
Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür. 448
Helâklerin Sebepleri
Helâkler ve toplumsal çöküşler; itikâdî, ahlâkî, siyasî ve sosyo ekonomik sebeplere bağlanabilir. Ama esas sebep, itikadîdir. Diğer sebepler, bu temel sebebe bağlı hususlardır.
Helâk ve toplumsal çöküşlerin itikadî sebeplerini şirk, küfür, irtidat, nifak, tekzîb, fısk, istikbâr, istihzâ, geleneğe körü körüne bağlılık yani atacılık olarak sınıflandırmak mümkündür.
Ahlâkî nedenleri de günahlar, haddi aşmak, fitne ve fesat, bencillik, ihtilâf ve tefrika, ıslah mekânizmasının olmayışı olarak değerlendirebiliriz.
Siyasî sebepleri ise; zulüm, kötülüğü yaygınlaştırma ve fesat, yönetici seçkinlere (tâğutlara) mutlak itaat olarak özetleyebiliriz.
Sosyo-ekonomik nedenleri ise; nankörlük, zenginlik ve maddî refah, israf ve tebzîr (saçıp savurma), ticârî ilişkilerde adâletsizlik olarak sıralamak mümkündür. 449
Toplumların helâklerinin temel sebeplerini, âyetlerden yola çıkarak şöyle izah etmek mümkündür:
a- Uyarıcıları Yalanlama: Uyarıcıların getirdiği gerçeklere sırt çevirip onların doğru olmadığını, gerçekten Allah katından gelmediğini iddia edip uyarıcıları sapıklıkla itham ederek atalarının yolunda yürümeye devam etmeleri, o toplumun helâke uğramalarının bir sebebidir. 450
b- Başlarına Gelen Belâ ve Musîbetlerden Ders Almama: Allah Firavun’un kavmine, doğru yola gelmeleri için çeşitli belâlar veriyor. Onları ürün kıtlığına uğratıyor, tûfân, çekirge, kurbağa, kan gibi belâlarla karşı karşıya getiriyor, fakat onlar hiç ibret ve ders alma yoluna gitmiyorlar. Başlarına gelen felâketi Hz. Mûsâ ve kavminin uğursuzluğuna yoruyorlar. Bu beladan kurtulunca da, bunu kendi iyiliklerine ve haklılıklarına delil görüyorlar. Zaman zaman Hz. Mûsâ’ya gelip Allah’ın kendilerine musallat ettiği belâları kaldırması için duâ etmesini istiyorlar. Mûsâ (a.s.) da duâ edip Firavun ve taraftarları bu beladan kurtulunca da, yine eski saygısızlıklarına ve zulümlerine devam ediyorlar. 451
c- İstikbâr (Büyüklük Taslama): Helâke uğrayan toplumların başta gelen özellikleri istikbâr ve ona bağlı olarak peygamberlere karşı çıkıştır. Büyüklenerek kendilerini yücelten, hem Allah’a, hem de küçük gördükleri insanlara karşı kibirlenerek kendilerini öne çıkaran toplumlar, büyüklenmeyle birlikte getirdikleri aşırı sosyal farklılaşma ve çözülme, haktan sapma, şımarma, zulüm, baskı ve işkence, hoşgörüsüzlük, toplumsal birliği bozma, ekonomik gücü tekelleştirme ve nihâyet kendilerini bunlardan vazgeçirmek için gelen peygamberi ve Allah’tan getirdiği âyetleri alaya alıp tahkir etme gibi olumsuz davranışları yüzünden
448] 26/Şuarâ, 69-74; 11/Hûd, 109; 37/Saffât, 69-70; 2/Bakara, 170; 5/Mâide, 104; 23/Mü’min, 24; 11/Hûd, 62, 87; 7/A’râf, 70
449] Geniş bilgi için bak. Ejder Okumuş, Kur’an’da Toplumsal Çöküş, İnsan Y.
450] bk. 7/A’râf, 94
451] bk. 7/A’râf, 130-136
- 134 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helâk edilmişler, ortadan kaldırılmışlardır.
Helâke uğrayan her toplumun ortak yanlarından birisi, kendilerine azap tehdidi ile gelen uyarıcılara karşı büyüklük kompleksine kapılmak, zayıfları ezip sömürmek olmuştur. Bu kompleks ile Allah’ın âyetlerine kulak tıkayıp sırt çevirmişlerdir. “Kavminin küfreden ileri gelenleri şöyle demişti: ‘Biz seni beyinsizlik içinde görüyoruz ve senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.” 452; “Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri: ‘Ey Şuayb, ya seni ve seninle birlikte iman edenleri mutlaka ülkemizden çıkaracağız ya da siz bizim yolumuza döneceksiniz!’ dediler.”453; “Biz bir ülkeyi helâk etmeyi murâd ettiğimiz zaman, oranın nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emirlerimizi bildiririz. Onlar ise orada bozgunculuk yaparlar, kötülük işlerler. Artık onun üzerine hüküm hak olur ve o ülkeyi kökünden helâk ederiz.” 454
Âd kavmi, büyüklenerek Allah’ın âyetlerini yalanladığı için, dondurucu kasırga (sarsar) azâbına uğradı.455 Semûd kavmi, müstekbirliğin sonucu olarak bir sarsıntı tuttu, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.456 Hz. Şuayb’ı ve iman edenleri tehdit eden Medyen halkının bu müstekbirliği yüzünden bir sarsıntı tuttu, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler; sanki hiç yaşamamış gibi oldular, izleri bile kalmadı.457 Müstekbirlerin en önemli sembol tipi olan Firavun ve çevresi, bunun karşılığını gördü: Önce su baskını, çekirge, haşerât ve kurbağa istilâsını ve kan musallat oldu. Bunlardan kurtulurlarsa iman etme sözü verdikleri halde, yine sözlerinden cayarak inanmadılar; Sonunda denizde boğuldular. 458
“Zâlimler, ölüm dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: ‘Haydi (bakalım, bizim elimizden) canlarınızı kurtarın, Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı istikbâr etmenizden/kibirlilik taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azâbı ile cezâlandırılacaksınız!’ derken onların halini bir görsen!” 459
d- Zulüm: Allah, toplumları zulüm işledikleri için helâk eder. Allah’ın âyetlerine, mûcizelerine, peygamberlerine, mü’minlere zulmeden ve inkârcılıkta direnen toplumlara uyarılar fayda etmeyince Allah’ın gazâbı ve azâbı hak olur. “Nice ülkeler vardır ki, zâlim oldukları için Biz oları helâk ettik. Şimdi o ülkelerde duvarlar, (çökmüş) tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kullanılmaz hale gelmiş kuyular ve (ıssız kalmış) büyük saraylar vardır (oralarda).” 460; “İşte şu ülkeler; zulmettikleri zaman onları helâk ettik. Onları helâk etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik.” 461
Zulmün Cezâsı
Hakkın/doğrunun ve adâletin ölçülerini koyan Allah, zâlimleri cezâlandırmak sûretiyle adâleti gerçekleştirmiş olur. Çünkü O, Âdil-i mutlaktır. Zulmün cezâsı esas olarak âhirette verilecektir. Çünkü bu dünya, ödül ve cezâ yeri değil; imtihan yeridir. Hesap ve mahkeme âhirette görülecek, hak edenlere cezâları orada
452] 7/A’râf, 66
453] 7/A’râf, 88
454] 17/İsrâ, 16
455] 41/Fussılet, 15-16
456] 7/A’râf, 77-79
457] 7/A’râf, 91-93
458] 7/A’râf, 132-137
459] 6/En’âm, 93
460] 22/Hacc, 45
461] 18/Kehf, 59
HELÂK
- 135 -
verilecektir. Ancak, bazı azgın zâlimlerin cezâsı dünyada verilmeye başlanır. Çünkü cezâsı en çabuk ve hatta daha dünyada iken verilen suçlardan biri ve en önemlisi, zulüm; özellikle başkalarına yapılan zulümdür. Zulmün bazısı affedilebildiği gibi, bazısı da kesinlikle azâbı, hem de ebedî azâbı gerektirir. Zulmün affı ise, tevbeye bağlıdır. Zâlimlerin tevbesini kabul, Allah’a kalmıştır.462 Allah, insanların zulümlerine rağmen onları bağışlayabilir. Cezâlandırması da çetindir.463 Zulmedenler, âhirette, yeryüzündeki her şeyi, azâbın fidyesi olarak vermeye râzıdır. Ama artık onların hiçbir fidyesi kabul edilmez. 464
Günah işleyip kendisine yazık eden, nefsine zulmedenler, af dilemeli, tevbe etmelidir: “Kim zulmettikten sonra tevbe eder ve halini düzeltirse, Allah da tevbesini kabul eder.”465; “Ve onlar, bir fâhişe/kötülük yaptıklarında veya nefislerine/kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe, istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.”466 Bu tevbe ile affedilen zulüm, başkalarının hukukunun çiğnendiği, başkalarına karşı yapılan zulüm değildir. Bu tür zulmün affedilmesi için, o kişinin hakkını helâl etmesi şarttır.
Allah, zâlimleri sevmediği 467 gibi, onlardan intikamını alır.468 “...Biz ahâlisi zâlim olanlardan başkasını helâk edici değiliz.”469 Bu dünyada helâke uğrayan Nûh kavmi, suda boğulmayla,470 Âd kavmi, korkunç sesli azgın kasırgaya tutulmakla,471 Lût kavmi üstlerinden taş yağmasıyla,472 Medyen halkı depremle,473 Eyke’liler buluttan ateş yağmasıyla,474 Firavun ve adamları suda boğulmakla475 helâk olmayı hak etmişlerdir. Yoksa “Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” 476
Zâlimin Dünyada Cezâlandırılması: Her zaman değilse de, zâlim, başkasına yaptığı zulmünden dolayı, daha dünyada iken cezâ görür. Buna şu hadis delil olmaktadır: "Allah'ın, âhirete saklamakla beraber, bağy (zulüm) ve sıla-i rahim gibi daha dünyada iken sahibine cezâyı lâyık gördüğü hiçbir günah yoktur." 477 Allah, bağy, yani zulüm ve İslâmî yönetime karşı gelmek, bir de sıla-i rahim, yani başta anne baba olmak üzere akrabalarla ilişkiyi kesmek gibi bir günahın cezâsını Allah esas olarak âhirete bırakmakla birlikte, işleyene âcilen verdiği başka bir günahın cezâsı yoktur. "Mazlumun bedduâsından sakınma"yı emreden hadis de, bu cezânın âcilen verildiğini hatırlatır.
462] 3/Âl-i İmrân, 128
463] 13/Ra’d, 6
464] 10/Yûnus, 54; 39/Zümer, 47
465] 5/Mâide, 39
466] 3/Âl-i İmrân, 135
467] 3/Âl-i İmrân, 40, 57
468] 15/Hicr, 78-79
469] 28/Kasas, 59
470] 23/Mü’minûn, 28
471] 23/Mü’minûn, 41
472] 11/Hûd, 82
473] 7/A’râf, 91
474] 26/Şuarâ, 189
475] 7/A’râf, 136
476] 18/Kehf, 49
477] Ebû Dâvud; Avnu'l Ma'bûd, Şerh-i Sünen-i Ebî Dâvud, 13/244
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fakat bu dünyevî durum; "her zâlim, daha dünyada iken hemen cezâlanır", şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, zâlime mühlet vermesi (imhâl), Allah'ın sünnetindendir. Onu cezâlandırmayı ihmal etmesi sözkonusu değildir; ama imhâl etmesi mümkündür. Bazen onu dünyada cezâlandırmaması, bizim bilmediğimiz, ama Allah'ın bildiği, ona nimet verip zulmünü ve küfrünü artıracak fırsat vererek hak ettiği azâbını artırması gibi bir hikmetten dolayıdır. Veya o mazlum başkalarına zulmetmiştir de, düştüğü durum, onun zulmünün bir cezâsı olarak karşısına çıkmıştır. Ya da Allah, zâlimin ileride düzelip samimi bir tevbe edeceğini veya mazlumun kendine zulmedenden ileride hakkını alacağını biliyordur. Allah'ın zâlimin cezâsını geciktirmesi veya âhirete bırakmasında başka hikmetler de olabilir. Bütün hikmetleri kavramamıza imkân yoktur. Ancak, zulüm, yukarıdaki hadiste belirtildiği gibi, zulmü yapana cezânın tez gelmesini sağlar. Zulme uğrayanın duâsı da makbuldür; Ki o, çoğu zaman kendisine zulmedene âcil bir intikamla bedduâ eder.
Allah, Bazen Bir Zâlimi Diğer Bir Zâlimin Üzerine Musallat Ederek Cezâlandırır: Allah'ın zulüm ve zâlimler hakkındaki bir sünneti/kanunu da, bireyleri birbirine zulmeden bir toplumun başına, yaptıklarının bir cezâsı olarak, zâlim bir yöneticiyi ve yönetimi musallat etmesidir. "İşte kazandıkları (günahları)ndan ötürü zâlimlerden bir kısmını diğer bir kısmının peşine böyle takarız."478 Dolayısıyla Allah, zulmün cezâsı olarak, zâlimi zâlime musallat kılar, o da onları zillet ve felâkete götürür. Nefsine zulmeden günahkâr zâlim, halkına zulmeden zâlim yönetici ve ticaretinde insanlara zulmeden hilekâr tüccar gibi bütün zâlimler bu âyetin tehdit eden kapsamına girmektedir. Fahreddin Râzi, bu âyetin tefsirinde şöyle der: Âyet gösteriyor ki, halk ne zaman zâlim durumda olurlarsa, Allah onlara başka bir zâlimi musallat eder. Bu zâlim yöneticiden (ve yönetimden) kurtulmak istedikleri zaman da zulmü terkederler. Hadis-i şerifte: "Nasılsanız öyle yönetilirsiniz" buyrulmaktadır.479 "Zâlim, Allah'ın kılıcıdır. Yoldan çıkmış azgınları onunla cezâlandırır; sonra o zâlimden de intikamı alır.”480 Bu, zâlimler için bir tehdittir. Eğer zulmünden vazgeçmezse, Allah ona diğer bir zâlimi musallat eder. "De ki: 'Allah'ın azâbı size ansızın veya açıkça gelirse, zâlimlerden başkası mı yok olur!" 481
Zâlimler Kurtulmazlar: Allah'ın zulüm ve zâlimler hakkındaki sünnetinden birisi de, onların, âhirette kurtulmayacakları gibi, dünyada da iflâh olmamalarıdır. "De ki: 'Ey kavmim, gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, ben de yapacağımı yapıyorum. Yakında (dünya) yurdu(nu)n sonunun kimin olduğunu bileceksiniz. Muhakkak ki zulmedenler, kurtuluş yüzü görmezler!" 482
Nice Kavim Kendi Zulümleriyle Helâk Olmuştur: Zulüm ve zâlim konusundaki sünnetullahın biri de toplumların kendi zulümleriyle helâk olmalarıdır. Bu kanunun izahı kabilinden Kur'an'da pek çok âyet bulunmaktadır: "Böylece (hiç bir fert kalmamak üzere) zulmeden toplumun kökü kesildi."483; "Zâlimlerden başkası mı helâk olur!"484; "...Zulmettiklerinden dolayı nice toplumları helâk ettik, (onları helâk etmeseydik
478] 6/Enâm, 129
479] Tefsir-i Âlûsi, 8/27
480] Hadis-i Şerif
481] 6/En'âm, 47
482] 6/En'am, 135
483] 6/En'âm, 45
484] 6/En'âm, 47
HELÂK
- 137 -
bile) iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle cezâlandırırız."485; "(Halkı) zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da başka nice topluluklar vücuda getirdik." 486
Zâlim Toplumların Helâki İçin Belli Bir Ecel (Süre) Vardır: Zâlim milletlerin yok olması için belli bir ecel söz konusudur. "Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman, ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler."487 Zâlim milletler, belli bir süre yaşarlar, sonra ecelleri gelir, yok olurlar. Tıpkı ömrünün müddeti bitip eceli geldiğinde bir insanın ölüp yok olması gibi. Bunu şöyle izah etmek mümkündür: Bir millet içerisinde zulüm, insandaki hastalık gibidir. Hastalık, kendisi için takdir edilen sürenin bitiminden sonra hastanın ölümünü hızlandırır. Bu sürenin bitimiyle artık onun ölüm zamanı yaklaşmıştır. Aynı şekilde millet içerisinde zulüm, Allah'ın ecel olarak bildirdiği belirli müddetin bitmesiyle yıkıma, yok olmaya götüren zulüm mikroplarıyla o milletin helâkini hızlandırır. Allah'ın milletlerin ecelleri için koymuş olduğu müddet, adâlet ve zulüm gibi âmillere bağlıdır. Bütün zâlimleri cezâlandırma hususunda O'nun sünneti/kanunu böyledir. Bu her zaman için geçerli bir kanundur. 488
Bir Devlet, Küfür İle Ayakta Durabilir Ama Zulümle Duramaz: "Halkı sâlih ve muslih (ıslahatçı) olduğu halde Rabbin bir haksızlık ile memleketleri (yıkıp) helâk etmez."489 Bir devleti, yalnız küfrü sebebiyle helâk etmesi, Allah'ın sünnetinden değildir. Fakat devlet, küfrüne zulüm eklerse durum farklı olur.
Devletin zulüm sebebiyle helâk olması konusunda Abdülkerim Zeydan şöyle der: Aslında devletin zulmü bertaraf edip mazlumları himâye ederek zâlimleri cezâlandırması beklenir. O yüzden zulmün en ağır ve en acı olanı, seni korumakla yükümlü olandan gelen zulümdür. Zulmün bu ve diğer çirkin çeşitlerini bizzat devlet uygular veya göz yumar, yahut yardımcı pozisyonunda bulunursa, halkın zihninde kötü bir izlenim bırakır; devlet hakkında var olan ümitleri korku ve endişeye dönüşür ve devlete olan güvenleri sarsılır. Ayrıca bu durum, onları devleti önemsememeye, idareyi zayıflatmaya, yönetimin devamından yana olmamaya ve onu müdâfa etmemeye sevkeder. Daha kötüsü, onları devletin yıkımını, düşman istilâsıyla bile olsa yok olup gitmesini isteme gibi bir düşüncenin kucağına atar. Sonra da lisân-ı halleriyle şöyle derler: "Devlet, artık bizim için güven duyduğumuz, himâye gördüğümüz, haklarımızın korunması konusunda huzur içinde olduğumuz ve zâlimlerin düşmanlıklarına meydan verilmeyen büyük bir ev durumunda değildir." Zulüm, bilfiil devlet eliyle devam ederse, zâlimler himâye görür, zulümleri örtbas edilirse, iş, devleti kendilerine düşman gören insanlarla işbirliği yapıp devleti yıkmak üzere harekete geçen mazlumlara kalır. Zulmederek halkını bu hale düşüren, bu konuda zâlime yardımcı olan ve zulme engel olmayan devletin durumu budur." 490
Zulmün Cezâsından Ümmeti Korumanın Yolları: Zulüm, ümmetin helâkine sebep olunca, zulme râzı olmamak, zâlime karşı çıkmak, zulmüne engel olmak, ona boyun eğmemek ve meyletmemek şer'an vâciptir. Ümmet ancak bununla
485] 10/Yûnus, 14
486] 21/Enbiyâ, 11
487] 6/A'râf, 34; 10/Yûnus, 49
488] Abdülkerim Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri, s. 150-158
489] 11/Hûd, 117
490] A. Zeydan, a.g.e., s. 161-162
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içine düştüğü zulmün sebep olduğu helâkten ve hak ettiği cezâya çarpılmaktan kurtulur.
Zulme Râzı Olmamak: Zulüm yapana zâlim, zulme uğrayana da mazlum denildiğini hatırlayalım. Zulme rızâ da zulümdür. Bir zâlimin zulmüne engel olmak için çalışmamak, susup oturmak, onun zulmüne ortak olmak demektir. Zulümle mücâdele yalnızca mazlumların görevi değildir. İnsanlık onuru taşıyan, insan haklarının değerini bilen herkes zulümle ve zulmün uygulayıcısı zâlimlerle mücâdele etmelidir.
Kur’an, mü'minlere, zulme uğrayanlar uğruna mücâdele etmeyi, hatta savaşmayı emrediyor.491 Zulme karşı mücâdele edenler haklıdırlar ve onlara bir kınama yoktur. Ama zâlimler için en uygun cezâlar vardır.492 Zulmedenler, tevbe edip zulümlerinden vazgeçmedikçe ve hakları sahiplerine vermedikçe, kendileri için bir kurtuluş yoktur. Zâlimin sonu kötü; zulmün sonu çöküştür. 493
Mü’minler, birbirlerinin dostu olan yahûdi ve hıristiyanları dost edinemez, onları dost edinen onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.494 Mü’minlerle din uğrunda savaşanları, onları yurtlarından çıkaranları ve çıkarılmasına yardım edenleri dost edinmek haramdır. Onları dost edinen zâlimdir.495 Böyle olmayanlara iyi ve âdil davranılır, çünkü Allah iyi ve âdil olanları sever. Mü’minler, küfrü imana tercih eden babalarını ve kardeşlerini de dost edinemez. Onları dost edinenler, kendilerine zulüm/yazık etmiş olurlar.496 Zâlimin dostu yine bir zâlimdir.497 Allah, zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü, diğer bir kısmına musallat eder. 498
İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır.499 Bozgunculuğa engel olunmalıdır. Kendilerine verilen nimete karşı haksızlık edenlere uyanlar suçludur.500 Cehennem görevlilerine; zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri cehenneme atmaları emredilir: “(Allah, meleklerine emreder:) ‘Zâlimleri, onların arkadaşlarını/işbirliği edenleri ve Allah’tan başka tapmış oldukları putları toplayın. Onlara cehennemin yolunu gösterin. Böylece onları tutuklayın, çünkü onlar suçludurlar.”501 Hz. Peygamberimiz’e (ve dolayısıyla bütün mü’minlere) zâlimlerden uzak durma emri verilmiştir: “Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terk et). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk) o zâlimler topluluğu ile oturma.”502 Zulmedenlerden değil; Allah’tan korkmak gerekir.503 Zâlimlere yönelinmez, mü’minlerin Allah’tan başka dostu yoktur, aksi halde yardım da
491] 4/Nisâ, 75
492] 42/Şûrâ, 42
493] 6/En’âm, 135; 28/Kasas, 37
494] 5/Mâide, 51
495] 60/Mümtehine, 9
496] 9/Tevbe, 23
497] 45/Câsiye, 19
498] 6/En’âm, 129
499] 42/Şûrâ, 42
500] 11/Hûd, 116
501] 37/Saffât, 22-24
502] 6/En’âm, 68
503] 2/Bakara, 150
HELÂK
- 139 -
görmezler.504 Zâlimler için Allah’a başvuruda bulunulmaz. 505
Kur’an’ın insanlara gönderiliş sebeplerinden biri de, yaptıklarından vazgeçsinler diye zâlimleri korkutmak ve tehdit etmektir. 506
Her gece yatmadan önce, Rabbimizle ahdimizi tazeliyor, Vitr namazında Kunut duâlarıyla O’na söz veriyoruz: “Yâ Rabbi! Sana karşı fücur işleyen günahkârları, zâlim ve fâcirleri hal’ edeceğiz (makamlarından alaşağı edip indireceğiz). Onları terk edeceğiz.” Mü’min, sözünde duran kimsedir; hele Allah’a verdiği sözden hiçbir şekilde caymaz. Eğer bu konuda gücü yoksa, küfre boyun eğip zillet içinde, ezilmiş ve müstaz’af olarak zâlimlerin emrinde ve zulmünde yaşamaktansa Allah’ın geniş arzında daha müslümanca/özgürce yaşayabileceği yere hicret etmelidir. Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, Yüce Allah, dünyada güzel bir yerde yerleştirir, âhiret ecri ise daha büyüktür.507 Zulüm beldesinden göç etmeyip, orada müstaz’af (zavallı/ezilen) olarak yaşamayı da, kendine zulüm olarak adlandırır, bunların sorumlu tutulacağını belirtir.508 Buna göre, zulme rızâ gösterip karşı çıkmamak da bir çeşit zulümdür, zâlimle işbirliğidir.
Kur’an’ın savaşa izin veren (seyf/kılıç) âyetinin gerekçesi, zulme uğramaktır: “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme/haksızlığa uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir.”509 Savaş sırasında zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur. 510
Zulme karşı savaşmak, yalnızca zulme kendisi uğradığında gerekli değildir. Yardım talebinde bulunan müstaz’afların yardımına, bir insanlık borcu olarak koşulur: “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip çıkan gönder, bize katından bir yardımcı lutf et’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Bu çağrıya uymayıp, savaştan kaçmaya hakkınız yok). İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; Şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 511
Allah’a ve peygamberine itaatsizlik, zulmün görüntüsü ve isbâtıdır. Şüphesiz ki ölçüyü (hükmü ve ilkeleri) Allah ve Rasûlünden almayanlar, onların hükümleriyle hükmetmeyenler zulme mutlaka bulaşırlar. “Bunlar Allah’ın hudutlarıdır. Her kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan Cennetine kabul edecektir. Kim de Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik eder ve O’nun sınırlarına (İslâm’ın ölçülerine) tecâvüz ederse, onu sonsuza kadar kalmak üzere ateşe atacaktır.”512 Allah’ın sınırlarına da ancak zâlimler tecâvüz ederler. 513
504] 11/Hûd, 113
505] 11/Hûd, 37); 23/Mü’minûn, 27
506] 46/Ahkaf, 12
507] 16/Nahl, 41
508] 4/Nisâ, 97
509] 22/Hacc, 39-40
510] 2/Bakara, 193
511] 4/Nisâ, 75-76; Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Y., s. 260-261
512] 4/Nisâ, 13-14
513] 65/Talâk, 1
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Toplumsal ve Siyasal Zulme Karşı Yardımlaşmak: "İnsanlar, bir zâlimi görür, (önlemeye güçleri yettiği halde) ona engel olmazlarsa, bundan dolayı hemen hepsi cezâlanır."514 Zulümden uzak yaşamak, zâlime boyun eğmemek ve ona karşı direnmek, birey olarak engel olamayacakları zulme karşı yardımlaşmak mü'minlerin İslâmî kimlikleri açısından olmazsa olmazları arasındAdır. "Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman, birbirlerine yardım ederler."515 Kurtubî, bu âyeti şöyle açıklar: "Yani, zâlimler tarafından zulme mâruz kaldıklarında teslimiyet göstermezler."516 Sahih-i Buhâri'de İbrâhim en-Nehâî'nin şöyle dediği kayıtlıdır: "Ashâb horlanmaktan, zelil bir duruma düşürülmekten hoşlanmazlardı. Ama güçlü olduklarında da af ederlerdi." 517
Zulmedenlere Az da Olsa Meyletmek: Ümmeti helâke ve cehenneme sürükleyen şey, sadece zulmü işlemek değil; aynı zamanda zulüm işleyenlere az da olsa meyletmektir: "Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra (Allah tarafından da) size yardım edilmez."518 Zemahşerî, bu âyetin tefsirinde şöyle der: "Meyl etmenin yasaklığı; zâlimlerin arzularına boyun eğmeyi, onlarla beraber olmayı, sohbetlerine katılmayı, ziyaretlerinde bulunmayı, dalkavukluk etmeyi, yaptıklarına rızâ göstermeyi, onlara benzemeyi, şekilleriyle şekillenmeyi, övgüyü andıran ifâdeler kullanmayı ve tasvip anlamı taşıyacağı için onların süs ve giyimlerine özenip en küçük bakışı bile kapsamaktadır. Rükûn, az bir meyil demektir. Âyette "zulmedenlere" denilip de "zâlimlere" denilmemesinin inceliğini de düşünmek gerekir (Zulmü kendisine âdet edinenlere zâlim denir; zulmü âdet edinmediği halde en ufak bir zulme yeltenene dahi hafif bir meylin olmaması gerektiğine işaret edilmiştir). 519
Zâlimlere meyleden onlardan olur. Zâlimlere verilen cezâ, ona da verilir. Bunları ateş cezâsından kurtaracak dostları da olmayacaktır. "Rabbimiz! Sen kimi ateşe koyarsan, artık onu rüsvay/perişan etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur." 520 Peygamber Efendimiz'in zâlim yöneticilere yardımcı olma konusundaki hadisleri meşhurdur: "Benden sonra birtakım emirler (yöneticiler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder ve yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa Benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse Benim havzımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez ve onlara zulümlerinde yardımcı olmazsa, o, Bendendir; Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında Bana ulaşacaktır." 521
Zâlime Yardımcı Olmak: Bütün şekil ve türleriyle zâlime meyletmek câiz olmadığına göre, zâlimin zulmüne yardım etmek haydi haydi câiz olmaz. Zâlime yardım edenler, aynen onun gibi zâlim olurlar. "Bir kimse bilerek zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o kimse İslâmiyet'ten çıkmıştır."522 Zâlim bir yönetici, çevresinin ve yandaşlarının yardımıyla zulüm yapmaya imkân bulur, yoksa yalnız kendisi bunca zulmün hakkından gelemez. Hangi şekliyle olursa olsun,
514] Tirmizî; Tuhfetu'l Ahvezî Şerhu Câmiu't Tirmizî, 8/423
515] 42/Şûrâ, 39
516] Kurtubî 16/39
517] Askalânî, Şerh-i Sahih-i Buhâri, 5/99
518] 11/Hûd, 113
519] Tefsir-i Zemahşerî, 2/433
520] 3/Âl-i İmrân, 192
521] Tirmizî; Nesâi; Tâc Tercümesi, c. 3, s. 106
522] Râmuz el-Ehadis, c. 2, s. 445
HELÂK
- 141 -
zâlime yardım câiz değildir. Çünkü bu, onu desteklemek, zulmünü icrâ etmesine müsâade etmek demektir. Bu sebeple zâlim yöneticiye azap geldiği zaman, aynı şekilde (bu zulümleri onaylayan) yardımcılarına ve memurlarına da gelir. Çünkü onlar da onun kadar zâlimdirler.
Nitekim Firavun'a gelen azap, avanesine de gelmişti. "Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri hatalıydılar/yanılıyorlardı."523 Allah, hepsini bu âyette "hata" vasfı ile bir araya getirmiştir. Hataları, Firavun'un zulmetmesi, yardımcısı Hâmân ve askerlerinin de buna yardımcı olmalarıdır. Bu sebeple azap Firavun'a inince, yardımcılarına da inmişti: "Biz hem onu, hem de askerlerini yakaladık. Onları denize atıp boğduk."524 "Biz onu ve askerlerini tuttuk, denize attık; bak o zâlimlerin sonu nasıl oldu!"525 Allah, hepsini "zâlim" olarak vasıflandırdı. Firavun'a ve ona yardım ettikleri için askerlerine "zâlimler" diyerek hepsini aynı azapla helâk ettiğini Rabbimiz haber vermektedir.
Zâlime Duâ Etmek: Zulmün devamına, zâlimin zulmüne imkân bulacak tarzda yaşamasına duâ edilemez. "Zâlimin bekası için duâ eden kimse, Allah'ın mülkünde O'na âsi olunmasını istemiştir." 526 Süfyânu's Sevrî; "Çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir zâlimi görürsek ona su verelim mi?" diye soranlara: "Hayır!" cevabını vermişti. "Ama ölür" denilince de, "Bırakın ölsün!" demişti.527 Allah Teâlâ, Hz. Nûh'a; "Zâlimler için Bana duâ etme, hiç yalvarma!" 528 ihtârında bulunmuştur.
Müslüman Cemaatin Zâlimlere Meyletmeye Benzer Davranışlardan Sakınması: Müslüman cemaatin, iyi niyetle de olsa, zâlimlere meyletme anlamı taşıyan davranışlardan son derece kaçınması lâzımdır. Çünkü iyi niyet, bazen belli şartlar dâhilinde sahibinden günahı kaldırsa da yanlışı doğruya; haramı helâle çevirmez. Onun için, özellikle cemaat liderinin ve kadrosunun, zâlim yöneticilerin arasında bulunması, onları tasvip etmediğini ilân etmeksizin onlarla birlikte halkın önünde görülmesi, cemaatin zâlim idarecilere dalkavukluk ettiği veya onları desteklediğinin intibaını vererek insanları samimiyetlerinde şüpheye düşürücü davranışlarda bulunması câiz değildir. Aksi halde onlar, kendi sorumluluklarına cemaati de ortak ederler.
Müslüman cemaate düşen, halkın kusur ve yükümlülüklerini ümmete göstermesidir. Halkın kusurları, zâlim idarecinin karşısında susmak, eğilmek, ona meyletmek ve destek olmak sûretiyle zulmüne yardımcı olmalarıdır. İşte onların bu kusurları olmasa, zâlim, yetkisini kötüye kullanmayacak ve zulmünü sürdüremeyecekti. Müslümanlara düşen, zâlimi zulme götüren bütün sebepleri ortadan kaldırmaya ciddi bir gayretle yükümlülüklerini yerine getirmektir. Ayrıca, zâlim yöneticiyi onaylamama, ona olan fiilî hoşnutsuzluğu hayata geçirmek için gerekli gücü oluşturma ve fiilen zulmü ortadan kaldırma gibi sorumlulukları da yerine getirmesi gerekir.
Allah, hayat kanunlarını ve toplum içerisindeki genel sünnetlerini insanlar için devre dışı bırakmaz. Kaldı ki, onların durumları, Allah'a Rasûlullah'tan ve
523] 28/Kasas, 8
524] Zâriyât, 40
525] 28/Kasas, 40
526] Beyhakî, Şuabu'l İman; Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
527] Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
528] 23/Mü'minûn, 27
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O'nun arkadaşlarından daha sevimli değildir. Allah onların çektiği eziyet ve Allah yolunda karşılaştığı musibetleri, yeryüzünden zâlimleri ve tâğutları kaldırmak için Allah'ın yardımına mazhar oluncaya kadar olağanüstü fedâkârlıklarını bize anlatır. Müslümanların, tâğutları ve zâlim idarecileri etkisiz ve yetkisiz kılmak için tüm güçlerini harcamaksızın onlardan rahatsızlık duyarak yalnız "of!" çekip üzüntülerini dile getirmeleriyle veya onların müslüman olduklarını delillendirip durmalarıyla sorumluluktan kurtulamayacaklarını bilmeleri lâzımdır. Bazı insanlar kendileri evlerinde oturup, müslümanlıklarıyla övünüp dururken, Allah'ın zâlim idarecileri yok etme gereğinden bahsederler. İsterler ki, Allah meleklerini göndersin de melekler onların yerine savaşsınlar, zâlim idareciyi bertaraf etsinler, neticede onun şerrinden onları kurtarsınlar. Hayır! Yok öyle şey! 529
En büyük zulüm şirk olduğuna530 ve en büyük zâlimin de müşrik olduğuna göre, en vahşî zulmün bedenlere değil; ruhlara yapılan olduğunu unutmamalıyız. Bedene yapılan zulüm, en kötü ihtimalle, sadece dünya hayatını kaybettirdiği halde; ruhun hak nizamdan mahrum bırakılması ise sonsuz mutluluğu kaybettirmek demektir. En acımasız cânî, en büyük zâlim, insanları Allah'ın dininden alıkoyanlardır. İslâm'ın bireysel ve toplumsal alanda egemen olmadığı bir yerde adâletten bahsetmek abestir ve aldatmacadır.
Özel ve tüzel kişiliğin, bir kurumun veya yönetici bir grubun şahsî veya toplumsal muâmelesinde âdil olma niteliği kazanabilmesi için, her şeyden önce "müslüman" vasfına sahip olması şarttır. Çünkü İslâm'sız bir statüye göre işleyen bir mekânizma ile adâlet sağlanamaz ve dağıtılamaz. Nasıl bir hüküm verilirse verilsin, mutlak sûrette zulüm işlenmiş olur. "Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir." 531
İslâm’sız insanın yaptığı her şey nefsine, icraatı da diğer insanlara ve topluma zulümdür. Egemen durumda ve hüküm mevkiinde ise, kâfir ve müşrik insanın varlığı bile zulümdür. Çünkü bu insan, kendine yazık ederek kendini bozmakta, toplumu bozmakta ve dünyayı fesada vermektedir. 532
İslâm'da savaş, insanları zorla dine sokmak için emredilmemiştir. Fitne ve zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak için savaş emredilmiştir. Dinlerini yaşama ve dine dâvet konusunda müslümanlara engel olan, insanların hürriyetlerini kısıtlayan güç odaklarına karşı savaşmak farzdır. Kur'an, mazlumların, ezilenlerin, sömürülenlerin hakkını korumak için müslümanlara mücâdeleyi emreder. 533
Helâk Çeşitleri
a- Suda Boğulmak: Nûh’un kavmi ve Firavun ve askerleri bu şekilde helâk edilmişlerdir. “Nûh’u yalanlamışlardı. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide olanları kurtarmış, âyetlerimizi yalanlayanları ise boğmuştuk. Zira onlar kör bir kavim idi.” 534
“Tıpkı Firavun hânedanı ile onlardan öncekilerin hali gibi. Onlar da Rablerinin âyetlerini
529] A. Zeydan, A.g.e. s. 165-174
530] 31/Lokman, 13
531] 5/Mâide, 45
532] Ekrem Sağıroğlu, Kur'an'da İnsan ve Toplum, Pınar Y., s. 70-71
533] 4/Nisâ, 75
534] 7/A’râf, 64
HELÂK
- 143 -
yalanlamışlardı da, kendi günahlarıyla onları helâk etmiştik. Firavun hânedanını boğmuştuk. Hepsi de zâlim idiler.” 535
b- Rüzgâr ve Sarsıntı: Âd kavmi, azgınlık ve peygamberleri Hz. Hûd’u yalanlamaları sebebiyle kavurucu bir rüzgârla helâk edildiler. “Âd kavminin kıssasında da bir ibret vardır. Hani üzerlerine kurutucu, kavurucu bir rüzgâr göndermiştik de üzerine uğradığı her şeyi ancak toz haline getirip bırakmıştı.” 536
Semûd kavmi ise peygamberleri Sâlih (a.s.)’in uyarılarına kulak tıkadılar ve mûcize olarak gönderilen deveyi kestikleri için helâk edici bir sarsıntıya tutularak yok olup gittiler. “Semûd kavminden de alınacak ibretler vardır. Hani onlara ‘Bir süreye kadar dünya nimetlerinden faydalanın!’ demiştik. Buna rağmen büyüklük taslayıp Rablerinin emrinden çıkmışlardı da baka baka onları helâk edici bir sarsıntı yakalayıvermişti. Bu yüzden ne ayağa kalkacak bir güç bulabilmişler ve ne de yardım edilenlerden olmuşlardı.” 537
c- Taş Yağmuru: Lût (a.s.)’un sapık kavmi ise, bir çığlık ve taş yağmuru ile helâke uğradılar. “Biz, üzerlerine taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik.” 538; “Güneş doğarken helâk edici korkunç ses, onları yakalayıvermişti. Şehrin altını üstüne getirmiş ve üzerlerine sert taş yağdırmıştı. İşte bu yaptıklarımızda görebilenler için bir ibret vardır.” 539; “Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik, üzerine yığın yığın Rabbin katında işaretlenmiş sert taş yağdırdık. Bu taşlar, zâlimlerden hiçbir zaman uzak değildir.” 540
d- Maymunlaşma ve Domuzlaşma: Yahûdilerin azgınlık ve isyanlarına bir cezâ olarak da helâkin onların maymunlar ve domuzlar haline getirilmesi şeklinde tecellî ettiğini görüyoruz. “Kendilerine hatırlatılanı onlar unutunca, kötülükten men edenleri kurtarmış, zulmedenleri ise, işledikleri fısk yüzünden, şiddetli bir azap ile yakalamıştık. Men olundukları şeyden vazgeçmeyince, Biz de onlara ‘aşağılık maymunlar olun’ demiştik.”541; “Allah katında bundan daha feci bir cezâyı haber vereyim mi? Allah, kimlere lânet edip onlardan maymunlar, domuzlar ve tâğutun kulları/köleleri yapmışsa, işte bunlar, mevki bakımından en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış kimselerdir.” 542
Hangi Toplumlar Helâk Edildi?
Kur’an, sadece örnek vermek ve ibret için bazı toplumların helâk edilişinden bahseder. Yoksa tüm helâk edilen toplumların listesini vermez. İbret almasını bilenler için bu örnekler yeter. Kur’an’ın, helâk edildiğini haber verdiği toplumların başında şunlar gelir:
Nûh (a.s.) Kavmi 543
Âd (Hûd a.s.) Kavmi 544
535] 8/Enfâl, 54
536] 51/Zâriyât, 41-42
537] 51/Zâriyât, 43-45
538] 54/Kamer, 34
539] 15/Hicr, 73-75
540] 11/Hûd, 82-83
541] 7/A’râf, 165-166
542] 5/Mâide, 60
543] 71/Nûh, 1-28; 7/A’râf, 59-64
544] 7/A’râf, 59-64; 9/Tevbe, 70
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Semûd (Sâlih a.s.) Kavmi 545
Lût ve İbrâhim (a.s.) Kavmi 546
Medyen (Şuayb a.s.) Kavmi 547
Sebe’ Kavmi 548
Tubbâ Kavmi 549
Ress Kavmi 550
Firavun Kavmi 551
İsrâiloğulları 552
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Toplumundaki Müşriklerin Elebaşları. 553
Helâkten Sonra: Helâk, dünya açısından işin sonudur. Helâkten sonra, tevbe imkânı ve bir daha kurtuluş yoktur. Sadece azap üstüne azap vardır. Yani, bu dünyevî cezadan başka ebedî cehennem vardır. “Onlar, yalnızca sonucu mu bekliyorlar? Âkıbet geldiği gün, daha önce onu unutanlar: ‘Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler (onların getirdikleri hak imiş); şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki bize şefaat etsinler? Yahut bir geri dönüşümüz mümkün mü, önceden işlediğimizden daha farklı bir iş yapalım?!’ derler. Onlar kendilerini hüsrâna uğratmışlar ve uydurageldikleri şeyler onlardan yok olup gitmiştir.” 554
“Ateşte yüzleri çevrildiği gün, ‘Keşke Allah'a itaat etseydik, keşke Rasûl’e itaat etseydik!’ derler. Ve yine derler ki: ‘Rabbimiz! Biz, liderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik; onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onlara büyük lânet et!” 555
Kâfir Toplumların İmtihanı
Allah’ın kâfir toplumları eziyet ve sıkıntılarla denemesi, onlar hakkında sürekli bir kanundur. Belki bu deneme/imtihan, küfür ve inatlarından vazgeçmelerini sağlar da Rablerine dönüverirler. Bu da olmazsa, onları sıkıntılarla, harp ve darplerle sınar. Sıkıntıların, onları böyle bir sınava çekmesi gibi, belki bu sınama da onları tevbeye sevkeder. “Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkının yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik de (insanlar) çoğaldılar ve: ‘atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu’ dediler ve hemen onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.”556 Yani, peygamberlerini yalanlayan toplumlar hakkında Allah’ın
545] 7/A’râf, 73-79; 9/Tevbe, 70
546] 7/A’râf, 80-84; 9/Tevbe, 70
547] 7/A’râf, 85-93; 9/Tevbe, 70
548] 34/Sebe’, 15-21
549] 50/Kaf, 14; 44/Duhân, 37
550] 50/Kaf, 12, 14; 25/Furkan, 38-39
551] 7/A’râf, 103-136
552] 7/A’râf, 161-166
553] 8/Enfâl, 12-14, 17, 51-54
554] 7/A’râf, 53
555] 33/Ahzâb, 66-68; Kur’an Okulu, Hanif Y. 9. cüz
556] 7/A’râf, 94-95
HELÂK
- 145 -
kanunu (sünnetullah), canlarına, bedenlerine, rızık ve mallarına verdiği zâyiatla onları cezâlandırmasıdır. Allah bunu yapıyor ki, kendisine boyun eğsinler. Çünkü şiddetli bir belânın, fıtratı ikaz etmesi ve inatçıları yaratıcılarına yöneltmesi tabiidir. Böylece O’na boyun eğer, rahmet ve afvını isterler.
Bunu da yapmayınca, Allah onları denemek için verdiği rahatlık ve bollukla cezâlandırır. “Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik...” buyruluyor. Yani, şükredip tevbe ve inkıyâdla Rablerine dönsünler diye, onların sıkıntılarını rahata, hastalıklarını sıhhat ve âfiyete, fakirliklerini de zenginliğe çevirdik. Şükür ve tevbe de etmediler. Ne bu, ne öteki; hiç biri onlar hakkında fayda vermedi. Üstelik, “bize gelen sıkıntı ve darlık, sonra da genişlik, aynen geçmişte atalarımıza da dokundu. Demek ki, bazen sıkıntı, bazen de rahatlık, zamanın, doğanın bir kanunudur. Din ve amelimizden ötürü bize Allah’tan bir azap söz konusu değildir” dediler. Böylece kendileri hakkındaki Allah’ın emrine uymadılar, ibret ve öğüt almadılar. Darlık ve bollukla her iki haldeki imtihanı anlamaya yanaşmadılar. Neticede azâbı hak ettiler. Allah “ansızın yakaladık” diyor. Yani, onları ansızın, işin farkında değillerken azapla yakaladık, buyruluyor.
Allah, yine şöyle buyuruyor: "Allah bir kasabayı size örnek verir ki, o, korkudan emin ve sâkindi. Rızkı da, kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat bu kasaba halkı, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti de, Allah onlara, işledikleri kötülükler yüzünden açlık ve korku elbisesini giydirip acıları tattırdı."557; “Senden önce de ümmetlere elçiler gönderdik. (İnkârlarından dönüp Bize) boyun eğsinler/yalvarsınlar diye onları darlık ve çeşitli hastalıklarla yakalayıp cezâlandırdık. Hiç olmazsa kendilerine böyle azâbımız/baskınımız geldiği zaman yalvarsalardı! Fakat kalpleri (inatları yüzünden, iyice) katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü (câzip) gösterdi.”558 Yani onlara peygamberler gönderdik de yalanladılar. Biz de onları fakirlik ve hastalık gibi meşakkatlerle yakaladık ki, tevbe edip, Rablerine dönsünler. Yapmaları gerekeni, âfet ve belâ halinde bile yapmadılar. 559
Helâk Sırasında Kâfirlerin “İman Ediyorum!” Demesi Fayda Vermez
Toplumlar, İlâhî cezâ ile helâk edilmeden önce tevbe edip dönerlerse Allah da azap etmez. Ancak, İlâhî azap gelip de, toplum yok edilirken yapacakları tevbe kabul edilmez. Çünkü bu tevbe, sapıklığı ısrarla sürdürmüş olanların mecbûriyet altında yaptıkları bir tevbedir. Artık günah işleme imkânı kalmamış, bütün kötülük işleme fırsatlarını pervâsızca kullandıktan sonra köşeye sıkışmış kimselerin tevbesidir bu tevbe; onun için de kabul edilmez. Çünkü böyle bir tevbe, ne kalbin ıslah olmasını sağlar, ne hayata düzelme, iyileşme getirir ve ne de kişilikte ve gidişatta olumlu bir değişim göstergesidir.
Son anda tevbenin kabulüne engel olan durum şudur: Ölmek üzere olan insan, birtakım haller ve dehşetler müşahede ettiğinde, bunları görürken zarûri olarak Allah'ı tanıyıp inanabilir. Nitekim Firavun'un imanı böyledir: "İsrâiloğullarını denizden geçirdi; Firavun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihâyet boğulma kendisini yakalayınca (Firavun:) 'Gerçekten İsrâiloğullarının
557] 16/Nahl, 112
558] 6/En’âm, 42
559] A. Zeydan, A.g.e., s. 118-120
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inandığından başka ilâh olmadığına iman ettim, ben de müslümanlardanım!' dedi. ‘Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş; bozgunculardan olmuştun!’ (denildi)." 560
Fahreddin Râzi, Firavun'un iman edişinin kabul edilmemesini şöyle izah eder: O tam azap inerken iman etmiştir. O esnadaki iman ise makbul değildir. Çünkü azap inerken durum kaçınılmaz hale gelmiş olur. Bu vakitte ise tevbe makbul olmaz. İşte bu sebepten ötürü Allah; "Fakat hışmımızı gördükleri zaman inanmaları kendilerine bir fayda sağlamadı."561 buyurmuştur.
Kur'an bu gerçeği birkaç yerde daha vurgular: "Kötülükleri yapıp yapıp da nihâyet kendilerine ölüm gelip çatınca; 'Ben şimdi tevbe ettim' diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur (öylelerinin tevbesi makbul değildir). Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır."562; "Ne zaman ki hışmımızı gördüler. 'Tek Allah'a inandık ve O'na şirk/ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik' dediler. Fakat hışmımızı gördükleri zaman inanmaları kendilerine bir fayda sağlamadı. Allah'ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur." 563
Kur’ân-ı Kerim’de Helâk Kavramı
Helâk kelimesinin türediği kök (h-l-k), türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 68 yerde geçer. Kur’an’da “helâk” şekliyle masdar halinde geçmeyen bu kelime, çoğunlukla fiil halinde bulunur. “Ehleknâ (Biz helâk ettik)” şeklinde kullanımı en çok olanıdır.
Yüce Allah, elçisine ve dolayısıyla dinine karşı çıkan herkesi mutlak sûrette cezâlandırmıştır, cezâlandıracaktır. Bu cezâ, bazen bir tûfan,564 bazen bir kasırga olur,565 bazen de bir deprem.566 Allah, bazen melekleriyle567 ve bazen görünmeyen askerleriyle568 hak edenleri cezâlandırır. Dilerse, bir sivrisinekle. Her şey, O’nun emrinde askerdir. “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.”569 İbrâhim kavmi, başta Nemrut olmak üzere, İbrâhim’i (a.s.) ateşe atacak kadar açıkça hakka cephe aldıktan sonra, Allah onları helâk etmiştir.570 Rivâyete göre bu cezâ, sivrisinekle olmuştur. Nemrud’un kavmini sinekler istilâ etmiş ve böylece helâk olmuşlardır. Nemrud’un beynine giren topal bir sivrisinek de onun feci şekilde, inleye inleye ölümüne sebep olmuştur. Burnundan giren sinek, beynine geçmiş, onun ısırmasının acısından dolayı, hizmetçilerine kafasını tokmakla dövdürmek zorunda kalmış, bu şekilde acılar içinde ölmüştür.
Burada önemli olan, Yüce Allah’ın, elçisini hazırlanan tuzaklardan kurtarması, müslüman olmayan putperest toplumu da cezalarından biriyle topyekün cezalandırıp helâk etmesidir. 571
560] 10/Yûnus, 90-91
561] 40/Mü'min, 85
562] 4/Nisâ, 18
563] 40/Mü'min, 84-85; Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, s. 86-87
564] 54/Kamer, 11-12
565] 17/İsrâ, 69; 51/Zâriyât, 41
566] 22/Hacc, 1; 99/Zilzâl, 1
567] 3/Âl-i İmrân, 124
568] 9/Tevbe, 40
569] 48/Fetih, 4, 7
570] 21/Enbiyâ, 70
571] 21/Enbiyâ, 70
HELÂK
- 147 -
“Mallarınızı) Allah yolunda infak edip harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, ihsân/iyilik edin, doğrusu Allah muhsinleri, iyilik edenleri sever.” 572
“Dönüp gittimi (veya iş başına geçtimi) yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli helâk (yok) etmeye (yühlike) çalışır; Allah da fesâdı/bozgunculuğu sevmez.” 573
“...Onlar, sizinle karşılaştıklarında ‘iman ettik’ derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.” 574
“Senden fetvâ istiyorlar. De ki: ‘Allah size ana-babasız ve çocuksuz kişinin mîrâsı hakkında hükmünü şöyle açıklıyor: Ölen (heleke; helâk olan) kişinin çocuğu yok, bir kız kardeşi varsa, bıraktığı malın yarısı o (kızkardeşi)nindir.” 575
“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.” 576
“Onlar hem (insanları) ondan menederler, hem de kendileri ondan uzak dururlar. Böylece yalnız kendilerini mahvediyorlar ama farkında değiller!” 577
“Mûsâ tâyin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları da müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: ‘Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah ve fesat) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, Senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.” 578
“Yahut: ‘(Ne yapalım) Daha önce babalarımız (Allah'a) ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesil old(uğumuz için öyle yapt)ık. (Gerçekleri) iptal edenlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk mi ediyorsun?’ demeyesiniz diye (sizin Rabbiniz olduğum hakkında sizleri şâhid tutmuştuk).” 579
“Öyle bir fitneden sakının ki, o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (tüm insanlara sirâyet eder, hepsini perişan eder). Bilin ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 580
“O gün siz, vâdînin yakın kenarında idiniz, onlar da uzak kenarında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Eğer sözleşmiş olsaydınız dahi, sözleştiğiniz vakitte öyle buluşamazdınız. Fakat Allah, yapılması gereken bir işi yerine getirmek için (sizi böyle buluşturdu) ki helâk olan, açık delille helâk olsun; yaşayan da açık delille yaşasın. Çünkü Allah, işitendir, bilendir.” 581
“Andolsun ki Biz sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği halde
572] 2/Bakara, 195
573] 2/Bakara, 205
574] 3/Âl-i İmrân, 119
575] 4/Nisâ, 176
576] 6/En’âm, 6
577] 6/En'âm, 26
578] 7/A’râf, 155
579] 7/A'râf, 173
580] 8/Enfâl, 25
581] 8/Enfâl, 42
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(yalanlayıp) zulmettikleri için nice nesilleri helâk ettik. (Onları helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle cezâlandırırız. Sonra da sizin nasıl davranacağınızı görmemiz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler (onların yerlerine hükümranlar) kıldık.” 582
“İşte Âd (kavmi)! Onlar Rablerinin âyetlerini bilerek inkâr ettiler, peygamberlerine âsi oldular, inatçı her zorbanın emrine uydular. Böylece onlar hem bu dünyada, hem de Kıyâmet gününde lânete tâbi tutuldular. Bilin ki, Âd (kavmi) Rablerini inkâr ettiler. (Yine) bilin ki Hûd’un kavmi Âd, Allah’ın rahmetinden uzak kaldılar.” 583
“Fir’avn, Kıyâmet gününde kavminin önüne düşecek ve onları (çekip) ateşe götürecektir. Varacakları yer ne kötü yerdir! Onlar burada da, Kıyâmet gününde de lânete tâbi tutuldular. (Onlara) verilen bu armağan ne kötü armağandır!” 584
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!” 585
“Bunlardan önce nice kuşakları helâk ettik... 586
“Lût’u da (peygamber olarak kavmine gönderdik). Kavmine şöyle demişti: ‘Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız? (Bu İlâhî ikazdan sonra hâlâ) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz! Kavminin cevabı, sadece ‘Lût ailesini memleketinizden çıkarın; baksanıza onlar (bizim yaptıklarımızdan) temiz kalmak isteyen insanlarmış’ demelerinden ibaret oldu. Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesnâ; onun geride (azâba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik. Onların üzerine öyle bir yağmur indirdik ki... Ne kötü idi uyarılan (fakat aldırmayan)ların yağmuru!” 587
“O (Fir’avn) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu?! Onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar Kıyâmet gününde de kötülenmişler arasındadır.” 588
“Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey helâk (yok) olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” 589
“Daha önce Yûsuf da size açık beyyineler/kanıtlar getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz. Nihâyet o helâk olunca/vefat edip ölünce (heleke): 'Allah ondan sonra elçi göndermez' dediniz. İşte Allah, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle saptırır.” 590
"Dediler ki: ‘Ne varsa dünya hayatımızdır, başka bir şey yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi
582] 10/Yûnus, 13-14
583] 11/Hûd, 59-60
584] 11/Hûd, 98-99
585] 15/Hicr, 3
586] 19/Meryem, 98; 50/Kaf, 36
587] 27/Neml, 54-58 ve benzer âyetler için bk. 26/Şuarâ, 165-173; 29/Ankebût, 33-35
588] 28/Kasas, 39-42
589] 28/Kasas, 88
590] 40/Mü'min, 34
HELÂK
- 149 -
zamandan başkası helâk etmiyor.’ Fakat onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” 591
“Heleke annî sultâniyeh ‘Gücüm (saltanatım) benden yok olup gitti.” 592
Hadis-i Şeriflerde Helâk Kavramı
Zeyneb bint Cahş (r. anhâ): “Yâ Rasûlallah! Aramızda Sâlihler varken biz helâk mı olacağız?” dedim. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Evet! Fısk u fücur çoğaldığı vakit!” buyurdu. 593
“Altına, gümüşe (paraya), elbiseye (mala mülke) kul olanlar helâk oldu; eğer bunlara mal verilirse hoşlanır, verilmezse hoşlanmaz.” 594
“…Vallahi ben sizin adınıza fakirlikten korkmuyorum. Lâkin ben sizin nâmınıza dünyanın sizden öncekilere serildiği gibi, size de serilmesinden ve dünya için onların yarıştıkları gibi, sizin de yarış etmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi, sizi de helâk edeceğinden korkuyorum.” 595
“Gerçekten Allah bana yeri topladı da, onun doğusunu batısını gördüm. Hiç şüphe yok ki, ümmetim bana toplanan yerlerin mülküne ulaşacaktır. Bana kırmızı ve beyaz iki define de verildi. Ben Rabbimden ümmetim için onu kıtlık senesiyle helâk etmemesini diledim. Bir de onların üzerine kendilerinden başka bir düşman musallat edip de onların mahvetmemesini istedim. Rabbim: ‘Yâ Muhammed! Ben bir hüküm verirsem, o geri çevrilmez. Ben ümmetin için sana onları umûmî kıtlıkla helâk etmeyeceğime ve üzerlerine kendilerinden başka olup, köklerine kibrit suyu damlatacak bir düşman musallat etmeyeceğime söz verdim. Velev ki, üzerlerine yerin her tarafındakiler -yahut yerin memleketleri arasındakiler demiştir- toplanmış olsunlar. Tâ ki, birbirlerini helâk edip birbirlerini esir alıncaya kadar’ buyurdu.” 596
“Rabbimden üç şey istedim. Bana ikisini verdi. Birini vermedi. Rabbimden ümmetimi açlıkla helâk etmemesini istedim, onu bana verdi. Ondan ümmetimi suda boğmakla helâk etmemesini diledim, onu da verdi. Felâketlerini kendi aralarında vermemesini diledim. Bunu bana vermedi.” 597
Elsem Ebû Imrân et-Tecîbî’den rivâyet edilmiştir. O dedi ki: “(İstanbul’u fethetme niyetiyle cihad için) Rûm şehrinde (İstanbul’da) idik. Rumlardan (Bizanslılardan) karşımıza büyük bir saf çıkardılar. Onlara karşı, onlar kadar veya daha fazla Müslümanlardan çıktı. Mısırlıların başında Ukbe bin Âmir bulunuyordu. Cemaatin kumandanı ise Fedâle bin Ubeyd idi. Müslümanlardan bir asker, Rumların safına hücum ederek onların arasına girdi. Askerler bağırarak ‘sübhânallah!’ dediler, ‘kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor!’ Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî, ayağa kalktı ve şöyle dedi: ‘Ey insanlar! Siz bu âyeti bu tarzda te’vil ediyorsunuz. Oysa bu âyet, biz Ensâr topluluğu hakkında nâzil olmuştur. Allah, İslâm’ı
591] 45/Câsiye, 24
592] 69/Haakka, 29
593] Buhârî, Fiten 4, 28, Menâkıb 25, Enbiyâ 7; Müslim, Fiten 1, h. no: 2880, Tirmizî, Fiten 21, 23; İbn Mâce, Fiten 9; Muvattâ, Kelâm 22; Ahmed bin Hanbel, 6/428, 429
594] Buhârî, Rikak 10, Cihâd 70; İbn Mâce, Zühd 8
595] Buhârî, Cizye 1, Meğâzî 12; Müslim, Zühd 6, h. no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 28; İbn Mâce, Fiten 18
596] Müslim, Fiten 19, h. no: 2889; Ebû Dâvud, Fiten 1
597] Müslim, Fiten 20, h. no: 2890
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kuvvetlendirip İslâm’ın yardımcıları çoğalınca, biz Peygamber’den (s.a.s.) saklı olarak birbirimize ‘mallarımız ziyan oldu, Cenâb-ı Allah, İslâm’ı güçlendirmiş ve İslâm’ın yardımcıları da çoğalmıştır. Artık oturup mallarımızda ziyan olan (ihmal edilen) kısımları onarsak (bozulan maddî durumumuzu düzeltsek)!’ dedik. Bunun üzerine Ulu ve Yüce Allah, söylediğimiz sözü bize çevirerek Peygamberine (s.a.s.) şu âyetini indirdi: “Allah yolunda (mallarınızı) infak edip harcayın ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!”598 Tehlike; malların üzerinde oturmak, onları onarmak ve gazâyı (Allah yolunda cihadı) terk etmektir.’ Ebû Eyyûb (r.a.), Allah yolunda isbât-ı vücûda devam ederek nihâyet Rum toprağında defnedildi.” 599
“Bir kimse ‘insanlar helâk oldu’ derse, (kendini iyi yolda görüp gururlandığından) kendisi onların en ziyâde helâk olanıdır.” 600
“Nefislerine zulmedip de azap gören, helâk olan kavmin evlerine girmeyin. Ancak (mecbursanız), onlara isâbet eden musîbetin benzerinin size de isâbet etmesinden sakınarak ağlar bir tarzda girin.” 601
“…(Hayber Gazvesi dönüşünde) ashâb: ‘Yâ Râsûlallah, helâk olduk, susadık!’ diyorlardı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) “Size helâk yoktur!" buyurdu ve “Bana küçük bardağımı getirin!” dedi. Su kabını da istedi. Artık Rasûlullah döküyor, Ebû Katâde de cemaate su veriyordu. Tüm insanlar o kaptan su içti, hâlâ kapta su vardı…” 602
“Aşırı gidenler helâk oldu.” 603
“Ümmetimi Kureyş’in şu kabilesi helâk edecektir.” Ashâb: ‘Bize ne emir buyurursun?’ dediler. “Keşke insanlar onlardan uzak kalsalar!” buyurdu. 604
“Ümmetimin helâki Kureyş’ten birtakım çocukcağızların (birkaç gencin) elinde olacaktır” Bu hadisi Ebû Hureyre rivâyet ederken, mecliste bulunan Mervân, Ebû Hüreyre’ye: ‘Gençler mi?’ demesi üzerine, Ebû Hüreyre: ‘İstersen filân oğulları, filân oğulları, diye adlarını anabilirim’ demiştir. 605
“Kisrâ (İran kralı) helâk olmuş, ölmüştür (kesinlikle helâk olacak, yok olacaktır). Ondan sonra kisrâ yoktur. Kayser (Bizans kralı) helâk olursa, ondan sonra da kayser yoktur. Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, size onların hazineleri mutlaka Allah yolunda verilecektir.” 606
Abdullah bin Amr dedi ki: “Bir gün erken erken Rasûlullah’a (s.a.s.) gittim. Derken bir âyet-i kerime husûsunda ihtilâf eden iki adamın seslerini işitti de, Rasûlullah (s.a.s.) yanımıza çıktı. Yüzünde kızgınlık belli oluyordu. Ve: “Sizden
598] 2/Bakara, 195
599] Tirmizî, Tefsîru Sûre 2/19, h. no: 3152; Ebû Dâvud, Cihad 22
600] Müslim, Birr 139, h. no: 2623, Ebû Dâvud, Edeb 77; Muvattâ, Kelâm 2; Ahmed bin Hanbel, 2/272, 342, 465, 517
601] Müslim, Zühd 38, 39, h. no: 2980
602] Müslim, Mesâcid, 311, h. no: 681
603] Müslim, İlim 7, h. No: 2670
604] Müslim, Fiten 74, h. no: 2917; Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. C. 9, s. 294
605] Buhârî, Menâkıb 25, Fiten 3, Tercrîd- Sarih Terc. C. 9, s. 295; Ahmed bin Hanbel, II/288, 324, 328, 377, 520, 536
606] Müslim, Fiten 75, 76, 77 h. no: 2918, 2919, Buhârî, Menâkıb 25, İman 3; Tecrîd-i Sarih Terc. C. 8, s. 391; Tirmizî, Fiten 41; Ahmed bin Hanbel, 2/233, 312, 467, 501, 5/24, 92, 99
HELÂK
- 151 -
öncekiler, ancak ve ancak Kitap hakkında ihtilâfları sebebiyle helâk oldular” buyurdu. 607
Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir. O dedi ki: “Kader konusunda birbirimizle çekişmekte iken Rasûlullah (s.a.s.) üzerimize çıkageldi. O kadar kızdı ki, yüzü kırmızılaştı; hatta yanaklarına sanki nar sıkılmıştı. Sonra şöyle buyurdu: “Size bu (kader konusunda münâkaşa) mı emredildi veya ben size bununla mı gönderildim? Sizden önceki (toplum)ler, bu meselede çekiştikleri için helâk oldular. Artık bu konuda münâzaa etmemizi sizden ciddî olarak istiyorum.” 608
“…Sizden önce geçenler ancak çok sual sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilâfa düşmeleri sebebiyle helâk olmuşlardır. Ben size bir şey emrettimmi ondan gücünüz yettiği kadarını yapın! Bir şeyden sizi men ettimmi onu derhal bırakın!” 609
"Sizden evvelki (ümmet)ler, ancak şu sebepten helâk olmuşlardır: Onlar, aralarında şerefli bir kimse çaldığı zaman onu, bırakırlardı da, zayıf olan çaldığı zaman ona, cezâ uygularlardı. Allah'a yemin ederim ki, eğer Muhammed'in kızı Fâtıma çalmış olsaydı, muhakkak onun elini de keserdim!" 610
Peygamber’in (s.a.s.) huzuruna gelip zinâsını itiraf edip Peygamber’in kendisini cezâlandırarak temizlemesini isteyen ve sonra recmedilen Mâiz bin Mâlik’in recmedilmesi üzerine ashâb onun hakkında iki fırka olmuştu. Kimisi: ‘Helâk oldu! Onu günahı kuşattı!...’ diyor, bazısı da: Mâiz’in tevbesinden efdal tevbe olmaz! Zira o Peygamber’e gelerek elini onun eline koydu. Sonra: ‘Beni taşlarla öldür!’ dedi’ diyordu. Bu şekilde iki veya üç gün durdular. Sonra, onlar otururken Rasûlullah (s.a.s.) gelerek selâm verdi ve oturdu. Arkasından: “Mâiz bin Mâlik için istiğfâr edin!” buyurdular. Ashâb: ‘Allah Mâiz bin Mâlik’e mağfiret eylesin!’ dediler. Rasûlullah (s.a.s.) de: “Gerçekten o öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe bir ümmet arasında taksim edilse onlara yeterdi” buyurdu. 611
“Sizden önce ehl-i kitabı, çok ihtilâf etmeleri helâklerine sebep olmuştur.” 612
“Arapların helâki Kıyâmet alâmetlerindendir.” 613
“İnsanların helâkinin alâmeti nedir?” diye sorulunca buyurdu ki: “Âlimlerinin helâkidir.” 614
“Müslümanlardan bir cemaat veya mü’minlerden bir cemaat beyaz saraydaki kisrâ hânedânın hazinesini mutlaka fethedecektir.” 615
“Şüphesiz ki Allah haseneleri/iyilikleri ve seyyieleri/kötülükleri yazmış; sonra onları beyân etmiştir. Şimdi, kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa Allah onu kendi yanına tam bir hasene olarak yazar. O hayırlı işi yapmaya niyet eder de yaparsa Allah Azze ve
607] Müslim, Ilim 2, h. No: 2666; Ahmed bin Hanbel, I/401, 421, 2/467, 495, 503, 508, 517
608] Tirmizî, Kader 1
609] Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Hacc, 462, Fezâil 130; Tirmizî, İlim 17; Nesâî, Hacc 1; İbn Mâce, Mukaddime1, Ahmed bin Hanbel, I/401, 421, 452, II/247, 258, 428, 447, 467
610] Buhârî, Hudûd 12, Enbiyâ 54, Meğâzî 53, Fedâilu Ashâb 77; Müslim, Hudûd 8, 9; Nesâî, Kat'u's-Sârik Bâb 6, h. no: 4864-4873; Ebû Dâvud, Hudûd 4, h. no: 4396-4397; Tirmizî, Hudûd, 6, h. no: 1454; İbn Mâce, Hudûd, B. 6, h. no: 2547-2548
611] Müslim, Hudûd 22, h. no: 1695
612] Ahmed bin Hanbel, II/457
613] Tirmizî, Menâkıb 69
614] Dârimî, Mukaddime 26
615] Müslim, Fiten 78, h. no: 2919
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Celle onu kendi yanına on kattan yedi yüz kata ve daha pek çok katlayarak hasenât yazar. Şâyet kötülük yapmak ister de yapmazsa Allah onu kendi yanına tam bir hasene olarak yazar. O kötülüğü yapmak ister de yaparsa Allah onu bir tek seyyie olarak yazar. Allah o seyyieyi yok eder. Allah’a karşı (isyana) hırslı olandan başka hiçbir kimse helâk olmaz.” 616
“Bir yerde tâun (bulaşıcı hastalık) olduğunu işitirseniz, o yere gitmeyin! Bir yerde tâun zuhur eder, siz de orada bulunursanız, ondan kaçmak için o yerden çıkmayın!” 617
“Helâk edici şu yedi şeyden kaçının: Allah’a şirk/ortak koşmaktan, sihirden, haklı durum hâriç Allah’ın haram kıldığı cana kıymaktan, fâiz yemekten, yetim malı yemekten, savaş günü harpten kaçmaktan, nâmuslu mü’mine habersiz hanımlara iftirâ etmekten.” 618
“Şu beş şey zuhur ederse helâk ümmetim üzerine hak olur: Birbirlerine lânetleşme, içki içme, ipekli elbise giyme, çalgılar ve erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla iktifâ etmeleri.” 619
Allah’ın, halkını helâk ettiği bir beldeye uğradığınızda, oradan sür’atle geçiniz.” 620
“Allah, bir kulu helâk etmek istediğinde, önce ondan ‘hayâ’ alınır. O zaman o kimse buğza lâyık olarak Allah’ın huzuruna olduğunda kendisinden ‘emânet’ alınır. Ve hâin olarak tanınır. Böyle olunca ‘rahmetten kovulur’. O zaman lânete lâyık hale gelmiş olur. Ve o zaman da ‘İslâm hırkası’ üzerinden alınır.” 621
“Şu üç şey helâk edici, şu üç şey kurtarıcı, şu üç şey de derece, şu şey de keffârettir.” Denildi ki: ‘Yâ Rasûlallah, helâk ediciler nedir?” Buyurdu ki: “İnsana hâkim olan hasislik, tâbi olan hevâ ve adamın kendini beğenmesi.” Denildi ki: “Kurtarıcılar nedir?” Şöyle buyurdu: “Gizli ve açıkta Allah’tan korkmak, fakirlik ve zenginlikte itidal üzere bulunmak, gazapta ve rızada adâlet üzere olmak.” Denildi ki: “Keffâret nelerdir?” Buyurdu ki: “Mescide gitmek, namazdan sonra (diğer) namazı beklemek, şiddetli soğukta ve soğuk bir günde hakkı ile abdest almak. (Derecâtâ gelince;) Yemek yedirmek, selâmı açıkça vermek, insanlar uykuda iken gece namazı kılmak.” 622
“Ümmetimin helâki üç şeydedir: Asabiyet (ırkçılık ve kabilecilik gayreti gütmek, bağnazlık), kaderiye, aslı olmayan (hadisi) rivâyet.” 623
“Ümmetimin helâki Kitap ve süttedir. Kitaba gelince; Kur’an’ı okurlar, gerçek te’viline (tefsirine) uymayan şekilde yanlış te’vil ederler. Sütü de severler, kıra çıkarlar, cemaati ve cumaları terk ederler.” 624
“Çok mal toplayanlar helâk oldu. Ancak, şöyle şöyle diye infak edip hayra sarfedenler hâriç. Onlar da çok azdır.” 625
“Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde helâk olurlar.” 626
616] Müslim, İman 207, 208, h. no: 131
617] Müslim, Selâm 98, h. No: 2219
618] Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî
619] Hâkim, Müstedrek; Deylemî, Râmûze’l-Ehâdîs, Harfu’l-Elif, c. 1, s. 53
620] Taberânî, Kebîr, Râmûze’l-Ehâdîs, Harfu’l-Elif, c. 1, s. 63
621] İbn Mâce, Fiten 27
622] Hatîb, Târih; Râmûze’l-Ehâdîs, Harfu’s-Se, c. 1, s. 260
623] Taberânî, Kebîr; Râmûze’l-Ehâdîs, Harfu’l-Hâ, c. 2, s. 455
624] Ahmed bin Hanbel, 4/105, 2/192
625] Ahmed bin Hanbel; Taberânî, Kebîr; Ebû Ya’lâ; Râmûze’l-Ehâdîs, Harfu’l-He, c. 2, s. 455
626] Ahmed bin Hanbel, 5/45; Taberânî, Kebîr; Râmûze’l-Ehâdîs, Harfu’l-He, c. 2, s. 455
HELÂK
- 153 -
“Lût kavminin işini (cinsî sapıklık/homoseksüellik) yapana Allah lânet etsin!” 627
“Ümmetim için korktuğum şeylerin en korkunç olanı, Lût kavminin ameli (olan çirkin ilişki)dir.” 628
“Kim karısına arka tarafından (ters ilişkiye girer,) varırsa mel’undur!” 629
Gazâb; Helâk Kavramına Yakın Anlamı Olan Bir Cezâ
Allah’ın Sıfatı Olarak Gazap, Helâk ve Azâb: Allah Teâlâ’ya mahsus olan sıfatlardan rahmet ve gazap, mahlûkatın sıfatları gibi değildir. Allah’ın tüm vasıfları ve isimleri her yönüyle mükemmelliği içerdiğinden, beşerî olumsuzluk ve eksikliklerden münezzehtir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”630 O, tüm noksanlıklardan münezzehtir. Allah’ın rahmet ve gazâb sıfatları, Kur’ân’ın birçok âyetinde zikredilmekte ve Allah’ın gazâbına uğrayarak helâk edilen bazı kavimlerden ibret için bahsedilmektedir. Bütün bunların yanında, Allah’ın rahmeti gazâbından daha büyüktür. Bir hadis rivâyetinde Allah şöyle buyurur: “Rahmetim, gazâbımı geçmiştir (kuşatmıştır).” 631
Allah’ın Gazâbına Uğrayanlar
a- Allah'a İsyan Eden Yahûdiler: Bıldırcın ve kudret helvası gibi daha iyi olan Allah’ın nimetlerini daha kötüyle değiştiren yahûdiler için şöyle buyrulur: “... Üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazâbına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri Sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 632
“... Allah’ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşılık satın aldıkları şey (azap) ve o sebeple de gazap üstüne gazâba uğramaları ne kadar kötü! Ayrıca, kâfirler için ihânet edici bir azap vardır.” 633
“Allah’tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından ortaya konan bir ipe (sisteme) sığınmaları müstesnâ, onlar (yahûdiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın gazâbına/hışmına uğramışlar, miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Bunun sebebi, onların, Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarıdır.” 634
b- Putperest Yahûdiler (Altın Buzağıya Tapanlar): “Buzağıyı (tanrı) edinenlere, mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. İşte Biz iftiracıları böyle cezâlandırırız.” 635
c- Şirk Koşanlar; Putperest Âdîler (Âd Kavmi): “(Hûd) dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve bir gazap inmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece
627] Ahmed bin Hanbel, I/309; Tirmizî, Tuhfetu’l-Ahvezî, 5/21
628] Tirmizî, Tuhfetu’l-Ahvezî, 5/23
629] Ebû Dâvud, II/249
630] 42/Şûrâ, 11
631] Buhârî, Tevhid 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 14-16
632] 2/Bakara, 61
633] 2/Bakara, 90
634] 3/Âl-i İmrân, 112; Ayrıca, Bk. 1/Fâtiha, 7; 5/Mâide, 60; 20/Tâhâ, 86; 58/Mücâdele, 14
635] 7/A’râf, 152
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim! Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.” 636
d- İrtidat Edenler: “Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah’ın gazâbı bunlaradır; bunlar için büyük bir azap vardır.” 637
e- Maymunlaşan, Domuzlaşan ve Tâğûta Tapanlar: “De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğûta tapanlar çıkardığı kimseler; işte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyâde sapmış bulunanlardır.” 638
f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler: “(Bunlar) Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, Allah'a şirk koşan erkek ve kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük onların başına gelmiştir. Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!” 639
g- Allah Hakkında Tartışmaya Girenler: “Dâveti kabul edildikten sonra, Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri, Rableri katında boştur. Onlar için bir gazap, yine onlar için çetin bir azap vardır.” 640
h- Mü’minleri Öldürenler: “Kim bir mü’mini kasden öldürürse, cezâsı, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” 641
i- Cihaddan Kaçanlar: “Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzî tutma dışında, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse muhakkak ki o, Allah’ın gazâbını hak etmiş olarak döner. Onun yeri de cehennemdir. Orası, varılacak ne kötü yerdir!” 642
k- Yalancı ve İftiracılar: “Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah Adına yemin ile şâhitlik etmesi, beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazâbının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezâyı kaldırır.” 643
l- Yeme İçmede Taşkınlık ve Nankörlük Edenler: “Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyin; sonra sizi gazâbım çarpar. Her kim ki kendisini gazâbım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.” 644
m- Rasûlüllah’a Eziyet Edenler: Rasûlüllah (s.a.s.) Uhud günü kırılan dişine
636] 7/A’râf, 71-72
637] 16/Nahl, 106
638] 5/Mâide, 60
639] 48/Fetih, 6
640] 42/Şûrâ, 16
641] 4/Nisâ, 93
642] 8/Enfâl, 16
643] 24/Nûr, 8-9
644] 20/Tâhâ, 81
HELÂK
- 155 -
işaret etti ve şöyle buyurdu: “Peygamberine böyle yapan bir kavme Allah’ın gazâbı/öfkesi arttı. Rasûlüllah’ın Allah yolunda öldürdüğü kişiye de Allah’ın gazâbı şiddetlendi.” 645
Gazap Edilenleri Dost Edinmek: “Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar. Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları çok kötüdür!”646 Âyette Allah’ın gazâb ettiği yahûdileri kendilerine dost edinenlerin münâfık olduğu bildirilmektedir.
“Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin. Zira onlar, kâfirlerin kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden) ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.” 647
Kur’an’ın özü ve özeti olan Fâtiha sûresinde “Bizi dosdoğru yola ilet; Nimet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil.”648 buyurulmaktadır. Allah haddi aşanlara, isyancılara, dini inkâr edenlere gazap üstüne gazap göndermiştir. Bunların kıssaları Kur’an’da gayb haberleri şeklinde bildirilmiştir. Gazap edilenler, daha çok, yahûdiler ve yahûdileşenlerdir. Allah’ın gazâbı, tarihteki inkârcı ve isyancıların başına türlü şekillerde gelmiştir. Onları yakalayıveren bir çığlık, bir yer sarsıntısı, ebâbil kuşları, kasırga, dağ gibi deniz dalgalarında boğulma...
Azâb; Helâk Kavramına Yakın Anlamı Olan Diğer Bir Cezâ
Azâb; Otorite sahibi bir kimse tarafından yapılan işkence, ezâ, cefâ; beden ve ruha tesir eden eziyet anlamına gelir. Bir terim olarak, Allah'ın günahkârlara dünya veya âhirette vereceği cezâ, sıkıntı ve eziyet demektir.
Kabir azâbı, Cehennem azâbı. İslâm'da azâb dünyevî ve uhrevî olmak üzere ikiye ayrılır:
1. Dünyevî azâb. Yüce Allah eski devirlerde imandan uzaklaşan, gönderdiği peygamberlere itaat etmeyen, Allah'a isyan eden kavimleri helâk etmiş, onları dünyada azaplandırarak sonraki nesillere ibret yapmıştır. Hz. Nûh’un (a.s.) kavminin sular altında kalması, sadece kendisiyle birlikte bir gemiye binen insanların ve hayvanların kurtulması, Âd ve Semûd kavminin başına gelen felâketler, Nemrud'un ve Firavun'un helâk oluşu, erkeklerin kadınları bırakarak birbirlerine yaklaştığı Lût kavminin yere batırılması dünyadaki azâba örnek verilebilir. Bunlar Kur'an-ı Kerîm'de ibret için zikredilen kıssalardır.
Dünyevî azâbın bir de eziyet, sıkıntı, fakirlik vb. şekillerde imtihan amacıyla karşılaşılan şekli vardır. Bu imtihanların gayesi insanın sabır ve tahammül gücünün ölçülmesi, buna karşılık günahlarının affedilmesi, ya da mânevî derecesinin yükselmesidir. Âyette şöyle buyurulur: “Ey mü’minler! (İtaat edeni âsî olandan ayırt etmek için) Sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltmek ile imtihan ederiz (ey Rasûlüm) sabredenleri müjdele.”649 Buna göre, dünyadaki bazı sıkıntı ve ıstıraplar âhirette sevâba, dünya hayatının sonraki yıllarında
645] Buhâri, Megâzî 24; Müslim, Cihâd 106; Kütüb-i Sitte, 12/126
646] 58/mücâdele, 14-15
647] 60/Mümtehine, 13
648] 1/Fâtiha, 5-7
649] 2/Bakara, 155
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
refaha dönüşebilmektedir. Münkirler için dünyadaki azap da âhiretteki azap da aleyhlerinedir. Kur'ân-ı Kerîm'de; "Onlar için dünyada rezillik ve aşağılık, âhirette de elem verici bir azap ve cehennem ateşi vardır" 650 buyurulmaktadır.
2. Âhiretteki azâb: Âhiret azâbı kabir azâbıyla başlar. Kabir hayatı hemen dünya hayatının bitimiyle başladığına göre, insanoğluna azap uzak değildir. Çünkü âyetlerde işâret yoluyla ve hadislerde net bir şekilde azâbın kabirde başlayacağı belirtilmiştir. Cenâb-ı Hakk buyurur: "Kim Benim zikrimden (Kuran'dan) yüz çevirirse, o kimse için (kabirde) dar, sıkıntılı bir yaşayış vardır. Biz onu Kıyâmet gününde kör olarak haşredeceğiz. O şöyle diyecek: Ey Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin? Hâlbuki ben daha önce görüyordum.' Allah diyecek: Bu böyledir. Çünkü sana âyetlerimiz geldi de, sen onları unuttun. Bugün de unutulma sırası sendedir." 651
Hz. Peygamber, “sâlih kullar için kabrin Cennet bahçelerinden bir bahçe olacağını, günahkârlar için ise Cehennem çukurlarından bir çukur hâlini alacağını” bildirmiştir. 652
İbn Ömer'den nakledildiğine göre Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz vefat ettiğinde sabah ve akşam ona kendi makamı gösterilir: O kimse Cennetlik ise Cennet'e gireceklerin makamı; Cehennemlik ise, Cehennem'in hücrelerinden bir yer gösterilir. Ve ona, ‘burası senin ebedî durağındır. Kıyâmet günü seni Allah buraya göndererektir’ denilir.” 653
Ebû Hüreyre'den, Hz. Peygamber'in şu duâya devam ettiği nakledilmiştir: "Ya Rabbî! Kabir azâbından, hayat ibtilâsından, ölümün şiddetinden, Mesih-Deccalin fitnesinden Sana sığınırım.” 654
Kıyâmete kadar bu şekilde sürecek bir kabir hayatı sonunda, mahşer yerinde hesap ve mizandan sonra sevapları günahlarından fazla gelenler Cennet'e, az gelenler ve inkârcılar ise Cehennem'e gireceklerdir. Günahkâr mü’minler bir süre azap gördükten sonra, sonunda yine Cennet'e gireceklerdir. Kâfirler ise ebedî Cehennem'de kalacaktır. Kur'an-ı Kerîm'in birçok âyetinde Cehennem azâbından, bu azâbın dehşet ve korkunçluğundan söz edilir:
“Defterleri sol tarafından verilen günahkârlara gelince; onlar ne acıklı durumdadırlar. Onlar ateşin alevi ve kaynar su içindedirler. Bir de üzerlerinde Cehennem'in kapkara dumanı olan bir gölge var. O gölge ne serindir, ne de mülâyim. Çünkü onlar dünya hayatında zevklerine düşkün kimselerdi.” 655
İslâm'da azap İlâhî adâletin gerçekleştirilmesi içindir. Dünya hayatında uygulanan cezâ ve azaplar hukukî müeyyidelerdir. Bu da toplum içinde işlenebilecek kötülük ve suçların önlenmesi ve diğer insanlara bir ibret teşkil etmesi içindir. Âhiret azâbı mü’min insanlar için geçicidir. Bu geçici azâbın sonunda Allah'ın bir lûtfu olarak Cennet nimeti verilecektir. Allah'ın bütün emir ve yasaklarının hak olduğuna iman eden, yegâne din ve nizamın onun dini ve nizamı olduğunu kabullenip bütün emir ve yasaklarının yeryüzünde uygulanması gerektiği
650] el-2/Bakara, 114; 22/Hacc, 9
651] 20/Tâhâ, 124
652] Tirmizî, Kıyâme 26
653] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc., 678
654] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc., 677
655] 56/Vâkıa, 41-46
HELÂK
- 157 -
inancında olan, Allah'a hiç bir şekilde şirk koşmayıp, ancak bazen insanî fıtrat gereği olarak günah işleyen kimseler, bu günahlarının karşılığı olan cezâyı çektikten sonra, ebedî azâba çarptırılmayıp, af edilirler. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilediği kimse için affeder.”656 Buna göre küfrün dışında kalan diğer günahlar Cenâb-ı Allah'ın irâdesine kalmış bir husustur. O isterse bağışlar isterse azap eder. Fakat O’nun emir ve yasaklarını dinlemeyen, Kur'an'a sırt çevirip hükümlerinin uygulanamayacağını söyleyen veya böyle inananların düşüncesini paylaşan insanlar, küfürde olacakları için, ebedî azâba çarptırılacaklardır.
"Gerçekten küfredip (Peygamberliği ve İslâm'ın bütün hükümlerini reddedip insanları Allah'ın dininden ve hak yoldan alıkoymakla) zulmedenleri, Allah asla mağfiret edecek değildir. Onları Cehennem yolundan başka bir yola erdirecek değildir. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar...” 657
Allah ve Rasûlü âyet ve hadislerde, âhiret nimetlerini müjdeleme yanında dünyada emir ve yasaklara uymayanlara, haksızlık ve zulüm edenlere, inkâr yoluna sapanlara, Allah'ın hükümlerine sırt çevirenlere azap edileceğini bildirmiştir. Bundan maksat da insanları kötülüklerden ve inançsızlıktan kurtarmaktır. 658
Kavimlerin Helâki
“Bunlar, sana doğru haber (kıssa) olarak aktardığımız (geçmişteki) nesillerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmış, (hâlâ izleri var, kimi de) biçilmiş ekin (gibi yerle bir edilmiş, kalıntısı silinmiş)tir. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilâhları, onlara hiçbir şey sağlayamadı, 'helâk ve kayıplarını' artırmaktan başka bir işe yaramadı.” 659
İnsanoğlunu yaratan, onu rûhen ve bedenen şekillendiren, belirli bir ömür süresince yaşatan ve sonra da öldürerek kendi katına alacak olan Allah'tır. Allah insanı yaratmıştır ve "O, yarattığını bilmez mi?”660 âyetine göre, insanı bilen, tanıyan ve ihtiyaçlarını karşılayıp onu eğitecek olan O'dur. Dolayısıyla insanın hayattaki tek amacı, Allah'ı tanımak, O'na yakınlaşmak ve O'na kulluk etmek olmalıdır. Aynı nedenle insan, Allah'ın insanlara elçileri aracılığıyla ulaştırdığı saf mesajını, vahyini kendisine tek yol gösterici edinmelidir.
Allah'ın son kitabı ve bozulmamış tek vahyi ise Kuran'dır. Bundan dolayı bizler, Kur’an’ı kendimize en büyük rehber, en büyük yol gösterici edinmek ve Kur’an’ın tüm hükümlerine titizlik göstermekle yükümlüyüz. Dünyadaki ve âhiretteki kurtuluşun tek yolu budur. Bu durumda Allah'ın Kuran'da bizlere neler bildirdiğini, son derece titiz ve dikkatli bir biçimde incelemek ve bunlar üzerinde düşünmek gerekir. Nitekim Allah, Kur’an’ın gönderiliş amacının insanları düşünmeye yöneltmek olduğunu bildirir: “İşte bu (Kur’an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O'nun yalnızca bir tek İlâh olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip duyurma (bir belâğ)dır.”661
656] 4/Nisâ, 48
657] 4/Nisâ, 168-169. Ayrıca, 72/Cinn, 23 ve 33/Ahzâb, 65 âyetleri aynı hususu hatırlatmaktadır.
658] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 183-184)
659] 11/Hûd, 100-101
660] 67/Mülk, 14
661] 14/İbrâhim, 52
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân’ın oldukça büyük bir bölümünü oluşturan geçmiş kavimlerin haberleri de kuşkusuz üzerinde düşünülmesi gereken konulardan biridir. Bu kavimlerin büyük bölümü, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamış, hatta onlara düşmanlık göstermiş kavimlerdir. Bu taşkınlıklarından dolayı da Allah'ın azâbıyla karşılaşmışlar ve yeryüzünden silinmişlerdir.
Allah Kuran'da, bu helâk olaylarının sonraki insanlara da birer ibret olması gerektiğini bildirir. Örneğin Allah'a isyan eden bir grup yahûdi'ye verilen bir cezâ anlatıldıktan sonra, "Bunu, hem çağdaşlarına, hem sonra gelecek olanlara 'ibret verici bir cezâ’, takvâ sahipleri için de bir öğüt kıldık ”662 denmektedir.
Kuran, "Allah'a hamdolsun, O size âyetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız" 663 hükmü ile Allah'ın âyetlerinin dış dünyada görüleceğini vaat etmektedir ve bunları bilip tanımak da insanı imana götüren başlıca yoldur. Kuran'da anlatılan helâk olaylarının hemen hepsi ise, çağımızda yapılan arşiv araştırmaları ve arkeolojik bulgular sâyesinde "görülecek" ve "bilinip tanınacak" hale gelmiştir.
Önceki Nesiller
“Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nûh, Âd, Semûd kavminin, İbrâhim kavminin, Medyen ahâlisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara Rasûlleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” 664
Allah'ın elçileri aracılığıyla insanlara yaptığı İlâhî tebliğ, insan yaratılışından beri bizlere ulaştırılmaktadır. Kimi toplumlar bu tebliği kabul etmişler, kimileri inkâr etmişlerdir. Bazen inkârcı bir toplumun içinden küçük bir azınlık çıkmakta ve sadece bunlar elçiye uymaktadırlar.
Ancak kendisine tebliğ gelen kavimlerin çok büyük bir kısmı bunu kabul etmemişlerdir. Sadece Allah'ın elçisinin kendilerine getirdiği tebliği dinlememekle kalmamış, aynı zamanda elçiye ve ona uyanlara da zarar vermeye çalışmışlardır. Elçiler, birçok kez "yalancılık, büyücülük, delilik, şımarıklık" gibi nitelendirmelerle suçlanmış, hatta birçok kez kavmin önde gelenleri onları öldürmeye teşebbüs etmişlerdir.
Oysaki, her peygamber, kavminden yalnızca Allah'a itaat etmesini istemiştir. Bunun karşılığında para ya da başka bir dünyevî çıkar talep etmemişlerdir. Kavimlerinin üzerine bir zorlayıcı da olmamışlardır. Tek yaptıkları gönderildikleri toplumu gerçek dine dâvet etmek ve kendilerine uyanlarla birlikte o toplumdan farklı bir hayat tarzı yaşamaya başlamaktır.
Hz. Şuayb'ın kendisine gönderildiği Medyen halkıyla arasında geçenler, sözünü ettiğimiz peygamber-kavim ilişkisinin bir örneğidir. Kendilerini Allah'a iman etmeye ve yaptıkları adâletsizliklerden vazgeçmeye çağıran Hz. Şuayb'a, kavminin gösterdiği tepki ve bu yüzden uğradıkları son, gerçekten düşündürücüdür:
“Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: 'Ey kavmim, Allah'a
662] 2/Bakara, 66
663] 27/Neml, 93
664] 9/Tevbe, 70
HELÂK
- 159 -
ibâdet edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten sizi bir 'bolluk ve refah (hayır)' içinde görüyorum. Doğrusu sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azâbından korkuyorum.
Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı -adâleti gözeterek- tam tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın. Eğer mü’minseniz, Allah'ın bıraktığı (helâl işlerden olan kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim.
Dediler ki: 'Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir Adam)sın.
Dedi ki: 'Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim sahiplenmek sûretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na içten yönelip dönerim.'
Ey kavmim, bana karşı gelişiniz, sakın Nûh kavminin ya da Hûd kavminin veya Sâlih kavminin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isâbet ettirmesin. Üstelik Lût kavmi size pek uzak değil. Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, merhametlidir, sevendir.
‘Ey Şuayb!’ dediler. ‘Senin söylediklerinin çoğunu biz kavrayıp anlamıyoruz. Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin.’
Dedi ki: ‘Ey kavmim, sizce benim yakın çevrem, Allah'tan daha mı üstündür ki, O'nu arkanızda unutuluvermiş (önemsiz) bir şey edindiniz. Şüphesiz benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı sarıp kuşatandır. Ey kavmim, bütün yapabileceğinizi yapın; şüphesiz, ben de yapacağım. Kime aşağılatıcı azap gelecek ve yalancı kimdir, yakında bileceksiniz. Siz gözetleyip durun, ben de sizinle birlikte gözetleyeceğim.’
Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık; o zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semûd (halkına) nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (halkına da Allah'ın rahmetinden öyle) bir uzaklık (verildi).” 665
Kendilerini yalnızca iyiliğe çağırmaktan başka bir şey yapmayan Hz. Şuayb'ı "taşa tutup öldürmeyi" tasarlayan Medyen halkı, Allah'ın azâbıyla cezâlandırılmış ve üstteki âyetlerde anlatıldığı gibi helâk edilmiştir. Medyen halkı, türünün tek örneği de değildir. Aksine, Hz. Şuayb'ın kavmiyle konuşurken belirttiği gibi, Medyen halkından önce de pek çok toplum helâk edilmiştir. Medyen'den sonra da yine pek çok toplum Allah'ın gazâbına uğramışlardır.
Bu konuyla ilgili olarak Kuran'da dikkat çekilen noktalardan biri, helâk edilmiş olan kavimlerin çoğu kez yüksek bir medeniyet kurmuş olmalarıdır. Kuran'da, helâk olmuş kavimlerin bu özelliği vurgulanırken şöyle denir: “Biz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp yıkmak, baskı ve şiddetle
665] 11/Hûd, 84-95
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik deşik etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı?” 666
Âyette, helâk edilmiş toplumların iki özelliğine dikkat çekiliyor. Birincisi, "zorbaca yakalamak bakımından üstün" olmalarıdır. Bu, helâk olmuş kavimlerin disiplinli ve güçlü askerî bürokratik sistemler kurdukları ve kaba kuvvet yoluyla yaşadıkları coğrafyada iktidarı ele geçirdikleri anlamına gelir. Vurgulanan ikinci nokta ise, sözkonusu toplumların, mimarî özellikleriyle dikkat çeken büyük şehirler kurduklarıdır.
Dikkat edilirse, bu iki özellik de, tam tamına, bugün teknoloji ve bilim yoluyla süslü bir dünya meydana getirmiş, merkezî devletler, büyük şehirler kurmuş olan ancak tüm bunların Allah'ın verdiği güçle olduğunu unutarak Allah'ı inkâr ya da gözardı eden medeniyetlerin özelliğidir. Ancak âyette bildirildiği gibi, oluşturdukları medeniyet, helâk olmuş kavimleri kurtaramamıştır; çünkü medeniyetleri Allah'ı inkâr ve yeryüzünde bozgunculuk temeline dayanıyordu. İnkâr ve yeryüzünde bozgunculuk temeline dayandığı sürece, bugünkü medeniyetlerin sonu da farklı olmayacaktır.
İşte bazıları Kuran'da bildirilen bu helâk olaylarının önemli bir bölümü, modern çağda yapılan arkeolojik araştırmalar sonunda ortaya çıkarılmıştır. Kuran'da sözü edilen olayların delilleri olan bu bulgular, Kuran kıssalarının "ibret olma" özelliğini daha da açık bir biçimde gösteriyor. Çünkü Allah, Kuran'da "yeryüzünde gezip dolaşılması" ve "öncekilerin uğradıkları sonun anlaşılması" gerektiğini bildiriyor:
“Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?
Öyle ki elçiler, umutlarını kesip de, artık onların gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir; Biz kimi dilersek o kurtulmuştur. Suçlu/günahkârlar topluluğundan zorlu azâbımız kesin olarak geri çevrilmeyecektir.
Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidâyet ve rahmettir.” 667
Gerçekten de öncekilerin kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. Allah'a isyan ettikleri ve O'nun hükümlerini tanımadıkları için helâk edilmiş olan kavimler, bizlere insanın Allah karşısında ne denli âciz ve zayıf olduğunu göstermektedir.
Nûh tûfânı, livâta/homoseksüellik gibi çirkinliği işlemekten çekinmeyen Lût kavminin yaşadığı şehrin altının üstüne getirilmesi, kumların altına gömülen Âd kavminin yaşadığı Ubar kenti, sulara gömülen Firavun ve kavmi, Arim seli ile helâk olan Sebe’ kavmi, bu ibretlik helâk özelliklerinin Kur’an’da anlatılan prototip kıssalarıdır.
666] 50/Kaf, 36
667] 12/Yûsuf, 109-111
HELÂK
- 161 -
Nûh Tûfânı
“Andolsun, Biz Nûh'u kendi kavmine gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tûfân kendilerini yakalayıverdi.” 668
Hemen her kültürde yer aldığını gördüğümüz Nûh Tûfânı, Kuran'da anlatılan kıssalar arasında, üzerinde en çok durulanlardan biridir. Hz. Nûh'un gönderildiği kavmin uyarılara ve öğütlere kulak asmaması, gösterdikleri tepkiler ve olayın meydana gelişi birçok âyette detaylarıyla anlatılır.
Hz. Nûh, Allah'ın âyetlerinden uzaklaşarak O'na ortaklar koşan kavmini, sadece Allah'a kulluk etmeleri ve sapkınlıklarından vazgeçmeleri konusunda uyarmak amacıyla gönderilmişti. Hz. Nûh, kavmine Allah'ın dinine uymaları konusunda defalarca öğüt verdiği ve onları Allah'ın azâbına karşı birçok kez uyardığı halde, onlar Hz. Nûh'u yalanladılar ve şirk koşmaya devam ettiler. Mü’minûn Sûresi'nde, Nûh Kavmi'nde gelişen olaylar şöyle anlatılıyor:
“Andolsun, Biz Nûh'u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: 'Ey Kavmim, Allah'a kulluk edin. O'nun dışında sizin başka ilâhınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?'
Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.'
O, kendisinde delilik bulunan bir Adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.
Rabbim' dedi (Nûh). 'Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.” 669
Âyetlerde anlatıldığı gibi, kavminin önde gelenleri Hz. Nûh'u, onlara karşı üstünlük elde etmeye çalışmak, yani kişisel çıkarlar aramak gibi basit bir suçlamayla karalamaya çalıştılar ve ona "deli" damgası vurmak istediler. Ve onu gözetlemeye, baskı altında tutmaya karar verdiler.
Bunun üzerine Allah Hz. Nûh'a, inkâr edip zulmedenlerin suda boğularak azaplandırılacağını ve iman edenlerin kurtarılacağını haber verdi. Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular ve coşkun kaynaklar fışkırdı ve bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden oldu. Allah, Hz. Nûh'a "Onun içine her ikişer çift ile içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlanlar dışında olan aileni de alıp koy" 670 emrini verdi ve Hz. Nûh'un gemisine binmiş olanlar dışında -Hz. Nûh'un, yakındaki bir dağa sığınarak kurtulacağını sanan "oğlu" da dâhil olmak üzere- tüm kavim suda boğuldu. Tûfân sonucunda sular çekilip, âyetin ifâdesiyle "iş bitiverince" de gemi, Kuran'da bildirildiğine göre, Cûdi'ye, -yani yüksekçe bir yere- oturdu.
Yapılan arkeolojik, jeolojik ve tarihî çalışmalar olayın Kuran'da anlatıldığı şekilde meydana geldiğini göstermektedir. Eski çağlarda yaşamış birçok uygarlığa
668] 29/Ankebût, 14
669] 23/Mü'minûn, 23-26
670] 23/Mü'minûn, 27
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ait tabletlerde ve elde edilen birçok tarihi belgede, tûfân olayı, kişi ve yer isimleri farklılık gösterse de, çok büyük benzerliklerle anlatılmış ve "sapkın bir kavmin başına gelenler" bir ibret kaynağı olarak çağdaşlarına sunulmuştur.
Tûfân olayı, Tevrat ve İncil'in dışında, Sümer, Asur-Babil kayıtlarında, Yunan efsanelerinde, Hindistan'da Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, İngiltere'nin Galler yöresinde anlatılan bazı efsanelerde, İskandinav Edna efsanelerinde, Litvanya efsanelerinde ve hatta Çin kaynaklı öykülerde birbirine çok benzer şekillerde anlatılır. Birbirinden ve Tûfân bölgesinden hem coğrafi hem kültürel olarak bu kadar uzak kültürlerde, Tûfân'la ilgili bu denli detaylı ve birbiriyle uyumlu bilgi nasıl yerleşmiş olabilir?
Sorunun cevabı açıktır: Eski dönemlerde birbirleriyle ilişki kurmuş olmaları imkânsız olan bu toplumların yazıtlarında aynı olaydan bahsedilmesi, aslında bu insanların bir İlâhî kaynaktan bilgi aldıklarını gösteren açık bir kanıt durumundadır. Görünen odur ki, tarihin en büyük helâk olaylarından biri olan Tûfân, farklı uygarlıklara gönderilen birçok peygamberler tarafından ibret için anlatılmış ve bu şekilde Tûfân'la ilgili bilgiler çeşitli kültürlere yerleşmiştir.
Bununla birlikte, Tûfân olayı ve Nûh Kıssası birçok kültür ve dinî kaynaklarda anlatılmasına rağmen, kaynakların tahrif edilmesi veya yanlış aktarma ve kasıtlar sebebiyle birçok değişikliğe uğramış, aslından uzaklaştırılmıştır. Yapılan araştırmalardan, temelde aynı olayı anlatan ancak aralarında birtakım farklılıklar da bulunan Tûfân anlatımları içinde, eldeki bilimsel bulgulara uygun yegâne anlatımın Kuran'daki olduğunu görüyoruz.
Kuran'da Hz. Nûh ve Tûfân
Nûh Tûfânı, Kur’an’ın pek çok âyetinde anlatılır. Aşağıda, olayın gelişim sırasına göre âyetler derlenmiştir.
Hz. Nûh'un, Kavmini Dine Davet Edişi: “Andolsun, Biz Nûh'u kendi kavmine gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azâbından korkmaktayım.” 671
“(Nûh:) 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim yalnızca âlemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin.” 672
“Andolsun, biz Nûh'u kendi kavmine gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: Ey Kavmim, Allah'a kulluk edin. Onun dışında sizin başka ilâhınız yoktur, yine de korkup sakınmayacak mısınız?” 673
Hz. Nûh'un, Kavmini Allah'ın Azâbına Karşı Uyarması: “Hiç şüphesiz Biz Nûh'u: Kavmini, onlara acı biz azap gelmeden evvel uyarıp korkut diye kendi kavmine gönderdik.” 674
“(Nûh:) 'Artık siz, ileride bileceksiniz. Aşağılatıcı azap kime gelecek ve sürekli azap
671] 7/A'râf, 59
672] 26/Şuarâ, 107-110
673] 23/Mü’minûn, 23
674] 71/Nûh, 1
HELÂK
- 163 -
kimin üstüne çökecek.” 675
“(Nûh:) 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azâbından korkarım.” 676
Kavmin Hz. Nûh'u Yalanlaması: “Kavminin önde gelenleri? 'Gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görmekteyiz' dediler.” 677
“Dediler ki: 'Ey Nûh, bizimle çekişip-durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize vaadettiğini getir (görelim.)” 678
“Gemiyi yapmaktaydı. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O: 'Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz' dedi.” 679
“Bunun üzerine, kavminden küfre sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz. O, kendisinde delilik bulunan bir Adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.” 680
“Kendilerinden önce Nûh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuzu yalanladılar ve 'delidir' dediler. O, baskı altına alınıp engellenmişti.” 681
Hz. Nûh'a Uyanların Küçük Görülmeleri: “Kavminden, ileri gelen inkârcılar: 'Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz' dedi.” 682
“Dediler ki: 'Sana, sıradan aşağılık insanlar uymuşken inanır mıyız?' Dedi ki: 'Onların yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur. Onların hesabı yalnızca Rabbime aittir, eğer şuurundaysanız (anlarsınız). Ve ben mü’min olanları kovacak değilim. Ben, yalnızca apaçık bir uyarıcı-korkutucuyum.” 683
Allah'ın Hz. Nûh'a Üzülmemesini Hatırlatması: “Nûh'a vahyedildi: 'Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.” 684
Hz. Nûh'un Duâları: “(Nûh:) 'Bundan böyle, benimle onların arasını açık bir hükümle ayır ve beni ve benimle birlikte olan mü’minleri kurtar.” 685
675] 11/Hûd, 39
676] 11/Hûd, 26
677] 7/A'râf, 60
678] 11/Hûd, 32
679] 11/Hûd, 38
680] 23/Mü’minûn, 24-25
681] 54/Kamer, 9
682] 11/Hûd, 27
683] 26/Şuarâ, 111-115
684] 11/Hûd, 36
685] 26/Şuarâ, 118
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sonunda Rabbine duâ etti: 'Gerçekten ben yenik düşmüş durumdayım. Artık sen intikam al.” 686
“(Nûh) Dedi ki: 'Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum. Fakat benim davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı.” 687
“(Nûh) 'Rabbim' dedi. 'Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.” 688
“Andolsun, Nûh Bize (duâ edip) seslenmişti de ne güzel icabet etmiştik.” 689
Geminin Yapılışı: “Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulme sapanlar konusunda da Bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda-boğulacaklardır.” 690
Hz. Nûh'un Kavminin Suda Boğularak Helâk Olması: “Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.” 691
“Sonra bunun ardından geride kalanları da suda boğduk.” 692
“Andolsun, Biz Nûh'u kendi kavmine gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tûfân kendilerini yakalayıverdi.” 693
“Böylece onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Âyetlerimizi yalan sayarak inanmamış olanların da kökünü kuruttuk.” 694
Hz. Nûh'un 'Oğlunun' da Helâk Olması: Kuran'da, Tûfân'ın başlangıcında Hz. Nûh ile onun oğlu arasında geçen bir diyalog şöyle anlatılır: “(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nûh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: 'Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.' (Oğlu) Dedi ki: 'Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.' Dedi ki: 'Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olandan başka bir koruyucu yoktur.' Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.” 695
Tûfân'dan Mü’minlerin Kurtulmaları: “Bunun üzerine, onu ve onunla birlikte olanları yüklü gemi içinde kurtardık.” 696
“Böylece Biz onu da gemi halkını da kurtardık ve bunu âlemlere bir âyet kılmış olduk.” 697
Tûfân'ın Fiziksel Özellikleri: “Biz, bardaktan boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de coşkun kaynaklar halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı birleşti. Ve onu da tahtalar, çiviler üzerinde taşıdık.” 698
686] 54/Kamer, 10
687] 71/Nûh, 5-6
688] 23/Mü’minûn, 26
689] 37/Sâffât, 75
690] 11/Hûd, 37
691] 7/A'râfi, 64
692] 26/Şuarâ, 120
693] 29/Ankebût, 14
694] 7/A'râf, 72
695] 11/Hûd, 42-43
696] 26/Şuarâ, 119
697] 29/Ankebût, 15
698] 54/Kamer, 11-13
HELÂK
- 165 -
“Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: 'Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.' Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.” 699
“(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nûh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: 'Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.” 700
“Böylelikle Biz ona: 'Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemi yap. Nitekim bizim emrimiz gelip de tandır kızışınca, onun içine her ikişer çift ile içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlar dışında olan aileni de alıp koy; zulmedenler konusunda Bana muhâtap olma, çünkü onlar boğulacaklardır' diye vahyettik.” 701
Geminin Yüksekçe Bir Yere Oturması: “Denildi ki: 'Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.' Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi üstünde durdu ve zâlimler topluluğuna da: 'Uzak olsunlar' denildi.” 702
Tûfân Olayı'nın İbret Verici Olması: “Gerçek şu ki, su taştığı zaman, o gemide Biz sizi taşıdık; Öyle ki, onu sizlere bir ibret kılalım. Gerçeği belleyip kavrayabilen kullar da onu belleyip kavrasın.” 703
Allah'ın Hz. Nûh'u Övmesi “Âlemler içinde selâm olsun Nûh'a. Gerçekten Biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mü’min olan kullarımızdandı.” 704
Tûfân Yerel Bir Âfet miydi?
Nûh Tûfânı'nın varlığını inkâr edenler, bu iddialarına delil olarak dünya çapında bir tûfânın varlığının imkânsız olduğunu söylemektedirler. Ayrıca böylesine bir tûfânın gerçekleşmemiş olduğu iddiasını, Kuran'a saldırmak amacıyla da öne sürmektedirler.
Oysa bu iddia, Allah'ın indirdiği ve tahrif edilmemiş tek kutsal kitap olan Kur’ân-ı Kerim için geçerli değildir. Çünkü Kuran'da, Tûfân olayına, Tevrat ve çeşitli kültürlerde bahsedilen Tûfân efsanelerinden çok daha farklı bir bakış açısı getirilir. Eski Ahit'in ilk beş kitabını oluşturan muharref Tevrat, bu tûfânın evrensel olduğunu ve tüm dünyayı kapsadığı söylemektedir. Oysa Kuran'da böyle bir bilgi verilmez, aksine, ilgili âyetlerden Tûfân'ın yöresel olduğu ve tüm dünyanın değil, Hz. Nûh tarafından uyarılıp korkutulan Nûh Kavmi'nin cezâlandırıldığı anlaşılmaktadır.
Tevrat'ın ve Kur’an’ın Tûfân anlatımlarına bakıldığında bu farklılık kolaylıkla kendi gösterir. Tarih içinde çeşitli tahrifatlara ve eklemelere maruz kalmış olan Tevrat, Tûfân'ın başlangıcını şöyle açıklamaktadır: “Ve Rab gördü ki, yeryüzünde Adamın kötülüğü çoktu, ve her gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi. Ve RAB yeryüzünde Adamı yaptığına nâdim oldu, ve yüreğinde acı duydu. Ve RAB dedi: Yarattığım Adamı, ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını toprağın yüzü üzerinden sileceğim; çünkü onları yaptığıma nâdim oldum. Fakat Nûh, Rabbin gözünde inâyet buldu.” 705
699] 11/Hûd, 40
700] 11/Hûd, 42
701] 23/Mü’minûn, 27
702] 11/Hûd, 44
703] 69/Haakka, 11-12
704] 37/Sâffât, 79-81
705] Tekvin, 6:5-8
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Oysa Kuran'da tüm dünyanın değil, sadece Nûh kavminin helâk edildiği bildirilmektedir. Tıpkı Âd kavmine gönderilen Hz. Hûd 706 veya Semûd Kavmi'ne gönderilen Hz. Sâlih 707 ve diğer peygamberler gibi Hz. Nûh da yalnızca kendi kavmine gönderilmiştir ve Tûfân da Nûh'un kavmini ortadan kaldırmıştır:
“Andolsun, Biz Nûh'u kavmine gönderdik. (Onlara) 'Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp korkutucuyum. Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azâbından korkmaktayım' dedi.” 708
Helâk olanlar Hz. Nûh'un tebliğini hiçe sayan ve isyanda direten kavimdir. Bu konudaki âyetler hiçbir tartışmaya meydan vermeyecek kadar açıktır: “Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayanları da suda boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.” 709;“Böylece onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Âyetlerimizi yalan sayarak inanmamış olanların da kökünü kuruttuk.” 710
Ayrıca Kuran'da Allah, herhangi bir kavme elçi gönderilmedikçe, o kavmin helâk edilmeyeceğini söylemektedir. Helâk için, kavmin kendisine uyarıcı korkutucu gelmiş olması ve bu uyarıcının yalanlanmış olması gerekmektedir. Kasas Sûresi'nde şöyle denilir:
“Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara âyetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve Biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz.” 711
Kendisine uyarıcı gönderilmeyen bir kavmin helâk edilmesi, Allah'ın sünneti değildir. Bir uyarıcı olan Hz. Nûh ise sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Bu sebeple Allah, uyarıcı gönderilmemiş olan kavimleri değil, sadece Hz. Nûh'un kavmini helâk etmiştir.
Kuran'daki bu ifâdelerden Nûh Tûfânı'nın tüm dünyayı kaplayan değil, yöresel bir felâket olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Tûfân'ın gerçekleştiği düşünülen arkeolojik bölgede yapılan kazılar da, Tûfân'ın tüm dünyayı kaplayan evrensel bir olay değil, Mezopotamya'nın bir bölümünü etkisi altına almış olan çok geniş bir âfet olduğunu göstermektedir.
Gemiye Bütün Hayvanlar Alındı mı? Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Nûh'un yeryüzündeki tüm hayvan türlerini gemiye aldığına ve hayvan neslinin Hz. Nûh sayesinde yok olmaktan kurtulduğuna inanırlar. Bu inanışa göre yeryüzündeki tüm hayvanlar toplanmış ve gemiye yerleştirilmiştir.
Bu iddiâyı savunanlar elbette birçok açıdan çok zor duruma düşmektedirler. Gemiye alınan hayvan türlerinin nasıl beslendikleri, gemide nasıl istiflendikleri, birbirlerinden nasıl tecrit edildikleri gibi soruların cevaplanması elbette mümkün değildir. Dahası, farklı kıtalara has hayvanların nasıl toplandığı da merak konusudur; kutuplardaki memeliler, Avustralya'daki kangurular veya Amerika'ya
706] 11/Hûd, 50
707] 11/Hûd, 61
708] 11/Hûd, 25-26
709] 7/A’râf, 64
710] 7/A’râf, 72
711] 28/Kasas, 59
HELÂK
- 167 -
has bizonlar gibi. Ayrıca insan için son derece tehlikeli olan yılan, akrep gibi zehirli olanların ve vahşi hayvanların nasıl yakalandığı, Tûfân'a kadar bunların kendi doğal ortamlarının dışında nasıl yaşatılabildiği gibi sorular da birbirini izlemektedir.
Ancak bunlar Tevrat'ın karşı karşıya kaldığı zorluklardır. Kuran'da ise, yeryüzündeki tüm hayvan türlerinin gemiye alındığına dair bir açıklama bulunmamaktadır. Daha önce belirttiğimiz gibi Tûfân belirli bir bölgede gerçekleşmiştir. Bu nedenle gemiye alınan hayvanlar, Nûh kavminin bulunduğu bölgede yaşayanlar olmalıdır.
Ancak sadece o bölgede yaşayan tüm hayvan türlerinin bile bir araya getirilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Hz. Nûh'un ve çok az sayıda oldukları belirtilen mü’minlerin 712 çevrelerindeki yüzlerce hayvan türünden çiftler topladıklarını düşünmek de zordur. Yaşadıkları bölgedeki hayvanlardan sadece böcek türlerinin toplanması bile mümkün değildir; hem de erkek dişi ayrımı yaparak! Bu nedenle, toplanan hayvanların rahatlıkla yakalanıp himaye edilebilecek ve özellikle de insanlara yarar sağlayacak evcil hayvanlar olduğu düşünülebilir. Buna göre, Hz. Nûh muhtemelen, inek, koyun, at, tavuk, horoz, deve ve benzeri hayvanları gemiye almış olabilir. Çünkü Tûfân nedeniyle canlılığını büyük ölçüde yitirmiş olan bölgede yeni kurulacak hayat için gerekli olan temel hayvanlardır bunlar.
Burada önemli olan nokta şudur: Allah'ın Hz. Nûh'a verdiği hayvanları toplama emrindeki hikmet, hayvanların neslini korumaktan çok, Tûfân sonrasında kurulacak yeni yaşama gerekli olan hayvanların toplanması olmalıdır. Çünkü Tûfân yerel olduğu için hayvanların soylarının tükenmesi söz konusu olamaz. Nasıl olsa Tûfân'dan sonra zamanla diğer bölgelerden hayvanlar bu bölgeye göç edip bölgeyi eski canlılığına getireceklerdir. Önemli olan Tûfân'dan hemen sonra bölgede kurulacak yaşamdır ve toplanan hayvanlar temelde bu amaçla toplanmış olmalıdırlar.
Sular Ne Kadar Yükseldi? Tûfân hakkındaki bir başka tartışma ise, suların dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği konusundadır. Bilindiği gibi Kuran'da, geminin Tûfân sonrası "Cudi"ye oturduğu bildirilmektedir. "Cudi" kelimesi kimi zaman özel bir dağ ismi olarak alınır, oysa kelime Arapça'da "yüksekçe yer-tepe" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Kuran'da "Cudi"nin, özel bir dağ ismi olarak değil, sadece geminin yüksekçe bir mekâna oturduğunu anlatmak için kullanılmış olabileceği gözardı edilmemelidir. Ayrıca cudi kelimesinin bu anlamından, suların belirli bir yüksekliğe eriştiği, ama yine de büyük dağların seviyesine kadar yükselmemiş olduğu da çıkarılabilir. Yani Tûfân Tevrat'ta anlatıldığı gibi tüm yeryüzünü ve yeryüzündeki tüm dağları yutmamış, sadece belirli bir bölgeyi kaplamış olmalıdır.
Nûh Tûfânı'nın Yeri: Nûh Tûfânı'nın gerçekleştiği yer olarak Mezopotamya Ovası gösterilir. Bu bölgede tarihte bilinen en eski ve en gelişmiş uygarlıklar kurulmuştur. Ayrıca bu bölge, Dicle ve Fırat nehirlerinin ortasında yer alması Sebebiyle, coğrafi olarak büyük bir su baskınına uygun bir zemin teşkil etmektedir. Tûfân'ın etkisini arttıran sebeplerden birisi, büyük bir ihtimalle, bu iki nehrin yataklarından taşıp bölgeyi etkisi altına almış olmasıdır.
712] 11/Hûd, 40
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu bölgenin Tûfân'ın gerçekleştiği yer olarak kabul edilmesinin ikinci bir Sebebi de tarihseldir. Bölgedeki birçok medeniyetin kayıtlarında, aynı dönemde yaşanmış bir Tûfân'ı anlatan çok sayıda belge ortaya çıkarılmıştır. Nûh kavminin helâk edilmesine tanık olan bu medeniyetler, bu felâketin oluş biçimini ve sonuçlarını tarihsel kayıtlara işleme ihtiyacı hissetmiş olmalıdırlar. Tûfân'ı anlatan efsanelerin çoğunluğunun Mezopotamya kökenli olduğu da bilinmektedir. En önemlisi de arkeolojik bulgulardır. Bunlar, bu bölgede gerçekten de büyük bir su baskınının meydana geldiğini göstermektedir. Bu su baskını, ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz gibi, bölgede bulunan uygarlığın bir süre için duraksamasına neden olmuştur. Yapılan kazılarda böylesine büyük bir felâketin açık izleri toprağın altından çıkartılmıştır.
Mezopotamya bölgesinde yapılan kazılardan anlaşıldığına göre, bu bölge tarih içinde birçok kez seller ve Dicle, Fırat nehirlerinin taşması sonucu meydana gelen felâketlerle yüz yüze gelmiştir. Örneğin, MÖ. 2000 civarında Mezopotamya'nın tam güney kısmında bulunan büyük Ur kentinin hükümdarı olan İbbi-sin zamanındaki bir yıl, "gökle yer arasındaki sınırları yok eden bir Tûfân sonrası"713 şeklinde tanımlanmaktadır. MÖ 1700'lerde Babilli Hammurabi zamanında bir yıl da "Eşnunna kentinin bir selle yıkılması" olayıyla tanımlanmaktadır.
MÖ 10. yüzyılda hükümdar Nabu-mukin-apal zamanında Babil şehrinde bir su baskını gerçekleşmiştir.714 Milattan sonra 7., 8., 10., 11. ve 12. yüzyıllarda da bölgede önemli su baskınları vuku bulmuştur. 20. Yüzyılda; 1925, 1930 ve 1954 yıllarında da bu meydana gelmiştir. 715 Anlaşılan odur ki bölge, her zaman için bir sel felâketine açıktır ve Kuran'da belirtildiği gibi büyük çaplı bir selin tüm bir kavmi yok etmesi açıkça mümkündür.
Tûfân'ın Arkeolojik Delilleri: Kuran'da helâk edildiği haber verilen kavimlerin birçoğunun izlerine günümüzde rastlanılması bir tesâdüf değildir. Arkeolojik verilerden anlaşılmaktadır ki, bir kavmin ortadan kaybolması ne kadar ani olursa, buna ait bulgu elde edilmesi şansı da o kadar fazla olmaktadır.
Bir uygarlığın birdenbire ortadan kalkması durumunda -ki bu bir doğal felâket, ani bir göç veya bir savaş sonucu olabilir- bu uygarlığa ait izler çok daha iyi korunmaktadır. İnsanların içinde yaşadıkları evler ve günlük hayatta kullandıkları eşyalar, kısa bir zaman içinde toprağın altına gömülmektedir. Böylece bunlar, uzunca bir süre insan eli değmeden saklanmakta ve günışığına çıkartılmalarıyla geçmişteki yaşam hakkında önemli ipuçları sunmaktadırlar.
İşte Nûh Tûfânıyla ilgili birçok delilin günümüzde ortaya çıkarılması bu sâyede olmuştur. MÖ 3000 yılları civarında gerçekleştiği düşünülen Tûfân, tüm bir uygarlığı bir anda yok etmiş ve bunun yerine tamamen yeni bir uygarlık kurulmasını sağlamıştır. Böylece Tûfân'ın açık delilleri, bizlerin ibret alması için binlerce yıl boyunca korunmuştur.
713] Muazzez İlmiye Çığ, Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökleri, 2.b., İstanbul: Kaynak Yayınları, 1996
714] Muazzez İlmiye Çığ, a.g.e., aynı sayfa
715] Muazzez İlmiye Çığ, Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökleri, 2.b., İstanbul: Kaynak Yayınları, 1996
HELÂK
- 169 -
Mezopotamya Ovası'nı etkisi altına alan Tûfân'ı araştırmak için yapılmış birçok kazı vardır. Bölgede yapılan kazılarda başlıca dört şehirde büyük bir tûfân sonucu gerçekleşmiş olabilecek sel felâketinin izlerine rastlanmıştır. Bu şehirler Mezopotamya Ovası'nın önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş ve Şuruppak'tır. Bu şehirlerde yapılan kazılar, bunların tümünün MÖ 3000'li yıllar civarında bir sele maruz kaldıklarını göstermektedir.
Önce Ur şehrinde yapılan kazıları ele alalım: Günümüzde Tel-El Muhayer olarak isimlendirilen Ur şehrinde yapılan kazılarda ele geçirilen medeniyet kalıntılarının en eskisi MÖ. 7000'li yıllara kadar uzanmaktadır. İnsanların ilk uygarlık kurdukları yerlerden birisi olan Ur şehri, tarih boyunca birçok medeniyetin birbiri ardına gelip geçtiği bir yerleşim bölgesi olmuştur.
Ur şehrinde yapılan kazılarda ortaya çıkartılan arkeolojik bulgular, buradaki medeniyetin çok büyük bir sel felâketi sonunda kesintiye uğradığını, daha sonra zaman içinde tekrar yeni uygarlıkların meydana çıkmaya başladığını göstermektedir. Bu bölgede ilk kazıyı yapan kişi, British Museum'dan R. H. Hall'dür. Hall'den sonra kazıyı yürütme görevini devralan Leonard Woolley, British Museum ve Pennsylvania Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir kazı çalışmasına da başkanlık etmiştir. Woolley'in yürüttüğü ve dünya çapında büyük sansasyon yaratan kazı çalışmaları 1922'den 1934 yılına kadar sürdürülmüştür.
Sir Woolley'in kazıları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında gerçekleşti. Ur şehrinin ilk kurucuları, Kuzey Mezopotamya'dan gelmiş olan ve kendilerine "Ubaidyen" ismini veren bir halktı. Bu halka dair bilgi elde etmek için detaylı kazılar başlatıldı. Reader's Digest dergisinde Woolley'in kazıları şöyle anlatılıyor:
Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarılmıştı, bu Ur şehrinin krallar mezarlığıydı. Araştırmacılar Sümer krallarının ve soyluların gömülmüş olduğu bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserlerine rastladılar. Miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapıtları. Bunlardan çok daha önemli olan başka şeyler de vardı; kil tabletlere hayret verici bir ustalık ve beceriyle, yüksek bir teknikle pres edilmiş tarihsel kayıtlar. Araştırmacılar, Ur'da kral listelerindeki aynı Âdları taşıyan yazılar bulmuş, hatta bunların arasında Ur'un ilk krallık ailesini kuran kişinin Adına rastlamıştı. Woolley, mezarlığın ilk Ur Hanedanlığı'ndan önce başladığı neticesine vardı. Bu nedenle, son derece gelişmiş bir medeniyetin ilk hanedandan daha önceleri var olduğu sonucuna vardı.
Kanıtın iyice incelenmesinden sonra Woolley kazıyı daha derinlere, mezarların altına doğru ilerletmeye karar verdi. İşçiler çamur olmuş tuğlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar. "Ve sonra birdenbire her şey durdu." Woolley böyle yazıyordu. "Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur."
Woolley kazıya devam etti, iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler, tarihçilerin son Taş Devri kültürü olarak isimlendirdiği bu devrin insanları tarafından yapılmış zımpara taşından aletler ve çanak çömlek parçalarına rastladılar. Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tûfân tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu. Gılgamış Destanı ile Nûh'un öyküsü, Mezopotamya Çölü'nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleşmiş oluyordu (Fred Warshofsky, “Ur of the Chaldees”, Reader's Digest, Aralık 1977).
Ayrıca Max Mallowan kazıyı yürüten Leonard Woolley'in düşüncelerini şöyle aktarıyordu: Woolley, tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir mil kütlesinin sadece çok büyük bir sel felâketinin sonucu olabileceğini belirterek; Sümer Ur'u ile Al-Ubaid'in boyalı çanak çömlek kullanan halkı tarafından kurulan kenti ayıran sel tabakasını, efsanevi Tûfân'ın kalıntıları olarak tanımladı.716
Bu veriler, Tûfân'ın etkilediği yerlerden birinin Ur şehri olduğunu gösteriyordu. Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazının önemini şöyle ifâde etmişti: "Mezopotamya'da yapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın altından şehir kalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu ispatlamış oldu." (Werner Keller, Und die Bibel hat doch recht 717
Tûfân'ın izlerini taşıyan bir başka Mezopotamya şehri ise günümüzde Tel El-Uhaymer olarak isimlendirilen, Sümerlilerin Kiş şehridir. Eski Sümer kayıtlarında, bu şehir "Büyük Tûfân'dan sonra başa geçen ilk hanedanlığın başkenti" olarak nitelendirilmektedir.718
Günümüzde Tel El-Fara olarak Adlandırılan Güney Mezopotamya'daki Şuruppak kenti de Tûfân'ın açık izlerini taşımaktadır. Bu kentteki arkeolojik çalışmalar 1920-1930 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi'nden Erich Schmidt tarafından yürütüldü. Kazılarda MÖ 3000-2000 yılları arasında var olan bir uygarlığın doğuşu ve gelişmesi değişik tabakalarda rahatlıkla izlenebiliyordu. Çivi yazılı kayıtlardan anlaşılan oydu ki, bu bölgede MÖ 3000'li yıllarda, kültürel olarak oldukça gelişmiş bir halk yaşıyordu. 719
Asıl önemli nokta ise, bu şehirde de MÖ 3000-2900 yılları civarında büyük bir sel felâketinin gerçekleştiğinin anlaşılmasıydı. Schmidt'in çalışmalarını anlatan Mallowan şöyle diyor: "Schmidt 4-5 metre derinlikte kil ve kum karışımı sarı topraktan bir tabakaya erişti (bu tabaka selle beraber oluşmuştu). Bu tabaka, höyük kesitine göre ova seviyesine yakın bir düzeyde yer alıyordu ve höyüğün her yerinde izlenebiliyordu..." Cemdet Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayıran kil ve kum karışımı tabakayı Schmidt "tamamen nehir kökenli bir kum" olarak tanımlayarak Nûh Tûfânı ile ilişkilendirdi. 720
Kısacası Şuruppak kentinde yapılan kazılarda da yaklaşık MÖ 3000-2900 yıllarına rastgelen bir selin kalıntıları ortaya çıkartılmıştı. Diğer şehirlerle beraber Şuruppak kenti de muhtemelen Tûfân'dan etkilenmişti. 721
716] Max Mallowan, Noah’s Flood Reconsidered, Iraq: XXVI-2, 1964, s. 70
717] The Bible as History; a Confirmation of the Book of Books), New York: William Morrow, 1956, s. 40
718] “Kiş” maddesi, Ana Britannica, Cilt 13, s. 361
719] “Şuruppah” maddesi, Ana Britannica, Cilt 20, s. 311
720] Max Mallowan, Early Dynastic Period in Mesapotamia, Cambridge Ancient History 1-2, Cambridge: 1971, s. 238
721] Joseph Campbell, Doğu Mitolojisi, Ankara: 1993, s. 129
HELÂK
- 171 -
Tûfân'dan etkilendiğine dair elde kanıtlar olan son yerleşim birimi, Şuruppak'ın güneyinde yer alan ve günümüzde Tel El-Varka olarak isimlendirilen Uruk kentidir. Bu kentte de diğerleri gibi bir sel tabakasına rastlanmıştır. Bu sel tabakası da, MÖ 3000-2900'li yıllarla tarihlendirilmektedir. 722
Bilindiği gibi Dicle ve Fırat nehirleri Mezopotamya'yı boydan boya kesmektedir. Anlaşılan odur ki, olay anında, bu iki nehir ve irili ufaklı bütün su kaynakları taşmış, bunlar yağmur sularıyla birleşerek büyük bir su baskını oluşturmuşlardır. Kuran'da olay şöyle anlatılır: “Biz de 'bardaktan boşanırcasına akan' bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de coşkun kaynaklar halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı birleşti.” 723; “Gerçek şu ki, su taştığı zaman, o gemide biz sizi taşıdık.”
Aslında felâketin gerçekleşmesine neden olan öğeler tek tek ele alındığında hepsi gâyet doğal olaylardır. Tüm bu olayların aynı anda olması ve Hz. Nûh'un da kavmini böyle bir felâket için uyarması, olayın mûcizevî yönünü oluşturur.
Yapılan çalışmalar sonucu elde edilen ipuçları değerlendirildiğinde Tûfân'ın oluştuğu alanın boyutlarının yaklaşık olarak doğudan batıya (genişlik) 160 km, kuzeyden güneye (boy) 600 km. olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tespit de, Tûfân'ın tüm Mezopotamya ovasını kapladığını göstermektedir. Tûfân'ın izlerini taşıyan Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş şehirleri dizilimini incelediğimiz zaman bunların bir hat üzerinde yer aldığını görürüz. Öyleyse Tûfân, bu dört şehri ve çevresini etkilemiş olmalıdır. Ayrıca MÖ 3000'li yıllarda Mezopotamya ovasının coğrafi yapısının günümüzdekinden daha farklı olduğunu söylemek gerekir. O devirlerde Fırat nehrinin yatağı, bugünküne göre daha doğuda bulunmaktaydı; bu akış rotası da Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş'ten geçen bir hatta denk geliyordu. Kuran'da belirtilen "yeryüzü ve gökyüzü pınarları"nın açılmasıyla, anlaşıldığına göre, Fırat nehri taşmış ve yukarıda belirtilen bu dört şehri yerle bir ederek yayılmıştı.
Tûfân'dan Söz Eden Din ve Kültürler: Hak dini tebliğ eden peygamberlerin ağzından hemen her kavme duyurulmuş olan Tûfân, zamanla çeşitli dejenerasyon ve eklemelerle karıştırılarak, sözü edilen toplumların efsaneleri haline dönüştürülmüştür.
Allah, Nûh Tûfânı'nı, insanlara bir ibret ve ders konusu teşkil etmesi için farklı toplumlara gönderdiği peygamberler ve kitaplar yoluyla aktarmıştır. Ancak her defasında metinler orijinalinden uzaklaştırılmış ve Tûfân anlatımlarına mistik, mitolojik öğeler katılmıştır. Arkeolojik bulgularla uyuşan ve onları tasdik eden tek kaynak ise Kuran'dır. Bunun tek nedeni Allah'ın Kur’ân-ı en ufak bir değişikliğe uğramadan korumuş olması ve aslının bozulmasına izin vermemesidir. Kuran, "Hiç şüphesiz zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da biziz" 724 hükmüne göre, Allah'ın özel koruması altındadır.
Tûfân konusunu tamamlamadan, bu olayın -oldukça bozulup tahrif edilmiş olmakla birlikte- çeşitli kültürlerde, ayrıca Tevrat ve İncil'de nasıl yer aldığını inceleyelim:
722] Bilim ve Ütopya, Temmuz 1996, 176. dipnot, s. 19
723] 54/Kamer, 11-12
724] Hicr Sûresi, 9
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tevrat'ta Nûh Tûfânı: Hz. Mûsâ'ya indirilmiş hak kitap olan Tevrat, bilindiği gibi zamanla orijinalliğini yitirmiş, bazı kısımları Yahûdi toplumunun önde gelenleri tarafından değiştirilmiştir. Hz. Mûsâ döneminden sonra İsrailoğulları'na gönderilen peygamberlerin bildirdikleri de aynı sona uğramış ve tahrif edilmiştir. Dolayısıyla orijinalliğini kaybetmiş olan "muharref Tevrat"ın bu özelliği, bizim ona bir kutsal kitaptan çok, bir tarih kitabı gibi bakmamızı gerektirir. Nitekim muharref Tevrat'ın bu yapısı ve barındırdığı çelişkiler, -bazı bölümlerinde Kuran ile paralellikler içermekle birlikte-, Nûh kıssasında da kendini gösterir.
Tevrat'a göre, Allah, Hz. Nûh'a yeryüzünün zorbalıklarla dolu olması sebebiyle, inananların dışındaki tüm insanların yok edileceğini bildirir. Bunun için kendisine gemi yapmasını emreder ve gemiyi nasıl yapacağını etraflıca tarif eder. Ayrıca, gemiye ailesiyle beraber üç oğlunu ve onların üç karısını ve tüm canlılardan ikişer Âdet ve birtakım yiyecek erzak da almasını söyler.
Yedi gün sonra Tûfân vakti geldiğinde, yerin bütün kaynakları yarılmış, göklerin pencereleri açılmış ve büyük bir sel ortaya çıkmıştır. Bu kırk gün, kırk gece devam etmiştir. Gemi, bütün yüksek yerleri ve dağları örten sular üzerinde yüzmüştür. Böylece Hz. Nûh ile beraber gemide olanlar kurtulmuşlar, geride kalanlar ise Tûfân'ın sularına kapılıp gitmiş ve boğularak ölmüşlerdir. 40 gün 40 gece süren tûfândan sonra yağmurlar kesilmiş ve bundan 150 gün sonra sular alçalmaya başlamıştır.
Bunun üzerine gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat (Ağrı) dağları üzerine oturur. Hz. Nûh, suların iyice çekilip çekilmediğini anlamak için birkaç defa güvercin yollar ve sonunda güvercin geri dönmeyince suların iyice çekildiği anlaşılır. Bunun üzerine Allah da Hz. Nûh'a yeryüzüne yayılmaları için gemiden çıkmalarını söyler.
Tevrat'ta yer alan Nûh Tûfânı ile ilgili bazı bölümler şöyledir: “Ve Allah Nûh'a dedi: Önüme bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların Sebebiyle yeryüzü zorbalıkla doldu, ve işte, ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap; Ve ben, işte ben, göklerin altında kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için yeryüzü üzerine sular tûfânı getiriyorum; yeryüzünde olanların hepsi ölecektir. Fakat seninle ahdimi sabit kılacağım; ve sen ve seninle beraber oğulların, ve senin karın ve oğullarının karıları gemiye gireceksiniz. Ve seninle beraber sağ kalmak için her yaşayan, bütün beden sahibi olanlardan, her nevinden ikişer olarak gemiye getireceksin; erkek ve dişi olacaklar. Ve Nûh Allah'ın kendisine emrettiği her şeye göre yaptı; öyle yaptı.” 725
“Ve gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat dağları üzerine oturdu.” 726
“Bütün yeryüzü üzerinde zürriyetlerinin sağ kalması için, kendine her temiz hayvandan, erkek ve onun dişisi olarak yedişer ve temiz olmayan hayvanlardan, erkek ve onun dişisi olarak ikişer... ” 727
“Ve ahdimi sizinle sabit kılacağım, ve bütün beşer artık tûfânın suları ile
725] Tekvin, 6/13-22
726] Tekvin, 8/1-19
727] Tekvin, 7/1-24
HELÂK
- 173 -
silmeyecektir, ve yeryüzünü helâk etmek için artık tûfân olmayacaktır. ” 728
Tevrat'a göre, tüm dünyayı kaplayan bir Tûfân'la "yeryüzünde olanların hepsi ölecektir" hükmü gereği, tüm insanlar cezâlandırılmış, Tûfân sonrasında yaşayan yegâne insanlar Hz. Nûh ile gemiye binenler olmuştur.
İncil'de Nûh Tûfânı: Bugün elimizde var olan İncil de gerçek anlamda İlahi bir kitap değildir. Yeni Ahit, Hz. İsa'nın sözlerini ve eylemlerini içeren, onun göğe yükselişinden 30 ila 50 yıl sonra, onu hiç görmemiş ya da bir süre yanında bulunmuş kişiler tarafından yazılmış dört "İncil"le başlar; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Bu dört İncil arasında çok belirgin çelişkiler vardır, özellikle Yuhanna İncili, birbirlerine büyük ölçüde paralel olan diğer üçünden (Snoptik İnciller) çok farklıdır. Yeni Ahit'in diğer kitapları ise Hz. İsa'dan sonra onun havarilerinin yaptıkları işleri anlatan ve havârîler veya Tarsuslu Pavlus (sonradan Aziz Paul) tarafından yazılan mektuplardan oluşur. Dolayısıyla bugünkü İncil de İlâhî bir metin değil, bir tarih kitabı niteliğindedir.
İncil'de Nûh Tûfânı kısaca şöyle geçmektedir: Nûh peygamber sapkın ve itaatsiz kavme gönderilmiş, ancak kavmi ona uymayıp sapkınlıklarına devam etmiştir. Bunun üzerine Allah tûfân ile inkâr edenleri yakalamış, Nûh peygamberi ve inananları gemiye bindirip kurtarmıştır. Konuyla ilgili bazı İncil bölümleri şöyledir:
“Nûh'un günlerinde nasıl olduysa, İnsanoğlu'nun gelişinde de öyle olacak. Nûh'un gemiye bindiği güne dek, tûfândan önceki günlerde insanlar yiyip içiyor, evlenip evlendiriliyorlardı. Tûfân gelinceye, hepsini süpürüp götürünceye dek başlarına geleceklerden habersizdiler. İnsanoğlu'nun gelişi de öyle olacak.”729; “Tanrı, eski dünyayı da esirgemedi. Ama Tanrısızların dünyası üzerine tûfânı gönderdiği zaman, doğruluk yolunu bildiren Nûh'u ve yedi kişiyi daha korudu.” 730
Tûfân'la İlgili Diğer Kültürlerdeki Bilgiler
Sümerlerde: Enlil isimli bir tanrı, diğer tanrıların insanlığı yok etmeye karar verdiklerini, kendisinin de onları kurtarmaya niyetli olduğunu insanlara açıklar. Olayın kahramanı Sippar kentinin sofu kralı Ziusudra'dır. Tanrı Enlil, Ziusudr'aya Tûfân'dan kurtulmak için ne yapması gerektiğini anlatır. Metnin kayığın yapılışını anlatan parçası yitiktir, ancak böyle bir parçanın varlığı, Tûfân'ın gelip, Ziusudra'nın nasıl kurtulduğunu anlatan bölümlerinden anlaşılmaktadır. Tûfân'ın Babilonya versiyonuna dayanılarak, olayın eksiksiz Sümer versiyonunda, Tûfân'ın nedeni ve kayığın yapılışı hakkında çok daha doyurucu ayrıntının bulunduğu sonucuna varılabilir.
Sümer ve Babil kayıtlarına göre, Xisuthros ya da Khasisatra, ailesi, arkadaşları, kuşlar ve hayvanlarla birlikte 925 metre uzunluğunda bir gemiyle Tûfân'dan kurtulmuşlardır. "Sular göğe doğru uzandı, okyanuslar kıyıları örttü ve nehirler yataklarından taştı." denir. Gemi daha sonra Gordiyen Dağı'na oturmuştur.
Asur-Babil kayıtlarına göre ise Ubaratutu ya da Khasisatra, ailesi, uşakları, sürüleri ve vahşi hayvanlarla birlikte 600 kübit uzunluğunda, 60 kübit yüksekliğinde
728] Tekvin, 9/11
729] Matta, 24/37-39
730] II. Petrus, 2/5
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve genişliğinde bir tekneyle kurtulmuştur. Tûfân 6 gün 6 gece sürmüştür. Gemi Nizar Dağı'na gelince uçurulan güvercin dönmüş ama karga dönmemiştir.
Bazı Sümer, Asur ve Babil kayıtlarına göre de, Utnapishtim, ailesiyle birlikte 6 gün 6 gece süren Tûfân'ı atlatmışlardır: "Yedinci gün Utnapishtim dışarı baktı. Her şey çok sessizdi. İnsanoğlu tekrar çamura dönmüştü" diye anlatılır. Gemi Nizar Dağı'nda karaya oturunca Utnapishtim bir güvercin, bir karga ve bir de kırlangıç gönderir. Karga cesetleri yemek için kalır, fakat diğer iki kuş geri dönmez.
Hindistan'ın Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, Adı geçen Manu, Rishiz ile birlikte Tûfândan kurtulmuştur. Efsaneye göre Manu'nun yakalayıp yaşamını bağışladığı bir balık birdenbire büyüyüp, bir gemi inşa edip boynuzlarına bağlamasını söylemiştir. Balık gemiyi dev dalgaların üzerinden aşırıp, kuzeye, Himavat Dağı'na çıkarmıştır.
Britanya'nın Galler yöresi efsanelerine göre, Dwyfan ve Dwyfach büyük felâketten bir gemiyle kurtulmuşlardır. Dalgalar Gölü Adı verilen Llynllion'un patlaması sonucu oluşan korkunç seller durulunca, Dwyfan ve Dwyfach yeniden Britanya halkını oluşturmaya başlarlar.
İskandinav Edna efsaneleri Bergalmer ile eşinin büyük bir tekneyle Tûfân'dan kurtulduğunu anlatır.
Litvanya efsanelerinde ise birkaç çift insanın ve hayvanın yüksek bir dağın tepesinde bir kabuğun içinde barınarak kurtuldukları anlatılır. 12 gün 12 gece süren rüzgârlar ve seller yüksek dağa erişip oradakileri de yutacağı zaman, Yaratıcı onlara dev bir ceviz kabuğu atar. Dağdakiler ceviz kabuğu ile yolculuk yaparak felâketten kurtulurlar.
Çin kaynaklı öyküler Yao Adında birisinin 7 kişiyle birlikte, ya da Fa Li, eşi ve çocuklarıyla birlikte bir yelkenliyle sel ve depremlerden kurtulduğu anlatır. "Dünya paramparça oldu. Sular fışkırıp her tarafı kapladı." diye söylenir. Sonunda sular çekilir.
Tüm bu bilgiler bizlere somut bir gerçeği göstermektedir. Tarihte her topluluğa İlâhî vahyin mesajı ulaşmıştır ve bu sayede de pek çok toplum Nûh Tûfânı ile ilgili bilgileri öğrenmişlerdir. Ancak insanların İlâhî vahyin özünden uzaklaşmalarıyla birlikte Tûfân ile ilgili bilgiler de çeşitli değişikliklere uğramış, efsanelere ve mitolojiye dönüşmüştür.
Hz. Nûh'un ve onun inkârcı kavminin gerçek hikâyesini öğrenebileceğimiz yegâne kaynak ise, İlâhî vahyin bozulmamış tek kaynağı olan Kuran'dır.
Kur’an’ın bu özelliği, yalnızca Nûh Tûfânı değil, başka tarihsel olaylar ve kavimler hakkında da doğru bilgileri edinmemizi sağlar. İlerleyen bölümlerde bu gerçek bilgileri araştırmaya devam edeceğiz.
HELÂK
- 175 -
Hz. İbrâhim ve Kavmi
“İbrâhim, ne yahûdi idi, ne de hıristiyandı: ancak, o hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi. Doğrusu, insanların İbrâhim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir.” 731
Hz. İbrâhim, Kuran'da kendisinden sıklıkla bahsedilen ve Allah'ın insanlara örnek gösterdiği bir peygamberdir. Putlara tapan kavmine Allah'ın mesajını getirmiş ve onları uyarıp korkutmuştur. Kavmi ise Hz. İbrâhim'in uyarılarını dinlememiş, aksine ona cephe almıştır. Kavminin baskıları artınca Hz. İbrâhim, eşi, Hz. Lût ve beraberindeki birkaç kişiyle beraber bir başka yere göç (hicret) etmek zorunda kalmıştır.
Kuran'da, öncelikle Hz. İbrâhim'in Hz. Nûh'un soyundan geldiği belirtilmektedir. “Âlemler içinde selâm olsun Nûh'a. Gerçekten Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, bizim mü'min olan kullarımızdandı. Sonra diğerlerini suda boğduk. Doğrusu İbrâhim de onun (soyunun) bir kolundandır.” 732
Hz. İbrâhim'in zamanında Mezopotamya ovasında, Orta ve Doğu Anadolu'da yaşayan birçok kavim, göğe ve yıldızlara tapıyorlardı. En büyük tanrıları Ay tanrısı "Sin" idi. Ay tanrısı uzun sakallı ve elbisesinin üzerinde hilâl şeklinde ay bulunan bir insan sûretinde canlandırılıyordu. Ayrıca bu kavimler bu tanrılara ait birçok kabartma resim ve heykelcik yapıyor ve bunlara tapıyorlardı. Oldukça yaygın olan bu inanç, özellikle Yakındoğu'da kendisine oldukça uygun bir yaşam sahası bulmuş ve bu sayede uzun zaman varlığını sürdürmüştü. Bölgede yaşayan insanlar MS 600'lü yıllara kadar bu tanrılara tapmaya devam ettiler. Bu inancın bir sonucu olarak, Mezopotamya'dan Anadolu'nun içlerine kadar olan bölgelerde "Ziggurat" ismiyle bilinen ve hem gözlem evi hem de tapınak olarak kullanılan yapılar inşa edilmiş ve buralarda başlıca Ay tanrısı "Sin" olmak üzere çeşitli tanrılara tapınılmıştı... 733
Günümüzde ancak arkeolojik kazılarla belirlenebilen bu inanç şeklini, Kuran'da bulabilmek mümkündür. Kuran'da belirtildiğine göre, Hz. İbrâhim bu ilâhlara tapmayı reddetmiş ve sadece tek gerçek ilâh olan Allah'ı tanımıştı. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İbrâhim'in bu davranışı şöyle anlatılır:
“Hani İbrâhim, babası Azer'e (şöyle) demişti: 'Sen putları ilâhlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.'
Böylece İbrâhim'e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.
Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: 'Bu benim rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: Ben kaybolup gidenleri sevmem' demişti.
Ardından Ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: 'Bu benim rabbim' demiş, fakat o da kayboluverince: Andolsun, demişti, 'Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum."
731] 3/Âl-i İmran, 67-68
732] 37/Sâffât, 79-83
733] Everett C. Blake, Anna G. Edmonds, Biblical Sites in Turkey, İstanbul: Redhouse Press, 1977, s. 13
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sonra güneşi (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: 'İşte bu benim rabbim, bu en büyük' demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: 'Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım."
Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.” 734
Kuran'da Hz. İbrâhim'in doğduğu ve yaşadığı yer hakkında ayrıntılı bir bilgi verilmez. Ancak verilen önemli bir bilgi, Hz. İbrâhim ve Hz. Lût'un aynı zamanda ve yakın coğrafyalarda yaşadıklarıdır. Çünkü Lût kavmine gönderilen melekler, Hz. Lût'u ziyaret etmeden önce Hz. İbrâhim'e gelmişler ve karısına bir çocuk müjdesi vermişlerdir.
Kuran'da Hz. İbrâhim hakkında bahsedilip de, Eski Ahit'te bahsedilmeyen bir konu Kâbe'nin inşaasıdır. Kuran'da Kâbe'yi Hz. İbrâhim'in oğlu İsmail ile beraber inşa ettikleri anlatılmaktadır: “İbrâhim, İsmail'le birlikte Evin (Kâbe'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle duâ etmişti): 'Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin.” 735
Bugün Kâbe'nin geçmişi hakkında bilinen yegâne şey ise, buranın çok eski zamanlardan itibaren kutsal bir yer olarak kabul edildiğidir. Bu nedenle, Kâbe'ye peygamberimiz öncesindeki Câhiliye döneminde putların yerleştirilmesinin, Hz. İbrâhim tarafından tebliğ edilen İlâhî dinin zaman içinde yozlaştırılmasının ve dejenere edilmesinin bir sonucu olduğunu söylemek mümkündür.
Eski Ahit'te Hz. İbrâhim'in Doğum Yeri: Hz. İbrâhim'in doğduğu yerin neresi olduğu sorusu her zaman için üzerinde tartışılan bir konu olmuştur. Hıristiyanlar ve Yahûdiler Hz. İbrâhim'in Güney Mezopotamya'da doğduğunu söylerlerken, İslâm dünyasındaki yaygın kanı, İbrâhim peygamberin doğum yerinin Urfa-Harran civarı olduğudur. Eldeki bazı yeni bulgular, Yahûdi ve Hıristiyan tezlerinin tam olarak doğruyu yansıtmadığını göstermektedir.
Yahûdiler ve Hıristiyanlar, Hz. İbrâhim'in doğum yerinin Güney Mezopotamya olduğunu söylerlerken dayanakları, Tevrat'tır. Tevrat'ta Hz. İbrâhim'in doğum yerinin Güney Mezopotamya'daki Ur şehri olduğu söylenmektedir. Hz. İbrâhim, bu şehirde doğup büyüdükten sonra Mısır'a gitmek için yola çıkmış, Türkiye sınırları içinde bulunan Harran bölgesini geçerek uzun bir yolculuk sonunda Mısır'a varmıştır.
Oysa yeni bulunan bir Eski Ahit nüshası, bu bilginin doğruluğu hakkında ciddi şüphelerin oluşmasına yol açmıştır. Zira bugüne kadar bulunan en eski Eski Ahit nüshası olarak kabul edilen MÖ 3. yüzyıla ait bu Yunanca kopyada, "Ur" şehrinin ismi bile geçmemektedir. Bugün birçok Eski Ahit araştırmacısı, "Ur" kelimesinin bir yanlış yazılma veya sonradan eklenme olduğunu söylerler. Buna göre Hz. İbrâhim, Ur şehrinde doğmamış, belki de hayatında hiç Mezopotamya bölgesine gitmemiştir.
Ayrıca şu bilinmektedir ki, zaman içinde bazı yerlerin isimleri ve kapsAdıkları bölgeler değişebilmektedir. Günümüzde Mezopotamya ovası dendiği zaman, herkes kabaca Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında kalan Irak topraklarının güney
734] 6/En’âm, 74-79
735] 2/Bakara, 127
HELÂK
- 177 -
kesimlerini anlamaktadır. Oysa günümüzden 2000 yıl önce Mezopotamya olarak tanımlanan yer, daha kuzeyde, neredeyse Harran'ı da içine alan ve Türkiye topraklarına kadar uzanan bir bölgeydi. Bu sebeple Eski Ahit'te yazan Mezopotamya Ovası ifâdesinin doğru olduğunu kabul etsek bile günümüz Mezopotamyası ile 2000 yıl öncesinin Mezopotamyası’nın aynı yerler olduğunu düşünmek yanlış olacaktır.
Hz. İbrâhim'in doğum yeri olarak gösterilen Ur şehri hakkında ciddi şüpheler ve anlaşmazlıklar varsa da, Hz. İbrâhim'in yaşadığı yerin Harran ve çevresi olduğu konusunda bir fikir birliği vardır. Hatta Eski Ahit üzerinde yapılacak kısa bir inceleme, burada bile Hz. İbrâhim'in doğum yerinin Harran olarak gösterildiğine dair bazı ifâdeler ortaya çıkartır. Örneğin Eski Ahit'te Harran bölgesine "Aram bölgesi" ismi verilmektedir.736 Hz. İbrâhim'in soyundan gelen kişilerin ise kendilerini bir "Arami'nin oğlu" olarak tanıttıkları söylenmektedir.737 Hz. İbrâhim'in bir Arami olarak tanınıyor olması, onun bu bölgede hayatını sürdürdüğünü göstermektedir.
Nitekim İslâmi kaynaklarda da Hz. İbrâhim'in doğum yerinin Harran ve Şanlıurfa olduğu yönünde güçlü bir kanı vardır. "Peygamberler şehri" olarak nitelendirilen Şanlıurfa'da Hz. İbrâhim'le ilgili birçok hikâye ve efsane bulunmaktadır.
Eski Ahit Neden Değiştirildi? Eski Ahit ve Kuran iki ayrı Hz. İbrâhim'den bahseder. Kuran'da Hz. İbrâhim putperest bir topluluğa elçi olarak gönderilmiştir. Kavmi göğe, yıldızlara, aya ve çeşitli putlara tapmaktadır. O ise kavmiyle mücâdele eder, onları batıl inanışlarından geri çevirmeye çalışır, bu nedenle de başta babası olmak üzere tüm kavmin düşmanlığı ile karşılaşır.
Oysa bunların hiçbiri Eski Ahit'te yer almaz. Hz. İbrâhim'in ateşe atılması, kavminin putlarını kırması gibi olaylar da Eski Ahit'te bulunmaz. Hz. İbrâhim'in Eski Ahit'teki konumu, daha çok Yahûdilerin atası şeklindedir. Eski Ahit'teki bu tablonun "ırk" kavramını ön plana çıkartmak isteyen Yahûdi önde gelenleri tarafından çizildiği ise açıktır. Kendilerinin Allah tarafından ebediyen seçilmiş ve üstün kılınmış bir halk olduklarına inanan Yahûdiler, bilerek ve isteyerek Kutsal Kitaplarını tahrif etmişler ve söz konusu inanış doğrultusunda eklemeler ve çıkarmalar yapmışlardır. Bu sebepten dolayıdır ki Eski Ahit'te anlatılan Hz. İbrâhim, sadece Yahûdilerin atasıdır.
Eski Ahit'e inanmakta olan Hıristiyanlar da Hz. İbrâhim'in Yahûdilerin atası olduğunu düşünürler; ancak bir farkla: Hıristiyanlar'a göre Hz. İbrâhim bir Yahûdi değil, bir Hıristiyan'dır. Irk kavramını Yahûdiler kadar önemsemeyen Hıristiyanlar'ın bu tutumu, bu iki dinin arasında bir çatışmaya ve tartışmaya yol açmıştır. Allah, Al-i İmran Sûresi, 65-68. âyetlerinde bu tartışmalara şöyle bir açıklama getirir:
“Ey Kitap ehli, İbrâhim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?
İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz.
736] Tekvin, 11/31 ve 28/10
737] Tesniye, 26/5
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İbrâhim, ne Yahûdi idi, ne de Hıristiyan'dı: ancak, O hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi.
Doğrusu, insanların İbrâhim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velîsidir.” 738
Kuran'da Hz İbrâhim, Eski Ahit'te yazandan tamamen farklı olarak kavmini uyarıp korkutan ve onlarla mücâdeleye girişen bir kişidir. Küçük yaşlardan başlayarak putlara tapmakta olan kavmini uyarmış ve onlara bu davranışlarından vazgeçmelerini öğütlemiştir: “İbrâhim de; hani kavmine demişti ki: Allah'a kulluk edin ve O'ndan sakının, eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”739; “Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de (elçilerin çağrısını) yalanlamışlardır. Elçiye düşen ise, yalnızca açık bir tebliğdir.” 740
Kavminin Hz. İbrâhim'e olan cevabı ise onu öldürmeye teşebbüs etmek olmuştur: “Bunun üzerine kavminin (İbrâhim'e) cevabı yalnızca: 'Onu öldürün ya da yakın' demek oldu. Böylece Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için âyetler vardır.” 741
Kavminin kötülüklerinden kurtarılan Hz. İbrâhim bu olaylardan sonra hicret etmiştir: “Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.” 742; “Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup ayrılıyorum ve Rabbime duâ ediyorum. Umulur ki, Rabbime duâ etmekle mutsuz olmayacağım.” 743
Lût Kavmi ve Altı üstüne Getirilen Şehir:
“Lût kavmi de uyarıları yalanladı. Biz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lût ailesini (bu azaptan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık; Tarafımızdan bir nimet olarak. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz. Oysa andolsun zorlu yakalamamıza karşı onları uyarmıştı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşılayıp yalanlamakta direttiler.” 744
Lût Peygamber, İbrâhim peygamberle aynı dönemde yaşamıştır. Hz. Lût, Hz. İbrâhim'e komşu kavimlerden birine elçi olarak gönderilmişti. Bu kavim, Kur’an'da belirtildiğine göre, o güne kadar dünya üzerinde görülmemiş bir sapıklığı, eşcinselliği uyguluyordu. Hz. Lût, onlara bu sapıklıktan vazgeçmelerini söylediğinde ve onlara Allah'ın İlâhî tebliğini getirdiğinde onu yalanladılar, peygamberliğini inkâr ettiler ve sapıklıklarına devam ettiler. Bunun sonucunda da kavim, korkunç bir felâketle helâk edildi.
Hz. Lût'un yaşadığı bu şehrin, Eski Ahit'te geçen ismi Sodom'dur. Kızıldeniz’in kuzeyinde kurulmuş olan bu kavmin aynı Kur’an'da belirtilenlere uygun bir şekilde helâk edildiği anlaşılmıştır. Yapılan arkeolojik çalışmalardan anlaşıldığına göre şehir, İsrail-Ürdün sınırı boyunca uzanan Tuz Gölü'nün (Ölü Deniz) yakınlarında bulunmaktadır.
738] 3/Âl-i İmran, 65-68
739] 29/Ankebût, 16
740] 29/Ankebût, 18
741] 29/Ankebût, 24
742] 21/Enbiyâ, 70
743] 19/Meryem, 48
744] 54/Kamer, 33-36
HELÂK
- 179 -
Bu helâk olayının kalıntılarını incelemeden önce, Lût Kavmi’nin neden bu cezâya çarptırıldığına bakalım: Kuran'da, Hz. Lût'un kavmine yaptığı uyarı ve onların cevabı şöyle anlatılır: "Lût (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Lût: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca âlemlerin Rabbine aittir. Siz insanlardan (cinsel arzuyla) erkeklere mi gidiyorsunuz? Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi bırakıyorsunuz. Hayır, siz sınırı çiğneyen bir kavimsiniz.' Dediler ki: 'Ey Lût, eğer (bu söylediklerine) bir son vermeyecek olursan, gerçekten (buradan) sürülüp çıkarılanlardan olacaksın.' Dedi ki: 'Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım." 745
Kendilerini doğru yola dâvetine karşılık kavminin Hz. Lût'a karşı cevabı onu tehdit etmek olmuştu. Lût Kavmi, kendilerine doğru yolu göstermesinden dolayı Hz. Lût'a karşı öfke duyuyor, onu ve onunla birlikte iman edenleri sürgün etmek istiyorlardı. Başka âyetlerde olay şöyle anlatılır:
"Hani Lût da kavmine şöyle demişti: 'Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayâsız çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.' Kavminin cevabı: 'Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış!' demekten başka olmadı." 746
Hz. Lût, kavmini apaçık bir doğruya çağırıyor ve anlaşılır bir şekilde uyarıyordu. Ancak kavim hiçbir uyarıyı dinlemiyor ve Hz. Lût'u inkâr etmeye ve onun haber vermekte olduğu azâbı yalanlamaya devam ediyordu:
"(Lût da; hani kavmine demişti: 'Siz gerçekten, sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı 'çirkin bir utanmazlığı' yapıyorsunuz. Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve bir araya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız?' Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: 'Eğer doğru söylüyor isen, bize Allah'ın azâbını getir!' demek oldu." 747
Kavminden bu cevabı alan Hz. Lût, Allah'tan yardım istedi: Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et."748; "Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar." 749
Hz. Lût'un isteği üzerine Allah, erkek kılığına girmiş iki melek gönderdi. Bu melekler, Hz. Lût'a gelmeden önce Hz. İbrâhim'e gitmişlerdi. Hz. İbrâhim'e yaşlı karısının bir çocuk doğuracağı müjdesini veren elçiler asıl gönderiliş sebeplerini de açıkladılar: Azgın Lût Kavmi, helâk edilecekti.
"(İbrâhim) dedi ki: 'Şu halde sizin asıl isteğiniz nedir, ey elçiler?' 'Doğrusu biz, suçlu/günahkâr bir kavme gönderildik' dediler. 'Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için. (Ki bu taşların her biri,) Rabbinin katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir." 750
"Ancak Lût ailesi hâriçtir; biz onların tümünü muhakkak kurtaracağız. Ama karısını
745] 26/Şuarâ, 160-168
746] 7/A’râf, 80-82
747] 29/Ankebût, 28-29
748] 29/Ankebut, 30
749] 26/Şuarâ, 169
750] 51/Zâriyât, 31-34
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(kurtaracaklarımız) dışında tuttuk, o, geride kalanlardandır." 751
Elçilikle görevlendirilmiş melekler Hz. İbrâhim'in yanından çıktıktan sonra Hz. Lût'a geldiler. Elçileri tanımayan Hz. Lût önce endişeye kapıldı, ancak onlarla konuştuktan sonra yatıştı:
“Elçilerimiz Lût'a geldiği zaman, onlardan dolayı kaygılandı, göğsünü bir sıkıntı bastı ve: ‘Bu, zorlu bir gün!’ dedi.” 752
“(Lût) Dedi ki: ‘Sizler gerçekten tanınmamış bir topluluksunuz.’ ‘Hayır’ dediler. ‘Biz sana, onların hakkında kuşkuya kapıldıkları şeyle geldik. Sana gerçeği getirdik, biz şüphesiz doğru söyleyenleriz. Hemen aileni gecenin bir bölümünde yola çıkar, sen de onların ardından git ve sizden hiç kimse arkasına bakmasın; emrolunduğunuz yere gidin.’ Ve onlara şu emri verdik: ‘Sabaha çıkarlarken onların arkası mutlaka kesilecektir." 753
Bu sırada kavim, Hz. Lût'un konuklarının geldiğini haber almıştı. Bu konuklara da sapıkça bir eğilimle yaklaşmaktan çekinmediler. Evin etrafını çevirdiler. Konuklarına mahçup olmaktan endişelenen Hz. Lût, kavme şöyle seslendi:
Lût onlara: 'Bunlar benim konuğumdur, beni utandırıp dillere düşürmeyin' dedi. “Allah'tan korkup sakının ve beni küçük düşürmeyin.” 754
Kavminin cevabı ise, Hz. Lût'a çıkışmak oldu: "Dediler ki: 'Biz seni herkes(in işin)e karışmaktan alıkoymamış mıydık?" 755
"Elindeki tüm imkânları kullanan Hz. Lût, misafirlerine ve kendisine bir kötülük yapılacağı endişesiyle şöyle dedi: 'Size yetecek gücüm olsaydı veya sağlam bir yere sığınabilseydim!" 756
Misafirleri ise, Hz. Lût'a Allah'ın elçileri olduklarını hatırlatarak şöyle dediler: "(Elçiler) Dediler ki: 'Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana kesin olarak ulaşamazlar. Gecenin bir parçasında ailenle birlikte yürü (yola çık). Sakın, hiçbiriniz dönüp arkasına bakmasın; fakat senin karın başka. Çünkü onlara isâbet edecek olan, ona da isâbet edecektir. Onlara vaad olunan (azâb) sabah vaktidir. Sabah da yakın değil mi?" 757
Şehir halkının azgınlığının son noktaya varmasıyla beraber Allah, meleklerin yardımıyla Hz. Lût'u kurtardı. Sabah vakti de, kavmin üzerine Hz. Lût'un uyardığı azap gönderildi: "Andolsun onlar, onun konuklarından da murâd almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. 'İşte azâbımı ve uyarmamı tadın.' Andolsun onları bir sabah vakti erkenden, üzerlerinde kararını kılmış bir azâb yakalayıp bastırıverdi." 758
Âyetlerde, kavmin helâki şöyle tarif ediliyor: "Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi. Ânında (yurtlarının) altını üstüne çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Elbette bunda 'derin
751] 15/Hicr, 59-60
752] 11/Hûd, 77
753] 15/Hicr, 62-66
754] 15/Hicr, 68-69
755] 15/Hicr, 70
756] 11/Hûd, 80
757] 11/Hûd, 81
758] 54/Kamer, 37-38
HELÂK
- 181 -
bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten âyetler vardır. O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır." 759
"Böylece emrimiz geldiği zaman, altını üstüne çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık; Rabbinin katında 'belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış' olarak. Bunlar zâlimlerden uzak değildir." 760
"Sonra geride kalanları yerle bir ettik. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılıp korkutulanların yağmuru ne kötü! Gerçekten, bunda bir âyet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, merhametlidir." 761
Kavim helâk olurken içlerinden Hz. Lût ve sayıları ancak "bir ev halkı" kadar olan iman edenler kurtarıldı. Hz. Lût'un karısı iman etmemişti ve o da helâk edildi: "Bunun üzerine biz, karısı dışında onu ve ailesini kurtardık; o (karısı) ise (helâke uğrayanlar arasında) geride kalanlardandı. Ve onların üzerine bir (azap) sağanağı yağdırdık. Suçlu günahkârların uğradıkları sona bir bak!" 762
Böylece Hz. Lût, karısı dışındaki ailesiyle ve kendisine iman edenlerle beraber kurtarıldı. Sapık kavim ise, yerle bir oldu.
Lût Gölü'ndeki "apaçık âyetler" Hûd Sûresi'nin 82. âyeti "böylece emrimiz geldiği zaman, altını üstüne çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık" ifâdesiyle, Lût Kavmi'nin başına gelen felâketin şeklini açıkça bildirir.
Âyetin başında geçen "altını üstüne çevirmek" fiilinin şiddetli bir deprem ile bölgenin yerle bir olduğunu anlatıyor olması mümkündür. Nitekim, helâk olayının yaşanmış olduğu bölge olan Lût Gölü, böyle bir depremin oluştuğuna dair "apaçık deliller" taşımaktadır.
Alman arkeolog Werner Keller konu hakkında şöyle diyor: Bu bölgede bir gün kendini göstermiş olan çok büyük bir çökmede patlamalar, yıldırımlar, yangınlar ve doğal gazlarla birlikte korkunç bir deprem olmuş ve Siddim Vâdisi ile birlikte Lût kavminin şehirleri yerin derinliklerine gömülmüşlerdi. 763
Zaten Lût Gölü, ya da diğer Adıyla Ölü Deniz, aktif bir sismik bölgenin, yani bir deprem kuşağının tam üstünde yer almaktadır: Ölü Deniz'in tabanı Rift Vâdisi denilen tektonik kökenli bir çöküntü içinde yer alır. Bu vâdi kuzeyde Taberiye Gölü'nden, güneyde Arabah Vâdisi'nin ortasına kadar 300 km.'lik bir uzantıda yer alır. 764
Âyetin devamında "üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık" cümlesiyle ifâde edilen olayın ise, Lût Gölü kıyısında meydana gelen volkanik bir patlama ve bunun sonucunda püsküren "pişirilmiş kıvamdaki" kaya ve taşlar olması mümkündür. (Şuarâ Sûresi'nin 173. âyetinde bu olay "...ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılıp korkutulanların yağmuru ne kadar da kötü!" şeklinde bildirilmiştir.)
759] 15/Hicr, 73-76
760] 11/Hûd, 82-83
761] 26/Şuarâ, 172-173
762] 7/A’râf, 83-84
763] Werner Keller, Und die Bibel hat doch recht (The Bible as History; a Confirmation of the Book of Books), New York: William Morrow, 1956
764] “Le Monde de la Bible”, Archeologie et Histoire, Temmuz-Ağustos 1993
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Werner Keller bu konuda da şöyle diyor: Bu deprem sırasında, yer kabuğunun çatlayıp çöküşü, kabuğun altında uyuyan volkanlara serbest yol vermiştir. Şeria'nın yukarı vâdisinde bugün de sönmüş kraterlere rastlanmakta olup buralarda kireç katmanları üzerinde geniş lav kütleleri ve bazalt katmanları yer almıştır. 765
İşte bu lâv ve bazalt katmanları, zamanında burada volkanik bir patlamanın ve depremin olduğunu gösteren en büyük kanıtlardır. Kur’an'da, "üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık" ifâdesiyle tarif edilen olay da büyük olasılıkla bu volkanik patlamadır. Aynı âyette "...emrimiz geldiği zaman altını üstüne çevirdik" şeklinde ifâde edilen olay da Rift Vâdisi'nde tektonik kökenli olan ve volkanların yeryüzüne büyük bir şiddetle çıkmasına sebep veren deprem ile onun getirdiği yarılma ve çöküntüler olmalıdır.
Lût Gölü'nün taşıdığı "apaçık âyetler" gerçekten de son derece dikkat çekicidir. Kur’an’da anlatılan kıssalar ve bildirilen olaylar, genelde, Ortadoğu, Arap Yarımadası ve Mısır etrafında yoğunlaşır. İşte bu toprakların hemen ortasında Lût Gölü vardır. Lût Gölü, etrafında geçen olaylar kadar jeolojik olarak da dikkat çekicidir. Göl, Akdeniz'in yüzeyinden yaklaşık 400 metre daha alçaktadır. Gölün en derin yeri de 400 metre olduğundan, göl tabanı Akdeniz'in yüzeyinden 800 metre alçaktadır. Burası, dünyanın en alçak noktasıdır: Dünyanın deniz yüzeyinden aşağı olan başka bölgelerinde alçaklık en fazla 100 metre kadardır. Lût Gölü'nün başka bir özelliği de suyundaki tuz yoğunluğunun çok yüksek olması, tuz miktarının %30'u bulmasıdır. Bundan dolayı gölde balık ya da yosun gibi herhangi bir canlı yaşayamaz. Batı dillerinde Lût Gölü'ne "Dead Sea" (Ölü Deniz) denilmesinin sebebi de budur.
Kur’an'da anlatılan Lût kavmi ile ilgili olay, tahminlere göre yaklaşık MÖ 1800 yıllarında olmuştur. Alman araştırmacı, Werner Keller, arkeolojik ve jeolojik incelemelere dayanarak yaptığı açıklamalarda Lût kavminin yaşadığı Sodom ve Gomorra şehirlerinin yerlerinin Siddim Vâdisi denilen ve Lût Gölü'nün en alt ucunda bulunan bölgede olduğunu ve zamanında buralarda büyük ve geniş yerleşim alanlarının bulunduğunu belirtiyor.
Lût Gölü'nün en dikkat çekici yapısal özelliği ise, Kur’an'da anlatılan helâk olayının nasıl yaşandığını gösteren bir kanıttır: Lût Gölü'nün doğusunda bir yarımada oluşturan ve dile benzeyen bir kısım, gölün içine uzanır. Bu kısma Araplar "el Lisan" yani "dil" Adını vermişlerdir. Burada suyun tabanında, âdeta gölü ikiye ayıran fakat görülmeyen keskin bir dirsek uzanmaktadır. Bu yarımadanın sağında taban 400 metre derin olduğu halde, sol tarafı şaşılacak kadar sığdır. Son yıllarda yapılan ölçümlerden burasının derinliğinin ancak 15-20 metre kadar olduğu anlaşılmıştır. Daha sonradan oluştuğu tesbit edilen bu sığ bölge, deprem ve bu deprem sonucu oluşan kütlevi bir çöküntünün eseridir. Eskiden Sodom ve Gomorra'nın bulunduğu, yani Lût kavminin yaşadığı yer işte burasıdır:
Zamanında buradan karşı kıyıya yürüyerek geçmek mümkündü. Eskiden Siddim Vâdisi'nde bulunan Sodom ve Gomorra şehirlerini, şimdi Ölü Deniz'in alt bölümünün düzgün yüzeyi örtüyor. MÖ 2. bin yılın başlarında korkunç bir doğal
765] Werner Keller, Und die Bibel hat doch recht (The Bible as History; a Confirmation of the Book of Books), New York: William Morrow, 1956
HELÂK
- 183 -
felâket sonucu tabanın çökmesi, kuzeyden gelen tuzlu suyun bu yeni oluşan boşluğa akmasına ve buranın dolmasına sebep oldu.766
Lût kavminin izleri, gözle de görülebilir... Kayıkla Lût Gölü'nün bu alt ucunda gezildiğinde, güneş ışınları da suya uygun bir açıyla yansıyorsa, insan şaşılacak bir görünümle karşılaşır. Kıyıdan biraz ötede suyun içinde ağaçların belirdiği görülür. Bunlar da gölün son derece yoğun olan tuzlarının konserve ettiği ağaçlardır. Derinlerde yeşil renkte görülen ağaç gövdeleriyle ağaç artıkları çok eskidir. Bir zamanlar bu ağaçların yapraklarının yeşillendiği ve çiçek açtığı yer yani Siddim Vâdisi, bölgenin en güzel yerlerinden biriydi.
Lût kavminin uğradığı felâketin teknik yönü, jeologların araştırmalarından anlaşılıyor. Buna göre, Lût kavmini yok eden deprem, oldukça uzun bir yerkabuğu çatlağı (fay hattı)nın sonucunda oluşmuştur: Şeria Nehri'nin yatağını oluşturan 190 kilometrelik mesafe boyunca Şeria Nehri toplam 180 metrelik bir düşüş yapar. Bu durum ve Lût Gölü'nün deniz seviyesinden 400 metre alçak olması, burada bir zamanlar büyük bir jeolojik olayın meydana geldiğini gösteren önemli delillerdendir.
Şeria Nehri ile Lût Gölü'nün bu ilginç yapısı da, yerkürenin bu bölgesinden geçen bir yarık ya da çatlağın ancak bir parçasından ibârettir. Bu çatlağın durumu ve uzunluğu son zamanlarda saptanmış bulunmaktadır.
Bu çatlak, Toroslar'ın eteklerinden başlayıp güneye doğru Lût Gölü'nün güney kıyılarından ve Arap çölü üzerinden Akabe Körfezi'ne uzayıp oradan da Kızıl Denizi geçerek Afrika'da son bulmaktadır. Bu uzun çöküntünün uzayıp gittiği yerlerde kuvvetli yanardağ hareketlerinin olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki, İsrail'deki Galilee Dağları'nda, Ürdün'ün yüksek yayla kısımlarında, Akabe Körfezi ve diğer yakın yerlerde siyah bazalt ve lavlar bulunmaktadır.
Tüm bu kalıntılar ve coğrafî özellikler, Lût Gölü'nde büyük bir jeolojik olayın yaşandığını göstermektedir. Werner Keller bu jeolojik olayı şöyle anlatıyor: Bu bölgede bir gün kendini göstermiş olan çok büyük bir çökmede patlamalar, yıldırımlar, yangınlar ve doğal gazlarla birlikte korkunç bir deprem olmuş ve Siddim Vâdisi ile birlikte Lût kavminin şehirleri de yerin derinliklerine gömülmüşlerdir. Bu deprem sırasında, yer kabuğunun çatlayıp çöküşü, kabuğun altında uyuyan volkanları harekete geçirmiştir. Şeria'nın yukarı vâdisinde bugün de sönmüş kraterlere rastlanmakta olup buralarda kireç katmanları üzerinde geniş lav kitleleri ve bazalt katmanları yer almıştır. 767
National Geographic ise Aralık 1957 sayısında konu hakkında şöyle diyordu: Sodom tepesi, Ölü Denize doğru yükselir. Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorra'yı bulamadı, fakat bilim Adamlarına göre bu şehirler kayalıkların karşısındaki Siddim Vâdisi'nde duruyorlar. Büyük ihtimalle Ölü Deniz'in taşkın suları ve depremin altında kaldılar. 768
Pompei de Aynı Sona Uğramıştı: Kur’an'da, Allah'ın kanunlarında hiçbir
766] Werner Keller, The Bible as History in Pictures, New York: William Morrow, 1964
767] The Bible as History; a Confirmation of the Book of Books, New York: William Morrow, 1956, s. 88
768] G. Ernest Wright, “Bringing Old Testament Times to Life”, National Geographic, Vol. 112, Aralık 1957, s. 833
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değişiklik olmadığı şöyle haber verilir: "...Onlara uyarıcı/korkutucu geldiğinde, nefretlerinden başkasını arttırmadı. (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın." 769
Evet, "Allah'ın sünnetinde (kurallarında) hiçbir değişiklik" yoktur. Allah’ın kurallarına aykırı giden, O'na başkaldıran herkes, aynı İlâhî kanunla karşılık görür. Roma İmparatorluğu'nun dejenerasyonunun sembolü olan Pompei de, aynı Lût kavmi gibi, cinsel sapkınlıklara batmıştı. Sonu da Lût kavmiyle benzer oldu.
Pompei'nin helâki, Vezüv Yanardağı'nın patlamasıyla gerçekleşmişti. Vezüv Yanardağı, İtalya'nın, özellikle de Napoli kentinin sembolüdür. Yaklaşık, 2000 yıldan beri suskun olan Vezüv "İbret Dağı" şeklinde adlandırılır. Vezüv'ün bu şekilde tanımlanması boşuna değildir. Ünlü Sodom ve Gomorra kentlerinin başına gelen felâketle, Pompei fâciası birbirine çok benzemektedir.
Vezüv'ün batı yamacında Napoli, doğu yamacında ise Pompei kenti yer alır. Yaklaşık 2000 yıl önce yaşanan bir lav ve kül felâketi, bu kentin insanlarını ânî bir biçimde yakalamıştı. Felâket öylesine ânî olmuştu ki, her şey 2000 yıl öncesinde olduğu gibi kaldı. Sanki zaman dondurulmuştu.
Pompei'nin böyle bir felâketle yeryüzünden silinmesinde elbette ders çıkarılabilecek bir yön vardı. Tarihî kayıtlar, şehrin yok olmadan önce tam bir sefâhet ve sapkınlık merkezi olduğunu gösteriyor. Şehrin en belirgin özelliği, fuhşun çok yaygın olmasıydı. Ancak Vezüv'ün lavları bir anda tüm kenti haritadan sildi. Olayın en ilginç yanı ise, kentin günlük yaşantısı içinde, Vezüv'ün korkunç patlamasına rağmen, kimsenin kaçmamış ve âdeta büyülenerek felâketin farkına bile varamamış olmalarıydı. Yemek yiyen bir aile, o andaki gibi aynen taşlaşmıştı. Cinsel birleşme halinde, sayısız taşlaşmış çift bulunmuştu. Daha da önemlisi, bu çiftler arasında, aynı cinsten olanlar, küçük erkek ve kız çocuklar da vardı. Pompei kalıntılarından çıkarılan taşlaşmış insan cesetlerinin, bazılarının yüzleri hiç bozulmadan kalmıştı. Yüzlerin genel ifâdesi, şaşkınlıktı.
İşte fâcianın en akıl almaz yönü buradadır. Nasıl olmuş da binlerce insan hiçbir şey görmeden ve duymadan, âdeta ölümün gelip kendilerini yakalamasını beklemişlerdir? Olayın bu yönü, Pompei'nin yok oluşunun Kur’an'da anlatılan helâk olaylarına benzediğini gösteriyor. Çünkü Kur’an'da, helâk olayları anlatılırken "birden yok olma" üzerinde durulur. Örneğin Yâsin Sûresi'nde anlatılan "şehir halkı", tek bir anda topluca ölmüşlerdir. Sûrenin 29. âyetinde bu durum şöyle anlatılır: "(Onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); ânında sönüverdiler." 770
Kamer Sûresi'nin 31. âyetinde Semûd kavminin helâki anlatılırken de yine "ânında yok olma" olayına dikkat çekilir: "Çünkü Biz onların üzerine bir tek çığlık gönderdik. Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi oluverdiler. " 771
Pompei halkının ölümü de âyetlerde anlatıldığı şekilde, "ânında yok olma"
769] 35/Fâtır, 42-43
770] 36/Yâsin, 29
771] 54/Kamer, 31
HELÂK
- 185 -
tarzında gerçekleşmiştir. Tüm bunlara rağmen, Pompei'nin eski yerinde, bugün de olaylar pek fazla değişmiş değil. Napoli'nin sefâhet mahalleleri, Pompei'den hiç aşağı kalmıyor. Kapri adası, eşcinsellerin ve çıplakların kamp yaptıkları bir üs durumunda. Kapri adası turizm reklâmlarında "Eşcinseller Cenneti" olarak tanımlanıyor. Sonuçta, yine bölge halkının aynı tür bir yaşamı seçtikleri görülüyor. Yalnızca Kapri'de ve İtalya'da değil, dünyanın hemen hemen her tarafında bu tür bir ahlâki dejenerasyon yaşanmakta ve insanlar geçmiş kavimlerin başlarına gelen felâketlerden ders almamakta ısrar etmektedirler.
Âd Kavmi ve Kumların Atlantis’i Ubar Kenti
"Âd (halkın)a gelince; onlar da, uğultu yüklü, azgın bir kasırga ile helâk edildiler. (Allah) Onu, yedi gece ve sekiz gün, aralık vermeksizin üzerlerine musallat etti. Öyle ki, o kavmin, orada sanki içi kof hurma kütükleriymiş gibi çarpılıp yere yıkıldığını görürsün. Şimdi onlardan hiç arta kalan (bir şey) görüyor musun? " 772
Kur’an’ın çeşitli sûrelerinde sözü geçen bir başka helâk olmuş kavim ise, adı Nûh Kavmi'nden sonra anılan Âd Kavmi'dir. Âd Kavmine gönderilen Hz. Hûd tüm peygamberler gibi kavmini ortak koşmadan Allah'a iman etmeye ve kendisinin söylediklerine itaat etmeye çağırır. Kavim, Hz. Hûd'a düşmanlıkla cevap verir.
Âd Kavmi'nden bahseden diğer bir sûre ise Şuarâ Sûresi'dir. Bu sûrede Âd Kavmi'nin bazı özelliklerine dikkat çekilir. Buna göre Âd, "yüksek yerlere anıtlar inşa etmekte" ve "ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları edinmekte" olan bir kavimdir. Ayrıca bozgunculuk yapıp, zorbaca davranmaktadır. Hz. Hûd, kavmini uyardığında ise, onun sözlerini "geçmiştekilerin geleneksel tutumu" olarak yorumlarlar. Başlarına bir şey gelmeyeceğinden de son derece emindirler: "Âd (kavmi) de gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Hûd: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca âlemlerin Rabbine aittir. Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz? Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeylerle size yardım edenden korkup sakının. Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar da. Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azâbından korkuyorum.' Dediler ki: 'Bizim için fark etmez; öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da. Bu, geçmiştekilerin geleneksel tutumundan başkası değildir. Ve biz azap görecek de değiliz.' Böylelikle onu yalanladılar, Biz de onları yıkıma uğrattık. Gerçekten, bunda bir âyet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, merhamet edendir." 773
Hz. Hûd'a düşmanlık eden ve Allah'a başkaldıran kavim, gerçekten de yıkıma uğradı. Korkunç bir kum fırtınası Âd'ı "sanki hiç yaşamamışçasına" yok etti...
İrem Şehri Hakkındaki Arkeolojik Bulgular: 1990'lı yılların başında dünyanın tanınmış gazeteleri çok önemli bir arkeolojik bulguyu "Muhteşem Arap Şehri Bulundu", "Efsanevî Arap Şehri Bulundu", "Kumların Atlantis’i Ubar" başlıklarıyla verdiler. Bu arkeolojik bulguyu daha ilgi çekici hale getiren özelliği, isminin
772] 69/Haakka, 6-8
773] 26/Şuarâ, 123-140
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kuran'da anılıyor olmasıydı. O güne kadar Kuran'da bahsi geçen Âd kavminin bir efsane olduğunu veya hiçbir zaman bulunamayacağını düşünen birçok kişi, bu yeni bulgu karşısında hayrete düştüler.
Kuran'da sözü edilen bu şehri bulan kişi, amatör bir arkeolog olan Nicholas Clapp idi (Thomas H. Maugh II, “Ubar, Fabled Lost City, Found by LA Team”, The Los Angelas Times, 5 Şubat 1992). Bir Arap uzmanı ve belgesel yapımcısı olan Clapp, Arap tarihi üzerine yaptığı araştırmalar sırasında çok ilginç bir kitaba rastlamıştı. Bu, 1932 yılında İngiliz araştırmacı Bertram Thomas tarafından yazılmış olan Arabia Felix idi. Arabia Felix, Romalıların Arap Yarımadası’nın güneyinde bulunan ve günümüzdeki Yemen ve Umman'ı kapsayan bölgeye verdikleri isimdi. Bu bölgeye Yunanlılar "Eudaimon Arabia", Ortaçağdaki Arap bilginleri ise "Al-Yaman as-Saida" ismini veriyorlardı (774).
Bu isimlerin tümü "Şanslı Araplar" anlamına geliyordu. Çünkü eski zamanlarda bu bölgede yaşayan insanlar o devrin en şanslı kavimleri olarak biliniyorlardı. Peki, böylesine bir yakıştırmanın sebebi neydi acaba?
Bunun sebebi, bu bölgenin stratejik konumuydu. Bölge, Hindistan ve Kuzey Arabistan arasında yapılmakta olan baharat ticaretinin merkezi durumundaydı. Ayrıca bölgede yaşayan kavimler "frankicense" isminde nâdir bulunan bir bitkinin üretimini yapıyor ve bunu pazarlıyorlardı. Eski toplumlar tarafından oldukça rağbet gören bu bitki, çeşitli dinsel âyinlerde tütsü olarak kullanılıyordu. Bu bitki, o zamanlar neredeyse altın kadar değerliydi.
Kitabında bütün bunlardan bahseden İngiliz araştırmacı Thomas, sözünü ettiği bu "şanslı" kavimleri uzun uzun tarif ediyor ve bunlardan bir tanesinin kurmuş olduğu bir şehrin izini bulduğunu iddia ediyordu. Bu, bedevîlerin "Ubar" ismini taktıkları şehirdi. Bölgeye yaptığı araştırma gezilerinden bir tanesinde çölde yaşayan bedevîler, kendisine eski bir patika yolu göstermişler ve bu patikanın Ubar isimli çok eski bir şehre ait olduğunu anlatmışlardı. Konuyla çok ilgilenen Thomas, bu araştırmalarını tamamlayamadan ölmüştü.775
İngiliz araştırmacı Thomas'ın yazdıklarını inceleyen Clapp de, kitapta bahsedilen bu kayıp şehrin varlığına inanmıştı. Çok vakit kaybetmeden araştırmalarına başladı. Clapp, Ubar'ın varlığını kanıtlamak için iki ayrı yola başvurdu. Önce bedevîler tarafından var olduğu söylenen patika izlerini buldu. NASA'ya başvurarak bu bölgenin resimlerinin uydu aracılığıyla çekilmesini istedi. Uzun bir uğraşıdan sonra, yetkilileri bu bölgenin resimlerinin çekilmesi için iknâ etmeyi başardı. 776
Clapp daha sonra Californiya'da Huntington kütüphanesinde bulunan eski yazıtları ve haritaları incelemeye başladı. Amacı, bölgenin bir haritasını bulmaktı. Kısa bir araştırmadan sonra buldu da. Mısır-Yunan coğrafyacısı Batlamyus tarafından MS 200 yılında çizilmiş bir haritaydı bulduğu. Haritada, bölgede bulunan eski bir şehrin yeri ve bu şehre doğru giden yolların çizimi gösterilmişti.
Bu sırada NASA'dan resimlerin çekilmiş olduğu haberi de geldi. Resimlerde,
774] Kamal Salibi, A History of Arabia, Caravan Books, l98O
775] Bertram Thomas, Arabia Felix: Across the “Empty Quarter” of Arabia, New York: Schrieber’s Sons 1932, s. 161
776] Charles Crabb, “Frankincense”, Discover, Ocak 1993
HELÂK
- 187 -
yerden çıplak gözle görülmesi mümkün olmayan, ancak havadan bir bütün halinde görülebilen bazı yol izleri ortaya çıkmıştı. Bu resimleri elindeki eski haritalarla karşılaştıran Clapp, sonunda beklediği sonuca vardı. Hem eski haritada belirtilen yollar, hem de uydudan çekilen resimlerde görülen yollar birbirleriyle kesişiyorlardı. Bu yolların bitiş noktası ise eskiden bir şehir olduğu anlaşılan geniş bir alandı.
Sonunda bedevîlerin sözlü olarak anlattıkları hikâyelerin konusu olan efsânevî şehrin yeri bulunabilmişti. Kısa süre sonra kazılara başlandı ve kumların içinden eski bir şehrin kalıntıları çıkmaya başladı. Bu nedenle de bu kayıp şehir "Kumların Atlantis’i Ubar" olarak tanımlandı.
Peki, bu eski şehrin Kuran'da bahsedilen Âd Kavmi’nin şehri olduğunu kanıtlayan şey neydi? Yıkıntılar ilk olarak ortaya çıkarıldığı andan itibaren bu yıkık şehrin Kuran'da bahsedilen Âd Kavmi ve İrem'in sütunları olduğu anlaşılmıştı. Zira kazılarda ortaya çıkartılan yapılar arasında, Kuran'da varlığına dikkat çekilen uzun sütunlar yer alıyordu. Kazıyı yürüten araştırma ekibinden Dr. Zarins de, bu şehri diğer arkeolojik bulgulardan ayıran şeyin yüksek sütunlar olduğunu ve dolayısıyla bu şehrin Kuran'da bahsi geçen Âd Kavmi’nin kenti İrem olduğunu söylüyordu. Kuran'da, İrem'den şöyle söz ediliyordu: "Rabbinin Âd (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? 'Yüksek sütunlar' sahibi İrem'e? Ki, şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi." 777
Âd Kavmi’nin İnsanları: Buraya kadar, Ubar'ın Kuran'da bahsi geçen İrem şehri olabileceğini gördük. Kuran'a göre bu şehrin halkı, kendilerine mesaj getiren ve uyarıp korkutan peygamberlerini dinlememişler ve böylece helâk edilmişlerdi.
İrem şehrini kuran Âd Kavmi’nin kimliği de tartışmalara yol açmış bir konudur. Tarih kayıtlarında böylesine gelişmiş kültüre sahip bir halktan ve bunların kurmuş oldukları medeniyetten bahsedilmemektedir. Böyle bir halkın isminin, tarih kayıtlarında bulunmamasının oldukça garip bir durum olduğu düşünülebilir.
Aslında bu halkın varlığına kayıtlarda ve eski devletlerin arşivlerinde rastlanmamasına çok fazla şaşırmamak gerekir. Zira bu halk, Ortadoğu ve Mezopotamya bölgesinde bulunan diğer kavimlerden uzak bir bölge olan Güney Arabistan'da yaşıyordu ve onlarla olan ilişkileri sınırlıydı. Haklarında pek az şey bilinen bir devletin kayıtlarda geçmemesi olağan bir durumdu. Bununla birlikte, Ortadoğu'da Âd Kavmi hakkında halk arasında dilden dile anlatılan hikâyelere rastlamak mümkündür.
Âd Kavmi’ne yazılı kayıtlarda rastlanılmamasının en önemli sebebinin ise bu tarihlerde, bu bölgede henüz yazılı iletişimin yaygın olarak kullanılmaması olabilir. Âd Kavmi’nin bir devlet kurmuş olduğunu, ancak bu devletin tarih kayıtlarına geçirilmediğini düşünmek mümkündür. Bu devlet biraz daha uzun yaşasaydı, belki de günümüzde bunlar hakkında çok daha fazla şey biliniyor olacaktı.
Âd kavmi ile ilgili tarihsel bir kayıt yoktur, ama onların "torunları" hakkında önemli bilgiler bulmak ve bu bilgiler sâyesinde Âd Kavmi hakkında fikir
777] 89/Fecr, 6-8
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yürütmek mümkündür.
Âd'ın Torunları Hadramîler: Âd Kavmi insanlarının ya da onların torunlarının kurdukları olası bir medeniyetin izlerinin araştırılması gereken ilk yer, "Kumların Atlantis’i Ubar"ın bulunduğu ve "Şanslı Araplar"ın bölgesi olarak nitelendirilen Güney Yemen'dir. Güney Yemen'de Yunanlılar tarafından "Şanslı Araplar" olarak isimlendirilmiş dört halk yaşamıştır. Bunlar Hadramîler, Sebe’liler, Minalar ve Katabanlılar'dır. Bu dört halk uzunca bir süre birbirlerine yakın bir coğrafyada hüküm sürmüşlerdir.
Günümüzde birçok tarihçi, Âd kavminin bir değişim süreci içine girdiğini ve tarih sahnesine tekrar çıktığını söyler. Bunlardan Ohio Üniversitesi'nde araştırmacı olan Dr. Mikail H. Rahman, Âd Kavmi’nin Güney Yemen'de yaşamış bulunan dört kavimden birisi olan Hadramîlerin ataları olduğuna inanmaktadır. Ortaya çıkışları MÖ 500'lü yıllara rastlayan Hadramîler, "Şanslı Araplar" olarak nitelendirilen insanlar içinde en az bilinenlerdir. Bu kavim, çok uzun bir süre Güney Yemen bölgesinin kontrolünü elinde tutmuş, uzun bir zayıflama sürecinin sonunda da MS 240 yılında tamamen ortadan kalkmıştır.
Hadramîlerin Âd Kavmi’nin torunları olabileceğinin bir belirtisi, bunların isimlerinde gizlidir. MÖ 3. yüzyılda yaşamış Yunanlı yazar Pliny, bu kavimden "Âdramitai" -bu kelime Hadramî demektir- olarak bahsetmektedir. 778 "Âdramitai" kelimesinin isim hali ise "Âdram"dır. Kuran'da "Âd-ı İrem" olarak ismi geçen bu kelimenin zaman içinde meydana gelen bozulma sonucu "Âdram" haline gelmiş olması mümkündür.
Yunan coğrafyacı Batlamyus (MS 150-160) da, "Âdramitai" isimli kavmin yaşadığı yer olarak Arap Yarımadası'nın güneyini gösterir. Nitekim bu bölge, yakın bir tarihe kadar da "Hadramût" ismiyle bilinmiştir. Hadramî Devleti’nin başkenti Sabwah, Hadramût vâdisinin batısında yer almıştır. Bu arada birçok eski efsâneye göre de Âd Kavmi’ne elçi olarak gönderilmiş olan Hz. Hûd'un mezarı Hadramût'tadır.
Hadramîler’in Âd Kavmi’nin devamı olduğu düşüncesini güçlendiren bir diğer etken, bunların zenginlikleridir. Yunanlılar, Hadramîleri "dünya üzerindeki en zengin ırk" olarak nitelendirmişlerdir. Tarih kayıtları, Hadramîlerin o çağların değerli bitkisi "frankinsce"in tarımında çok ileri gittiklerini söylemektedir. Bitkinin yeni kullanım alanlarını bulmuşlar ve kullanımını yaygınlaştırmışlardır. Hadramîlerin yaptığı tarım üretimi, bu bitkinin günümüzdeki üretiminden çok daha fazladır.
Hadramîler’in başkenti olduğu bilinen Sabwah'ta yapılan kazılarda bulunanlar oldukça ilginçtir. 1975 yılında başlanan kazılarda, yoğun kum yığınları sebebiyle arkeologların kentin kalıntılarına ulaşması son derece zor oldu. Kazılar sonunda elde edilen bulgular şaşırtıcıydı; çünkü ortaya çıkartılan antik şehir, o güne kadar rastlanılanların içinde en muhteşemlerinden bir tanesiydi. Şehri çevreleyen kalenin duvarları, Yemen'de bulunanların arasında en kalın ve en kuvvetli olanıydı. Krallık sarayının ise artık bir harâbe halinde olmasına rağmen, bir zamanlar çok muhteşem bir bina olduğu anlaşılmaktaydı.
778] Nigel Groom, Frankincense and Myrrh, Longman, 1981, s. 81
HELÂK
- 189 -
Hadramîler’in bu mimarî üstünlüklerini, ataları olan Âd Kavmi’nden miras aldıklarını varsaymak son derece mantıklıydı kuşkusuz. Nitekim Hz. Hûd, Âd Kavmi’ni uyarırken onlara şöyle demişti: "Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz?" 779
Sabwah'ta bulunan yapıların bir başka dikkat çekici özelliği de gösterişli sütunlardı. Yemen'deki birçok şehirde sütunlar, kare şeklinde ve yekpâre olarak yapılmışlardı. Sabwah'tan çıkartılan sütunlar ise bölgede bulunan diğer şehirlerin sütunlarına hiç benzemiyordu; bunlar yuvarlak yapılıydılar ve dizilişleri de dairesel şekildeydi. Sabwah halkı, ataları Âd Kavmi’nin mimarî tarzını miras olarak almış olmalılardı. MS 9. yüzyılda yaşamış Bizans İstanbul Başpiskoposu Photius, günümüzde kaybolmuş eski Yunan yazıtlarını, özellikle Agatharacides'in (MÖ 132) yazdığı Kızıl Deniz Hakkında isimli kitabı kullanarak, Güney Arapları ve onların ticarî faâliyetleri hakkında birçok araştırma yapmıştı. Photius bir yazısında şöyle diyordu: "Şu söyleniyor ki onlar (Güney Araplar) üzeri gümüş ve altınla kaplı birçok sütunlar inşa etmişlerdi. Bu sütunların yerleştirilişi de görülmeye değerdi." 780
Photius'un bu ifâdesi, doğrudan Hadramîlere işaret etmese bile, bu bölgede yaşayan halkların zenginliğini ve mimarî alanındaki gelişmişliğini göstermesi bakımından dikkate değerdir. Yunanlı klasik yazarlar Pliny ve Strabo da bu şehirlerden "çarpıcı güzellikte tapınaklar ve saraylarla bezeli" yerler olarak bahsetmektedirler.
Bu şehirlerin sahiplerinin Âd Kavmi’nin torunları olduğunu düşündüğümüzde Kur’an’ın, Âd Kavmi’nin yurdunu "sütunlar sahibi İrem" 781 olarak tanımlamasının nedeni açıkça anlaşılmaktadır.
Âd Kavminin Pınarları ve Bahçeleri: Günümüzde Güney Arabistan'a seyahat eden bir kişinin en sık karşılaşacağı şey, geniş çöl alanları olacaktır. Şehirlerin ve sonradan ağaçlandırılmış bölgelerin dışında kalan yerlerin çoğu kumlarla kaplıdır. Bu çöller, yüzlerce belki de binlerce yıldır burada bulunmaktadırlar.
Ancak Kuran'da, Âd Kavmini anlatan âyetlerin birinde önemli bir bilgi verilir. Kavmini uyaran Hz. Hûd, onlara Allah tarafından bahşedilmiş olan pınarlara ve bahçelere dikkat çekmektedir: "Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeylerle size yardım edenden korkup sakının. Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar da. Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azâbından korkuyorum." 782
Ama belirttiğimiz gibi, İrem şehriyle özdeşleştirilen Ubar, veya bölgede Âd kavminin yaşaması muhtemel olan herhangi bir yer, bugün tümüyle çöllerle kaplıdır. Öyleyse Hz. Hûd neden kavmini uyarırken böyle bir ifâde kullanmıştır?
Cevap, tarihteki iklim değişimleridir. Tarihsel kayıtlar, günümüzde çölleşmiş bulunan bu yerlerin, bir zamanlar oldukça verimli ve yeşil bir toprak olduğunu göstermektedir. Bölgenin büyük bir kısmı, günümüzden birkaç bin yıl öncesine
779] 26/Şuarâ, 128-129
780] Nigel Groom, Frankincense and Myrrh, Longman, 1981, s. 72
781] 89/Fecr, 7
782] 26/Şuarâ, 131-135
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadar Kur’an'da anlatıldığı gibi yeşil alanlarla ve pınarlarla kaplıydı, bölge halkları da bu nimetlerden faydalanıyordu. Ormanlar, bölgenin sert iklimini yumuşatıyor ve yaşamaya daha uygun hale getiriyordu. Çöl yine vardı, ancak günümüzdeki kadar geniş bir alan kaplamıyordu.
Güney Arabistan'da, Âd Kavmi’nin yaşadığı bölgelerde bu konuya ışık tutacak önemli ipuçları elde edildi. Bunlar, bölgede yaşayan kavimlerin gelişmiş bir sulama sistemi kullandıklarını gösteriyordu. Bu sulama sistemi tek bir amaca hizmet ediyor olabilirdi: Sulu tarım. Günümüzde yaşamaya elverişli olmayan bu bölgelerde insanlar bir zamanlar tarım yapıyorlardı.
Uydudan çekilen resimlerde Ramlat at Sab'atayan isimli bir yerleşim bölgesinde çeşitli sulama kanalları ve baraj kalıntıları bulunmuştu. Bu yapıların şekilleri ve boyutları, bunların bu bölgede yaşayan 200.000 kişilik bir topluluğa yetecek kadar büyük olduklarını gösteriyordu. 783
Araştırmayı yürüten arkeologlardan Doe şöyle demişti: "Ma'rib çevresinde bulunan alan o kadar verimliydi ki, bir zamanlar Ma'rib ve Hadramût arasında kalan bölgede çok yüksek verimli bir tarım yapıldığı söylenebilir." 784
Yunanlı klasik yazar Pliny de yazılarında bu bölgede bulunan verimli topraklardan, sislerle kaplı, ağaçlıklı dağlardan ve kesintisiz uzanan ormanlardan bahsediyordu. Hadramîlerin başkenti Sabwah yakınlarında erken döneme ait bazı tapınaklardaki yazıtlarda, bu bölgede hayvanların avlandığından ve bunların kurban edildiklerinden söz ediliyordu. Bütün bunlar, bu bölgede bir zamanlar çöllerin yanı sıra verimli toprakların da geniş bir alan kapladığını gösteriyordu.
Bir bölgenin çölleşmesi için geçerli olan süre, çeşitli araştırmalara konu olmuştur. Bunlardan biri, Smithsonian Enstitüsü'nün Pakistan'da yaptığı araştırmadır. Ortaçağ'da verimli bir arâzî olduğu bilinen bir bölgenin günümüzde 6 metrelik bir kum tepesine dönüştüğü görülmüştür. Kumlar, günde 15 cm. kadar kalınlaşabilmekte ve böylece en yüksek yapıları bile zaman içinde yutabilmekte, bunları sanki hiç var olmamış gibi örtebilmektedir. Yemen'de Timna bölgesinde 1950'li yıllarda başlatılan kazılar sonucu ortaya çıkartılan yapılar, günümüzde tekrar kumlara gömülmüştür. Mısır piramitleri de bir zamanlar tümüyle kumlar altındaydı ve ancak çok uzun süren kazılar sonucunda tekrar yeryüzüne çıkartılabilmişlerdi. Kısacası, bugün çöl olarak bilinen bir bölgenin geçmişte daha değişik bir görünüme sahip olması olası bir durumdur.
Âd Kavmi Nasıl Helâk Edildi? Kuran'da, Âd Kavmi’nin helâk edilme şeklinin "kulakları patlatan bir kasırga" vâsıtasıyla gerçekleştirildiği söylenmektedir. Âyetlerde bu kasırganın yedi gece ve sekiz gün sürdüğünden ve Âd Kavmi insanlarını tümden yok ettiğinden de bahsedilir: “Âd (kavmi) de yalanladı. Şu halde Benim azâbım ve uyarmam nasılmış? Biz, o uğursuz (felâket yüklü ve) sürekli bir günde üzerlerine 'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik. İnsanları söküp atıyordu; sanki onlar, kökünden sökülüp kopmuş hurma kütükleriymiş gibi.” 785; “Âd (halkın)a gelince; onlar da, uğultu yüklü, azgın bir kasırga ile helâk edildiler. (Allah) Onu, yedi gece ve sekiz gün, aralık vermeksizin üzerlerine musallat etti. Öyle ki, o kavmin, orada sanki içi kof hurma
783] Joachim Chwaszcza, Yemen, 4 PA Press, I992
784] Joachim Chwaszcza, Yemen, 4PA Press, I992
785] 54/Kamer, 18-20
HELÂK
- 191 -
kütükleriymiş gibi çarpılıp yere yıkıldığını görürsün.” 786
Daha önceden uyarılmış olan kavim, hiçbir uyarıya kulak asmamış ve elçisini sürekli yalanlamıştı. Hatta öylesine bir gaflet içindeydiler ki, helâkin kendilerine gelmekte olduğunu gördüklerinde bile bunu kavrayamamış ve inkâra devam etmişlerdi: "Derken, onu (azâbı) vâdilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, ‘Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. Hayır! O, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgâr; onda acı bir azap vardır." 787
Âyette, kavmin kendisine azap getirecek olan bulutu gördüğü, ancak bunun gerçekte ne olduğunu anlayamadıkları ve bir yağmur bulutu sandıkları belirtilmektedir. Bu durum, kavme gelen azâbın ne şekilde olduğu konusunda önemli bir gösterge sayılabilir. Çünkü çöl kumunu kaldırarak ilerlemekte olan bir kasırga da uzaktan bir yağmur bulutuna benzer. Âd Kavmi insanlarının da bu görüntüye aldanmış ve azâbı fark etmemiş olmaları mümkündür. Güney Arabistan'da araştırmalar yapan Doe, bir kum fırtınasını şöyle tarif etmektedir: Bir (kum fırtınasının) ilk işareti, kuvvetli rüzgârla savrulan ve yükselmekte olan akımlarla yüzlerce metre yükseğe çıkan kumla dolu bir buluttur 788.
Nitekim Âd Kavmi’nin kalıntısı olduğu düşünülen "Kumların Atlantis’i Ubar" da, metrelerce kalınlıktaki bir kum tabakasının altından çıkarılmıştır. Anlaşılan Kur’an’ın ifâdesiyle "yedi gün ve sekiz gece" süren kasırga, şehrin üzerine tonlarca kum yığmış ve kavmin insanlarını diri diri toprağa gömmüştür. Ubar'da yapılan kazılar da aynı gerçeği gösterir. Fransız Ça m'Interesse dergisi aynı tespiti şu ifâdeyle bildirir: "Ubar, çıkan bir fırtına neticesinde 12 metre kumun altına gömülmüştü." 789
Âd Kavmi’nin bir kum fırtınası ile toprağa gömüldüğünü gösteren en önemli delil ise, Kuran'da Âd Kavmi’nin yerini belirtmek için kullanılan "ahkaf" kelimesidir. Ahkaf Sûresindeki âyette geçen ifâde şöyledir: "Âd'ın kardeşini hatırla; onun önünden ve ardından nice uyarıcılar gelip geçmişti; hani o, Ahkaf'taki kavmini: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azâbından korkarım' diye uyarıp korkutmuştu." 790
Ahkaf Arapça'da "kum tepeleri" demektir ve "kum tepesi" anlamına gelen "hikf" kelimesinin çoğuludur. Bu ise Âd Kavmi’nin "kum tepeleri"yle dolu bir bölgede yaşadığını gösterir ki, bir kum fırtınası ile toprağa gömülmüş olmasının bundan daha mantıklı bir zemini olamaz. Bir yoruma göre, Ahkaf "kum tepeleri" anlamından çıkarak doğrudan bir bölgenin, güney Yemen'de Âd Kavmi’nin yaşadığı bölgenin adı haline gelmiştir. Ama bu da kelimenin kökeninin kum tepeleri olduğu gerçeğini değiştirmez, sadece kelimenin bu bölgedeki yoğun kum tepeleri nedeniyle yöreye has hale geldiğini gösterir.
Verimli topraklar üzerinde tarım yaparak yaşayan ve kendisine barajlar ve su kanalları yapan Âd Kavmi’ne "insanları içi boş hurma kütükleri gibi söküp atan" kum fırtınasıyla beraber gelen helâk, tüm kavmi kısa sürede yok etmiş olmalıdır.
786] 69/Haakka, 6-7
787] 46/Ahkaf, 24
788] Brian Doe, Southern Arabia, Thames and Hûdson, 1971, s. 21
789] Ça m’Interesse, Ocak 1993
790] 46/Ahkaf, 21
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kavmin tüm verimli ekili tarlaları, su kanalları, barajları kumlarla kaplanmış, tüm şehir ve içindekiler diri diri kuma gömülmüşlerdir. Kavim helâk edildikten sonra da zamanla genişleyen çöl, bu kavimden hiçbir iz bırakmayacak şekilde üzerlerini örtmüştür.
Sonuç olarak şöyle söylenebilir ki, tarihsel ve arkeolojik bulgular, Kur’an'da bahsi geçen Âd Kavmi’nin ve İrem şehrinin varlığını ve Kuran'da anlatıldığı biçimde helâk olduklarını ispatlamaktadır. Yapılan araştırmalarla bu kavmin kalıntıları, kumların içinden çıkarılmıştır.
İnsana düşen, kumların içine gömülmüş olan bu kalıntılara bakarak Kuran'da çok defa üzerinde durulan şekilde ibret almaktır. Allah Kuran’da, Âd Kavmi’nin kibirlenme nedeniyle doğru yoldan saptığını bildirir ve "yeryüzünde haksız yere büyüklenerek, 'kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?" dediklerini haber verir. Âyetin devamında da şöyle denir: "Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür..." 791
İşte insana düşen, bu değişmez gerçeği her zaman görmek, en büyük ve en üstün olanın her zaman için Allah olduğunu ve sadece O'na kulluk etmekle kurtuluşa erişilebileceğini bilmektir.
Semûd Kavmi
“Semûd (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: ‘Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (dalâlet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır.’ Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip öğreneceklerdir.” 792
Kur’an'da belirtildiğine göre Semûd kavmi de, aynı Âd kavmi gibi Allah'ın uyarılarını göz ardı etmiş ve bunun sonucunda helâk olmuştur. Günümüzde arkeolojik ve tarihsel çalışmalar sonunda Semûd kavminin yaşadığı yer, yaptığı evler, yaşama biçimi gibi birçok bilinmeyen, gün ışığına çıkartılmıştır. Kuran'da bahsedilen Semûd kavmi, bugün, hakkında birçok arkeolojik bulguya sahip olunan bir tarihsel gerçektir.
Semûd kavmiyle ilgili bu arkeolojik bulgulara bakmadan önce, elbette, Kuran'da anlatılan kıssayı incelemekte ve bu kavmin peygamberlerine çıkardıkları zorlukları gözden geçirmekte yarar var. Zira Kur’an her çağa hitap eden bir kitap olduğundan, Semûd kavminin kendisine gelen tebliği inkâr etmesi de her çağ için ibret alınması gereken bir olaydır.
Hz. Sâlih'in Tebliği: Kur’an’da Semûd kavmini uyarıp korkutması için Hz. Sâlih'in gönderildiğinden bahsedilir. Hz. Sâlih, Semûd halkı içinde tanınan bir kişidir. Onun hak dini tebliğ etmesini ummayan kavim ise, kendilerini içinde bulundukları sapkınlıktan uzaklaşmaya çağırması karşısında şaşkınlığa düşmüştür. İlk tepki, yadırgama ve kınamadır:
“Semûd (halkına da) kardeşleri Sâlih'i (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah'a ibâdet edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür
791] 41/Fussılet, 15
792] 54/Kamer, 23-26
HELÂK
- 193 -
geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duâları) kabul edendir.’ Dediler ki: ‘Ey Sâlih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi dâvet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." 793
Sâlih Peygamber'in çağrısına halkın az bir kısmı uydu, çoğu ise anlattıklarını kabul etmedi. Özellikle de kavmin önde gelenleri Hz. Sâlih'i inkâr ettiler ve ona karşı düşmanca bir tavır takındılar. Hz. Sâlih'e inananları güçsüz duruma düşürmeye, onları baskı altına almaya çalıştılar. Hz. Sâlih'in kendilerini Allah'a ibâdet etmeye çağırmasına öfke duyuyorlardı. Bu öfke sadece Semûd halkına özgü de değildi aslında; Semûd kavmi, kendisinden önce yaşayan Nûh ve Âd Kavimleri’nin yaptığı hatayı yapıyordu. Kur’an’da bu üç toplumdan şöyle söz edilir: “Sizden öncekilerin, Nûh kavminin, Âd ve Semûd ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah'tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: ‘Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.” 794
Hz. Sâlih'in uyarılarına rağmen kavim, Allah hakkında kuşkulara kapılmaya devam etti. Ancak yine de Hz. Sâlih'in peygamberliğine inanmış bir grup vardı ki bunlar, daha sonra azap geldiğinde Hz. Sâlih ile beraber kurtarılacaklardı. Önde gelenler ise, Hz. Sâlih'e iman etmiş olan topluluğa zorluk çıkarmaya çalıştılar: “Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler), içlerinden iman edip de onlarca zayıf bırakılanlara (müstaz'aflara) dediler ki: ‘Sâlih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?’ Onlar: ‘Biz gerçekten onunla gönderilene iman edenleriz’ dediler. Büyüklük taslayanlar (müstekbirler de şöyle) dedi: ‘Biz de, gerçekten sizin inandığınızı inkâr edip tanımayanlarız.” 795
Semûd kavmi hâlâ Allah ve Hz. Sâlih'in peygamberliği hakkında kuşkulara kapılmaktaydı. Üstelik bir kısmı, Hz. Sâlih'i açık olarak inkâr ediyordu. Hatta, inkâr edenlerden bir grup -hem de sözde Allah Adına- Hz. Sâlih'i öldürmek için planlar yapıyordu: “Dediler ki: ‘Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık.’ (Sâlih) Dedi ki: ‘Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler) Allah katında (yazılı)dır. Hayır, siz imtihan edilmekte, denenmekte olan bir kavimsiniz.’ Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: ‘Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velîsine: ‘Âilesinin yok oluşuna biz şâhit olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz’ diyelim.’ Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk.” 796
Hz. Sâlih, Allah’ın vahyi üzerine, kavminin Allah'ın emirlerine uyup uymayacaklarını belirlemek için Allah’tan bir mûcize olmak üzere son bir deneme olarak onlara dişi bir deve gösterdi. Kendisine itaat edip etmeyeceklerini sınamak için kavmine, sahip oldukları suyu bu dişi deve ile paylaşmalarını ve ona zarar vermemelerini söyledi. Böylece kavim bir denemeden geçirildi. Kavminin
793] 11/Hûd, 61-62
794] 14/İbrâhim, 9
795] 7/A’râf, 75-76
796] 27/Neml, 47-50
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Sâlih'e cevabı ise, bu deveyi öldürmek oldu. Şuarâ Sûresi'nde, bu olayların gelişimi şöyle anlatılır: “Semûd (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Sâlih: ‘Sakınmaz mısınız?’ demişti. ‘Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; Siz burada güvenlik içinde mi bırakılacaksınız? Bahçelerin, pınarların içinde, ekinler ve yumuşak tomurcuklu göz alıcı hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla zevkli evler yontuyorsunuz. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar).’ Dediler ki: ‘Sen ancak büyülenmişlerdensin. Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin; eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir âyet (mûcize) getir görelim.’ Dedi ki: ‘İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azâbı sizi yakalar.’ Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular.” 797
Hz. Sâlih ile kavmi arasındaki mücâdele Kamer Sûresi'nde ise şöyle bildirilir: “Semûd (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: ‘Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (dalâlet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır.’ Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip öğreneceklerdir. Gerçek şu ki Biz, bir fitne (imtihan ve deneme konusu) olarak o dişi deveyi kendilerine göndereniz. Şu halde sen onları gözleyip bekle ve sabret. Ve onlara, suyun aralarında kesin olarak pay edildiğini haber ver. Su alış sırası (kiminse, o) hazır bulunsun. Derken arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağını kapıp hayvanı ayağından biçip yere devirdi.” 798
Deveyi öldürdükten sonra kendilerine azâbın çabucak gelmemesi, kavmin azgınlığını daha da arttırdı. Hz. Sâlih'i rahatsız etmeye, onu eleştirmeye ve yalancılıkla suçlamaya başladılar: “Böylelikle dişi deveyi öldürdüler ve Rablerinin emrine karşı çıkıp (Sâlih'e de şöyle) dediler: ‘Ey Sâlih, eğer gerçekten gönderilenlerden (bir peygamber) isen, vaad ettiğin şeyi getir bakalım!” 799
Allah, inkâr edenlerin kurdukları hileli düzenleri boşa çıkarttı ve Hz. Sâlih'i kötülük yapmak isteyenlerin ellerinden kurtardı. Bu olaydan sonra artık kavme her türlü tebliği yaptığını ve hiç kimsenin öğüt almadığını gören Hz. Sâlih, kavmine kendilerinin üç gün içinde helâk olacaklarını bildirdi: “...(Sâlih) Dedi ki: 'Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaaddir.” 800
Nitekim üç gün sonra Hz. Sâlih'in uyarısı gerçekleşti ve Semûd kavmi helâk edildi: “O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semûd (halkı) gerçekten Rablerini inkâr etmişler, O’na nankörlük yapmışlardı. Haberiniz olsun; Semûd (halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi).” 801
Semûd Kavmi Hakkındaki Arkeolojik Bulgular: Günümüzde Semûd kavmi, Kur’an’da bahsi geçen kavimler içinde hakkında en fazla bilgiye sahip
797] 26/Şuarâ, 141-157
798] 54/Kamer, 23-29
799] 7/A’râf, 77
800] 11/Hûd, 65
801] 11/Hûd, 67-68
HELÂK
- 195 -
olunanlardan bir tanesidir. Tarih kaynakları da, Semûd isimli bir kavmin yaşadığına deliller sunmaktadır.
Kuran'da bahsi geçen Hicr halkı ve Semûd kavminin aslında aynı kavim oldukları tahmin edilmektedir; zira Semûd Kavmi’nin bir başka ismi de Ashâb-ı Hicr'dir. Bu durumda "Semûd" kelimesi bir halkın ismi, Hicr şehri ise bu halkın kurduğu şehirlerden biri olabilir. Nitekim Yunan coğrafyacı Pliny'nin tarifleri de bu yöndedir. Pliny, Semûd kavminin oturmakta olduğu yerlerin Domatha ve Hegra olduğunu yazmıştır ki, buralar günümüzdeki Hicr kentidir. 802
Semûd kavminden bahseden, bilinen en eski kaynak, Babil Kralı II. Sargon'un bu kavme karşı kazandığı zaferleri anlatan Babil devlet kayıtlarıdır (MÖ 8. yüzyıl). Sargon, Kuzey Arabistan'da yaptığı bir savaş sonunda onları yenmiştir. Yunanlılar da bu kavimden bahsetmekte ve Aristo, Batlamyus ve Pliny'nin yazılarında isimleri "Thamudaei", yani "Semûdlar" olarak anılmaktadır.803 Peygamberimizden önce, yaklaşık MS 400-600 yılları arasında ise izleri tamamen silinmiştir.
Kuran'da Âd ve Semûd kavimlerinin isimleri daima birlikte anılır. Dahası Allah âyetlerde, Semûd kavmine Âd kavminin helâkinden ders almalarını öğütlemektedir. Bu ise, Semûd kavminin Âd kavmi hakkında detaylı bir bilgi sahibi olduğunu gösterir: “Semûd (toplumuna da) kardeşleri Sâlih'i (gönderdik. Sâlih:) ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur... (Allah'ın) Âd (kavminden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlardan evler yontuyordunuz. Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın, yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.” 804
Âyetlerden anlaşıldığına göre Âd kavmi ve Semûd kavmi arasında bir ilişki vardır, hatta belki de Âd kavmi, Semûd kavminin tarihinin ve kültürünün bir parçasıdır. Hz. Sâlih, Semûd kavmine Âd kavminin örneğini hatırlamalarını ve bundan ders almalarını emretmektedir.
Âd kavmine de kendilerinden önce yaşamış olan Nûh kavminin örnekleri gösterilmiştir. Âd kavminin Semûd kavmi için tarihsel bir önemi olması gibi, Nûh kavminin de Âd kavmi için tarihsel bir önemi vardır. Bu kavimler birbirlerinden haberdardırlar ve belki de aynı soydan gelmektedirler. Oysa Âd kavmi ve Semûd kavimlerinin yaşadıkları yerler, birbirlerinden coğrafî olarak uzak bir konumdadırlar. Bu iki kavim arasında görünüşte herhangi bir bağlantı yoktur; öyleyse âyette Semûd kavmine hangi sebepten dolayı Âd kavmini hatırlamaları söylenmektedir?
Cevap, biraz araştırıldığında ortaya çıkar. Âd ve Semûd kavimleri arasındaki coğrafî uzaklık aldatıcıdır. Semûd kavmi Âd kavmini bilmekteydi, çünkü bu iki kavim, büyük bir olasılıkla aynı kökenden geliyorlardı. Ana Britannica Ansiklopedisi "Semûdlar" başlığı altında bu kavimden şöyle bahseder: Semûd, Eski Arabistan'da önem taşıdığı anlaşılan kabile ya da kabileler topluluğudur. Güney Arabistan kökenli oldukları, ancak içlerinden büyük bir grubun çok eskiden kuzeye göç ederek Aslab Dağı yamaçlarına yerleştiği sanılmaktadır. Hicaz ve Şam
802] “Hicr” maddesi, İslâm Ansiklopedisi: İslâm Âlemi, Tarihi, Coğrafya, Etnoğrafya ve Bibliyografya Lugati, Cilt 5/1, s. 475
803] Phillip Hitti, A History of the Arabs, London: Macmillan, I970, s. 37
804] 7/A’râf, 73-74
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arasında yaşayan Semûdlar, Ashâb-ı Hicr olarak bilinir. Son arkeolojik araştırmalarda, Arabistan'ın orta kesimlerinde Semûdlar'a ait çok sayıda kaya, resim ve yazı ortaya çıkartılmıştır 805.
Semûd medeniyetinin kullandığı bir çeşit alfabenin (buna "Semûdik alfabe" ismi verilir) çok benzeri bir alfabeye hem Hicaz'da, hem Güney Arabistan'da rastlanmıştır. Bu alfabe, ilk defa Orta Yemen'deki bugünkü Semûd kasabası yakınlarında bulunmuştur. Bu bölgenin kuzeyinde Rub al-Khali, güneyinde Hadramût ve batısında da Sabwah kenti vardır.
Daha önce Âd kavminin, Güney Arabistan'da yaşayan bir kavim olduğunu görmüştük. Âd kavminin yaşadığı bölgede, özellikle Âd'ın torunları olan Hadramîler'in yaşadıkları bölgenin ve başkentlerinin yakınlarında Semûd kavmine âit bulguların elde edilmesi ise son derece önemlidir. Bu durum, Kur’an’da işaret edilen Âd-Semûd kavimlerinin bağlantısını da açıklar. Bu bağlantı, Hz. Sâlih'in, Semûdların Âd kavminin yerine geldiklerini belirten sözünde şöyle açıklanmaktadır: “Semûd (toplumuna da) kardeşleri Sâlih'i (gönderdik. Sâlih:) ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur... (Allah'ın) Âd (kavminden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini hatırlayın.” 806
Kısacası Semûd kavmi, Allah'ın elçilerine uymamanın karşılığını helâk olarak ödemiştir. Yapmakta oldukları yapılar, sanat eserleri kendilerini azaptan koruyamamıştır. Semûd kavmi, daha önceki ve sonraki birçok inkârcı kavim gibi şiddetli bir azapla helâk edilmiştir.
Sulara Gömülen Firavun
"Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Onlar, Rablerinin âyetlerini yalanladılar; biz de günahları dolayısıyla onları yıkıma uğrattık. Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü zulmeden kimselerdi." 807
Eski Mısır medeniyeti, Mezopotamya'da aynı tarihlerde kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biri ve döneminin en ileri sosyal düzenine sahip organize devleti olarak bilinir. MÖ 3000'ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil nehrinden faydalanmaları ve ülkenin doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olmaları Mısırlılar'ın sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştu.
Ancak bu uygarlık, Kuran'da inkâr sisteminin en açık ve net tarif edildiği "firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyetti. Büyüklük taslamışlar, sırt çevirmişler ve inkâr etmişler, bunların neticesinde de ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helâk olmaktan kurtaramamıştı.
Firavunların Otoritesi: Mısır uygarlığının temelinde Nil nehrinin bereketi vardı. Bu nehrin hayat verici özelliği sayesinde Mısırlılar Nil vaadisinde yerleşmiş ve yağmur mevsimlerine bağımlı kalmAdan nehirden sağladıkları suyla tarım yapabilmişlerdi. Tarihçi Ernst H. Gombrich, bu konuda şunları söyler: "Afrika sıcaktır. Aylarca yağmur yağmaz. Bundan dolayı bu büyük kıtanın pekçok yeri kuraktır. Ülkenin o bölümleri çöllerle kaplıdır. İşte Mısır'ın sağı ve solu da bu durumdadır.
805] “Semûdlar” maddesi, Ana Britannica, Cilt 19, s. 232
806] 7/A’râf, 73-74
807] 8/Enfâl, 54
HELÂK
- 197 -
Mısır'da da aslında çok az yağmur yağar. Ama orada yağmura pek ihtiyaç yoktur, çünkü Nil ırmağı boydan boya ülkenin ortasından akar gider." 808
Böylesine büyük önemi olan Nil nehrini kontrolü altında tutan, aynı zamanda Mısır'ın en önemli ticaret ve tarım kaynağını da kontrol edebilmekteydi. Firavunlar da işte bu yolla Mısır üzerinde büyük hâkimiyet kurmuşlardı.
Nil vâdîsinin dar ve uzunlamasına yapısı, nehrin etrafına kurulan yerleşim birimlerinin fazlaca genişlemesine olanak vermemiş, büyük şehirlerden oluşan bir uygarlık yerine daha ufak çaplı kasaba ve köylerden oluşan bir medeniyet şekillenmişti. Bu faktör de firavunların halk üzerindeki hâkimiyetini perçinledi.
Tarihte ilk olarak Kral Menes'in MÖ 3000 dolaylarında eski Mısır'ı büyük üniter bir devlet olarak kendi hâkimiyeti altında birleştirdiği ve ilk Mısır firavunu olduğu bilinir. Aslında, "firavun" nitelendirmesi ilk zamanlarda Mısır kralının yaşadığı sarayı tanımlamaktayken, zamanla, Mısır krallarının ünvanı haline geldi. Bu nedenle Eski Mısır'ın hükümdarları olan krallar zamanla "firavun" olarak anılmaya başlandı.
Tüm devletin ve ülke topraklarının sahibi, yöneticisi ve hükümdarı olan bu firavunlar, eski Mısır'ın çok tanrılı çarpık dininde, en büyük tanrının dünyadaki bir yansıması olarak kabul edildiler. Mısır topraklarının idaresi, paylaştırılması, gelirleri kısacası ülke sınırları içindeki her türlü mal ve hizmet üretimi firavun için gerçekleştiriliyordu.
Yönetimdeki mutlakiyet, ülkenin yöneticisi olan firavunu, her dilediğini yaptırabilecek bir güç sahibi kılmıştı. Henüz ilk sülalenin kurulmasıyla birlikte, Mısır'ın ilk kralı olan Menes döneminde, Nil suyunun kanallar vasıtasıyla halka ulaştırılmasına başlanmış, ayrıca ülkede yapılan üretim kontrol altına alınarak tüm mal ve hizmet üretiminin krala aktarılması sağlanmıştı. Bu mal ve hizmetleri kral, halkının ihtiyacı olduğu oranda dağıtıyor, paylaştırıyordu. Ülkede böyle bir hâkimiyet kuran kralların, halkı boyunduruk altına almaları zor olmadı. Mısır kralı, yani daha sonra yaygınlaşacak sıfatıyla firavun, halkının tüm ihtiyaçlarını karşılayan büyük kudret sahibi birisi olarak kutsal bir varlık sayıldı ve tanrılaştırıldı. Firavunlar da, zamanla kendilerinin tanrı olduklarına kesin olarak inandılar.
Kuran'da bahsedilen Firavun'un Hz. Mûsâ ile yaptığı konuşmalardaki bazı sözleri bunu kanıtlar niteliktedir. Hz. Mûsâ'yı "andolsun, benim dışımda bir ilâh edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım" 809 diyerek tehdit etmesi, ya da yakın çevresindeki insanlara "sizin için benden başka ilâh olduğunu bilmiyorum"810 demesi kendisinin bir tanrı olduğuna inanmasından kaynaklanıyordu.
Dinî İnançlar: Tarihçi Heredot'a göre Eski Mısırlılar dünyanın en "dindar" insanlarıydılar. Ancak dinleri "Hak Din" değil, çok tanrılı sapkın bir dindi ve içinde bulundukları koyu tutuculuk Sebebiyle bu sapkın dinlerinden bir türlü vazgeçemiyorlardı.
Eski Mısır kavmi, içinde yaşadığı doğal çevre şartlarından çok etkilenmişti. Mısır'ın doğal coğrafyası ülkeyi dış saldırılara karşı çok iyi koruyordu. Mısır'ın
808] Ernst H. Gombrich, Dünya Tarihi, Çev. Ahmet Mumcu, İstanbul: İnkilap Kitabevi, 1997, s. 25
809] 26/Şuarâ, 29
810] 28/Kasas, 38
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dört bir yanı çöllerle, dağlık arâzîlerle ve denizlerle çevriliydi. Ülkeye yapılabilecek saldırıların iki geçiş yolu bulunuyordu ve bu yolları da savunmak Mısır orduları için son derece kolaydı. Böylece Mısırlılar, bu doğal koşullar sayesinde dış ülkelerden soyutlanmış olarak kaldılar. Ancak geçen yüzyıllar, bu soyutlanmayı koyu bir taassuba dönüştürdü. Böylece Mısırlılar yeni gelişmelere ve yeniliklere kapalı, dinleri konusunda son derece tutucu bir görünüm kazandılar. Kuran'da sıkça bahsedilen "ataların dini" onların en önem verdikleri değerleri haline geldi.
Bu nedenle Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun, Firavun'a ve yakın çevresine Hak Din'i tebliğ ettiklerinde "Onlar: Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" 811 diyerek yüz çevirmişlerdi.
Eski Mısır'ın dini bir kaç kola ayrılmıştı. Bunların en önemlileri devletin resmi dini, halkın inanışları ve ölümden sonraki yaşam ile ilgili inanışlardan oluşuyordu.
Devletin resmî dinine göre Firavun, kutsal bir varlıktı. O, tanrılarının dünyadaki bir yansımasıydı ve görevi de dünyada insanlara adâlet dağıtmak ve onları korumaktı. Halkın arasında yaygın olan inanışlar son derece karışıktı ve devletin resmi dini ile çatışan inançlar da Firavun yönetimi tarafından baskı altına alınmıştı. Temelde çok tanrıya inanılıyor, bu tanrılar genellikle hayvan başlı ve insan vücutlu olarak tasvir ediliyordu. Ancak bölgeden bölgeye değişebilen yerel geleneklerle de karşılaşmak mümkündü.
Ölümden sonraki hayat Mısır inançlarının en önemli bölümünü oluşturuyordu. Beden öldükten sonra ruhun yaşamaya devam ettiğine inanıyorlardı. Onlara göre ölünün ruhu görevli melekler tarafından Yargıç Tanrı ve şahitlik için hazır bulunan kırk iki yargıcın karşısına çıkarılıyor, ortaya bir tartı koyuluyor ve ruhun kalbi bu tartı ile tartılıyordu. İyilikleri ağır gelenler güzel bir mekâna geçiyor ve mutluluk içinde yaşıyor, kötülükleri ağır gelenler ise büyük işkenceler görecekleri bir yere yollanıyorlardı. Burada "Ölülerin Yiyicisi" Adı verilen garip bir yaratık tarafından sonsuza dek işkence görüyorlardı.
Mısırlılar'ın âhiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve O'na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf'un tarihi, İsrailoğulları'nın Mısır'a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir.
Öte yandan, tarihi kaynaklarda Hz. Mûsâ öncesinde kavmi tek ilâhlı dinlere çağıran Mısırlılar'dan da bahsedilmektedir. Bu, Mısır tarihinin en dikkat çekici firavunu Neferkheperure Amenhotep'dir, yani IV. Amenofis.
811] 10/Yûnus, 78
HELÂK
- 199 -
Tek Tanrıya İnanan Firavun; IV. Amenofis: Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskıcı, savaşçı ve acımasız kişilerdir. Bu firavunların ortak özellikleri; Mısır'ın çok tanrılı dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılaştırmalarıdır.
Ancak Mısır tarihinde bir tek Firavun vardır ki, diğerlerinden çok farklıdır. Bu Firavun tek bir Yaratıcı'ya inanılması gerektiğini savunmuş, bu yüzden Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazı askerler tarafından büyük baskıya maruz kalmış, sonunda da öldürülmüştür. Bu Firavun MÖ 14. yüzyılda başa geçmiş olan IV. Amenofis'tir.
IV. Amenofis MÖ 1375'te tahta çıktığında yüzyılların getirdiği bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karşılaştı. Bu döneme dek toplum yapısı ve halkın kraliyet sarayı ile olan ilişkileri değişmeden gelmişti. Toplum, dış olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapılarını kapalı tutuyordu. Antik Yunan gezginleri tarafından da tespit edilen bu çılgın tutuculuk, yukarıda da açıkladığımız gibi, Mısır'ın doğal coğrafi koşullarından kaynaklanmaktaydı.
Firavunların halka benimsettirdiği resmi din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa IV. Amenofis, resmi dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich şöyle yazıyor: Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların rahiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı 812.
Babasının ölümünden sonra genç yaştaki IV. Amenofis, büyük bir baskıya maruz kaldı. Bu baskının Sebebi, geleneksel çok tanrılı Mısır dinini değiştirerek tek tanrı inancına dayalı bir din getirmiş olması ve her alanda köklü değişikliklere girişmesiydi. Ancak Teb önde gelenleri bu dini tebliğ etmesine müsâade etmediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-aton" Adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis de "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen Adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Bu gelişmelerden hoşnut olmayan Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar.
Akhenaton'dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu II. Ramses başa geçti. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Mûsâ ile mücâdele eden firavundu. 813
812] E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Çev. Bedrettin Cömert, 4.b., İstanbul: Remzi Kitabevi, 1992, s. 41
813] Eli Barnavi, Historical Atlas of The Jewish People, London: Hutchinson, 1992, s. 4; “Egypt”, Encyclopædia Judaica, Cilt 6, s. 481 ve “The Exodus and Wanderings in Sinai”, Cilt 8, s. 575; Le Monde de la Bible, No: 83, Temmuz-Ağustos 1983, s. 50; Le Monde de la Bible, No:102, Ocak-Şubat 1997, ss. 29-32; Edward F. Wente, The Oriental Institute News and No-
200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Mûsâ'nın Gelişi: Eski Mısırlılar koyu taassupları Sebebiyle putperest inanışlarından vazgeçmiyorlardı. Tek bir Allah'a ibâdet edilmesi gerektiğini tebliğ eden kişiler gelmişti ama Firavun'un kavmi hep eski sapkın inanışlarına geri dönmüştü. Sonuçta Hz. Mûsâ, hem Mısır halkının hak dine karşı batıl bir sistemi benimsemiş olduğu ve hem de İsrailoğulları'nın köleleştirilmiş olduğu bir dönemde Allah tarafından Elçi (Rasûl) olarak gönderildi. Hz. Mûsâ, hem Mısır'ı hak dine davet etmek hem de İsrailoğulları'nı kölelikten kurtararak doğru yola iletmekle görevlendirilmişti. Kuran'da, bu konuya şöyle dikkat çekilir:
“Mü'min olan bir kavim için hak olmak üzere, Mûsâ ve Firavun'un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız. Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp Kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım', Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.” 814
Firavun yeni doğan erkek çocukların hepsini öldürterek İsrailoğulları'nın sayıca artmasını engellemek istiyordu. Bu sebeple annesi, Hz. Mûsâ'yı Allah'ın ilhamıyla, bir sepetin içine yerleştirerek nehre bıraktı. Onu Firavun'un sarayına götürecek bir yoldu bu. Kuran'da bu konuyla ilgili âyetler şöyledir:
“Mûsâ'nın annesine: ‘Onu emzir, şâyet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız’ diye vahyettik (bildirdik). Nihâyet Firavun'un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi. Firavun'un karısı dedi ki: ‘Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlât ediniriz.’ Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi.” 815
Firavun'un karısı Hz. Mûsâ'nın öldürülmesini engelledi ve onu evlat edindi. Böylece Hz. Mûsâ çocukluk yıllarını Firavun'un sarayında geçirdi. Allah'ın yardımıyla kendi öz annesi de ona süt annesi olarak saraya getirildi.
Bir dönem sonra, Hz. Mûsâ İsrailoğulları'ndan birisinin bir Mısırlı tarafından eziyete uğratıldığını görünce duruma müdahale etti. Fakat şehrin önde gelenleri bu davranışın karşılığını ölüm cezâsı olarak belirlediler. Bunun üzerine Hz. Mûsâ Mısır'dan uzaklaştı ve Medyen'e geldi. Burada geçirdiği sürenin sonunda Allah onunla konuşacak ve ona peygamberlik görevi verecekti. Görevi Firavun'a geri dönmek ve Allah'ın dinini tebliğ etmekti.
Firavun'un Sarayı: Hz. Mûsâ ve kardeşi Hz. Hârun, Allah'ın emri doğrultusunda Firavun'a gittiler ve ona Hak Din'i tebliğ ettiler. İstekleri de, artık Firavun'un İsrailoğulları'na eziyet vermemesi ve onları serbest bırakarak Hz. Mûsâ ile birlikte gitmelerine izin vermesiydi. Firavun için yıllarca yanında tuttuğu birinin, karşısına çıkıp böyle konuşması kabul edilemez bir durumdu. Bu sebeple Firavun tes, No:144, Kış 1995; Jacques Legrand, Chronicle of The World, Paris: Longman Chronicle, SA International Publishing,1989, s. 68; David Ben-Gurion, A Historical Atlas Of the Jewish People, New York: Windfall Book, 1974, s. 32
814] 28/Kasas, 3-6
815] 28/Kasas, 7-9
HELÂK
- 201 -
onu nankörlükle suçladı: “(Gittiler ve Firavun:) Dedi ki: ‘Biz seni içimizde daha çocukken yetiştirip büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi? Ve sen, yapacağın işi (cinâyeti) de işledin; sen nankörlerdensin.” 816
Firavun Hz. Mûsâ'ya duygusallıkla yaklaşmaya çalışıyordu. Mâdemki onu büyütüp yetiştirenler kendileriydi, Hz. Mûsâ'nın onlara uyması gerekiyordu. Firavun'un yaratmaya çalıştığı bu duygusal atmosfer, kavmin önde gelenlerini de etkilemeye yarayacaktı. Onlar da Firavun'a hak vereceklerdi böylece.
Öte yandan, Hz. Mûsâ'nın tebliğ ettiği Hak Din, Firavun'un gücünü elinden alıyor, onu diğer insanların mertebesine indiriyordu. Böylece Hz. Mûsâ'ya uyması gerekecekti. Sonra, İsrailoğulları'nı serbest bırakırsa elindeki iş gücünün önemli bir kısmını da kaybedecekti.
Tüm bu sebeplerden dolayı Firavun, Hz. Mûsâ'nın anlattıklarını dinlemedi bile. Aklınca onunla alay etmeye çalıştı, saçma sorular sorarak konuyu dağıtmaya gayret etti. Bu arada Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun'u düzeni bozmaya çalışan kişiler olarak gösterip onları suçlu çıkarmaya da çalışıyordu. Sonuç olarak ne Firavun, ne de yakın çevresindeki kavmin önde gelenleri Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun'a itaat etmediler. Kendilerine açıklanan Hak Din'e de uymadılar. Bunun üzerine Allah, üzerlerine çeşitli felâketler gönderdi.
Firavun'a ve Yakın Çevresine Gelen Felâketler: “Felâketler tüm memleketi sarmıştı. Her yerde kan vardı.817 Firavun ve yakın çevresi kendi çok tanrılı sistemlerine, putperest inanışlarına, yani "atalarının dini"ne öylesine koyu bir taassupla bağlanmışlardı ki, hiçbir şekilde bundan dönmeyi göze almıyorlardı. Hz. Mûsâ'nın getirmiş olduğu iki mûcize, yani elinin beyaz çıkması ve asasının yılana dönüşmesi bile, onları batıl inançlarından döndürmemişti. Üstelik bunu açıkça ifâde ediyorlardı. Şöyle demişlerdi: “Onlar: Bizi büyülemek için mûcize (âyet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz.” 818
Bu tutumlarının karşılığında Allah, onlara dünyada da bir azap tattırmak için âyetin ifâdesiyle "ayrı ayrı mûcizeler"819 olarak felâketler yolladı. Bunlardan ilki kuraklık ve dolayısıyla elde edilen ürünlerin azalmasıydı. Konuyla ilgili Kuran âyeti şöyledir: “Andolsun, Biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” 820
Mısırlılar tarım sistemlerini Nil nehrine dayandırmışlardı ve bu sayede doğal şartların değişimi onları etkilemiyordu. Ancak Firavun ve yakın çevresinin Allah'a karşı büyüklenmesi ve Allah'ın peygamberini tanımaması Sebebiyle kendilerine beklenmedik bir felâket gelmişti. Büyük bir ihtimalle, çeşitli sebeplerle Nil'in seviyesinde büyük bir düşüş yaşanmış ve nehirden çıkan sulama kanalları yeterli miktarda suyu tarım arâzîlerine taşıyamamıştı. Aşırı sıcaklar da ürünlerin kurumasına sebep olmuştu. Böylece, Firavun ve önde gelenler hiç beklemedikleri bir yönden, çok güvendikleri Nil nehrinden kaynaklanan bir felâketle karşılaştılar. Bu kuraklık, kendi kavmine "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan
816] 26/Şuarâ, 18-19
817] Ipuwer Papirüsü, 2. Bölüm, 5-6
818] 7/A’râf, 132
819] A’râf Sûresi, 133
820] 7/A’râf, 130
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?"821 diye seslenen Firavun'u da en güzel biçimde yalanlıyordu.
Fakat âyette de belirtildiği gibi "öğüt alıp düşünmeleri" gerekirken, bu olanları Hz. Mûsâ'nın ve İsrailoğulları'nın getirdiği bir uğursuzluk olarak kabul ettiler. Bâtıl inançları ve atalarının dini Sebebiyle böyle bir düşünceye saplanmışlardı. Bu yüzden de büyük sıkıntılar çekmeye mahkûmdular. Ancak başlarına gelecekler bununla sınırlı değildi. Bu, daha başlangıçtı. Ardından Allah, bir seri felâket gönderdi. Bu felâketler Kuran'da şöyle bildirilmiştir: “Bunun üzerine, ayrı ayrı mûcizeler (âyetler) olarak üzerlerine tûfân, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan Musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu/günahkâr bir kavim oldular.” 822
Allah'ın Firavun'a ve çevresindeki inkârcı kavme yolladığı bu felâketlerden Tevrat'ta da Kuran ile bir mutabakat halinde ayrıntılarıyla bahsedilir:
“Ve eğer sen salıvermek istemezsen, işte, ben senin bütün sınırlarını kurbağalarla vuracağım. Ve ırmak kurbağalarla kaynayacak, ve çıkacaklar, ve senin evine, ve senin yatak odana, ve senin yatağının üzerine, ve kullarının evlerine ve kavmine ve fırınlarına ve hamur teknelerine girecekler.” 823
“Ve Rab Mûsâ'ya dedi: Hârun'a de: Değneğini uzat ve yerin tozuna vur, ta ki bütün Mısır diyarında tatarcık olsun.” 824
“Ve bütün Mısır diyarı üzerine çekirge çıktı, ve Mısır'ın bütün Hûduduna kondu; gâyet çok idiler, ondan evvel böyle çekirge, bunun gibisi olmamıştı, ondan sonra da böylesi olmayacaktır.” 825
“...Fakat Rabbin söylediği gibi Firavun'un yüreği katılaştı, ve onları dinlemedi.” 826
Firavun'a ve yakın çevresine üst üste korkunç felâketler geliyordu. Bu felâketlerin önemli bir özelliği, bunların bir kısmının putperest kavmin tanrı olarak tapındığı şeylerden kaynaklanmasıydı. Örneğin Nil nehri ya da kurbağalar onlar için kutsaldı ve bunları tanrılaştırmışlardı. Onlar "tanrılarından" medet umar ve yardım dilerken, Allah hatalarını görmeleri ve yaptıkları günahların karşılığını almaları için onları bu "tanrıları" aracılığıyla azaplandırdı.
Tevrat yorumcularına göre "kan", Nil nehrinin kana dönmesidir. Mecazi anlamda bu, nehrin renginin kıpkırmızı olmasıyla açıklanabilir. Nehre bu rengi veren özellik ise, bir yoruma göre, bir bakteri çeşitidir. Mısırlılar'ın ana hayat kaynakları Nil'di. Bu kaynağa herhangi bir zarar gelmesi, tüm Mısır için ölüm anlamına gelirdi. Eğer Nil nehrini bakteriler kırmızıya çevirecek kadar yoğun oranda kaplamışsa bu, suyu kullanan her canlının da bu bakterilerden zarar görmesine yol açacaktı.
Bugüne dek yapılan araştırmalarda, kırmızı renge sebep olarak; protozoalar, zooplanktonlar, tatlı ve tuzlu su planktonları (phytoplankton) ve
821] 43/Zuhruf, 51
822] 7/A’râf, 133
823] Çıkış, 8/2-3
824] Çıkış, 8/16
825] Çıkış, 10/14
826] Çıkış, 8/19
HELÂK
- 203 -
dinoflagellatesler gösterilmektedir.827 Tüm bu jenerasyonlar (bitki, mantar ve protozoa) suyu desoksijene ederek canlılar için zehir etkisi taşıyan zararlı toksinler üremesine sebep olurlar.
ABD Ulusal Balıkçılar Birliği'nden Patricia A. Tester, New York Bilimler AkÂdemisi Yıllığı'na yazdığı bir yazısında, en az 50 cins phytoplanktonun toksit olduğunu, ve bunların deniz hayatına zarar verdiğini açıklamıştır. Aynı yayında KanAda Sağlık Bakanlığı'ndan Ewen C. D. Todd ise, tarihsel verilere dayanarak yaklaşık 25 çeşit phytoplanktonun dünya çapında çeşitli salgınlara sebep olduğunu iddia etmiştir. W. W. Carmichael ve I. R. Falconer ise, tatlı sularda yaşayan mavi yeşil algler'n sebebiyet verdiği hastalıkların bir listesini çıkarmışlardır. Kuzey Carolina Devlet Üniversitesi'nden Deniz ekolojisti Joann M. Burkholder ise, Pfiesteria piscimorte isimli bir dinoflagellate tanımlamıştır. Bu, türünün Adından da anlaşıldığı gibi, balıkları öldüren bir cinstir.
Firavun zamanında da bu şekilde zincirleme bir felâketler serisi yaşanmış olabilir: Nil zehirlendiğinde balıklar da ölür ve Mısırlılar önemli bir gıda maddesinden yoksun kalırlar. Bu sırada yumurtaları balıklar tarafından tüketilmeyen kurbağalar da aşırı oranda üreyerek etrafı istila ederler, ancak daha sonra onlar da zehirlenerek ölürler. Balıkların ve kurbağaların ölümü, Nil'in zehiri ile birlikte verimli toprakları da zehirler. Kurbağa neslinin tükenmesi ise, çekirge ve buğday güveleri gibi böceklerin aşırı üremesine Sebebiyet verir.
Elbette bu sayılanlar sadece birer yorumdur. Sonuç olarak, felâketler her nasıl cereyan etmiş ve her ne etki bırakmışlarsa da, ne Firavun ne de kavmi bundan öğüt alarak Allah'a tevbe etmediler, yine büyüklenmeye devam ettiler. Firavun ve yakın çevresi öylesine ikiyüzlüydüler ki, akıllarınca Hz. Mûsâ'yı ve dolayısıyla Allah'ı (Allah'ı tenzih ederiz) kandırmayı planlıyorlardı. Korkunç azap üzerlerine gelince hemen Hz. Mûsâ'yı çağırmış, kendilerini bundan kurtarmasını istemişlerdi: “Başlarına iğrenç bir azâb çökünce, dediler ki: ‘Ey Mûsâ, Rabbine -sana verdiği ahid Adına- bizim için duâ et. Eğer bu iğrenç azâbı üzerimizden çekip giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz. Ne zaman ki, onların erişebilecekleri bir süreye kadar, o iğrenç azâbı çekip giderdik, onlar yine andlarını bozdular.” 828
Mısır'dan Çıkış: Firavun'a ve yakın çevresine Hz. Mûsâ vasıtasıyla sakınmaları gereken şeyler açıklanmış, Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip, peygamberi delilik ve yalancılıkla suçladılar. Allah da onlar için alçaltıcı bir son hazırladı. Ve Hz. Mûsâ'ya olacakları vahyetti: “Mûsâ'ya: 'Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz' diye vahyettik. Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. ‘Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur. Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise uyanık bir toplumuz’ (dedi). Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık. Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Mûsâ'nın Adamları: ‘Gerçekten yakalandık’ dediler.” 829
Tam böyle bir ortamda, İsrailoğulları yakalandıklarını zannettikleri ve
827] http://www.plaguescape.com/a/plaguescape/
828] 7/A’râf, 134-135
829] 26/Şuarâ, 52-61
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Firavun'un Adamları da onları yakalayacaklarını sandıkları bir sırada Hz. Mûsâ Allah'ın yardımından asla ümit kesmedi ve "Hayır, şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." 830 dedi. Allah da tam bu sırada denizi yararak Hz. Mûsâ ve İsrailoğulları'nı kurtardı. Firavun ve adamları ise azgın suların altında boğuldular: “Bunun üzerine Mûsâ'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Mûsâ'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir âyet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, merhametlidir.” 831
Hz. Mûsâ'nın asası mûcizevî özelliklere sahipti. Allah Hz. Mûsâ'ya indirdiği ilk vahiyde onu bir yılana dönüştürmüş, sonra bu asa Firavun'un büyücülerinin büyülerini yutmuştu. Şimdi de Hz. Mûsâ aynı asa ile denizi yarıyordu. Bu, Hz. Mûsâ'ya verilen en büyük mûcizelerden biriydi.
Firavun ve Adamlarının Suda Boğulmaları: Kuran'da, denizin yarılması olayının önemli noktaları anlatılır. Buna göre, Hz. Mûsâ kendisine itaat eden İsrailoğullarını yanına alarak Mısır'dan ayrılmak üzere yola çıkmıştır. Ancak Firavun kendi izni olmadan yapılan bu çıkışı hazmedemez. "O ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla" 832 mü’minlerin peşlerine düşerler. Deniz kıyısına geldiklerinde Firavun ve ordusu onlara yetişir. İsrailoğulları'ndan bazıları bunu görünce Hz. Mûsâ'ya isyan etmeye başlarlar. Tevrat'a göre Hz. Mûsâ'ya "bizi niçin yurdumuzdan çıkardın, orada köleydik ancak yaşıyorduk, şimdi ise öleceğiz" derler. Gösterdikleri bu zaafiyet, Kuran'da da şöyle ifâde edilmiştir: “İki topluluk birbirlerini gördükleri zaman Mûsâ'nın Adamları: 'Gerçekten yakalandık' dediler.” 833
Aslında İsrailoğulları'nın gösterdiği bu tevekkülsüz tavır ne ilkti ne de son olacaktı. Daha önce de kavmi Hz. Mûsâ'ya şöyle yakınmıştı: “Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık.” 834 Kavmindeki bu tevekkülsüzlüğe karşılık, Hz. Mûsâ Allah'a karşı son derece büyük bir güven duygusu içerisindeydi. Hakkıyla Allah'a güvenmekteydi. Mücâdelesinin en başından beri Allah, yardımının onunla olacağını bildirmişti: “Korkmayın, çünkü Ben sizinle birlikteyim, işitiyorum ve görüyorum.” 835
Firavun'un büyücüleriyle ilk karşılaştığında Hz. Mûsâ "kendi içinde bir tür korku" duymuştu. 836 Bunun üzerine Allah ona korkmamasını ve muhakkak üstün geleceğini ilham etmişti.837 “Sonuçta, kendi kavminden insanlar yakalanmış olmaktan korkarlarken Hz. Mûsâ şöyle demişti: ‘Hayır... Şüphesiz Rabbim benimle beraberdir, bana yol gösterecektir. 838
Allah Hz. Mûsâ'ya asasını denize vurmasını vahyetti. Bunun üzerine
830] 26/Şuarâ, 62
831] 26/Şuarâ, 63-68
832] 10/Yûnus, 90
833] 26/Şuarâ, 61
834] 7/A’râf, 129
835] 20/Tâhâ, 46
836] 20/Tâhâ, 67
837] 20/Tâhâ, 68
838] 26/Şuarâ, 62
HELÂK
- 205 -
"deniz hemencecik yarıldı ve her parçası kocaman bir dağ gibi oldu." 839. Bu durumda, Firavun'un böyle bir mûcizenin gerçekleştiğini gördüğü anda ortada bir olağanüstülük olduğunu, İlâhî bir müdahale ile karşı karşıya bulunduğunu anlaması gerekirdi. Deniz, Firavun'un öldürmeye çalıştığı insanların önünde açılarak onlara yol veriyordu. Üstelik onlar geçtikten sonra suların kapanmayacağından emin olunamazdı. Ancak buna rağmen İsrailoğulları'nın ardından suya girdiler. Büyük bir ihtimalle, Firavun ve ordusu, içinde bulundukları azgınlık ve düşmanlık Sebebiyle sağlıklı düşünebilme yeteneğinden yoksun kaldılar ve bu durumun mûcizevî niteliğini kavrayamadılar.
Firavun'un son anlarını Allah, Kuran'da şöyle bildirir: “Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): ‘İsrailoğulları'nın kendisine inandığı (ilâhtan) başka ilâh olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım’ dedi.” 840
Burada Hz. Mûsâ'nın bir mûcizesini daha görmek mümkündür. Bunun için şu âyeti hatırlayalım: “Mûsâ dedi ki: ‘Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azâbı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler.” 841
Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Hz. Mûsâ, Firavun'un acı azap kendisine gelince iman edeceğini önceden haber vermişti. Nitekim sular yükseldiğinde Firavun gerçekten de iman ettiğini söylemeye başladı. Ancak bu davranışın samimiyetsizliği, sahtekârlığı çok açıktı. Firavun kendisini ölümden kurtarabilmek için böyle demişti.
Sonuç olarak Firavun'un son anda iman etmesi, bağışlanma dilemesi Allah tarafından kabul edilmemiş, Firavun ve ordusu sular altında kalarak ölmekten kurtulamamışlardır: “Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir âyet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim âyetlerimizden habersizdirler.” 842
Dikkat edilirse, Firavun'un yanı sıra askerleri de azaptan paylarına düşeni almışlardır. Firavun ordusunun da Firavun gibi "azgın ve düşman" 843 oldukları, "bir yanılgı içinde"844 oldukları, "zulmettikleri",845 "yeryüzünde haksız yere büyüklendikleri ve gerçekten Allah'a döndürülmeyeceklerini sandıkları"846 için Allah'ın azâbı onlar için de hak olmuştu. Böylece Allah hem Firavun'u hem de tüm ordusunu yakalayıp suda boğmuştu.847
“Allah onlardan intikam almış ve âyetleri yalanlamaları ve bunlardan habersizmiş gibi davranmaları nedeniyle onları suda boğmuştu.”848 Firavun'un bu dehşetli ölümü839]
26/Şuarâ, 63
840] 10/Yûnusi, 90
841] 10/Yûnus, 88
842] 10/Yûnus, 91-92
843] 10/Yûnus, 90
844] 28/Kasas, 8
845] 28/Kasas, 40
846] 28/Kasas, 39
847] 28/Kasas, 40
848] 7/A’râf, 136
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nün ardından olanları da Allah Kuran'da şöyle açıklamıştır: “Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz'afları) mirasçılar kıldık. Rabbinin İsrailoğulları'na olan o güzel sözü (vaadi), sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı (yerine geldi).” 849
Sebe’ Halkı ve Arîm Seli
"Andolsun, Sebe’ (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir âyet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var)." Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece Biz de onlara Arim selini gönderdik." 850
Sebe’ halkı, Âd Kavmi bölümünde bahsettiğimiz, Güney Arabistan'da yaşamış olan dört büyük uygarlıktan birisidir. Bu kavmin kuruluş tarihi hakkındaki tahminler MÖ 1000-750 seneleri arasında değişir, yıkılışı da MS 550'li yıllarda İranlılar'ın ve Müslüman Araplar'ın iki yüzyıl süren saldırılarıyla olmuştur.
Sebe’ Devleti’nin kuruluş tarihi anlaşmazlık konusudur. Sebe’ Kavmi, devlet tutanaklarını MÖ 600'lü yıllarda işlemeye başlamıştı. Bu sebeple Sebe’liler'in bu tarihten öncesine ait kayıtları bulunmamaktadır.
Sebe’ Kavmi’nden bahseden en eski kaynaklar, Asur kralı II. Sargon'un zamanından kalma savaş yıllıklarıdır. (MÖ 722-705) Sargon, bu yazıtlarda kendisine vergi ödeyen devletlerden söz ederken Sebe’ Kralı Yis'i-amara'dan bahsetmektedir. Bu kayıt, Sebe’ Devleti hakkında bilgi veren en eski yazılı kaynaktır. Ancak sadece bu kaynağa dayanarak Sebe’ Devleti’nin MÖ 700 yılında kurulduğunu söylemek doğru olmayacaktır; zira Sebe’ Devleti’nin yazılı kaynaklara geçirilmeden uzun bir ömür sürmüş olması oldukça kuvvetli bir ihtimaldir. Yani Sebe’ Devleti’nin tarihi, bilinenden çok daha eskilere dayanıyor olabilir. Nitekim Ur Krallığı’nın son hükümdarlarından Arad-Nannar'ın kitabelerinde "Sebe’liler memleketi" anlamına geldiği düşünülen "Sabum" kelimesi yer almaktadır.851 Eğer bu kelimenin gerçek anlamı buysa, bu, Sebe’ devletinin tarihinin MÖ 2500'lü yıllara kadar uzandığını gösterir.
Sebe’ kavmini anlatan tarihi kaynaklar, bunun Fenikeliler gibi yoğun ticari faaliyetlerde bulunan bir devlet olduğunu söylerler. Buna göre Kuzey Arabistan ticaret yollarının bir kısmı, bu kavmin elindeydi. Sebe’li tüccarların, Kuzey Arabistan yoluyla Akdeniz'e ve Gazze'ye mal götürebilmeleri için bütün o bölgelerin yeni hâkimi olan II. Sargon'dan izin almaları veya ona vergi vermeleri gerekiyordu. Bunların Asur Krallığı'na vergi vermeye başlamalarıyla beraber isimleri de bu devletin yıllıklarına işlenmeye başladı.
Sebe’liler, tarihte medeni bir kavim olarak bilinmişlerdir. Sebe’ hükümdarlarının yazıtlarında "onarma", "vakfetme", "inşa etme" gibi kelimeler ağırlıktadır. Bu kavmin en önemli eserlerinden olan Marib Barajı da, ulaştıkları teknolojik seviyenin önemli göstergelerindendir.
Sebe’ devleti, bölgenin en güçlü ordularından birisine sahipti. Ordusu
849] 7/A’râf, 137
850] 34/Sebe’, 15-16
851] “Seba” maddesi, İslâm Ansiklopedisi: İslâm Âlemi, Tarihi, Coğrafya, Etnoğrafya ve Bibliyografya Lugati, Cilt 10, s. 268
HELÂK
- 207 -
sayesinde yayılmacı bir politika izleyebiliyordu. Eski Kataban devleti topraklarını ele geçirmişti. Afrika kıtasında birçok toprağa sahipti. MÖ 24 yılında başkenti Marib'e sefer yapan dönemin tartışmasız en güçlü devleti olan Roma İmparatorluğu'nun Mısır valisi Marcus Aelius Gallus yönetimindeki bir ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Sebe’, ılımlı bir politika izleyen, ancak gerektiğinde şiddet kullanmaktan da çekinmeyen güçlü bir devlet tablosu çiziyordu. Gelişmiş kültürü ve ordusuyla Sebe’ devleti, tam anlamıyla zamanında o bölgenin bir "süper gücü" idi.
Sebe’ devletinin bu dikkat çekici derecede güçlü ordusundan Kuran'da da bahsedilmektedir. Sebe’ ordusunun komutanlarının Kuran'da aktarılan bir ifâdesi, bu ordunun kendisine ne kadar güvendiğini göstermektedir. Komutanlar, Sebe’nin Kadın yöneticisine (Melikesi'ne) şöyle derler: “Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız).” 852
Sebe’ ülkesinin başkenti, bulunduğu coğrafyanın avantajlı konumu Sebebiyle oldukça zenginleşmiş olan Marib idi. Başkent, bölgede bulunan Âdhana Irmağı'nın çok yakınındaydı. Bu nehrin Cebel Balak'a girdiği nokta, baraj yapımına çok uygundu; bundan yararlanan Sebe’liler de daha uygarlıklarını kurma aşamasındayken buraya bir baraj inşa etmişler ve sulama yapmaya başlamışlardı. Bu baraj sayesinde de çok ileri bir refah seviyesine kavuşmuşlardı. Başkent Marib o dönemin en gelişmiş şehirlerinden bir tanesiydi, bölgeyi gezen ve bu diyarı oldukça öven Yunanlı yazar Pliny, buranın ne kadar yeşil bir bölge olduğundan bahsetmekteydi. 853
Marib'deki bu barajın yüksekliği 16 metre, genişliği 60 metre ve uzunluğu da 620 metreydi. Hesaplara göre baraj aracılığıyla sulanabilen toplam alan 9.600 hektardı ki, bunun 5.300 hektarı güney, geri kalanı ise kuzey ovasına aitti. Bu iki ova, Sebe’ kitabelerinde bazen "Marib ve iki ova" diye anılırdı.854 İşte Kuran'daki "sağdan ve soldan iki bahçe" ifâdesi, muhtemelen bu iki vadideki gösterişli bağ ve bahçelere işaret eder. Bu baraj ve sulama tesisleri sayesinde bölge, Yemen'in en iyi sulanan ve en verimli kesimi olarak ün yapmıştı. Fransız J. Holevy ve Avusturyalı Glaser, Marib setinin çok eski devirlerden beri var olduğunu yazılı belgelerle ispat ettiler. Himer lehçesiyle yazılan belgelerde bu barajın ülke topraklarını verimli kıldığı yazılıydı.
Bu baraj, MS 5. ve 6. yüzyıllarda geniş çaplı onarımlar görmüştü. Ancak bu onarımlar barajın MS 542 yılında yıkılmasını önleyemedi. Bu tarihte yıkılan baraj, Kuran'da bahsedilen "Arim seli"ne yol açmış ve büyük tahribata neden olmuştu. Sebe’ Halkı’nın yüzlerce seneden beri işletmekte olduğu bağları, bahçeleri ve tarım alanları tamamen yok olmuştu. Barajın yıkılmasından sonra Sebe’ Kavmi’nin de hızlı bir gerileme sürecine girdiği görülmektedir; barajın yıkılmasıyla başlayan bu sürecin sonunda Sebe’ devletinin de sonu gelmiştir.
Sebe’ Devleti'ne Gönderilen Arim Seli: Yukarıda belirttiğimiz tarihsel gerçekler ışığında Kuran âyetlerini incelediğimiz zaman, ortada çok somut bir uyum
852] 27/Neml, 33
853] Hommel, Explorations in Bible Lands, PhilÂdelphia: 1903, s. 739
854] “Marib”, İslâm Ansiklopedisi: İslâm Âlemi, Tarihi, Coğrafya, Etnoğrafya ve Bibliyografya Lugati, Cilt 7, ss. 323-339
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğunu görürüz. Arkeolojik bulgular ve tarihsel gerçekler, Kuran'da yazanlara işaret etmektedir. Âyette belirtildiği gibi, kendilerine gönderilen peygamberin uyarılarını dinlemeyen ve Allah’ın nimetine nankörlük eden halk, sonunda korkunç bir sel felâketiyle cezâlandırılmıştır. Kuran'da Sebe’ Devleti’ne gönderilen sel felâketi şöyle tarif edilmektedir: “Andolsun, Sebe’ (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir âyet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var)." Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezâlandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezâlandırır mıyız?” 855
Yukarıdaki âyetlerde de vurgulandığı gibi, Sebe’ Halkı, estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri olan bir toprakta yaşıyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunan ve bu nedenle de refah düzeyi oldukça yüksek olan Sebe’ ülkesi, dönemin en gözde beldelerinden biriydi.
Hayat şartlarının ve ortamın böylesi olumlu olduğu ülkede Sebe’ Halkına düşen, âyette söylendiği gibi "Rablerinin rızkından yemek ve O'na şükretmek"ti. Ama öyle yapmadılar. İçinde bulundukları refahı sahiplenme yoluna gittiler. O ülkenin kendilerine ait olduğunu, içinde bulundukları olağanüstü ortamı kendi kendilerine elde ettiklerini sandılar. Şükretmek yerine kibirlenmeyi seçtiler. Âyetin ifâdesiyle, Allah'tan "yüz çevirdiler…"
Ve içinde bulundukları refahı sahiplenmeye kalkmaları nedeniyle onu kaybettiler. Âyette bildirildiği gibi, Arim seli bütün ülkeyi yerle bir etti. Kuran'da Sebe’ Kavmi’ne gönderilen azaptan "Seyl-ül Arim" yani "Arim seli" olarak bahsedilmektedir. Kuran'da geçen bu ifâde, aynı zamanda bu selin meydana geliş şeklini göstermektedir. Zira "Arim" kelimesinin anlamı, baraj ya da settir. "Seyl-ül Arim" kelimesi de, setin yıkılması sonucunda meydana gelen bir seli anlatmaktadır. Bu konuyla ilgili İslâm yorumcuları da Kuran'da Arim seli ile ilgili olarak kullanılan terimlerden yola çıkarak, konuyla ilgili tutarlı yer ve zaman tespitlerinde bulunmuşlardır. Mevdudi, tefsirinde şöyle yazar:
Metindeki (Seyl-ül Arim) ifâdesinde kullanıldığı gibi "arim" kelimesi "baraj, set" anlamına gelen ve Güney Arapçası'nda kullanılan "arimen" kelimesinden türemiştir. Yemen'de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan harabelerde bu kelime sık sık bu anlamda kullanılmıştır. Mesela Yemen'in Habeşli hükümdarı Ebrehe'nin büyük Marib seddinin tamirinden sonra yazdırdığı MS 542 ve 543 tarihli bir kitabede, bu kelime tekrar baraj (set) anlamında kullanılmıştır. O halde Seyl-ül Arim, "bir set yıkıldığında meydana gelen sel felâketi" anlamına gelir.
Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük." 856 Yani setin (barajın) yıkılmasından sonra meydana gelen sel sonucu bütün ülke harab oldu. Sebe’liler'in dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı ve bütün sulama sistemi bozuldu. Bunun sonucu daha önceden bir bahçe gibi olan ülke yabani otların yetiştiği bir cangıl haline geldi ve küçük bodur ağaçların kiraza benzer yemişi dışında
855] 34/Sebe’, 15-17
856] Sebe’ Sûresi,16
HELÂK
- 209 -
yenebilecek hiçbir meyve kalmadı. 857
"Kutsal Kitap Doğruyu Söyledi"858 kitabının yazarı Hıristiyan arkeolog Werner Keller de, Arim selinin Kuran'a uygun olarak gerçekleştiğini kabul ederek şöyle yazar: "Böyle bir barajın olması ve yıkılarak şehri tamamen harap etmesi, Kuran'daki bahçe sahipleriyle ilgili verilen örneğin gerçekten de meydana geldiğini kanıtlıyor." 859
Arim seliyle beraber gelen felâketten sonra bölgede çölleşme başlamış ve tarım alanlarının yok olmasıyla Sebe’ kavminin en önemli gelir kaynağı da ellerinden çıkmıştı. Allah’ın kendilerini iman etmeye ve şükretmeye çağırmasına kulak asmayan halk, sonunda böylesine bir felâketle cezâlandırıldı. Selin verdiği büyük tahribattan sonra kavim çözülme sürecine girdi. Halk, evlerini terkediyor ve Kuzey Arabistan'a, Mekke'ye ya da Suriye'ye göç ediyordu. 860
Sebe’ halkının yaşadığı ve artık tümüyle ıssız bir harabe konumuna gelmiş olan Marib, şüphesiz, Sebe’ Halkıyla aynı hatayı işleyen herkes için bir ibrettir. Sebe’, sel ile altüst edilen kavimlerin tek örneği değildir. Kehf Sûresi'nde iki bahçe sahibi anlatılır. Birinin, aynı Sebe’ Halkı gibi, çok gösterişli ve verimli bir bahçesi vardır. Hatası da Sebe’ Halkı'yla aynıdır: Allah'tan yüz çevirmek. Kendisine nimet olarak verilenleri, kendisine "ait" sanır ve şöyle der: “...Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: 'Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.' Kendi nefsinin zâlimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): 'Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum' dedi. 'Kıyâmet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım.' ...(Derken) Onun ürünleri (âfetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) ovuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: 'Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım.' Allah'ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi…” 861
Âyetlerden anlaşıldığı gibi, bahçe sahibinin hatası, Allah'ın varlığını inkâr etmek değildir. O, Allah'ın varlığını inkâr etmez, tam tersine "eğer Allah’a döndürülecek olsa" daha da iyi bir sonuçla karşılaşacağını öne sürer. İçinde bulunduğu durumu ise, kendi başarısı olarak görmektedir.
Zâten Allah'a ortak koşmanın bir yönü de budur. Tümü Allah'a ait olan şeyleri sahiplenmeye kalkmak ve Allah korkusundan uzaklaşmak... Bu, Sebe’ halkının da yaptığı şeydir. Karşılaştığı cezâ da aynı olmuştur, tüm yurdu darmadağın edilmiştir. Ki mülkün "sahibi" olmadığını, o mülkün kendisine "verildiğini" anlasın...
Hz. Süleyman ve Sebe’ Melîkesi
“Ona: ‘Köşke gir!’ denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: ‘Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir. Dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la
857] Mevdûdî, Tefhîmü’l Kuran, İnsan Yayınları, c. 4, s. 517
858] Und Die Bibel Hat Doch Recht
859] Werner Keller, Und die Bibel hat doch recht (The Bible as History; a Confirmation of the Book of Books), New York: William Morrow, 1956, s. 230
860] New Traveller’s Guide to Yemen, s. 43
861] 18/Kehf, 34-36, 42-43
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." 862
Kur’an'da yer alan Hz. Süleyman ve Sebe’ Melikesi'nin buluşması ile ilgili tarihsel kayıtlar, Güney Yemen'deki eski Sebe’ ülkesinde yapılan incelemeler sonucunda gün ışığına çıktı. Kalıntılar üzerinde yapılan incelemeler MÖ 1000 ile 950 seneleri arasında burada bir "melike"nin (kraliçe) yaşadığını ve kuzeye (Kudüs'e) bir yolculuk yaptığını gösteriyordu.
İki hükümdarın aralarında geçenler, ülkelerin ekonomik ve siyasal gücü, yönetim şekilleri ve bazı detaylar Neml Sûresi'nde anlatılmıştır. Neml Sûresi'nin büyük bölümünü kapsayan kıssa, Hz. Süleyman'ın ordusuna dâhil olan Hüdhüd'ün Hz. Süleyman'a haber vermesiyle birlikte, Sebe’ Melikesi'nden söz etmeye başlar. Hüdhüd, Hz. Süleyman'a şu bilgileri verir: “Derken uzun zaman geçmeden geldi ve dedi ki: 'Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim. Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir Kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidâyet bulmuyorlar. Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah'a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar). O Allah, O'ndan başka ilâh yoktur, büyük Arş'ın Rabbidir. (Süleyman:) 'Durup bekleyeceğiz, doğruyu mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun?' dedi.” 863
Hz. Süleyman, Hüdhüd'den bu bilgileri aldıktan sonra ona şu talimatı verir: “Bu mektubumla git, onu kendilerine bırak sonra onlardan (biraz) uzaklaş, böylelikle bir bakıver, neye başvuracaklar?” 864
Kuran'da bundan sonra Sebe’ Melikesi'nin mektubu almasından itibaren gelişen olaylardan da bahsedilir: “(Sebe’ Melikesi) Dedi ki: 'Ey önde gelenler gerçekten bana oldukça önemli bir mektup bırakıldı. Gerçek şu ki, bu, Süleyman'dandır ve şüphesiz Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyladır. Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olarak gelin' diye (yazılmaktadır). Dedi ki: 'Ey önde gelenler, bu işimde bana görüş belirtin, siz (her şeye) şahidlik etmedikçe ben hiçbir işte kesin (karar veren biri) değilim.' Dediler ki: 'Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız).' Dedi ki: 'Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar. Ben onlara bir hediye göndereyim de, bir bakayım elçiler neyle dönerler.' (Elçi hediyelerle) Süleyman'a geldiği zaman: 'Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyenizle sevinip övünebilirsiniz' dedi. 'Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları ordan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.' (Elçinin gitmesinden sonra Süleyman:) 'Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir?' dedi. Cinlerden ifrit: 'Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.' dedi. Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: 'Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim.' Derken (Süleyman) onu kendi
862] 27/Neml, 44
863] 27/Neml, 22-27
864] 27/Neml, 28
HELÂK
- 211 -
yanında durur vaziyette görünce dedi ki: 'Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır.' Dedi ki: 'Onun tahtını değişikliğe uğratın, bir bakalım doğru olanı bulabilecek mi, yoksa bulmayanlardan mı olacak? 'Böylece (Belkıs) geldiği zaman ona: 'Senin tahtın böyle mi?' denildi. Dedi ki: 'Tıpkı kendisi. Bize ondan önce ilim verilmişti ve biz müslüman olmuştuk.' Allah'tan başka tapmakta olduğu şeyler onu (müslüman olmaktan) alıkoymuştu. Gerçekte o, inkâr eden bir kavimdendi. Ona: 'Köşke gir' denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman) Dedi ki: 'Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir.' Dedi ki: 'Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.” 865
Hz. Süleyman'ın Sarayı: Sebe’ Melikesi'nden bahseden Sûre ve âyetlerde aynı zamanda Hz. Süleyman'dan da bahsedilir. Kuran'da Hz. Süleyman'ın muhteşem sarayı ve hükümranlığı hakkında birçok detay verilir.
Bu bilgilere göre, Hz. Süleyman'a Allah tarafından döneminin en ileri tekniği verilmişti. Sarayında gözalıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar vardı. Sarayın giriş bölümünün tabanı da camdan yapılmıştı. Kuran'da, bu estetik yapı ve bunun Sebe’ Melikesi üzerinde yaptığı etki şöyle vurgulanır: “Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.” 866
Hz. Süleyman'ın sarayının ismi, Yahûdi literatüründe "Süleyman Tapınağı"dır. Sarayın ya da tapınağın bugün yalnızca "Batı Duvarı" ayaktadır ve burası aynı zamanda Yahûdiler'in "Ağlama Duvarı" olarak Adlandırdıkları yerdir. Hz. Süleyman'ın sarayının ve Kudüs'teki birçok yerin yıkılmasının sebebi ise Yahûdiler'in bozguncu ve kibirli oluşlarıdır. Kuran'da, bu sır şöyle haber verilir: “Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün)de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş/yükselişle kibirlenecek yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak da sizi sayıca çok kıldık... Sonunda vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadağın edip mahvetsinler.” 867
Bundan önceki bölümlerde bahsedilen tüm kavimler Allah'a isyanları ve O'nun nimetlerine olan nankörlükleri Sebebiyle azâbı hak etmiş ve başlarına muhakkak bir felâket gelmiştir. Yüzyıllar boyunca yurtsuz ve devletsiz oradan oraya göç eden ve Hz. Süleyman döneminde kutsal topraklarda yurt edinen Yahûdiler, yine haddi aşmaları, bozgunculukları ve itaatsizlikleri nedeniyle yıkıma uğradılar. Yakın tarihte kendilerine tekrar aynı yerleri yurt edinen Yahûdiler, aynı birinci vaatte olduğu gibi, bozgunculuk çıkararak "büyük bir kibirleniş-yükselişle
865] 27/Neml, 29-44
866] 27/Neml, 44
867] 17/İsrâ, 4-7
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kibirlenip yükselmiş" durumdalar.
Ashâb-ı Kehf
“O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi ki: "Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl).” 868
Kur’an’ın "Kehf" (mağara) isimli 18. Sûresinde, Allah'ı tanımayan, inananlara karşı baskı ve zulüm uygulayan bir rejimden sakınmak için bir mağaraya sığınan gençlerden söz edilir. Konuyla ilgili âyetler şöyledir:
“Sen, yoksa Kehf ve Rakim Ehlini bizim şaşılacak âyetlerimizden mi sandın? O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi ki: 'Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl)'
Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına (ağır bir uyku) vurduk.
Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık. Biz sana onların haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarmaktayız. Gerçekten onlar, Rablerine iman etmiş gençlerdi ve biz de onların hidâyetlerini arttırmıştık.' Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik;
(Krala karşı) kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: 'Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilâh olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilâhlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan düzüp-uydurandan daha zâlim kimdir?'
(İçlerinden biri demişti ki): 'Mâdemki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın.'
(Onlara baktığında) görürsün ki, güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah, kime hidâyet verirse, işte hidâyet bulan odur, kimi de saptırırsa onun için asla doğru yolu gösterici bir veli bulamazsın.
Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Onların köpekleri de iki kolunu uzatmış yatmaktaydı. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini korku kaplardı.
Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: 'Ne kadar kaldınız?' Dediler ki: 'Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık' Dediler ki: 'Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin. Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız.'
Böylece, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve gerçekten Kıyâmetin, kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için (şehir halkına ve sonra ki insan kuşaklarına) onları buldurmuş olduk. (Onları bulanlar) kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki:
868] 18/Kehf, 10
HELÂK
- 213 -
'Onların üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir.' Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: 'Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız' dediler.
(Sonra gelen kuşaklar) diyecekler ki: 'Üçtüler, onların dördüncüsü de köpekleridir.' Ve: 'Beştirler, onların altıncısı köpekleridir' diyecekler. (Bu), bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. 'Yedidirler, onların sekizincisi de köpekleridir' diyecekler. De ki: 'Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında da kimse bilemez' Öyleyse onlar konusunda açıkta olan bir tartışmAdan başka tartışma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma.
Hiçbir şey hakkında: 'Ben bunu yarın mutlaka yapacağım' deme. Ancak: 'Allah dilerse' (yapacağım, de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: 'Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip iletir.'
Onlar mağaralarında üçyüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar.
De ki: 'Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O'nun dışında onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.” 869
Hem Hıristiyan hem de İslâm kaynaklarında övülen Ashâb-ı Kehf'in (Mağara Ehli) karşı karşıya oldukları zâlim hükümdar, genel kabule göre, Roma İmparatoru Decius olduğu tahmin edilmektedir. Decius'un baskı ve zulmü ile karşılaşan gençler, bulundukları topluma Allah'ın dinini terketmemeleri konusunda birçok uyarılarda bulunmuşlardır. Toplumun yaptıkları tebliğlere kayıtsız kalması, imparatorun baskıyı arttırması ve ölüm ile tehdit edilmeleri Sebebiyle gençler yaşadıkları yerden uzaklaşmaya karar vermişlerdir.
Tarihsel belgelerin de ortaya koyduğu gibi, henüz dejenere olup bozulmamış Hıristiyanlığın (İseviliğin) temsilcisi olan mü’minlere yönelik sindirme, baskı ve zulüm politikaları, birçok imparator tarafından yoğun bir şekilde uygulanıyordu.
Kuzey Batı Anadolu'da bulunan Roma Valisi Piliniyus'un (MS 69-113) İmparator Trayanus'a yazdığı mektupta "İmparator'un heykeline tapınmadıkları için cezâlandırılan Mesihçiler"den (Hıristiyanlar'dan) bahsedilir. Bu mektup, o dönemde İsevilere yapılan baskıları anlatan önemli belgelerden birisidir. İşte böyle bir ortamda kendilerinden Allah'ı bırakıp imparatora veya din karşıtı bir sisteme boyun eğmeleri istenen gençler, bunu kabul etmemişler ve şöyle demişlerdir: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilâh olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilâhlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zâlim kimdir?” 870
Ashâb-ı Kehf'in yaşadığı yer konusunda ise birkaç iddia vardır. Bunlardan en makul görünenleri ise Efes ve Tarsus'tur. Hemen hemen tüm Hıristiyan kaynaklar, gençlerin sığındıkları mağaranın bulunduğu yer olarak Efes'i gösterirler. Bazı müslüman araştırmacı ve Kuran yorumcuları da Efes konusunda Hıristiyanlar'la hemfikirdirler. Bazıları da bölgenin Efes olmadığını uzun uzadıya açıkladıktan sonra, olayın geçtiği yerin Tarsus olduğunu ispatlamaya çalışmışlardır. Biz bu çalışmada iki ihtimal üzerinde de duracağız. Tüm bu araştırmacı ve yorumcular
869] 18/Kehf, 9-26
870] 18/Kehf, 14-15
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
-Hıristiyanlar da dâhil- olayın Roma İmparatoru Decius (veya başka bir ismiyle Decianus) zamanında, yani MS 250 civarında geçtiğini belirtirler.
Decius, Neron'la birlikte Hıristiyanlar'a en çok zulmeden Roma İmparatoru olarak bilinir. İktidarda bulunduğu kısa dönemde, hâkimiyeti altında yaşayan herkesin Roma tanrılarına kurban Adamalarını zorunlu kılan bir kanun çıkarmıştır. Herkes bu putlara kurban Adamakla, dahası bunu yaptıklarını gösteren bir onay belgesi almak ve devlet görevlilerine göstermekle yükümlü tutulmuştur. Karara uymayanlar için de idam cezâsı uygulanmıştır. Hıristiyan kaynakları bu dönemde Hıristiyanlar'ın önemli bir bölümünün "şehirden şehire" kaçarak ya da daha gizli sığınaklara giderek bu putperest ibâdetinden kaçındıklarını yazarlar. Ashâb-ı Kehf, büyük olasılıkla, bu İsevilerin içinden sâlih bir gruptur.
Bu arada vurgulanması gereken bir nokta vardır: Konu, bazı Hıristiyan ve müslüman tarihçi ve yorumcular tarafından hikâye tarzında anlatılmış, birçok uydurma ve eklenen rivâyetler neticesi efsaneye dönüştürülmüştür. Oysa ki olay tarihi bir gerçektir.
Ashâb-ı Kehf Efes'te mi?: Ashâb-ı Kehf'in yaşadığı şehir ve sığındığı mağara konusunda çeşitli kaynaklarda değişik yerler gösterilmektedir. Bunun en büyük Sebebi, halkın, bu denli cesur ve yiğit insanların kendi yaşadıkları ortamda olmalarını istemeleri ve bu bölgelerdeki mağaraların birbirine çok benzemesidir. Örneğin bu yerlerin hemen hepsinde mağaraların üzerine yapıldığı belirtilen birer mabed vardır.
Bilindiği gibi Efes Hıristiyanlarca kutsal kabul edilir. Çünkü Efes'te şimdi kiliseye dönüştürülmüş olan ve Hz. Meryem'e ait olduğu söylenen bir ev vardır. Ashâb-ı Kehf'in Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen bu yerlerde yaşamış olması da onlara göre büyük ihtimaldir. Hatta bazı Hıristiyan kaynakları yer konusunda kesinlik bildirirler.
Konuyla ilgili en eski kaynak Suriyeli rahip Saruclu James'e aittir. (Doğumu MS 452) Ünlü tarihçi Gibbon Roma İmparatorluğunun Çöküşü Adlı kitabında James'den birçok alıntı yapmıştır. Buna göre, yedi Hıristiyan gence işkence yaparak onları mağaraya sığınmaya zorlayan kralın ismi, İmparator Decius'tur. Decius Roma İmparatorluğu'nu MS 249-251 yılları arasında yönetmiştir ve onun dönemi Hz. İsa'yı takip edenlere yapılan işkencelerle ünlüdür. Müslüman tefsircilere göre olayın geçtiği yer "Aphesus" veya "Aphesos"tur. Gibbon'a göreyse bu yerin ismi Ephesos (Efes)tir. Yani Anadolu'nun batı sahilinde, Roma'nın en büyük limanlarından ve en büyük şehirlerinden biri... Bu şehrin harabeleri bugün de Efes Antik Kenti olarak bilinmektedir.
Gençlerin uzun uykularından uyandıkları dönemin İmparatorunun Adı ise müslüman araştırmacılara göre Tezusius, Gibbon'a göre ise II. Theodosius'tur. Bu İmparator, Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra MS 408-450 yıllarında tahtta bulunuyordu.
Bazı tefsirlerde aşağıdaki âyeti açıklarken, mağaranın ağzının kuzeye baktığından ve bu nedenle güneş ışığının içeri girmediğinden söz edilir. Böylece mağaranın önünden geçen birinin içeriyi görmesi de mümkün değildir. Nitekim âyette de şöyle denmektedir: “(Onlara baktığında) görürsün ki, güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi ve
HELÂK
- 215 -
onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu, Allah'ın âyetlerindendir.” 871
Arkeolog Dr. Mûsâ Baran da, Efes Adlı kitabında gençlerin yaşadığı yer olarak Efes'i gösteriyor ve ekliyor: Milattan önce 250 yılında Efes'te yaşayan 7 genç Hıristiyanlığı seçer ve putperestliği reddederler. Kaçış yolu arayan gençler, Pion dağı'nın doğu yamacında bir mağara bulurlar. Romalı askerler bunu görüp mağara girişine bir duvar örerler. 872
Bugün bu kalıntı ve mezarların üzerlerine birçok dini yapı inşa edildiği biliniyor. 1926'da Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından bölgede yapılan kazılardan sonra, Panayır (Pion) Dağı'nın doğu yamacında bulunan kalıntıların, V. yüzyılın ortalarında (II. Theodosius dönemi) Ashâb-ı Kehf Adına yapılmış olan yapıya ait olduğu bilinmektedir. 873
Ashâb-ı Kehf Tarsus'ta mı? Ashâb-ı Kehf'in yaşadığı yer olarak gösterilen ikinci yer Tarsus'tur. Gerçekten de Tarsus'un kuzeybatısında Encilüs veya Bencilüs adıyla bilinen dağda Kuran'daki tariflere uygun bir mağara vardır.
Tarsus fikri birçok İslâm aliminin de ortak görüşüdür. Kur’an tefsircilerinin en ünlülerinden biri olan Taberi, Tarihu’l-Ümem isimli kitabında, Ashâb-ı Kehf'in mağarasının bulunduğu dağın Adını "Bencilüs"olarak belirtmiş, bu dağın da Tarsus'ta olduğunu söylemiştir. 874
Yine tanınmış tefsircilerden olan Muhammed Emin, dağın isminin "Pencilüs" olduğunu ve Tarsus'ta bulunduğunu belirtmiştir. "Pencilüs" olarak telaffuz edilen isim bazen "Encilüs" olarak da söylenmektedir. Ona göre, buradaki isim farklılığı, "B" harfinin farklı söylenmesi veya "tarih aşındırması" denen kelimenin harf kaybından ibarettir. 875
Bir diğer tanınmış Kuran alimi olan Fahreddin Râzî de eserinde, "bu yere Efsus denilse de, buradan kasıt Tarsus'tur, zira Efsus, Tarsus'un başka bir Adıdır" diyor. 876
Bunlardan başka, Kadı Beyzavi'nin ve Nesefi'nin tefsirlerinde, Celaleyn ve Tıbyan tefsirlerinde, Elmalılı'nın, Ö. Nasuhi Bilmen'in ve diğer birçok alimin tefsirlerinde bu yerin ismi olarak "Tarsus" verilmiştir. Ayrıca tüm bu müfessirler 17. âyetteki "güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi" cümlesini, bu dağdaki mağaranın ağzının kuzeye bakıyor olmasıyla açıklarlar. 877
Ashâb-ı Kehf'in yaşadığı yer, Osmanlı İmparatorluğu zamanında da merak edilmiş ve bununla ilgili bazı araştırmalar yapılmıştır. Başbakanlık Osmanlı arşivlerinde konuyla ilgili bir dizi yazışma ve bilgi mevcuttur. Örneğin Tarsus mahalli idaresinin Osmanlı Devleti Hazine Amirine gönderdiği bir mektupta, Tarsus'ta bulunan Bencilus Dağı'ndaki Ashâb-ı Kehf mağarasının koruma ve temizliği ile
871] 18/Kehf, 17
872] Mûsâ Baran, Efes, ss. 23-24
873] L. Massignon, Opera Minora, c. III, s. 104-108
874] Taberî, Tarihu’l-Ümem
875] Muhammed Emin
876] Fahreddin Râzi, Mefatihu’l Gayb
877] Kadı Beyzavi’nin, Nesefi’nin, Celaleyn ve Tıbyan tefsirlerinde, Elmalılı’nın, Ö. Nasuhi Bilmen’in tefsirlerinde
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilgilenenlere maaş bağlanması konusundaki talebini bildiren bir dilekçe ve mektup yer alır. Bu mektuba cevap olarak, istenen maaşların devlet hazinesince ödenebilmesi için, burasının hakikaten Ashâb-ı Kehf'in yaşadığı yer olup olmadığı konusunun araştırılması gerektiği bildirilmiştir. Bunun için yapılan araştırmalar da Ashâb-ı Kehf'in mağarasının yerinin tesbitinde yararlı olmuştur.
Meclis tarafından yaptırılan bir araştırmadan hazırlanan raporda şöyle denmiştir: "Adana eyâletine bağlı bulunan Tarsus'un kuzeyinde ve Tarsus'a iki saat uzaklıktaki dağda bir mağara bulunmaktadır ve bu mağaranın ağzı Kuran'da bildirildiği gibi kuzeye bakar."878
Ashâb-ı Kehf'in kimler olduğu, ne zaman yaşadıkları ve nerede yaşadıkları gibi konular her zaman ilgili insanları araştırmaya yöneltmiş bu konu ile ilgili birçok yorum yapılmıştır. Ancak bu yorumların hiçbirisi bir kesinlik içermemektedir, dolayısıyla Mağaraya sığınan bu inançlı gençlerin hangi tarihlerde yaşadıkları, âyetlerde zikredilen mağaranın nerede olduğu sorularına kesin cevaplar verilememektedir.
Kavimlerin helâki ile ilgili son olarak şunları söyleyebiliriz: "Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt-üst etmişler (ekmişler, mâdenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de, onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı." 879
Buraya kadar incelediğimiz tüm kavimlerin Allah'a başkaldırmak, O'na ortak koşmak, yeryüzünde haksız yere büyüklenmek, insanların mallarını haksızlıkla yemek, cinsel sapmalara ve azgınlığa yönelmek gibi ortak bazı özellikleri vardı. Bir başka ortak özellikleri ise, yanlarındaki müslümanlara karşı baskı ve zulüm uygulamalarıydı. Müslümanları sindirmek için her türlü yolu deniyorlardı.
Kur’an’ın bütün bunları hatırlatmaktaki amacı, elbette tarih bilgisi vermek değildir. Kuran’da, peygamber kıssalarının "ibret" alınması için anlatıldığı bildirilir. Önceden helâk olanlar, sonrakileri doğruya yöneltmelidir: "Kendilerinden önceki kuşaklardan nicelerini yıkıma uğratmamız, onları doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları yerlerde (tarihî kalıntıları üzerinde) gezinip durmaktadırlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için âyetler vardır." 880
Eğer tüm bunlara "ibret" gözüyle bakarsak, bugün içinde bulunduğumuz toplumun bazı kesimlerinin de helâk olmuş kavimlerden hiç de az sayılmayacak bir bozulma ve taşkınlık içinde olduğunu görebiliriz.
Özellikle -sosyete olarak da bilinen- "kavmin önde gelenlerinin" önemli bir bölümü, kıssalarda anlatılan helâk olmuş kavimlerden pek farklı değildir. Bu kesim, büyük çoğunluğu İslâm'ın hükümlerini bildiği halde, her türlü taşkınlığı ve sapkınlığı uygulamaktan çekinmemektedir. Müslümanlara karşı olan düşmanlıkları da herkesçe bilinmektedir.
İşin daha da ilginç yanı, içinde bulunduğumuz toplumda sayısı oldukça
878] Ahmet Akgündüz, Tarsus Tarihi ve Ashâb-ı Kehf
879] 30/Rûm, 9
880] 20/Tâhâ, 128
HELÂK
- 217 -
kabarık bir "Lût Kavmi"nin bulunmasıdır. "Kavmin önde gelenleri"yle birlikte toplu seks partilerine katılan homoseksüeller, Sodom ve Gomora'lı benzerlerini geride bırakacak sapkınlıklar sergiliyorlar. Özellikle İstanbul'da yaşayan belli bir kesim, Pompei'yi bile "aşmış" durumda...
İncelediğimiz bütün kavimler, mutlaka doğal sebeplerle gelen âfetler neticesinde cezâlandırılmışlardır (deprem, sel, fırtına, vs. gibi). Günümüzde aşırı giden ve eski kavimlerin işlediği suçları işleyen toplumlar da, benzer yöntemlerle cezâlandırılabilirler. Ülkemizde de durum pek farklı değildir. Özellikle İstanbul, halkı müslüman olan ülkeler arasında, eşcinsellik, cinsel sapıklık, dini inkâr etme ve alaya alma, sosyal adâletsizlik konularında önde giden bir şehir olmuştur.
Unutulmamalıdır ki Allah, dilediği anda dilediği insanı ya da toplumu helâk edebilir. Ya da dilediğini dünya hayatı boyunca normal bir şekilde yaşatır ve âhirette azaplandırır. Kuran’da, bu konuda şöyle bildirilir: "İşte Biz, onların her birini kendi günahı ile yakalayıverdik. Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı." 881
Kuran’da, Hz. Mûsâ döneminde Firavun ailesinden olup da imanını gizlemekte olan bir mü’minin kavmine olan seslenişi de şöyle aktarılır: "Dedi ki: ‘Ey Kavmim, ben o fırkaların gününe benzer (bir günün felâketine uğrarsınız) diye korkuyorum. Nûh kavmi, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin durumuna benzer. Allah, kullar için zulüm istemez ve ey kavmim, doğrusu ben sizin için o feryat gününden korkuyorum. Arkanızı dönüp kaçacağınız gün; sizi Allah'tan koruyacak yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğruya yöneltecek bulunmaz." 882
Gönderilen tüm peygamberler imanını saklayan bu mü’min kişi gibi kavmini uyarmış, Kıyâmet gününü haber vermiş ve onları Allah'ın azâbı ile korkutmuşlardır. Her peygamber ve uyarıcının hayatı bu gerçekleri anlatmakla geçmiştir. Ancak her defasında gönderildikleri toplumlar onları yalancılıkla, maddî çıkar elde etmeye çalışmakla ya da üstünlük peşinde koşmakla suçlamış ve onların anlattıklarını düşünmeden, kendi yaptıklarını yargılamadan uygulamakta oldukları sistemlerini devam ettirmişlerdir. Bir kısmı daha da ileri giderek mü’minleri öldürmeye veya toplumdan sürmeye çalışmıştır. Peygambere iman edip itaat eden mü’minlerin sayısı ise her defasında çok sınırlı olmuş ve Allah yalnızca peygamberi ve ona inananları kurtarmıştır.
Aradan binlerce sene geçmesine ve mekânların, şekillerin, teknoloji ve medeniyetlerin değişmesine rağmen bahsedilen toplum yapısında ve inkâr sisteminde değişen pek bir şey yoktur; az önce vurguladığımız gibi, yaşadığımız toplumun bir kesimi, Kuran'da anlatılan kavimlerin tüm özelliklerini üzerinde barındırıyor. Tartıda adâletsizlik yapan Semûd Kavmi gibi bugün de sahtekâr ve dolandırıcılar azımsanmayacak sayılarda. Veya cinsel sapmaların doruğa ulaştığı Lût Kavmi'nden hiç de aşağı kalmayan ve her fırsatta da bazı çevreler tarafından savunulan bir "eşcinseller topluluğu" var. Ya da en az Sebe’ halkı kadar Allah'ın nimetlerine nankör ve isyankâr, İrem halkı kadar verilen zenginliğe şükretmeyen, Nûh Kavmi gibi itaatsiz ve mü’minlere karşı alaycı, Âd Kavmi kadar sosyal
881] 29/Ankebût, 40
882] 40/Mü’min, 30-33
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
adâlete önem vermeyen bir kitle, toplumun büyük bir kesimini oluşturuyor.
Bunlar çok önemli işaretlerdir... Unutulmamalıdır ki, toplumlarda ne türlü değişiklik olursa olsun, teknolojik yönden ulaşılan seviye veya edinilen imkânlar, hiçbir önem taşımamaktadır. Bunlar, kimseyi Allah'ın azâbından kurtarıcı değildir. Kuran’da bu gerçek şöyle hatırlatılır: "Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt üst etmişler (ekmişler, mâdenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı." 883
Tarihin helâk olayları tekrarlanmasın, eski kavimlerin başına gelen bu âfetler, içinde yaşadığımız toplumlara ulaşmasın istiyorsak, helâk sebeplerini tümüyle terk etmek mecbûriyetimiz vardır. İbret alınmadığı müddetçe tarihin tekerrür edeceğini unutmamalıyız. Kur’an sırf ibret alalım, bizden öncekilerin başına neler gelmiş görelim ve aynı tehlikeli yolu tutmayalım diye yeryüzünde gezip eski kavimlerin durumunu öğrenmemizi ister. Bu gerekçelerle helâk olan kavimleri anlatır.
Türkçe’de tehlike olarak bilip kullandığımız kelimenin aslı, helâk kavramıyla ilgilidir. Helâk kelimesiyle tehlike kelimesi aynı kökü paylaşırlar. Tehlike (aslı, tehlüke): Helâke sebep olan, helâke yani yok olmaya, büyük zarara sebep olabilecek durum demektir. İnsanlar tehlikeden, tehlikeli olan şeylerden kaçınmak ister. Bu, doğaldır; insanın kendini koruma fıtratıyla ilgilidir. Yok olmak, helâk olmak istemez insan. Ama insanların çoğu, tehlikenin ne olup olmadığı ve esas tehlikeye karşı nasıl bir tedbir aldıkları konusunda çoğunlukla aldanmaktadırlar.
Tehlike konusu, aynı zamanda şeytanın istismârına, insanın kendi hevâsına ve çevre putlarına uymasına da sebep olabilmektedir. Şeytan insana sanal tehlikeler gösterir. Esas tehlikeyi unutturur, hatta insanı esas tehlikeden kurtaracak şeyleri tehlike diye sunmaya çalışır. İnsanları özellikle mal ve dünyalıklar konusunda korkuya düşürür. Onların dünyalıklara hırslarının artması için fakirliği silâh olarak kullanır, cimriliği ve aç gözlülüğü teşvik eder. Allah yolunda fedâkârlık yapmayı, infak etmeyi tehlike olarak gösterir. Maldan ve dünyalıklardan başka bir kutsal tanımayan insanlar, elbette şeytanın istediği noktaya gelen kimselerdir. Şeytan, bu gibi kimseleri çok rahat güdebilir. Onlara çok rahat kötülükleri yapmalarını emreder. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği emreder/telkin eder…” 884
İblis, kendine bağladığı, Hakk'tan yüz çeviren kimselerin yaptıklarının doğru, üzerinde bulundukları yolun sağlam olduğunu, inançlarında, sözlerinde ve işlerinde bir yanlışlık bulunmadığını onlara telkin eder. Onların yanlış ve sapık işlerini allayıp pullar. Böylece onların bu kötülüklere devam etmelerini sağlar. 885
Şeytan günahı, haramları, sağlığa zararlı, birey ve toplum için tehlikeli olan şeyleri tehlikeli olarak göstermeyip, içinde câzibe gösterir. “Şeytan, onların
883] 30/Rûm, 9 ; Hârun Yahya, Kavimlerin Helâki, Vural Y.
884] 2/Bakara, 268
885] 27/Neml, 24; 16/Nahl, 63
HELÂK
- 219 -
amellerini ziynetleyip süsler.”886 Tehlikeli olanları unutturmakla yetinmez; insanları Allah'ın rahmetinin ve affının geniş olması ile aldatır ve onları âhiretleri ve hatta dünyaları için tehlikeli şeylere teşvik eder, günahları süsler. Onlara sanki 'yiyin, için, zevkinize bakın, ibâdeti sonra yaparsınız, Allah nasıl olsa affedicidir, sizi de affeder' der. İman açısından, âhiret ve dünya saâdeti açısından tehlikeli olan şeyleri unutturarak, te’vil ettirerek, hiç değilse önemsiz göstererek insanları helâke sürükler. "...Sizi ğarûr/aldatıcı (olan şeytan), sakın Allah'a güvendirerek aldatmasın." 887
Şeytan, insanları kendi yoluna dâvet etmek için birtakım araçlardan yararlanır. Bu araçların başında putlara tapmak, şirk, içki, kumar gibi şeyler gelir 888. Bu gibi şeyler, esasen şeytanın pis işlerindendir. Bunlardan sakınmak, şeytanın aldatmasından kurtulmak anlamına gelir. İçki ve kumar gibi alışkanlıklara dalanların akıl ve şuurları yerinde olmadığı için şeytanın oltasına kolay takılırlar. Bütün kötülüklerin anası olan içki, şeytanın işini kolaylaştırır. Şüphesiz ki İblis'in en önemli tuzaklarından biri de içki ve uyuşturucudur. İçki, insanın hem âhireti ve hem dünyası için ciddi bir tehlikedir. Günümüzde içkinin ve uyuşturucunun çokça tüketildiği toplumlarda şeytanın saltanatı ve düzeni hâkimdir. O toplumlarda yaşayan insanların çoğu, şeytanın iki ayaklı askerleri haline gelmişlerdir.
İçki gibi bütün günahlar, başta şirk ve küfür olmak üzere insanın âhiretini ve dünyasını mahveden tehlikelerdir. Kur’an, sırât-ı müstakîm yolcusuna bu tehlikeli hususları kırmızı ışık gibi “haram” işaretleriyle uyarmakta, tehlikeyi ve helâki bildirmektedir. Başta şirk olmak üzere her çeşit haram, tehlike ve uyarı işaretleriyle, Cennet yolcusu mü’min, yoldan sapmaması, kazâya uğramaması için İlâhî rahmet ikazlarıyla uyarılmaktadır. Peygamberler ve onların izinden giden âlim ve sâlih insanlar, bu yoldaki trafik görevlileri gibidir. Onların temel görevlerinden biri inzâr (uyarı, ikaz ve korkutma)dır.
Esas tehlike nedir? “(Mallarınızı) Allah yolunda infak edip harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, ihsân/iyilik edin, doğrusu Allah muhsinleri, iyilik edenleri sever.”889 Bu âyette müslümanlara, Allah yolunda mallarını infak edip harcamaları, cimrilik edip kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamaları, iyilik etmeleri, Allah'ın, iyilik edenleri sevdiği buyurulmaktadır. Buhârî'nin Huzeyfe'den naklettiğine göre âyet infak/sadaka hakkında inmiştir. Müslümanların İstanbul'u kuşattığı sırada bir müslüman, düşman saflarına hücum edip düşmanın arasına dalmış, sonra çıkıp gelmiş, herkes ona: "Subhânellâh! Kendisini tehlikeye attı!" diye bağırmış, Ebû Eyyûb (el-Ensârî) onlara: "Siz, âyeti yanlış yorumluyorsunuz. Bu âyet biz Ensâr hakkında inmiştir. Allah, dinini güçlendirip, dinin yardımcıları çoğalınca biz kendi aramızda: ‘Keşke artık biz mallarımızın başına dönsek de onlara baksak!’ demiştik de Allah bu âyeti indirdi." Demiştir. 890
Esas tehlike, Allah yolunda infak etmemek, fedâkârlık yapmamak, cihadın tüm şûbelerini hayata geçirmede yeterli gayret sarfetmemektir. Kısaca, Allah’ın tüm emirlerine tam bir teslimiyetle itaate yönelmemek, tüm yasaklarından kaçmaya çalışmamaktır. Helâk budur, tehlike budur. Esas tehlike, esas helâk;
886] 16/Nahl, 63; 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 28…
887] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
888] 5/Mâide, 90-91
889] 2/Bakara, 195
890] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, II/361-362; İbn Kesir, Tefsir, I/229
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dünyada başa gelenler değil; âhiretteteki ebedî felâketlerdir.
“Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey helâk (yok) olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”891 Var eden de, helâk edip yok eden ve edecek olan da Allah’tır. O’nun izni dışında helâk yoktur. O yüzden O istemedikçe dünyadaki bütün insanlar ve imkânları bir araya gelse bir insana en küçük bir zarar veremezler. O yüzden tehlike insanlardan gelecek olan şeyde değil; kendi elimizle yapacağımız suçların cezâsı olarak Allah’ın cezâlandırmasındadır.
İnsanoğlu, suçlu olduğunu, elleriyle yaptıklarından dolayı helâki hak ettiğini vicdân mahkemesinin kararıyla anladığından dolayı, yakın gelecekteki helâk endişelerinin cezâsını şimdiden çekmeye başladı. Medyada sık sık yakın gelecekteki kıtlıktan, kuraklıktan, iklim değişikliklerinden bahsediliyor. “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırda) fesat yayıldı, düzen bozuldu ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”892 Toplumsal fesada ve yeryüzünün düzenini bozacak çevre felâketlerine yol açacak zararlı davranış ve kötü fiillere, ibret olsun diye dünyadayken verilen karşılıklar için “bir kısmı” denmekte ve asıl cezânın âhirette olduğuna işaret edilmektedir.
Kur’an’a teslim olup onun hükmünü tatbik etmeyen insanlar, kendini ve nesillerini de mahvedip helâk edilmesine sebep olacak fesattan kurtulamıyorlar. Ozon tabakasının delinmesi, uzayın bir sürü uydularla kaplanması, “yıldızlar savaşı” diye ad verilen, içinde toplu katliamlara yol açacak silâhların uzayda bile cirit atması, ormanların mahvedilmesi, zararlı zannedilerek sayısız haşeratın topraklardan, arâzilerden yok edilmesi, denizlerin petrol ve benzeri atıklarla kirletilmesi, insanın helâkini hazırlayan ve kısmen şimdiden cezâsını çektiği fesat cinsinden hemen sayılabileceklerdir. Bu fesat ve fitnenin cezâsı, sadece onu yapmaktan çekinmeyen uluslara ve devletlere has değildir. Dünyayı kirletip fesada boğanlar, bunun cezâsını mâsum insanlara da çektiriyorlar. Kur’an, bizi uyarmaktadır: “Öyle bir fitneden sakının ki, o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (tüm insanlara sirâyet eder, hepsini perişan eder). Bilin ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.”893; “...İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah ve fesat) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? ...Bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.” 894
Filmlerde çeşitli tehlike sahneleri, artık yerini helâk sahnelerine bırakıyor. Toplumsal helâk senaryoları romanların ve filmlerin temel konusu gibi oldu. Armagedon, Altıncı Element, Yarından Sonra gibi filmler, bir taraftan yaklaşan helâkin sinyallerini verirken, diğer yandan bu yaşayışın çıkmaz sokağını, yolun sonunun nasıl bir helâk olduğunun cezâsını da düşündürüyor, hatta sanal âlemde de olsa, psikolojik olarak kısmen yaşatıyor. Küresel ısınma, çölleşme, buzullaşma gibi insanın iklim değişikliklerine sebep olabilecek küresel fitne ve fesatlarının sonuçlarını, Allah bilir, ama bu çağın insanı tadacağa benziyor. Batının gidişi, teknolojinin aldığı boyut, uygarlık diye takdim edilen İslâm dışı dünya görüşünün durumu, toplu helâkleri paratoner gibi çekiyor. Kıyâmet senaryoları yetmiyor, Tanrıyı kıyâmete zorlama(!) faâliyetleri için Ortadoğudaki
891] 28/Kasas, 88
892] 30/Rûm, 41
893] 8/Enfâl, 25
894] 7/A’râf, 155
HELÂK
- 221 -
Müslümanlar, uygar Batının insanat bahçelerini dolduranlar tarafından, sözüm ona insan eliyle helâk edilmeye çalışılıyor. Aslında kıyâmeti, çevre felâketlerinin yol açacağı bir tabiat olayı olarak düşünmek, Kur’an’daki kıyâmet olayını çarpıtmak demektir. Bütün bunlarla birlikte, Kıyâmeti unutan, Kıyâmet sonrasına hazırlanmayan, hatta Kur’an’daki Kıyâmet olayını inkâr eden insan, bunun dehşetini istemese de daha şimdiden yaşıyor. Ne dersiniz, bu tehlikeli gidiş tümüyle helâke doğru değil mi? Toplumlar şimdiden helâki yaşamaya başlamadılar mı? Helâk gelip çatmadı mı?!
“Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 895
“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.” 896
“Mü’minin konuşması zikir, susması fikir, bakışı ibrettir.” 897
“Dört şeyde tehlike vardır: Sultana/yöneticilere yakınlık, kötülerle dostluk, dünya sevgisi, kadın düşkünlüğü.”
“Kötü insanlar vardır ki, hiç iyi tarafları olmasa, daha az tehlikeli olurlardı.”
“Helâk ve felâket gibi hoca az bulunur.”
“Bir musîbet, bin nasihatten evlâdır.”
“Helâk ve felâket gelip çatmadan önce, açık veya kapalı bir şekilde geleceğini mutlaka haber verir.”
“Helâk ve felâket, çoğu zaman güle oynaya gelir.”
“Büyük tehlike, asla küçük tehlikeyi göze almadan yenilemez!”
“Hiçbir tehlikenin baş göstermeyeceğine inanmak, çok tehlikelidir.”
“Dünyevî tehlikeler, âhiretteki büyük tehlikeden korkan insanları yıldıramaz!”
“Korkacaksan, asıl âhiretinin mâruz kaldığı tehlikelerden kork. Korumak istiyorsan, önce mânevî varlığını koru!”
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!” 898 Yakında, çok yakında!
895] 42/Şûrâ, 30
896] 4/Nisâ, 79
897] Hadis-i Şerif rivâyeti
898] 15/Hicr, 3
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Helâk Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Helâk Kelimesi (H-l-k) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 68 Yerde): 2/Bakara, 195, 205; 3/Âl-i İmrân, 117; 4/Nisâ, 176; 5/Mâide, 17; 6/En’âm, 6, 6, 26, 47, 131; 7/A’râf, 4, 129, 155, 155, 164, 173; 8/Enfâl, 42, 42, 54; 9/Tevbe, 42; 10/Yûnus, 13; 11/Hûd, 117; 12/Yûsuf, 85; 14/İbrâhim, 13; 15/Hıcr, 4; 17/İsrâ, 16, 17, 58; 18/Kehf, 59, 59; 19/Meryem, 74, 98; 20/Tâhâ, 128, 134; 21/Enbiyâ, 6, 9, 95; 22/Hacc, 45; 23/Mü’minûn, 48; 26/Şuarâ, 139, 208; 27/Neml, 49; 28/Kasas, 43, 58, 5959, 78, 88; 29/Ankebût, 31; 32/Secde, 26; 36/Yâsîn, 31; 38/Sâd, 3; 40/Mü’min, 34; 43/Zuhruf, 8; 44/Duhân, 37; 45/Câsiye, 24; 46/Ahkaf, 27, 35; 47/Muhammed, 13; 50/Kaf, 36; 53/Necm, 50; 54/Kamer, 51; 67/Mülk, 28; 69/Hakka, 5, 6, 29; 77/Mürselât, 16; 90/Beled, 6.
B- Helâki Hak Eden Kâfir Kavimlerin Bazı Özellikleri
a- Kâfirler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En'am, 37, 57-58; 10/Yunus, 48-53; 11/Hûd, 32-33; 14/İbrâhim, 9-10; 15/Hıcr, 14-15; 18/Kehf, 55; 20/Tâhâ, 133-135.
b- Kâfirler, Allah’ın Nimetinden Dünyada Faydalanırlar: Bakara, 126; A’râf, 32; Hıcr, 3; İsra, 20; Taha, 131; Enbiya, 44; Mürselat, 46.
c- Kâfirlerin Yaptıkları İyi İşler Boşa Gider: Bakara, 217; Al-i İmran, 117; Maide, 5; A’râf, 147; İbrâhim, 18; Kehf,103-106; Nur, 39-40; Furkan, 23, 77; Zümer, 47; Muhammed, 1, 3, 8-9, 32.
d- Allah ve Melekler Kâfirlere Lanet Eder: Bakara, 161-162
e- Kâfirlerin Malları ve Evlatları Kendilerine Fayda Vermez: Al-i İmran, 10, 91, 116; Maide, 36; En’am, 70; A’râf, 48; Ra’d, 18; Meryem, 77-80; Casiye, 10; Mücâdele, 17; Hakka, 25-29; Leyl, 8-11; Hümeze, 2-6; Leheb, 1-3.
f- Kâfirler, Allah'a Zarar Veremezler, Zararları Kendilerinedir: Al-i İmran, 176-177; Muhammed, 32.
g- Allah Kâfirlere Mühlet (Süre) Verir: Al- İmran, 178; En’am, 44; A’râf, 182-183, 186; Yunus, 11; Hûd, 8; Ra’d, 32; Hıcr, 2; Meryem, 75; 83-84; Enbiya, 39-40; Hacc, 44; Lokman, 24; Şura, 21; Mürselat 46; Tarık, 17.
h- Kâfir Olarak Öleceklerin Tevbesi: Nisa, 18, 168-169.
C- Kâfirlerin Cezâsı ve Helâki
a- Kâfirlerin Cezâsı: Bakara, 39, 104, 161-162, 210, 217, 257; Al-i İmran, 11, 56, 151, 176-177; Nisa, 56; Maide, 36-37; 86; En’am, 70; A’râf, 38, 40-41, 50-51; Yunus, 4, 7-8; Hûd, 111; Ra’d, 5; İbrâhim, 2-3; 16-17; Nahl, 24-25, 29, 104; Kehf, 29, 106; Hacc, 19-22, 51, 57; Nur, 57; Furkan, 34; Ankebut, 68; Secde, 14; Ahzab, 64-65; Fâtır, 7, 36; Zümer, 32; Fussılet, 26-28; Şura, 8, 26; Zuhruf, 74-76; Casiye, 10-11; Muhammed, 11; Teğabün, 10; Hakka, 35; İnşikak, 24; Fecr, 1-5.
b- Kıyâmet Günü Kâfirlerin Durumu: A’râf, 38-39, 48; Yunus, 45-46, 54; İbrâhim, 21-22, 28-29, 49-50; Hıcr, 2, 922-93; Nahl, 27, 84-85; İsra, 72; Kehf, 102-104, 124-127; Furkan, 11-14, 22, 27-29; Neml, 83-85; Rum, 12, 14-16, 55-57; Secde, 12; Ahzab, 66-68; Fatır, 36-37; Yasin, 48-53; Zümer, 47-48, 71-72; Mü’min, 10-12, 71-72; Fussılet, 19-24; Şura, 22, 44-46; Duhan, 47-50; Casiye, 27, 31-35; Ahkaf, 20, 34; Tur, 11-16; Kamer, 6-8; Rahman, 39, 41, 43-44; Vakıa, 41-46, 51-56; Teğabün, 9; Tahrim, 7; Mülk, 6-11; Müddessir, 8-10; İnsan, 4; Mürselat, 19, 24, 29-37, 45, 47-49; Nebe’, 21-30; Naziat, 34-39; İnfitar, 14-16; Mutaffifin, 15-17; inşikak, 10-14; Tarık, 10; A’la, 11-12.
c- Kâfirler, Azâbı Gördükleri Zaman Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: Fatır, 37; Mü’min, 10-11; Fussılet, 24; Şura, 44; Fecr, 24.
d- Kâfirlerin Ölümü: Nahl, 28-29, 33-34; Muhammed, 34; Vakıa, 83-87, 92-94; Naziat, 1, 4.
e- Küfre Önderlik Edenlerin Cezâsı: Nahl, 24-25, 88.
f- Kâfirler, Azâbı Gördüklerinde Yok Olmak İsteyeceklerdir: Furkan, 13-14; Zuhruf, 77-78; Nebe’, 40; İnşikak, 10-11.
g- Kâfirlerin Amellerinin Misali: Nur, 30-40.
h- Kâfirler, Kurtuluşa Eremezler: Kasas, 82.
D- Zâlimlerin Cezâsı
a- İnkâr Ederek Zâlim Olanlar ve Cezâları: 2/Bakara, 165, 254; 5/Mâide, 29; 6/En'âm, 33; 10/Yûnus, 39, 52; 11/Hûd, 19, 113; 14/İbrâhim, 22; 19/Meryem, 72; 21/Enbiyâ, 29; 25/Furkan, 37, 207; 40/Mü'min, 52; 42/Şûrâ, 8, 21-22, 42; 68/Kâlem, 12.
b- Zâlimlere Verilen Mühlet (Süre): 11/Hûd, 100-102; 14/İbrâhim, 42-43; 16/Nahl, 61.
c- Zâlimler Lânetlenmişlerdir: 7/A'râf, 44; 11/Hûd, 18.
d- Zâlimler, Kurtuluşa Eremezler: 6/En'âm, 21, 135; 12/Yûsuf, 23; 28/Kasas, 37.
e- Kıyâmet Günü Zâlimler Azâbı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsterler: 14/İbrâhim, 42-44;
HELÂK
- 223 -
25/Furkan, 27; 39/Zümer, 24.
f- Mü'minlere Zulüm Yapanların Cezâsı: 85/Bürûc, 10.
g- Allah, Zâlimlerin Kimini Kimine Musallat Eder: 6/En'âm, 129.
h- Allah, Zâlimleri Başarıya Ulaştırmaz: 2/Bakara, 258; 6/En'âm, 21; 14/İbrâhim, 27; 46/Ahkaf, 10.
i- Zâlimler, Allah'ın Rahmetine Eremezler: 2/Bakara, 124.
j- Allah Zâlimleri Affetmez: 4/Nisâ, 168-169; 5/Mâide, 72.
k- Allah'ın Azâbı Zâlimleredir: 6/En'âm, 47; 11/Hûd, 100-102, 117; 22/Hacc, 45; 27/Neml, 52; 29/Ankebût, 40; 32/Secde, 22.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
34. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
35. Kavimlerin Helâki, Hârun Yahya, Vural Y.
36. Allah’ın Yok Etmesi ve Yok Olan Toplumlar, Veysel Özcan, Mirfak Y.
37. Allah’ın Gazapları, (Tarihî roman), Râgıp Şevki Yeşim, 4 cilt, Huzur Y.
38. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Helâk ve Tehlüke md. c. 25, s. 196-198
39. Sünnetullah md. Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 463-465
40. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
41. Kur’ân-ı Kerim’de Kavimler ve Toplumlar Âd, Semûd, Medyen, S. Süleyman Nedvî, İnkılâb Y.
42. Lânetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmet Emre, Erhan Y.
43. Rabbenî Yol ve Sünnetullah, Said Hâkim, İnsan Dergisi Y.
44. Sünnetullah, -Bir Kur’an İfâdesinin Kavramlaşması-, Ömer Özsoy, Fecr Y.
45. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, çev. Nizameddin Saltan, İhtar Y.
46. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbî, Tevhid Y.
47. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
48. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
49. İlmî ve Edebî Yönleriyle Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
50. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said, çev. İlhan Kutluer, İnsan Y.
51. Toplumsal ve Kültürel Değişme, Mahmut Tezcan, Ank. Üniv. Eğitim Bilimleri Fak. Y.
52. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Emre Kongar, Bilgi Y.
53. Türkiye’nin Çöküşü, Hüseyin Kâzım Kadri, Hikmet Neşriyat
54. Sosyal Meselelerimiz ve Sosyal Değişme, Mustafa Erkal, Mayaş Y.
55. Toplumsal Değişim Kuramları, Richard A. Appelbaum, çev. Türker Aklan, T. İş B. Kültür Y.
56. Modern Dünyaya Başkaldırı, Jius Evola, çev. Fevzi Topaçoğlu, İnsan Y.
57. el-Medinetü’l-Fâzıla, Fârâbî, çev. Naifiz Danışman, MEB Y.
58. Kur’an’a Göre Hz. Mûsâ, Firavun ve Yahûdiler, Necati Kara, Seha Neşriyat
59. Firavun, Hâmân ve Karun Karşısında Hz. Mûsâ, Ali Sayı, İz Y.
60. Kur’an’da Tarih Kavramı, Mazharuddin Sıddîkî, çev. Süleyman Kalkan, Pınar Y.
61. İslâm’ın Tarih Yorumu, İmâdüddin Halil, çev. Ahmet Ağırakça, Risale Y.
62. Tarihin Yorumu, İmâdüddin Halil, Mazharuddin Sıddîkî, terc. M. Beşir Eryarsoy, Düşünce Y.
63. İslâm Tarihi Bir Yöntem Araştırması, İmâdüddin Halil, çev. Ubeydullah Dalar, İnsan Y.
64. İslâmî Açıdan Tarihe Bakışımız, Muhammed Kutub, çev. Talip Özdeş, Risale Y.
65. Tarih ve Toplum, Murtaza Mutahharî, terc. Cengiz Şişman, Yöneliş Y.
66. İnsan ve Tarih, M. H. Beheşti, C. Bahonar, terc. Ahmet Erdinç, Bir Y.
67. Tarihselciliğin Sefaleti, Karl R. Popper, çev. Sabri Orman, İnsan Y.
68. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y.
69. Niçin İslâm Sosyolojisi, İlyas Ba-Yunus, çev. İlham Güner, AKâbe Y.
70. İslâm Sosyolojisi Bir Giriş Denemesi, Ba-Yunus, çev. Rıdvan Kaya, Bir Y.
71. Din Sosyolojisi, Amiran Kurtkan Bilgiseven, Filiz Kitabevi
72. Sosyoloji Tarihi, N. Şazi Kösemihal, İst. 1974
73. Mukaddime, İbn Haldun, çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
74. İbn Haldun’a Göre İnsan-Toplum-İktisat, İbrâhim Erol Kozak, Pınar Y.
75. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlurrahman, çev. Alpaslan Açıkgenç, Fecr Y.
76. Modern Çağda İslâmî Meseleler, Ebu’l Mevdûdî, çev. Yusuf Işıcık
77. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, çev. Selahaddin Ayaz, Pınar Y.
78. Kur’an ve Psikoloji, M. Osman Necati, çev. Abbas Arab,
79. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, çev. Süleyman Ateş, Hilal Y.
80. Kur’an’da Günah Kavramı, SAdık Kılıç, Hibaş Y.
81. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, çev. Ali Turgut, Yöneliş Y.
82. Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Hikmet Zeyveli, Birun Y. (Kur’an Kıssaları, ) s. 161-170
83. Her Nemrud'a Bir İbrâhim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 80-100
84. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 8-10
85. Kötülük Odakları, Firavun, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
86. Kur'an'da Firavun, Mevdudi, Çizgi Y.
87. Firavun, Hâmân ve Karun Karşısında Hz. Mûsâ, Ali Sayı, İz Y.
88. TDV İslâm Ansiklopedisi, Celâl Kırca, Âd md.
89. El Kirliyse Yıkanır, Ya Toplum Kirliyse, Mehmet Ali Kılıçbay, Türkiye Günlüğü, s. 30, Eyl-Ek. 94
90. Kur’an Sosyolojisi, Lütfullah Cebeci, İslâmî Araştırmalar, s. 3, Ocak 1987
91. İbn Haldun Sosyolojisi, Satı el-Husrî, çev. Mehmet Bayyiğit, SÜİFD, sayı 4, Konya 1994
92. Hz. Nûh Aleyhisselâm, M. Necati Bursalı, Ölçü Y.
93. Nûh Tûfânı, Ahmed Ersöz, T.Ö.V. Y.
94. Nûh’un Gemisine Binmek, Ali Bulaç, İz Y.
95. Nûh Peygamberin Seyir Defteri, Yalçın Pekşen, Cep Kitapları Y.
96. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
97. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
98. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
99. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
100. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
101. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
102. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
103. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
104. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
105. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
106. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
107. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
108. Peygamberlerin Hayatı, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
109. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
110. Peygamberlerin Mûcizeleri, H. İbrâhim Acıpayamlı, Tuğra Y.
111. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
112. Kur'an-ı Kerim'e Göre Peygam. ve Tevhid Mücâdelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar Y.
113. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, Mevdudi, Pınar Y. s. 305-308
114. Peygamberler Tarihi, Çekirdek Y. Ferhat Koç, s. 16-20
115. Kur'an'da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
116. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
117. Kur'an'ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
118. Âyetler Işığında Peygamberler Tarihi, Muhammed Ali Sâbûnî, Ahsen Y. s. 301-331
119. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T.D.V. Y. s. 47-55
120. Kur'ân-ı Kerim Işığında Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y.
121. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Akit Y. c. 1, s. 8-9
122. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 281-291
HELÂK
- 225 -
123. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
124. Tevhid, Rasüllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
125. Kur'an'da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 78-80
126. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y. s. 28-35
127. Kur’an Okulu, Hanif Y. 9. cüz
128. Kütüb-i Sitte, c. 4, s. 215-216, 340-343; c. 6, s. 400; c. 12, s. 374-382; c. 17, s. 167; 7/109-110 (Helâkin gelmesi); 6/254 (Lût kavmi); 4/384-385 (Sâlih kavminin helâki);
129. Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları, Cengiz Duman, Haksöz sayı, 30, Eylül 93
130. Nûh Peygamber’in Tebliğ Mücâdelesindeki Örneklik, Hak Söz, Cengiz Duma, sayı 50, (Mayıs 1995), s. 39-41
131. Kur’ân-ı Kerim ve Kıssalar, -Kur’an Kıssalarının Vâkiliği Problemi-, Ömer Mahir Alper, Haksöz, sayı 50, Mayıs 95
132. Lût Kavminin İzlerini Ararken, Ahmet Sarbay, Tarih ve Medeniyet Dergisi, 12, Şubat 1995
133. Kur’an’ın Kur’an’la Tefsiri Metoduna Bir Örnek: Bağî ve Âdî, Şeyh Muhammed Hâdi Ma’rifet, Evrensel Mesaj, Ekim 99
134. Âd Kavmi ve Hz. Hûd, Cengiz Duman, Haksöz, sayı 38, Mayıs 94
135. Sâlih (a.) ve Semûd Kavmi, Cengiz Duman, Haksöz, sayı 39, Haziran 94
136. Cinsellik Bunalımı ve Hz. Lût, Cengiz Duman, Haksöz, sayı 40, Temmuz 94
137. Yunus (a.s.) ve Tevhidî Mücâdelede Sabır, Cengiz Duman, Haksöz, sayı: 35-36, Şubat-Mart 94
138. Hz. Yusuf’un Mücâdele Örnekliği I-II, Cengiz Duman, Haksöz, sayı: 55-56, Ekim-Kasım 95
139. Büruc Sûresi ve İşkence, Cengiz Duman, Haksöz 41-42 (Ağustos-Eylül 94) s. 66-68
140. Yeryüzünde İlâhî adâleti Uygulama Görevi Mü’minlerindir, Fevzi Zülaloğlu, Haksöz 71 (Şubat, 97)

HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 227 -
Kavram no 70
İmtihan 4
Bk. Helâk ve Helâk Edilen Kavimler; Gazap; Kıyâmet; Âhiret; Tevbe; Af
HESAP VE
ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
• Hesap; Anlam ve Mâhiyeti
• Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi
• Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
• Sorumluluk
• Mes’ûliyet
• Teklif
• Teklif-i Mâ Lâ Yutak/Güç Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar
• Güç-Tâkat
• Hata ve Hataların Örtülmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
• Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
• İnsan Bu Mes’ûl...
“Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah’ın mülküdür. Gönlünüzde olanları açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez), Allah onunla sizi hesaba çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kaadirdir.
Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) “mağfiretini niyaz ederiz. Dönüş yalnızca Sanadır’ dediler.
Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı, kendi lehine veya aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle duâ edin:) ‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme (mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim mevlâmızsın/dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım et.” 899
Hesap; Anlam ve Mâhiyeti
Hesap: Mükellef insanların dünyadaki inanç ve davranışlarından dolayı âhirette hesaba çekilmeleri anlamında bir terimdir. Sözlükte “saymak, hesap etmek”, ayrıca hesaba çekmek mânâsında masdar olan hesap (hisâb) kelimesi, “sayma, sayım” anlamında isim şeklinde de kullanılır. Terim olarak, insanların hesaba çekilecekleri âhiret safhalarından birini ifâde eder.
Kur’ân-ı Kerim’de hemen her zaman terim anlamında kullanılmıştır. Kur’an
899] 2/Bakara, 284-286
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
terminolojisinde hesap, genellikle kötü davranışların dünya900 ve özellikle âhiretteki yansımaları ve sahiplerinin cezalandırılması mânâsına gelmektedir. Bununla birlikte, iyi davranışların âhirette mükâfatlandırılması anlamı da vardır. Kıyâmet gününde insanların Allah tarafından hesaba çekileceğini haber veren âyetler genellikle hesap konusunun mânevî-ahlâkî olacağını ifâde eder. Kur’ân-ı Kerim’in ilk sûresi olan Fâtiha başta olmak üzere, on üç âyette tekrarlanan “yevmü’d-dîn” (ceza günü) tamlaması da hesap kavramını pekiştirmektedir. “Hükmetmek, bilgisi ve mahâretiyle son hükmü vermek” anlamındaki hüküm (hukm) kavramı da çeşitli fiil ve isim sıgalarıyla kırk iki âyette Allah’a izâfe edilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de âhiretin vukuunu tasvir eden âyetler, ilgili hadislerin de yardımıyla bir sıralamaya tâbi tutulduğu takdirde bir sual-kitap-mîzan-hesap tertibinin ortaya çıkabileceğini söylemek mümkündür. Buna göre önce peygamberler İlâhî tebliği ulaştırıp ulaştırmamaktan, bütün mükellefler de onu benimseyip benimsememekten sorguya çekilecek, ardından herkese kitabı (amel defteri) verilecek, kitapta kayıtlı iyilik ve kötülükler değerlendirilecek (mîzân), böylece mükellefin hesabı görülmüş olacaktır.901 Bununla beraber, kıyâmetteki bu hesaplaşma işlemi uzun sürmeyecektir. Çünkü “Allah hesabı çok süratli olandır.” 902
“Gönlünüzde olanları açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez), Allah onunla sizi hesaba çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kaadirdir.”903 meâlindeki âyet ashâb döneminden itibaren âlimleri düşündürmüştür. Müfessir Taberî’nin konuyla ilgili olarak naklettiği dört görüşün ilkine göre bu İlâhî beyan, şâhitlikle ilgilidir. Zira bir önceki âyette anlatıldığı gibi bir konuda bilgisi ve görgüsü bulunan kişinin bunu gizlemesi kalbinin günahkâr olmasına sebep teşkil eder. Birçok taraftarı bulunan ikinci telakkiye göre, âyetin hükmü, şâhitliğe münhasır olmayıp umûmîdir; fakat aynı sûrenin son âyetinde yer alan, “Allah her kişiyi, ancak gücü yettiğiyle mükellef kılar o kadar sorumluluk yükler.”904 beyanıyla hükmü kaldırılmıştır. Üçüncü telakkiye göre, samimi mü’minlerin zihninde ve gönlünde sürekli olarak bulunan fakat eylem haline gelmeyen, ayrıca küfür ve nifak dışında kalan duygu ve düşünceler de kıyâmet gününde hesaba tâbi tutulacaktır. Ancak bu hesaba çekme işi, çeşitli hadis rivâyetlerinde belirtildiği üzere bizzat Allah tarafından gizli olarak yürütülecek ve kul tarafından itiraf edildikten sonra affa mazhar olacaktır. Küfür, nifak ve dinin temel hükümleri hakkında beslenen sürekli şüphe af kapsamına girmediği gibi, böyle bir İlâhî lütuftan kâfirlerin faydalanması da sözkonusu değildir. Bu âyet hakkında öne sürülen dördüncü anlayışa göre ise İlâhî beyanda yer alan hesaba çekilme hükmü mensuh olmayıp geçerlidir. Ancak özellikle Hz. Âişe’den gelen ve Rasûlullah’a nisbet edilen rivâyete göre, hesaba çekme işi dünya gerçekleşmektedir. Şöyle ki, bu tür duygu ve düşüncelere sahip bulunan mü’minlerin dünyada hissedecekleri vicdan azâbı, pişmanlık, karşılaşacakları maddî ve mânevî sıkıntılar onların muhâsebesini sağlayacak ve fiil haline gelmeyen günah işleme duygusunun doğurduğu günaha keffâret olacaktır. Taberî bu dört görüşü sıraladıktan sonra âyette nesih olmadığını, Allah’ın mü’minleri niyetlerinde sakladıkları
900] 65/Talâk, 8
901] 7/A’râf, 6-9; 17/İsrâ, 13-14
902] 2/Bakara, 202
903] 2/Bakara, 284
904] 2/Bakara, 286
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 229 -
günahlardan dolayı da hesaba çekeceğini söyler. Ancak bu niyetler fiil haline dönüşmediğinden cezaya konu teşkil etmeyecek ve yukarıda üçüncü şıkta anlatıldığı üzere affa mazhar olacaktır. 905
Âhiret hallerinden biri olara nasslarda açıkça yer alan hesabın, fiil haline gelip amel niteliği taşımayan duygu ve düşünceleri de kapsadığı Bakara Sûresindeki âyetle 906 sâbittir. Bu hükmün neshedilmiş olduğu iddiası isâbetli görünmemektedir. Zira bu husus neshin sözkonusu olamayacağı akaid esaslarındandır. Aynı âyetin devamında, Allah’ın böylelerinden dilediğini affedip dilediğini cezalandıracağını beyan eden kısım da nesih ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. İnsanın zihninde bulunan şey, eğer hukuku ilgilendiren bir bilgi ise bunun gizlenmesi günahtır ve cezayı gerektiricidir. Bu nitelikte olmayan duygu ve düşünceler, yukarıda üçüncü ve dördüncü şıklarda anlatılan şekillerden biri statüsünde affa mazhar olabilecektir. Nitekim Fahreddin er-Râzî ile Kurtubî’nin de kanaatleri bu çerçevededir.
Bazı Şiî ve Mu’tezilî kelâmcıları dışında hemen hemen bütün İslâm âlimleri, âhiret hallerinden biri olan hesabın gerçekleşeceğine iman etmenin her müslümana farz olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Zira hesap kitap, sünnet ve icmâ ile sâbit olduğu gibi, aklen de mümkün, hatta gereklidir. Bununla birlikte hesabın keyfiyeti, süresi ve kimleri kapsadığı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. İlk dönem âlimleri, bazı hadis rivâyetlerinin zâhirine bakarak907 hesabın hayvanları da kapsayacağını söylerken müteahhir dönem âlimleri hisabın mükellef tutulan yaratıklarla sınırlı olduğu görüşündedir. Dirilişten sonra mahşerde bekleme, amel defterinin verilmesi, sorguya çekilme, her kula âit organların, amellerin işlendiği mekânların ve meleklerin şâhitlikte bulunması ile amellerin tartılıp sonucunun belirlenmesi safhalarından oluştuğu kabul edilen geniş anlamıyla hesap; Kurtubî, Âlûsi, Reşid Rza gibi âlimlere göre bütün mükellefler için aynı anda gerçekleşecek ve bizzat Allah tarafından yürütülecektir. Zira Allah’ın bir kulunu hesaba çekmesi aynı zamanda başkalarının hesabını görmesine engel teşkil etmez. Bu görüşü savunanlara göre hesap, göz açıp kapayıncaya kadar veya yarım günden az bir sürede tamamlanır. Bir grup âlime göre Allah kâfirleri değil; sadece mü’minleri hesaba çekecektir. Başka bir gruba göre ise her mükellefi Allah adına bir melek hesaba çeker. Çünkü hesabı bizzat Allah yürütecek olsaydı kâfirlerle de konuşması gerekirdi. Hâlbuki bu husus Kur’an’da yer alan bilgilere aykırıdır. 908
İbn Teymiye, hesabı iki kısma ayırır. Birincisi, kullara âit bütün amellerin tesbit edildiği sayfaların sahiplerine verilmesi şeklinde olup mü’min-kâfir herkes için sözkonusudur. İkincisi, ağır gelen tarafı belirlemek üzere iyilik ve kötülüklerin tartılması anlamında kullanılan hesaptır. Kâfirlerin kötülükleri iyiliklerini boşa çıkardığından cennetlik veya cehennemlik olduklarını tesbit etmek amacıyla onlar hakkında bu tür bir hesap sözkonusu değildir. Bununla birlikte kötülüklerinin sınırını tâyin edip buna göre cezalandırılmaları için ikinci tür bir hesaba çekilebileceklerini söylemek mümkündür. 909
905] Kurtubî, Câmiu’l-Beyân, III/94-100
906] 2/Bakara, 284
907] İbn Kesir, II/113-117
908] bk. 2/Bakara, 174; 3/Âl-i İmrân, 77
909] Mecmûu Fetâvâ, IV/305-306
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslüman filozoflar, insanların organlarıyla gerçekleştirdikleri fiillerin iyi veya kötü oluşuna göre ruhları üzerinde etkiler yaptığını, bunların da âhirette herkesçe fark edilebileceğini öne sürerek hesap esnâsında organların dile gelmesinin bundan başka bir anlam taşımadığını ileri sürmüşlerdir. 910
Âlûsî’nin de belirttiği gibi, dünyadan farklı bir âlemde gerçekleşecek olan hesabın mâhiyetini akıl yürütmek sûretiyle belirlemek mümkün değildir. Bu hususta en isâbetli yol, nassların bildirdiğini kabul etmekten ibârettir. Âdil olan Allah’ın kullarına asla zulmetmeyeceği gerekçesiyle hesabın gereksizliğini öne sürenlerin aklî dayanakları bulunmadığı gibi, bu iddiayı hesabın vuku bulacağını açıkça bildiren nasslarla bağdaştırmak da mümkün değildir. Hesapta, bütün kulları sorguya çekip yaptıklarını onlara ikrar ettirmek, peygamberleri, melekleri ve diğer bazı varlıkları şâhit tutarak ileri sürülebilecek mâzeretleri ortadan kaldırmak, Allah’ın iyi kullarına karşı lütufkârlığını gösterip affediciliğini fiilen ispat etmek, cezalandırdığı kullarına karşı ise âdil davrandığını ortaya koymak, bu vesile ile itaat eden kullarını aziz kılıp isyankârları zelil kılmak, böylece yaratıkları bekleyen âkıbete dikkat çekerek dünyada yararlı işler yapmaya teşvik edip kötülükten sakındırmak gibi hikmetlerin bulunduğu unutulmamalıdır. Hesabın alenî bir şekilde yapılmasında, tartışmacı bir karaktere sahip bulunan911 insana dünyada işlediği amelleri açıkça gösterip onun itirazda bulunmasına imkân vermemek, ayrıca göreceği ceza veya mükâfatta herhangi bir haksızlığa uğratılmayacağını, dünyadakinin aksine âhiretteki muhâsebede hiçbir ihmalin sözkonusu olmayacağını, hiç bir tesir altında kalınmayacağını ortaya koymak gibi başka hikmetler de düşünülebilir. 912
Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi
Hesap Günü: Allah tarafından insanların bu dünyada iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerden dolayı âhirette hesaba çekileceklerine dair dikkat çekilen günün adı "Din günü - Ceza günü-" ile hemen hemen aynı anlama gelir.
"Hesap günü"ne iman etmek, İslâmiyet’in inanç esaslarından birini teşkil eder. Bu günün hak olduğu, bir gün mutlaka gerçekleşeceği Kitap (Kur'ân)la sâbittir. "Allah herkesi kazandığının karşılığını vermek üzere (diriltecektir). Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir"913 buyrulmaktadır. Diğer bir âyette Hak Teâlâ şöyle buyurur: "Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de gönderilmiş olan peygamberlere de soracağız. Ve onlara olup bitenleri tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Zaten Biz onlardan uzak değiliz." 914
Âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, sorguya çekilmesi gereken herkesin, "Hesap günü", ifâdesi alınacaktır. Kendilerine peygamber gönderilen her ümmete peygamberlere itaat edip etmedikleri; peygamberlere de, tebliğ vazifelerini ne dereceye kadar yaptıkları ve nelerle karşılaştıkları sorulacaktır. Şu kadar var ki: "Biz bir rasûl göndermedikçe azap edecek değiliz"915 âyet-i celîlesi hükmünce, kendilerine "rasûl" gönderilmeyenler bu hesap ve azaptan muaf olacaklardır. Diğer insanlar
910] Fahreddin er-Râzî, XIII/20; XVIII/19
911] 18/Kehf, 54
912] Emrullah Yüksel, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 240-242
913] 14/İbrâhim, 51
914] 7/A'râf, 6
915] 17/İsrâ, I5
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 231 -
da dünyadaki amellerine göre hesaba çekileceklerdir:
"O gün insanlar, yaptıkları kendilerine gösterilmek için bölük bölük dönerler." 916; "Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Doğrusu Allah, hesabı çabuk görendir."917; "Herkesin yaptığı her hayrı ve işlediği her kötülüğü, önünde hazır bulacağı gün yaklaşmaktadır. O gün kişi, kendisiyle yaptığı kötülükler arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah sizi, kendisinden korkmanız için uyarıyor." 918
Gerçekten öyle zamanlar olur ki, insanın yaptığının yüzüne vurulması veya yaptıklarıyla yüzleştirilmesi her çeşit cezadan daha ağır gelir. Ne var ki, böyle bir cezayı hak etmişse bundan kurtuluş da yoktur. "Hesap günü", kişi yaptıklarıyla yüzleştirildikten sonra, tartıya vurulmayan, cezâsı verilmeyen zerre miktarı hayır ve şerrin bırakılmadığı ince hesap ânına geçilir. Artık o gün: "Kim zerre miktarı bir hayır işlemişse, onu görecektir ve her kim de zerre miktarı kötülük işlemişse onu görecektir." 919
O dehşetli "hesap günü"nde Allah'ın mü'min kullarına korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Dünyada iken yaptıklarına karşılık Rablerinin kendilerine hazırladığı nimetlere sevinç içinde kavuşacaklardır. Cenâb-ı Hak bu gibi mü'minler için şöyle buyurur: "Şüphesiz iman edenlerle, yahûdilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve âhiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rabları katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi üzülmeyecekler de."920 Onlara: "İşte bu, hesap günü için size söz verilenler." 921 denilecek ve kolay bir hesaptan geçirileceklerdir: "Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecek."922; "Kitabı sağ tarafından verilen; ‘Alın kitabımı okuyun, doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten bekliyordum’ der." 923 Böylece hak ettiği cennete girer.
Rasûlüllah (s.a.s.) mü'minlerin "hesap günü"nündeki durumunu şöyle dile getirir: "Mü'min kıyâmet günü Rabbine öyle yaklaştırılır ki, artık Rabbi onun sırrını mahşer ehlinden saklamış olur. Sonra ona bütün günahlarını ikrar ettirir: ‘Şunu işlediğini sen bilir misin?’ diye sorar. O da: ‘Yâ Rabbi bilirim’ der. Sonunda, mü'minin işlediği günahlar hakkındaki itirafları Allah'ın dilediği miktara ulaşınca Allah Teâlâ ona: ‘Şüphesiz Ben senin işlediğin günahları dünyada senin için örttüm. Bu gün de senin için günahlarını mağfiret ediyorum’ buyurur." 924
Bu delillerden açıkça anlaşılıyor ki, dünyada iken Allah'a ve âhiret gününe iman ederek O'nun emirlerine uyan, yasakladıklarından sakınan ve sâlih amel işleyen mü'minler, kolay bir hesaptan sonra Allah'ın kendilerine mükâfat olarak hazırladığı nimetlere kavuşacaklardır. Ancak müslüman olduğu halde, mutlak sûrette cezayı hak edecek davranışlarda bulunan kimselerin hesabı zor olacaktır.
Hz. Peygamber bir gün ashâbına şöyle sorar: “Müflis kimdir, bilir misiniz?” Ashâb:
916] 99/Zilzâl, 6
917] 40/Mü'min, 17
918] 3/Âl-i İmrân, 30
919] 99/Zilzâl, 7-8
920] 2/Bakara, 62
921] 38/Sâd, 53
922] 84/İnşikak, 7-9
923] 69/Haakka, 19-20
924] Müslim, Tevbe 52; İbn Mâce, Mukaddime 13
- 232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
'Bizim aramızda müflis, hiç bir dirhemi ve malı olmayandır' dediler. Bunun üzerine Rasûl (s.a.s.); "Benim ümmetimden gerçek müflis; kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelip de şuna sövmüş, buna iftirada bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, başkasını da dövmüş olarak gelendir. Şuna buna hasenâtından verilecek. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınarak kendisinin üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır" 925 buyurur.
Günahkâr mü'minin durumu böyle olunca; inkârcıların ve başkalarına zulüm yapanların, daha büyük sıkıntılara düşeceklerinde şüphe yoktur. Onlar, "Hesap günü"nden söz eden âyetleri işittiklerinde alaylı bir şekilde: "Dediler ki: Rabbimiz, hesap gününden önce (bize vaad ettiğin) hissemizi şimdiden ver." 926 Müşrikler böyle söylemekle; "hesap gününe kadar beklemeye ne gerek var, o cezadan bizim payımıza düşeni şimdiden ver" diyerek alay etmek istiyorlardı. Cenâb-ı Hak da: "Şüphesiz onların dönüşü Bizedir. Sonra onların hesaba çekilmesi de Bize âittir." 927 buyurarak, hem Rasûlünü teselli etmiş, hem de onları tekrar uyarmıştır. Bu uyarılara kulak asmayıp sapık yollarına devam edenler için de şöyle buyurmuştur: "Doğrusu Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı çetin bir azap vardır." 928
O dehşetli gün gelip de insanlar hesaba çekilmeye başlanınca pişmanlık duymanın hiçbir yararı olmayacaktır. "Kimlerin tartısı ağır basarsa, işte asıl kurtuluşa erenler onlardır. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir, ebediyyen cehennemdedirler" 929; "Kitapları sol taraflarından verilenlere gelince, o: Keşke bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, der" 930 Cenâb-ı Hak onlara: "Âyetlerim okunurken onları yalanlayanlar siz değil miydiniz?" 931 diye sorunca, sanıyorlar ki konuşmalarına izin verilmiş, kendilerine ümit kapıları açılmış belki suçluluklarını itiraf ederlerse istedikleri kabul görür: "Derler ki: Rabbimiz, bize kötülüğümüz gâlip geldi. Biz, sapık bir kavim olduk. Rabbimiz, bizi buradan çıkar, eğer tekrar inkâra dönersek gerçekten zâlimler oluruz." 932 Onların bu sözlerine karşılık: "Allah da buyurur: Kesin sesinizi. Artık Benimle konuşmayın. Çünkü kullarımdan bir zümre vardı ki bunlar, 'Rabbimiz, inandık; artık bağışla bizi, acı bize. Sen acıyanların en hayırlısısın' diyorlardı. Siz ise onları alaya alıyordunuz, bunlar size Beni anmayı unutturuyordu. Ve hep gülüyordunuz onlara" 933 denilerek cehenneme gönderilecekler. Bu arada kendilerinin bu acı hallerini gören mü'minler, cehenneme giriş nedenlerini sorarlar: "Kitapları sağdan verilenler suçlulara: Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir? diye sorarlar. Onlar derler ki; 'Namaz kılanlardan değildik, düşkünü doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla beraber biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Bu durumumuz, ölüm bize gelinceye kadar devam etti' derler." 934
Akaid kitapları, "hesap günü" ile ilgili âyet ve hadislere dayanarak, bu günün
925] Müslim, Birr, 59
926] 38/Sâd, 16
927] 88/Ğâşiye, 25-26
928] 38/Sâd, 26
929] 23/Mü'minûn, 102-103
930] 69/Haakka, 25-26
931] 23/Mü'minûn, 105
932] 23/Mü'minûn, 106-107
933] 23/Mü'minûn, 108-110
934] 74/Müddessir, 42-47
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 233 -
gerçek olduğunu şu şekilde açıklarlar:
a) Amellerin tartılması haktır: Çünkü Cenâb-ı Allah "O gün tartı (vezn) haktır." 935 buyurmuştur. Mu'tezile ise amellerin tartılmasını inkâr etmiş ve bu konudaki nasları tevil etmiştir.
b) Amel defteri haktır: Bu defterden maksat, insanlara ait sevap ve günahların üzerinde tesbit edildiği şeydir. Mü'minlere sağ, kâfirlere sol ve arka taraflarından verilir.936
Mu'tezile, bu konudaki nassları da te'vil ederek amel defterini gereksiz görür.
c) Öldükten sonra sorguya çekilme haktır: 937
Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
Hasîb; Hesap gören anlamında Allah’ın isimlerinden biridir. “Ki onlar (o peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 938
Allah insanı yaratır ve henüz o döl yatağındayken ona sûret verir. Her insanı özenle ve bambaşka bir yaratılışla dünyaya getirir. Annesinin rahmindeyken ve o daha hiçbir şeyin şuurunda değilken onu korur, beslenmesini ve gelişmesini sağlar. Anne karnında geçen dokuz aylık süre insan için karanlık bir devredir. Hiçkimse bu dönemi ve dokuz ay içinde Allah'ın kendisi için nasıl inanılmaz mucizeler gerçekleştirdiğini bilmez. Fakat Allah, daha insan tek bir hücreyken bile onun ilk haline şâhittir. Çocukluk dönemi de aynı şekildedir. İnsanın hâfızasında çocukluğuyla da ilgili yalnızca birkaç anı kalır. Ama Allah, o bilmezken bile her an yanındadır, her yaptığına şahittir.
Allah'ın şâhit olduğu yalnızca insanın amel olarak yaptıkları değil aynı zamanda içinden de geçirdikleridir. Çünkü Allah insanın hem içine hem dışına, hem rûhuna hem organlarına tam anlamıyla hâkimdir. O, nefsini koruyarak neyi, ne için yaptığını bilmezken Allah onun her hareketini ne amaçla yaptığını bilir. İnsan gizlenmiş tek bir hücre halindeyken de, ölmek üzere son nefesini verirken de Allah onun yaptıklarına şâhittir. Dünyada yaşadığı süre boyunca otururken, konuşurken, yemek yerken, uyurken, gece gündüz her saniye işlediklerini tüm ayrıntılarıyla bilir, ağzından çıkan her konuşmayı, her lafı işitir, aklından geçirdiği her düşünceyi tespit eder. Hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz.
Oysa insan, hayatı boyunca yaptığı işleri, söylediği sözleri unutur. Yıllar geçtikçe zihnindeki anılar bulanıklaşır. Geçmişte yaşadıklarını saymaya kalksa ancak çok az şey sayabilir. On yıl önce yaşadığı bir olay kendisine hatırlatılıp o an ne düşündüğü sorulsa hiçbir şey hatırlayamaz. Sanki bütün yaşadıkları zihninden silinmiş gibidir, geriye çok az bir kalıntı kalmıştır. Allah ise bütün insanların hayatları boyunca yaptıklarını, her saniye kafalarından neler geçtiğini bilir. Hiçbir şeyi unutmaz. Hesap günü herkesin önüne kötülüklerini, iyiliklerini, sâlih amellerini
935] 23/Mü'minûn, 108-110
936] 69/Haakka, 25-26; 84/İnşikak, 10; 17/İsrâ, 13
937] 7/A'râf, 6; 14/İbrâhîm, 51; 3/Âl-i İmrân, 30; Müslim, Tevbe 52; Buhârî, Mezâlim 2; Halid Erboğa, Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 2, s. 395-397
938] 33/Ahzâb, 39
- 234 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve günahlarını eksiksiz getirir. Bu yüzden insanın yapması gereken, Allah'ın kendisine şâhit olduğunu asla unutmamasıdır.
“Bir selâmla selâmlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selâm verin ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.”939; “Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şâyet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma görürseniz, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık mâruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şâhit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 940
Sorumluluk
Sorumluluk: Kişinin kendi istek ve irâdesi ile yaptığı ve yüklendiği işlerin hesabını vermesi bundan dolayı hesaba çekileceği bilincine denir. İslâm, her insanın bir irâdesi ve seçme hürriyeti bulunduğunu ve bu irâdesini kullanmak sûretiyle yapacağı işlerin tamamından sorumlu olduğunu bildirmiştir. Bundan dolayı insanlar ve özellikle müslümanlar, yapacakları her işte söyleyecekleri her sözde dikkatli olmak durumundadırlar. Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Rabbimız şöyle buyurur: "De ki; herkes kendi (hali) ne uygun yolda hareket eder. Rabbimız, kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir." 941
Şâyet insan yaptığı her işten ve davranıştan, söylediği her sözden sorumlu olmasaydı, dinimizdeki farzlar, haramlar, mubahlar olmaz ve emirlerle yasakların bir anlamı kalmazdı. İyi işler yapanlarla, kötü işler yapanların aralarında bir fark olmazdı. İslâm’da insan, kendi hür irâdesini kullanarak yapacağı işlerden sorumlu tutulmuştur: "Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür."942; "O (Allah) yaptığından sorumlu değildir. Onlar ise, sorumlu tutulacaklardır." 943
Dînimiz, insanlara iyi yolu da kötü yolu da göstermiştir.944 İnsan kendi yolunu kendisi seçer ve belirler. Fakat yapacağı her iyi ve kötü hareketin sorumlusu kendisidir. Çünkü yaptığı her fiili kendi niyeti ve isteğiyle yapmıştır. İnsanları hayvanlardan ayıran başlıca fark, insanların akıl sahibi oluşu, bunun tabii neticesi olarak da sorumluluk yüklenmiş olmasıdır. Çünkü Cenâb-ı Allah, verdiği akıl sayesinde insanları diğer varlıklardan üstün ve güçlü kılmış, onların idaresini insanlara vermiştir. İdareci durumunda sorumlu olması ise kaçınılmazdır.
Dünya ve âhiret sorumluluğu: İslâm hem dünya ve hem de âhiret nizamı olduğu için insanların, yaptıkları işlerinden dolayı yalnız bu dünyada değil, âhiret hayatında da sorumlu olacaklarını bildirmiştir. Ölmekle her şeyin sona ermeyeceğini, aksine yeni ve sonsuz bir hayatın başlayacağını ve Allah'ın huzurunda hesaba çekileceğini düşünen ve buna inanan bir insan, dünyanın geçici zevklerine kanmaz. Âhiret için hazırlığını, dünyada iken yapar. Çünkü o, âhiret hayatında yalnız kendi çalışma ve gayretinin karşılığını bulacağına inanır. İyi ve kötü
939] 4/Nisâ, 86
940] 4/Nisâ, 6
941] 17/İsrâ, 84
942] 99/Zilzâl, 7-8
943] 21/Enbiyâ, 23
944] 90/Beled, 10
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 235 -
yapacağı her işten sorumlu olacağını aklından çıkarmaz.
İslâm’ın sorumluluk anlayışına göre her insan, hattâ peygamberler bile yaptıklarından sorumludurlar. Kur'ân-ı Kerim'de Yüce Rabbimız buyuruyor ki: "Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız. Peygamberlere de soracağız."945 Peygamber Efendimiz ise, Vedâ hutbesinde yer yer konuşmasını keserek, kendisini dinleyen ashâbına üçer defa: "Tebliğ ettim mi?" diye sorarak, her defasında “Evet!” cevabını aldıkça: "Şâhid ol yâ Râb!" demiştir. Peygamber Efendimiz bu ifade ve tavrıyla, âyette belirtilen sorumluluktan kurtulma arzusunu izhar etmiştir.
Dînimize göre insan bir imtihan dünyasındadır. Başıboş ve sorumsuz olarak bırakılmamıştır. Dünyada ektiğini, âhirette biçecektir. Sağlığından, gençliğinden, gücünden, güzelliğinden, zenginliğinden, fakirliğinden... kısaca her şeyinden sorumluluk altındadır. Kendisine bahşedilen nimetleri nerelerde ve nasıl kullandığından, elde ettiği serveti nereden ve nasıl elde ettiğinden, nerelere ve nasıl sarfettiğinden sorguya çekilecektir.946 Onun için sorumluluk, bir bütün olarak düşünülmelidir. Çünkü İslâm hem dünya, hem âhiret nizamı olmakla birlikte bir bütün teşkil etmekte ve dünya hayatıyla, âhiret hayatı birbirlerinden ayrı düşünülmemektedir.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.): "İnsan öldüğü zaman amelinin arkası kesilir; yalnız şu üç şeyden dolayı kesilmez: Biri; sadaka-i câriye (yani uzun süre ayakta kalan bir hayır eseri), diğeri; kendisinden faydalanılan ilim, üçüncüsü ise; kendisine hayır duâ eden sâlih bir çocuk..."947 hadisi önemli bir gerçeği yansıtır. Demek ki, bu dünyada yapılan işlerin sorumluluğu, âhiret âleminde de devam edecektir. O halde dünya sorumluluğu ile âhiret sorumluluğunu kesin çizgilerle birbirinden ayırdetmek mümkün değildir.
İnsanın dünya ve âhiretteki sorumluluğu birkaç yönde olur: İnsan, yaratanına karşı, kendi cinsine yani insanlığa karşı, emri altındakilere, âmirlerine ve topluma karşı sorumluluklar yüklenen bir yaratıktır. Bu durumu Peygamber Efendimiz şöyle açıklar: “Her biriniz bir yöneticisiniz ve her biriniz yönetiminizdekilerden sorumlusunuz: Devlet adamı bir yöneticidir ve halkından sorumludur; erkek, ailesinin yöneticisidir ve onları gözetmekten sorumludur; kadın, kocasının evinin muhâfızıdır ve bundan sorumludur; hizmetçi efendisinin malının bekçisidir ve bundan sorumludur. Her biriniz bir yöneticisiniz ve yönetiminizdekilerden sorumlusunuz.” 948
Kişisel ve toplumsal sorumluluğa gelince; İslâm dini, öncelikle şahsî (kişisel) sorumluluğu benimseyen bir dindir. İslâm dinine göre her fert, kendi yaptıklarından sorumludur. Başkalarının yaptıklarından sorumlu değildir. Hâlbuki hıristiyanlık inancına göre, "bütün insanlar Hz. Âdem'in işlediği ilk suçun cezasını çekecektir. Hz. İsa kendi kanını fedâ etmek sûretiyle bu lânet ve azaptan insanları kurtarmıştır." İşte İslâm dîni, atalarının günâhlarından çocuklarını sorumlu tutan bu Hıristiyanlık inancını reddederek ortadan kaldırmış, onun yerine şahsî sorumluluk prensibini koymuştur.
945] 7/A'râf, 6
946] Tirmizî, Kıyâme 9
947] Müslim, Kitâbu’l-Vasıyye 3
948] Buhârî, Cenâiz 32, Ahkâm 1
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse onu taşımak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiç bir şey (alınıp) taşınmaz. Akrabası dahi olsa (kimse onun yükünü taşımaz)" 949; "De ki; Allah'a itaat edin! Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o peygamber; kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz."950; "Ey iman edenler! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Babanın oğlu, oğlun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun!..." 951 hükümleri bu sorumluluk prensiplerini yansıtmaktadır.
Ancak bazı durumlarda sorumluluğun -iyilik yahut kötülük olsun- başkalarına da geçtiği olur. Yapılan amel (iş) hayır ve iyilik ise, bunun sevabı; şer veya kötülük ise, günâhı, hem o işi yapana, hem de onu yapmasına sebep olduğu kimselere ulaşır. Bir âyette Yüce Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Böylece kıyamet günü kendi günahlarını tam olarak, bilmeden saptırdıkları kimselerin günahlarını (ise) kısmen yüklenirler. Dikkat edin, yüklendikleri yük ne kötüdür!” 952
Peygamber Efendimiz ise, hadislerinin bazılarında şöyle buyuruyor: “Her kim İslâm içinde güzel bir çığır açarsa ve bu güzel çığır kendisinden sonra da tatbik edilip sürdürülürse, kendi sevaplarından hiçbir şey eksilmeksizin, onu sürdürenlerin sevaplarının benzeri, kendisi lehine yazılır. Ve her kim de İslâm içinde kötü bir âdet çıkarır ve bu kötü âdet kendisinden sonra da sürdürülürse, kendi günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin onu sürdürenlerin günahlarının benzeri de o kimse üzerine yazılır.”953 İslâmî anlayışta sorumluluk her yaş, her mevki ve seviyedeki insan için söz konusudur.
Demek ki, İslâm’a göre insanların yaptıkları işler, ya sadece kendilerini ilgilendirmekte veya yapılan işin özelliğine ve mâhiyetine göre, o işten başkaları da faydalanmakta veya zarar görmektedirler. Bu duruma göre, başkalarının yaptıkları işlerden sevap veya günâh kazanacak kimselerin olması da tabiidir. Çünkü bu şahıslar, her şeyden önce kendi sorumlulukları altında kalan iyilik veya kötülük cinsinden bir şeyler yapmaktadırlar. Yapılan bu işlerin etkileri ise, bazen uzun süre devam etmektedir.
İşte bu anlayış doğrultusunda hareket eden mü'min, bütün organları ile yaptıklarından sorumlu tutulacağını bilir. Bu inancı, onu daha kontrollü bir hayat yaşamaya zorlar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Mü'min, günahı tepesine çökecek bir dağ gibi hisseder; münâfığa gelince, o da günahını, burnunun üzerine konmuş ve hemen uçabileceği bir sinek gibi kabul eder." 954
Mes’ûliyet
Kişinin davranışlarından hesap verme yükümlülüğü altında bulunması durumuna Türkçe'de sorumluluk denir. Hesap yükümlülüğü kişinin davranışları nedeniyle ödül ya da ceza biçiminde bir karşılık görmesi sonucunu doğurur. Bu karşılık, maddî ya da mânevî olabileceği gibi, bu dünyada ya da âhiret hayatında da olabilir.
İslâm'a göre insan sorumlu bir varlıktır. Çünkü kendine iyi ile kötü, doğru ile
949] 35/Fâtır, 18
950] 24/Nûr, 54
951] 31/Lokman, 33
952] 16/Nahl, 25
953] Müslim, İman 15; Tirmizî, İlm 14
954] Tirmizî, Kıyâmet 9; Mustafa Öcal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 430-432
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 237 -
yanlış açık biçimde gösterilmiş, ikisinden birisini seçme hakkı tanınmış, seçimini yapabilmesi, gereğini yerine getirebilmesi için gereken akıl, irâde ve yapabilme gücü gibi niteliklerle donatılmıştır. Kişi özgür irâdesi ile dilediği seçimi yapabilir, istediği işi işleyebilir. Fakat bu özgürlüğü onu seçiminden, yaptıklarından sorumlu kılar, seçim ve davranışlarının sonuçlarına katlanma zorunda bırakır. Seçim ve davranışlarının niteliği, iyi ya da kötü oluşu, bunların sonuçlarının da niteliğini, başka bir deyişle göreceği karşılığın ödül ya da ceza oluşunu belirler.
İslâm'da kişinin sorumluluk alanı Allah'ın emir ve yasaklarınca belirlenir. Sorumlulukların sonuçlarına, karşılıklarına ilişkin düzenlemeler de yine Allah tarafından yapılır. Sorumluluk alanı içinde kalan davranışların bir bölümü için dünyada çeşitli karşılıklar, yaptırımlar öngörülür. Bu tür sorumluluklar ve yaptırımlar İslâm hukukunun başlıca konularından birisini oluşturur. Bununla birlikte sorumluluklar konusunda İslâm'ın öngördüğü asıl karşılıklar âhiret hayatına ilişkindir. İnsanın bu dünyadaki tüm davranışları âhirette hesap konusu olacaktır. Yazılı bir kitap biçiminde insanın eline verilecek olan hesap işlemi, son derece ayrıntılı ve âdilâne biçimde yapılacak, kim bir zerre kadar kötülük işlemişse cezasını, kim de bir zerre kadar iyilik yapmışsa ödülünü görecektir. Çeşitli nimetlerle dolu sonsuz cennet hayatı ödülü; çeşitli süre ve derecelerdeki azapla cehennem hayatı ise cezâyı oluşturacaktır.
İnsanın sorumluluğu Allah'ın emir ve yasaklarına göre belirlendiğinden, bu emir ve yasakların bilinmediği toplumlarda sorumluluk yoktur. Başka bir ifâdeyle sorumluluk için Allah'ın bir peygamber aracılığı ile emir ve yasaklarını bildirmesi gerekir. Peygamber gönderilmiş, Allah’ın emir ve yasakları tebliği edilmemiş toplumlar sorumlu değildirler ve yaptıkları kötülükler nedeniyle cezalandırılmazlar. Bu nedenle sorumluluk tebliğle başlar; ödül ve ceza Allah'ın koyduğu hükümler doğrultusunda verilir. Ancak son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'in gelişinden sonra durum değişmiştir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.), önceki peygamberler gibi yalnız belli bir zaman ve toplum için değil, tüm toplumlar ve Kıyâmet'e kadar sürecek tüm zamanlar için gönderilmiştir.
İslâm'a göre sorumluluk kişinin teklife muhâtap oluşuyla başlar. Mükellef ya da yükümlü sayılmayan kişilerin sorumluluğu da yoktur. Buna göre sorumluluğun temel şartları ergenlik, akıl ve özgür irâdedir. Çocuklar yükümlü sayılmadıklarından sorumlu değildirler. Akıl ve ruh sağlığı yerinde olmayan kişiler yükümlü, dolayısıyla sorumlu tutulamazlar. Ergenlik ve akıl şartına sahip oldukları halde irâde özgürlüğü bulunmayan herhangi bir zor altında davranan kişiler de sorumluluktan uzaktırlar. Burada zor, doğal bir zarûret olabileceği gibi, diğer bir insan ya da gücün zorlaması da (ikrah) olabilir. Fakat her iki durumda da sonuç değişmez.
Genel kural olarak İslâm'da sorumluluk kişiseldir. Her insan yalnız kendi davranışından sorumlu tutulabilir. Hiç kimse, yakını da olsa, bir başkasının davranışlarından sorumlu değildir. Herkesin kazandığı hayır kendi yararına, yaptığı kötülük de kendi zararınadır. Bununla birlikte, özellikle kimi kişiler için medenî hukuk alanına giren bazı konularda dolaylı bir sorumluluk söz konusudur.
İnsanın dünyevî sorumluluğu İslâm hukukunca incelenir. İslâm hukukuna göre dünyevî sorumluluk, kişinin Allah, toplum ve kendi vicdanı önünde duyacağı pişmanlık, üzüntü ve acıdır. Toplum düzeninin sağlanması açısından mânevî
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorumluluk en az hukukî sorumluluk kadar önemlidir. Hukukî sorumluluk ise kişinin kusurlu ve haksız fiili ile başkasına verdiği zararı toplum gücüyle ödemek zorunda bırakılmasıdır.
Hukukî sorumluluk da biri ceza hukuku alanına giren cezâî sorumluluk, diğeri özel hukuk alanına giren medenî sorumluluk olmak üzere ikiye ayrılır. Cezâî sorumluluk İslâm kanunlarının suç saydığı ve yasakladığı fiiller için sözkonusudur. Ancak, belli bir cezayı gerektiren bu fiillerin öldürme, yaralama, hırsızlık gibi bir bölümü aynı zamanda medenî sorumluluk içine girer. Medenî sorumluluk, hukukî bir sözleşmeden (akit) dolayı olabilecek zarardan doğabileceği gibi, böyle bir sözleşme olmadan verilen zararlardan da doğabilir. Birinci durumdan doğan sorumluluğa akdî sorumluluk; ikinci durumdan doğan sorumluluğa da cürmî, gayrî ya da haksız fiilden doğan sorumluluk denir.
Hukukî sorumluluk, kişinin kendi fiilinden doğrudan doğabileceği gibi, sorumlu olduğu kişi ya da varlıkların fiillerinden de doğabilir. Buna göre kişinin kendi fiilinden doğan sorumluluğa doğrudan sorumluluk; sorumlu olduğu kişi ve varlıkların fiillerinin neden olduğu sorumluluğa da dolaylı sorumluluk adı verilir. Dolaylı sorumluluk, babanın çocuğunun, işverenin işçinin, sahibinin hayvanın fiillerinin yol açtığı zararları ödeme yükümlülüğüdür. 955
Teklif
Teklif: Zor olanı istemek demektir. Fıkıh Usûlü ıstılahında, Şâri'in bir fiilin yapılıp yapılmamasını talep etmesine denir. Eğer bir şeyin yapılmasını isteyiş kesin olursa, teklifî hüküm "vâcip", kesin olmazsa "mendup" olur. Bir şeyin yapılmamasını isteyiş kesin olursa, teklifî hükmün muhtevâsı "haram"; kesin olmazsa "mekruh" olur. Bir de tahyîr'in hükmü vardır ki, bu da "mubahtır". Buna göre teklifî hükümler: 1- Vâcip, 2- Mendup, 3- Haram, 4- Mekruh, 5- Mubah olmak üzere beş kısma ayrılır.
Bu taksim fakîhlerin çoğunluğuna göredir. Hanefîler ise, teklifî hükümleri yedi kısma ayırırlar: 1- Farz, 2- Vâcip, 3- Mendup, 4- Haram, 5- Tahrîmen mekruh, 6- Tenzîhen mekruh, 7- Mubah. 956
Teklifin esasını akıl ve idrâk teşkil eder; yani akıl ve idrâk, teklifin temel şartıdır. Bu konuda el-Âmidî şöyle diyor: "Akıl erbâbı, mükellefin akıl ve kavrayış sahibi olması gerektiğinde ittifak etmiştir; çünkü teklif, bir hitaptır. Hayvan ve cansız madde gibi akıl ve idrâki olmayana hitapta bulunmak muhaldır. Deli ile temyiz kudretine sahip olmayan çocuk gibi hitabın aslını anlama potansiyeline sahip olan; fakat onun emir, nehiy, sevap ve ceza ile ilgili bulunduğunu, onu emredenin Allah olduğunu ve O'na itaat gerektiğini tafsilâtıyla bilmeyen kimse de, hitabın aslını tafsilâtlı olarak anlamama bakımından hayvan ve cansız madde mesâbesinde olduğu için, teklife muhâtap olamaz. Çünkü teklif ile kasd edilen şey, hitâbın aslını anlamaya dayandığı gibi, onun tafsilâtını da idrâk etmeye dayanmaktadır. Temyiz kudretine sahip olan çocuğa gelince; bu, her ne kadar temyiz kudretine sahip olmayan çocuğun anlamadığı şeyleri idrâk ederse de, tam akıllı kimse gibi Allah'ın varlığını, kullara hitapta bulunacağını, Allah'tan
955] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 162-163
956] Muhammed Şakir Garbal, el-Mevsûâtü'l-Arabiyye el-Müyessere, teklif maddesi; Muhammed Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi, terc. Prof. Dr. Abdülkadir Şener, Ankara, 1973, 42
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 239 -
gelen buyrukları tebliğ eden gerçek Peygamberin bulunduğunu gereği kadar kavrayamaz. Oysa teklif ile kast edilen şey, bunlara bağlıdır. Gerçi arada çok kısa bir zaman kalacak şekilde ergenlik çağına yaklaşınca, onu bu andaki idrâki, biraz sonra teklifi gerektiren şeyi idrâkinden farklı olmayabilir; ancak akıl ve idrâk birer gizli vasıf olup yavaş yavaş ortaya çıktığından ve bunları gösteren belli bir ölçü bulunmadığından Şâri', bunlar için buluğ çağına girmeyi bir sınır olarak koymuş ve bu çağa ermeyenlerden teklifi kaldırmıştır. Bunun delili de, Hz. Peygamber’in (s.a.s.), "Üç kimseden kalem kaldırıldı (yani onlar tekliften muaf tutuldu); buluğa erene kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uykudakinden ve ayılıncaya kadar mecnundan" hadisidir. 957
Bu ifadeden şu üç husus anlaşılmaktadır:
1- Teklifin direği akıldır; çünkü teklif Allah'ın hitabıdır. Buna da ancak aklıyla idrâk eden kimse muhâtap olabilir.
2- Akıl yavaş yavaş gelişmekte, çocukluktan itibaren olgunlaşma seyrine devam etmektedir. O, teklif haddine ancak gelişmesini tamamladıktan sonra ulaşmaktadır.
3- Aklın yavaş yavaş gelişmesi gözle görülmeyen bir husustur; çünkü o, bir zaman süreci içerisinde adım adım kemâl noktasına ulaşmaktadır. Elbette bu noktayı gösteren maddî bir ölçünün bulunması gerekir. O da buluğ çağıdır. İşte bu çağ, aklın noksanlık ve kemâli arasındaki sınırı teşkil etmektedir. Kişi bu çağa ulaşınca ona teklif terettüb etmektedir.
Hatıra gelebilir ki mecnun (deli) ve mümeyyiz olmayan çocuğun temyiz kudreti bulunmadığı halde, malî tekliflere muhâtap olduğunu görüyoruz. Bunlar, başkasına ait bir şeyi telef ederlerse tazmin etmeleri, bir cinâyet işlerlerse diyet vermeleri gerekmektedir. Fakîhlerin cumhuruna göre bunların, mallarından zekât vermeleri gerekir. Meyve ve tahıl gibi toprak ürünleri için öşür vermeleri icap ettiğini de fakîhler icmâ ile kabul etmişlerdir. İşte bunlar birer tekliftir. Bu durumda onların tekliften muaf tutuldukları nasıl düşünülebilir?
Buna, usûl bilginleri şöyle cevap verirler: Her ne kadar deli ve mümeyyiz olmayan çocuk, temyiz kudretleri bulunmadığı için teklifî hükümlere muhâtap değil iseler de, onlar da insandırlar ve bu insanlık kendileri için bir kısım haklar sağlamış ve bu hakları taşıyacak bir zimmet tanımıştır. Meselâ, onların mülkiyet hakları vardır; bu teklifler de, kendilerinin mal ve mülkiyetleriyle ilgili vecîbelerdir.
Bundan anlaşılıyor ki, deli ile mümeyyiz olmayan çocuk, insan olmaları hasebiyle bir kısım haklara ve bu yüzden bir kısım da vecîbelere sahiptirler. Bu konunun daha iyi anlaşılması için sırf insanlık icabı olarak sâbit bulunan ehliyet ile aklın eseri olarak sâbit bulunan ehliyet konusu da incelenmelidir. 958
Teklif konusu her ne kadar doğrudan doğruya Fıkıh Usûlünü ilgilendiren bir mesele ise de Kelâm ilminin de incelediği konular arasına girmiş ve insanın fiillerinin bir parçası sayılmıştır. Kelamî mezheplerin değişik teklif anlayışları vardır. Biz burada kelâmcıların teklifi nasıl tarif ettiklerine temas ederek mezhepler arasında sadece mâturîdîliğin görüşü ile yetineceğiz:
957] Buhârî, Hudûd 22, Talâk 11; el-Âmidî, el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm, I/199, 200
958] Abdülkadir Şener, a.g.e., 320-321
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Seyyid Şerif Cürcânî'ye göre, teklif, muhâtaba külfet yüklemektir. 959 El-Bağdadî'ye göre teklif, külfetten (güçlük, zorluk, zahmet) alınmıştır. Bu da yorgunluk ve meşakkattir. Şeriatta emre ve neyhe ıtlak olunmuştur. O halde teklif hitabın emir ve nehiy olarak muhâtaba yönelmesidir. 960
Mâturîdî'nin teklif anlayışına gelince, şöyle özetlemek mümkündür: Teklif, ancak vukuu kudret dâhilinde olana bağlıdır ve bu şekilde bir emrin ifadesi olur. Teklif yerine getirilirse, mükâfatı gerektirir; yerine getirilmezse, cezayı dâvet eder. Fakat teklifin bu tarzda icrâya konması insanın irâde ve gücü ile olur. 961
Mâturîdî kelâm okulunda önemli olan, teklifin insanın irâde ve gücüyle ilgili oluşudur. Eğer insan fizik anlamda sakat ise bu insanın fizik yönünden istitâa'ya, güce sahip olmadığı ortadadır. Dolayısıyla böyle insana teklif akıl hâricidir. Her yönden sağlam olan insanın teklife muhâtap olması ve bu teklife göre fiillerini yapması insanın irâdesi ile ilgilidir. Bu takdirde insan, fiillerinin nitelik kazanışında sorumlu olur ve böylece teklif anlam taşır. 962
Mâturîdî okulunda güç yetmeyen işte teklif kabul edilmemektedir. 963 Bu konuda okulun dayandığı mesned "Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif eder." 964 âyetidir. Çünkü Allah hikmete uygun olanı yapar; hikmet de kendisinde güzellik, iyilik olanı düşünmeyi gerektirir.
Mâturîdîlikte mesele, insanın gücü ve bu gücün imkânlarının Allah'ın ezelî ve mutlak ilmince bilinmesi açısından ortaya konmaktadır. 965 İnsan teklif edilenden birini kendi gücü, meyli ve ihtiyarını kullanarak seçer. 966 İnsanın bu tür hareketini Allah bilir. Teklifin ceza ve mükâfat haline gelmesi, insana ahlâkî nitelikte bir fiil olması ve neticede insanın yaptığından sorumlu olması böylece vuku' bulmaktadır. 967
Allah'ın insanlara yapmaları mümkün olmayanı teklif etmesi ve gücü yetmeyene teklif, câiz ve mümkün değildir. 968
Teklîf-i Mâ Lâ Yutak/Güç Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar
Teklîf-i mâ lâ yutak, güç yetirilemeyecek emir ve nehiyler demektir. Teklif; lugatte, güçlük zorluk ve zahmet anlamlarını taşımaktadır. Bu da yorgunluk ve meşakkati beraberinde getirmektedir. Istılahta ise; emre ve neyhe taalluk etmektedir. Buna göre teklif, emir ve nehyin muhâtaba yönelmesidir. Bir başka açıdan da, teklif; akıl sahibi kullarına dinî ve hukukî yükümlülükler koyan Allah'ın fiilidir.
Teklif meselesinin itikad açısından ele alınmasının esas nedeni; bu konunun
959] Ta'rîfât, 58
960] Usûlü'd-Din, İstanbul, 1928, s. 270
961] el-Beyâdî, İşarâtü'l-Merâm, Kahire, 1368, 250
962] Şerafettin Gölcük, Kelâm, Konya 1988, 222
963] Ebû Mansur el-Mâtürîdî, Kitabü't-Tevhid, Beyrut 1970, 266
964] 2/Bakara, 286
965] el-Beyâdî, a.g.e., 250
966] Mâturîdî, a.g.e., 266
967] Şerafettin Gölcük ve S. Toprak, Kelâm, 222
968] Nurettin es-Sâbûnî, el-Bidâye fî Usûli'd-Dîn, Tah. Bekir Topaloğlu, Dimaşk 1979, 118; Ahmed Yaşar, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 170-171
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 241 -
insan fiilleriyle doğrudan doğruya ilgili olması ve adâlet-zulüm meselesiyle yakınlığı yönüyledir. Kısacası bu konunun esas hareket noktası, insan fiilleri ve bunun uzantılarıdır.
Burada şu sorular konunun çerçevesini belirtmektedir: Allah tarafından söz konusu edilen İlâhî teklif karşısında insanın durumu nedir? Teklife daha çok hangi açıdan bakılmalıdır? Teklifin, insan fiilleri açısından nitelik kazanması ve adâlet-zulüm konularıyla ilişkisi nasıl anlaşılacak, insanın irâde ve sorumluluğu nasıl izah edilecektir? İşte bu ve benzeri sualler insan zihnini başlangıçtan beri meşgul etmesi bakımından İslâm Kelâmında da önemli yer işgal etmiş ve bu konuda bir hayli değişik fikirler ortaya konulmuştur. Aynı zamanda itikadî fırkalar arasında da hayli değişik fikir ve anlayışlara yol açmıştır. Bunları derli toplu bir şekilde şöylece sıralamak mümkündür.
a- Ehl-i Sünnet Anlayışına Göre Teklif
Bilindiği üzere itikadî açıdan Ehl-i Sünnet anlayışı denilince Matüridî ve Eş'arî alimlerinin görüşleri akla gelmektedir. Bunları da kendi düşünce ve anlayışlarına göre ayrı ayrı ele alarak bu görüşleri daha detaylıca ele almaya çalışalım.
1- Mâturîdîlere Göre: Teklif, makdur olana bağlıdır. Ancak bu şekilde bir emrin ifadesi olur. Teklif yerine getirilirse mükâfatı, yerine getirilmezse cezayı gerektirir. Ancak, bu tarzdaki bir teklifin meydana gelmesi insanın irâde ve gücüyle olur. 969
Mâturîdî anlayışına göre önemli olan, teklifin insanın irâde ve gücüyle ilgili olmasıdır. Eğer insan, fizikî olarak sakat ise, bu insanın fizik yönünden bir güce sahip olmadığı açıktır. Dolayısıyla böyle insana teklif akıl hâricidir. Her yönden sağlam olan insanın teklife muhâtap olması ve bu teklife göre fiillerini yapması insanın irâdesiyle ilgilidir. Bu takdirde insan, fiillerinin nitelik kazanışında sorumlu olur ve böylece teklif bir anlam taşımış olur. 970
İmam Mâturîdî'ye göre, teklif-i mâ lâ yutak, yani güç yetirilemeyen şeyin insana yüklenmesi câiz değildir; bu kabul edilmez. Bu hususta "Allah bir kimseye ancak gücü yettiği adar teklif eder."971 âyetini delil olarak alır. Zira Yüce Allah yaptığı işleri bir hikmete göre yapar, hikmet ise, bunu gerektirir, yani güzellik ve iyilik olanı beraberinde getirir.
Mâturîdî ekolünde bu meseleye, insanın gücü ve bu gücün imkânlarının Allah'ın ezelî ve mutlak ilmince bilinmesi açısından bakılmaktadır. İnsan, kendisine yüklenilen şeylerden birisini kendi gücü, o yöne meyli ve kendi ihtiyarını kullanmak sûretiyle seçer. İnsanın bu tür hareketini de Yüce Allah bilir. Öyleyse insana ancak kaldırabileceği kadar şey yüklenmiş demektir. Teklifin ceza ve mükâfat haline gelmesi, insana ahlâkî nitelikte bir fiil olması ve sonuçta insanın yaptığından sorumlu olması işte bu şekilde meydana gelmektedir. 972
Yüce Allah'ın insanlara yapmaları mümkün olmayan şeyleri teklif etmesi câiz
969] Beyâdî, İşarâtu'l-Meram, 250
970] Bk. Şerafettin Gölcük, Süleyman Toprak, Kelâm, 220-23, Konya, 1988
971] 2/Bakara, 286
972] Ş. Gölcük-S. Toprak, Kelâm, 222
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve mümkün değildir.973 Sonuç olarak şu söylenebilir; Mâturîdî anlayışına göre, güç yetirilemeyen işi, Allah'ın insanlara teklif etmeyeceği ve insanın da, kendi gücünü kullanarak bu teklifi kendisine sıfat yapacağı görüşü yaygın bir şekilde kabul edilir.
2. Eş’arîlere Göre: Eş'arî ekolüne göre, güç yetmeyen işin teklifi mümkündür. Buna delilleri de "Onlar hakkı işitmezler, gerçeği görmezler"974 âyeti ile "Kelâmını işitmeye de tahammülleri yoktur”975 âyetidir. Bu duruma göre, teklif meselesi esas itibarıyla temel olarak insanın kudretine bağlıdır. Ancak bu kudret Eş'arî anlayışı çerçevesinde Allah'tan gelmektedir. Diğer taraftan Eş'arî aczi, bir şeyin kendisini ve karşıtını yapmamak olarak anlamaktadır. Acz halinde, emrolunanla birlikte, bir şeyi almak da terk etmek de bulunmaz.
Eş'arî'nin bu görüşü şu şekilde açıklanmaktadır: Allah'ın insana gücü yetmediği şeyi yüklemesi, teklif etmesi câizdir. Bu, şeriat yönünden de doğrudur. Zira, Ebû Leheb'e iman emredilmiştir. Peygamber'i tasdik ve bütün haber verdiklerine iman etmesi bildirilmiştir. Bununla birlikte onun iman etmeyeceğini de Rabbimiz haber vermiştir. Güç yetmeyen işin teklifinin mümkün oluşuna "Ey Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme." 976 âyeti de delil olarak alınabilir. 977
b- Mu’tezile Anlayışına Göre Teklif
Mu’tezile'ye göre teklif; kendisinde kişiye yük olan bir iş olarak tanımlanmaktadır. Teklif, kendisinde yükümlüye güçlük ve zorluk bulunan bir işi yapma irâdesidir. Böyle bir teklif ise, ancak Allah tarafından yapılır.
Mu’tezileye göre, diğer meselelerde olduğu gibi teklif de ana dünya görüşüne bağlıdır. Mu’tezile'nin tek endişesi Allah'ın bir tek olduğu keyfiyetine halel getirmemektir. Bunun için "tevhid" meselesi onların hareket noktası olmuştur. 978 Gerek Mu’tezile'de ve gerekse diğer itikadî fırkalarda esas ve temel olan bir prensip vardır. Diğer bütün görüşler bu temel espri çevresinde cereyan eder ve bu doğrultuda fikirler ileri sürülür. Bu bakımdan öncelikle o fırkanın esas görüşü iyice bilinmeli ve dikkate alınmalıdır.
Teklif konusu da esas itibariyle tevhid görüşüne bağlıdır. Yüce Allah yegâne birdir ve O her şeyde olduğu gibi fiillerde de bir ve tekdir, âdildir. O'nun âdil olması fiillerinde çirkin ve kötü olan fiillere yer vermemesiyle anlaşılır. O'nun fiillinden kötü bir şeyin meydana gelmesi doğru değildir. Öyleyse, bütün fiillerinde âdil olan ve kötü iş yaratmayan Yüce Allah'ın insanların faydasına olan tekliflerde bulunması gerekir. Çünkü bu konu, daha önce de geçtiği üzere, Allah'ın yegâne tek oluşu ve O'nun adâleti konusuna girer. Âdil olan Allah'tan ise, insanların zararına olan, dolayısıyla kaldıramayacakları bir teklifin yüklenmesi beklenemez. Zira bu, zulüm olarak telâkki edilmektedir.
Bu farklı görüşlere rağmen, Mu’tezile, teklife külfet ve meşakkat mânâlarını vermekle Ehl-i Sünnetle bir yakınlık ortaya çıkarmakta, bir nevi aynı görüşü
973] Sâbûnî, el-Bidâye, 118
974] 11/Hûd, 20
975] 18/Kehf, 101
976] 2/Bakara, 286
977] Bk. Ş. Gölcük S. Toprak, Kelâm, 223
978] Ş. Gölcük-S. Toprak, Kelâm, 221
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 243 -
paylaşmaktadır.
Buraya kadar sayılan teklif ile ilgili görüşlerin sıralanmasından sonra; bu konuda şöyle genel bir değerlendirmede bulunmak mümkündür:
İnsana güç verip vermeme doğrudan doğruya Yüce Allah'ın kudreti dâhilindedir. Bu konuda da Allah'ın bir mecbûriyeti yoktur. Allah insana yapılması imkânsız olan bir şeyi yüklemekte tamamen kendi irâdesine sahiptir. İnsana yapılan teklif insanın yapabileceği ölçüdedir. Bu durum ise, Allah'ın adâleti, sünneti doğrultusundadır. Bunları yaparken tamamen mutlak ve hür iradesiyle yapıyor olup, bir zorunlulukla karşı karşıya değildir. İşte Mûtezile ile temelde ayrılan nokta burasıdır. Onlar Yüce Allah'ın insana ancak kaldırabileceği kadar bir teklifi yüklemesini zorunlulukla izah edip, bunu tevhid anlayışlarına bağlamaktadırlar. Ehl-i Sünnet ise, meselenin sonucunda yani teklifinin ancak kapasiteye göre olacağında birleşip, bunun zorunlulukla değil hür irâde ile Yüce Allah'ın sünnetine göre olduğunu kabul etmektedirler. 979
Teklif kelimesinin kökü olan "kelef" bir şeyi sevmek, bir şeye düşkünlük anlamındadır. Teklif ise, bir insanı sevdiği şeyi elde etmede bazı zorlukları göğüslemekle yükümlü tutmaktır. O halde teklifin esâsında yine insanın hür irâdesi ve içten sevip benimsemesi vadır. Aynı kökten gelen külfet, zorluk anlamında, tekellüf ise külfete meydan verme, bir işin olmasını külfete bağlama anlamında kullanılır. Kur'an'da teklif, daima fiil şeklinde 7 yerde, tekellüf de bir yerde kullanılmıştır.
Teklif konusunda Kur'an'ın temel anlayışı şudur: "Allah hiçbir benliği gücünü, kapasitesini aşacak şekilde teklife muhâtap kılmaz." 980 Bu ilke, değişik cümle yapılarıyla, fakat hep aynı kelimeler kullanılarak birkaç kez tekrarlanır. 981 Bunların hepsinde "kişinin güç ve kapasitesini ifâde eden "vüs'at" kelimesi kullanılır ki, esas anlamı genişliktir. Vüs' etimolojik gelişimi içinde zamanla, güç ve kapasite anlamını almış bulunuyor ki Kur'an da onu aynı anlamda kullanmaktadır. Aynı kökten se'a kelimesi de Kur'an'da ekonomik-mâlî genişlik anlamında, yine teklif prensibine yer veren bir âyette kullanılmıştır. Bu âyet, teklifin ekonomik-mâlî yönünü prensibe bağlarken de şöyle diyor: "Genişliği olan, genişliğinden, bağışta bulunsun... Allah hiçbir benliği, ona verdiği nimet dışında bir şey vermekle yükümlü tutmaz. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık sunacaktır." 982
Kur'an'ın teklif konusundaki bu kabulü şöyle formüllendirilmiştir: "Güç yetirilemeyen şeyle yükümlü kılmak yoktur." Allah'ın kanunu bu olduğuna göre, O'nun güvenilir elçileri nebîler de aynı prensibe uymak zorundadırlar. Kur'an, peygamberlere şu emri veriyor: "De ki... Ben tekellüfe (külfete, zorluğa) yol açanlardan değilim."983 Peygamber, tekellüfe ancak kendi benliğinde gidebilir. O alan, onun hür irâdesiyle kayıtlar ve zorluklar getirebileceği tek alandır. Hitap ettiği kitleye ise tekellüf getiremez, onları sadece teşvik eder, özendirir. Şu âyet, Kur'ânî espriyi Rasûlullah'a hitap ederken şöyle ifâdeye koyuyor: "Allah yolunda çarpış. Sen ancak kendi nefsini külfet altına sokabilirsin. Mü'minlere gelince onları
979] Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 171-172
980] 2/Bakara, 286
981] 2/Bakara, 233; 6/En'âm, 152; 7/A'râf, 42; 23/Mü'minûn, 62
982] 65/Talâk, 7
983] 38/Sâd, 86
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
teşvik et, özendir." 984
Kapasite üstünde yükümlülük (teklif mâ lâ yutak) fıtrata, Allah'ın irâde ve kanunlarına terstir. Allah, dine bu sakatlığın girmemesi için Kur'an'da gerekli önlem-prensipleri getirmiştir. Bu prensipleri çiğneyenler kendi arzuları yönünde insanları saptıran bilgisiz azmış-zâlimler olarak tanıtılıyor.985 Bunlar, Allah'ın açık açık bildirdiği haram ve helâllere ilâvelerde bulunanlardır. Bunlar, Allah için iş yapmanın güzelliği yerine, Allah adına iş yapmaya kalkıp sonunda örtülü bir biçimde tanrılık iddiâ etme durumuna düşen karanlık ruhlulardır. Allah'ın, tekelinde tuttuğu haram kılma yetkisini kullanmaya kalkarak, gâfil bir biçimde şirke düşerler de hâlâ Allah için iş yaptıklarını sanır, hiyânet ve sapıklıklarını da Allah'ın dinine fatura ederler. Böylelerinin dine ve Allah'a en büyük hizmetleri, dinden uzak durmalarıdır, ama çıkarları ve kurdukları menfaat tezgâhları buna müsâade etmez. Allah'ın dinine iftira ederler de hâlâ kendilerine mücâhid, ehl-i takvâ, sünneti ihyâ edenler vs. gibi sıfatlar vermekten çekinmezler. Eğer bunların iddiâlarında zerre kadar doğruluk olsaydı Kur'an'ın dinine bağlı olanlar bugün böylesi perişan duruma düşerler miydi?
Teklifin işaret edilen Kur'anî boyutlarını destekleyen birkaç prensibi daha verelim: "Allah sizin için hafifletme ister. İnsan zayıf yaratılmıştır."986; "Allah sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez."987; "Allah sizin için dinde zorluk yaratmak istemez. O'nun istediği sizi temizleyip arıtmaktır."988; "O size din içinde zorluk getirmemiştir." 989; Allah'ın kendisine farz kıldığı hususlarda nebî üzerine herhangi bir zorluk yoktur." 990
"Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez."991 Güneşe çevirebileceği kadar gezegen, ağaca kaldırabileceği kadar dal, insana taşıyabileceği sayıda el takmış. Devenin yükü ayrı, karıncanınki ayrı. Balığa uçmayı, aslana yüzmeyi teklif etmemiş.
İnsanlara da bu imtihan meydanında kuvvetleri oranında hatta bir lütuf olarak, güçlerinin çok altında teklifte bulunmuştur. Allah'ın bütün emirlerini işlemek bütün yasaklarından sakınmak her insanın gücü dâhilinde. Bizim gücümüz için son hudut, namazı beş vakit kılmak, orucu bir ay tutmak mı? Elbette hayır! İnsanlar bu hakikati iyi değerlendirseler, sabretmesini bilip irâdelerini hırpalayıp zaafa uğratmasalar ve en önemlisi birbirlerine yük olmasalar, hepsi de yüklerini rahatlıkla taşıyabilecek ve bu imtihan meydanından yüzlerin akıyla ayrılıp gidecekler.
Zengin olmayan kişinin zekât vermekten sorumlu olmayacağı, kezâ eli yahut ayağı kesik bir insanın abdest alırken bu organlarını yıkamaktan sorumlu olmadığı Bakara, 286. âyetten çıkarılan hükümlerden. Akaid ilimleri ise "güç yetirme" meselesini "akıl" yönüyle ele almış ve sıkça sorulan bir soruya şöyle açıklık getirmişler: "Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan ve toplum hayatından
984] 4/Nisâ, 84
985] Bk. 6/En'âm, 119
986] 4/Nisâ, 28
987] 2/Bakara, 185
988] 5/Mâide, 6
989] 22/Hacc, 78
990] 33/Ahzâb, 38; Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 584-586
991] 2/Bakara, 286
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 245 -
habersiz olan bir insan, mücerret aklıyla hangi hakikatleri bilmeye güç yetirebilirse, sadece onlardan sorumlu!" Mücerret aklı, "kendisine İlâhî emirler ulaşmamış, peygamberlik nûruna muhâtap olamamış, rehbersiz bir akıl" şeklinde târif edebiliriz.
“Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan bir insanın İslâm Dinini bilmesi mümkün değildir. Bu adam, âhirette nasıl sorumlu tutulabilir?” Mâsum bir soru gibi gözüken bu sorunun arkasındaki anlayışı doğru değerlendirmek gerekir. Annesine hakaret, babasına isyan eden, en yakın dostlarını dar zamanlarında yüzüstü bırakan, “benden sonra tûfan” felsefesiyle yaşayan bir adam; bakıyorsunuz, dünyanın öte ucundaki, tanımadığı birinin imanını dâvâ etmeye kalkışıyor! Hemen kararınızı veriyorsunuz: Bu adamın derdi başka!...
Kendisiyle biraz konuşuyor, iç âlemini kurcalıyorsunuz. Karşınıza sinsi ve menhus bir gâye çıkıyor: “Allah’ın adâletine itiraz!” Aslında, bu sanıldığı gibi, yeni bir mesele değil. Asırlar önce tartışılmış, halledilmiş, rafa kaldırılmış bir konu. Şu kadar var ki, “dünyanın öbür ucu” denmemiş de, “ıssız bir dağda, toplum hayatından habersiz yaşayan bir adam” denmiş. Yahut buna benzer bir başka tip üzerinde konuşulmuş.
“Allah, hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmez.”992 Yani, her şeye taşıyabileceği kadarını yükler. Fertleri güç yetirebilecekleri işlerle mükellef kılar. Her gövdenin üzerine, götürebileceği kadar bir baş yerleştirir. Allah, dağına göre kış verir. Atom çekirdeğine gezegenleri bağlamaz. Âlimlerimiz bu âyeti çeşitli yönlerden tefsir etmişler. Fıkıh âlimleri, bu âyeti fıkıh yönünden, kelâm âlimleri ise itikat yönünden incelemişler. Bu ikinciler, âyette geçen “güç yetme” meselesini akıl yönüyle ele almış ve şu mânada birleşmişler: “Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan ve toplum hayatından uzak bir insan, mücerret aklıyla, hangi hakikatleri bilmeye güç yetirebilirse, sadece onlardan sorumludur.”
Mücerret akıl denilince, “bir peygambere muhâtap olmamış, kendisine İlâhî emirler ulaşmamış, rehbersiz kalmış” bir aklı anlıyoruz. İşte, böyle bir aklın ulaşabileceği saha konusunda, değişik görüşler ileri sürülmüş: İtikat imamlarından İmam Mâturîdi, “insanın, kendi aklını kullanarak bir yaratıcının olduğunu bilmeye güç yetirebileceği” görüşündedir. Ve böyle bir insanın Allah’a inanmaktan sorumlu tutulacağını, diğer iman rükünlerinden ve ibâdetlerden ise sorumlu olmayacağını ifâde eder. Bir diğer itikat imamı olan Eş’arî ise, böyle bir insanın, peygamber olmaksızın, Allah’ı bilmesinin de mümkün olamayacağı fikrini savunur ve bu adamın bir taşa bile tapsa “necat ehli” yani kurtuluşa erenlerden olacağını söyler.
Görüldüğü gibi, her iki imamın da ittifak ettikleri esas nokta şu: Kişi, içinde bulunduğu şartlarda, neyi bilmeye güç yetirebiliyorsa ondan sorumlu. Şüphesiz, hakikati en iyi bilen Allah’tır. O’nun ilmine havâle ederiz. 993
Mükellef
Mükellef: Yükümlülük sahibi kişi, yükümlü kılınan kişi; Arapça "teklîf" mastarından ism-i mef'ûldür. Bir Fıkıh terimi olarak; "İslâmî emir ve yasakların
992] 2/Bakara, 286
993] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, c. 1, s. 106-107; c. 3, s. 187-189
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muhâtabı olan ve bunlara uymakla yükümlü bulunan kimse" demektir. "Allah bir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez" 994 âyeti sorumluluğu gücün yetmesi ile sınırlar.
Dinî emir ve yasaklara muhâtap olabilmesi için kişinin akıl ve fizik bakımından belli olgunluğa ulaşması gerekir. Kişinin, insan varlığına ait hak ve borçlara ehil olma vasfına "ehliyet" denir. Bu ehliyet anne karnındaki ceninden itibaren rüşd yaşına kadar çeşitli safhalar geçirir. Ehliyet, vücub ve edâ ehliyeti olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Vücub ehliyeti: Kişinin lehine ve aleyhine olan hakların sübûtuna elverişli olmasıdır. Bu, borçlanma ve borçlandırma ehliyetidir. Bunun dayanağı insanlık sıfatıdır. Yaş, akıl ve rüşd ile ilişkisi yoktur. Eksik ve tam olmak üzere ikiye ayrılır.
a. Eksik vücub ehliyeti: Bu ana karnındaki cenine ait bir ehliyet olup, doğuma kadar devam eder. Cenin, yalnız lehine olan haklardan yararlanır. Aleyhine olan haklar onun hakkında sabit olmaz. Cenin sağ doğmak şartıyla mirasçı olur, lehine vasiyet edilen mala sahip bulunur, yine lehine vakıf geçerlidir, babası cihetinden nesebi sabit olur. Aleyhine olan medeni haklar ise sâbit olmaz. Meselâ, babasının cenin adına bir şey satın alması veya cenine ait bir malı başkasına hibe etmesi geçerli değildir. Yine cenin, nafaka vb. malî yükümlülüklere muhâtap olmaz.
b. Tam vücub ehliyeti: Şahsın lehine ve aleyhine olan hak ve borçlara ehil olmasıdır. Akıl hastaları ile yedi yaşından küçük olan gayri mümeyyiz küçükler tam vücub ehliyetine sahiptirler. Henüz idrâk ve muhâkeme teşekkül etmediği için bunlarda edâ ehliyeti yoktur. Lehine yapılan hibe, vasiyet ve vakıf geçerlidir. Ayrıca onu borç ve yükümlülük altına sokan satım, kiralama, karz ve rehin gibi medenî akitler velî veya vasî tarafından onun adına yapılır. Bunların semere ve sonuçları akıl hastası veya gayr-i mümeyyiz küçüğe ait olur.
Diğer yandan gayri mümeyyiz küçük, haksız fiillerinden veya velî yahut vasîsinin onun adına yapacağı tasarruflardan doğan borçlardan bizzat sorumludur. Ancak bu bedenî değil yalnız malî bir sorumluluktur. 995
Akıl hastası ve gayri mümeyyiz küçükler malî bütün borçları öderler. Ancak bunlar ibâdetle yükümlü olmadıkları için Ebû Hanîfe'ye göre zekâtla yükümlü bulunmazlar. İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise zekât mal nimetinin külfeti kabilindendir. Böyle olunca bunların da zekâtta sorumlu tutulmaları gerekir. Ancak bunu velî veya vasî, onun adına öder.
2. Edâ ehliyeti: Kişinin medenî hakları kullanma ehliyetidir. Bu, her insanda tabîî bir vasıf değil akıl ve fizik gelişmeye paralel olarak kazanılan bir vasıftır. Bunun varlığı, temyiz kudreti, belli bir yaşa ulaşma gibi bazı şartlara bağlanmıştır. Kısaca vücup ehliyeti, her şahısta bulunan pasif bir ehliyet iken, edâ ehliyeti aktif ehliyet halidir. Edâ ehliyeti de eksik ve tam olmak üzere ikiye ayrılır.
a. Eksik edâ ehliyeti: Bu ehliyet mümeyyiz küçük ve bunamışda (ma'tuh) söz konusu olur. Yedi yaşla büluğ çağı arasındaki ehliyeti ifade eder. Mümeyyiz
994] 2/Bakara, 286
995] bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327-28/1909-1910, VII,172; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr; Bulak 1315-1317 H., VIII, 324 vd.
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 247 -
küçük iyi ile kötüyü, alma ile vermeyi, satmayla satın almayı birbirinden ayırt edebilen fikrî, zihnî ve beden olgunluğuna ulaşan kimsedir. İslâm hukukçuları uygulamada kolaylık olsun diye yedi yaşın tamamlamasını temyiz çağının başlangıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu yaşın tercih edilmesi Hz. Peygamberin şu hadisine dayanır: "Yedi yaşına girdikleri zaman çocuklarınıza namazı emredin."996 Bu hadis yedi yaşına giren çocuğun namazın ve ibâdetin mânâsını anlayabilecek bir fikir olgunluğuna ulaştığını gösterir. Bu duruma göre; Mümeyyiz küçüğün namaz, oruç, hac gibi ibâdetleri yapması büluğdan önce farz değilse de, edâsı sahihtir ve sevâbı ana-babaya gider.
Hibe ve sadakayı kabulü, mubah malları mülk edinmesi gibi tamamen lehine olan tasarrufları geçerlidir. Bu konuda velî veya vasîsinin izni de aranmaz. Yine başkasına vekil olarak alış veriş, nikâh, talâk, dâvâ ve kabz gibi işlemleri de geçerlidir. Çünkü bunlarda muhtemel zararlar müvekkile âittir. Üstelik bu gibi muâmeleler çocuğun yetişmesine yardımcı olur. Tamamen zararına olan tasarruflar bâtıldır. Bağış, sadaka, vakıf, âriyet verme, borca kefil olma ve boşama gibi tasarrufları geçersizdir. Bunlar, onun adına velî veya vasîsi tarafından da yapılamaz.
Alış-veriş, kiraya vermek, kiralamak, rehin vermek ve almak gibi hem menfaate, hem de zarara ihtimali bulunan tasarruflar velînin icâzetine bu gibi iki yönlü olabilen tasarruflar geçerlidir. Velisinin izin verdiği mümeyyiz küçük "me'zûn"; izin vermediği ise "mahcûr" adını alır.
b. Tam edâ ehliyeti: Kişinin bütün hak ve borçlara ehil olması ve ibâdetlerle yükümlü bulunmasıdır. Bu ehliyet, büluğ çağı ile başlar, rüşd yaşı ile en son şeklini alır. Kişi, lehine ve aleyhine her türlü hukukî tasarrufu yapma ehliyetine erişmiş olur. Büluğ, kişide erkek çocuğun ihtilâm olması, kız çocuğunun aybaşı hali veya gebe olması gibi birtakım fizikî belirtilerin görülmesiyle başlar. Bazen bu belirtilerde gecikme olabilir. Bu takdirde, çoğunluk fakihlere göre büluğ çağının başlangıcı kız çocuklarda 9, erkek çocuklarda 12, sonu ise her iki cinste de 15 yaştır. Ebû Hanîfe'ye göre ise, büluğ çağının sonu erkek çocukları için 18, kız çocukları için 17 yaştır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Şâfiî ise, ergenlik belirtisi görülmeyen erkek ve kız 15 yaşını tamamlamakla büluğ çağına ermiş sayılır. 997
Büluğ çağının asgarî ve âzamî sınırları arasında bulunan erkeğe "mürâhik", kadına "murâhika" denir. Akıl ve bâliğ olan kimse malî tasarruflar dışında diğer iman, ibâdet, hukukî ve sosyal nizamın gerektirdiği bütün görevleri ve sorumlulukları yüklenir ve malı olanlar dışında tam edâ ehliyetine sahip olur. Kendisine namaz, oruç, hacc ve zekât farîzaları gerektiği gibi, haksız fiillerden hem malen hem de bedenen sorumludur. Birisini öldürse kısas uygulanır, zina etse had cezasına muhâtap olur. Ancak had cezalarının uygulanması için suçun işlendiği beldede İslâmî yönetimin iş başında olması gerekir. Çünkü fert olarak hadleri uygulama imkânı ve gücü bulunmaz.
Rüşd sözlükte mâkul davranmak, doğru yolu bulmak demektir. Mecelle'deki tarifi şöyledir: "Rüşd, malın muhâfazası hususunda takayyüd ederek sefeh ve
996] Ebû Dâvud, Salât 26; Ahmed bin Hanbel, II/180, 187
997] el-Kâsânî, a.g.e., VII, 172; el-Cezîrî, Kitâbü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, Kahire 1392, II, 350 vd.; Mecelle, madde, 978; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 122 vd.; Muhammed Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, Kahire, (t.y.), s. 331
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tebzirden tevakkî eden kimsenin vasfıdır. Bu vasfı taşıyana "reşid" denir. Reşidin zıddı "sefih''tir. Sefih malını boş yere sarf ile masarifinde tebzir ve israf ile İzaa ve itlaf eden kimsedir." 998
Rüşd, temyizden farklıdır. İnsan iyiyi kötüden, hayrı şerden ayırır da, malını ve servetini iyi bir şekilde idare etmeyi beceremez. Çünkü malın idaresi ve işletilmesi ayrı bir tecrübe ve yetenek gerektirir. Rüştle büluğ aynı şeyler değildir. Rüşd yaşı eğitim, kültür, iklim şartları ve benzeri etkenlerin altında büluğdan önce teşekkül edebilir. Ancak çoğu zaman büluğdan sonra bu olgunluk hali ortaya çıkar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. Eğer rüşde erdiklerini açıkça görürseniz mallarını kendilerine verin."999 Bu âyete göre, mümeyyiz küçük büluğ çağına erişince hemen malı kendisine teslim edilmez ve reşid olup olmadığı araştırılır. İslâm rüşd yaşını belirleme hususunu yöneticilere bırakmıştır.
Ebû Hanîfe'ye göre büluğa eren şahıs sefih ve israfçı da olsa üzerinden malî velâyet kalkar ve tasarruf özgürlüğüne kavuşur. Ancak malı, bir ihtiyat ve tedbir amacıyla reşid oluncaya veya yirmibeş yaşını dolduruncaya kadar kendisine teslim edilmez. Çünkü yirmi beş yaşındaki kimse dede olabilecek bir yaşa gelmiş, bedenî ve fikrî olgunluğa erişmiştir.1000 Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise, kişi reşid oluncaya kadar malı kendisine verilmez. Osmanlı devrindeki uygulamada 1288 tarihli bir irâde, yirmi yaşını doldurmamış şahısların rüşd dâvâlarının reddedilmesi kuralını getirmiştir. 1001
İşte akıl ve fizik bakımından gelişmesini rüşdle tamamlayan bir müslüman artık İslâm'daki bütün emir ve yasakların, malî, bedenî ve cezaî her çeşit hükmün muhâtabı olur. Artık onun fiilleri farz, vâcip, sünnet, müstehap, mubah, haram, mekruh veya müfsit olmak üzere sekiz maddede değerlendirilir. Bu fiillere ef'âl-i mükellefin (yükümlülerin fiilleri) adı verilir. 1002
Güç-Tâkat (ve Kolaylık)
Güç: Fizik, düşünce ve ahlâk yönünden bir etki yapabilme veya bir etkiye direnebilme yeteneği, kuvvet ve kudret demektir. Sınırsız ve mutlak güç Allah'ın gücüdür. Esas anlamıyla O'ndan başka güç ve kuvvet kaynağı yoktur. "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh = Güç ve kuvvet ancak Allah'a aittir." İnsan ve diğer yaratıklar, Allah'ın verdiği kadar, sınırlı ve geçici bir güce sahiptir; onlardaki gücün kaynağı, kendileri değil; Allah'tır.
İnsan, zayıf yaratılmıştır; âcizdir. "Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır."1003 Dinî teklifler ve vazifeler, birer yük ve zorluk değildir; tam aksine, insanı dünya ve âhiret hayatında çıkmaza düşmekten, altından kalkamayacağı veya kendisine fayda yerine zarar getirecek olan iş ve davranışlara girmekten alıkoyan, böylece yükünü hafifleten temrinler, düzenlemeler ve irşadlardır. "Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan fakirler sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık
998] Mecelle, mad., 946-947; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, V, 95
999] 4/Nisâ, 6
1000] el-Kâsânî, a.g.e., V,169 vd.; el-Cezîrî, a.g.e., II, 352
1001] bk. Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, 989. mad. şerhi
1002] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 338-339
1003] 4/Nisâ, 28
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 249 -
olan ancak O'dur."1004 Zâlim ve nanköler, görmek istemeseler de tüm güç sadece Allah'a âittir. "... Keşke zâlimler azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a âit olduğunu ve Allah'ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi." 1005 İnsana zayıflık ve güç veren Allah'tır: "Sözi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah'tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir."1006; "Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: 'Bizden daha kuvvetli kim var?' dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar Bizim âyetlerimizi (mûcizelerimizi) inkâr ediyorlardı." 1007; "Senin şehrinden -ki ora (nın halkı) seni çıkardı- daha kuvvetli nice şehirleri yok ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı." 1008; "Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." 1009 İnsana kuvvet veren Allah olduğu gibi, tevbe edip Allah'tan bağış dilemesiyle insan, O'nun gücünden yardım almış olur. Yağmur vermesiyle O, insanın kuvvetine kuvvet katandır.1010 "Allah güçlüdür, kuvvetlidir. O'nun cezâsı şiddetlidir." 1011; "Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla bilemediler. Hiç şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, çok üstündür."1012; "Allah: 'Elbette Ben ve rasüllerim/elçilerim gâlip geleceğiz' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, gâliptir."1013; "Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi..."1014 İnsan, bazen kendini yeterli zanneder ve Allah'a ihtiyaç duymadığı anlayışıyla tuğyan eder (azar, taşkınlık yapar). "Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek tuğyan eder/azar." 1015
Bakara Sûresi 286. âyette geçen "ısr=zorluk" kelimesi, önceki dinlerde bulunan bütün zor hükümlerdir. O zorluklar, ağır yükler, İslâm'dan kaldırılmıştır. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.), insanlar üzerindeki bu ağır yükleri kaldırmak, kolay dini yerleştirmek için gönderilmiştir. "O (Peygamber) kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar..."1016; "Allah size dinde bir güçlük yüklemedi." 1017 âyeti de dinde zorakî, güç bir görev olmadığını; gönülsüz yapılan eylemin din olmayacağını vurgulamaktadır.
Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. 1018
İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek, bazı zor gibi görünen ibâbetleri yapacak, nefsinin çok arzu etmesine rağmen, sınavın bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir .
1004] 35/Fâtır, 15
1005] 2/Bakara, 165
1006] 30/Rûm, 54
1007] 41/Fussılet, 15
1008] 47/Muhammed, 13
1009] 51/Zâriyât, 58
1010] 11/Hûd, 52
1011] 8/Enfâl, 52
1012] 22/Hacc, 74
1013] 58/Mücâdele, 21
1014] 8//Enfâl, 66
1015] 96/Alak, 6-7
1016] 7/A'râf, 157
1017] 22/Hacc, 78
1018] 2/Bakara, 233, 286; 6/En'âm, 152; 40/Mü'min, 62; 65/Talâk, 7; 7/A'râf, 42
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dünyada insan nefsinin hoşuna giden çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması, Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu birtakım güçlüklerin olması doğaldır. Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez.1019 Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif olarak kabul etmektedirler. 1020
Dinde Kolaylık Esastır: Allah’ın gönderdiği ölçülere göre yaşayan, yani İslâm’a uyanlar; hem dünya hayatını düzene koyarlar, hem hayat sınavını başarırlar, hem de Allah’ın muttakî kullar için hazırladığı hesapsız nimetlere ve mükâfatlara kavuşurlar. Kullarının bu güzelliklere kendi çabalarıyla kavuşmalarını isteyen Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, zayıf bir yapıda yaratılmış insan için tekliflerini yumuşatmış, kolaylaştırmış ve onun sırtındaki ağır yükleri indirmiştir. Rabbimiz bu konuda buyuruyor ki: “…Allah size kolaylık (yüsr) ister, sizin için zorluk (usr) istemez.” 1021
İslâm’ın amacı insanları ağır yüklerle zorluğa bırakmak değil, aksine her türlü kolaylığı göstererek, onların iyi birer insan olup İlâhî mükâfatları hak etmelerini sağlamaktır. “Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.”1022 İslâm, fıtrat (yaradılış) dinidir, yani insanın yaratılışına uygun, tabiî bir yaşama biçimidir. İnsanı yaratan Rabbimiz, onun fıtratına uygun tekliflerini İslâm adıyla ona göndermiştir. Bunu Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıklıyor: “Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan) bu dini zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde uygulayın.” 1023
İslâm’ın prensibi her işte kolaylıktır; zorluk çıkarmak, insanları yokuşa sürmek, zor tekliflerle onlara güçlük vermek, yapamayacaklarını emredip de onları bunaltmak değildir. Allah (c.c.) -hâşâ- kullarına işkence etmez, onlardan intikam almaya kalkmaz. İslâm’ın bu kolaylık prensibini birçok konuda görmemiz mümkündür. Allah (c.c.), Kur’an’ı, okunup anlaşılsın, öğüt alınsın diye kolaylaştırmıştır.1024 Kur’an, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dilinde de kolaylaştırılmıştır ki, takvâ sahiplerini müjdelesin, inatçı toplulukları da uyarsın. 1025
Mü’minler gerek namazda gerekse günlük hayatlarında Kur’an’dan kolaylarına gelen kısmı okurlar, bu konuda bir sınırlama yoktur.1026 Peygamberimize
1019] 2/Bakara, 286
1020] 42/Şûrâ, 13
1021] 2/Bakara, 185
1022] 4/Nisâ, 28
1023] Buhârî, İman 29
1024] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40
1025] 19/Meryem, 97; ayrıca Bk. 44/Duhân, 58
1026] 73/Müzzemmil, 20
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 251 -
hitâben söylenmiş şu gerçek, Kur’an’ın asıl amacını ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir: “Tâ Hâ. Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik. ‘İçi titreyerek korku duyanlara’ ancak öğüt ve hatırlatma olsun (diye indirdik).”1027 Allah (c.c.), Peygamber tebliğini güzel yapsın diye O’nun işini kolaylaştırır, önündeki engelleri aşması için O’na yardım eder. 1028 Kur’an, ödeme güçlüğü çeken borçluya kolaylık sağlanmasını tavsiye ederken,1029 Kıyâmet günü ameli iyi olanların hesabının çok kolay, ameli kötü olanların ise hesabının çok zor olacağını haber vermektedir.1030 Allah (c.c.) takvâ sahiplerine işlerinde kolaylık göstereceğini müjdeliyor.1031 Demek ki, Din’in ve ona ait tekliflerin insana kolay gösterilmesinin sebebi takvâdır ve Allah (c.c.) bu İlâhî bağışı da muttakîlere vermektedir.
Bir başka deyişle takvâ sahibi mü’minler, Allah’a ihlâslı bir şekilde ibâdet ettikleri, Allah’a hakkıyla teslim oldukları için, Din’in tekliflerini kolaylıkla yerine getirirler, onlarda bir zorluk görmezler. Diğer taraftan İslâm karşısında inatçılık edip, Allah’a boyun eğmeyen kibirliler, İslâm’ın emir ve yasakları karşısında sıkıntı duyarlar, bocalarlar; deyim yerinde ise soğuk ter dökerler, zorluğundan bahsederler, kendi statülerine ve zamana uymadığından dem vururlar ve onun hükümlerini tartışmaya açmaya yeltenirler. İnsan, Allah’tan hakkıya korkup sakınabilse, şüphesiz Din’in emirleri ona çok kolay ve çok sevimli gelir. Çünkü onları yerine getirdiği zaman ölçülemeyecek kadar çok karşılığa kavuşacaktır.
Hata ve Hataların Örtülmesi
Hata: İnsanın düşünüşünde ve amelî bir işinde yaptığı yanlış hareket; sehiv; dikkatsizlik yüzünden yapılan sehiv; hedefe erişemeyiş demektir. Bir terim olarak hatâ, kasıt unsuru taşımayan bir söz veya fiil olup, asıl iradeye aykırı olarak vukû bulur. Hatâ kelimesi ve türevleri Kur'ân'da yirmi iki kadar âyette kullanılır. Çoğulu hatâyâ'dır.
İslâm ceza hukuku ile ilgili olarak âyette; "Hatâ dışında bir mü'min diğer bir mü'mini öldüremez. Kim bir mü'mini hatâ ile öldürürse, bir mü'min köle âzâd etmesi, bir de ölünün ailesine diyet vermesi gerekir"1032 buyurulur. Günlük hayatta kişinin söz ve fiillerindeki hatâları için Allah'a duâ etmesi istenir: "...Ey Rabbimız, eğer unutacak veya yanılacak olursak, bizi sorumlu tutma..."1033 Şu âyette, kişinin yanlışlıktan sorumlu olmadığına işaret edilir: "Çocukları yanlışlıkla babalarından başka birinin adıyla çağırmanız hâlinde size bir günâh yoktur. Fakat bunu kasten yaparsanız günaha girersiniz."1034 Hatâ ile günâh birbirinden farklı terimlerdir. Âyette: "Kim bir hatâ yapar veya günâh işler de sonra onu suçsuz birinin üzerine atarsa, şüphesiz o, iftira ve apaçık bir günâh yüklenmiş olur"1035 Çeşitli âyetlerde hatâya düşmenin ağır bir günâh olmamakla birlikte çirkin bir hal olduğuna da yer verilmiştir. Âyetlerde şöyle buyurulur: "Yûsuf'a dönerek: "Yusuf, sen bu olayı görmemiş ol"; Karısına da, "Sen
1027] 20/Tâhâ, 1-3
1028] 92/Leyl, 7-10
1029] 2/Bakara, 280
1030] 84/İnşikak, 7-13
1031] 65/Talak, 4
1032] 4/Nisâ, 92
1033] 2/Bakara, 286
1034] 32/Secde, 5
1035] 4/Nisâ, 112
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de işlediğin günâhtan ötürü tevbe et. Şüphesiz sen günâh işleyenlerden (hatâ edenlerden) oldun" 1036; "Onun irinden başka yiyeceği de yoktur. Onu ancak, günahkârlar (hatâ edenler) yer." 1037
Hadiste şöyle buyurulur: "Şüphesiz Allah, ümmetimden, hatâ, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeyi (n hükmünü) kaldırmıştır." 1038
Hatâ hâlinde Allah hakkı ile ilgili günâhın kalktığında görüş birliği vardır. Meselâ, kıble yönünü araştırdığı halde, isâbet edemeyip namazını başka yöne doğru kılan kimse, daha sonra namazını yeniden kılmaz ve günahkâr da olmaz. Müctehid ictihadında yanılsa bile sevâba nâil olur. Hadiste şöyle buyurulur: "Hâkim ictihad yaparak hükmedip, bunda isabet ederse, onun için iki mükâfat vardır. İctihadla hükmedip de yanılırsa, onun için bir mükâfat vardır."1039 Yalnız peygamberler mâsûmdur. Günâh işlemez söz ve fiillerinde yanılmazlar; daha doğrusu beşer olarak onlar da hata edebilir, ancak Peygamber söz ve fiillerinde yanılırsa Allah ona doğruyu gösterir. Peygamberlerden başkası için böyle bir teminat yoktur. Bir müctehidin ictihadı yanılma ihtimali ile birlikte gâlip zanna dayanır. Müctehid mutlaka kendi görüşünün doğru olduğunu iddia edemez. Onun devamlı olarak isabet etmesi gerekmez. Hatâ etmesi de mümkün ve muhtemeldir. Bu yüzden, Ebû Hanife; "Bu bizim ulaştığımız en iyi sonuçtur. Kim bundan daha iyisine ulaşırsa ona uysun" demiştir. İmam Şâfiî'nin de şöyle dediği nakledilir: "bir hadis görürseniz ona sarılın ve benim görüşümü terk edin."1040 Mu'tezile'ye göre, her müctehid ictihadında isâbet etmiş sayılır. Çünkü Allah nezdinde hüküm müctehidin ictihadına tâbidir. Aksi halde insanların güç yetirilemeyecek yükümlülüklerle karşı karşıya bulunması gerekir.1041 İmamiyye, Mutezile'nin bu görüşünü takip ederek kendi müctehidlerinin yanılmadığını söylerler ve onları mâsum (günâhsız günâh işlemez) sayarlar. 1042
Hatâ, kul haklarını düşürmeye elverişli değildir. Bu yüzden bir kimse başkasının malını yanlışlıkla telef veya istihlâk etse tazmin etmesi gerekir. Yanılarak yapılacak boşama geçerlidir. Çünkü boşama arzusu kalple ilgili olup başkasının buna muttalî olması güçtür. İmam Şâfiî'ye göre, hatâ ile boşama geçerli olmaz. Çünkü yanılanın kastı yoktur. Hatâ yolu ile suç işleyene yalnız mâlî sorumluluk vardır. Bedenî ceza gerekmez. Hatâ ile bir mü'mini öldürene diyet ve keffâret cezası gerekir;1043 kısas gerekmez. Hatâ ile yaralamalarda da kısas değil maddî tazminat uygulanır.
Hatâ üçe ayrılır. Fiilde hatâ: Belli bir hedefe atıp, yanlışlıkla bir şahsı öldürmek veya yaralamak gibi. Kasıtta hatâ; Av hayvanı zannederek ateş edilmesi, sonradan insan olduğunun anlaşılması. Bu iki kısma giren hatâ mâlî yükümlülükleri kaldırmaz. Fakat bedenî cezaları kaldırır. Takdirde hatâ: Buna örnek
1036] 12/Yûsuf, 29
1037] 69/Haakka, 36-37
1038] Buhârî, Talâk 2, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk 16-20
1039] Buhârî, İ'tisâm 21; Müslim, Akdiye 15; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/187
1040] M. Ebû Zehrâ, Usûlü'l-Fıkh, s. 400, 401
1041] Ö. N. Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, I, 243
1042] Seyyid Hüseyin Tabatabâî, Shi'ite İslâm, Houston, Inc.1979, s. 190-211; İran Anayasası, madde, 12; Said İsmâîl, Hakîkatü'l-Hılâf beyne Ulemâi'l-Şîa ve Cumhur Ulemâi'l-Müslimîn, Carbondale, s. 12, 13
1043] 4/Nisâ, 92
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 253 -
olarak doktorların yaptığı bazı hatâlar zikredilebilir. Teşhiste hatâ ile verilen ilaç, hastanın ölümüne sebep olsa; yanlış teşhisle bir uzuv kesilse; ameliyat sırasında yapılan bir hatâ sonucu hasta ölse, bütün bunlar takdirde hatâ sayılır. Doktor o hastalığın mütehassısı ise ve elinden gelen bütün gayret ve ihtimamı göstermişse sorumluluk terettüb etmez.1044 Hanefîlere göre hatâ ile yapılan akitler geçerlidir. Ancak yanılma, karşı tarafın yalan ve hilesi sonucu meydana gelmişse akdi bozma imkânı olabilir. 1045
Hataları Örtmek: İnsan, hata işlemeye müsait bir şekilde yaratılmıştır. Onun bu zaâfı, nefsi aklına galebe çaldığı zaman daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Bazen de insan farkında olmaksızın, bilmeyerek hata işler. Kısacası insan, beşeri özellikleri sebebiyle, zaman zaman kusur ve hatalar işleyebilir. Ancak, farkına vardığı zaman hemen Allah Teâlâ'dan af veya hakkına tecavüz ettiği kişiden özür dilemesi, güzel bir ahlâk örneğidir. Çünkü "hatadan dönmek de bir fazilettir."
İsimlerinden biri de "Settâr" olan Allah Teâlâ, kullarının kusur ve hatalarını, günahlarını örterek gizler ve diğer kulların bilmesine engel olur. Bu itibarla Cenâb-ı Hakk'ın bir sıfatı da "Settâru’l-Uyûb" (ayıpları örten, gizleyen) dur. Eğer O'nun bu ismi kulları üzerinde tecelli etmeseydi, insanlar birbirlerinin kusurlarına muttali olur ve birbirlerine karşı rezil olurlardı. Böylece toplum içinde çeşitli huzursuzluklar meydana çıkardı.
Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde, mü'minlerin kusur ve hatalarını örttüğünü ifade buyurmaktadır. "İman ederek salih amel işleyenlerin hatalarını andolsun ki, örteriz ve onları yaptıkları amellerden daha güzeli ile mükâfatlandırırız." 1046
Allah Teâlâ'nın, kullar tarafından işlenen hataları örttüğünü bildiren bu gibi âyetlerde bazı ön şartlar vardır. Yani kişinin, Allah'ın affına ve hatalarını gizlemesine ulaşabilmesi için, bazı özelliklere sahip olması lâzımdır. Bu özellikler ise sözkonusu ettiğimiz âyetlerde açıkça görülmektedir. Bunların başında "iman" gelmekte ve hemen ardından "sâlih amel" şartı zikredilmektedir. Konuyla ilgili âyetler şöyledir:
"(Allah) İman eden erkek ve kadınları, içinde temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar ve onların hatalarını örter. Allah katında büyük kurtuluş işte budur." 1047; "Allah'a iman eden ve salih amel işleyenlerin ve Muhammed'e Rablerinden bir gerçek olarak indirilene inanan kimselerin hatalarını Allah örter ve durumlarını düzeltir." 1048; "Sizi toplanma gününde bir araya getirdiği gün, işte o gün, kimin aldandığını ortaya çıkaracağı bir gündür. Kim Allah'a inanmış ve salih amel işlemişse, Allah onun hatalarını örter, onun içinde ebedi kalacağı, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Büyük kurtuluş işte budur." 1049
Allah Teâlâ hataları örtmeyi iman şartına bağlamaktadır: "Şâyet Ehl-i kitâb (Hıristiyan ve Yahûdiler) iman edip de Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, kötülüklerini
1044] M. Ebû Zehrâ, a.g.e, 354-355
1045] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 365-366
1046] 29/Ankebût, 7
1047] 48/Feth, 5
1048] 47/Muhammed, 2
1049] 64/Teğâbun, 9
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
örterdik ve onları ni'met cennetlerine koyardık." 1050
Konuyla ilgili diğer âyetlerde göze çarpan bir diğer özellik de "takvâ" şartıdır.
"Bu Allah'ın size indirmiş olduğu buyruğudur. Kim Allah'ın buyruğuna karşı gelmekten sakınırsa, Allah da onun kötülüklerini diğer ve mükâfatını yüceltir." 1051; "Zira Allah (takvâ sahibi) mü'minlerin yaptıkları hataları örter ve onlara işledikleri amellerin en güzeliyle karşılık verir." 1052
Allah'ın haram kıldığı günahlardan kaçınmak da bir takvâ işaretidir. "Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız," kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz." 1053 Bu âyetlerin yanında, "Ey mü'minler! Yürekten tevbe ederek Allah'a dönün ki, Rabbiniz de sizin kötülük ve hatalarınızı örtsün, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere koysun" 1054 âyetinden "tevbe" nin de bir şart olduğunu anlıyoruz.
Kişinin, Allah'ın af ve müsamahasına ulaşabilmesi için, tamamlayıcı bir şartın da "ihlâs" olduğu sâbittir. "Sadakalarınızı açıktan verirseniz ne güzel! Eğer onları gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Bununla Allah hatalarınızı örter. Allah işlediklerinizden haberdardır."1055 Allah Teâlâ tarafından "akıl sahipleri" olarak nitelendirilen mü'min kulların duası, bu konuda mü'minler için en güzel örnektir: "Onlar ki şöyle derler: Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, "Rabbinize iman edin' diye inanmaya çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz! Sen de bizim günahlarımızı bağışla, hatalarımızı ört ve canımızı iyilerle birlikte al." 1056 Bu âyetin devamında da duâlarının kabul edildiği bildirilmektedir: "Rableri duâlarını kabul etti. Sizden kadın olsun, erkek olsun, yaptığınız ameli boşa çıkarmam (dedi). Hicret edenlerin, memleketinden zorla çıkarılanların, benim yolumda savaşan ve öldürülenlerin kusurlarını elbette örteceğim. Andolsun ki, Allah katından bir nimet olarak onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Nimetin en güzeli ise Allah katındadır." 1057
Zikredilen âyetlerin ışığında denilebilir ki, insan gerçek anlamda iman edip, sâlih amel işler, takvâ üzere bulunur ve hatalarından dolayı pişman olup tevbe ederek Allah'a yönelirse, bu kişi Allah'ın affına ve müsamahasına hak kazanır. Dünyada olduğu gibi âhirette de hataları, Allah tarafından gizlenir. Hataları örtmek hususunda, Hz. Peygamber (s.a.s.) mü'minleri teşvik etmektedir: "Kim, dünyada müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını âhirette gizleyip kapatır." 1058
Buna karşılık, Hz. Peygamber (s.a.s.) "Din kardeşini, bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu kendisi de işlemedikçe ölmez."1059 buyurarak, müslümanların, hatalarından dolayı birbirlerini kınamaları ve hor görmelerinin, kendileri için ne derece kötü bir sonuca yol açtığına dikkat çekmiştir. "Kusursuz dost arayan
1050] 5/Mâide, 65
1051] 65/Talâk, 5
1052] 39/Zümer, 35
1053] 4/Nisâ, 31
1054] 66/Tahrîm, 8
1055] 2/Bakara, 271
1056] 3/Âl-i İmrân, 193
1057] 3/Âl-i İmrân, 195
1058] Müslim, Birr 58, 72
1059] Tirmizî, Kıyâmet 53
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 255 -
dostsuz kalır" sözü gereği, insan başkalarının kusurlarıyla uğraşmamalı ve hataları örten kişi olmalıdır. Bu konuda mü'minin rehber edineceği prensip Allah Teâlâ tarafından şu âyetle açıklanmıştır: "İyilikle kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel olan iyi bir hareketle önle. O vakit bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan biri yakın bir dost gibi olmuştur." 1060
Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
Kur'an'da, muhâsebe anlamında “hısâb” kelimesi ve türevleri, 48 âyette geçer. Hesaba çekmek, sorgulamak anlamında “Suâl” kelimesi ve türevleri ise 22 âyette kullanılır.
Güç yetirebilmek anlamında “Tâkat” kelimesi ve türevleri 3 âyette geçer: 2/Bakara, 184, 249, 286. Güç, kapasite anlamında “Vüs’at” kelimesi de 5 âyette zikredilir: 2/Bakara, 233, 286; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62. İş, vazife yüklemek, mükellef kılmak anlamında “Teklîf” kelimesi ve türevleri 8 âyette geçer: 2/Bakara, 233, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62; 38/Sâd, 86; 65/Talâk, 7. Yüklenmek, ağır yük olan günahlar anlamında “Haml” ve türevlerinin geçtiği âyetler ise şunlardır: 2/Bakara, 286; 6/En’âm, 146; 20/Tâhâ, 87, 111; 24/Nûr, 54; 33/Ahzâb, 72; 62/Cum’a, 5 (toplam yedi âyet).
Hesap günü olan din/ceza günü; kıyâmetle ilgili âyet-i kerimelerde kıyâmet gününde kimseden kimseye fayda gelmeyeceği belirtilir: 2/Bakara, 48, 123, 254; 14/İbrâhim, 31; 26/Şuarâ, 88-89; 31/Lokman, 33; 44/Duhân, 41; 55/Rahmân, 35; 70/Meâric, 10-15; 82/İnfitâr, 17-19). Herkesin kendi derdine düşeceği vurgulanır: 14/İbrâhim, 31; 16/Nahl, 111, 39/Zümer, 56-58; 42/Şûrâ, 47; 43/Zuhruf, 67; 80/Abese, 33-37.
Hesap günü mahşerde vücut organları dile gelerek neler yaptıklarını Kur'an şu âyetlerde dile getirir: 24/Nûr, 24; 36/Yâsin, 65; 41/Fussılet, 20-22; 50/Kaf, 21; 75/Kıyâme, 14-15. Hesap gününün bir ayırdetme günü olduğu vurgulanır: 77/Mürselât, 13-15, 38-40; 78/Nebe’, 17. Hesap gününde amel defterleri çıkarılır: 25/Furkan, 25; 39/Zümer, 7, 69; 45/Câsiye, 29; 81/Tekvîr, 10. Hesap gününde dünyada yapılan bütün işler açıklanır: 68/Kalem, 42; 69/Haakka, 18; 75/Kıyâme, 13; 86/Târık, 9; 100/Âdiyât, 9-11. Hesap gününde ameller, sevap ve günah yönünden tartılır: 7/A’râf, 8-9; 17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf, 49; 21/Enbiyâ, 47; 23/Mü’minûn, 102-103; 45/Câsiye, 29, 33; 101/Karia, 6-9. Hesap gününde hesap vermekten kurtuluş olmadığı bildirilir: 55/Rahmân, 31, 33, 35. Hesap gününde herkese kazandığı verilecektir: 2/Bakara, 281; 3/Âl-i İmrân, 30, 185, 195; 17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf, 49; 36/Yâsin, 54; 40/Mü’min, 16-17; 45/Câsiye, 28; 55/Rahmân, 31; 78/Nebe’, 40; 81/Tekvîr, 14; 82/İnfitar, 1-5; 84/İnşikak, 6; 99/Zilzâl, 6-8.
Hesap gününde kişi, kötü amelinden kaçmak isteyecek, ama tabii ki kaçamayacaktır: 3/Âl-i İmrân, 30; 18/Kehf, 49; 69/Haakka, 25-27; 75/Kıyâme, 10-11. Hesap gününde günahkârlar yüzlerinden tanınacaktır: 55/Rahmân, 39, 41. Hesap gününde kitabı (amel defteri, karnesi) sağdan verilenler, kurtuluşa erip Cennetle ödüllendirilir: 17/İsrâ, 71; 56/Vâkıa, 8, 27, 90-91; 69/Haakka, 19-24; 74/Müddessir, 39-40; 84/İnşikak, 7-9; 90/Beled, 12-18. Kitabı (amel defteri) soldan verilenlerin
1060] 41/Fussilet, 34; Mehmet Emin Ay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 366-367
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
feci durumundan şu âyetlerde bahsedilir: 56/Vâkıa, 9, 41; 69/Haakka, 25-37; 84/İnşikak, 10-15; 90/Beled, 19-20. Hesap gününden korkmak ve dünyada iken ona göre tedbir almak gerekir: 13/Ra’d, 21; 76/İnsan8, 7. Hesap gününde peygamberler de sorulacak, sorguya çekilecektir: 7/A’râf, 6-7.
Kur'ân-ı Kerim'de sorumluluktan bahseden âyetler de yeterli açıklıktadır. Herkesin kazandığı amel, kendisinindir: 2/Bakara, 134, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm, 132, 164; 22/Hacc, 9, 10; 33/Necm, 39-42; 74/Müddessir, 38. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmayacak, her insan, ancak kendi günah yükünü çekecektir: 5/Mâide, 105; 6/En’âm, 31, 52, 164; 10/Yûnus, 108; 16/Nahl, 25; 17/İsrâ, 15; 34/Sebe’, 25, 50; 35/Fâtır, 18; 39/Zümer, 7; 53/Necm, 38. Çünkü dünyada iken işlediği amellerle günah kazanan, kendi aleyhine kazanmış olur: 2/Bakara, 81; 4/Nisâ, 111, 123; 6/En’âm, 120; 30/Rûm, 44.
İnsanlar sorumlu olarak yaratılmıştır; bu sorumluluk ruhlar âleminde verilmiştir: 7/A’râf, 172-174. O yüzden insanlar sadece "inandık" demekle sorumluluktan ve imtihana çekilmekten kurtulamazlar: 29/Ankebût, 2-4. Çünkü insan, başıboş bir varlık değildir: 23/Mü’minûn, 115; 75/Kıyâme, 36. Vücut organları, yaptıklarından sorumludur: 17/İsrâ, 36; 33/Ahzâb, 15; 37/Sâffât, 24. Allah, peygamber ve şeriat göndermeden kullarına sorumluluk yüklememiştir: 39/Zümer, 71. Allah, kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez: 2/Bakara, 286; 6/En'âm, 152; 7/A'râf, 42; 23/Mü'minûn, 62; 65/Talâk, 7. Bazı ameller insana zor gelebilir. Bunun için de insan, gücünün dışında bir şeyle sorumlu tutmaması için Allah'a duâ etmelidir: 2/Bakara, 286. Yine insan, unutarak ve yanılarak işlenecek hatadan sorumlu tutmaması için de Allah'a duâ etmesi gerekir: 2/Bakara, 286. İnsan, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındığı emâneti yüklenerek sorumluluğa tâlip (istekli) olmuştur: 33/Ahzâb, 72-73; 59/Haşr, 21.
İnsan, sadece kendinden değil; çevresinden ve özellikle âilesinden de sorumludur. Kendini ve âilesini ateşten koruma sorumluluğu ve görevi vardır: 66/Tahrîm, 6. Kur'an, insanın kendini devamlı gözden geçirmesini, nefis muhâsebesi yapmasını emreder: 3/Âl-i İmrân, 39; 29/Ankebût, 6, 69; 79/Nâziât, 40-41. İstiğnâ duygusu, sorumluluktan kaçmaktır, sorumsuzluktur: 64/Teğâbün, 33, 6; 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8; 96/Alak, 7.
“İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse, başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.” 1061
“Doğrusu Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennemliklerden sen sorumlu değilsin.” 1062
“Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.” 1063
“Onlardan bir kısmı da: ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir hasene/güzellik, iyilik, âhirette de hasene ver. Bizi ateş azâbından koru’ derler. İşte onlar için, kazandıklarından (âhirette) büyük bir nasip/hisse vardır. Şüphesiz Allah’ın hesaba çekmesi sür’atlidir.” 1064
1061] 2/Bakara, 48
1062] 2/Bakara, 119
1063] 2/Bakara, 134/141
1064] 2/Bakara, 201-202
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 257 -
“... Bir insan, ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalı, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara girmemeli...” 1065
“Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve iltimas bulunmayan gün (kıyâmet) gelmeden önce, size verdiğimiz azıklardan hayır yapın (zekât ve sadaka verin). Gerçekleri inkâr eden kâfirler elbette zâlimlerdir.” 1066
“Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah’ın mülküdür. Gönlünüzde olanları açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez), Allah onunla sizi hesaba çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kaadirdir.” 1067
“Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) mağfiretini niyaz ederiz. Dönüş yalnızca Sanadır’ dediler.” 1068
“Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı, kendi lehine veya aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle duâ edin:) ‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme (mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim mevlâmızsın/dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım et.” 1069
“... Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” 1070
"De ki: 'İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kaadirdir. Herkesin, iyilik ve kötülük olarak yaptığı her şeyi karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesâfe bulunsun. Allah, kendisine (karşı gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına oldukça şefkatlidir." 1071
“...Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 1072
“...Hesap sorucu olarak Allah yeter.” 1073
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın...” 1074
“... Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır.” 1075
“...Onların (Kâfirlerin) hesabından sana bir sorumluluk; senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur...” 1076
1065] 2/Bakara, 233
1066] 2/Bakara, 254
1067] 2/Bakara, 284
1068] 2/Bakara, 285
1069] 2/Bakara, 286
1070] 3/Âl-i İmrân, 19
1071] 3/Âl-i İmrân, 29-30
1072] 3/Âl-i İmrân, 199
1073] 4/Nisâ, 6
1074] 4/Nisâ, 84
1075] 4/Nisâ, 86
1076] 6/En’âm, 52
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“(Allah’ın azâbından) korunanlara, onların (kâfirlerin) hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat, onlara doğruyu hatırlatın. Umulur ki korunup sakınırlar.” 1077
“... Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz...” 1078
“Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de, gönderilen peygamberlere de soracağız. Ve onlara olup bitenleri tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız; çünkü Biz, onlardan (onların yaptıklarından) uzak değiliz. O gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimizi inkâr ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.” 1079
“İman edip de sâlih amel işleyenler -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz- işte onlar cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklardır.” 1080
“İşte Rablerinin emrine uyanlar için (mükâfatın) en güzeli vardır. Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tümü ile bunun yanında onun bir misli daha kendilerinin olsa, (kurtulmak için) onu mutlaka fidye verip fedâ ederler. İşte onlar var ya, hesabın en kötüsü onlaradır. Varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır!” 1081
“...Onlar (akıl sahibi mü’minler) Rablerinden huşû duyup sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir.” 1082
“Allah herkese kazandığıyla cezâ vermek için (onları diriltecektir). Kuşkusuz Allah, hesabı çabuk görendir.” 1083
“O bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar, Kur’an’ı parça parça edenlerdir. Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsine yaptıklarından soracağız.” 1084
“Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptığınız işlerden mutlaka sorumlu tutulacaksınız.” 1085
“Her insanın amel defterini boynuna astık. İnsan için kıyâmet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” 1086
“... Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” 1087
“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptığından sorumludur.” 1088
"Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. 'Vay halimize!' derler, bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmü!' Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır.
1077] 6/En’âm, 69
1078] 6/En’âm, 152
1079] 7/A’râf, 6-9
1080] 7/A’râf, 42
1081] 13/Ra’d, 18
1082] 13/Ra’d, 21
1083] 14/İbrâhim, 51
1084] 15/Hıcr, 90-93
1085] 16/Nahl, 93
1086] 17/İsrâ, 13-14
1087] 17/İsrâ, 34
1088] 17/İsrâ, 36
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 259 -
Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez." 1089
“İnsanların hesap günleri yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirmekteler.” 1090
“Allah, yaptığından sorumlu tutulmaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” 1091
"Biz kıyâmet günü için adâlet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adâlet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak Biz (herkese) yeteriz." 1092
“Biz, hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Yanımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.” 1093
“Sûr’a üflendiği zaman artık ne aralarında soy sop (çekişmesi) vardır, ne de birbirlerini soruşturacaklardır. Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.” 1094
“İnkâr eden kâfirlere gelince, onların amelleri, ıssız çöldeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder; nihâyet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanı başında da (inanmadığı, kendisinden sakınmadığı) Allah’ı bulmuştur. Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. Allah, hesabı çok çabuk görür.” 1095
“De ki: ‘Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu iyi bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik tebliğdir/duyurmaktır.” 1096
“O gün ne mal, ne de evlât fayda verir. Ancak Allah’a sağlam ve temiz (iman etmiş) bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer).” 1097
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır. Yoksa, günahları/kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!” 1098
“Kâfirler, iman edenlere; ‘bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim’ derler. Hâlbuki onların hiçbir günahını yüklenecek (onlardan günahı kaldıracak) değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler. (Fakat gerçek şu ki,) elbette kendi yüklerini, kendi yükleriyle birlikte nice yükleri taşıyacaklar ve uydurup durdukları şeylerden
1089] 18/Kehf, 49
1090] 21/Enbiyâ, 1
1091] 21/Enbiyâ, 23
1092] 21/Enbiyâ, 47
1093] 23/Mü’minûn, 62
1094] 23/Mü’minûn, 101-103
1095] 24/Nûr, 39
1096] 24/Nûr, 54
1097] 26/Şuarâ, 88-89
1098] 29/Ankebût, 2-4
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kıyâmet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.” 1099
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı ve evlâdın da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 1100
“... Allah’a verilen ahid/söz, mes’ûliyet gerektirir.” 1101
“...Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.” 1102
“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi). Çünkü o, çok zâlim, çok câhildir. 1103
“De ki: ‘Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu değilsiniz; biz de sizin işlediğinizden sorulacak değiliz. De ki: Rabbimiz (kıyâmet günü), hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızda hak ile hükmedecektir. O, en âdil hüküm veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir.” 1104
“Artık bugün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak dünyada yaptıklarınıza karşılık alırsınız.” 1105
“O gün, onların ağızlarını mühürleriz. Kazandıklarını (yaptıkları iyi ya da kötü amelleri) bize elleri anlatır. Ayakları da şehâdet eder.” 1106
“De ki: ‘Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ben, kendimden bir şey teklif edenlerden de değilim. Bu Kur’an, ancak âlemler için bir öğüttür.” 1107
“O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. (Allah onlara sorar ve cevabını verir:) 'Bugün hükümranlık kimindir?' 'Kahhâr olan tek Allah'ındır!' Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. Onlara yaklaşan günün tehlikesini anlat. O zaman gamla dolu ve yutkunur oldukları halde, yürekleri gırtlaklara dayanmıştır. Zâlimlerin ne dostu, ne de dinlenecek şefaatçisi vardır. Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir." 1108
“Allah’ın düşmanları ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler. Nihâyet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şâhitlik edecektir. Derilerine, ‘niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?’ derler. Onlar da, ‘her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O’na döndürülüyorsunuz’ derler. Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şâhitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. İşte Rabbinizi böyle sanmanız, sizi mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz. Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri ateştir. Ve eğer tekrar dünyaya dönüp memnun olmak
1099] 29/Ankebût, 12-13
1100] 31/Lokman, 33
1101] 33/Ahzâb, 15
1102] 33/Ahzâb, 39
1103] 33/Ahzâb, 72
1104] 34/Sebe’, 25-26
1105] 36/Yâsin, 54
1106] 36/Yâsin, 65
1107] 38/Sâd, 86-87
1108] 40/Mü’min, 16-19
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 261 -
isterlerse, memnun edilecek değillerdir.” 1109
“Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir ikaz ve öğüttür; yakında ondan sorguya çekileceksiniz.” 1110
“Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Çünkü onun sağında ve solunda oturan, her davranışı yakalayıp tesbit eden iki melek vardır. İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, dediklerini zapteden (bir) melek hazır bulunmasın. Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir’ denirl. Sûr’a üfürüldümü, işte bu, geleceği vaat edilen gündür. Herkes, yanında bir sürücü ve bir de şâhitle beraber gelmiştir.” 1111
“... Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Allah, daima bir zorluktan sonra bir kolaylık yaratır.” 1112
“Rabbinin ve O’nun elçilerinin emrinden uzaklaşıp azmış nice memleketler halkı vardır ki, Biz onları çetin bir hesâba çekmiş ve onları şaşkınlık verecek azâba çarptırmışızdır.” 1113
“O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size âit hiçbir sır gizli kalmaz. Kitabı sağ tarafından verilen, ‘alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesâbımla karşılaşacağımı zâten biliyordum’ der.” 1114
“Kitabı sol tarafından verilene gelince; o, ‘keşke, der, bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı; Saltanatım da benden (koptu) yok olup gitti.” 1115
"Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman! (İşte) o gün insan, 'kaçacak yer neresi?' diyecektir. Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur! O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir. Artık insan, kendi kendinin şâhididir. İsterse özürlerini sayıp döksün." 1116
“Tuğyan eden azgınlar, orada (cehennemde)çağlar boyu kalırlar, orada serinlik ya da bir içimlik meşrûbat tatmazlar, ancak dünyada yaptıklarına uygun karşılık olarak kaynar bir su ve irin tadarlar. Çünkü onlar, bir hesap günü olduğunu ummazlardı (buna inanmazlardı).” 1117
“Kulakları patlatan gürültü geldiğinde, İşte o günde kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, onlardan her birinin, başından aşan işi (ve derdi) vardır. O gün birtakım yüzler sevinçli, güleç ve müjdelidir. Birtakım yüzlerin de üzerini toz kaplamış ve karanlıklar örtmüştür. İşte onlar kefere-i feceredir/günahkâr kâfirlerdir.” 1118
“Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman; Yıldızlar düşüp söndüğü zaman; Doğurması
1109] 41/Fussılet, 19-24
1110] 43/Zuhruf, 44
1111] 50/Kaf, 16-21
1112] 65/Talâk, 7
1113] 65/Talâk, 8
1114] 69/Haakka, 18-20
1115] 69/Haakka, 25-29
1116] 75/Kıyâme, 7-15
1117] 78/Nebe’, 23-27
1118] 80/Abese, 33-42
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman; Yabanî hayvanlar bir araya toplandığı zaman; Denizler kaynatıldığı zaman; Canlar bedenlerle birleştirildiği zaman; Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman; Amel defterleri açıldığı zaman; Gök, yerinden oynatıldığı zaman; Cehennem alevlendirildiği zaman; Cennet yaklaştırıldığı zaman; İnsanoğlu ne yaptığını görecektir.” 1119
“Cezâ günü nedir, bilir misin? Nedir acaba o cezâ günü? Hiç kimsenin başkasına hiçbir hususta fayda ya da zarar vermeye mâlik olmadığı gündür. O gün, herkesin işi Allah’a kalmıştır (O gün emir Allah’ındır, yalnız Allah emreder).” 1120
“Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek. Ve sevinçli olarak âilesine dönecek. Kimin kitabı arkasından verilirse, derhal yok olmayı temenni edecek ve alevli ateşe girecek. Bilinsin ki, dünyada âilesi içinde (mal-mülk sebebiyle) şımarıktı. O, hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sandı.” 1121
"Gizlenen işlerin ortaya döküldüğü hesap gününde insan için Allah'tan başka ne güç veren vardır, ne de yardım eden." 1122
“Sen hatırlatıp öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak, yüzçevirip inkâr eden kâfir hâriç. İşte öylesini Allah en büyük azap ile cezâlandırır. Şüphesiz onların dönüşü Bizedir. Sonra onların hesabı/sorguya çekilmesi de Bize âittir.” 1123
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (onun karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 1124
"Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı, kalplerde ve gönüllerde olanlar ortaya konduğu vakit düşünmez mi o insan? Acaba hali nice olur? Şüphesiz Rableri o gün onların her halini bilir." 1125
“Kimin tartılan ameli ağır gelirse işte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur. Ameli hafif olana gelince, işte onun anası ağlamıştır! Nedi o, bilir misin? Kızgın ateş!” 1126
“O gün, dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.” 1127
Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
Hesap kelimesi, çeşitli hadislerde sözlük ve terim anlamıyla zikredilmiştir. Cibrîl hadisi diye bilinen hadisin bazı rivâyetlerinde Hz. Peygamber iman esasları içinde âhireti zikrettikten sonra hesabı ayrıca vurgulamış,1128 diğer bir hadiste de akıllı kimsenin, kıyâmette hesaba çekilmeden önce dünyada kendini hesaba çekmesini bilen ve davranışlarına ölümden sonrasını göz önünde bulundurarak yön veren kimse olduğunu bildirmiştir.1129 Dünyanın bir iş görme (amel), âhiretin
1119] 81/Tekvîr, 1-14
1120] 82/İnfitâr, 17-19
1121] 84/İnşikak, 7-14
1122] 86/Târık, 9-10
1123] 88/Ğâşiye, 26
1124] 99/Zilzâl, 7-8
1125] 100/Âdiyât, 9-11
1126] 101/Karia, 6-11
1127] 102/Tekâsür, 8
1128] Ahmed bin Hanbel, I/27, 28; IV/129, 164
1129] Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 25
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 263 -
ise karşılık bulma (ceza) yurdu olduğu şüphesizdir. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde olacak, bunun da tesbiti hesap ilkesi çerçevesinde yapılacaktır. Kur’an’da yer alan hesap kavramına ve hadislerin açık ifadesine göre kıyâmet gününde inceden inceye hesaba çekilecek kimse hüsrâna ve azâba mâruz kalacaktır.1130 Çünkü yaratana karşı kulluk görevini, yaratılmışlara karşı insanlık vazifesini hakkıyla yerine getirip bunun hesabını vermek imkânsız denecek kadar zordur.
Bununla birlikte gönlü Allah’a bağlı olup genel yönelişi hak çizgisi üzerinde bulunan bir mü’minin yaşı ilerledikçe rûhen erginlik kazanıp Allah’a yaklaşacağı, elli ile yetmiş yaşları arasında kalbindeki İlâhî muhabbet ateşinin alevlenip Allah’ın kendisini seveceği ve hesabını kolaylaştıracağı Enes bin Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste belirtilmiştir.1131 Bütün mükelleflerin hesabını görme yetkisi şüphesiz ki hesap gününün mâliki olan Allah’a âittir. Allah kulların hesabını çabuk görecektir. Ancak hadiste de belirtildiği üzere1132 kıyâmet gününde hesap öncesi bekleyiş uzun sürecek ve insanlar bundan büyük bir ıstırap duyacaktır. Nihâyet son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) niyazı üzerine başlayacak olan hesaba onun ümmeti çağrılacaktır.1133 Birçok hadis rivâyetinde Muhammed ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan cennete gireceği haber verilmiştir. Bu rivâyetlerin bazılarında yer alan ve her bin kişi ile birlikte bin kişinin daha bulunacağı, hatta bunun da ilâvelerinin olacağı tarzındaki nakillere bakılırsa bu ifadelerin çokluktan kinâye olup gerçek sayının bilinmediği anlaşılır. Hesaba tâbi tutulmayacak veya hesabı hafif geçecek olan kişilerin başında Allah yolunda savaşıp şehid düşenler gelir.1134 Buna karşılık zenginlerin çetin bir muhâsebeden geçirileceği ifâde edilir.1135 İslâm dininde namaz, en çok tekrar edilen, bu sebeple de îfâsı sürekli azim ve irâde isteyen, dinî hayatın en belirgin göstergesi konumunda bulunan bir ibâdet niteliği taşıdığı için olmalıdır ki, imandan sonra en değerli amellerden kabul edilmiş1136 ve kıyâmet gününde hesabın namazdan başlayacağı haber verilmiştir. 1137
“Akıllı kimse, nefsini muhâsebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah'tan temennide bulunan kimsedir." 1138
Açıklama: Akıllı diye tercüme ettiğimiz keyyis, "işlerini iyi çeviren", "işlerini rıfkla, tatlılıkla yürüten", "hayra ulaşmakta en iyi kararı veren" gibi mânâlara da gelmektedir. Şu halde nefis muhâsebesi bu vasıflara uyan bir davranış olmaktadır. İbn Arabî der ki: "Büyüklerimiz, konuştuklarını ve yaptıklarını bir deftere yazarak, yatsıdan sonra kendilerini muhâsebeden geçirirlerdi. Deftere bakıp kendilerinden sadır olan söz ve fiil hepsini gözden geçirirlerdi. Bunlardan tevbe gerekenler için tevbe, istiğfar gerekenler için de istiğfar, şükür gerekenler için de şükrederlerdi. Onlar bu muhâsebeyi yaptıktan sonra uyurlardı. "Acizin Allah'tan
1130] Buhârî, İlim 35, Rikak 49; Müslim, Cennet 79, 80
1131] Ahmed bin Hanbel, II/89, III/217-218
1132] Müslim, İman 327
1133] Ahmed bin Hanbel, I/282, 296; İbn Mâce, Zühd 34
1134] Ahmed bin Hanbel, V/287
1135] Ahmed bin Hanbel, V/259, 427
1136] Müslim, İman 140
1137] Ahmed bin Hanbel, II/290, 475; Tirmizî, Salât 188; Ebû Dâvud, Salât 145
1138] Tirmizî, Kıyâmet 26, hadis no: 2461
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
temennisi bazı kuruntulardır. Yani, nefsine uyup, günahlarda ısrar ettiği, tevbe edip dönüş yapmadığı halde, Allah'ın kendisini affedeceği, cennetine koyacağı hususundaki temenni ve ümiddir.
"Biz, ümmetlerin sonuncusuyuz ve hesabı ilk görülecek olanlarız. Orada: 'Ümmî ümmet ve peygamberi nerededir?' denilir. Bilesiniz, biz sonuncu olan ilkleriz (yani, dünyaya gelişte sonuncuyuz, kıyâmet günü hesabı verip cennete girmede ilkleriz.)" 1139
Zübeyr bin Avvâm, şöyle der: "O gün, naîmden (dünyada kazanıp harcadığınız, yediğiniz nimetlerden) hesâba çekileceksiniz." 1140 âyeti indiği zaman dedim ki: "Ey Allah'ın Elçisi, biz hangi nimetten sorulacağız? Elimizde olan şu iki siyah: Hurma ile su'dur (başka nimetimiz yoktur). Buyurdu ki: "İşte o olacaktır (onlardan sorulacaktır)." 1141
"Kıyâmet gününde, kula sorulacak ilk nîmet sorusu şöyledir: 'Biz senin bedenine sağlık vermedik mi, sana su içirmedik mi?" 1142
"Kıyâmet günü şu dört şeyden sorulmadıkça kul bırakılmaz: Ömrünü ne işte geçirdiği, malını nereden kazandığı, nereye harcadığı ve ne iş yaptığı sorulur." 1143
"Allah, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve amellerinize bakar." 1144
"Kötülük yapmak isteyen bir kimse, onu yapmazsa (içindeki kötülük dürtüsünü uygulamayıp içinden atarsa), ona bir iyilik yapmış gibi sevap yazılır." 1145
"Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır ki o düzeldimi bütün vücut düzelir. O bozuldumu bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir." 1146
Bir gece, Allah'ın Elçisi (s.a.s.), evinden çıktı. Ebû Bekir ve Ömer'e rastladı: "Sizi bu saatte evinizden çıkaran nedir?" dedi. "Açlık yâ Rasûlallah" dediler. "Nefsimi elinde bulunduran hakkı için sizi çıkaran şey, beni de çıkardı, kalkın!" dedi. Birlikte ensârdan bir adamın (Ebu’l-Heysem Mâlik bin Teyyehân’ın (r.a.) evine vardılar. Ebu’l-Heysem: "El-hamdü lillâh, bugün benden daha şerefli konukları olan yoktur!' dedi. Gidip onlara, üzerinde yeni kızarmış, yarı ve tam olgunlaşmış hurmalar bulunan bir hurma dalı getirdi: "Buyurun, bundan yiyin" dedi. Bıçağı aldı, Peygamber (s.a.s.) ona: "Sakın sağılı hayvan kesme!" dedi. Ensârlı onlara (bir koyun veya oğlak) kesti. Koyundan ve hurmalardan yediler, su içtiler. Yemekten doyup suya kanınca, Rasûlullah Ebû Bekir ve Ömer'e: "Nefsimi elinde bulunduran hakkı için kıyâmet gününde size bu nîmetlerden sorulacaktır. Açlık sizi evlerinizden çıkardı, bu nîmet size erişmeden dönmediniz." buyurdu.1147 Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” 1148
1139] Kütüb-i Sitte, Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 604
1140] 102/Tekâsür, 8
1141] Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102, hadis no: 3357
1142] Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102, hadis no: 3357
1143] Tirmizî, Kıyâmet 1
1144] Müslim, Birr 32; İbn Mâce, Zühd 9; Ahmed bin Hanbel, II/285, 539
1145] Buhârî, Rikak 31
1146] Buhârî, İman 39; Müslim, Müsâkat 107; İbn Mâce, Fiten 14; Dârimî, Büyû' 1
1147] Müslim, Eşribe 140, hadis no: 2038; Muvattâ, Sıfatu'n-Nebî 28, h. no: -2, 932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
1148] 102/Tekâsür, 8
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 265 -
“Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrâfil sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifâde eder ki?” 1149
"Kim hidâyete/doğru yola çağırırsa, kıyâmet gününe kadar o yola gidenlerin savapları kadar sevap alır. Ötekilerin sevâbından da bir şey eksilmez. Kim de sapıklığa çağırırsa kıyâmet gününe kadar o yola gidenlerin günahları kadar günah alır. Ötekilerin günahından da bir şey eksilmez." 1150
"Allah, yanılarak, unutarak yaptıkları veya zorla kendilerine yaptırılan şeyleri ümmetimden affetti." 1151
"Kalem üç kişiden kaldırılmıştır (artık onlar yaptıklarından sorumlu değildirler): Büluğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, şifâ buluncaya kadar bunamıştan." 1152
Açıklama: 1- İslâm fıkhında büyük bir ehemmiyet taşıyan bu hadis, bütün fukahâca benimsenmiştir. Bu hadis, kişiyi fiilinden sorumlu kılmada aklı ve irâdeyi vazgeçilmez bir şart kabul eder. Aklî kemâle ermeyen çocuğun hukuka ehil olmaması, onlar hakkında himâye edici pek büyük bir rahmet olmuştur. Çağlar boyu Avrupa dahi, bütün cemiyetlerde çocuklar ezilirken, İslâm dünyasında hukukî ehliyetsizlik sebebiyle büluğ çağına kadar sorumlu sayılmamış, mal ve can yönüyle velînin himâyesine tevdî edilmiştir.
İslâm âleminde çocuklar mahkemeye bile nadir hallerde ve belli yaşlardan sonra celbedilirken, Batı'da, işlenen suç sebebiyle büyüklerle aynı cezaya çarptırılarak gerekiyorsa idam bile edilmiş, büyüklerle birlikte aynı hapishanelere atılmıştır. Bu durumun çocuk fıtratına uygun gelmediğini Batı, ilk defa 19. asrın sonlarında anlamaya başlamış, çocukların hukukî ehliyetsizliği, ayrı mahkemelerde muhakemesi, hapisten ziyâde ıslah evlerine, koruyucu ailelerin yanına verilmesi gibi fikir ve müesseseleri geliştirmiş ve bu paralelde bir hayli yol almıştır. Oradan bize de "çocuk mahkemeleri" fikri gecikerek geçmiştir.
2- Âlimler, bu hadise dayanarak çocukların şer fiillerinin yazılmadığını kabul ederken, başka hadislerden hareketle hayırlı fiillerin yazıldığını, bu fiillerin, hem çocuğun terbiyecileri durumundaki anne ve babasına ve hem de kendisine uhrevî faydalar sağlayacağını belirtirler. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.), "çocuğun haccının makbul olduğunu, ona hacc yaptıran annesine de sevab geleceğini" beyan etmiştir. Keza bir başka hadiste "Çocuklara namazı emredin" buyurulmuştur. Kısacası çocuklar hakkında hayır kaleminin yazmaya başladığını gösteren rivâyetler mevcuttur. 1153
"İnsanlar kıyâmet günü öylesine ter akıtırlar ki, bu terler yerin içinde yetmiş zira'lık derinliğe kadar iner ve bu ter (yer üstünde de birikerek insanları konuşamaz hale getirmek üzere ağızlarına) gem vurur ve kulaklarına kadar ulaşır." 1154
1149] Tirmizî, Kıyâme 8; Ahmed bin Hanbel, I/36; III/7
1150] Müslim, İlim 6, 16; Buhârî, İ'tisâm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 15; İbn Mâce, Mukaddime 14; Ahmed bin Hanbel, II/397; Dârimî Mukaddime 44
1151] İbn Mâce, Talâk 16
1152] Ebû Dâvud, Hudûd 16, h. no: 4399, 4400, 4401, 4402
1153] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/223-224
1154] Buhârî, Rikak 47; Müslim, Cennet 61, hadis no: 2863
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Açıklama: Kıyâmet günü, hesap verme esnâsındaki ahvalle ilgili olarak muhtelif hadisler gelmiştir. Bunların birkısmı ter hâdisesi ile ilgilidir. Sadedinde olduğumuz hadis, insanların, hesap vermenin sıkıntısıyla yerin dibine yetmiş arşın inecek ve yerin üstünde de kulaklara kadar yükselip insanları konuşamaz hale getirecek bir derya teşkil edecek kadar çok terleyeceklerini ifade etmektedir. Âlimler, bu ter herkesin kendi teri midir, müşterek terleri midir, bu konuda ihtilâf ederler. İyâz: "Bundan kişinin müşâhede ettiği korkunç haller nisbetinde salacağı terin kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, hem kendi, hem başkasının teri kastedilmiş olması da muhtemeldir. Böylece bir kısmına çok şiddetli, bir kısmına daha hafif sıkıntı verir. Bütün bunlar, insanların izdiham ve birbirlerine sıkışmasından terin yerin altına yetmiş arşın nüfuz etmesinden sonra, yer üstünde akıp birikmesinden meydana gelir. Tıpkı suyun toprak tarafından emilmesinden sonra bir vadide akması gibi" der. İbn Hacer, bu terleme hâdisesini, bir başka hadisin yardımıyla daha güzel açıklar. Hadis şudur: "Kıyamet günü güneş arza (bir mil kadar] yaklaşır. İnsanlar terlerler. Kimi vardır, teri ökçesine kadar yükselir, kimi vardır ayağının yarısına kadar yükselir; dizine kadar yükselenler, uyluğuna kadar yükselenler, böğrüne kadar yükselenler, omuzuna kadar ve hatta ağzına kadar -ve eliyle işaret eder- yükselenler, vardır. Ağzına kadar yükselen ter, sahibine gem vurmuş olur. Bazılarını ter tamamen bürür -ve bunu söylerken elini başının üzerine vurur.-" Bazı rivâyetlere göre hesap gününün sıkıntısı o kadar şiddetlidir ki, insanlar: "Ey Rabbimiz, cehenneme giderek de olsa bizi bundan kurtar!" diye talepte bulunurlar. Müslim'in bir rivâyetinde tere batmanın, kişinin ameliyle mütenâsip olacağı belirtilmiştir.
Bir başka hadiste bu bekleme müddetinin kırk yıl olacağı; bir diğerinde bir günün yarısının, dünya zamanına göre elli bin yıl olacağı, ancak mü'mine bu günün, güneşin batma anı gibi hafif geleceği belirtilmiştir. Beyhakî'nin bir hadisinde bu sıkıntılı halin kâfirlere mahsus olduğu açıklanmıştır.
"O günün sıkıntısı kâfire çok şiddetlenir. Öyle ki ter onu gemler!" Denildi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü mü'minler nerede olurlar?" Buyurdular ki: "Onlar altın kürsüler üzerindedirler, onlara bulutlar gölge yapar." Bazı rivâyetlerde de "amelleri gölge yapar", bazı rivâyetlerde de "güneşin, insanların başlarına iki yay boyu yaklaşacağı" ifade edilmiş ise de, (imanda kemal sahibi) mü'minlere bu harâretin zarar vermeyeceği belirtilmiştir.
Özetle, hesap günü uzun bir müddettir, sıkıntısı çok büyüktür. Ancak mü'minler, amellerine göre o günün sıkıntısını az veya çok az bir derecede atlatacaklardır. İbn Ebî Cemre: "Sadedinde olduğumuz hadis bu sıkıntının bütün insanlara şâmil olacağını ifâde ederse de; başka hadisler, bunun onlar çoğunluk da olsa birkısım insanlara mahsus olduğunu açıklar; peygamberler, şehidler ve Allah'ın diledikleri bundan istisnâ edilmiş, en şiddetli ter sıkıntısının da kâfirlere, sonra kebâir (büyük günah) ehline, sonra bunları tâkip edenlere olacağı, mü'minlerin kâfirlere nisbetle az oldukları belirtilmiştir. "İbn Ebî Cemre, bu hadislerden akla gelebilecek: "İnsanlar muhtelif bazda oldukları halde hepsi nasıl kulaklarına kadar tere banar, bu arada ter bir kısmının ayağını bürümez...?" gibi sorulara: "Bunlar uhrevî, gaybî ihbarlardır, aklî izahı yoktur, kuvvetli iman sahipleri tasdik eder..." mânâsında cevap verdikten sonra der ki: "Bu durumu haber vermenin maksadı dinleyenleri uyarmak, mü'minleri bu korkunç hallere düşmekten koruyacak amellere teşvik etmek, günahlardan tevbeye sevketmek, kerim ve bağışlayıcı olan Rab Teâlâ'ya ilticâ etmeye, bu hallerden ve ateşten
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 267 -
koruyup, rahmet ve cennetine dâhil etmesini talep etmeye bir sevktir."
"Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (kıyâmet ve hesaplaşmanın olacağı) gün gelmezden önce daha burada iken helâlleşsin. Aksi takdirde o gün, sâlih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenâtı (sevapları) yoksa, arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir." 1155
Açıklama: Hadis, mü'minleri, mü'min kardeşine karşı haksızlık yapmamaya, şâyet yapmış ise helâlleşmeye tevşik etmektedir. Bu haksızlık, "ırz"la ifade edilen mânevî varlığına karşı olabilir. "Başka bir şey" tâbiriyle de "bütün çeşitleriyle mal", "yaralama", hatta "tokat"a varıncaya kadar her şey kastedilmiştir. Nitekim Tirmizî'nin rivâyetinde "ırz ve mal nevinden..." denmiştir. Müslim'de bu mânâ bir başka üslûpla ifâde edilmiştir: "Ümmetimden müflis olan o kimsedir ki: Kıyamet günü namazı, orucu ve zekâtı olduğu halde gelir. Ancak birine küfretmiş, diğerinin kanını dökmüş, bir diğerinin de malını yemiştir. Hasenâtı, buna, öbürüne, diğerine dağıtılır. Üzerindeki borçlar bitmeden hasenâtı tükenmişse öbürlerinin günahlarından alınır, üzerine yüklenir ve böylece ateşe atılır." Bu hadis, "Bir günahkârın günahı diğerine yüklenmez" 1156 âyetine muhâlif düşmez. Zira bu kimse, kendi fiili ve zulmü sebebiyle cezalandırılmıştır. Çünkü hasenâtı, Allah'ın kullar hakkındaki adâleti gereği, seyyiâti mukabilinde alınmıştır. Humeydî, Kitabu'l-Muvâzene'de demiştir ki: "İnsanlar üç kısımdır: Hasenâtı seyyiâtına üstün gelenler. Seyyiâtı, hasenâtına üstün gelenler. Hasenâtı ve seyyiâtı eşit olanlar.
Birinciler, Kur'an'ın nassı ile kurtuluşa ereceklerdir. İkinciler, sevâbından fazla olan günahı sebebiyle, nefhadan (İsrafil' in sûra üflemesinden) ateşten çıkanların sonuncusuna kadar, şerrinin azlığı çokluğu nisbetinde azap edilecektir. Üçüncüler, a'raftakilerdir (A'raf cennet ve cehennem arası bir yerdir). "Bu görüşü bazı âlimler: "Allah'ın azâb etmeyi murad ettikleri" diye kayıtlaması, keza üçüncü kısım için de: "Üç görüşten en kuvvetli olanı" diye açıklaması gerekirdi diye tenkit etmişlerdir. Ayrıca Humeydî, "Seyyiâtı hasenâtına galebe çalanlar da iki kısımdır: "Azap çekip şefaatle ateşten kurtulanlar, günahı affedilip, hiç azap çekmeyenler" demiştir.
"Kıyâmet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka edâ edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak." (Râvî Ebû Hureyre) der ki: "Biz şunu da işitirdik: "Kıyâmet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: "Sen beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!" 1157
Açıklama: Nevevî, hadisi açıklama sadedinde der ki: "Bu hadis, hayvanların da kıyâmet günü haşredileceği ve tıpkı teklif ehli insanların, çocukların, delilerin ve kendilerine tebliğ ulaşmayanların iadesi (yeniden diriltilmesi) gibi, onların da iade edileceği hususunda bir açıklamadır. Bu hususta Kur'an ve sünnette deliller mevcuttur. Âyet-i kerimede Rab Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Vahşi hayvanlar haşredildiği zaman" 1158 Âyet ve hadiste gelen bir kelimenin zâhirini esas almaya aklî veya şer'î bir engel yoksa onu zâhirine hamletmek vâcip olur. Âlimler derler ki:
1155] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyâmet 2, hadis no: 2421
1156] 6/En'âm 164
1157] Müslim, Birr 6, hadis no: 2582; Tirmizî, Kıyâmet 2, h. no: 2422
1158] 81/Tekvîr, 5
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Kıyâmet günü, yeniden diriltilme ve haşredilmek için mücazât, mükâfat veya sevap şart değildir. Boynuzlu keçinin kabış/boynuzsuz keçi için kısas olması, teklif kısası değil, mukabele kısasıdır."
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: "Rasûlulullah (s.a.s.): "Âhirette kimin hesabı münâkaşa edilirse, azaba mâruz kalacak demektir!" buyurmuşlardı. Ben: "Nasıl olur? Allah Teâlâ (meâlen): "O vakit kimin kitabı sağ eline verilirse; kolay bir hesabla muhâsebe edilecek ve ehline sevinçli olarak dönecek"1159 buyurmadı mı, (bu hesap münâkaşası değil mi)?" dedim. "Hayır! buyurdular, bu (münâkaşa değil) arzdır. Kıyâmet günü hesâba çekilen herkes mutlaka helâk olmuş demektir!" 1160
Açıklama: Burada geçen münâkaşatü'lhesâb tâbiri, hesâbın tahkik ve tedkikini ifâde eder. Zemahşerî, Fâik'te "hesap münâkaşası"nı "hesapta zorluk çıkarmak, az çok hepsini ortaya dökmek, sayıya dâhil etmek" şeklinde açıklar. Kişinin helâk olması, burada "yapılan ince hesap sonucu, fazla gelen günahları sebebiyle azap çekmesi"dir.
Rasûlullah'ın arz diye ifade buyurduğu âyet-i kerime, inceden inceye yapılan bir hesabın sonucunu bildirmemiş olmakta, amelin arzını ifade etmektedir. Tîbî der ki: "Hadiste geçen "bu arzdır" ifadesinin mânâsı şudur: "Âyette mezkür olan hesap, kulun eksikliklerine rağmen Allah'ın dünyadaki lütfunu ve bu eksikliklerin âhiretteki affını bilmesi için mü'minin amellerinin bir arzıdır. "Rasûlullah, bu hadislerinde "hiçbir kimsenin ameliyle cennete gidemeyeceğini" ifade ettiğine göre, ebedî cennet, insanların dünyada yaptıkları amellerin neticesi değildir. Şu halde inceden inceye, amellerimiz üzerine yapılacak hesabın sonucu olarak cennete gitmek mevzûbahis olamaz. Cennet, lutf-u İlâhînin neticesidir. Allah'ın lütfu tecelli edenlerin kitapları sağından verilmiş olacaktır. Şüphesiz ki, İlâhî rahmetin tecellîsinde amel defterinin muhtevâsı etkendir.
"Kıyâmet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa, hüsrana düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab Teâlâ: ‘Bakın, kulumun (defterinde yazılmış) nâfilesi var mı?’ buyurur. Böylece, farzın eksikleri nâfile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere diğer amelleri hesaptan geçirilir." 1161
Açıklama: Hadis, kişinin Allah'a karşı borçları arasında en önemlisinin namaz olduğunu ifade etmektedir. Bu hadis, insanlar arasında kıyâmet günü hesabı görülecek ilk şeyin kan olacağı hususundaki hadise ters düşmez. Çünkü bu ikinci hadis, insanlar arasındaki hukuktan; öbürü ise Allah'a karşı olan hukuktan bahsetmektedir. Âlimler bu iki hukuktan hangisi öncelik kazanır, sorusu üzerinde de durmuş ve önceliğin Allah'a karşı olan hukuk olduğunu belirtmiştir. Deliller bunu göstermektedir.
Hadis, hesap sırasında farzlarda çıkacak eksikliklerin, kulun sünnet ve nâfile nevinden kılmış bulunduğu namazlarla tamamlanacağını, onların da hesaba gireceğini belirtiyor, yeter ki kişinin amel defterinde bu çeşitten ibâdetler yapılmış olsun. Farzdaki eksiklik nedir, sorusu farklı ihtimaller getirmiştir; Bir ihtimale
1159] 84/İnşikak 7-9
1160] Buhârî, İlim 35, Tefsir, İnşikak 1; Rikak 49; Müslim, Cennet 80, h. no: 2876; Ebû Dâvud, Cenâiz 3, h. no: 3093; Tirmizî, Kıyâmet 6, h. no: 2428
1161] Tirmizî, Salât 305, h. no: 413; Nesâî, Salât 9, h. no: 1232
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 269 -
göre, bununla farz namazların miktarca noksanlığı değil, farz namazlarda yerine getirilmesi gereken huşû, zikirler, duâlar gibi farz sevabını arttıran bazı sünnetler ve meşrû heyetlerin noksanlığı kastedilmiş olabilir. Bu duruma göre, kişi bu sünnetleri farzda ihmal etmiş ve fakat tatavvu (nâfile) namazlarda yerine getirmişse, burada oraya aktarma sûretiyle oradaki eksiklik tamamlanılacak demektir.
Yine; "bu ifade ile farz namazların farzları ve şartlarında ortaya çıkacak eksikliklerin kastedilmiş olması da muhtemeldir" denmiştir. "Bizzat farz namazlarının terki ile hâsıl olan eksikliğin sünnetlerle telâfi edileceği de kastedilmiş olabilir" de denilmiştir. Öyleyse, hadiste, diğer farzlarda bu muhtevada yapılacak eksiklikler, nâfilelerle tamamlanacaktır. Cenâb-ı Hak vaad edince, o, yerine mutlaka gelir. Rasûl-i Ekrem'i de, O'nun nâmına haber verir.
"Kıyamet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır." 1162
Bu hadis, insanlarla ilgili hukukta ilk hesaba çekilecek meselenin "kan"la ilgili meseleler olduğunu ifade etmektedir. Bir önceki hadiste ise, ilk hesabın namazla ilgili olduğu belirtilmiştir. Zâhirde bir zıtlık görülür ise de, aslında yoktur. Çünkü biri Allah hakkına ait meselelerde ilkle; diğeri ise kul hakkına ait meselelerde ilkle ilgilidir. Nitekim Nesâi'de gelen bir rivâyet ikisini birlikte zikretmektedir: "Kulun ilk hesaba çekileceği şey namazdır. İnsanlar arasında (cereyan edenlerden) ilk hesabı yapılacak şey de, kandır." İbn Hacer: "En mühim olanla başlamak, prensip olması sebebiyle, bu hadis, kan meselesinin ehemmiyetini nazarlarımıza arzediyor" der. Bazı âlimler: "Kazâ (hüküm) insanlara hastır, hayvanlarla ilgili olarak kazâ yoktur" demiş ise de, İbn Hacer, "Bunun hatalı olduğunu, hadisin insanlar arasındaki kazânın önceliğinden bahsettiğini; bu ifadede, meselâ insanlar arasındaki hükümden sonra hayvanlar arasında da hüküm olacağının nefyedilmediğini" belirtir. Yeri gelmişken kanın ehemmiyetini ifade eden bir başka hadis daha kaydetmek isteriz: "Dünyanın zevali, Allah indinde mü'min bir kulun (haksız yere) öldürülmesinden daha hafif kalır" veya "Mü'minin katli Allah indinde dünyanın zevalinden daha büyük (bir cürüm)dür." Dünyanın zevâlinde, pek çok mü'minin helâki de bulunması sebebiyle hadisin ifadesinde müşkillik bulunduğu ifade edilmiş ise de, daha önce de açıklandığı üzere, burada "Allah nazarında" tâbiri meseleyi halleder: Hadislerde Allah nazarında sinek kadar değeri olmadığı belirtilen dünya, ehl-i hevânın dünyasıdır, dünyanın isyanlarla, cinâyetler ve haksızlıklarla dolu olan yönüdür, nefs-i emmâreleri tatmin eden yönüdür. Bu yönüyle dünyanın Allah nazarında sinek kanadı kadar değeri yoktur. Öyleyse hadiste, Cenâb-ı Hakk'ın esmâsının tecelligâhı veya âbid kullarının ibâdet edip, âhiret için ekim yaptıkları dünya maksut değildir.
"Kıyamet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin huzurundan) ayrılamaz: Ömrünü nerede harcadığından, ne amelde bulunduğundan, malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından ve vücudunu nerede çürüttüğünden." 1163
Açıklama: Bu hadis, başka tariklerden de gelmiştir. Yine Tirmizî'de gelen bir başka veçhine göre "Kişiye beş şey sorulacaktır: Ömrünü nerede tüketti, gençliğini
1162] Buhârî, Diyat 1, Rikak 48; Müslim, Kasâme 28, h. no: 1678; Tirmizî, Diyât 8, h. no: 1396; Nesâî, Tahrîm 2, h. no: 7, 83
1163] Tirmizî, Kıyâmet 1, h. no: 2419
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nerede çürüttü, malını nerede kazandı, nereye harcadı ve bildiği ile ne derece amel etti?" Bu rivâyette, gençliğin ayrıca mevzubahis edilmesi, insan hayatı içerisinde onun ayrı bir ehemmiyet taşıdığını ifade eder. Ehemmiyetlidir, çünkü ibâdet vs.yi yapmada güç kuvvet bulunan bir devredir. Bu devrede yapılan ibâdetler daha kıymetlidir.
Yine Tirmizî'nin bir hadisi, kişinin Allah huzurunda tek başına hesap vereceğini daha açık olarak ifade eder: "Sizden herbirinize mutlaka, arada herhangi bir tercüman bulunmadan Rabbi, kıyâmet günü konuşacaktır. Kişi sağına bakacak, hayatta göndermiş olduğu (sâlih) amelden başka bir şey göremeyecek. Sonra soluna bakacak, yine dünyada iken gönderdiği (kötü) amelden başka bir şey görmeyecek. Sonra karşısına bakacak, ateşin kendisini beklediğini görecek." Rasûlullah (s.a.s.) bu noktada şu tavsiyede bulunur: "Sizden her kim kendini ateşe karşı, bir yarım hurmayla da olsun, koruyabilirse onu yapsın."
"Kıyâmet günü kul (hesap vermek üzere huzûr-ı İlâhî’ye) getirilir. Allah Teâlâ: ‘Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları ve ekimi musahhar kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, Benimle bugünkü şu karşılaşmanı hiç düşündün mü?’ diye soracak. Kul da: ‘Hayır’ diyecek. Allah Teâlâ: ‘Öyleyse bugün Ben de seni unutacağım, tıpkı senin (dünyada) Beni unuttuğun gibi!’ buyuracak." 1164
Açıklama: Hadis, sayılan nimetlere mazhar olan bir kimsenin, nimetlere şükürle mukabele etmemesi halinde kıyamet günü, Cenâb-ı Hakk'ın da onu nisyâna (unutulmaya) mahkûm edeceğini bildirmektedir. Allah'ın kulu unutması, onu azâba terketmesi, rahmetini tecelli ettirerek azabtan kurtarmaması demektir.
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: "(Ashâb, Rasûlullah'a): ‘Ey Allah'ın Rasûlü! Kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz?’ diye sordular. Allah’ın Rasûlü: "Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu?" diye sordu. Ashab: ‘Hayır!’ deyince: "Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız olur mu?” diye tekrar sordu. Ashab yine: ‘Hayır!’ deyince: “Nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, Rabbinizi görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle karşı karşıya gelecek. Rab Teâlâ: ‘Ey filan! Ben sana ikram etmedim mi? Seni efendi yapmadım mı? Sana zevce vermedim mi? Atı, deveyi sana musahhar (hizmetçi) kılmadım mı? Reislik yapmana, ganimet malından dörtte bir almana müsaade etmedim mi?’ diye soracak. Kul: ‘Evet ey Rabbim!’ diyecek. Rab Teâlâ: ‘Benimle karşılaşacağını hiç düşünmedin mi?’ diyecek. Kul bu soruya: ‘Hayır!’ karşılığını verecek. Rab Teâlâ da: ‘Öyleyse şimdi de ben seni unutuyorum. Tıpkı (dünyada) sen beni unuttuğun gibi!’ diyecek. Sonra ikinci kul Allah'ın karşısına çıkar. Rab Teâlâ ona da aynı şeyleri söyler. Sonra üçüncüye de birinciye söylediklerinin aynısını söyler. Kul: ‘Evet! ey Rabbim!’ der. Rab Teâlâ da: ‘Benimle karşılaşacağını hiç aklından geçirdin mi?’ diye sorar. Kul: ‘Ey Rabbim, sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!’ der ve elinden geldiğince (Hak Teâlâ hakkında) hayır senada bulunur. Rab Teâlâ: "Bu hususta lehine şehadet edecek biri var mı?" diye soracak. Kul: ‘Hayır, yok!’ diyecek. Rab Teâlâ: ‘Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!’ der. Kul kendi kendine: ‘Benim aleyhime şâhitlik yapacak da kim?’ diye içinden düşünür. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna: ‘Haydi konuş!’ denir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup, onun amelini haber verirler. Bu, onun kendisi
1164] Tirmizî, Kıyâmet 7, h. no: 2430
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 271 -
için bir özür aramaması içindir. Bu kimse, Allah'ın gadabına uğrayan münâfıktır." 1165
"Mü'min Rabbine yaklaştırılır. Öyle ki, (Allah onun) üzerine himâyesini indirir ve günahlarını itiraf ettirir. Ona sorar: ‘Şu şu günahlarını biliyor musun?’ Mü'min kul, iki kere: ‘Evet ey Rabbim, biliyorum!’ der. Rab Teâlâ da: ‘Dünyada iken bunları örterek seni teşhir etmemiştim. Bugün de onları senden affediyorum!’ buyurur. Sonra ona hasenât defteri verilir. Ama kâfirlere ve münâfıklara gelince, bunlarla ilgili olarak, bütün mahlûkatın huzurunda: ‘Bunlar Allah namına yalan söylemişler (böylece büyük bir zulümde bulunmuşlardır). Haberiniz olsun! Allah'ın lâneti zâlimleredir’ diye nidâ olunur." 1166
Açıklama: Daha önce de temas edildiği gibi, her kul Allah'ın karşısına çıkarılıp, birer birer hesaptan geçirilecektir. Bu muhâsebede Allah mü'min kuluna bir rahmet olarak hususi şekilde hitap edecek, kusurlarını, başkaları duymayacak şekilde sayıp dökecektir. İşte bu hitap necva kelimesiyle ifade edilmiştir. Necvâ, fısıldamak, başbaşa konuşmak, gizli konuşmak gibi mânâlara gelir. Kirmânî: "Bu hitaba necvâ denmesi, kâfire olan hitabın alenî olması sebebiyledir" der.
Hadiste, kişinin gizli yaptığı günahları başkasına açmamasına bir telmih mevcuttur. Çünkü Cenâb-ı Hak dünyada gizli kalan günahları kıyamet günü affettiğini ifade etmektedir. Bu ifadenin mânâ-yı muhâlifinden, alenî yapılan veya aleniyet kazanan günahların affı hususunda garanti olmadığı mânâsı çıkar. Şârihler bu sadedde gelen hadislere dayanarak, kıyâmet günü âsi mü'minlerin iki kısım teşkil edeceğini söylemişlerdir.
Birinci kısım: Günahı kendisi ile Rabbi arasında kalanlar. İbnu Ömer hadisi, bunların da iki kısma ayrıldığını ifade eder: 1- Günahı dünyada örtülenler, Allah kıyamet günü bu günahları onlara karşı örtecektir. 2- Günahları âşikâr olanlar. Hadis bunların kıyâmet günü öncekilerin hilâfına muâmele göreceğini ifade eder.
İkinci kısım: Günahı kendisi ile kullar arasında olanlar. Bunlar da iki kısımdır: 1- Günahları, sevaplarına galebe çalanlar: Bunlar ateşe girerler, şefaatle tekrar çıkarlar. 2- Günah ve sevapları eşit olanlar: Bunlar da aralarında kısaslaşmadan cennete giremezler.
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: "Bir adam gelerek: ‘Ey Allah'ın Rasûlü! Benim kölelerim var, bana yalan söylüyorlar ve bana ihânet ediyorlar, bana isyan ediyorlar. Ben de onlara şetmediyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden (Allah yanında) durumum ne olacak?’ diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): "Kıyâmet günü onlar, sana olan ihânetleri, isyanları ve yalanları sebebiyle muhâsebe olacaktır. Senin onlara verdiğin ceza ise, eğer cezan onların günahları nisbetinde ise, başabaştır; ne lehine ne de aleyhine olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından az ise bu senin için bir fazilet olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından çok olursa, bu fazla kısım sebebiyle onlar lehine sana kısas yapılır" buyurdular. Bunun üzerine adam huzurdan çekildi, ağlamaya ve dövünmeye başladı. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü dedi ki: "Sen Allah'ın kitabını okumuyor musun? (Bak ne diyor!) (Mealen): "Biz kıyamet gününe mahsus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey) bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getiririz (mizana koyarız). Hesapçılar olarak da Biz yeteriz."1167
1165] Müslim, Zühd 16, h. no: 2968
1166] Buhârî, Mezâlim 2, Tefsir, Hûd 4, Edeb 60, Tevhid 36; Müslim, Tevbe 52, h. no. 2768
1167] 21/Enbiyâ, 47
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Adam tekrar: ‘Allah'a yemin olsun, ey Allah'ın Rasûlü! Ben hem kendim ve hem de onlar için, ayrılmalarından daha hayırlı bir şey göremiyorum. Seni şâhid kılıyorum, hepsi hürdür, (âzâd ettim)’ dedi." 1168
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) güldüler ve: "Neye güldüğümü biliyor musunuz?" buyurdular. Biz: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!’ dedik. "Kulun Rabbine olan hitabından!" buyurdular ve şöyle devam ettiler: "Kul şöyle der: ‘Ey Rabbim, Sen beni zulümden korumadın mı?’ Rab Teâlâ: ‘Evet korudum’ buyurur. Kul da: ‘Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şâhit olmasını asla istemiyorum’ der. Rab Teâlâ: ‘Bugün sana tek şâhid olarak nefsin, çok şâhid olarak da kirâmen katibîn kâfidir’ buyurur. Rasûlullah devamla dedi ki: "Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına: ‘Konuş!’ denilir. Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest bırakılır. Adam organlarına: ‘Yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben sizin için mücâdele etmiştim’ der." 1169
"Aziz ve celil olan Allah (kıyâmet günü), ümmetimden bir adamı mahlûkatın üstünden seçer ve onun için doksan dokuz büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teâlâ adama sorar: "Bu defterde yazılı olanlardan bir şey inkâr ediyor musun? Muhâfız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?" Kul: "Ey Rabbim! Hayır! (Hepsi doğrudur!)" der. Rab Teâlâ sorar: "(Bunları yapmada beyan edeceğin) bir özrün var mı?" Kul der:"Hayır! Ey Rabbim!" Aziz ve celil olan Allah: "Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen var. Bugün sana zulüm yapmayacağız!" buyurur. Hemen bir etiket çıkarılır. Üzerinde "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden rasûlallah (şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve şehâdet ederim ki Muhammed Allah'ın elçisidir)" yazılıdır. Sonra, Rab Teâlâ der: "Ağırlığını (yani amellerinin ağırlığını) hazırla!" Kul sorar: "Ey Rabbim! Bu defterlerin yanındaki bu etiket de ne?" Rab Teâlâ der: "Sana zulmedilmeyecek! Hemen defterler Mizan'ın bir kefesine konur, etiket de diğer kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, etiket ağır basar. Esasen Allah'ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz." 1170
Ebu Mes'ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasûlü, dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?" Şu cevabı verdiler: "Müslüman olduktan sonra iyi olana, Câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslâm'daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır." 1171
Açıklama: Hadis, daha önceleri kâfir iken, sonradan Müslüman olan bir kişinin daha önceki hayatından suale mâruz kalıp kalmama meselesine kayıtlı ve şartlı olarak cevap getirmektedir. İslâm olduktan sonra amel-i sâlih sahibi ise sual yok, değilse var. Hattâbi der ki: "Bu hadisin zahiri, ümmetin icma ettiği "İslâm, öncesini siler" hükmüne muhalefet eder. Allah Teâlâ: "O küfredenlere söyle ki: Eğer (sana düşmanlıktan) vazgeçerlerse geçmiş (günahları) affedilecektir" 1172 buyurmuştur." Hattâbî devamla der ki: "Bu hadisin mânâsı şöyle olmalıdır: "Kâfir, Müslüman oldu mu geçmişinden muaheze olunmaz. İslâm'da çok fazla günah işler ve Müslümanlığına devamla birlikte, aşırı, şiddetli masiyetlere girerse, İslâm'da işlediği
1168] Tirmizî, Tefsir, Enbiyâ, h. no: 3163
1169] Müslim, Zühd 17, hadis no: 2969
1170] Tirmizî, İman 17, (2641)
1171] Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, hadis no: 120
1172] 8/Enfâl, 38
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 273 -
cinâyeti sebebiyle muaheze olunur ve küfür sırasında yaptığı başına kakılır. Sanki şöyle denir: "Sen şu kötü işleri kâfirken yapmadın mı? Müslümanlığın seni bunlardan men etmedi mi?" İbn Hacer, bu görüşü: "Önceki amelinden yapılacak evvelki muâheze, başa kakma sûretiyle, sonraki günahların muahezesi, cezalandırma suretiyle olacaktır" diye özetler. Hadiste geçen "isâe" (günah, kötülük) kelimesinden murad küfürdür, çünkü "küfür", "isâe"nin nihâyeti, günahların en şiddetlisidir. Adam irtidat eder ve küfrü üzerine de ölürse, sanki Müslüman olmamış gibidir ve hayatı boyunca yaptığı bütün amellerden muaheze olunur. Buhârî, bu hadisi "Büyük günahların en büyüğü şirktir" hadisinden hemen sona zikretmek sûretiyle, bu söylediğimiz açıklamaya işaret etmiş olmaktadır."
"Bir kimseyi (küfür veya günah gibi) bir şeye çağıran hiç kimse yok ki kıyâmet günü, o çağırdığı şeyle birlikte tevkif edilmemiş olsun. Mutlaka onunla ayrılmaz şekilde beraberdir. Bir adam bir adamı (bir şeye) davet etmiş olsa dahi!" Sonra şu âyeti okudu. (Meâalen): "Onları hapsedin, çünkü onlar mes'uldürler" 1173
Açıklama: Burada kişinin, propagandasını yaptığı şeyden sorumlu olduğu ifade edilmektedir. İnsanları, bir kişi bile olsa her neye davet etmişse ondan ayrılmayacak ise, kötülüğe çağıran kimse, kötülüklerin yer aldığı cehennemde olacak demektir. Âyetteki "mes'uldürler" ifâdesini müfessirler, "akidelerinden, sözlerinden ve hareketlerinden" diye açmışlardır.
Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasûlü dedim, Kevser havzının kapları nedir?" Şu cevabı lutfettiler: "Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, onun kapları açık ve karanlık bir gecede gökteki yıldızlardan daha çoktur. Cennetin kaplarından kim içerse artık ömrünün sonuna kadar hiç susamaz. Havzın cennetten çıkan iki oluğu gürül gürül akar. Genişliği uzunluğuna denktir. Bu da Amman'dan Eyle'ye olan mesâfe kadardır. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır." 1174
İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Ben havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler yükseltilip (gösterilecek). O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen geri çekilecekler."Ey Rabbim! Bunlar benim ashâbım!" derim. Ama bana:"Senden sonra bunların ne bid'atlar yaptıklarını sen bilmezsin!" denilir. Ben de:"Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten uzak olsun!" derim." 1175
Müslim'in bir diğer rivâyetinde Ebu Hureyre'den şöyle rivâyet edilmiştir: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ümmetim havzın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı devesinden başkasının devesini kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insanları kovarım!" Yanındakiler: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bizi tanıyacak mısınız?" dediler."Evet buyurdu. Sizin, başkasında olmayan bir alâmetiniz olacak. Sizler yanıma alın ve abdest uzuvlarında, abdestin eseri olan bir nurla geleceksiniz. Ancak sizden bir grup benden engellenecek, onlar bana ulaşamayacaklar. Ben: "Ey Rabbim onlar benim ashabım, onlar benim ashabım!" diyeceğim. Ama bir melek bana cevap verip:"Senden sonra onlar ne bid'alar ortaya çıkardılar biliyor musun?" diyecek."1176 Bir diğer rivâyette şöyle buyrulmuştur: "Havuzum Eyle ile Aden arasınaki mesâfeden daha geniştir. Onun rengi kardan
1173] 37/Sâffât, 24; Tirmizî, Tefsir Saffat, hadis no: 3226
1174] Müslim, Fezâil 36, l hadis no: 2300; Tirmizî, Kıyâmet 16, hadis no: 2447
1175] Buhârî, Rikak 53, Fiten 1; Müslim, Fezâil 32, hadis no: 2297
1176] Müslim, Tahâret 37, hadis no: 247
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onun maşrabaları yıldızlardan daha çoktur."
Yezid İbn Erkam (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Siz (ashâbım), havzın başında yanıma gelenlerin yüz bin cüzünden sadece bir cüzünü teşkil edeceksiniz!" Yezid'e: "O gün siz ne kadardınız?" diye soruldu da: "Yedi yüz veya sekiz yüz kadardık!" diye cevap verdi." 1177
Açıklama: Hadisin Ebû Dâvud'daki aslında şu ziyâde var: "Biz (bir seferde) Rasûlullah (s.a.s.)'la beraber idik. Bir yerde mola verdik. (Bu sırada) buyurdular ki: "...Kaydedilen bu ziyade, Yezid İbn Erkam'ın "Kaç kişi idiniz?" sorusuna verdiği cevaptaki isabetlilik hususunda kanaat verir. Aksi takdirde: "O sıralarda bütün Müslümanların sayısı ne kadardı?" gibi bir muhtevâda anlamak gerekir ki, buna verilen cevap daha az yakin hasıl eder. Ancak Rasûlullah’ın (s.a.s.) burada rakamın hakikatını değil de, kesrette mübâlağa kasdetmiş olması da muhtemeldir.
Son hadisler, âhiretteki havuzla ilgili farklı bilgiler sunmaktadır. Havuz, Kevser havzı diye de adlandırılır. Kur'an-ı Kerim'de Kevser Sûresinde bahsedilen kevserle de bu havzın kastedildiği kabul edilmiştir. Kevser, mütevatir denecek kadar çok sayıda sahâbî tarafından zikredilmiş gaybî bir hakikattır, inanılması şarttır. Bazı tahkiklerde kevserle ilgili rivâyette bulunan sahabilerin sayısı elliden fazladır. Rasûlullah (s.a.s.), Kevser sebebiyle de diğer peygamberlere bir üstünlüğe sahip olacaktır. Rivâyetler, cennetteki kevserin, cennet kapılarının yanında ve el'an mahlûk olduğunu ifade eder. Makbul görüşe göre iki adet kevser mevcuttur. Biri cennetin içindedir, diğeri sırattan öncedir ve mahşer yerindedir. Bir hadis, her peygamberin bir kevseri olduğunu belirtiyor. Ancak onlar Rasûlullah'ın kevseri kadar büyük değildir.
Kevser, sırattan sonra ümmetin bir toplanma yeridir. Rasûlü Ekrem'le bir buluşma, görüşme yeridir. Rasûlullah, oraya kadar gelebilen bir kısım kimselerin oradan kovulacağını belirtmiştir. Bu kovulanlar kimlerdir, bu hususta ihtilaf vardır. Bunlara: "Münafıklar ve mürtedler" diyen olmuş. "Rasûlullah zamanında mü'min olup da sonradan irtidat edenler" diyen olmuştur. Ancak Hattâbî: "Ashâb-ı Kiram'dan irtidat eden yoktur, irtidat edenler çöl Araplarıdır" demiştir. Bazıları: "Bunlar, mü'min olarak ölen büyük günah sahipleri ile bid'atları küfür derecesine ulaşmayan ehl-i bid'attır" demiştir. Bunların cehenneme gitmeleri kat'î değildir. Günahları, kusurları sebebiyle havzın yanından kovulmuş olsalar da, Allah'ın rahmetine mazhar olarak cennete girmeleri de muhtemeldir. İbn Abdilberr: "Havuzdan kovulacaklar zümresini, ehl-i bid'at ile dinde bid'at çıkaranlar, zulümde ileri gidenler, haksız yere mal yiyenler, günah-ı kebireyi alenî işleyenler teşkil edecek" der. Bunların havza kadar yaklaşmalarının, kıldıkları namazların tesiriyle, abdest uzuvları ve alınlarında zuhur eden nur ve parlaklık sayesinde olduğu belirtilmiştir.
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: "Ateşi hatırlayıp ağladım. Rasûlullah (s.a.s.): "Niye ağlıyorsun?" diye sordu."Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, kıyâmet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız?" dedim."Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizan yanında; tartısı ağır mı geldi hafif mi öğreninceye kadar, sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defterini nereye düşecek, öğreninceye kadar: Sağına mı soluna mı;
1177] Ebu Davud, Sünnet 26, hadis no: 4746
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 275 -
yoksa arkasına mı? Sıratın yanında; cehennemin iki yakası ortasına kurulunca; bunu geçinceye kadar." 1178
Açıklama: Gaybî olan hakikatlerden biri mizandır. Ahirete imanın bir cüz'üdür. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, bi'l-icmâ "Mizan haktır" demiştir. Hadislerden başka, Kur'an'la da sâbittir. Âyet-i kerimede: "Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey) bir hardal tanesi kadar bile olsa onu getiririz (mizana koyarız). Hesapçılar olarak da Biz yeteriz" 1179 buyurulmuştur. Mizan, kıyâmet günü kurulur. Kulların amellerinin yazılmış olduğu defterler mizanda tartılır. Bu mizanın iki kefesi vardır; biri hasenatın tartılması için, diğeri de seyyiatın. Hasan Basrî'den gelen bir rivâyete göre mizanın bir de dili vardır. 1180
İnsan Bu Mes’ûl...
İnsanoğlu, dünyada geçirdiği ömürden, sıhhat ve âfiyetten, kazanıp harcadığı mal-mülk ve servetten, harcadıklarından, harcamayıp geride bıraktıklarından, birer birer hesap verecektir. Buhârî’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdir: Sağlık ve boş vakit.” Zira kazanmak ve hayır yapmak bunlara bağlıdır. İnsan, yapması gerekirken yapmadıklarından ve yapmaması gerekirken yaptıklarından, söylemesi gerekirken söylemediklerinden ve söylememesi gerekirken söylediklerinden sorulacaktır. “O gün, dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”1181; “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (onun karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 1182
İnsan, sorumludur. İnsan yeryüzünün halifesidir; seçme hakkına sahip irâdeli bir varlıktır. Âhirette, dünyada işlediklerinden tek tek sorulacağı gibi, dünyada da sorumsuzca davranışının karşılığını görür. Dilediğini yapan, dilemediği karşılığı alır. Elbette, dünya ceza ve ödül yeri değil; imtihan yeri olduğundan, nice suçlar dünyada cezasız kalabilir. Allah imhâl eder ama ihmâl etmez. Hiçbir suçun ve hayrın karşılığını ihmâl etmez, ama dilediğini sonraya erteler; bu sonra bazen âhiret olur.
İrâde sahibi olup seçme hakkına sahip olmak; sorumluluk doğurur, sonuçlarına katlanmayı gerektirir. İnsan nelerden ve neye karşı sorumludur? Esas sorumluluk Allah’ın emir ve yasaklarına karşı O’na olan sorumluluktur. Allah’a kulluk ve ibâdet için yaratılan insan,1183 bu kulluğu ne oranda yapıp yapmadığıyla ilgili sorguya çekilecektir. Ruhlar âleminde Rabbini tanıyıp1184 O’na kulluk yapmaya söz veren insan, bu ahdinden sorumludur. Dünyada bu sorumluluğu unutan bir tavırla yaşayınca, esas olarak âhirette sorguya çekilecek, bunun karşılığını görecektir. Sorumlu tutulmanın temel şartları: Ergenlik, akıl ve hürriyettir. Allah’a karşı sorumluluk; öncelikle itikadî konularda olur. Allah’ın en büyük hakkı, hiçbir
1178] Ebû Dâvud, Sünen 28, hadis no: 4755
1179] 21/Enbiyâ 47
1180] Kütüb-i Sitte, Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 604
1181] 102/Tekâsür, 8
1182] 99/Zilzâl, 7-8
1183] 51/Zâriyât, 56
1184] 7/A’râf, 172
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeyi kendisine şirk/ortak koşmadan O'nu bir’leyip ibâdet/kulluk yapmaktır.1185 Sonra bu imanın gereği olarak itaat etmek, sâlih amel dediğimiz kulluk görevlerini yapmak, her davranışını Allah’a ibâdet bilinciyle ve O’nu görür gibi yerine getirmektir. İnsan O’nu görmüyor olsa da O kendisini her an görmekte, her yaptığı yazılmakta ve tek tek hesabının sorulacağı gün için kayda geçirilmektedir. Bu sorumluluk içinde aynı zamanda ahlâkî ilkeler de yer almaktadır.
Kimlere karşı sorumlu olduğumuz şu âyet-i kerimede belirtilmektedir: “De ki: ‘Yapın (yapacağınızı); yaptığınız işleri Allah da görecek, Rasûlü de, mü’minler de. Sonra görülmeyeni ve görüleni bilene (Allah’a) döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı bir bir haber verecektir.”1186 Bu âyette sorumlu olduğumuz ilk ve esas mercînin Allah olduğu vurgulanır. Yani O’nun mahkemesi, ceza günü, âhirette hesaba çekilmek. Sonra Rasûl ile ifâdelendirilen İslâmî otorite, şeriat mahkemesi. Diğer bir sorumluluğun “mü’minler” şeklinde ifadelendirildiği görülür, yani kamuoyu mahkemesi. Ve nihâyet kendimize karşı sorumluyuz, yani vicdan mahkemesinde yargılanmamız sözkonusudur.
İnsan, kendine karşı da sorumludur. İnsanın hangi çeşit olursa olsun günah işlemesi, öncelikle kendine karşı bir zulümdür, sorumsuzca davranıştır. Zulüm, hak edene hakkını vermemek demek olduğundan, vücudumuz, organlarımız Allah’a itaat etmek için yaratılmıştır. Allah’a her isyanda insan öncelikle kendisine, kendi organlarına zulmetmiş olmaktadır. Bu zulüm, âhirette cezalandırılarak insan kendine ve organlarına yazık etmiş olacaktır. “Vücut benim değil mi, istediğimi yapar, dilediğime satar, istediğimle yatarım” diyen insan, sorumsuz ve akılsız bir zâlimden başkası değildir. Müslüman bilir ve inanır ki, kalbi, aklı ve vücut organları dâhil, gerçek anlamıyla hiçbir şeyin sahibi değildir. Her şeyin gerçek sahibi, mülkün sahibi Allah’tır. İnsan sadece emânetçidir. Allah dilediği kadar nimeti dilediği kimselere emânet olarak vermiş ve her nimeti nereye kullanması gerektiğini bildirmiş ve bunu yerine getirip getirmediğinden de insanı sorumlu tutacağını açıklamıştır. İnsan, sahip olduğunu zannettiği her şeyin sadece bekçisi ve emânetçisidir, esas sahibi emânetlere ihânet edip etmediğinden onu hesaba çekecektir. Bir veznedar kendisine emânet olarak teslim edilmiş olan paraları istediği şekilde kullanırsa, ne tür bir şeyle karşılaşacaksa; her insanın, emânet edilen imkânları da istediği gibi kullanması aynıdır. Mal, ömür, sağlık, zaman, emrimiz altında bulunanlar, aile üyeleri, el-ayak, göz-kulak, dil-dudak, bilek ve yürek, kısaca tüm nimetler bizden sorulacaktır. İnsanoğlu, hem nefsinin/hevâsının ve hem de emânet olarak verilenlerin çobanıdır. “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. Bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmeyin.”1187 İnsan için toplam kalite, sorumluluk bilincine sahip müttakî bir mü’minlikle mümkündür. Dünyanın imtihan dünyası olması, bu sorumlulukla, her şeyden sorguya çekilecek olmasıyla ilgilidir. İmtihanda gülüp oynamak, gafletle vakit öldürmek, herkesin gözü önünde birçok hata yapmak ne kadar yanlışsa; bu dünyadaki Allah’tan uzaklaştıran oyalayıcı şeylerle çocuk gibi oynayıp durmak da o kadar yanlıştır.
İnsan; beden, akıl ve ruhtan meydana gelmiş bir varlıktır. İnsanın kendine karşı vazifeleri de: Bedenî, aklî ve rûhî olmak üzere üçe ayrılır. Hepsine hak ettiği
1185] Buhârî
1186] 9/Tevbe, 105
1187] 8/Enfâl, 27
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 277 -
kadar hakkını vermek, emânet bilincine sahip sorumlu bir şahsiyet olmak demek olduğu gibi, aynı zamanda bu üç gücü dengelemek, uyumlu ve huzurlu bir insan olmanın dünyadaki güzelliğini tatmak için de şarttır.
Temizlik, sağlığı korumak ve bu konuda tedbirler almak, temiz ve güzel/helâl yiyecek ve giyecekle donanmak, çevre temizliğine dikkat etmekle insan bedenine karşı sorumluluğunu yerine getirir. Akıl ve ruh sağlığı için sağlam bir imanın şart olduğunu belirtelim. Fıtrat olarak sağlam bir şekilde emânet edilen akıl ve ruhun sağlığını korumak için ana kaynak iman ve takvâdır. İlme, yönelmek, ibâdetlere devam etmek, ahlâkî özelliklere riâyet etmek akıl ve ruh sağlığı açısından da çok önemlidir. Akla ve ruha zarar verecek her şeyden sakınmak, içki, kumar, tembellik, ibâdetsiz bir hayat, sorumsuzca bir yaşayıştan kaçınmak bu açıdan da önemlidir. Güzel bir çevre seçmek, çevre şartlarını güzelleştirmek, akla ve ruha gıda verebilecek arkadaşlık ve cemaat tercihinde bulunmak, şahsiyet, özgüven ve güçlü bir irâde, cihad rûhu da akıl ve ruh sağlığı konusunda çok önemlidir. Özgürlük çığlıklarıyla nefsini/hevâsını putlaştıran, günümüz insanı sorumluluklarından kaçmak istiyor. Görev bilincinden, ne yapması gerektiğinden önce, özgürlüklerinden ve haklarından yola çıkıyor. Kendine kimsenin karışmasını istemiyor. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin kendisine yapılmasını da, kendisinin bu görevleri başkalarına yapmasını da istemiyor. “Özgürlük var” diyerek, kendi nefis putuna toz kondurmuyor.
İnsan, bunun dışında nelerden sorumludur? Yaptıklarından: Yapmaması gerektiği halde yaptıklarından. Terkettiklerinden: Yapması gerektiği halde yapmadıklarından. Kötü örnek olduklarından: Özellikle kendisini örnek alan kişilere güzel örnek olması gerektiği, hal diliyle iyiliği tavsiye etmesi gerektiği halde, kötü örnek olduğu her durumdan. Sebep olduğu şeylerden, iş veya olaylardan. Vesîle olduklarından. Emrettiklerinden ve yasakladıklarından. Seyirci kalıp değiştirmeye çalışmadığı kötülük ve zulümlerden. Kısaca; tüm eylemlerinden, ömrünü nerelerde tükettiğinden, ilminden, malından (nasıl kazanıp nerelere sarfedip etmediğinden) sorumludur. Ehlinden, çoluk çocuğundan, eşinden, sözünü dinleyebilecek akrabâlarından, idâresi altında iş yapanlardan, yöneticiyse yönettiklerinden ve yönetiminden, çevresinden ve değiştirmek için ne tür gayret sarfettiği konusunda düzenden sorumludur. Dünya keyfi, rahat ve zevkleri, eğer hesap günü olmasaydı, belki önemli olabilirdi. Ama her şeyden hesaba çekileceğimiz bir durum, ölüm ve ölüm ötesi, tercihlerimizi belirlemelidir. Unutmayalım ki; sorumsuzluk sorunluluktur. Sorunlu olmamak için sorumlu olduğumuzu unutmayan bir yaşayışımız olmalıdır.
“Akıllı kimse, nefsini muhâsebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah'tan temennide bulunan kimsedir."1188 Ölmeden evvel, büyük hesap günü gelmeden, her şeyin hesabı sorulmadan önce kendini hesaba çeken, bu muhâsebeyi yeterli sıklıkta yapanlara ne mutlu!
‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme (mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim mevlâmızsın/dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım et.” 1189
1188] Tirmizî, Kıyâmet 26, hadis no: 2461
1189] 2/Bakara, 286
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hesap ve Allah’ın Hesaba Çekmesi, Mes’ûliyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur'an'da, Muhâsebe Anlamında “Hısâb” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 202; 3/Âl-i İmrân, 19, 199; 4/Nisâ, 6, 86; 5/Mâide, 4; 6/En’âm, 52, 69; 13/Ra’d, 18, 21, 40, 41; 14/İbrâhim, 51; 17/İsrâ, 14; 21/Enbiyâ, 1; 23/Mü’minûn, 117; 24/Nûr, 39; 26/Şuarâ, 113; 33/Ahzâb, 39; 40/Mü’min, 17; 65/Talâk, 8; 69/Haakka, 20, 26; 78/Nebe’, 27, 36; 84/İnşikak, 8; 88/Ğâşiye, 26.
B- Hesaba Çekmek, Sorgulamak Anlamındaki “Sual” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 119, 134, 141; 7/A’râf, 6, 7/A’râf, 6; 15/Hıcr, 92; 16/Nahl, 56, 93; 17/İsrâ, 34, 36; 21/Enbiyâ, 13, 23; 25/Furkan, 16; 28/Kasas, 78;29/Ankebût, 13; 33/Ahzâb, 8, 15; 34/Sebe’, 25; 37/Sâffât, 24; 43/Zuhruf, 19, 44; 55/Rahmân, 39; 102/Tekâsür, 8.
C- Güç Yetirebilmek Anlamında Tâkat Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 184, 249, 286.
D- Güç, Kapasite Anlamında “Vüs’at” Kelimesi: 2/Bakara, 233, 286; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62.
E- (İş, Vazife) Yüklemek, Mükellef Kılmak Anlamında “Teklîf” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: 2/Bakara, 233, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62; 38/Sâd, 86; 65/Talâk, 7.
F- Yüklenmek, Ağır Yük Olan Günahlar Anlamında “Haml” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 286; 6/En’âm, 146; 20/Tâhâ, 87, 111; 24/Nûr, 54; 33/Ahzâb, 72; 62/Cum’a, 5.
G- Hesap ve Hesap Günüyle İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Kıyâmet Gününde Kimseden Kimseye Fayda Gelmez: 2/Bakara, 48, 123, 254; 14/İbrâhim, 31; 26/Şuarâ, 88-89; 31/Lokman, 33; 44/Duhân, 41; 55/Rahmân, 35; 70/Meâric, 10-15; 82/İnfitâr, 17-19.
b- Hesap/Kıyâmet Günü Herkes Kendi Derdine Düşer: 14/İsrâhim, 31; 16/Nahl, 111, 39/Zümer, 56-58; 42/Şûrâ, 47; 43/Zuhruf, 67; 80/Abese, 33-37.
c- Hesap/Kıyâmet Günü Mahşerde Vücut Organları Dile Gelerek Neler Yaptıklarını Anlatacaktır: 24/Nûr, 24; 36/Yâsin, 65; 41/Fussılet, 20-22; 50/Kaf, 21; 75/Kıyâme, 14-15.
d- Hesap Günü Bir Ayırdetme Günüdür: 77/Mürselât, 13-15, 38-40; 78/Nebe’, 17.
e- Hesap Günü Mahşerde Amel Defterinin Çıkarılması: 25/Furkan, 25; 39/Zümer, 7, 69; 45/Câsiye, 29; 81/Tekvîr, 10.
f- Hesap Gününde Bütün İşlerin Açıklanması: 68/Kalem, 42; 69/Haakka, 18; 75/Kıyâme, 13; 86/Târık, 9; 100/Âdiyât, 9-11.
g- Hesap Gününde Amellerin Tartılması: 7/A’râf, 8-9; 17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf, 49; 21/Enbiyâ, 47; 23/Mü’minûn, 102-103; 45/Câsiye, 29, 33; 101/Karia, 6-9.
h- Hesap Gününde Mahşerde Hesap Vermekten Kurtuluş Yoktur: 55/Rahmân, 31, 33, 35.
i- Hesap Gününde Herkese Kazandığı Verilecektir: 2/Bakara, 281; 3/Âl-i İmrân, 30, 185, 195; 17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf, 49; 36/Yâsin, 54; 40/Mü’min, 16-17; 45/Câsiye, 28; 55/Rahmân, 31; 78/Nebe’, 40; 81/Tekvîr, 14; 82/İnfitar, 1-5; 84/İnşikak, 6; 99/Zilzâl, 6-8.
j- Hesap Gününde Kişi, Kötü Amelinden Kaçmak İsteyecektir: 3/Âl-i İmrân, 30; 18/Kehf, 49; 69/Haakka, 25-27; 75/Kıyâme, 10-11.
k- Hesap Gününde Günahkârlar Yüzlerinden Tanınacaktır: 55/Rahmân, 39, 41.
l- Hesap Gününde Kitabı Sağdan Verilenler: 17/İsrâ, 71; 56/Vâkıa, 8, 27, 90-91; 69/Haakka, 19-24; 74/Müddessir, 39-40; 84/İnşikak, 7-9; 90/Beled, 12-18.
m- Hesap Gününde Kitabı Soldan Verilenler: 56/Vâkıa, 9, 41; 69/Haakka, 25-37; 84/İnşikak, 10-15; 90/Beled, 19-20.
n- Hesap Gününden Korkmak: 13/Ra’d, 21; 76/İnsan8, 7.
o- Hesap Gününde Peygamberler de Sorulacaktır: 7/A’râf, 6-7.
H- Sorumluluk
a- Herkesin Kazandığı Kendisinindir: 2/Bakara, 134, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm, 132, 164; 22/Hacc, 9, 10; 33/Necm, 39-42; 74/Müddessir, 38.
b- Her İnsan Kendi Günah Yükünü Çeker: 5/Mâide, 105; 6/En’âm, 31, 52, 164; 10/Yûnus, 108; 16/Nahl, 25; 17/İsrâ, 15; 34/Sebe’, 25, 50; 35/Fâtır, 18; 39/Zümer, 7; 53/Necm, 38.
c- Günah Kazanan, Kendi Aleyhine Kazanmış Olur: 2/Bakara, 81; 4/Nisâ, 111, 123; 6/En’âm, 120; 30/Rûm, 44.
d- Sorumluluk Ruhlar Âleminde Verilmiştir: 7/A’râf, 172-174.
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
- 279 -
e- İnsanlar Sadece İnandık Demekle Kurtulamazlar: 29/Ankebût, 2-4.
f- İnsan, Başıboş Bir Varlık Değildir: 23/Mü’minûn, 115; 75/Kıyâme, 36.
g- Vücut Organları, Yaptıklarından Sorumludur: 17/İsrâ, 36; 33/Ahzâb, 15; 37/Sâffât, 24.
h- Allah, Şeriat Göndermeden Kullarına Sorumluluk Yüklememiştir: 39/Zümer, 71.
Allah, Kimseye Gücünün Yettiğinden Başkasını Yüklemez: 2/Bakara, 286; 6/En'âm, 152; 7/A'râf, 42; 23/Mü7minûn, 62; 65/Talâk, 7.
j- Gücün Dışında Bir Şeyle Sorumlu Tutmaması İçin Allah'a Duâ: 2/Bakara, 286.
k- Unutarak ve Yanılarak İşlenecek Hatadan Sorumlu Tutmaması İçin Allah'a Duâ: 2/Bakara, 286.
l- İnsanın Sorumluluğa Tâlip (İstekli) Olması: 33/Ahzâb, 72-73; 59/Haşr, 21.
m- Nefsi ve Âileyi Ateşten Koruma Sorumluluğu: 66/Tahrîm, 6.
İ- Nefis Mücâdelesi: 3/Âl-i İmrân, 39; 29/Ankebût, 6, 69; 79/Nâziât, 40-41.
J- İstiğnâ (Sorumluluktan Kaçma, Sorumsuzluk): 64/Teğâbün, 33, 6; 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8; 96/Alak, 7.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 240-242
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 395-397; c. 4, s. 162-163, 338-339; c. 5, s. 430-432; c. 6, s. 170-172
3. Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Y. c. 1, s. 106-107; c. 3, s. 187-189
4. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 212-224; c. 19, s. 97-119; c. 20, s. 238-240
5. Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 695-697
6. Esmâu’l-Hüsnâ Konusuyla İlgili Kitaplar

HEVÂ
- 281 -
Kavram no 71
Ahlâkî Kavramlar 13
Bk. Nefs, Ruh; İnsan-Nâs
HEVÂ
• Hevâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Hevânın Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hevâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hevâ Kavramı
• Aklın, Hevânın/Kötü Arzuların Güdümüne Girmesi
• Hevânın Siyasî Boyutu; Hevâya Uygun Düzenler
• Hevânın İtikadî (ve Mezhebî?) Boyutu; Ehl-i Ehvâ
• Hevânın Kişisel ve Toplumsal (Ahlâkî) Boyutu; Hevâî İnsanlar Topluluğu
"Milletlerine (dinlerine) uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da asla senden râzı (hoşnut) olmayacaklardır. De ki: 'Doğru yol/hidâyet, ancak Allah'ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." 1190
Hevâ; Anlam ve Mâhiyeti
“Hevâ”; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir. Uzay ve yer arasında bulunan atmosfer boşluğuna bundan dolayı hevâ (hava) denilmektedir. Hevâ, aynı zamanda düşüşe de denilir. Bu anlamından dolayı, istenilen güzel davranış seviyesinden düşüşle ilgili olarak, hevâsını tanrılaştıranların düşeceği cehennemin isimlerinden birisi olan ve “çukur”, “düşülen uçurum” anlamına gelen ve hevâ kelimesiyle aynı kökü paylaşan “hâviye” ile olan ilgisi dikkat çekicidir. Istılahta hevâ ise, bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık, arzu ve istek, nefsin tabiatında olan hislerinin icabına göre hareket ederek yükseklerden yüz çevirip süflî tarafa eğilim göstermesi, benliğin şehvet tarafına geçerek ruha sırt çevirmesidir. Bu saptırıcılığından dolayı nefsin bu türden süslü isteklerine tâbi olması, hevâ olarak isimlendirilmiştir.
Hevâ, nefsin şehvete meyli için kullanıldığı gibi, bizzat şehvete meyyal nefis için de kullanılır.1191 Hevâ, nefsin, arzularını tatmin için şeriatın dışındaki şeylere meyletmesidir.1192 Meselâ kişinin nikâhlısına ilgi duyması, meyletmesi ibâdet iken; nikâhlısı olmayana meyli kabahat olmaktadır. 1193
Hevâ, aşağılık istek ve arzuların kaynağı olmasından dolayı, dalâletin başta gelen sebeplerinden biridir. Bu yüzden hevânın zıddı “hüdâ” (hidâyet) kabul edilir. Onun için hevâ kavramı, nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı
1190] 2/Bakara, 120
1191] Râgıb, Müfredât, s. 769
1192] Cürcânî, Ta’rîfât, s. 257
1193] Elmalılı, Eser Y. 7/4570
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi, ilim sahibi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır. Böyle bir nefis, sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp günaha sürükler, uçurumlara ve Cehenneme düşürür. Hevâ, nefsin şehvet denilen hayvanî ve aşırı istek ve arzulara meyletmesi anlamında kullanılır. Hevâ, keyfe uymak, boş ve zararlı tutkuların güdümüne girmek demektir. Bu şehvete meyleden nefis için hevâ denir. Sahibini dünyada çeşitli belâlara sokan, âhirette de onu cehenneme düşüren şey diye de tanımlanır.
Hevâ, insan nefsinin şehvetlerinden ve hayvanî iştihadan doğan doğal eğilimi olmakla beraber, aynı zamanda insanı her türlü isyana götüren zaafın itici gücüdür; her türlü belânın, rezilliğin ve kötülüğün kaynağıdır. Hevânın zan ve şehvet ile de yakın bir anlam bağı bulunmaktadır. Çünkü zan, kişinin bir şeyin müsbet veya menfîliği hakkında, tahminle kendi nefsine göre bir hüküm vermesidir. Yani sübjektif olarak dış dünyaya bakması, değerlendirmesidir. Hâlbuki sübjektif dünya, izâfî bir dünya olduğundan, her şahsa göre değişebilen bir âlemdir. Bundan dolayı hevâ, zanda olduğu gibi aldatıcı ve zevke göredir.
İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan tutumlarına ‘hevâ’ denilmektedir. Nefsin sınırlı istekleri, meşrû arzuları normal ve helâl yoldan karşılandığı zaman hata değil, sevap bile olur. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu isteklerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil, nefsin aşırı istekleridir. Kişi nefsinin meşrû isteklerini, inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulup yönelmesi; nefsin Allah'ın ölçülerine aldırmaması anlamına gelir. Bu, şüphesiz bir hatadır ve sahibine zarar veren bir durumdur. Eğer nefis Allah’tan gelen ilme, yani vahye uyarsa; görüşlerini, kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o nefis doğru yolda olan nefistir. Fakat bir kimse Allah’tan gelen ilme/vahye kulak asmaz, yalnızca kendi görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu ön plana çıkarırsa bu nefis doğru yoldan sapan azgın bir nefistir ve o kişi hevâsına uymuş olur.
Yeryüzündeki bütün günahların, bütün şirklerin, bütün kâfirliklerin sebebi, hevâya uymaktır. Bir iş yaparken, bir şeyin hakkında karar verirken, bir ibâdet yaparken, bir şey yanlış mı doğru mu diye düşünürken; kişi ya kendi aklına, ya da inandığı dinin ölçülerine uyar. Eğer akıl Allah’tan gelen ilme yani vahye uyuyorsa, o akıl isabetli karar verir. Eğer bir akıl Allah’tan gelen haberlere inanmıyorsa, o akıl, sahibini yanıltacaktır ve o kişi hevâsına uymuş olacaktır.
Kurtubî, hevâyı şöyle açıklar: "Hevâya uymak insanın Hak'tan gayrısıyla şehâdet etmeye ve hükümde zulüm ve benzeri ile hüküm vermesine sebep olur." Hevâ, insan ruhunun şehvetlerden ve hayvanî iştiha ve arzulardan doğan doğal eğilimi anlamında kullanılır. Başka bir tanıma göre hevâ, delile dayanmadan sırf arzulardan kaynaklanan görüştür. Bu anlamından dolayı Kur'an, kelimenin karşıtı olarak Peygamberin dilinden, "beyyine" (delil, kanıt, ilim) kelimesini kullanır.
Hevâ kelimesinin bir anlamı da, iniş ve düşüş demektir.1194 Aynı kökten türeyen "el-hâviye" kelimesi de düşüş anlamından dolayı Cehennem için kullanılmıştır.1195 Çünkü hevâsına teslim olup onun kulu haline gelerek Allah'ın gazabına uğrayan kimse, büyük bir irtifâ kaybına uğrayıp halifelik makamından inerek
1194] 20/Tâhâ, 81
1195] 101/Kaaria, 9-11
HEVÂ
- 283 -
hayvanlardan daha aşağı derekeye düştüğünden cehenneme de benzer şekilde yukarıdan aşağıya düşecektir. Arapça'da bir kimsenin üst makamdan daha aşağı bir yere düşüşü de hevâ terimiyle ifade edilmektedir. Kur'an'da kullanılan "hevâ" kökünden gelen bir diğer kelime "istihvâ"dır. Bu, şeytanın insanı hevâya uymaya zorlamasıdır. 1196
Hevâsına Uyanların Özellikleri: Hevânın yerleştiği kalpte, başta şirk olmak üzere bütün olumsuz davranışlar, bütün kötülükler yerleşmeye başlar. Bu kimseler, hevânın bir benzeri olan zanlarının (boş kuruntularının) ve keyiflerinin peşinden giderler. Allah’ın gönderdiği hidâyet rehberine aldırmazlar bile.1197 Kişinin kendi hevâsına uyması, Haktan yüz çevirmesi demektir. Nitekim Kur’an, "kendi hevâlarına uyanlara tâbi olmayın."1198 demektedir. Böyle yapanlar zâlim olurlar. Zâlimler ise Hakk’tan yüz çevirenlerdir.1199 Zaten onların Allah’ın hidâyetinden yüz çevirmelerinin, ya da âyetleri yalan saymalarının sebebi, vahyi bırakıp kendi hevâlarına uymalarıdır. 1200
Şu âyet hevâya uymanın zararlarını göstermesi açısından ne kadar dikkat çekicidir: “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesada (bozulmaya) uğrardı…”1201 Hevâlarına uyanların özelliklerinden biri de istikbâr (kendini büyük görme) ve peygamberlerin getirdiği vahye karşı çıkmadır. Bu gün de keyiflerine göre yaşamak ve insanları kendi hevâlarına göre yönlendirmek isteyenler, hayata ve dünyaya kendi hevâları doğrultusunda yön vermeye kalkanlar, Kur’an mesajına, İslâm'ın güzelliklerine karşı çıkmaktadırlar. 1202
Hevâlarına uyanlar, Allah’tan gelen ilmi/vahyi bilgisizce bir tarafa atarlar. Onlar gerçekten câhillerdir.1203 Kur’an, Hz. Peygamber'i ve onun şahsında müslümanları uyararak: "Sana gelen bu ilimden (Kur’an ve hükümlerinden) sonra onların hevâsına uyarsan, senin için Allah’tan bir velî ve yardımcı yoktur."1204; "Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevâsına uyma." 1205 "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların hevâsına uyma."1206 demektedir.
Kur’an, mü’minlere ayrıca "adâletten ayrılıp hevânıza uymayın."1207 demektedir. Şüphesiz ki hevâya uymak, dengeyi bozar, hakları ihlâl eder, tarafgirliğe ve taassuba sebep olur, düşmanlığı körükler. İnsan, Allah’ın hidâyet kitabı olarak gönderdiği Kur’an’ı, yani vahyi dışlayarak, her şeyi kendi aklına, kendi hevâsına göre çözmeye, her şeyin hükmünü işine geldiği gibi vermeye kalkışırsa, insanın gönlünde de, yeryüzünde de huzurun olması mümkün değildir. Vahyi dışlayanlar hem kendilerine yeni ilâhlar bulurlar, hem de küçük, önemsiz ve kısır
1196] 6/En'âm, 71
1197] 53/Necm, 23
1198] 38/Sâd, 26; 5/Mâide, 77
1199] 2/Bakara, 145
1200] 6/En’âm, 150; 18/Kehf, 28
1201] 23/Mü’minûn, 71
1202] 2/Bakara, 87; 5/Mâide, 70
1203] 30/Rûm, 29
1204] 2/Bakara, 120; 13/Ra’d, 37
1205] 5/Mâide, 48, 49
1206] 42/Şûrâ, 15
1207] 4/Nisâ, 135
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çekişmelerin içinde, ucuz çıkarların peşinde koşar dururlar. Hevâsına uyan kimselerin yön verdiği dünyada barış ve adâletin olması mümkün değildir. Bu gerçeğe hem tarih şâhittir, hem de içinde yaşadığımız şartlarda bunu açıkça görmekteyiz.
Mü’minler, sık sık hevâlarına uymamaları konusunda uyarılmaktadırlar. Yine yukarıda geçtiği gibi hevâlarına uyan veya hevâlarını tanrı haline getirenlerin peşinden gitmemelerini Kur'an ısrarla emretmektedir. Buna bağlı olarak da, en iyi barınma yeri Cennet’in Rabbinin makamından korkanlar ve nefsinin hevâsından sakınanlar için hazırlandığını Kur'an haber vermektedir.1208 Kur’an, Allah’ın âyetlerine tâbi olanlar ile hevâlarına uyanların bir olmayacağını belirtir: “Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevasına uyan kimse gibi midir?”1209 Elbette bir olmaz. Birisi, Allah’tan gelen açık, sağlam, hak/mutlak doğru, hidâyet gösterici, iki dünyada da kurtuluşa götürücü, kişiyi adam yapan ilâhî belgelere, yani vahye (Allah’ın âyetlerine) uymakta; öbürü ise nefsinin aşırı isteklerine, kuruntulara, ilmî dayanağı olmayan zanlara, boş hayallere uymaktadır.
Hevâsına uyan insanların çok olduğu toplumlarda hata çok yapılır, suç çok işlenir, fitne ve fesat çok yaygınlaşır, insanî değerler rağbet görmez, adâletle hareket etme ahlâkı zayıflar. Bu bakımdan insanlara düşen hevâlarına uymak değil; kendi hevâsından konuşmayan bir peygambere1210 ve O’nunla beraber Allah’tan gelen ilme (vahye) tâbi olmaktır. 1211
Hevânın Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilmesi
Bir insan kendi görüşünden, kendi kararından başkasını beğenmiyorsa, kendi zevkinden daha üstün bir şey tanımıyorsa o insan kendi hevâsını, kendi nefsini tanrı haline getiriyor demektir. Kur’ân-ı Kerim bunu şöyle açıklıyor: “Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?”1212 Bu kimseler canlarının istediğinden başka kutsal bir şey bilmezler. Bunlarda hakseverlik yoktur. Bu gibiler bencil insanlardır. Peşine düştükleri arzuları da normal bir istek değil, canlarının istediği kuruntulardır. Böyleleri hak, hukuk, delil, âyet, şâhit tanımazlar, yalnız kendi isteklerini en üstün tutarlar. Onlara göre din de, insanların vicdanlarından gelen arzularıdır. Dolayısıyla kendi nefislerini doyurmaya, keyiflerini tatmin etmeye çalışırlar.
Bunlar, hakkı ve gerçeği kabul etmezler, ama keyfîliği hayat anlayışı olarak alırlar. “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz yine öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 1213
Gazzâli, bu âyeti yorumlarken “ilâh” kelimesinin “ma’bûd” anlamına geldiğini, ma’bûdun da “emrine uyulan” demek olduğunu, buna göre davranışlarında hevâya uyup bedenî arzularının peşinden koşanların hevâlarını ilâh edinmiş
1208] 79/Nâziât, 40-41
1209] 47/Muhammed, 14
1210] 53/Necm, 3-4
1211] 2/Bakara, 120; Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 264-265
1212] 25/Furkan, 43
1213] 45/Câsiye, 23 ve yine Bk. 25/Furkan, 43; 53/Necm, 23
HEVÂ
- 285 -
sayılmaları gerektiğini ifade eder. 1214. Hevâlarına uyanlar, tam bir sapıklığa düştükleri gibi;1215 bunların peşinden gidenler de Allah’ın yolundan saparlar.1216 Mü’minler, çeşitli âyetlerde hem kendi hevâlarına ve hem de kâfir, zâlim, hak yoldan sapmış, kalpleri mühürlenmiş kimselerin hevâlarına uymaktan menedilmiştir.
İster nefsin hevâsına göre insanlar, tanrılar topluluğu (panteon) düşünüp onları kendi aralarında uzlaştırsın, savaştırsın, barıştırsın veya seviştirsin; ister arzularının istediği şeyleri onlara emrettirsin ve nehyettirsin, isteklerini güzel veya çirkin göstertsin; isterse yalnız kendi öz arzusunun geçerli ve tatmin olmaya değer en önemli gaye olduğunu düşünsün, bütün bu durumlarda insan, hevâsını tanrılaştırmış olmaktadır. (Mitolojiler, epiküriyenler, din dışı hutanistler, din dışı egzistansiyalistler, “yaratıcı sanatçılar”, tanrı yapmak ve yaratmak gibi kavramları ucuz ucuz dağıtan zihniyetler, sinema artistleri için “yıldız” ki bu tâbir, eskiden yıldızlara tapmanın hâtırasını saklamaktadır veya bir kısmı için “seks tanrıçası” gibi deyimleri bol bol kullananlar vb. ile birlikte hatırlayalım.) Nefsin hevâsı, insanlığın bütün çağlarında görülerek dar ve geniş anlamındaki bir şirkin, belli başlı kaynağı olmuştur. 1217
Hevâya Allah’a bağlanır, O’na teslim olur gibi yapışmak, büyük bir şirk, çirkin bir suçtur. “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.”1218 İnsanın keyfi ne istiyorsa onu elde etmeye çalışması ve bu konuda ilâhî sınırları hiç önemsememesi, bu hevâ putuna tapmak demektir. Zaten eski câhiliyye dönemindeki müşriklerin puta tapmaları da, böyle hevâya tâbi olmalarının bir sonucu idi.1219 Yine Lut kavminin yaptığı homoseksüellik gibi rezillik de, hevâ putunu yüceltip bütün şeytanî arzularına uymanın sonucu idi. 1220
Kötü temâyüllere düşkün, şehevî arzularının kölesi haline gelmiş, her türlü günahla yoğrulmuş kimseler, Allah’tan kaçabilmek için, önce O’nun hakkında şüphelere kulak verir, giderek inkâra varırlar. Böylece “her günahta inkâra giden bir yol vardır” gerçeğini ortaya koymuş olurlar. 1221
Mü’min; ilâhî nizama samimiyetle inanan, müslüman da o nizama teslim olan, uyan kimse demektir. Ferdiyetçi, hümanist bir espri ile kişinin kendi düşüncelerini yüceltip övmesi, kendi fikrinin üstünde bir şey görmemesi, kendi kanaatlerine göre iyi-kötü, hayır-şer, güzel-çirkin hükümleri getirmesi, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kişinin hevâsını ilâhlaştırmasıdır. “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz hâlâ öğüt ve ibret alıp düşünmeyecek misiniz?” 1222
1214] İhyâ, 3/28
1215] 45/Câsiye, 23
1216] 5/Mâide, 77; 6/En’âm, 56
1217] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 289-290
1218] Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehefân, 2/148; Elmalılı, 6/70; Ş. İslâm Ansiklopedisi 2/397
1219] 53/Necm, 23
1220] 29/Ankebût, 28-29; 45/Câsiye, 23
1221] Veli Ulutürk, Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor?, Çağlayan Y. s. 280
1222] 45/Câsiye, 23
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu âyette geçen “bir ilim üzere”, yani “bilgisi olduğu halde” tâbiri, üzerinde durulması gereken bir noktaya dikkat çekmektedir. Hevâsını ilâhlaştıranlar, sıradan kimseler değil; “bilgisi olan” entelektüel kimselerdir. Yine âyette böyle sapıkların irşâdının çok zor olduğuna işaret edilmektedir. Öyleyse mutlak hakikatten/gerçek ve kesin bilgiden, Rabbânî ilimden/vahiyden uzaklaşarak, şeytanın kurulu dünyasındaki saltanatına râm olmuş modern zihniyeti, bu noktadan ele almalıyız. Tefsirlerde işaret edilen bu tip karakterle uygun kişilik sergileyen Bel’am bin Baura ve Umeyye bin Ebi’s-Salt ve her dönemdeki benzerleridir. Bel’am karakterlilerden olmamak için; hak ilme uymak ve dünyaya meyletmemek, hevâya kul olmamak gerekmektedir.
Bir başka âyette, hevâya uymak, yani dinî ölçülere ters düşen ölçüler, değerler koymak, bir başka ifadeyle ferdiyetçilik, egoizm, bencillik, menfaatperestlik sapıklığın en büyüğü olarak vurgulanmaktadır: “Allah’tan bir yol gösterici olmadan hevâsına uyanlardan daha sapık kim vardır?”1223 İbn Kesir’in dediği gibi, “kendi nefsinin arzusuna göre neyi güzel görmüşse, o şey o kimsenin dini ve mezhebi olmuştur.”1224 Seyyid Kutub da şöyle der: “Bir ruh ki, sâbit ölçüleri yitirir, belli mikyasları kaybeder, mazbut değerlerden mahrum olursa arzu ve isteklerinin mahkûmu olur, kendisine tapılırsa artık o ruh, hiçbir ölçüyü kabul etmez, hiçbir ciddîliği benimsemez. Hiçbir mantık kaidesini dinlemez. Azgın heveslerini tanrılaştırmaktan ve onlara tapınmaktan başka bir şey yapmaz.” 1225
Mevdûdî, Câsiye sûresi, 23. âyeti tefsir ederken şu açıklamayı yapar: “Hevâ ve hevesini tanrı edinmek” ifadesiyle bir kimsenin nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı, helâl mi olduğunu dikkate almadan davranması kast olunmaktadır. Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi istemiyorsa o işi yapmaz. İşte bu kimse, nefsine itaat ettiği şekilde, başkalarına da itaat ediyorsa şâyet; o kimseleri, o kimselerin hevâlarını da tanrı edinmiş olur. Her ne kadar bu kimse, kendi keyfini ve o kimseleri ilâh ve mâbud edinmediğini söylese de veya o kimselerin putunu yaparak onlara tapmasa da onları tanrı edinmiştir. Çünkü bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, onun bu kimseleri tanrı edindiğinin bilfiil ispatıdır. Ve bu da apaçık şirktir. Allah’tan başkasına bu şekilde itaat eden kimse, itaat ettiği kimseye secde etmemekle ve diliyle onun ilâh olduğunu söylememekle, şirkten kurtulamaz. Nitekim diğer büyük müfessirler de bu âyeti, bu şekilde yorumlamışlardır. İbn Cerîr, “Allah’ın koyduğu helâl ve haramı dikkate almadan hevâsına/nefsinin arzusuna göre davranan kimse, nefsini ilâh edinmiş olur” demektedir. Cessâs ise, “böyle bir kimse, mü’minlerin Allah’a itaat ettiği gibi nefsine itaat eder” derken, Zemahşerî; ‘nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah’a itaat edildiği gibi itaat etmektedir’ der.” 1226
Her kötü iş ve söz, hevadan, hevâsına tutsak olan kişinin cehâletinden ve zâlimliğinden kaynaklanır. İnsandaki her şerrin kaynağı odur. İnsan, hevânın kontrolüne girmek istemiyorsa, faydalı ilimle cehâleti, sâlih amelle zulmü bertaraf etmelidir. “Zulmedenler bilgisizce hevâlarına uydular.”1227 Bilgisizlikle hevâya
1223] 28/Kasas, 50
1224] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, 11/6012
1225] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, 10/533
1226] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, 5/308-309
1227] 23/Mü’minûn, 71
HEVÂ
- 287 -
uymak birleşince zulüm ve küfür ortaya çıkmaktadır. Allah Teâlâ, Dâvud’a (a.s.) şöyle tavsiyede bulunur: “Hevâna tâbi olma ki, bu seni Allah yolundan saptırır.” 1228 Çünkü hevâ cismânî lezzetlere dalmaya, ruhânî saâdeti elde etmeyle meşgul olmamaya dâvet eder. 1229
İslâm’ın önemli hedeflerinden birisi, insanın arzu ve isteklerine boyun eğmesini engelleyip insanı olgunlaştırmak ve böylece yeryüzünü ıslah etmektir. Çünkü nefsin arzuları insanın fıtratını/doğal meyillerini bozar. İnsanın temâyüllerinin tabiatta özel bir düzen ve tertibi vardır. Bu âhenk ve nizam, itidal ve muvâzeneyi gerektirir. İnsan, hevâsına uyarsa bu itidal ve muvâzene, denge kaybolur, adâlet ölçüleri çiğnenir ve iş zulme varır. “Eğer hak, onların hevâlarına/arzularına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesada (bozulmaya) uğrardı…” 1230
Demek istiyoruz ki; lüzumsuzlarla meşgul olan, lüzumludan mahrum kalır. İslâm’a tâbi olmayan mutlaka başka yollara düşer; Allah’a kul olmayan başkalarına kul köle olur. Rasûlullah’ın getirdiklerine teslim olmayan, mü’minlik sıfatını yitirir, hevâsını ilâhlaştırmış olur. Büyüklük/olgunluk, hevâya göre hareket değil; İslâm’a teslim olabilmektir. Firâsetli ve ihlâslı neslin yetişmesinden rahatsız olan bâtıl ideolojiler hep insanların hevâ ve heveslerine hoş gelecek işler yapmaktalar ve bu kanalla insanları kendilerine bağlamaktadırlar. Müslüman, Hakkın ölçüsüne uymak zorundadır. Hevâya uyanlar Hâviye’ye düşerler. Cehennem çukuru anlamındaki “hâviye”, “hevâ”dan gelmektedir. 1231
Materyalist düzen ve tüketim toplumu olmak, piyasadaki anlayış doğrultusunda özgürlük fikri, reklâmlarla galeyana getirilen mala karşı aşırı istek, “dünyaya bir defa geldik, ne kadar zevk alırsak o kârdır” zihniyeti, moda, teşhircilik, vitrine/kaportaya/makyaja verilen değer gibi konuların tümü hep hevâ kavramıyla, arzuları putlaştırmayla çok yakından ilgilidir.
Kur’ân-ı Kerim’de Hevâ Kavramı
“Hevâ” kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 12 âyette zikredilir. Çoğulu olan “ehvâ” ise, 17 yerde konu edinilir. Hevâ kelimesi, türevleriyle toplam 38 yerde geçer.
Allah, "onların hevâlarına uyma" şeklinde sık sık Hz. Peygamber'i ve O'nun şahsında tüm ümmeti uyardığı âyetlerin çoğunda "hevâ" kelimesini çoğul şeklinde zikretmektedir. Bu kavramın toplam sayısı 38 olan bütün türevleri içinde 17 adedinin çoğul şeklinde olduğunu görüyoruz. Çünkü insanların her birinin kendine göre farklı bir hevâsı vardır. Hevâların sonu da gelmez. O yüzden onların hevâlarının sonu dalâlettir, şaşkınlıktır. Bu kavramın çoğunlukla çoğul şeklinin kullanılmış olması, hevânın genellikle nefse hoş gelen şehvet, zan, haset gibi zaaf şeklindeki bütün eğilimlerini kapsadığını ifade etmektedir.
Kur'an'da hevâ, yok oluş,1232 yukarıdan aşağı düşüş,1233 boşluk içinde
1228] 38/Sâd, 26
1229] Fahreddin Râzi, Mefâtuhu’l Gayb, 12/63
1230] 23/Mü’minûn, 71
1231] Halil Atalay, Fikrî Tevhide Doğru, s. 19-23
1232] 20/Tâhâ, 81
1233] 22/Hacc, 31
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bocalamak ve ne yaptığını bilmez şekilde davranmak1234 gibi anlamlarla birlikte, genellikle ilmin ve hidâyetin zıddı, delilsiz, nefsin süslü ve kötü arzulara uymak anlamında kullanılmıştır.1235 Genellikle Kur'an'da hevânın en belirgin özelliği, nefsin kötü arzularının dürtüsü, sapması ve saptırması kaçınılmaz bir meyli olarak işaret edilmektedir. 1236
Mü’minlere düşen, hevâsına uyan kişilere değil; ilme tâbi olmaktır. İlmin kaynağı vahiy olduğuna göre, vahiy ile hevâ birbiriyle çelişen, birbirine zıt şeyler olmaktadır (2/Bakara, 120). İlmin karşısında yer alan olumsuz kavramlardan “zan” da, hevânın doğal destekçisidir. Çoğu zaman ikisi bir arada bulunur. 1237
Kur'an, vahyi dışlayarak her türlü çözümü akıldan beklemenin insanı hevâya esir edeceğini ve bunun da fesada yol açacağını belirtir. 1238 Hevâ, her zaman zan, istikbâr, yani büyüklük taslama ve bilgisizlikle beraberdir.1239 Vahyin bir özelliği de hevâya bulaşmamış olmasıdır.1240 Kur'an, hevânın adâlete engel olacağını1241 ve insanı şeytanın oyuncağı yapacağını1242 ifade eder. Hevâ, yer ve göklerin fesada uğramasına yola açar.1243 Cennet, hevânın yönlendirmediği bir yolun sonucunda elde edilir. 1244
Kur'ân-ı Kerim, hevânın zıddı olarak, bazı âyetlerde "beyyine" kelimesini kullanır.1245 Beyyine, hakkın/gerçeğin ortaya çıkmasına delâlet eden tüm belge, aklî delil, kanıt ve ilim demektir. O yüzden Kur'an, bir beyyinedir. Kur'an, hevâ kelimesinin karşıtı olarak bazen "ilim" kelimesini kullanır.1246 İlim, eşyanın gerçek mâhiyetini bilmek ve ona göre tavır almak olduğuna göre, hevâya dayalı yaklaşım, eşyanın bulunduğu hal ve durumun aksine davranmaktır. İşte bu, zulümdür. Böyle büyük bir zulmü işlememek için bâtıl olan her şeyden uzaklaşarak, benliği kararlı bir şekilde hak olan dine çevirmek ve Allah'ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davranmak gerekmektedir.
Beyyine olan Kur'an, bir değerler kaynağı, varlıkla alâkalı Allah'ın açıklamalarıdır. Bunlar hakikatin belgeleridir. Zaten Kur'an, tüm insanlar için bir beyandır/açıklamadır. Öyle olunca, kişinin önce kendisi ve sonra tüm varlık ile olması gerektiği şekilde ilişkilerini sürdürebilmesi için, Rabbinden gelen açıklamaları rehber edinmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, yanlış yaklaşımlar üzerinde olan ısrarlı tutumları sebebiyle, Allah'ın varlıklar üzerinde geçerli kıldığı yasa gereği, kalpleri mühürlenecektir. Artık hakikatle buluşma konusundaki potansiyel
1234] 14/İbrâhim, 43; 6/En'âm, 71
1235] 30/Rûm, 29; 2/Bakara, 120
1236] 6/En'âm, 56; 38/Sâd, 26; 5/Mâide, 77
1237] 53/Necm, 23; 6/En’âm, 116
1238] 18/Kehf, 28; 28/Kasas, 50; 38/Sâd, 56
1239] 45/Câsiye, 18; 2/Bakara, 87, 120, 145; 5/Mâide, 48; 13/Ra'd, 37; 30/Rûm, 29; 6/En'âm, 119; 53/Necm, 23
1240] 53/Necm, 3
1241] 4/Nisâ, 135
1242] 6/En'âm, 71
1243] 23/Mü'minûn, 71
1244] 79/Nâziât, 40
1245] 6/En'âm, 56-57
1246] 2/Bakara, 145; 30/Rûm, 29-30
HEVÂ
- 289 -
imkânlarını büsbütün kaybedecektir. 1247
İzutsu'nun da belirttiği gibi, hevânın Kur'an metninde hiç değişmeyen anlamı, "insanı doğru yoldan saptırması kaçınılmaz olan şer bir temâyül"dür. Böylelikle Kur'an'da hevâ; ilmin, yani Hakikat'ten beyan olunan bilginin zıddını oluşturur. 1248
Hevâya tâbi olmak, evrenin uyumlu düzeninin yıkılışı, anarşi ve kaosun sebebi olarak gösterilmiştir.1249 Nefsin hazlarını, yani hevâyı esas olan kişilerin müşrik ve bu hevâî özelliklere sahip ideolojilerin birer şirk düzeni olduğu değerlendirilir. 1250
Kur'an, hevâya karşı insanı mücâdeleye, onu dizginlemeye yöneltmektedir. "Her insan tabiatının gereği budur; bu, yapısında vardır" diyerek hevâ ve hevesini serbest bırakmaya kimse selâhiyet sahibi değildir. İnsan ruhunda her ne kadar hevâya meyletme hissi bırakılmışsa da, onunla mücâdele edebilecek yetenek ve kuvvet de bahşedilmiştir. 1251
Bazı âyetlerde “hevâ”, ilmin zıddı olarak sunulurken,1252 bazı âyetlerde dalâlet/hidâyetsizlik,1253 istikametsizlik,1254 hüccetsizlik/delilsizlik1255 anlamlarını göstermekte, böylece son kertede oluşan Allah’a kesin başkaldırının adım adım oluşan aşamaları belirtilmektedir. 1256
Hevâ, yani kişinin heves ve kaprisleri gurura; gurur da hakikatin reddine1257 ve adâletsizliğe1258 yol açar. İnsanın, nefsin kötü arzularıyla mücâdelesinde Allah'ın yüce makamını düşünüp hesap günü korkusu, onu hevâya tâbi olmaktan kurtarabilir. Hevâ çukuruna düşmeyip yücelere yükselmenin bedeli cennet olacaktır. Kur'an, âhiret saâdetini elde etmek için hevâya göre hareket etmemenin şart olduğunu belirtir. 1259
"Milletlerine (dinlerine) uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da asla senden râzı (hoşnut) olmayacaklardır. De ki: 'Doğru yol/hidâyet, ancak Allah'ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." 1260
"Sana gelen ilimden sonra eğer onların (ehl-i kitabın) hevâlarına/keyiflerine uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyen zâlimlerden olursun." 1261
1247] 47/Muhammed, 14, 16; Yaşar Düzenli, Kur'an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, s. 266
1248] Toshihiko İzutsu, Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, s. 191
1249] 23/Mü'minûn, 71
1250] 45/Câsiye, 23
1251] Seyyid Kutub, Fî Zâlâli'l-Kur'ân, VI/3819
1252] 2/Bakara, 120; 6/En’âm, 119; 30/Rûm, 29; 45/Câsiye, 18
1253] 28/Kasas, 50
1254] 42/Şûrâ, 15
1255] 47/Muhammed, 14
1256] Sadık Kılıç, Fıtratın Dirilişi, s. 84
1257] 2/Bakara, 87
1258] 4/Nisâ, 135
1259] 79/Nâziât, 40-41
1260] 2/Bakara, 120
1261] 2/Bakara, 145
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"... Hevânıza (hislerinize ve kötü arzularınıza) uyarak adâletten sapmayın..." 1262
"... İnsanların arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma..." 1263
"(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni fitneye düşürüp ondan saptırmamalarından sakın, buna dikkat et. Eğer yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır." 1264
"... Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir toplumun hevâlarına/isteklerine uymayın." 1265
"De ki: 'Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi.' De ki: 'Ben sizin hevâlarınıza/arzularınıza uymam; aksi halde dalâlete uğrar, saptırırım da; hidâyete erenlerden olmam." 1266
"... Doğrusu birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir." 1267
"... Âyetlerimizi yalanlayanların ve âhiret gününe inanmayanların hevâlarına/arzularına uyma. Onlar, Rablerine eş tutuyorlar." 1268
"Dileseydik elbette onu (Bel'am'ı) bu âyetler sâyesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevâsının/hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler." 1269
"Ve Biz onu (Kur'an'ı) Arapça bir hüküm (hikmetli söz) olarak indirdik. Eğer sana gelen bu ilimden sonra, onların hevâlarına/arzularına uyarsan, (işte o zaman) Allah tarafından senin ne bir dostun, ne de koruyucun vardır?" 1270
"Sabah akşam Rablerine, O'nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini Bizi zikirden/hatırlamak ve anmaktan gâfil kıldığımız, hevâsına/kötü arzusuna uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme." 1271
"Ona (Kıyâmete) inanmayan ve nefsinin hevâsına/arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (Kıyâmete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!" 1272
“Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların
1262] 4/Nisâ, 135
1263] 5/Mâide, 48
1264] 5/Mâide, 49
1265] 5/Mâide, 77
1266] 6/En’âm, 56
1267] 6/En'âm,119
1268] 6/En'âm, 150
1269] 7/A’râf, 176
1270] 13/Ra’d, 37
1271] 18/Kehf, 28
1272] 20/Tâhâ, 16
HEVÂ
- 291 -
içinde olan herkes (ve her şey) fesada (bozulmaya) uğrardı…” 1273
“Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” 1274
“Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz hâlâ öğüt ve ibret alıp düşünmeyecek misiniz?” 1275
"(Rasûlüm!) De ki: 'Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden (Tevrat ve Kur'an'dan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım! Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf hevâlarına/heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevâsına/hevesine uyandan daha sapık kim olabilir?! Elbette Allah, zâlim kavmi doğru yola iletmez." 1276
"Zulmedenler, ilimsizce hevâlarına/kötü arzularına uydular. Allah'ın saptırdığını kim doğru yola eriştirebilir? Onlar için herhangi bir yardımcı yoktur." 1277
"Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halîfe yaptık. O halde insanlar arasında adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma; sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır." 1278
"İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: 'ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır." 1279
"Sonra da Seni din konusunda şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâlarına/isteklerine uyma." 1280
“Rabbinden apaçık bir belge/delil üzerinde bulunan kimse; kötü ameli kendisine ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevâsına/heveslerine uyan kimse gibi olur mu?” 1281
"Battığı (hevâ) zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed s.a.s.) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, hevâsından (kendi arzusuna göre) de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir." 1282
"Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin hevâsına/arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir." 1283
1273] 23/Mü’minûn, 71
1274] 25/Furkan, 43
1275] 45/Câsiye, 23
1276] 28/Kasas, 50
1277] 30/Rûm, 29
1278] 38/Sâd, 26
1279] 42/Şûrâ, 15
1280] 45/Câsiye, 18
1281] 47/Muhammed, 14
1282] 53/Necm, 1-4
1283] 53/Necm, 23
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Tuğyan edip azana ve dünya hayatını âhirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır. Rabbinin makamından korkan ve nefsini hevadan/kötü arzulardan uzaklaştıran için, şüphesiz cennet yegâne sığınaktır. 1284
Hadis-i Şeriflerde Hevâ Kavramı
“Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.” 1285
“Gerçek mücâhid, nefsiyle mücâhede edendir.” 1286
"Dikkat edin, bir (büyük) fitne kopacaktır!" Hz. Ali (r.a.) bunun üzerine "Yâ Rasûlallah! Bu fitneden çıkış (kurtulu) nasıl (olacak)tır?" diye sordu. Peygamberimiz buyurdu ki: "Allah'ın kitabı(na sarılmakla). Sizden öncekilerin tarihi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü ondadır. O, (hak ile bâtılı ayıran) kesin bir hükümdür; saçma değildir. Her kim zorbalığından ötürü onu bırakırsa Allah onu(n boynunu) kırar. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa Allah onu dalâlete düşürür. O, Allah'ın habl-i metîn'i (sağlam ipi)dir. O, zikr-i hakîm (hikmet dolu sözler)dir. O, sırât-ı müstakîm (doğru yol)dir. O; hevâların/arzuların hakikatten saptıramadığı, dillerin iltibâsa (karışıklığa) düşüremediği, ilim adamlarının doymadığı, fazla tekrarlanmaktan eskimeyen ve acâib (hayranlık veren tarafları) bitmeyen bir kitaptır. O, öyle bir kitaptır ki, cinn(den bir grup) onu dinlediği zaman 'biz, doğruluk ve olgunluğun yolunu gösteren hayretâmiz bir Kur'an dinledik ve ona derhal iman ettik!' demekten kendilerini alıkoyamamışlardır. Ona dayanarak konuşan, doğru söz söylemiş, onunla amel eden sevap kazanmış, ona dayanarak hüküm veren adâlet etmiş ve ona dâvet eden doğru yola hidâyet edilmiş olur." 1287
"Sizden öncekilerin yollarına karış karış ve arşın arşın mutlaka tâbi olacaksınız. Hatta bir keler/sürüngen deliğine girseler, onların arkasından gideceksiniz." Ashâb sordu: "Yâ Rasûlallah! Yahûdilerle hıristiyanlara mı?" "Ya kime olacak?" 1288
"Heleke'l-mütenattıûn -Taşkınlar helâk oldu.-" Bunu Rasûlullah üç defa söyledi. 1289
"Şüphesiz Allah ilmi insanlardan çekip alıvermez. Lâkin ilmi, ulemâyı almakla kaldırır. Nihâyet hiçbir âlim bırakmadığı vakit, insanlar birtakım câhilleri baş edinirler. Onlara sual sorulur, ilimsiz fetvâ verirler; bu sûretle hem saparlar, hem saptırırlar." 1290
Ebû Kulâbe, müslümanlara şu tavsiyede bulunmuştur: "Hevâlarına/heveslerine tâbi olanlarla oturmayın, onlarla mücâdele de etmeyin; ben onların kendi bâtıl yollarına sizleri çekeceklerinden emin olamam, inandığınız değer yargılarına şüphe katarlar." 1291
Peygamberimiz (s.a.s.), ümmeti hakkında en çok endişe duyduğu hususlardan birinin, onların hevâları tarafından saptırılma ihtimali olduğunu ve ümmeti için böyle toplulukların çıkacağını belirtmiştir. 1292
1284] 79/Nâziât, 37-41
1285] Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehfân, 2/148; Elmalılı, 6/70; Ş. İslâm Ansiklopedisi 2/397
1286] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 2, hadis no: 1621; Ahmed bin Hanbel, 6/2022
1287] Tirmizî, Fezâlu'l-Kur'an, 14, hadis no: 3069
1288] Müslim, İlim 6
1289] Müslim, İlim 7
1290] Müslim, İlim 13
1291] Tirmizî, Mukaddime, I/90
1292] Ahmed bin Hanbel, IV/102, 423
HEVÂ
- 293 -
Rasûlullah (s.a.s.) Kur’an’ı, insanların hevâları tarafından saptırılmasına engel olacak yegâne kaynak olarak göstermiştir.1293 Yine Peygamberimiz, kişinin, hevâsını vahyedilmiş ilkelere tâbi kılmadıkça mü’min olamayacağını bildirmiştir. 1294
Aklın, Hevânın/Kötü Arzuların Güdümüne Girmesi
Hz. Peygamber, evrensel bir ahlâk, üstün bir hayat tarzına sahiptir.1295 Çünkü o hevâsına, yani arzu ve heveslerine göre konuşmaz. Bundan dolayı da sapmış (dâl) ve aldatılmış (ğâvî) değildir 1296. Zira kişi ancak aklını arzularının güdümüne teslim ederse, sapıtır ve dengenin en güzel ifadesi olan adâletten ayrılır. Bundan dolayı iman edenler hevâya uymaktan sakındırılmışlardır 1297. Gerçekten de hevâya tâbi olmak, Allah'la karşılıklı ilişki ve davranış tarzı anlamındaki hidâyetin kalbe yerleşmesine ve kişinin davranışlarına yansıyan bir nitelik olmasına, tevhid nûrunun kalbi aydınlatmasına engel teşkil etmektedir. Fertlerin dengede bulunmalarının en büyük dayanaklarından birisi olan âhiret ve hesap şuurunun unutulmasının perde arkasında da, hevâya/arzu ve heveslere uyma davranışı vardır. 1298
Şâtıbî'nin dediği gibi, iki düzen vardır. Biri, vahye dayalı düzen; diğeri de hevâ; üçüncüsü (bunun orta yolu) yoktur. Hevâ, insan hayatını düzenlemede dinin karşısına çıkışların genel adıdır. 1299
Hevâya uymanın temelindeki hastalıklardan biri, Allah ve Rasûlü’nün emrini dinlemeyip kendi nefsinin hoşgördüğü, şehvetinin, yani haram tutku ve ihtiraslarının tatmin olacağı şekilde hareket etmektir. İmam Kurtubî, azgınlığın kaynağı olan bu duygu ve davranışa hevâ denilmesinin sebebi, “sahibini cehenneme götürdüğü içindir” der.1300 Hevâ ile hâviye arasında kesin bir ilişki vardır; Hevâ, cehennem uçurumu anlamındaki hâviyeye düşüren şeydir.
Hevâ kavramını daha iyi tanıyabilmek için, “tuğyan”, “zulüm”, “istikbâr”, “ifsâd”, “ifsâd”, “fısk”, “zan” ve benzeri kavramları da çok iyi bilip anlamak gerekir. Zira bu ve benzeri kavramlar, hevânın ayrı ayrı tezâhürleridir. Hevâ, vahye karşı isyan edip Allah’ın ulûhiyet ve rubûbiyetine inanmayanların en büyük putlarıdır. Hevâ, sahibinin durumuna göre, belli aklî ve mantıkî silâhlarla silâhlanır. Bu silâhlar, “inkâr, câhil görme, şek/şüphe, te’vil, alaya ve hafife alma, kulak verir gibi görünüp ilgilenmeme, iftira ve en nihâyet güç kullanarak Allah’ın emirlerine karşı koyma şeklinde ortaya çıkar.
Fitne ve şirkin temelinde hevâ yatmaktadır. Çünkü şirk ve küfür ehlinin, vahyin fıtrî akılla çatışmadığını kavrayamamaları sebebiyle ondan yüz çevirip istikbarda bulunmaları hevânın onların basîretlerini körleştirmesindendir. “Semûd (kavmine gelince), Biz onlara doğru yolu gösterdik. Ancak onlar körlüğü hidâyete (karşı
1293] Tirmizî, Fezâilu’l-Kur’an, 14
1294] Ferrâ el-Beğavî, Mesâbihu’s-Sünne, -Beyrut, 1987- I/160
1295] 68/Kalem, 4
1296] 53/Necm, 2-3
1297] 4/Nisâ, 135
1298] 38/Sâd, 26; Yaşar Düzenli, Kur'an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, s. 265
1299] Şâtıbî, el-İ'tisâm, 1/46
1300] el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 19/208
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tercihle) severek üstün tuttular.”1301 Buradaki körlük, kalplerin körlüğüdür. İnsan, irâdesini hevâsının eline verdiğinde aldığı kararlar da, hevâsına uygun olacaktır. Hevânın irâdesinde; takvâ, adâlet, şefkat ve insaf yoktur. Çünkü Allah Kur’an’da; “Kendisinin yanında Allah’tan bir hidâyet olmaksızın, hevâsına uyandan daha dalâlete/sapıklığa düşmüş kim olabilir?”1302 buyururken, hevâya uymanın, dindeki tüm bozuluşların başlangıcı olduğunu haber vermektedir.
Rasûlullah’ın, Kur’an’ın emrine uyarak “sadece vahye uyduğunu ve müşriklerin hevâlarına asla uymayacağını söylemesi”nin özünde, tevhid dini İslâm’ın büyük siyaseti bulunmaktadır. “Velâ” (Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlerin emîrine dostluk ve bağlılık) ve “berâ” (İslâmî olmayan her şeyden uzak olma ve onu inkâr) ancak hevadan arınmakla mümkündür. İslâm’da hidâyetin ve imanın sıhhati, velâ ve berâ kavramlarının yerli yerince oturtulmasına bağlıdır.
İman ve şirki, hidâyet ve hevâyı Kur’an’a uygun tanımlayamayan bir topluluk, Kur’an’a bağlı bir topluluk olamaz. Çünkü iman, genel anlamda sadece kabul edilecek meselenin tasdiki değil; aynı zamanda “hüdâ”dır. Yani o, Allah’ın mü’minlerin kalbine koyduğu bir nurdur. “Bâtıl”ı tanımayan kişi, hakkı ve imanı da tanımamıştır. İşte bu bilgi, iman ve vahiy bilgisidir ki, insan ancak onunla hevâya uymaktan kendini kurtarabilir. 1303
Hevâ ehlinin diğer bir özelliği de, Allah’ın zikrinden uzak olup kalplerinin mühürlü olmasıdır. Hevâlarına uyanlar, Allah’ı, âhireti hatırlayıp bir adları da zikir olan Kur’an ve namazdan uzak olan kimselerdir. Ya sürekli kendi hevâlarının çizdiği yoldan giderek kendi arzu, görüş ve düşüncelerini putlaştırırlar veya ezilmiş mustaz’aflardan ise, nefisleri/egoları zayıfsa, bu kez de daha kuvvetli nefis veya hevânın çekim alanına girerler, uydukları kişilerin hevâlarını putlaştırırlar. “Zikrimizden kalbini gâfil kıldığımız ve hevâsına uyup da işinde aşırı giden(ler)e itaat etme, boyun eğme.”1304; "... Doğrusu birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir."1305; "Ona (Kıyâmete) inanmayan ve nefsinin hevâsına/arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (Kıyâmete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!" 1306
Hevânın Siyasî Boyutu; Hevâya Uygun Düzenler
"(Ey Rasûl!) Sana, kendinden önceki Kitabı tasdik edici/doğrulayıcı ve ona karşı bir şâhid olarak, Hak olan Kitabı (Kur'an'ı) indirdik. O halde sen de onlar (insanlar) arasında Allah'ın indirdiği (Kur'an) ile hükmet; sana gelen hakkı bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma..." 1307 Allah Teâlâ, Rasûlünü "hevâ"dan sakındırırken "vahy"i, "Kitab"ı, "Hakk"ı, "tasdik"i ve "hükm"ü zikretmesinin derin anlamları vardır. İşte "hevâ"yı tanımak için Yüce Allah'ın mü'mine verdiği Rabbânî nitelikte anahtar kelimeler... Bu kelime ve kavramların karşıtı olarak düşünebileceğimiz her beşerî davranış, bize “hevâ”nın ve “şerr”in anahtar kavramlarını verecektir. Bu yönüyle Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen tüm sistemler veya kurumlar, tüm ilâhî ve Rabbânî
1301] 41/Fussılet, 17
1302] 28/Kasas, 50
1303] Kur'an'da Hevâ Kavramı, Muhammed Emin, Misak Dergisi, s. 31-32
1304] 18/Kehf, 28
1305] 6/En'âm,119
1306] 20/Tâhâ, 16
1307] 5/Mâide, 48
HEVÂ
- 295 -
emirleri inkâr etmişlerdir. Dolayısıyla beşer ürünü olan ve vahye dayanmayan tüm sistemler ve ölçüler, Kitab’ı esas almadıkları sürece “hevâ”dırlar ve şerrin bizzat kaynağını teşkil ederler.
Şerrin kaynağı olan her sistemde, âlemlerin Rabbi ve O’nun ilâhının şeriatine yer yoktur. Bunu derken, belli ölçü veya oranda Kitap’tan yararlanmalarını değil; onların Kitab’ı tamamen reddetmeleri ve O’nun nizamıyla savaşmalarını kasdediyoruz. Çünkü gerçekte bu iki durumun da iman açısından birbirinden farkı yoktur. Bu sistemlerin hepsi, Allah’a iman esası üzerine değil; “hêvâ”ya iman ve tapınma esası üzerine kurulmuştur. Bu düzenler; mantığını hile, nifak ve yalandan; gücünü zulüm ve sömürüden alır. Kanunlarını da, hevâ, kaba kuvvet ve sömürü üzerine inşâ eder. Artık orada bâtıl hak, hak ise bâtıl hükmünü almıştır.
Tüm bu sistemler ve rejimler bazen doğrudan doğruya Kitab’ı tahrip, inkâr ve aşağılamayı hedef almakla beraber, O’nun getirdiği Rabbânî yöntemin esası olan imanı, vahyi, Kitap’la yönetmeyi kabul etmemektedir. İşte bu da hevâya uymanın tarifi olarak Allah’ın Kitabında karşımıza çıkmaktadır. Bir insan veya topluluk “hevâya uymuştur” denildiğinde, anlamamız gereken husus, Kur’an’ı terkeden insan veya toplumdur. Zira nefsin bazı arzularına uymak (bazen mubah, bazı durumlarda günah olmasına rağmen), çoğu kez şirk ve küfür anlamında olan “hevâ” anlamına gelmez.
Allah Teâlâ, Rasûlü’nü “Onların hevâlarına sakın uyma!”1308 diye uyarırken, Mekke müşriklerini ve Mekke yönetimini elinde bulunduran Dâru’n-Nedve yönetiminin kural ve kanunlarına işaret etmekteydi. Bu bakımdan şirk düzenlerini tanımak ve tanıtmak, Kur’an’a imanın gereklerindendir. Kur’an’a imanın, “hevâ rejimleri” olan şirk düzenlerinin kanun ve kurallarını reddedip uymamakla çok yakın bir ilgisi vardır. Bugün de birçok insanın anlayamadığı gerçek de burada yatmaktadır. İslâm dışı rejimleri müslümanların düşünce, hareket ve taktiklerine itibar etmedikleri kuşatmaları, ancak müslümanların onların hevâlarına uymaları ile olmuştur. Müslümanlar, demokrasinin bir hevâ rejimi olduğunu kavrayamazlarsa, bu hevâ alanına girenler, şu veya bu şekilde Kur’an’a imanın esaslarını sarsacak ve artık Kur’an’ın kendilerine yönelik tekliflerini ya te’vil edecekler veya derinden derine Kur’ânî olan hidâyet prensiplerinde şüpheye düşeceklerdir.
“Hevâ” denilen çağdaş “Dâru’n-Nedve” etrafında kurumlaşan politik örgütlenmeleri, Allah’ın, Rasûlünü sakındırdığı şey olmadığını söyleyenler, Rasûlullah’ı ve dolayısıyla bütün mü’minleri muhâtap alan bu ilâhî emrin yorumunu nasıl yapacaklardır? Kur’an, “ehvâehum”1309 derken, hem “hevâ”yı, hem de “onlar” zamirini çoğul olarak zikrediyor. Buradan şunu anlıyoruz: Onların (müşriklerin) her birisinin ayrı ayrı hevâları vardır. Biz hevâyı onların yönetim sistemleri ve bu düzenleri ayakta tutan kurumlaşmalar olarak ele alırken, yine aynı âyetin1310 ikinci kısmına dayanarak gündeme getiriyoruz. Çünkü her sistem, bir inanç (iman) ve dünya görüşüdür. Bu nedenle her beşerî rejim, Allah’ın kitabını bilerek veya bilmeyerek inkâr etmektedir. Çünkü temelinde hevâ vardır. İslâm ise, temelde hakka ve adâlete dayanmaktadır. Kuvvet/dayatma ve hileyi esas alan sömürü rejimlerinde adâlet(!), egemen sınıfların veya ideolojilerin, aykırı düşünenlerin
1308] 5/Mâide, 48
1309] 5/Mâide, 48
1310] 5/Mâide, 48
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayatlarını ve inançlarını tahakküm altına almasıdır. Buna da o düzenlerde sosyal sistemin teminat altına alınması denir ki, tüm karşıt davranışlar böylece mahkûm edilir.
İşte buradan hareketle tüm beşerî dinler, yeryüzünde ulûhiyet iddiasındadır. Eğer bunun böyle olmadığı inancında olan varsa, bu sistemlerin kanunlarına, insanları yargılama ve cezalandırma yöntemlerine ve bunun temelindeki mantığa baksınlar, o zaman bunun böyle olduğunu anlayacaklar ve beşerî sistemlerin geçirdiği değişim ve aşamaların olmadığını, insan fıtratıyla ve öldükten sonraki hayatla hiçbir bağlantısının olmadığını göreceklerdir. Dünya hayatını maddede başlayan ve onda biten bir hayat gibi gören sistemler/düzenler, özünde hevâ ideolojisini barındırır.
Kanunlarını yaparken insanların Rabbinin Kitabına dayanmayan tüm sistemler, birer hevâ putudur. İnsanların tepesinde Rablik iddiasında bulunan insanların hepsi de, nefislerini ve hevâlarını ilâh edinmişlerdir. Allah (c.c.); “Biz sizlerden her biriniz için, bir şeriat ve yol koyduk...”1311 derken, her insanın dünya görüşünü, bir şeriat (kanun) ve yol olarak tarif ediyor. Bu âyetin devamında Allah Teâlâ, yine aynı konuya değiniyor: “Onlar arasında Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmet, onların hevâlarına uyma! Seni Allah’ın sana indirdiklerinin bazısından fitneye kaptırarak saptırmalarından sakın!”1312 Zira ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın zâtına mahsustur. Kullar arasında hüküm verme ise, ancak O’nun emrettiği şekilde olmak zorundadır.
Kur’an’da Allah Teâlâ, insanın nefsini ilâh edinmesinden söz eder.1313 Nefsini ilâh edinmenin aslı nefsini teşrî mercii (kanun koyucu) kabul etmektir. Burada, karşımıza aslında kendi nefsine “ibâdet” eden bir insan çıkmakta. Kitaba/vahye dayanmayan her sistem, gerçekte kendi kendisini ilâh edinmiştir. Zemahşerî, Keşşaf Tefsiri'nde bu âyeti açıklarken şöyle der: "Dininde yaptığı veya terk ettiği her şeyden hevâya boyun eğen, ne bir delile ve ne de bir burhana kulak asmayan kişi, hevâsının kulu olan ve onu ilâh edinendir."1314 Kurtubî de bu âyetin tefsirinde İbn Abbas (r.a.)'ın şu sözünü nakleder: " Hevâ Allah'tan gayrı kendisine ibâdet edilen bir ilâhtır." Yine Hasan el-Basrî (r.a.) der ki: "Hevâ, nefsi neyi çekerse ona uymak, onun peşinden gitmektir."1315 Kurtubî, "hevâsına uyan"1316 lafzını açıklarken hevâyı şirk olarak adlandırmaktadır. 1317
Neyin "hevâ" ve neyin "hüdâ" olduğunu anlamadan, tâğûtî rejimlerin hile ve mâhiyetleri anlaşılamaz. Dolayısıyla şu gerçekle göz göze gelmekteyiz: Kur'an her kelimesiyle bize birçok imanî meseleyi açıklayıp tefsir etmektedir. Biz, Kur'an'ın iman atlasını, ancak kavramlarını tanımakla anlayabiliriz. Kur'an'da "hakk", "bâtıl", "tâğut", "i'tisâm" (Allah'ın ipine/Kitabına sarılma), "beraat", "velâyet" kavramlarının imanî boyutlarını ve sahalarını tanımadan, hangi imandan söz edebiliriz? İman, gerçek anlamıyla neyin hak ve neyin bâtıl olduğu bilindiği zaman iman olur. Müslümanlar, Kur'an'ı tanımadan ve O'nu pratik
1311] 5/Mâide, 48
1312] 5/Mâide, 49
1313] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
1314] Ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, c. 3, s. 282
1315] İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, c. 13, s. 35-36
1316] 17/İsrâ, 28
1317] Kurtubî, a.g.e., c. 10, s. 392
HEVÂ
- 297 -
yaşayışlarında örnek almadan, beşerin hevâsının icadı olan yollarda kurtuluşu aramanın imanî bir yanlışlık olduğunu nasıl anlayabilirler?
Kur'an'ın iman ve amel olarak, müslümanların hayatında İslâm'a dâvetten uzak kalması felâketlerin başlangıcıdır. Zira artık dinde insanlar hevâlarına uymaya başlamışlardır. Çünkü İslâm şeriatı, mü'minlerin karşısına çıkan hiçbir meselede Kur'an ve sünnet dışında bir müracaat kaynağından söz etmemiştir. Haramların hâkim olduğu alanlara mü'minler "maslahat" bahanesiyle giremezler. Zira Kur'an'da şirk olarak tanımlanan şeyler, maslahat adına meşrûlaştırılamaz. Allah'a inandığını söyleyen insanlar böyle bir yola saptıklarında, onlar hem dünyada hem de âhirette acı bir neticeyle karşılaşacaklardır.
Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurur: “Eğer hakk, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesada (bozulmaya) uğrardı…”1318 Ez-Zemahşerî bu âyetin tefsirinde şöyle der: "Kur'an, bununla hakkın azametine delil getirdi, zira gökler ve yer, her ikisinde bulunan şeyler ancak "hak" ile vardır. Eğer hak, onların hevâsına uysaydı "bâtıl"a inkılâp ederdi ve kâinatı ayakta tutan kuvvetinden sonra fenaya uğrardı. Yahut Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirmiş olduğu hak, ki o İslâm'dır, onların hevâsına uysaydı "şirk"e inkılâp ederdi." 1319
Hak olan Kur'an'ın hükümlerinin insanların hevâsına uyması mümkün değildir. Kur'an'ın, insanların hevâlarına uymasına karşı çıkan kimselerin, bizzat kendileri, nasıl olur da Kur'an'ı reddedenlerin hevâlarına uyabilirler? Bunun İslâm'a göre açıklanabilecek hiçbir yönü yoktur. Çünkü iktidar olan "hevâ" ile bir araya gelindiğinde ancak hevânın istediği olacaktır. Bunun içindir ki Kur'an'da hiçbir nebînin şirk rejimleriyle ortaklaşa yönetimi üstlendiği gösterilemez. Zaten hak hâkim olsaydı, hevânın iktidar olması düşünülemezdi. Zemahşerî "Rabbinden apaçık bir delil üzere olan, kendisine amelinin kötüsü süslü gösterilip hevâlarına uyanlar gibi olur mu? 1320 âyetindeki "hevâ" kelimesini "şirk" olarak tefsir etmektedir. 1321
Öyleyse şirk rejimlerinin tamamı, kurum, kural ve kanunlarıyla "hevâ"dan başka bir şey değildir. Günümüz müslümanlarının, propagandacı bir tavırla yürüttükleri çalışmalardan bazıları; tâğutun rejimlerini işletmede, yalnız Firavun'un izniyle onun rejim ve yönetme oyununa katılmak ve kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Hevâ rejimleri ve tâğutlar, kendi hevâlarına uyanlardan asla sakınmazlar ve bunu kendileri için bir tehlike olarak da görmezler. Çünkü hevâ iktidarlarının elinde, yeteri kadar ihtiyaç duydukları güç ve hile vardır. Demokrasilerde hevâya uygun çare(!) tükenmez.
Burada, politik sahada kazanılan veya kaybedilen şeylerin hesaplanmasıyla Kur'an'ın uyulması gereken emirleri arasında hiçbir ilgi yoktur. Politik savaş veya bazılarının söylemlerine göre "demokratik cihad(!)" Allah ve Rasûlünün veya mü'minlerin velâyetinin pratik hayattan çıkarılması anlamına mı gelmektedir? Buna politik veya demokratik "takiyye" diyebilenler olabilir. Ancak bu, gerçekten insanları yavaş yavaş Kur'an'ı tanımaktan ve onu rehber edinmekten çok;
1318] 23/Mü’minûn, 71
1319] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, c. 2, s. 196
1320] 47/Muhammed, 14
1321] ez-Zemahşerî, a.g.e. c. 4, s. 320
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilerek veya bilmeyerek, ama düzenli bir şekilde ondan uzaklaştırmaktır.
Allah Kur'an'da: "(Onlar) yalanladılar ve hevâlarına uydular..."1322 âyetinde "hevâ"nın, temelde Kur'an'ı yalanlama olduğunu vurgulamıştır. Kur'an, Rasûlullah’ı (s.a.s.) onların hevâlarına uymaktan alıkoyarken, aynı zamanda da tüm müslümanlara, uymaları gereken İlâhî emri de tebliğ ediyordu. Rasûlullah'a gelen; hak, ilim ve hidâyet idi. Bununla hükmetmekle emrolunuyordu. Hevâ kavramının âyetlerde ilk indiği sıralarda daha "nifak" denen olay gündemde yoktu. Ancak, hevâyı şeytan Medine'ye taşıyacak ve orada da insanları onunla aldatacaktı. Bugün bazıları sergiledikleri pratiklerle sanki şunu söylemek istiyorlar: "Allah Rasûlü, Mekke müşriklerinin hevâlarına uymadı; Ancak, bugünkü şartlar, kendi hevâlarına uyan demokrasi ve laiklik savunucularının kılığına bürünmemizi gerektiriyor." Hevadan kaynaklanan bu sözlerinin kabul edilecek İslâmî bir yanı yoktur.
Bugün insanlar, tâğutun birçok isteğine, şer'î ruhsatı olmadığı halde, boyun eğmekteler. Bunun demokrasi denen siyasî rejim mensuplarının ve apaçık Allah'a şirk koşan insanların hevâsına uymak olduğu söylenebilir. Mekke dönemine baktığımız zaman; Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in müşrikleri iman etmeye çağırmasına karşılık, müşriklerin de kendi dinlerine dâvet ettiklerini görürüz. Bu karşılıklı dâvet mücâdelesinde; Rasûlullah'ın rehberi Kur'an; müşriklerinki ise, atalarının sapık dini ve hevâlarıydı. Rasûl-i Ekrem'in vaad ettiği dünya ve âhiret saâdeti, cennet ve Allah'ın rızâsı; müşriklerin vaad ettikleri ise; (vahye uymaktan vazgeçmesi şartına bağlı olarak) iktidar, servet, şöhret, kadın vs. gibi hevânın eserleriydi.
Şimdi bu tarihî tablo, bütün berraklığı ile gözlerimizin önünde iken, "onların hevâlarına uyma!" diyerek Allah Rasûlü'nü ikaz eden âyet-i kerimelerin getirdiği mükellefiyeti hâlâ anlayamayacak mıyız? Bilindiği gibi bu mücâdelede kaybeden Mekke şirk devleti olmuştur. Zira onlar, vaadlerine rağmen, Rasûl-i Ekrem'i ne kendilerine lider, ne siyasî rejimlerinin ortağı olmaya ikna edememişlerdir. Eğer Peygamberimiz, müşriklerin bu tekliflerine birazcık da olsa meyletseydi, yukarıda zikredilen âyetlerdeki ilâhî tehditlerin muhâtabı olurdu. Rasûl-i Ekrem'in ümmeti de, müşriklerin hevâlarına uymama noktasında hassâsiyet göstermek mecbûriyetindedir.
İslâm'a kayıtsız ve şartsız teslim olmak yerine, demokrasi havâriliğine soyunan kimseler, kellerinin ne kadar dışarıda olduğunun farkında değiller. Tarihin hiçbir döneminde müslümanlar, düşmanlarınca bu denli kahredilmemişler ve bu kahredilmişliğe rağmen düşmanlarını gâfil sanma ahmaklığına düşmemişlerdir. (Kâfirlerin ve düzenlerinin hevâsına bir iki noktada uymayı geciktirenler veya tereddüde kapılanlar, düdük sesi, postal gürültüsü, tankların görüntüsü veya balans ayarıyla da metotlarını gözden geçirme gereksinimi duymayan hevâî bir gaflet içindeler. Defalarca aynı delikten ısırılmadık yerleri kalmadığı halde oyuna doymuyorlar.) Rasûl-i Ekrem, hem insanları İslâm'a dâvet edip, hem Dâru'n-Nedve'de görev yapamazdı. Çünkü bu nübüvvetin, hevâ ve tuğyan ile olan mücâdelesi açısından mümkün değildir. Esasen Kur'ân-ı Kerim, insanları tuğyana, şirke ve zulme dayanan yönetimlere karşı mücâdele etmeleri için imana dâvet etmiştir. Hevâ ve heveslerini ilâh edinen insanlarla, Rasûl-i Ekrem'in Dâru'n-Nedve'de el ele olması düşünülebilir mi?
1322] 54/Kamer, 3
HEVÂ
- 299 -
Hevâya teslim olmanın aslı, Allah Teâlâ’dan gayrısına ibâdet/kulluk etmektir. Bu, kimi zaman ataların dinine bağlanmak, kimi zaman egemen bir beşerî ideolojinin veya tâğutun hükmüne iman etmek, kimi zaman da nefs-i emmâreye uymak şeklinde karşımıza çıkar. İnsanların hevâlarına uymalarının temelinde; vahiyle geleni tahrif etmek veya vahyi tamamen terk edip onun yerine arzulara tâbi olmak vardır. Bu sebeple bütün laik rejimler birer hevâ rejimleridir. Kökeninde, göklerin ve yerlerin Rabbinin olmadığını söyleyen ve Allah’ı hiç önemsemeyen bir felsefe vardır. Yeryüzünde Hz. Âdem’den bu yana devam eden tevhidî hareketin karşısına sürekli olarak “hevâ” çıkmıştır. Hevâ; şüphe, şek, câhiliyye veya kişilerle bazı sınıfların ilâhlığı üzerine kurulmuştur. Hevâ, Allah’ın emirlerine başkaldırının ilk çıkış noktasıdır.
Kur’an’da ehl-i kitabın ve müşriklerin hevâlarına uymayı yasaklayan âyetler, Allah ve Rasûlü’nü gerçekten dost edinip edinmemenin ölçüsünü bize vermektedir. “Ey kitap ehli, dininizde Hakkı bırakıp aşırılığa gitmeyin ve daha önce sapıtmış olan, birçoklarını da dalâlete uğratıp yoldan saptıran bir kavmin hevâsına uymayın.”1323 âyetini tefsir ederken Fahreddin Râzî, “Hevâ, herhangi bir hüccete/delile dayanmadan şehvetin/kötü arzuların dâvet ettiği anlayışlardır” diyor.1324 Buradan da şunu anlıyoruz. Kur’an’daki hevâ kavramı, tüm şer sistemlerinin beslendiği kaynak olarak karşımıza çıkmakta. Âyet-i kerimede söz konusu edilen “fitne”, şirk koşmak veya şirke ortaklık etmektir. Bunun için, fitne kelimesinin biraz yukarısında, “onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet” denilmektedir. Onlarla beraber olunduğunda Allah’ın emri ile hükmedilmeyecektir. Çünkü müşrikler Allah’ın emriyle hükmetmezler. Dolayısıyla onların yönetimine iştirak eden, hidâyete değil; müşriklerin hevâsına uymak gibi yönetim ortaklığını üstelenmiştir. Konuya sadece bu açıdan baktığımızda bile nübüvvetin tahrif edildiği anlaşılır.
Şimdi aynı âyetteki şu üç kavram üzerinde biraz duralım: “İnsanlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet”, “Onların hevâlarına uyma”, “Allah’ın sana indirdiği emirlerin bazısında seni fitneye düşürüp ondan saptırmalarından sakın.”1325 Bu kavramlardan her biri, başlı başına bir itikaddır. Birini diğerinden ayrı düşünemeyiz. İnsanlar arasında güç ve otorite sahibi olduktan sonra Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemek, hevânın vardığı son sınırdır. Bu sınırın imanla hiçbir bağı yoktur. Fitnenin de tek sebebi, insanın kendisinin veya başkalarının hevâsına uymasıdır. Kur’an’da , “hevâya uymak” dalâlet olarak adlandırılır. Bu da hak ile amel edip hüküm vermek varken, bâtıl ile hükmetmeye denir. Allah Teâlâ, kitabında, müşriklerin hevâlarına uymamamız gerektiğini defalarca tekrarlamıştır. Bunda iman ve akıl sahipleri için alınacak ibretler vardır.
“Zulmedenler -Allah’tan- yanlarında bir ilim olmadan hevâlarına uymuşlardır. Allah’ın sapıttıklarını kim hidâyete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur.” 1326 Bu âyet-i kerimede gördüğümüz gibi hevâ; zulüm, cehâlet ve dalâleti beraberinde gündeme getirmektedir. Daha doğrusu, bu sayılan sıfatlar kişinin hevâsına uymasına yol açmaktadır.
“Âyetlerimizi yalanlayan ve âhirete iman etmeyip Rablerinden yüz çevirenlerin hevâsına
1323] 5/Mâide, 77
1324] Mefâtuhu’l-Gayb, c. 12, s. 66
1325] 5/Mâide, 49
1326] 30/Rûm, 29
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyma.”1327 Bu âyet-i kerimede bize Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar ve âhirete iman etmeyenlerin, Kur’an’la gelen emirleri uygulamayanlar olduğu söylenmektedir. Öyleyse “hevâ” kavramı, karşımıza bazı yeni şeyler daha çıkarmaktadır. Onlar da; âyetlerin yalanlanması, âhirete iman etmeme ve Allah’tan yüz çevirme. Bu yüzden hevâlarına uyanlara uymamak, imanî bir vecîbedir.
“Sonra seni bu dinden bir şeriat üzerine kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına uyma.”1328 Biliyoruz ki, bu âyet Mekke’de nâzil olduğunda daha Kur’ân-ı Kerim tamamlanmamıştı. Burada Rasûlullah’a; uyması gereken şeriat, tevhide dâvet, inzâr ve tebliğ idi. Bunun yanında güzel ahlâk, mazlumlara yardım, sıla-i rahim, namaz ve tasadduk gibi ibâdetler başlıca esaslardı. Ancak, tevhid tüm berraklığı ve aydınlığı ile gelmiş; hak, bâtıldan ayrılmıştı. Artık imanla şirkin ne olduğunu iman edenler anlamışlardı.
Kur’an’ın tamamı ellerinde olan insanların, müşriklerin hevâlarına uymalarının Mekkî âyetler karşısında hiçbir mâzeretleri kalmamıştır. Korkaklık ve rejimlere yağcılığı siyaset edinenler, kendilerinin mümkün mertebe en az gündemde bulunmasını isteyenlerdir. Zira ihlâslı müslüman görünmeyi, “hevâ” rejimi ve onun kurumları reddetmektedir. Onun için; “oyunun kuralı” kelime-i câhiliyyesini, hevâlarının bir yorumu olarak insanlara sunmaktadırlar. Bu şeytanî ifade, müşriklerin de politika arenasında sûret-i haktan müslüman olduklarını söylemelerine fırsat tanımaktadır. Bu vesileyle politik nifakta onların sizin demokratikliğinizi onayladıkları gibi; siz de o müşriklerin müslümanlığını onaylar gibi görünür veya susarsınız. Bu tablo, kurallarına göre oyun oynamanın hikâyesidir. Müşriklerin hevâlarına bundan daha açık bir uyma örneği olamaz.
Aslında bu, iman cephesi adına Kur’an’ın onaylamadığı çok korkunç ve gizli bir uzlaşma alâmetidir. Eğer öyle değilse, Allah Rasûlü ve ashâbının Mekke dönemi tâvizsiz cihad ve imanlarını neyle izah edebiliriz? Bu politik oyuncular, imanın Kur’anî ve sünnete uygun mücâdelesini verenlere engel olmasınlar. Aksi halde, nassları te’vil veya tahrifte, nassa dosdoğru bağlanmaya çalışanları karşılarına almış olurlar. İnsan, kendi hevâsına uymadan, başkalarının hevâsına uymaz. Allah Teâlâ, Kitabında; “Sakın seni ondan (Allah’ın şeriatından) ona iman etmeyen ve hevâsına uyup cehenneme düşenler uzaklaştırmasın”1329 buyurur. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyrulur: “Eğer onlar senin dâvetini kabul etmezlerse bil ki (onlar) ancak hevâlarına uyuyorlar. Allah’tan (yanında) bir hidâyet olmadan hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir? Allah zâlim kavimleri hidâyete erdirmez.”1330 Kur’an’daki bu tehdit içerikli âyetleri kendimize uygulamayı ihmal edip sadece bizden başkalarına inmiş gibi bakamayız. Eğer biz sadece kendimizi hidâyette, başkalarını da sadece dalâlette görüyorsak, bu bir nevi mâsumiyet iddiasında bulunmak demektir.
Peki, hevâyı nasıl anlayabiliriz? Hevâ; bir itikad, ahlâk, dünya görüşü ve sosyal bir olaydır. İnsanların hiçbir davranışını “hüdâ”dan veya “hevâ”dan soyutlamak mümkün değildir. Hüdânın alâmetleri, kişinin Kur’an ve Sünnete bağlılığıyla belli olur.
Mekke’li müşrikler, müslümanların ölmüş hayvan etinden yememelerini
1327] 6/En’âm, 148
1328] 45/Câsiye, 18
1329] 2/Tâhâ, 11
1330] 28/Kasas, 50
HEVÂ
- 301 -
şöyle kınamışlardı: “Size ne oluyor ki, kendi ellerinizle öldürdüklerinizi (kestiklerinizi) yiyorsunuz da, Allah’ın öldürdüğünden yemiyorsunuz?” Bunun üzerine Allah Teâlâ, şüpheye düşen müslümanları şöyle uyardı: “Size ne oluyor ki, üzerine Allah’ın adı zikredilerek kesilenden yemiyorsunuz? Allah, zarûret halinde çaresiz (kalıp da) yemek zorunda kaldığınız şeyler dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu insanların çoğu, ilimleri olmadan (cehâletle) hevâlarına uyarak saptırırlar. Şüphesiz ki Rabbin, hadlerini aşanları çok iyi bilir.”1331 Bu âyette Allah Teâlâ, kendi emirlerine karşı ideoloji ve düşünce üretenleri, “mu’tedî” (haddi/sınırı aşan)lar olarak nitelendirmektedir. Vahye karşı ideolojiyle karşı çıkanlar, cehâletle (ilimleri olmadan) hevâları aracılığıyla aldanmaktadır.
Bugün demokrasi, hümanizm, liberalizm veya laisizme uyanların İslâm’ı müslümanların gözünde değersiz ve geçersiz kılmak için Mekke müşriklerinin ideolojik tavırlarına benzer davranışlar sergilemekteler. Birçok mürted ve müşrik, İslâm’ın hayat nizamı olmasını yasaklayarak insanlara sanki; “bu ortaçağ düşüncesi olan irticâya karşı uyanık olun” diyerek, bu uğurda akıl almaz çabalar sarfetmekteler. Müşriklerin, müslümanlar üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanların etlerinden yemelerini isterlerken, belli bir itikadı yaymak ve bir gayeye ulaşmak istiyorlardı. Allah da en basit bir hayvanın kesim işinde bile şirki ve Allah’tan gâfil olmayı kabul etmedi: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilmiş olan hayvanın etinden yemeyin; Çünkü o fısktır/günahtır. Şeytanlar dostlarına sizinle mücâdele edip tartışmaları için telkin ederler. Eğer onlara itaat ederseniz (üzerine Allah’ın adı anılmayan etten yerseniz) şüphesiz siz de onlardan (müşriklerden) olursunuz.” 1332
Günümüzde İslâm topraklarında egemenlik kuran güçlerin çoğu bu konumdadır. Müslümanların bu güçleri tanıyıp onlara karşı mücâdele etmeleri şarttır. Zira onlara itaatte şirke giden yollar vardır. Bugün İslâm topraklarında müslüman olduğunu söyleyenlerin birçoğu, mürted ve müşriklerin çağrısına kapılarak İslâm’ı, Kur’an yolunu bırakarak onların hevâsına uymuş, bunu kendilerine mücâdele yöntemi, dünya görüşü ve hayat düzeni olarak kabulle acı bir duruma düşmüşlerdir. Müşriklerin hevâsına uymak, müşrikleri velî edinmek ve dünya hayatına onların hâkim olması için yardımda bulunmak, zulmün en büyüğüdür. Allah Teâlâ, Rasûl-i Ekrem’e: “Bunun için dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların hevâlarına uyma”1333 buyurmuştur. Bunun için hevâ, şirkin ve küfrün özünü teşkil eder. Şimdi Allah hevâyı bize böyle tanıtırken; iktidar olmuş hevâya millî bir kurum olarak sahip çıkanlara ne denilecektir?
Hevânın en tehlikelisi de “ulemâ” (hoca, ilâhiyatçı, din adamı) kisvesinde olan insanlarda olmasıdır. Çünkü hevâ sahibi, sürekli Kur’an ve Sünnet nasslarının karşıtı, nefsinin hoşuna giden ideolojiyi üretir. Nassları zorla te’vil etmeye çalışanlar ve müteşâbih âyetleri, muhkem gibi yorumlayanlar, artık nasslara karşı aslında yavaş yavaş güven ve inançlarını yitirmektedirler. Allah Teâlâ, Kur’an’da hevâ âlimlerine en güzel örneği İsrâiloğullarından Bel’am bin Baura ile vermiştir. Bel’am ve benzerleri, o günden bu güne bâtılı hakka tercih edenlerin önderleri olmuştur. İşte Kur’an’da “hevâsını ilâh edinen” âyetinin en bâriz örneği Bel’am bin Baura gibi insanlardır. Allah’tan gelen hidâyete uyan insanlar peygamberleri
1331] 6/En’âm, 119
1332] 6/En’âm, 121
1333] 42/Şûrâ, 45
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendilerine önder edinmiş olan kişilerdir. Kendilerine hidâyet, güneşin aydınlığı gibi geldikten sonra dalâleti seçenler ise; Firavunları, Karun ve Bel’am’ları önder edinmiş kişilerdir. Bel’am kıssası, A’râf sûresi, 175-176. âyetlerde anlatılır.
Kur’an’daki Bel’am kıssasına dikkat edilince, Bel’am ile Sâmirî kıssası arasında büyük bir benzerlik olduğu görülecektir. Bel’am, Sâmirî ve Karun’un Firavun’la ortak özellikleri ise; hepsinin hevâya uymalarıdır. Demek ki hevâ, bu durumda, imanı inkâra götüren en saptırıcı bir yoldur. Zaten dalâlet yollarının hepsine birden hevâ denmesi, hüdâ yolundan çıkarmasından dolayıdır. Bu durumda, hevâ kavramının Allah’tan gelen ilâhî vahiy gerçeğiyle nasıl savaştığı daha iyi anlaşılır. İsrâiloğullarının Tevrat’ı, Hıristiyanların İncil’i tahrif ve tebdil edişlerinin ardında onların kendilerini saptıran âlim ve ruhbanlarının hevâsına uymaları vardır. Öyleyse hüdâ, iman; hevâ ise, dalâlettir.
Hevânın esâretine giren topluluklar, sonunda helâk olmaya mahkûmdurlar. Çünkü bir toplulukta hüdânın yerine hevâ, hakkın yerine bâtıl hâkim olursa, orada hayat fesada uğramış ve Allah’tan gayrı ilâhlara ibâdet edilmeye başlanmıştır. Hüdânın, hevâya üstün gelebilmesi için, iman ve hüdâ ümmetinin Kitaba bütün gücüyle sarılması ve O’nun uğrunda kuvvetli bir kıyamı başlatması gerekir. Öyle bir kıyam ki, yeryüzünde hâkimiyeti yeniden Allah’a iman edenlerin eline vermeli ve hüdânın (İslâm’ın) rahmet ve şefkat medeniyetini yeniden akıllarda, ruhlarda ve kalplerde kurmalı. Bu da insanların akıllarını, kalplerini, düşünce ve duygularını baskı altına almış olan hevâ, bid’at ve câhiliyye ilâhlarına karşı bir “iman savaşı” başlatmak ve bunun için gerekli olan hazırlığı tamamlamakla olacaktır.
Câhiliyyenin tamamı hevâdır. Bu hevâları sebebiyle insanlar, İbrâhim’in (a.s.) hanif/Allah’ı birleyen dinini terkedip putlara tapmaya başladılar. Hevâ bugün dünya toplumlarının büyük bir kısmının dini haline gelmiştir. İnsanların çoğunun akıllarına hevâları hâkim olmuş durumda. Çağdaş uygarlık ve yenidünya düzeni, globalleşme dedikleri şey, batının dünyayı sömürüp tahakkümü altına almak için insanlığın zihnine yerleştirmek istediği çağın en tehlikeli hevâsıdır. Hevâ, bir din haline gelmiş ve kendine has bir inanç, ahlâk, ekonomi, siyaset, eğitim-öğretim düzeni oluşmuştur. Eski câhiliyye müşriklerinden çok daha düzenli ve güçlü propaganda araçlarıyla yerkürenin dört bir yanına bu dinin ahlâk ve sistemi yayılmaktadır.
İnsanların çoğu, hevâ dinine mensuptur. Ve halkın çoğunluğuna uymak, hevâ dinine girmektir. “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmazlar ve ancak yalan söylerler.”1334 Hevânın İslâm’dan daha yoğun bir karakter arzetmesi, hevâî insanların hüdâya bağlı müslümanlardan sayıca daha çok olmasına gelince, bu, insanların nefislerinde, sevdikleri ve hoşlandıkları şeylere karşı direnç yönüyle çok zayıf ve istekli olmaları, bunda aceleci olmaları ve dünyanın imtihan vesilesi olmasındandır. Ancak, Allah’a kulluğun hakikati olan İslâm’da, insanın istekleri, arzuları, zevkleri ve davranışları belli fıtrî ve insanî disiplin içindedir. Dünyadaki nimetleri hazır bulmanın kendisine bir öncelik ve haklılık verdiğini zanneden insan, ilâhî disiplinlerin kurallarını ağır bulup nefsinin ve de şeytanının arzuları karşısında ilâhî
1334] 6/En’âm, 116
HEVÂ
- 303 -
emri hiç kabul etmeyebiliyor. 1335
Müslümanım diyen nice insan, direkt veya dolaylı olarak hevâyı ilâh edinmekte. Ya ahlâkî konularda keyfinin gereğini haram helâl demeden yerine getirerek, ya toplumun hevâsına uyarak veya tâğutların hevâlarından ortaya çıkmış düzenlerini benimseyip gönülden itaat etmekle hevâîliklerini gösteriyorlar. Nice insan da yahûdi ve nasrânîlere, siyonist ve materyalistlere dost olanların hevâlarına uyarak, Allah’ın hüdâsına teslim olma gayreti içinde olan şuurlu müslümanları azınlık haline getiriyorlar.
Hevâlarına kulluk yapanların ellerine ne geçiyor dersiniz? Âhireti ne karşılığında satıyorlar? Dünyada kazandıkları neler? Ya kaybettikleri? Kendi hevâlarına veya itaat ve taklit ettiklerinin hevâlarına uyanlar, kendi hevâlarını doyurup tatmin edebiliyorlar, netice de gerçekten zevk alıp dünya huzuruna erebiliyorlar mı dersiniz? Peki, kendilerine kulluk yaptıkları müstekbirleri memnun edip ciddi bir menfaat elde edebiliyorlar mı? "Milletlerine (dinlerine) uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da asla senden râzı (hoşnut) olmayacaklardır. De ki: 'Doğru yol/hidâyet, ancak Allah'ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." 1336
Hevâlarına uyan kişilerin egemen olduğu bir toprak parçasında fesadın yaygınlaşmaması mümkün değildir. Kişilerin hevâları çatışır ve bunun sonucu olarak “fitne” kabarır, “fesat” artar; yeryüzü zulmün, haksızlığın, öldürmelerin, işkencelerin merkezi haline gelir.
Hevânın İtikadî (ve Mezhebî?) Boyutu; Ehl-i Ehvâ
“Ehl-i ehvâ”, “ehl” kelimesiyle “nefsânî arzu ve eğilim” mânâsındaki “hevâ”nın çoğulu olan “ehvâ” kelimesinden oluşan “ehl-i ehvâ” (ehlü’l-ehvâ) tamlaması, sözlükte “nefsin arzularına uyanlar” anlamına gelir. Terim olarak “inanç ve davranışlarını, peygamberlerce tebliğ edilen ilâhî emirlere dayandırmaksızın sadece beşerî görüş ve arzulara göre oluşturanlar” şeklinde tanımlanabilir.
Kur’ân-ı Kerim’de ehl-i ehvâ tâbiri geçmemekle birlikte; yahûdiler, hıristiyanlar, müşrikler, putperestler, âhireti inkâr eden topluluklar gibi değişik zümrelerin Hz. Peygamber’e vahyedilen Kur’an’a iman etmeyip beşerî arzularına (hevâ-ehvâ) uydukları bildirilmiş, Rasûl-i Ekrem’e de onların din diye ileri sürdükleri arzularına uymaması emredilmiş, böylece beşerî görüşlere dayanan anlayışların din haline getirilmesinin yanlışlığına dikkat çekilmiştir. İslâm literatüründe bu tâbirin ortaya çıkışında Kur’an’daki bu kullanımların etkili olduğu düşünülebilir.
Hicrî II. yüzyıldan itibaren İslâm literatüründe yer alan bu tâbirle ilgili İmam Şâfiî, “er-Reddü alâ ehli’l-Ehvâ” (Ehl-i Ehvâya Reddiye) adıyla bir eser yazmıştır. Bu tâbirle, İslâm dışında kalan grupları veya İslâm’dan çıktığına hükmettiği bid’at fırkalarını kasdettiği söylenebilir. II. Yüzyıldan sonra itikadî mezhepler hakkında yazılan kitaplarda ehl-i ehvâ tamlaması ehl-i bid’atla eş anlamlı olarak kullanılmıştır. İbn Hazm’ın el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâ ve’n-Nihal adlı meşhur eserinde, daha çok semâvî kitapları tahrif edip beşerî arzuları doğrultusunda
1335] Kur'an'da Hevâ Kavramı, Muhammed Emin, Misak Dergisi
1336] 2/Bakara, 120
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oluşturdukları dinî-felsefî anlayışları benimseyenleri kapsayacak şekilde geniş bir anlam verdiği görülür. Dinlerin ve mezheplerin tasnifi konusunda otoritelerden biri sayılan Şehristânî, bazı açılardan isabetli bir yaklaşımla ehl-i ehvâ tâbirine önemli bir açıklık getirmiştir. Ona göre insanlar inanç bakımından “ehlü’l-ehvâ ve’n-nihal” ve “ehlü’d-diyânât ve’l-milel”, yani kısaca “ehl-i ehvâ ve “ehl-i din” olarak iki kısma ayrılır. Varlıklar ve olaylar hakkındaki inançlarını ilâhî bir kaynağa dayandırmadan sadece kendi görüşlerine ve arzularına göre oluşturan insanlara ehl-i ehvâ denir.
Câhiliyye Araplarının görüşleri, Sâbiîler, çeşitli felsefî ekollere mensup filozoflar, bütün putperestler, yıldızperestler, materyalistler, Brahmanlar ehl-i ehvâ içinde mütâlaa edilir. İtikadî fırkaların doğmaya başladığı hicrî II. (milâdî VII.) yüzyıldan itibaren ortaya çıkıp literatüre geçtiği anlaşılan ehl-i ehvâya ilişkin görüşler iki noktada toplanmaktadır. a) Ehl-i ehvâ, ehl-i sünnet dışında kalan bütün İslâmî fırkaların ortak adıdır. b) Bu tâbir, inanç konularında ilâhî bir kitaba dayanmayan beşerî görüşleri benimseyenlere verilen addır. Ancak Kur’ân-ı Kerim’in yanı sıra bazı hadislerde hevâ ve ehvâ kelimelerinin, semâvî kökenli de olsa muharref olduklarından İslâm dışında kalan bütün dinleri veya ilâhî kaynaklı olmayan inançları içine alacak şekilde geniş bir muhtevâ kazanması dikkate alınarak ehl-i ehvânın müslüman olmayan herkesi ifade eden bir tâbir olarak kabul edilmesi (ve müslümanları hangi mezhepten olursa olsun kapsamaması) gerekir.
Selefiyye’ye mensup olan hadis âlimleriyle onların etkisinde kalan bazı ehl-i sünnet kelâmcıları ehl-i ehvâyı bid’at fırkalarından oluşan ehl-i kıbleye hasretmek istemişlerdir. Ancak bu görüşün isabetli olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira itikadî konularda aklın desteğine başvurmak veya nassları akılcı bir yaklaşımla anlamaya çalışmakla dinî konularda nefsânî arzular istikametinde hareket etmek ve duygusallığı ön plana çıkarmak arasında büyük farklar vardır. Çünkü Kur’an hevâ ve ehvâya uymayı değişik zümrelerden oluşan kâfirlere nisbet etmektedir. Ehl-i bid’atı kâfir kabul ederek ehl-i ehvâ ile özdeşleştirmek ise ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceği ilkesine aykırı düşer. Ehl-i ehvâ ile ehl-i bid’atın farklı anlamlar taşıdığını ve ehl-i ehvânın kâfirler hakkında kullanılması gereken bir tâbir olduğunu kabul etmek daha uygun bir davranış olur. 1337
“Hevâ” ve “ehl-i ehvâ”yı daha iyi tanımak için dinde sonradan icad edilen bid’atlere de dikkatle bakmak gerekir. Bid’atin “hevâ” ile güçlü bir bağı vardır. Çünkü nefis, bid’ati ancak “hevâ”ile ihdas eder. Dinde sonradan çıkan ibâdet, zikir, duâ, namaz şekilleri tamamen hevânın ürünü bid’atlerdir. İşte bid’atle hevânın ortak noktası da budur. Çıkış kaynakları Kur’an ve Sünnet değildir. Bu ilişkiden dolayı “ehl-i ehvâ”ya bazı âlimler, “ehl-i ehvâ ve’l-bid’at” derler.
Ehl-i ehvâ ve’l-bid’at; Allah’ın şeriatında noksanlığın veya fazlalığın olduğuna itikad ederek kendi hevâ ve heveslerine göre şeriate eklemede veya çıkarmada bulunan “ehl-i ehvâ ve’l-bid’at, hem Allah’ın hem de mü’minlerin düşmanlarıdır. Allah Teâlâ, hayat kitabımız Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız (olanlar)ı dost edinmeyin.”1338 Bu âyetin yorumunda İmam Gazzâli, şöyle diyor: “Bu âyette geçen “düşman” kelimesinden murad;
1337] Yusuf Şevki Yavuz, TDV. İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 505-507
1338] 60/Mümtehıne, 1
HEVÂ
- 305 -
insanları, bid’atlerine dâvet eden bid’at sahipleridir. İnsanları teşvik ettikleri bu bid’at, küfrü mûcip olan bir bid’atse, bu bid’at sahibi, zimmîlerden de kötüdür. Çünkü bu adam, ne cizye verir, ne de zimmîlik bağlantıları ile müsâmaha edilir. Şâyet, küfrü gerektiren bid’atlerden değilse, (Allah ile kendi arasındaki hali) kâfirden ehvendir; fakat bunu reddetmek, kâfiri reddetmekten daha önemlidir.
Çünkü kâfirin kötülüğü başkasına geçmez. Müslümanlar onu kâfir bilir ve sözüne kıymet vermezler. Kendisi de müslüman olduğunu iddia etmez; ama bid’atine dâvet eden ve bid’atinin hakikat olduğunu zanneden bid’atçi, halkı aldatır ve kötülüğü müslümanlara da sirâyet eder. Buna karşı husûmeti izhar etmekte, sırt çevirip hakarette bulunmakta, bid’ati sebebiyle aleyhinde olmakta ve insanları ondan nefret ettirmekteki müstahaplık, daha kuvvetlidir. Yalnız iken verdiği selâmı iâde etmekte beis yoktur. Şâyet, tarafına bakmamak ve kendisine iltifat etmemekle, bid’ati sebebiyle bu vaziyete düştüğünü anlar, kendisine tesir ederek bid’atinden vazgeçme ihtimali olursa, selâmına mukabele etmemek daha evlâdır. Zira selâmı almak, her ne kadar vâcip ise de, bazı sebeplerle bu vâcip, düşer. Hamamda olmak ve kazâ-i hâcette bulunmak gibi. Hâlbuki onu bid’atinden menetmek gayesi daha da mühimdir. Şâyet kalabalıkta selâm vermişse, cevap vermemek daha evlâdır. Böylece insanları kendisinden nefret ettirir ve herkesin gözü önünde bid’atini takbih etmiş olur. Yine bu gibilere yardımda bulunmamak daha iyidir. 1339
Eh-i ehvâ ve’l-bid’atin egemen olduğu toplumlarda; yalancı bir din, tevhid dini ile karşı karşıyadır. Ehl-i ehvâ ve’l-bid’at, Hz. Peygamber zamanında olmayan bir dinin savunucusudur. Tevhidî hareket ise, Hz. Peygamber zamanında kemâle eren dinin savunucusudur. Dolayısıyla tevhidî hareket ile ehl-i ehvâ ve‘l-bid’at iki zıt kutupturlar. Sünnet ile bid’atin birleşmesi mümkün olmadığı gibi; bu zıt iki kutbun da birleşmesi mümkün değildir. Çünkü tarih, gece ile gündüzün birleştiğini kaydetmemiştir.
Ehl-i ehvâ ve’l-bid’at; hile ve tuzakların üzerine binâ olunmuş itikadî, amelî ve ahlâkî bir anlayıştır. Bunun için ehl-i ehvâ, ehl-i bid’atın oluşturduğu meclisleri, sohbetleri, cemaatleri terketmeliyiz. İbn Abbas (r.a.) şöyle diyor: “Ehl-i ehvâ ile beraber oturma; zira ehl-i ehvâ ile beraber oturma hali, kalpleri hasta eder.”1340 İslâm nizamının hevâlara, bid’atlere, hurâfelere tahammülü yoktur.
Ehl-i ehvâ ve’l-bid’at; sırât-ı müstakîmin dışına çıkan ve çıkmaz sokaklarda çıkar yol arayanların oluşturdukları bir cehâlet cephesi olarak, İslâm coğrafyasının sosyal ve siyasal iktidarını elinde bulundurmaktadır. Bu nedenle işgal altındaki İslâm coğrafyasına ve bütün dünyaya İslâm’ı hâkim kılmaya çalışan Tevhidî hareket, kendisini sırât-ı müstakîmden saptırmak isteyen ehl-i ehvâ ve’l-bid’ate karşı uyanık olmalıdır. 1341
Hevânın Kişisel ve Toplumsal (Ahlâkî) Boyutu;
Hevâî İnsanlar Topluluğu
Hevâ bir boşluktur. Kişinin herhangi bir iç dayanağa sahip olmamasıdır. Bu
1339] İmam Gazzâli, İhyâi Ulûmi’d-Din, c. 4, s. 278
1340] İmam Acurrrî, Eş-Şeriat, s. 61
1341] Mustafa Çelik, Tevhidî Hareket ve Ehl-i Ehvâ ve’l-Bid’at, Misak Dergisi
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durum ise, kişinin her türlü etkiye açık olmasını, rüzgârın esişine göre vaziyet almasını doğurur. Kişiliksiz, hafif meşrep hale getirir. İşte bu tablo, dengesizliğe iten en müsait bir atmosferdir. Böylesine bir fert ve onlardan oluşmuş toplumlar, her türlü zulmü işleyebilir, haksızlık yapabilir. Nitekim Kabil'in, kardeşi Hâbil'i öldürmesi, "nefsinin kardeşini öldürmesini kendisine hoş göstermesi, onun da nefsine/hevâsına itaat etmesinin"1342 sonucudur. 1343
Takvâ giysisine bürünmeyen insan, çoğu zaman, nefsinin arzu ve irâdesini kendine rehber edinir. Arzu ettiğini elde etmek için nice zahmetlere katlanır, dolambaçlı yolları aşmaya çalışır. “Bu konuda İslâm’ın koyduğu hüküm nedir, bu arzum ve yaptığım Allah’ın rızâsına uygun mudur? Bunu Peygamberimiz’in huzurunda olsam yapabilir miyim? Yapmış olsam Efendimiz’in tavrı ne olurdu?...” gibi soruları ve cevaplarını hatırına bile getirmez. Hep kendi basit hesabını yapar ve planını kurar. Öbür âlemi unutur. Hâlbuki imanın insanı kurtaracak dereceye ulaşması için, insanın arzu ve irâdesini Hz. Peygamber’in getirdiği ahkâmın peşine takması gerekir. 1344
İnsanoğlu, ibâdet için yaratılmıştır.1345 Fıtrat, nübüvvet ve Kitab gibi ilâhî yardımlara rağmen Allah’ı tanıyıp ibâdet/tapınma ihtiyacını O’na yönlendiremeyen hevâî tipler, her şeyden önce kendi arzularını, zanna dayanan bilgisizce görüşlerini, yanlış kanaatlerini, sapkın düşüncelerini, yani tek kelimeyle “hevâ”larını tanrılaştıracaklardır. Başka bütün putlar, hevâ putunun gölgesinde ortaya çıkacaktır. Hevâ putunu devirdiğinizde diğer putlar kendiliğinden devrilecektir.
Allah’a teslim olmayan kimsenin, bilinçsiz de olsa kendini (hevâsını) tanrılaştırdığı gibi; sadece Allah’ı en büyük kabul edip O’nu tekbir etmeyen kişi de kendini (nefsini, görüşünü, aklını...) en büyük görür. Her nimeti Allah’tan bilip sayısız nimetler için Allah’a şükür ve hamd etmeyen insan, bu fıtrî ihtiyacı, kendini övmekle, kendini methetmekle gidermeye çalışır.
Yine, hevâî şahıs, yaptığı sayısız hatayı kendi üzerine almaz da, nefsini yanlışlardan, kusurlardan, yanılgılardan uzak göstermek ister. Bunun da sebebi, ruhun Allah’ı tesbih etme ihtiyacını, gerçek hedefi olan Allah’a, O’nu tüm noksan sıfatlardan tenzih etmeye, tesbih etmeye yanaşmayan insanın hem kul hem tanrı olması gibi çelişkisidir bu. Hevâsı, yani kendisi bir taraftan tanrı rolünü üstlenirken, bir yandan da hevâ sahibi insan kulluk rolü oynar, arzusu neyi emrediyorsa ona teslim olup kendisi onun pespâye bir kulu ve kölesi olur. Bu iki zıt özelliğin (tanrılık-kulluk) aynı kişide bulunması ise tam bir anarşidir, kaostur, fitnedir, fesaddır, zulümdür, çelişkidir, karakter bozukluğu, şizofreni ve çifte standartlılıktır. Çünkü zıtlar birleşmediği halde, bu iki taban tabana zıt şeyi birleştirmeye kalkışmak, sadece küstahlık değil; sünnetullahın (Allah’ın yeryüzündeki yasalarının) çiğnenmek istenmesidir. Bu zulmün fecî cezasını, başta kendisi çekecek olan hevâî kişi, sonra ilişkide bulunduğu canlı cansız tüm çevresine hastalık bulaştırdığından cezasını topluma da çektirecektir. “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey)
1342] 5/Mâide, 30
1343] Yaşar Düzenli, Kur'an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, s. 267
1344] Halil Atalay, Fikrî Tevhide Doğru, s. 17
1345] 51/Zâriyât, 56
HEVÂ
- 307 -
fesada (bozulmaya) uğrardı…” 1346
Yaratılış gayesini unutan insan, doymak bilmeyen canavar olan hevâsını tatmin etmek için hayat boyu çalışır, koşturur durur. Tüm enerjisini hevâsını doyurmak için harcayan, yine de onu tümüyle tatmin edemeyen zavallı, olumlu tüm cihazlarını, yani zihnini, bilgisini, sevgisini... tanrılaştırdığı bu canavarın hizmetine verdiğinden hakkı anlayamayacak, doğruları göremeyecek, işitemeyecek hale gelir. “Andolsun Biz cin ve insandan birçoğunu (sanki) cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, lâkin onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.”1347 Hevâlarının emrine, denetim ve kulluğuna giren insanların; hakkı, Kur’an’ı ve Peygamber’in tebliğini anlayıp kavrayamadıklarını Rabbimiz şu ifadelerle anlatır: “Onlardan kimi gelip seni dinler. Fakat senin yanından çıkıp gittikleri zaman, kendilerine bilgi verilenlere derler ki: ‘az önce ne demişti? (anlayamadık).’ Bunlar, Allah’ın kalplerini mühürlediği hevâlarına uyan kimselerdir.” 1348
Hevadan kurtulmak veya onun etkisine hiç girmemek için, hevânın zıddı hüdâya yönelmek gerekmektedir. Bunun için de hevânın, hedefini tersine çevirdiği, yozlaştırdığı tekbir, tesbih ve hamde sarılmak gerekiyor. Hevânın hoşlanmadığı gerçek tekbire, hamde, tesbihe ve bütün bunların en güzel şekilde içine serpildiği tevhid eylemi namaza sarılmak, hevâ zehrine panzehir olacaktır. Bütün bunlar, Allah'ın yardımıyla ve onun hüdâsı/hidâyetiyle olacaktır. Allah'ın hüdâsı ise, başta Kur'an olmak üzere, nübüvvet, yani Peygamber rehberliği/sünnet ve bu iki kaynağa bağlı olan selim akıl ve fıtrattır.
Hevâyı tanımak, hüdâya giden yolu açar. Çünkü inkârı inkâr etmek ispata götürür. Kötüyü kötüleyen iyiye ve iyiliğe ulaşır. Yanlışın yanlışlığını ortaya koymak kişiyi doğruya erdirir. Ters yönün tersine gitmek, insanı düze çıkarır. Kur’an, kötü tipleri (Nemrud, Firavun, Hâmân, Karun, Bel’am, İblis vb.) onların kötülükleri anlaşılıp onlar gibi olunmasın diye, o kötülerden yola çıkılıp iyiliğe yol açılsın diye anlatır. Kötü ahlâklı kimse, itici davranışlarıyla kendine ve kendi çirkin ahlâkına düşmanları çoğaltırken, farkında olmadan iyi ahlâkın güzelliklerini tebliğ etmiş olur.
Hevâ; şehvetin, hırs ve şeytanın emrine insanı teslim etmekle, ruhu aşağılara düşürmeye ve bayağılıkların hizmetine sokmaya çalışan İblis oyuncağıdır. Hevâsına kul olan kimse, kötülüğe âşık, harama düşkün, sefâhete hayran, nâhoş zevklerle sarhoş olur. Pislerden ve pisliklerden hoşlanan zavallı biridir o. Hayırlı işlerde tembel ve ürkek, şerde cesur ve atılgan, bozuk bir karakter, tağyîr edilen bir fıtrat, tahrif edilen ölçü... Bunlar hep hevânın eseri ve hevâî insanın renksiz veya çok renkli, yüzsüz veya çok yüzlü yapısı, kişiliksiz veya çok değişken şahsiyetidir.
Hevâî tip, Allah’ın hükmüne ve hakemliğine başvuracağına, kendi hevâsının yargısına mürâcaat eder. Doğru ve yanlışın, güzel ve çirkinin ölçüsü kendi hevâsıdır (arzusu, menfaati, görüşü, beşerî ideolojisidir). Bu, şehvet denilen
1346] 23/Mü’minûn, 71
1347] 7/A’râf, 179
1348] 47/Muhammed, 16
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şiddetli ve çirkin eğilimlerin kıble edinilmesidir. Hevâlîler, yaratılış amaçlarını akıllarıyla düşünmezler. İnsan ülkesinde ins ve cin şeytanlarının yardım ve hileleriyle, kalp adlı kralın da gafletinden yararlanarak yönetimi ele geçiren hevâ, egemenliğini pekiştirmek için, kendine karşı devrim yapabilecek düşman olan kalbi, selim aklı, fıtratı, vicdanı, haram-helâl, ayıp-günah duygusunu zincirlere bağlar, prangalara vurur. Artık ilâhlaşan ego, insan ülkesindeki fıtrî düzeni sarsmakta, dengeyi bozmakta, her şeyi altüst etmektedir. Kalp yerine nefsin tek egemen olduğu hevâî insan, sadece gözüyle düşünmekte, doymak bilmeyen midesine/aç gözüne hizmet etmekte, gücünün ve imkânının yettiği her istediğini yapmayı özgürlük saymaktadır.
Hevâsının gösterdiği istikamette imkân ve gücünden başka hiçbir hudut/sınır tanımayan insandır hevâsını tanrı edinen. Hiçbir dâvânın adamı olamayan, günü birlik yaşayan, tek dünyalı, tek gözlü, aç gözlü, at gözlüklü, dolayısıyla hakka karşı kör gözlü biridir o. Nefsinin zaafları, yani hevâsı doğrultusunda hareket eden, hoppa, hafifmeşrep, hayvanî zevkler peşinde koşan, heves ve arzularına düşkün ve düşük kişilere halk arasında “havâî” denir ki, aslı “hevâî”dir; hevâî, yani hevâsına uyan. Boşvermiş bir tiptir hevâî insan; top kafalı, top gibi içi boş (yani hava/hevâ ile dolu) kafa, top gibi boş şeyleri endâd edinerek, hevâ putuna ortak tanrılar arayan Hak’tan gâfil insancık... Allah’a ibâdete zamanı yoktur bu hevâî kişinin; ama faydasız bilgilere, magazin denilen âdî dedikodulara, muzır uğraşlara, geyik muhabbetlerine ve de çeşit çeşit haramlara hem vakit, hem fırsat, hem para ayırabilir. Eğlencede “ayıp”, hele hele “haram” diye bir engel tanımaz. Müzik tutkunu, tv. tutsağı, ilim yerine filmi tercih eden, haram-helâl diye bir ölçüyü unutan, nefsinin kulu kölesi bir tiptir hevâî. Ve bunların oluşturduğu insanat bahçesidir hevâ düzeninin oluşturduğu hevâî toplum.
Haram modayı mubaha, kumarı helâl ticarete, dünya rahatını âhiret saâdetine bilinçsizce tercih eden hevâî kimseler, nefis ve hevâlarına kulluk yapmayı Allah'a kulluğa, O'na teslim olmaya yeğlemiş insanlardır. “Özgürlüğüme kimseyi karıştırmam, memlekette demokrasi var, ben istediğimi yaparım” diyen, buna rağmen nefsinin kulu, kölesi olup arzuları tarafından yönlendirilen ve onun için de hevâsına tapınan, kendini tanrılaştıran azgın bir karakter, dejenere olmuş bir kişilik, menfaatperest bir tip... Yararlı-zararlı, helâl-haram demeden imkânının elverdiği her türlü gıda ile midesini doldurur, hatta bunu yaşama gayesi edinirken; ruhunun hemen hiçbir ihtiyacını giderip tatmin etmeye çalışmayan, süflî arzularının elinde oyuncak bir zavallı...
Bütün bunlar, kızılmaktan ziyade acınacak, çevre ve düzen kurbanlarıdır. Bizim yitik çocuklarımızdır bunlar. Kendilerine gelmeleri, benliklerini bulmaları, bayağı esâretten kurtulmaları için bize çok şey düştüğünü değerlendirmek içindir bu ifadeler. Yoksa, bu tiplerin özelliklerini anlatıp kendimizi onlarla mukayese ederek temize çıkarmak için anlaşılmamalı. Ve daha önemlisi, farkında olmayarak da olsa bu özelliklerin en küçüğü bizde, sorumluluğunu yüklendiğimiz yakınlarımızda var mıdır? Akrabalarımızda, komşularımızda, iş yerlerimizde, çevremizde, kısaca bizim ulaşabileceğimiz yerlerde hiç bulunmadığını iddia edebilir miyiz bu tiplerin? Bu konuda bize neler düşüyor? Bu sorulara, boş verirsek, ya da bu hastalıkları tedâvi için doktor rolünü üstlenmez, yakın çevremize kadar gelen bu hevâî ateşin tutuşturduğu yangını, havayı kaplayan ateşleri söndürmek için itfaiyecilik yapmaya çalışmazsak, bu tipler, dünyada değilse bile âhirette
HEVÂ
- 309 -
yakamıza yapışabilirler, bulduğumuz güzellikleri niye kendilerine ulaştırmadığımızın hesabını sorabilirler.
Hevâî tipin nasıl oluştuğu, sebepleri iyi değerlendirilmeli, sivrisinekle mücâdele için bataklığın kurutulmasının şart olduğu unutulmamalıdır. Hevâî düzen ve onun kurumları, düzenin oluşturduğu toplum yapısı ve çevre şartları değişmeden, ürünlerin değişmesini beklemek doğru olmaz. Düzen, müslüman gencin oluşmasını her taraftan engellerken, kurum ve kurallarıyla hevâî insanın ihtiyacı olacak, nefse hoş gelen her çeşit fitne ve fesadı, fuhuş ve kumarı... desteklemekte, hevâî insan, bu sistemin mücâdele ettiği değil; oluşturmayı hedeflediği tip olmaktadır. Darbe ile ele geçirdiği İspanya’yı kırk sene yöneten Franco, "nasıl halk ayaklanmadan bu kadar uzun süre iktidarda kaldın?” diye soranlara şöyle diyordu: “Futbol, müzik, kumar ve uyuşturucu sâyesinde!” İnsanları bunlarla meşgul edince, başka şeylere ayıracak zamanları kalmayacaktır. Bir de buna hayat pahalılığı, işsizlik, particilik, tv. hastalığı, kahvehane hayatını da eklerseniz, hevâî düzeninizi değil kırk, yüz kırk sene de sürdürürsünüz. Ama unutmamalı ki, onların hevâî düzenlerini sürdürmeleri için hesabı varsa, Allah’ın da; sadece Allah’a kulluk yapan mü’minlerin de bir hesabı vardır: “Zâlimler, hangi inkılâbla devrileceklerini, nasıl bir dönüşe (âkıbete) döndürüleceklerini yakında bilecekler (ve görecekler).” 1349
Hevânın hâkim olduğu kalp, her türlü bireysel ahlâksızlığın, toplumsal fesâdın, her çeşit pislik, kötülük ve zulmün kaynağı olan şirkin bulaşıcı mikroplarının toplandığı yerdir. Müslümana yakışan, nefis kaynaklı hevâya değil; ilâhî kaynaklı hüdâya tâbi olmaktır. Başkalarının hevâsına değil; ilme/vahye sarılmaktır. Esselâmu alâ men ittebea'l-hüdâ. Hevâya değil; hüdâya tâbi olanlara selâm olsun!
1349] 26/Şuarâ, 277
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Kur’ân-ı Kerim’de Hevâ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (38 yerde): 2/Bakara, 87, 120, 145; 4/Nisâ, 135; 5/Mâide, 48, 49, 70, 77; 6/En’âm, 56, 71, 119, 150; 7/A’râf, 176; 13/Ra’d, 37; 14/İbrâhim, 37, 43; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 16, 81; 22/Hacc, 31; 23/Mü’minûn, 71; 25/Furkan, 43; 28/Kasas, 50, 50; 30/Rûm, 29; 38/Sâd, 26; 42/şûrâ, 15; 45/Câsiye, 18, 23; 47/Muhammed, 14, 16; 53/Necm, 1, 3, 23, 53; 54/Kamer, 3; 79/Nâziât, 40; 101/Karia, 9.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî; Ahkâm, 16; Tefsir 33/7; Nikâh 29.
Müslim, İlim 6, 7, 13
Tirmizî; Fezâilu’l-Kur’an, 14; Mukaddime, I/90
Ebû Dâvud; Sünnet, 2-4; Edeb 116
Ahmed bin Hanbel, Müsned; 2/34, 974/102, 423; 6/2022
Dârimî; Mukaddime 16, 30, 35
Ferrâ el-Beğavî, Mesâbihu’s-Sünne, -Beyrut, 1987- I/160
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 212-213; 302
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 400
3. Tefsîr-i Kebir (Mefâtihu’l-Gayb), Fahruddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 3, s. 404-405
4. Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 229
5. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. C. 8, s. 225-232
6. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s.171-174
7. TDV. İslâm Ansiklopedisi, (M. Çağrıcı), TDV Y. c. 17, s. 274-276; (Y. Ş. Yavuz), c. 10, s. 505-507
8. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Harun Ünal), Şamil Y. c. 2 s. 397
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s.276-281
10. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 264-266
11. Kur’anda Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 190-193
12. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 254-255
13. Kur'an'da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y. s. 145-150
14. Kur'ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s. 84
15. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. s. 90-91
16. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 17-23
17. Merak Ettiklerimiz, Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 420-423
18. Kur'an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, s. 265-268
19. Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç, s. 74-84
20. Kur'an'da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, s. 203-206
21. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 43-46
22. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 203-207
23. Kur'an'da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 289-290
24. İslâm Düşüncesinde Ahlâk, Mustafa Çağrıcı, s. 30-31
25. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 17-23
26. İhyâi Ulûmi'd-Din, İmam Gazzâli, Bedir Y. c. 3
27. Kur'an'da Hevâ Kavramı, Muhammed Emin, Misak, s. 31-32
HEVÂ
- 311 -
Kavram no 72
Diğer Dinler 2
Bk. Yahudiler; İncil; Hz. İsa; İslâm
HIRİSTİYANLAR
• Nasârâ ve Hıristiyan; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hıristiyanlık
• Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları
• Hıristiyan Âmentüsü
• Hıristiyanlıkta İbâdet
• Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
• Hz. İsa
• Hıristiyanlara Göre Hz.İsa
• Aslî Günah ve Keffâret İnancı
• Kitab-ı Mukaddes’e Göre Barış ve Savaş Anlayışı
• Hıristiyanlıkla İlgili Temel Kavramlar ve Anlamları
“Şüphesiz senden evvel peygamberlere iman edenler, yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi, onlar üzülmeyeceklerdir.” 1350
Nasârâ ve Hıristiyan; Anlam ve Mâhiyeti
Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinin, daha sonra tahrif edilmiş, bozulmuş şekline hıristiyanlık diyoruz. Hıristiyanlık, vahy ve kutsal kitaba dayanan, esas itibariyle İslâm dininin o günkü şekli olan ilâhî kaynaklı bir dindir. Hıristiyan kelimesi Kur’an’da geçmez. Bu anlamda “nasrânî”1351kelimesinin çoğulu olan “nasârâ” kelimesi kullanılır. Nasrânî, hıristiyan; nasârâ hıristiyanlar demektir. Hıristiyanlık için de “nasrâniyye” kelimesi kullanılır. Nasrâni ve Nasârâ kelimesinin anlamı ve hıristiyanlar için kullanılması konusunda iki değerlendirme yapılır:
1- Kelime, Nâsıra veya Nasran adlı köyden olanlar anlamındadır ki, Hz. İsa ve havârileri bu köye nispet edilirler. 2- Yardım ve destek anlamındaki nusret veya nasr kökünden yardım edenler, yardımcılar anlamındaki ensâr kelimesine nispet edilmiştir. Âl-i İmrân sûresi 52. âyetinde Hz. İsa’nın yardım talebine havârilerin olumlu cevap vermeleri sebebiyle havâriler için ensâr kelimesi kullanılır. Bu deyimden yola çıkılarak havârilere ve tüm hıristiyanlara “yardım edenler” anlamında nasârâ denmiştir.
Bu dinin mensupları, batı dillerinde “christian” , Türkçede “hristiyan” (hıristiyan) şeklinde adlandırılır. Bugünkü İncillerde bu kelime, Grekçe “Christos yanlısı” anlamında “christianos” şeklinde geçer. Christos, İbrânicede “kutsal yağ sürülmüş, yağlanmış” anlamına gelen “Maşiah” (Mesîh) kelimesi, “gelecek olan
1350] 2/Bakara, 62
1351] 3/Âl-i İmrân, 67
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yahve’nin kutsanmışı”nı veya “kralı”nı ifade ederken, bunun Grekçe’deki karşılığı “Christos” İncillerde Hz. İsa’ya isim-lakap olarak verilmiştir. Grekçe “Christos” ve Latince “ianos” ekinden oluşan “christianos (Latince, “christianus”) kelimesi, daha sonra halk dilinde “chrestianus” şeklini almıştır. Türkçe söylenişi ile hıristiyan kelimesi, buradan kaynaklanmaktadır.
Hıristiyanlık, başlangıçta hak dinin tüm vasıflarını içeren, çok sade bir tevhid dini idi. Yani İslâm’ın o günkü şekliydi. Bu hakikat Kur’an’da nice âyette vurgulanır. “İsa açık delillerle gelince, şöyle dedi: ‘Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na ibâdet edin. İşte bu, doğru yoldur.’ Ama aralarından çıkan gruplar, birbirleriyle ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azâbı karşısında vay o zulmedenlerin haline!”1352 Âyette vurgulandığı gibi, Hz. İsa, bir peygamber olarak gönderilmesindeki amacı, açık bir şekilde ifade etmesine rağmen, onun bu dünyadan ayrılmasından kısa bir zaman sonra bu tevhid dini olan İslâm’ın o günkü şekli, köklü tahriflere/değişikliklere uğratılmış ve hıristiyanlık ortaya çıkmıştır. Bu temel bozulmanın en büyüğü, tevhidin teslisle yer değiştirmesidir.
“İsa, onlardaki küfrü/inkârcılığı sezince, ‘Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?’ dedi. Havârîler, ‘Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah’a iman ettik. Bil ki biz müslümanlarız’ cevabını verdiler.”1353 Âyette havârîlerin dilinden kendileri hakkında “müslimûn = müslümanlar” denilmesi, tüm semâvî/hak dinlerin, aslında Allah katında tek hak din olan İslâm1354 olduğunu, bağlılarına da “müslüman” dendiğini, bu “müslüman” isminin bize Allah tarafından verildiğini1355 biliyoruz. Âyette geçen “havârî” kelimesi, Arapçaya Habeşçeden geçmiş olup aslı “havâryâ”dır; “yardımcı” anlamına gelmektedir. Nitekim, meali verilen son âyette Hz. İsa’ya ve onun dinine yardımcı olmayı taahhüd edenlere bu adın verildiğini görmekteyiz. Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ilk inanan insanlar olan “sahâbe”nin benzerleridir.
Hıristiyanlar, Hz. İsa’yı peygamber konumundan çıkararak, onu ilâhlıkta Yüce Allah’a şirk/ortak koşmuşlardır. Hıristiyanların dindeki bu çirkin tahrifatı, Kur’ân-ı Kerim’de sert bir şekilde kınanır.1356 Hz. İsa’dan çok kısa bir zaman sonra, hıristiyanlık, Hz. İsa’nın getirdiği tevhid dini olmaktan çıkmış, Pavlus’un yorumları ile hak din vasfını kaybedip teslis dinine dönüşmüştür. Günümüzün hıristiyanlığı, Hz. İsa’nın getirdiği nizamdan, hak tevhid dini vasfından çok, Pavlus’un ve bu çizgideki kilisenin yorumlarıdır. Aslında bu dinde, peygamber, melek, âhiret ve kader inancı gibi İslâm’la ortak inanç esasları ve müşterek kavramlar bulunmakla beraber, bu inanç konularının ve kavramların açıklanışı İslâm’ın bozulmamış tevhid inancından tamamıyla farklıdır.
Hâlbuki Hz. İsa, yepyeni bir din getirmemiştir; tam tersine o, kendinden önce gönderilen Hz. Mûsâ’nın getirdiği şeriatı ıslah etmek için gönderilmiş bir peygamberdir: “Ben, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/mûcize getirdim.
1352] 43/Zuhruf, 63-65
1353] 3/Âl-i İmrân, 52
1354] 3/Âl-i İmrân, 19
1355] 22/Hac, 78
1356] 5/Mâide, 17, 72, 116; 9/Tevbe, 31
HEVÂ
- 313 -
Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu, dosdoğru yoldur.”1357 Bu âyetle kesin olarak belirtildiği gibi, Hz. İsa, diğer peygamberlerin tebliğ ettiği dinin dışında farklı bir din getirmemişti. Bu hakikati, tahrif edilmesine rağmen bugünkü İncillerde bile görmek mümkündür: “Sanmayın ki ben şeriatı yahut peygamberleri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil, fakat tamam etmeye geldim.” 1358
Hz. İsa, 30 yaşında peygamber olmuş ve peygamberlik müddeti yaklaşık olarak üç yıl sürmüştür. Dolayısıyla üç sene gibi çok kısa sayılabilecek bir süreçte, onun görevi, bazı şeylere ve özellikle Hz. Muhammed’in (s.a.s.) geleceğini müjdelemeye hasredilmiştir. Muharref İnciller bile Hz. İsa’nın kendi yapacağı işlerin bitmediğini onun ağzından şöyle ifade eder: “Size söyleyecek daha çok şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat O hakikat Ruhu gelince, size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat her ne işitirse söyleyecek; ve gelecek şeyleri size bildirecektir.”1359İncil tahrif edilmiş olmakla birlikte, vahy ürünü bazı ibarelerin bulunabileceğini kabul ediyoruz.
Hıristiyanlar, kendi kitaplarında geçen ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in geleceğini müjdeleyen ifadeleri bu İncil ifadesinde olduğu gibi, “Hakikat Ruhu” şeklinde değiştirmişlerdir. Aynı şekilde Hz. Muhammed (s.a.s.)’in isminin karşılığı olan “Paraklit” ismini de Türkçe İncillerde “Tesellici” olarak tercüme edip değiştirmişlerdir. (Bu konuyla ilgili olarak ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) müjdelenmesiyle ilgili bkz. Yuhanna, 14/16, 26, 30; 15/26; 16/7-8, 12-13). Allah’ın kelâmı olduğu konusunda en küçük bir şüphe olmayan, bir kelimesi dahi tahrif olmamış ve olmayacak korunmuş kitap Kur’ân-ı Kerim’de bu konu şöyle belirtilir: “Hani Meryem oğlu İsâ, ‘Ey İsrâil oğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamber’i de müjdeleyici olarak geldim’ demişti.” 1360
Kur’ân-ı Kerim’de Hıristiyanlık
“Nasrânî” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde1361 geçer. Bu kelimenin çoğulu olan “nasârâ” kelimesi, 14 yerde kullanılır. Hıristiyanların çoğunluğunu teşkil ettiği “ehl-i kitab” 32 yerde, yine aynı anlamda, “ûtü’l-kitab” (kendilerine Kitap verilenler) 21 yerde geçer. “İncîl” 12; “İsâ” 25 yerde, Hz. İsa’nın lakabı olan “Mesîh” de 11yerde kullanılır. Hz. İsa’nın annesi “Meryem” 34 yerde geçer.
“Ben, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/mûcize getirdim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu, dosdoğru yoldur.” 1362
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müsâvi/anlamı eşit (ve âdil) bir kelimeye gelin, (şöyle diyerek): ‘Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz, kimimizi rabler edinip ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz
1357] 3/Âl-i İmrân, 50-51
1358] Matta, 5/17
1359] Yuhanna, 16/12-13
1360] 61/Saf, 6
1361] 3/Âl-i İmrân, 67
1362] 3/Âl-i İmrân, 50-51
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çevirirlerse işte o zaman deyin ki: ‘Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız.” 1363
“Hiçbir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp da (gelin) bana kul olun’ demesi mümkün değildir. Bil’akis (şöyle der:) ‘Okumakta ve öğrenmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olun.’ Ve size ‘melekleri ve peygamberleri ilâhlar/tanrılar edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, hiç size kâfirliği emreder mi?” 1364
“Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, hak/gerçek olandan başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (o) Allah’ın rasûlüdür; Meryem’e ulaştırdığı (‘kün=ol’) kelimesi (nin eseri)dir. Allah tarafından (gelen) bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin de ‘(İlâh) üçtür’ demeyin. Kendiniz için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. Ne Mesih ve ne de Allah’a yakın melekler, Allah’ın kulu olmaktan çekinirler. O’na kulluktan çekinip büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.” 1365
“Gerçekten ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir’ diyenler, andolsun ki kâfir olmuşlardır. De ki: ‘O halde, Allah, Meryem oğlu Mesih’i, anası (Meryem’i) ve yeryüzünde bulunanların hepsini öldürmek isterse, Allah’a karşı kimin elinden bir şey gelir?” 1366
“Meryem oğlu Mesih (İsa) gerçekten Allah’tır’ diyenler, andolsun kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih (şöyle) demişti: ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Bilin ki kim Allah’a şirk/ortak koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar da yoktur.” 1367
“Andolsun ‘Allah üçün üçüncüsüdür (üç tanrının biridir)’ diyenler kâfir olmuştur. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. Eğer diyegeldikleri (bu sözden) vazgeçmezlerse içlerinden o kâfir olanlara çok acıklı bir azap vardır.” 1368
“Meryem oğlu Mesih (İsa), ancak bir rasûldür/peygamberdir (başka bir şey değildir). Ondan önce de (birçok) peygamberler gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.” 1369
“De ki: ‘Ey ehl-i Kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel gerçekten hem kendileri sapmış, hem de birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da) dümdüz yoldan sapagelmiş bir kavmin hevâsına (ve hevesine) uymayın.” 1370
“Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: ‘beni ve anamı, Allah’tan başka iki ilâh/tanrı edinin’ diye sen mi dedin?’ diye buyurduğu zaman o, şöyle dedi: ‘Hâşâ! Seni tenzih ederim, Sen yücesin; Hakkım olmayan, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, şüphesiz Sen bunu bilirsin. Benim içimdekini Sen bilirsin; ben Senin zâtında olanı bilmem. Gaybları/gizlilikleri eksiksiz bilen yalnız Sensin, Sen!
1363] 3/Âl-i İmrân, 64
1364] 3/Âl-i İmrân, 79-80
1365] 4/Nisâ, 171-172
1366] 5/Mâide, 17
1367] 5/Mâide, 72
1368] 5/Mâide, 73
1369] 5/Mâide, 75
1370] 5/Mâide, 77
HEVÂ
- 315 -
Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine şâhid/kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin, şâhidsin.” 1371
“Yahudiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler! Hıristiyanlar da, ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” 1372
“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki hepsine de tek ilâh’a ibâdet/kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O, bunların şirk/ortak koştukları şeylerden uzaktır.” 1373
“İsa açık delillerle gelince, şöyle dedi: ‘Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na ibâdet edin. İşte bu, doğru yoldur.’ Ama aralarından çıkan gruplar, birbirleriyle ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azâbı karşısında vay o zulmedenlerin haline!” 1374
“Hani Meryem oğlu İsâ, ‘Ey İsrâil oğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamber’i de müjdeleyici olarak geldim’ demişti.” 1375
“De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.”(Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendine muhtaç olan demektir.)” 1376
“Allah katında hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” 1377
Ve bir hadis-i Şerif: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve rasûlüdür’ deyin.” 1378
Kur’ân’a Göre Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları
Hıristiyanlar, Dinlerinde Aşırı Giderler: Kur’ân-ı Kerim, ehl-i Kitabın ve özellikle hıristiyanların dinde aşırılıklarla hak dini bozduklarını ifade ederek, bundan vazgeçmelerini emreder: “Ey Kitap ehli, dininiz hususunda haddi aşmayın. Allah’a karşı hak olandan başkasını söylemeyin.”1379; “De ki: ‘Ey ehl-i Kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel gerçekten hem kendileri sapmış, hem de birçoğunu saptırmış ve
1371] 5/Mâide, 116-117
1372] 9/Tevbe, 30
1373] 9/Tevbe, 31
1374] 43/Zuhruf, 63-65
1375] 61/Saf, 6
1376] 112/İhlâs, 1-4
1377] 3/Âl-i İmrân, 19
1378] Buhârî, Enbiyâ 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/23, 24, 47, 55
1379] 4/Nisâ, 171
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(hâlâ da) dümdüz yoldan sapagelmiş bir kavmin hevâsına (ve hevesine) uymayın.” 1380
Hıristiyanlar ‘Allah İsa’dır’ Dediler: Kur’an’da, hıristiyanların dindeki aşırılıklarının bir sonucu olarak, Allah’a inanç konusunda tevhidden ayrılarak şirke düşmeleri vurgulanır ve gereken cevaplar verilir: “Gerçekten ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir’ diyenler, and olsun ki kâfir olmuşlardır. De ki: ‘O halde, Allah, Meryem oğlu Mesih’i, anası (Meryem’i) ve yeryüzünde bulunanların hepsini öldürmek isterse, Allah’a karşı kimin elinden bir şey gelir?”1381 Doğumlu ve ölümlü olanların ilâh olamayacakları, bu âyette hatırlatılmaktadır. “Meryem oğlu Mesih (İsa) gerçekten Allah’tır’ diyenler, andolsun kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih (şöyle) demişti: ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Bilin ki kim Allah’a şirk/ortak koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar da yoktur.” 1382; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki hepsine de tek ilâh’a ibâdet/kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O, bunların şirk/ortak koştukları şeylerden uzaktır.” 1383
‘İsa Allah’ın Oğludur’ Dediler: “Yahudiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler! Hıristiyanlar da, ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”1384 Beydavî’nin de belirttiği gibi, hıristiyanlar bunu, Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesini imkânsız gördükleri için veya Hz. İsa’nın anadan doğma körü, alacalıyı iyileştirmesini, ölüleri diriltmesini insan olarak imkân dışı gördükleri için söylediler. Hâlbuki her peygamber, Allah’ın yaratması ve izniyle mûcizeler göstermiştir. Hz. İsa’nın durumu da, peygamberliğini isbat eden mûcizeden başka bir şey değildir.
Hz. İsa’nın, kendinden sonra Allah’a şirk koşulması konusunda, hiçbir suçu yoktur. O, tevhid dinini insanlara tebliğ etmiş, kendisinin de Allah’ın kulu ve peygamberi olduğundan başka bir iddiada bulunmamıştır. Kur’an, Hz. İsa’yı ve onun tebliğ ettiği dini temize çıkarır ve onun adına yalan ve iftira atıp dinde çirkin aşırılıklara gidenlerin maskesini düşürür: “Hiçbir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp da (gelin) bana kul olun’ demesi mümkün değildir. Bil’akis (şöyle der:) ‘Okumakta ve öğrenmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olun.’ Ve size ‘melekleri ve peygamberleri ilâhlar/tanrılar edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, hiç size kâfirliği emreder mi?”1385 Âyet-i kerimeden net olarak anlaşılmaktadır ki Hz. İsâ, insanları İslâm’a davet etmiş, onları müslüman olmaya çağırmış; teslise, yani şirk ve küfre kesinlikle müsaade etmemiştir.
Hıristiyanlar Teslisi (Üçlü İlâh Anlayışını) Kabul Etmekle Kâfir Oldular: Bilindiği gibi, muharref hıristiyanlık inancında Baba, Oğul, Rûhu’l-Kudüs’ten oluşan teslis inancı başlıca akide esasıdır. Şimdiki tüm hıristiyanlara göre, teslisi kabul etmeyenler hıristiyan sayılmazlar. Hâlbuki teslis, açık bir küfürdür; buna inanan
1380] 5/Mâide, 77
1381] 5/Mâide, 17
1382] 5/Mâide, 72
1383] 9/Tevbe, 31
1384] 9/Tevbe, 30
1385] 3/Âl-i İmrân, 79-80
HEVÂ
- 317 -
kimse kâfir ve müşrik olur: “Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, hak/gerçek olandan başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (o) Allah’ın rasûlüdür; Meryem’e ulaştırdığı (‘kün=ol’) kelimesi (nin eseri)dir. Allah tarafından (gelen) bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin de ‘(İlâh) üçtür’ demeyin. Kendiniz için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. Ne Mesih ve ne de Allah’a yakın melekler, Allah’ın kulu olmaktan çekinirler. O’na kulluktan çekinip büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.” 1386
Hıristiyanlar, bir türlü Allah’ın birliği (tevhid) inancına gelememiş, Allah ile peygamberin birbirinden farkını anlayamamışlardır. Hz. Mûsâ ve Hz. İsa, ehl-i kitaba tevhid inancını (İslâm’ı) getirdiği halde, sonradan sapan bu toplumlar Hâtemü’l-enbiyâ’nın sağlam ve aydınlatıcı açıklamalarına rağmen, çoğu tevhidi kabul etmemişlerdir. Hıristiyanlar: ‘baba, oğul ve rûhu’l-kudüs’ten ibaret olmak üzere Allah üçtür yahut ‘Allah üç unsurdan meydana gelmiştir, bunların üçü de birbirinin aynıdır, her biri tam ilâhtır ve üçü birden bir tek tanrıdır’ diyerek saçmalamışlardır. Yukarıdaki âyetler, onları, gerçek Allah inancı üzerinde aydınlatmak üzere gelmiştir. Âyette Hz. İsa için “Allah’tan bir ruh” ve “Allah’ın kelimesi” denilmiştir. Âl-i İmrân sûresinin 45-47. âyetlerinde ikinci vasıf açıklanmış, bundan maksadın Allah’ın “kün=ol” demesinden ibaret bulunduğu, Hz. İsa’nın mûcizevî bir şekilde yaratıldığı beyan edilmiştir. Meryem sûresinin 17. âyetinden itibaren de birinci vasıf açıklanmış, “Rûh”un, Cebrâil olduğuna işaret edilmiştir.
“Andolsun ‘Allah üçün üçüncüsüdür (üç tanrının biridir)’ diyenler kâfir olmuştur. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer diyegeldikleri (bu sözden) vazgeçmezlerse içlerinden o kâfir olanlara çok acıklı bir azap vardır.”1387 Yüce Allah, bu âyetlerde teslise inananların kâfir olduklarını açıkça beyan etmiştir. Kâfirler ve müşrikler de cennete kesinlikle giremezler. Teslisi kabul etmeyenleri hıristiyan saymayan bugünkü hıristiyanların cennete gideceğini ileri süren bazı profesörler ve onların tilmizleri büyük bir yanılgının içindedirler; Allah’ın cenneti haram kıldığı müşrik ve kâfirlere cenneti ikram etmek, kimsenin cür’et edebileceği bir şey olmamalıdır.
Hz. İsa’yı ve Annesi Meryem’i İlâh Edindiler: Hıristiyan mezhepleri ve grupları arasında, Hz. Meryem’i tanrı olarak kabul edenler de vardır. Hz. İsa’yı tanrı kabul edenler, Hz. Meryem’i de tanrının annesi kabul etmekle onu da tanrı derecesine yükseltmiş oldular. “Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: ‘beni ve anamı, Allah’tan başka iki ilâh/tanrı edinin’ diye sen mi dedin?’ diye buyurduğu zaman o, şöyle dedi: ‘Hâşâ! Seni tenzih ederim, Sen yücesin; Hakkım olmayan, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, şüphesiz Sen bunu bilirsin. Benim içimdekini Sen bilirsin; ben Senin zâtında olanı bilmem. Gaybları/gizlilikleri eksiksiz bilen yalnız Sensin, Sen! Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine şâhid/kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin, şâhidsin.”1388 Âyetten açıkça anlaşılıyor ki, Hz. İsa, kendisini ve annesini ilâh olarak kesinlikle iddia etmemiş, insanları tek
1386] 4/Nisâ, 171-172
1387] 5/Mâide, 73
1388] 5/Mâide, 116-117
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’a kulluk yapmaya çağırmıştır. Dolayısıyla, hıristiyanların böyle büyük bir cinâyet olan şirk ve küfür itikatları, Hz. İsa’dan sonra ortaya çıkmıştır.
Hz. İsa ve annesinin tanrı olamayacakları, akıl ve mantık açısından da sebepleriyle birlikte Kur’an’da belirtilir: “Meryem oğlu Mesih (İsa), ancak bir rasûldür/peygamberdir (başka bir şey değildir). Ondan önce de (birçok) peygamberler gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.”1389 Yahudiler Hz. İsa’nın, namuslu ve bâkire bir hanımdan doğduğuna inanmayıp, onun anasına iftira eder, gayr-ı meşrû bir ilişkiden doğduğunu ileri sürerler. Kur’ân-ı Kerim, daha önce Hz. İsa’nın mûcizevî bir şekilde nasıl yaratıldığını anlatıp burada da anasının doğru, dürüst ve namuslu olduğunu zikretmek suretiyle bu iftirayı reddetmektedir. Bunun yanında, konumuzla ilgili olarak, hıristiyanların ona ve anasına tanrılık vasfı vermelerini de elle tutulur, gözle görülür bir delil ile reddedip çürütmektedir. Zira her ikisi de yemek yerlerdi, tanrı olsalardı yemeye, içmeye ihtiyaç duyarlar mıydı? İhtiyaç sahipleri ilah olamazlar.
Din Adamlarını Tanrı Edindiler: “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müsâvi/anlamı eşit (ve âdil) bir kelimeye gelin, (şöyle diyerek): ‘Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz, kimimizi rabler edinip ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman deyin ki: ‘Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız.” 1390
Hıristiyan din adamları, bir şeyi helâl ve haram kılar, hıristiyanların günahlarını günah çıkararak affederler, insanları cennete koyacaklarını söylerler. Bu ve benzeri durumlar, din adamlarının kendilerini tanrı yerine koymaları, bunları kabul edenlerin de onları tanrı kabul etmeleridir: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini/hahamlarını, râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki hepsine de tek ilâh’a ibâdet/kulluk etmekten başka hiçbir şey emrolunmadı. O’ndan başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. O, bunların şirk/ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” 1391
Hıristiyan Âmentüsü
Ben, yeri ve göğü yaratan, her şeye kaadir Baba Tanrı’ya,
Ve Efendimiz olan, O’nun biricik oğlu İsa’ya;
Rûhu’l-Kudüs’ten gebe kalınana;
Ve bâkire Meryem’den doğana;
O’nun Pontus Pilatus’tan zulüm gördüğüne,
Çarmıha gerildiğine, öldüğüne, gömüldüğüne,
Cehennemlere indiğine,
Üçüncü gün, tekrar canlandığına,
Göklere çıkıp, kaadir olan Baba Tanrı’nın sağına oturduğuna,
Oradan gelip ölüleri dirileri hesaba çekeceğine;
1389] 5/Mâide, 75
1390] 3/Âl-i İmrân, 64
1391] 9/Tevbe, 31
HEVÂ
- 319 -
Rûhu’l-Kudüs’e,
Mukaddes katolik kilisesine;
Azizlerin cemaatine;
Günahların affedileceğine,
Vücudun tekrar canlanacağına;
Ebedî hayata, inanırım.
İslâm Âmentüsü: “Ben Allah'a ve meleklerine ve kitaplarına ve peygamberlerine ve âhiret gününe ve hayır ve şerrin hepsinin Allah’tan geldiğine iman ettim.” Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerine dayanan1392 İslâm âmentüsünün Hz. Peygamber tarafından öğretildiğine (başta Buhârî olmak üzere hemen her hadis kitabında Cibril veya Ömer hadisi diye rivâyet edilen meşhur hadise)1393 işaret etmekte fayda vardır.
Hıristiyan âmentüsü, Hz. İsa tarafından değil; çok daha sonra gelen din adamları tarafından meydana getirilmiştir. Hıristiyan âmentüsünde açıklanması gereken maddeleri teker teker ele almakta fayda vardır:
1. Tanrı için kullanılan “baba” tâbiri, çok alçaltıcıdır; zira insan toplumunda, kötü hâtıralar bırakan aile babaları vardır; aynı zamanda baba terimi, cinsel ilişkileri hatırlatır; ölümü ve kendisinden sonra bir vârisi düşündürür.
2. Mecâzî ve temsilî manada bile olsa, hem Eski Ahid ve hem Yeni Ahid’de İsa’dan başka insanlar için “Tanrı’nın oğlu” tâbiri kullanılmıştır. Bu ise “biricik oğul” tâbiri ile tezat halindedir. Luka’ya göre,1394 Âdem (a.s.) Tanrı’nın oğludur. “Seigneur” kelimesinden, İsa’nın Tanrı oğlu olduğu, yani ulûhiyete iştirak ettiği anlaşılıyor ki, bu da Allah’ın birliğine zıt düşmektedir.
3. “Rûhu’l-Kudüs”ün fonksiyonu (O’nun Tanrı için bir âlet olduğu görünümü veriyor. Âmil ile âlet aynı şey olamaz. Bu ruhu ulûhiyete ortak koşmak, ilâhî birliğe ters düşer. Kur’ân-ı Kerim, “ruh” kelimesinin emir manasına geldiğini beyan eder.1395 Allah, kendi emriyle, İsa’yı babasız yarattı. Bu durum, fevkalâdedir ve ilâhî bir mûcizedir. Diğer taraftan Hz. Âdem’in yaratılışında bir anne de söz konusu değildir. O’nun, ulûhiyete ortak olmaksızın, fevkalâde yaratılışı daha da üstün bir mûcize idi.
4. Şâyet Tanrı, bir bâkireden bir çocuk dünyaya getirtirse; bu, çocuğa değil; bizzat Tanrı’ya tapma gereğini ortaya koyar.
5. ve 6. Doğum, işkence, ölüm ve defnedilmek, insanla ilgili özelliklerdir; Tanrı’nın özellikleri değildir. Şâyet Hz. İsa’nın, aynı anda ilâhî ve insanî olmak üzere iki hüviyetiyle öldüğü söylenirse, bu da yine anlaşmazlıklara sebep olur. 1396
7. Cehennemler günahkârların yeridir. Acaba o, oraya niçin gitti ve bize oradaki acaip olaylar hakkında niçin bilgi verdi? Bir cezadan kurtarmak için mi?
1392] 2/Bakara, 285; 4/Nisâ, 78, 136
1393] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, 5, 7; Ebû Dâvud, Sünne 15
1394] Luka 3/38
1395] 17/İsrâ, 85
1396] bk. aşağıdaki 9. madde
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, suçluları affetmesi için, bir mâsumu cezalandırmaz. Günahkârları çıkarmak için, Hz. İsa niçin üç gün cehennemde kaldı? Hapishanenin kapısını açmak yeterli idi. Kaldı ki, İsa’nın oradan ayrılışından sonra cehenneme girecek günahkârların durumu ne olacaktı?
8. Herhangi bir şeyi yapmaya muktedir olmadan cehennemlere ölü olarak inişi, hiçbir işe yaramayacaktı.
9. Bu maddeye göre İsa, Tanrı’nın sağına oturduğu için O, Tanrı’dan farklıdır; zira birisinin, kendi kendisinin sağına oturması mümkün değildir. Şâyet İsa, yeryüzünde insan olup1397 gökte de insan kalırsa, o halde ne zaman tanrı oluyor?
10. Şüphesiz ölüler, tekrar dirildikten sonra muhâkeme edilirler; fakat yaşayanları hesaba çekmek, acelecilik olmuyor mu? Zira onların hayatı henüz bitmediğinden, çok sayıda iyi veya kötü hareketlerde bulunma imkânına sahiptirler.
11. Bu madde, biraz 3. maddenin tekrarıdır.
12. Tarih, kilisenin temel noktalarda bile görüş değiştirdiğini göstermiştir; bu nedenle kilise, kesin ve mükemmel değildir.
13. Azizler, günahkârları kurtaramaz. Allah, istediğini cezalandırma veya affetmede kesinlikle hürdür. Şâyet ‘communion’da, ulûhiyete ortaklık düşüncesiyle, biraz şarap içmek ve biraz ekmek yemek ameliyesine ihtiyaç duyuluyorsa, bu ilâhî birliğin hiçbir şekilde müsâmaha etmeyeceği bir şirk koşma çeşididir.
14. Günahların affı, tevbe ve ilâhî rahmet neticesinde olur; bir mâsumun cezalandırılması ile değil; velev ki ‘Tanrı’nın oğlu’ olsun.
“Tanrı’nın oğlu” tâbirinin kitabî manasından (mecaz olarak kullanılışından) söz etmiştik. Bunu açıklayalım: Tek Tanrı’ya inananlar diye yahudilerden bahseden Beşinci Sifir1398 onları şöyle tavsif eder: “Siz Tanrı’nız Ebedî’nin çocuklarısınız.” Hıristiyanlığa gelince, bizzat İsa, birkaç kez Tanrı’ya inananların Tanrı’nın oğlu olduğunu bugünkü İncillerde söyler, bunu açıklar, hatta tarif eder. Şöyle ki: “Barışı elde edenlere ne mutlu! Zira onlar Tanrı’nın çocukları diye çağrılacaklar.”1399 Bu arada çok ilginç olan şu hususu hatırlatalım: İncil’in bu cümlesinde yer alan “pacificateur” yani, “uzlaştırıcı” veya “barışı elde edenler” tâbirleri, “müslüman” teriminin karşılığını ifade etmektedir. Bilindiği gibi müslüman kelimesinin bir anlamı, “barış içinde ve selâmette olan”dır. Meşhur bir hadis-i şerifte şöyle denmektedir: “Müslüman, müslümanların elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir.” 1400
Yine Luka şöyle demektedir: “Fakat düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın ve bir şey ümid etmeden ödünç verin. Ve sizin mükâfatınız büyük olacak ve siz Çok Ulu’nun oğulları olacaksınız, çünkü O, nankör ve kötüler için de iyidir.” 1401Şâyet “Tanrı’nın oğlu” tâbirinin manası bu ise, bundan çıkan her türlü karışıklık ve tutarsızlıklara mâni olmak için, her şeyi açıkça söylemek lâzımdır.
Çok mânidardır ki, bu hıristiyan âmentüsü metninin dışında -ki, bu metnin
1397] bk. 5. ve 6. maddeler
1398] 14/1
1399] Matta, 5/9
1400] Buhâri, İman 4; Müslim, İman 64, 65, 66; Tirmizî, Kıyâme 52; Nesâi, İman 8
1401] Luka, 6/35
HEVÂ
- 321 -
İncil veya Hz. İsa’nın sözü olmadığını biliyoruz- Hz. İsa, Yeni Ahid (İnciller)’in hiçbir yerinde “ben Tanrı’yım” demiyor; bilakis tam zıddını söylüyor: “İşte benim seçtiğim kulum...”1402 Tanrı’nın kendisi için bu sözünü söyleyerek, bunu kendisine tatbik eden Hz. İsa, Tanrı’nın kulu ve kölesi olmaktan gurur duymaktadır. Yine Matta, 24/36 ve Markos, 13/32’ye göre, “dünyanın sonu ne zaman gelecek?” sorusuna, İsa şöyle cevap verir: “Fakat o gün ve saat hakkında, ne göklerin melekleri, ne de Oğul; yalnız Baba’dan başka kimse bir şey bilmez.” Aynı şekilde Yuhanna, 5/19’da şöyle demektedir: “Doğrusu ve doğrusu size derim: Baba’nın yapmakta olduğunu gördüğü şeyden başka Oğul kendiliğinden bir şey yapamaz.” Görüldüğü gibi bugünkü İncillerde bile İsa, Tanrı olmadığını açıkça söylemektedir.
Hıristiyanlıkta İbâdet
İncillere göre İsa Mesih dedi: “Bu şeytan, ibâdet ve oruçtan başka bir şeyle çıkmaz.”1403 Fakat her şeyden evvel şunu söyleyelim ki, hıristiyanlıkta hac’dan hiç söz edilmiyor; sâniyen ibâdet ve orucun zorunluluğuna dair en ufak bir açıklama yoktur. Vergilere gelince, bu konuda şu çarpıklık ve ilgisizlik vardır: “Sezar’ın hakkını Sezar’a; Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya ödeyin.”1404 Bu ifade, laikliğe yol açmış ve böylece kilise ve devletin bu şekilde birbirinden ayrılışında, iktidarın dinsizleşmesi ve hatta dine karşı müsâmahasız bir tavır takınması gibi büyük bir tehlike doğmuştur.
Hıristiyanlarda ibâdet, Tanrı’nın şânı için meydana getirilmiş ilâhilerden müteşekkildir. Katoliklerde ise “communion” denilen ve ekmek, şarap gibi maddî vasıtalarla ulûhiyete ortaklık vardır. Hıristiyanların “dominikal” duası:
“Ey göklerde olan Baba’mız,
İsmin mukaddes olsun,
Melekûtun gelsin,
Gökte olduğu gibi yerde de Senin irâden olsun.
Gündelik ekmeğimizi bize bugün ver,
Ve bize, borçlu olanlara bağışladığımız gibi, sen de bizim borçlarımızı bize bağışla.
Ve bizi iğvâya götürme, fakat bizi şerirden kurtar.
Çünkü melekût ve kudret ve izzet, ebedlere kadar Senindir.” 1405
Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) aksine; Hz. İsa’nın kendi risâletiyle ilgili yazılı bir metin bırakmamış olması üzücüdür. Bu sebeple tercüme mahiyetinde olan eldeki mevcut İnciller ile asıl İncil arasında mukayese yapma imkânı yoktur. Ayrıca Matta’nın yazmış olduğu Hz. İsa’nın Aramice olan hayat hikâyesinin aslına da sahip olmadığımızdan, Yunanca olan tercümesinin dahi asıl metne sâdık kalıp kalmadığını bilme imkânına da sahip değiliz. Şu halde, hıristiyanların
1402] Matta, 12/18
1403] Matta, 17/21; Markos, 9/29
1404] Matta, 22/21; Markos, 12/17; Luka, 20/25
1405] Matta, 6/9-13; Luka, 11/2-4
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dominikal duâlarındaki hatalar, İsa Mesih’değil; Yunanlı mütercime veya İncil’i tahrif edenlere aittir.
1. Yukarıda temas edildiği için “baba” kelimesi üzerinde tekrar durmaya gerek yoktur.
2. Allah’ın adı zaten mukaddestir; bu manadaki bir dilek gereksiz ve eksik kalır.
3 ve 4. Hal-i hazırda Tanrı’nın irâdesi ve hükmü olmadığını söylemek, kabul edilmez bir şeydir; bütün kâinat, ancak Allah’ın ebedî irâdesi ile hareket eder ve ayakta durur.
5. Allah’tan istenen günlük ekmek, Allah’ın sınırsız zenginliği ve cömertliği yanında çok az bir şeydir. Kur’ân-ı Kerim bize şöyle duâ etmemizi tavsiye eder: “Rabbimiz, bize dünyada da âhirette de hasene (güzellik ve iyilik) ver ve bizi cehennem azabından koru.” 1406
6. Bu maddede de yakışıksız bir yer değişikliği olmuş. Sanki hakaret edercesine, yaptığımız bir iyiliği Tanrı’ya hatırlatıyor ve sanki O’nu bizi affetmeye mecbur ediyoruz.
Kur’an duâları ise, Allah'a hamdle ve en uygun tâbirlerle başlar. Büyük bir teslimiyetle, Allah’ın rahmetine niyazda bulunulur. Hem dünya hem de esas olarak âhiret ihtiyacı için yapılan açık ve anlaşılır duâlar edilir. Müslümanların temel ibâdetleri olan namazda devamlı okudukları Fâtiha sûresi:
1-“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla,
2- Hamd (övme ve övülme) âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
3- O, Rahmân ve Rahîmdir.
4- Din (ceza) gününün sahibidir.
5- (Allah’ım!) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.
6- Bizi doğru yola ulaştır.
7- Kendilerini nimete ulaştırdığın kimselerin yoluna; gazaba uğramış ve sapmışların yoluna değil!” 1407
Hıristiyanlarda oruç, hiçbir surette mecburi olmayıp, çok nâdir olarak oruç tutan papazlara da, hafif bir kahvaltı, tam bir öğle yemeği ve hafif bir akşam yemeği izni verilmiştir. Karem (careme) adı verilen oruç tutma süresince Pazar günleri hâriç, 40 gün boyunca, yani 34 gün, oruç tutmak isteyenler bu tatbikatı yürütürler. 1408
Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
Pavlus, milâdî 5-67 yıllarında yaşayan yahudi asıllı, hıristiyanlığı aslî ve tehvid çizgisinden çıkarıp, teslis gibi temel dogmaları oluşturmuş, kiliseler kurmuş ve hıristiyanlığı teşkilâtlandırmış kişidir. Bugünkü muharref hıristiyanlık onun
1406] 2/Bakara, 201
1407] 1/Fâtiha, 1-7
1408] İhsan Süreyya Sırma, İslâmiyet ve Hıristiyanlık (Bir Mukayese), Beyan Y. s. 13-23
HEVÂ
- 323 -
ürünüdür. Pavlus, Hz. Musa’nın yasa ve yasaklarını yürürlükten kaldırmış ve yeni bir anlayış geliştirmiştir. Mektupları, Kitab-ı Mukaddes’den sayılmış, İnciller seviyesinde görülmüştür.
Pavlus Bir Ferisîdir: Bu, herhangi bir başka din mensubunun, meselâ müslümanların bir iddiası ve ithamı değil; bütün hıristiyanların kabul ettiği bir gerçektir. Çünkü Pavlus’un Ferisî olduğu Kitab-ı Mukaddes’te, hem de kaç yerde, hem de Pavlus tarafından belirtilir. Bir iki tanesine göz atalım: Pavlus; “Ben Ferisi oğlu Ferisîyim.”1409 “Eğer şehâdet etmek isterlerse, öteden beri beni bilirler ki, dinimizin en sıkı fırkasına göre Ferisî olarak yaşadım.” 1410
Vay Ferisîler! Peki, kimdir bu Ferisîler? Kitab-ı Mukaddes, hem de Hz. İsa’ya atfederek Ferisîler hakkında bakın neler diyor? “O zaman şâkirtler gelip ona dediler: Biliyor musun ki Ferisîler bu sözü işitince gücendiler? Fakat İsa cevap verip dedi: Semâvî Babamın dikmediği her fidan kökünden sökülecektir. Onları bırakın; onlar körlerin kör kılavuzlarıdır. Eğer kör körü yederse, her ikisi de çukura düşer.”1411; “Ve İsa onlara dedi: Sakının da Ferisîler ile Sadukîler hamurundan kaçının.”1412; “Lâkin vay başınıza yazıcılar ve Ferisîler, iki yüzlüler!” (Matta, 23. bap’ta baştan sona Ferisîlerin Hz. İsa diliyle kötülükleri anlatılmaktadır; özellikle 13-15; 23-36. cümleler) Yine bu konuyla ilgili olarak Luka, 11/39-44, 12/1-2; Matta, 3/7-10, 5/20, 7/15-23’e bakılabilir. Bu son bölümde Hz. İsa, yalancı peygamberleri bir örnekle açıklar ve “benim ismimle peygamberlik yapanı ben tanımayacağım!” der. Pavlus, tüm hıristiyanlara göre, Hz. İsa’nın ismiyle, onun gönderdiği ve kendisine vahiyler verdiği peygamberi olarak kabul edilir.
“Ferisî oğlu Ferisî” olan Pavlus’a rağmen bugünkü İncillerde bile muhâfaza edilen ifadelere göre Hz. İsa, nice sert eleştirilerle uyardığı Türkçe Kitab-ı Mukaddesteki ifadeyle “ikiyüzlü”, yani “münâfık” ve dine kötülük bulaştıran “müfsid” diye damgaladığı Ferisîlerin tehlikesi konusunda şu değerlendirmeyi yapar: “Vay başınıza yazıcılar ve Ferisîler, ikiyüzlüler! Zira bir mühtedî yapmak için denizi ve karayı dolaşırsınız ve olunca siz onu kendinizden iki kat cehennem oğlu edersiniz!”1413 Nasıl, tam Pavlus’u ve ona inanan mühtedî hıristiyanları bekleyen âkıbeti anlatmış olmuyor mu Hz. İsa; hem de elimizdeki İncillerde.
Peki, “Pavlus’un kimliği ile hıristiyanlığın ne ilgisi var?” diye, herhalde hıristiyanlığı kısmen de olsa bilen veya en zayıf bir hıristiyan olan birisi soramaz. Çünkü hıristiyanlık, hem itikad ve hem de şeriat olarak, yani hükümler, haram ve helâller konusunda, yorum ve dogmalar konusunda baştan sona Pavlus öğretilerinden ibarettir. Pavlus’u yıktığınızda hıristiyanlığı ayakta tutacak hiçbir şey kalmaz. Kitab-ı Mukaddes’teki tam 15 kitap, Pavlus’a aittir; onun mektupları ve konuşmalarından oluşan bu kitapların tümünün yazarı odur. Kitab-ı Mukaddes’teki Hz. İsa’nın kesin emir ve yasaklarını bile resmen değiştiren, ona ters hükümler koyan, hükümlerini geçersiz ilân eden kimsedir Pavlus. Bir örnek verelim:
“Sanmayın ki ben, şeriati yahut peygamberleri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil, fakat tamam etmeğe geldim. Çünkü doğrusu size derim: Gök ve yer
1409] Rasüllerin İşleri, 23/6
1410] Rasüllerin İşleri, 26/5
1411] Matta, 15/12-14
1412] Matta, 16/6; 11-12
1413] Matta, 23/15
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçip gitmeden, her şey vâki oluncaya kadar, şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır. Bundan dolayı bu en küçük emirlerden birini kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine en küçük denilecektir. Ve onları kim yapar ve öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine büyük denilecektir. Zira size derim ki salâhınız yazıcılar ve ferisîlerinkinden ziyade olmazsa göklerin melekûtuna hiç girmeyeceksiniz.”1414 Hz. İsa, Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olarak tüm hıristiyanlarca kutsal kabul edilen Tevrat’ta belirtili Mûsâ şeriatının korunması ve ona uyulması konusunda böyle kesin ifadelerle uyulup itaat edilmesini emrettiği şeriatı bakın Ferisî Pavlus ne hale getirdi?
“Çünkü Ruhu’l-Kudüse ve bize iyi göründü ki, icap eden şu şeylerden fazla üzerinize yük koymayalım: Putlara kurban edilen şeylerden, kandan ve boğulmuş olanlardan ve zinadan çekinin. Bunlardan sakınırsanız, iyi edersiniz. Selâmette olun.”1415 Pavlus’a ait bu ifadelerden anlaşıldığı gibi Pavlus, 4 yasağın dışında Kitab-ı Mukaddes’te belirtilmiş tüm yasakları ve eski şeriatın tüm hükümlerini kaldırmıştır. Tabii, bundan daha büyük cinâyeti, İsa’yı tanrılaştırmak ve tevhidi teslisle değiştirmekle işlemiş, hıristiyanlar da kilisenin ve papazların etkisiyle Hz. İsa’ya ve Kitab-ı Mukaddes’teki hükümlere itaati değil; ona uymayı tercih etmişlerdir. Bu Pavlus dogmalarının hiçbiri yahudilikte, Hz. Mûsâ şeriatında yoktur (Tabii ki, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinde de bulunmamaktadır). Bu açıdan, Pavlus’un öğretileri, hıristiyan dogmalarıyla birlikte yahudi şeriatının da yürürlükte bulunduğunu savunan Petrusculuk’a karşı, yepyeni bir hıristiyanlık anlayışıdır. Bugünkü hıristiyanlık, hemen tümüyle Pavlus’un temel itikad ve hükümlerini belirlediği, Pavlus’un merkezde olduğu bir dindir.
Pavlus Tarafından Hıristiyanlığa Geçen Hususlar
Aslî günah inancı: Bu inanca göre, insanlar doğuştan günahkâr olarak dünyaya gelirler. Çünkü babaları Âdem suç işlemiş, onun günahı, tüm insanlara tevârüs edip geçmiştir. Eski ahidde de 4 İncil’de de aslî günah inancı bulunmadığı halde, Pavlus tarafından bu bâtıl anlayış, hıristiyan itikadına geçirilmiştir.
İsa’nın, beşer/insan ve peygamber değil; tanrı olduğu,
Tanrı’nın İsa şeklinde tecessüdü, insan bedenine girip insan yapısında olması,
İnsanların günahlarını kurtarmak için Tanrı’nın oğlunu göndermesi, insan şeklinde bedenlenen oğul tanrının insanlığı kurtarmak için kendini çarmıhta asılarak fedâ etmesi,
Teslis inancı,
İsa’nın ölüler arasından dirilerek kalkması ve insanları idare etmek için göğe çekilip babasının (Baba Tanrının) sağına oturması,
Günahların papazlar önünde itiraf edilerek onlar tarafından günah çıkarılıp, günahkârın bu şekilde affı,
Kitab-ı Mukaddes’te ve şeriatte ısrarla yasaklanan domuz etinin helâl kabul edilmesi,
1414] Matta, 5/17-20
1415] (Rasüllerin İşleri, 15/28-29)
HEVÂ
- 325 -
Hz. Mûsâ şeriatında önemli şekilde emredilen Hz. İsa’nın da devam ettirdiği “sünnet olma”nın gereksiz olduğu anlayışı,
Suyun, abdest ve guslün gereksizliği; hatta kötü olduğu,
Haftalık ibâdet gününün Cumartesi yerine güneş gününe (Pazar) gününe değiştirilmesi,
Dinî törenlerde ve âyinlerde Mitra dininden etkilenerek çokça mum vb. yakılarak mâbedin fazlaca aydınlatılması, bütün bunlar Pavlus tarafından hıristiyanlığa geçirilmiştir.
Kilise tâlimleri ve hıristiyan kaynaklarının hemen hepsi Pavlus’a, onun görüşlerine veya onun yakınlarına dayanmaktadır. Hz. İsa’dan çok kısa bir zaman sonra, hıristiyanlık, Hz. İsa’nın getirdiği tevhid dini olmaktan çıkmış, Pavlus’un yorumları ile hak din vasfını kaybedip teslis dinine dönüşmüştür. Günümüzün hıristiyanlığı, Hz. İsa’nın getirdiği nizamdan, hak tevhid dini vasfından çok, Pavlus’un ve bu çizgideki kilisenin yorumlarıdır.
Hz. İsa
Ülü’l azm, yani kendilerine kitap verilmiş büyük peygamberlerden biri olan Hz. İsa, batılı tarihçilere göre, yanlış olarak kendi doğum yılı kabul edilen “milât”tan dört veya beş sene kadar önce dünyaya gelmiştir. Bazı araştırmacılara göre ise milâttan 3 yıl sonra doğduğu kabul edilir. Kudüs yakınlarındaki Nâsıra’da dünyaya gelmiştir. Kur’an’a göre Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’dir. İmran’ın kızı Hz. Meryem, Beytü’l Makdis’te (Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ) zikir ve ibâdetle hayatını geçiriyordu. Allah, ona Cebrail’i bir beşer suretiyle gönderdi. Cebrâil, ona bir oğlan çocuk bağışlaması için Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğunu söyledi. Hz. Meryem’in, kendisine bir insan eli değmediği ve iffetsiz olmadığı halde nasıl çocuğu olabileceğini hayretle sorduğunda melek, bunun Allah için kolay olduğunu ve insanlara bir delil, bir mûcize olsun diye Allah’ın böyle hükmettiğini bildirdi. Çocuk doğunca kavmindeki bazı insanlar onu ayıplayacak oldu. Hz. Meryem, bebeğe işaret etti. Çocuk İsa kundakta şöyle dedi: “Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı...” 1416
Hz. İsa’nın, babasız olarak mûcizevî bir şekilde doğuşu, Allah’ın dilemesinden ibaretti. Hatta Allah katında, oluş itibariyle Âdem (a.s.) ile İsa (a.s.) arasında fark yoktu: “Gerçekten İsa’nın babasız dünyaya geliş hali de Allah katında Âdem’in hali gibidir. Allah, Âdem’i topraktan yarattı, sonra da ona ‘ol’ dedi; o da hemen (insan) oluverdi.” 1417
Hz. İsa, otuz yaşında, Romalıların elinde bulunan Yahudiye’de Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde peygamberlik görevi aldığında bunu İsrâiloğullarına bildirdi. Önce Celile (Galile)’de, sonra Kudüs’te insanları hak dine dâvet etti. Kendisine İncil verildi.1418 İnsanları, tek ilâh olan Allah’a ibâdet ve kulluğa çağırmış, O’ndan başka tanrı olmadığını ilân ve tebliğ etmiştir: “Ben, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/mûcize getirdim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü
1416] Bk. 19/Meryem, 16-37
1417] 3/Âl-i İmrân, 59
1418] 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu, dosdoğru yoldur.”1419 Havârilerine ve tüm insanlığa Hz. Muhammed’in geleceğini müjdelemiştir. 1420
Yahudiler Hz. İsa’yı, dönemin Romalı Kudüs valisi Pontus Pilatus’a şikâyet ettiler. Havârilerden sayılan Yahuda Hz. İsa’ya ihanet etti ve hıristiyanların inancına göre Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürüldü. Kur’an ise şöyle der: “Hâlbuki onlar İsa’yı öldürmediler ve asmadılar. Fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.”1421 Allah, Nûh’u tûfandan, İbrâhim’i Nemrut’tan ve ateşten, Mûsâ’yı Firavun’dan ve boğulmaktan, Muhammed Mustafa’yı müşriklerin tuzaklarından koruyup kurtardığı gibi İsa’yı da, onu öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarmış, Hz. İsa’ya ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsa’ya benzeterek onu öldürtmüştür.
Onu kendi katına kaldırmıştır. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Âlimlerin çoğunluğuna göre, Allah onu kudretiyle manevî semâlardaki hususi mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir.1422 Bu değerlendirmeye göre, cisim ve rûhuyla göğe yükseltilen Hz. İsa, Kıyâmet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslâm şeriatıyla hükmedecektir. 1423
Bir başka anlayışa göre Allah onu yahudilerden korumuş, eceli gelince onu vefat ettirmiş ve rûhunu semadaki yerine kaldırmıştır. Kıyametten önce gelecek olan da onun rûhudur. “Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım...”1424; “Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.”1425; “İsa şöyle dedi: ‘Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”1426 Hz. İsa’yı ve annesini tanrılaştırıp teslis akidesini oluşturan hıristiyanlarla Hz. İsa, Kıyâmet gününde yüzleştirilecek ve böylece hıristiyanların uydurdukları yalan ve iftiralar tümüyle ortaya çıkacaktır. 1427
Unutulmamalıdır ki, yeryüzündeki bütün dinlerden, sadece İslâmiyet, hıristiyanlığın temel inançlarından olan Hz. İsa’nın babasız olarak, iffetli ve dindar bir bâkireden doğduğunu kabul etmiştir. Yalnız müslümanlar, Hz. İsa’nın peygamber, hem de vahy ürünü olan, içinde hikmet ve nur olan İncil’i getiren büyük peygamber olduğunu kabul ederler. Hıristiyanların, kendilerine müslümanlardan
1419] 3/Âl-i İmrân, 50-51
1420] 61/Saf, 6
1421] 4/Nisâ, 157
1422] Bk. 43/Zuhruf, 61
1423] Bk. Buhâri, Büyû 102
1424] 3/Âl-i İmrân, 55
1425] 5/Mâide, 117
1426] 19/Meryem, 30-31
1427] Bk. 5/Mâide, 117
HEVÂ
- 327 -
çok yakın kabul ettikleri yahudiler, bütün bu konularda inançsızdırlar ve de Hz. İsa’yı kendilerinin öldürdüklerini ileri sürerek bununla iftihar bile ederler. Yahûdiler, Hz. İsa’nın peygamberliğine de, İncil’in vahy ürünü kutsal bir kitap olduğuna da inanmazlar.
Hz. İsa, ancak üç yıl tebliğini sürdürme fırsatı bulmuş, 33 yaşında, gençlik döneminde tevhidi hâkim kılmaya çalıştığı toplumunun arasından ayrılmak mecburiyetinde bırakılmıştır. Hz. İsa’nın tebliğ ettiği tevhid dini, Hz. İsa’dan çok kısa bir zaman sonra tanınmayacak kadar şirk ve küfür unsurları katılarak hak din vasfını kaybetmiştir. Dinin bu tebdil ve tahrifinde en büyük pay ve en büyük vebal, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, İsa’nın yoluna ihanet eden Pavlus’un ve ona körü körüne uyan papazlarındır.
Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
Hemen tüm hıristiyanlara göre İsa, Tanrı’dır, Tanrı’nın oğludur. Bunun yanında İsa, İncillere göre aynı zamanda peygamberdir de. “Ve kalabalıklar: Galile’nin Nâsıra şehrinden İsa peygamber budur, dediler.”1428 Hz. İsa’nın bir mûcizesi anlatılırken Luka İncili’nde şunları görüyoruz: “Herkesi korku aldı ve aramızda büyük bir peygamber çıktı ve Allah kendi kavmini ziyaret etti, diyerek Allah’a hamd ediyorlardı.”1429 “Bir kimse, aynı zamanda hem tanrı, hem de peygamber nasıl olur?” demeyin. “Akıl ve mantığı bırakmadan hıristiyanlık anlaşılmaz” der papazlar. Hem yaratılmış, ölümlü âciz ve muhtaç bir insan; hem de her şeye kudreti yeten bir tanrı nasıl olunuyorsa o da öyle oluyor.
Aslında İncillere göre de İsa bir kuldur; Allah’ın kulu: “İşte, benim seçtiğim kulum; Canımın kendisinden râzı olduğu sevgilim; Rûhumu onun üzerine koyacağım, Ve milletlere hükmü ilân edecektir.”1430. “Ve dokuzuncu saate doğru, İsa: ‘Eli, Eli lama sabaktani?’, yani ‘Allah’ım, Allah’ım, beni niçin bıraktın?’ diye yüksek sesle bağırdı.”1431 Bu ifadeye göre, İsa Allah’a kendisine niçin yardım etmediğini sorarken “Allah’ım, Allah’ım!” demektedir. Hiç kendisi tanrı olan biri böyle söyler mi?
İsa, devamlı olarak, hatta bütün gece boyunca Allah’a ibâdet ederdi: “Ve İsa, şâkirtleri kayığa binmeğe ve halkı salıverinceye kadar kendisinden önce karşı yakaya geçmeğe zorladı. Ve halkı salıverdikten sonra, duâ etmek için dağa ayrıca çıktı; akşam olunca, orada yalnız başına idi.”1432; “Onları uğurladıktan sonra, duâ etmek için dağa gitti.”1433; “Ve vâki oldu ki, o günlerde İsa dua etmek için dağa çıktı; bütün geceyi Allah’a duâ ile geçirdi.” 1434
“Ve vâki oldu ki, İsa yalnız başına duâ ederken, şâkirtleri yanında idi; onlara sorup dedi: Halkın dediğine göre ben kimim? Onlar da cevap verip dediler: Vaftizci Yahya’dır; başkaları: İlya’dır; ve başkaları da; Eski peygamberlerden biri kıyam etti, diyorlar. Onlara dedi: Ya siz ben kimim dersiniz? Petrus cevap verip
1428] Matta, 21/11
1429] Luka, 7/16
1430] Matta, 12/18
1431] Matta, 27/46 ve Markos, 15/34
1432] Matta, 14/22-23
1433] Markos, 6/46
1434] Luka, 6/12
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dedi: Allah’ın Mesihisin. İsa da bunu kimseye söylemesinler diye onlara tenbih ederek emretti.” 1435
“O zaman İsa onlarla beraber Getsemani denilen bir yere gelerek, şakirtlerine dedi: Ben şuraya gidip dua edinceye kadar siz burada oturun.”1436 Duâ bir ibâdettir. Zaten özel yere çıkıp duâ etmesi, namaz kıldığını gösterir. Kur’an’a göre bütün peygamberler gibi Hz. İsa da tabii ki namaz kılıyordu.1437 İbâdet etmek, kulluk alâmetidir; ilâhlık özelliği değildir. Ama gel bunu hıristiyanlara anlat!
Hıristiyanlıkta Aslî Günah ve Bunun Keffâreti İçin Oğul’un Çarmıha Gerilmesi Anlayışı
Aslî günah inanç ve anlayışının, Hz. İsa’nın tebliği ettiği tevhid akidesinde olmadığı kesindir. Buna rağmen, Pavlus tarafından hıristiyanlığa sokulmuş, insanın temiz fıtratını, Hz. Âdem’in Kur’an’da affedildiği belirtilen şahsî ve küçük hatasını tüm insanlara bulaştıran ve Hz. İsa’nın ülûhiyetine ve vaftiz törenine mesnet yapılan bâtıl anlayıştır aslî günah inancı.1438
İlk günah da denen aslî günah anlayışına göre, ilk günah, Hz. Âdem’in suçuyla başlamış ve bütün soyuna bulaşmıştır. Her doğan insan, babası Âdem’in günahının mirasından dolayı günahkâr olarak doğar. Tanrı, kendi niteliğine sahip olan oğlu İsa’yı insanları bu suçtan, yani aslî günahtan kurtarmak için yeryüzüne göndermiştir. Kıyamet gününde de insanları diriltmek ve ilâhî bağışa kavuşturmak için yeryüzüne yeniden inecektir, ruh da bu yüzden ölümsüzdür. Yine insanın aslî günahından arınması için insanın kutsal kabul edilen suyla yıkanma zorunluğu vardır ki buna vaftiz denilir.
Hıristiyanlığın esaslarından biri de, Tanrı’nın bütün insanların günahlarına keffâret olmak üzere, onların affı için insan şekline girip yaşadıktan sonra ıstırap çekerek ölmesi, yani tekfir/keffâret, fidye inancıdır. Bu inancın, üç temel uzantısı vardır: Hz. İsa’nın tanrılığı, bütün insanlığın günahkâr olduğu ve insanlığın affı için fidye (kurban) anlayışı.
Kur’an’a göre, “Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü taşımaz.”1439 Kaldı ki, Hz. Âdem, bütün insanlara taksim edildiği halde tükenmeyecek büyük bir suç işlemiş değildir. Hz. Âdem, beşer olarak küçük bir hata yaptı ve sonunda da affedildi ve peygamber seçildi. “Âdem, Rabbinin buyruğuna karşı geldi de şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.”1440 İslâm, Hz. Âdem’in bu fiiline terim manasıyla ma’sıyet/günah demez, bu konudaki Kur’an tâbiri olan “zelle”1441 diye değerlendirir ve insan türünün imtihanla yücelmesi, düşmanını tanıması ve yeryüzünün halifesi olması gibi nice hikmetlere dayanan ilâhî irâde olarak değerlendirir. Hz. Âdem’e de, Hz. Havvâ’ya da suçlu gözüyle bakılıp, onlara kızılmaz.
1435] Luka, 9/18-21
1436] Matta, 26/36 Ve yine Bk. Luka, 11/1
1437] 19/Meryem, 31
1438] Bk. Korintoslular’a 2. Mektup, 5/21; Romalılar’a Mektup, 5/12
1439] 35/Fâtır, 18
1440] 20/Tâhâ, 121-122
1441] 2/Bakara, 36
HEVÂ
- 329 -
Günahın şahsîliği Kur’an’da olduğu gibi, Kitab-ı Mukaddes’te Eski Ahid’de de vardır. Hezekiel peygamber: “Suç işleyen can, ölecek olan odur; babanın fesadını oğul taşımaz ve oğlun fesadını baba taşımaz; sâlihin salâhı kendi üzerinde olur, kötünün kötülüğü de kendi üzerinde olur. Ve kötü adam, işlemiş olduğu suçların hepsinden döner ve bütün kanunlarını tutar ve hak olanı, doğru olanı yaparsa, elbette yaşayacak, ölmeyecektir. Yapmış olduğu günahlardan hiçbiri ona karşı anılmayacaktır. İşlediği salâhda yaşayacaktır.” 1442
Kitab-ı Mukaddes’teki şu ifadeyi, İsa’nın insanın aslî günahına fidye olarak çarmıha gerilmesi anlayışıyla birlikte bir değerlendirin: “Kötü adam, sâlihin fidyesidir. Hâin adam da doğruların.”1443 Hz. Âdem ve tüm insanlık sâlih ve doğru olmamış sayılmalı veya sâlih ve doğrularsa Hz. İsa kötü ve hâin olmalı. Yine, fidye olan, tüm insanlık için faziletli bir fedâkârlık için ölen kimse, asılırken ‘Allah’ım, niçin beni bıraktın?’ der mi? “Ve dokuzuncu saate doğru, İsa: ‘Eli, Eli lama sabaktani?’, yani ‘Allah’ım, Allah’ım, beni niçin bıraktın?’ diye yüksek sesle bağırdı.” 1444
Bu anlayışa göre, İsa’dan önce ölen insanlar, hıristiyanların da nübüvvetlerini kabul ettikleri peygamberler, hep günahkâr olarak öldüler ve cehennemi hak ettiler. İsa’nın keffaretinden, fidyesinden önce ve vaftiz yapılmadan öldüler, hepsi affedilmeyen ve affedilmeyecek günahla öbür dünyaya gittiler. Farzedelim ki insanlık, güzel fıtratla değil de doğuştan günah yükü ile hayata geliyor. Onların sonsuz merhametli ve dilediği her şeyi yapan Rabbi, kendilerini direkt olarak affedemez mi? Tanrı, insanı kurtarmak için, insan kılığına girmekten başka çare bulamadı mı?
Çarmıha gerilip birkaç insan tarafından öldürülen biri, hiç tanrı mı olur? İnsanların günahlarını affetmek için başka çare mi bulamadı? Hıristiyanların en büyük âyinlerinden biri, Communion âyinidir. Bu âyin, ekmek ve şarapla yapılır. Ekmek ve şarap, hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın etini ve kanını simgeler. Kitab-ı Mukaddes’e göre, Hz. İsa, havârilerine dağıttığı ekmeğe, “bu benim vücudumdur” ve dağıttığı şaraba, “bu benim kanımdır” demiştir. Günahı affetmek için, onları daha beter günahkâr haline getirmek, Tanrı katili yapmak hangi akla sığar? İnsanlar, ellerini mâbudlarının kanına bulayarak mı affa nâil olacaklar? Hz. Âdem’e atfedilen Allah’ın bir emrini yerine getirmemek mi, yoksa Tanrı’yı/İsa’yı öldürmek mi daha büyüktür? Hangisi insanı daha suçlu yapar? Bir tek kişinin (insan veya Tanrı) ıstırap çekmesi ile bütün insanların kurtuluşunu temin etme tuhaf olmaz mı?
Bilindiği gibi, Hz. İsa, âhir zaman denilen, insanlık tarihinin sona yaklaştığı zamanlarda dünyaya gelmiştir. Yüce Allah, bunu insanları kurtarmak için yapsaydı, başlangıçta yapması gerekmez miydi? İnsanlığın büyük çoğunluğunu aftan mahrum etmesi, az bir kısmını (İsa’dan sonra gelenleri) bağışlamasının izahı başka nasıl yapılabilir? Yaratılıştan gelen mevhum ve uydurma bir günah. Sonra, her şeye kaadir ğafûr olarak inanılan Allah’ın onu affetmesinin binlerce yolu varken, bunları bırakarak ana karnına girip en âciz bir şekilde çocukluğunu geçirmesi, sonra perişanlık ve tazyik görmesi, sonunda da onları katil yaparak affetmesi...
1442] Hezekiel, 18/20-22
1443] Süleyman’ın Meselleri, 21/18
1444] Matta, 27/46 ve Markos, 15/34
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunların masalda, efsane ve mitolojide yeri olabilir, ama dinde, hakikatte ve akılda yeri olmaz. Sonra olaya ahlâkî yönden bakalım: Günahtan kurtulduğuna inanan hıristiyana ne kalıyor? Kötü arzularına karşı nasıl mücadele ve mücahede edebilecektir? Çalışanla çalışmayanın, ibâdet yapıp günahtan sakınanla bunları önemsemeyenin arasında fark kalmaz, hepsi İsa’nın çarmıha gerilmesiyle, komünyonla, vaftizle bağışlanıp eşit hale getirilmiyor mu?
Hz. İsa, hiçbir şekilde kendisinin insanların günahlarına keffâret için, onların aslî günahlarına karşılık öldürüleceğini söylemedi. Bugünkü İncillerde de Hz. İsa’ya atfen böyle bir söz geçmez. Dinin temeli olacak esasları, en yakınlarına, Petrus gibi halifelerine söylemedi. Hâlbuki o, emaneti tebliğ etmiş, görevini yapmıştı. Bu olay bile, bu inançların sonradan uydurulduğunu isbat etmeye kâfidir.
Bu anlayış, ucuzculuktur, başkası seni kurtarsın, sen bir şey yapmadan bedavadan kurtul. İnsanlığa işlemediği günahı yüklemek kadar bedavadan affolma anlayışı da saçmadır. Aynen kiliselerde günah çıkarma ve cennet satın alma gibi. Hıristiyanların büyük çapta etkilendiği Yunan mitoloji kahramanı Promete’nin insana ateş/ışık getirmek için ezalara katlanarak fedai olması gibi efsaneler Hz. İsa’ya monte edildi. Kahramanların sadece ismi değişerek putperestlik, hıristiyanlık maskesi taktı. Ve bu fedâkârlığın bedeli de en az Promete’ninki kadar trajik: “Mesih, bizim uğrumuza lânet olmuş olarak, bizi şeriatın lânetinden kurtardı, çünkü yazılmıştır: ‘Ağaç üzerine her asılan lânetlidir.”1445 Bir peygambere bu kadar büyük iftiraya pes doğrusu; hem tanrı, hem de lânetli!
Hâlâ affedilmeyen günah kaldıysa veya bir hıristiyan çeşitli haramlara dalıyorsa ne gam? Papazlar ne güne duruyor? Absolüsyon imdada yetişecektir. Absolüsyon: Günah bağışlama demektir. Hıristiyanlıkta günahlarını papazlara açıklayıp itiraf edenlerin papaz tarafından günahlarının bağışlanabileceğine inanılır. Günahları papazlar tarafından affedilenler, böylelikle günahlardan arınmış olurlar. Bu affetme, papazlar tarafından tanrı adına yapılmaktadır. Katolik mezhebinde, eski ve imtiyazlı olan günah çıkarma kurumu, ibtidâî şeklinden uzaklaşsa da hâlâ varlığını sürdürmektedir. İslâm’da ise, bilindiği gibi, doğrudan doğruya, aracısız ve formalitesiz olarak Allah’tan istenen aftan başka tevbe ve af dileme, günah çıkarma şekli yoktur.
Kitab-ı Mukaddes’e Göre Barış ve Savaş Anlayışı
Başta müsteşrikler/oryantalistler olmak üzere hemen hemen tüm hıristiyan batılıların ve batı mukallitlerinin İslâm’a saldırmak için ileri sürdükleri iddia ve ithamlardan biri, İslâm’ın kılıç zoruyla yayılan, kutsal savaş taraftarı, savaşçı bir din olduğudur. O yüzden de müslümanlara barbar demekten çekinmeyen, İslâm hâkim olduğunda gayri müslimleri kıtır kıtır keseceklerini vehmeden veya insanlara böyle gösteren tipler çıkagelmiştir. İslâm’ın kelime anlamının bile selâmet ve barış demek olduğunu, savaşın sebep ve şeklini, cihadın kendi haçlı savaşı kültürlerinin benzeri kutsal savaş anlamında olmadığı, İslâm’ın öldürme ve hücuma dayalı bir savaş anlayışını ne derece değiştirdiğini... anlatmak, konu/kavram dışına çıkmak olacak ve sözü uzatacaktır. Biz batının temel kültürlerinden biri/birincisi olan Kitab-ı Mukaddes’teki savaş ve barış anlayışına kısa bir değinme yapacağız.
1445] Pavlus’un Galatyalılara Mektubu, 3/14
HEVÂ
- 331 -
Hz. İsa, İncillerde insan sevgisinden, fedâkârlık ve aftan, her peygamber gibi elbette çokça bahsetmiştir. Ama İslâm’ın savaş anlayışına yanlış ithamlarla saldırırken, İncillerdeki Hz. İsa’ya veya vahye atfedilen savaş, öldürme ve hatta katliâm teşviklerini niye görmek istemiyor ve her iki dindeki ve Kitap’taki hükümleri mukayese etme gereği duymuyorlar diye sorma hakkımız vardır diye düşünüyoruz. Bu konu da göstermektedir ki, bazılarının derdi üzüm yemek değil, bağcı dövmektir: Yani, hakkı arayıp bâtıla tavır almak değil; hakkı bâtıl, bâtılı da hak göstermektir. Luka İncili, Hz. İsa’dan şu sözü nakleder: “Lâkin üzerlerine kral olmamı istemeyen o düşmanlarımı buraya getirin ve önümde öldürün!”1446 Hz. İsa’ya isnat edilen bu ifade, onun kan dökme pahasına olsa bile, kral olmak istediğini gösteriyor.
İncillerde tanıtılan İsa, maddî imkânlara sahip bulunsa veya Hz. Dâvud veya Hz. Süleyman’ın oğlu ve vârisi olsaydı ne yapardı, bilmiyoruz. Aynı anlamdaki ifadeyi Pavlus da belirtiyor: “Çünkü bütün düşmanları kendi ayakları altına koyuncaya kadar, onun saltanat sürmesi lâzımdır.”1447 İsa’nın diğer bir sözü, daha dikkat çekicidir: “Yeryüzüne selâmet getirmeğe geldim sanmayın; ben selâmet değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babasının, kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.” 1448
Kur’ân-ı Kerim’de şu hükmü görüyoruz: “Dinde zorlama yoktur.”1449; “De ki: ‘Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”1450 Peygamber, dini tebliğle mükelleftir; birini dini kabule zorlamaya değil. Savaşa gelince, Kur’an şöyle emrediyor: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”1451 Savaşla Hz. Muhammed (s.a.s.) hiçbir zaman devlet kurma, kral olma veya bir başka dünyevî çıkar sağlama gayesi gütmemiştir. İslâm’da savaş sadece Allah için yapılır, bu da hakkı/dini müdâfa halidir. Bu âyeti takip eden âyet ve dinsizleri öldürmeye cevaz veren âyetler, sadece kendilerine karşı harp ilân edilmiş ve savaş açılmış düşmanlara, yani savaşçılara karşıdır ki, savaşa katılmayanlar bunun dışında tutulmuştur. Haksız yere bir cana kıyanın bütün insanları öldürmüş gibi olacağını Kur’an belirtir. 1452
İslâm, kesinlikle ve hiçbir şekilde katliâma ve mecbur olunmadığı (müdâfa özelliği olmayan) hallerde öldürmeye cevaz vermez. Bir de Kitab-ı Mukaddes’teki şu ifadelere bakalım: “Ancak Tanrı’nın Rabbin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın; fakat onları, Hittîleri ve Amorîleri, ve Kenanlıları ve Perizzîleri ve Hivîleri ve Yebusîleri Tanrın Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.”1453; “Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek’in İsrail’e yaptığını, Mısır’dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amalek’i vur ve onların her şeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte
1446] Luka, 19/27
1447] Pavlus’un Korintoslulara 1. Mektubu, 15/25
1448] Matta, 10/34-36
1449] 2/Bakara, 256
1450] 109/Kâfirûn, 6
1451] 2/Bakara, 190
1452] 5/Mâide, 32
1453] Tesniye, 20/16-17
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.”1454 Görüldüğü gibi, katliâm için gösterilen tek sebep, intikam duygusunu tatmindir. Bunun gibi daha birçok örnek verilebilir.
Hıristiyanlıkla İlgili Temel Kavramlar ve Anlamları
Absolüsyon: Günah bağışlama demektir. Hıristiyanlıkta günahlarını papazlara açıklayıp itiraf edenlerin papaz tarafından günahlarının bağışlanabileceğine inanılır. Günahları papazlar tarafından affedilenler, böylelikle günahlardan arınmış olurlar. Bu affetme, papazlar tarafından tanrı adına yapılmaktadır.
Aforoz: Kilisenin cemaatten ve hıristiyanlıktan kovma cezası. Lânetleme anlamını da kapsayan aforoz, hem yahudilikte ve hem de hıristiyanlıkta uygulanan dinsel bir cezalandırmadır. Aforoz uygulamalarının çeşitleri hayli çoktur. Kilise, yaşayan insanlara uyguladığı bu cezalandırmayı, kendilerine göre ölümden sonra gerçekleşecek olan ilâhî af ve bağış kurumuyla çelişkisini düşünmeksizin Tanrı adına uygular.
Ahd-i Atik: Ahd sözleşme; Ahd-i Atîk, eski sözleşme demektir. Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olan, hem yahudilerce ve hem de Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen kitaplara bu ad verilir. Toplam 39 kitaptan meydana gelir. Üç bölümdür. Birinci bölüm, beş kitaptır. Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye adlı bu beş kitap Tevrat adını alır, Yahudilerin asıl kutsal kitabı olan bu bölüme Musa’nın beş kitabı da denir. İkinci bölüm, peygamberler adını taşır ve Hz. Musa’dan sonra gelen yahudi peygamberlerinin kitaplarını kapsar. Üçüncü bölüm, Ketubim adıyla anılır ve Dâvud’un mezmurları/şiirleri, Süleyman’ın meselleri/özdeyişleri, Eyyub’un öyküsü gibi metinlerden meydana gelmiştir.
Ahd-i Cedid: Hıristiyanların kutsal kitaplarına denilir. Yahudilerce sapıklık sayılan ve hıristiyanlarca benimsenen bu inanca göre yahudiler eski ahidle Tanrı’ya verdikleri sözü tutmamışlar ve vatanlarından sürülmekle cezalandırılmışlardır. Sonra Tanrı onlara acımış ve Ahd-i Cedîd’le yeni bir anlaşma önermiştir. Bu yeni sözleşmeye uyarlarsa arz-ı mev’ut (Filistin) onlara tekrar verilecektir. Yeni sözleşme anlamındaki Ahd-i Cedîd, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleriyle, Rasüllerin İşleri adlarını taşıyan ve değişik yerlere yazılan mektuplardan meydana gelmiştir. Toplam 27 kitaptır.
Anglikan: İngiliz kilisesine mensup olan Hıristiyan demektir. İngiliz protestanlığına Anglikanlık denilir. Katoliklikle protestanlık arasında İngilizlere özgü bir orta mezhep sayılmasına rağmen, Kalvinciliğin İngiliz koşullarına uydurulmuş bir biçimidir. Kral VII. Henry’nin Papa ile arasının açılmasından doğmuştur. Papa, yeniden evlenmek isteyen kralın boşanmasına izin vermediği için İngiltere’ye has bir papalık oluşturulmuştur. Anglikanların papası Vatikan’a bağlı değildir.
Apokryphos İnciller: Varlığı kabul edilen gizli ve kilise tarafından sahte kabul edilen İncillere apokrif İncil denilir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinin dışındaki tüm İnciller apokrif sayılır. Hıristiyanlar, özellikle III. y.y.da gizli bazı İncillerin varlığına inanırlar. Meselâ, 1886 yılında eski bir Mısır mezarında bu gizli İncillerden biri sayılan Petrus İncili’nin bir parçası bulunmuştur. Apokrif İncil sayılan en önemli İncil Barnaba(s) İncilidir.
1454] 1. Samuel, 15/2-3
HEVÂ
- 333 -
Ariusçuluk-Arianizm: Teslisi kabul etmeyip tevhide inanan eski hıristiyan gruplardan biri. Muvahhid papaz Arius’un izinden giden tevhide inanan hıristiyanlık. IV. Yüzyıl ve sonrası hıristiyanlığında büyük tartışmalara yol açan ve katolik kilisesince sapıklık sayılan İskenderiye’li papaz Arius’un, Hz. İsa’dan beri, papalığın ve sonraları devletin tüm baskılarına rağmen devam edegelen tevhidî çizgideki hıristiyanlık Ariusçuluk veya Arianizm diye isimlendirilir. Bu inanca göre, Hz. İsa, kesinlikle bir tanrı değil; peygamberdir. İzmit’li Eusebios da bu çizginin şiddetli savunucusudur.
Aslî günah: Pavlus tarafından hıristiyanlığa sokulmuş, insanın temiz fıtratını, Hz. Âdem’in Kur’an’da affedildiği belirtilen şahsî ve küçük hatasını tüm insanlara bulaştıran ve Hz. İsa’nın ülûhiyetine ve vaftiz törenine mesnet yapılan bâtıl anlayış. İlk günah da denilen aslî günah anlayışına göre, ilk günah, Hz. Âdem’in suçuyla başlamış ve bütün soyuna bulaşmıştır. Her doğan insan, babası Âdem’in günahının mirasından dolayı günahkâr olarak doğar. Tanrı, kendi niteliğine sahip olan oğlu İsa’yı insanları bu suçtan, yani aslî günahtan kurtarmak için yeryüzüne göndermiştir. Kıyamet gününde de insanları diriltmek ve ilâhî bağışa kavuşturmak için yeryüzüne yeniden inecektir, ruh da bu yüzden ölümsüzdür. Yine insanın aslî günahından arınması için insanın kutsal kabul edilen suyla yıkanma zorunluğu vardır ki buna vaftiz denilir.
Ateş Gecesi Yortusu: Zerdüştlük (Mazdeizm), Aztek, Eski Mısır, İran, Yunan ve Roma’da ve eski Yunan mitolojisinde ateşin kutsal sayılması söz konusudur. Ateşe tapan toplulukların kalıntı ve etkisiyle hıristiyanlığa geçmiş olan, ermiş Yahya için her yıl kutlanan yortu. Bu hıristiyan yortusunda, büyük meydanlarda ateşler yakılır ve üstünden atlanarak ilâhiler okunur. Bilindiği gibi yortu, hıristiyan bayramı demektir.
Ayasofya: Yapılışı ve kullanılışı birçok hurâfelere sebep olan İstanbul’da Sultan Ahmet meydanındaki meşhur bina. Şimdi müze olarak kullanılan, Fâtih zamanından Atatürk zamanına kadar câmi olarak hizmet veren ve yapılışından İstanbul’un fethine kadar kilise olan yapı. İlk olarak Doğu Roma imparatoru Constantinus II tarafından 360 yılında yapılan, 415 yılında yenilenen, iki kez halk ayaklanmasında yıkılınca, 537’de bu güne ulaşan yapı inşa edildi. 921 yıl kilise, 482 yıl da câmi olarak kullanılan bu yapı, Atatürk’ün isteği ile 1935’te müzeye çevrildi. Hıristiyanlara göre, yapımında ruhî güçlerin ve meleklerin rolü olduğuna inanılır. Örneğin, kilisenin plânı imparatora bir melek tarafından verilmiş, diğer bir rivâyette kutsal ekmeği kapıp kaçıran bir arının peteğinde plân görülmüş ve bu bir ilâhî işaret sayılarak kilise yaptırılmış. Ortadaki büyük kapısıyla kıble yönündeki kapısının Nuh’un gemisinin tahtalarından yapıldığına hıristiyanlarca inanılır. Kilisenin içinde, hastalıkları iyi eden ya da gelecekten haber veren birçok yerlerin bulunduğuna inanılır. Meselâ, altın topun altında dua edenin bütün istekleri yerine gelirmiş, kuyusundan su içen kalp hastalıklarından kurtulurmuş, dolaplarından birinin kapağındaki delikten para atılınca içeriden ses gelirse parayı atan her türlü mutluluğa kavuşurmuş. Ayasofya’yla ilgili bunlara benzer daha pek çok hıristiyan inancı vardır.
Âyin: Dinî merâsim, ibâdet. Âyin, Farsça bir kelime olup, aslında âdet, gelenek, usûl ve kanun demektir. Dilimizde hıristiyanların dinî tören ve ibâdetlerine denilir. Âyini-i rûhânî: Hıristiyanlarda dinî tören demektir.
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aziz (sint, saint): Kutsallığına inanılan kişi, ermiş insan. Hıristiyanlık tarihinde azizlik kurumu çok büyük bir önem taşır. Aziz, önce halkın inancıyla azizleşir, sonra kilise tarafından resmen aziz olarak tanınır ve açıklanır. Hıristiyanlıkta otuz beş bin aziz bulunduğu tespit edilmiştir. Meşhur hıristiyan araştırmacılarından Camille Jullian şöyle der: “Ancak azizlerin mezarlarına sahip olduktan sonradır ki, hıristiyanlık halk yığınlarınca kabul edilmiş ve tutulan bir inanç haline gelmiştir.” Hatta ilk hıristiyanlar, Kelt kasabalarında kendi inançlarını yayabilmek için onların kutsal saydıkları mezarların üstüne birer haç dikip benimsemek zorunda kalmışlardır.
Barnaba: Asıl adı Yusuf olan Barnaba, Hz. İsa’nın havârilerinden yani öğrencilerindendir. Bütün hayatını hıristiyanlığı yayma uğrunda geçirmiştir. Kilise tarafından apokrif/sahte sayılan İnciller içinde en önemli olanlardan biri Barnaba(s) İncilidir. Tarkçe’ye de çevrilen bu İncil, Hz. İsa’nın tanrılığını reddeder, çarmıha gerildiğini kabul etmez, Hz. İsa’nın bir peygamber olduğunu açıkça zikreder. Bu İncil’in teslisi reddedip ısrarla tevhidi vurgulaması, hıristiyanlarca yasak İncil sayılmasının temel sebebidir. Barnaba, Markos’un hocası, Pavlus’un önderi bir kişi olduğu halde, kilise, ona nisbet edilen İncil’i reddetmektedir.
Bible: (Baybıl okunur) Yunanca kitaplar anlamındaki biblia kelimesinden gelir. Tevrat, İnciller ve diğer kutsal kitaplardan meydana gelen Kitab-ı Mukaddese denilir.
Cizvitlik: Tutucu ve sofu hıristiyan tarikatı. 16. y.y.da Fransa’da kurulmuştur. İsa derneği adıyla da anılır. Hz. İsa’nın saf düşüncesine dönüş anlayışı içinde yoksulluk, bekâret ve itaat ilkelerinden yola çıkmıştır. Özellikle dinden saptıklarını iddia ettikleriyle savaşları ve siyasal etkileriyle öne çıkar. Avrupanın hemen bütün soylularının, kralların ve prenslerin din ve törelerinin öğretmenleri cizvitlerdi. Cizvitler, aşırı disiplin ve bir üste körü körüne itaat ve bağlılıklarıyla meşhurdur. Fransa’da 1789’dan sonra yeniden ve gizlice örgütlenmeye çalışmışlardır. İtikat konusunda farklı bir teslis anlayışı savunurlar. Hıristiyanlığın çoğu mezheplerindeki teslis anlayışı; baba, oğul ve ruhu’l kudüsten meydana gelen üçlü tanrı anlayışıdır. Cizvit teslisinde ise; İsa, Meryem ve İsa’nın babası(!) Yusuf’tan oluşan üçlü tanrı inancı vardır.
Communion âyini: (Komünyo vermek-almak) Hz. İsa’nın eti ve kanı. Ekmek ve şarapla yapılan âyin. Ekmek ve şarap, hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın etini ve kanını simgeler. Her katoliğin yedi yaşına kadar communio alması zorunludur. Uygulama olarak, yapılan bir âyinde ‘hestia’ adı verilen bir parça mayasız ekmek, kutsal kabul edilen şaraba batırılarak verilir; buna communio vermek; bu törene de communio âyini denilir. Komünyo alan, tanrının bağışını kazanmış sayılır. Hz. İsa, kendisinin öleceğini haber verdiğine inanılan, son akşam yemeğine, Latince akşam yemeği anlamına gelen ‘cena’ denilir. Gerçekte bu yemek, bir yahudi geleneğiydi ve her yıl Mısır’dan ayrıldıklarında yenen son yemeğin hâtırasını anmak için kutlanıyordu. Hz. İsa’nın da bu geleneğe uyarak, son gece, havârileriyle birlikte bu kutlama yemeğini yediğine ve bu yemekte, kendisinin öleceğini haber vererek ‘eukharistia’ adı verilen dinî âyin emrettiğine inanılır. İncillerdeki ifadeye göre, Hz. İsa, havârilerine dağıttığı ekmeğe, “bu benim vücudumdur” ve dağıttığı şaraba, “bu benim kanımdır” demiştir. Hıristiyanlar, her yıl, ‘kutsal perşembe’ adını verdikleri ‘cena’yı kutlarlar.
HEVÂ
- 335 -
Ehl-i kitap: İslâm’a göre Kitap ehli, inandıkları peygamberlerin Allah’tan Kitap getirdiğini kabul edenler. Hıristiyan ve yahûdilerin ehl-i kitap(tan) olduklarında ihtilâf yoktur.
Ekanim-i selâse: Arapça olan bu deyim, üç uknum, üç esas anlamına gelir. Teslis de denilen bu Üç Esas, Tanrıyı hem üç, hem bir sayan üçleme anlayışıdır. Tahrif edilmiş Pavlus hıristiyanlığının temel ilkesi olan bu inanç, tanrı kavramını baba, oğul ve kutsal ruh olarak bir üçlükte teklik anlayışı olarak kabul ederler. Bu anlayışa Fransızca trinite, Arapça teslis adı verilir. Üçleme anlamına gelen bu deyim, hıristiyanlığın temel inancı olan baba, oğul ve ruhu’l kudüsten meydana gelir. Bu anlayışa göre, İslâm’a ve Hz. İsa’nın tebliğ ettiğine ve hatta bugünkü Kitab-ı Mukaddes’in nice ifadesine göre tek olan Allah’la birlikte, tahrif edilen hıristiyanlıkta kutsal ruh ve oğul diye anılan Hz. İsa’nın da tanrı olduğu ileri sürülür.
Emmanuel: Hıristiyanların kabullerine göre Hz. İsa’nın adlarından biri. Peygamber İşaya, Eski Ahid’de “Tanrı bizimledir” anlamına gelen bu kelimeyi, geleceğin Mesih’i için kullanmış. Matta İncilinde bunun İsa olduğu yazılıdır.
Engizisyon: Eskiden hıristiyan dünyasında farklı inanç taşıyanları cezalandırmak maksadıyla kurulan mahkeme. Ateşte yananın suçlu olduğu inancına dayanan yargılama tarzına engizisyon denilir. Ortaçağda din konusunda sapık kabul edilenlerin cezalandırılması amacı ve bahanesiyle, kurulu düzeni korumak için kurulan bu yargılama yöntemi, aklın kabul edemeyeceği inancın gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bu inanca göre, suçsuz olan, ateşte yanmayacaktır. Bir sanığın suçlu olup olmadığını anlamak için böyle bir uygulama yöntemi kullanılmıştır. Özellikle İspanyol engizisyonunun gerçekleştirdiği bu akıl ve insanlık dışı yöntemler, 18. y.y.a kadar olanca vahşetiyle sürmüştür.
Evlilik: Romalıların Diana adını verdikleri Yunan tanrıçası Artemis, evlilik düşmanıydı. Peşinde gezdirdiği perilerden biri evlenecek olursa, yasalara karşı geldiğinden ötürü onu şiddetle cezalandırırdı. Katolik hıristiyanlarda görülen din adamlarının evlenmemeleri gerektiği inancı, Artemis tapımından kalma bir gelenek sayılmaktadır. Hıristiyan Alman düşünürü Schopenhauer, bir kadınla bir erkeğin birleşmesinin çok iğrenç bir şey olduğunu, İsa’nın böylesine iğrenç bir ilişkinin ürünü olmamak için babasız doğmuş bulunduğunu ileri sürer.
Gregoryen: Papa Gregorius VII’nin kilise reformuna uyanlar. 11. y.y.da gerçekleştirilmeye çalışılan bu reform, teokratik bir düzen kurma amacına dayanır. Bu düzen, imparatorların papalarca tahtlarından indirilebilmesini, dinde ticaretin ve özellikle kutsal eşya alım satımının yasaklanmasını, din adamlarının evlenmemelerini, kiliseyi her türlü laik bağlardan kurtarmayı, imparator ve soyluların kilise işlerine karışmamalarını öneriyordu.
Günah çıkarma: Günah çıkarmaya “absolüsyon” denilir. Absolüsyan, günah çıkarma ve affetme demektir. Hıristiyanlıkta günahlarını papazlara açıklayıp itiraf edenlerin papaz tarafından günahlarının bağışlanabileceğine inanılır. Günahları papazlar tarafından affedilenler, böylelikle günahlardan arınmış olurlar. Bu affetme, papazlar tarafından tanrı adına yapılmaktadır.
Haç: Hıristiyanların Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş halini temsil ettiğine inandıkları, birbirini dik olarak kesen iki doğrudan meydana gelen t harfi
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görünümündeki şekil; salîb ve istavroz da denilir. Haç, hıristiyanlığın simgesi kabul edilir. Haç çıkarmak: Elleriyle haç işareti yapmak, istavroz çıkarmak. Hıristiyanlıktan önce çoktanrıcı bazı dinlerde de mutluluk simgesi kabul edilen haç, hıristiyanlıkta ilkin din uğruna ölenlerin mezarlarına konulurdu. Daha sonra bütün hıristiyanların mezarlarına konulmaya başlandı. Boyunlarda kolye olarak da takılır. Duâ sırasında da belli yerlerde haç işareti yapılır: Sağ elin parmaklarıyla göğse haç biçimi çizilerek bir çeşit kutsama yapılır. El önce alna, sonra göğse, sonra sol omza ve en sonunda da sağ omza dokundurulur. Bu işaret, aynı zamanda baba-oğul-kutsal ruh teslisini/üçlemesini de simgeler. Yunan kilisesinde el önce sağ omza, sonra sol omza götürülür. Protestanlıktaysa haç çıkarılmaz. Ortodokslar her yıl 6 Ocak günü haçı suya atma töreni yaparlar. Bu tören, onlara göre İsa’nın Yahya peygamber tarafından Ürdün nehrindeki vaftizini simgeler. Bu dinî törende, üstünde İsa’nın resmi bulunan bir haç deniz, nehir, göl gibi herhangi bir suya atılır; hıristiyanlar suya atlayarak haçı bulup çıkarırlar. Haçı bulup çıkaran hıristiyan kutsanır.
Haçlı seferleri: Haçlı, haçı olan demektir. Bu anlamdan çıkarılarak müslümanlara karşı savaşa katılan hıristiyanlara “ehl-i salîb”, yani “haçlı” denilmiştir. Haçlılar: Haçlı seferlerine katılanlar anlamında kullanılır. Haçlı seferleri: Haçlıların (hıristiyanların) mukaddes kabul ettikleri yerleri (Kudüs ve civarını) müslümanlardan almak için yaptıkları savaşlara denilir. Toplam sekiz askerî-dinî sefer düzenlenmiştir. Hıristiyanlarca kutsal savaş kabul edilen bu seferler, papaların teşvik edip cenneti garanti etmesi ve doğunun zenginliklerinden pay alma tutkusunun birleşmesi ile ortaya çıktı. Giysilerinin üstüne, yeminlerinin bir simgesi olarak kumaştan bir haç dikip “haçı alanlar”, Kudüs’e hac yolculuğu yapmaya söz vermiş sayılıyorlardı. İlk haçlı seferi 1097’de, sekizinci haçlı seferi de 1270 yılında yine başarısızlıkla sonuçlanmış ve haçlı seferlerinin silâhlı kısmı sona ermiştir. Günümüzde, haçlı seferleri daha çok siyasi, iktisadi alanda ve en çok da kültürel yollarla yapılmakta, önemi Kudüs’den daha az olmayan müslüman beyin ve kalplere saldırılmaktadır. Televizyon, kitap, gazete vb. araçlarla evlerin işgal edilmesi için yapılan günümüzün haçlı seferleri, çoluk çocuk demeden hedeflere saldırıp ele geçirmektedir. Çağdaş Selâhaddin Eyyûbîler çıkıncaya kadar da bu seferlerin sonunun gelmeyeceği gözükmektedir.
Haham: Yahûdi din adamı. İbrânice bilgin, bilge anlamındadır. Bu yahûdi din adamlarının başlarına da hahambaşı denir.
Haramlar: Hıristiyanlıkta haram/yasak olan şeyler, Pavlus’un tenzilâtlarıyla 4 tanedir. Bunlar, putlara kurban edilen şeyler, boğulmuş hayvan, kan ve zinadan ibarettir. 1455
Havârî: Havâri kelimesi Kur’an’da geçer. İncillerde, bunun yerine daha çok şâkirt (öğrenci) kelimesi kullanılır. Havârî, yardımcı demektir. Arapçaya Habeşçeden geçmiş olup aslı “havâryâ”dır; “yardımcı” anlamına gelmektedir. Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dine ve onun peygamberliğine iman eden, müslümanlardan olan1456 ve Hz. İsa’nın tebliğ ettiği fikirleri yaymayı üstüne alan on iki kişiden her birine havâri denir. Âl-i İmrân sûresi, 52. âyetinde Hz. İsa’ya ve onun dinine yardımcı olmayı taahhüd edenlere bu adın verildiğini görmekteyiz. Hz. Muhammed’e
1455] (Bk. Rasüllerin İşleri, 15/28-29)
1456] (3/Âl-i İmrân, 52)
HEVÂ
- 337 -
(s.a.s.) ilk inanan insanlar olan “sahâbe”nin benzerleridir.
Havâriler, toplam 12 kişidirler. Bunlardan biri ihânet ederek kâfirlere Hz. İsa’yı ihbar etmiştir. İsimleri şunlardır: Simun (Petrus), Andreas, Yâkub (Zebedi’nin oğlu -büyük-), Yuhanna (Boanerces), Filipus, Bartolomaeus, Matta, Tomas, Yâkup (Alfeus’un oğlu -küçük-), Gayyur Simun, Yahuda (Taddeus), Yahuda İskaryot.1457 Bunlardan Petrus, havârilerin en büyükleri ve lideri, Yahuda İskaryot da Hz. İsa’ya ihanet eden ve onu ihbar edip yakalatmaya çalışan kişidir. Hıristiyan rivâyetlerine göre otuz gümüş dinar karşılığında İsa’yı yakalattıran İskaryot, sonradan vicdan acısı çektiği ve kendisini astığı söylenir. İslâm âlimlerine göre, Hz. İsa’yı ihbar eden Yahuda, Hz. İsa görünümüne dönüşmüş ve Hz. İsa yerine o çarmıha gerilmiş, Hz. İsa da göğe yükseltilmiştir.
İkon: Kiliselerde bulunan dinî tasvir, yani resim ve heykeller. Özellikle ortodoks kiliselerinde bulunur. Hıristiyanlar, ikon(a)lara tapmadıklarını, sadece onlara saygı duyduklarını söylerler.
İncil(ler): Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa’ya vahyedilen İncil’den bahseder. Bu İncil, bir tek İncil’dir. Bugünkü İnciller de, Hz. İsa’ya vahyedilen/vaz’edilen İncil’den birçok yerde bahseder. Buna rağmen elde mevcut hiçbir İncil için, hıristiyanlar tarafından bile “bu İsa’nın İncilidir” denilemez ve ona atfedilmez; “Matta’ya Göre İncil, Markos’a göre İncil...” denilir. Kilise tarafından birbirinden hayli farklı ve birbiriyle nice çelişkileri olan dört farklı İncil yasal İncil sayılmıştır. Arapça “Enâcil-i erbaa” denen bu dört İncil, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleridir. Asıl yazıldıkları nüshaları elde bulunmayan bu dört İncil’in tümü, Hz. İsa’dan çok sonra yazılmıştır. En eski nüsha olarak yazıldıkları İbrânice ve Latinceden Yunancaya ve çok zaman sonraki tercümeleri vardır. Bu dört İncil, kendisi de o zamanlar hıristiyanlığı kabul etmemiş olan putperest imparator Konstantin tarafından 325 yılında topladığı İznik konsilinde yüzlerce İncil yazması arasından 2048 kişilik üyenin sadece 318’inin kararı ve imparatorun tercih ve yönlendirmesiyle seçilmiş, özellikle tevhid içerikli İnciller başta olmak üzere diğer tüm İnciller sahte kabul edilerek yakılmış ve yaktırılmıştır.
Kardinal: Yüksek rütbeli katolik râhibi.
Karnaval: Kötü ruhları kaçırmak için korkunç maskeler takma töreni. Hıristiyanların büyük perhizinden önce yapıldığı için, İtalyanca et kaldırmak anlamına gelen carnelevare kelimesinden türetilmiştir. Kaynağı hıristiyanlıktan çok öncedir. Güneş ışınlarının bir süre gökte hapsedildikten sonra yeniden özgür bırakıldıkları inancıyla ilgilidir. Karnavalda kullanılan hayvan maskeleri, aynı zamanda, hayvanlara tapanlardan hıristiyanlığa geçmiş bir putperest geleneğidir.
Katedral: Bir şehrin büyük kilisesi, piskoposluk kilisesi.
Katolik: Roma kilisesi, katolik mezhebinden olan hıristiyan demektir. Katoliklik, Roma kilisesine bağlı hıristiyan mezhebine denilir.
Keşiş: Dünyayla ilişkisini kesip manastırda yaşayan hıristiyan din adamı. Keşişler evlenmezler, dünyadan el etek çekip bir inziva hayatı sürdürdüklerinden ötürü münzevîdirler. İlk keşişler, Mısır’da azizliğe/ermişliğe ulaşmak için çöle çekilir, bir çeşit çileci hayatı sürerlerdi. Manastırlar, bu bireysel çile çekmeyi bir
1457] (Matta, 10/2-4)
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
disipline sokmak amacıyla kurulmuştur. Hıristiyanlıkta çilecilik, Hz. Âdem’in suçundan ötürü soyaçekim yoluyla aşağılanmış insanın kendini cezalandırmasını dile getirir.
Kilise: Yunanca topluluk anlamına gelen ekklesia deyiminden türetilmiştir. Hıristiyan mâbedi/ibâdethanesine, hıristiyanların ibâdet ettiği binaya kilise denilir. Ayrıca, hıristiyan mezhebi için kullanılır: Katolik kilisesi, ortodoks kilisesi şeklinde. Kilise, ilkin hıristiyan toplulukları anlamında kullanılmıştı. İlk hıristiyanların bugünkü anlamda kilise binaları yoktu. İlk dönem hıristiyanlığında kilise yapısı olmadığı gibi, din adamları statüsü ve ruhban sınıfı da yoktu. İkinci y.y.’dan sonra kiliseler görülmeye başlamıştır. İlk kiliselerin din adamları, kilisenin bakımı ve temizliğiyle görevli kilise hizmetçileriydi. sonradan büyük statü kazanan din adamlarına, piskopos denilmeye başlandı ve bunlar kilisenin başına geçtiler. Birçok kilisenin piskoposları birleşince evrensel kilise kurulmuş oldu ve bunun başına geçen piskopos papa adını aldı. Katolik kavramı da evrensel kilise anlamındadır.
Kitab-ı Mukaddes: Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd’den meydana gelen kitapların bütününe denir. Kitab-ı Mukaddes, tahrif edilmiş şekilleriyle Tevrat, Zebur ve İnciller yanında, bazı peygamberlere atfedilen kitaplar, Pavlus’un 15 ayrı mektup ve kitabından oluşmuş kitaplar kolleksiyonudur.
Konsil: Hıristiyan ruhanîler ve râhipler meclisi. Özellikle katolik kilisesi dogmaları ve kilise disiplinini düzenleyen kurallar 2. y.y.’dan itibaren toplanmaya başlanan bu konsillerce tespit edilmiştir. 1869 yılına kadar değişik aralıklarla toplanan konsillerin sayısı yirmidir. Hıristiyanların temel inançları bu konsillerde kararlaştırılmıştır. 325 yılında toplanan İznik konsili, Pavlus’un görüşünün temeli olan İsa’nın tanrılığını kabul etti. Bu görüşe muhâlif olan İncilleri ve başka kitapları nerede olursa olsun toplatıp yakmayı kararlaştırdı. Bu kararın alınmasında henüz hıristiyanlığı kabul etmemiş olan putperest kral Konstantin’in büyük etkisi oldu; bu kararla hıristiyanlığı putperestliğe yaklaştırmış oldu. Yine, bu konsilde alınan kararların aksini savunanları konsil, lânetlemekte ve aforoz etmektedir. 2048 Din adamının katıldığı bu konsilde bu kararı alan din adamlarının sayısı sadece 318 idi. 1720 farklı görüşün iddiaları geçersiz kabul edildi. Daha sonra İnciller de konsil tarafından değerlendirildi; Önemli bir kısmı teslisi değil de tevhidi savunan yüzlerce İncil’in içinden 4 İncil (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri) resmen kabul edilen İnciller oldu. Bunun dışındaki kitaplar için, nerede olursa olsun toplattırılıp yatırıldı.
Kral salonu: Yahova şahitlerinin kilise yerine oluşturdukları toplantı ve ibâdet salonu.
Kutsal Perşembe: Hıristiyanlar, 13 nisan Perşembe gününü kutsal Perşembe olarak nitelerler. Çünkü Hz. İsa, son akşam yemeğini o gün yemiştir. Ayrıca, her yıl nisan ayının 14. günü akşamı toplanıp topluca yemek yemek, eski bir İbrânî geleneğidir.
Kutsal kabir: Kudüs’te bulunan Hz. İsa’ya ait olduğuna inanılan mezar. Hıristiyanlarca, Yusuf tarafından gömülen ve sonradan ermiş Helena tarafından bulunan bu mezar kutsaldır. Kur’an’a göre, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediği ve
HEVÂ
- 339 -
öldürülmediği1458 için bu mezar kesinlikle Hz. İsa’ya ait olamaz.
Kutsal Cumartesi: Katolik hıristiyanlar, paskalya arefesinde kutsal haftanın son günü olan Cumartesiyi kutsal Cumartesi sayarlar.
Luka: Hıristiyanlarca kabul edilen 4 İncil’den biri ve bu İncil’i yazan kişi. Hıristiyan kaynaklarına göre de havâri olmayan Luka’nın asıl mesleği hekimlikti. Yunan asıllı veya Pavlus’a yardımcı olan yahudi asıllı Antakya’lı bir doktor olduğu rivâyetleri vardır. Aynı zamanda Yeni Ahid’deki kitaplardan biri olan Rasüllerin İşleri kitabının yazarı olarak da bilinmektedir. Luka İncili’nin aslı, büyük bir ihtimalle İbrânice veya bazılarına göre Latincedir. Eldeki en eski nüsha ise Yunanca tercümesidir. Bazı hıristiyanlar aslının da Yunanca yazıldığını söylemektedir. Luka’nın bu İncili Yunanlılar için yazdığı anlaşılmaktadır. Luka İncilinde tarih yanlışlıkları ve maddî hatalar oldukça fazladır.
Manastır: Râhip veya râhibelerin, dünyadan el etek çekip ruhban hayatı içinde birlikte yaşadıkları, ekseriya yerleşme merkezlerinden uzak bina.
Markos: Yasal dört İncil’den biri ve bu İncil’in yazarı. Hıristiyan kaynaklarına göre de Markos havâri değildir. Yeni Ahid’de ikinci sırada yer alan bu İncil’in yazarının asıl adı Yuhanna’dır; Markos onun lakabıdır.
Matta: Yasal dört İncil’den biri ve bu İncil’in yazarı. Hıristiyan kaynaklara göre Filistin’li bir yahudi ailenin oğlu olan Matta’nın ikinci adı Levi’dir. Kendisi gümrük memuru olarak görev yaparken Hz. İsa ile tanışarak ona tâbi olmuştur. Yani hıristiyan kaynaklarına göre Havâri sayılır. Fakat bazı araştırmacılar, halen elde mevcut olan Matta İncilinin yazarının Havâri Matta olmadığını, bu İncili aslında ismi meçhul Filistinli bir yahudinin yazdığını ileri sürmekte ve deliller ileri sürmektedirler. Gerçekten bu İncil, yahudi hukukuna çok saygılıdır. Ayrıca, bu İncilin yazarı, İncilini yazarken Havâri olmayan Markos’tan geniş çapta istifade etmiştir. Havâri birinin havâri olmayandan büyük çapta istifade etmesi pek gerçekçi değildir. Matta İncili’nin İbrânice asıl nüshası ortadan kaybolmuş, elde en eski nüsha olarak Yunanca tercümesi vardır, ancak bunu kimin tercüme ettiği belli değildir. Bu tercümenin doğruluğunu anlayabilmek için asıl nüsha ile karşılaştırılması gerekir ama ne ortada asıl nüsha vardır, ne de tercümeyi yapanın ismi.
Mesih: Üzerine kutsal sayılan yağ sürülmüş demek olan Mesih, Hz. İsa’nın lakabıdır. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa için, onun ismi yerine de kullanılmıştır.
Misyoner: Misyon, bir şahıs veya heyete verilen özel görev demektir. Misyoner: Kendini bir fikrin yayılmasına adayan kimse demektir. Misyoner kelimesi daha çok hıristiyanlar için, hıristiyanlığı yaymayı görev edinmiş kimse demektir. Misyonerlik, hıristiyanlığı yayma yönündeki sistemli bir faaliyet ve teşkilattır. Misyonerlerin yaptığı işe de misyonerlik denilir.
Nasârâ: Nasrânî kelimesinin çoğuludur. Nasrânî, hıristiyan; nasârâ da, hıristiyanlar demektir. Hıristiyanlık için de “nasrâniyye” kelimesi kullanılır.
Nasrânî: Nasrâni ve Nasârâ kelimesinin anlamı ve hıristiyanlar için kullanılması konusunda iki değerlendirme yapılır: 1- Kelime, Nâsıra veya Nasran adlı
1458] 4/Nisâ, 157
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
köyden olanlar anlamındadır ki, Hz. İsa ve havârileri bu köye nispet edilirler. 2- Yardım ve destek anlamındaki nusret veya nasr kökünden yardım edenler, yardımcılar anlamındaki ensâr kelimesine nispet edilmiştir. Âl-i İmrân sûresi 52. âyetinde Hz. İsa’nın yardım talebine havârilerin olumlu cevap vermeleri sebebiyle havâriler için ensâr kelimesi kullanılır. Bu deyimden yola çıkılarak havârilere ve tüm hıristiyanlara “yardım edenler” anlamında nasârâ denmiştir.
Noel, Noel Baba: Noel, hıristiyanların Hz. İsa’nın doğduğu geceyi kutlamak için yaptıkları bayramdır. Noel ağacı: Hıristiyanların noel için kesip süsledikleri çam. Noel Baba: Hıristiyanların noel gecesi hediye getirdiğine inandıkları, inanmasalar da çocuklarını kandırdıkları mitolojik ve hayâlî kişidir. Hıristiyanlarca Hz. İsa’nın, Aralık ayının 25’inde doğduğu kabul edilir ve her yıl bu günde noel kutlanır. Eskiden Ocak ayının 6. günü kutlanırdı. Hz. İsa’nın hangi yıl doğduğu da hayli tartışmalıdır. Örneğin, Matta İncili’ne göre, bugün İsa’nın doğum yılı olarak kabul edilen yıldan, yani milattan en az dört yıl önce, Luka İncili’ne göre, milat diye kabul edilen yıldan 6 yıl sonra doğmuştur.
Ermeni mitolojisinde yeni yıl tanrısının adı Amanor’dur. Paganlık/putperestlik zamanlarında avlanan hayvanlar, Amanor’un onuruna çam ağaçlarına asılırdı. Noel günü çam ağacına çeşitli şeyler asılarak yapılan tören, hıristiyanlığa bu pagan geleneğinden geçmiştir. Ayrıca, ağaçlara tapmanın yaygın olduğu bölgelerde çam ağacına da tapılmıştır. Antik çağın ünlü Yunan ve Roma mitolojileri, ağaç tanrılarla doludur. Ağaçlar, Yunanlılarla Romalılarda tanrıların barınakları sayılıyor ve ağaçların bir ruhu olduğuna inanılıyordu.
Ortodoks: Hıristiyanlığın üç büyük mezhebinden biri. Öteki iki mezhep katoliklik ve protestanlıktır. 1054 yılında Roma’dan ayrılan ve onu tanımayan Bizans’la ona bağlı olan doğu kiliseleri ortodoksturlar. Bu anlayış, 9. y.y.’dan sonra Slavlar arasında yayılmıştır. Ruslar, Bulgarlar, Sırplar bu mezheptendirler. Ortodoksluk inancına göre yeryüzünde bulunan her kilise bağımsızdır. Ortodoks baş patriği sadece bu bağımsız kiliseler birliğinin başkanıdır. Bu mezhebin kuramsal inançlarının başında baba’nın yaratılmadığı, oğul’un yaratıldığı ve baba-oğul-ruhu’l-kudüs üçlemesindeki öz birliği gelir. İsa’nın ilâhî/tanrısal ve insanî nitelikleri birbirinden ayrılamaz. Ruhu’l Kudüs’ün, sadece Babadan doğduğuna inanan Katoliklerin tersine; hem baba ve hem oğuldan doğduğunu kabul eden mezheptir. Kiliselere ikonalar, yani kutsal resim ve heykeller konulmasını savunurlar ve kiliselerini bunlarla doldururlar.
Papa: Katolik kilisesinin en büyük ruhanî reisi, Roma piskoposu. Papalık: Papa yönetimi, papanın başında bulunduğu devlet, İtalya topraklarında bulunmasına rağmen, ayrı devlet kabul edilen dünyanın en küçük devleti Vatikan, papa tarafından yönetilen teokratik bir papalıktır.
Papaz: Hıristiyan ruhanî reisi, din adamı, râhip, keşiş.
Paskalya: Hıristiyanların Hz. İsa’nın dirildiğine inandıkları gün yaptıkları bayram. Her yıl Mart ayının 14. gününü izleyen Pazar günü, hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın dirildiği gündür. Bugün, İsa’nın yeniden yaşama geçtiğine inanılır ve büyük bayram yapılır. İlkbahara doğru kutlanan bu bayram, her yıl sonbaharda ölüp ilkbaharda dirilen Sümerlerin Temmuz, Eski Anadolunun Attis ve Agdistis, Yunanlıların Adonis inançlarından gelmedir. Bu bayram da hıristiyanlığın
HEVÂ
- 341 -
putperestlere verdiği tâvizlerden biridir. Yahûdi geleneğiyle de irtibat kurulabilir. Şöyle ki, Yahûdiler de her yıl, aynı adla, dinsel gök ayının -ki bu, dinî takvimlerinin birinci ayıdır- 14. gününde Mısır’dan çıkışlarını kutlamak için bayram yaparlar. Hıristiyanlar, paskalyayı baş bayram saymışlar ve bir çeşit bayramlar takviminin temeli olarak tespit etmişlerdir. Katolik takviminde bayram günleri her yıl aynı güne düşmediğinden bütün katolik bayramları paskalyaya göre hesaplanır. Paskalya çöreği: Paskalya günü yapılan bir cins tatlı çörek. Paskalya yumurtası: Paskalya günü hıristiyanların kırmızıya boyadıkları haşlanmış yumurta.
Patrik: Ortodoks kiliselerinin başkanlarına patrik denir. Bazı doğu kiliselerinde ve ortodokslarda en büyük ruhanî reis demektir. Patriğin kaldığı yere, makamına patrikhane denir.
Pavlus (Paulus, Paul, Saint Paul -Sen Pol-): Milâdî 5-67 yıllarında yaşayan yahudi asıllı, hıristiyanlığı aslî ve tevhid çizgisinden çıkarıp, teslis gibi temel dogmaları oluşturmuş, kiliseler kurmuş ve hıristiyanlığı teşkilâtlandırmış kişidir. Bugünkü muharref hıristiyanlık onun ürünüdür. Pavlus, Hz. Musa’nın yasa ve yasaklarını yürürlükten kaldırmış ve yeni bir anlayış geliştirmiştir. Mektupları, Kitab-ı Mukaddes’ten sayılmış, İnciller seviyesinde görülmüştür. Tevhid yerine teslisi, Hz. İsa’nın peygamber değil; tanrının oğlu ve tanrı olduğunu hıristiyanlara kabul ettirmiştir. İlk günah, aslî günah anlayışını da o icat etmiştir. Buna göre, ilk günah, Hz. Âdem’in suçuyla başlamış ve bütün soyuna bulaşmıştır. Her doğan insan, babası Âdem’in günahının mirasından dolayı günahkâr olarak doğar. Tanrı, kendi niteliğine sahip olan oğlu İsa’yı insanları bu suçtan, yani aslî günahtan kurtarmak için yeryüzüne göndermiştir. Kıyamet gününde de insanları diriltmek ve ilâhî bağışa kavuşturmak için yeryüzüne yeniden inecektir, ruh da bu yüzden ölümsüzdür. Bu Pavlos dogmalarının hiçbiri yahudilikte de, Hz. Musa şeriatında da yoktur (Tabii ki, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinde de bulunmamaktadır). Bu açıdan, Pavlus’un öğretileri, hıristiyan dogmalarıyla birlikte yahudi şeriatının da yürürlükte bulunduğunu savunan Petrusculuk’a karşı, yepyeni bir hıristiyanlık anlayışıdır. Bugünkü hıristiyanlık, hemen tümüyle Pavlus’un temel itikad ve hükümlerini belirlediği, Pavlus’un merkezde olduğu bir dindir.
Paulcanien’ler: Paul de Samosate taraftarları, şimdi bağlıları kalmayan muvahhid hıristiyan gruplarından biri.
Petrus: Hz. İsa’nın baş havârisidir. Matta İncilinde yazıldığına göre Hz. İsa, ona, Petrus’ un kelime anlamı olan ‘taş’ anlamında: “Sen Petrus’sun, ben kilisemi senin üstüne kuracağım”1459 demiştir. Bununla beraber Hz. İsa’nın tutuklanması sırasında peygamberini terkettiği ve onu inkâr ettiği de bilinir. Ne var ki daha sonra hıristiyanlığı yaymaya çalışmış, dine ilk katılan çoktanrıcılar onun tarafından vaftiz edilmiştir. Pavlus’la karşılaşmış ve onunla anlaşamamıştır. Bu anlaşmazlık, Pavlus’un Galatyalılara Mektubunda açıklanır.
Piskopos: Yunanca bir kelime olup, kelime anlamı gözeten demektir. Başpapaz, bir piskoposluk bölgesinde başpiskopostan sonra gelen papaz, metropolit anlamında kullanılır. Dinsel bir bölge olan piskoposluğu yöneten en üst rütbedeki papaza piskopos denir. Katolik kilisesinin başkanı olan papa, bir piskoposlar piskoposudur.
1459] Matta, 16/18
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Protestanlık: Katoliklikten ayrılma reformcu hıristiyan mezheplerine verilen ad. Protestan: Reformist hıristiyan mezhebinden olan, reform taraftarı. 16. y.y. da Roma kilisesini protesto eden Alman papaz Martin Luther’in reformuyla oluşan bir mezheptir. Protestan kiliseleri bağımsız ve ulusaldır; katolik kiliseleri gibi bir papa otoritesine bağlı ve uluslararası nitelikli değildir. Protestanlara göre ilâhî bağış karşılıksızdır ve o yüzden günah çıkarmak mecburi değildir. En üst hakem ve yetkili olarak Kitab-ı Mukaddes kabul edilmeli ve bir hıristiyan, sorularının karşılığını papadan değil; ondan öğrenmelidir. Papazlar evlenebilirler. Cehennem diye bir yer yoktur; sadece Tanrı’nın bağışını elde eden hıristiyanlar için ölüm ötesinde mutlu bir hayat vardır. Bununla birlikte çeşitli protestan kiliseleri arasında görüş ayrılıkları da hayli fazladır. Almanya ve İskandinav ülkelerinde Luther’ci, Fransa ve İsviçre’de Calvin’ci, İngiltere’de Anglikan, İskoçya’da Presbiteryen kiliseler protestandır.
Râhip: Hıristiyan din adamı. Kadın din adamlarına da râhibe denir. Papaz deyimiyle eş anlamda kullanılan bu deyim, genel olarak İslâm dışındaki diğer din adamları için de kullanılmıştır. Ama daha çok manastırda oturan hıristiyan din adamlarına râhip, oralarda yaşayan keşiş kadınlara da râhibe denilir.
Ruhbanlık: Râhiplik, papazlık, keşişlik. Râhiplerin hayat tarzı, manastır yaşayışı. Ruhbanlıkla ilgili Kur’an’da şöyle buyrulur: “Sonra bunların izinden art arda peygamberlerimizi gönderdik Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.”1460 Ruhbanlık, hıristiyanların ihdas ettiği bir yaşayış ve anlayış tarzıdır. Rivâyetlere göre Hz. İsa’dan sonra muvahhid hıristiyanlar, yani mü’minler inkârcı zorbalarca yok edilmeye çalışılmış, girişilen üç savaşta mü’minler ağır kayıplar vermişler, sağ kalan iman ehli, kendilerinin de ölümü halinde dine dâvet edecek kimsenin kalmayacağı gerekçesiyle savaş yapmama kararı almış, sadece ibâdetle meşgul olmaya başlamışlar. İşte bu suretle fitneden kaçarak, dinlerinde ihlâs ve samimiyet gösteren bu insanlar dünyanın bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler, dağlar, mağaralar, oyuklar ve hücrelerde ibâdetle meşgul olmuşlardır. Ama birçoğu bu râhib hayatına riâyet etmeyerek, Hz. İsa’nın tevhid dinini bırakıp teslis akidesini ortaya attılar veya hükümdarlarının dinine girdiler. Hz. İsa’nın tevhid yolundan ayrılan bu hıristiyanlar, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) de kabul etmediler, sapıklıklarına devam ettiler.
Reformasyon: Hıristiyanlıkta her çeşit yenileşmeler ve özellikle protestan hareketi. Geniş anlamda her çeşit dinî yenileştirmeleri içine alan reform, özellikle 16. y.y. da gerçekleşen protestan reformu, bu deyimle dile getirilir.
Rûhu’l-Kudüs: Hz. İsa’ya üflenen ilâhî ruh. Hıristiyanların inancına göre ruhu’l kudüs (kutsal ruh) insan yüzlü bir devdir, bütün nesnelerin başlangıcından beri sular üstünde kımıldayan, tûfandan sonra toprağı kurutan odur. Baba-oğul-rûhu’lkudüs, İsa’nın vücudunda toplanmış üç ilâhî kişidir. Tümü ilksiz ve sonsuzdur ve birbirlerine üstünlükleri yoktur. Bu, onların iddiasına göre tevhidde teslis, ya da teslisde tevhiddir (üçlükte teklik veya teklikte üçlük).
1460] 57/Hadîd, 27
HEVÂ
- 343 -
Sinoptik İnciller: Matta, Markos ve Luka İncilleri, birbirlerine çok benzediğinden ve aynı terimlerle yazıldıklarından sinoptikler denilir. Yuhanna İncili ise, hem konuları ve hem üslûbu/anlatım biçimi yönüyle diğerlerinden ayrılır. Örneğin, sinoptik İncillerde Hz. İsa’nın, dini bir yıl süreyle tebliğ ettiği anlatılırken; Yuhanna İncilinde bu süre üç yıldır. İlk üç İncilde gösterilen dâvet ve tebliğ yerleri ile Yuhanna’da gösterilen yerler de birbirinden çok farklıdır. Bununla beraber sinoptik İncillerin arasında da çok önemli oranda ve büyük sayıda farklılıklar ve çelişkiler vardır.
Süryâni: Suriye ve Türkiye’nin güney doğusunda yaşayan Sâmi ırktan bir hıristiyan topluluğu.
Tahrif: Tahrif, aslında bir kelimedeki harflerin yerini değiştirerek manayı bozma demektir. Terim olarak kullanılışı ise, bir metni, ilâve ve çıkarmalarla farklı manaya gelecek şekle sokma demektir. Kutsal kitabı olduğu gibi, dini bozmaya ve değiştirmeye de tahrif denilir.
Tecessüd: Arapça bir kelimedir. Vücutlanma, bedene girme, insan vücuduna dönüşme demektir. Hıristiyanlığa göre Tanrı, insanın aslî günahını bağışlamak için İsa’da tecessüd ederek insan şeklinde dünyaya gelmiştir.
Tekfir (Keffâret, Fidye –Redemption): Hıristiyanlığın esaslarından biri de, Tanrı’nın bütün insanların günahlarına keffâret olmak üzere, onların affı için insan şekline girip yaşadıktan sonra ıstırap çekerek ölmesi, yani tekfir/keffâret, fidye inancıdır. Bu inancın, üç temel uzantısı vardır: Hz. İsa’nın tanrılığı, bütün insanlığın günahkâr olduğu ve insanlığın affı için fidye (kurban) anlayışı.
Teslis: Arapça üç demek olan selâse kelimesinden türetilmiştir. Üçleme, üçe çıkarma demektir. Hıristiyanlıkta Tanrı’nın üç unsurun birleşimi olduğuna inanma haline denir. Üç tanrılık gücün tek tanrıda birleşmesi demek olan teslis, baba (tanrı) - oğlu (İsa) - rûhu’l kudüs’ü hıristiyanlar, tanrının üç ayrı görünümü sayarlar ve üçlükte tekliğe inanırlar; yani Tanrı hem tektir, hem de üç. Bu yüzden hıristiyanlara ehl-i teslis de denir. Kur’ân-ı Kerim, teslisin açık bir küfür olduğunu ve teslisi kabul edenlerin kâfir olduğunu1461 vurgulayarak, bundan vazgeçilip Allah’a yalan uydurulmamasını ve Hz. İsa’ya iftira atılmamasını1462 emreder.
Uknum-akanim: Uknum, Arapça unsur, esas, temel demektir. Akanim de onun çoğuludur. Akanim-i selâse: üç uknum, yani teslisin üç temel unsuru demektir ki, bunlar baba-oğul-ruhu’l kudüstür.
Vaftiz: Yunancadan geçmiştir. Hıristiyanların küçük çocuklara ve dinlerine girenlere uyguladıkları suya sokma veya su serpme töreni demektir. Hıristiyanlara göre, doğuştan, babası Âdem’in suçuna ortak olarak dünyaya gelen insan, ancak kutsal kabul edilen kilisedeki su ile yıkanarak günahlarından arınabilir. Yoksa hıristiyan kabul edilemeyeceği gibi, günahlarından da arınmamış olur ve cehennemi hak eder.
Yahuda: Hz. İsa’yı yakalatan havâri. İsa’nın on iki havârisinden biridir. İskaryot da denilir. Otuz gümüş dinar karşılığında İsa’yı ihbar ederek yakalattırmıştır. sonradan vicdan azabı çektiği ve kendini astığı da rivâyet edilir.
1461] 5/Mâide, 73
1462] 4/Nisâ, 171-172
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yahova: Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olan Ahd-i Atik’de Tanrı için kullanılan bir lafızdır. Yahudilerin kendi Tanrılarına verdikleri addır. Yehova veya Yahve biçiminde de yazılıp söylenir. Elohim lafzı da yine benzer şekilde kullanılır. Yalnız Yahova, yahudi ırkının özel tanrısı olup, başkalarının tanrısı değildir.
Yahova şâhitleri: Yahova/Yahve’nin (Tanrı’nın) şâhitleri anlamında olan bu tâbir, hıristiyanlığı kendilerine göre yorumlayan, merkezî, otoriter bir teşkilâta bağlı misyoner grubunun kendilerine verdikleri addır. Yahova şâhitleri, yılbaşında Noel Baba adına yapılan âdetleri kabul etmezler. Yeryüzünü ebedî kabul ederler ve bu anlamda bir kıyamete de inanmazlar. Gayelerini dünya üzerinde gerçekleştirmek dâvâsıyla çok çeşitli dernekler, örgütler kurmuşlar, bu maksatla dergiler, kitaplar, broşürler yayımlamışlar, her çeşit araç ve propaganda yoluyla evden eve dolaşarak faâliyetlerini sürdürmüşlerdir ve hâlâ da bu çalışmalarına devam etmektedirler. Her ülkede, askerliğe karşı çıkarlar. Savaşlara, kan vermeye ve kan nakline karşıdırlar, barışçı ve iyiliksever portre çizmeye çalışırlar.
Yuhanna: Yeni Ahidi oluşturan dört İncil’den biri ve bu İncil’in yazarının adıdır. Mesleği balıkçılık olan Yuhanna, havârilerden biridir. Ancak, bazı hıristiyan araştırıcılar, İncil yazarı Yuhanna’nın, havâri Yuhanna’dan farklı kişi olduğunu, eldeki Yuhanna İncilindeki ifadelerden delillendirerek belirtirler. Gerçekten Yuhanna İncili, Yunan felsefesini çok iyi bilen biri tarafından yazılmış olmalıdır. Yuhanna İncili, diğer üç İncilden çok farklı kaleme alınmıştır. Diğer üç İncile, ortak konuları ve benzer üslûpları sebebi ile sinoptik İnciller denilir. Esas gayesi bakımından da diğer İncillerden hayli farklı olan Yuhanna İncili’nin asıl amacı teolojiktir. Onda Hz. İsa, Nâsıralı bir peygamber olarak karşımıza çıkmaz; insan şekline girmiş bir ilâh olarak takdim edilir.
Yusuf: Hıristiyanlara göre, Hz. Meryem’in nişanlısı ve bazı mezheplere göre kocasıdır. İsa’nın babası sayılır ve Kitab-ı Mukaddeslerin soy kütüğüne göre, isa’nın atalarından biri ve ilkidir. Hem “Bâkire Meryem” anlayışı, hem de Meryem’in nişanlısı, hatta kocası ve Hz. İsa’ nın babası kabul edilmesi, tüm hıristiyanlar için olduğu gibi, elimizdeki İncillerin de büyük çelişkilerinden biridir. Hıristiyanlara göre ilk aziz (ermiş, evliya) sayılır. Peygamber Dâvud’un soyundan olduğuna inanılır. Marangoz olduğundan ötürü marangozların, dülgerlerin duayeni/piri ve koruyucusu kabul edilir.
Not: Allah’a “Tanrı” denilmesinin doğru olmadığı anlayışıyla daha önceki konularda görüldüğü gibi “Allah” lafzı yerine “Tanrı” kelimesi kullanılmamıştır. Bununla beraber, başkalarının yanlış ilâh anlayışı ile tevhide ters düşen özellikler atfettikleri tanrılarına “Allah” demek de büyük yanlış olur. Hıristiyanlıkla ilgili bu bölümdeki ifadelerde fark edileceği gibi, bizim Allah inancı ve anlayışımızla kesinlikle bağdaşmayan hıristiyanların farklı bir tanrı anlayışını anlatırken, Allah lafzı yerine Tanrı kelimesini kullanmanın daha doğru olduğu anlayışıyla bu kelimeyi kullandım. Allah, İhlâs sûresinde özetlendiği ve Kur’an’ın nice âyetlerinde belirtildiği gibi tekdir, birdir; doğmamış ve doğurmamış, evlat edinmemiştir. Sözgelimi, Tanrı’nın İsa şeklinde tecessüdü, yani Tanrı’nın İsa bedenine girip insan şeklinde belirmesi ifadesini, hâşâ “Allah” lafzıyla kullanmanın çirkin bir yanlış olacağını düşündüğümden, İslâm’ın dışındaki tapınılan varlıklara veya Kur’an’daki Allah vasıflarına ters mâbudlara Tanrı denilmesinin tenzih için zarûret olduğunu düşünüyor ve bunu tavsiye ediyorum. “Tanrı”, Arapçadaki
HEVÂ
- 345 -
“ilâh” karşılığıdır. Kendisine inanılıp tapınılan sahte/uydurma mâbudlara ilâh/tanrı denir; ama müslümanlara göre Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur. Hıristiyanların tanımladığı ve vasıflandırdığı Tanrı ve Tanrıların, “Allah” diye isimlendirilmesi doğru olmaz.
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hıristiyanlık ve Hıristiyanlarla İlgili Âyet-i Kerime’ler
1. A- Nasârâ Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 14 Yerde:) 2/Bakara, 62, 111, 113, 113, 120, 135, 140; 5/Mâide, 14, 18, 51, 69, 82; 9/Tevbe, 30; 22/Hacc, 17.
2. B- Nasrânî Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime (1 Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 67.
3. C- Hıristiyanların İmandan Yüz Çevirmeleri
4. Hıristiyanlar, Allah'a Çocuk İsnat Ettiler: 2/Bakara, 116; 3/Nisâ, 171; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 16/Nahl, 71; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 16-17; 42/Zuhruf, 65.
5. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın Tanrılığını İddia Ettiler: 3/Âl-i İmrân, 61-64, 79-80; 5/Mâide, 17, 75, 116-117; 9/Tevbe, 31; 19/Meryem, 37-39; 43/Zuhruf, 65.
6. Hıristiyanlıkta Teslis/Üçleme İnancı: 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 73-74, 116-117.
7. Hıristiyanlar, Rahiplerini Tanrı Edindiler: 9/Tevbe, 31, 34.
8. Hıristiyanların Şirki: 43/Zuhruf, 65-66.
9. Hıristiyanlar, Kendilerinin Allah’ın Oğulları Olduklarını Söylerler: 5/Mâide, 18.
10. Hıristiyanlar, İncil’i Tahrif Ettiler: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide, 110.
11. Hıristiyanların Peygamberimiz’i Yalanlamaları: 2/Bakara, 139-140, 146; 6/En’âm, 20.
12. Hıristiyanların ve Yahudilerin İnkârlarına Karşı Mü’minlerin Cevabı: 2/Bakara, 135-140.
13. Hıristiyanların Ruhbanlığa Sapmaları: 57/Hadîd, 27.
14. Hıristiyanların İçlerinden İman Edenler: 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69, 82-85.
15. Hıristiyanların Bazı Özellikleri ve İhânetleri
16. Hıristiyanların Dostlukları ve Düşmanlıkları: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
17. Hıristiyanlar, Cennet Bizimdir Derler: 2/Bakara, 111-112.
18. Hıristiyanlar, Kendi Dinlerine Dâvet Ederler: 2/Bakara, 135-136.
19. Hıristiyanlar, Allah'a Verdikleri Sözde Durmadılar: 5/Mâide, 14.
20. Hıristiyanlar, Bâtıl Yollarla İnsanların Mallarını Yerler: 9/Tevbe, 34.
21. Hıristiyanlar Birbirlerine Düşmandırlar: 5/Mâide, 14.
22. Hıristiyan – Yahudi İlişkisi
23. Hıristiyanlarla Yahudiler Birbirlerine Düşmandır: 2/Bakara, 113, 140; 5/Mâide, 18; 21/Enbiyâ, 93; 42/Şûrâ, 14.
24. Yahûdiler Hz. İsa’yı İnkâr ile Öldürdüklerini Söylerler: 4/Nisâ, 156, 157, 159.
25. Yahûdiler Hz. Meryem’e İftira Etmişlerdir: 4/Nisâ, 156, 157; 19/Meryem, 27-34.
26. Hıristiyanların Cezası: 22/Hacc, 17.
27. Ehl-i Kitab
28. Ehl-i Kitabdan Mü’min Olanlar Vardır: 2/Bakara, 121; 3/Âl-i İmrân, 110, 113-115, 199; 13/Ra’d, 36; 28/Kasas, 52-55.
29. Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanlar: 2/Bakara, 121; 5/Mâide, 68; 98/Beyyine, 1-6.
30. Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109-120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44
31. 45; 5/Mâide, 57-59.
32. Ehl-i Kitab, Kur’an’ı vePeygamberimiz’i Bile Bile İnkâr Ederler: 2/Bakara, 101, 146; 3/Âl-i İmrân, 19, 70, 71, 81, 98-99, 187; 4/Nisâ, 44; 5/Mâide, 19; 6/En’âm, 20, 114; 7/A’râf, 157; 13/Ra’d, 30, 43; 26/Şuarâ, 196; 33/Ahzâb, 7; 48/Feth, 29; 98/Beyyine, 4.
33. Ehl-i Kitab Kendilerine Uyan Mü’minleri Kâfir Yaparlar: 3/Âl-i İmrân, 100-101; 4/Nisâ, 44-45.
34. Ehl-i Kitab Antlaşmalarını Bozar: 9/Tevbe, 1-3.
35. Ehl-i Kitab ile Savaş: 9/Tevbe, 29; 29/Ankebut, 46; 42/Şûrâ, 16.
36. Ehl-i Kitabın Kestiklerinin ve Yemeklerinin Yenmesi: 5/Mâide, 5.
37. Ehl-i Kitab Kadınların Nikâhlanması: 5/Mâide, 5.
38. Enl-i Kitabı İslâm’a Dâvet ve Dâvet Metodu: 4/Nisâ, 47; 5/Mâide, 15-16, 19, 65-66, 68, 77; 29/Ankebut, 46; 57/Hadîd, 28-29; 98/Beyyine, 1-5.
39. H- İncil
40. İncil Hz. İsa’ya Verilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27.
41. İncil, Kur’an’dan Önce İnsanlara Hidâyet ve Nurdur: 3/Âl-i İmrân, 3-4; 5/Mâide, 46.
42. İncil, Tevrat’ı Tasdik Eder: 5/Mâide, 46.
HEVÂ
- 347 -
43. İncil Şeriatı: 5/Mâide, 47; 9/Tevbe, 111.
44. İncil Hıristiyanların Tahribine Uğramıştır: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide, 110.
45. Tevrat, Hz. İsa’ya da Öğretilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48, 50; 5/Mâide, 110.
46. İ- Hz. İsa
47. Hz. İsa Babasız Doğmuştur: 3/Âl-i İmrân, 45, 47, 59; 19/Meryem, 17-23; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50.
48. Hz. İsa Allah’ın Peygamberi ve Kelimesidir: 4/Nisâ, 163, 171; 5/Mâide, 75; 6/En’âm, 85; 57/Hadîd, 27
49. Hz. İsa, Allah Tarafından Bir Ruh ve Kuldur: 4/Nisâ, 171-172.
50. Hz. İsa’ya İncil Verilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27.
51. Hz. İsa, Tevrat’ın Tasdikçisidir: 5/Mâide, 46.
52. Allah’ın Selâmeti Hz. İsa’nın Üzerinedir: 19/Meryem, 33.
53. Hz. İsa, İsrâiloğullarına Gönderilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48-49.
54. Hz. İsa’nın Ümmetine Dâveti: 3/Âl-i İmrân, 50-52; 5/Mâide, 112-113, 116-117; 19/Meryem, 36; 43/Zuhruf, 63-65; 61/Saf, 6, 14.
55. Hz. İsa’nın Mûcizeleri: 2/Bakara, 87, 253; 3/Âl-i İmrân, 46, 49; 5/Mâide, 109-115; 19/Meryem, 27-34, 36.
56. Hz. İsa’nın Havârileri: 3/Âl-i İmrân, 52-53; 5/Mâide, 111-112; 61/Saf, 14.
57. Hz. İsa’yı Yahûdilerin Öldürme Teşebbüsleri: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/Nisâ, 157; 5/Mâide, 110.
58. Hz. İsa, Asılmamış, Öldürülmemiş; Yükseltilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/Nisâ, 157-158.
59. Hz. İsa’nın Kıyamet İçin Bir Bilgi (Alâmet) dir: 43/Zuhruf, 61.
60. Hz. İsa’yı Yahûdiler Öldürdüklerini Söyler: 4/Nisâ, 156-157, 159.
61. Kıyâmet Gününde Hz. İsa ve Ümmeti: 5/Mâide, 109-119.
62. Hz. İsa’nın Elçilerinin Onun Adına Antakya Halkını Hakka Dâveti: 36/Yâsin, 13-27.
63. Hz. İsa’nın, Ümmetinin Affını İstemesi: 5/Mâide, 118.
64. Müşriklerin, Hz. İsa Hakkında Peygamberimiz’le Tartışıp Çekişmeleri: 43/Zuhruf, 57-62.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 314; c. 2, s. 358-376
2. Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 279-300
3. Tefhîmu’l Kur’an, Mevdudi, c. 1, s. 251-265
4. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 94-100
5. Hülâsatü’l Beyan, Mehmet Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 2, s. 585-627
6. Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 272- 286
7. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 3, s. 54-55; c. 6, s. 269-354
8. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 4, s. 1237-1287
9. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 328-372
10. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 3-5
11. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Ali Ünal), Risale Y. c. 2, s. 156-158
12. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187
13. Din Anlayışımızdaki Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86
14. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kit. Y. s. 377-402
15. Kur’an ve Toplum, Muhammed el-Behiy, Bir Y. s. 364- 400
16. Kur'an'da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y.
17. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Draz, Mim Y.
18. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (K.K’de Ehl-i Kitab), M. Fatih Kesler, T.D.V. Y.
19. Kur'an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T.D.V. Y.
20. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
21. Kur’ân-ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ziya Kazıcı, Bahar Y.
22. Kur’an’da Ehl-i Kitab, Veli Ulutürk, İnsan Y.
23. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat
25. Tevrat, İnciller ve Kur'an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
26. Tevrat, İncil ve Kur'an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız, Hareket Y./Dergâh Y.
27. Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.
28. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.
29. Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
30. Çağdaş Dinler, Reşid Abdullah el Ferhan, Uluslar arası İslâma Çağrı C. Y.
31. Yaşayan Dünya Dinleri, A. Abdullah Masdusi, Kalem Y.
32. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
33. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
34. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
35. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
36. İncîl ve Salîb, Abdül Ehad Dâvud, İnkılâb Y.
37. İslâmiyet ve Hristiyanlık (Bir Mukayese), Türkçesi: İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
38. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y.
39. İslâm Avrupa’da, Montgomary Watt, M. Ü. İlâhiyat Fak. Y.
40. Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık, Mongomary Watt, İz Y.
41. Deccal, Hristiyanlığa Lânet, Friedrich Nietzche, Hil Y.
42. Hristiyanlığa Reddiye, Ebû Osman Câhız, Tekin Y.
43. Hristiyanlığa Reddiye, Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Bedir Y.
44. Hristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsilleri, Mehmet Aydın, Selçuk Ün. Y.
45. Hristiyan Kaynaklarına Göre Hristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet Vakfı Y.
46. Hıristiyan İken Niçin Müslüman Oldum, Safiyye Plath, Şahsi Y.
47. Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.
48. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? A. Deedat, İnkılâb Y.
49. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altın Kalem Y.
50. Gerçekler ve Hristiyanlık, Tâhâ F. Ünal, Işık Y.
51. Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, Suat Yıldırım, Işık Y. / D. İ. B. Y.
52. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirzâ, Sönmez Neşriyat
53. İzhâru’l Hak Fî İhtiyâri’l Ehak, Rahmetullah el-Hindî, Sönmez Neşriyat
54. Kutsal Kitaba İlâhî Çağrı (İzhâru’l Hak), Rahmetullah el-Hindî, Trc. Abdülhâdi Sıddık, Faran Y.
55. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
56. İncil, Türkçe Çeviri, Müjde Y.
57. Onun İzinde; Hıristiyanlık ve Laiklik Tarihi, G. Barker, Şahsi Y./Müjde Y.
58. Hıristiyan Dininin Esasları, Hıristiyan Aileler İçin Din Kitabı, P. Luigi İannitto, S. Antuan Kilisesi Y.
59. Anadolu’daki Amerika: Misyoner Okulları, Uygur Kocabaşoğlu, Arba Y.
60. Hilâl ve Haç Kavgası, Halil Halid, Bedir Y.
61. Barnabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği
62. Barnaba İncili Araştırmalar, Muhammed Ali Kutub, Tekin Kitabevi Y.
63. Barnaba İncili, Abdurrahman Aygün, Tekin Y.
64. Müslümanların Hristiyanlaştırılması, Muhammed Umara, Denge Y.
65. Hristiyanlık Propagandası ve Misyoner Faaliyetleri, Osman Cilacı, D. İ.B. Y.
66. Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İ. Süreyya Sırma, Beyan Y.
67. Yehova Şahitleri, Hikmet Tanyu, D. İ. B. Y.
68. Yehova'nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
69. Yehova Şahitlerinin İçyüzü, Hüseyin Atay, Ali Arslan Aydın, D.İ.B. Y.
70. Batının Oluşumu, Christopher Dawson, Dergâh Y.
71. Mûsâ ve Tektanrıcılık, Sigmund Freud, Dergâh Y.
72. Çağımızda Dine Dönüş, Henry C. Link, Dergâh Y.
HEVÂ
- 349 -
73. Batı ile Hesaplaşma, Ebul Hasen en Nedevî, Çığır Y.
74. Din ve Allah İnancı, Abdullah Draz, Bir Y.
75. Doğu ve Batı Arasında İslâm, Ali İzzet Begoviç, Nehir Y.
76. İslâm-Hristiyan Diyalogu ve İslâm’ın Zaferi, Ali Arslan Aydın, Kültür Basın Y. Birliği Y.
77. İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarına Göre İsa (a.s.), Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kitabevi Y.
78. Peygamberimiz’e Neden İnanmadılar? Ahmed Lütfi Kazancı, Nil A.Ş. Y.
79. Bir İslâm Peygamberi Hz. İsa, Muhammed Ataurrahim, İnsan Y.
80. Hz. İsa ve Hz. Meryem, Mustafa Necati Bursalı, Şelâle Y.
81. Hz. İsa Gelecek, Harun Yahya, Vural Y.
82. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
83. İslâm’ı Nasıl Yok Edelim? Hampher, Nehir Y.
84. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
85. Üç İsa, Aytunç Altındal, Anahtar Y.
86. Neden Hristiyan Değilim? Bertrand Russell, Toplumsal Dönüşüm Y.
87. Asrımızda Hıristiyan ve Müslüman Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat
88. Anglikan Kilisesine Cevap, Abdülaziz Çavuş, D.İ.B. Y.
89. Cevap Veremedi, Harputlu İshak Efendi, Hakikat Y.
90. Hıristiyan Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet Vakfı Y.
91. İsevîlikten Hıristiyanlığa, Tacettin Şimşek, Ekin Y.

HIRSIZLIK
- 351 -
Kavram no 73
Ahlâkî Kavramlar 13
Haramlar 11
Bk. Haram-Helâl; İsyan-İtaat; Hüküm-Hâkimiyet
HIRSIZLIK
• Hırsızlık; Anlam ve Mâhiyeti
• Hırsızlığın Cezâsı
• Hadler; Hırsızlık ve Yol Kesme Cezâları
• Kur’ân-ı Kerim’de Hırsızlık Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hırsızlık Kavramı
• Malı Koruma
• Lukata; Yitik Malı Bulma
• Hırsızlığa Giden Yolun Kapanması ve Müslümanın Mala/Paraya Bakışı
• Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
• Rızık Darlığı İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• Haramdan, Hırsızlıkla Oluşmuş Hakdan Temizlenmek
• Farklı Hırsızlıklara Örnekler (Dolandırıcılık, Üçkâğıtçılık, Kleptomani,
• İntihâl, Yol Kesme, Soygun, Zimmet, Rüşvet, Kumar...)
• Hırsızlık ve Günümüz
• Hırsızlığın Günümüzdeki Bin Bir Çeşidi...
"Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir cezâ ve Allah'tan, (başkalarına) bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim (bu) haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a âittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kaadirdir." 1463
Hırsızlık; Anlam ve Mâhiyeti
Hırsızlık eski Türkçe'de uğrulama, Arapça'da sirkat ve serika kelimeleriyle ifâde edilmiş, hırsız için de eski Türkçe'de uğru, Arapça'da sârik ve lıss kelimeleri kullanılmıştır. Sirkat sözlükte ve örfte "başkasının malını gizlice çalma" mânâsında olup Kur'an'da, bu anlam çerçevesinde mecâzî bir kullanım olarak "başkasının konuştuğunu gizlice dinleme" mânâsında "istirâku's-sem'a" tâbiri geçer. Hadislerde namazın rükûn ve şartlarını eksik bırakmaya "namazdan hırsızlık"1464 denilmiştir. Arap dilinde "kaçamak bakış" anlamında "bakış hırsızlığı" (müsârakatu'n-nazar) denilmesi, Arap edebiyatında bir şâirin başkasının şiirini kendisininmiş gibi ifâde etmesine "sirkat" tâbir edilmesi de böyledir. Hukuk dilinde hırsızlığın terim anlamı, ayrıntı teşkil eden farlılıklar gözardı edilirse
1463] 5/Mâide, 38-40
1464] Dârimî, Salât 78; Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, II/299
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hemen hemen bütün hukuk sistemlerinde aynı olup kelimenin sözlük ve örfteki anlamından farklı değildir. Toplumlar ve medeniyetler arası farklılıklar, hırsızlığın suç teşkil ettiği ve çeşitli müeyyide ve tedbirlerle önlenmesi gerektiği noktasında değil, suçu önleyecek tedbirlerin seçimi, suçun oluşma şartları ve suça uygulanacak müeyyide/yaptırım husûsunda yoğunlaşır.
İnsanlık tarihi kadar uzun bir geçmişi olan hırsızlık suçu, bireysel boyutta ve şahsî öç alma aracı bir eylem olarak kalmamış, kamu düzenini ihlâl eden bir suç sayılarak ilk toplumlardan itibaren cezâlandırılması cihetine gidilmiştir. Hırsızlığın bütün toplumlarda suç olarak görüldüğü, fakat hangi tür eylemin hırsızlık sayılacağı ve ne tür bir yaptırım ile cezâlandırılacağı husûsunun toplumlara ve dönemlere göre değişiklik gösterdiği bir vâkıadır.
İslâm hukukunda hırsızlığın, mezheplerin kendi yaklaşımlarını ve eylemin had cezâsını gerektiren bir suç teşkil etmesi konusundaki özel şartlarını yansıtır tarzda birbirinden kısmen farklı birçok tanımı yapılmışsa da, hukukî bir terim olarak hırsızlık eylemi "başkasına âit bir malın mülk edinme kastıyla muhâfaza edildiği yerden gizlice alınması" şeklinde tanımlanabilir ve suçun tanımında ana unsuru (rükûn) malın gizlice alınması teşkil eder. Klasik fıkıh literatüründe tanımla ilgili olarak yer verilen "cezâî ehliyeti hâiz kimsenin nisab miktarı mütekavvim bir malı mülkiyet şüphesi bulunmaksızın kendi isteğiyle alması" gibi ilâve kayıtlar, suçun oluşması için aranan şartları tanıma dâhil etme çabasının ürünüdür.
Cezâî müeyyidesinin Kur'an ve Sünnet'te belirlenmiş olması sebebiyle hırsızlık İslâm cezâ hukukunun had, kısas-diyet ve ta'zîr şeklindeki üçlü ayrımının had grubunda yer alır. Özellikle Hanefî literatüründe bazen hırsızlığın ikiye ayrılıp eşkıyâlık, silâhlı gasp ve soygun suçuna "büyük hırsızlık" (es-serikatü'l-kübrâ), basit hırsızlığa da "küçük hırsızlık" (es-serikatü's-suğrâ) denildiği olur. Ancak "sirkat" ve "serika" kelimeleri yalın kullanıldığında kural olarak basit hırsızlık kastedilir. Hırsızlık suçunun tanımında yer alan unsurlar, onu benzeri suç ve eylemlerden ayırmaya yarayan birer kriter görevi de görür. Nitekim eşkıyâlık ve gasp suçları, cebir, şiddet ve tehdit kullanılarak işlenmeleri yönüyle; yankesicilik, dolandırıcılık, zimmet ve emniyeti sûistimal suçları da ele geçirilen malın nisap miktarı olması, muhâfaza altında bulunması veya gizlice alınması şartlarının eksik olabilmesi yönlerinden hırsızlıktan ayrılır.
Eski Çin ve Hint'ten Asurlular ve Hititler'e kadar kadim toplumlarda ve dinlerde (meselâ Brahmanizm, Konfüçyanizm) hırsızlığın büyük suç ve günahlardan sayıldığı ve değişik müeyyidelerle cezâlandırıldığı, meselâ eski İran'da, Sumerler'de ve Hammurabi kanunlarında hırsızlığa karşı, çalınan malın birkaç katının ödenmesinden hırsızın öldürülmesine kadar çeşitli ağır cezâların öngörüldüğü bilinmektedir. Eski Yunan'da gasp ve yağmacılığın hırsızlık kapsamında görülmeyip kahramanlık ve beceri örneği sayıldığına dair bilgileri, o toplumun genel telâkkîsi şeklinde değil; topluluklar arası düşmanca ilişkilerle sınırlı bir yargı olarak algılamak gerekir. Ahd-i Atîk'te 1465 yer alan "on emir"den biri "çalmayacaksın"dır.1466 Hırsızlara verilen genel cezâ, çalınan malın misliyle ödetilmesidir.1467 Eğer çalan
1465] Tevrat'ta
1466] Çıkış, 20/15
1467] Çıkış, 22/1-5
HIRSIZLIK
- 353 -
kişinin malı yoksa köle olarak satılır.1468 İsrâiloğulları'na ve eti yenen hayvanlara karşı işlenen hırsızlık üzerinde özellikle durulur. Tevrat'taki bu ilk ögeler Talmud hukukunda başka suçlarla irtibatlandırılarak daha genişletilmiş, eğer kişi hırsızlığı şabatta (Cumartesi) yapmışsa o zaman ölüm cezâsına kadar giden bir anlayış hâkim olmuştur.1469 Roma hukukunda geniş bir anlam içeren "furtum" hırsızlığın yanı sıra dolandırıcılık, emniyeti sûistimal, zimmet, ihtilâs gibi mal aleyhine işlenen diğer suçları da kapsar. İlk dönemlerden itibaren, mâbedlere ve devlete âit malın çalınması ile kişilere âit malın çalınması arasında ayrım yapılmış, ikinci nevi hırsızlık şahsî bir suç sayılarak suç mağdûruna, uğradığı zararı tazmin ettirmekten fâili köle edinmeye veya öldürmeye kadar varan bir dizi hak tanınmıştı. XII. Levha Kanunu'ndan sonra, suçüstü yakalanmasına ve köle olmasına da bağlı olarak hırsız ölümle cezâlandırılabilir, değilse köle statüsüne geçirilebilir veya çaldığının iki katı ödetilebilirdi.
Kaynaklarda hakkında pek az bilgi bulunan eski Türk hukukunda meselâ Hunlar'da hırsızın, sayısı yedi ile 700 arasında değişen sopa cezâsıyla veya çaldığının dokuz katını ödemekle cezâlandırıldığı, at vb. şeyleri çalanların veya ikinci defa hırsızlık yapanların öldürüldüğü bilinmektedir.
Hıristiyanlıkta da hırsızlığın yasak olduğu bildirilmekle beraber Ahd-i Atîk'teki gibi açık bir cezâ öngörülmemiş, Pavlus'un, "Hırsızlık yapan artık hırsızlık yapmasın" şeklindeki dinî-ahlâkî çerçevedeki öğüdü1470 esas olmuştur. Kilise hukukunda başlangıçta hıristiyan ahlâkiyâtının da etkisiyle, gizli hırsızlıkla tabiî ihtiyaçları karşılamaya mâtuf basit ve alenî hırsızlığı birbirinden ayırıp ikinci tür hırsızlara şefkatle yaklaşma ve daha hafif cezâ uygulama düşüncesi hâkim olmuşsa da orta ve ileri dönemlerde Roma cezâ hukukuna, kanonik hukuka ve mahallî örf ve âdet hukukuna dayanan ve yaklaşık 18. yüzyılın ortalarına kadar süren müşterek Avrupa cezâ hukukunda hırsızlık ağır bir şekilde cezâlandırılmış, hırsızın bazı organlarının kesilmesi ve damgalanması gibi cezâlar getirilmiştir. Bu tarihten sonra Batı'da fikir akımlarının ve hürriyet mücâdelesinin açık etkisiyle, biraz da bu ağır cezâ uygulamasına tepki olarak hırsızlık suçunu daha hafif şekilde cezâlandırma düşüncesi hâkim olmuş ve kanunlarda diğer birçok suç gibi bunun da prensip itibarıyla hapisle cezâlandırılması cihetine gidilmiştir.
İslâmiyet'ten önce Hicaz-Arap toplumunda hırsızlık, kural olarak ayıp ve suç sayılmakla birlikte, merkezî bir siyasî otorite bulunmadığından suçun düzenli bir tâkibâta ve cezâlandırmaya mâruz kaldığı söylenemez. Meselâ göçebe Araplar kabile fertlerine, dost kabilelere, mâbedlere ve kamuya âit malın çalınmasını suç sayarken, diğer kabilelerden çalınan malı -ki bunlar genelde deve ve giyeceklerdir- ganimet sayar, bu tür eylemleri de cesâret ve beceriyi simgeleyen davranışlar olarak görürlerdi. Öte yandan hırsızın sosyal konumu ve kabilesinin gücü de cezâlandırılmasında önemli farklılıklar doğuruyordu. Kaynaklar, câhiliyye Arapları arasında hırsızlığın bir hayli yaygın olduğundan söz eder. Öyle ki hırsızlık, Araplar'da sosyal hayatın aynası durumunda bulunan Arap edebiyatının da ana temalarından birini teşkil etmiş, Araplar arasındaki meşhur hırsızlar ve hırsızlık vak'aları etrafında oluşan çeşitli şiir, darb-ı mesel ve menkıbeyi konu alan
1468] Çıkış, 22/3
1469] Ketubbot 31a; Yadayim Genevah 3/1-2
1470] Efesoslular'a Mektup, 4/28
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir literatür türü ortaya çıkmıştır.1471 Câhiliyye toplumunda da hırsızlığın hapis, el kesme, kabile himâyesinden çıkarma, dayak gibi çeşitli yaptırımlarla önlenmeye çalışıldığı ve bu dönemde bazı münferit olaylarda hırsızın elinin kesildiği bilinmekle birlikte, bu uygulamanın uzunca bir geçmişinin bulunmadığı, hatta hırsızlık için el kesme cezâsını ilk koyanın Abdülmuttalib veya Velîd bin Muğîre olduğu rivâyetleri vardır. 1472
Hırsızlığın Cezâsı
Hırsızlık, başkasının koruma altındaki malını gizlice almak, temyiz gücüne sahip, büluğ çağına gelmiş bir kimsenin, başkasının korunan ve bozulmayan şeylerden olan ve miktarı on dirhem gümüş para veya bunun değeri kadar bir malını gizlice çalmak anlamına gelir.
Hırsızlık; Kitap, Sünnet ve icmâ delilleriyle yasaklanmıştır. Kur'ân'da şöyle buyurulur: "Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz."1473 Hz. Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur: "Sizden öncekiler şu sebeple helâk oldular, Onlar, şerefli bir kimse hırsızlık yaptığı zaman, hırsızı serbest bırakırlar. Güçsüz bir kimse hırsızlık yapınca da, ona cezâ uygularlardı."1474 Hırsızlık sâbit olunca, el kesme (had cezâsı) uygulanır. Had cezâsı gerekli olmayan durumlarda ise zararın tazmîni yoluna gidilir.
Had cezâsı uygulandıktan sonra, çalınan mal elde bulunuyorsa, bu malın sahibine iâde edilmesi gerektiğinde İslâm hukukçuları arasında görüş birliği vardır. Ancak çalınan mal telef olmuşsa, tazmîni (ödemesi) gerekip gerekmediği ihtilâflıdır.
Hanefîlere göre, çalınan mal helâk olmuşsa, had cezâsı uygulandığı takdirde ayrıca malın tazmîni gerekmez. Yani had'le tazmîn bir kişide toplanmaz. Eğer, malın sahibi, mahkemeye başvurmazdan önce çalınan malın tazmînini talep etmişse, hırsıza el kesme cezâsı uygulanamaz. Eğer haddin uygulanmasını hâkimden istemişse, artık hırsızın, helâk olan malı tazmîni gerekmez. Çünkü yukarıdaki âyette yalnız had cezâsından söz edilmiş, ayrıca tazmînata yer verilmemiştir. Diğer yandan Nebî (s.a.s.); "Hırsıza had cezâsı uygulandığı zaman, artık malı tazmîn etmesi istenemez" 1475 buyurur. Mâlikîlere göre, hırsız zenginse hem had, hem de telef olan malın tazmîn cezâsı birlikte uygulanır. Yoksulsa yalnız had uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, hırsız zengin olsun, yoksul bulunsun had ve tazmîn cezâsı birlikte uygulanır. Çalınan mal misli ise, misliyle kıyemî ise kıymetiyle tazmîn ettirilir. Çünkü had cezâsı Allah hakkı, tazmîn cezâsı ise kul hakkı niteliğindedir. Diyet ve keffârette olduğu gibi, bunlardan birisi diğerine engel teşkil etmez. 1476
Hırsızlığın tekrarı hâlinde, İslâm hukukçuları, ilk hırsızlıkta hırsızın sağ elinin,
1471] Bu konuda geniş bilgi ve örnekler için bk. Abdülmuîn el-Mellûhî, Eş'âru'l-Üsûs ve Ahbâruhum, Dımaşk 1987, s. 11-14, 15 vd.; Yûsuf Halîf, eş-Şuarâü's-Saâlik fî Asri'l-Câhilî, Kahire 1986, s. 7-17
1472] Ali Bardakoğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 384-385
1473] 5/Mâide, 38
1474] eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,131,136
1475] Zeylaî, Nasbu'r-Râye, Mısır,1938, III, 375
1476] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır; ts., II, 408 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 270; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 284; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, VI, 95, 96
HIRSIZLIK
- 355 -
ikincisinde ise sol ayağının kesileceği konusunda görüş birliği içindedir. Hanefî ve Hanbelîlere göre, üçüncü ve daha sonraki hırsızlıklarda, çalınan malın tazmîni, ta'zir (Devletin koyacağı cezâ) ve pişmanlık gösterinceye kadar hapis cezâsı gibi cezâlar uygulanır. Hz. Ali'nin uygulaması böyle olduğu gibi, Hz. Ömer'den de benzer uygulama nakledilmiştir. Ashâb-ı kiramın gözü önünde yapılan bu uygulamalara, karşı çıkan olmadığı için, konu hakkında icmâ (ittifak) meydana geldiği söylenmiştir.1477 Mâlikî ve Şâfiîler, üçüncü ve dördüncü hırsızlık suçunda sol elin ve sağ ayağın kesileceği görüşünü benimsemişlerse de, bu konuda dayandıkları Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen hadisin zayıf olduğu belirlenmiştir. 1478
Hırsızlık cezâsının uygulanabilmesi için, hırsızda veya çalınan malda birtakım şartların bulunması gerekir.
Hırsızla İlgili Şartlar Şunlardır:
Hırsızın had cezâsına ehil olması gerekir. Bu da, onun akıllı ve erginlik çağına ulaşmış olmasını gerektirir. Bu yüzden küçük çocuklarla akıl hastalarına hırsızlık had cezâsı uygulanmaz. Nebî (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Üç kişiden kalem kaldırılmıştır; ergenlik çağına kadar çocuktan, iyileşinceye kadar akıl hastasından ve uyanıncaya kadar uyuyandan."1479 Had cezâsı, fiilin suç işleme kastıyla işlenmesini gerektirir. Küçük veya akıl hastasının fiili suç olarak nitelendirilemez. Hatta Ebû Hanîfe ve Züfer'e göre, toplu hırsızlıkta hırsızların arasında küçük ve akıl hastası bulunsa, hiçbirisine had (el kesme) cezâsı uygulanamaz. Ebû Yûsuf'a göre ise, bu konuda topluluktan, malı fiilen çalan hangisi ise ona göre hüküm verilir. 1480
Çalınan Malla İlgili Şartlar:
1) Malın mütekavvim olması. İnsanların değer verdiği, tecâvüz yoluyla telef edildiğinde tazmîni gereken ve İslâm hukukuna göre alım-satımı meşrû olan şeye "mütekavvim mal" denir. Buna göre, bir kimse hür bir insanı çalsa, hırsızlık cezâsı uygulanmaz. Çünkü hür insan bir mal değildir. Ancak tâzir cezâsı verilir. Şarap veya domuzu çalma hâlinde de hüküm böyledir. Çünkü şarap ve domuz, müslüman hakkında kıymetli mal sayılmaz. 1481
2) Malın nisap miktarında olması. Hanefîlere göre, hırsızlık nisâbı bir dînâr (yaklaşık 4 gr. altın para) veya on dirhem (toplam 28 gr. gümüş para) yahut bu ikisine denk kıymetteki mal veya paradır. Hz. Peygamber devrinde 1 dinâr veya 10 dirhem para, iki tane kurbanlık koyun alabilecek kadar satın alma gücüne sahiptir.1482 Delil şu hadislerdir: "On dirhemden az olan şeylerde el kesme yoktur."1483; "El kesme, ancak bir dinâr veya on dirhem parayı çalma hâlinde olur."1484 "Hırsıza ancak kalkanın satış bedeli kadarını çalması halinde had uygulanır. Hz. Peygamber
1477] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', 2. baskı, Beyrut 1394/1974, VII, 86; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr,1. baskı, Bulak 1316/1898, IV, 248; İbn Kudâme a.g.e., VIII, 264
1478] İbn Rüşd, a.g.e., 409 vd.; Zeylaî, a.g.e., III, 368
1479] Buhârî, Hudûd, 22, Talak;11; Ebû Dâvud, Hudûd,17; Tirmîzî, Hudûd,1
1480] el-Kâsânî, a.g.e., VI, 67; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 220
1481] İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 230
1482] es-Serahsî, el-Mebsût, 3. baskı, Beyrut 1398/1978, IX,137; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 77; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 220
1483] Nesaî, Sârık, 10; Zeylaî, a.g.e., III, 359
1484] Zeylaî, a.g.e., III, 360, III, 358
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
devrinde bu kıymet, on dirhem idi."1485
Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, hırsızlık nisâbı, altından dinarın dörtte biri veya hâlis gümüşten üç dirhem yahut bunların kıymetidir. Dayandıkları delil şu hadislerdir: "Dinarın dörtte biri ve daha fazlası kadar hırsızlıkta had cezâsı uygulanır." 1486; "Kıymeti üç dirhem olan kalkanda hırsızlık had'di uygulanır ki bu da dinarın dörtte biri kadardır." 1487
Burada, iki görüşün dayanağı olan hadisteki kalkanı Hanefîler on dirhem kıymetinde kabul ederken, diğerleri dörtte bir dinar veya üç dirhem olarak kabul etmişlerdir. Çalınan malın kıymetinin, hırsızlık tarihinden cezânın uygulanacağı vakte kadar on dirhemden aşağıya düşmemesi gerekir. Ancak mal, bir ayıp isâbet etmesi veya telef olması yüzünden eksilmiş veya tamamen zâyi olmuşsa bu durum had cezâsına engel teşkil etmez.1488 Çoğunluğa göre ise, malın korunma yerinden (hırz altından) çalındığı tarihe göre işlem yapılır. İslâm hukukçuları, toplu hırsızlıkta çalınan mal, her birine bölündüğünde nisâbı aşıyorsa hepsi için had cezâsı uygulanacağı konusunda görüş birliği içindedir. Nisâbın altına düşüyorsa Ebû Hanîfe ve Şâfiî'ye göre, hiç birine had uygulanmaz. Çünkü herbiri nisap kadar mal çalmamış sayılır. 1489
3) Çalınan şeyin koruma (hırz) altında olması. Hırz, sözlükte; bir şeyin korunduğu yer, demektir. Bir terim olarak; ev, dükkân ve çadır gibi, âdetler bakımından insanların mallarını korumak için yapılan yerleri ifâde eder. Hadiste: "Ağaçtaki meyve ve hurma gibi şeylerde el kesme yoktur" 1490 buyurulur. Hırz ikiye ayrılır:
a) Kendi başına hırz sayılan yerler. Bunlar, malları korumak için hazırlanan yerler olup, izinsiz girmek yasaklanmıştır. Ev, dükkân, han, kasa, sandık gibi. Bunlarda bekçi bulunsun veya bulunmasın, kapı açık veya kapalı olsun hırz niteliği devam eder. Çünkü bina veya yer hırz amacıyla yapılmıştır.
b) Başkası sebebiyle hırz sayılan yerler. Bunlar mal saklamak için yapılmamış olan yerler olup, kendisine izinsiz olarak girilebilir ve giriş yasağı bulunmaz. Mescidler, yollar, resmî daireler gibi. Bunların hükmü, bekçisi bulunmadığı takdirde herkese açık olan kır, mera ve sahra hükmündedir. Bunlarda mala yakın yerde bekçi bulunursa, bekçi uykuda olsun uyanık bulunsun, hırz yeri sayılır. Çünkü Nebî (s.a.s.) uykuda bulunan Safvân'ın paltosunu çalan hırsıza had cezâsı uygulamıştır.1491 Mal, koruma yerinden tam olarak ayrılmadıkça had cezâsı gerekmez.
Yankesicinin (tarrâr), başkasının cebinden el çabukluğu ile parasını çalması hâlinde, had cezâsının uygulanacağı konusunda görüş birliği vardır. Mezardan kefen, altın diş vb. şeyler çalanın (nebbâş) hükmü ise ihtilâflıdır. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, mezar hırsızına hırsızlık cezâsı uygulanmaz. Çünkü mezarlıklar kendi başına mal saklanan ve hırz altında bulunan yerler değildir.1492
1485] Zeylaî, a.g.e., III, 359
1486] Şevkânî, a.g.e., VII,124
1487] Zeylaî, a.g.e., III, 355; İbn Rüşd, a.g.e., II, 408; İbn Kudâme, a.g.e., VIII, 240
1488] el-Kâsânî, a.g.e., VII, 79; el-Bâcî, el-Müntekâ ale'l-Muvatta', VII, 158
1489] el-Kâsânî, a.g.e., VII, 78; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 225
1490] Şevkânî, a.g.e., VII, 127; A. b. Hanbel, Müsned, III, 464
1491] es-Serahsî, a.g.e., IX,150 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 240; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 73
1492] es-Serahsî, IX, 159; el-Kasânî, a.g.e., VII, 69
HIRSIZLIK
- 357 -
Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, mezar hırsızına da had cezâsı uygulanır. Çünkü kefen de kendisine göre koruma altındadır. O da ölünün mülkü sayılır. Ölünün mirasçıları, nebbâşın kefeni geri vermesini ve cezâlandırılmasını isterler.1493 Hz. Âişe'den şöyle nakledilmiştir: "Bizim ölülerimizi çalan dirilerimizi çalan kimse gibidir." 1494
Çarşı ve pazar yerlerinde umûmun güvenine terkedilen mallara gelince, Hanefîlere göre; bunlar geceleyin çalınırsa hırsızlık cezâsı uygulanır. Gündüz çalınırsa had uygulanmaz. Çünkü gündüz, buraya girme izni bulunduğu için hırz (koruma) şartı gerçekleşmez. Şâfiî ve Mâlikîlere göre ise, esnafın kendine ait bölme ve tezgâhında veya teneke, küp, çuval gibi kaplarda bulunan şeyler örf bakımından hırz altında sayılır ve bunları çalanlara had uygulanır. Ahmed b. Hanbel'e göre ise çarşı ve pazar yerinde bekçi varsa veya malın yanında gözetleyici bir kimse bulunursa hırsıza had cezâsı verilir. 1495
4) Çalınan malın biriktirmeye elverişli olması, çabuk bozulacak şeylerden olmaması. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre; kıymeti nisap miktarından çok olsa bile, çabuk bozulan şeylerde hırsızlık cezâsı uygulanmaz. Üzüm, incir, nar, elma, baklagiller, ekmek, yaş veya kuru et, meşrûbât, süt, yoğurt ve benzeri gıda maddeleri gibi. Bunlar uzun süre bekletmeye elverişli olmadığı için, hırz (koruma) altında olsun veya olmasınlar, bunları çalana had uygulanmaz. Delil şu hadistir: "Ağaçtaki meyve ve hurma gibi şeylerde el kesme yoktur."1496 Bir yıldan fazla biriktirilebilen dayanıklı tüketim mallarında ise hırsızlık suçu oluşabilir. Ceviz, badem, kuru hurma; kuru meyve ve sirke gibi. Ebû Yûsuf'a göre, biriktirmeye elverişli olmasa bile, gerçekte meşrû olarak, yararlanılabilen her şey maldır ve bunu çalana hırsızlık cezâsı uygulanır. Meselâ günümüzde dayanıklı olmadığı halde meyveler önemli mallardan olmuştur. Diğer üç mezhebe göre, mal olarak edinilebilen ve alım satımı meşrû olan her çeşit malda hırsızlık suçu söz konusu olur. Gıda maddesi, kumaş, hayvan, kıymetli taş veya maden, av ve şişe bunlar arasında sayılabilir. Çünkü; "Hırsızlık yapan erkek ve kadınım ellerini kesin" 1497 âyeti genel anlam ifâde eder.
5) Çalınan malın, aslı itibariyle mubah olmaması. Bir şeyin aslı; kuş, odun, kamış, av hayvanı ve balık gibi mubah mallardan ise, Ebû Hanîfe'ye göre, bunlar dâru'l-İslâm'da bulunuyorsa el kesme cezâsı uygulanmaz. Diğer üç mezhebe göre aslı mubah olsun veya olmasın, bu malı çalana had uygulanır. 1498
6) Çalınan malda, hırsızın alma hakkının bulunmaması gerekir. 1499
7) Hırsız için çalınan malda, bir mülk, mülk te'vili veya mülk şüphesinin bulunması. Bu prensip gereğince hırsız, âriyet verdiği, rehnettiği veya kiraya verdiği şeyi çalmakla el kesme cezâsı uygulanmaz. Yine hırsız, beytülmalden (hazine, devlet malı) bir şeyi çalsa, kendisinin de bu toplum malında hissesi bulunduğundan had cezâsı uygulanmaz. Nitekim Hz. Ömer, Beytülmalden bir şeyler çalana
1493] Ebû Zehra, Usulü'l-Fıkh, Mısır ts, s. 126, 127
1494] Zeylaî, a.g.e., III, 366
1495] İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 242; İbn Kudâme, a.g.e., VIII, 249-250
1496] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 464
1497] 5/Mâide, 38
1498] Zühaylî, a.g.e" VI; 116, I 17
1499] el-Kâsânî, a.g:e, VII, 70-72; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 229. vd.; es-Serahsî, a.g.e., IX, 152, 178
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
had cezâsı uygulamamıştır. Bir zekât memuru, Hz. Ömer'e mektup yazarak Devlet hazinesinden çalanın hükmünü sordu. Hz. Ömer şöyle cevap verdi: "Onun elini kesme, çünkü hiçbir kimse yoktur ki, kendisi için beytülmâlde bir hak bulunmasın". Diğer yandan, Hz. Ali de Devlet malı çalana had cezâsı uygulamamıştır. Dayandığı prensip, Devlet malının bütün tebeaya ait ortak mal sayılmasıdır, eğer gayri müslim tebeadan (zımmî) birisi devlet malını çalsa had uygulanır. Çünkü O'nun beytülmalde hakkı yoktur. Yoksul bir kimse, yoksulların yararlandığı bir vakıftan çalsa, had uygulanmaz. Zengin çalarsa uygulanır. Çünkü onun bu vakıfta hakkı yoktur. Sonuç olarak şüphe bulunan yerde had cezâsı uygulanmaz. Nitekim Nebî (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Şüphe bulununca, gücünüzün yettiği kadar hadleri düşürünüz." 1500
8) Hırsızın, koruma altındaki yere girmek için izinli sayılmaması gerekir. Bir kimse, mahrem hısımlarından veya eşinden bir şeyler çalsa, hırsızlık haddi uygulanmaz. Çünkü hısımlarının bulunduğu yere, örfe göre izinsiz girebilir. Eşlerin birbirinin malını almada örf de cereyan edebilir. Bu yüzden hırz (koruma) şartı gerçekleşmez. Yine bir topluluğun hizmetçisi, bunların eşyasından, misafir ev sahibinden, işçi girmeye izinli olduğu iş yerinden bir şey çalsa, el kesme cezâsı uygulanmaz. Çünkü bir yere giriş hakkının bulunması, bu yeri onun hakkında hırz ortamı olmaktan çıkarır.1501 Şâfiîlerde daha kuvvetli görüşe göre usûl ve furû dışında, diğer hısımlardan ve eşlerden birinin diğerinden, hırz altındaki malını çalması hafinde hırsızlık had cezâsı uygulanır. Delil, hırsızlık cezâsını bildiren âyetin umûm anlamıdır.
Malı Çalınanda Bulunması Gereken Şartlar:Malı çalınan kimsenin, bu mal üzerindeki elinin hukuken geçerli olması gerekir. Bu el, üçe ayrılır: a) Mülk eli, b) Emânet eli. Vedîa ve âriyet alanın ve mudârabe (emek-sermâye) ortaklığında işletmecinin (mudârib) eli gibi. c) Dımân eli. Gasbedenin, pazarlık sonucu malı kabzedenin eli ile rehin alanın rehin üzerindeki eli gibi. Bütün bunlardan bir şey çalan kimseye had uygulanır. Hırsızdan tekrar başka birisi çalsa had uygulanmaz. Çünkü hırsızın eli, hukuken geçerli bir el koyma değildir, ondan almak, yoldan almak gibidir. 1502
Hırsızlığın dâru'l-adl'de yapılmış olması da had uygulaması için şarttır. Bir müslüman dâru'l-harb veya dâru'l-bağy'de hırsızlık yapsa had cezâsı uygulanmaz. Çünkü dâru'l-adl dışında, Devlet başkanı için velâyet yetkisi yoktur. 1503
Hırsızlığın İsbâtı:
Mahkemede hırsızlığın isbâtı beyyine veya ikrar ile sâbit olur. Beyyinenin kabulü için, şâhitlik gibi genel, hadler ve kısas gibi özel şartlar gerekir.
a) Erkeklik: Hırsızlıkta, kadınların şâhitliği geçerli değildir.
b) adâlet: Fâsıkların şâhitliği kabul edilmez.
c) Asâlet: Şüphe sebebiyle, şehâdet üzerine şehâdet kabul edilemez.
1500] Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd, 2
1501] es-serahsî, a. g. e., IX, 151; el-Kasanî, a.g.e., VII, 70, 75; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, III, 221
1502] el-Kâsânî, a.g.e., VII, 80; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 281
1503] el-Kasanî, a.g.e., VII, 79
HIRSIZLIK
- 359 -
d) Zaman aşımına uğramaması: Hırsızlık için bir süre sonra şâhitlik yapılsa, şüphe yüzünden kabul edilmez.
e) Husûmet veya dâvâ açılmış olması. Dâvâyı mal üzerinde hukukî ele sahip olan kimsenin açması gerekir. Husûmet ehliyeti çalınan mal üzerinde ya mülk sahibi veya emânet yahut da damân eline sahip olmakla gerçekleşir. 1504
İkrarın Şartları: Hırsızlık hâkim önünde ikrarla da sâbit olur. Çünkü insan ikrarından dolayı itham altında sayılmaz. Çoğunluk hukukçulara göre, bir defa ikrar yeterlidir. Ebû Yusuf ve Hanbelîlere göre, ancak iki defa ikrarla hırsızlık sâbit sayılır. Çünkü şâhitlerin sayısı da iki tanedir. 1505
Hırsızlık cezâsını Düşüren Haller:
1) Malı çalınan kimsenin, hırsızın ikrarını yalanlanması. "Benim malımı çalmadı" demesi gibi.
2) Malı çalınanın, beyyinesini (delil) yalanlaması. "Şâhitlerim yalancı şâhittir" demesi gibi.
3) Hırsızın ikrarından dönmesi. Bu durumda had cezâsı uygulanmaz. Fakat malı tazmîn etmesi gerekir. Çünkü ikrardan dönmek, hadler konusunda kabul edilir, fakat mâlî konuda kabul edilmez. Bu, ikrarda şüphe meydana getirir. Had şüphe ile düşer, fakat mal düşmez.
4) Hırsızın, çaldığı malı, mahkemeye başvurulmazdan önce mâlikine geri vermesi.
5) Hırsızın, çaldığı mala dâvadan önce hukukî bir yolla mâlik olması. Mal sahibi çalınan malı, hırsıza hibe etse veya satsa bu mal hukukî yolla intikal etmiş olur. Artık had cezâsı da uygulanmaz. Hatta Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, dâvâ açılmış olsa bile, mahkeme sonuna kadar, mal hibe veya satma gibi bir yolla hırsıza geçse had cezâsı düşer. Diğer çoğunluk hukukçulara göre ise, mahkemeye başvurulduktan sonra artık hibe veya satışla mülkiyet hırsıza geçse bile had cezâsı düşmez. Çünkü Nebî (s.a.s.) Savfan'ın paltosunu çalan hırsızın elinin kesilmesini emrettiği zaman, Safvan şöyle dedi: "Ben bunu istemedim. Palto ona sadaka olsun. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Onu bana getirmezden önce, bunu yapman gerekmez miydi?" 1506
Sonuç olarak had cezâlarından maksat, kamu düzenini sağlamak ve bu suçların toplumda açacağı yaraları sarmak olduğuna göre, hırsızın, mala sahip olması, özellikle malı çalınan kimsenin dâvâsından vazgeçmesi halinde, had cezâsının düşmesi amaca daha uygun görünmektedir. 1507
Suçun ispatı, dâvânın karara bağlanması prosedürünün önemli bir parçasını teşkil eder. İslâm hukukunda hırsızlık suçunun tesbitinde, günümüz (câhilî) cezâ hukukundaki her şeyin delil olabilmesi ve bütün delillerin hâkim tarafından serbestçe değerlendirilmesi mânâsında olan vicdânî delil sisteminin aksine kanunî deliller esas alınmış, ağır cezâyı gerektiren had cezâlarının ispatı daha
1504] es-Serahsî, IX,169; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 81; İbn'l-Hümâm, a.g.e., IV, 223, 252
1505] es-Serahsî, a.g.e., IX,182; eş-Şirâzî, a.g.e., II, 282
1506] el-Bâcî, a.g. e., VII, 162; el-Kâsânî, a. g. e., VII, 88 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 255 vd.
1507] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 401-404
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zor şartlara bağlanmıştır. Doktrinde ve uygulamada kişilerin kural olarak borçsuz ve suçsuz oluşu esas alındığından1508 suçun işlendiği kesinlikle ispat edilmedikçe kişinin cezâlandırılmaması ilkesi hâkim olmuştur.
İslâm muhâkeme hukukunda ispat yükü kural olarak dâvâcıya âittir. Nitekim Hz. Peygamber bir husûsu iddia eden kimsenin beyyine (delil) getirmesi, dâvâlı konumundaki kişinin de yemin etmesi gerektiğini belirtmiş1509 ve bu yargılama hukukunda genel bir ilke olmuştur.1510 Bu sebeple klasik doktrinde yerleşik prosedüre göre hırsızlık suçu ya beyyine/delil, ya da ikrar/itiraf yoluyla ispatlanabilmektedir.
Gerek hukuk gerekse cezâ yargılama usûlünde en başta gelen ispat vâsıtası şâhitliktir. Literatürde "beyyine" tâbiriyle genelde şâhitliğin kastedilmesi de şâhitliğin her dönem ve toplum için geçerli en yaygın ve tabiî ispat vâsıtası olması sebebiyledir. Hırsızlık suçunun ispatında beyyine, kural olarak en az iki şâhidin suçun işlenişiyle ve fâilin kimliğini tespitle ilgili kesin isnat ve şâhitliğinden ibârettir. Suçun ispatında tereddüde yer bırakmamak için şâhitlerin akıllı, bülûğa ermiş, erkek ve dürüst olması aranır; kadınların, doğru sözlülüğünden emin olunamayan, fısk ile tanınan kimselerin ve başkasından naklen şâhitlikte bulunanların şâhitlikleri hadlerde kabul edilmez. Fâsığın şâhitliğinin kabul edilmeyişi yalan söyleme ihtimalinin yüksek olmasıyla, kadınlarınki ise duygusal davranmalarının, etki altında kalmalarının veya algılama ve anlatım yanlışlığı yapmalarının erkeklere nisbetle daha çok muhtemel olmasıyla açıklanır. Telâfî edilmesi mümkün olmayan sonuçları bulunduğu için had ve cinâyet dâvâlarında şüpheli, en azından ilgililerin şüpheyle karşılayacağı durumların olmamasına özen gösterildiği, suçun ispatında şüphenin bulunması halinde haddin düşmesi kuralının da bu anlayışın sonucu olduğu söylenebilir. Ayrıca şâhitlerin cezânın infâzında hazır bulundurulabilmesi ihtimalinden dolayı kadınlar hem bu ortamdan, hem de bu tür dâvâlarda taraflar arasındaki çekişmelerden uzak tutularak korunmak istenmiştir. Buna karşılık kadınların aynı dâvada hadlerin ispatı dışında kalan hususlarda, meselâ mal hakkında yaptıkları şâhitlikleri geçerlidir.
Yapılan şâhitliğin geçerli olabilmesi için iki şâhidin de olayı bizzat müşâhede etmesi, kamuoyu tarafından dürüst kimseler olarak bilinmesi, yapacakları şâhitlikte kendilerine veya yakınlarına menfaat sağlama veya bunları zarardan koruma gibi bir ithamın objektif olarak fazla muhtemel olmaması ve ifâdeleri arasında çeşişki bulunmaması büyük önem taşır. Duruşmada hâkim şâhitlerin adâletlerini re'sen tetkik eder. Suçun ispatı halinde telâfîsi mümkün olmayan bir cezâ verileceğinden şâhitler tezkiye edilmedikçe, yani dürüst ve doğru sözlü kimseler olduğu belirlenmedikçe dinlenmezler. Hâkim şâhitlere, iddiâ edilen suçun işlenişiyle ilgili önemli gördüğü ayrıntıları sorar. Tezkiye ve şâhitlik esnâsında kaçma ihtimaline karşılık hırsızlıkla itham edilen kişi ihtiyâten hapsedilebilir.
Suçun ispatında ikinci yol, hırsızın bizzat ikrarda bulunmasıdır. Bu da, hırsızlık yapan mükellef bir şahsın suçunu kendiliğinden veya yapılan isnat üzerine itiraf etmesi şeklinde olur. İkrar, hadlerde ikinci sırada bir ispat vâsıtası kabul edilirken, şahsın kendi aleyhine yalan yerde ikrarda bulunmasının söz konusu olmayacağı
1508] Mecelle, madde 8
1509] Buhârî, Rehin 6; Müslim, Akdıye 1; Tirmizî, Ahkâm 12; İbn Mâce, Ahkâm 7
1510] Mecelle, madde 76
HIRSIZLIK
- 361 -
noktasından hareket edilmiştir. Ancak ikrarın sayısı konusunda doktrinde farklı görüşler vardır. Had cezâsı verilebilmesi için Ebû Hanîfe, İmam Muhammed, Mâlik ve Şâfiî bir defa ikrarı yeterli görürken Ebû Yusuf ile Ahmed bin Hanbel, şâhitlerin sayısı iki olduğundan hareketle ancak iki defa ikrarla had cezâsının verilebileceği görüşündedir. Suçlunun ikrarının tek başına yeterli olup olmadığı da İslâm hukukçuları arasında tartışmalıdır. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel, suçlunun ikrarına ilâve olarak suç mağdurunun dâvâcı olmasını da şart koşarlar. Buna göre gâlip bir şahsın malını çaldığını ikrar eden kişiye bu ikrar üzerine had cezâsı verilmez. Ancak Ebû Yûsuf, hiç kimsenin kendi aleyhine ikrarıyla ithamda bulunmayacağından hareketle suçlunun ikrarını tek başına yeterli görür ve böyle bir ikrara istinâden had cezâsının verileceğini ileri sürer. İmam Mâlik de hırsızlık ister şâhitlikle ister ikrarla ispatlanmış olsun, had cezâsının verilebilmesi için suç mağduru şahsın dâvâ açmasını şart koşmadığından sonuç itibarıyla aynı görüştedir. Hırsızlıkta suçlu ikrar eder, fakat daha sonra ikrarından vazgeçerse had uygulanmaz. Çünkü ikrardan dönme ikrarın doğruluğu konusunda şüphenin bulunduğunu gösterir.
İkrarın sahih ve kabule şâyân olabilmesi için ikrar edenin hiçbir dış etki ve baskı altında kalmaksızın gönül rızâsıyla ikrarda bulunması şarttır. Mecelle'de yer alan, "ikrarda mukırrın (ikrarcının) rızâsı şarttır. Binâenaleyh, cebir ve ikrâh ile vâki olan ikrar sahih olmaz"1511 kuralının da anlatmak istediği budur. İslâm hukukçuları zor ve tehditle, maddî ve mânevî işkence ile sanığın ikrarda bulunması durumunda bu ikrarı yok saymışlardır. Nitekim Hz. Ömer, "İşkence, tehdit, hapis yoluyla kendi aleyhine ikrarda bulunan kişinin bu itirafına güvenilmez" demiş, Şam'da hırsızlık ithamı ile yakalanan ve ikrar edinceye kadar dövülen kişinin durumu Abdullah bin Ömer'e haber verilince İbn Ömer böyle bir kişiye had tatbik edilemeyeceğini belirtmiştir.1512 Gerek Hz. Peygamber'in uygulamasında,1513 gerekse fıkıh doktrininde,1514 suçunu itiraf eden sanığa bu itirafından istiyorsa vazgeçebileceği telkinatının yapılması ve suçun ispatında şüphe olması durumunda haddin düşmesi ilkeleri önemle vurgulanır. Bu yaklaşım da baskı altında suçunu ikrar ve itiraf eden sanığın bu beyanının kabul edilmeyeceği ilkesinin bir diğer uzantısıdır. 1515
Cezânın Uygulanması: Bir fiilin hırsızlık olarak nitelendirilmesi, suçun oluşması ve ispat edilmesinde aranan şartlar, ayrıca suçluya verilecek cezâ konularında Hz. Peygamber ve sahâbe dönemi uygulamaları, daha sonraki dönemi uygulamaları, daha sonra dönemde oluşan klasik fıkıh doktrininin ana malzemesini teşkil ettiği gibi Emevîler'den itibaren çeşitli İslâm toplumlarındaki uygulama örnekleri de doktriner görüşlerin uç noktalarını ve yapılabilecek yorum çeşitlerini örneklendirmesi bakımından önem taşır.
Hz. Peygamber döneminde hırsızlık yaptığı için el kesme cezâsı verilen ilk erkeğin Hıyâr bin Nevfel, ilk kadının da Benî Mahzûm kabîlesinden Mürre bint Ebû Süfyan bin Abdülesed olduğu rivâyet edilir. Bir başka olayda Rasûl-i Ekrem, hırsızlık yapan soylu bir kadının affedilmesi yönünde ashaptan gelen bir isteğe
1511] Madde 1575
1512] Serahsî, IX/184-185
1513] Ebû Dâvud, Hudûd 9; İbn Mâce, Hudûd 29
1514] Serahsî, IX/93, 102); Kâsânî, VII/49
1515] Ali Bardakoğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 389-390
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şiddetle karşı koymuş ve geçmiş ümmetlerin helâk olmasının başlıca sebeplerinden birinin cezâların sadece fakir ve zayıf kimselere tatbik edilip zengin, soylu ve güçlülerin affedilmesi olduğunu söylemiş, ardından da, "Allah'a yemin ederim ki eğer hırsızlık yapan Muhammed'in kızı Fâtıma olsaydı onun da elini keserdim" diyerek had cezâsını uygulamıştır.1516 Bu hadis, suçluların tâkibi ve cezâlandırılması konusunda devlete düşen kararlılık ve sorumluluğu ifâde etmesinin yanı sıra kanun önünde herkesin eşitliği prensibini vurgulaması yönüyle de önem taşır. Bir başka zamanda da sahâbeden Safvân bin Ümeyye'nin ridâsını çalan ve yapılan muhâkeme sonunda suçu sâbit görülen hırsıza el kesme cezâsı vermiştir.1517 Yine hadis mecmualarında, başkasına âit bir malı çalıp muhâkemesi esnâsında çaldığını itiraf eden bir kişinin aynı şekilde elinin kesildiği rivâyeti1518 veya değişik hırsızlık olaylarında suçu sâbit görülen hırsızlara Rasûl-i Ekrem'in tâlimâtıyla veya bilgisi dâhilinde el kesme cezâsının verildiğini aktaran rivâyetler uygulama örneklerinin birkaç olayla sınırlı kalmadığını göstermektedir. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in suçun oluşmasında, ispatında ve cezânın infâzında suçlu lehine son derece titiz davrandığı, şikâyetçisi bulunmayan veya kamuoyuna mal olmamış suçları görmezlikten geldiği, affetmeyi ve sulhu tavsiye ettiği, savaş ve yolculuk esnâsında işlenen hırsızlıklara had cezâsının uygulanmasını doğru bulmadığı da bilinmektedir. 1519
Kaynaklarda Rasûl-i Ekrem'in vefatından sonra Hulefâ-yı Râşidîn döneminde de hırsızlık olaylarının sayısında İslâm öncesi döneme nisbetle açık bir düşüş görülmekle birlikte çeşitli hırsızlık vak'alarının meydana geldiği, suçun sâbit görülmesi ve gerekli diğer şartların mevcûdiyeti halinde ilke olarak hırsızlara el kesme cezâsının uygulandığı yönünde bilgiler vardır.1520 Bu uygulamaların yanı sıra, Hz. Ömer'in aç bırakıldıkları için hırsızlık yapan kölelere had cezâsı vermeyip sahiplerine çalınan malı değerinin iki katıyla tazmin ettirdiği,1521 beytu'l-malden veya efendisinin malından çalanlara ve kıtlık yılında işlenen hırsızlık suçlarına had uygulamadığı, yine bu dönemde -büyük bir ihtimalle suçun sübûtunda veya haddin infâzında tereddütlü durumların bulunması sebebiyle- bazı olaylarda da hırsızlara ta'zir nevinden dayak veya hapis cezâsının verildiği bilinmektedir. Hz. Osman'ın hırsızlık suçunu işleyen Dâbi' bin Hâris adlı kişiyi müebbet hapis cezâsına çarptırdığı ve bu kişinin hapishanede öldüğü kaynaklarda zikredilir. 1522
Emevîler döneminde yargı teşkilâtında önemli bir değişikliğin yapılmadığı, fıkıh gibi yargı alanındaki gelişmelerin de toplumun iç dinamizmine bırakıldığı, onun sadece münferit olay ve dönemlerde siyasî tesir altına alındığı söylenebilir. Anca Halife Ömer bin Abdülaziz'in adliye teşkilâtının geliştirilmesinde aktif bir rol oynadığı, toplumda suç oranının azaltılması ve suçluların cezâlandırılması yönünde bir dizi tedbir aldığı, hadlerin uygulanmasının namaz ve zekâtın edâsıyla
1516] Buhârî, Enbiyâ 54, Hudûd 12; Müslim, Hudûd 8-9; Ebû Dâvud, Hudûd 4
1517] İbn Mâce, Hudûd, B. 28, h. no: 2595; Ebû Dâvud, Hudûd, B: 14, h. no: 4394; Nesâî, Kat'u's-Sârik, B: 5, h. no: 4852-4855; Dârimî, Hudûd, B. 3, h. no: 2304; Muvattâ, Hudûd, 28
1518] İbn Mâce, Hudûd 24
1519] Tirmizî, Hudûd 20; Nesâî, Sârık 16
1520] Muvattâ, Hudûd 25-26; Ebû Yûsuf, el-Harâc, Beyrut, 1979, s. 167-177; Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, VII/141-145
1521] İbn Kayyim el-Cevziyye, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, III/10-11
1522] Hassâf, EdEbû'l-Kadı, Bağdad, 1397-1398, II/345; İbn Ferhûn, Tebsıratu'l-Hukkâm, Beyrut, 1301, II/216
HIRSIZLIK
- 363 -
aynı öneme sahip olduğunu ifâde edip öldürme veya el kesme cezâlarında kendisine kararın temyiz ettirilip izin alınmadan infâza gidilmesini yasakladığı da kaydedilir. 1523 Dönemin Musul valisi Yahyâ el-Gassânî, bölgede vali olarak göreve başladığında hırsızlığın hayli yaygın olduğunu, muhâkeme ve infâz hukukunda takip edilen genel politika neticesinde hırsızlığın en alt düzeye indiğini ifâde etmektedir.1524 Emevî halifelerinden Hişam bin Abdülmelik'in de adliye ve cezâ siyaseti alanında bazı iyileştirici tedbirler aldığı, bir yıl müddetle had cezâsını kaldırdığı, fakat hırsızlığın iki kat daha artıp insanların can ve mal emniyetinin azalması üzerine bu cezâyı tekrar uygulama alanına koyduğu kaydedilir. 1525
Abbâsîler döneminde adliye teşkilâtında, yargılama ve infâz hukukunda önceki dönemlere nazaran önemli gelişmeler kaydedildiği, Hârunurreşid zamanında kadı'l-kudâtlık müessesesi ihdas edilip merkezî denetimin güçlendirildiği, bu dönemden itibaren hukukî istikrarın ve uygulama birliğinin daha iyi korunduğu, kadıların yetki ve görevleri arttırılıp her merkeze bir kadı tâyin edilmesine çalışıldığı, bu arada suçların tâkibi ve suçluların cezâlandırılmasında mezâlim mahkemelerinin ve muhtesiplerin de aktif rol üstlendikleri bilinmektedir. Bununla birlikte Ebû Yûsuf'un mevcut durumdan şikâyetlerini de içeren ifâde ve taleplerinden, döneminde hadlerin uygulanmasında zaafa düşüldüğü, hapishanelerde hırsızlık suçundan dolayı birçok kimsenin bulunduğu anlaşılmaktadır.1526 Hicrî II. (milâdî VII.) yüzyıldan itibaren tedvin edilmeye başlanan klasik fıkıh literatüründe, İslâm toplumlarındaki uygulama örneklerini ve farklılıklarını aynen yansıtmak veya tartışmaya açmak yerine, hukuk eğitimi ve uygulama için model oluşturma ve istikrarı sağlama gâyesi hâkim olduğundan bu kaynaklarda orta ve ileri dönemlerin uygulama örneklerini, hatta bu alandaki problemlerini görmek bir hayli zordur. Bu sebeple, klasik fıkıh doktrininin esas itibarıyla dönemlerindeki İslâm toplumunun geleneğini ve problemlerini dile getirmekten ziyâde ilk dönemlerden devralınan hukuk kültürünü yansıttığını ve doktriner tartışmaların bu zeminde cereyan ettiğini söylemek mümkündür. Bunun sonucu olarak Abbâsîler dönemi de dâhil orta dönem İslâm toplumlarında sosyokültürel şartların ve geleneğin, ilk dönemlerin İslâm toplumuyla önemli birçok ortak paydaya sahip olması oranında hadlerin, bu arada hırsızlık suç ve cezâsının tâkip ve tatbikinin ana hatlarıyla klasik doktrinde yer alan çizgide seyrettiği, farklı kültür ve geleneğe sahip toplumlarda ise doktrinle uygulama arasındaki farkın açıldığı söylenebilir. Bu konuda ileri dönem İslâm toplumlarında, özellikle de Osmanlı Devleti'nde bazı farlı yorumların ve uygulama örneklerinin görülmesi bu toplumların kısmen farklı sosyal şartlara, hukuk kültürüne ve siyaset geleneğine sahip bulunmasıyla açıklanabilir ve bu örnekler İslâm hukuku açısından da ayrı bir önem taşır.
Osmanlı hukukunda hırsızlık suçuyla hükümleri ihtivâ eden ilk yazılı kanunî metnin Fâtih Sultan Mehmed devrinde yürürlüğe konduğu ve Fâtih kanunnâmesi olarak bilinen bu metnin üçüncü faslının hırsızlık suçuna dâir hükümlere ayrıldığı bilinmektedir.1527 II. Bayezid devri kanunnâmelerinde de hırsızlık suçuyla ilgili
1523] İbn Sa'd, it-Tabakat, V/378; Fahrettin Atar, İslâm Adliye Teşkilâtı, DİB Y., Ankara, 1979, s. 77, 151
1524] Süyûtî, Târîhu'l-Hulefâ, s. 237-238
1525] Ali Mansûr, Nizâmu'l-Tecrîm ve'l-Ikab fi'l-İslâm, Medine 1976, I/314
1526] Ebû Yûsuf, el-Harac, s. 149-153
1527] Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, İst. 1990-1992, I/349-350
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükümlere yer verilmiş ve bu kanunnâmenin 241 ve 243. maddelerinde hırsızların kadı huzuruna çıkarılmadan cezâlandırılmamaları gerektiği belirtilmiş, ayrıca hırsızlığı örfî hukuk kurallarına göre sâbit olan kimse için kadının hüccet verip aradan çekilmesi ve ehl-i örfün cezâlandırmasına engel olunmaması da emredilmiştir. Bu döneme âit Aydın ili siyâsetnâmesinde, adı geçen sancakta İslâm hukukuna göre sâbit olan hırsızlıklarda "emr-i şer' nice ise" onun uygulanması, örf ile sâbit olan hırsızlık suçlarının ise siyâsetnâme gereği cezâlandırılması hükmü yer alır.1528 Yavuz Sultan Selim kanunnâmelerinde hırsızlık suçu 26-35. maddeler arasında ele alınmış ve bu kanunnâmede, bulunduğu yer halkı tarafından istenmeyen bir hırsızın, mahallesinden sürülebileceği belirtilmiştir. Bu döneme âit Manisa sancağı siyâsetnâmesinde de birkaç defa hırsızlığı sâbit olan kimsenin asılacağına dâir hüküm getirilmiştir. 1529
Kanunî döneminde yapılan kanunlaştırma, gerek kendi zamanı içinde, gerekse sonraki zamanları etkilemesi yönüyle modern anlamda sistematize edilmiş bir kanunlaştırma hareketidir ve bu kanunnâmenin üçüncü faslı hırsızlık suçlarına ayrılmıştır. Kendisinden önceki kanunnâmelere nisbetle daha geniş bir içeriğe sahip bulunan kanunnâmede livâta, yalan yere şâhitlik, sahtekârlık, kalpazanlık gibi daha önceki kanunnâmelerin yer vermediği birçok yeni suçtan ve cezâî müeyyidelerinden söz edilmiş ve muhtesib tarafından cezâlandırılan bazı suçlarla ilgili hükümler yer almıştır. Ayrıca eski Türkçe terimler yerine klasik fıkıh literatüründeki Arapça kelime ve terimlerin kullanıldığı, bununla beraber eski Türkçe olan ve hırsızlık mânâsına gelen "uğrulama" kelimesinin Kanûnî, hatta III. Murad ve I. Ahmed devri metinlerinde "serika" kelimesiyle birlikte kullanılmaya devam edildiği görülür. 1530
Bu kanunnâmelerde hırsızlık suçu için konulmuş olan müeyyideleri, Batılı ve yerli bazı yazarların iddiâ ettiği gibi İslâm hukukunun hırsızlıkla ilgili hükümlerinin iptâli ve engellenmesi şeklinde değil; şer'î hukukla örfî hukukun birbirini tamamlaması olarak görmek mümkündür. Nitekim Fâtih Kanunnâmesi'nde yer alan, "Eğer at uğrulasa elin keseler, kesmezler ise iki yüz akçe cürüm alına" maddesinin1531 veya diğer kanunnâmelerdeki benzeri maddelerin,1532 sâbit olan bir hırsızlık suçu için yargıya iki cezâ türünden birini seçme hakkı tanıdığını söylemek de mümkün olmakla birlikte, suçun unsurlarında veya ispat şartlarında bir eksikliğin bulunması sebebiyle had cezâsının uygulanamadığı durumlarda daha alt bir cezânın uygulanabilmesi imkânını getirdiğini söylemek daha isâbetli görünmektedir. Meselâ hırsızlıkta çalınan malın nisab miktarına ulaşması haddin uygulanabilmesi için şarttır. Kanunnâmelerde bu miktara ulaşmayan hırsızlıklar için para cezâları getirilmiştir. Fâtih Kanunnâmesi'nde kaz ve ördek çalana ta'zîr cezâsının verilmesi, ayrıca koyun ve kovan çalandan on beş akçe cürüm alınmasına dâir hükümler,1533 çalınan malın nisab miktarına ulaşmaması sebebiyle daha alt bir cezâ uygulanmasının örnekleri olabilir. Hırsızlık suçunun unsurlarından
1528] a.g.e., II/42-44, 75-76, 169
1529] a.g.e., III/91-93, 106, 192
1530] U. Heyd, Studies in Old Ottoman Criminal Law, Oxford 1973, s. 72-81; Akgündüz, a.g.e., III/192, IV/301-303
1531] Akgündüz, a.g.e., I/349
1532] Barkan, Kanunlar, s. 120
1533] a.g.e., s. 389
HIRSIZLIK
- 365 -
olan, çalınan malın koruma altında bulunması şartının gerçekleşmemiş olması da ta'zîr cezâsının verilmesine yol açan sebeplerdendir. Nitekim Kanûnî dönemi cezâ kanunnâmesinin farklı bir nüshasında hırsızlığın gerçekleşmesi için malın koruma altına alınmış olmasının şart olduğu, bu sebeple mer'ada (hayvan güdülen otlakda) meydana gelen bir hırsızlığın ta'zîr grubuna gireceği, doktrindeki bir başka şartın gereği olarak da âile efrâdı arasında cereyan eden hırsızlığa ta'zîr cezâsının uygulanacağı hükümleri yer almaktadır. 1534
Kanunnâmelerde, sâbit olan hırsızlık suçu için öngörülen ve "... Her sârikın ki kat-ı yed oluna, eğer aynıyla sirkat ettiği davar durursa alınıp sahibine verile, durmaz ise tazmin olunmaya"; "Eğer at uğrularsa (çalarsa) elin keseler"; "Kat-ı yed olmazsa ... altın alına"; "Kat-ı yede ve hadde ve ta'zîre müstahık olanlara ukubatların ve siyasetlerin edip nesnelerini almayanlar"; "Şer'an kesmek lâzım olmasa cürm alına" şeklindeki ifâdelerle belirtilen el kesme cezâsının.1535 Osmanlı toplumunda sıkça ve düzenli biçimde uygulandığını söylemek mümkün olmayacağı gibi, nâdiren tatbik edildiğini veya hiç tatbik edilmediğini söylemek de isâbetli değildir.
Osmanlı hukukunda dâvânın sonuca bağlanması şer'î mahkemelere (ehl-i şer'), mahkemenin verdiği kararın infâzı ise ehl-i örfe âit olduğundan arşiv belgelerinde cezânın infâzı hakkında herhangi bir bilgi yer almamaktadır. Bu bilgilere ilâve olarak, Osmanlı belge ve kaynarlarında, suçu sâbit görülen hırsızlara ta'zîr cezâsı nevinden ölüm, hapis, çeşitli para cezâları, küreğe mahkûm olma, kalebentlik ve sürgün cezâlarının uygulandığına dair bir hayli bilginin bulunduğu, uygulanan cezâ türlerinin de hem dönemlere, hem de suçun ağırlık derecesine göre değişiklikler gösterdiği söylenebilir. Bu cezâlar arasında para cezâları önemli bir yer tutmakta ve bunun miktarı kanunnâmelerde bazen açıkça belirlenirken, bazen de hâkimin takdirine bırakılmaktadır.
Günümüzde cezâ hukuku alanında Batı hukukunu iktibas yoluyla kanunlaştırmaya giden halkının çoğu müslüman olan ülkelerde hırsızlık suçu, Türkiye'de olduğu gibi basit ve mevsuf hırsızlık şeklinde iki kategoride ele alınmakta ve kural olarak hapis cezâsıyla cezâlandırılmaktadır. Bu konuda İslâm hukukunun klasik doktrini çerçevesinde kanunlaştırmaya giden Pakistan, Libya, Sudan, İran, Suudi Arabistan gibi azınlığı teşkil eden halkının çoğu müslüman olan ülkelerde ise suçun oluşumu ve cezânın infâzı hususunda aralarında yaklaşım ve prosedür farklılığı bulunmakla birlikte, belirli bir değerin üzerindeki malı çalanlara kural olarak had cezâsının uygulandığı ve cezânın infaz şeklinde de İran örneğinde olduğu gibi bazı uygulama farklılıklarının bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte el kesme cezâsının sıkça, hatta milletlerarası örgütleri harekete geçirecek bir yoğunlukta uygulandığı Sudan hâriç tutulursa, bu ülkelerde gerek maddî hukuk gerekse usûl hukuku bakımından bu konuda hayli titiz davranıldığını ve uygulama örneklerinin çok sınırlı kaldığını, Pakistan örneğinde olduğu gibi âdeta infâza imkân vermeyen bir çekimserliği bulunduğunu da kaydetmek gerekir.
İslâmî öğretinin cezânın tatbikinden ziyâde, toplumsal huzur ve güven ortamının tesisine, suçun önlenmesine ve kişilerin bu yönde eğitim ve ıslahına önem
1534] a.g.e., s. 389; U. Heyd, Studies in Old Ottoman Criminal Law, Oxford 1973, s. 73
1535] Barkan, Kanunlar, s. 120, 274, 397; Selâmi Pulaha-Yaşar Yücel, I. Selim Kanunnâmesi ve 16. Yüzyılın İkinci Yarısının Kimi Kanunları, Ankara 1988, s. 19; Akgündüz, a.g.e., I/349
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdiği, ayrıca Hz. Peygamber'in suçun kamuoyuna malolması, suçlunun itirafında veya mağdûrun şikâyetinde ısrar etmesi gibi hallerde son çare olarak hadlerin uygulanmasına yöneldiği bilinmektedir. Bunun yanında el kesmenin, geri dönüşü bulunmayan ağır bir cezâ olduğu da açıktır. Bu ve benzeri sebeplerle olmalıdır ki İslâm'ın ilk dönemlerinden itibaren yöneticilerin bu cezâyı uygulamada genelde ihtiyatlı hatta isteksiz davrandıkları görülür. Rasûl-i Ekrem ve Hulefâ-yı Râşidîn devrinde bu izlenimi veren bir hayli uygulama örneğine rastlandığı gibi, sosyal refah ve barışın belirgin şekilde iyileştiği Abbâsîler döneminden itibaren bu tavrın âdetâ çekimserliğe dönüştüğü dahi söylenebilir. Ancak klasik fıkıh doktrini, ilk dönemlerden devralınan hukuk kültürü etrafında oluştuğu, mezhepleşme süreciyle birlikte entelektüel tartışma ve hukuk eğitimi aracı olma özelliği ön plana çıktığı için belli bir dönemden sonra uygulamadan bağımsız bir gelişme kaydetmeye başlamıştır. Bunun bir sonucu olarak el kesme cezâsının tatbik imkânı ve şartları konusunda klasik fıkıh kaynaklarındaki bilgilerde orta ve ileri dönemlerin uygulamasını etkileyen söz konusu çekimserliği görmek pek mümkün değildir. Bununla birlikte yukarıda temas edildiği gibi başta Hanefî ve Şiî fakîhleri olmak üzere bir kısım İslâm hukukçusunun hırsızlık suçunun oluşması ve ispatı konusunda doktrinde yeni tartışmalar açıp geleneksel hukuk kültüründeki mevcut hoşgörüye ilâve olarak sanık lehine yeni yorumlar geliştirdiği, Hz. Peygamber ve sahâbe dönemindeki bazı uygulama örneklerini genişletici yoruma ve metodolojik tenkide tâbi tutup cezânın uygulanmasına sınırlama getirdikleri de bilinmektedir. Onların bu yaklaşımında, yukarıda sözü edilen genel mülâhazanın yanında kısmen farklı sosyokültürel şartlar içinde bulunmalarının da etkili olduğu açıktır. Yine klasik dönem fakîhlerinin hırsızın sadece el veya ayak parmaklarının kesilmesi, el kesme cezâsının suçun ilk defa işlenmesinde değil; tekerrürü halinde veya âdet haline getirildiğinde uygulanması gerektiği yolundaki telâkkîsine, çoğunluk tarafından şâz bir görüş olarak bakılsa bile literatürde yer verilir. Öte yandan, klasik doktrinde el kesme cezâsını mümkün olduğu ölçüde zorlaştırmaya ve alternatif cezâ arayışına ilişkin zayıf çizgi, İslâm toplumlarının ileri dönem uygulamalarında daha belirgin hale gelmiştir. Nitekim Osmanlı toplumunda, cezâ hukuku alanında da fıkıh doktrininin yukarıda belirtilen sebeplerle klasik çizgide seyretmesine ve hırsızlık suçunun el kesme ile cezâlandırılmasının hukukî metinlerde ilke olarak korunmasına karşılık uygulamanın örfî hukuk çatısı altında ayrı bir kategori oluşturduğu, yoğunluk ve keyfiyet tartışmalı olsa da hırsızlık suçuna para, hapis, sürgün, kürek mahkûmiyeti gibi cezâların da uygulandığı bilinmektedir. Bu farklı uygulamanın temel âmilini, Osmanlı toplumunun ilk ve orta dönem İslâm toplumlarına nisbetle daha farklı sosyokültürel şartlara, farklı bir hukuk ve siyaset geleneğine sahip olması teşkil etmiştir.
Önceki yüzyıllara oranla hızlı bir değişimin ve kültürel etkileşimin yaşandığı 19. ve 20. yüzyıllarda, İslâm hukuk doktrinindeki cezâî müeyyidelerin ne ölçüde ve nasıl bir yoruma tâbî tutulabileceği ve hangi şekilde uygulandığında hem nassa uygunluğun sağlanacağı, hem de toplumsal sağduyunun adâlet beklentisinin karşılanmış olacağı konusu müslüman hukukçuları yakından meşgul etmiştir. Hırsızın elinin kesilmesi bu tartışmanın yoğunlaştığı alanlardan biridir. 20. yüzyılın ilk yarısında Mısır'da hırsızlık suçuna başlangıçta değil, suçun tekerrürü halinde el kesme cezâsının verilmesinin İslâm hukukuna uygun olacağının ileri
HIRSIZLIK
- 367 -
sürülüp bu yönde kanunlaştırma teklifinin gündeme gelmesi bunun bir örneğidir.1536 Yine günümüzde müslüman hukukçular tarafından -zayıf bir sesle de olsa- ilgili âyette geçen "elin kesilmesi" ifâdesine lafzî değil; mecâzî bir anlam yüklenebileceği ve âyette hırsızlığa uzanan ele engel olunmasının istendiği, İslâm'ın ilk dönemlerine nisbetle sosyal yapının, ekonomik ve kültürel değerlerin değişimine, suç ve cezâ anlayışındaki gelişmelere paralel olarak hırsızlık suçunun cezâsının da değişebileceği, buna ilâve olarak âyette tekrara delâlet eden ism-i fâil kalıbı kullanılarak cezadan söz edilmesinden, sünnette ve sahâbe tatbikatında hırsıza ancak tekerrürü halinde el kesme cezâsının uygulandığı izlenimini veren örneklerin bulunmasından1537 hareketle, bu cezânın hırsızlığı ilk defa işleyenlere değil; mükerreren işleyenlere veya bunu âdet haline getirenlere verilmesi gerektiği şeklinde özetlenebilecek yeni görüşlerin de gündeme getirildiğini belirtmek gerekir.1538 Klasik doktrindeki hâkim çizgiyi bir hayli zorlayan bu yeni görüşlerin arka planında, hırsızın elinin kesilmesiyle ilgili hükmün, mâhiyeti itibarıyla dinin inanç ve ibâdet gibi taabbudî hükümlerinden olmayıp cezâlandırmanın amacıyla ve sosyal bağlamla ta'lîl edilebileceği, böyle olunca da bu cezânın öncelikli olarak o dönemin ve toplumun cezâlandırma konusundaki genel kabullerine uygun düştüğü ve kamu vicdanının adâlet beklentisini tatmin edici bir çözüm önerisi olarak algılanabileceği, el kesme cezâsı alternatif bir cezâ, nihâî bir çözüm veya bir tehdit unsuru olarak teoride mevcûdiyetini korusa bile, günümüzde hırsızlığa yukarıda işâret edilen amaçlara ve beklentilere uygun başka cezâların da uygulanabileceği fikri yatmaktadır. 1539
Bu son dönemlerdeki bazı modern din araştırıcılarında ortaya çıkan hırsıza karşı aşırı merhamet gösterilip ona küçük cezâların yeterli görülmesinde Batının ve gayri İslâmî düzen ve kanunlarının etkisinin inkâr edilemeyecek düzeyde olduğunu belirtmek gerekir. Kur'an'ın bu konudaki açık hükmüne 1540 rağmen, şartları gerektiği halde hâlâ mağdûrdan yana değil, hırsızdan yana yer alır gibi tavır almak, caydırıcı ağır cezâ olmayınca toplumda hırsızlığın ve buna dayalı şiddet ve ölümlerin artmasına sebep olmak gibi çok tehlikeli neticeler verdiği görülmek istenmemektedir. Müslüman olduğunu iddiâ eden çağdaş İslâm hukukçularının Kur'ânî hükümlerin uygulanması için altyapı oluşturacaklarına ve Kur'an'dan tâviz vermeyen bir yaklaşıma sahip olacaklarına, bazılarının İslâm dışı ve tâğûtî mevcut sosyal ve siyasal yapının dini baskı altında tutup yönlendirmesine seyirci kalmanın da ötesinde destek olma gaflet ve ihâneti yattığını söylemek ağır olmasa gerektir.
Hadler; Hırsızlık ve Yol Kesme Cezâları
Had; Sınır çekmek, bilemek dikkatle bakmak, ayırmak ve cezâ tatbik etmek anlamına gelir. Bir isim olarak; sınır, son, bıçak vb. ağzı, tarif ve şer'î cezâ demektir. Had kelimesinin çoğulu 'hudûd'dur. Bir hukuk terimi olarak hadler; İslâmî
1536] M. Selim, el Avvâ, Fî Usûli'n-nizâmi'l-Cinâiyyi'l-İslâmî, Kahire 1983, s. 182-186
1537] İbn Hazm, el-Muhallâ, Kahire 1972, XIII/68-69, 391; M. Ebû Zehre, el-Ukube, Kahire 1974, s. 147-148
1538] Fazlurrahman, Islamic Modernism, IJMES I, 1970, s. 330; ayrıca bk. M. Ebû Zehre, el-Ukube, Kahire 1974, s. 146-147; M. Selîm el-Avvâ, Fî Usûli'n-nizâmi'l-Cinâiyyi'l-İslâmî, Kahire 1983, s. 182-187
1539] Ali Bardakoğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, A.g.e., s. 394-396
1540] 5/Mâide, 38
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ölçüler, İslâm Dininin ortaya koyduğu helâl-haram sınırları, miktarı ve niteliği nasslarda belirlenmiş olan şer'î cezâlar demektir.
Mükellef, yani akıllı ve ergin kişilerin yaptığı işlerin Allah ve Rasûlünün rızâsına uygun olup olmadığını gösteren ölçüler vardır. Bu ölçüler Kur'ân ve Sünnetle bildirilmiştir. İslâm'da mükelleflerin yaptığı işlerin (ef'âl-i mükellefîn) değer hükmünü gösteren ölçüler şunlardır: Farz, vâcip, sünnet, müstehap, helâl, mubah, mekruh, haram, sahih, fâsit, bâtıl. Mükellefin yaptığı her iş, şer'î sınırları gösteren bu ölçülere göre değerlendirilir. Sonuçta ona göre cezâ veya mükâfaat alır; yapılan iş ya geçerli (sahih) veya geçersiz (fâsid, bâtıl) olur.
Şer'î hadlerin genel anlamı Allah'ın koyduğu helâl-haram ölçüleridir. Bu mana aşağıdaki âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır: Nisâ sûresi 12. âyette mirasla ilgili hükümler açıklandıktan sonra şöyle buyurulmaktadır: "Bunlar Allah'ın sınırlarıdır, Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedî kalırlar. İşte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah'â ve O'nun Elçisine karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır."1541 Burada Allah'ın emirleri "Hudûdullah, O'nun sınırları" olarak ifâde edilmiş, bu sınırları aşanların cezâ ile karşılaşacakları haber verilmiştir.
"Allah'ın yasak sınırına uyup o sınırı aşmayanlar kendilerine Cennet va'dedilen mutlu kişilerdir. Allah onlarla alış-veriş yapmış, Cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın almıştır. (Bu alışverişi yapanlar), tevbe eden, ibâdet eden, hamdeden, rükû' eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah'ın (yasak) sınırlarını koruyan (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü'minleri müjdele."1542 Allah'ın yasak sınırları, şüphesiz O'nun haram kıldığı işlerdir. Allah'ın haram kıldığı fiiller yani günahlar, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır.1543 Büyük günahların sayısı hakkında kesin bir rakam yoktur, (âlimler arasında farklı sayılar verilir).
Hadis-i Şerifte Allah'ın haram kıldığı şeyler "Allah'ın korusu" olarak nitelendirilmiştir: "Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. İkisinin arasında çok kimselerin bilemeyecekleri (birtakım) şüpheli şeyler vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını kurtarmış olur. Kim şüpheli şeylere dolarsa, korunun etrafında (sürüsünü) otlatan çoban gibi, çok sürmez içine düşer. Haberdar olun!. Her hükümdârın bir korusu vardır. Dikkat edin Allah'ın yeryüzündeki korusu da haram kıldığı şeylerdir. Haberiniz olsun! Cesed içinde bir parça et vardır ki o iyi olursa bütün cesed iyi olur. O bozuk olursa bütün cesed bozuk olur. Biliniz ki o, (et parçası) kalptir." 1544
İslâm cezâ hukuku (Ukûbat) terimi olarak hadler; "belirli bazı suçlara İslâm'ın tayin ettiği cezâlar"dır. Bu cezâyı gerektiren suçlar beş tanedir: Zinâ, hırsızlık, içki içmek, kazf (namuslu kadına zinâ iftirası) ve yol kesme (hırâbe).
İslâm cezâ hukukunda "had"ler "Allah hakkı" olarak kabul edilmiştir. Yani haddi (İslâm'ın tesbit ettiği cezâyı) gerektiren suçlar amme hukukuna tecâvüz anlamı taşımaktadır. Kısas kul hakkı olduğu için buna had denilmemiştir. Haddin dışında kalan yani Kur'an ve Sünnetle tayin edilmeyip hâkimin takdirine
1541] 4/Nisâ, 13, 14
1542] 9/Tevbe, 111-112
1543] Bk. 53/Necm, 32; 18/Kehf, 49
1544] Riyâzü's-Sâlihîn, 419, 420, M. Emre terc.
HIRSIZLIK
- 369 -
bırakılmış cezâlara ta'zir cezâları denir. Hapis, teşhir, sürgün vb.1545 İçki içme cezâsı dışındaki hadler Kur'an'la, içki içme cezâsı ise Sünnetle sâbittir.
Hırsızlık cezâsı (hadd-i sirkat): "Akıllı ve ergin (bâliğ) bir kimsenin nisab miktarı bir malı bulunduğu yerden çalması"na hırsızlık denir. Cezâsı Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiştir: "Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir cezâ olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir." 1546
El kesme cezâsının tatbik edilebilmesi için iki âdil şâhidin şâhitlik yapması ve hâkimin de sorgulaması (muhâkemesi) neticesinde suçun sâbit olduğuna kanaat getirmesi gerekir. Hâkim şâhitlere sırasıyla; hırsızlığın mâhiyetini, çalınan malın cinsini, kıymetini, nasıl çalındığını, hırsızlık yerini, hırsızlığın ne zaman yapıldığım, malı çalan şahsın kim olduğunu sorar.
Hırsızlığın nisâbı (el kesme cezâsını gerektirecek en az miktarı) Hanefî mezhebine göre on dirhemdir. Cezânın tatbik edildiği dönemdeki dirhemin değeri esas alınır. 1547
El kesme cezâsı tatbikatına örnek olarak ve Allah hakkı olan bu cezada herhangi bir şefaatçinin kabul edilemeyeceği konusunda şu hadisi zikredebiliriz: "Mahzum kabilesine mensup bir kadının hali Kureyş (kabilesin)i üzdü. Onlar: 'Kim Rasûlullah'a (gidip de) bu kadın (a şefaat) için konuşacak?' dediler. Bir kısmı da: 'Bu işe Rasûlullah'ın sevgili (sahâbî)si Üsâme b. Zeyd'den başkası cesâret edemez' dediler. Üsâme (kadına şefaat için) Rasûl-i Ekrem'le konuştu. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdular ki: "Yüce Allah'ın hadlerinden bir hadd(in yapılmaması) hususunda şefaat mi ediyorsun?" Sonra kalkıp bize bir hutbe îrâd etti. Daha sonra buyurdu: "Sizden evvelkilerden (şerefli bir kimse hırsızlık yaptığında (suçluyu) bırakırlardı. (Şeref itibarıyla) zayıf olan kimse çaldığında haddi tatbik ederlerdi. Allah'a and olsun ki, Muhammed'in kızı hırsızlık yapmış olsaydı elbette onun elini de keserdim." 1548
Yol kesme cezâsı: Yoldan geçenlerin önünü kesmek, kuvvet kullanarak geçişi engellemek ve yolcuları soymak. Yol kesme suçu, tek kişiyle veya topluluk halinde, silâhlı veya silâhsız, meskûn alanda veya kırda yahut şehir içinde ya da şehir dışında işlenmiş olabilir. Bütün bu durumlarda suç işlenmiş sayılır ve şu âyette belirlenen cezâ uygulanabilir: "Allah ve Rasûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezâsı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Âhirette ise, onlar için büyük bir azap vardır. Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler olursa, bilin ki, Allah, "Gafûr'dur, Rahîmdir" çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." 1549 Bu âyete ve İslâm hukukçularının bundan çıkardığı hükümlere göre, yol kesenin cezâsı şu şekilde belirlenmiştir.
a) Soygun yapıp, adam öldürmüşse, yol kesici öldürülür ve ibret için asılır.
b) Yalnız adam öldürmüş olup, soyguna katılmamış bulunursa, asılmaksızın öldürülür.
1545] ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, IV, 284 vd.
1546] 5/Mâide, 38
1547] bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', VI, 67; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr; IV, 220, 230; Nesaî, Sârık, 10; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 359, 360
1548] Eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,' 131, 136
1549] 5/Mâide, 33-34
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c) Adam öldürmeksizin, yalnız soygun yapmışsa, çapraz bir şekilde eli ve ayağı kesilir.
d) Adam öldürmeden ve soygun da yapmaksızın, yalnız yolda korku ve terör meydana getirenlere "sürgün cezâsı" uygulanır Mâlikîlere göre ise; yalnız soygun yapılmışsa Devlet başkanı öldürme, asma ve çapraz kesim konusunda seçimlik hakka sahiptir. Yolda öldürme soygun yapmaksızın yalnız korku ve terör yaratırsa, Devlet başkanı, öldürme, asma, çapraz kesim ve sürgün için seçimlik hakka sahip olur. 1550
İslâm'ın koyduğu bu cezâları uygulamakta titiz davranılması ve kesinlikle taviz verilmemesi gerektiği birçok hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bu konuda acıma duygusuna kapılınmaması uyarısı da yukarıda ilgili âyet meâlinde geçmiştir. Hadlerin uygulanması konusunda bazı hadisler: "Allah'ın hadlerini yakında ve uzakta yerine getiriniz. Hiçbir kınayanın kınaması sizi Allah'ın hakkını yerine getirmekten alıkoymasın." "Allah'ın yasaklarına uyan kimseyle o yasakları (hudûdu) ihlâl eden kimse, bir gemiye binip, kur'a çekerek bir kısmı alt kata bir kısmı üst kata yerleşen topluluk gibidir. Aşağı katta olanlar su almak istedikleri zaman yukarı katta olanlara gidip: 'Sizi zarara sokmadan biz kendi katımızda bir delik açsak!' derler. Eğer yukarıdakiler onları serbest bırakırsa hepsi helâk olur, engel olursa hepsi kurtulur." 1551
Şer'î hadlerin tatbiki konusunda gözden uzak tutulmaması gereken bazı hususlar vardır: Her şeyden önce had cezâları bütün müessese ve kurumlarıyla işleyen İslâm Devletinde ve Devletin hâkiminin kararlarıyla uygulanır. Toplumda suça sebeb olabilecek bütün unsurların ortadan kaldırılmış olması, insanların islâmî eğitimle yetiştirilmiş olması, fertlerin maddî manevî ihtiyaçlarını devlet tarafından eksiksiz giderilmiş olması gerekir. Suça götüren yolların tamamen kapatılamaması, şüphelerden sanığın faydalanması, suçun sübut bulması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi gibi sebeplerle geçmişte had cezâları nadir olarak uygulanmıştır. Buna, yöneticilerin bu cezâları uygulamakta gösterdikleri ihmal, acz ve gevşekliği, kayıtsızlığı da eklemek gerekir.
Hadis-i Şerifte: "Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)."1552 buyurulmuştur. İslâm cezâ hukukunda bu önemli bir prensiptir. Bu prensibe göre, Hz. Ömer'in tatbikatıyla, kıtlık yılında hırsızlık yapanın eli kesilmemiş; efendisinin veya akrabasının malından çalan kimseye de, o malda hakkı olabileceği şüphesiyle, bu had uygulanmamıştır. Aşağıdaki örnekler de bu prensiple ilgilidir: Dört kişi bir şahsın zinâ ettiğine şehâdette bulunur; ancak bunlardan ikisi gönüllü diğer ikisi ise gönülsüz olarak şahitlik yaparlarsa Ebû Hanife'ye göre, bunların hiçbirine yani erkeğe, kadına ve şahitlere had tatbik edilmez. Suçluya celde (dayak cezâsı) uygulanırken şâhitlerden birisi şehâdetinden dönse, kalan kırbaçlar vurulmaz. İki kişiden birisi bir şahsın "içki içtiğine", diğeri ise, o şahsın "içki içtiğini ikrar ettiğine" şehâdette bulunurlarsa yine sarhoşluk haddi uygulanmaz. Aynen bunlar gibi, bir kimse önce hırsızlık yaptığını ikrar eder; sonra bu ikrarından döner ve daha sonra da bu malın bir kısmını çaldığını tekrar ederse eli kesilmez. 1553
1550] İbn Teymiyye es-Siyâsetü'ş-Şer'iyye, Mısır 1951, s. 82, 83; İbn Kudâme, el-Muğnî,1367, y.y. VIII, 228
1551] et-Terğib ve't-Terhib, 4/25, 27
1552] Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2
1553] Geniş bilgi iç in Bk. Cevat Akşit, İslâm Cezâ Hukuku ve İnsanî Esasları, İst. 1987, 2. Baskı; Halit Ünal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 282-283
HIRSIZLIK
- 371 -
Kur'ân-ı Kerim'de Hırsızlık Kavramı
Kur'ân-ı Kerim'de hırsızlık anlamına gelen "sirkat" ve türevleri toplam 9 yerde kullanılır. 1554
Kur'ân-ı Kerim'de, örfte ve hukuk dilindeki ortak anlamıyla hırsızlığa birkaç yönden temas edilir. Birinci grup âyetlerde, Hz. Yûsuf ile kardeşleri arasında geçen olaylar sırasında su kabının çalınması ve hırsızın mal sahibinin yanında alıkonma cezâsı anlatılır.1555 Mekke'nin fethedildiği gün inen âyette, İslâm'a girenlerin Hz. Peygamber'e yaptığı ve içinde "hırsızlık etmeme" taahhüdünün de bulunduğu biattan söz edilir.1556 Mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin genel ilkelerden bahseden âyetler hâriç tutulursa Mâide sûresinin 38-39. âyetleri, hırsızlığın hukukî ve dinî hükmüyle ilgili özel açıklama getirmesi yönünden ayrı bir öneme sahiptir.
"Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir cezâ ve Allah'tan (başkalarına) bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim (bu) haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a âittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kaadirdir." 1557
"Ey Peygamber! Mü'mine kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocukları öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek (gayri meşrû bir çocuk dünyaya getirip, onu kocasına nisbet ederek iftira etmemek), ma'rûf/iyi işi işlemekte sana karşı gelip isyan etmemek husûsunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok mağfiret edip bağışlayan, çok merhamet edendir." 1558
"De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin." 1559
"Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size merhametlidir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu yaparsa (bilsin ki) onu ateşe sokacağız; bu ise Allah'a çok kolaydır." 1560
"Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi." 1561
1554] 5/Mâide, 38, 38; 12/Yûsuf, 70, 73, 77, 77, 81; 15/Hıcr, 18; 60/Mümtehıne, 12
1555] 12/Yûsuf, 70, 73, 77, 81
1556] 60/Mümtehıne, 12
1557] 5/Mâide, 38-40
1558] 60/Mümtehıne, 12
1559] 3/Âl- İmrân, 26
1560] 4/Nisâ, 29-30
1561] 16/Nahl, 112-113
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir." 1562
“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar azarlardı. Fakat dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 1563
“Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” 1564
“İnsanlar bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metâından ibarettir. Âhiret ise, Rabbinin katında takvâ sahiplerine, (günahlardan) sakınanlara mahsustur.” 1565
"İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!" 1566
“Fakat insan böyledir; Rabbi ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; ‘Rabbim bana ikram etti’ der. Ama Rabbi onu imtihan edip rızkını daraltırsa; ‘Rabbim bana ihânet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl-haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.” 1567
Hadis-i Şeriflerde Hırsızlık Kavramı
Peygamberimiz'in sünnetinde hırsızlık, dünyevî ve uhrevî bir dizi müeyyide/yaptırım ve sorumluluğu gerektiren ağır bir suç ve büyük bir günah olarak nitelendirilmiş, suçu sâbit görülen hırsızlara câhiliyye döneminde de var olan el kesme cezâsı uygulanmış, ayrıca suçun önlenmesi, oluşması, cezânın tatbik esasları konusunda birtakım hukukî ve insanî açıklamalar getirilmiş, uygulama örnekleri sergilenmiştir.
Abbad bin Şurahbil (r.a.), şöyle anlatır: "Ben, yoksul ve açtım. Bunun üzerine Medine'nin bahçelerinden bir bahçeye girip bir (miktar) başağı ovalayıp yedim. (Bir kısmını da) elbisemin içerisine koydum. Az sonra bahçenin sahibi çıkageldi, beni dövdü ve elbisemi aldı. Bunun üzerine Rasûlullah’a (s.a.s.) vardım (durumu, O'na haber verdim). (Rasûlullah s.a.s.), ona: "Sen, (bu adama) bir şey öğretmedin, o câhildi. Ve onu doyurmadın, o açtı" buyurdu. Ona, elbisemi geri vermesini emretti. (Bahçe sahibi de) bana, bir vesk yahut yarım vesk buğday verdi." 1568 (Bir vesk: 19 kilo 960 gramdır.)
"(Komşusu açken tok yatan,) komşusu aç olduğu halde (sadece kendi) karnını doyuran
1562] 29/Ankebût, 82
1563] 42/Şûrâ, 27
1564] 43/Zuhruf, 32
1565] 43/Zuhruf, 33-35
1566] 83/Mutaffifîn, 1-3
1567] 89/Fecr, 15-20
1568] Ebû Dâvud, Cihad 85, h. no: 2620; Nesâî, Âdâbu'l-Kudât 21, h. no: 5374; İbn Mâce, Ticâret 67, h. no: 2298
HIRSIZLIK
- 373 -
kimse mü'min değildir." 1569
"Emâneti, sana emânet eden kişiye ver ve sana hiyânet eden kişiye sen hiyânet etme!" 1570
"Allah, şöyle buyurdu: 'Üç sınıf insan vardır ki, kıyâmet gününde Ben, onların hasmıyım: Biri, Benim adıma yemin edip (ahd eder de) ahdini bozar. İkincisi, hür bir insanı köle diye satar da parasını yer. Üçüncüsü, bir işçiyi ücretle tutar, onu çalıştırıp işi tam yaptırır da, onun ücretini vermez." 1571
"İşçiye, ücretini teri kurumadan veriniz." 1572
“Ben kıyâmet gününde üç kişinin hasmıyım. Bana verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin, bir işçiyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenin.” 1573
"Muhakkak insanlara öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi eline geçirdiği malı helâlden mi, yoksa haramdan mı kazandığını düşünmeyecektir." 1574
"Ey insanlar, sizin aranızda bana birtakım haklar geçmiş bulunuyor. Kimin sırtına vurmuş isem, işte sırtım, aynı şekilde kısas yapsın. Kimin nâmus ve şerefine dil uzattıysam, işte benim nâmus ve şerefim, gelsin ondan öcünü alsın (aynı şekilde dil uzatsın). Kimin malından bir şey aldıysam, işte malım, gelsin ondan alsın. Ben ona, düşmanlık ederim diye asla çekinmesin. Çünkü bu, benim yapabileceğim bir şey değildir. Şunu biliniz ki, benim en sevdiğim kişi, bende hakkı varsa, hakkını alan ya da helâl eden kişidir. Böylelikle ben, nefsim rahat ve huzur içerisinde Rabbime kavuşmuş olurum." 1575
"Hiçbir kimse elinin emeğinden daha hayırlı yiyecek yememiştir ve Allah'ın peygamberi Dâvud da el emeğini yerdi." 1576
“Gerçekten Allah, çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.” 1577
“İnsanların yediği şeylerin en temizi (helâli), kendi kazancından olanıdır ve kişinin çocuğu onun kazancındandır.” 1578
“Kim, bildiği halde hırsızlık eşyayı satın alırsa onun günahına ve şerefsizliğine katılmış olur.” 1579
“Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” 1580
“... Allah helâl maldan verilen sadakadan başka hiçbir sadakayı kabul etmez...” 1581
1569] Buhârî, EdEbû'l-Müfred, 112
1570] Tirmizî, Büyû' 38, h. no: 1280
1571] Buhârî, Büyû', 170; İbn Mâce, Rehine, 4, h. no: 2442
1572] İbn Mâce, Rehine 4, h. no: 2443
1573] İbn Mâce, hadis no: 2442
1574] Buhârî, Büyû', 35; Nesâî, Büyû', B. 2, h. no: 4432
1575] İbnu'l-Esîr, el-Kâmil fi't-Târîh Tercümesi -İslâm Tarihi-, Çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1985, c. 2, s. 292; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, Büyük İslâm Tarihi, Çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, c. 5, s. 398 vd.
1576] Buhârî, Büyû' 15
1577] İbn Kesir, c. 4, s. 397
1578] Ebû Dâvud, Büyû’ 77, hadis no: 3528; İbn Mâce, Ticâre 1, hadis no: 2137-2138; Nesâî, Büyû’ 1, hadis no: 4427-4430; Tirmizî Ahkâm 22, hadis no: 1372; Dârimî, Büyû’ 6, hadis no: 2540
1579] Beyhakî, Sünenu’l-Kübra, V/336
1580] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
1581] Buhârî, Zekât 14, Tevhid, 57; Müslim, Zekât 63; Tirmizî, Zekât, 28, hadis no: 656; Nesâî,
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah, haramdan verilen hiçbir sadakayı ve abdestsiz (su veya toprakla temizlenmeden) de hiçbir namazı kabul etmez.” 1582
"...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: 'Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?" 1583
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” 1584
"Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir." 1585
"Beyyine (delil) getirmek, (birine suç isnâd edip) iddiâ eden kimse üzerine; yemin de inkâr eden (dâvâlı konumundaki) kişinin üzerinedir." 1586
"Kim (başkalarının kusurlarını teşhir edip herkese) duyurursa, Allah da (onun kusurlarını) duyurur. Kim de riyâ yaparsa Allah da onun riyâsını ortaya çıkarır." 1587
"Allah size, verilmesi gereken borcunuzu men etmeyi (vermemeyi) ve almaya hakkınız olmayan şeyi almayı haram kıldı." 1588
"Kimin malının yanına (gasbetmek veya çalmak için) gidilir, bu maksatla mal sahibiyle mukatele edilir ve mal sahibi malını savunduğu için öldürülürse, o kimse şehittir ve ona cennet vardır." 1589
"Kim apaçık bir şekilde malı gasbederse (veya cebir kullanarak yağmalarsa) o kimse, Bizden değildir." 1590
"Zânî (zinâ yapan) bir kimse, zinâ yaptığı sırada mü'min olarak zinâ yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mü'min olarak hırsızlık yapmaz. İçkici içki içtiği sırada mü'min olduğu halde içki içmez. İnsanların, onun yüzünden gözlerini kendine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mü'min olarak yağmalamaz." 1591
"...Hırsız da, hırsızlık yaptığı sırada, mü'min olduğu halde hırsızlık etmez..." 1592Zekât 48, hadis no: 2515; İbn Mâce, Zekât 28, hadis no: 1842
1582] Ebû Dâvud, Tahâre 31, hadis no: 59; Nesâî, Zekât 104, hadis no: 139; İbn Mâce, Tahâre 2, hadis no: 271-274; Dârimî, Tahâre 21, hadis no: 692
1583] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, 3173; Dârimî, Rikak 2720
1584] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
1585] Tirmizî, Zühd 43, h. no: 2377
1586] Buhârî, Rehin 6; Müslim, Akdıye 1; Tirmizî, Ahkâm 12; İbn Mâce, Ahkâm 7
1587] Buhârî, rikak 36; Müslim, Zühd 48, h. no: 2987
1588] Buhârî, İstikrâz, 22; Müslim, Akdıyye 10-14
1589] Ahmed bin Hanbel, II/221-223
1590] İbn Mâce, Fiten B. 3, h. no: 3935-3937; Ebû Dâvud, Cihad, B. 128, h. no: 2703-2705
1591] Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1, 20; Müslim, İman 100, h. no: 57; Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4689; Tirmizî, İman 11, h. no: 2627; Nesâî, Sârık, 1, 8, 64
1592] Buhârî, Hudûd, 1; Müslim, İman 100; Ebû Dâvud, Sünnet, 16, h. no: 4689; Tirmizî, İman 11, h. no: 2760; Nesâî, Eşribe, 42, h. no: 5626; İbn Mâce, Fiten 3, h. no: 3936; Dârimî, Eşribe 4, h. no: 2112
HIRSIZLIK
- 375 -
"Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık) zuhûr ederse, Allah o kavmin kalplerine korku atar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar. Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan dökme yaygınlaşır. Bir kavim ahdinden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder." 1593
"Siz Allah'a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz." 1594
"Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak."1595 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: "Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez."
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 1596
"Bir kısım insan vardır, Allah'ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil." 1597
Rasûlullah (s.a.s.), seferi uzatıp saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: "Ey Rabbim, ey Rabbim" diye duâ eden bir yolcuyu zikredip dedi ki: "Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?" buyurdular." 1598
"Kimin malı zulüm yoluyla elinden alınmak istenir ve bu yolda öldürülürse, o kimse şehiddir." 1599
"Birisinin malını kapıp kaçan kimsenin elini kesmek yoktur. Açıkta bulunan bir malı kapıp kaçan bir kimse, Bizden değildir." 1600
“(Kişi ve toplum haklarını kendi zimmetine geçirmek için) Rüşvet alana, verene ve aracı olana Allah lânet etsin!” 1601
"Allah'ın lâneti rüşvet verenin ve alanın üzerinedir (veya üzerine olsun)!" 1602
"On dirhemden aşağısında el kesilmez." 1603
1593] Muvattâ, Cihad 26, h. no: 2, 460
1594] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
1595] Buhârî, Büyû' 7, 23; Nesâî, Büyû' 2, -7, 243-
1596] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
1597] Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375
1598] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
1599] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/320
1600] Ebû Dâvud, Hudûd, B. 13, h. no: 4391
1601] Câmiu’s Sağîr, 2/124
1602] İbn M3ace, Ahkâm B. 2, h. no: 2313; Tirmizî, Ahkâm B. 9, h. no: 1351-1352; Ebû Dâvud, Akdıyye, B. 4, h. no: 3580
1603] Ahmed bin Hanbel, II/204
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"El, bir dinar veya on dirhem miktarı olan hırsızlıktan ötürü kesilir." 1604
"El, ancak kalkanın kıymetine denk bir miktardaki hırsızlıkta kesilir." 1605
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) zamanında, hırsızın eli, bir deri kalkanın değerinden daha düşük bir eşya için kesilmezdi. Kalkan, türs veya hacefe diye iki çeşitti, ikisinin de belli bir değeri vardı." 1606
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) üç dirhem kıymetindeki bir kalkanı çalan hırsızın elini kesti." 1607
"Allah, bir yumurta çalıp da eli kesilen, bir ip çalıp da eli kesilen hırsıza lânet etsin."1608 (A'meş der ki: "Buradaki yumurtadan maksadın demir topağı olduğu, bazı iplerin de üç ve daha fazla dirhem ettiği kanaatinde idiler.")
Âişe (r. anhâ)'nin bir şeyi çalınmıştı, hırsız aleyhinde (bed)duâ ediyordu. Rasûlullah (s.a.s.) ona: "Hırsız aleyhinde yaptığın duâyı hafifletme" buyurdu. 1609
Ümeyye el-Mahzûmî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’a (s.a.s.) bir hırsız getirildi. Suçunu itiraf etmişti. Ancak çaldığı eşya beraberinde bulunmadı. Rasûlullah (s.a.s.), (hadden kurtarmak maksadıyla): "Senin çaldığını zannetmiyorum" dedi. Hırsız: "Hayır çaldım" diye te'yid etti. (Rasûlullah) sözlerini aynı şekilde iki veya üç kere tekrar etti. Sonunda, elinin kesilmesini emretti ve kesildi. Sonra hırsız Rasûlullah’a (s.a.s.) getirildi. Efendimiz: "Allah'a tevbe ve istiğfarda bulun!" diye nasihat etti. Adamcağız: "Allah'a tevbe ediyor, O'ndan mağfiret diliyorum" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) da: "Allahım, onu mağfiret et!"diyerek üç kere duada bulundu." 1610
"Kalem üç kişiden kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, ihtilâm oluncaya kadar çocuktan, aklı erinceye kadar mecnundan."1611 (Ebû Dâvud, diğer bir rivâyette şu ziyâdeyi kaydetmiştir: "...yaş sebebiyle aklı fesada uğrayandan..."
Ebû Ümâme (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber mescidde idik. O esnada bir adam geldi ve: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben bir hadd işledim, bana cezasını ver!" dedi, Rasûlullah adama cevap vermedi. Adam talebini tekrar etti. (s.a.s.) yine sükut buyurdu. Derken (namaz vakti girdi ve) namaz kılındı. Rasûlullah (s.a.s.) namazdan çıkınca adam yine peşine düştü, ben de adamı takip ettim. Ona ne cevap vereceğini işitmek istiyordum. Efendimiz adama: "Evinden çıkınca abdest almış, abdestini de güzel yapmış mıydın?" buyurdu. O: "Evet ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. Efendimiz: "Sonra da bizimle namaz kıldın mı?" diye sordu. Adam: "Evet ey
1604] Ebû Dâvud, Hudûd 12; Tirmizî, Hudûd 16
1605] Buhârî, Hudûd, 13; Müslim, Hudûd 5; Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, VII/140
1606] Buhârî, Hudûd 13; Müslim, Hudûd 5, h. no: 1684; Muvattâ, Hudûd 24, h. no: 2, 832; Tirmizî, Hudûd 16, h. no: 1445; Ebû Dâvud, Hudûd 11, h. no: 4383; Nesâî, Sârik 9, h. no: 8, 77-81
1607] Buhârî, Hudûd 13; Müslim, Hudûd 6, h. no: 1684; Muvattâ, Hudûd 24, h. no: 2, 832; Tirmizî, Hudûd 16, h. no: 1445; Ebû Dâvud, Hudûd 11, h. no: 4484; Nesâî, Sârik 9, h. no: 8,77-82; Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, VII/140
1608] Buhârî, Hudûd 13, 29; Müslim, Hudûd, 7, h. no: 1687; Nesâî, Sârik 1, h. no: 4844, 7, 65; İbn Mâce, Hudûd, 22, h. no: 2583
1609] Ebû Dâvud, Edeb 54, h. no: 4909
1610] Ebû Dâvud, Hudûd 8, h. no: 4380; Nesâî, Sârik 3, h. no: 8, 67
1611] Ebû Dâvud, Hudûd 16, h. no: 4398, 4403; Tirmizî, Hudûd 7, h. no: 1423; Nesâî, Talâk 21, h. no: 6, 156
HIRSIZLIK
- 377 -
Allah'ın Rasûlü!" deyince, Efendimiz: "Öyleyse Allah Teâlâ haddini -veya günahını demişti- affetti" buyurdu." 1612
Enes (r.a.) anlatıyor: "Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında idim. Bir adam huzuruna gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü, dedi, ben bir hadd (suçu) işledim, cezasını tatbik et!" Rasûlullah (s.a.s.) adama (bir şey) sormadı. Derken namaz vakti girdi. Rasûlullah'la birlikte o da namaz kıldı. (s.a.s.) namazını tamamlayınca, adam yanına geldi ve: "Ey Allah'ın Rasûlü! dedi, ben hadd (çeşidine giren bir suç) işledim. Bana Allah'ın Kitabını tatbik et!" Efendimiz: "Sen bizimle birlikte namazını eda etmedin mi?" diye sordu. Adam: "Evet!" dedi. Efendimiz: "Öyleyse git. Zîra Allah, senin günahını affetti" veya "hadd'ini affetti" dedi." 1613
Nu'man İbn Mürre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.): "İçki içen, zinâ yapan ve hırsızlıkta bulunan kimse hakkında ne dersiniz?" diye sordu. Bu sual, bunlar hakkında henüz hadd cezası gelmezden önce sorulmuştu. "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!" diye cevap verdiler. (s.a.s.): "Bu fiiller ağır suçtur, onlar hakkında ceza vardır. Hırsızlığın en kötüsü de namazını çalmaktır" buyurdu. Bunun üzerine: "Yâ Rasûlullah, kişi namazını nasıl çalar?" diye sordular. Şu cevabı verdi: "Rükûsunu ve secdelerini tamamlamaz." 1614
Âişe (r. anhâ) şöyle anlatır: "Kureyş'in Mahzun soyundan olup da hırsızlık etmiş bulunan bir kadının durumu, Kureyş'e hayli üzüntü vermişti. Onlar: 'Bu kadını cezadan af husûsunda Rasûlullah ile kim konuşabilir? Bu hususta kelâm etmeye Rasûlullah'ın sevgili (ashâbı) olan Usâme'den başka kim cesâret edebilir ki?' dediler. Nihâyet Usâme, bu hususta Rasûlullah ile konuştu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Allah'ın tâyin ettiği cezâlardan bir cezâ husûsunda şefaat mi ediyorsun?" buyurdu. Sonra ayağa kalkıp bir hutbe/hitâbe yaparak şöyle buyurdu: "Ey insanlar, sizden evvelki (ümmet)ler, ancak şu sebepten sapmışlardır: Onlar, aralarında şerefli bir kimse çaldığı zaman onu, bırakırlardı da, zayıf olan çaldığı zaman ona, cezâ uygularlardı. Allah'a yemin ederim ki, eğer Muhammed'in kızı Fâtıma çalmış olsaydı, muhakkak onun elini de keserdim!" 1615
Mes'ud İbn'l-Esved (r.a.) anlatıyor: "(Fâtıma isimli) kadın, Rasûlullah’ın (s.a.s.) evinden kadifeyi çalınca biz bunu büyük bir hadise olarak değerlendirdik. Kadın Kureyş'ten (taşınmış) birisiydi. Lehinde konuşmak üzere Rasûlullah'a geldik: "Biz onun cezasına mukabil kırk okiyyelik fidye verelim" dedik. (s.a.s.): "Cezasını çekerek temizlenmesi onun için daha hayırlıdır" buyurdular. Biz Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözündeki yumuşaklığı görünce, Üsâme'ye geldik ve: "Git, kadın lehine Rasûlullah'a konuş (da eli kesilmesin)" dedik. Rasûlullah (s.a.s.) bu hali görünce (sertleşti ve) hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı, şöyle söyledi: "Aziz ve Celil olan Allah'ın câriyelerinden bir câriyeye terettüp eden Allah'ın haddlerinden birini (tatbik etmemem için) üzerimde niye bu kadar ısrar ediyorsunuz? Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! Eğer o kadının tenezzül ettiği şeye (hırsızlığa) Muhammed'in kızı Fâtıma tenezzül etseydi Muhammed
1612] Buhârî, Hudûd 27; Müslim, Tevbe 44, 45, h. no: 2764, 2765; Ebû Dâvud, Hudûd 9, h. no: 4381
1613] Buhârî, Hudûd 17; Müslim, Tevbe 44, 45, h. no: 2764, 2765, Hudûd 24, h. no: 1696
1614] Muvattâ, Kasru's-Salât 72, h. no: 1,167
1615] Buhârî, Hudûd 12, Enbiyâ 54, Fedâilu Ashâb 77; Müslim, Hudûd 8, 9; Nesâî, Kat'u's-Sârik Bâb 6, h. no: 4864-4873; Ebû Dâvud, Hudûd 4, h. no: 4396-4397; Tirmizî, Hudûd, B 6, h. no: 1454; İbn Mâce, Hudûd, B. 6, h. no: 2547-2548
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(hiç çekinmeden) onun elini mutlaka keserdi."
"Kimin şefaati, Allah'ın emri olan haddlerden birinin yerine gelmesine engel olursa, Allah'ın emrine zıt hareket etmiş olur ve kim haksız olduğunu bile bile bir şeyde mücâdele ederse, bu mücâdeleden vazgeçinceye kadar Allah'ın gazabındadır. Bir kimse, mü'minde olmayan bir sıfatı, mü'min hakkında söylerse Allah onu, bu sözden tevbe edinceye kadar ateşte yananların vücudundan akan pislikle çamurlanmış yerde yerleştirir." 1616
Urve bin Zübeyr, şunu anlatır: "Bir kadın, Fetih Gazvesinde hırsızlık yapmıştı. Akabinde bu kadın, Rasûlullah'a getirildi. Sonra Rasûlullah emretti de, kadının eli kesildi. Âişe (r. anhâ) dedi ki: 'Sonra bu kadının tevbesi güzel oldu ve evlendi. Bu kadın, bundan sonra bana gelirdi. Ben de, onun hâcetini Rasûlullah'a yükseltirdim (arz ederdim)." 1617
Enes (r.a.) anlatıyor: "Ukl ve Ureyne kabilelerinden bir grup insan Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına gelip: 'Ey Allah'ın Resûlü! Biz hayvancılıkla uğraşıp sütle beslenen (çöl) insanlarıyız, (çift-çubukla uğraşan) köylüler değiliz" dediler. Bu sözleriyle, Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ifàde ettiler. Rasûlullah, onlara (hazineye ait) develerin ve çobanın (bulunduğu yeri) tavsiye etti. Kendilerine oraya gitmelerini, develerin sütlerinden ve bevillerinden içmelerini söyledi. Gittiler, Harra bölgesine varınca, İslâm'dan irtidâd ettiler. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) çobanını da öldürüp develeri sürdüler. Haber, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ulaştı. Rasûlullah, derhal arkadaşlarından takipçi çıkardı (yakalanıp getirildiler). Gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve Harra'nın bir kenarına atılmalarını ve o şekilde ölüme terkedilmelerini emretti." 1618
Ebû'z-Zinâd (merhum) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) develerini çalanların (el ve ayaklarını) kestiği, gözlerini de ateşle oyduğu zaman, Allah Zülcelâl, Hz. Peygamber'i itab etti ve bu mesele üzerine şu âyeti inzâl buyurdu: "Allah ve Resûlü'ne harp açanların cezası…" 1619
Fudâle bin Ubeyd diyor ki: "Rasûlullah’a (s.a.s.) bir hırsız getirilerek (suçu sâbit olması üzerine) eli kesildi ve sonra verilen emre binâen o kesik el, hırsızın boynuna takıldı." 1620
Safvân (bin Umeyye r.a.)'ın anlattığına göre: Bir kere kendisi, Mescid-i Nebevî'de ridâsını (abasını) başına yastık edip uyumuş ve ridâsı, başının altından alınmıştı. Sonra Safvân, hırsızı yakalayıp Rasûlullah’a (s.a.s.) götürmüş, Rasûlullah (s.a.s.) da, (suçu sâbit görülen) hırsızın elinin kesilmesini emretmiştir. Bunun üzerine Safvân: 'Yâ Rasûlallah, ben bunu (yani elinin kesilmesini), istemedim. Ridam ona sadaka olsun' deyince, Rasûlullah (s.a.s.), Safvân'a: "Adamı, bana getirmeden önce (bu işi) yapmalıydın)." buyurdu (Ve hırsızın elini kestirdi). 1621
1616] Ebû Dâvud, Akdıyye B. 14, h. no: 3597
1617] Buhârî, Şehâdet 13; Nesâî, Kat'u's-Sârik B. 6, h. no: 4873
1618] Buhârî, Muhâribin 16, 17, 18, Diyât 22, Vudû' 66, Zekât 68, Cihâd 152, Meğâzî 36, Tefsir, Mâide 5, Tıbb 5, 6, 29; Müslim, Kasâme 9, h. no: 1671; Tirmizî, Tahâret 55, h. no: 72, At'ıme 38, h. no: 1846; Ebû Dâvud, Hudûd 3, h. no: 4364-4371; Nesâî, Tahrimu'd-Dem 7, h. no: 7, 93-98; İbn Mâce, Hudûd 20, h. no: 2578
1619] 5/Mâide, 33; Ebû Dâvud, Hudûd 3, h. no: 4370; Nesâî, Tahrîmu'd-Dem 7, h. no: 7,100
1620] Tirmizî, Hudûd, B. 17, h. no: 1473; Ebû Dâvud, Hudûd B. 21, h. no: 4411; İbn Mâce, Hudûd B. 22, h. no: 2587; Nesâî, Kat'u's-Sârik, B. 18, h. no: 4949-4950
1621] İbn Mâce, Hudûd, B. 28, h. no: 2595; Ebû Dâvud, Hudûd, B: 14, h. no: 4394; Nesâî, Kat'u's-
HIRSIZLIK
- 379 -
"Had (muayyen cezâ) icap eden dâvâlarınızda -huzuruma gelmeden- kendi aranızda anlaşın. Bu dâvâlar, bana getirilince hüküm vermem vâcip olur." 1622
Ebû Abdurrahman oğlu Rebia anlatır: "Ashâbdan Zübeyr bin Avvam, hırsız yakalamış bir adamla karşılaştı. Bu adam, hırsızı hâkime götürmek istiyordu. Zübeyr, adamın hırsızı serbest bırakması için şefaatçi olunca, adam: 'Hayır, hâkime götürmeden dâvâmdan vazgeçmem' dedi. Bunun üzerine Zübeyr: 'Onu, hâkimin huzuruna götürünce, Allah, onu kurtarmaya çalışana da ve bunu kabul edene de lânet etsin (huzura çıkınca dâvadan vazgeçsen de eli kesilir)' dedi." 1623
Abdurrahman'ın babası Kasım şöyle nakleder: "Yemen ahâlisinden eli ve ayağı kesik bir adam gelip Hz. Ebû Bekir'e misâfir oldu ve Yemen vâlisinin kendisine zulmettiğinden şikâyet etti. Bu adam, geceleyin namaz da kılıyordu. Hz. Ebû Bekir (bunu görünce): 'Yemin ederim, senin gecen, hırsızın gecesi gibi değil' dedi. Sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in hanımı Umeys kızı Esmâ'nın gerdanlığını kaybettiler. Adam da, onlarla beraber gerdanlığı arıyordu ve: 'Ey Allah'ım, şu güzel, hayırlı aileye geceleyin baskın yapıp gerdanlığı alanın durumunu sana havâle ediyorum' diye bedduada bulunuyordu. Daha sonra gerdanlığı bir kuyumcuda buldular. Kuyumcu, kendisine eli-ayağı kesik adamın getirdiğini iddiâ etti. O da, suçunu itiraf edince, ya da onun çaldığına dair şâhit bulununca Hz. Ebû Bekir, emir verdi, adamın sol eli de kesildi. Hz. Ebû Bekir: 'Vallahi, bana göre adamın kendi aleyhinde bedduada bulunması, hırsızlığından daha kötü' dedi." 1624
Ebû Ümeyye (r.a.)'den: "Bir hırsız, Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna getirildi. Hırsız, suçuna sıhhatli bir şekilde itiraf etti. Fakat çalınan eşya onun beraberinde, yanında bulunmamıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) (kendisine hitâben): "Senin çaldığını zannetmiyorum" buyurdu. Hırsız: 'Bilâkis (ben çaldım)' dedi. Bunun üzerine Rasûlullah’ın (s.a.s.) emriyle onun eli kesildi. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) (hırsıza): "De ki: 'Ben Allah'tan mağfiret dilerim ve O'na dönüş yaparım" buyurdu. Hırsız: 'Ben, Allah'tan mağfiret dilerim ve O'na dönüş yaparım' dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de iki kez: "Allah'ım, onun tevbesini kabul eyle" diye duâ etti. 1625
Sa'lebî el-Ensârî (r.a.) da, şu olayı anlatıyor: "Amr bin Semire bin Habib bin Abdi Şems (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)'in yanına gelerek: 'Yâ Rasûlallah, falanın oğullarına âit bir deveyi çaldım. (Cezâmı vermekle) beni (günahtan) temizle' dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), (Amr'ın dediği) kabileye adam göndererek soruşturdu. Adamlar: 'Gerçekten, bir devemizi bulamadık' dediler. Bunun üzerine Rasûlullah’ın (s.a.s.) emriyle Amr'ın eli kesildi. Sa'lebe demiştir ki: 'Amr'ın eli kesilip yere düştüğü zaman ben, ona bakıyordum. Kendisi, şöyle söylüyordu: '(Ey hırsızlık yapan el,) beni senden temizleyen Allah'a hamd olsun! Sen, cesedimi cehennem ateşine sokmak istedin." 1626
Abdullah bin Amr (r.a.)'dan: "Rasûlullah (s.a.s.)'dan dallarına asılı hurmanın hükmünde soruldu. Rasûlullah (s.a.s.): "Muhtaç olan bir kimse, eteğine Sârik, B: 5, h. no: 4852-4855; Dârimî, Hudûd, B. 3, h. no: 2304; Muvattâ, Hudûd, 28
1622] Nesâî, Kat'u's-Sârik B. 5, h. no: 4856-4857; Ebû Dâvud, Hudûd, B. 5, h. no: 4376
1623] Muvattâ, Hudûd 29
1624] Muvattâ, Hudûd, 30
1625] İbn Mâce, Hudûd, B. 29, h. no: 2597; Ebû Dâvud, Hudûd, B. 8, h. no: 4380; Nesâî, Kat'u's-Sârik, B. 3, h. no: 4848; Dârimî, Hudûd, B. 6, h. no: 2308
1626] İbn Mâce, Hudûd, B. 4, h. no: 2588
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
doldurmaksızın ağzına isâbet edip yediği şeyden dolayı bir şey lâzım gelmez. Ama kim ondan bir şey almış olarak çıkarsa, iki misli ödemesi ve cezâ gerekir. Koru altına alındıktan sonra kim ondan bir şey çalar, kıymeti de bir kalkan kıymetine ererse, onun eli kesilir. Ama kim bundan daha az bir şey çalarsa, çaldığının iki mislini ödemesi ve ukubat (ibret sopası) lâzım gelir." 1627
"Hırsızın eli, dörtte bir dinar ve daha fazla kıymette mal çaldığı zaman kesilir." 1628 (Dörtte bir dinar: Çeyrek altın; -ya da on dirhem gümüş-)
"(Üç dirhemlik) kalkan değerinde (bir malın çalınmasıyla) hırsızın eli kesilir."
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Humusa ait kölelerden biri humus malından çalmıştı. Bu hâdise Rasûlullah'a haber verildi. Hırsızın elini kesmedi. "(Hepsi de) Allah Teâlâ'nın malıdır, bazısı bazısını çalmıştır" buyurdular."
"Muhtelis (yankesici) kimseye el kesme cezası verilmez (başka ta’zîr cezâsı verilir)."
"Ne meyve sebebiyle ne de keser (denen hurma göbeği) hırsızlığı sebebiyle el kesilmez."
İbn Şu'ayb an ebihi an ceddihi (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) mescidlerde hadd uygulanmasını yasakladı."
"On kamçıdan fazla ta'zir cezası vermeyin."
Malı Koruma
Mülk sahibinin malını saldırıya karşı koruma hakkı vardır. Evrensel prensipler getiren İslâm, toplumda din ayrılığı gözetmeksizin mal ve can güvenliği için gerekli tedbirleri öngörmüştür. Vahye dayalı semavî dinlerin din, akıl, mal, can ve nesli korumaya yönelik hükümler getirdiği görülür. Din; akide esaslarına inanmak ve ameli hükümlerini günlük hayatta uygulamakla korunur. Akıl; sarhoş edici içkilerden sakınmak ve ruh sağlığına dikkat etmekle; can, kısas hükümlerinin uygulanmasıyla; nesil ise, zinâ dan sakınmakla koruma altına alınır.
Malın korunması; onu israfla saçıp savurmadan tasarruf yanında, zekâtın verilmesi, hırsızlığa karşı gerekli tedbirleri almak ve malı gasbetmek isteyene karşı onu kuvvet kullanarak savunmak şekillerinde olabilir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Müslümanın müslümana ırzı ve malı haramdır.” 1629
Mal ve servet, Kur'an da "hayr" kelimesi ile ifade edilmiştir: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal (hayr) bırakacaksa; anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur" 1630 Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur: "Sâlih mal, sâlih kişi için ne iyidir!"1631 Sâlih kelimesinin anlamı çok geniştir. Kelime, helâl demek olup, ehil ve lâyık olmak anlamına da gelir. Dolayısıyla her mal, herkes için uygun olmayabilir. Mal ve servet edinmenin teşvik edildiğine
1627] Ebû Dâvud, Hudûd, B. 12, h. no: 4390; İbn Mâce, Hudûd, B. 28, h. no: 2596; Nesâî, Kat'u's-Sârik, B. 12, h. no: 4925-4926; Tirmizî, Büyû', B. 54, h. no: 1303-1304
1628] Buhârî, Hudûd, 18, 19, 20; Müslim, Hudûd, 1; İbn Mâce, Hudûd, B. 22, h. no: 2585; Nesâî, Kat'u's-Sârik B. 9, h. no: 4884-4908; Ebû Dâvud, Hudûd B. 11, h. no: 4384; Tirmizî, Hudûd, B. 16, h. no: 1471; Muvattâ, Hudûd, 24-25; Dârimî, Hudûd, B. 4, h. no: 2305
1629] Tirmizî, Birr 18; İbn Mâce, Fiten 2
1630] 2/Bakara, 180
1631] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
HIRSIZLIK
- 381 -
dâir birçok hadis vardır. Şükreden zenginler övülmüştür.
"Malın korunmuş olması, hem başkalarının tecâvüz ve saldırısına mani olunmasını, hem mülk sahibinin geçerli kurallar dairesinde malını istediği gibi satmak, değiştirmek, vasiyet etmek, hibe etmek veya herhangi bir şekilde tasarrufta bulunmakta hür ve serbest olmasını gerektirir." İslâm'da hırsızlık, ihtikâr (stokçuluk), hile, aşırı kâr ve gasp gibi İslâm dini, malı korumak için, yer ve zamanın şartlarına uygun kurallar koymuştur. Meselâ, hırsızlığı önlemek için, hırsızın elini kesmek gibi.
Malı korumanın başka bir şekli de mallarını koruyamayan sefih (aptal), akıl hastası vb. insanların mallarını vâsi veya vekil tayin ederek korumaktır. Bu konular âyet ve hadislerle düzenlenmiştir.1632 Malı korumakla ilgili bazı fıkhî bilgiler şöyle sıralanabilir: "Mala karşı tecâvüzü önlemek farz olmayıp, haktır. Malı tecâvüze uğrayan kimsenin, tecâvüz edeni kendi haline bırakması veya kavga etmeyerek istediği malı vermesi câizdir.1633 Aynı şekilde sonu öldürmeye de varsa meşrû savunma hakkını kullanması da mümkün ve câizdir.1634 İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre, evine bir hırsız girmiş o da kılıcı çekerek hırsızın üzerine yürümüştür. Eğer kendisine engel olunmasa, hırsıza kılıcı vuracaktı. 1635
Malı saldırıya uğrayan kimsenin gücü yettiği takdirde, öldürmek pahasına da olsa, saldırıyı önleme ve malını koruma hakkı vardır. Çünkü mala olan saldırı hem zulüm ve haksızlık, hem de İslâm'ın koyduğu sınırlara tecâvüzdür. Bu kimse malını savunurken ölürse şehit sayılır. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Kim malını savunmaktan dolayı öldürülürse, o şehittir ve ona cennet vardır.” 1636
Malı saldırıya karşı savunmaktan amaç saldırıyı önlemek olup, saldırganı cezalandırmak değildir. Çünkü tecâvüze uğrayanı bu hakkı kullanmaya ve kendini bizzat müdâfa etmeye mecbur eden, mütecâvizdir. Saldırıya uğrayanın da en hafiften ağırına doğru bir yol izleyerek meşrû müdâfa hakkını kullanması gerekir. Aksi halde meşrû müdâfanın zarûrî kılmadığı fiillerinden sorumlu olur. Çünkü kendisini ve malını bizzat koruması zarûret sebebiyle câiz kılınmıştır; zarûret ise ölçüyü aşamaz. Daha hafif bir davranışla saldırıyı geri çevirmek mümkün iken ağırını kullanmakta zarûret yoktur. Bu duruma göre; mümkün ise, önce sözle ve başkalarını yardıma çağırarak malını ve kendini korur, bu olmazsa vurmaya geçer, vurarak, defetmek mümkün ise yaralaması câiz olmaz ve yaraladığı takdirde sorumlu olur. Vurmakla maksat hâsıl olmuyorsa yaralar; fakat öldüremez. Zarûret bulunmadığı takdirde öldürürse sorumlu olur. Öldürmekten başka çare yoksa öldürür ve sorumlu da olmaz. Eğer saldırıya uğrayan ölürse şehid olur. 1637
Lukata; Yitik Malı Bulma
Lukata; Bir şeyi yerden kaldırıp almak; ilmi, kitaplardan öğrenmek; kılları yolmak; bulunan mal hakkında kullanılan bir İslâm hukuku terimidir. Mülkiyetini
1632] 4/Nisâ, 5; 2/Bakara, 282; Buhârî, Büyû' 48, Husûmât 3
1633] İbn Teymiye, Mecmuâtü'l-Fetavâ, II, 202
1634] İbn Teymiyye, İhtiyârat, 91; İbn. Kudâme, el-Muğnî, VIII, 329
1635] İbn Teymiyye, a.g.e., IV, 188
1636] Ahmed b. Hanbel, II, 221-223; Hayreddin Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, I, 223
1637] eş'-Şafiî, el-Ümm, VI, 31; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 329; Remli, Nihâyet ü'l-Muhtâc, VIII, 24; Ahmed Yaşar, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 53-54
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya üzerindeki hakkını terketme niyyeti olmaksızın sahibinin iradesi dışında kaybolmuş ve başkası tarafından bulunup sahibine verilmek üzere alınmış, bulanın sahibini bilmediği muhterem (üzerinde sahibinden başkasının tasarruf hakkı olmayan) mal demektir.
Lukata ile ilgili hükümleri İslâm hukukunun iki temel kaynağından ikincisi olan Hz. Peygamber'in sünneti düzenlemektedir. Kur'an-ı Kerîm lukata ile ilgili hükümleri açıklamamıştır 1638. Bu durum sünnet'e olan ihtiyacın en açık delîlidir.
Lukata konusunun mihverini teşkil eden hadis şudur: Zeyd b. Halid el-Cühenî’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Bir adam Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek lukatanın hükmünü sordu. Hz. Peygamber: "Onun mahfazasını ve bağını belle, sonra bir yıl ilân et! Sahibi gelirse verirsin. Aksi takdirde onu nasıl istersen öyle yap" buyurdu. Adam: Koyunun hükmü nedir diye sordu. Hz. Peygamber: "Onu al. O ya senin yahut din kardeşinin veya kurdundur" buyurdu. Adam; '-kaybolmuş- devenin hükmü nedir?' diye sordu. Hz. Peygamber: "Ondan sana ne? Su tulumu ve çarığı beraberinde. Sahibi rastlayıncaya kadar suya gider ve ağaçları yer" buyurdu. 1639 Bulunan malın alınmasının efdal olup olmadığı ihtilâflıdır. Hanefî ve Şafiîlere göre bulunan bir malın sahibine vermek üzere alınması, terkinden efdaldir. Çünkü böyle bir malı almakla, onun kaybolması önlenmiş olmaktadır. Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ise, böyle bir malı almanın, nefsi haram yemekle karşı karşıya getireceğinden, terkinin daha faziletli olduğu görüşündedir.1640 Lukatanın alınıp muhâfaza edilmesi ve sahibi çıktığında ona verilmesi, bütün ilâhi dinlerde mevcud bulunan zarûrât-i diniyye'den malı koruma prensibine dâhildir.1641 Lukatayı alırken mültakit (lukatayı alan)in niyeti önemlidir. Lukatayı alan sahibine vermek üzere alırsa, lukata onun yanında emânet hükmündedir ve telef olması halinde, ödeme mükellefiyeti yoktur. Ancak kendisine mal edinmek maksadıyla alırsa; gâsıb hükmündedir ve malın telef edilmesi halinde tazmin gerekir.1642 Ancak Lukatayı alanın sahibine vermek üzere emâneten aldığının ortaya konulması bazı görevlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Bunlar;
a. İşhâd: Lukatayı alanın bunu kendisi için almayıp sahibine vermek üzere aldığına iki adil kişiyi şahid tutmasıdır. Ebû Hanife'ye göre işhâd vâcip; Maliki, Şafiî ve Hanbelilere göre müstehaptır. 1643
b. İlân: Lukatanın -sopa, kırbaç, ip vb. gibi insanların değer vermediği önemsiz şeyler hâricinde- 1 yıl ilânı vâciptir.1644 İlândan maksad malını sahibine ulaştırmaktır. Bundan dolayı ilân insanların kalabalık bulundukları yerlerde özellikle
1638] bk. Ebû Dâvud, Sünne, 5; Azîmâbâdî, Avnu'l-Mâbûd, Medine 1388-89/1968-69, XII, 354-356
1639] Buhârî, Lukata 1, 2, 3, 4, 9, 10,11; Müslim, Lukata,1, 2, 5, 7, 8, 9...
1640] Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi', Kahire 1327-28/1910, VI, 200; İbnü'l-Hûmâm, Fethu'l-Kadir, Kahire 1389/1970, VI, 118; Şirbînî, Muğni'l-Muhtaç, Kahire 1379/195960, II, 406; İbn Kudâme, el-Muğni, Nşr. M. Halil Herrâs, Kahire, ty., V, 694
1641] Karâfi, el-Furuk, Kahire 1347, IV,33
1642] Vehbe ez-Zühaylî, Nazariyyetü'd-Damân, Dımaşk 1402/1982, s. 174-175; Ali el-Hafif, ed-Damân fil-Fıkhi'l-İslâmî, Kahire 1971, I, 102, 104, 107
1643] Tahâvî, Şerhu Meâni'l-Asâr, Kahire 1388/1968, IV,136; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Kahire 1357/1983, V, 339; Nevevî, el-Mecmû, Beyrut, t.y., XV, 255-258; İbn Kudâme, a.g.e., V, 708; Necib el-Mutîî, Tekmiletü'l-Mecmü', Bâcî, el-Müntekâ, Kahire 1332, VI, 135
1644] Tahâvî, a.g.e., IV, 136; İbn Kudâme, a.g.e., V, 694; Bâcî, a.g.e., VI, 136; Nevevî, Şerhu'l-Müslim, Kahire 1349, XII, 22
HIRSIZLIK
- 383 -
malın bulunduğu civarda belli aralıklarla yapılmalıdır. Mültakit lukatayı ilân ederken sadece cinsini -altın, gümüş gibi- zikretmelidir. Vasıfların hepsini zikretmesi halinde buna muttali olan ve sahibi olmayan birisi lukatayı kendisinin olduğunu iddia ederek alabilir. Bu durumda multakit lukatayı tazmin eder. Buna göre lukata başkasına gösterilemez.1645 İlân herhangi bir masrafı gerektirirse Hanefî, Şafiî, Hanbelilere göre ilân masrafları multakite aittir. Malikilere göre ise multakit lukatanın ilânı için yapılacak masrafları lukatadan verilmek üzere bir başkasına yaptırabilir. 1646
Şârî'in lukatayı alma konusundaki izni işhâd ve ilânla kayıtlıdır. Bu görevleri yerine getirmeye multakit hakkında gasb hükümleri uygulanır. Multakitin bulduğu malı koruması ve ilân etmesi karşılığında bir ücret hakkı yoktur. Yaptıkları, teberrûdan ibarettir. Ancak mal sahibi multakite bahşiş verebilir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise mal sahibinin vaadi varsa mültakit buna hak kazanır. 1647
Multakitin lukataya yapmış olduğu masrafları mal sahibinden alabilmesi için masrafları hâkimin izniyle yapmış olması şarttır. Aksi takdirde bu masraflar teberrû mahiyetindedir. Hâkimin izniyle yapılan masrafları mal sahibinin ödememesi durumunda multakite masrafları ödettirinceye kadar malı hapis hakkı doğar.1648
Lukatanın sahibi olduğunu iddia edene teslimi:Lukatanın sahibi geldiğinde kendisine malın verilmesi gerekir. Ancak lukatanın kendisinin olduğunu iddia edenin doğruluğunu anlamak için iki yol vardır: 1) Lukatanın vasıflarını bilmek, 2) Delil ile ispat.
Lukatanın, kendisinin olduğunu delil ile isbat edene verilmesi ittifakla vâciptir. Ancak lukatanın vasıflarını bilene verilmesi Hanefîlere göre vâcip değildir. Hanbelî ve Mâlikilere göre ise vasıflarını bilene lukata verilir. Şafiîlere göre ise multakit vasfedenin doğru söylediğine kanaatı varsa lukatayı vasfedene verebilir. 1649
Lukatanın kısımları:
1. Hayvanlar: Hayvanın zayıflaması, sahibinin nafakasını karşılayamaması vb. sebeplerle sahibinin terkedip başkasının alıp beslediği hayvanlar, terk esnasında sahibi, kim alırsa onun olsun demiş ise, mal, alıp besleyene aittir. Böyle bir şey söylememişse, sahibi malını alır; ancak masrafı tazmin eder. 1650
Hanefîlere göre, bulunan bir hayvanın alınması diğer lukatalar gibi câizdir. Hanbelî, Şafiî, Malikî ve Zâhirîlere göre ise devenin alınması câiz değildir. İhtilâfın
1645] Erdebîlî, el-Envâr, Kahire 1326, I, 446; Bâcî, a.g.e., VI, 136
1646] Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dımaşk 1405/1985, V, 778; Abdülkerim Zeydan, Mecmûa Buhûs Fıkhiyye, Bağdad 1407/1986, s. 329-330
1647] Kâsânî, a.g.e., II, 202; İbn Adilberr, el-Kafi, Riyad 1400/1980, II, 839; İbn Kudâme, a.g.e.,V, 745; Şâfiî, el-Ümm, Bulak 1321-25, III,.291
1648] Şeyh Bedreddin, Câmiul-Fusûleyn, Kahire 1300, II, 81; Kâsânî, a.g.e., VI, 203; İbnü'l-Hümâm a.g.e.,VI, 127
1649] Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, XI, 8; Kâsânî, a.g.e., VI, 202; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 129 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., V, 709-711; Sehnûn, el-Müdevvene" Kahire 1324, VI, 174-175; Şâfiî, a.g.e., III, 288; Şirbinî, a.g.e., II, 416
1650] İbn Nûceym, el-Bahru'r-Râik, Kahire 1333, V,125
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaynağı yukarıda zikredilen hadistir. 1651
Kendini korumaktan âciz olan koyun, kaz, tavuk gibi hayvanların alınması câizdir. Bu tip hayvanlar sahibi çıkmadığında yenilebilir. Ancak cumhura (fukaha çoğunluğu) göre, sahibi çıktığında bedelinin ödenmesi gerekir. İmam Mâlik'e göre ise gerekmez. 1652
2. Dayanıklı olmayan lukatalar: Hanefîlere göre bozulacağından korkulan andan biraz öncesine kadar ilân edilir. Sahibi çıkmazsa multakit bunu yiyebilir. Şafiî ve Hanbelîlere göre kavun, karpuz, üzüm gibi uzun süre dayanıklı olmayan malları bulan dilerse yer, bedelini borçlanır; dilerse satıp parasını muhâfaza edebilir. Malikîlere göre ise dayanıklı olmayan lukatalarda ilân şartı yoktur. Multakit fakirse yiyebilir veya sadaka verebilir. Mal sahibi bundan sonra gelirse multakit yemiş ise bedeli öder; sadaka vermiş ise mal sahibi dilerse sadakaya razı olur, dilerse ödettirir. 1653
3. Kullanımı haram olan bulunmuş şeyler: Bir müslümana ait olan içki, domuz vb. gibi kullanılması haram olan şeyler mal olamayacağından ilânı şart olmadığı gibi, imha da edilebilir. 1654
4. Önemsiz lukatalar (tâfih): İp, sopa, kırbaç, yiyecek kırıntısı gibi bulunan önemsiz şeyler, ilâna gerek kalmadan kullanılabilir. Ancak sahibi gelirse geri alabilir. 1655 Çünkü başkasına göre önemsiz de olsa hiç bir hak zâyî olmaz.
5. Mekke'nin lukatası: Mekke'nin lukatasının alınıp alınmayacağı konusu ihtilâflıdır. Bu konuda ihtilâfın kaynağı şu hadis-i Şerîftir: "....Onun dikeni koparılmaz, ağacı kesilmez, kaybolan eşyası alınmaz. Ancak, bulan ilân maksadıyla almış olursa o hâriç..."1656 Hanefî ve Mâlikîlere göre lukata konusundaki hadisler mutlak olduğundan Mekke'nin lukatası ile diğer yerlerin lukatası arasında fark yoktur. Bu hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s.) çeşitli beldelerden yabancıların gelip memleketlerine dönmesi sebebiyle sahibi bulunamaz endişesiyle Mekke'nin lukatası ilânı gerektirmez vehmini insanların kafasından silmeyi ve ilân konusunda azamî titizliğin gösterilmesini murat etmiştir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise Mekke'nin lukatası ancak ilân maksadıyla alınabilir ve ebedî olarak ilân edilir, temellükü câiz değildir. Mezkûr hadis buna delâlet etmektedir. 1657
6. Alınan malın yerinde kalan mallar: Bir kimsenin malı değiştiğinde camide ayakkabı değişmesi gibi bu bir yanlışlık neticesinde olmuş ise, kalan mal lukata hükmündedir. Fakat kasten alınıp yerine kıymetçe ondan daha düşük bir mal
1651] Serahsî, a.g.e., XI, 11; Şirbînî, a.g.e., II, 409; Bâcî, a.g.e., VI,139-140; İbn Kudâme, V, 740-741. Bu konudaki tartışma için bk. Tahâvî, Şerhu Meanil-Âsâr, Kahire 1988/1968, IV, 133-136; İslâmî Araştırmalar, Temmuz 1986, sayı:1, s. 42
1652] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 257-258; Şevkâni, Neylül-Evtâr, Kahire 1357/1983, V, 342
1653] Serâhsî, a.g.e., XI, 9; Necib el-Multîî, Tekmiletül-Mecmû, XV, 278; İbn Kudâme, a.g.e., V, 739; Sehnûn, a.g.e., VI, 175
1654] Necib el-Mutîi, a.g.e., XV, 278
1655] Buhârî, Buyû' 4, Lukata 6; Müslim, Zekât 164, 166; Şevkânî, a.g.e., V, 337
1656] Buhârî, Lukata 7; Müslim, Hacc 447, 448; Ebû Dâvud, Menâsik 89; Nesaî, Menâsik 110, 120; İbn Mâce, Menâsik 103; Dârimî, Buyû' 60; Müsned, I/318, 348; II/238
1657] Kâsânî, a.g.e., VI, 202-203; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 128-129; İbnü'l-Kayyım el-Cevziyye, Zâdül-Meâd, Beyrut 1400/1981, III, 453; Şevkânî, a.g.e., 344; Necibel-Mutîî, a.g.e., XV, 253-254; İbn Kudâme, a.g.e., V, 706
HIRSIZLIK
- 385 -
bırakılmış ise, bu malı kullanmak câizdir. 1658
İlân müddeti dolduktan sonra sahibi gelmeyen lukatalarda yapılacak muâmeleler:
1. Sahibi adına korunması: İlân müddeti dolduktan sonra multakit lukatayı korumaya devam edebilir. Ölümünden sonrada varislere paylaşmamaları ve hıfzetmeleri için vasiyette bulunur. 1659
2. Beytü'l-Mâla konulması: Burada lukataların korunacağı bir bölümün bulunması şer'î hükümlerin bir gereğidir. Sahibi geldiğinde lukatayı oradan alır. 1660
3. Hâkime teslim etme: Hâkim lukatayı koruyabileceği gibi borç verilebilecek bir cinsten ise multakite veya başkasına borç verebilir. 1661
4. Satılması: Hâkim veya multakit lukatayı satıp parasını muhâfaza edebilir. Hâkim, lukatayı ilân müddeti dolmadan satabilir ve mal sahibinin hâkimin yaptığı satış akdini feshetme hakkı yoktur. 1662
5. Sadaka olarak verilmesi: Multakit, fakir ise lukatayı kendisi kullanabileceği gibi, bir başka fakire de sadaka olarak verebilir. Hanefîlere göre, multakit zengin ise lukatayı kullanamaz ve bir başka zengine tasadduk edemez. İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise verebilir. 1663
Burada şuna işaret etmekte fayda vardır: Lukatanın ilân müddeti içinde sahibinin gelmemesinden dolayı yapılan tasarruflar mal sahibinin hakkını asla zâyî etmez. Her ne zaman gelirse gelsin ve hangi değerde olursa olsun mal sahibi geldiğinde malını alabilir. İtlaf veya elden çıkması durumunda malını ödettirme hakkına sahiptir. Çünkü hakların iptali sözkonusu değildir. 1664
Lukatanın vergisi: Usûlüne uygun olarak sahibi arandıktan sonra sahibi bulunamayan lukataların 1/5’i (humus) tahsil edilir ve kalanı bulana ait olur. 1665
Hırsızlığa Giden Yolun Kapanması ve Müslümanın Mala/Paraya Bakışı
İslâm, özel mülkiyeti, kişilerin mal mülk sahibi olmalarını -helâl kazanç, hibe, miras gibi meşrû yollardan elde edilmiş olmak şartıyla- câiz görmüş, mülkiyet hakkını korumak için tedbirler almıştır. Bu tedbirler, sosyal adâleti temin ve cezâ
1658] Ali Haydar, a.g.e., II, 435; Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, VII, 263-264
1659] İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 123
1660] Ali Haydar, a.g.e., II, 431; Şevkânî, V, 343
1661] İbn Nüceym, a.g.e., V, 125
1662] İbn Nüceym, a.g.e., V, 128; Ali Haydar, II, 431
1663] İbn Rüş d, a.g.e., II, 256; Kâsânî, a.g.e., VI, 202; İbnü'l-Hümâm, VI,131-132; Şirbînî, a.g.e., II, 415; İbn Kudâme, V, 700; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1987, III, 57
1664] Mergınânî, el-Hidâye, el-Mektebetü'l-İslâmiyye ts., II,176; Şafiî, a.g.e., II, 288; İbn Kudâme, a.g.e., V, 700
1665] Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Kahire 1401/1981, s. 313 vd.; Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, İstanbul 1984, s. 88; Tecrid-i Tercemesi, V, 314 (Lukata konusuyla ilgili olarak klasik kaynaklar dışında bk.: Abdülkerim Zeydan, el-Lukata ve Ahkâmühâ fi'ş-Şerîati'l-İslâmiyye, Mecmûa Buhûs fıkhiyye, içinde s. 305-348; Feyzi N. Feyzioğlu, Lukata ve Define, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi sayı: 1-4, İstanbul 1954, s. 167; Saffet Köse, İslâm Hukukunda Bulunmuş Mal ve çocuk, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1988); Saffet Köse, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 29-31.
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tedbirleri olmak üzere ikiye ayrılabilir.
Sosyal adâlet: Sosyal adâletten maksat, toplumun her ferdine fırsat eşitliği tanımak ve herkesin insana yaraşır şekilde yaşama imkânlarını temin etmektir. Bu, İslâm devletine görev olarak verilmiştir. Ayrıca zekât, nafaka, yardımlaşma, fâizsiz borç verme, vakıf ve hayır kurumları da bu tedbirler arasında anılmaya değer.
İslâm devleti mecbûri ve temel görev olarak toplumun eğitimiyle ve Allah'ın indirdiği hükümleri adâletle ve samimiyetle uygulayarak başta şirk olmak üzere her çeşit haramlara giden yolu tıkamakla görevlidir. İslâm toplumu, içindeki emin ve ehil insanlarca (âlim, aydın, yazar, hatip, eğitimci gibi yetişkin seçkinleriyle) ve güçleri oranında onlara destek verip yardımcı olan halkıyla, evlerde anne ve baba ile İslâm devletinin eğitim ve ıslah çabalarına katkıda bulunur. Yalnız, bu faâliyetlerde dikkat edilmesi gereken durum şudur: Bu eğitim ve ıslah kurallarını insanlar kendi kafalarından tespit etme yanlışlığına düşmeden, âlemlerin Rabbi, yani eğitimcisi, terbiye edip yetiştiricisinin eğitim ve ıslah prensiplerini uygulamak zorundadırlar. İslâmî yönetimde müslüman halk ve devlet birbirini tamamlar. Birinin yaptığını diğeri bozmaz. Yetişen insanlar çifte standartlı olmaz. Câmiyle okul, ibâdetle kanunlar, evle sokak birbirine düşman olmaz, tam tersine uyumlu bir işbirliğine gidilir.
Böyle bir sistemde yetişen insanlar, Allah'ın rızâsını her hedefin önüne geçirirler, her idealleri bu ölçü içindir. Böyle bir toplum, mal-mülk konusunda, rızık ve kader konusunda, dünya ve imtihan, âhiret ve hesap konusunda Hakk'a Hakk'ın istediği gibi inanmayanlardan çok farklı düşünür ve hayatlarını tanzim ederler. Bilirler ki, onlar için dünya geçim dünyası değildir, maldan, paradan çok önemli şeyler vardır. Meselâ, içinde bulunduğumuz zaman diliminde yaşadığımız ülkede açlıktan ölen kimse duyulmamış, görülmemiştir. Rızkı veren Allah'tır. Allah, hikmeti gereği ve sınav aracı olarak herkese aynı düzeyde mal ve rızık vermemiştir. Üstünlük zenginlikte ya da fakirlikte değil, hakiki imanda ve imanın ihlâsla yaşanması demek olan takvâdadır. Allah korkusu, İlâhî emirler ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünneti üzerine binâ edilen ahlâkları onları her çeşit haramdan, özellikle kul hakkından sakındırır, başkasının malına göz dikmenin âhirette mutlaka hesabının çok ağır şekilde verileceğini bilir. Dünyada da haram malın, haram gıdanın zararlarını anlar. Haram yemenin kendi iç bünyesini, psikolojik hayatını, fıtratını tahrip ettiğini bilir, aynı zamanda toplumu ifsâd ettiğini, hırsızlığın toplumda olması gereken kardeşlik, güven, dayanışma gibi nice ilişkilere zarar veren toplumsal mikrop olduğunu değerlendirir.
Mal, esâsen insanların sahip olmak istedikleri, ihtiyaç için elde edebildikleri, biriktirilebilen, taşınabilir veya taşınamaz şeylerdir, varlıklardır. Mallar ve çocuklar dünya hayatının süsü 1666 olduğu gibi, aynı zamanda birer fitnedir, yani insan için birer deneme alanıdırlar 1667. Mala sahip olma ile onu harcama yeri; onun kullanılış gâyesidir. Malların gerçek sahibi Allah'tır. O dilediğine dilediği kadar mal ve rızık verir, dilediğinden dilediği kadar, isterse tümünü istediği anda alıverir. Verdiği malla da, mahrum bıraktığıyla da dilediğini (tabii lâyık olanları, lâyık
1666] 18/Kehf, 46
1667] 64/Teğâbûn, 15; 3/Âl-i İmrân, 186
HIRSIZLIK
- 387 -
oldukları şekilde) onurlandırır, dilediğini alçaltır 1668. Mallar, Allah’ın insanlara birer emânetidir. O’nun helâl kıldığı yoldan kazanılmalı ve o mal Allah’a varmak gâyesi için kullanılmalıdır. İnsan ölünce Rabbine kavuşacaktır. Öyleyse kendisine emânet olarak verilen malı, âhiret bilinci ve hesap şuuru içinde kullanıp harcamalıdır. Bir başka deyişle, mal insanın hayatını sürdürebilmesi için Yaratıcı tarafından insanın emrine verilen bir faydalanma aracıdır. İnsan bu aracı güzel bir yoldan elde etmeli ve emânetin asıl sahibinin gösterdiği gibi kullanmalı, bu şekilde hem dünya hem âhiret mutluluğuna ulaşmalıdır. Mal, insanın sonsuz hayattaki durumuna kesinlikle etki edecektir.
İslâm toplumunda müslümanca yetişmiş bir müslüman bilir ki, sadece kendisinin değil, "yeryüzünde yürüyen tüm canlıların rızkını Allah vermektedir."1669 Bunca varlığın rızkını veren, onlardan hiçbirini unutmayan, ihmal etmeyen, açlıktan öldürmeyen Allah, elbette kendisini unutmaz, rızkını kesmez. Müslüman inanır ki; "Allah, rızıkta insanlardan bazılarına bazılarından fazla verir." 1670 Bunun nice hikmetleri vardır, rızkın artırılması da eksiltilmesi de birer sınavdır. Zengin eden de, varlıklı kılan da O'dur.1671 "Allah, size verdiği rızkı kesiverse, size rızık verebilecek olan kimdir?"1672 Allah birine zarar verirse, onu Allah'tan başka giderecek yoktur, bir hayır verirse, bunu da giderecek kimse yoktur. O, her şeye kaadirdir, O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir, O her şeyi yerli yerinde yapar, her şeyden haberdardır.1673 “Yoksulluktan korkanlar, bilmelidir ki, Allah dilerse onları kendi lutfundan zengin edecektir.”1674; "Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğinin rızkını da kısar."1675; “Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar, azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.”1676 Dünya malı fitne/sınav olduğu için, imtihan gereği Allah'ın bazılarını faydalandırdığı dünya hayatının ziynetine/süsüne göz dikmemesi istenir.1677 Allah, mü'minleri açlıkla, mallardan ve ürünlerden, meyvelerden azaltarak fakirlikle imtihan eder, mü'minlere yakışan sabretmektir.1678 "Kişinin günahları çoğaldığı vakit (günahlarına keffâret olarak) Allah Teâlâ onu geçim sıkıntısı ile imtihan eder." Çünkü "günahlardan öyleleri vardır ki, onları ancak geçim sıkıntısı uğrunda çekilen zahmetler mahveder." 1679 Bununla birlikte, iman edip günahlardan sakınan takvâ sahiplerini Allah, ummadığı yerlerden rızıklandırır, Allah'a güvenene Allah yeter.1680 "Kim de Allah'ı zikretmekten, namaz ve Kur'an'dan, Allah'ı hatırlayıp ibâdet ve itaatten yüzçevirirse, onun için dar bir geçim, geçim sıkıntısı vardır." 1681 Müslüman, geçim sıkıntısından şikâyet edip nankörlük edeceğine, bardağın dolu tarafını görmeli, haline hamd ve şükür etmelidir. Şükredince Allah'ın kendisine verdiği
1668] 3/Âl-i İmrân, 26-27
1669] 11/Hûd, 6
1670] 16/Nahl, 71
1671] 53/Necm, 48
1672] 67/Mülk, 21
1673] 6/En'âm, 17; 10/Yûnus, 107
1674] 9/Tevbe, 28
1675] 29/Ankebût, 82
1676] 42/Şûrâ, 27
1677] 20/Tâhâ, 131
1678] 2/Bakara, 155
1679] İbn Asâkir; Ebû Nuaym, Hilye
1680] 65/Talâk, 2-3
1681] 20/Tâhâ, 124
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nimetlerini artıracağını, nankörlere de azâp edeceğini bilir. 1682
Bütün bu mal ve rızıkla ilgili inanç ve bilinç, gözünün başkalarının malında olmasına, kul hakkına tecâvüz etmesine, hırsızlık gibi haksız ve bâtıl yollarla başkasının malını yemesine engel olacak, hâkimlere ve yetkili şahıslara rüşvet vermeyecektir.1683 Müslümanın gönlü imanla dolu olduğu için, karnı tam tok olmasa da gözü toktur.
Cezâ Tedbiri: Bir kimseyi, özel mülkiyet düşmanlığına sevkeden haklı sebepleri ortadan kaldırıp sosyal adâleti temin ettikten sonra sıra cezâ müeyyidesine gelir. Mal dokunulmazlığıyla ilgili yaptırımların hem maddî, hem de mânevî olan çeşitleri vardır. Bir başkasının malına, meşrû olmayan, rızâsına dayanmayan yollarla el uzatmak yasaklanmış, her çeşit haksız kazanç haram kılınmıştır. Hırsızlık, gasp ve rüşvet gibi başkasının malına her türlü tecâvüz, gayr-ı meşrû kazanç yasaklanıp haram kılınmıştır.
Emeği sömürmek: “İşçiye hakkını, teri kurumadan veriniz.”1684; “Ben kıyâmet gününde üç kişinin hasmıyım. Bana verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin, bir işçiyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenin.” 1685
Haram Kazanç Yolları: Aslında helâl olan, fakat hırsızlık gibi haram yollarla elde edilmiş olan paralarla alınan gıda maddelerini yemek de haramdır. Böyle haram parayla elde edilen yiyecekler, farkında olmasak bile beden ve ruh sağlığımız açısından sakıncalı, âhiret gıdalarına ulaşma açısından engelleyici özelliktedir. Kur’an, temiz gıdalardan yememizi emretmiştir.1686 Maddî bakımdan temiz olsa da, haram olan gıdalar, manevî yönden temiz değildir.
Mü’min, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak ve gücü yetiyorsa toplumdaki ihtiyaçları gidermek için Allah’ın meşrû kıldığı, helâl yollardan geçimini temin etmeye çalışacaktır. Geçim zorluğunu bahane ederek haram yollardan para kazanmaya çalışmak, dünyada zulme ve sömürüye sebep olmak, âhirette İlâhî azâba uğramak demektir. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklar: “Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” 1687
Haramla beslenen kimse, Allah'tan uzaklaşacağı için, duâsı da Allah tarafından kabul edilmeyecektir. "...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: 'Yâ Rabbi, yâ Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram; kendisi haramla beslenmiş olanın duâsı nasıl kabul edilir?" 1688 Müslümanın yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine ve diğer ihtiyaçlarına dikkat edip, bu konuda hırsızlık gibi her türlü haramdan tüm gücüyle uzak durması gerekmektedir. Helâl lokmanın açacağı kapı da büyük olacaktır: "Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer." 1689
1682] 14/İbrâhim, 7
1683] 2/Bakara, 188
1684] İbn Mâce, hadis no: 2443
1685] İbn Mâce, hadis no: 2442
1686] 2/Bakara, 172
1687] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
1688] Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, h. no: 3173; Dârimî, Rikak, h. no: 2720
1689] Tirmizî, Sıfatu'l Kıyâmet, h. no: 2640
HIRSIZLIK
- 389 -
Allah'a hakkıyla kulluk yapan, temiz ve helâl rızıklardan başkasını istemeyip nimetlere şükreden sâlih kullara, Allah dünyada da güzellikler ve zenginlikler verir. Nankörlük edenlerin kendilerine gelmesi için, onları cezalandırır: "Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi." 1690
Çalınan ve Gasbedilen Şeyi Satın Almak: Çalınan veya haksızlıkla sahibinden alınan bir şeyi bilerek satın almak bu haksız fiile yardımdır. "... Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın; Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezâsı çetindir."1691 Suça yardım da suçtur, harama yardım da haramdır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim, bildiği halde hırsızlık eşyayı satın alırsa, onun günahına ve şerefsizliğine katılmış olur.” 1692
Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
“Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” 1693; “Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 1694
Şiddetli fakirlik içinde de olsa, mü’min, Allah’ın hikmeti gereği olan bu farklılıktan dolayı mahzun olmaz. Çünkü insana verilen tüm dünyalık, az bir metâ ve geçici bir zevktir. Onun için mü’minin haksızlık etmesi, fakirlikten dolayı hırsızlık gibi yollara gitmesi, gâye ve gayretinin dünyalık olması ve onun yokluğu veya elden çıkması durumunda fazlaca üzülmesi doğru olmaz. Çünkü mü’minin maksadı âhiret; gâyesi Allah’ın rızâsıdır. Ve o, dünyanın Allah katındaki değersizliğinin derecesini bilir. “İnsanlar bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metâından ibarettir. Âhiret ise, Rabbinin katında takvâ sahiplerine, (günahlardan) sakınanlara mahsustur.” 1695
Yani, câhillerin birçoğu mal vermemizin, verdiğimiz kimselere olan sevgimizin bir delili zannedip, mal için küfür üzerine toplanmasalardı, “Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven (asansör) yapardık.” Yani, merdiven, kapılar, koltuk ve yastıklar hep gümüşten olacak. Ama bütün bu dünyalıklar, Allah katında değersiz ve geçici olan şeylerdir. Mü’min, rızık darlığında ve başkaları için bir genişlik sözkonusu iken, kendisinin çektiği sıkıntı karşısında dünyalık hiçbir şeye üzülmez. Dünyada geçimini helâl yollardan olmak üzere temin etmeye çalışır, ama zenginlik hırsına kapılmaz ve haramlara meyletmez. Onun hırs ve gayreti, Allah rızâsına ve âhirete yöneliktir;
1690] 16/Nahl, 112-113
1691] 5/Mâide, 2
1692] Beyhakî, Sünenu’l-Kübrâ, V/336
1693] 43/Zuhruf, 32
1694] 42/Şûrâ, 27
1695] 43/Zuhruf, 33-35
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dünya metâına değil. Çünkü “dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, hiçbir kâfire asla ondan su içirmezdi.” 1696
Bu söylenenlerden, müslümandan fakirliğe teslim olmasını ve çalışmayı bırakmasını istediğimiz anlaşılmamalıdır. Burada kast edilen, müslüman, sebeplere tutunma konusunda dinin kendisinden istediği şeyi yerine getiriyor ve rızık kazanmak için meşrû yollarla çalışıyor da buna rağmen rızkı az ve kısık kalıyorsa, elinin darlığından ve rızkının azlığından dolayı üzülüp huzursuz olmaması ve hırsızlık gibi haramları aklına bile getirmemesidir.
Rızık Darlığı İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
Rızkın darlığı halinde müslüman için doğru olan tutum şu tarzda gerçekleşir: Müslüman yakînen bilmeli ve aklında tutmalı ki, rızkın genişlemesi ve daralması, Allah’ın kuluna ikrâmının veya ona -hâşâ- ihânet etmesinin, onu horlamasının bir işareti değil; sadece kul için sınama ve denemedir.1697 Rızıkta bir darlık sözkonusu olunca bu, Allah’ın, kulunu imtihan etmeyi murad ettiğine delâlet eder. Allah, kullarını dilediği zaman dilediği şeyle imtihan eder. Açlıkla imtihan ise, mü’minler için şu veya bu şekilde mutlaka olacaktır. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele.” 1698
Bu durumda bilmeli ki, sarılıp yerine getirmesi gereken ibâdet, sabr-ı cemîldir. Bu ibâdeti yerine getirdi mi, ecirleri kendilerine hesapsız verilecek olan yakînen iman etmiş sabırlılardan olur. Üzülmemeli, eli daraldığı, rızkı azaldığı ve geçimi zorlaştığı için tasalanmamalıdır. Daima Rasûlullah ve onun ashâbını, onların yaşadığı fakirlikleri, karınlarına taş bağlamak zorunda kalışlarını hatırlamalıdır. Bilmeli ki, dünya metâı az ve geçici, lezzetleri fânidir. Elden çıkınca da üzülmeye ve tasalanmaya değmez. Mal azlığı yüzünden kendinden daha aşağıdaki insanlara bakmalı; mal çokluğu açısından kendinden üstte olanlara bakmamalıdır. “İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.”1699; "Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah'ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir."1700 Bu hadislerde, hasedin (çekememezlik) ilacı vardır. Çünkü kişi, kendinden üstün olana bakıp kendini onunla kıyaslayınca haset etmekten emin olmaz.
Yine Buhârî’nin rivâyet ettiği şu hadisi aklında bulundurmalıdır: “Dünyada bir garip veya (geçip giden) yolcu gibi ol (öyle yaşa).”1701 Bu hadis, dünyada zühd’e, dünyayı benimsememeye ve yetecek kadar yiyecekle kanaat etmeye teşvik hususunda bir kuraldır. İmam Nevevi şöyle der: “Bu hadisin anlamı, dünyaya
1696] Tirmizî
1697] 89/Fecr, 15-16
1698] 2/Bakara, 155
1699] Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514
1700] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
1701] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
HIRSIZLIK
- 391 -
meyletmeyin, orayı vatan edinmeyin, orada kalmayı içinizden (bile) geçirmeyin ve vatanları olmadığından gariplerin bir yerde bağlanıp kalmadıkları gibi siz de dünyaya bağlanmayın.” Yolcu, vatanına ulaşmak arzusuyla yolda yürüyen, geçip giden demektir. Kişi dünyada, efendisinin ihtiyacı sebebiyle başka bir beldeye gönderdiği köle gibidir. O, gönderildiği işi yapmada acele etmek, sonra vatanına dönmek ve başka şeylerle ilgilenmemek durumundadır. 1702
Haramdan, Hırsızlıkla Oluşmuş Hakdan Temizlenmek
İslâm dini bütün yönleriyle insan haklarına son derece önem vermiş ve bu hakların gözetilmesini emretmiştir. Allah (c.c.), Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Mallarınızı, aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir kısmını, yalan yemin ve şâhitlikle yemeniz için o mallan hâkimlere (reislere, yetkili idârecilere veya mahkeme hâkimlerine el altından rüşvet olarak) vermeyin" 1703; "Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakınınız. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin (aleyhinde konuşmasın). Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir." 1704
Her ne sûretle olursa olsun insanların haklarına tecâvüz edip onlara haksızlık yapanlar, zâlimler grubuna girmektedir ki, Cenâb-ı Allah Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetlerinde onları şiddetle yermiş ve onlar için büyük azaplar olduğunu bildirmiştir: "Sorumluluk, ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere âittir. İşte böylelerine acı bir azap vardır." 1705; "Zâlimlerin varacağı yer ne kötüdür!" 1706; "Zâlimler için yardımcılar yoktur" 1707; "Biliniz ki Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerinedir." 1708
Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Birbirinize hasetlik etmeyin! Müşteri kızıştırmayın! Birbirinize buğzetmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın! Kardeş olun ey Allah'ın kulları! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu küçümseyip hakir görmez. - Üç defa kalbine işaret ederek- Takvâ şuradadır. Kişiye kötülük olarak müslüman kardeşini hakir görmesi yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır." 1709
Ebû Hureyre (r.a.) der ki: Rasûlüllah (s.a.s.) ashâbına: "Müflis (iflas etmiş) kimdir bilir misiniz?" diye sordu. Ashab: "Bizim aramızda müflis, hiç bir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir" dediler. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Benim ümmetimden müflis o kimsedir ki kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek, ancak şuna sövmüş; buna zinâ iftirasında bulunmuş; bunun malını yemiş; bunun kanını dökmüş; diğerini de dövmüş olarak gelecek; dolayısıyla şuna hesenâtından (iyiliklerinden, sevaplarından) buna da hesenâtından verilecektir. Şâyet dâvâsı sonuçlanmadan hesenâtı biterse, onların (hak sahiplerinin) günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenecek ve
1702] a.g.e. 11/233-234; Abdülkerim Zeydan, İlâhi Kanunların Hikmetleri, İhtar Y. s. 363-365
1703] 2/Bakara, 88
1704] 49/Hucurât, 12
1705] 42/Şûrâ, 42
1706] 3/Âl-i İmrân, 151
1707] 5/Mâide, 72
1708] 49/Hucurât, 12
1709] Müslim, Birr 32
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra da cehenneme atılacaktır."1710; "Kıyâmet gününde haklar, mutlaka sahiplerine ödenecektir; öyle ki boynuzsuz koyun için dahi boynuzlu koyundan kısas alınacaktır." 1711
Haram yoldan bir şey elde eden, kazanan kimse pişman olur, tevbe etmek ve sorumluluktan kurtulmak isterse üç şey yapması gerekecektir: Pişmanlık duygusu ile Allah'a kalbini açıp yalvarmak, bağışlanmasını dilemek, haramı mülkünden çıkarmak, sahibine/ehline vermek.
a- Tevbe: Kitap ve Sünnet, Allah Teâlâ'nın tevbeyi kabul buyurduğunu, pişman olup af dileyenleri bağışladığını ifâde eden sayısız nassı (âyet ve hadisi) içerir. Haram işleyen -ayrıca kul hakkına da tecâvüz etmiş olsun veya olmasın- Allah'a karşı suç işlemiş, O'nun emrini tutmamış, yasaklarını çiğnemiştir. Bunun telâfî yolu, samîmî bir pişmanlık içinde Tevvâb, Rahmân, Rahîm, Ğafûr, Settâr... olan Allah'a yalvarmak, boyun eğip bağışlanmayı dilemektir. Tevbe etmenin üç şartı vardır:
O günahı terk etmek,
Onu işlediğine pişman olmak,
O günahı bir daha işlememeye kesin karar vermek. Bu üç şarttan biri eksik olursa tevbe geçerli olmaz.
b- Haramı Mülkünden Çıkarmak: Haram işlerken aynı zamanda kul hakkına tecâvüz etmiş; hırsızlık, gasp, aldatma, hile, fâizcilik, kumar gibi yollardan bir mal ele geçirmiş ise bunu mülkünden çıkarması, uzaklaştırması gerekecektir. Hak sahibinin hakkından arınmak, kul hakkından kurtulmak için şarttır.
Haram mal, belli ve muayyen bir şey ise onu ayırmak kolaydır. Bir hayvan veya eşyayı gasbeden ve tüketmemiş bulunan kimse onu kolayca mal varlığından ayırır ve sahibine verir. Durum böyle değilse, ortaya çıkan ihtimalleri şöylece sıralamak mümkündür:
1- Haram mal, helâl ile karışmış olup tahıl, para, yağ gibi mislî (emsâli/denk olan benzeri ile ödenmesi mümkün) olursa, iki ihtimal vardır: Birincisi, haramın miktarı bellidir; bu takdirde o miktar mal (buğday, arpa, yağ...) ayrılır. İkinci ihtimal ise, haramın miktarı belli değildir; bu takdirde zann-ı gâlibe göre hareket edilir. Haram olması kuvvetle muhtemel olan miktar çıkarılır. Helâl olduğu kesin bulunan miktarı bırakıp şüpheli olanlar da dâhil olmak üzere geri kalanı çıkarmak ve ayırmak ise takvâ yoludur.
2- Helâl ile karışmış bulunan haram mal ev, toprak vb. gibi her biri ayrı değer taşıyan cinsten mal ise burada sulh ve karşılıklı rızâ esasına göre helâlleşmek söz konusu olacaktır. Helâlleşmede hak sahibine malını aynen iâde etmek esastır. Bu mümkün olmazsa misli (emsâli, benzeri), bu da mümkün olmazsa değeri verilir.
c- Haram Malın Verileceği Yer: Tevbe edenin, mal varlığından ayırdığı haram malı sahibine ve ehline vermesi de ona düşen bir vazifedir. Kime, nereye, nasıl vereceğine gelince karşımıza yine çeşitli ihtimaller ve şıklar çıkmaktadır:
1- Haram malın sahibi belli ise malı kendisine verilecektir. Sahibi ölmüş ise
1710] Müslim, Birr 59
1711] Müslim, Birr 60
HIRSIZLIK
- 393 -
hak, vârislerine âittir. Malın, sahibi kaybolmuş ise -Fıkh'ın mefkud bahsinde açıklanan müddet geçinceye kadar- beklenecek, bu arada meydana gelen artışlar da sahibi adına muhâfaza edilecektir.
2- Malın sahibi belli olmakla beraber bulunmasından ümit kesilmiş, vâris bırakmadan ölmüş olabilir veya gizlice alınan, zimmete geçirilen ganimet malında olduğu gibi- hak sahipleri pek çok olabilir ve bunları bulup, teker teker haklarını kendilerine teslim etmek mümkün olamaz (Çünkü ganimetin beşte biri çıkarıldıktan sonra geri kalan, bütün gâzilerin hakkıdır). Bu takdirde haram malın fakirlere tasadduku söz konusudur. Haram malın, fakirlere sadaka olarak verilmesinin câiz olup olmadığı tartışılmıştır. İslâm âlimlerinden bir grup, haramın mülk olmadığını veya temiz bir mal olmadığını göz önüne alarak fakirlere, sadaka olarak verilemeyeceği görüşünü benimsemişlerdir.
Gazzâlî bu görüş ve açıklamayı da -yerine göre uygun ve tutarlı bulmakla beraber- nakil ve kıyas delillerine dayanarak aksi görüşü; yani haramın tasadduk edilebileceği görüşünü benimsiyor. Delillerine gelince:
Naklî delil: Hz. Peygamber (s.a.s.) bir cenâze defninden dönerken bir Kureyşli kadının verdiği ziyâfete dâvet edilmiş, önüne konulan kızartılmış koyun, "haram olduğunu" bildirince "bunu kaldırın ve esirlere yedirin" buyurmuştur. Bu esirlerden maksadın, muhtaç mahpuslar (hapiste yatanlar) olduğu açıklanmıştır.1712 Bizans'ın İran'a gâlip geleceğini bildiren Kur'an haberini1713 müşriklerin yalanlayıp alaya almaları üzerine Hz. Ebû Bekir onlarla iddiâya girmiş, Kur'an haberi tahakkuk edince iddiâya bağlı develeri karşı taraftan almıştı. Ancak bu arada kumar haram kılındığı -mezkûr iddiâ kumar hükmünde olduğu- için Rasûlullah (s.a.s.) bunları tasadduk etmesini emretmiştir. Sahâbe ve tâbiûndan bu konuda, aynı hükmü destekleyen başka nakiller de vardır.
Kıyas delili: Haram malın sahibi bulunmadığına göre, geriye iki ihtimal kalmaktadır: Ya imhâ etmek, örneğin denize atmak ya da fakirlere vermek. Denize atılırsa bunun ne adama, ne malın sahibine ve ne de fakirlere faydası olacaktır. Hâlbuki fakirlere verildiği zaman bunun hem onlara faydası dokunacak, hem de duâlarından malın sahibi faydalanacaktır. Karşı tarafın "biz ancak helâl ve temiz olanı tasadduk edebiliriz" sözü yerinde olmakla beraber, buraya uymamaktadır. Çünkü haramı yemeyip fakire veren kimse bu işten kendisi için ecir ve sevap beklemiyor; yalnızca haramdan kurtulmak istiyor; bunu da malı zâyi ederek değil; fakirlere vererek yapıyor. "Kendimiz haramı nasıl yemiyorsak fakirlere de yedirmeyiz" sözüne de Gazzâlî şu cevabı veriyor: Bu mal, haram yoldan kazanana haramdır; ancak yukarıda verdiğimiz nakiller bunun fakirlere helâl olduğunu ifâde etmektedir. Şu halde fakir için harama değil; helâle râzı olmak söz konusudur. (Bize göre, günümüzde böyle bir haram mal, temiz paraya karıştırılmadan vergi vb. yollarla devlete verilecek giderler için kullanılır. Haram mülk olmadığından aynı miktar temiz para Allah yolunda infak edilir. Bunun iki sebebi vardır: Bir; o haram para, kişinin kendi malı değildir; o olmasaydı, nasıl olsa temiz parasından giderini karşılayacaktı. İki: Ceza, amelin/suçun cinsinden olmalı, bir seyyieyi silmek için kendi cinsinden bir hasene işlemelidir. Para cinsinden bir suçun silinmesi, para cinsinden bir sevapla olur. Onun için temiz ve helâl paradan o miktar
1712] Tirmizî, Savm 3
1713] 30/Rûm, 1-5
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
infak edilmelidir. Bu yapılınca, sadakanın/infakın sevabına da girmiş veya günahın keffâreti için bunu değerlendirmiş olacağız, Gazzâlî'nin tavsiyesinin aksine, maddî kaybımız olmayacak; mânevî kazancımız olacaktır.)
3- Malın belli bir sahibi yoksa, meselâ devlet hazinesi veya âmme malından, haksız bir şekilde alınmış, zimmete geçirilmiş ise helâlleşmek için bu malın âmme menfaatlerine, bütün müslümanların faydalandıkları hizmet ve hayırlara sarfı gerekmektedir; meselâ yol, köprü vb. burada örnek olarak zikredilebilir. 1714
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” 1715
Farklı Hırsızlıklara Örnekler
(Dolandırıcılık, Üçkâğıtçılık, Kleptomani, İntihâl, Yol Kesme, Soygun, Zimmet, Rüşvet, Kumar...)
Dolandırıcılık
Bir kimsenin malını ya da parasını hileli yollara başvurarak elinden alma işine dolandırıcılık denilmektedir. Dolandırıcılık, bir kişinin saflığından yararlanarak, ya da güven duygusunu istismar ederek onu kandırıp nitelikli hilelerin yapılması ve bunun sonucunda ondan yarar sağlanmasıdır. Türk ceza kanununda daha çok karşılıksız çek verme konusu bu kapsamda değerlendirilir. Dolandırıcılara üç aydan üç yıla kadar hapis ve para cezası verilir. Ama bu dolandırıcılık resmî daire ve kurumlara karşı işlenmişse, bir kimseyi askerlikten kurtarmak amacıyla işlenirse, verilecek ceza bir yıldan beş yıla kadar hapistir. Bunlar Türk cezâ kanunlarında belirtilir, ama kanunlarda günümüz hayatında sık karşılaşılan dolandırıcılık çeşitlerine pek yer verilmez. İslâm'da ise, her çeşit kandırmak, aldatmak, malın kusurunu gizlemek, hileli mal satmak, hatta alım-satıma en küçük bir yalan karıştırmak bu suç kapsamında değerlendirilir. "İnsanlarda zenginlik hırs ve tamahı olduğu müddetçe dolandırıcılar aç kalmaz" denir.
Üçkâğıtçılık
Yalanla, düzenle, hileyle insanları aldatmaya, işlerini bu yolla yürütmeye, dolandırıcılık, düzenbazlık, hilekârlık yapmaya üçkâğıtçılık da denir. Aslında üçkâğıtçılık, üçkâğıt oynatma işi demektir. Üçkâğıt oynatan kişiye üçkâğıtçı denir. Üçkâğıt: Yerde kapalı duran üç iskambil kâğıdından farklı olanı bulmayı amaçlayan ve el çabukluğuna dayanan oyunun adıdır. Genellikle yerdeki kâğıtlardan ikisi kırmızı, birisi siyahtır. Oyunu düzenleyen üçkâğıtçı, el çabukluğuyla bunları karıştırıp siyahın bulunmasını ister. Siyahı bulan oyuncu, yere sürülen parayı alır. Bulunması gereken kâğıt siyah olduğu için "bul karayı" da denir; "bul karayı, al parayı." Bu oyun, kimi zaman, üçkâğıtçının kendi başına veya diğerleri tarafından bilinmeyip sıradan müşteri gibi gözüken arkadaşları aracılığıyla çeşitli şekilde dolandırıcılığa da âlet edilir. Bu oyundan yola çıkılarak; karşısındakini
1714] İhyâ, II/127-132; Hayredddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 189-193; Abdulkerim Ünalan, Şâmil İslâm Ans. c. 3, s. 15-16
1715] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
HIRSIZLIK
- 395 -
hile yaparak kandırmaya, aldatmaya ve bunun için yapılan hile ve düzene de üçkâğıtçılık denilmiştir. "Üçkâğıt açmak" deyimi, karşısındakini dolandırmak, "üçkâğıda bağlamak" ve "üçkâğıda getirmek" deyimleri de, karşısındakini hileyle şaşırtıp aldatmak anlamında argo deyim olarak kullanılır.
Yankesicilik
Bir kimsenin üstündeki para ya da değerli eşyanın gizlice ve özel bir beceriyle alınmasıyla işlenen hırsızlık türüne yankesicilik denir. Yankesicilik, hırsızlığın muhâtap bir kişi üzerinde işlenen biçimidir. Yani, insanın yakınına sokulup hissettirmeden üzerinden çeşitli şeyler çalmaktır yankesicilik. Bu tür hırsızlığın, daha ağır bir cezayı gerektirdiği değerlendirilir. Yankesicilik biçiminde işlenen hırsızlık suçunun cezâsı Türk ceza kanununda iki yıldan beş yıla kadar hapistir. Eski dilde bu eyleme ihtilâs, yankesiciye de muhtelis denirdi (İhtilâs: Kapma, çalma, aşırma demektir). Tarrâr da yankesici anlamında kullanılırdı (Tarr: Arapça'da, bir şeyin kenarını kesmek, tırtıklamak demektir). Ayrıca sirklerde ya da özel gösterilerde, seyircilerden birinin çeşitli eşyalarını, kendisine fark ettirmeden, fakat öbür seyircilerin görebileceği bir biçimde çalmak olan, elçabukluğuna sahip sanatçı(!) da yankesici diye isimlendirilir. Türk toplumu sanata çok düşkün hale getirildiğinden, artık bu sanatı(!) halk nice pazarlamacılarda, çarşı ve pazarda, toplu taşıma araçlarında, organizasyonlarda da görebilmekte, çok sayıdaki bu sanatların kendi üzerlerinde ya da yakınlarında denendiğine şâhit olmaktadır.
İhtilâs
İhtilâs (hı, lâm, sin ile): Arapça'da; gafletten istifâde ederek hile ile bir şeyi almak anlamındadır. Kapma, kapılma, sirkat/çalma, aşırma anlamında kullanılır. Eskiden çalma, aşırma, para çalma, çalıp çırpma, hırsızlık için ihtilâs kelimesi kullanılırdı. Normal hırsızlık için değil; şimdi "yankesicilik" ve "kapkaççılık" denen, daha çok, el çabukluğu ile alma, aşırma, çalma için kullanılırdı. Şimdi, zimmete geçirme suçunun hileli hareketlerle işlenmiş biçimine ihtilâs denilmektedir. Zimmet suçunun ağırlaşmış biçimidir. Yalnız memurların veya üst dereceli yetkililerin işledikleri suç cinsi olarak kabul edilmektedir. İhtilâs suçunun en önemli unsuru, suçun ortaya çıkmasını önlemek için hileli davranışlarda bulunmaktır.
Eski ifâdeyle "ihtilâs-ı vakt" olumlu, güzel bir hırsızlıktır. Vakitten çalma demektir. Yoğun işler arasında vakit bulabilme anlamında kullanılır. Bugünün insanları genellikle zamandan değil, zaman kendilerinden çalmaktadır. Başka çalmalar konusunda uzman olanlar, bu tür güzel hırsızlığı akıllarına getirmemekte, boş zamanlarını, teneffüs ve dinlenmelerini, tatillerini de hayır ve güzellikte, faydalı çalışma alanlarında kullanamamakta. Ashâbın, birisi konuştuğunda onu dinlerken dahi boş vakit geçirmemek için aynı zamanda içlerinden Allah'ı zikrettikleri, duâ ettikleri rivâyet edilir. İnsanın en faydalı dinlenmesi, farklı ve yorucu olmayan bir çalışmayla, faâliyetle olur. Kur'ân-ı Kerim bu konuda şöyle buyurur: "İşlerinden boşaldığın vakit, tekrar çalış ve yorul. Rabbine rağbet et! (O'na yönel, boş durma.)"1716
Hemen önceki âyetlerde de1717 "Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır" denilir, bu ifâde peşpeşe iki kez tekrarlanır. Bundan da, zorluk bitince kolaylık ve
1716] 94/İnşirâh, 7-8
1717] İnşirâh Sûresi, 5-6. âyetler
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hemen yine zorluğun başlayacağı, peşinden tekrar kolaylığın geleceği... bu şekilde devr-i dâim olacağı anlaşılabilir.
Kapkaççılık
Kapıp kaçmak yoluyla yapılan hırsızlık biçimine kapkaççılık denir. Bir kimsenin elindeki bir şeyi kaparak kaçma yöntemiyle gerçekleştirilen hırsızlık şeklidir. Fırsatlardan yararlanarak vurgun yapmaya da kapkaççılık denilir. Ayrıca, alelacele ve üstünkörü işler yapıp kısa yoldan çok kazanmak isteyen kişilerin yaptıklarına da kapkaççılık adı verilir. Ama günümüzde çoğunlukla kaparak, çarparak yapılan hırsızlığa denilmektedir. Kapkaç düzeni, fırsatçılık ve vurgunculakla kazanç sağlamaya çalışan kimselerin egemen olduğu düzendir. Kapkaççılık, giderek ivme kazanan işsizlerin çok câzip bir iş alanı olma yolunda sınır tanımıyor. Çarşıda, pazarda, sokak aralarında, özellikle kadınların çantalarını ve yaşlı kimselerin elindekilerini alıpkaçan, çoğunlukla çalarak sahip oldukları otomobillerle de bu işi yapan çok sayıda insanın olduğunu biliyoruz. Bunlar organize olarak çeteleşebiliyor, çantasını, ya da kıymetli eşyasını alıp kaçmak istedikleri kimseler direnince yerlerde sürümekten, yaralamaktan, hatta öldürmekten çekinmiyorlar. Kapkaççıların Türk ceza kanunundaki boşluklardan yararlanarak bu iş için küçük yaştaki çocukları kullandıkları da sıkça görülüyor. Eskiden bu tarz suça "ihtilâs" denilirdi.
Vurgunculuk
Kolay yoldan ve genellikle yolsuzca büyük kazanç elde etmeye vurgunculuk denilir. Daha çok, malların piyasadaki darlığından yararlanıp onları yüksek fiyata satarak vurgunculuk yapılmaktadır. Bunun yanında, bazı malları piyasadaki fiyatlarından daha ucuza satıp sürümden aşırı kâr elde etmek de vurgunculuk olarak değerlendirilir; ama bunun birinci şıktaki esas vurgunculukla karşılaştırılınca mâsum bir vurgunculuk olduğu bilinmelidir. Yasal ve ahlâkî olmayan yollardan kısa sürede çok kazanç elde etmeye de vurgun vurmak denilir. Vurguncu, yolsuzluk yaparak büyük kazanç elde eden, vurgun vuran kimse demektir. İslâmî literatürde vurgunculuk, "ihtikâr" kavramına girer. Karaborsa ve spekülasyon için de bu kelime kullanılır.
Sûiistimal; Görevi Kötüye Kullanma
Sûiistimal: Sû' Arapça'da kötü; isti'mâl de kullanma demektir. Sûiistimal de kötü kullanma, yani görevini kötüye kullanma, görevindeki konumdan yararlanarak yolsuzluk yapma demektir. Vaziyefeyi sûiistimal, yani görevi kötüye kullanma: Memurun ya da üst derecedeki bir yetkilinin göreviyle ilgili yetkilerini aşması demektir. Hakkın kötüye kullanılmasına hakkın sûiistimali, yetkinin kötüye kullanılmasına da nüfuz sûiistimali denilir. Zimmetine geçirme, ihtilâs, irtikâp, rüşvet suçları, görevi kötüye kullanmayla oluşur. Ama görevi kötüye kullanma, bunları da içerdiği halde, daha genel kapsamlı bir suçtur.
Yolsuzluk
Bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanarak yapılan yasaya, kurallara aykırı ve yolunda olmayan, yoluna/usûlüne/kuralına göre yapılmayan uygunsuz eylemlere yolsuzluk denilir. Yolsuzluk, aslında düzensizlik, nizamsızlık demektir. Buradan yola çıkılarak yaptığı işi kötüye kullanıp sûiistimal eden kimseye yolsuz,
HIRSIZLIK
- 397 -
bu yolsuzca yapılan harekete de yolsuzluk denmiştir. Eskiden "yolsuz" tâbiri, işlediği bir suçtan dolayı, bir esnaf ya da spor birliğinden, bir tarikatten atılmış olan kimse için kullanılırdı. Meselâ ahîlik denilen esnaflık loncasından atılıp işten men cezâsı verilmiş esnaflara yolsuz denilirdi.
Zimmete Geçirme
Zimmet: Konumuzla ilgili olarak, bir görevlinin para, kıymetli evrak, mal vb. konusunda görevi gereği üstlendiği sorumluluk demektir. Meselâ patron, çalışan bir görevlisine: "Bu malları senin zemmetine veriyorum" der, buna zimmetlendirme denilir. Bir yerde çalışan kimsenin zimmetinde çok para veya kıymetli eşya olabilir. Görevlilerin zimmetindeki malları işten ayrılırken teslim etmeleri gerekir. Zimmetine Geçirme: Kendisine emânet edilen bir malı veya parayı kendisine mal etmeye, kendisi için kullanmaya zimmetine geçirme denilir.
İrtikâp
İrtikâb; Arapça'dan dilimize geçmiş bir kelimedir; kötü bir iş yapma, yiyicilik ve özellikle rüşvet yeme anlamındadır. İrtikâp, eskiden herhangi bir insan tarafından yapılan kötü, günah bir faâliyete, suç işlemeye denilirdi. Rüşvet alma gibi görevi kötüye kullanmaya da irtikâp denilmektedir. Şimdi irtikâp, sadece resmî görevli ve yetkililer için kullanılmaktadır. Bir memur veya yetkilinin bu sıfatını ya da görevini kötüye kullanarak kendisine ya da bir başkasına haksız yarar sağlaması veya bu yolda vaad elde etmesiyle oluşan suça denilir. Görevi kötüye kullanmanın özel bir şeklidir. Görev veya yetkisini ya da bu sıfatını, unvânını kullanarak mağdûru mânevî zorlama altında bırakarak, kandırarak, ya da mağdûrun kendiliğinden düştüğü hatadan yararlanıp haksız yarar sağlanarak irtikâp suçu meydana gelir. Haksız yarar, bir miktar para olabileceği gibi, maddî yönden yarar sağlayan her türlü mal ya da hizmet de olabilir. Göreve başlamadan önceki mal varlığı ile görevi sürdürürken, ya da sona erdiğindeki mal varlığı arasında yükselme yönüyle çok büyük farklar olan kimseler, genellikle bu irtikâp suçuna bulaşmış yetkililerdir. Bunların içinde cezâlandırılanlar hemen hiç yoktur. Nice seçilmiş veya atanmış yetkili, aldığı maaş ile açıklanması mümkün olmayacak derecede para, gayr-ı menkul vb. mal elde edebiliyor, krallar gibi yaşıyor. Burası Türkiye olduğu için hesap soran da olmaz. Âhiretteki hesap şuuru olanlar da zâten bu tür işlere (istisnâ dışında) karışmaz.
Haraç
Haraç: Arapça harâc kelimesinden geçmiştir. Bir yerden ya da bir kimseden zor kullanılarak alınan ya da zor karşısında verilen paraya haraç denilir. Haraç almak: Zorla para almak demektir. Haraç yemek: Bir yerden, ya da kimseden zorla para almak, başkasının sırtından geçinmek anlamında kullanılır. Bir kimseyi haraca bağlamak: Bir kimseyi belirli zamanlarda belirli miktarda para vermeye zorlayarak bunu kabul ettirmek anlamında deyimdir. Haraca kesmek: Birinden zorla para almak veya menfaat temin etmek, zulmetmek anlamında kullanılır. Haraç mezat satmak: Açık arttırma yoluyla bir şeyi satmak demektir.
Haraç, özellikle büyük şehirlerde eğlence yerleri işletmecileri ve bazı riskli iş yapan yerleri korumak adına organize suç örgütleri, yani çeteler/mafya tarafından haraca kesilir. Bazı yeraltı örgütlerinin kabadayılıkla, eğlence yeri ve riskli iş dışında normal iş yapan esnaftan, özellikle zenginlerden haraç aldıkları da olur.
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Film ve dizilerdeki kahramanların da gençleri kabadayılığa özendirmesiyle bu tür işlere soyunanlar giderek artmaktadır. Bu örgütler, haraç alacakları bölgeleri kendi aralarında belirlerler.
Bir çetenin haraç istediği semtten başka çete haraç isteyemez. Bu kural bozulunca, aralarında ciddi hesaplaşmalar, kavga, yaralama ve ölümler olur. Kolay para kazanmanın yolu olarak seçilen haraççılık bir hırsızlık, soygun türüdür. Hırsızlıktan farkı, "başkasının malını gizlice çalma"ya hırsızlık denilirken, haraç gizlice değil, tehditle ya da güç kullanılarak muhâtabın gözü korkutularak zorla alınan gasbdır. Bazı resmî kurumların verecekleri bazı hizmetler karşılığında "harç" adı altında vatandaşlardan zorunlu olarak aldıkları belirli paralara halk, telaffuz yakınlığından ve paranın fazla ve âdil olmadığından haraç diye söz eder.
Aslında harac İslâmî literatürde farklı ve olumlu bir anlam taşır. Harâc: İslâm hukukunda müslüman olmayan halktan alınan vergiye denir. Cizye, İslâm'ı kabul edenlerden alınmadığı halde, harâc arâzisine sahip olan kimse İslâm'ı kabul etse bile, yine bu vergiyi öder. "Harâc arâzi" İslâm devleti tarafından kuvvet kullanılarak fethedilen arâzîdir. Bu arâzîde eski sahipleri kalabilir ve bunlardan belli bir vergi alınır.
Gasb
Gasb: Bir şeyi zorla alma, zor kullanarak ele geçirme demektir. Yağmanın eşanlamlısı olarak kullanılır. Gasb eylemini yapan zorba kimseye gâsıb denilir. Gasbetmek: Bir şeyi sahibinin izni ya da haberi olmadan zorla ya da hile ile almak, ele geçirmek demektir. Yetki gasbı: İdarenin adlî alana ait bir yetkiyi kullanması ki, hukuk devletinde idareyi ve memuru sorumluluk altına sokar. Ad gasbı: Bir kişinin hakkı olmadan başkasına ait bir adı kullanmasıdır. Adının gasbedilmesinden zarar gören kişi, mahkemeden bunun önlenmesini ve adını gasbeden kişinin kusuru varsa, mânevî tazminat olarak belirli bir paranın ödenmesini isteyebilir. Hiçbir gerekçeye dayanmadan çalışanların ücretlerini kesen patron, işçilerinin haklarını gasbetmiş olur. Köylerde sık sık komşular, birbirlerinin tarlasının bir bölümünü gasbeder, sınırlarını değiştirirler. Bu da genel anlamda bir hırsızlık, bir yağma türüdür. Kimliğini, ehliyetini kaybeden ya da çaldıran kimsenin başına neler geldiğini, onun ismine borçlanıldığı, hırsızlık yapan kimseler elini kolunu sallayarak gezerken kimlik sahibinin arandığı ve suçlu muâmelesi gördüğü günümüzde alışılmış olaylar haline gelmiştir. Bu suç, hem iftirâ, hem ad gasbı, hem normal gasb, hem de genel anlamda hırsızlıktır.
Gasbedilmiş malın, gasbın yapıldığı yerde sahibine geri verilmesi gerekir. Gasb sırasında malın değerini düşüren bir noksanlık olmuşsa, gasbeden taraf bu değer farkını öder. Malın yok olması ya da geri geri verilemeyecek derecede özelliklerinin değişmiş olması durumunda, mal mislî mallardan ise, mislinin verilmesi gerekir. Mislî mallardan değilse, gasb günündeki değeri ödenmelidir.
Hadîs-i şeriflerde şöyle buyurulmaktadır: “Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.”1718; "Kim bir
1718] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
HIRSIZLIK
- 399 -
karış toprağı zulüm yoluyla gasbederse, Allah onun boynuna yedi kat toprağı tasma gibi takar" 1719; "Kendi rızâsı olmadıkça bir müslümanın malı başkasına helâl olmaz." 1720
Yağma
Yağma: Farsça'dan dilimize geçmiştir. Bir yeri topluca basıp orada bulunan malları şiddet kullanarak alıp kaçma, çapul, talan demektir. Arapça "gasb" kelimesiyle eşanlamlıdır. Farsça "talan" ve Türkçe "çapul" da aynı anlamda kullanılır. Bir kimsenin elinde bulunan taşınır malını zor kullanarak ya da korkutarak ele geçirmektir. Eskiden savaş alanlarında ya da kılıç zoruyla alınan kentler ve kalelerde düşmandan elde edilen ganimetin önceden komutanlarca vaat edildiği gibi, asker arasında paylaşılmasına yağma denilirdi. Yağmacılık: Yağmalama işi, çapulculuk, kendine ait olmayan bir malı, parayı kendi çıkarına kullanma demektir. Bunları yapana da yağmacı denilir. Yağma gitmek: Bir malın çok satıldığını, alıcısının çok olduğunu anlatmak için kullanılan bir deyimdir. Yağma yok: Boşuna ümitlenme, bir şey elde edemezsin, râzı olmam anlamında kullanılır. Yağma Hasan'ın Böreği: Her önüne gelenin yararlandığı, kimsenin sahip çıkıp korumadığı kaynak, koruyucusu olmayan servet anlamında kullanılan bir deyimdir. Kamuya ait nice malların durumu bu deyimle kolay ifade edilebilir. Tarihî çeşmelerin musluklarından yollardaki yağmur suyu ızgaralarına varılıncaya kadar gözönünde duran yağmalanmaya değer kıymette bulunan hemen her şeyin başına bu eylem gelmektedir. En önemli yağma ise, insanî ve İslâmî değerler, onurlar, haklardır.
Sahtekârlık
Sahte: Gerçek, doğal, ya da orijinal olmaya şey için kullanılır. Düzme, düzmece, yapma, taklit olan şey demektir. Gerçek olmayan, ancak gerçek süsü verilen, gerçekmiş gibi gösterilen yapmacık şeyler için de kullanılır. Güzel sanatların hemen her bölümünde orijinal eserlerin sahteleri, taklitleri yapılır, uygun alıcılar varsa yüksek paralar karşılığında satılır. Sözü edilen şeyin kendisi olmayan ve sahte olduğu bilindiği halde gerçekmiş gibi gösterilen bir eseri satışa çıkarmak günahtır, suçtur. Sahtekârlık: Bir şeyi, bilinçli olarak ve karşısındakini yanıltmak için bozma, değiştirme; buna yönelik davranış; sahtecilik, düzmecilik demektir. Sahte belge, evrakta sahtecilik, sahte para, kalpazanlık, döviz sahtekârlığı çok bilinen sahtekârlıklardır. Bunun yanında, günlük hayatta özellikle ticarette çok çeşitli sahtekârlıklar sergilenmektedir. Kiremit tozunu talaşla karıştırarak kırmızı biber diye satan, insan sağlığına zarar verip vermemesini bile önemsemeyen gıdadaki sahtekârlıklar yanında, diğer tüketim mallarında da insanı hayrete düşüren sahtekârlıklara her geçen gün yenileri ilâve olabiliyor. Bu hem para, hem sağlık, hem güven açısından hırsızlıktır.
Taklitçilik
Taklit: Konumuzla ilgili olarak; bir maddenin, değerli bir eşyanın benzerini, sahtesini yapmak, bu şekilde yapılmış eşyaya denir. Güzel sanatlarda, bir eserin ya da bir nesnenin hileye başvurularak yapılan kopyası ya da benzerine de taklit denilir. Deri taklidi, pırlanta taklidi, taklit mücevher gibi eşyaların taklidi olduğu
1719] Buhârî, Bed'u'l-Halk 2; Müslim, Musâkat 137-139
1720] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/22
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi, eşya kategorisine girmeyen şeylerin de taklidi yapılır: İmza taklidi gibi. Teknolojik âletlerin, giyim sektöründeki meşhur markaların taklidi vicdanlara hitap eden Allah korkusu dışında önüne geçilemeyecek ciddî bir problemdir, giderek yaygınlığı ivme kazanmaktadır. Marka; bir nesneyi, özellikle de ticarî bir malı tanıtmaya ya da benzerlerinden ayırmaya yarayan özel işaret, amblem, yazı ve bu şekilde satılan ürünler demektir. Konumuzla ilgili olanı kalitesiyle meşhur olan büyük firmaların özel işareti anlamındaki markadır. Marka, malın niteliğini güvence altına alan, onu aynı tür mallardan ayıran bir tanıtım işaretidir; malın ya da ambalajın, ya da her ikisinin üzerine konur. Haksız rekabetin önüne geçilmesi, malın kamuoyundaki kalite imajının taklitleriyle zedelenmemesi için marka taklidi, başka özel ve tüzel kişiliğin kul haklarını ihlâl anlamına geldiği bir haksız kazançtır, hırsızlıktır. Kopye: Öğrencilerin kopye çekmesinden, bir eserin kopyesinin, yani taklidinin gerçek diye satılmasına kadar değişik bir hırsızlık çeşidi olarak kabul edilebilir.
Hıyânet, Hâinlik
Emânetlere, kendisine güvenilip geçici bir süre kontrolüne bırakıldığı şeye karşı hıyânet etmek, o emânetin sahibinin zarar görmesine kasıtlı olarak sebep olmak da bir çeşit hırsızlıktır. Hıyânet diye dillendirdiğimiz anlam, İslâmî literatürde daha çok "gadr" kelimesiyle ifade edilir. Gadr: Vefâsızlık, ihânet, verilen sözü yerine getirmemek, ahdi bozmak demektir. Arapça'da "gadîr veya gaddâr adam" denilince, sözüne hiç güvenilmeyen kişi anlaşılır. Mağdûr da gadr'e uğramış, haksızlığa mâruz kalmış, zarar ve ziyan görmüş kişi demektir. Gadr veya gaddarlık Türkçe'de Arapça'daki mânâlarından daha değişik anlamlarda kullanılmıştır. Dilimizde gadr; "zulüm, merhametsizlik", gaddâr da; "hiç merhameti olmayan, zâlim, merhametsiz, insafsız" şeklinde anlaşılır. Kurân-ı Kerim'de; "...Allah hâinleri sevmez" 1721 buyrulur. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "El, aldığı şeyden onu geri verinceye kadar sorumludur." 1722
Emânet: Birisinin koruması için bırakılan maddî ve mânevî hakka denir. Aynı zamanda emânet; emniyet edilip inanılan şeydir. Peygamberlerde bulunan sıfatlardan biri de "emânet"tir. Rasûlullah, hicretten önce, kendisinde bulunan emânetleri sahiplerine iade etmişti. Çünkü kâfirler ona "el-emin" olarak mallarını emânet ediyorlardı. Hz. Peygamber "emânete ihânetin münâfıkların alâmetlerinden olduğunu" söylemiştir.1723 Emânet, mü'minlerin de temel vasıflarından biridir.1724 İhânet edilmemesi gereken en önemli emânet Kur'an ve Sünnet'tir. Bu kaynaklara sahip çıkmayan büyük hâindir. Vedâ Hutbesi'nde Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sarıldıkça sapıklığa ve dinsizliğe düşmezsiniz. Bu emânet Allah'ın kitabı Kur'ân ve benim sünnetimdir."1725; "Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur." 1726
"Emin": "Bir şeyi koruyan, güvenilen, itimatlı adam, hâin olmayan" anlamındadır. "Emin, mü'min ve emânet" kelimelerinin kendinden türediği "emn", her
1721] 8/Enfâl, 59
1722] Ebû Dâvud, Büyû' 88; İbn Mâce, Sadâkat 5
1723] Buhârî, İmân 64; Müslim, İmân 106
1724] 23/Mü'minûn, 8
1725] Buhârî, Tecrid, 1654
1726] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/135
HIRSIZLIK
- 401 -
türlü korku ve şüpheden uzak olmak, bütünüyle tatmin ve huzura kavuşmuş olmak demektir. "El-Emîn"; güvenilir, mûtemed anlamına geldiği gibi, bazen de emniyet içerisinde olan, emniyetli mânâlarına gelir. Bu şekilde Emâneti yerine getirene emin kişi denir. "Emîn" vasfı, tüm Rasûllerin ortak vasıflarından biridir.1727 Peygamberler emîn/güvenilir vasıfları ile Allah'ın dinini tebliğ ediyorlar ki, insanlar kendilerine inansın. 12/Yûsuf, 54 âyetinde belirtildiği gibi, peygamberlerin emin'lik vasfını toplum da kabul etmek zorunda kalıyordu.
Son Nebî ve Rasûl olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de daha risâlet görevine başlamadan önce "Muhammed'ül-Emîn" olarak tanınmıştı. O da risâlet görevini kendinden öncekilerden geniş ve özde aynı emîn bir peygamber olarak Mekke şirk toplumunda yerine getirdi. Tarihin hangi döneminde olursa olsun, bir kimse topluma bir dâvâ ile gelip onları dâvet ettiğinde, toplumun ona inanması için o kimsenin "emîn" vasfına sahip olması lâzımdır. Günümüz İslâm dâvetçileri de başarılı olabilmeleri için, peygamberlerin bu en temel vasıflarına sahip olmaya çalışmalıdırlar.
Bir kimsenin "emîn" sayılabilmesi için o kimsenin dâvâsında samimi olduğunda güvenilir olması, dâvâyı yüklenmeye güç yetirebilmede güvenilir olması ve her türlü zorluğa o uğurda katlanacağı hususunda güvenilir olması gerekir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de "bir işi yapabilme gücüne sahip" mânâsında da kullanılmaktadır "emîn" kelimesi.
Emin olma; sırf doğru olma, güvenilir olma, bir işi yapabilme gibi mânâlarda kullanılmaz. Kur'an-ı Kerîm'de emîn kavramının bir de azâbdan, korkudan, kendi kendinden "emîn olma" gibi anlamları vardır. "Korkudan, (azaptan), "emîn" olma (hakkı), iman eden ve imanlarını bir zulme bulaştırmayanlara âittir. Ve doğru yolu da bulmuş olanlar onlardır."1728 "Emîn" olanlar emâneti yüklenip iman edenler, sâlih amel işleyenlerdir. Allah azaptan emîn olacak olanların bunlar olduğunu belirtiyor.
Hile
Hile: Bir kimseyi aldatmak ya da yanıltmak amacıyla çevrilen düzen, oyun, dolap demektir. Aldatacak tarz ve tedbir, sahtekârlık, düzenbazlık anlamlarına da gelir. Hile, bir kimseyi kararında hataya düşürmektir. Bu, daha çok, hilekârın kurnazca hareket ve fiilleriyle aldatarak oluşur. Hile, aynı zamanda kazanç sağlamak amacıyla bir ürüne katılan değerce düşük madde; bir ölçme aracında yapılan değişiklik için de kullanılır; meselâ sütte veya tartıda hile olması gibi. Hile yapmak: Bir kimseyi aldatıp kandırmak, çıkar sağlamak için satılacak bir mala değersiz başka bir şey katarak onun saflığını bozmak demektir. Hilekâr veya hilebâz: Hileci demektir, yani hile yapan, bir işe hile karıştıran kimse. Hileli: Karşısındakini aldatmak ya da yanıltmak amacıyla üzerinde değişiklik yapılmış ya da içine bir şey katılarak saflığı bozulmuş şey için kullanılır. Hileli yağ, hileli iflâs gibi.
Alış-verişlerde hîleden maksat, bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek, satım akdinin onun yararına olduğunu telkin etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeli ödemeye râzı etmektir. Hîle, âyet ve hadislerle yasaklanmıştır. Savaş hilesi: Savaşta düşmandan gerçek amaçları, kuvvetleri ve planları gizleyerek onu yanıltmak amacıyla alınan önlemlerdir. Peygamberimiz "Savaş
1727] 26/Şuarâ, 107, 125, 143, 162, 178, 193
1728] 6/En'âm, 82
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hud'adır (hiledir)" buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler, Allah'a ve Peygambere hâinlik etmeyin. Kendiniz bilip dururken emânetlerinize de hâinlik etmeyiniz."1729 Peygamberimiz (s.a.s.) bir gün pazar yerinden geçerken elini bir hububât yığınının içine sokmuş, altının ıslak olduğunu görünce satıcıya sebebini sormuştur. Satıcı yağan yağmurun ıslattığını bildirince, Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Bu ıslaklığı herkesin görmesi için hububatın üzerine çıkarman gerekmez miydi? Hîle yapan, bizi aldatan benden değildir."1730 Bu hadis alış-verişte hile yapmanın yasak olduğunu gösterir.
Satılan malda ayıp varsa, satıcının bunu müşteriye açıklaması gerekir. Ticaret örfünde, satılacak malın kıymetini ve dolayısıyla satış bedelini azaltan kusurlara "ayıp" denir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Satıcı doğru söyler ve sattığı şeyin ayıbını açıkça beyan ederse, satışı bereketli olur. Yalan söyler ve sattığı malın ayıbını gizlerse, satışın bereketi yok olur." 1731
Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Ey iman edenler, birbirinizin mallarını bâtıl yollarla yemeyiniz." 1732; "Azap olsun/yazıklar olsun, ölçüde, tartıda noksanlık edenlere! Onlar insanlardan ölçüp aldıkları zaman tam olarak alırlar; fakat insanlara verilmek üzere ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman eksiltirler." 1733; "Ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz insana ancak gücünün yeteceği kadarını yükleriz." 1734; "Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın, doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." 1735 Bu ve benzeri âyet ve hadisler müslümanın bütün iş ve muâmelelerinde doğru hareket etmesini hîleden uzak durmasını bildirmektedir.
Hîle, ya sözle veya fiille karşı tarafı etkilemek sûretiyle vuku bulur. Sözlü hile; tarafların birbirini etkilemek ve akde râzı etmek için, birtakım aldatıcı ve yanıltıcı sözler konuşmasıdır. Amaç, ayıplı bir malı, müşteriye ayıpsız gibi satmak veya normalin üstünde bir fiyatla satışı gerçekleştirmektir. Meselâ, satılan malı mevcut olmayan sıfatlarla övmek, malın kusurunu gizlemek, üçüncü bir kişi aracılığı ile fiyatın yükselmesini sağlamak bunlar arasındadır. Fiilî hile ise; taraflardan birisinin diğerini etkilemek ve alış verişe râzı etmek için birtakım hileli hareketler yapmasıdır. Meselâ; kalitesi düşük bir mala, aynı cins fakat kalitesi yüksek bir malın damgasını vurmak; kalan değeri yüksek olan kömüre düşük kalitelisini karıştırmak; sütsüz ineğin memelerini bağlayarak süt biriktirmek ve alıcıya çok süt varmış gibi göstermek1736 ve böylece normal fiyatının üstünde bir satış bedeli ile satmak gibi hilelerdir. Günlük hayatta buna benzer pekçok hile ve aldatma çeşitleri görülmektedir.
İşte, İslâm bütün hile ve aldatmaları yasaklamış, müslümanın özünün ve sözünün bir olmasını istemiştir. Bütün namazların her rek'atında okunan Fâtiha
1729] 8/Enfâl, 27
1730] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû' 50; Tirmizî, Büyû' 72
1731] Buhârî
1732] 4/Nisâ, 29
1733] 83/Mutaffifîn, 1-3
1734] 6/En'âm, 152
1735] 26/Şuarâ, 181-183
1736] Buhârî, Büyû' 64
HIRSIZLIK
- 403 -
sûresinde "Ey Rabbimiz, bizi dosdoğru yola ilet"1737 dûasının tekrar edilmesi, toplumu en doğruya, en güzele ulaştırma amacına yöneliktir. Hileci, hile yapan, düzenbaz, oyuncu demektir. Hîlekârlık, aynı kökten Arapça, Farsça bileşik isimdir. Bir işi, muhâtabını yanıltarak yapmaya sevk eden kimseye "hîlekâr" denir. Hile, ahlâka aykırı bir davranıştır, İslâm'da kesin bir şekilde yasaklanmıştır. 1738
Borcu Ödememek
Ödeyebileceği halde borcunu ödememek veya ödememek niyetiyle borç almak hırsızlıktır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
"Kim ödememek kastıyla borca girerse Allah'ın huzuruna hırsız olarak çıkar." 1739; "Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür..."1740; "Allah Teâlâ nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir."1741;“Kim ödemek niyetiyle başkasının malını (borç) alırsa, Allah bu borcu ödemeye onu muvaffak kılar. Kim de başkalarının malını telef etmek niyetiyle alırsa, Yüce Allah bu malın bereketini giderir. Ve borcu ödemeye muvaffak olamaz.”1742 Bir başka hadis-i şerifte, aynı muhtevâ şöyle dile getirilir: “...Gönlünde ödemek niyeti olmaksızın borçlanan kimse, borcunu ödemeden ölürse, Allah ondan alacaklıların hakkını alır.” 1743
Borçlunun borcunu zamanında ödememesi, onu âhiret felâketine sürükler. Çünkü Peygamberimiz’in açıklamalarına göre şehitlik üzere ölüm bile kul hakkı olan borcun vebalini düşürmez. Kişi cennetliklerden olsa bile borcu vârisler tarafından ödeninceye kadar ruhu kabir hapsolunur:
"Borçlu ölen kimse kabirde bağlıdır, rehinlenmiş gibidir. Onu kurtaracak tek şey borcunun ödenmesidir." 1744 "Nefsimi elinde tutan Zât'a kasem olsun, bir adam Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilse, tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerindeki borcu ödenmedikçe cennete giremez." 1745. "Üzerinde bir dinar veya bir dirhemlik borçla ölen kimsenin borcu, onun hayır ve hasenâtından ödenir. Orada (mahşer yerinde) ne dinar ne de dirhem vardır." 1746
Ğulûl
Ğulûl, savaş ganînemtlerinden çalmak, aşırmak ve taksimden önce ganîmet mallarından bir şey almak anlamına gelir. Ganimet, bilindiği gibi, harb ehlinden (İslâm'a savaş açan harbîlerden) savaş devam etmekte iken mücâdele esnâsında alınan mallara denilir. İslâm'da ganîmet yolsuzluğu konusu ilk defa Bedir Gazvesinde (2/624) kaybolan kadife bir örtüyle ilgili olarak ortaya çıkmıştır. Münâfıkların, örtüyü Hz. Peygamber'in almış olabileceğini söylemesi üzerine şu âyet inmiştir: "Bir peygamberin ganîmet malına hıyânet etmesi düşünülemez. Kim
1737] 1/Fâtiha, 6
1738] H. Döndüren, Şamil İslâm Ans. 2/438-439
1739] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 288
1740] Buhârî, Havâle 1-2; İstikraz, 12; Müslim, Müsâkat, 33
1741] Ebû Dâvud, Büyû 9, (3342
1742] Buhârî, Zekât 18, İstikrâz 2; İbn Mâce, Sadakat 11
1743] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. c. 7, s. 273
1744] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179, 180
1745] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
1746] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 288
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(emânete, ğulûl denen devlet malına) hıyânet ederse, kıyâmet gününde hıyânet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese kazandığının karşılığı tam olarak verilir; onlara zulmedilmez." 1747
Gerek ganîmette ve gerekse başkasına âit mallarda yolsuzluk yapmayı yasaklayan birçok hadis de vardır: "Allah nezdinde hıyânetin en büyüğü, iki arâzi veya ev komşusundan birisini, diğerine âit bir arşın toprağı kendi zimmetine geçirmesidir. Allah kıyâmet gününde, bu toprağın yedi katını, onun boynuna geçirir." 1748; "Kim şu üç şeyden berî/uzak olarak ölürse (azap görmeksizin) Cennete girer: Kibir, gulûl (ganîmet veya toplum malından çalma), borç." 1749
Kleptomani
Hırsızlar, hırsızlığın doğru bir şey olduğunu iddiâ edemeyecekleri, bunu vicdanları bile kabul etmediği için, hem vicdanlarını bastırmak ve hem de kendilerini mâzur saymak ve mâsum göstermek için ihtiyaçtan dolayı çaldığını söyler. Tabii, "ekmek parası", "açlık" diye dışa yansıtılan bu ihtiyaçlar, gerçekten ihtiyaç mıdır, zarûrî ihtiyaçlar nelerdir, bu mecbûrî ihtiyaçlarını karşılamak için gerçekten hırsız hiç meşrû ve gücü yeten bir yol bulamamış mıdır, şeklinde sorular sorulmaz. Bununla birlikte, herkes ihtiyaçtan dolayı çalmaz, bazıları zevk için çalar (kleptomani). Ya da çabucak doyurabildiği midesini değil, doymak bilmeyen gözünü ve hırsını tatmin için çalar. Amerika'nın Afganistan'da, Irak'ta veya gayr-ı resmî olarak da bütün geri bıraktırılmış ülkelerde bulunup oraları işgalinin temel sebebi, o ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerini çalmanın câzip gelmesidir. Fakir; ihtiyacı olan demek olduğuna göre, demek ki Amerika ve batı çok açtır, çok muhtaçtır, çok fakirdir de o yüzden binlerce km. uzaklıktaki ülkelerde bunca zulümlerle bulunma ihtiyacı duymaktadır. Mideyi doyurmak kolaydır, ama azgın hırsı tatmin etmek çok zordur. "Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu ancak ancak toprak doldurur..." 1750
Ancak iman ve Allah'a itaatle, haramlardan sakınmak, ibâdet ve infak bilinciyle bu hırsı kontrol altına alıp güzel istikametler tâyin edilebilir. Yoksa bu hırs kendini kemirmeye devam edecek, tatmin için kendini ve toplumu mahvedecektir. Şeytan, insanın hırsından açılan kapıdan içine dalmaya çalışacak, onun eylemlerini güzel gösterecek, hırsından, açgözlülüğünden zevk almasını sağlayacaktır. Gerçek zevkin Allah'a imanda ve O'na kullukta olduğunu bilmek istemeyen insan, bu tatmin arayan boşluğu gidermek için tehlikeli zevklere dalacaktır. Bu yüzden en büyük imkânlara sahip krallar, yöneticiler, zenginler, halkı ezip soymayı tarih boyunca sürdürmeye çalışmışlar, kendilerine dur diyen ve adâlete dâvet eden peygamberlere ve onların izinden gidenlere baskı yapmışlardır. Onların tek dinleri, tek kutsalları vardır; o da bencil çıkarları, doymak bilmeyen nefis ve hevâları. O yüzden "bu nimetler bana yeter" diyemeyen güç ve mal sahipleri halkın elindekilere hep göz dikmiş, baskıyla ve hileyle onların elindeki az bir şeyi bile (ç)almaktan vazgeçmemişlerdir.
Son asırların en büyük hırsızlar birleşik devletlerinin ifâdesiyle "yeni dünya düzeni" de denilen bu düzensizlik, hırsızlığın globalleşmesine katkı sağlamak
1747] 3/Âl-i İmrân, 161
1748] Ahmed bin Hanbel, IV/140, 202, V/341, 344
1749] Tirmizî, Siyer 21, hadis no: 1572, 1573
1750] Buhârî, Rikak 19; Müslim, Rikak 116, hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, h. no: 2338
HIRSIZLIK
- 405 -
için oluşturulmuştur. Bu hırsızlık psikolojisini değerlendirmeden Filistin'deki zulmü, Afganistan ve Irak'taki işgali, sömürülen Afrika'yı, Asya'yı, ekonomik, siyasî ve sosyal zulümleri anlamak mümkün değildir. Sistemleşmiş, kurumlaşmış, devletleşmiş, uluslararası boyutlara ulaşmış, daha doğrusu çeteleşmiş bu hırsızlığın arka planındaki hastalıklı rûhu dikkatlerden kaçıran bilim adamları, bu hastalığın adını da koymamışlardır. Bunun küçük virüsüne ad koymakla yetinmişler, keyfî hırsızlığa (ki, aslında bütün hırsızlıklar keyfî, nefsî, daha doğrusu hevâîdir, ihtiyaç kaynaklı değil, imansızlık ya da iman yetersizliği kaynaklıdır) kleptomani adını vermişlerdir.
Kleptomani, Çalma hastalığı olan kimse, çalma müptelâsı, hırsızlık hastalığı demektir. (Yunanca kleptein; çalmak (hırsızlık), mania: tutku'dan.) Kleptoman da hırsızlık hastası demektir. Bu insanlar, daha çok; ihtiyacı olmadığı halde sırf zevk ve tutku için, hırsızlıktan alacakları zevk ve heyecan için çalarlar. Hatta bu şekilde kendini tatmin edip orgazm olanlar vardır. Psikolojide kleptomani terimi; endişeli bir gerilimin eşlik ettiği tekrar edici hırsızlık davranışı için kullanılır. Çalma isteği ile bu isteği bastırma çabası arasındaki mücâdele çalma eyleminin gerçekleşmesiyle sonuçlanır. Kleptomani nevroz belirtisi sayılır.
İntihâl
(Arapça "nahl" kelimesinden türemiştir.) Bir sanat eserinden, eserin ve yazarın adını belirtmeksizin birtakım parçalar alma, kendininmiş gibi sunma ya da eserin bütününü kendine mal etme işine intihâl (çalıntı ya da aşırma) adı verilmektedir. Edebiyatta görülen intihâl, iki sebebe bağlanabilir: Birincisi, sanatçı her zaman birtakım yeniliklerin peşinden koşar, çünkü kendini tekrarlamaktan korkar; yeni bir öz ve buna uygun yeni bir biçim arar; bu yolda birtakım denemelere girişir, başaramayınca da silinip gitmeyi göze alamayacağı için başka sanatçıların eserlerinden intihâle başlar. İkinci sebep de şudur: Sanatçı yabancı edebiyatlarda gördüğü ilginç bir şeyi kendi edebiyatına aktarmak ister, beceremeyince de kaynak belirtmeksizin alır, kullanır. İntihâl ile etkilenme, edebiyatta iki ayrı olgudur. İntihâl, düpedüz bir hırsızlık örneğidir ve yapanı için de bağışlanmaz bir suç oluşturur. Bir eserdeki intihâl bölümleri ciddî bir araştırmayla kolaylıkla tesbit edilebilir. Etkilenme ise, her sanat dalında tabiî karşılanır ve sanatçının "yolunu bulması"nda önemli bir aşama olarak kabul edilir. Türk edebiyatının her döneminde intihâl örneklerine rastlanmaktadır. Edebiyat üzerine yazılmış eski kitaplarda intihâl için "şâir geçinenlerin tutuldukları bir hastalık" denilmektedir. İntihâl şiirle ilgiliyse "sirkat-i şi'r" (şiir hırsızlığı), bu işi yapanlara da "düzd-i sühan" (söz hırsızı) adı verilmektedir. İntihâlin birçok çeşidi, edebiyatta ayrı adlarla belirtilir 1751. Olduğu gibi (ç)almaya intihâl, anlamı çalmaya (aynı mânâyı kendi kelimeleriyle kullanmaya) "ilmâm", değiştirerek çalmaya "igâre" ya da "mesh" derler.
Sünbülzâde Vehbî, meşhur "Sühan" kasîdesinde intihâl yapanlar için: "Sirkat-i şi'r edene kat'-ı zebân lâzımdır / Böyledir şer'-i belâğatde fetâvâ-yı sühan" hükmünü verir. (Yani, şiir çalanın dilini kesmek gerekir. Belâğatta (söz sanatında) sözlerin fetvâları bu şekildedir.) Sünbülzâde için de Ziyâ Paşa: "Divânında o müfti-i fen / Düzd-i sühanın dilin keserken / Manzûmesi Mirzâ Nasîr'in / Divânında durur o pîrin" ta'rîzinde bulunur. İran şâirlerinden meşhur Enverî: "Kes dânem
1751] Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Y. İst. 1981, c. 4, s. 399
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ez-ekâbir-i gerden-keşân-i nazm / K'ûrâ sarîh hûn-i dûdivân be-gerdenest" Yani: "Şâirlerin azametli büyüklerinden birini bilirim ki boynunda iki divânın kanı vardır" demiştir. Divanlarının ruhlarını çalmak sûretiyle onların kanını akıtmış, canını çıkarmıştır demektir.
Şâir geçinenlerin bu aşırma cür'etlerinin intihâl, yani şir hırsızlığı olduğu konusunda ihtilâf yoksa da, tercüme veya meâlen nakli sûretiyle görüş benimsemenin intihâl sayılıp sayılmayacağı ihtilâflıdır. Molla Câmî, Bahâristan'ında Sâveli Selman'dan bahsederken onun eski üstadlardan, özellikle Kemâl-i İsfehânî'den mânâ naklettiğini söyledikten sonra, "o naklin lafzı ve üslûbu güzel olduğu için Selman ayıplanmaz" diyerek şiirde mânâ çalmayla ilgili olarak şöyle benzetme yapar: "İyi bir fikir, endâmı latîf bir güzele benzer. Ona ne çeşit elbise giydirilse yaraşır. Fakat sonraki elbise, eskisinden yakışıklı olmazsa o güzeli utandırır. Asıl hüner, onun sırtındaki eski yün hırkayı çıkarıp yeni ve ipekli kumaş giydirebilmektir." Bazıları fikri bir güzele, lisanı veya üslûbu da üstündeki elbiseye benzetmişler, dil ve üslûbu değiştirmenin elbise değiştirmek gibi olacağını söylemişler, yani "böyle yapan, intihâl etmiş sayılmaz" demek istemişlerdir. Tercüme edilen eserin mütercem olduğunu açıklamamak, intihâlden başka bir şey olmayacaktır.1752 Bu son cümleden yola çıkarak İstanbul Üniversitesi rektörü Kemal Alemdar'ın Batıda yazılmış kendi alanıyla ilgili bir kitabı aynen tercüme edip kendi kitabıymış gibi kendi ismiyle yayınlaması ve benzeri birçok olayı eskilerin bu tür olaylar için kullandığı "cinâyet" tâbiriyle ifâde edebiliriz.
Nebbâşlık
Nebbâş: Arapça'da nebş masdarından abartılı fâil ismidir. Kabirleri kazıp kefen soyan kimse demektir. Nebbâşın suçlu kabul edildiği halde, "hırsız" sayılıp sayılamayacağı, başka bir deyimle hırsızlık cezasının ona uygulanıp uygulanmayacağı konusunda, İslâm hukukçuları arasında görüş ayrılığı vardır.
İslâm usûl hukukunda âyet ve hadislerin lafızları anlamlarının kapalılık durumuna göre hafi, müşkil, mücmel ve müteşâbih çeşitlerine ayrılır. Hafi; sıygası dışında bir ârız sebebiyle mânâsı iyi anlaşılamayan, ne kastedildiği kapalı olan ve ancak araştırma sonucu kavranabilen lafızdır. İşte bu lafza usul bilginlerinin verdiği iki örnekten birisi nebbâş, diğeri tarrâr (yankesici)dir. İslâm hukukçuları tarrârın hırsız (sârık) hükmünde olduğunda görüş birliği hâlindedir.
Kabir hırsızlığının, koruma altındaki bir malı çalmadaki özellikleri taşımadığı görüşünde olan Ebû Hanîfe (ö:150/767) ve İmam Muhammed (ö. 189/805), kabir, kilitli bir evde olsa bile kefen soyucuya el kesme cezasının uygulanmayacağını söylerler. Onlara göre, nebbâşa hırsız (sârık) ismi verilmediği gibi, kabirden çalınan şey, hayatta olan bir kimsenin mülkü de değildir. Ayrıca kefen, koruma (hırz) altında da sayılmaz. Diğer yandan hırsızlık cezasının uygulanması için husûmetin (dava) bulunması da gereklidir. Bu ise mal sahibi bulunursa mümkün olur. Bu duruma göre, kabir hırsızlığı günah ise de hırsızlık sayılmaz.
Ebû Yûsuf (ö. 182/798), Şâfiî (ö. 204/819), Mâlik (ö.179/795) ve Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855)'e göre, kefen soyucu veya yankesici her ikisi de hırsız hükmündedir. Bunlara hırsızlık cezası uygulanır. Bunların halk arasında hırsızlıktan başka adlar alması yaptıkları işin daha kötü ve çirkin olması yüzündendir. Diğer yandan
1752] Tâhirü'l Mevlevî, Edebiyat Lügatı, Enderun Kitabevi Y. İst. 1973, s. 67-70
HIRSIZLIK
- 407 -
kefen kendine göre koruma altındadır. O, ölünün mülkü sayılır. Ölünün mirasçıları onun cezalandırılmasını isteyebilirler. Mezar hırsızı, tıpkı ölünün borcunu ödemeden önce terekesinden bir şey çalmış gibidir. Gerçekte mülkiyet ölü için de sâbittir ve onun adına hak isteyen de vardır. Buradaki kapalılık, lafzın aslında değil, söylenişinden ileri gelmektedir. Bu görüşte olan hukukçular hırsızlık cezasını bildiren âyetle,1753 bazı hadislere 1754 dayanırlar. 1755
Günümüzde kefen bezi önemli bir eşya sayılmadığı için, mezar hırsızlığı daha çok altın diş ve bedene takılan kalp takviye aracı gibi bazı kıymetli tıbbî malzemeleri çalmak amacıyla da yapılabilir. Mezar hırsızlığının niteliği diğer hırsızlıklardan farklı olduğu dikkate alınarak, bu konuda şüphe bulunduğu, şüphe olan yerde de had cezalarının düşeceği hadisle sâbittir.1756 Ancak had cezasının kalkması, günahı kaldırmadığı gibi, devletin koyacağı ta'zîr cezasına da engel teşkil etmez. 1757
Soygunculuk
Yol keserek yapılan adam soyma işi; emeksiz ve yolsuz olarak elde edilen büyük kazanca soygunculuk denir. Soygun yapana "soyguncu" veya "eşkıyâ" denir. İslâm hukukunda "hırâbe" veya "kat'u't-târik" terimleriyle ifade edilen yol keserek soygun yapma suçunun İslâm devletine karşı isyan etmek anlamına gelen bağy suçu ile de yakın ilgisi vardır. Ancak, yol kesenler haklı bir yoruma dayanmadan bu fiili yaparken, İslâm devletine başkaldıran bâğîler kendilerinin haklı olduğuna inanarak isyan ederler. Aralarındaki bu anlam yakınlığı sebebiyle, Hanefîler yol kesmenin, yani eşkıyâlığın cezâsını hırsızlık cezası ile bağlantılı gördüler. Ancak, yol kesmeye "büyük hırsızlık" denir. Çünkü onda mal sahiplerine ve topluma daha büyük zarar vardır. Âdi hırsızlığa ise "küçük hırsızlık" adı verilir. Çünkü onun zararı yalnız malı alınan kimse ile sınırlı olur.
Rüşvet
Adına hırsızlık denilmese de, değişik hırsızlıklardan biri de rüşvettir. Elindeki yetkiyi kötüye kullanarak haksız bir şekilde insanları soymaktır rüşvet. Haksız bir menfaat sağlamak üzere yetkili kişilere menfaat sağlamak şeklinde tarif edebileceğimiz rüşvet yasaklanmış, alan, veren ve aracı olan lânetlenmiştir.1758 "İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile günah işleyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin."1759; "(Kişi ve toplum haklarını kendi zimmetine geçirmek için) Allah'ın lâneti rüşvet verenin ve alanın üzerinedir (veya üzerine olsun)!" 1760; "Rüşvet alan da veren de ateşte (cehennemde)dir."
Rüşvet almayı câiz kılan hiçbir sebep yoktur. Ancak rüşvet vermeye iki durumda ruhsat verilmiştir: 1- Bir haksızlığı (zulmü) önlemek veya kaldırmak için
1753] 5/Mâide, 38
1754] Bk. Ebû Dâvud, Hudûd, 20; ez-Zeylaî, Nasbur-Râye, III, 366
1755] bk. es-Serahsî, el-Mebsût, IX,159; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi, VII, 69; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, III, 219; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî, VI, 113
1756] Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd 2
1757] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 63
1758] Tirmizî, Ahkâm 9; Ebû Dâvud, Akdıye 4
1759] 2/Bakara, 188
1760] İbn Mâce, Ahkâm B. 2, h. no: 2313; Tirmizî, Ahkâm B. 9, h. no: 1351-1352; Ebû Dâvud, Akdıyye, B. 4, h. no: 3580; Câmiu’s Sağîr, 2/124
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başka çare yoksa, 2- Bir hakkı elde etmek için başka bir yol bunamazsa.
Kumar
Kumar da hırsızlığa benzeyen büyük günahlardan biridir. Hile ve aldatma karışarak başkalarının malı alındığı için dolandırıcılığa da benzer. Para hırsının gözünü kör edip aklını devre dışı bıraktığı muhâtap kumarbazın bu halinden yararlanarak onu istismar etmek, onun parasını, çoluk-çocuğunun nafakasını gasbetmektir kumar. Aynen hırsızlık gibi alınteri dökülmeden, el emeği olmadan kolay yoldan ve haksız kazançtır, bâtıl yolla paraya kavuşmaktır kumar. İslâm kumarı kesin olarak yasaklamış, haram kılmıştır. Bunu yaparken belli bir şeklini kasd etmemiş, mânâ ve neticesini hedef almıştır. Hangi âlet ve metodla oynanırsa oynansın, oyunun -önceden belli olmayan- sonunda taraflardan biri veya birkaçı kâr ya da zarar edecekse kumar gerçekleşmiş demektir. Meselâ, birçok kişi, aralarında para toplayıp çekilecek kura veya yapılacak yarışma vb. sonunda içlerinden bir kısmı buna sahip olacak, diğerleri kaybedecekse kumardır. "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şüphesiz şeytan işi pisliklerdir; bunlardan kaçının ki saâdete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı zikirden/anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bundan vazgeçtiniz değil mi?"1761 meâlindeki âyet, kumarı hem haram kılmakta, hem de bu hükmün hikmetlerini sıralamaktadır. Kumarın haram kılınmasındaki hikmetleri şöyle sayabiliriz:
1- Müslüman, hayat ve kazancı şansa ve tesâdüfe değil; aldığı tedbir ve verdiği emeğin sonucuna bağlamalıdır.
2- Başkasının malı haramdır; bunu almanın yolu ya -çeşitli şekilleriyle- mübâdele (ticâret vb. yolla el değişimi) veya bağış vb. dir; kumar da hırsızlık gibi haksız kazanç yoludur.
3- Kaybeden, verdiğine râzı görünse bile, kalbinden üzüldüğü ve kazanana kin ve düşmanlık duyduğu şüphesizdir.
4- Kaybeden kazanmak, kazanan bu zevki yeniden tatmak için tekrar oynarlar ve bu hal, giderek alışkanlık kazandırır, kişiyi kumarcı yapar.
5- Kumar ibâdetlere engel olur.
6- Kumarın zararı bireylerle sınırlı kalmaz; topluma sirâyet eder. Üretime katılmayan, işsiz-güçsüz, kumar oynamakla vakit öldüren kimselerin çoğalmasına sebep olur.
Kumar, kendi parasını hiç uğruna başkasına vermek ya da başkasının parasını beleşten kapmaktır, dolandırıcılık ve bir çeşit hırsızlıktır. Kumar oynayan servetinin, zamanının, özgürlüğünün ve sağlığının kaybından suçludur. Kumar, hırs ve tamahın çocuğu, kötülüğün kardeşi, israfın anası, zarar ziyanın babasıdır.
Günümüzde nice sporun kumara âlet edildiği görülmektedir. At yarışları, aslî yapısıyla belki mâsum, meşrû ve güzel bir spordur, ama günümüzde hemen hiç kimse bunun spor tarafıyla meşgul olmamaktadır. Bu spor dalı, tümüyle kumar aracı olarak görev yapmaktadır. Altılı ganyan gibi adlarla insanlar spor adıyla kumarbaz yapılmaktadır. Yine Spor Toto, Loto gibi futbol maçlarıyla ilgili
1761] 5/Mâide, 90-91
HIRSIZLIK
- 409 -
tahminlerin paraya tahvil edilmesi, kesinlikle kumar çeşidi olduğu gibi, aynı zamanda hırsızlığın bir çeşididir. Müşterek bahis ya da şans oyunları denen değişik adlarla icrâ edilen bu kumarlarda devletin teşviki ve halkını kumarbaz yapmak için gayretlerini unutmamak gerekir. Milli piyango gibi kumar çeşitlerinden bazı tesis ve hayır(!) kurumlarının yararlanması, İslâmî açıdan mâzeret değildir; çünkü İslâm, kendi toplumu içinde, menfaat vaad etmeden hayra yardımcı olması mümkün olmayan fertlerin bulunacağını düşünmez. Zâten kumar gibi haram yollarla sadaka ve infak sevabı sözkonusu değildir. Ya da, sadaka ve infak gibi hayır kurumlarına katkı, kumar gibi haramları helâl kılamaz. İslâm'ın getirdiği ve öngördüğü devlet, ekonomi, hukuk, toplum ve ahlâk düzeni gerçek hayır kurumlarını yaşatmak için kumar düzenlemeye muhtaç değildir. Müslümanların iyilik ve hayır yapmaları için "Allah rızâsı", teşvik unsuru olarak yeterlidir.
Vatandaşının karnını doyuramayan ve hatta onu soymak için binbir hile ve dayatma içindeki düzenin, açlık ve sefâlet denizine attığı vatandaşına yardım mâhiyetinde, sarılsınlar diye uzattığı yılandır şans/kumar oyunları. Düzenin ve gayri İslâmî çevrenin kurbanı halk için de göz kırpan, işveli ve nazlı dilberdir, o kaçtıkça halk devamlı koşar, ha bire yakalamak için ömür tüketir. Sadece ömür değildir tükenen, umut, para, Allah’ın hudûdu, izzet, dâvâ, ideal ve Cennet adaylığı... Vatandaşını her çeşit zararlı unsurlardan koruma görevi olan düzen, vatandaşını kumarbaz yaparak onların sırtından para kazanmanın keyfini çıkartır.
At yarışı, piyango, loto, şans topu, on numara gibi resmî ve millî kumarlardan halkın cebinden çıkan bu kara, kapkara paranın, 2001 yılında tam 1 katrilyon 37 trilyon lira olduğu açıklandı. 2002 yılının ilk sekiz ayında ise 1 katrilyon 198 trilyon liraya yükselmiş bu rakam. Halk, evine ekmek götürmekte zorlansa da sigaraya ve kumara yatıracak parayı bulabiliyor demek ki. Bu hale gelen vatandaşı kandırıp umut satmak da, ona hizmet etmekle görevli düzene düşüyor elbette. Halkın cebinden çıkan bu paraların yarısından çoğu, devlete gidiyor. Diğer kalanlar da Ahmed’in parası Mehmed’e... Kumar vebâlini de kazanan ve kaybeden herkes sırtına yüklenirken; psikolojik, sosyal ve daha önemlisi din yönüyle kaybeden hep halk oluyor. Dolaylı ve dolaysız bunca vergi vermek yetmiyor mazlum halka, bir de bu tür kumarlarla “enâyi vergisi” veriyor, “cehâlet vergisi” ödüyor. Dünyada huzursuzluğu, âhirette cehennemi dişinden tırnağından artırdığı, çocuklarının da hakkı olan para ile satın alıyor. Ne kötü bir alışveriş bu! “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazanmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.”1762 Bu katrilyon liraların içine vergisi verilmediği için kaçak/yasak kabul edilen kahvehane ve gayri resmî kumarhanelerde oynananlar tabii ki dâhil değil. Alıp satacak bir şeyi kalmayan gariban insanlara umut tâcirliği yapan, onlara umut satarak sukut-ı hayaller içinde başka ciddî meseleleri düşünemeyecek müstaz’af yığınlar düzenin eseridir; doğru, ama bu oyuna gelen halkın hiç mi kabahati yoktur? Hatta bunlara seyirci kalan müslümanların, tebliğcilerin?!
Hırsızlık ve Günümüz
"Hırsız" kelimesinin aslı, "hayırsız" kelimesinin bozulmasından oluşmuş olan
1762] 2/Bakara, 16
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir anlama sahiptir. Hayırsız, uğursuz anlamına gelir. İkinci bir değerlendirmeye göre; "ır" utanma, sıkılma demektir. "Irlı": Utanan, saygılı anlamına gelir, "ırsız" da utanmaz, sıkılmaz, saygısız anlamına. Irlı> hırlı, ırsız> hırsız. Bir Türk topluluğu olan Kırgız'ların ılgarcı, saldırıcı, alıp kaçıcı olmalarından hırsız anlamında "Kırgız" dendiği ve kelimenin k>h dönüşümü ile hırsız şekline geldiği de ihtimaldir. Eski Türkçe'de hırsız anlamında uğru, hırsızlık anlamında da uğrulamak kelimeleri kullanılırdı. "Uğru" gizli, saklı demektir; gizli iş gören, hırsız, çalıcı, uğrayıp alıcı demektir. Anlam genişlemesiyle uğradığını (karşısına çıkanı) alıp götüren, çalan, ılgarlayıp kaçan kimse anlamında kullanılmıştır. Ilgar ve ılgaz kelimeleri de "ılgamak" (atla dörtnala gitmek, hızlanmak)tan geldiği, kök anlamının il almak, yani bir yere saldırmak, atla bir yere akın etmek anlamına geldiği bilinir. Ilgaz ve ılgar kelimeleri de saldırı, akın demektir. Bu kelimelerin Kırgız kelimesiyle birlikte eski Türklerin yaşayışı ve başka kavimlere saldırısı, dolayısıyla onların mallarını (ganimet kabul ederek) ılgarladığı, saldırıp alıp kaçıcı özellikleriyle ilgili olduğu tarihî özellikleriyle de uyum içindedir.
İslâm'da mal ve mülk anlayışı, dünyanın sınav alanı olduğu bilinci, Allah korkusu ve haram inancı, bir müslümanın hangi yönetim içinde ve hangi sosyal çevre içinde olursa olsun, her çeşit hırsızlığa giden yolu cehennem gibi görüp sakınmasını sağlar. Mülkün Sahibi'nin dilediğine dilediği kadar emânet olarak verdiğine1763 râzı olmayıp kendine verilenle yetinmeyerek başkasının hakkını gasbetmeye kalkışması birkaç yönden Mâlikü'l-Mülk'e isyandır.
İslâm hukukunda hırsızlığın cezâsı son derece ağır olmakla birlikte, İslâm hukukçuları suçun oluşmasını ve cezânın uygulanmasını çok sıkı şartlara bağlamış, bu şartlardan birinin bulunmaması veya şüpheli olması durumunda had cezâsının düşmesi ilkesini benimsemiş, bunlara ilâveten toplumda kişileri hırsızlık suçunu işlemeye iten sebeplerin de en aza indirilmesi yönünde bir dizi tedbirden söz etmişlerdir. Bundan dolayı ilk İslâm toplumunda hırsızlık olaylarının eskiye oranla bir hayli azaldığı, Hz. Peygamber ve Hulefâ-yı Râşidîn dönemlerinde el kesme cezâsı uygulamasının çok az sayıdaki olayla sınırlı kaldığı görülür. Fakîhlerin ortaklaşa ifâdelerine göre hırsızlık için öngörülen cezâ işlenen suçun ağırlığına denk, ibret verici yönü bulunan, hem hırsızlığa teşebbüs ve niyet eden kimseyi caydıracak, ıslah edecek ve gerekli tedbirleri almaya zorlayacak nitelikte bir cezâdır. Öte yandan hırsızlık suçuna cezâ uygulamak amaç değil, belki son çaredir. Önemli olan hırsızlığı besleyen veya kamçılayan sosyal dengesizliği, iktisadî ve mânevî sıkıntıları, ihtirası, eğitimsizliği, ahlâkî çöküntüyü ortadan kaldırmak, lüks ve israfı makul bir dereceye kadar azaltmaktır. Şartlar iyileştirildikten ve gerekli tedbirler alındıktan sonra işlenen hırsızlık suçunun cezâlandırılması da adâletin gereği ve İslâm'ın toplum düzenini ve hakların himâyesini sağlamadaki kararlılığının bir parçasıdır.
İslâm'ın hırsızlık suçuna karşı koyduğu cezâ üzerinde öteden beri dedikodu edilmiş, bunun ağır ve ilkel olduğundan bahsedenler çıkabilmiştir. Ancak başka düzenlerin hırsızlığa karşı uyguladıkları cezâların hiçbir fayda vermediği, cezâevlerinde hırsızlık sanatının inceliklerini öğrenen hırsızların çıktıktan sonra aynı işe devam ettikleri görülmektedir. Eğer bu suç kesin olarak önlenmek isteniyorsa iki yoldan gidilecektir: Eğitim ve cezâ. İslâm, insanları ıslah için eğitim
1763] 3/Âl-i İmrân, 26
HIRSIZLIK
- 411 -
metodlarının en mükemmelini getirmiştir. Buna rağmen hırsızlık eden kimse ya açlık zarûreti ile bunu yapmıştır yahut da böyle bir zarûret yoktur. Birinci halde el kesme cezâsı bahis konusu değildir. İkinci halde de durum mahkemeye intikal etmeden hırsızın tevbe ederek malı iâde etmesi, bazı ictihadlara göre mal sahibinin affetmesi, cezâ hükmünden önce hırsızın, çaldığı mala, meşrû bir yoldan mâlik olması gibi sebeplerle cezâ düşmektedir. Buna göre zikredilen cezânın uygulanması hayli nâdir olacak, fakat hırsızların ensesinde bekleyen bir kılıç gibi suçu engelleyecektir.
İslâm'a iftirâ ile karışık düşmanlık yapanların hırsızdan yana tavır alıp, onun yaptığını hoşgörüp en fazla, hırsızlığı basit bir hata şeklinde değerlendirerek İslâm'ın hırsıza öngördüğü cezâyı eleştirenlerin yargı ve tavırlarında kasıt ve ihânet derecesinde, hem de bir değil, birçok yönden yanlışlık vardır. Bu tip insanlar: "Aç bir kimse bir ekmek çalıyor, İslâm bunun elini kesiyor!" diyebiliyor. Bu tür iftirâların neresini nasıl düzelteceksiniz? Bu tür karalamalarda bulunup İslâm'a çamur atmaya kalkacak kadar ahmaklaşanların derdi üzüm yemek değil, bağcı dövmektir. Onların hemen tamamı, câhilliklerinden dolayı bu tür iddiâlarda bulunmuş değiller, tam tersine bilinçli olarak İslâm düşmanlığının yansıması olarak İslâm'a iftirâ, câhil halkı İslâm'dan soğutmak, zâlim düzenlerden ve hırsızlardan yana yer almak şeklinde bilinçli bir tavrı seçmişlerdir. O yüzden onlara anlayacağı dilden anlatmak gerekmektedir. Bu tür insanların büyük ihtimalle gocundukları bir yaraları vardır; o yüzden mazlum ve mağdûru değil de zâlimi (yani kendilerini) savunmaktadırlar. İslâm şeriatına, yani İslâm hukukuna düşmanlıkları ve İslâmî devlet isteyenlere tavırları bundan dolayıdır. Toplumun mal ve can güvenliğine saldıranlara karşı hak ettikleri âdil cezâlar İslâm dışı rejimlerde olmaz. Çünkü "...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zâlimlerin ta kendileridir."1764 Zâlim yöneticilerin, zâlimlere hak ettikleri cezâyı vermeleri beklenemez. Onlar hırsızlara ve her çeşit zâlimlere arka çıkarken mazlumlara ve mağdur halka zulmetmiş olmaktadırlar. Gayri İslâmî düzenlerde hırsızların yaptıklarının yanına kâr kalmasından da öte, bunların toplumda imrenilen kişiler olarak takdir edilmesi, toplumda etkili, yetkili ve saygın konuma gelmelerinden dolayı hırsızlar, soyguncular, vurguncular, yolsuzluk yapanlar, hortumcular ve yandaşları beşerî zâlim düzenlerin yılmaz savunucularıdır. Elbette bu kimseler Şeriatın gelmesini istemeyeceklerdir. Medyanın, düzende etkin ve yetkin kimi çevrelerin Şeriata/İslâmî yönetime karşı çıkıp düşmanlık yapmaları, saldırıp iftirâlarla karalamaya çalışmalarının temel sebeplerinden biri, fakir halkın kanını emen bu vampirlerin sömürü hortumlarının kendi elleriyle birlikte kesilecek olma korkusudur.
Düşünün, adam hayatı boyunca çalışıp çabalıyor. Dişinden tırnağından artırıp zorla biriktirerek bir köşeye parasını koyuyor. Hırsızın biri de, bir ömürlük birikimi bir saatte heder edip gidiyor. Almanya'da yıllarca çok zor şartlar altında çalışan bir işçiyi düşünün. Yaz mevsimi olmuş, Türkiye'ye izne geliyor. Parasıyla yatırım yapabileceğini düşündüğü için parasını da getirmiş. Daha havaalanında veya otele giderken tüm paralarını hırsızın biri çalıyor. Bu mağdur insan sizin yakınınız olsaydı, amcanız, babanız, ya da kendiniz... Hırsızın nasıl cezâlandırılmasını isterdiniz?
Tüm beşerî düzenlerde hırsızlığa giden yollar tıkanmak şöyle dursun,
1764] 5/Mâide, 45
- 412 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ekonomik adâletsizliklerle, haksız kazancın câzip gösterilmesiyle, bin bir çeşit özendirmeyle, tüketim toplumuna dönüştürülen ve zenginliğin her şey olduğu anlayış(sızlığ)ıyla özetlenebilecek kapitalizmin tek dünya görüşü olarak dayatılmasıyla, ahlâk ve Allah korkusu kalplerden silindirildiği bir siyasî ve sosyal yapı ile hırsızlık teşvik edilmiş, nice insana "başka alternatifim yok ki!" diyecek bahaneler icat edilmiştir. Fırsatı olduğu halde çalmayan, kumar oynamayan, şansını "şans oyunları" diye mâsum gösterilen piyango ve çekilişlere bağlamayanlar "enâyi" sayılmaya başlanmıştır. Günümüzdeki tüm İslâm dışı yönetimlerde hırsızlığın cezâsı kısa süreli hapistir. Bu tür cezâların caydırıcı olmadığı, hırsızlık sayısının ve çeşitlerinin devamlı artmasından tespit edilebilir. Türk cezâ kanununda, hırsızlık suçunun basit biçiminin cezâsı altı aydan üç yıla kadar hapistir. Kapkaç suçunun cezâsı da altı ay hapistir. İnfaz yasasına göre, bu müddetlerin yaklaşık üçte biri uygulanır. Yani kapkaçtan nasılsa yakalanan bir kişi, bu suçu ispat edilmiş, araya birileri girmemiş, işini halledememiş ise iki ay yatar, içeride daha büyük hırsızlığın nasıl yapılacağını öğrenecek şekilde büyük hırsızlar tarafından koğuşlarda gönüllü verilen derslere katılır, uzmanlaşarak topluma döner. Sonra artık, o kapkaççı veya hırsız değildir, "bey"dir, "sayın"dır, "hatırlı kişi"dir. Bu unvanlar, eski mesleğini yapmadaki uzmanlığıyla yakından ilgilidir, "hortumlama"cılığa terfi etmenin bu düzendeki ödülüdür. Bunlar hemen hiç yakalanmaz, yakalansa da (tek-tük istisnâ dışında) mahkûm olmaz, olsa bile içeride çok kısa süreyle ve özel şekilde "bey" gibi, "ağa" gibi ağırlanır. Şu veya bu şekilde, şu veya bu işinde ortaklık bağlarıyla bağlı olduğu etkili ve yetkili kişilerin yardımını görür. Dışarıdan ve içeriden bolca destek görür. Tekrar, ama yakalanma hatası yapmayarak kaldığı yerden işine devam etmek üzere toplumun içine (veya başına) döner. Ziya Paşa şöyle der: "Milyonla çalan mesned-i izzette serefrâz, / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir!"1765 Bir düşünür de daha kökeni işaret eder: "Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi yönetiyorlar." "Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermeyen kimselere vermeyin..." 1766
İnsanlarda sağlam bir iman ve ona dayalı ahlâk ve Allah korkusu olmadığı için, bu tür kişilerin yaşadığı toplumlar hırsız ve hırsız adayları toplumudur. Câhiliyye toplumu, İslâm'ın anladığı anlamda hak-hukuktan, adâlet ve insanî değerlerden uzak bir toplumdur. Dövizcide para bozduran, "sarraf"tan (yanlış olarak "kuyumcu" denmekte) çıkan kimsenin emniyeti, mal ve hatta can güvenliği yoktur. Elinde çanta ile pazarda, mahallede dolaşan bir kadın her an çantasını kaptırmaktan endişe duymakta, bir kapkaççı dehşetinden emin olamamaktadır. Nice veznedar, biraz cesursa, fırsatını yakaladığı ve kılıfını hazırladığında, kendisine emânet edilmiş paraları zimmetine geçirmekten çekinmeyecektir. Bunca zengin hortumcunun niye banka sahibi olmak istediğini yirmi civarında banka boşaltma olayından sonra artık herkes bilmektedir. Allah, bu banka sahibi hortumcuları fâizcilere musallat etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de fâizi (n gelirini) Allah'ın mahvedeceği1767 belirtilir. Bankaya para yatırmak, hırsıza veya görünmeyen hırsız olan enflasyona, ya da hastalık gibi para kemiren âfetlere dâvetiye çıkartmaktır. Fâizcinin dünyada bile huzuru yakalayabileceği mümkün değildir. Silâhlı gasp ve hırsızlık çeteleri de insanların mal ve can güvenliklerini devamlı
1765] Ziya Paşa
1766] 4/Nisâ, 5
1767] 2/Bakara, 276
HIRSIZLIK
- 413 -
tehdit edebilmektedir. Başta sinemalar ve televizyon kanallarındaki filmler, nasıl soygun yapılabileceğini hem de özendirerek öğretmekte, halk da ilimden değil filmden etkilendiği için hayran olduğu sanatçılara soygun rolünde de benzemeye çalışmaktadır. Hırsızlık çeteleri küçük yaştaki çocukları da ağlarına düşürmekte, bunları da kirli emellerine âlet edebilmektedir.
"Ey iman edenler, mallarınızı aranızda bâtıla (doğru olmayan yollarla, haksız yere) yemeyin. Kendi rızânızla yaptığınız ticaret olursa başka. Nefislerinizi de öldürmeyin. Doğrusu Allah, size karşı çok merhametlidir."1768 Bu âyette, karşılıklı rızâya dayalı ticaretin dışında, insanların, birbirlerinin mallarını bâtıl yollarla yemeleri ve birbirlerini öldürmeleri yasaklanmaktadır. Tefecilik, kumar, rüşvet, gasb, çalma, hiyânet gibi hileli kazanç yollarının hepsi bâtıldır. Bu tür yollarla para kazanmak haramdır. “Aldatan kimse bizden değildir!” 1769
İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez.
İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. Çevresinde, akrabasında bir hırsız veya dolandırıcının kurbanı olmamış insan bulmak uzayda canlı aramak kadar zor. Cep telefonunu, bisikletini, kapı dışında unuttuğu ya da câmi girişinde çıkardığı ayakkabısını çaldırmayan, bir sahtekârın avına düşmeyen, evine hırsız girmeyen varsa, son yılların en şanslı insanı seçilmeye adaydır. Arabaları çalınmasın diye çeşit çeşit alarmlar taktırmak da çözüm olmuyor, evlere çelik kapı taktırmak da.
“Haram” mı, “ayıp” mı, o da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz? İrticâyı mı hortlatacaksınız? Avrupa Birliğine girmeye şunun şurasında elli sene kadar bir şey kaldı, ama bu gerici kafayla almazlar tabii bizi. "Gönüllere iman yerleştirmeden hırsızlığa da, diğer sorunlara da çözüm olmaz!" diyenleri susturun, bastırın siz; onlar dini siyasete âlet ediyorlar, esas sorun onlar!.. Bakın yetkililer ve çok renkli medya Türkiye'nin en önemli probleminin irticâ olduğunu söylüyor, hırsızlık ciddi problem olmuş olsa söylerlerdi, sen onlardan daha mı iyi bilirsin?... Müslüman olduğunu söyleyen bazı insanlar böyle diyebildiğine göre, hırsızların korkacağı bir şey yok demektir.
1768] 4/Nisâ, 29
1769] Müslim, İman 43, hadis no: 164; Tirmizî, Büyû’ 74; İbn Mâce, Ticârât 36
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'ın bizim için seçtiği İslâm'ın yaşanmadığı, onun yerine çıkarcı insanların düzeni olan acımasız sömürücü kapitalizmin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de servetin % 80'ine % 20'lik nüfus sahip olurken ve istedikleri gibi harcarken, % 80'lik insan nüfusu da % 20 ile yetinmeye çalışıyor.
Her haram, başka bir haramı dâvet eder. Hırsızlık gibi büyük günah kabul edilen bir suç da başka suçları. Yaralama, cinâyet, rüşvet, yalan gibi haramlar hırsızlığın yanında veya peşindedir. Sadece cezâ ile hem de caydırıcı ve âdil olmayan cezâ ile suçların önüne geçileceğini zanneden İslâm dışı düzenler, yanıldıklarını itiraf etmekten bile âcizler. Bireyin hırsını kamçılayan, sınırsız özgürlük ve her çeşit yoldan para kazanmayı mubah sayan beşerî düzenler, eğitim, sosyal ve siyasal altyapı ile hırsızlığı teşvik etmektedir. Kirli para ile kara para ile başa çıkamaz bu düzenler. Bu düzenlerin derdi yeşil sermâyedir, kara sermâye değil. "Haram-helâl önemli değil; para gelsin de nereden ve nasıl gelirse gelsin" bu düzenlerin mü'mini olan kapitalist insanın temel nassı ve ulaşmak istediği cennetidir. Kapitalist insan, doymak bilmeyen insandır. Zenginiyle fakiriyle kapitalistleştiği için insan, devamlı açtır. Ne kadar kazansa ihtiyacı bitmeyeceği için, sonu gelmeyecek mal ve para hırsını tatmin etmek için iki şeyden birini tercih edecektir. Ya insanî özelliklerini unutacak, psikolojik ve fizyolojik hastalıklara yakalanacak kadar aşırı çalışmayı tercih edecektir. Siyasal ve sosyal şartlar gereği ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları karşılamak için hemen herkes işin mâhiyeti veya işteki tavrı yönüyle haramlara da bulaşacaktır. Ya da, -ki bunlar birinci gruptan sayıca daha çoktur- umutlarını piyangolara, yani kumara bağlayarak veya hırsızlık, dolandırıcılık gibi kolay para kazanarak köşe dönmeyi, haram yoldan para kazanmayı tek çıkar yol görecektir. İntiharlar, hastalıklar, hırsızlıklar fakirlerden çok zenginlerde görülür. Uyuşturucunun, çeşitli cinsel sapmaların daha çok onlarda görüldüğü gibi. Karnı açların değil, rûhu açların mesleğidir hırsızlık. İnsan, gözü ve gönlü doymadığı için hırsızlık yapar, ya da çalışmadan, kolay yoldan para kazanmak istediği, hak-hukuk önemsemediği için; her ikisi de rûhun iman, takvâ ve sâlih amelle doldurulacak açlığı demektir.
Devlet halkın malını, halk da devletin (aslında tüm halkın) parasını çalmaya çalışıyor. Tabii, bu konuda devleti yönetenlerin uzmanlığı ve yaptıklarını yasallaştırarak yaptığı için çaldığı minarelerin kılıfını hazırlaması çok daha ileri safhalarda hırsızlığı ortaya koyuyor. Bazı hırsızlıkların kanun kılıfı içinde yapılması onun hırsızlık olduğunu engeller mi? Haksız vergiler, enflasyon denilen devletin elinin halkın cebinden devamlı para çalması birer hırsızlık değil midir? Nasılsa elektriğini, devlete borcunu, haksız da olsa vergisini zamanında yatıramayan, para bulup zamanında denkleştiremeyen vatandaşa gecikme cezâsı adına yüksek meblağda fâiz ve para cezâsı verilerek soygunun başka bir çeşidi sergilenmiyor mu? Kredi kartları ve borçlarının nasıl bir soygun olduğunu 2004 yılı ilk ayları itibarıyla 21.000'i geçen kredi kartı kullananların iyi bildiğini zannediyorum. Kapitalizmin, holdinglerin, hiper ve süper marketlerin, reklâmların, modanın... âdî hırsızlıktan farkı, çaktırmadan ve kandırarak, insanları değişik şekilde uyutup uyuşturarak soyması değil midir? Kapitalist düzen hırsız düzenidir, soygun ve sömürü düzenidir. Sahtekârlıkların da bin bir çeşidi sergilenebiliyor, bu yollardan biri ya da birkaçıyla, ama mutlaka tüm insanlar soyuluyor.
Sovyetler Birliği zamanında ve Rusya'nın süper güç maskesi taktığı dönemlerde bir Amerika'lı ile Rus'un halkın ekonomik durumuyla ilgili bir konuşması
HIRSIZLIK
- 415 -
fıkra cinsinden aktarılır: Rus Amerika'lı muhâtabına sorar: "Amerikan vatandaşları ortalama kaç dolarla geçinir?" Amerikalı "1200 dolarla" diye cevap verir. "Peki bu parayı nasıl kazanır?" diye soran Rus'a Amerikalı'nın verdiği cevap "Biz özgür bir ülkede yaşıyoruz. Kimse onun nasıl kazandığına karışmaz" olur. Soru sırası kendine gelen Amerikalı Rus'a aynı soruyu sorar: "Rus vatandaşları ortalama kaç dolarla geçinir?" Rus cevap verir: "220 dolarla." Amirakalı hayret içinde tekrar sorar: "Bu parayla bir insan nasıl geçinir?" Rus'un verdiği cevap: "Biz de özgür bir ülkeyiz. Kimse onun nasıl geçindiğine karışmaz" olur. Rus'un verdiği cevap, Türk yöneticilerinin de dilleriyle değilse, halleriyle verdiği cevaptır.
Hırsızlara cezâ verilir gibi yapılır Türkiye gibi kapitalist ülkelerde. Aslında cezâlandırılan mağdurlardır. Parası çalınanlardır. Onların hakları korumaya alınmaz. Soyguncunun hakları daha önemlidir. Onlar ne de olsa kendilerinden sayılır. Yenilerini şimdilik bilmiyoruz, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış Demirel gibi, Özal gibi insanların yedi sülâlesinin yolsuzluklara, banka boşaltmalara, hortumculuğa battığını, bu yeğenler ve yiyenlerin cesaretlerini yakınları olan devlet büyüklerinden aldığını bilmeyen yoktur. Başbakanlık yapmış bayanın villalarını, yatlarını, çiftliklerini, Amerika'daki köşklerini herkes bilir, ama nereden elde ettiğini sormaz. Krallar gibi yaşar devlet balına elleri değenler. Çocuklarının düğünleri prens ve prenseslerin düğünüdür. Yüzlerce kiloluk altın, ya da milyon dolarlarla ifade edilen mal varlıkları, ortaklıkları kendileri itiraf ederler, etmedikleri bilinmez. Tabii, bu devirde bir başbakan maaşıyla nasıl geçinir insan? Hz. Ömer'in devletin mumunu selâm alırken, özel konuşma yaparken söndürdüğünü de bilmiyorsanız öğrenebilirsiniz bu yavuzlardan, seçim konuşmalarında. Soyguncuların eğitim ve yönetiminden, yönlendirmesinden geçmiş halka göre de bu anormal değildir: "Eee, bal tutan parmağını yalar." Her türlü çirkinliğine rağmen bal tuttuğu düşünüldüğünden politikacı eli tatlıdır, yalanmaya değer; pis değil, kutsal kabul edilip öpülmeye lâyık sayılır ve halktan her yiğidin gönlünde politikacılık aslanı yatmakta, bazen de kükremekte, zor zaptedilmektedir. Kapkaççılığın cezâsı T.C. cezâ kanunlarına göre 6 ay hafif hapistir. O da 1,5 ay uygulanır; tabii hırsız acemilik edip yakalanabilirse ve bir yolunu bulup rüşvetle işi savuşturamazsa. "Polisler, emniyet güçleri ve hatta onların üstündeki bürokrat ve seçilmişler arkalarında veya yanlarında olmasa, büyük hırsızlıklar, hortumlar yapılabilir mi?" diye halk sormaz bile. Halkın gözü sahnedeki oyundadır, perdeyi aralama cesâret ve riskini nereden alsın ki perde arkasını görebilsin? Polisin, trafik polisinin, hâkimin... eline düşen insanlar biraz görür gibi olur perde arkasını. Resmî görevliler işi kılıfına uydurdukları ve halk da devletten ürkütülüp korkutulduğu için resmî görevlilerin ve baştakilerin soygununu karşı çıkalamaz, dillendirilemez kabul eder ve üç maymunu oynar. Araba kullanıp da kendisinden alınan vergilerle maaş alan trafik görevlilerince soyulmayan sürücü var mıdır bu ülkede? Bu olayın sadece trafikle sınırlı olduğunu iddia eden? Tapu kadastro dairelerinde, maliye ve vergi dairelerinde, gümrüklerde, belediyelerde... Rüşvet ve haksız cezânın olmadığı yerlerin listesi herhalde daha kolay tutulur. Vatandaş, hem çocuğunu okulda okutmaya mecbur tutulur, hem her yıl Milli Eğitim Bakanları ve daha alt kademedeki sorumlular açıklama yapar; "zorla para alınamaz, yasaktır...", hem de kayıt parası diye soygunlar yapılır. Devlet dairesinde veya Belediyelerde bir işe girmek için ne dolaplar çevrilir, ne paralar döner. Artık halkın tavsiyeleri de değişti. Meselâ mahkemelik olan insanlara şöyle diyor: "Arkadaş, avukat tutacağına hâkim tut! Hem daha ucuz, hem daha kolay netice alınıyor."
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çoğu avukat da suçlu ile hâkim arasında emânetçi ve aracılık görevi üstleniyor, bu ballı işe bulaşan parmaklarını da yalıyor tabii. Mahkeme faslı da formalitenin uygulanmasından ibâret minâre kılıfları. Bunları bilmeyen yoktur, kahve köşelerinde dillendirmeyenler de. Ama büyük harflerle haykıran, hesap sormaya çalışan, soyguncu taşeron ve piyonları oynatan kuklacıları gösteren çıkmaz. Kaldı ki, kimi kime şikâyet edecek? Bataklık kurutulmadan bunlar nasıl önlenecek? Hasta adam Osmanlının, hastayı tedâvi adıyla zehirleyen kendi paşalarından birinin sözünü, Osmanlının komadaki çocuğunun bağlı olduğu hortumu kesip hortumu kendine yönlendiren doktor gömleği giymiş sahte kurtarıcıların şöyle değiştirdiği anlaşılıyor: "Uluslararası sömürü teşkilâtları, emperyalist devletler siz dışarıdan; hortumcularla birlikte biz içeriden yıkmaya çalıştığımız, yiyeceğini elinden alıp ölüme mahkûm ettiğimiz halde, hâlâ ölmüyor bu hasta." Ha biraz daha gayret, az kaldı!..
Emperyalist devletlerin söz dinleyen uşaklarıdır Batıyı taklit eden Ortadoğu ülkelerinin başındakiler. Başta pragmatist Amerika ve onun sömürgecisi İsrail olmak üzere, çıkarcı Batının sömürü çarklarını döndüren hizmetçileridir müslümanların başındaki tâğutlar. Dünya Bankası, IMF, Uluslararası Para Fonu, kazın geleceği yerden tavuğu esirgemez. Aynı zamanda borçluya zehirli, uyutucu ve uyuşturucu reçeteler dayatma hakkını da kendinde görür. Batıyı savunmak, sömürüyü ve soygunu savunmaktır. Batı tefeci, Doğuda tefeciye paçasını kaptırmış zavallıdır. Öde öde borç bitmez. Batıda her doğan çocuk günahkâr doğarken, onun sömürgesi durumundaki Doğu ülkelerinde her çocuk borçlu doğar. Batı çocuğu yaşadıkça günahlarını artırırken (nasıl olsa bebekliğinde vaftizle günahını çıkartmıştır, büyüyünce de aynı usulle papaza itiraf edip günahlarını çıkarttıracaktır), Doğulu çocuk da borcunu devamlı arttıracaktır (çocuk çalışacak, emeği soyguncuların kasasına haksız ve ağır vergi, borç fâizi vb. şeklinde akacak, düzenler tarafından borcunu ödedikçe borcu çoğaltılacaktır; eh, rejim niye vardır, bu yardım ve hizmetleri yapmayıp da ihmal mi etsin vatandaşını?!).
Fâiz Soygunu
Dünyanın kanını emen kapitalizm ve onun gayrı meşrû çocuğu emperyalizm, müslümanların dinlerini yaşamamasından ve dünyaya fazla meyletmesinden güç almaktadır. Fâiz haramına rağmen, banka ile iş yapan müslümanlar, taksitli alışverişlerle boyundan büyük borçlananlar, yorgan devamlı kısalsa da ayağını uzatmaya çalışanlar, kredi kartı ile harcama yapıp kat kat fâize aracılık yapanlar, ihtiyaç zannettiği listeyi ha bire artıran tüketme zevki kurbanı olanlar, sadece kendi haramlarını çekmekle kalmayacaklar, sömürü düzeni kapitalizmin azgınlaşıp insanları ezmesi olan zulüm düzenlerinin güçlenmesi vebâline de ortak olacaklardır. Bugünkü şartlarla, helâl yoldan zengin olmak, istisnâ dışında mümkün değildir. Ama çoğu müslüman bunu görmezlikten gelecek, hırs ve zenginlik virüsü giren kafasını savunmak için, "müslümanların zengin olması gerektiği, bunun dine hizmet için şart olduğu" demagojileriyle dışa lanse edecek, insanları da kendine özendirmeye çalışacaktır. En büyük hırsızların en büyük zenginler olduğu söylense, aksini kim nasıl ispat edebilir? Hırsızlığa bulaşmadan, hırsızlarla işbirliği yapmadan, hırsız kulübü demek olan bankalara üye olmadan, soyguncu düzenlerle ortaklaşa çalışıp birbirlerini beslemeden zengin olmak pek kolay gözükmemektedir. Müslümanca zengin olma ve zengin kalmanın bu kapitalist düzende çok zor olduğunu ve parayla imtihanın fakirlikle sınanmadan daha
HIRSIZLIK
- 417 -
müşkil olduğunu görmezden geliyor, ya da unutuyor insanımız. İsraf konusunda etrafına kötü örnek olan, Cennet yerine zenginliği tercih eden, her şartta parayı yücelten kimseler, gönül fakirleridir.
Fâizci kapitalist düzenlerin nasıl bir soygun düzeni olduğu, uluslararası sömürü ve soygunun hangi neticeler doğurduğunu görmek, büyük hortumlamaların ne yaralar açtığına şâhit olmak, yasal hırsızlıkların en büyüklerinden olan fâiz örneğiyle çok kolay gözükmektedir. Ülkenin niye kalkınamadığını, maddî yönden Batı ülkelerinin niçin çok gerisinde kaldığını bu örnek çok iyi açıklamaktadır: 1993 ilâ 2002 yılı arasındaki son 9 yılda Türkiye Cumhuriyeti, tam 211.4 milyar dolar fâiz ödedi. 9 Yılda fâize ayrılan 211 milyar dolar yatırıma yöneltilebilseydi, kişi başına millî gelir 2003 yılında 2857 dolar yerine, 3922 doları bulacaktı. 2003 yılında ödenecek fâiz tutarı tam 40 milyar doları bulmaktadır. Bir başka deyişle her bir saniyede 1078 dolar fâiz parasına gidiyor. Evet, ayda 2 milyar 833,3 milyon dolar, günde 93 milyon 151 bin dolar, sâniyede 1078 Amerikan doları, halkın, fakir-fukaranın cebinden (ç)alınıp fâize ayrılıyor.
Halkın dertlerine derman olması gereken devlet, halkın cebine elini uzatıyor, bulduğunu alıyor, bulamadığını borçlandırıyor ve (ç)aldıklarını fâizcilere sunuyor. 1993 yılında toplam yatırımların dörtte biri (% 24.1) kadar olan iç ve dış borç fâiz ödemeleri, 2001 yılında toplam yatırımların % 96.2’sine ulaştı. Bu rakam, 2003 yılında % 91.2 oranında oldu. Toplam kamu fâiz ödemeleri 1993 yılında 67 katrilyon 873 trilyon lira olarak belirlendi.
Halktan alarak devletin ödediği ve ödemek zorunda olduğu fâize ayrılan bu paralarla neler yapılmaz ki! Bunun yanında devletin; elektrik, su, doğalgaz, telefon, SSK primi ve vergi borçlarına uyguladığı gecikme fâizleri oranlarının enflasyonun çok üzerinde olduğunu hatırlamak da gerekiyor. 1997-2002 yılları arasındaki son 6 yılda enflasyonun % 346 artmasına karşılık, devletin vatandaşa uyguladığı gecikme fâizleri, % 929 arttırılmıştır. Kamu kurumlarından aldığı mal ve hizmet karşılığı devlete 100 milyon lira borcu bulunan bir vatandaşın, bu borcu ödeyememesi sebebiyle 2002 yılında 929 milyon lira ödemek zorunda kalmaktadır. Oysa, enflasyon oranlarına göre, aynı vatandaşın 346 milyon lira ödemesi gerekirdi. Bu şekilde devlet, vatandaştan 583 milyon lira fazladan fâiz almaktadır.
Bankalardan kredi alarak fâizle borçlanan çiftçilerin, esnafın durumu tümüyle içler acısıdır. Tüm hayvanlarını ya da evini barkını satarak fâiz borcundan kurtulmaya çalışan nice insan vardır. Sadece kumar değildir evi barkı söndüren, aynı zamanda fâiz de depremden büyük hasarlar ortaya çıkarmaktadır. Bunlar yasa kılıflarıyla hazırlanmış hırsızlıktır, soygundur. Bu hırsızlar, küçük âdi hırsızlardan olmadığı için devletin himâyesi/koruması altındadır. Hortumcular, onlarca bankanın içindeki paraları mı boşalttı? "Halk ne güne duruyor, bindirin vergileri, ödesin!" denilecek, borçlar halkın sırtına yüklenecektir. (Halka da, "ne yapalım, kanunlar böyle, devlete itaat etmemiz gerekiyor" demek kalmaktadır.) Bu zulüm ve kandırma düzeninin adı da demokrasidir. Halk kendi kendini yönettiğini zannederken, rantı yiyenler yöneticilerle ve düzenle işbirliği yapanlar olmakta, faturayı ödeyenler de halk. Halka, kendi seçtikleri aracılığıyla kendisinin yönettiği zannettirilen halk seyrede dursun, devlet halkı soyan hortumcuların yanında yer alacak, onun soyduğunu halka tekrar doldutturacaktır. Kapitalist düzeni
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
banka düzeni olduğundan bankadaki paralar devlet güvencesi altındadır çünkü. Halkın iş, geçim güvencesi mi? O da unutulmaz tabii, yöneticiler onu seçim konuşmalarında gündeme getirecek, geçen seçimlerde verdikleri sözün bir benzerini tekrar verecektir. Devlet almayı bilir, vermeye gelince, "söz veriyoruz ya, halk onunla yetinsin!" denilir. Demokrasi oyunu böyle oynanır bu sahnede. Ver oyunu, gör oyunu. Seçilen çobanlar gütsün koyunu, düzen düzenler soygunu.
2004 yılı ocak ayı hesabıyla Türkiye’de kredi kartı kullanan insan sayısının 21 milyonu geçtiğini belirtirsek, müslüman geçinen halkın banka ile fâizle ne kadar içli-dışlı olduğu anlaşılır. Kredi kartları temerrüt fâizinin % 500 civarında olduğunu, kartla borçlanan kişinin kısa zaman sonra borcunun 5 katına yükseldiğini, ödemeyi uzattıkça, borcun daha katlanarak yükseldiğini bilmeyenimiz yoktur. Ne acıdır ki, garibanların alınterini vampir dişleriyle sömürüp hortumlayan bankalar, müslümanların ve müslüman geçinenlerin desteğiyle bu zülmü sürdürüyorlar. Namaz kılan müslümanlar bankalardan paralarını çekse, sadece bankalar değil, bankacı kapitalist sömürü düzeni de kendiliğinden yıkılacaktır. Müslümanlar Amerikan dolarını boykot etseler dolar tepetaklak düşecek, ABD çok kolay tarihin çöplüğünde yerini almanın eşiğine gelecektir.
Öyle bir sömürü düzeni içinde, öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye döneminde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da kapitalistleşen halk için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal kitaptır artık.
Düzenin hırsızlığı, kılıfı önceden hazırlandığı için yasal hırsızlıktır: Haksız vergiler, harçlar, fakirleştirmek, enflasyonla fakirin cebindeki parayı devamlı eriterek çalmak, tüyü bitmemiş yetimin hakkını zenginlere peşkeş çekmek, banka boşaltanlara ve diğer hortumculara ceza vermek yerine, onların boşalttığı bankaları fakir halka vergiler bindirerek ödetmek...
İslâm fıkhına göre câiz olmadığı halde câmilerin bile kapısı kilitlenmektedir. Câmiler, Allah'ın evi kabul edilen mukaddes mekânlar olduğu halde, hem de "müslüman" olduğunu iddiâ edenler tarafından içindeki halıları, kıymetli levhaları, çinileri... çalınabilmekte. Câmi cemaatinin ayakkabıları, özellikle câmide misafir olarak bulunan Cuma ve Bayram cemaatinin ayakkabıları çalınmakta, insanların câmiye bir daha uğramamalarına bahane olmaktadır. Bu çeşit hırsızlıkların bahâne edilerek, tedbir alınacağı yerde, bazı câmilerin namaz vakti dışında gündüzleri bile kilitlenmesini hiçbir müslüman mantığıyla izah etmek mümkün değildir. Câmilerdeki hırsızlıktan bahsederken, hadis-i şeriflerde1770 bahsedilen bir hırsızlık çeşidinin de "namaz hırsızlığı" olduğunu belirtelim. Kalbinde bulunması gereken takvânın şeytan ve onun dostları, yardımcıları tarafından çalınmasından dolayı namazla kurtulmayı değil; namazı kılıverip namazdan, namaz yükünden/borcundan kurtulmayı düşünenlerin hırsızlığı.
Robin Hood'luk İslâm'da yoktur. Yani Batılı ve (ne kadar yerli olduğu tartışılabilecek) Türk filmlerinde biraz sosyalizm, biraz halk tipi eşkıyâlık propagandası kokan, kahramanın zenginden çalıp fakirlere dağıtması rolünü İslâm onaylamaz. Yani, hırsızın malını çalmak da hırsızlıktır. Hırsızdan hırsızlık yapana had uygulanıp uygulanmaması İslâm mezhepleri ve müctehidler arasında ihtilâflıdır. Ama kesinlikle ta'zîr de olsa bu tür hırsızlık yapana cezâ verilir. Hırsızlık suçsa, kötüyse
1770] Meselâ; Dârimî, Salât 78
HIRSIZLIK
- 419 -
hırsızın malını çalmak da aynı suçu işlemektir, aynı kötülüğü yapmaktır. Bu ilk hırsızın şahıs, kurum, devlet, müslüman veya kâfir olması, hükmü değiştirmez.
Hırsızlığın en büyüklerinden biri, umûma, halka ait malları çalmaktır. Bu, bazen devlet malı zannedilerek yapılır. Devlet, aslında soyut bir kavramdır, varlığı kâğıt üzerindedir. Devlet malı, aslında halkın malıdır. Yöneticiler âdil bir müslüman ve yönetim İslâmî ise, Allah'ın hükmüne göre adâletli bir şekilde halkın malını halkın en önemli ihtiyaçlarından başlayarak halka harcar. Bu vasıflardan birine sahip değilse, halka zulüm ve halkın malına ihânet sözkonusu olur. Bazıları şöyle der: “Herkes çalıyor. Biz de aslında devletteki kendi hakkımızı almış oluyoruz!” Farkında olmasalar da, bu tavır, tüm halkı soymak, meşhur deyimle tüyü bitmemiş yetimin hakkına el uzatmaktır. Bir kişinin malını çalan kimse, onunla helâllaşma imkânına sahiptir. Mümkün ki, o kimse onu affeder. Ama umuma/kamuya ait mallar bütün müslümanların, bütün halkın mülküdür. Allah’tan korkmayanların yaptığı, onlara gerekçe olacak bir neden değildir. "Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık) zuhûr ederse, Allah o kavmin kalplerine korku atar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar. Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan dökme yaygınlaşır. Bir kavim ahdinden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder." 1771
Bazı insanlar, müslüman olmadıklarından dolayı kâfirlerin mallarının ve İslâmî bir devlet olmadığı, tâğûtî bir düzen olduğu için devlet malının çalınmasının câiz olduğunu ileri sürerler. Devletin olduğu varsayımıyla elektrik, su, belediye otobüsü vb. kullanımlarda sahtekârlık ya da hile ile de olsa bu tür hırsızlıkta sakınca olmadığını iddiâ ederler. Bu anlayış ve tavır, doğru da değildir, İslâmî de. Savaşla normal hali, ganimetle hırsızlığı karıştırmaktır. İslâm'ı da, sosyal yapıyı da bilmemektir. Dâvâya da büyük zarar sözkonusudur. Toplum ve yöneticiler açısından; "güvenilmez, hırsız, halkın malına zarar veren bir kimsenin dini ve dâvâsı da hak olamaz" denilir. Bu birkaç kişinin müslüman vasfından dolayı, tüm müslümanlar bu anlayışta ve bu tavırda kabul edilir. Tebliğ ve dâvetin önü kesilmiş olur. Peygamberimiz'in Mekke'de kâfirlerin mallarına karşı tavrı nasıl olmuştu? Müşriklerin onca zulüm ve baskılarına, müslümanların mal ve canlarına saldırılarına rağmen, hicret esnâsında Rasûlullah müşriklerin kıymetli para ve mallarından oluşan emânetlerini sahiplerine iâde etmek için yeğeni Ali'yi sûikast yapılacak yatağına yatırma riskini tercih etmişti. Mallarının gasbedilmesi câiz olan kâfirler ve devletler, müslümanlarla fiilen savaş halinde olanlardır. Mevcut şartları savaş olarak değerlendirmek İslâm hukukuna da, genel değerlendirmeye de uygun değildir. Yoksa, savaş dışında kâfirlerin kendileri, şirketleri, kurumları, malları ganimet kapsamına girmez. Filistin gibi işgal güçlerine karşı fiilî savaş durumunu yaşayan insanlar için elbette cihad hükümleri, ganimet durumu sözkonusudur.
Dâru’l-Harb ve Dâru’l-Harbde kâfirlerin Malı
Müslümanlara göre, insanî ilişkiler savaş değil; barış esasına dayanmaktadır. Burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir: “Mâdem İslâmiyet’e göre barış esastır; o halde niçin ‘kâfirler dünyası’, ‘dâru’l-harb/savaş dünyası’ gibi ayrımlar ortaya çıkmıştır? Neden böyle bir ayrıma gerek görülmüştür?”
1771] Muvattâ, Cihad 26, h. no: 2, 460
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Evet! İslâm hukuk kitaplarında karşılaştığımız "dârul'-harb" terimi, ister istemez, bizde insan ilişkilerinin barış değil de savaş esâsına dayanmakta olduğu şeklinde bir kanaat uyandırmaktadır. Evet, ama böyle bir yargı, gerçeklere inememekten ve meselenin esasını bilmemekten doğmaktadır. Çünkü: İslâm hukukçuları, milletleri/toplumları üç kategori altında toplamışlardır:
1) İslâm dünyası (dâru'l-İslâm): İçinde İslâm kanunlarının uygulandığı ülkeler,
2) Müttefikler dünyası: Vatandaşlarının aşağı yukarı hepsi gayri müslimlerden oluşan, fakat müslümanlarla antlaşma yapmış bulunan memleketler,
3) Savaş dünyası (dâru'l-harb): Halkı müslüman olmayan ve müslümanlarla da hiçbir antlaşması bulunmayan yerler. Bu ayrımı, onlara tarihî olaylar empoze etmiştir. Yoksa şeriat onları bu hususta zorlamış değildir.
Böyle bir terimin (dâru'l-harb) kullanılması, müslümanlara, savaşın dışındayken, düşmanın malına, servetine el koyma veya onları yok etme yahut da kişisel hürriyetlerine ilişme gibi bir bahâne hiçbir zaman vermemektedir. Bazı câhillerin zannettiğinin aksine, bir yer dâru'l-harp olsa, orada barış içinde yaşayış sürdürülürken, kâfirlerin mal ve canlarına dokunulamaz; savaş şartlarındaki hususlar geçerli olmaz. Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, bu terimin kullanılması, yani insanların çeşitli kategorilere ayrılması, ortadaki gerçeklerden hiçbir şey değiştirmiyor, değiştirmez.
Tarihî olaylardan ve o zamanki gerçeklerden yola çıkarak müctehidlerin tasnif edip tanımladıkları şekilde; bugünkü dünyayı dâru'l-harb ve dâru'l-İslâm kavramlarıyla izah etmenin doğru olmayacağı kanaatini taşıyorum. Sözgelimi Türkiye'nin durumu, dâru'l-harb tanımına girdiği iddiâsı, bu değerlendirme ile ancak savaş şartlarında câiz olabilecek nice uygulamaların, sulh ve salâh ortamını bozacak ve bazı haramları helâl ilân edecek nice yanlışların ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktır. Safların net olmadığı, müslümanlarla İslâm düşmanlarının cephelere ayrılmadığı, savaş şartlarının tümüyle ortaya çıkmadığı yerlere dâru'l-harp denilmesi, bugünkü dünya için ve İslâm'ın genel tavrı açısından yanlış tavırlara sebep olabilecektir diye düşünüyorum. Unutmayalım ki, dâru’l-harb ve dâru’l-İslâm kavramları Kur’ânî kavramlar olmayıp, tarihî şartlardan dolayı müctehidlerin tasnifinden ibârettir ve bu konudaki fıkhî hükümler, o günkü dünya açısından doğru olsa bile, bugün için aynen uygulanmasında büyük sakıncalar olan ictihâdî, o zamanlara âit, beşerî yorumlardan ibârettir.
Kimileri bugün müslümanların yaşadığı tüm ülkeleri "dâru'l-harb/savaş yurdu" ilan edip ifrâta kaçarken; bazıları da bu memleketlerin "dâru'l-İslâm/İslâm yurdu" olduğunu tefrîtini gösteriyor. Ortadoğu ülkelerinin başındaki tâğutlar, kendi İslâm dışı yaşayış tarzlarını örtbas etmek ve halkı kandırmak için ülkelerinin yönetiminin şeriat olduğunu iddiâ edebiliyorlar. Bu tür ülkelerden biri için söylenmiş meşhur bir sözü hatırlatalım: "Suud'da şeriat olsaydı, önce kralın eli kesilirdi; çünkü en büyük hırsız odur." İş imkânı, mal emniyeti, sosyal güvence gibi alanlarda devlet, görevini yapmaz ve hırsızlığa giden yolları tıkamaz, hatta bu yolları bilinçsizce teşvik ederken, hangi ortamda yetiştiği, hangi şartların kurbanı olduğuna bakmaksızın, gariban biri, hırsızlık gibi bir suç işlediğinde âcilen en ağır biçimde cezâlandırılır. Şartlar tümüyle oluşmuşsa hırsızın elinin kesilmesi ancak İslâm Devletinde (eski tâbiriyle dâru'l-İslâm'da) mümkün olacağından,
HIRSIZLIK
- 421 -
kendi memleketlerini bu özellikte göstermeyi politikalarına uygun gören yöneticiler, bunun ispatı olsun diye, gariban halka bu ağır cezâlar vererek işe başlarlar. Ama aynı suçu daha büyük oranda resmî şemsiye altında işleyenler ödüllendirilir. Meselâ 1970'lerden sonra Pakistan'da üç-beş kez İslâm devleti ilân edilmiş, şeriat kurallarının geçerli olduğu yetkililerce açıklanmıştır. İslâmî muhâlefeti susturmak için ilân edilen şeriatın uygulanıyor gözükmesi için de işe küçük hırsızların elini kesmek, düzenin ve çevrenin kurbanı olarak zinâ eden halktan bir kadını cadde ortasında recmetmekle işe başlanır.
Kur'an'ın emrettiği inanç, ahlâk, eğitim, sosyal ve ekonomik imkânları temin etmek gibi devlete ait görevlerin hiçbirini Kur'an'ın istediği gibi yapmayan devlet, oluşturduğu bataklıklarda doğal olarak üreyen sinekleri öldürmeyi mârifet sayar. Tabii, şeriat cezâ demektir, İslâm insanların gözünü korkutmak demektir, câhiliyyyenin bozduğu insanın cezâsını zavallılara çektirmek demektir bu anlayışta ve bunların tavırlarını gözlemleyen kamuoyunda. Sonra kamuoyunda ve medyada bu uygulamalara karşı soğukluk ve eleştiriler oluşur, fatura, sorumlulara değil; İslâm'a kesilir; şeriat(!) tekrar rafa kaldırılır. İleride muhâlefeti ve halk isteğini başka yollarla engelleyemeyince ilân edilecek yeni bir şeriat devletine(!) kadar bu böyle sürer. Sonra rafa kaldırılan eski tas aynı hamamda farklı tellaklar tarafından kullanılmaya devam eder. Bu uygulamalar Batı tarafından İslâm'ı suçlama aracı olarak kullanıldığı gibi, halkının önemli bir oranı müslüman olan ülkelerin başındaki yöneticiler açısından da tâğutî yönetimlerin ne kadar insancıl, İslâm şeriatının da ne kadar acımasız ve çağdışı olduğunun ispatı olarak sunulur. Tâliban bu görüntüyü daha da abartılı hale getirmiş, İslâm düşmanı kanallar da bunları daha da abartarak dünya kamuoyuna sunma başarısını(!) göstermiştir.
Vatandaş küçük hırsızlarla, kapkaççılarla meşgul olur, onların cezâsını beklerken büyük hırsızlar malı götürür. "Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi yönetiyorlar." Ziya Paşa da, şöyle der: "Milyonla çalan mesned-i izzette serefrâz, / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir!" (Milyonla çalan onur tahtında yükselirken, birkaç kuruş çalan insanın yeri kürek mahkûmluğudur/zindandır.) Sivrisinek-bataklık örneğini unutmamak, esas hırsızlığın kökenini, kaynağını kurutmak gerek.
Bunun yanında, bazı insanlar basit ve ucuz eşyaların çalınmasını önemsiz bir şey olarak görür. Hatta bazen bu küçük aşırmalar şaka maskesiyle örtülür. Sahibi görürse "şaka" olduğu, görmezse adına hırsızlık denilemeyecek küçük bir aşırma olduğu değerlendirilir. Toplum da fazla tepki göstermez. Oysa Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Yumurta çalıp eli kesilen, ip çalıp eli kesilen hırsıza Allah lânet etsin.”1772 Çünkü hırsızlığın biri de birdir, bini de. "Hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki; ha altın çalmışsın, ha bir iğne." İçki tiryakiliği ve uyuşturucu bağımlığı da bir yudumla, bir gramla başlar, arkası gelir. Atasözünde ve aşağıda anlatılacak hikâyesinde denildiği gibi: "Hırsızlık bir yumurtadan başlar."
Hırsızlığın Günümüzdeki Bin Bir Çeşidi...
Adına hırsızlık denilmeyip başka ifâdelerle belirtilen değişik hırsızlıklar vardır. Bunların sayısı ve çeşidi her gün arttığından tümünü saymak mümkün
1772] Buhârî, Hudûd 13, 29; Müslim, Hudûd, 7, h. no: 1687; Nesâî, Sârik 1, h. no: 4844, 7, 65; İbn Mâce, Hudûd, 22, h. no: 2583
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözükmemektedir. Farklı hırsızlık çeşitlerini yukarıda genel hatlarıyla sayıp açıklamaya çalıştık. Ama "kim demiş memleket ilerlemiyor" diye? Bu konuda büyük gelişmeler kat ettiği rahatlıkla iddia edilebilir. O yüzden, diğer hırsızlık çeşitlerini özetle ve kısa yorumlarıyla burada ele alıp, yukarıdaki genel listeye ilâve yapmak gerekiyor. Teknolojinin yaygınlaşmasıyla hırsızlık çeşitlerinin artışı arasında doğru orantı vardır. Teknolojik âletler hem kolay çalınıyor, taklit ediliyor, sahteleri üretiliyor ve hem de çaldırıyor. Başka çalmalara aracılık ediyor. Ey teknoloji, sen nelere kaadirmişsin? Eskiden âdî hırsızlığın dışında hırâbe denilen yol kesicilik (eşkıyâlık) vardı, bir de nebbâşlık denilen mezar/ölü soygunculuğu. sonradan toplumun Batılılaşmaya başlamasından sonra bunlara ihtilâs veya tarrârlık denilen yankesicilik ilâve oldu. Şimdi ise, küçük hırsızlık içinde kapkaççılık, büyük hırsızlık içinde de hortumculuk ve banka boşaltma moda. Bilindiği gibi modalar da sık sık değişir. Akla hayale gelmedik yolsuzluklar, zimmet ve sûistimaller, görevi kötüye kullanmalar, kendisine emânet olarak bırakılan emânetten çalmalar, metreden, teraziden, gramajdan çalmalar, malzemeden çalmalar, müteahhitlikte demirden ve çimentodan çalmalar... İşten görevden kaytarma, yani zaman çalma gibi mal dışına da taşar bu hırsızlıklar. İşçisinin hak ettiği maaşı zamanında (teri kurumadan) ve tam olarak vermeyen, ya da sigorta primini ödemeyen, çok daha fazlasını hak ettiği halde, piyasayı veya asgarî ücreti örnek göstererek ihtiyacını karşılamayacak kadar az bir maaş veren kimse işçisinin, emekçisinin hakkını, parasını çalmış olmuyor mu? İşçi de verimli iş üretmeyerek, kontrol olmayınca işi rolantiye alarak patronunun kârını çalıyor. Çalınacak şey ve fırsat varsa, işyerinden başka şeyler çalıyor. Böyle patrona böyle işçi. O da aynı düzen(sizliğ)in çocuğu, yani patronunun kardeşi. Kardeş kardeşi kazıklar mı diyeceksiniz. Zaman 21. asır, yer de Türkiye ise, evet. Zaten artık halk öyle demiyor mu? "Bu devirde kardeşine bile güvenmeyeceksin arkadaş!"
Hırsızlık çeşitlerini saymak, hele günümüz Türkiye'si açısından, başarılması zor bir iş. Bunun tümüyle başarılamayacağı bilinciyle, biz bunlardan bazılarını saymaya çabalarken, kim bilir kaç çeşit hırsızlık çeşidi daha icat edileceğini tahmin etmenin mümkün olmadığını değerlendirerek aklımıza gelenleri ilâve edelim: Ülke soygun yerine dönmüş, arazi ve arsa soygunları artarken, hazine arazilerine el konulup binâ kondurulurken ormanlar ha bire talan edilir, halkın ekmeği çalınır, ekmeğin gramajı çalınır, süte su katan sütçü hileyle çalar, kalitesiz mal üreten kaliteden çalar. Vakit, nakitten kıymetlidir. Trafikte, kahvede, maçta, televizyon karşısında... insanların zamanları çalınır. Belediye otobüsü saatinde gelmediği, bilmem kaç dakika geciktiği için duraklardaki o kadar insanın vakitlerini çaldığını şoför düşünmez bile. Tabii, helâllık da dile(ye)mez. Sürücü, karşıdan gelen diğer sürücünün hakkını çalar, on saniye kazanmıştır, ama çalarak. Otobüste, dolmuşta iki kişilik yerin birbuçuk kişilik yerini kaplayan yolcu, yanına oturan vatandaşın hakkını gasbetmiş, yerini çalmış olmaktadır. Askerde şu kadar uzun süre askerlerin ömürlerinden çalınır, okulda zihin ve gönüllerinden. Sınavlarda bazı öğrencilerin çalışmalarının çalındığı, haklarının gasbedildiği olur, çalınan aslında gelecekleridir. İmam-Hatiplilerin hakları çalınır, kızların başörtüleri... Aslında bunlar sadece hırsızlığın görünen tarafıdır. Görünmeyen tarafları; tüm müslümanların, tüm halkın, tüm değerlerinin çalındığı...
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde birçok câmi, medrese ve tekke binası ve vakıf yeri, daha çok da gayri müslimlere satılmış, paralarının hesabı sorul(a)mamıştır.
HIRSIZLIK
- 423 -
"Onlar eskidendi, şimdi bu tür şeyler olmaz" diyenler etrafına atgözlüğüyle bakanlardır. Halkın yaptırdığı birçok İmam-Hatip Lisesi binası gasbedilerek farklı amaçlar için kullanılıyor. Câmi bahçelerinde halkın yaptırdığı Kur'an Kursu vb. yerler, hiç hakkı olmadığı halde Vakıflar Genel Müdürlüğünün malı olabiliyor. Şahıs arazisi olmadığı için hazine arazisi olduğu gerekçeyle kullanım hakkını, kiraya verme hakkını devlet kendinde görüp halkın yaptırdığı binaları resmen çalıyor. Zaten Vakıflar Genel Müdürlüğü, Osmanlı'dan, 500 seneden beri müslümanların hizmetine vakfedilmiş binlerce, on binlerce medrese, han, hamam, dükkân, işyeri, değişik bina ve arâziye el konulmuş, (ç)alınıp gasbedilerek oluşmuş. Bu paraların bir kısmıyla Vakıflar Bankası kurulmuş, diğer gelirler de devletin hazinesine havâle edilmiştir. Cemaatleri tarafından yapılacak yeni binalara el koymak için de Vakıflar Genel Müdürlüğü oluşturulmuştur. Yani, vakıflarla ilgili resmî kurum, sadece günümüzdeki câmi çevresindeki İslâm'a ve müslümanlara hizmet için vakıf olarak yapılmış binâlara değil; yüzlerce seneden bu yana çok değişik alanlarda Allah için vakfedilmiş binâ ve arâzileri vakfeden insanların ve onlardan yararlanan milyonların hakkını da çalmıştır. Bu tür gerçeklerden yola çıkarak düzene "hırsız düzen" diyenler mi suçludur, düzen mi? "Hırsız düzen" diyen, devlet sırrını ifşâ ettiği için mi suçlu kabul edilecektir? Artık, bunların sırları dökülmüş, gizler ortadan kalkmış, her şey alenî yapılmaya başlanmıştır. O yüzden yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına evin gerçek sahipleri artık müsaade etmemelidir.
Boş arâziler yağmalanıyor, hazine arazisi denilen, aslında tüm halka âit olan ve içinde garibin ve yetimin de hakkı bulunan arsalara gecekondular, apartmanlar, villalar, hatta fabrika ve üniversiteler kuruluyor. Ormanlar kesilip yakılarak, açılan yerlere fındık, çay fidesi dikilebiliyor, ya da bina oturtulabiliyor. Artık komşu komşudan emin değil; "bana nasıl zarar verir?" diye düşünüyor. Tarla veya bahçesinin toprağından çalabileceğini, tarla sınırını değiştirebileceğini düşünüyor, şüpheye düşüyor, ya da bu tür şeyler başına geliyor. "Allah nezdinde hıyânetin en büyüğü, iki arâzi veya ev komşusundan birinin, diğerine âit bir arşın toprağı kendi zimmetine geçirmesidir. Allah kıyâmet gününde, bu toprağın yedi katını, onun boynuna geçirir."1773 Eski insanımız karşısındaki komşunun güneşini çalmış olmamak için, evini karşı evden daha yüksek tutmaz, tek katlı komşu evinin karşısına iki kat çıkmayı "kendi arsamın üzerine, kendi paramla değil mi, yasak da olmadığına göre" demez, bu hakkı kendinde görmezdi. Şimdi bırakın böyle davranmayı, bunu duysalar komedi filmine alay edilsin diye "enâyinin biri" adıyla monte ederler. Güneşimizi çalanlar, oksijenimizi de, havamızı da çalıyor. Organize suç örgütü denilmese de çok sayıda meslek grubu, her biri ayrı bir yönüne hücum ederek insan sağlığını, beden ve ruh sağlığını çalıyor. Sağlığı düzelsin diye doktora gitmeye kalkıyor hasta, hastahane hiç gereği yokken üç-beş tahlil, bir de röntgen istiyor, bir de o çalıyor, yetmiyor bir de doktor, olmadı bir de ilaç firmaları. Her kurum, hırsızlık şebekesi olmuş. Hırsızı hırsıza şikâyet eden suçlu çıkacaktır. Hakkını ararken de soyulmayayım diye sineye çekiyor, o zaman da stres denilen çağdaş canavarın kucağına düşüyor.
Cumaları imamın elindeki ve dilindeki hutbeler çalınır. Vâizlerin dilleri çalınır. Hakkı ketmeden/gizleyen, kendisine emânet edilen din ilimlerini kendinde saklayıp ihânet etmiş, kutsal emâneti gasbetmiş bir çeşit hırsızdır. "... Âyetlerimi az bir
1773] Ahmed bin Hanbel, IV/140, 202, V/341, 344
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
para/ücret karşılığında satmayın. Sadece Ben'den korkun"1774 diyor Cenâb-ı Hak. Karşılığında dünyadaki tüm paraları, tüm dünyayı almış olsa da, Allah'ın âyetlerini ucuza satmıştır hakkı ketmeden, hakkı bâtıla âlet edip hakka bâtılı karıştıran bel'am. Rüşvet cinsinden aldığı bu para veya maaş, kendi cennetinin satış bedeli olmuştur. Hacca gidenlerin parasını üç-beş ay önce alıp bankaya yatırarak fâizini alan devlet ve Diyânet, aday hacıların parasından daha önemli olan sevaplarını çalarken, Suudi Arabistan, hacılardan toprak bastı vb. adıyla bu soyguna ortak olur.
Moda adlı bir maske takarak çok sayıda farklı iş alanı, sektör olmuş, yolunacak kaz veya kız arıyor. Genç erkeklerin hayâlarını, müslümanca yürüme hakkını çalmaya çıkan genç kız ve kadınlar da ava giderken avlanıyorlar. Yazık, eteklerinin yarısını kesip çalmışlar sokaktaki kızcağızların. Hiç mi acıma yok bu hırsızlarda nice kadının bluz ve tişörtlerinin altını bile kesip çalmışlar, göbekleri apâşikâr açıkta kalmış zavallıların. Ama durun, ben bu hırsızı tanıyorum; daha önce de bu kadınların başörtüsünü, iffet ve hayâsını çalan hırsız değil mi o?
Gönül hırsızı gençlerin karşı cinsin gönlünü çalması güzel hırsızlık olur mu bilmem, ama hırsızlık hırsızlıktır. Organ mafyası, çocukların ya da ölülerin organlarını çalmaktan çalıp pazarlamaktan çekinmez. Bundan daha fecîsi, çocukların fıtratları, hayâ ve iffetleri, iman ve âhiretleri çalınır. İnsanların onurları, hakları, özgürlükleri çalınır. Müslümanca yaşama hakları, sadece Allah'a kulluk yapma özgürlükleri çalınır. Hırsız demek eli uzun demek. Şimdiki hırsızlık kurumlaştığı için elleri o kadar uzun ki, ta Ankara'dan Hakkâri'nin köyüne uzanabiliyor, ta uzaydan filanın evine girebiliyor. Halkın cebine uzanan el, ondan daha fecîsi gönlüne ve kafasına uzanıp oraları boşaltmış, boş gönül ve kafayla hırsızlığı da, hırsızları da tanımak mümkün olmuyor. Halkın sevgisi, tepkisi, buğzu, sevdâsı, dâvâsı, umudu, ideali, hedefi, aklı, mantığı çalınmış, çalınıyor. İnsanımızın şarkısını ve türküsünü, sanatını ve edebiyatını, zevkini ve eğlencesini, örfünü ve edebini, okulunu ve câmisini, insanlığı ve müslümanlığı, kalemini ve dilini, dinini ve imanını, insanı insan yapan tüm değerlerini de çalmışlar, çalmaya devam ediyorlar. Bize "hırsız var!..." deme hakkını bile vermiyorlar. Bu hakkımızı da çalmışlar. "Hırsız var!" diye caddede bağırsak, herkes kaçar, cadde boşalır mı dersiniz? Niçin ve kimden kaçacak hırsızlar ki!? Âdî hırsız bile hırsızlığını kabul etmiyor, bin bir gerekçe ile yaptığını normal gösterip kendini temize çıkarmaya çalışıyor; dolaylı olarak hırsızlığa katılan ve yaptıklarının hırsızlık olduğunu aklından bile geçirmeyenler, bunların hırsızlık olduğunu nasıl anlayıp kabul edecek, hangi cezâ ile gözü korkutulacak ki, bundan vazgeçsin?
Çocukları Çalınan Ana-Babalar
Ana-babanın elinden çocuklarını, karıların kocalarını, kocaların karılarını çalmışlar. Seccâdelerini, evdeki Kur'an'larını çalmışlar, yerine televizyon denilen bir araç koymuşlar, onunla değiştirmişler hırsızlar. Huzur yuvaları olan/olması gereken evlerini, içindeki sevgiyi, aile bağını çalmışlar. Paraya o kadar çok değer vermeye başlamış ki çağdaş kapitalist müslüman halk, biriktirdiği parasını çalsalar oturduğu evini kandırarak elinden alsalar, her tarafı velveleye verir, ciyak ciyak bağırır feryad ü figan ederdi. Hırsızı tutsa parçalar, en azından parasını geri almak için her yolu denerdi. Paradan çok daha değerli başka şey yok nazarında
1774] 2/Bakara, 41
HIRSIZLIK
- 425 -
ki, başka şeyleri çalanlara "hırsız" bile d(iy)emiyor, direnmek aklına bile gelmiyor. Çocuklarını göz göre göre çaldılar, tepki bile vermiyor. Bir tavuk kadar bile olamıyor mağdur, rûhu ve beyni çalınmış vatandaş. Allah'ın emânetine tavuk kadar bile sahip çıkamıyor. Bir tavuk, yavru civcivine zarar verecek bir düşman, yavrusunu (ç)almaya kalksa, hayatını tehlikeye atarak atılır düşmanının üstüne. Ölümü göze alır da kaptırmaz yavrusunu hırsıza. Çağdaş ana-baba, yapamaz bu kadarını bile. Hiçbir hayvanın yapamayacağı vahşîliği yapar, çocuğunu düşmanının, hırsızın önüne kendi atar.
En sevdiği varlık olduğunu söylediği yavrusunu çalıyorlar. Kimler mi? Hırsızların kiminin adını koymak ya da dillendirmek bile zordur; resmî-gayri resmî nice kurumlar ve çevre deyip geçelim. Sokaklar, kanallar, gazeteler, kitaplar, partiler, topçular, popçular ve bu ortamı oluşturan, çetenin başı düzen. Hem de göz göre göre çalarlar çocukları, herkes de seyreder, hırsızları alkışlayanlar bile olur. Onların başına da benzer şey gelmiştir, ihtimal ki bu modern hırsızlar çalma operasyonlarından önce uyutmuş, uyuşturmuşlar insanları, doğru düşünemeyecek hale getirmişler.
Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: "Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!" Kendine ve çocuklarına sahip çıkmadığı içindi bütün bunlar. Çalmışlardı çocuklarını. Kimlerin çaldığını öğrenmiş, hırsızı da yakalamıştı. Ama “yakaladım” hırsızı derken, aslında kendi yakası hırsızın elindeydi, hırsız esas onu bırakmıyordu. Çünkü onu da çalmışlardı aynı hırsızlar daha önce. O yüzden sesini bile çıkaramıyordu. Sesini de çalmışlardı.
14 asır önceki Arap câhiliyesindeki kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler, bugünkü fâciayı görselerdi, bu suça ortak olanların yüzüne tükürürlerdi. Onlar sadece kız çocuklarını ve onların da yalnız dünyalarını gasbediyordu. Şimdiki modern toplum, Firavunların bile pabucunu dama atmış. Çocukların et ve kemiklerinden çok daha kıymetli olan dinini, imanını, hayâ ve iffetlerini, nâmus ve faziletlerini, âhiretlerini, topyekün onları insan yapan her şeylerini çalmışlardı. Korkak babalardı bu büyük soygunun suç ortağı. Elbette hırsızın kabahati vardı, büyüktü, ama ona yardımcı olanlar da onun gibi suçlu idi. Ülkedeki tüm soygunların sorumlusu tespit ve teşhis edilemezse, edilince hırsızlığa giden ve hırsızlara yol gösteren uzun eli bu işten kesilemezse, kısa zaman sonra "imdat!" diyenler bile kalmayacak, herkes ya hırsız ya da işbirlikçi olacak.
Düzen tarafından farklı yollarla teşvik edildiği de olur hırsızlığın: Memurlar, bu maaşla nasıl geçinir?" diye soranlara: "Benim memurum işini bilir" diye cevap vermişti bir başbakan. İşini bilmek, "hırsızlığın bir yolunu bulmak" anlamına geliyor bu topraklarda. "Yolunu bulmak" deyimi de "yoldan çıkmak" anlamında kullanılıyor artık. Kolay kolay "yola gelmez" Allah'a teslim ol(a)mayan bu insanlık. Yolunu bulmak için halkı yolmanın yolu, çoğunlukla yol yapımlarında rahat görülür. Yol inşaatlarının bittiği görülmez şehirlerde ve şehirlerarası yollarda. Yoldan yolunu bulmak hırsızlık için yol olmuştur, çünkü ihaleyi verenlerle alanlar aynı yolun yolcularıdır. Eskiden yolla ilgili hırsızlık, sadece "yol kesme" denilen eşkıyâlıktı. Şimdi hırsızlığın o kadar yolu var ki... Bu memleket, içinde yolsuzluk bol olduğu için yolsuzdur. Sadece "yol" kelimesiyle Türkçeye yerleşen yolsuzluk çeşitlerini bir çırpıda sayınca ne kadar farklı hırsızlıklar olduğu gözükmüyor mu?
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yolların bir de dönülecek köşeleri vardır, dönenin dört köşe olması için. "Köşeyi dönme" de hırsızlık gibi kolay bir yoldan zengin olma demektir ve kahraman Türk gençlerinin önemli bir kesiminin gönlünde yatan aslandır, hayâli süsleyen dilberdir "köşeyi dönme." Allah'ın dosdoğru yolunu terkedip yoldan çıkanların yollarının sonunun ne olacağı Kur'an'da belirtilir, ama hırsızlığın Kur'an'da belirtilen caydırıcı cezâsı uygulanacak olsaydı, bu insanlar dönüşü olmayan yolun sonuna gelmezden önce kurtulabilirdi. Onun için Hak yolda olan müslümanlara büyük görev düşmektedir.
Hırsızların dilinde çok daha zenginleşen, hepsi hırsızlığın farklı bir sanat ve hünerinin sergilendiğini vurgulayan argo sözler vardır. Birkaçını sayalım: Anaforlamak, araklamak, aşırmak, aşıremento etmek, bomba patlatmak, cebellezî etmek, gelberi etmek, hasıra sarmak, hasır etmek, hortumlamak, kaldırmak, kaparoz etmek, kerizlemek, omuzlamak, panduflamak, sırıklamak, taramak, tavlamak, tırtıklamak, tokatlamak, tüydürmek, üçkâğıt açmak, yolmak, yolunu bulmak, yürütmek, zula etmek... Bazı kelime ve deyimlerin de anlamı hırsızlığı dolaylı yoldan teşvik edecek şekilde değişmiştir: Açıkgözlük, uyanıklık, yolunu bulmak, işin raconu, keriz olmamak, saflığı bırakmak, enâyileşmemek gibi nice kelime ve deyim, kimi insanın dilinde hırsızlık vb. sahtekârlık için kullanılır olmuştur.
Beyni ve gönlü soyguna uğramış halk da bu soygun için gerekçeler üreten deyimler üretir ya da üretilmiş bu deyim sakızlarıyla desteğini sürdürür. Biraz da imrenerek şöyle der: "Parayı domuzun boğazına takmışlar da, 'Domuz ağa' diye çağırmışlar." Ağalık özendirilir tv. dizilerinde, onun da gönlünde ağalık yatmaktadır ne yapsın? Hırsızlık yüz karası mıdır?: "Akçesi ak olanın bakma yüzü karasına." diye cevap verir atasözü. Zengine gıpta ile bakan ve fakirliğin sebebi olarak yanlış şekilde mahkûm ettiği kadere sitemlere eder ve zenginliğe dil uzatmazken onun için "fakir adam, hazır şeytan"dır. Çünkü "para insanı ipten kurtarır." Ahlâk da karın doyurmaz. "Fakirliğin gözü körü olsun!" diye bedduâ eder, çünkü onun için zenginlik azgınlık demek değildir, ama "parasızlık, adama her şey yaptırır." "Parayı veren düdüğü çalar"; parayı vermeyen de düdüğü hırsızlayıp çalar. Kapitalistleşen halkın anlayışında, parası olmayanın konuşma hakkı bile yoktur; "paran kadar konuş" denilir. İnsanların kıymeti inancına ve davranışlarına göre değildir; insanın kıymetini cebindeki parası belirler; kıymeti bilinmeyen veya önemsenmeyen kişi için "kaç paralık adam?" diye olumsuz cevap istenerek sorulur. İnsanın yüreği ve ciğeri bile kasap vitrinlerindeki gibi parayla değerlendirilir: "ciğeri beş para etmeyen adam"lar vardır. Netice olarak muhâtaplara da kendisini örnek almaları için tavsiyelerde bulunulur: O yüzden uyanık olmak lâzımdır: "Kazın geleceği yerden tavuk esirgenmemelidir", "kaşıkla yedirip sapıyla göz çıkarmak" açıkgözlüğün belgesidir. Ama "minâreyi çalanın kılıfını hazırlaması" lâzımdır. Bunun için "saman altından su yürütmek" gerektiği örneklerle öğütlenir. Çağdaş felsefe ve slogan: "Aldanma aldat, yoksa zehrolur bu tatlı hayat" şeklindedir. Vatan yanıp tutuşur, cehennemin ateşinin dehşetli alevi buradaki gören gözlere bile ulaşırken; vatandaş gönlünü çalan tek sevgilisinin gündüz hayâlini, gece rüyâsını görür: "Ah bir zengin olsam..." Cennetin önemi ve nasıl gidileceği mi, dedin? "Sen daha oralarda mısın? Geç onları kardeşim... Zaten sizin yüzünüzden bizi Avrupa Birliğine almakta nazlanıyorlar, bize Avrupa trenini kaçırtma!"
HIRSIZLIK
- 427 -
70 milyonluk ülkede bir çekilişte 36 milyon adet milli piyango bileti satılıyor. Kim demiş "müslüman mahallesinde salyongoz satılmaz!" diye. Millî takım kadar, millî marş gibi millî olan piyangoya, diğer şans oyunları adı verilen kumar çeşitlerini ilâve edin ve halkın hırs ve hayallerini sömürüp paraya çeviren kumarbaz devlete mi, geçimden başka bir şey düşünemez hale getirilip inanç ve ahlâkî değerlerden soyutlanan kurban garibana mı daha çok kızmak gerektiğine karar verin. "Müslümanlık, haram, imtihan, cennet-cehennem mi?" Onlar da ne demek? Kaç para eder? Mâsum ve mübârek atlar da âlet edilir kumar adlı soygunlara. At yarışlarına her hafta yatırılan umutların, paraların, mutlulukların hesabını kim tutabilir? Toto, loto, sayısal, kazı kazan gibi cadı kazanlarına her ay yenileri ilâve edilmeye çalışılır. Televizyon kanalları da soyguna "yarışma" ve "para dağıtıyoruz" maskesi takarak, halktan (ç)alıyor değil, ona veriyor görüntüsünü sihirli kutu sâyesinde gözünü boyadığı halka hizmet adıyla katılır. Halka hizmettir, hizmette sınır ve sinir yoktur. Hatta halka hizmet hakka hizmettir, aynen vergilendirilmiş her türlü haram paranın kutsal olduğu gibi, soyguncu devlete itaatin ibâdet olduğu gibi; hutbelerde duymadınız mı yoksa? Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinde her yıl tekrarlanarak okutulan konuyu da mı unuttunuz?
Altındaki koltuktan, elindeki yetkiden dolayı muhâtaplarının kendinde itiraz etme cesâreti göremeyeceğini bildiğinden kendi çıkarları doğrultusunda makbuz satmak, dâvetiye veya bilet satışında bulunmak, yardım almak... da Türkiye usûlü değişik rüşvet ve soygun çeşitlerindendir. Okullara kayıt yaptırmak için mecbûrî bağış, ya da emniyete işi düşen birinin zorakî yardımları gibi.
İnsanların haklarını gasbetmek hırsızlık olur da Hakk'ın hakkını çiğnemek hırsızlık olmaz mı? Arada namazı terketmek, namaz hırsızlığı, İlâhî hukuka tecâvüz olduğu değerlendirilebilir. Namazın rükûn ve şartlarını eksik bırakmaya Peygamberimiz (s.a.s.) "namazdan hırsızlık"1775 der. Zekâtını vermeyen, ya da eksik veren her zengin hırsızdır; belli bir kısmını fakirlere, mahrûmiyet içindekilere ve isteyen gariplere ulaştırması için Allah'ın, kendisine emânet olarak verdiği, fakirin hakkı olan1776 mal ve parayı hak sahiplerine vermediği için hırsızdır. Hatta fakir halkı nasıl kandırıp etkileyerek ihtiyacı olmadığı halde mal almaya mecbur etmesi de ayrı bir hırsızlık kabul edilebilir. Malın fiyatlarıyla istedikleri gibi oynayarak, fâhiş fiyat biçerek, yüksek kazanç için her yolu deneyerek insanların paralarını kapmak, kapitalist düzenlerde uyanıklılık ve akıllılık kabul edilse de, İslâmî ve insanî açıdan değişik bir hırsızlık çeşidi olduğu söylenebilir. Reklâm, çirkin pazarlama, süpermarket hileleri... modern hırsızlık çeşitlerindendir. Fıkradaki "baba hırsız tuttum" diyen insan gibi, aslında hırsız fakirin yakasını yakalamış, onu bir türlü bırakmamaktadır. Fakir halk, hırsızsıza para kaptırmadan yapamamaktadır. En tehlikeli hırsız da dost görünümüyle, yaptığını hizmet diye sunarak yapan hırsız değil midir?
Kur'an'da farklı bir hırsızlık çeşidinin "başkasının konuştuğunu gizlice dinleme" mânâsında "istirâku's-sem'a" olduğu belirtilir.1777 Bu tür hırsızlığın en yaygınını devletin istihbârât kurumları yapmaktadır. Halktan aldığı vergilerle halka hizmet etmesi ve onu koruması gereken devletin halkın haberleşme özgürlüğüne
1775] Dârimî, Salât 78
1776] 51/Zâriyât, 19; 70/Meâric, 25
1777] 15/Hıcr, 18
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bile saldırması, adına ne denilirse denilsin bir çeşit hırsızlıktır. Telefonların dinlenme endişesi, insanı ne kadar tedirgin etmekte, her gittiği yerde "big brother" tarafından potansiyel düşman kabul edilerek izlendiği, tâkip edildiği korkusu, kişinin psikolojisini de olumsuz etkileyip zaten iyice azalmış moral ve huzurunu çalmaktadır. Devletin, silâhlı güçlerin de yönlendirmesiyle iletişim araçları, internet erişimi, telekomünikasyon gibi hassas konularda siyonist yahûdi firmalarına işi ihâle etmesi, İsrail'le, onun istihbârât teşkilatı Mossad'la işbirliği yapmada sakınca görmemesi, uluslararası boyutta ve tüm halkın haberleşme özgürlüğüne darbe vurarak bu kulak hırsızlığını gerçekleştirmektedir.
Arap dilinde "kaçamak bakış" anlamında "bakış hırsızlığı" (müsârakatu'n-nazar) denilmesi de üzerinde düşünülmesi gereken farklı bir hırsızlıktır. Bu, haram bakışlardan röntgenciliğe, gizliyi araştırmaya yönelik tecessüse kadar uzanan bir göz hırsızlığıdır. Artık bu tür göz hırsızlığı, uydular kullanılarak başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerce ve bütün dünya insanlarını kapsayacak şekilde yapılmaktadır. Arap Edebiyatında ve oradan ithalle (eski) Türk Edebiyatında bir şâirin başkasının şiirini kendisininmiş gibi ifâde etmesine sirkat, yani hırsızlık, özel ifâdesiyle intihâl tâbir edilmesi, korunması gereken telif eserlerin de hırsızlığa âlet olacağını gösteriyor. Bu işi ilkel biçimde ve minâreyi (pardon! Batıdan çalınıp aşırıldığı için çan kulesini) çalarken kılıfını hazırlamadan, acemice yapanlardan birinin, Kemal Alemdar örneğinde olduğu gibi, en etkili kurumlardan biri olan İstanbul Üniversitesi'ne rektör olması, düzende her çeşit hırsızın ödüllendirildiğinin bir örneğidir. Bir yerlerden tercüme edilerek çalınmış ya da bazı kitaplardan kopye edilmiş nice doktora ve doçentlik tezleri vardır. Telif eseri hırsızlığının modern şekilleri, teknolojinin de yardımıyla hızla çoğalmakta ve yaygınlaşmaktadır. Korsan kitap, korsan kaset ve korsan CD bunların şimdiki öne çıkan örneklerindendir. Neyin korsanı yok ki?! Tekstil ürünleri, ayakkabı ve elektronik âletlerde, meşhur markaların hemen korsanı/taklidi piyasaya sürülür. Korsan baskı, korsan taksi, korsan dolmuş... Gülün bile korsanı, yani sahtesi, naylonu var. Gerçi, korsanı tespit etmek için önce gerçeğini ve ona gerçeklik, yasallık veren yapıyı, otoriteyi de, onun korsan olup olmadığını da masaya yatırmak gerekir.
Korsan, aslında tümüyle hırsızlıkla ilgili bir ifâde. Denizde haydutluk, soygunculuk yapan kimseye, deniz hayduduna, İtalyanca'dan dilimize ve dünya dillerine geçmiş şekliyle korsan denilirdi. Modern çağla birlikte, korsanlık denizden havaya ve karaya sıçradı. Uçakların ulaşımda kullanılmasından kısa süre sonra "hava korsanları" görülmeye başlandı. Yolcu uçağını, mürettebâtı ve yolcularıyla birlikte rehin alıp isteklerini yerine getirtmeye çalışan kimseler çıktı. "Uçak kaçırma" bir zamanlar neredeyse moda ve oyun olmaya başladığı için havaalanlarında yüksek derecede tedbirler alındı. Korsanlık kara'da da hükmünü hem de daha çok sürdürmeye başladı. Korsan, başkalarının hakkını zor kullanarak alan ve böylece zenginleşen kimse anlamı kazandı. Son dönemlerde de, izinsiz olarak kullanılan veya yapılan uygunsuz şeyler için kullanılmaya başlandı. "Korsan yayın, korsan kitap" gibi.
Hırsızlık, soygun, çalma-çırpma, yolsuzluk gibi kelimeler geçince akıllarına sadece para ve mal gelen insan, bu maddî araçlardan daha önemli şeylerin varlığını kabul etmiyor olmalı. Esas soygun, daha büyük değerler üzerinde olmaktadır. Üzülecek taraflardan biri, para hırsızlığının günah ve kötülüğünü önemseyen
HIRSIZLIK
- 429 -
müslümanların büyük hırsızlığı farketmemesidir. Bu suç, hırsızlık suçundan daha hafif olmasa gerekir.
En büyük hırsız şeytan ve onun kardeşleri durumundaki yardımcılarıdır. Hırsızlığın en büyüğü cennet hırsızlığıdır, âhiret hırsızlığıdır. Yani iman hırsızlığı, nâmus hırsızlığı, ahlâk hırsızlığı. Çünkü insan için bunların değeri paradan çok daha büyüktür. Bir insanı imansız bırakmanın zararı, parasız bırakmaktan çok daha büyüktür. İnsanın gönlüne ve kafasına âit olanı çalmak, cebine ve midesine âit olanı çalmaktan çok daha fecîdir. İnsanın cennetini çalmaktan daha büyük hırsızlık olabilir mi? Firavun düzenleri, halkı soyarak zenginleşen Karun gibi sömürücüleri ortaya çıkarıp topluma sunmakla kalmaz, düzenin kendisi ve bağlı tüm kurumları insanlara en büyük zulmü yaparak onların Hak dine gereği gibi inanıp Allah'ın hükmüne uygun yaşama haklarını ellerinden alır, yani Allah'ın verdiği bu hakkı onlardan çalar. Hak Dini ölçü kabul etmeyen, hatta değişik şekilde (irticâ adıyla vb. resmî takıyye ile) İslâm'la savaşan tâğûtî düzen ve devletlerin resmî kurumlarında bilinçli-bilinçsiz çalışan bu tür hırsız veya hırsızın koruyucusu konumundaki kimselerin, medyanın ve halk arasında etkin konumu olanların bu hırsızlıkta altın madalyayı hak ettiklerini kabul etmek gerekiyor. Bu "hak etme" ile dünyada bu hırsızlara resmî makamların verdikleri ödülleri, hırsızların halkın gözünde saygın yer etmelerini kast etmiyorum; cehennemde ateşle kızartılmış bu altın madalyaların dağlaması için göğüslerine takılacağını kast ediyorum. "Ey iman edenler! (Biliniz ki,) hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yoldan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azâbı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denir ki): 'İşte bu, kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın."1778 Bu âyetlerde insanları hak adına aldatan din adamları, öğretmen ve benzeri sorumluların insanların doğuştan getirdikleri fıtratlarını bozup Allah'ın yolundan saptırdıkları ve ahlâksızlaştırıldığının cezâsı izah ediliyor. Aldıkları rüşvet (kabilinden maaş), ya değişik dünya menfaatlerinden dolayı (aslında cehennemin bedeli olarak çok az bir karşılıktır) bildikleri hakkı gizlemeleri ya da tahrif etmeleri vurgulanıyor. Ayrıca zekâtını vermeyenlerin âhiretteki durumu anlatılıyor. Halkı sömüren haksız kazanç sahiplerinin cezâlarının, suçları oranında büyük olacağı belirtiliyor.
"Muhakkak insanlara öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi eline geçirdiği malı helâlden mi, yoksa haramdan mı kazandığını düşünmeyecektir." 1779
İnsan, sadece kendini değil; ehlini, sorumluluğu altında bulunanları ve özellikle çocuklarını da ateşten korumakla görevli ve sorumludur. "Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi/âilenizi, katı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun..."1780 Çocuklarını her yaşta gerekli terbiye ve eğitimle yetiştirme gayretinde olmayan ebeveyn, çocuklarına karşı yaptığı bu ihânetin cezâsından kurtulamayacaktır. Hırsızların eğer çocukken aldıkları terbiye bozukluğu varsa, dünyada değilse bile âhirette bu suçun müsebbibi olarak onu güzel terbiye etmeyen başta ana-baba, sonra eğitimciler ve devlet yetkilileri sorumlu olacaktır. Hırsızların çoğu, ana-babanın,
1778] 9/Tevbe, 34-35
1779] Buhârî, Büyû' 35; Nesâî, Büyû' B. 2, h. no: 4432
1780] 66/Tahrîm, 6
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çevrenin, düzenin kurbanıdır. Suçludurlar, ama suçlarında yalnız değildirler. Tabii, bu, hırsızlığı ma’zur göstermez, onun hırsızlığına mâzeret olamaz. Büluğ yaşına gelmiş aklı başında bir kimse, hangi terbiye alırsa alsın, hangi çevrede yaşarsa yaşasın, büyük günahlardan sakınabilir. Sakınmıyorsa suçludur, cezâsını çekmelidir.
Dili Koparılan Anne
Meşhur bir hikâyedir: Sokakta gezmeye yeni başlayan küçük çocuk bir gün anasına bir yumurta getirir. Şefkat ve sevgisi mantığına gâlip gelen ana da çocuğunu hemen bağrına basar ve: "Açıkgöz oğlum, şimdiden bana bakmaya başladı" diyerek çocuğunu alnından öper. Çocuk belirli bir zaman sonra bir tavuk getirir. Anası yine sevinir. Sonra bir keçi getiren çocuk, daha sonra inek, deve getirmeye başlar. Derken çocuk çevrenin kabadayısı olur. Ve bir gün cinâyet işler.
Yakalanan katil idama mahkûm edilir. Mahkeme salonunda bunu duyan ana feryat eder, ağlar, sızlar, fakat nâfile! Hâkim delikanlıya sorar: "Artık bu son gidiştir, bir söyleyeceğin var mı?" Delikanlı: "Bir dileğim var. O da, son günümde anamın dilini öpmektir. Müsâade ederseniz anamın dilinden öpeyim" diye ısrar eder. Dileği kabul olunur. Anasını kucaklayan eşkiyâ, iki dişleri arasına aldığı anasının dilini öyle ısırır ki, nihâyet dilin, ucu "pat!" diye yere düşer. Anasının feryâdı üzerine yetişenler: "Utanmaz! İşlediğin bunca cinâyet ve ihânet yetişmiyormuş gibi şimdi de ananın dilini mi kopardın?" diye bağırırlar. Mahkûm şöyle cevap verir: "Susun. Haksız yere konuşmayın. Ben fenâ bir şey yapmadım!"
Etraftakiler daha çok kızar ve mahkûmu parçalamak isterler. Mahkûm ise isyan edercesine bağırır: "Bu yaptığım suç değildir! Belki hayatımda en isâbetli bir iş varsa, o da budur." "Neler saçmalıyorsun? İyice delirdin artık!" diyenlere o da şunu anlatır:
"Ben çocukken ilk defa komşunun kümesinden yumurta çalıp getirdiğimde anam nereden çaldığımı sormadan 'açıkgöz oğlum, bana şimdiden bakmaya başladı' diyerek beni teşvik etti. Aldığım cesâretle ben işi büyüttüm. Tavuk, keçi, inek çalmaya başladım. Anam beni teşvik ettiğinden artık çevrenin kabadayısı oldum. Şu anda idamlık suçların fâili oluşumun sebebi bu anamdır. O, vaktiyle dilini kullansaydı, beni teşvik edeceğine; azarlayıp korkutsaydı, ben bu hale düşmezdim. Onun için anam cezâsını diliyle çekti. Ben de en hayırlı işi yapmış oldum."
Böyle analar var mı, bilinmez; ama bu analığı hayrına yapan devlet ana başta olmak üzere çok analar var. Sahipsiz çocukların çalınması ve çalması haktır / Müslüman! Sen analık-babalık yaparsan bu soygun duracaktır.
"Hırsızlık bir yumurtadan başlar." (Atasözü)
"Dünyada en meş'um hırsız başkalarının refah ve saâdetini, ebedî ödül ve cennetini çalan adamdır."
"Milyonla çalan mesned-i izzette serefrâz, / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir!" (Ziya Paşa)
"Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi yönetiyorlar."
"Merd-i kıptî şecâatin arzederken sirkatin söyler imiş." (Çingene, cesâret ve yiğitliğini anlatırken hırsızlığından bahseder.)
HIRSIZLIK
- 431 -
"Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş ilhâm eder kubhun / Şecâat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler." (Râgıp Paşa)
"Hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki; ha altın çalmışsın, ha bir iğne."
"İnsan kesesini kafasının içine boşalttığı takdirde onu ondan kimse çalamaz."
"İnsanlarda zenginlik hırs ve tamahı olduğu müddetçe dolandırıcılar aç kalmaz."
"Zaman, o hırsızların en belâlısı, çalmış güzelin nesi var, nesi yoksa."
"Hırsız evden olunca öküzü bacadan çalar." (Atasözü)
"Hırsız evden olursa bulunması müşkül olur." (Atasözü)
"Hırsız anahtar istemez." (Atasözü)
"Hırsıza kapı, kilit olmaz." (Atasözü)
"Hırsız hırsıza yoldaştır." (Atasözü)
"Hırsıza beylerin borcu var." (Atasözü)
"Hırsıza ip, mücrime zindan gerek." (Atasözü)
"Hırsıza iş ısmarlamak, köpeğe peynir tulumu ısmarlamaktır." (Atasözü)
"Hırsızı evine kadar kovalamalı." (Atasözü)
"Hırsızın azgınlığı, subaşının (polisin) ihmâlindendir." (Atasözü)
"Hırsızın çoğalması, subaşının (polisin) başı altındandır." (Atasözü)
"Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır." (Atasözü)
"Dolandırıcıya mal kaptırmış gibi telâş eder." (Atasözü)
"Uğrudan (hırsızdan) kalanı falcı aparır." (Atasözü)
"Kurdun kurdu tanıdığı gibi, hırsız da hırsızı tanır."
"Hırsızın da malını çalan bulunur."
"Cebi delik yolcu, hırsızın yüzüne şarkı söyler."
- 432 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hırsızlık Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
1. Kur'ân-ı Kerim'de, Hırsızlık Anlamına Gelen "Sirkat" ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 5/Mâide, 38, 38; 12/Yûsuf, 70, 73, 77, 77, 81; 15/Hıcr, 18; 60/Mümtehıne, 12.
2. Hırsızlık Konusu:
3. Hırsızlıkla Mala Sahip Olmak: 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29-31.
4. Hırsızlığın Cezâsı: 5/Mâide, 38.
5. Hırsızlığın Tevbesi: 5/Mâide, 39.
6. C- Gasp (Zorla Almak): 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29-31.
7. Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
8. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. c. 17, s. 384-396
9. Muhammed Ali Sâbûnî, Şamil Y., c. 1, s. 480-494
10. İslâm Cezâ Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, İhya Y., c. 3, s. 439-477
11. İslâm Cezâ Hukuku ve İnsanî Esasları, Cevat Akşit, İst. 1987, 2. baskı
12. Eski Devirlerde ve İslâm'da Hırsızlık Suçu, Naci Şensoy, Muammer Raşit Seviğ'e Armağan, İst. 56
13. El-Ahkâmu's-Sultâniye, İmam Ebû'l-Hasan Mâverdî, Terc. Ali Şafak, Bedir Y. 256-258
14. Kur'an'ın Temel Konuları, Muhsin Demirci, İFAV Y., s. 287-289
15. Kur'an'ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y., s. 301-304
16. Kur'an'a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y., s. 192-201
17. Emanet ve Ehliyet, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 2, s. 126-136
18. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhaylî, Terc. (Heyet -Hamdi Arslan-), Risâle Y., c. 7, s. 387-428
19. İbn Âbidin, (Reddü'l-Muhtar ale'd-Dürri'l-Muhtar), İbn Âbidin, Terc. Ahmed Dâvudoğlu, Şamil Y., c. 8, s. 315-368
20. Fetâvâ-yı Hindiyye, Heyet, Terc. Mustafa Efe, Akçağ Y. c. 4, s. 83-133
21. Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y., 3, s. 261-304
22. İslâm Fıkhı veHukuku, Ali Fikri Yavuz, İrfan Y., s. 129-132
23. Yitirilmiş Emniyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 323-364
24. Kur'an'da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y., s. 132-133
25. İslâm Cezâ Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y. s. 25-26
26. Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 489-494
27. Lukata ve Define, Feyzi N. Feyzioğlu, İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi Dergisi sayı: 1-4, İst. 1954
28. İslâm Hukukunda Bulunmuş Mal ve çocuk, Saffet Köse, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İst. 1988
29. Fakirlik Problemi Karşısında İslâm, Yusuf el-Kardavî, Nur Y.
30. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
31. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
32. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
33. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
34. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
35. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
36. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
37. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
38. Sosyal Siyaset Açısından İslâm'da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
39. Ekonomik adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
40. Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
41. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
42. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
HIRSIZLIK
- 433 -
43. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
44. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Birleşim Y.
45. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
46. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
47. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
48. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.

HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 435 -
Kavram no 73
Ahlâkî Kavramlar 13
Haramlar 11
Bk. Haram-Helâl; İsyan-İtaat; Hüküm-Hâkimiyet
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
• Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Şahıs: Hızır; Kimliği ve Şahsiyeti
• Tasavvuf ve Halk İnançlarında Hızır
• Kur’ân-ı Kerim’de Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Şahıs (Hızır)
• Hadis-i Şeriflerde Hızır
• Mûsâ-Hızır Kıssasından Alınacak Ders ve İbretler
• Hıdrellez
• Âb-ı Hayat
• Hızır ve Bâtıl İnançlar, Hurâfeler
“Mûsâ, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmaya yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti. (60)
İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını unutmuşlardı, balık bir delikten kayıp denizi boyladı. (61)
Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ, yanındaki gence: "Azığımızı çıkar, and olsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük" dedi. (62)
O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi. (63)
Mûsâ: "İstediğimiz zaten buydu" dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler. (64)
Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular. (65)
Mûsâ ona: "Sana öğretileni bana hayra götüren bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim?" dedi. (66)
O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi. (67-68)
Mûsâ: "İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiçbir işte baş kaldırmayacağım" dedi. (69)
O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi. (70)
Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Mûsâ: "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi. (71)
Mûsâ'ya: "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi. (72)
Mûsâ: "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma" dedi. (73)
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen onu öldürdü. Mûsâ: "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi. (74)
O: "Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi. (75)
Mûsâ: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın" dedi. (76)
Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler, Mûsâ'nın arkadaşı onu doğrultuverdi; Mûsâ: "Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" dedi. (77)
O şöyle söyledi: "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım" (78)
"Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı." (79)
"Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korkmuştuk. (80)
Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik." (81)
"Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur." (82) 1781
Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Şahıs: Hızır; Kimliği ve Şahsiyeti
Kehf sûresinin 60-82. âyetlerinde kıssası anlatılan kişinin Hızır olduğu müfessir ve âlimlerinin ekserisine göre kabul edilir. Hızır: Hz. Mûsâ döneminde yaşamış ve peygamber olması kuvvetle muhtemel, hikmet ve ilim sahibi ve Allah’ın rahmetine muhâtap bir şahsiyettir.
Kur'ân-ı Kerîm'de, Hızır’ın (a.s.) isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf Sûresi'nin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ ile ilgili kıssadan "Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul..."1782 diye sözü edilen şahsın Hızır (a.s.) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bizzat Peygamber Efendimizden gelen sahîh hadislerde bu şahsın Hızır olduğu açıkça belirtilmiştir. 1783
Bu rivâyetlere göre bir gün Hz. Mûsâ İsrâil oğulları arasında vaaz ederken ona kendisinden daha hikmet ve ilim sahibi kimsenin olup olmadığı sorulmuştu. Hz. Musâ: "Hayır, yoktur!" diye cevap verince Cenâb-ı Hak bir vahiyle Hz. Mûsâ'yâ Mecme'u'l-Bahreyn'de (iki denizin kavuşum yerinde) kullarından sâlih bir kul olan el-Hadır (Hızır)'ın kendisinden daha âlim olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ hizmetinde bulunan genç bir delikanlı ile Hızır'ı bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıktı. İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, yolculukta yemek üzere azık olarak yanlarına aldıkları balıklarını unutmuşlardı ve balık bir
1781] 18/Kehf, 60-82
1782] 18/Kehf, 65
1783] bk. Buhârî, İlm 16, 44, Tefsîru'l-Kur'ân, Tefsîru Sûrati'l-Kehf 2-4; Müslim, Fedâil 170-174
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 437 -
delikten kayıp denizi boylamıştı. Hz. Mûsâ oradan bir süre uzaklaştıktan sonra yemek için delikanlıdan balığı çıkarmasını istediği zaman balığın denize dalıp kaybolduğunu farkettiler. Hz. Mûsâ'nın Hızır'ı bulmasının alâmeti, bu balığın kaybolması olduğundan derhal oraya geri döndüler ve orada Hızır’ı (a.s.) buldular. Bundan sonra Hz. Mûsâ'nın Hızır ile Kehf Sûresi 66-82. âyetlerinde anlatılan yolculuğu başladı.
Hz. Mûsâ'nın yolculuğunda azık olarak taşıdığı balığın Mecme'u'l-Bahreyn'de denize dalıp kaybolması, bazı rivâyetlerde ve çeşitli İslâm milletlerinin folklorunda, bu arada Türk folklorunda da bu suyun âb-ı hayat olduğu, ölüleri bile canlandıran, içenleri ölümsüzleştiren bir hayat iksiri olduğu şeklinde izah olunmuş, burada balığın canlanıp denize dalması meselesinde bir peygamberin hayatının ve Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin söz konusu olduğu unutulmuştur. Buna bağlı olarak, Mecme'u'l-Bahreyn bölgesinde yaşayan birisi olarak Hızır’a (a.s.) da ölümsüzlük isnâd edilmiş ve kendisine beşer üstü güçler ve yetkiler verilmiştir.
Hızır aleyhisselâma verilen ilmin mahiyetini anlayabilmek için Mûsâ (a.s.) ile olan yolculuğunu Kur'ân-ı Kerîm kısaca şöyle anlatır: Hızır (a.s.), yolculukta karşılaşacakları olaylara Mûsâ peygamberin sabredemeyeceğini kendisine hatırlatmış ve O'ndan sabır için söz almıştır.1784 Önce deniz sahilinde, yolculuk için bir gemiye binmişlerdi. Hızır (a.s.) bir balta ile gemiyi delince kaptan tamir için geri dönmek zorunda kalmıştır. Mûsâ (a.s.) sabredemeyip şöyle demiştir: "Gemiyi, yolcularını boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın."1785 Yolculuğun sonunda, ilk bakışta görünmeyen ve perde arkası bilgi niteliğindeki sebebi Hızır (a.s.) şöyle belirtir: "O, deldiğim gemi, denizde çalışan birkaç yoksulundu. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü gemi yolculuğa devam ederse, ileride her sağlam gemiye el koyan bir kral (deniz korsanları) vardır."1786 Yolculuk sırasında, diğer çocuklarla oynamakta olan bir çocuğu öldürdü. Mûsâ (a.s.): "Kısas olmadan, masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu çok kötü bir iş yaptım, dedi."1787 Küçük çocuğun bu erken yaşta vefat ettirilme sebebi Hızır (a.s.) tarafından şöyle açıklandı: "Öldürdüğüm erkek çocuğa gelince; onun anne ve babası mü'min kimselerdi. İleride onları isyan ve inkâra sürüklemesinden korktuk istedik ki, Rableri bu ölen çocuk yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin."1788 Burada Cenâbı Hak'kın, anne-babanın hayırlı kimseler olması sebebiyle, ileride kendilerini üzecek, büyük sıkıntılara sokacak bir çocuğu erken yaşta vefat ettirip, onun yerine daha hayırlı bir evlâdın verilmesinin, gerçekte o aile için " hayır" olduğuna işaret ediliyor.
Yolculuğun üçüncü merhalesi Kur'an'da şöyle anlatılır: "Mûsâ ve sâlih kul yollarına devam ettiler. Sonunda bir köye varıp, halkından yiyecek istediler. Halk ise onları misafir etmek istemedi. Mûsâ ve sâlih kul, orada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler, Sâlih kul hemen onu doğrultuverdi. Bunun üzerine Mûsâ: "İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın, dedi. Sâlih kul şöyle dedi: İşte bu seninle benim aramızın ayrılması demektir. Sabredemediğin şeylerin içyüzünü sana anlatacağım."1789 Evi, ücretsiz tamir etmesini
1784] 18/Kehf, 66-70
1785] 18/Kehf, 71
1786] 18/Kehf, 79
1787] 18/Kehf, 74
1788] 18/Kehf, 80, 81
1789] 18/Kehf, 77, 78
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sâlih kul (hızır) şöyle açıklar: "Bu ev, Şehirde iki yetim çocuğun idi. Duvarın altında kendilerine ait bir hazine vardı. Bunların babaları sâlih bir kimseydi. Rabbin, onların rüştlerine erip, hazinelerini bizzat kendilerinin çıkarmalarını istedi. Bu Rabbinden bir rahmettir. Ben bunları kendiliğimden değil, Allâh'ın emriyle yaptım. İşte, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur." 1790
Bu hikmetlerle dolu yolculuktan, insanların günlük hayatta karşılaştıkları bir takım olayların, bazen büyük felaketlerin bir görünen yüzünün bir de asıl perde arkasının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bazen şer olarak görülen olayların arkasından büyük hayırların ortaya çıktığı görülmektedir. Âyet-i Kerîmelerde şöyle buyurulur: "Hoşumuza gitmediği halde, savaşmak size farz kılındı. Belki de hoşumuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır. Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür. Allah bilir siz ise bilmezsiniz." 1791; "... Eğer karılarınızdan hoşlanmıyorsanız; olabilir ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah, sizin için çok hayır takdir etmiştir." 1792 Rasûlullah (s.a.s.), Hızır’ın (a.s.) ilmiyle ilgili olarak, gemi yolculuğu sırasındaki bir konuşmayı şöyle nakleder: "Bir serçe, denizden gagasıyla su alıp, gemiye konmuştu. Hızır (a.s.) bunu Hz. Mûsâ'ya göstererek şöyle dedi: Allah'ın ilmi yanında, benim ve senin ilmin, şu serçenin denizden eksilttiği su kadar bir şeydir." 1793
Hz. Mûsâ döneminde yaşayan, kendisine ilâhî bilgi ve hikmet öğretilen kişi olan Hızır kelimesi, Arapça kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde yer alan ve Arapça menşeli olduğu kabul edilen bir kelimedir; Türkçe'de Hızır ve Hıdır biçiminde kullanılmaktadır. Hadır "yeşil, yeşilliği çok olan yer" mânasındaki ahdar ile eş anlamlıdır. Bu mânadan hareketle nâdir kelimesinin özel isimden ziyade lakap ve sıfat olarak kabul edildiği söylenebilir. Nitekim bazı kaynaklarda Hızır'a bu ismin, kuru yerde oturduğunda altından otların yeşerip dalgalanması,1794 cennet pınarından içtiği için bastığı her yerin yeşile bürünmesi1795 sebebiyle verildiği kaydedilmektedir. Bazı şarkiyatçılar tarafından Hızır kültünün arkasında birtakım ilkel dinlerde rastlanan bitki tanrısının bulunduğu iddia edilmişse de1796 aslında İslâm'daki Hızır telakkisinin bu inançla hiçbir ilgisi yoktur. Hızır isminin menşei hakkında, yukarıdaki iddialara ilâve olarak Ahd-i Atîk'te yer alan "adı Filiz olan adam"1797 inancının etkili olduğu da ileri sürülmüştür.1798 Şarkiyatçıların bir kısmına göre Hızır kelimesi Arapça asıllı olmayıp Gılgamış destanında yer alan Gılgamış'ın atası Hasistra veya Hasisatra'nın Arapçalaşmış şeklidir.1799 Friedlaender'e göre ise Hızır ismi İskender efsanesine benzeyen Glaukos (yeşil) masalı ile alâkalı olup bu efsane Arapça'ya uyarlanırken "hadır" şeklinde tercüme edilmiştir. 1800
1790] 18/Kehf, 82
1791] 2/Bakara, 216
1792] 4/Nîsâ, 19
1793] Buhârî, İlm, 44, (el-Enbiyâ, 27, Tefsîru Sûre 18/2; Müslim, Fezâil, 180; Ahmet b. Hanbel, Müsned, II, 311, V, 118; bilgi için bk. İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, İstanbul 1985, V,172-185; Hamdi Döndüren, Ahmet Önkal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 407-408
1794] Buhârî, Enbiyâ' 29
1795] Makdisî, III, 78
1796] Hasluck, I, 324
1797] Zekarya, 6/12
1798] İA, V/l, s. 461
1799] Ahmet Yaşar Ocak, s. öl
1800] ERE, VII, 694
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 439 -
Bazı İslâmî kaynaklarda Hızır'ın asıl adı ve soyu hakkında bilgi verildiği görülmektedir. Sıhhatleri tartışmalı olan rivâyetlere göre Hızır, Hz. Âdem'in çocuklarından Kabil'in oğlu Hazrûn veya Hz. Nuh'un oğlu Sâm'ın torunlarından Belyâ b. Melkân yahut Hz. İshak'ın torunlarından Hazrûn b. Amâyîl'dir. Bunun yanında onun Hz. Harun'un soyundan geldiği, isminin Hadır b. Âmiya veya Hadır b. Fir'avn olduğu yahut Kur'an'da adı geçen İlyâs veya El-yesa'ın Hızır'ın kendisi olduğu öne sürülür.1801 Bazı kaynaklarda ise annesinin Rum, babasının Fars olduğu kaydedilir.1802 İbn Kesir, İslâmî kaynaklarda Hızır'ın gerçek adı olarak gösterilen Belyâ b. Melkân'ın aslında Kitâb-ı Mukaddes'teki İlya'dan bozma olduğunu belirtmiş,1803 bu görüşe dayanan A. J. VVensinck ve A. Yaşar Ocak gibi araştırmacılar, Hızır'ın asıl adının İlya'nın Arapçalaşmış şekli olan Belyâ olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Ancak başta Kur'ân-ı Kerîm olmak üzere hadis, tefsir ve tarih kitaplarında yer alan Hızır ve İlyâs tasvirlerine göre İlya ile İlyâs aynı. Hızır ile İlyâs farklı kişilerdir; ayrıca bunların birlikte hareket ettiklerine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Buna göre halk kültüründeki Hızır-İlyâs beraberliğini ifade eden Hıdrellez telakkisinin sağlam bir temele dayanmadığı ortaya çıkar.
Kur'ân-ı Kerîm'de adı geçmemekle birlikte müfessirler tarafından Hızır'a ait olduğu kabul edilen Kehf süresindeki kıssa özetle şöyledir: Hz. Mûsâ genç adamına iki denizin birleştiği yere ulaşmaya karar verdiğini söyler, bunun üzerine beraberce yola çıkarlar. İki denizin birleştiği yere varınca yanlarına aldıkları kurutulmuş balığı bir kenarda unuturlar, balık da canlanarak denize atlar. Bir müddet sonra Mûsâ genç adamına azığı getirmesini söyler; fakat genç adam olup biteni hatırlayarak daha önce bunu Mûsâ'ya bildirmeyi unuttuğu için üzüntüsünü dile getirir. Bunun üzerine Mûsâ aradıkları yerin orası olduğunu söyler ve geriye dönerler. Burada kendisine Allah tarafından "rahmet ve ilim" verilmiş olan sâlih bir kul ile karşılaşırlar. Mûsâ, sahip olduğu ilimden kendisine de Öğretmesi İçin onunla arkadaş olmak istediğini söyler; Kur'an'ın adını bildirmediği bu kişi, iç yüzüne vâkıf olamayacağı olaylar sebebiyle bu beraberliğe sabredemeyeceğini belirtirse de Mûsâ'nın ısrarı üzerine, meydana gelen olaylar hakkında açıklama yapmadıkça kendisine soru sormaması şartıyla teklifi kabul eder. Mûsâ'nın bu şarta uyacağına dair söz vermesi üzerine yolculuğa başlarlar. Bu zat önce bindikleri gemiyi deler. Arkasından bir çocuğu öldürür, daha sonra da uğradıkları bir kasabanın halkı kendilerini misafir etmediği halde orada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Bu üç olayın her birinde Mûsâ arkadaşına davranışının sebebini sorar; arkadaşı da, "Ben sana benimle beraber olmaya sabredemezsin demedim mi?" diye uyanda bulunur. Mûsâ özür dileyip yolculuğa devam etmelerini ister. Sâlih kul, birinci ve ikinci olaylardan sonra Mûsâ'nın ricasını kabul ederse de üçüncü olayda ayrılma vaktinin geldiğini söyler; bu arada söz konusu hadiselerle ilgili olarak davranışlarının sebeplerini de anlatır ve bunları Allah'ın emriyle yaptığını söyler.1804 Bu kıssadaki üç kişiden sadece Mûsâ'nın adı zikredilirken diğer iki kişiden biri "genç adam" (fetâ), diğeri de İlâhî rahmet ve ilme mazhar olmuş "Allah'ın kulu" diye anılır.
Hızır konusu başta Buhârî ve Müslim olmak üzere Tirmizî, İbn Mâce ve
1801] Ebû Hatim es-Sicistânî, s. 3; Makdisî, III, 77; İbn Kesîr, 1, 295; Diyarbekrî, 1, 106
1802] İbn Kesîr, 1, 299; Diyarbekrî, I, 106-107
1803] el-Bidâye, 299
1804] 18/Kehf, 60-82
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ahmed b. Hanbel'in hadis kitaplarının çeşitli bölümlerinde geçmekte, bunlarda Kehf sûresindeki bilgiler tekrar edildiği gibi başka bilgiler de verilmektedir. Sûrede yer alan kıssanın tefsiri mâhiyetindeki rivâyetlerin birinde kaydedildiğine göre Saîd b. Cübeyr İbn Abbas'a, Nevf el-Bikâlî'nin Hızır kıssasında sözü edilen Mûsâ'nın İsrâiloğulları'na gönderilen Mûsâ b. İmrân olmayıp başka bir Mûsâ olduğunu iddia ettiğini söylemiş, İbn Abbas da, "Allah'ın düşmanı yalan söylüyor" diyerek Übey b. Kâ'b yoluyla Hz. Peygamber'den gelen Mûsâ merkezli uzunca rivâyeti nakletmiştir.1805 Aynı konuyla İlgili ikinci rivâyette kaydedildiğine göre İbn Abbas'ın bir sorusu üzerine Übey b. Kâ'b, buradaki Mûsâ'nın İsrâiloğulları'na gönderilen Mûsâ olduğunu ifade eden hadisi nakletmiştir.1806 Her iki rivâyette de belirtildiği üzere Hz. Mûsâ, İsrâiloğulları'na hitap ederken kendisine insanların en bilgilisinin kim olduğunun sorulması üzerine "benim" diye cevap verip mutlak ilmin nezd-i İlâhîde olduğunu hatırlatmadığı için Allah tarafından kınanmış ve kendisinden daha bilgili Hadır adında birinin bulunduğu söylenmiştir. Ebû Hüreyre'nin naklettiği başka bir hadiste Hızır'a bu adın verilmesinin sebebi, "Kuru yerde oturduğunda altında otlar yeşerip dalgalanır"1807 şeklinde açıklanmıştır. Bu rivâyet Ahd-i Atik’teki, "İşte adı Filiz olan adam ve o durduğu yerden filizlenecek"1808 ifadesini hatırlatmaktadır. Übey b. Kâ'b'dan rivâyet edilen, râvilerinden birinin zayıf sayıldığı bir hadiste Hızır'ın Firavunlar döneminde Mısır'da yaşayan İsrâiloğullan'ndan bir genç olduğu, bir rahipten hak dini öğrenip benimsediği, fakat bunu gizli tuttuğu, nihâyet boşadığı bir hanımın bu sırrı ifşa etmesi üzerine kaçıp bir adaya sığındığı bildirilir. 1809
Güvenilir hadis kaynaklarında yer alan Hızır'la ilgili haberlerin, ana hatlarıyla Kur'ân-ı Kerîm'deki çerçeveyi korumakla birlikte yer yer orada bulunmayan veya müphem olan bazı ayrıntılar içerdiği de görülmektedir. Nitekim Kur'an'da Hz. Mûsâ'nın Hızır'ın varlığından nasıl haberdar olduğu beyan edilmezken hadislerde bunun Mûsâ"ya yöneltilen bir soru üzerine Allah tarafından kendisine bildirildiği ifade edilmektedir. Ayrıca yine hadislerde Kur'an'da adı geçen Mûsâ'nın, yahudilerin iddia ettiği gibi Mûsâ b. Mîşâ değil Mûsâ b. İmrân, yanındaki gencin Yûşa' b. Nûn, İlâhî ilim ve rahmete mazhar kılınan sâlih kişinin de Hızır olduğu açıklanmakta ve Hızır İsrâiloğullarının eşrafından biri olarak tanıtılmaktadır. Bu haberler içinde. Hadis rivâyetlerinde Kur'an'daki bilgilere aykırı bir husus mevcut olmadığı gibi Hızır'ı tarihte yaşamış sâlih bir kişi konumundan çıkarıp onun varlığını günümüze kadar devam ettiren olağan üstü bir şahsiyet olduğuna dair bilgiler de bulunmamaktadır. Buhârî'nin Abdullah b. Abbas'ın görüşü olarak yer verdiği bir rivâyette 1810 buluşma yerindeki kayanın dibinde "hayat" denilen bir su kaynağı bulunduğu, damlalarının dokunduğu her şeyin canlandığı, söz konusu balığa da bu sudan birkaç damlanın isabet ettiği ifade edilmekte, Tirmizî'de ise1811 bazı insanların böyle iddia ettiği belirtilmektedir.
Müteahhir hadis kaynaklarıyla tarih ve tasavvuf kitaplarında Hızır'ın
1805] Müsned, V, 117-119; Buhârî, "İlim" 44; "Enbiyâ" 27; "Tefsir" 18/3; Müslim, "Fezâ'il" 170-173; Tirmizî, "Tefsir" 19/1
1806] Müsned, V, 116-1 17. 122; Buhârî, "İlim" 16, 19; "Enbiyâ" 27; "Tevhîd" 31, Müslim, "Fezâ'il" 174
1807] Buhârî, "Enbiyâ" 27; Tirmizî, "Tefsîr" 19/1
1808] Zekarya, 6/12
1809] İbn Mâce. "Fiten" 23
1810] "Tefsîr" 18/4
1811] "Tefsir", 19/1
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 441 -
mitolojik bir kişiliğe büründürülerek tarihte uzun süre yaşayanlardan olduğu, kıyamete kadar da yaşamaya devam edeceği şeklinde bilgiler yer atmaktadır. Bazı hadisçilerle tarihçilerin kaydettiği rivâyetlere göre Hızır'ın Deccâl'i yalanlaması için ömrünün uzatıldığı,1812 Deccâl'in karşısına çıkacak kişinin Hızır olacağı,1813 Hz. Peygamber döneminde hayatta olduğu ve Peygamber'in elçisi olarak Enes"in kendisiyle görüştüğü,1814 Resûlullah vefat ettiği zaman gelip Ehl-i beyt'e tâziyette bulunduğu,1815 Ömer b. Abdülazîz ile İbrahim b. Edhem, Bişr el-Hâ-fî, Ma'rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî ve Muhyiddin İbnül-Arabî gibi mutasavvıflfl ar tarafından görüldüğü, Hızır'ın denizlerde, İlyâs'ın karada yaşadığı, sık sık bir araya geldikleri,1816 Cebrail, Mîkâil ve İsrafil ile her yıl arefe günü Arafat'ta buluştukları haber verilmiştir. Bunlardan bir kısmı, Hızır'ın dünyanın sonuna kadar yaşamasını Hz. Âdem'in bir vasiyetine ve duâsına,1817 bir kısmı da onun âb-ı hayâttan içmesine1818 bağlamaktadır. Hızır'ın uzun ömürlü olduğunu söyleyenler ise onun Hz. Mûsâ zamanında, Hz. Muhammed'in nübüvvetinden önce veya ölümünden sonraki ilk yüzyıl içinde vefat ettiğini ileri sürerler.
Başta Buhârî, İbrahim el-Harbî, Ebû Hayyân el-Endelüsî, Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, Muhammed Abdürraûf el-Münâvî, Takıyyüddin İbn Teymiyye ve Süyûtî olmak üzere birçok hadis ve tefsir âlimi Hızır'ın hayatta olmadığını söylemiş; onun yaşadığına dair nakledilen haberler İb-nü'l-Cevzî, Ali el-Kârî, Muhammed Derviş el-Hût gibi hadis tenkitçileri tarafından reddedilmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye de Hızır'ın hayatına dair nakledilmiş rivâyetlerin hepsinin uydurma olduğunu ifade etmiştir.1819 Hızır'ın hayatta olmadığını ileri sürenler onun öldüğüne dair Kur'an'a, sünnete ve akla dayanan çeşitli deliller zikretmişlerdir. Kur'an'ın. Muhammed'den önce birçok peygamberin gelip geçtiğini ve hiçbirine ebedî hayat verilmediğini,1820 her nefsin ölümü tadacağını1821 bildiren âyetleri ve Hz. Peygamber'in vefatına yakın günlerde söylediği. "Yüz sene sonra bugün yeryüzünde yaşayanlardan hiç kimse kalmaz"1822 sözünü delil getirmektedirler. İbn Kayyim ayrıca, bu konuda muhakkik ulemânın icmâının bulunduğunu söyleyerek onun yaşadığına ilişkin haberlerin doğru olmadığını değişik aklî delillerle ispat etmeye çalışmaktadır.1823 Son devir âlimlerinden Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî ve Kâmil Miras gibi müellifler de Hızır'ın her insan gibi öldüğü kanaatindedirler.
Hızır'ın henüz hayatta olduğunu, fakat zamanı gelince öleceğini kabul eden az sayıda âlim bu durumun Kur'an ve Sünnet'e ters düşmediğini ileri sürerse de görüşlerinin yukarıda kaydedilen âyetlerle bağdaştırılması çok zor görünmektedir. Hızır'ın hayatta oluşunun hikmetini anlamak ve ona atfedilen fonksiyonları açıklamak da kolay değildir. Çünkü Allah çeşitli âyetlerde kâinatı kendisinin
1812] İbn Hacer, el-İsâbe, 1, 431
1813] Nevevî, XVIII, 72
1814] Beyhakî, V. 423
1815] İbn Kesîr, I, 141
1816] İbn Hacer, el-İsâbe, I, 432
1817] a.g.e., I, 431
1818] Taberî, Târih, I, 220
1819] el-Menârü'l-Münîf, s. 67
1820] 3/Âl-i İmrân, 144; 21/Enbiyâ, 34
1821] 3/Âl-i İmrân, 185; 21/Enbiyâ, 35; 29/Ankebût, 57
1822] Buhârî, "İlim" 41; Müslim, "Fezâ'ilü'ş-Sahâbe" 219
1823] el-Menârü'l-Münîf, s. 73-76
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaratıp yönettiğini beyan etmekte, ayrıca yönetimini kendisinin koyduğu kanunlara bağladığını haber vermektedir.1824 İnsanların dünya ve âhiret mutluluğunu elde edebilmeleri için Allah'ın emirlerine ve bütün kanunlarına uymaları gerekir.
İslâm âlimleri Hızır'ın peygamber, velî veya melek olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Onun nebî olduğunu söyleyenler Allah tarafından kendisine rahmet ve İlim verilmiş olmasını,1825 kıssada anlatılan işleri kendiliğinden yapmadığı yönünde açıklama yapmasını,1826 vahiy ile yönlendirilmesini, sahip olduğu bilgiler dolayısıyla Mûsâ'dan üstün bir konumda tanıtılmasını delil gösterirler. Hızır'ın velî olduğunu kabul edenler ise ona verilen bilginin doğrudan Allah'tan gelen bir ilham olabileceğini söylerler. İbn Teymiyye, Hızır kıssasını ileri sürerek velîlerin şeriatın dışına çıkabileceklerini söylemenin yanlış olduğunu kaydeder. Ona göre Hızır'ın Mûsâ'nın şeriatının dışına çıkmadığı, yaptığı işlerin gerekçesini söylediğinde Mûsâ tarafından onaylanmasından anlaşılmaktadır. Ayrıca Hızır'ın nebî kabul edilmesi durumunda Mûsâ'nın ümmetinden olmadığını, dolayısıyla onun şeriatına uymakla yükümlü bulunmadığını da söylemek gerekir.1827 Hızır'ın melek olduğu iddiası 1828 pek taraftar bulmamıştır. Genellikle tasavvuf erbabı onun velî olduğunu, kelâm, tefsir ve hadis âlimlerinin çoğu da nebî olduğunu düşünür.
Hızır telakkisi Nusayrîler başta olmak üzere aşırı Şîîler (Gâliyye), Yezîdîler ve Dürzîler arasında önemli bir yere sahiptir. Kur'an ve sahih hadis kitaplarında anlatılan hususlara zamanla birçok hurafe ve mitolojik unsurun eklendiği, bunun sonucunda birbiriyle ve İslâm inancıyla çelişkili yorumların ortaya çıktığı görülmektedir. Bu yeni unsurların genişleyen İslâm coğrafyasında yerli kültürlerden kaynaklandığı, meselâ Yahudilik'teki Elijah ve Hıristiyanlık'taki Saint George (Circîs) İnançlarının halk kültürünün oluşmasında etkili olduğu söylenebilir.
Bazı şarkiyatçıların Hızır kıssasına kaynak teşkil ettiğini ileri sürdükleri destan ve efsaneler şunlardır:
a) Gılgamış Destanı. İlk örneği milâttan önce IV. binlere ait Sümer metinlerine kadar çıkan Gılgamış destanının Akkad. Babilonya. Hitit ve Hurrî dillerinde varyantları vardır. Destandan anlaşıldığına göre Mezopotamya'da güçlü bir kral olan Gılgamış ilâhî menşeli Engidu ile arkadaş olur. Arkadaşının ölümü üzerine onu yeniden hayata döndürmeye çalışan Gılgamış, insanı ebedî hayata kavuşturan bir ot bulunduğunu öğrenir. Bu otun yerini bilen tek kişi, "nehirlerin birleştiği yer"de oturan ve ebedî hayat süren Utnapiştim adlı kişidir. Gılgamış uzun ve maceralı biryolculuktan sonra onu bulur ve otun yerini öğrenir; ancak otu bulursa da bir yılan otu kapar ve kaybolur. A. J. Wensinck. Gılgamış destanındaki Utnapiştim ile Hızır arasında bir ilişki kurar. Utnapiştim, Sumerler'in hikmet tanrısı Ea'nın muahhar bir tipidir. O sonsuz hayatın sırrını bilir, sularda yaşar ve ihtiyacı olan herkese yardım eder. 1829
1824] Meselâ bk. Fâtır 35/39-45
1825] 18/Kehf, 65
1826] 18/Kehf, 82
1827] Risâle fi’l-Ilmi'l-Bâtın ve'z-Zâhir, s. 250
1828] İbn Hacer, el-İsâbe, I, 429
1829] ERE, XII. 356; ER, V, 107
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 443 -
b) İskender Efsanesi. Milâdî 300 yıllarında yazıya geçirilen bu efsaneye göre İskender insana ebedî hayat bahşeden bir çeşme olduğunu öğrenir, bunu bulmak için ordusuyla yola çıkar. Yolda çeşitli olaylar sebebiyle askerlerinden ayrılmak zorunda kalır. Yanında sadece aşçısı Andreas vardır. Aşçı yemek hazırlamak için bir çeşmeye gider ve orada azıkları olan tuzlu balığı yıkamak ister, fakat balık suya değer değmez canlanır ve suyun içine atlayıp kaybolur. Bu suyun aradıkları hayat çeşmesi olduğunu anlayan aşçı ondan içer. Aşçının durumu anlatması üzerine İskender çeşmeyi arar, bulamayınca da öfkelenerek Andreas'ı denize atar. Aşçı bir deniz cini olur ve ebedî hayata kavuşur. Israel Friedlaender bu hikâyedeki aşçı Andreas'ı Hızır'a benzetir. İskender efsanesinin İslâmî kaynaklardaki mevcut metinlerinde İskender-i Zülkarneyn'in yanında bulunan kişi Hızır'dır.
c) Yahudi Efsanesi. Başlangıcı eskiye gitse de XI. yüzyılda yazıya geçirilen bu hikâyenin kahramanı aslında Ahd-i Atîk'te bir peygamber olarak gösterilen İlya'dır. Tevratta bulunmayan hikâyeye göre İlya, haham Yeşua ben Levi ile bir müddet arkadaşlık eder. Yolculukları esnasında İlya bazı tuhaf işler yapar, Yeşua'nin bunlara canı sıkılır. Olup bitenlerin mahiyetini anlamayan Yeşua İlya'dan sebeplerini sorar; İlya da bunları ilâhî takdirle yaptığını söyler ve sebeplerini anlatır.
Bu üç efsanenin yanında Grek mitolojisindeki Glaukos (İlyada) hikâyesi de Hızır kıssasıyla irtibatlandırılmaktadır. Bu hikâyeye göre Glaukos, mitolojik kahraman Sispus'un kurduğu Ephyra'nın (Korint) kralıdır. Bir rivâyete göre ölümsüzlük pınarından içmiş ve ölümsüz olmuştur. Friedlaender, efsane Arapça'ya uyarlanırken "yeşil" anlamına gelen Glaukos kelimesinin "Hadır" olarak tercüme edildiğini söyler. Şarkiyatçılara göre kıssadaki Mûsâ kısmen Gıigamış'ı ve İskender'i, kısmen de Yeşua ben Levi'yi: Hızır ise Utnapiştim'i, Andreas'ı veya İlya'yı temsil etmektedir. Kur'an'daki kıssa ile aralarında bazı benzerlikler bulunan bu üç efsaneden Kur'an'da yer alan kıssaya en az benzeyen Gılgamış destanıdır. Utnapiştim'in şahsiyeti İslâmî kaynaklardaki Hızır'ı andırabilir, ancak ne âyetlerde ne de sahih hadislerde Hızır'ın ebedî hayata mazhar olduğuna dair en küçük bir ima bile yoktur; yani halk inançlarındaki Hızır'la Kur'an'daki kıssada anılan "sâlih kul" arasında bir münasebet mevcut değildir.
Literatür: Hızır hakkında bilgi veren kaynakların başında Kur'an tefsirleri ve hadis şerhleri gelmektedir. Rivâyeti esas alan müfessirlerden bazıları sadece sahih hadisleri nakletmekle yetinirken bazıları da İsrâiliyat olarak nitelendirilebilecek haberleri ve mahallî telakkileri de zikretmiştir. Bu tür tefsirlerin başında Taberî’nin Câmi'u'l-beyân'ı gelmektedir. Taberî, ilgili rivâyetleri ve telakkileri sıralarken Hızır'ın halen yaşamakta olduğuna dair herhangi bir nakil veya beyanda bulunmaz.1830 Âyetleri rivâyet ve dirâyet yoluyla tefsir etmeyi amaçlayan Şevkânî ise birçok hadis ve habere yer verdikten sonra bunlardan isabetsiz veya zayıf gördüklerini eleştirmektedir.1831 Dirâyet tefsirlerinde konuyla ilgili rivâyetlere tenkitçi bir bakışla yaklaşıldığı ve İsrâiliyat türü haberlerin ayıklandığı görülür. Meselâ Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu'l-Ğayb'da geniş yer verdiği Hızır hakkındaki rivâyetleri sıralamakla yetinmeyip aynı zamanda bunları tenkit etmiştir.1832
1830] Câmiu'l-beyân, XV, 276-288; XVI, 2-7
1831] Fethu'l-kadîr, 111, 297-306
1832] bk. XI, 142-162
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şehâbeddin el-Âlûsî de Rûhu'l-Me'ânî'de1833 bütün rivâyetleri zikrettikten sonra bunları ayıklayıp, aralarında tercihler yapmaktadır. Hızır konusundaki çeşitli görüşleri Hak Dini Kur'an Dili'nde1834 kaydeden Elmalılı Muhammed Hamdi, sûfıyye telakkisinin muhaddislerce sahih görülmeyen bazı haberlere dayandığını belirtmekte, zâhirî hayat açısından bakıldığında Hızır'ın yaşamadığını söyleyenlere ait görüşün daha güçlü olduğunda şüphe bulunmadığını ifade etmektedir. İşârî tefsir metoduna göre yazılmış Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin Rahmetün mine'r-rahmân ve İsmail Hakkı Bursevî'nin Rûhu'l-Beyân adlı eserlerinde kıssadaki olay ve kişiler zâhirî mânalarının yanında sembollerle de yorumlanmaktadır. Meselâ balığın canlanması, müridin kalbinin tasavvufî yolda hareketlenmesi şeklinde yorumlanmış, bu kıssa ile tasavvuftaki "makam-ı Hızır"a, onun erkân ve adabına işaret edildiği ileri sürülmüştür. Bu eserlerde hadis âlimlerinin zayıf, hatta mevzu kabul ettiği rivâyetlere de yer verilmiştir. 1835
Hadis şârihlerinden Nevevî, İbn Hacer el-Askalânî ve Bedreddin el-Aynî Hızır konusuna genişçe yer veren müelliflerin başında gelir.1836 İbn Hacer, hem Sahîh-i Buhârî şerhinde 1837 hem el-İsâbe'de Hızır'dan bahseder ve bilhassa ikinci eserde konuyu müstakil başlıklar altında ele alır.1838 Kendisi Hızır'ın yaşamadığı görüşüne temâyül gösterdiğini söylemekteyse de Hızır'ın hayatta olduğuna dair nakillerin de bir yekûn teşkil ettiğini ve onun öldüğünü kabul edenlerin ileri sürdükleri delillerin te'vile müsait olduğunu belirtmektedir.1839 Yine bir Buhârî şârihi olan Bedreddin el-Aynî de aynı mahiyette açıklamalar yapar.1840 Hızır'la ilgili rivâyetler zayıf ve mevzu hadisleri konu edinen hadis literatüründe de önemli bir yer tutmaktadır. Bunlara Örnek olarak İbnü'l-Cevzî'nin el-Mevzûât'ı,1841 İbn Kayyım el-Cevziyye'nin el-Menârü'l-Münîf'i,1842 Süyûtî'nin el-Le'âli'l-Masnû’'u1843 ve Ali el-Kaarî'nin Mevzû'ât'ı 1844 zikredilebilir.
Hızır konusu tarihe ve edebiyata dair eserlerde de önemli bir yer işgal eder. Taberî'nin Târihu'1-Ümem ve'1-Mülûk'ü,1845 Sa'lebî’nin 'Arâ'isü'l-Mecâlis'i,1846 İbn Kesîr'in el-Bidâye ve'n-Nihâye'si1847 ve Diyarbekrî'nin Târîhu'l-hamîs'i1848 bu tür eserlerdendir. Destan, Hızırnâme, menâkıbnâme, hikâye, masal ve efsane türü eserlerde de Hızır teması geniş yer tutar. 1849
Hızır'la ilgili bazı müstakil eserler de kaleme alınmış olup bunların bir
1833] XV, 310-342; XVI, 2-24
1834] IV, 3256-3261
1835] Muhyiddin İbnü'l-Arabî, III, 18-30; İsmail Hakkı Bursevî, V, 262-289
1836] Nevevî. XV, 135-147
1837] Fethu'1-bâri, XIII, 181-186; XVIII. 6-24
1838] İsâbe, 1, 429-452
1839] ez-Zehrü'n-nadır, s. 82-83
1840] Umdetü'l-Kaarî, XIII, 34-38; XV, 288-298
1841] İbnü'l-Cevzî, el-Mevzûât, cilt 1, s. 195-200
1842] İbn Kayyım el-Cevziyye, el-Menâru'l Münîf, s. 67-76
1843] Süyûtî, a.g.e. c.1, s. 164
1844] s. 112
1845] I, 220-226
1846] s. 217-231
1847] I, 295-299
1848] 1. 106-107
1849] A. Yaşar Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara 1985, s. 38-42
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 445 -
kısmının yalnız adı bilinmektedir.
Mevcudiyeti tesbit edilebilenlerin belli başlıları şunlardır:
Dâvûd-i Kayseri, Tahkiku Mâ'i'l-Hayât ve Keşfü Esrâri'z-Zulümât (Hızır'ın şeriat getirmemiş bir nebî olduğu ve cismanî bedenle bu dünyada yaşamadığı belirtilen eserin bir nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde mevcuttur, nr. 2687/2; bk. DİA, ıx, 35);
İbn Hacer el-Askalânî, ez-Zehrü'n-Nadır fî Nebei'l-Hadır (el-İsâbe'de yer alan Hızır'la ilgili bölümün Mecdî es-Seyyid İbrahim tarafından neşredilmiş şeklidir -Kahire, ts.-;
Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, el-Mîzânü'l-Hadıriyye (Kahire 1989);
Ali el-Kârî, Makale fî beyânı hâli'l-Hadır (Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Ktp., 1. Kısım, nr. 5389);
Nûh b. Mustafa er-Rûmî, el-Kavlü'd-dâl 'alâ Hayâti'l-Hadır ve Vücûdi'l-Abdâl (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1446; Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 571, 1147);
Köprülüzâde Nûman Paşa, el-'Adl fî Beyânı Hâli'1-Hadr (Köprülü Ktp., 111. Kısım, nr. 148);
Ahmed b. Muhammed el-Guneymî, el-Kavlü'1-Makbûl fî Enne'l-Hadır Aleyhi's-Selâm Leyse bi'n-Nebî (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1446);
Ebû Saîd el-Hâdimî, Keşfü'l-Hadir an Hâli'l-Hadır (İzâhu'l-Meknûn, II, 359;
Risale fi Hakkı'l-Hızır -taşbaskı-, baskı yeri yok, ts.);
Muhammed Hayr Ramazan Yûsuf, el-Hadır Beyne'1-Vâki1 Ve't-Tehvîl (Dımaşk 1984);
A. Yaşar Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü (Ankara 1985).
İsimleri kaynaklarda yer alan bu konuya dair belli başlı eserler de şunlardır: Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, Ucâletü'l-muntazır fî şerhi hâli'l-Hadır (Keşfü'z-zunûn, II, 1125; Kâtib Çelebi, eserde Hızır'ın yaşamadığı tezinin savunulduğunu belirtmektedir);
Şemseddin Muhammed b. Ahmed el-Bisâtî, Kıssatü'l-Hadır (a.g.e., II, 1 327);
İbnü'l-Ehdel, el-Kavlü'1-Muntasır ale'd-Detâvî el-Fâriğa bi-Hayâti Ebi'l-Abbâs el-Hadır (İzâhu't-Meknûn, II, 255);
İbn İmâmü'l-Kâmiliyye, Risale fi'1-Hadır Aleyhi's-selâm ve Hayâtih (Keşfü'z-zunûn, I, 862);
İbnü'l-Haydıri, er-Ravzü'n-Nadır fî Hâli'l-Hadır ve bu esere yapılan itirazlara cevap olmak üzere yazılan el-İftirâz li-Def’il-İtirâz (a.g.e., I, 921);
Süyûtî, el-Vechü'n-Nadır fî Tercihi Nübüvveti'l-Hadır (a.g.e., II, 2001);
Mer'î b. Yûsuf, er-Ravzü'n-Nadır fi'l-Kelâm 'ale'l-Hadır (Îzâhu'l-meknûn, 1. 591);
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Abdülahad Nuri, Risâletü'l-Evliyâ ve Hayâtü'l-Hadır ve İlyâs (a.g.e.. I, 560);
Ebü'l-Avn es-Seffârînî, el-Cevâbü'1-Muharrer fi'l-Keşfi can Hâli'l-Hadır ve'l-İskender (a.g.e.. I, 372);
Muhammed Arif b. Ahmed b. Saîd el-Müneyyir ed-Dımaşkî, Hâze'1-atır fî Seyyidinâ İlyâs ve'l-Hadır (a.g.e., II, 42). 1850
Tasavvuf ve Halk İnançlarında Hızır
Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan Hızır kıssası başlangıcından beri en çok tasavvuf çevrelerini ilgilendirmiştir. Bunun sebebi, kıssanın âdeta tasavvufun iki ana ilkesi olan irşadı ve ilm-i ledünnü temsil etmiş olmasıdır. Zira kıssada Allah'ın, kendisine Hz. Mûsâ'nın bilemediği bir ilim (ilm-i ledün) verdiği kul (Hızır) Hz. Mûsâ'ya kılavuzluk (irşad) etmektedir. Kıssa bundan dolayı daha IX. yüzyıldan itibaren tasavvuf çevrelerinde özel bir ilgiye mazhar olmuş ve buna tasavvufun ruhuna uygun bir yorum getirilmiştir. Bu yorumda Hızır mürşidi, Hz. Mûsâ müridi temsil etmektedir. Hızır'ın abdalların reisi olarak en yüksek mürşid mevkiine oturtulması tasavvufun gelişiminde önemli bir dönüm noktası teşkil etmiş, birçok sûfi Hızır tarafından irşad edildiğini ve onunla görüşüp sohbet ettiğini söylemiştir.
Mutasavvıflar genellikle Hızır'ın velî olduğunu kabul etmişler, onu melek veya peygamber olarak tanıtan rivâyetleri mûteber saymamışlardır. Hızır'ın hayatta bulunduğunu söyleyen mutasavvıflar pek çok sûfî ve velînin, hatta sıradan kişilerin onu gördüklerine, kendisinden öğüt ve duâ aldıklarına, bazı durumlarda Hızır'ın onlara yol gösterdiğine, yardımcı olduğuna, ism-i a'zamı öğrettiğine dair birçok menkıbe rivâyet ederler. Bunların en meşhuru İbrahim b. Edhem'in sahrada Hızır'ı gördüğünü, onun uyarısıyla zühd yoluna girdiğini ve kendisinden ism-i a'zamı öğrendiğini anlatan menkıbedir.1851 Aynı şekilde İbrahim el-Havvâs da Hızır'ı Sînâ çölünde görmüş ve kendisinden bilgi almıştır.1852 Yine Bâyezîd-i Bistâmî'nin Hızır'la birlikte yürüdüğü, Bişr el-Hâfî, Feth el-Mevsılî ve Ma'rûf-i Kerhî'nin Hızır'ı gördükleri. Hâkim et-Tirmizî'ye Hızır'ın yol gösterdiği anlatılır. Hızır'ı görme ve ondan öğüt alma olayına sonraki mutasavvıflarda daha sık rastlanır. Serrâc, ledün ilminin kaynağı olarak gördüğü Hızır'ın Hz. Ali ile görüştüğünü kaydeder.1853 Kuşeyrî çeşitli vesilelerle Hızır konusuna temas ederek onun bir velî olduğunu belirtir.1854 Hücvîrî ise ondan Hızır peygamber diye söz eder.1855 Gazzâlî de Hızır'la ilgili menkıbeler nakletmiştir. 1856
Muhtemelen ilk defa İbnü'l-Arabî, Hızır'la bir kere görüştüğünü ve ondan hırka giydiğini ifade ederek Hızır'la tasavvuf kültüründe önemli bir yere sahip bulunan hırka konusunu irtibatlandırmış oldu. Bâdisî ve İbnü'z-Zeyyât et-Tâdelî gibi Kuzey Afrikalı tasavvufî tabakat yazarları velîleri anlatmaya Hızır'la başlamışlardır. Abdülhâlik-ı Gucdüvânî'nin doğacağını Hızır'ın önceden haber
1850] İlyas Çelebi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 406-409
1851] Sülemî, s. 31, 34
1852] Ebû Nuaym, IX, 187; İbn Hacer, 1, 446
1853] el-Lüm’a, s. 179
1854] er-Risâle, s. 475
1855] Keşfü’l-Mahcüb, s. 257
1856] İhyâ, IV, 245, 257, 345
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 447 -
verdiği,1857 aynı sûfînin zikr-i hafiyi Hızır'dan öğrendiği ve Hâcegân silsilesinin "hâce" unvanıyla anılan Hızır'la başladığı kabul edilir. Hızır inancı Yesevîlik'te ve dolayısıyla Türkistan tasavvufunda da önemlidir. İnanışa göre Ahmed Yesevî'nin babası Şeyh İbrahim 10.000 müridiyle birlikte Hızır'a arkadaş olmuştu. Yine Şeyh İbrahim'in, halifesi olan Şeyh Mûsâ'nın kızıyla evlenmesine de Hızır delâlet etmişti. Bizzat Ahmed Yesevî Hızır'la görüşür ve irşadlarından faydalanırdı. Hatta tarikatında önemli bir yer tutan "zikr-i erre"yi ona Hızır telkin etmişti. Yesevîlik'teki tarikat asası da Hızır'dan kalmadır. Süleyman Ata hikemî Şiirler söyleme yeteneğini Hızır'ın duâsı sayesinde kazanmış,1858 Aziz Mahmud Hüdâyî Celvetiyye'deki Hızır kıyamı (nısfı kıyam) zikrini Hızır'dan almıştı.
Bektaşîlik'te on iki posttan biri olan mihmandarlık postunun sahibinin Hızır olduğuna inanılır.1859 Hızır bazen Hz. Ali'nin adı olarak da kullanılır. "Mihman Ali'dir" sözünde bu noktaya işaret vardır. Ahzâb kitaplarında kaydedilen bazı önemli hizb ve virdlerin de Hızır tarafından öğretildiği kabul edilir. Bu örneklerde olduğu gibi mutasavvıflar tasavvuf ve tarikatlarda büyük önem verilen hırka, zikir ve tarikat esasları gibi hususları kendilerine Hızır'ın telkin ettiğine inanmışlardır. Tasavvufa Hızır aracılığıyla giren zümreye Hızıriyye denir. Kuzey Afrikalı sûfî Abdülazîz ed-Debbâğ'a da (ö. 1132/1720) Hızıriyye adıyla bir tarikat nisbet edilmiştir. 1860
Hızır inancı zamanla mehdî inancıyla da irtibatlandırılmış. İbnü'l-Arabî, kıyamet yaklaşıp mehdî zuhur edince Hızır'ın ona şahitlik edeceğini ileri sürmüştür.1861 Yine İbnü'l-Arabî ve onun takipçileri bazen Hızır'la İlyâs'ı sembolik bir şekilde yorumlayıp. "Hızır bast, İlyâs kabz haline işaret eder" demişlerdir. Hızır'a bastın izafe edilmesi onun bünyesindeki kuvvetlerin madde âlemine yayılmış olmasından, İlyâs'a kabzın nisbet edilmesi de onun kuvvetlerinin manevî âleme yükselip orada büzülmüş olmasındandır (Kâşânî, 5, 160). Öte yandan 18/Kehf sûresi, 60. âyetteki "iki denizin birleştiği yer" ifadesinde söz konusu olan iki denizle zâhir ve bâtın ilimlerinin kastedildiğini, Hz. Mûsâ'nın zâhir ilmini (şeriat), Hızır'ın ise bâtın ilmini (ilm-i ledün) temsil ettiğini ileri sürenler olmuştur. 1862
İbnü'l-Arabinin Abdürrezzâk el-Kâşânî, Dâvûd-i Kayseri, Sadreddin Konevî gibi bazı takipçileri, Hızır'ı kıyamete kadar yaşayacak bir şahıs olarak kabul eden inancın kesin olmadığını, Hızır'ı gördüğünü söyleyen kişinin gerçekte karşısında canlanan kendine ait bir vasfı gördüğünü düşünmüşlerdir. Buna göre aslında o kişinin gördüğü şey kendi ruhunun bir tezahürü veya Rûhulkudüs'tür.1863 Ölümsüzlük hüviyeti verilen Hızır gerçek ve bağımsız bir varlık olmayıp onu gören kişinin halidir. Bu sebeple onu görme ve onunla temas etme manevî âlemde cereyan eder. Hızır'ın ruhanî ve semavî bir varlık (melek) olduğuna inananların görüşü de bu yorumu desteklemektedir. Hızır'la ilgili hikâyelerin uydurma olduğunu söyleyen İbn Teymiyye, Şîîlik'teki mehdî anlayışı ile Hızır arasındaki
1857] Reşehât Tercümesi, s. 29
1858] Köprülü, s. 32, 37, 74, 89
1859] Ahmed Rıfat, s. 281; Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 168
1860] Nebhânî, II. 73; Harîrîzâde, I, vr 332h
1861] Bursevî, III, 498
1862] Demîrî, I, 245
1863] Kâşânî. s. 160; İsmail Hakkı Bursevî, ili, 499; Kâtib Çelebi, Mizânü't-hak, s. 198
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
benzerliğe dikkat çekmiştir. 1864
Mutasavvıflar ve tarikat ehli, bir müridin şeyhi huzurunda uyması gereken temel kuralların Mûsâ-Hızır kıssasında mevcut olduğuna inanmıştır. Bunların en önemlisi şeyhin huzurunda susmak, kalben bile olsa itirazdan sakınmak, onun ledün ilmini bildiğini kabul etmek, şeriata aykırı gibi görünen bazı sözleri ve davranışları karşısında bile şeyhi hakkında şüpheye düşmemek ve ona kayıtsız şartsız teslim olmaktır. 1865
Hızır'ın Hz. Mûsâ ile olan arkadaşlığı tasavvufta birçok meselenin merkezini oluşturmuş, bu kıssanın çevresi menkıbe, mesel ve fikirlerle örülmüştür. Bütün bunlar, zamanla tasavvuf zümrelerini de aşarak geniş ölçüde müslüman halk tarafından benimsenmiştir. Bu tür menkıbe ve inançlara göre Allah'a kulluk etmek, nefsin isteklerine boyun eğmemek ve ilâhî rahmete mazhar olmak onun başlıca özellikleridir. Birkaç defa evlenmiş, birçok çocuğu olmuştur. Fakat daha sonra evlenmemeyi tercih ettiğinden şu anda bekârdır. Hızır genellikle ak sakallı, nûrânî yüzlü, uzun boylu, merhametli, cana yakın ve tatlı dilli bir kimse şeklinde tarif edilmiştir. bazen de yoksul, üstü başı dağınık, elbisesi kirli: kendisi hasta, zayıf. âciz, hatta zaman zaman nefret edilecek kadar çirkin biri gibi görünür ve insanları dener; böyle perişan bir kişiliğe bürünerek sadaka ve yardım İsteyebilir. "Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bil" sözü bu inancın eseridir. Bu durumda ona yardım edenlere duâ edince bunların mallan ve servetleri bereketlenir, sağlıklı bir hayat yaşarlar; onu aşağılayıp bedduâsını alanlar ise perişan olurlar. Hızır ism-i a'zamı ve çeşitli duâları bilmekte olup bu duâları ondan öğrenebilenler her istediklerine nâil olurlar. Hızır âb-ı hayâtı bulmuş, bu sudan içmiş ve ölümsüzlüğün sırrına ermiştir. Darda kalan İnsanların imdadına yetişerek onları sıkıntıdan kurtarır. "Hızır gibi imdada yetişmek", "Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez" gibi deyimler bu inançla ilgilidir. Hızır'ın hastalara şifa verdiğine de inanılır. Ayrıca kimya ilmine vâkıftır ve defineler hakkında bilgisi vardır.
Kaynaklarda Hızır'ın denizde, İlyâs'ın karada bunalan kişilerin imdadına yetiştiği ileri sürülürse de vuku bulduğu söylenen olaylarda karada darda kalanların imdadına da hep Hızır'ın yetiştiği görülür. İlyâs'tan pek söz edilmez. Hızır'a "Hıdrellez" denilen mayıs ayının altıncı gününde rastlanacağına inanılır. Hızır ile İlyâs her sene bir defa bu günde buluşurlar. Bu gün halk Hızır'ı görmek için genellikle bir yerde toplanır, baharın yeşilliğinde ona rastlayacağına inanır. Onun için bu güne Hıdrellez, Hızır'ın görüldüğüne inanılan bu yerlere de "hıdırlık" adı verilir. Bütün İslâm âleminde olduğu gibi Anadolu'da da hıdırlık ve Hızır adını alan pek çok cami, tekke, ziyaret yeri, türbe, mezarlık, dağ, mesire yeri, akarsu ve köy vardır. Hızır'ın uğradığına inanılan bazı şehir, kale ve cami kapılarına "Hızır kapısı" denilir.1866 "Makam" adı verilen bu kutsal yerlerin Hızır veya Hızır-İlyâs'la ilgili, başta Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssanın cereyan ettiğine inanılan yerler olmak üzere kültü meydana getiren çeşitli inanç unsurlarıyla alâkalı bulunduğu görülür. Meselâ Hızır'ın İçtiği âb-ı hayâtı temsil eden su kaynakları yahut göller, muhtelif kişilere göründüğü, onlarla konuştuğu mekânlar veya İlyâs'la buluştuğu mevkiler bu makamları teşkil eder. Buralar saygı ile ve çeşitli usullerle,
1864] Mecmü'u Fetâvâ, XXVl, 103
1865] İsmail Hakkı Bursevî, III, 502; Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 82-98
1866] Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 125; M, V/l, s. 463-469; Dihhudâ, XII. 607
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 449 -
kurbanlar kesilerek, duâlar okunarak ziyaret edilen, dileklerde bulunulan yerlerdir. Bu hususta yapılan incelemeler, bu yerlerin birçoğunun İslâm fetihlerinden Önce, müslüman halk inançlarında da Circîs (Cercîs, Curcîs) peygamber diye geçen Saint George'un (Aziz Georgios, Hagios Georgios, Aya Yorgi) makamları olarak takdis edildiğini göstermektedir. 1867
Hızır'ın müslüman halk inançlarındaki fonksiyonlarının ve bu portresinin, Hıristiyanlığın ve özellikle Doğu Hıristiyanlığının vazgeçilmez büyüklerinden Aziz Georgios ile olan benzerliği, eskiden beri hem Müslümanların,1868 hem de müslüman ülkelere seyahat eden Batılılar'ın dikkatini çekmiştir. Bilhassa Batılı seyyahlar ve gözlemcilerin Hızır-İlyâs menkıbelerini dinledikten sonra bunun kendi Saint George'larından başka biri olmadığını ileri sürmeleri, bu iki şahsiyet arasında bazı bölgelerde1869 bir özdeşleştirmenin meydana geldiğini göstermektedir. Bunun, adı geçen bölgelerin fethinden sonra buralara yerleşen müslüman halk ile gayri müslim ahali arasında kendiliğinden oluşan bir kültür alış verişi sonucu gerçekleştiği söylenebilir. 1870
Edebiyatta Hızır
Hızır efsanevî kişiliğiyle folklor, tasavvuf, halk inanç ve telakkilerinde geniş yer tutar. Bu durum en geniş çerçevesiyle klasik Kültüre de yansımıştır. Tasavvuf ve tekke edebiyatında Ahmed Yesevî, Yûnus Emre ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'den başlayarak hemen bütün mutasavvıf şairler Hızır'ı mürşid-i kâmil olarak yorumlamışlardır, Ahmed Yesevî bir hikmetinde Hızır'la görüştüğünü, onun kendisine yardım edip elinden tuttuğunu, otuz bir yaşında iken kendisine mey (ilâhî aşk) içirdiğini ve vücudundan Azâzîl'i kovduğunu söyler. Yûnus Emre. Hızır'ın İlyâs ile birlikte âb-ı hayât içerek ölümsüzlüğe eriştiğini belirtir ve Hızır'ın sakalık yapacağından söz eder. Onun sunacağı şey ise âb-ı hayât yani ilâhî aşktır. Bu sâkîlik motifine başka şairlerde de rastlanır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizî'yi "ikinci Hızır, zamanın Hızır'ı, görüş Hızır'ı, gerçek Hızır" gibi ifadelerle tanımlar. Sultan Veled de İbtidânâme'sinde babası Mevlânâ’yı Hz. Mûsâ'ya, Şems-i Tebrizî'yi de Hızır'a benzetir. Hatiboğlu Bahrü'l-hakaik adlı eserinde Hızır'ın ledün ilminde mâhir ve üstat olduğunu, velîlere kerâmet öğrettiğini, üçler, yediler ve kırkların onun İlmiyle velî olduğunu anlatır. Şah İsmail Hatâî de, "Cebrail Mûsâ'ya Hızr'a var dedi / Mürşid-i kâmile varmadan olmaz" diyerek aynı görüşü benimser. Niyâzî-i Mısrî bu hususu, "Ravza-i hadrâyı bilmez Hızr'a yoldaş olmayan" sözleriyle ifade etmiştir. Hızır'ın makamı olan "ravza-i hadrâ", şeriat ve hakikat ilminin birleştiği yer olan "mecmaü'l-bahreyn"dir. Niyâzî-i Mısrî'ye göre hakikate ulaşmak isteyen kişi Hz. Mûsâ gibi Hızır'a gemisini deldirmeli, eski duvarı yıkılmaktan kurtarmalı ve çocuğu öldürmelidir.
Divan Şiirinde, kavuşamadığı sevgiliyle Hızır'ın yüce kişiliği arasında ilgi kuran şairlerin onu genellikle zulmet ve âb-ı hayât münasebetiyle anarak istiare, telmih ve tevriyelere konu ettikleri görülür. Hızır'ın Şebçerâğ ile zulümâta gidişi. İlyâs ve İskender'le birlikte âb-ı hayâtı araması, bir çeşme başında yemek için çıkardığı pişmiş balığın canlanması üzerine bu çeşmenin âb-ı hayât olduğunu
1867] Ocak, TTK Belleten, LV/214 (1991), s. 661-674
1868] Meselâ bk. Makrîzî, I, 152
1869] Meselâ Suriye, Irak, Mısır ve Anadolu'da
1870] Süleyman Uludağ, TDV İslâm Ans., c. 17, s. 409-411
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlaması, İlyâs ile birlikte bu sudan içerek ölümsüzlüğe kavuşması gibi motifler sık sık rastlanan telmih konularındandır. Hızır'ın insanlara yardım etmesi, denizde darda kalanların imdadına yetişmesi, yeşil elbisesini ve makamını kimsenin görmemesi, boğulanları karaya çıkarıp cenaze namazlarını kılması, İsâ peygamber gibi ebedî hayata kavuşmuş olması gibi inanç ve telakkiler şairin hasretini çektiği, fakat bir türlü iltifatını göremediği sevgiliyi hatırlatan özellikleridir. Bundan dolayı divan edebiyatında övülen kişi (memdûh) ve sevgili çok defa Hızır'a benzetilmiş, hatta bazen ondan üstün gösterilmiştir. Lutfu, yüzü (Hızır-likâ), dirâyeti ve ayağının bereketiyle (Hızır-kadem) Hızır'ı hatırlatan memdûh, gam ve melal denizindeki âşığın imdadına yeşil sarıklı Hızır gibi yetişir.
Divan edebiyatında Hızır sevgili etrafında söz konusu edilirken kelime "yeşillik, tazelik; siyaha yakın mavimsi renk" anlamından hareketle çok geniş hayalî unsurlarla bezenerek kullanılmıştır. Ayva tüyleri bu sebeple renk bakımından Hızır'a benzetilmiş, kelime tevriyeli kullanılarak Hızır kıssasıyla ilgili hususlara işaret edilmiştir. Dudağın üstündeki taze ayva tüyleri, Hızır eliyle çeşmesâr üstüne yazılmış mısra veya Kevser sûresi olarak düşünülür. Dudak âb-ı hayât olunca etrafındaki ayva tüyleri Hızır, ayva tüylerinin dudak etrafında belirmesi de Hızır'ın âb-ı hayât üstüne gelmesi şeklinde tasavvur edilir. Sevgilinin al yanağı üstündeki ayva tüyleri, Hızır'ın yolunun bir gül bahçesine uğraması şeklinde yorumlanır. Gözyaşı denizinde boğulmak üzere olan âşık bazen "Hızr-hat" diye adlandırılan sevgiliyi imdadına çağırır.
Sevgilinin kendisi, dudakları veya yanakları âb-ı hayât, âşık ise onu arayan Hızır'dır. Âşığın gönlü de seyahat etmiş olan Hızır gibi düşünülür. Gönül Hızır'ı, ten zulmetinde âb-ı hayâtı bularak "Nefsini bilen rabbini bilir" sırrına erer. Sevgilinin yüzü suya, üzerindeki saçları su üstüne seccadesini salıp gezen Hızır'a benzetilir. Âşık sevgilinin dudaklarının Hızır'ı ile yoldaş olarak mecmaü'l-bahreyni dolaştığını, fena tozundan, havadis dalgalarından aman bulduğunu söyler.
Kendini "mâna ve söz Hızır'ı" olarak niteleyen şair, âb-ı hayâta benzeyen eserleriyle Hızır gibi ölümsüz olacağına inanır. Nitekim Hızır'ın yürüdüğü yerlerde yeşil otlar bittiği gibi kalemin de arkasında harfler ve yazılar serpilir. Mürekkebe batırılarak ıslanan kalem, zulümâta gidip gelerek âb-ı hayâtı bulan ve onu içen Hızır gibidir. Sancak ve tuğlar da Hızır gibi yeşillere bürünüp erenlerin himmetiyle askerlere rehberlik eder. Allah, gam denizine batanları kurtarmak için her yerde Hızır gibi yeşillikler, bağlar, bahçeler yaratmıştır. Gonca, yeşilliği ve gizliliği yönünden elinde âb-ı hayât kadehi tutan Hızır'a benzetilir. Sevgilinin boyunu ve vahdeti temsil eden servi de yeşilliği, yüksekliği ve uzunluğu bakımından Hızır gibi uzun ömürlü olarak tasavvur edilir, ayağının bastığı yerlerin yeşil olması dolayısıyla da Hızr-ı sânî olarak düşünülür.
Hızır İskendernâme, Battalnâme, Dânişmendnâme, Dede Korkut Kitabı, Saltuknâme, Manas Destanı, Alpamış Destanı, Köroğlu Destanı, Derdi-yok ile Zülfüsiyah, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Tâhir ile Zühre gibi eserlerden başlayarak hemen bütün halk hikâyeleri, masal, efsane, menkıbe ve Şiirlerde söz konusu edilmiştir. Bu eserlerde genellikle boz atlı, yeşil elbiseli (bazan beyaz), yüzü açık veya nikablı, yeşil mızrak veya kamçılı, istediği kılığa girebilen bir kişi olarak tasavvur edilen Hızır darda kalanlara yardım eden, iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandıran, bollukve bereket bağışlayan, müslüman askerlere yardım
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 451 -
için savaşlara katılan bir şahıs olarak tanıtılır. Hızır halk Şiirinde âşıklara, hikâye kahramanlarına aşk badesi sunmakta veya tükürüğünden ağzına sürünce âşık deyiş söylemeye başlamaktadır. Ninnilerde Hızır'ın taş bebeğe can vermesi, yola giden çocuğun elinden tutması, eşiğine (kapısına) gelmesi ve uğur getirmesi gibi temenniler yer alır. Bilmecelerde de Hızır'ın kılıç salması, bir değnekle dağları oynatması anlatılır. Bu inanışlara bağlı olarak halk dilinde "Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez"; "Her vaktini hazır (her geceyi Kadir), her geleni Hızır bil"; "Hızır gibi yetişmek. Hızır uğramak, Hızır'ın eli değmek" gibi atasözü ve deyimler ortaya çıkmıştır.
Türk edebiyatında Hızır'ın Hz. Mûsâ ile görüşmesini ele alan müstakil eserler yazılmıştır. Nev’î’nin Terceme-i Kıssa-i Hızır ve Mûsâ'sı, Şemseddin Sivâsî'nin Kıssa-i Mûsâ ve Hızır'ı, Ahîzâde'nin Kıssa-i Mûsâ ve Hızır'ı, Niyâzî-i Mısrî'nin Risâle-i Hızriyye-i Kadîme ve Risâle-i Hızriyye-i Cedide adlı risaleleri bunlara örnek verilebilir. Niyâzî-i Mısrî bu konuyu ayrıca Mevâ'idü'l-irfân adlı eserinde de ele almıştır. XV. yüzyıl şairlerinden Eğridirli Muhyiddin Çelebi, Hızır'ın kendisini nasıl terbiye ve irşad ettiğini anlatan Hızırnâme adlı bir eser kaleme almıştır. Süleyman Nahîfî de Hızır'ın kendisini sık sık ziyaret ettiğini ve birçok tasavvufî meseleyi ona sorarak öğrendiğini belirterek Hızır'ın cevaplarından oluşan Risâle-i Mü-kâleme-i Hızır aleyhisselâm adlı bir eser meydana getirmiştir. Hızriyye veya Risâle-i Tasavvuf adlarıyla da anılan eser Nahîfî'nin diğer eserleriyle birlikte basılmıştır (İstanbul 1864).
Edebiyatın yenileşme döneminde klasik özelliklerini kaybeden Hızır sadece deyimlerdeki varlığı ile edebî eserlerde yer almıştır. Bunun dışında Sezai Karakoç'un Hızırla Kırk Saat (İstanbul 1967) adlı Şiir kitabı, Hızır'ın dinî ve efsanevî özelliklerini alegorik olarak ve yeni bir anlayışla yansıtan, bazı bölümlerinde Hızır'ın konuşturulduğu dikkate değer bir eserdir. 1871
Kur’ân-ı Kerim’de Kendisine İlim ve Hikmet Verilen Şahıs (Hızır)
Hızır kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de geçmez. Kehf sûresinin 60-82. âyetlerinde anlatılan kıssada Hz. Mûsâ ile mâcerâları anlatılan kıssada geçen ve 65. âyette isim yerine “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan biri” diye özellikleri anlatılan kişinin Hızır olduğu konusunda müfessirlerin çoğu birleşir. Çünkü bu olayın anlatıldığı hadis-i şerifte Peygamberimiz bu şahsın Hızır olduğunu ifâde eder.
“Mûsâ, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmaya yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti. (60)
İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını unutmuşlardı, balık bir delikten kayıp denizi boyladı. (61)
Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ, yanındaki gence: "Azığımızı çıkar, and olsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük" dedi. (62)
O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi. (63)
1871] Cemal Kurnaz, a.g.e., c. 17, s. 411-412
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mûsâ: "İstediğimiz zaten buydu" dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler. (64)
Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular. (65)
Mûsâ ona: "Sana öğretileni bana hayra götüren bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim?" dedi. (66)
O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi. (67-68)
Mûsâ: "İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiçbir işte baş kaldırmayacağım" dedi. (69)
O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi. (70)
Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Mûsâ: "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi. (71)
Mûsâ'ya: "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi. (72)
Mûsâ: "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma" dedi. (73)
Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen onu öldürdü. Mûsâ: "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi. (74)
O: "Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi. (75)
Mûsâ: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın" dedi. (76)
Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler, Mûsâ'nın arkadaşı onu doğrultuverdi; Mûsâ: "Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" dedi. (77)
O şöyle söyledi: "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım" (78)
"Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı." (79)
"Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korkmuştuk. (80)
Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik." (81)
"Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım.
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 453 -
İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur." (82) 1872
Hadis-i Şeriflerde Hızır
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Hızır’ın Hızır diye isimlenmesi şuradan gelir: O, kupkuru beyazlamış ot destesinin üzerine (veya otsuz kuru araziye) oturmuştu. Orası, altında derhal yeşerdi.” 1873
Saîd ibn Cübeyr'in şöyle dediği rivâyet edilir: "İbn Abbâs'a:
- Nevf el-Bekkâlî, Hızır'ın arkadaşı Mûsâ'nın, İsrail oğullarının adamı Hz. Mûsâ olmadığını sanıyor, dedim. İbn Abbâs şöyle dedi:
- Allah'ın düşmanı yalan söylemiş (Bekkâl oğullarından bu zât, Hızır'ın arkadaşı Mûsâ'nın, Yâ'kub oğlu, Yûsuf oğlu, Ifrâhim oğlu Mîşâ oğlu Mûsâ olduğunu sanırmış.1874 Kasımî'ye göre Nevfel-Bekkâlî, Ka'b el-Ahbâr'ın karısının veya onun kardeşi oğlu karısının oğlu olup doğru söyleyen bir tâbiîdir.1875 Bana Übeyy ibn Kâ'b, Peyğamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduğunu anlattı:
"Bir gün Mûsâ, İsrail oğulları arasında bir konuşma yaptı, öyle güzel konuştu ki herkesin gözlerinden yaşlar aktı. Kendisine: 'İnsanların en bilgilisi kimdir?' diye soruldu. 'Benim' dedi. Bu konudaki bilgiyi Allah'a havale etmeyip 'Benim" dediği için Allah onu azarladı. Kendisine: 'İki denizin birleştiği yerde bir kulum vardır, o senden bilgilidir' diye vahyetti. Mûsâ: 'Yâ Rab, ben onu nasıl bulurum?' dedi. Yüce Allah: 'Yanma bir balık alırsın, balığı bir zenbile koyarsın, nerede balığı yitirirsen işte o, oradadır' dedi. Mûsâ zenbil içinde bir balık aldı. Yanında uşağı Yûşa' ibn Nûn olduğu halde yürüdü.
"Bir kayaya vardılar. Başlarını koyup kayanın gölgesinde uyudular. Balık hareket ederek zenbilden çıktı, denize düştü, denizde hayli mesafe aldı. Allah suyun balığa doğru akmasını durdurdu. Su balığın üzerinde bir kemer gibi oldu (balık altından geçiverdi). (Bir rivâyete göre de kayanın dibinde hayât gözesi denen, değdiği her şeyi canlandıran bir su vardı. İşte o su balığa değince balık canlandı, zenbilden sıyrılıp denize girdi.)
"Mûsâ uyandığı zaman uşağı, ona balığın durumunu söylemeyi unuttu Günün kalan kısmında ve geceleyin yürüdüler. Ertesi gün Mûsâ, uşağına:
— Azığımızı getir, bu yolculuğumuzda hayli yorulduk, dedi.
Allah'ın buyurduğu yere varıncaya kadar yorulmamıştı. Orayı geçtikten sonra yorgunluk duymağa başladı. Uşağı ona:
— Gördün mü, dedi, kayanın altında bulunduğumuz zaman balığın durumunu sana söylemeyi unuttum. Bunu sana söylemeyi unutturan şeytandır. Balık tuhaf bir şekilde denizde yol aldı. Mûsâ:
— İşte aradığımız oydu, dedi.
Ayaklarının izini sürerek geriye döndüler. Kayaya vardıklarında elbisesine bürünmüş bir adam gOrdüler. Mûsâ ona selâm verdi. Hızır:
— Senin ülkende selâm nereden? dedi. Mûsâ:
1872] 18/Kehf, 60-82
1873] Buhârî, Enbiyâ 27; Tirmizî, Tefsir Sûretu’l-Kehf, h. no: 3150
1874] et-Tâc: 4/167
1875] Mehâsınu't-Te'vîl, 11/4090
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
— Ben Mûsâ'yım, dedi. Hızır:
— İsrail oğullarının Mûsâsı mı, dedi. Mûsâ:
— Evet, sana öğretilen bilgiden bana yol gösterecek bir şeyler öğretmen için sana geldim, dedi. Hızır:
— Sen benimle beraber bulunmaya dayanamazsın ey Mûsâ. Ben Allah'ın bana öğrettiği ve senin bilmediğin bir bilgiye göre hareket ederim. Sen de Allah'ın sana öğrettiği, benim bilmediğim bir bilgiye göre hareket edersin, dedi. Mûsâ:
— İnşâallâh, beni sabırlı bulursun, senin buyruğuna karşı gelmem, dedi. Hızır:
— Öyle ise, bana uyarsan, ben sana anlatıncaya kadar benden hiçbir şey sormayacaksın, dedi.
— Deniz kıyısında yürümeğe başladılar. Bir gemi geçti. Kendilerini bindirmelerini istediler. Hızır'ı tanıyan gemiciler, onları ücretsiz olarak gemiye bindirdiler. Gemiye biner binmez Hızır, hemen geminin ön tahtalarından birini söktü. Mûsâ:
— Bu adamlar bizi gemilerine ücretsiz bindirdiler. Sen de içindekileri boğmak için gemiyi deldin, kötü bir iş yaptın, dedi. Hızır:
— Ben sana benimle beraber bulunmaya dayanamazsın dememiş miydim? dedi. Mûsâ:
— Unuttuğum şeyden dolayı beni kınama, işimde güçlük çıkarma; dedi.
Peygamber (s.a.s.): "Birinci itiraz, Mûsâ'nın unutmasından dolayı olmuştu" dedi.
Bir serçe geldi, geminin yanına kondu, denizden iki damla su aldı. Hızır Mûsâ'ya:
— Benim ve senin ilmimiz, Allah'ın bilgisinden, ancak şu serçenin denizden eksilttiği su kadar bir şey eksiltir, dedi.
Sonra gemiden çıktılar. Kıyıda yürürlerken Hızır, çocuklarla beraber oynamakta olan bir çocuk gördü. Eliyle başını tutup kopararak onu öldürdü. Mûsâ:
— Birini öldürmemiş, temiz bir cana mı kıydın? Kötü bir iş yaptın! dedi. Hızır:
— Ben sana, sen benimle beraber bulunmaya dayanamazsın dememiş miydim? dedi. Mûsâ:
— Eğer bir daha senden bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etmemekte haklısın, dedi.
Yürüdüler, bir kente vardılar.1876 Halkından yemek istediler. Halk bunlara yemek vermedi. Orada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler. Hızır duvarı eliyle düzeltti. Mûsâ:
— Bu kent halkından yemek istedin, bize yemek vermediler, bizi konuklamadılar. Sen isteseydin şu yaptığın işe karşılık bir ücret alırdın, dedi. Hızır:
— İşte seninle benim ayrılmamızın zamanı geldi. Şimdi senin dayanamadığın şeylerin içyüzünü sana anlatayım, dedi.
Allah'ın Elçisi (s.a.s.): "Keşke Mûsâ sabretseydi de Allah, ikisi hakkında bize daha çok şey anlatsaydı" dedi. Saîd ibn Cübeyr, İbn Abbâs'ın bu hadisten sonra: "O gemi
1876] Bu kent Antakya'dır -et-Tâc-
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 455 -
denizde çalışan yoksulların idi. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü onların ilerisinde her (sağlam) gemiyi zorla alan bir kral vardı. Çocuğa gelince: Onun anası babası mü'min insanlar idi. Bunun, onlara azgınlık ve küfür sarmasından korktuk, istedik ki Rableri onun yerine onlara ondan daha temiz, daha merhametli birini versin..." âyetlerini okuduğunu söylemiştir. 1877
Hızır Konusunda Uydurma Hadis Rivâyetleri
Hızır ve İlyas’ın hayatını beyan eden hadis rivâyetlerinin tümünün uydurma olduğu, nice mevzûât kitaplarında belirtilir. Meselâ, Aliyyu’l-Kari, Mevzûâtu’l-Kubrâ, s. 443; Ali Hindî, Tezkiratü’l-Mevzûât, s. 108; s. 29; Mevsılî, el-Muğnî, vr. 2a, Kâvukcî, el-Lü’lüü’l-Mersû’, s. 38; Sadık Cihan, Uydurma Hadislerin Doğuşu ve Sosyo-Politik Olaylarla İlgisi, Etüt Y., Samsun 1997; M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler Menşei Tanıma Yolları Tenkidi, İFAV Y., s. 174. İbn Kayyim el Cevziyye de, Hızır’dan ve onun hayatta olduğundan bahseden bütün hadislerin mevzû/uydurma olduğunu söyler.1878 Ali el-Karî, Hızır’dan ve hayatından bahseden hadislerin hepsinin yalan olduğunu, hayatına dair rivâyetlerin hiçbirinin sahih olmadığını belirtir.1879 Suyûtî, hadislerde (Hızır’la ilgili) yukarıdaki gibi hadis rivâyetlerinin uydurma olduğunu kabul etmekle birlikte, hadislerde genelleme yapılmasına katılmamıştır.
M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadîsler adlı kitabında Hızır ve İlyas’ın hayatlarından bahseden hadislerin mevzu olduğunu söyler.1880 İbn Hazm’ın açıklamasına göre; Yahudiler, İlyas ve Fenhas İbnu’l-Âzâr’ın bugüne kadar hayatta olduklarını ileri sürüyorlardı. Bugün, Hızır ve İlyas’ın hâlen yaşadığı inancı da bunun kalıntılarından başka bir şey değildir. 1881
“Hızır ve İlyas her sene Mina mevsiminde buluşurlar.” Bu rivâyet uydurmadır. Hadis âlimlerinden İmam Buhârî, Sâğânî, Aclûnî, Aliyyu’l-Kari, Deyba’, İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye, İbn Hacer, Sehâvî, Suyûtî, Tarablusî, Zerkeşî, Abdulfettah Ebu Ğudde bu rivâyetin uydurma olduğunda hemfikirdirler.
Hızır konusunda İsrâiliyyât olduğu kabul edilen birçok rivâyet vardır. Nitekim İbn Hacer de Hızır’ın aynu’l-hayattan (âb-ı hayat/ölümsüzlük suyu) içip ölümsüzlüğe kavuşması rivâyetlerinin Vehb İbn Münebbih ve onun gibi İsrâiliyyâtı nakledenlerden çıktığını kaydetmektedir. 1882
Hızır konusundaki hadislerle ilgili olarak İbn Kayyim el-Cevziyye “el-Menâru’l-Münîf fi’s-Sahîh ve’d-Daîf” adlı eserinde şunları söyler:
“Hızır ve hayatına dair olan hadislerin hepsi de yalandır. Onun yaşadığına dair sahih tek hadis daha yoktur. İşte bazıları:
"Rasûlullah (s.a.s.) Mescidde idi. Arkasından bir ses duydu. Ashab bakmaya
1877] Buhârî, İlim 44, Bed'u'1-halk 11, Enbiyâ 27, Tefsîr Sûre: 18; Müslim, Fedâil 170, 172; Tirmizî, Tefsîr Sûre: 18; Ahmed İbn Hanbel, Müsned 5/117-119
1878] el-Menâru’l-Münîf, s. 69
1879] Aliyyu’l-Karî, Esrâru’l-Merfûa, 422
1880] Kandemir, Mevzû Hadîsler, 170
1881] Talât Koçyiğit, Hadisçilerle Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar, TDV Yayınları, Ankara 1984, s. 33
1882] Talât Koçyiğit, Hadisçilerle Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar, TDV Yayınları, Ankara 1984, s. 33
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gittiler. Bir de ne görsünler, Hızır değil mi?!” 1883
“İlyas ile Hızır kardeştirler; babaları İran diyarından, anneleri ise Bizans diyarındandır.” 1884
“Hızır ve İlyas her yıl buluşur.” 1885
"Arafatta Cebrail, Mikâil ve Hızır birleşir." 1886 diye başlayan uzun bir uydurmadır.
İbrâhim el-Harbî, Hızır’ın ömrü ve hâlâ hayatta olup olmadığından sorulunca "İşini gâibe havâle eden yarısını alamaz. Bunu (Hızır’ın hâlâ yaşadığını) insanların arasına atan şeytandır." derdi.
Buhârî de (kendisine): "Hızır ve İlyas’ın hâlâ diri mi olduklarından" sorulunca şöyle dedi: "Bu nasıl olur? Hâlbuki Efendimiz (s.a.s.): "Bu gün yeryüzünde hayatta olanlardan yüz yılın başına kadar yaşayan hiç bir kimse kalmayacaktır." buyurmuştur. 1887
Bu hususta bunlardan başka pek çok imam soruya tutuldu da şöyle dediler: "Senden önce de hiç bir beşere ebediyyet vermedik. Sen ölürsen onlar ebediyen kalacak mı?" 1888
Bu hususta kendine soru yöneltilen Şeyhü'l-İslâm (İbn Teymiyye) şöyle cevap verdi:
- Eğer Hızır yaşamış olsaydı, Peygamber’e (s.a.s.) gelip onun önünde cihada katılması ve ondan öğrenim görmesi gerekirdi. Bedir harbi günü Peygamber Efendimiz (s.a.s.): "Allahım! Eğer şu topluluğu -kâfirlerin gâlib gelmesine müsâde ederek- helâk edersen, yeryüzünde artık sana ibâdet edecek kimse kalmaz."1889 buyurmuştu. O topluluk tam üç yüz on üç kişi idi. İsimleri, babaları ve kabilelerinin adları belli idi. O zaman Hızır nerede idi?
Ebu'l Ferec Abdürrahmân b. el-Cevzî der ki: Hızır'ın dünyada bâki olmadığına dört tane delil vardır: 1- Kur'an, 2- Sünnet, 3- Âlimlerin, araştırıcı ve inceleyicilerinin icmâsı, 4- Ma'kul.
Kur'ana gelince; Allah'ın şu kavlidir: "Senden önce de hiç bir beşere ebediyyet vermedik." 1890 Eğer Hızır hayata devam etse idi "ebedîleşmiş" olacaktı. İbnü'l Cevzî'nin bu adı geçen eserinden İbn Kesir El-Bidâye ve’n-Nihâye 1/334'te gâyet tafsilatıyla nakleder. Onun 3/Âl-i İmrân 81. âyeti ile istidlâlini, İbn Mes'ud’un görüşünü ve İbnü'l Cevzî'nin "Eğer Hızır Peygamberse veya velî ise bu (Âl-i İmrân) âyetinin siyâkına girer. Eğer Efendimiz zamanında sağ olsaydı, Onun eşrâf-ı
1883] İbnü'l Cevzî, Ucâletü'l Muntazır
1884] bk. Elbânî; ez-Zaîfa, 5/283-284
1885] İbn Adiy, 2/740; Ukaylî, Zuafâ 1/225; Mevzûât, 1/195,196; İthaf, 5/69, 112; Beğavî, Sünne 81-443; Zehebî, Mîzan 1845; Tezkere 108; İbni Adiy bunu Hasen b. Rizzînin uydurduğunu söyler. Zehebî bunu İbn Huzeyme ve bir grup âlimin İbn Zebdâ'dan naklettiğini ilâve eder.
1886] Beğavi es-Sünne 443; Tenzih l/234; Mevzûât 1/196
1887] Buhârî, Mevâkît 20, 40, İlim 41; Müslim, Fazâil 217; Ebû Dâvûd, Melâhim 18, h. no: 4384; Tirmizî, Fiten 64, h. no: 2251; Müsned, 2/88, 121; Zâdü'l Mesîr, 5/168; Abdürrezzak, 20534; Hakim, 2/37; Beyhakî, 1/453, 9/7; Beyhakî, Delâil 6/500; Beğavî 2/193
1888] 21/Enbiyâ, 34
1889] Müslim, 1383, 1384; Müsned, 1/32, 30
1890] 21/Enbiyâ, 34
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 457 -
ahvâli, Efendimizin huzurunda, ona indirilene inanmış olarak düşmanlarına karşı ona yardım etmesi olurdu. Çünkü velî ise Hz. Ebû Bekir ondan daha hayırlıdır. Peygamberse Mûsâ (a.s.) ondan efdaldir. Müsned’de Câbir (r.a.)'ın nakline göre Efendimiz (s.a.s.): "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki Mûsâ (a.s.) hayatta olsaydı bana uymaktan başka bir şey yapmazdı” buyurdu. İşte dinden zarûrî olarak anlaşılan budur." dediğini aktarır. İbnü'l Cevzî bu âyete göre bütün peygamberler diriltilmiş olsa Efendimize tâbi olması gerektiğini, binâen aleyh Mirac dönüşü Efendimizin onlara imam olduğunu bildirip; bu anlaşılınca Hızır sağ olsa Muhammed ümmetine dâhil olurdu. İşte İsa (a.s.) âhir zamanda gelecek ve bu ümmetten olarak bu şeriatla hükmedecek. Hem ma'lum ki Hızır hususunda kalbi rahatlatacak sahih veya hasen dereceli "Hızır’ın Efendimizle buluşup cihada katıldığına dair hiç bir haber yok."
Sünnete gelince: Efendimiz şöyle buyurdu: "Şu gecenizi görüyor musunuz? Bu geceden sonra gelecek yüz yılın başında bu gün hayatta olanlardan hiç kimse yeryüzünde bulunmayacaktır."1891 Bu, sıhhatinde1892 ittifak bulunan bir hadistir.
Müslim'in Sahih'inde geçtiğine göre, Câbir (r.a.), Efendimizin vefatından az önce: "Bu gün canlı olanlardan hiç bir kimse üzerine yüz sene -o hayatta iken- gelmeyecektir." 1893 buyurdu.
Muhakkak âlimlerin icmâına gelince: Bundan sonra (İbnü'l Cevzî) Buhârî ve Ali b. Mûsâ er-Rızânın "Hızır ölmüştür" dediklerini ve Buhârî’nin Hızır'ın hayatından sorulunca Peygamberimiz "Şu gecenizi görüyor musunuz? Çünkü bu geceden sonra gelecek yüz yılın başına bugün yaşayanlardan hiç kimse yeryüzünde olmayacaktır." buyururken "bu nasıl olabilir" dediğini anlatır. İbnü'l Cevzî der ki:
Hızır öldü diye hükmeden âlimlerin bazıları şunlardır: İbrâhim b. İshak el-Harabî, Ebu’l- Hüseyin b. el-Münâdî. Bu ikisi dinde imam mertebesinde idiler ve İbnü’l Münadî "Hızır sağdır" diyenlerin görüşünü çok çirkin bulurdu.
Kadı Ebû Ya’lâ da Hızır’ın öldüğünü İmam Ahmed'in talebelerinden nakledip ilim ehli birinin de "O sağ olsa Efendimize gelmesi vâcib olurdu" diye ihticacını anlatır. İbnü'l Cevzi devamla der ki: Bize imam Ahmed; Şüreyh b. Nu'man, Hüşeym, Mücâhid, Şa'bi, Câbir (r.a.) isnâdıyla Nebî’nin (s.a.s.) "Nefsim elinde olan Allah'a and olsun ki Mûsâ sağ olsaydı bana tâbi olmaktan başka bir şey yapmazdı" 1894 diye buyurduğunu nakleder. Peki, Nebi (s.a.s.) ile beraber cum'a ve cemaat namazını birlikte kılmayıp onunla beraber cihad etmeyen biri nasıl sağ olabilir?
Görmüyor musun?! İsa (a.s.) yeryüzüne indiğinde bu ümmetin imamının arkasında kılıp, Peygamberimizin peygamberliğinde bir tahriş olmaması için öne geçmeyecek. Ebu’l-Ferec der ki: Hızır’ın varlığını isbat edip de, bu isbâtının içindeki bulunan şeriattan uzaklaşmayı unutanın anlayışı ne kıttır!
Ma'kul olan delile gelince, bunun dokuz yönü vardır:
1. Onun sağ olduğunu isbat eden onun Âdem’in (a.s.) sulbünden gelme evlâdı olduğunu söyler ki, bu iki yönden bozuk bir görüştür:
1891] Buhârî, Mevâkît 40; Müslim, Fazâil 217; Ebû Dâvûd, 4384; Tirmizî, 2251; Müsned, 2/88, 121
1892] Buhârî ve Müslim tarafından
1893] Müslim, Fazâilu’s-Sahâbe 220; Müsned, 3/284, 305, 314; Hakim, 4/499
1894] Müsned, 3/387, 338; Beyhakî, 2/11; Abdürrezzak, 10152, 19209; İbn Ebi Âsım, Sünne 1/27
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- O takdirde ömrü tarihçi Yuhannâ'nın kitabında belirttiğine göre Hızır, altı bin yaşında eder. Böyle bir ömür insan için söz konusu olamaz.
b- Eğer Âdem'in sulbünden gelme evlâdı olsaydı veya -iddia ettikleri gibi- çocuğunun çocuğundan olma dördüncü insan ve Zülkarneyn'in veziri olsaydı, onların vücut yapıları bizim yaratılışımız gibi değil, aksine boyu ve eni çok fazla olurdu. Sahihayn'da da Ebu Hüreyre (r.a.), Efendimizin; "Allah Âdem’i altmış zira' boyunda yaratmıştı. Ondan sonra insanlar hep noksanlaşmakta devam ede geldiler."1895 buyurduğunu nakleder. Hızır’ı gördüğünü söyleyen hiç bir kimse onu bu irilikte ve insanların en kıdemlisi olarak görmüş değildir.
2. Hızır Nuh'tan önce var ise gemiye Nuh (a.s.) ile binmesi gerekirdi. Böyle bir şeyi nakleden kimse yoktur.
3. Âlimler ittifak etmişlerdir ki, Nuh (a.s.) gemiden indiğinde beraberindekiler ölmüş, sonra nesilleri ölmüş, sadece Nuh’un (a.s.) nesli kalmıştır. Bunun delîli Allah’ın: “Biz, işte onun zürriyyetini bâki kıldık”1896 âyeti olup bu da "Hızır'ın Nuh’tan (a.s.) önce sağ olduğu" görüşünü yok eder.
4. Hem bu doğru olup insanoğlundan biri doğduğu günden bu dünya'nın sonuna kadar sağ olsa, doğumu da Nuh'tan Önce olsaydı, elbette bu en büyük âyet ve şaşacak bir şey olur, bu haber Kur'an’da çok yerde geçerdi. Çünkü en büyük Rubûbiyyet âyetlerinden olurdu. Allah (c.c.) Kur'an'da (Nuh aleyhisselâm’ı) 950 yıl yaşattığını haber verip onu bir (mûcize) âyet sayar. Ya hayatın sonuna kadar ömür verdiği ne olur? Bunun için ilim ehli birisi "bu fikri (Hızır’ın hâlâ hayatta olduğu görüşünü) insanlar arasına ancak şeytan atmıştır" demiştir.
5. Hızır’ın hayatıyla ilgili görüş, Allah üzerine ilimsizce yüklenmiş bir görüş olup bu da Kur'an'ın nassıyla haramdır.
İkinci mukaddime gâyet açıktır. Birinci ise: Eğer onun hayatı sâbit ise ona ya Kur'an delâlet ederdi, ya sünnet veya icmâ-ı ümmet delâlet ederdi. İşte Allah'ın Kitab'ı, onun neresinde Hızır'ın sağ olduğu? İşte Rasûlullah'ın sünneti, onun neresinde böyle bir delâlet var? İşte Ümmet'in âlimleri, onlar Hızır'ın sağ olduğuna icmâ ettiler mi?
6. Hızır’ın sağ olduğunu savunanların tek tutanakları, anlatılan hikâyelerdir. Adamın biri Hızır'ı gördüğünü söyler. Allah için, ne şaşacak iş(!) Hızır'ın belli bir alâmeti var da gören onu tanıyor mu? Bunların çoğu gördükleri şahsın "ben Hızır’ım" demesine aldanıyor. Ma'lumdur ki böyle bir sözü ortaya atanın sözünü Allah'tan bir delil olmadan tasdik câiz olamaz. Peki, Hızır'ı gördüğünü söyleyen adama kendinin Hızır olduğunu söyleyenin yalancı değil de doğru biri olduğu nereden ma'lum oluyor?
7. Hem Hızır Allah'ın Kelîm'i İmran oğlu Mûsâ’dan (a.s.) ayrılıp onunla arkadaşlığa devam etmedi, ona (âyette geçişine göre): "İşte bu, benimle senin arandaki ayrılıktır"1897 dedi. Nasıl olur da Mûsâ (a.s.) gibi bir Peygamber'den ayrılıp gitmeyi kendi nefsine râzı görür de sonra câhil ve şeriat dışı giden, Cum'a’ya ve cemaata
1895] Buhârî, Enbiyâ 1, 4/160, 8/62; Müslim, Cennet bab 11/28; Müsned, 2/315, 333, 535; Ebû Avâne, 1/158; Abdürrezzak, Mûsânnef (yetmiş zira ile) 19435
1896] 37/Sâffât, 37
1897] 18/Kehf, 78
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 459 -
gelmeyen, ilim meclislerine ayak basmayıp şeriatten hiçbir şey bilmeyen bu dervişlerle birleşmeye nasıl râzı olur? Bunların her biri "Hızır dedi ki", "bana Hızır geldi", "Hızır tavsiye etti ki" diye atar dururlar.
Hayret doğrusu, demek Hızır Allah'ın Kelîm'inden ayrılacak, sonra da abdest almasını bilmeyen, namaz nasıl kılınır anlamayan câhillerin sohbeti peşinde dolaşacak ha...
8. Hem Muhammed ümmeti "ben Hızır’ım" diyen kimse hakkında, o kimse "Ben Allah Rasûlünü şöyle şöyle söylerken işittim" demiş olması farzedildiğinde, dinde onun sözüne iltifat edilmez ve kendisi ile ihticac edilmez. Tâ ki Rasûlullah'a gelmediği ve ona biat etmediği ya da bu câhil kendisi ona gönderilmediğini söyleyene kadar. Bunda küfürden bir şeyler vardır.
9. Eğer Hızır sağ olsaydı, elbette kâfirlere karşı cihadı, Allah yolunda alâkası ve ordu safında bir saat yer alması; Cum'aya, cemaata gelmesi ve ilim öğrenmesi kendisi için vahşi hayvanlar arasında ıssız yerlerde ve tenha çöllerde dolaşmasından daha hayırlı olurdu. Böyle yapması ise en fazla ayıplanmasına ve ta'nedilmesine sebep olmaz mı? 1898
Mûsâ-Hızır Kıssasından Alınacak Ders ve İbretler
1) Her bilenin üstünde bir bilen vardır. Kişi kendi bilgisiyle böbürlenmemeli, daha bilgili kişilerin ve hepsinin de üstünde Allah'ın daha bilgili bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Çünkü her ilim sahibinin üstünde ondan daha fazla ve farklı bir bilen vardır.
2) Olaylarda Allah'ın hikmetleri vardır. İnsanın kötü gördüğü birçok şey aslında iyidir. Ancak içyüzünü bilmediği için insan onu şer sanır. Bu bakımdan başa gelen olayları Allah'ın hikmetine havale edip sabretmeli ve sonunda onun hayırlı olacağını düşünmelidir. Bu bakımdan içyüzünü bilmediğimiz bir olayla karşılaştığımızda, duygusallıktan uzak kalıp, onun iç yüzünü öğreninceye kadar kesin bir hüküm vermemek en isabetli yoldur. Bu gibi hususlarda duygumuzla değil, aklımız ve imanımızla çözüm aramalıyız.
Meselâ karşımıza çıkan bir kazanın hayırlı olabileceğini, bizim için sonucun daha iyi olabileceğini düşünmemiz, İlâhi takdire teslimiyetin ifadesidir. Allah, hiçbir zaman haksızlık yapmaz. O'nun her yaptığında mutlak hayır vardır. Hz. Hızır'ın sağlam gemiyi delip kusurlu yapması, zâhiren masum olan bir çocuğu öldürmesi, kendilerini konuk edinmeyen bir kasabada yıkılmak üzere olan duvarı doğrultması, bunun açık örneklerinden bazılarıdır.
3) İlim öğrenmek için gerektiğinde başka yerlere gitmeli ve yol zahmetine, tahsîlin meşakkatine katlanmalıdır.
4) Yola giderken yanına bir arkadaş almak, arkadaşla yola gitmek uygundur.
5) İnsanın bilmediği bir şeyi hemen inkâr etmemesi, düşünüp içyüzünü öğrenmesi gerekir.
6) Verilen söze, kabul edilen şarta uymak gerekir.
1898] İbn Kayyim el-Cevziyye, Elmenâr'ül Münîf fi’s-Sahîh ve’d-Daîf, Tahkik Terceme ve Ta’lik Muzaffer Can, Cantaş Y., İst. 1992, s. 69-76
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
7) Hatadan ötürü özür dilemelidir.
8) Çocuklarını Allah'ın rahmet ve gözetimine ısmarlamak, onların geleceğini düşünmek lâzımdır. Nitekim geriye kalan çocuklarını düşünerek onlar için duvarın altında para saklamış olan kişi, sâlih bir insan olarak nitelendirilmiştir.
9) Peygamberlerin ilmi genellikle vehbî, başka bir deyişle ledünnîdir. Allah'tan alıp öylece bilgi sahibi olurlar. Ama her peygamberin özelliğine, içinde bulunduğu şartlara, hitap ettiği kavim ve toplumun kültür seviyesine göre kendisine bu ilimden verilir. Bütün peygamberler tevhid inancı esasında birleşirler, ama diğer fer'î ilimlerde farklı derecelerde olabilirler. Sebebine gelince: Allah'ın ilminin sonsuz ve sınırsız olduğunu bildirmek ve her bilenden daha çok bir bilenin bulunabileceğini hatırlamak ve ilim sahiplerinin bilgilerinin farklı olduğuna dikkat çekmek söz konusudur. Nitekim ledünnî ilme sahip olan Hz. Mûsâ’nın (a.s.) bildiklerinin çoğunu Hz. Hızır’ın (a.s.) bilmediği gibi, Hızır’ın (a.s.) bildiklerinin birçoğunu da Hz. Mûsâ (a.s.) bilmiyordu. Nitekim Buhârî'nin tesbitine göre Hz. Hızır’ın (a.s.): "Ey Mûsâ, ben Allah'ın bana öğrettiği bir bilgi üzereyim, sen onu bilmezsin. Sen de Allah'ın sana öğrettiği bir bilgi üzeresin, onu da ben bilmem." dediği rivâyet edilmektedir.
10) Bilmediğimiz konuları öğrenebilmek için bazı zorluklara katlanmasını bilmeliyiz. Nimet külfetsiz olmaz. Nitekim Mûsâ (a.s.), Hızır’ın (a.s.) ilminden yararlanmak için uzun ve yorucu bir yolculuk yapma ihtiyacını duymuş ve katlanmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın muradı da böyle olmasından yana idi. Zira dileseydi Hızır’ı (a.s.), Mûsâ’nın (a.s.) yanına sevkederdi. Nitekim Ashab-ı Kiramdan bazı zatlar, İslâm ülkelerine dağılan arkadaşlarının Hz. Peygamber’den (s.a.s.) bizzat duydukları hadisleri onların ağzından duymak için develerine binip haftalarca yolculuk yapmışlardır.
11) Bilgisinden yararlanmak istediğimiz kişiye uymasını, saygı gösterilmesinin gereğini, lüzumsuz soru sormaktan kaçınmasını bilmeliyiz. Çünkü ilim çok şereflidir, azizdir ve kıymetlidir. İlim adamına saygı göstermek, peygamberlerin sünnetidir. Mûsâ (a.s.)'nın bir bakıma Hz. Hızır (a.s.)a uyup bilgisinden yararlanmaya çalışması bize bu sünneti hatırlatır.
12) Bilmediğimiz bir konuyu öğrenmekte çok sabırlı ve dikkatli olmamız gerekmektedir. Çünkü ilim ancak; zevk, heves, ilgi ve sabırla elde edilebilir.
13) Hocası rütbe itibariyle kendisinden aşağı da olsa, öğrencinin hocasına saygı göstermesi, ona itiraz etmemesi gerekir. Nitekim Mûsâ (a.s.) kendisinden aşağı derecede olan Hızır'a tâbi olmuş, ona saygı göstermişti
14) Âlimin bildiği ile yetinmeyip daha fazla şeyler öğrenmeye çalışması icap eder. Nitekim Hz. Mûsâ öyle yapmıştır. Âlimin ilmini artırması ve sefer için yanında yiyecek götürmesi de câizdir. Bu tevekküle engel değildir.
15) Unutmak gibi sevilmeyen şeyler mecâzî olarak şeytana nisbet edilebilir.
16) Bir kimse, ileride yapacağı bir işi söylerken önce “inşâallah” demelidir.
17) Tâbî olunup uyulan kişi, kendisine tâbi olana şart koşabilir.
18) Şart koşulan, söz verilen şey yapılmalıdır.
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 461 -
19) Kişi unuttuğu şeyden dolayı kınanmamalıdır. Genelde tekrar üç defa yapılır.
20) Gerektiğinde yabancı bir kimseden yiyecek istemekde sakınca yoktur.
21) Hata yapılınca mutlaka özür dilemek gerekir.
22) İcâre (ücretle çalışmak veya bir şeyi kiraya vermek) câizdir.
23) Hilâfı anlaşılıncaya kadar zâhirle hükmetmek câiz olduğu gibi, bizim için şarttır.
24) Hikmeti anlaşılsın anlaşılmasın şeriatin getirdiği her şeyi kabul ve teslim vâciptir.
25) Bir malın, büyük bir bölümünü kurtarmak için cüz'î bir bölümü telef edilebilir. Nitekim Hızır, gemiyi kurtarmak için bir bölümünü yaralamıştı.
26) Büyük bir fesattan korunmak için (başka seçenek yoksa) daha küçük bir zarar işlenebilir. Nitekim Hızır, ebeveyni kurtarmak için azgın çocuğu öldürmüştü.
27) Bir binayı ve eşyayı korumak, bakımını yapmak, onarmak gerekir; yıkılıncaya kadar ihmal edilmesi doğru değildir.
28) Fakir, geçimine yetmeyen araba, gemi gibi bir şey veya bazı âlet ve araçlara sahip olmakla fakir olmaktan çıkmaz.
29) İki zarar karşı karşıya gelince, büyüğünden kurtulmak için küçüğü irtikâb etmek gerekir. Yani, ehven-i şerreyn (iki şerden en ehveni) tercih olunur. Nitekim Hızır (a.s.), gemiyi kurtarmak için bir bölümünü yaralamıştır.
30) Hızır’ın (a.s.): "Ben bunu kendiliğimden yapmadım" demesi peygamberliğine bir delildir. Zaten hadis-i şerifler de Hızır’ın (a.s.) peygamberliğine kail olanlara delildir.
31) İyilik yapmayana iyilikte bulunmak, onun için hayırlı olanını düşünmek mü’mine yakışan bir haslettir. Kendilerini konuk etmeyen ve yiyecek bir şey de vermeyen kasaba halkına ait yıkılmak üzere olan bir duvarı Hızır’ın (a.s.) elini dokundurup doğrultması bize bu gerçeği öğretmektedir.
32) Hızır (a.s.), düzelttiği duvara karşılık ücret almamıştı. Mürüvvet sahibi insan da yaptığı her iyilikten hemen karşılık beklememeli, iyiliği Allah rızası için yapmaya çalışmalıdır.
33) Yanımızdaki hizmetçi, kapıcı ve odacılara "bey, efendi, arkadaş" gibi sözlerle hitap etmeli, onları üzecek, kıracak isim ve sıfatları kullanmaktan kaçınmalıyız. Nitekim, Mûsâ’ya (a.s.) refakat edip hizmetinde bulunan Yûşa İbn Nûn için Kur'ân-ı Kerim'de "fetâ/genç" tâbiri kullanılmıştır.
34) Bir peygamber bir mûcize gösterirse, onu kendi reyiyle göstermez. Rabbinin emir ve vahyi ile gösterir. Hızır’ın (a.s.) açıklamada bulunması, bunun güzel bir örneği sayılır.
35) Hz. Mûsâ ile Hızır (a.s.) kıssası İsrailoğullarının Tih sahrasında bulundukları yıllara rastlar. Hz. Hızır ile mülâkatından sonra Hz. Mûsâ yine oraya dönmüştür.
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bununla beraber bu olayın Mısır'dan çıkmazdan önce olduğunu söyleyenler de vardır. 1899
Hıdrellez
Hıd(ı)rellez; Daha çok Batı Türk dünyasında kutlanan bir halk bayramıdır. Hızır ve İlyâs isimlerinin halk ağzında aldığı şekilden ibâret olan hıdrellez, kökü İslâm öncesi eski Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu yaz bayramlarına dayanan, Hızır yahut Hızır ve İlyâs kavramları etrafında dinî bir muhtevaya bürünmüş halk bayramının adıdır. Bu bayram, merkezini özellikle Anadolu ve Balkanlar'ın, Kırım, Irak ve Suriye'nin teşkil ettiği Batı Türkleri arasında, bugün kullanılmakta olan Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs (eski Jülyen takvimine göre 23 Nisan) günü kutlanmaktadır.
Hıdrellez, halk arasında ölümsüzlük sırrına erdiklerine ve biri karada, diğeri denizde darda kalanlara yardım ettiklerine inanılan Hızır ve İlyâs peygamberlerin yılda bir defa bir araya geldikleri gün olarak kabul edilir. Ancak bu beraberlikte, ismi yaşatılmasına rağmen uygulamada İlyâs’ın şahsiyeti tamamıyla silinerek Hızır motifi öne çıkarılmıştır. Dolayısıyla bu bayramda icra edilen bütün merasimler Hızır'la ilgilidir. Bunun temel sebebi. İslâm öncesi devirlerde yukarıda zikredilen üç büyük kültürün hâkim olduğu alanda bu yaz bayramı vesilesiyle kültleri kutlanan insanüstü varlıkların daha ziyade Hızır'ın şahsiyetine uygun düşmesi ve onunla özdeşleşmesidir.
Osmanlı Devleti'nde 6 Mayıs (23 Nisan) halk arasında yaz mevsiminin başlangıç tarihi sayılmaktaydı. Nitekim eski takvimde yıl İkiye ayrılmış olup 23 Nisan'dan (6 Mayıs) 26 Ekim'e (8 Kasım) kadar süren 186 gün "Hızır günleri" adıyla yaz mevsimini, 23 Nisan'a kadar devam eden 179 gün de "Kasım günleri" adıyla kış mevsimini oluşturuyordu. Hıdrellez de kışın sona erip yazın başladığı gün olarak kutlanmaktadır.
Hızır ve İlyâs'a tahsis edilen bu gün, İslâm dünyasının her tarafında kutlanmadığı gibi kutlandığı yerlerde de adı, tarihi ve yapılan merasimler aynı değildir. Her şeyden önce İslâm folklorunda Hızır ile İlyâs hakkında çok zengin bir inançlar ve efsaneler literatürü ve bu ikisinin yılda bir defa görüştüğü inancı mevcut olduğu halde bu gün belirlenmiş değildir; hatta Türk dünyasının her tarafında 6 Mayıs kutlama günü olarak bilinmez. Fakat muhakkak olan şudur ki. İslâm dünyasının önemli bir kısmında ve bu arada Türkler arasında her zaman hıdrellez adı altında olmasa da Hızır ile İlyâs'ın birleştiği günün hâtırası çok eskiden beri değişik günlerde ve biçimlerde kutlanmaktadır. Nitekim XVI. yüzyılda İstanbul'a yerleşen Yesevî tarikatına mensup Türkistanlı müellif Hâzinî, bu tarikatla ilgili çok önemli bir kaynak olan Cevâhirü'1-ebrâr min emvâci'l-bihâr adlı eserinde (s. 196), başta Buhara ve Semerkant olmak üzere bütün Mâverâ ün nehir'de Hızır-İiyâs adına şenlikler yapıldığını kaydeder. Ayrıca Türkiye'deki Alevîler ve İran'daki Kızılbaş Karakoyunlu Türkmenleri (Çihiltenler) arasında şubat ayı ortalarında "Hızır Nebî Bayramı" adıyla hıdrellezden ayrı ve oruçla geçirilen bir bayramın kutlandığı bilinmektedir. Nevruz'dan altı hafta öncesine rastlayan bu bayram, eski on iki hayvanlı Türk takvimindeki yılbaşına tekabül etmekteydi.
1899] Ahmed Davudoğlu, sahih-i müslim tere, c. 9, s. 6149 (202); Mehmet Talu, Milli gazete fıkıh köşesi, 13-14-15 Mayıs 1999, s. 15; Ramazan Hûb, Hızır (a.s.), Kırk Kandil Y., s. 369-373
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 463 -
Yalnız Anadolu, Balkanlar, Kırım, Irak ve Suriye Türkleri'ne mahsus bir halk şenliği olan hıdrellezin buralarda özellikle 6 Mayıs'ta kutlanması iklim ve tabiat şartlarıyla bağlantılıdır. Bu tarih, sözü edilen bölgelerde ilkbahardan yaz mevsimine geçişi belirlemekte olup hicrî takvim sistemiyle hiçbir ilgisi yoktur. 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece güneşin Ülker burcuna girdiği bir zaman parçasıdır. Bu tarihten 7-8 Kasım'a kadar bu burcu güneşin batışından sonra görmek mümkün değildir. Yılın diğer günlerinde ise Ülker burcu güneş battıktan kısa bir süre sonra görülebilmektedir. Bu sûretle astronomik gözlemlere ve tabiat şartlarına uygun bir şekilde yıl kış ve yaz olmak üzere iki mevsime bölünmüştür. 8 Kasım bütün özellikleriyle kışın başlangıç tarihini, 6 Mayıs'a rastlayan hıdrellez günü de gerçek anlamda yazın başlangıç tarihini oluşturmaktadır. Pek çok arşiv belgesi, Osmanlılar döneminde devlet nezdinde bile işlerin yılın bu iki mevsimine, yani "rûz-i Hızır'dan (Hızır-İIyâs'tan) rûz-i Kasım'a" veya "rûz-i Kasım'dan rûz-i Hızır'a" kadar olan iki döneme göre planlandığını göstermektedir.
Öte yandan 6 Mayıs, Türkler'in Anadolu'ya yahut daha genel bir ifadeyle Ortadoğu'ya geldikten sonra tanıdıkları bir tarihtir. Zira Doğu Htristiyanlığfnın Aziz Yorgi (Aya Yorgi, Hagios Georgios, Saint George) ya da Yeşil Yorgi kültü bu tarihte kutlanmaktaydı. Doğu Hıristiyanlığı'nda çok önemli bir yeri olan bu kült zaman içinde Hızır-İlyâs kültü ile birleşerek özdeşleşmiş ve bu sûretle 6 Mayıs tarihi Ortadoğu ve Balkanlar'da hıristiyan-müslüman kültür etkileşimi sonucunda hem Aziz Yorgi hem de Hızır-İlyâs kültünün iç içe girmesinin bir sonucu olarak kutlanmaya başlanmıştır.
Müslümanlarca Hızır ve hıristiyanlarca Aziz Yorgi adına kutlanmasına rağmen doğrudan doğruya İslâm'la da Hıristiyanlık'la da ilgisi olmayan, Ortadoğu ve Balkanlar'da hem müslümanların hem de hıristiyan halkların kutladığı bu yaz bayramının kökü İslâm ve Hıristiyanlık öncesi İlkçağ Anadolu, Mezopotamya ve Orta Asya kültürlerinde aranmıştır. Mezopotamya ve bütün Doğu Akdeniz çevresindeki ülkelerde bazı tanrılar adına bahar veya yazın gelişiyle ilgili birtakım âyinlerin yapıldığı bilinmektedir. Milâttan önce III. bin yılın sonlarında, Mezopotamya ovasını sulayarak etrafı yeşillendiren Fırat ve Dicle nehirlerinin hayat verici gücünü simgeleyen Tammuz (Dumuzi) İlâhı adına bahar mevsimi başlangıcında Mezopotamya'daki Ur şehrinde görkemli âyinler yapıldığını gösteren tabletler bulunmaktadır. Tammuz, tabiatın ölüşü (sonbahar, kış) ve dirilişiyle (ilkbahar, yaz) birlikte ölen ve yeniden dirilen bir tanrı kabul edilmiştir. Yeşillik ve bereketin timsali olan Tammuz kültü, İbrânîler kanalıyla Suriye ve Mısır üzerinden eski Yunanistan'a ve Anadolu'ya geçmiş, burada da aynı tanrı Adonis adıyla tanınmıştır. Louvre Müzesi'nde bulunan Boğazköy tabletleri, benzer âyinlerin Hititler zamanında Anadolu'da yaz başlangıcında bitki ve yeşillik tanrısı Telipinus için icra edildiğini göstermektedir. Ayrıca eski İran'da yine yeşillik ve su kavramlarıyla ilgili Haurvatât ve Ameretât adlı iki tanrı için bahar mevsiminde özel âyinler yapıldığı, Nevruz'un da bunlardan doğduğu bilinmektedir. Avesta'da dişi varlıklar olarak kabul edilen Haurvatât suların, Ameretât ise bitkilerin koruyucusu kabul ediliyordu.
Tabiatın âdeta yeniden dirilmesi demek olan baharın ve yazın gelişi, ilk çağlarda dünyanın her tarafındaki insanların hayatında önemli bir olaydı. Bu olayın birtakım tabiatüstü güçlerle temsil edilmesi ve bunların şerefine âyinler düzenlenmesi evrensel bir olay olmalıdır. Nitekim eski Orta Asya'daki Türk
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
boylarında da benzer âyinlerin yapıldığı bilinmektedir. Bu âyinler Yâkutlar'da nisan, Tunguzlar'da mayıs, diğer bazı boylarda mart ayında icra ediliyor ve büyük merasimlerle kutlanıyordu. Kısacası, hıdrellez bayramının kökünde bütün bu kültürlerdeki bahar ve yaz bayramları geleneklerinin uzun asırlar süren katkılarını kabul etmek doğru olacaktır. Bu katkıların en sonuncusu da Hızır ve İlyâs'ın şahsiyeti etrafında gelişen İslâmî halk kültürüdür.
Hıdrellez merasimlerinin icrası ve bu esnada yeşillik ve su kavramlarıyla ilgili birtakım uygulamalar, bu halk bayramının putperest köklerini çok daha belirgin bir şekilde ortaya koymaktadır. Nitekim İslâm âlimleri bu durumun farkına vararak bu konuda yasaklayıcı fetvâlar bile vermişlerdir. Osmanlı Devleti'nde de hıdrellez kutlamalarının dinî açıdan sakıncalı olup olmadığının tartışıldığı, XVI. yüzyılda Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi'nin fetvalarından anlaşılmaktadır. Ebussuûd Efendi, böyle bir günün kutsallığına inanmamak şartıyla sadece eğlenmenin, yiyip içmenin sakıncalı olmadığını söylemektedir.1900 Mouradgea d'Ohsson da hıdrellez merasimlerinin Osmanlılar döneminde çok yaygın biçimde kutlandığını belirterek bunun vazgeçilmez bir gelenek halini aldığını ifade etmiştir.
Türkiye'de "hıdırellez", Kırım ve Dobruca'da "hıdırlez", Makedonya'da "edirlez" (ederlez), Kosova bölgesinde "hıdırles" (hedirles, hadırles) gibi değişik biçimlerde söylenen hıdrellez merasimleri, çeşitli ülke ve yörelerde teferruatta tabii olarak birtakım farklılıklar gösterebilir. Ancak bunlar Hızır adının çağrıştırdığı gibi genellikle bolluk ve bereketi simgeleyen, su ve yeşillik kavramlarının öne çıktığı, ağacın bol bulunduğu, bazen içinde türbe de yer alan mesire yerlerinde kutlanan merasimlerdir.
5 Mayıs günü temizlik yapıp yiyecek ve içecek hazırlama gibi işlerle başlayan hıdrellezle ilgili bütün merasimleri, âdet ve gelenekleri dört grupta toplamak mümkündür.
1. Şifa ve sağlık talebine yönelik olanlar.
2. Uğura, bereket ve bolluk talebine yönelik olanlar.
3. Mal mülk, mevki ve servet talebine yönelik olanlar.
4. Kısmet ve talih açmaya yönelik olanlar. Meselâ hıdrellez günü kır çiçeklerinin kaynatılarak suyundan içilmesinin hastalıklara şifa vereceği, hıdrellez gecesi bütün sulara nur yağacağından o gece suya girmenin her türlü hastalığa karşı bağışıklık sağlayacağı inancı birinci gruba örnek gösterilebilir. Genellikle hıdrellez gecesi Hızır'ın yeryüzünde dolaştığı ve dokunduğu şeylere bereket getirdiği inancı çok yaygın olduğundan o gece evlerdeki yiyecek ve içeceklerin ağzının açık bırakılması, dileklerin bir kâğıda yazılarak gül ağaçlarının dibine konulması vb. şeyler ikinci grubu teşkil eden uygulamalara örnek sayılabilir. Bunlara benzer pek çok örneğe her yerde rastlamak mümkündür.
Hıdrellez merasimleri Hızır ile İlyâs’ın buluşmasına atfen hemen daima toplu olarak gerçekleştirildiği için bazı kasaba ve şehirlerin yakınında yeşillik bir mekândan oluşan ve "hıdırlık" denen, insanların bir arada yiyip içtiği, eğlendiği bir mesire yeri bulunur. Bu yerlerde icra edilen merasimler, eski devirlerde aynı zamanda evlenme yaşına gelmiş genç kız ve erkeklerin birbirlerini görüp
1900] Düzdağ, s. 117
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 465 -
beğenmelerine de imkân vermekteydi.
Hıdrellez inanış ve âdetleri folklorda olduğu gibi edebiyata da köklü biçimde yansımış ve Gılgamış destanından bu yana mitoslar halinde yazılı ve sözlü edebiyat geleneğinde yer almıştır. Anadolu'nun pek çok yerinde hıdırlık denilen mesirelerin bulunması ve hıdrellez başta olmak üzere bahar eğlencelerinin buralarda düzenlenmesi edebiyatta hıdrellez temasının canlı tutulmasına sebep olmuştur.
Dede Korkut’tan itibaren Ebû Müslim, Battal Gazi, Dânişmend Gazi, Sarı Saltuk, Köroğlu gibi kahramanların hayatı etrafında teşekkül eden destanî romanlarda gerek Hızır ve İlyâs'ın kişilikleri, gerek hıdrellez günü, gerekse hıdırlıklarda devam eden sosyal faaliyetler ve gelenekler ekseninde yer yer hıdrellezin de zikredildiği görülür. Klasik Türk şairleri "evvel bahar"ı (ilkbaharı) andıkları zaman genellikle hıdrellez günlerini kasdetmekte ve baharı konu edinen Şiirlerinde (bahâriyye) ekseriya bu günleri anlatmaktadırlar.
Bazı mesnevilerde de hıdrellez ve hıdırlık bir çevre ögesi olarak anılır. Meselâ Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa'nın Hurşîdnâme'sinde Hurşid, uğruna ölen âşığının mezarına türbe yaptırır ve adını Hıdrellez koyup burada sık sık Ferahşâd ile buluşur. Halk Şiiri geleneğinde "badeli âşık"ların Hızır elinden dolu (bâde) içmeleri (klasik Şiirde de ağzına Hızır'ın tükürdüğü kişinin güzel Şiir söyleyeceği rivâyeti) ve zaman zaman hıdırlık mevkiinde saz çalıp Şiir söylemeleri gelenektendir. Hıdrellez ile alâkalı zengin folklor malzemesinin bulunduğu en önemli eser Evliyâ Çelebi'nin Seyahatnâme'sidir. 1901
Hıdrellez şenlikleri yapılırken özellikle dilek tutan genç kızlar tarafından söylenen aşk ve hasret dolu mâniler anonim halk edebiyatının önemli bir bölümünü oluşturur. Bu tür mânilere bütün Türk dünyasında rastlamak mümkündür. Bunun yanında halk Şiiri geleneğine uyularak bazı saz şairlerince hıdrellezi konu alan Şiirler de söylenmiştir. Divan edebiyatında da hıdrellez çeşitli özellikleriyle birçok beyitte yer almıştır. Osman Şems Efendi'nin bir hıdrellez günü İstanbul'dan Bursa'ya gitmek için vapura binerken söylediği. "Devran bizi yârân-ı kadîmden ayırdı / Oldukları gün Hızır ile İlyâs mülâkî" beyti bunun bir örneğidir. Modern Türk Şiirinde de hıdrellezden ilham alan manzumeler tertiplenmiştir: Arif Nihat Asya'nın "Hıdırellezde Kızlar" adlı Şiiri bunlardan biridir. 1902
Günümüzde kullanılan mânasıyla hıdrellez; insanların kıştan kurutuluşlarının bir işareti ve bahar güneşinden faydalanma, piknik yapma, stres atma, eğlenme, nişan, düğün, sünnet törenleri tertip etme, uğursuzlukları giderme, adak adama, dilekte bulunma gibi düşünceleri gerçekleştirme amacıyla gelenekselleşen "bahar bayramı" inancıdır ki tam bir bid'at olarak ortaya çıkmıştır.
İlyas (a.s.) İsrailoğulları peygamberlerinden olup Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Elia" diye zikrolunan peygamberdir. M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın hükümdarları ile çok mücadele ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı kaydedilmektedir.
1901] bk. II, 232-233; III, 90 vd.
1902] Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e., c. 17, s. 313-315
- 466 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. İlyas (a.s.) ya da "İlyasîn" şeklinde ismi zikredilen,1903 peygamberliği bildirilen "Hiç şüphe yok ki İlyas gönderilen peygamberlerdendir",1904 şeklinde hitab edilen İlyas (a.s.) İsrailoğullarına Allah'ın elçisi olarak gittiğinde onlar "Ba'l" adında dört cepheli put'a tapıyorlardı. Hz. İlyas'ın bütün gayretlerine rağmen İsrailoğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş, Hz. İlyas'ın Peygamberliğini yalanlayarak1905 onu ülkeleri olan Ba'lbak'ten çıkarmışlardı. Fakat Allah'ın gazabı bunların üzerine geldiğinde pişman olmuşlar ve İlyas’ı (a.s.) geri çağırmışlardı. Ancak tekrar nankörlük etmişler, bunun üzerine İlyas (a.s.) oradan uzaklaşmıştır.
Sahihliği tartışılan rivâyete göre İlyas (a.s.)'ın İsrailoğullarından ayrılması Hızır (a.s.) ile buluşması gerçekleşti. Bu buluşmaya "Hızır - İlyas" denirken sonradan Hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir.
Halk İnançlarında Hıdrellez:
Halkın kabul ettiği Hızır anlayışında darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme ve gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıflarını görmek mümkündür. Geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler, kırmızı bezler bağlanır, gül dibine genç kızlar yüzük atar, mani söyler, içki sofraları hazırlanır, davullar eşliğinde oyunlar oynanır, su kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir, ateşten atlanılırsa ev sahibi olacağına inanılır; öküzü arabaya koşmama... vb. gibi İslâm'la çelişen ve din ile ilgisi olmayan birçok inançlara rastlanmaktadır. Aynı şekilde Hıristiyan inancına göre Saint Georges yortusu da Türkiye’deki halk gelenekleriyle paralellik arzeder ve Hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır. Görüldüğü üzere İslâm'ın Tevhid bilincinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz Hıdrellez anlayışıyla, Hıristiyan Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki İslâm dışı her şeye yakınlık duyma ama İslâm'ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşüncesinin neticelerini gözler önüne sermektedir.
Şu anda geçerli ve yürürlükte bulunan Hıristiyan kültürüne paralel olarak İslâm dünyasının seküler (secular) rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde İslâm öncesi mitolojik özelliklerden oluşan geleneksel "Ulusal İslâm" anlayışıyla paralellik arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak olmalarının bir neticesidir. Şüphesiz ki Allah'ın vaadiyle İslâm dünyası kendini değiştirmedikçe Allah da müslümanların durumunu düzeltmeyecektir. Allah şöyle buyuruyor; "Kim İslâm'dan başka bir din (hayat nizamı) ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır. Kendilerine apaçık deliller gelmiş, O Peygamber'in şüphesiz bir hak olduğuna da şâhitlik etmişlerken imanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete erdirir (muvaffak eder)? Allah zâlimler gürûhunu hidâyete erdirmez. Muhakkak Allah'ın Meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerlerinedir. İşte onların cezaları." 1906
Âb-ı Hayat
Âb-ı hayat: İçeni ölümsüzlüğe kavuşturduğuna inanılan efsanevî su demektir. Tasavvuf Anlayışında âb-ı hayat: İslâm-Türk kaynaklarında ve edebî mahsullerinde aynü'l-hayât, nehrü'l-hayât, âb-ı câvidânî, âb-ı zindegî, hayat kaynağı, hayat
1903] 37/Sâffât, 130
1904] 37/Sâffât, 123
1905] 37/Sâffât, 124
1906] 3/Âl-i İmrân, 85-87; Naci Yengin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 399-400
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 467 -
çeşmesi, bengi su, dirilik suyu, bazen de Hızır ve İskender'e atfen âb-ı Hızır veya âb-ı İskender vb. çeşitli isimlerle anılan bu efsanevî su, aslında bütün dünya mitolojilerinde mevcut bir kavramdır. İnsanın yeryüzünde görünmesinden itibaren hemen her toplumda hayatın kısalığı, buna karşılık yaşama arzusunun çok kuvvetli oluşu, ona daima sonsuz bir hayat fikri ilham etmiştir. Bu eğilimin çeşitli toplumlarda bazı mitolojik mahsuller doğurduğu ve insanların ebedî bir hayat aramak için verdikleri mücadeleleri anlatan Gılgamış destanı ve İskender efsanesi gibi gerçekten şaheser örnekler verdiği görülmektedir. Bu örneklerde suyun önemi hemen farkedilir. Çünkü böyle bir ebedî hayat sağlayan suyun (âb-ı hayât) varlığına olan inanan doğuşunda, gerçek hayattaki suyun bütün canlılar için taşıdığı önemin rolü çok büyüktür. Onun hayat verici, diriltici, yapıcı ve canlılık kazandırıcı özelliği çeşitli inanç sistemlerinde kendini göstermiş ve ölümsüzlük kazandıran âb-ı hayât efsanesinin doğmasına uygun zemin hazırlamıştır.
Efsanelerin dışında, âb-ı hayâta Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Mûsâ ve Hızır kıssası anlatılırken (bk. 18/Kehf, 60-82), dolaylı olarak temas edilmiştir. Âyet metinlerinde anlatılanlar özetlenecek olursa karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: İsrâiloğullan'nın peygamberi Hz. Mûsâ bir gün genç arkadaşıyla birlikte, kendisiyle buluşması emredilen şahsiyetle görüşmek üzere yola çıkar. Buluşma mevkii "iki denizin birleştiği yer" (mecmau'l-bahreyn)dir. Hz. Mûsâ burasını tanıyabilmek için yanına azık olarak aldığı balıktan faydalanacaktır. Çünkü balığın canlanıp denize atlaması, buluşma yerini belirleyen bir işarettir. Ancak Hz. Mûsâ'nın genç arkadaşı, deniz sahilinde uğradıkları kayanın yanında balığın canlanarak denize atladığını ona haber vermeyi unutmuştur. Yolda yemek için konakladıklarında ise durumu kendisine anlatır, Bunun üzerine Hz. Mûsâ tekrar o yere döner ve gerçekten aradığı kişinin orada bulunduğunu görür. Kendisine Allah tarafından "rahmet" ve "gizli ilim" verilen bu kulun Hızır adını taşıdığı, başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve el-Müstedrek'te yer alan bazı hadislerde bildirilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de ve Buhârî dışındaki hadis kaynaklarında Hz. Mûsâ ile arkadaşının yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın nasıl dirildiğine dair herhangi bir açıklama yoktur. Sadece Buhârî’de mevcut değişik bir rivâyette bu sebebin açıklandığı görülmektedir. Bu hadise göre. "Hızır'la buluşacakları kayanın dibinde bir kaynak (ayn) vardı ki buna "hayat kaynağı' (aynü'l-hayât, âb-ı hayât) deniyordu. O suyun temas edip de diriltmediği hiçbir şey yoktu. İşte balığa bu sudan sıçramıştı."1907 Âb-ı hayât kavramına İslâm ilahiyatı literatüründe rastlanılan ilk yer burası olmalıdır. Ancak, Buhârî bu hadisi öteki rivâyetlerin ardından, isnad zincirini vermeksizin ve şüpheli bir rivâyet tarzında zikrederek söz konusu rivâyete güvenmediğini ortaya koymak istemiştir. Bununla birlikte bu hadis Hızır meselesinde çok önemli yeri olan mitolojik âb-ı hayât kavramının o devir Arap toplumunda gâyet iyi bilindiğini belgelemiş olmaktadır.
Balığın canlanması konusunda Kur’ân-ı Kerîm'de bilgi olmadığı için Buhârîdeki rivâyet önem kazanmış, diğer hadislerde de bu konuda açıklama bulunmadığından balığın âb-ı hayâttan sıçrayan sularla canlandığı yolundaki izah tarzı hemen bütün kaynaklarda birinci derecede itibar görmüştür. Bunun bir sebebi de herhalde halk arasında âb-ı hayât ile ilgili inançların çok yayılmış bulunması olsa gerektir. Nitekim bu kavram Hızır'dan bahseden bütün klasik kaynaklarda yer bulmuş ve pek çok folklor malzemesi ile giderek zenginleştirilmiştir.
1907] Buhârî, 'Tefsir, Süretü'l-Kehf, 4
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Mûsâ ve Hızır kıssası, Kitâb-ı Mukaddes'teki benzer rivâyetler dolayısıyla Kurân-ı Kerîm'deki peygamber kıssalarıyla ilgilenen ve bunların kaynaklarını tesbit etmeye çalışan müsteşriklerin daha ilk planda dikkatlerini çekmiştir. Wensinck’e göre bu kıssa "suyun içindeki ebedî ot" imajının yer aldığı Gılgamış destanı ile İskender ve yahudi efsanelerinin sağladığı malzemelerin oluşturduğu bir hikâyedir. 1. Friendlaender bu kıssanın İskender hikâyesi ve yahudi efsanesinin isim değişikliği sûretiyle adaptasyonundan ibaret olduğunu söyler. Bütün müsteşriklerin birleştikleri, ama en çok Friendlaender'in üstünde durduğu İskender hikâyesi birçok araştırma ve metin neşrinin konusu olmuştur. Onun bütün versiyonlarını en iyi inceleyen ve tahlilini yapan Friendlaender, İskender efsanesini kıssanın kaynağı olarak kabul etmek gerektiği sonucuna varmıştır. L. Massignon da ağırlığı İskender hikâyesine verir ve Kur'ân-ı Kerîm'deki Zülkarneyn kıssasını (bk. 18/Kehf, 83-98) buna delil gösterir. Gerek Friendlaender, gerekse Wensinck ve Massignon'a kıssanın İskender efsanesiyle alâkasını takviye eden ipuçlarını müfessir, muhaddis ve tarihçilerin bu efsaneden yaptıkları aktarmalarla Kur'ân-ı Kerîm'deki Zülkarneyn kıssasının sağladığı görülmektedir. Ancak Kuranda bu kıssanın Hızır kıssasıyla bağlantısını ima eden her hangi bir işaret yoktur. Üstelik Zülkarneyn kıssası tamamen bağımsız bir kıssadır.
Büyük İskender'in adı etrafında teşekkül eden İskender efsanesi, yazıldığı yerlerde pek çok mahallî unsuru da alarak zenginleşmiştir. Milâttan önce teşekküle başlayan bu Grekçe efsane, milâttan sonra 300 yıllan civarında tamamlanmıştır. İskender efsanesi Süryânice'ye de aktarılmış, Süryânice metinde İskender'e "iki boynuzlu" lakabı da eklenmiştir. Arapça'daki Zülkarneyn'in bunun tercümesi olduğu öne sürülmektedir. Bu efsanenin Grekçe ve Süryânice metinlerinin muhtevası şöyle özetlenebilir: İskender, insana ebedî hayat bahşeden bir çeşme (âbı hayât) olduğunu âlimlerden öğrenir. Bunu aramak için ordusuyla yola çıkar. Yolda çeşitli olaylar sebebiyle askerlerinden ayrılmak zorunda kalır. Yanında sadece aşçısı vardır. Aşçı yemek hazırlamak için bir çeşmeye gider, orada azıkları olan tuzlu balığı yıkamak ister. Fakat balık suya değer değmez canlanır ve içine atlayıp kaybolur. Aşçı bu suyun âb-ı hayât olduğunu anlayıp bir miktar içer ve geri döner. Başına gelenleri İskender'e anlatır. İskender aşçının tarif ettiği yeri ararsa da bulamaz ve kızarak onu öldürmeye karar verir. Ancak bir türlü öldüremeyince boynuna bir taş bağlayarak denize attırır. Burada aşçı bir deniz cini olur ve ebedî hayatına devam eder.
Ortadoğu'da gerek gayri müslimler, gerekse onlar aracılığıyla müslümanlar arasında benimsenip yazıya geçirilen İskender efsanesi, Ortaçağ İslâm dünyasında son derece yaygınlık kazanmıştır. IX. yüzyıldan itibaren müfessirler böyle bir şifahî ve yazılı malzemeyi ellerinin altında hazır bulmuşlar ve Kur'ân-ı Kerîmdeki Zülkarneyn kıssasını açıklarken geniş ölçüde kullanmışlardır. Bu efsanenin İslâmî kaynaklarda mevcut metinleri şöyle özetlenebilir: Nuh Peygamber'in torunu Yunan'ın soyundan gelen İskender-i Zülkarneyn, ebedî hayat veren ve insanüstü güçler kazandıran âb-ı hayâttan bahsedildiğini duyar ve bunu aramaya karar verir. Rivâyete göre Allah bunu Sâm'ın soyundan birine nasip edecektir. Zülkarneyn halasının oğlu olup Hızır diye anılan Elyesa' ile askerlerinin refakatinde yolculuğa başlar. Âb-ı hayât, "karanlıklar ülkesi"ndedir. Yolda bir fırtına yüzünden Zülkarneyn ve Hızır askerlerden ayrı düşerler, bir müddet sonra karanlıklar ülkesine gelirler. Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını tayine çalışırlar.
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 469 -
Günlerce yol aldıktan sonra Hızır ilâhî bir ses duyar ve bir nur görür. Bunların kendisini çektiği yere gidince de orada âb-ı hayâtı bulur. Bu sudan içer ve yıkanır. Böylece hem ebedî hayata kavuşur, hem de insanüstü güçler ve kabiliyetler kazanır. Sonra Zülkarneyn'le karşılaşırlar. Zülkarneyn durumu öğrenir ve âb-ı hayâtı ararsa da bulamaz, kaderine râzı olur. Bir müddet sonra ölür.
Gılgamış destanındaki "su içinde otun sağladığı ebedî hayat" kavramı ve bunun Gılgamış tarafından aranması, İskender efsanesine kaynaklık etmiş olabilir. Çünkü m.ö. 3000-2000 yıllarına kadar inen Mezopotamya destanının, İskender efsanesinin teşekkülü sırasında, İskender'in ebedî hayat veren suyu araması epizodu olarak kullanılması, coğrafî mevki ve kültürel çevre olarak imkânsız değildir. Müsteşriklerin hiçbiri bu noktayı dikkate almamışlardır. İskender efsanesindeki aşçının, canlanıp suya atlayan tuzlu balığı ile Hz. Mûsâ' nın canlanıp denize atlayan balığı arasında bir benzerlik görülmekteyse de gerçekte Kur'ân-ı Kerîm ve sahih hadislerin naklettiği olayların bu efsane ile benzerliği yoktur. Çünkü bu olaylarda ebedî hayat bahşeden âb-ı hayâtı aramaya giden birileri söz konusu değildir. Bununla birlikte müsteşriklerin ileri sürdükleri tezler müfessir, muhaddis ve tarihçilerin kıssayı açıklarken verdikleri malumat için tam anlamıyla geçerlidir. Müsteşriklerin gözden kaçırdıkları en önemli nokta budur, yani onlar meselenin tahlilini yaparken Kur'ân-ı Kerîm’in metni ile müfessirlerin metinlerini birbirinden ayırt etmemişlerdir. Efsane bu haliyle diğer İslâmî edebiyatlarda olduğu gibi Türk edebiyatında da İskendernâme denilen bir edebî türün oluşmasına yol açmıştır.
Müslümanlığı kabul ettikten sonra Arap, Fars ve Türk milletlerinin dinî ve din dışı edebiyatlarında Hızır, Hızır-İlyas, âb-ı hayât gibi kavramlar ve bunlarla ilgili giderek zenginleşen mitolojik mahsuller sık sık işlenip yeni örnekler ortaya konulmuştur. Pek çok Arap edip ve şairi ile Attar, Fahreddîn-i Irâkî ve Hafız gibi İranlı mutasavvıf şairlerin bu konuları işlediği yahut mazmun olarak kullandığı görülür. Tasavvufta âb-ı hayât, Allah'ın "el-Hayy" isminin hakikatinden ibarettir. Bu ismi öz vasfı haline getiren kimse, âb-ı hayâtı içmiş olur. Artık o, Hakk'ın "hay" sıfatıyla hayatta olduğu gibi, diğer canlılar da onun sayesinde hayat kazanır. Bu mertebedeki insanın hayatı Hakk'ın hayatıdır. Âb-ı hayât, çeşitli İslâm milletlerinin halk edebiyatı mahsullerine bir motif olarak girmiş ve yüzyıllardan beri kullanılagelmiştir. İslâmî Türk edebiyatı da bu genel eğilime kayıtsız kalmamış, Orta Asya, Çağatay ve Azerî edebiyat sahaları kadar Anadolu Türk edebiyatı da bu konularda zengin bir varlık ortaya koymuştur. Ab-ı hayât kavramının Hızır ve Hızır-İlyas'a bağlı olarak ilk işlenmeye başladığı edebî mahsuller, konunun dinî bir mahiyet arzetmesinden dolayı, dinî-tasavvufî edebiyat sahasında görülmüştür. Bu kavramların gerek kendi hakiki anlamlarında ve tasavvufî yönde, gerekse birtakım semboller olarak kullanıldığı edebî eserlerin başında tasavvufî divanlar gelir. Türk edebiyatı bu türün çok zengin örneklerine sahiptir. Bunların en güzellerinden biri Mevlânâ'ya aittir. O, Dîvân-ı Kebir’de bu kavramları hem gerçek anlamlarıyla, hem tasavvufî remiz olarak, hem de edebî mazmun olarak kullanmıştır. Meselâ "Hızır Tanrı keremiyle âb-ı hayâta kavuştu"1908 mısraı, işaret olunan gerçek anlamı yansıtmaktadır. "Sen ya baştan başa cansın yahut zamanın Hızır'ı, yahut âb-ı hayât; onun için halktan gizlenmedesin"; "Sana nasıl Hızır
1908] II, 62
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
demeyeyim ki âb-ı hayât içtin, sen âb-ı hayâtsın; suvar, kandır bizi"1909 mısraları ise şeyhi Şems-i Tebrîzî’yi kasteden mânalardır. Yunus Emre. "Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler / Meğer Hızır, İlyas ola âb-ı hayât içmiş gibi" mısralarıyla tasavvuf ehlinin görüşlerini paylaşmıştır. Nesîmî, Eşrefoğlu Rûmî, Niyâzî-i Mısrî, Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi mutasavvıf şairler âb-ı hayât kavramını tasavvufî mazmun olarak kullanmışlardır. Âb-ı hayât, Bektaşî Kızılbaş nefeslerinde de geniş şekilde yer almıştır.
Âb-ı hayât kavramı din dışı edebiyatta İskendernâmeler'de, divan ve halk edebiyatında kullanılmıştır. İskender'in yahut Zülkarneyn'in âb-ı hayâtı aramak için yaptığı yolculukları, bu yolculuklarda karşılaştığı tehlike ve tuhaf olayları, yaptığı savaşları anlatan efsanelerin daha erken devirlerde İslâm dünyasında yazılması, başta Araplar, İranlılar ve Türkler olmak üzere Hintliler, Malayalı-lar ve Cavalılar'a varıncaya kadar muhtelif milletlerde İskendernâmeler'in yazılmasına yol açmıştır. Türk edebiyatında özellikle Ahmedî’nin (ö. 1413) İskendernâme'si, kendinden sonra gelen bazı manzum ve mensur Türkçe İskendernâmeler'e numûne olmuş ve türün en güzel örneklerinden birini teşkil etmiştir.
Âb-ı hayât, divan edebiyatında Hızır mazmunu kadar çok kullanılmıştır.1910 Türk halk edebiyatında da Hızır'ın âşıklık geleneğindeki temel yeri dolayısıyla hemen her âşık Hızır, Hızır-İlyas dolayısıyla da âb-ı hayâttan bahseder. Divan Şiirinde âb-ı hayât gibi mazmun ve kavramlar kısmen bunlar etrafındaki inançları da hatırlatmakla beraber, asıl edebî bir mazmun olarak genellikle sevgili ve onun çeşitli vasıflarını sembolize etmek için kullanılmışlar; âşık edebiyatında ise halk inançlarını yansıtır biçimde ele alınmışlardır. 1911
Edebiyatta Âb-ı Hayat Deyimi
Halk ve divan edebiyatında âb-ı hayâtla ilgili zengin motifler teşekkül etmiştir. İçenin ebedî hayata kavuşması, ölümden kurtulması, öldürülse bile tekrar dirilmesi, ihtiyarsa gençleşmesi, hastaysa iyileşmesi gibi genel telakkilerin dışında âb-ı hayât, vahdet sırrına ermektir. Bu itibarla iman veya İslâm, âb-ı hayât ve kevsere benzetilir. Mü’min ise bunu içen kimsedir. Aynı zamanda Kurân-ı Kerîm de âb-ı hayâttır. Zira onun gelmesiyle nice ölmüş gibi olan canlar dirilmiş, nice inkâr ve şirk hastaları şifa bulmuştur. Kâbe vahdeti, Hakkın birliğini, İslâm ve imanı temsil ettiği için âb-ı hayât olarak tasavvur edilir. Siyah örtüsü "karanlıklar'a (zulümât) benzetilerek âb-ı hayâtla bir başka ilgi kurulur. Hz. Peygamber bir âb-ı hayât çeşmesidir. Ölü gönüller onun sözleriyle şifa ve ebedî hayat bulurlar. Şefaati de mü’minler için âb-ı hayâttır. Methedilen kişinin, padişahın, sevgilinin, velîlerin, kâmil insanın, âlim ve âriflerin söz ve nasihatleri de âb-ı hayât gibidir. Bazen şairler de ilâhî feyiz ve İlhamla yazdıklarına işaret etmek için sözlerini âb-ı hayât olarak takdim ederler.
Edebiyatçılara göre; aşksız insan ölü gibidir. Bu itibarla aşk âb-ı hayâttır. Sevgili, sevgilinin vuslatı, hatta ayak bastığı yer, eşiği, ayağının tozu, toprağı âşığın hayat kaynağıdır. Ağız veya dudaklar mecazen âb-ı hayâttır. Ağzın hareketi can ve hayat nişanıdır. İrşad, iman ve feyiz vermek de sözle olabilmektedir; onların
1909] I, 92
1910] Bazı örnekler için bk. A. Yaşar Ocak, Hızır-İlyas Kültü, s. 175 vd.
1911] Ahmet Yaşar Ocak, TDV İslâm Ans., c. 1, s. 1-3
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 471 -
da kaynağı ağızdır. Sevgilinin dudakları âşığına hayat verir, can bağışlar. Onun için busesi bir can çeşmesidir. Âşık sevgilinin busesi ile ölümü temenni eder. Çünkü o yine dudaklar sebebiyle yeniden hayata kavuşacaktır. Dudaklar ölüme derman olduğu gibi özellikle aşk derdine, hastalığa şifa ve ilâçtır. Hükümdarın dudağı. Ölüm mahkûmunu affederek ona hayat bağışladığı için âb-ı hayâttır. Siyah saçlar "karanlıklar ülkesine benzetilir. Vahdeti temsil eden dudak bu yönden de iman ile ilgilidir. Sevgilinin gözleri de hayat pınarıdır.
Şarap da (aşk şarabı, ilâhî aşk şarabı) âb-ı hayâta benzetilir. Bu şekilde şarapta bulunan kırmızılık (= ateş: aşk, hararet, iştiyak) ile sıvı oluş (= su: sükûn, teskin, vuslat) arasındaki tezada işaret edilir. Gönül, kalp, ruh, insana maddî ve manevî hayatiyet sağladığı İçin âb-ı hayât; vücut bunların kafesi, örtüsü ve koruyucusu olduğu için, karanlıklar ülkesidir. Tenine, nefsine veya mâsivâya mahkûm olan kişi, İskender gibi ten karanlığında yolunu kaybeder; gönlü hayat pınarına ulaşamaz.
Edebiyatımızda yer yer edep, terbiye, lütuf, ihsan, adalet, ilim, irfan, eser bırakma gibi hususlarla hayat kaynağı, ölümsüzlük arasında çeşitli İlgiler kurulmuştur. Bilgi ve söz yazı ile. yazı da mürekkeple ebedîleşir. Yazı vasıtası kalemdir. Bu bakımdan mürekkep kalemi, yazıyı, bilgiyi ve düşünceyi ölümsüzleştiren bir hayat ırmağıdır. Mürekkebe gidip gelerek ıslanan kalem âb-ı hayâta kavuşan, onu içen Hızır misalidir. Mürekkep ise siyah rengiyle karanlıklar diyarını temsil eder. Mürekkebin bulunduğu yer olan divit (hokka) yine karanlıklar diyarıdır. Ayrıca kalem, ebedî feyiz çeşmesinin lülesi ve musluğudur.
Gökyüzü, gece siyahlığı dolayısıyla karanlıklar ülkesidir. Ay, özellikle dolunayın şekli, parlaklığı ve rengi bakımından siyah-beyaz tezadı içinde pınara, âb-ı hayâta benzetilir. Güneş bütün canlılar için su gibi daimî bir feyiz ve hayat kaynağıdır. Geceleyin kaybolan güneş zulmette gizlenen âb-ı hayât, gündüz gökyüzü ise içinde âb-ı hayât bulunan altın bir kadehtir. Bahar mevsimi, bahar rüzgârları ve yağmurlar tohumların, bitkilerin yeşermesine, dirilmesine sebep ve yardımcı olduklarından ölüyü dirilten âb-ı hayât misalidirler. Çeşme, havuz, sebil vb. dolayısıyla yazılan kasidelerde ilgili suyun âb-ı hayâta benzetilmesi, her zaman için karşılaşılabilecek hususlardandır.
Âb-ı hayâtın yanı sıra Hızır, İskender ve zulmet konulan, yine çok defa onunla ilgili motifler halinde ele alınmıştır. Meselâ Hz. Ali ve Mevlânâ gibi belli isimler veya herhangi bir velî, pîr, mürşid-i kâmil Hızır'a benzetilir. Onların irşadı, rehberliği ve himmetleri Hızır'ın âb-ı hayâtı gibi şifadır. Hızır sevilen ve övülen kişidir, sevgilidir, padişahtır, vezirdir, dosttur. Sevgilinin kendisi, dudakları veya yanakları âb-ı hayât ise âşık da onu arayan Hızır'dır. Hızır ediptir. Şair söz ve mâna Hızır’dır. Nasıl Hızır âb-ı hayâtla diri kalmışsa şair veya yazar da Şiiriyle, eseriyle, sanatıyla ebedîdir.
Hızır seyahatler etmiş ve etmektedir. Âşığın gönlü de sabırsız ve kararsızdır; yerinde duramaz, seyahatler eder, âb-ı hayâtı (sevgilisini) arar. Hızır'ın yürüdüğü yerlerde kuru otlar yeşerir. Kalemin de arkasında otlar, çimenler gibi harfler, yazılar teşekkül eder. Gonca gül yeşilliği, gizliliği yönünden elinde âb-ı hayât kadehi tutan Hızır'a benzetilir. Hızır uzun ömrü ifade eder. Genellikle sevgilinin boyunu temsil eden servi (tasavvufî açıdan vahdet) yeşilliği, yüksekliği ve uzunluğu itibariyle uzun ömre delâlet eder. Dolayısıyla Hızır-servi münasebeti kurulur.
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bütün arzu ve mücadelesine rağmen âb-ı hayâtı bulamayan İskender, muradına kavuşamayan kimseyi temsil eder. Bu sebeple âb-ı hayâta, âb-ı İskender veya âb-ı İskenderî de denilmiştir. Aklın varabileceği nokta sınırlı, gönlün ise sonsuzdur. En güzeli akıl ve gönlün birlikte olmasıdır. Bu itibarla İskender akıl, Hızır ise gönüldür. "Gönül Hızın", ten zulmetinde âb-ı hayâtı bularak, "nefsini bilen, rabbini bilir" sırrına ermiş; "akıl İskenderi" yabanda kalmıştır.
Bir başka açıdan Hızır akıldır, kılıç İskender'e benzetilir. bazen de kılıç ile âb-ı hayât arasında ilgi kurulur. Kâfirin gönlü imansızlıktan kararmıştır. İskender'in zulmette âb-ı hayâtı araması gibi kılıç da kâfirin kalbinde iman arar, bulamaz. İskender cihan fâtihidir; şarkı ve garbı fethetmiş, gücü ve şöhreti bütün dünyaya yayılmıştır. Bu bakımdan şâir (veya yazar), Şiirinin üstünlüğünü, şöhretini, meşhurluğunu belirtmek için kendisini, şâirliğini veya ilhamını (Şiirini) İskender'e, kalemini Hızır'a, sözünü veya mürekkebini âb-ı hayâta benzetir.
Destan ve masallarda bazı hayvanların âb-ı hayât içerek ölümsüzleşmesi motifleri vardır. Bunlardan en meşhuru Köroğlu'nun atıdır. O. hayat pınarından içmekle ebedî hayata kavuşmuştur. At ve âb-ı hayât ilişkisine divan Şiirinde de rastlanılmaktadır. 1912
Hızır ve Bâtıl İnançlar, Hurâfeler
Başta Buhârî olmak üzere,1913 birçok hadis kitabında rivâyet edilen hadis-i şerifte Hz. Hızır’ın şu sözü dikkatimizi çekiyor: “Ben Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem.”
Hz. Mûsâ (a.s.) Allah'ın elçisidir. Elçiler Allah'ın kendilerine verdiği görevi yaparlar. Bu da insanlara doğru yolu göstermek ve onlara rehberlik yapmaktır. Şu âyet bunu açıkca belirtmektedir: “Ey Rasûl/Elçi biz seni şâhit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Kendi izniyle Allah yoluna çağıran ve aydınlatan bir lamba olarak.” 1914 Bir elçinin yaptığı davranışları her insan yapabilir. Çünkü onlar örnek kişilerdir. Onlarda Hz. Hızır’ınkine benzer garip davranışlar görülmez. Elçilerin gösterdikleri mûcizeler ise onların elçiliklerini ispattan başka bir gâye taşımaz. Hızır’ın (a.s.) bilgisine elçilerin ihtiyacı yoktur. Bunu anlamak için yukarıdaki üç olayın içyüzünü anlatan şu âyetleri okuyalım:
“(Hızır, Mûsâ'ya dedi ki:) Şimdi sana sabredemediğin şeyin içyüzünü bildireceğim:
O gemi, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü onların ilerisinde, tuttuğu gemiyi zorla alan bir kral vardı.
Çocuğa gelince, onun anası babası mü’min insanlardı. Bunun onları azgınlığa ve kâfir olmaya zorlayacağından korktuk.
İstedik ki, Rab’leri onun yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin.
Duvar ise şehirde iki yetim çocuğundu. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, onlar olgunluk çağına girsinler de hazinelerini çıkarsınlar.
1912] Amil Çelebioğlu, TDV İslâm Ans., c. 1, s. 3-4
1913] İlim, 44
1914] 33/Ahzâb, 45-46
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 473 -
Bu, Rabbinin bir merhametidir. Yoksa bunu ben kendiliğimden yapmış değilim. İşte senin sabredemediğin şeyin iç yüzü.” 1915
Bu olayın ibret verici bir çok yönü vardır. Bize göre en önemlisi şudur: Allah’tan gelen her şeye teslim olmak ve bizim için hayırlı sonuçlar doğuracağına inanmak gerekir. Çünkü hoşumuza gitmeyen nice olaylar vardır ki, daha sonra ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkar. İşte hikmet budur. Hikmet bir şeyin yerli yerinde olduğunu gösteren şeydir. Bir olayın hikmetini anlayamadık diye üzülüp ümitsizliğe kapılmaya gerek yoktur.
Elçilerde bu gibi garip davranışlar görülmez. Çünkü onların davranışları ümmetleri için örnektir. Ama Hızır'ın davranışları örnek alınamaz. Yukarıdaki işleri Hz. Mûsâ yapsaydı ve bir yahudi bunu örnek alıp anasına babasına zahmet verecek diye bir çocuğu öldürseydi veya başkası gasbedecek diye birinin malına zarar verseydi insanlar arasında emniyet ve huzur kalır mıydı? O zaman herkes yaptığı garip davranışa bir kılıf bulup delil olarak da Hz. Mûsâ’yı göstermez miydi?
Yukarıdaki hadis-i şerif Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözleriyle bitmiştir: “Mûsâ’ya Allah rahmet eylesin; çok isterdik ki, sabır göstersin de bize, birlikte yapacakları daha çok şey anlatılsın.” Bu hadis-i şerif açıkca gösteriyor ki, Hz. Hızır'dan öğrenilenler âyette belirtilenlerle sınırlıdır. Bu konuda Hz. Muhammed bile fazla bir şey bilmemektedir.
Bu gerçekler karşısında artık kim Hz. Hızır’a öğretilen ilmin kendine de öğretildiğini iddia edebilir ?!
Tasavvufçular derler ki: İlham ve keşif yoluyla elde edilen bir hakikat bilgisi vardır. İşte ilm-i ledün odur. Bu, fikrî, zihnî ve de düşünce temrinleriyle (alıştırmalarıyla) elde edilen bir bilgi türü değildir, Allah tarafındandır. 1916
Âyette “Ona, kendi katımızdan bir ilim öğretmiştik.”1917 buyuruluyor. Burada öğretmeden bahsedilmektedir. Hâlbuki ilham ve keşf birer ilim öğrenme yolu değildir. “Andolsun sen bunun böyle olacağını beklemiyordun. Senin perdeni açtık. Artık bugün gözün keskindir.”1918 Bu âyetin tasavvufçuların ifade ettiği mânâ ile bir ilgisi yoktur. Eğer âyetin öncesi ve sonrası okunursa bunun yalnızca âhiretle ilgili olduğu açıkça anlaşılır. Âyetlerin meali şöyledir: “Artık sura üfürülmüştür. İşte bugün tehdidin gerçekleşeceği gündür. Herkes yanında, biri kılavuz öteki şahit, iki melekle birlikte gelmiştir. Andolsun sen bunun böyle olacağını beklemiyordun. Senin perdeni açtık. Artık bugün gözün keskindir. Yoldaşı, işte benim yanımdaki hazırdır diyecek. Atın cehenneme şu dik kafalı tanımazların hepsini. İyiliğe karşı duran, gemi azıya alan, işkiller içinde kıvranan şu tanımazları atın. Allah ile beraber başka bir tanrı daha edinen var ya, onu da en ağır azaba atın.” 1919
Bu âyet, tamamen âhiretle ilgilidir. Ortada çok açık âyet ve hadisler varken onlara gözlerini kapatmak ve hiç ilgisi olmayan âyetlerden yanlış hüküm
1915] 18/Kehf, 78-82
1916] Bk. Hasan Kâmil Yılmaz, Ledün İlmi ve Keşf, Altınoluk dergisi, Sayı l05, Kasım l994, İstanbul, s. 31
1917] 18/Kehf, 65
1918] 50/Kaf, 22
1919] 50/Kaf, 20-26
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarmaya çalışmak ilmî bir yol değildir. 1920
Tasavvufçuların Hızır kültü ile ilgili olarak Ahmet Yaşar Ocak şunları söyler:
“Hızır yahut Hızır-İlyas kültü, her ne kadar îslâmi bir temelden kaynaklanıyor görünse de, iyice ve derinliğine incelendiği zaman, gerçekte ona yabancı ve değişik bir mâhiyet arzetmektedir. Hızır denilen insanüstü bir varlık etrafında meydana gelmiş bulunan bu kült esasta, Türkler'in ve diğer İslâm milletlerinin yayıldığı geniş bir coğrafyada ve tarihi süreç içinde çok çeşitli kültür ve inanç sistemlerinin katkılarıyla müslüman kültürü çerçevesinde teşekkül ettirilen bir syneretisme'dir.
Hızır yahut Hızır-İlyas kültünün yüzyıllardan beri bu derece yaygın ve canlı kalabilmesinin temelinde hiç şüphesiz, yayıldığı her yerde eskiden mevcut uygun inanç ve gelenekleri, âdet ve merasimleri kendi bünyesine mâledebilmesi, başka bir deyişle o yerin özelliklerine uyabilmesi gerçeği yatmaktadır. Bu husus, ilgili bölümlerde bütün açıklığıyla görülebilecek durumdadır.
Kült'e esas mevzuu teşkil eden Hızır figürü için de aynı durum kendini göstermektedir. Hızır figürü de, her bölgede daha eskiden mevcut benzer tipleri kendine uyarlayarak İslâm milletlerinin mitolojilerindeki ortak çehresinin yanında, bölgelere ve kültür ortamlarına göre değişen özellikler kazanmış ve küçük farklılıklar ortaya koymuştur, insanların tabii olan bir takım ruhî ihtiyaçlarına ve özlemlerine cevap verebilecek bir çehreyi böylece kazanan Hızır figürünün, tâbir câizse, kendine bağlanan insanların uzun bir tarih süreci boyunca dantel gibi ilmik ilmik örerek meydana getirdikleri bir tip olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bunun en açık delilini ise, mutasavvıflarla sade halkın tasavvur ettiği Hızır figürü ve fonksiyonları arasındaki farklar oluşturmaktadır. Daha açık söylemek gerekirse, tasavvuf çevreleri ile halk kendi zihnî ve fikrî yapılarına göre Hızır'a husûsiyet kazandırmışlardır. Aslında Hızır gibi bir şahsiyet için bundan daha tabiî bir durum olamazdı.
İşte bu yüzdendir ki, Hızır yahut Hızır-İlyas kültüne iştirak eden Türkler ve diğer müslüman toplumlar, uzun bir tarih devresinde ortaya koydukları edebî mahsullerinin çeşitli türlerine de yukarda işaret olunan gerçeğe uygun bir biçimde inançlarını yansıtmışlardır.1921
Hızır'ın yaşadığına inanılmasının ilâhiyat açısından önemli başka bir yönüne değinmek de icap ediyor. Bu da Şîîlik'te Hızır'ın yeri ve önemi meselesidir. Bilindiği üzere Şîîlik'te Hızır'ın Sünnîlik'tekinden apayrı bir durumu vardır. Özellikle On iki imam (İmâmiye) Şîîliğinde Hızır'ın sağ olduğuna kesinlikle inanılmaktadır. Meselâ rivâyete göre, Hz. Ali'nin vefatında gelip cenaze merasimine katılmış ve Ehl-i Beyt'e başsağlığı dilemiştir. Hz. Hüseyin şehid olduğu zaman arkasından mersiye okumuştur. Bütün bu inançlar, Hızır'ın üzüntülü ve felâketli günlerde Peygamber sülâlesinin tesellicisi olduğuna inanıldığını gösterir.
Aslında, Şîîlik'te Hızır'ın sağ olduğuna bu derece kuvvetle inanılması, belli ölçüde İmam kavramının mistik yönüyle alâkadar görünmektedir. Şöyle ki: Nasıl
1920] Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Süleymaniye Vakfı Y., 2. baskı, İst. 1997, s. 92-96
1921] A. Yaşar Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara 1985, s. 47
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 475 -
Hz. Mûsâ ve Hızır ilişkisinde birincisi şeriatı öteki bâtını temsil ediyorsa, ilk imam Hz. Ali ile Hz. Muhammed de aynı çerçeve dâhilinde mütâlâa olunmaktadır. Yani, Hz. Muhammed'in bâtını temsil eden Hızır'ı, Hz. Ali'dir.
H. Corbin'in naklettiğine göre, Şîîler'in elindeki Hz. Ali'ye i zâfe edilen meşhur hutbelerden birinde, yaratılıştan bu yana, yeryüzündeki muhtelif din mensupları arasında Hz. Ali'nin hangi isimler altında göründüğünü anlatan bir parça bulunmaktadır. Bu parçada Hz. Ali hıristiyanlara hitaben, "Ben İncil'de adına İlya denilen kişiyim" demektedir. Burada Ali adıyla İlya, daha doğrusu Eli arasındaki benzerlik gözden kaçırılmamalıdır. Çünkü bu sûretle Hz. Ali'nin Eli (İlya) olduğuna dikkat çekilerek, Hızır'la İlya'nın aynı kişi olduğu hatırlanırsa, Hz. Ali'nin de Hızır olduğu vurgulanmak istenmiştir. 1922
Yeşil anlamına gelen bu lakabından dolayı Hızır'a Şîîlik'te üstün bir mevki tanınmıştır. Zira bilindiği gibi yeşil renk hem genel olarak İslâm'ın dini rengi, hem de Hz. Ali sülâlesinin ve dolayısıyla Şîîliğin mukaddes rengidir. On ikinci imam Mehdî de, hâlen inanıldığına göre, Beyazlık Denizi'nin ortasındaki Yeşil Ada'da ikamet etmektedir. 1923
Tasavvuf çevrelerinde yazılan kaynaklar Hızır'ı daha çok bir velî, bu çevrelerin dışındakiler ise bir nebî olarak kabullenmişlerdir. (Hızır'ın âdeta Buda Menkabesini hatırlatan çok ilgi çekici uzun bir menkabesi anlatılır). 1924
Âyet ve hadiste bu hususta hiçbir emâre bulunmamasına rağmen, tasavvuf çevrelerinin de Hızır'ın ebedî hayatta olduğu inancını benimsemiş olması, meseleyi canlı tutmuştur. 1925
Başta Buhârî olmak üzere Ahmed İbn Hanbel, İbnü’l-Esîr, İbnu'l-Cevzî, Nevevî ve İbn Kesîr gibi ileri gelen ulemâ Hızır'ın ebedî yaşadığı inancını şiddetle reddederler. "Biz senden önce de hiç bir insana ölümsüzlük vermedik" 1926 âyetini delil gösterirler. 1927
Hızır'ın ebedî yaşayacağını kabul edenler: Ulemâdan ziyade mutasavvıflar ve halk arasında yaygın olan fikir budur. Ama ulemâ arasında da bazen bu görüşü paylaşanlara rastlanılmaktadır. Bunların genel olarak sûfî çevrelerle temasta olan ulemâ olduğu söylenebilir. 1928
(Bu çevreler tarafından rivâyet edildiğine göre Hızır) Hz. Ali'nin vefatında gelip cenaze merasimine katılmış ve Ehl-i Beyt'e başsağlığı dilemiştir. Hz. Hüseyin şehid olduğu zaman, arkasından mersiye okumuştur. Bütün bu inançlar, Hızır'ın üzüntülü ve felâketli günlerde Peygamber sülalesinin temsilcisi olduğuna inanıldığını gösterir. 1929
İbn Kesîr de aynı şekilde bu tip hikâyeleri özetledikten sonra, bunların en çok
1922] A. Yaşar Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara 1985, s. 68-70
1923] A. Yaşar Ocak, a.g.e., s. 61
1924] s. 66
1925] s. 67
1926] 21/Enbiyâ, 34
1927] A. Yaşar Ocak, a.g.e., s. 68
1928] s. 68
1929] s. 70
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nevf b. Fudâle el-bekkâlî ve Ka'bu'l Ahbâr gibi Yahudi asıllı râviler tarafından rivâyet edildiğini bildirir; tenkidlerini yaparak bunlara inanılmamasını özellikle tekrarlar. 1930
Tasavvuf çevreleri llyas Peygamber'e, Hızır'a verdikleri önemin yarısını bile vermemişlerdir. Üstelik, âyetlerde İlyas'ın iki defa ismen zikredilmesine karşılık, Hızır adının bir kere bile kullanılmadığını bir defa daha hatırlamak lâzımdır. 1931
(Bütün bunlara rağmen) Meselâ Muhyiddin ibn Arabî, birçok defa Hızır'la konuştuğunu anlatır ve bunları maddî âlemde cereyan eden olaylar gibi tasvir eder. 1932
Gazâli, ehl-i keşfin Hızır'ı çıplak gözle diğer insanlar sûretinde görebileceğini belirtir. 1933
İmam Rabbânî de Hızır ve İlyas'ın kendini görmeye rûhânî şekilde geldiklerini ve Hızır'ın rûhânî olarak kendisiyle sohbet edip İlyas'ın bir şey söylemediğini hikâye eder. 1934
Tasavvufçuların inanışına göre; Hızır, gerçek fizyonomisini değiştirebilme, sonsuz değişik kalıplarda görünme kabiliyetine sahiptir. İhtiyar veya genç bir adam, bir çocuk olabilir; kuş ve tavşana varıncaya kadar çeşitli hayvan biçimlerine de girebilir.1935 Göz yumup açıncaya kadar çok uzak mesafeleri aşabilir.1936 Yardımına ihtiyaç duyulduğu zaman, hiç umulmadık bir anda görünüverir ve işini bitirir bitirmez, yine öylece âniden kaybolur.1937 Tabiattaki varlıkları kendi emrine alabilir, onları kendi hizmetinde kullanabilir.1938 Ölü insanları diriltme kabiliyetine mâliktir.1939 Havada, boşlukta yürüyebilir; Su üstünde batmadan dolaşabilir.1940 İşte bu sayılan fevkalâde kabiliyetler yahut tasavvufî deyimle kerâmetler, Hızır'ın daha ziyade bir velî hüviyetinde düşünüldüğünün en açık alâmetlerindendir. Şüphesiz tasavvuf çevrelerinin Hızır'a verecekleri sima da bundan başkası olamazdı. 1941
Hemen her mutasavvıf zımnen de olsa, Hz. Mûsâ yanında Hızır'a daha üstün bir mertebe tanıdığını imâ eden ifadeler kullanmaktan çekinmez. Çünkü onların nazarında Hz. Mûsâ Şeriatı, Hızır ise, tasavvuftaki en üst mertebeyi, yani Hakikati temsil etmektedir. (Bilindiği gibi Hz. Mûsâ, Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen peygamberler arasında "altı büyük peygamber"den (ulu'l-azmden) biri olarak yüksek bir mertebe işgal eder. Ayrıca "Kelîmullah" yani Allah ile konuşan kişi lakabını almıştır. Buna rağmen onun Hızır karşısında ikinci derecede tutulması, gerçekten Hızır'ın mutasavvıflar arasındaki mevkiini son derece iyi anlatan bir durumdur). 1942
1930] s. 69, 107 nolu dipnot
1931] s. 79
1932] s. 85
1933] s. 85, 11 nolu dipnot
1934] Bakınız Mektubât, s. 468; s. 85, 15 nolu dipnot
1935] Bk, Kuşeyrî, Gazzâlî, Attâr
1936] Kuşeyrî
1937] Bk. birçoklarıyla birlikte Hucvirî
1938] Birçoklarıyla birlikte Hucvrirî
1939] Bk. Menâkıb-ı Mahmud Paşa
1940] Bk. Serrâc, İbn ül-Arabî ve birçokları
1941] A. Yaşar Ocak, a.g.e., s. 87-88
1942] s. 88 ve 30 nolu dipnot
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 477 -
Hızır'ın bu fonksiyonunun, kısmen farklı biçimlerde olsa bile; Yahudilik ve Hıristiyanlık'ta İlya tarafından îfâ edildiğini görüyoruz. Mesih'in yeryüzüne gelişinden üç gün önce İlya ortaya çıkarak onun için hazırlık yapacaktır. (Şîîlikte Hızır'ın bu fonksiyonu ile imam telâkkisi arasındaki yakınlık dikkati çekiyor. İmam da Hızır gibi İlâhî kaynaklı bilginin sahibidir ve bunu mü'minlere aktarmakla görevlidir. 1943
Böylece tasavvufta bir (Hızr-ı zaman/zamanın Hızır'ı terimi kullanılmaya başlandı. 1944
(Tasavvufçuların iddiasına göre) Abdülhâlik Gucduvânî’ye (öl. 574/1179) gençliğinde tasavvufu öğreten ve zikr-i hafî'yi gösteren odur. Ahmet Yesevî'yi çocukluğundan beri yetiştiren Hızır olmuş, Yeseviîiğin temel erkânından Zikr-i Erre'yi o öğretmiş ve bu zikir bütün Yesevî silsilesinin virdi olmuştur. Yine Yesevîlikteki tarikat asâsı da Hızır'dan intikal etmiştir. Celvetîlikteki Hızır kıyamı zikri, aynı şekilde Hızır'ın Aziz Mahmud Hudâî'ye tâlimatı neticesi erkândan sayılmıştır. 1945
İşte Hızır'ın tasavvuf kaynaklarında tesbit edilebilen bu fonksiyonları topyekün mütâlea olunduğunda, Kitab-ı Mukaddes ve sonrası İlya figürünü bir daha hatırlamamak kabil değildir. Tıpkı mutasavvıflara görünerek onlara İlâhî hikmet ve sırları açıklayan Hızır gibi, İlya da zaman zaman Yahudi mistiklerine görünmekte, gizli hikmetleri ve sırları bildirmektedir. Yahudi mistikleri de mutasavvıflar gibi yollarda ve çöllük yerlerde İlya'ya rastladıklarını ve ondan birtakım gerçekleri öğrendiklerini söylemektedirler.” 1946
Konuyla ilgili olarak İbrahim Sarmış da şunları dile getirir:
“Tasavvuf, önceleri zühd hayatı şeklinde algılanırken, sonraları, çevreden aldığı kollarla gittikçe büyüyen bir nehir gibi, alabildiğine yabancı kültürle beslenmiştir. İslâmî temellere dayandığını göstermek için de kendine Kur'an, Sünnet ve sâlih selefin hayatından birtakım İslâmî temeller aramış veya iddia etmiştir. Bunlardan biri Kehf sûresinde geçen Hz. Mûsâ ile "Sâlih Kul" kıssasıdır.
Tasavvufçular sûredeki sâlih kulu "Hızır" adında ermiş bir kişi olarak nitelemiş ve anlatılan kıssanın mânâlarını, hedeflerini ve mesajını tahrif ederek tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır. Bu kıssaya dayanarak zâhir bir şeriat ve ona muhâlif bâtın bir hakikat bulunduğunu, şeriat âlimlerinin hakikat âlimlerinin birtakım düşünce ve uygulamalarını yadırgaması veya eleştirmesinin yanlış olduğunu söylemiş, peygamber değil, bir veli kabul ettikleri "Sâlih Kul"a (Hızır) Hz. Mûsâ'nın itirazının nasıl anlamsız ve tuhaf bir şey ise, şeriat âlimlerinin de hakikat âlimlerini eleştirmesi veya onlara itiraz etmesinin yersiz ve anlamsız olduğunu iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, velî olduğunu söyledikleri Hızır'ın vahiy ve ilham aldığını, akaid ve şeriat sahibi olduğunu söylemiş, peygamber olduğu kesin olan Hz. Mûsâ'yı da onun emrine vermiş, bunu tasavvuf anlayışı için temel kabul etmişlerdir.
1943] s. 91 ve 39 nolu dipnot
1944] s. 94
1945] s. 94
1946] s. 98-99; Ahmet Yaşar Ocak, İslâm Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Türk Kültürünü Araştırma Ens. Y., parantez içinde numaraları verilen sayfalar, 1985 Ank; Karş. E. Özkan, Tasavvuf ve İslâm, s. 335-346
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hızır'ın peygamber değil veli olduğunu, kıyâmete kadar yaşayacağını, peygamberlere gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla kendisine Ledünnî ilim dedikleri bâtınî bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz. Peygamber’in peygamberliğinden önce ve sonra her zaman bütün velilere indiğini, bu ilimlerin peygamberlere gelen ilimden daha üstün ve daha büyük olduğunu iddia etmişlerdir. Nitekim veli olan Hızır'ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Mûsâ, peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır'a uymak zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır'dan birtakım bilgiler öğrenmek için onun yanına gitmiştir, diye iddia etmişlerdir.
Yine veli olduğu halde Hızır, nasıl peygamber olan Hz. Mûsâ'dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velilerinin de şeriatın zâhirini bilen peygamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu, aynı şekilde hakikat âlimleri olan evliyâ yahut tasavvufçuların şeriat (zâhir) âlimi olan âlimlerden daha büyük olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Yine, Hızır'ın evliyâ ile buluştuğu, bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendilerinden tasavvufî ahidler aldığını söylemiş, tasavvufî hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bulunduğunu belirtmişlerdir.
Tasavvufçular, Sâlih Kul kıssasından öyle hurâfeler ve akıldışı şeyler çıkarmışlardır ki, onlardan kimileri Sâlih Kul'un (Hızır'ın) ayrı bir şeriata sahip olduğu için namaz kılmadığını, kimileri de namaz kıldığını ve hanefî mezhebine göre, bazıları da şâfiî mezhebine göre kıldığını söylemiştir. Kimileri de birtakım zikirleri doğrudan Hızır'dan aldığını iddia etmiştir.
Tasavvufçular, bununla da yetinmeyerek İslâm âleminin değişik yerlerini Hızır'ın makamı saymış, Hızır'ın orada ya oturduğunu veya bir tasavvufçu ile orada buluştuğunu iddia etmişlerdir. Onun için birçok yerde ona bir makam veya bir kabir uydurmuşlardır. Orada kurbanlar kesilmiş, taşlar öpülmüş ve o yerin eşyası ile teberrük edilmiştir. Ziyaretin kapısına da haraçları toplayan bir bekçi dikmiş ve geçim vasıtası yapmışlardır.
Öyle görülüyor ki Hızır olayını tasavvufa dayanak yapan ve tasavvufa sokan ilk kişi, Hatemu'l-Evliyâ nazariyesini ilk defa ortaya sûfı Hâkim et-Tirmizî'dir. Bilindiği gibi, bu adam hicri üçüncü yüzyılda ölmüştür. Hatmu'l-Velâye adlı kitabında evliyânın alâmetleri konusunda şöyle demektedir:
“Evliyâ hakkında Hızır’ın (a.s.) ilginç bir kıssası bulunmaktadır. Ta baştan -kaderlerin belirlendiği andan-, onların durumunu görmüş ve onların yaşadığı zamanda yaşamak istemiştir. Onun için kendisine hayat verilmiştir. Öyle ki artık bu ümmetle haşrolma ve Muhammed'e tâbi olma özelliğine sahip olmuştur. İbrahim-i Halil ve Zülkarneyn zamanından kalma bir adamdır. Zülkarneyn'in ordu kumandanıydı. Zülkarneyn Aynu'l-Hayat'ı istemiş, ama elde edememiş, Hızır elde etmiştir Bunun hikâyesi uzundur. İşte evliyânın alâmetleri bunlardır. En belirgin alâmetleri, kaynağından dile getirdikleri ilimdir. "Nedir bu ilim?" diye sorulduğunda da şöyle cevap vermiştir: Bidâyet (âlemin veya varlıkların) ilmi, misak (söz alma) ilmi, kaderler ilmi ve harfler ilmi. Hikmetin kaynakları (veya temelleri) bunlardır. En üstün hikmet budur. Bu ilim ancak büyük velîlerden ortaya çıkar. Onlardan da velâyetten nasibi olanlar alır.” 1947
1947] Hakim et-Tirmizî, Hatmu'l-Velâye, s. 361-362, Beyrut, 1905
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 479 -
Hızır hakkında örülen hurâfelerden Şâfiî mezhebine göre namaz kıldığı uydurmasını da isterseniz Mektubat’ın sahibinden dinleyelim. Mektubat'ın 282. mektubunda olay şöyle anlatılmaktadır:
"Hızır ve İlyas'ın görüşmeleri ve hallerinden bir nebze bilgi verilmesine dair Molla Bedi'a yazılmış mektuptur: Allah'a hamd ve seçtiği kullarına selâm olsun. Hızır (a.s.) hakkında arkadaşların soruşu üzerinden epey zaman geçti. Bu fakirin gerektiği kadar onun ahvâli hakkında bilgisi olmadığı için cevap vermemiştim. Bugün sabah toplantısında Hızır ve İlyas'ın rûhânîler sûretinde hazır olduğunu gördüm. Hızır rûhânî bir kelâm ile şöyle dedi: Biz ruhlar âlemindeniz. Allah ruhlarımıza tam bir kudret vermiştir ki, bu kudretle vücutlar sûretinde teşekkül ve temessül eder, vücutlardan sâdır olan cismânî duruş ve hareketler, bedenî itaat ve ibâdetler ondan sâdır olur.
O anda kendisine "Siz Şâfiî mezhebine göre namaz kılıyorsunuz" dedim. Şöyle dedi: “Biz şeriatlarla mükellef değiliz, ama ev Kutbu'nun (sahibinin) görevlerinin yerine gelmesi bize bağlı olup kendisi de Şâfiî mezhebinde olduğundan biz de arkasında İmam Şâfiî’nin mezhebine göre namaz kılıyoruz.” O anda anlaşılmıştır ki, tâatlarına mükâfaat terettüp etmemekte, belki onlardan ibâdet ve tâat, tâat ehline muvâfakat ve ibâdet sûretine (şekline) riâyet için sâdır olmaktadır (Yani ibâdet edip sevap kazanmak için değil, sadece ibâdet edenler gibi oturup kalkmaktadırlar). Yine anlaşılmıştır ki, velâyetin kemâlâtı Şâfiî fıkhına muvâfık, nübüvvetin kemâlâtı da Hanefî fıkhına muvâfıktır (Yani veliler şâfiî, peygamberler de hanefîdir). O zaman altı fasılda naklen zikreden Hoca Muhammed Parsa'nın sözlerinin hakikati de anlaşılmış oldu ki, şöyle diyordu: Hz. İsa indikten sonra Ebû Hanıfe'nin mezhebine göre amel edecektir.
O anda ikisinden medet istemek ve duâlarını almayı talep etmek aklımıza geldi. Bunun üzerine şöyle dedi: ‘Allah'ın inâyeti kişinin halini ihâta etmişse, bizim orada bir rolümüz olmaz.’ Sanki aradan sıyrılıp gittiler. İlyas (a.s.) o zaman hiç konuşmadı." 1948
Hızır'ın Şâfiî mezhebine göre namaz kıldığını söyleyen tasavvufçular olduğu gibi, Hanefî mezhebine göre kıldığını söyleyenler de vardır. 1949
Hızır'ın, Ebû Hanife'den şeriat dersleri aldığı da şöyle anlatılmaktadır: "Hızır, her sabah namazdan sonra Ebû Hanife'nin ders halkasına geliyor ve ondan şeriat ilmini öğreniyordu. Ebû Hanife Ölünce, Hızır şeriat ilmi tahsilini tamamlayabilmek maksadıyla kabrinde diri olması için Allaha duâ etti. Her gün Ebû Hanife'nin kabrinin başına geliyor ve kabrinden konuşan Ebû Hanife'den şeriat ilmi tahsilini sürdürüyordu. Hızır, ölen Ebû Hanife'den şeriat ilmi tahsilini tamamlamak için on beş sene böyle devam etti." 1950
Fahruddin er-Razi, Hz. Mûsâ ve Hızır'la ilgili kıssayı tefsir ederken Hz. Hızır'ın peygamber olduğunu söylemekte ve bunu savunanların delillerini şöyle sıralamaktadır:
1948] Mektubat, 282, Hakikat Kitabevi, İstanbul
1949] Bakınız, Abdurrahman Abdulhalik, el-Fikru’s-Sûfî fî Da’vi’l-Kitab ve’s-Sünneh, Kuveyt, 1986, s. 137-138
1950] Hüseyin İbn Mehdi el-Ğuneymi, Mearic, s. 4, Daru'l-Erkam, 1988
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- Yüce Allah "yanımızdan ona bir rahmet verdik" 1951 buyurmaktadır. Rahmet de nübüvvetin kendisidir (Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette peygamberlerden “kendilerine rahmet verilen kimseler” olarak bahsedilir ve bütün müfessirler bu âyetlerdeki “rahmet” kelimesinin nübüvvet mânâsında olduğunda müttefiktir).
b- Yüce Allah "Katımızdan ona bir ilim öğrettik" 1952 buyurmaktadır. Bu da bir öğretici veya bir mürşid aracılığıyla değil, doğrudan doğruya Allah'ın ona öğretmiş olmasını gerektirir. İnsan aracılığı olmadan Yüce Allah'ın öğrettiği kişinin işleri Allah'ın vahyetmesiyle öğrenen bir nebî olması vâciptir.
c- Hz. Mûsâ ona: "Bana öğretmen için sana tâbi olayım mı?" 1953 diye sormuştur. Biliyoruz ki, öğretimde veya öğrenimde bir peygamber, peygamber olmayana tâbi olmaz.
d- Hızır, Hz. Mûsâ'ya "Bilmediğin bir şeye nasıl sabredersin?" 1954 diyerek ondan farklı olarak başka bilgilere sahip olduğunu göstermiştir. Hz. Mûsâ da "Senin hiçbir işine karşı çıkmam."1955 diyerek ona karşı tevâzu göstermiştir. Bütün bunlar o kişinin bazı konularda Hz. Mûsâ'nın üstünde olduğunu ve peygamber olmayan bir kişinin peygamberden üstün olamayacağını göstermektedir.
e- Ebûbekir el-Asam: “Ben bunları kendiliğimden yapmadım.”1956 âyetinin Hızır'ın peygamber olduğunu gösterdiğini söylemiştir. Zira bunun anlamı, yaptığım o işi kendi ictihadımla değil, Allah'ın vahyetmesiyle yaptım, demektir.
f- Rivâyetlerde Hz. Mûsâ'nın, Hızır'ın yanına geldiğinde "es-Selâmu aleyküm" dediği, Hızır'ın da "ve aleyke's-Selâm ya nebiyye Benî İsrâil" dediği, Hz. Mûsâ'nın ona "Bunu kim sana söyledi? (Benim İsrâiloğullarının peygamberi olduğumu nereden biliyorsun?) demesi üzerine Hızır'ın: "Seni bana gönderen (Allah)" dediği kaydedilmektedir. Bu da Hızır'ın bunu ancak vahiyle bilmiş olacağını göstermektedir. Vahiy de ancak peygamber olan kişiye gelir. 1957
“Ben bunları kendiliğimden yapmadım.”1958 âyeti şu anlama geliyordu: "Yani, gördüğün bu işleri kendi görüş ve ictihadımla değil, ancak Allah'ın emri ve vahyi ile yaptım. Çünkü insanların mallarını eksiltmeye ve kanlarını akıtmaya kalkışmak ancak kesin vahiy ile olabilir. "1959
Hz. Mûsâ'nın karşılaştığı ve görüştüğü sâlih kişinin, yani Hızır'ın nebi değil, veli olduğunu söyleyenlerin genellikle tasavvufı meşrep sahibi kişiler olduğunu görüyoruz. Bunlar Hızır'ın sözkonusu bilgilere ilham yolu ile yahut başka bir peygamberin kendisine bildirmesiyle sahip olmuş olabileceğini ileri sürüyorlar.
Her şeyden önce, ona başka bir peygamberin bildirmiş olması ihtimali uzak bir ihtimaldir. Aksi halde "Katımızdan ona bir rahmet verdik, yanımızdan ona bir ilim
1951] 18/Kehf, 65
1952] 18/Kehf, 65
1953] 18/Kehf, 66
1954] 18/Kehf, 68
1955] 18/Kehf, 69
1956] 18/Kehf, 82
1957] Salah Abdulfettah el-Halidî, Mea Kısası’s-Sâbıkîn fi’l-Kur’ân, Dâru’l-Kalem, Dımeşk, 1989, s. 178-180
1958] 18/Kehf, 82
1959] Salah abdulfettah el-Halidî, a.g.e., s. 230
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 481 -
öğrettik"1960 ifâdelerinin fazla bir anlamı kalmaz. Hatta olağanüstü bazı şeyleri Hz. Mûsâ'ya göstermek için onun gibi bir peygambere muhtaç olacaksa, ona Allah tarafından bir ilim öğretilmesinin ne yararı olacaktır?" 1961
Kıssada geçen ve görünüşte şer’î nasslara aykırı olan olağanüstü fiilleri Hızır'ın ilham sonucu işlediği de söylenemez. Çünkü veli bir kişinin sadece aklına gelen veya kendisine yapılan bir ilhama dayanarak suçsuz bir insanı öldürmesi câiz değildir. Zira onun aklı veya kalbi masum değildir. Akıl veya kalbinin hata etmiş olması ittifakla câiz görülmüştür. Kaldı ki, veli olduğunu söyleyen bir insanın kalbine gelen ilham ile insanları öldürmesi câiz olursa, toplumda herkes veli olduğunu ve istediği kişiyi öldürmenin kendisine ilham edildiğini ileri sürerek istediği kişileri öldürmeye kalkışmış olur ki, böyle bir şeyin ne kadar anlamsız (hatta kötü anlamlı) olduğu açıktır.
Ama Sâlih Kul'un, büyüdüğü zaman mü'min ebeveynini küfre ve irtidada götüreceği endişesi ile henüz ergenlik çağına gelmemiş bir çocuğu öldürmesi, elbette yaşadığı takdirde meydana gelecek maslahattan daha önemli bir maslahata dayanmaktadır. Bunların tesbiti de ilham veya kalbe damlama ile yapılması mümkün değildir. Olsa olsa yanılmayan ve geleceği bildiren kesin bir vahiy ile olur ki bu da Sâlih Kulun nübüvvetini göstermektedir. 1962
Bilindiği gibi, İslâm şeriatına göre ilham şer'î delil olmaz. Şer’î bir nassa aykırı düştüğü takdirde ilhamla amel etmek câiz değildir. Zaten makbul olabilmesi için bu şartı koşan âlimler, ilhamın ancak sahibi için bir hüccet olabileceğini söylemektedir. Tasavvufçuların kendileri de bunu kabul etmektedir. (İlhamın kişinin kendisi için delil olabileceğini kabul etmek de çok risklidir ve bize göre doğru değildir). Onun için sözkonusu fiilleri Hızır'ın ilham sonucu işlediğini söylemek mümkün değildir. Bu işleri ancak yanılmayan bir vahiy ile hareket eden bir peygamberin işlemesi sözkonusu olur. 1963
Bunun aksini savunan kimse, en güvendiği ve veli olduğuna kanaat getirdiği bir insana böyle bir istekle ortaya çıktığı takdirde, acaba öldürmesi için çocuğunu verebilir mi? İlhamla velilerin böyle bir işi yapabileceklerini savunanlar öldürmeleri için çocuklarını onlara teslim edebilirler mi?
Nitekim bu konuda hukukçu Ebûbekir Cassas da şöyle demektedir: "Yüce Allah'ın Hz. Mûsâ ve Hızır kıssasında belirttiklerinden şu anlaşılmaktadır: Maslahata götürecek hikmete mebnî olarak işlenmesi câiz olan bir işi hikmet sahibinin zarar gibi görünen tarzda işlemesi yadırganmaz. Bu konuda hikmet sahibinin işlemesi sefîhin (akılsızın) işlemesinin aksinedir. Bu, tıpkı tedavi edilen veya ilaç içirilen çocuğun zâhirde ilaca veya tedaviye tepki gösterip ilacın veya tedavinin kendisine sağlayacağı yarar gerçeğinden habersiz olmasına benzer. Onun için Yüce Allah'ın bütün yaptıklarının veya emrettiklerinin mutlak hikmete ve maslahata mebnî olduğu kesin olduğundan emredeceği veya zarar gibi görünen fiillerine itiraz etmek câiz değildir." 1964
1960] 18/Kehf, 65
1961] el-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 16/17
1962] Âlûsî, a.g.e., 16/17, İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 1/328
1963] Âlûsî, a.g.e., 16/17
1964] Ebûbekir el-Cesss, Ahkâmu’l-Kur’an, 3/215
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sâlih Kul’un işlediği de Yüce Allah'ın kendisine bildirdiği bilgi ve yaptığı emir sonucu olduğundan mutlaka hikmete mebnîdir ve görünüşte zarar gibi görünse bile, gerçekte yararın kendisidir. Zaten böyle bir şeyi ancak Yüce Allah'ın bilgisi ve himayesi altında olan masum bir peygamber yapabilir. Yoksa kişinin derecesi ne olursa olsun, kalbine damlama ile yahut ilham ve keşf ile böyle bir işe kalkışması kesinlikle şeriata aykırı ve yasaktır.
"Ledünnî ilm"e gelince; Tasavvuf ilimlerinin büyük çoğunluğu bu ilme dayanmaktadır. Şeriatın ölçülerine göre buna ilim demek ne derece doğru olur? Tasavvufçular bunu Kur'an ve Sünnet ile bildirilenlerin dışında ve gaybten gelen bilgi olarak kabul etmektedir. Doğrudan doğruya Allah tarafından tasavvufçuların kalplerine ilka edilen veya onların kalbinde doğan ilim olarak bilinmektedir.
Buna hakikat ilmi, ledünnî ilim, mükâşefe ilmi, mevhibe ilmi, sırlar ilmi, meknûn (gizliler) ilmi, verâset ilmi, rabbânî ilim de denir. Bu ilme sahip olan kişiye ledünnî sır sahibi, Hızırvârî ruh sahibi veya "Hızır gibi bir makama sahip" adı verilir. eş-Şa'rânî ve benzerleri bu ilme bâtın ilmi denilmesinin doğru olmadığını savunuyorlarsa da, realite budur ve şeriat olarak gelen açık ilmin zıddı anlamındadır. 1965
Tasavvufçular ledünnî ilime dayanak olarak "Ve katımızdan (ledünnümüzden) ona bir ilim öğretik" 1966 âyetine sarılmışlardır. Anlamı apaçık olmasına rağmen onu akla hayale gelmeyen her türlü aklî ve naklî bâtıl bilgilerin dayanağı yapmışlardır.
"Ledünnâ" kelimesinin anlamı, “yanımızda” demektir. "Min ledünnâ"nın anlamı da yanımızdan, demektir. Bilindiği gibi bize verilen bütün bilgiler esas ve kaynak olarak Allah tarafındandır. Peygamberlere verilen ve vahiy yolu ile gelen bilgiler özel anlamda Allah tarafından verilir. Bu bakımdan âyette geçen "min ledünnâ"nın anlamı, Allah tarafından ve vahiy yolu ile verilmiş olması demektir.
Kurtubî, tasavvufçuların ledünrî ilim iddialarına cevap vererek şöyle demektedir:
"Netice olarak, Allah'ın ahkâmını bilmenin risâlet yolu dışında bir yolu olmadığına dair kesin ilim ve zarûrî yakîn hâsıl olmuş, selef ve halef icmâ etmiştir." 1967
Usûlde kesin olarak kabul edilmiştir ki, ilham ile herhangi bir şekilde istidlâl etmek (delil getirmek) câiz değildir. Çünkü insan masum değildir. Tasavvufçuların, ilham alan kişinin ilhamla amel etmesinin câiz olduğu yolundaki iddiaları şer'î bir delile dayanmadığı için geçerli değildir. Zira ilham alan kişi masum değildir ve masum olmayanın aklına gelen şeyler güvenilir olamaz. Zira şeytanın ona istediği şeyleri karıştırmış olmasından emin değiliz. Hâlbuki şeriata uymakla hidâyetin olacağı kesindir. Ama ilham, akla gelen şeyler ve benzerlerine uymada hidâyet kesin değildir.
Özetle tekrarlayalım ki, Sâlih Kul (Hızır), tasavvuf meşrepli kimi şahısların iddia ettiği gibi veli değil, nebidir. Yani Allah tarafından peygamber olarak gönderilmiş bir insandır. Yoksa nübüvveti olmayan, sadece velâyeti ile bu olağanüstü
1965] el-Âlûsî, a.g.e., 16/330, 15/330, 16/19; eş’Şa’r3anî, et-Tabakatü’l-Kübrâ, I/170, II/56, 76, 152
1966] 18/Kehf, 65
1967] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, Mısır, 1968, 11/40-41
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 483 -
şeyleri yapan bir insan değildir.
İnsan ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir zaman bir peygamber seviyesinde olamaz ve bilhassa şer’î ahkâma taalluk eden konularda peygambere akıl hocalığı yapamaz. Aksine, insan ne kadar mükemmel olursa olsun, mutlaka peygambere uymakla mükelleftir.
Hz. Mûsâ ile Sâlih Kul (Hızır) kıssasında tasavvufçuların iddia ettiği gibi şeriat-hakikat, bâtın-zâhir gibi şeylere dayanak sayılacak şeyler sözkonusu değildir. Sadece Allah'ın peygamberlerinden, birine bildirirken, diğerine bazı şeyleri bildirmemesi sözkonusudur. 1968
Birçok tasavvuf ehli, Hızır’la görüştüğünü iddiâ eder. Evliyâ menkabelerinde bu konuda öyle tuhaf hikâyeler gerçekmiş gibi anlatılır ki, insan bu uydurmalara hayret eder. "Evliyâ" diye takdim edilenlerden birinin1969 Hz. Hızır(?) ile yaşadığı mâcerâyı, tasavvufçuların ansiklopedilerinden, Türkiye Gazetesi yayınlarından okuyalım: "Bir gece Hızır aleyhisselâm bana geldi ve "Kalk ya Eba Bekr!" dedi. Kalkıp onu takip ettim. Hızır aleyhisselâm, beni Rasûlullah Efendimizin huzuruna götürdü. Rasûl-i Ekrem’in huzurunda; Hazret-i Ebu Bekr, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali de vardı. Selâm verdim. Onlar selâmıma cevap verdiler. Sonra Rasûlullah Efendimiz; "Ey Ebu Bekr bin Kavvam!" buyurunca; ben de; "Emret ya Rasûlallah!" dedim. Buyurdu ki: "Allah Tealâ seni, veli, dost kullarından eyledi. Kendi nefsin için neyi istiyorsan onu seç." Allah Tealâ, o anda beni cevap vermeye muvaffak kıldı ve "Yâ Rasûlallah! Sizin, kendiniz için seçtiğiniz şeyi seçiyorum." dedim. O anda şöyle diyen bir ses işittim: "Öyleyse sana dünyada yiyeceğin gıdadan âhiret sahibinin elinden (yani Rasûlullah’tan) gelenden başka bir şey vermeyeceğiz." Rasûlullah Efendimiz bana; "Ey Ebu Bekr bin Kavvam! Bize namaz kıldır." buyurdu. Rasûlullah’ın, ashâbının ve birçok velinin hazır bulunduğu bir mecliste öne geçmeye korktum. Kendi kendime; "İçinde Rasûlullah’ın bulunduğu bir cemaatin önüne nasıl geçerim." diye düşündüm. Rasûl-i Ekrem buyurdu ki; "Öne geç. Zira senin öne geçmende velâyet sırrı vardır. Böylece kendisine uyulan bir imam olursun." Rasûlullah Efendimizin emri üzerine, öne geçip iki rek'at namaz kıldırdım. İlk rek'atta Fâtiha’dan sonra Kevser sûresini, ikinci rek'atta Fatiha’dan sonra İhlâs sûresini okudum." 1970
Bu konu hakkında Yusuf el-Karadavî de şöyle demiştir:
Bazı insanlar Hz. Hızır’ın, Hz. Mûsâ’dan sonra Hz. İsa zamanına kadar, sonra da Hz. Muhammed (s.a.s.)’in zamanına kadar yaşadığını, günümüze dek yaşamakta olduğunu, kıyamete değin de yaşayacağını söylemektedirler. Falan kimseyle karşılaştığına, falan kimseye hırka giydirdiğine ve falanca kimseye söz verdiğine dair bazı hikâyeler, kıssa ve rivâyetler uydururlar, hatta Cenâb-ı Allah’ın onu yetkili bir görevli olarak yeryüzüne indirmiş olduğuna dair efsaneler düzerler.
Bunların zannettikleri gibi Hızır’ın (a.s.) sağ ve mevcut olduğuna delâlet eden kesin deliller yoktur. Tam bunun tersi istikamette olan deliller vardır. Hızır’ın sağ olmadığına dair Kur'an’dan, Sünnetten, akıldan ve muhakkik âlimlerin ettikleri
1968] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, Yöneliş Y., İst. 1995, s. 70-81
1969] Ebu Bekr b. Kavvam b. Ali -v.1259/658-
1970] Evliyâlar Ansiklopedisi, 7/157-158
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
icmadan deliller vardır.
İbrahim el-Harbî’ye Hızır’ın (a.s.) hâlen hayatta olup olmadığını sorduklarında, İbrahim şu cevabı vermişti: "Halk arasında karşılaşılan bu şahıs, şeytandan başkası olamaz." İbrahim el-Harbî ile Buhârî dışındaki birçok imam da kendilerine bu konuda soru sorulduğunda, Kur'an-ı Kerim’den şu âyeti cevap olarak okumuşlardır: "Biz, senden önce hiçbir insana ebedîlik vermedik. Şimdi sen vefat edersen, onlar ebedî mi kalacaklar?" 1971
Şeyhülislâm İbn Teymiye’ye bu konuda fikri sorulduğunda şöyle demişti: "Hızır eğer sağ olsaydı, Peygamber’e (s.a.s.) gelerek onun yanında cihad edip ondan ilim öğrenmesi gerekirdi. Oysaki Bedir gününde Peygamber şöyle duâ etmiştir: 'Allah’ım, bu (mücahitler) topluluğunu (savaşta) helâk edersen, yeryüzünde artık sana ibâdet edilmez.' Bedir savaşına katılan Müslümanların sayısı 313 erkekten ibarettir ki onların adları bellidir. Hani o zaman Hızır neredeydi?"
Kur'an, Sünnet ve muhakkik İslâm bilginleri, Hızır’ın sağ olmadığını haber vermektedir. Hızır (a.s.) eğer insansa, ebedî olamaz. Çünkü bir insanın ebedî kalmasını Kur'an ve Sünnet reddetmektedir. Eğer Hızır hayatta olsaydı, Peygamber’in (s.a.s.) yanına gitmesi gerekirdi. Zira Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki: "Vallahi, Mûsâ eğer hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başka yapacak bir şeyi kalmazdı." Bu hadisi Ahmed bin Hanbel, Câbir b. Abdullah’tan rivâyet etmiştir.
Hızır’ın bu uzun asırlar boyunca çöllerde, kurak arazilerde ve dağlarda yaşamını sürdürmesinin, (bu inanışta olanlara göre) faydası ve hikmeti nedir? Bunun ardında şer'î ve aklî bir fayda yoktur. Bunun tek sebebi şu olsa gerektir: İnsanlar her zaman garipliğe, acayipliğe, kıssalara ve efsanelere meylederler. Kendi hayallerini işleterek bazı tasvirlerde bulunurlar. Sonra da bu tasvirlerine dinî bir görünüm verirler. Dinî görünüme büründürülen hayal mahsulü bu efsaneler de, basit insanlar nezdinde revaç bulurlar. Bu efsaneleri kendi dinlerinin parçası sanırlar. Oysaki, bu gibi şeylerin dinle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktur. Hz. Hızır hakkındaki hikâyeler, delilsiz ve mesnetsiz birer uydurmacadan ibarettir. 1972
Meraklarımızla da imtihan olunmaktayız. Kur’ân-ı Kerim, özü ilgilendirmeyen bazı konularda ayrıntıya girmez, boşluklar bırakır. Gereksiz teferruatla uğraşılıp tevhidî mesajın gölgelenmesine rızâ göstermez. Kıssalarda bizi fazla ilgilendirmemesi gereken bazı boşluklar bırakılır. Böylece merakımızı ne yönde kullanacağımız test edilir. Bu boşlukları Kur’an bütünlüğüne ve tevhid mesajına uygun yorumlarla mı dolduracağız, yoksa gereğinden fazla önem vererek ya da Kur’an’a ters ve temel tevhid mesajına uymayan te’vil, yorum ve kabullere mi dalacağız, bu sınanır. Bir grup taassubu, bir zayıf ve hatta uydurma hadis rivâyeti, İsrâilayat merkeze alınarak Kur’an’a ters yorumlarla bu boşlukların doldurulduğu tarihî miras ve güncel tavır olarak çokça karşılaşılan bir durumdur. Hızır kıssasındaki açıklanmayıp imtihan sorusu olarak boş bırakılan ve yoruma gerek görüp görmeyeceğimiz, gerek görüyorsak hangi ölçülerle yorumlayacağımız konusu da böyledir.
1971] 21/Enbiyâ, 34
1972] Yusuf el-Karadavî, Çağdaş Problemlere Fetvalar, 207-210. -Tekrar olmasın için bazı bölümleri çıkarılarak aktarılmıştır-
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 485 -
Öyle bir Hızır inancı var ki toplumda, bu inancın tevhidle uzaktan yakından bir bağlantısını kurmak mümkün değildir. Ölümsüz, tanrısal özellikleri olan, (Kur’an’da “kullarımızdan bir kul”1973 denildiği halde) kulun imdadına yetişen, her yerde bulunabilen ve her kılığa girebilen, insanlara bereket ve bolluk saçan ya da kahredip helâk eden insanüstü bir varlık. İşte deyimlerden bazıları: “Kul bunalmayınca Hızır yetişmez.”, “Hızır gibi yetişti”, “Hızır gibi imdat etmek”, “Hızır Âcil Servis.”
Hızır genellikle ak sakallı, nûrânî yüzlü, uzun boylu, merhametli, cana yakın ve tatlı dilli bir kimse şeklinde tarif edilmiştir. İnsanlar artık Allah için infak etmek yerine Hızır’ın şerrinden, helâk etmesinden korkarak ya da daha ağırlıklı şekilde onun, kişinin dünyasını zenginleştirip maddî yönden kendisini ihyâ etmesini, malını bereketlendirmesini isteyerek, yani Hızır rızâsı için ve ondan ödül bekleyerek ancak fakirlere sadaka vermeyi düşünebiliyor. Öyle ya, Hızır yoksul, üstü başı dağınık, elbisesi kirli, kendisi hasta, zayıf, âciz, hatta zaman zaman nefret edilecek kadar çirkin biri gibi görünür ve insanları dener; böyle perişan bir kişiliğe bürünerek sadaka ve yardım isteyebilir. Onun için halk: "Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bil" diye birbirine tavsiye eder.
Baharı Hızır getirir. Çiçekleri o açar, yeşillikleri onun attığı adımlar bitirir. Bunca insanüstü işi başaran Hızır, nedense bu konuda bir başkasına ihtiyaç duyar. Baharı getirme konusunda ona bir ortak da gereklidir; İlyas’la koalisyon yapması, onunla buluşması lâzımdır. Hızır ile İlyâs’ın her sene dünyaya bahar getirmek için buluştuklarına inanılan günde bayram yapılır, Hıdrellez (Hızır-İlyas) kutlanır. Kutlanırken biraz şamanizmden, biraz ateşe tapan Mecûsilerden, biraz eski şirk unsurlarından inanç ve âyinler de katılır. Bu gün halk Hızır'ı görmek için genellikle bir yerde toplanır, baharın yeşilliğinde ona rastlayacağına inanır. Onun için bu güne Hıdrellez, Hızır'ın görüldüğüne inanılan bu yerlere de "hıdırlık" adı verilir.
İstediği kılığa girebilen bir kişi olarak tasavvur edilen Hızır darda kalanlara yardım eden, iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandıran, bolluk ve bereket bağışlayan, müslüman askerlere yardım için savaşlara katılan bir şahıs olarak kabul edilir. Deyimlerde, destanlarda yüceltilip putlaştırılır. Ninnilerde Hızır'ın taş bebeğe can vermesi, yola giden çocuğun elinden tutması, eşiğine (kapısına) gelmesi ve uğur getirmesi istenir. Bilmecelerde Hızır'ın kılıç salması, bir değnekle dağları oynatması gündeme getirilir.
Hızır adına yapılan şenlik olan hıdrellez günlerindeki törenlerde, âdet ve geleneklerde Hızır’dan şifâ ve sağlık talebi yapılır. Ondan uğur, bereket ve bolluk istenir. Mal-mülk, mevki ve servet talep edilir. Kısmet ve talih açması istenir.
Tasavvufun inandığı ve topluma tanıttığı Hızır tipinde de ciddi problemler vardır. Bu zümrelere göre Hızır, gerçek fizyonomisini değiştirebilme, sonsuz değişik kalıplarda görünme kabiliyetine sahiptir. İhtiyar veya genç bir adam, bir çocuk olabilir; kuş ve tavşana varıncaya kadar çeşitli hayvan biçimlerine de girebilir.1974 Göz yumup açıncaya kadar çok uzak mesafeleri aşabilir.1975 Yardımına
1973] 18/Kehf, 65
1974] Bk, Kuşeyrî, Gazzâlî, Attâr
1975] Kuşeyrî
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiyaç duyulduğu zaman, hiç umulmadık bir anda görünüverir ve işini bitirir bitirmez, yine öylece âniden kaybolur.1976 Tabiattaki varlıkları kendi emrine alabilir, onları kendi hizmetinde kullanabilir.1977 Ölü insanları diriltme kabiliyetine mâliktir.1978 Havada, boşlukta yürüyebilir; Su üstünde batmadan dolaşabilir (Bk. Serrâc, İbnül-Arabî ve birçokları). İşte bu sayılan fevkalâde kabiliyetler yahut tasavvufî deyimle kerâmetler, Hızır'ın velî hüviyetinde düşünüldüğünden dolayıdır. Onun için uygun görülen bu özellikler, velî (evliyâ) kabul edilen başka zatlar için de benzer özelliklerin düşünülüp atfedilmesine de sebep olmuştur. Aslında tasavvuf anlayışındaki Hızır mitolojisi, Abdallar-Kırklar mitolojisinin bir uzantısıdır.
Kur’an ve Sünnetin tanıttığı Hızır böyle biri değildir. Kur’an ve Sünnet, olağanüstü özellikleri olan bir Hızır’dan ve özellikle tanrısal yönleri bulunan insanüstü birinden bahsetmez. Kur’an’ın anlattığı kişi, Allah’ın “rahmet verdiği” ve “kendi katından ilim öğrettiği”, yani vahiy yoluyla bilgilendirilen, nübüvvet rahmetiyle nimetlendirilen bir zattır. Kur’an ve Sünneti tek ölçü kabul eden, tevhidle bağdaşmayan tüm yorum ve açıklamalardan gönlünü ve zihnini temiz tutan muvahhid mü’minlere selâm olsun!
1976] Bk. birçoklarıyla birlikte Hucvirî
1977] Birçoklarıyla birlikte Hucvrirî
1978] Bk. Menâkıb-ı Mahmud Paşa
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE RAHMET VERİLEN KUL)
- 487 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hızır Aleyhisselâm, Ramazan Hûb, Kırk Kandil Y., 2. Baskı, İst. 2002
2. Hızır Aleyhisselâm, Ömer Faruk Hilmi, Fatih Y. 2. Baskı, İst. 2002
3. İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, A. Yaşar Ocak, Türk Kültürünü Araştırma Ens. Y., Ankara 1985
4. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliyâ Menkabeleri, A. Yaşar Ocak, Kültür ve Turizm Bakanlığı Y., Ank. 1984
5. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 406-412
6. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Hamdi Döndüren, Ahmet Önkal, Şamil Y., c. 2, s. 407-408
7. Hızır (Türkler'de), Pertev Naili Boratav, İslâm Ansiklopedisi, V/l, s. 462-471
8. Hızırla Kırk Saat, Sezai Karakoç, (Şiir) Diriliş Y. İstanbul 1967
9. Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, İskender Pala, Ankara 1995, s. 248-249
10. Türkler'de Hızır İnancı, Mehmet Aydın, Selçuk Ün. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 2, Konya 1987, s. 51 -77
11. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 12, s. 366-370, c. 4, s. 76, c. 16, s. 76
12. Müsned, V, 117-122; Buhârî, 'İlim" 16, 19, 41, 44, "Tevhîd 3l, "Enbiyâ" 27, 29, "Tefsir" 18/2-4; Müslim, "Fezâ'il" 170-174, "Fezâilu’s-Sahâbe" 219; İbn Mâce, "Fiten" 23; Tirmizî, "Tefsir" 19/1
13. Hızır’ı Arayan Peygamber, Ahmet Cemil Akıncı, Sinan Y., İst. 1982
14. Kur’an’da Gayb Bilgisi, Şadi Eren, Işık Y., İzmir, 1995, s. 29-34
15. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, TDV Y., Ankara 1992, s. 228-230
16. Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, Aliyyu’l-Kari, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 33, 99, 145
17. Usûl-i Hadis ve Mevzûât-i Aliyyü’l-Karî Tercemesi, Ahmet Serdaroğlu, Özel Y., Ank. 1966
18. el-Menârü'l-Münîf fi's-Sahih ve'd-Da'îf, İbn Kayyım el-Cevziyye, Tahkik ve Tercüme Muzaffer Can, Cantaş Y., İst. 1992
19. Mevzû Hadisler Menşei Tanıma Yolları Tenkidi, M. Yaşar Kandemir, İFAV Y., İst. 1997
20. Tasavvuf Kültüründe Hadis, Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı Rivâyetler, Muhittin Uysal, Yediveren Y., Konya 2001
21. Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ahmet Yıldırım, T.D.V. Y., Ank. 2000
22. Çağdaş Meselelere Fetvalar, Kardavi, c. 1, s. 257-260;
23. Tasavvuf ve İslâm, İbrahim Sarmış, Yöneliş Y., s. 70-80;
24. Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Y., s. 91-96
25. Meseleler ve Çözümleri, Mevdudi, Risale Y., c. 2, 28-31s .
26. Tasavvuf ve İslâm, Ercüment Özkan, Anlam Y., s. 335-346

HİCRET
- 489 -
Kavram no 75
Görevlerimiz 10
Bk. Cihad
HİCRET
• Hicret; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Hicret Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hicret Kavramı
• Hayat; İman, Sabır, Hicret ve Cihaddır
• Habeşistan Hicreti
• Hicret Çeşitleri
• Cihada Hazırlık Olan Hicretin Kendisi de Cihaddır
• Hicretin Hükmü
• Hicretle İlgili Genel Tesbitler
• Vatan Anlayışı ve “Ya Sev, Ya Terket!” Dayatması
• Hicret Edenler (Muhâcirler) ve Ecirleri
• Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
• Muâhât; Ensâr ile Muhâcirler Arasında Kardeşlik
• Hicrî Takvim
• Tabiatta Gözlenen Hicret
• Hicret Berâettir
• Vuslat İçin Ayrılmanın Destanı: Hicret
"İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah ğafûr ve rahîmdir." 1979
Hicret; Anlam ve Mâhiyeti
‘Hicret’ sözlükte, kişi veya kişilerin bulundukları yerden göç yoluyla ayrılmaları anlamına gelir. Bu ayrılma beden ile olabileceği gibi, dil veya kalp ile de olabilir.1980 Bir âyette ise kalbi Allah’ın dışındaki şeylerden ayırıp yine O’na yönelmek anlamında kullanılmaktadır ki bu, Allah’a hicret (yönelme) ibâdetidir.1981 ‘Hicret’ terim olarak Peygamberimizin ve Mekkeli müslümanların milâdî 622 yılında, peygamberliğin on üçüncü yılında Mekke’den Medine’ye göç etmeleridir.
İslâm tarihinde ve Peygamberimizin hayatında kuşkusuz en önemli olay Hicret’tir. Çünkü bu olay İslâmî tebliğde bir dönüm noktasıdır, Hak dinin var olmasına açılan kapıdır, dirilişi ve güçlü bir bina olarak ortaya çıkışıdır.
‘Hicret’, imanın, Allah’a ve Rasûlüne bağlılığın, Allah yolunda fedâkârlık yapmanın, dünyalıklardan vazgeçmenin, yalnızca Allah rızasını seçmenin bir göstergesi; küfre ve onların azgın temsilcilerinin hükmüne boyun eğmemenin, iman
1979] 2/Bakara, 218
1980] 73/Müzzemmil 10; 4/Nisâ, 34
1981] 29/Ankebût, 26
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uğruna her zorluğu göze almanın destansı ifade edilişidir.
Peygamberimizle birlikte bu destanı yazan güzel insanlara Kur’an ‘muhâcir’ diyor ve onları kelimelerin en tatlısı ile övüyor: “Öne geçen Muhâcirler ve Ensâr ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.”1982; “Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” 1983
Hicretin Sebebi: Mekke şehir devletinin ve onun zâlim yöneticilerinin zulmünden ve baskısından dolayı Müslümanlar daha önce iki defa da Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmışlardı. Onlar, Mekke’de âdi suç işleyen, başkalarının malına veya ırzına tecâvüz eden, başkasının canına kast eden kimseler değillerdi. Onların böyle bir suçu yoktu. Kimse onlara kötü, şirret, zararlı, soyguncu, haydut diyemezdi. Tam aksine onların, Hz. Peygamberin dâvetine uyup müslüman olduktan sonra ahlâkları düzeliyor, kötü huyları gidiyor, önceden yaptıkları fenalıklardan iz kalmıyordu.
Onlar Mekke toplumunun huzurunu bozan âdi suçlular değillerdi ama daha büyük bir suçları vardı: Onlar, ‘Lâ ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah -Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, Hz. Muhammed O’nun elçisidir-’ diyorlardı. Bu söz hem onu söyleyen için hem de Mekke devletinin oligarşik yönetimi için son derece önemliydi. Bu sözü söyleyen mü’minler, eski inançlarını, ahlâklarını, hayata bakışlarını, anlayışlarını, daha doğrusu atalarının ve bilhassa Mekkelilerin sömürü aracı olan dinlerini terk ediyorlardı.
Eğer bu, sıradan bir söz olsaydı Mekke yöneticileri seslerini çıkarmazlardı. Hem niçin çıkaracaklardı ki? Eninde sonunda sözlerden bir söz değil miydi? İnsanlar onu söylese ne olur, söylemese ne olurdu? Fakat gerçek öyle değildi… Bu sözü söyleyen değişiyor, başka insan oluyor, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) uyuyordu, O’nun söylediklerini hayatına uyguluyordu. Mekke oligarşisinin çizdiği sınırın dışına çıkıyor, dahası kontrol dışı kalıyordu. Böylece sorun oluyordu.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirip tebliğ ettiği vahyi kabul eden mü’minler, günün birinde Mekkelilerin baskısına dayanamayıp bir iman yolculuğuna çıkmak zorunda kalmışlardı. İmanın hayatlaşmasına imkân tanıyan bir başka beldeye gitmeye mecbur olmuşlardı.
Bu yolculuk (hicret) sıradan bir göç değildi. Bu bir ekonomik nedene dayanan yer değiştirme, daha rahat yaşam elde etmeye yöneliş, ya da başka diyarların altınlarını veya başka zenginliklerinin çekici dâveti değildi. Bu hicret aydınlığa, kurtuluşa, İslâm’ın nûruna, İslâmî tebliği en uzak yerlere kadar götürebilme imkânına, Allah’a hakkıyla kulluk yapma fırsatına uzanan bir yolculuktu.
İslâm tarihinin açılma, dal budak salma günüdür Hicret. İslâm, hicretle toplumsal planda uygulanma imkânı buldu. Hicretle devletleşti, kendi hâkimiyetini kurdu, ayrı bir güç ve taraf olarak ortaya çıktı ve Medine’den diğer insanlara rahatlıkla ulaşabilme yolları açıldı. Bir başka deyişle diğer beldelerin insanları
1982] 9/Tevbe, 100
1983] 2/Bakara, 218; ayrıca Bk. 3/Âl-i İmrân, 195; 8/Enfâl, 72, 74, 75; 9/Tevbe, 20 vd
HİCRET
- 491 -
hicretten sonra İslâm nimetiyle ve onun nûruyla tanışma imkânına kavuştular.
Bu muazzam olayı hazırlayan sebepler oldukça önemlidir. İmanda samimi olmanın, inanılan şeyin doğru olduğuna güvenmenin eşsiz örneğidir Mekke hayatı. Mekke ileri gelenleri Peygamberimize birkaç kişinin uymasına önceleri pek aldırmadılar. Ama müslümanların sayısı arttıkça onların tepkisi de arttı. Buna bağlı olarak hakaret, alay, sıkıştırma, baskı, fiilî işkence ve nihâyet korkunç ambargo yöntemleri de fazlalaştı. Bütün baskı, işkence ve yıldırma metodlarına rağmen insanlar Peygamberimizi dinliyor ve O’nun getirdiği vahye inanıyorlardı. Hem her türlü tehlikeyi göze alarak. Mekkelilerin üç yıl boyunca uyguladıkları ambargo, mü’minleri iktisadî ve sosyal açıdan perişan etse de bu gibi olaylar onların imanını ve sayılarını artırıyordu.
Birinci ve İkinci Akabe biatlarından sonra Mekkeli müslümanlar teker teker, bazen açıktan bazen gizlice Medine’ye hicret ettiler. En sonunda da Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ebû Bekr’le birlikte Medine’ye göç etti. O’nun hicretiyle Medineliler hayatlarının en büyük bayramını yaşadılar. O’nun gelişinin sevincini ‘Vedâ Tepesinden üzerimize ay doğdu” diye başlayan kasîdelerle ölümsüzleştirdiler.
Hicretin Sonucu: O’nun hicretiyle eski adı Yesrib olan şehir “Medînetü’n-Nebî = Peygamber şehri” unvânını aldı. Hicret, yalnızca baskı, işkence ve zorluktan kurtulmak üzere göç etme, ya da zulümden bir kaçış değildir. Peygamberimizin Hicretini bu şekilde yorumlamak onu anlamamak ve onun sonuçlarını görmemek olur. Hicret, sonuçları yönünden üzerinde önemle durulması gereken bir olaydır.
Müslümanlar Mekke’de iken, oradaki site devletinin vatandaşları idiler. Hukuk yönünden mevcut otoriteye bağlı kabul ediliyorlardı. Putperest olan otorite sahipleri ise, ataları adına uydurdukları din ve sistemle insanlara hükmediyorlar, saltanatlarını sürdürüyorlardı. Peygamberimizin dâveti ise, onların izni ve kontrolü dışında bir gelişmeydi. Üstelik O’nun dâvet ettiği Din, onların atalarının dinini ve o dine ait hayat anlayışını, kurulu düzeni reddediyordu. Peygambere ve O’na inananlar Mekkelilerin kontrolünden çıkıyorlardı.
Şirkin büyük zulüm olduğu ve müşriklerin de zâlimlerin en büyüğü olduğundan, müslümanlar dinlerini rahatlıkla yaşayamıyorlar, İslâmî tebliği başkalarına rahatlıkla ulaştıramıyorlardı. İslâm’ın hükümlerini sosyal alanda uygulamak ve müslümanca yaşamak mümkün değildi. Çünkü düzenin başındakiler putperestti ve onlara her konuda karışıp müdâhale ediyorlardı. Mekkeli yetkililere göre müslümanlar kendilerinin bir parçasıydı, dolayısıyla onlardan izinsiz başka dine inanıp, başka hayat şekli seçemezlerdi.
Hicretle mü’minler barınacak bir yurt buldular. Orada kendi hâkimiyetlerini ve hukukî varlıklarını kurdular. Mekkeliler karşısında bir taraf oldular. Toplumsal bir güç haline geldikten sonra düşmanlarıyla, daha doğrusu kendilerine saldıranlarla savaşma iznine kavuştular. Hicret öncesi varlıkları fiilî bir varlık iken, Hicret sonrası hukukî bir varlık oldu. Hicretin altıncı yılında Mekkeliler, daha önceden yok etmeye çalıştıkları müslümanlarla Hudeybiye anlaşmasını yaptılar, onları hukukî bir taraf/varlık olarak tanıdılar. Bu diplomatik zafere Kur’an ‘en büyük fetih’ demektedir. Bu zaferin yolu Hicret’le açılmıştı. Müslümanlar Hicretle Mekke’yi terk etmeselerdi ne böyle hukukî bir güce ve statüye kavuşabilirlerdi,
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne de Mekkeliler onlara baskı yapmaktan vazgeçerlerdi.
Medine’de kendi toplum düzenini ve bir anlamda devletini kuran Peygamberimiz, bir taraftan gelen vahy ile mü’minleri yetiştirir ve ıslah ederken, bir taraftan da İslâmî hükümleri uyguluyor, Medine’nin dışındaki insanlara İslâm’ı ulaştırmak üzere tebliğe devam ediyordu. Hatta Hudeybiye’de sağlanılan barış ortamından yararlanılarak etraftaki devlet başkanları İslâm’a dâvet edilebilmişti.
Hicretle toplumsal bir güce ve siyasal bir yapıya kavuşan müslümanlar, dinlerini rahatça yaşama imkânına kavuştular. İslâm Medine’de dirildi, güçlendi, genişledi ve zaman içerisinde bütün dünyaya ulaşma fırsatını buldu. Bu bakımdan hicret, yalnızca zulüm ve baskıdan kurtulmak değil, bir mevzî değiştirme, bir siyasi manevra, bir strateji ve var olma yolculuğudur.
Mekke’den Medine’ye Hicret Mekke’nin fethiyle bitmiştir. Ama hicretin esprisi, onun taşıdığı mânâ, onun gerekliliği ve faydaları kıyâmete kadar devam edecektir. Müslümanlar İslâm’ı yaşama konusunda baskıya, işkenceye, dayatmaya uğradıkları zaman, Allah’ın geniş arzında İslâm’ı yaşayabilecekleri bir yere göç edeceklerdir. Kendi içlerinde, gönüllerde sürekli bir şekilde kötüden iyiye doğru, eksiklikten tekâmüle doğru mânevî hicreti sürekli yaşayacaklardır.
Bir ülkenin vatan olarak değeri orada İslâm’ın gereklerini yapabilmekle, kutsal değerleri yaşatabilmekle ortaya çıkar. İslâmın yaşanmasına izin verilmeyen, kutsal değerlerin ayaklar altına alındığı yerler kuru toprak parçası olmaktan öteye geçemezler. Müslümanlar, tarih boyunca sahip oldukları toprakları korumaya çalışmak durumundadırlar. Bu ülkelerin gayri müslimlerin kontrolüne girmemesi için dikkatli olmaları gerektiği gibi, kendi aralarından çıkmış mürted ve bağîlerin de ellerine geçmemesi için çaba sarfetmeliler. Eğer buna güçleri yetmezse, Allah’a daha iyi kulluk yapabilecekleri bir yere hicret edebilirler. Belki böylesine bir hicret yeniden dirilişe, toparlanmaya ve müslümanların işgale uğrayan topraklarını yeniden fethetmeye zemin hazırlayabilir. Zaten hicret olayında bu şuur vardır. 1984
İnsanın şeytandan ve her türlü kötü duygu ve düşüncelerden, arınıp Allah'a hicreti, ana yurdu maddî anlamda mutlaka terketmeyi gerektirmez. Böylece hicret kavramı, daha geniş bir dinî ve ahlâkî anlam kazanır. Böyle bir hicret, kesintisiz sürer. Şeytandan Allah'a hicret etmeyen bir kişi, gerçek mü'min olamaz: "Allah yolunda hicret eden, çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden Allah'a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a aittir. Allah, bağışlar ve merhamet eder."1985 Hz. İbrâhim, kavmine Allah'a iman çağrısı yaptığında ona inanmamışlar ve tehditte bulunmuşlardı. Ancak Hz. Lût, O'na inanmıştı. Kavminin bu tutumu karşısında Hz. İbrâhim, onlara şöyle dedi: "Doğrusu ben Rabbime (Rabbimin dilediği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, azîz/güçlü ve hakîmdir/bilgedir."1986 Bu âyette hicret sözcüğü, açıkça hem maddî, hem de mânevî anlamda kullanılmıştır. 1987
1984] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 267-270
1985] 4/Nisâ, 100
1986] 29/Ankebût, 26
1987] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 2/809 -21
HİCRET
- 493 -
"... Allah yolunda hicret etmedikçe münâfıklardan dost edinmeyin..." 1988 âyetindeki hicret kelimesi iki şekilde yorumlanmıştır. 1- Zâhirî anlam, küfür diyarından iman diyarına göç ediş, 2- Şehvetlerin, kötü ahlâkın ve günahların terki ve reddi.
Kutsal değerlerin tehlikeye düştüğü sırada, sırf bedensel gâyelerle toprağa bağlılığı sürdürmek Kur'an'ın tâlimatına aykırıdır. Vatan, ancak insanî/İslâmî değerlerle birlikte kutsaldır. Diğer bir deyişle, bu değerlerden koparılmış kuru bir toprak parçası saygın belde anlamında vatan değildir. Toprağın kutsal belde olmaktan çıkışı halinde Kur'an, "Allah'ın geniş yeryüzünün" herhangi bir yerini Allah erleri için barınmaya daha müsait görmektedir. Bunun aksini savunarak süflî veya fânî birtakım çıkarlar için belirli bir toprak üzerinde ısrar edenler, Kur'an tarafından kınanmaktadırlar. Böyle bir ısrar, yani hicretten kaçış, kötülüklerde ısrara benzer.
Mü'min her an hicret halindedir, daha doğruya, daha güzele doğru yürüyüş, daha ileri menzillere ulaşmak için sefer halindedir. Bu bazen beldeden beldeye doğru mekân değişikliği, bazen iç âlemin bir menzilinden öteki menziline doğru hal değişikliğidir. Bütün hayat, bir yolculuktur, insan da yolcu. Önemli olan bu yolculuğu hayırlı bir kulvarda (sırât-ı müstakîmde) ve hep hayra doğru sürdürmektir. O yüzden hicret, sadece sosyolojik değil; aynı zamanda psikolojik imkân değişikliğidir. İç âlemde yapılacak hicretlere engel hale gelen topraklarda yapılacak tek hicret, oraları terk etmektir. İnsanın gönül seyrini, iç hicretini engelleyen zulmün varlığından kaynaklanan hicret zarûretini, tarih boyunca hiçbir maddî doygunluk saf dışı bırakamamış ve insanoğlu, ilk günden beri zulüm ve zâlimin mevcut olduğu yerden kaçmış, yani hicret etmiştir.
Hicret, son çare olsa da, onu ümitsizlik halinde başvurulan bir hareket olarak görmek doğru olmaz. Çünkü hicrette aynı zamanda kuvvetli bir ümit, vaziyetin başka bir yerde daha iyi olacağına duyulan bir temenni ve beklenti vardır. Özellikle toplu halde yapıldığında, savaşta planlı geri çekilmeye benzemektedir. Ancak, hepsinden önemlisi, hicret, bir kişinin itikadı uğrunda malını-mülkünü fedâ etmesini ve sevdikleriyle yakınlarını terk etmesini ifade eder. Pek çok peygamber, imanları uğrunda hicret etmek zorunda kalmıştır. Hicretin hakikî ruh ve biçiminin temsilcisi olarak Kur’an’da Hz. İbrâhim zikredilmektedir. 1989
Kur'ân-ı Kerim'de Hicret Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “hicret” kelimesi geçmez. Ama hicret kelimesinin türediği kök olan “hecr” kökünden gelen çeşitli türevler, -ki bunların tümü hicret/göç, ayrılmak, terk etmek anlamındadır- Kur'ân-ı Kerim’de toplam 31 yerde geçer. Allah yolunda hicret edenlere, hem dünyada güzel bir yer, hem de âhirette ecir vardır.1990 Hicret eden, sonra öldürülen veya ölenlere Allah güzel rızık verecek, hoşnut olacakları bir yere yerleştirecektir.1991 Zulüm ve kötülük diyarından başka bir diyara hicret, ya gönüllü olur veya zorla yaptırılır. Allah, hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, kendi yolunda ezâya uğratılanların, savaşan ve
1988] 4/Nisâ, 89
1989] 19/Meryem, 47-49; 60/Mümtehıne, 4
1990] 16/Nahl, 41
1991] 22/Hacc, 58-59
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öldürülenlerin günahlarını elbette örtecektir.1992 Öz diyarını zorla terk, yurttan sürülmek veya çıkarılmakla gerçekleşir. Bu durumda, zulme uğrayanların kendilerini savunma hakları da doğar. 1993
Kur'an'ın hicretle kasdettiği göç, sadece bedensel olmayıp, kalbi Allah dışındaki şeylerden ayırıp Allah'a yönelmek anlamında da kullanılmaktadır. Kur'an buna Allah'a hicret veya Allah yolunda hicret demektedir. 1994
Müslüman bir toplumun bir beldede hayatta kalma ve İslâmî olarak gelişme mücâdelesinde son alternatif hicrettir. Belli bir ortamda İslâm’ın gelişmesi ya da hayatta kalması ihtimali ortadan kalktığında ve bu yolda gösterilecek çabaların sonuçsuz kalacağı anlaşıldığında, bir kişi ya da grup o ortamı terk etmeye karar verebilir. Bir kişi, şâyet düzenli olarak teşekkül etmiş bir topluluğun üyesiyse ve topluluk hicret etmeye karar vermişse, o kişinin de toplulukla birlikte hicret etmesi gerekir. Kendi elinde olmayan şartlar dolayısıyla bunu yapamaması ayrı bir konudur.1995 Böylece hicret, bir iman imtihanı haline gelir. 1996
Hicret eden, hakiki bir mü’min olduğunu ispatlar.1997 Allah’ın rahmetine mazhar olur,1998 günahları affolunur 1999 ve hem bu dünyada, hem de âhirette büyük mükâfât kazanır. 2000
Hicret, Allah’ın mükâfât vaad edip övdüğü bir fiil olduğu gibi, hukukî haklar da getiren bir eylemdir. Başka bir müslüman topluluğun yanına hicret edenler, o topluluktan ekonomik yardım almaya hak kazanırlar.2001 Hicret etmeyenler İslâmî devlettekilerden velâyet haklarını talep edemez. 2002
Hicret kavramı, Kur’an’ın Arap kültürüne hâkim fikirlerin anlamlarını nasıl dönüştürdüğüne güzel bir örnektir. İslâm öncesi şiirlerde sıkça bir kişinin yurdundan başka bir yere giderek onurunu koruma arzusu işlenirdi. Kur’an, bu şahsî onur anlamı yerine, bir dizi dînî ilke üzerinde kurulmuş bir topluluğun onuru anlamını ikame ederek ve kişisel bir duygunun yüceltilmesini bir imana ve ona bağlı cemaate bağlanmaya dönüştürerek hicretin mâhiyet ve gâyesini kökten değiştirmektedir.
Mü’min, yaşadığı ülkesinde yeterli şekilde inanç ve ibâdet hürriyetinden mahrum ise, inancına göre yaşayabileceği özgürlük ülkelerine hicret etmelidir. İmkân bulanların zulüm ülkesinden özgürlük ülkesine hicret etmeleri farzdır. İmkânları varken bunu yapmayanlar Allah katında sorumlu düşerler: “Ey iman eden kullarım! Şüphesiz Benim yarattığım yeryüzü geniştir. O halde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız Bana kulluk edin (Eğer bir ülkede Bana kulluk etmeniz mümkün
1992] 3/Âl-i İmrân, 195
1993] Bk. 3/Âl-i İmrân, 195; 17/İsrâ, 76-77; 59/Haşr, 8
1994] Bk. 29/Ankebût, 26
1995] 4/Nisâ, 98
1996] 4/Nisâ, 88-89; 8/Enfâl, 74; Mustansır Mir, Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, s. 86
1997] 8/Enfâl, 74-75
1998] 2/Bakara, 218
1999] 3/Âl-i İmrân, 195
2000] 9/Tevbe, 20; 16/Nahl, 41; 22/Hacc, 58; 4/Nisâ, 100
2001] 59/Haşr, 8
2002] 4/Nisâ, 89
HİCRET
- 495 -
değilse, Bana rahatça kulluk edeceğiniz başka bir yere hicret edin).”2003 Bu âyette Yüce Allah, mü’min kullarına yeryüzünün geniş olduğunu, özgürce yaşayabilecekleri bir yere gidip Kendisine kulluk etmelerini öğütlemektedir.
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz?’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde müstaz’af/çaresiz idik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş (yeri)dir.”2004 Bu âyette hicret imkânı bulunan kimsenin, zayıflığını bahane ederek müşrikler arasında ezgin yaşamaya râzı olması kınanmaktadır. Bu âyette kast edilen hicret, din ve vicdan özgürlüğü uğruna göç etmektir. Hicret etme imkânına sahip iken putperestler arasında oturup onların baskılarına, hakaretlerine râzı olmak, hatta savaş çıkınca onların ordularına asker olup müslümanlara karşı savaşmak, onların düşüncelerini benimsemek demektir. Kişi sevdiğiyle beraber olduğuna göre, müslümanların düşmanlarını isteyerek destekleyenlerin yeri de elbette cehennem olacaktır. Tefsirlerin açıklamasına göre bir yerde dinin gereklerini yapamayan kişinin, imkân bulduğu takdirde başka yere, müslümanların arasına hicret etmesi farzdır. Ancak, hicret etme imkânı bulamayan güçsüz erkekler, kadınlar ve çocuklar mâzur/özürlü sayılırlar.
Mekke’de müslüman olanlardan bir kısmının oradan ayrılmayıp müşriklerle beraber kaldıkları, hatta Bedir Savaşında onların safında müslümanlara karşı savaştıkları rivâyet edilir. Herhalde böyle kimselerin sayısı çok azdı. Çünkü müslümanların, Mekke’de kalsalar bile müşriklerle beraber müslümanlara karşı savaştıklarına dair yeterli delil yoktur. Gerçi Peygamber’in (s.a.s.) amcası Abbâs, müşriklerin safında Bedir Savaşına katılmıştı, ama o zaman henüz müslüman değildi. Hayber’in Fethinden önce müslüman olmuş, fakat müslümanlığını gizlemiş, ancak Mekke’nin Fethi gününde açıklamıştır. 2005
"İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah ğafûr ve rahîmdir." 2006
“Rableri, onların duâlarını kabul etti (Dedi ki:) ‘Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, Benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, Ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfât, Allah tarafındandır. Allah, mükâfâtın en güzeli kendi nezdinde olandır.” 2007
“(Münâfıklar) Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan hiçbirini velî/dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.” 2008
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz?’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde müstaz’af/çaresiz idik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah’ın
2003] 29/Ankebût, 56
2004] 4/Nisâ, 97
2005] S. Ateş, Kur’an Ans. 8/330-331
2006] 2/Bakara, 218s
2007] 3/Âl-i İmrân, 195
2008] 4/Nisâ, 89
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş (yeri)dir. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnâdır. İşte bunları, umulur ki Allah affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. Allah yolunda hicret eden kimse, gidecek çok yer ve bolluk/genişlik bulur. Kim Allah ve Rasûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfâtı Allah’a âittir. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” 2009
“İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (mücâhidleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının velîleridirler. İman edip de hicret etmeyenler ise, onlar hicret edinceye kadar size onların velâyetinden/dostluğundan hiçbir şey yoktur.(Bununla beraber) Eğer onlar din husûsunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme/anlaşma bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” 2010
“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhâcirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. sonradan iman eden ve cihad edip de sizinle beraber cihad edenler de sizdendir. Allah’ın kitabına göre rahim sahipleri (akrabâlar) birbirlerine (vâris olmaya) daha uygundurlar. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” 2011
“İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler derece/rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. Rableri, onlara kendinden bir rahmet ve rızâ ile onlar için içinde ebedî tükenmez bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük mükâfât vardır.” 2012
“Eğer siz ona (Muhammed’e) yardım etmezseniz, (iyi bilin ki) iki kişiden biri olduğu halde (Rasûlullah ve Ebûbekir) kâfirler onu (Mekke’den) çıkardıkları zaman Allah ona yardım etmişti. Hani onlar mağarada (Sevr mağarasında) idiler, (Ebûbekir korkunca Rasûlullah) o zaman arkadaşına, ‘üzülme, Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu (melekler) ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın kelimesi/sözü ise (zaten) yücedir. Çünkü Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.” 2013
“(İslâm dinine girme husûsunda) Öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” 2014
“Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamber’i ve güçlük zamanında ona uyan muhâcirlerle ensârı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” 2015
2009] 4/Nisâ, 97-100
2010] 8/Enfâl, 72
2011] 8/Enfâl, 74-75
2012] 9/Tevbe, 20-22
2013] 9/Tevbe, 40
2014] 9/Tevbe, 100
2015] 9/Tevbe, 117
HİCRET
- 497 -
“Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse âhiretin mükâfâtı elbette daha büyüktür. (Onlar,) Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir.” 2016
“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin (yardımcısıdır). Çünkü Rabbin, onların bu amellerinden sonra, elbette çok bağışlayan, pek merhamet edendir.” 2017
“Onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse dünyayı başına dar getirecekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalamazlar. Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnet/kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.” 2018
“Ve şöyle niyâz et: ‘Rabbim! Gireceğim yere sıdk ile/dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana, tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.” 2019
“Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir...” 2020
“Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen yahut ölenleri hiç şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah’ın bizzat kendisi, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Allah onları, kesinlikle memnun kalacakları bir yere girdirecektir. Allah, kesinlikle tam bilgilidir, halîmdir.” 2021
“İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler akrabâya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler, bağışlasınlar; ferâgat göstersinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” 2022
“Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’an’ı mehcûr/terkedilmiş (bir şey yerinde) tuttular.” 2023
“Bunun üzerine Lût O’na iman etti ve (İbrâhim): ‘Doğrusu ben Rabbim (in emrettiği yer)e hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir’ dedi.” 2024
“Ey iman eden kullarım! Şüphesiz Benim yarattığım yeryüzü geniştir. O halde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız Bana kulluk edin (Eğer bir ülkede Bana kulluk etmeniz mümkün değilse, Bana rahatça kulluk edeceğiniz başka bir yere hicret edin).” 2025
“(Rasûlüm! Şu sözümü) Söyle: ‘Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara hasene/iyilik vardır. Allah’ın yarattığı yeryüzü geniştir (Kâfirler arasında Allah’a karşı hakkıyla ibâdet ve itaatini yapamayan kimse, inancını yaşayacağı yere hicret edebilir). Yalnız sabredenlere, mükâfâtları hesapsız ödenecektir.” 2026
2016] 16/Nahl, 41-42
2017] 16/Nahl, 110
2018] 17/İsrâ, 76-77
2019] 17/İsrâ, 80
2020] 22/Hacc, 40
2021] 22/Hacc, 58-59
2022] 24/Nûr, 22
2023] 25/Furkan, 30
2024] 29/Ankebût, 26
2025] 29/Ankebût, 56
2026] 39/Zümer, 10
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’ın verdiği bu ganîmet malları, yurtlarından ve mallarından çıkarılmış olan, Allah’tan bir lütuf ve rızâ dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhâcirlerindir. İşte sâdık/doğru olanlar bunlardır. Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri zarûret içinde bulunanlar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Bunların arkasından gelenler şöyle derler: ‘Rabbimiz! Bizi ve iman ile daha önce bizi geçmiş din kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” 2027
“Ey iman edenler! Mü’min kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların mü’min kadınlar olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarf ettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarf ettiğinizi isteyin. Onlar da sarf ettiklerini istesinler. Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2028
“Onların (müşriklerin) söylediklerine sabret/katlan ve onları güzel bir şekilde terk et (ve’hcür).” 2029
“Kötü şeyleri terk et (fe’hcür).” 2030
Tefsirlerden Alıntılar
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz?’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde müstaz’af/çaresiz idik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş (yeri)dir.”2031: Zararlı olan geri kalanlardan önemli bir kısmın durumuna bakalım. O kimseler ki, kendilerine zulmederlerken melekler dünyada canlarını alacak veya ahirette kendilerini yakalayıp mahşere süreceklerdir, kuşkusuz melekler onlara siz ne durumda idiniz, dininizle ilgili ne iş yapıyordunuz? diye azarlayıp soracaklar. Onlar da, "biz bu yeryüzünde, şu bulunduğumuz yerde zayıf sayılmış kimseler idik" diyecekler, yani başkalarının ezici gücü ve mağlubiyet altında âcizlik ve güçsüzlüğümüzden dolayı bir şey yapamıyorduk, zayıf sayılıyorduk diye özür beyan edecekler. Melekler de bunlara "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi? -Mesela, Medine'ye Habeşistan'a göç edip kendilerini kurtaranlar gibi- yeryüzünde başka bir tarafa göç etseydiniz ya!" diyecekler ve mâzeretlerini kabul etmeyeceklerdir. İşte böyle bulundukları yerde görevlerini yerine getirmelerine engel olan bir zulüm ve hâkimiyet altından çıkmak ve az çok uygun bir tarafa gidebilmek gücünü olsun taşıdıkları ve dolayısıyla tam anlamıyla âciz ve zayıflardan olmadıkları halde, kendilerini tamamen âciz sayıp yerlerinden kımıldamayanlar, bu şekilde yapabilecekleri görevlerini terk etmiş, küfür ve zulme yardımcı olmuş olacaklarından bunların varacakları yer cehennemdir. Ve bu gidiş ne fena bir gidiştir veya o cehennem ne fena yerdir.
Bu âyet Mekke'de müslüman olmuş ve hicret farz kılındığı sırada hicret
2027] 59/Haşr, 8-10
2028] 60/Mümtehıne, 10
2029] 73/Müzzemmil, 10
2030] 74/Müddessir, 5
2031] 4/Nisâ, 97
HİCRET
- 499 -
etmemiş olan bazı kişiler hakkında inmiştir. Demek ki, hicret vâcip iken kâfirlerin suyunca gidip oturmak doğrudan doğruya küfür değil ise de, her halde bir günah ve nefse bir zulümdür. Tefsircilerin açıklamasına göre bu âyet bir yerde dinini yaşama imkânı bulamayan bir adamın oradan göç etmesi gerektiğini göstermektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.s..s.) bir hadisinde sahih olarak şöyle gelmiştir: "Her kim dini uğruna bir yerden kaçarsa, gittiği bir karış yer de olsa cennete girmeye hak kazanır. Babası İbrahim'in ve peygamberi Muhammed'in yoldaşı olur." Rivâyet olunduğuna göre, bu âyet inince Rasûlullah (s.a.s..s.) bu âyeti Mekke müslümanlarına göndermiş, Cündüb bin Damre (r.a.) de oğullarına: "Beni bir şeye yükleyiniz. Çünkü ben ne güçsüzlerden, ne de yolu bilmeyenlerdenim. Allah'a yemin olsun, bu gece Mekke'de yatmam." demişti. Oğulları bunu bir sedyeye koyup Medine'ye gitmek üzere taşıdılar. Çok yaşlı bir zat idi, yolda vefat etti.
Demek oluyor ki, gerektiğinde hicret de bir tür cihaddır. Kâfirlerin zulmü altında ezilip kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet edememek, neticede çok kötü bir başkalaşıma neden olabileceğinden az çok gücü varken bundan kaçınmamak nefse bir zulümdür.
"Kendi nefislerine zulmedenler" İslâm'ı kabul eden, fakat geçerli bir nedenleri olmadığı halde henüz İslâm'a girmemiş kabileler arasında yaşayan kimselerdir. Onlar, "İslâm diyarı" varolduğu halde ve oraya hicret edip tam bir müslüman olarak yaşamaları mümkün olduğu halde, yarı İslâmî bir durumda yaşayarak kendi kendilerine zulmediyorlardı. Onların "biz yeryüzünde zayıflardan idik" diye öne sürdükleri özrün kabul edilmemesinin nedeni işte budur.
(Melekler de:) "Onda hicret etmeniz için Allah'ın arzı geniş değil miydi?"derler. "Niçin Allah'a isyankâr kimseler tarafından baskı altında tutulan ve Allah'ın kanunlarına uygun olarak yaşamanın mümkün olmadığı bir yerde yaşamaya devam ettiniz? Neden hiçbir engel olmadığı halde Allah'ın kanunlarına uyabileceğiniz bir yere hicret etmediniz?"
"Allah yolunda hicret etmek" iki durum dışında bir zorunluluktur: Kişi orada İslâm'ı yaymak, peygamberin ve takipçilerin görevlerinin ilk dönemlerinde yaptıkları gibi küfür üzerine kurulu hayat sistemini İslâmî bir sisteme çevirmek için kalabilir. Veya kişi oradan çıkıp gitmeye bir yol bulamaz da nefret ve hoşnutsuzluk içinde orada kalır. Bu iki durum hâriç "küfür diyarı"nda yaşamak sürekli günah içinde yaşamak demektir. "Hicret edecek bir İslâm Diyarı bulamadık" diye öne sürülen özür de kabul edilmeyecek ve şöyle denilecektir. "Eğer 'İslâm Diyarı' diye bir bölge bulunmadı ise, küfrün kanunlarına boyun eğmekten kurtulmak için ağaç yaprakları ve keçi sütü ile beslenebileceğiniz bir dağ veya orman da yok muydu?"
Bu bağlamda, "Mekke'nin fethinden sonra hicret yoktur" hadisi hakkındaki yanlış anlama da ortadan kaldırılmalıdır. Bu, hicretle ilgili sürekli bir emir değil, Mekke'nin fethinden sonra Arabistan'da değişen duruma uygun düşen geçici bir emirdi. Arabistan'ın büyük bölümü "küfür diyarı" olduğu sürece müslümanlar, o dönemde tek "İslâm diyarı" olan Medine'ye hicret etmeye çağrılmışlardı. Fakat Arabistan'ın hemen her tarafı İslâm kontrolüne girince, Hz. Peygamber (s.a.s.) hicretin zorunlu olduğu birinci emri ortadan kaldırmıştır: "Mekke'nin fethinden sonra artık (zorunlu olarak Medine'ye) hicret etmek yoktur." Bu hadis hiçbir zaman Kıyamet'e dek gelecek olan tüm müslümanlara
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her zaman için hicreti yasaklayan bir emir değildir.
“Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnâdır. İşte bunları, umulur ki Allah affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. Allah yolunda hicret eden kimse, gidecek çok yer ve bolluk/genişlik bulur.” 2032: Ancak bir çare bulamayacak, hicretin gerektirdiği sebeplere güç yetiremeyecek ve kendi kendine veya bir vasıta ile yolu doğrultup gidemeyecek olan gerçekten güçsüz ve çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar hâriç. Zira bu gibi çaresizleri Allah'ın affetmesi kuvvetle umulur. Bunlar için de gitgide kâfirleşme tehlikesi düşünülebileceğinden mutlak olarak affedilirler denemezse de çocuklar henüz yükümlü bulunmadıklarından, büyükler de kalplerindeki imanı korumak şartıyla hicret etmeme husûsunda mâzeretli olduklarından dolayı affedilmeye ve bağışlanmaya lâyıktırlar. "Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır."
“Kim Allah ve Rasûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfâtı Allah’a âittir. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.2033: Ve her kim, yolunu bilip de Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde birçok gidecek, sığınacak veya düşmanların zıddına hareket edecek yer ve genişlik bulur. Dolayısıyla yaşadıkları yerde bir tür rahat ve bolluk bulunanlar, oradan ayrılınca mutlaka sıkıntılara ve darlıklara düşeceğini zannedip de korkmamalıdırlar. Bir de, her kim Allah'a ve Rasûlüne hicret etmek üzere evinden çıkar da sonra amacına ulaşamadan ölüm kendisine yetişirse onun ecrini vermek Allah'a düşer. Yani amelini tamamlamış gibi, ulaşacağına ulaşmış olarak ecir elde eder. Dolayısıyla bu konuda, "yerimden ayrılırsam amacıma ya ulaşırım ya ulaşamam, iyisi mi elimdekini de kaybetmeyeceğim; Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmayayım." diye düşünmemelidir. Allah için hareket eden, kaderde öyle yazıldığı için yarı yolda da kalsa yine tam sevap alacağını bilmelidir. "Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."
Cündüb b. Damre Medine'ye gelirken yolda "Ten'im" denilen yerde öleceğini hissederek sağ elini sol eline koymuş, "Allah'ım, şu senin, şu da Rasûlünün. Rasûlün sana ne ile biat ettiyse ben de öyle biat ediyorum." demiş ve ruhunu teslim etmişti. Bu haber Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ashâbına ulaştığı zaman, "Medine'de vefat etseydi sevabı eksiksiz olurdu." demişler, bu âyet de bunun üzerine inmiştir. İlim aramak, haccetmek, cihad etmek veya bunlar gibi herhangi bir dinî amaçla Allah rızâsı için yapılan her hicretin Allah ve Rasûlüne yapılmış bir hicret olduğunu da açıklamışlardır. 2034
Hadis-i Şeriflerde Hicret Kavramı
"(Allah'a) Şirk/ortak koşan bir müşrik müslüman olduktan sonra, kâfirlerden ayrılıp müslümanlar arasına katılmadıkça Allah, onun hiçbir amelini kabul etmez." 2035
"Ben, müşriklerle beraber yaşayan müslümanlardan berîyim/uzağım. Müslümanlarla müşriklerin ateşleri birbirini görmesin." 2036
“Müşriklerle beraber oturmayın, onlara karışmayın; kim onlarla birlikte oturur veya
2032] 4/Nisâ, 98-99s
2033] 4/Nisâ, 100
2034] Elmalılı, c. 3, s. 62-63
2035] İbn Mâce, Hudûd 2, hadis no: 2536; Nesâî, Zekât 73, hadis 2558
2036] Nesâî, Kasâme 25, hadis no: 4753;Tirmizî, Siyer 41, 42, hds. 1654; Ebû Dâvud, Cihad 105, hds. 2645
HİCRET
- 501 -
onlara karışırsa onlar gibidir.” 2037
"Hicretten sonra hicret olacaktır. Yeryüzünün en hayırlıları, Hz. İbrahim'in hicretini kendisine örnek alanlardır." 2038
"Memleketler, Allah'ın memleketleridir. Kullar da Allah'ın kullarıdır. Nerede hayır bulursan orada yerleş." 2039
Ashâbdan biri sordu: 'İslâm'ın alâmetleri nelerdir?' Rasûlullah buyurdu: "Azîz ve Celîl olan Allah rızâsı için müslüman oldum, küfrü, isyanı bıraktım demen, namazı kılman, zekâtı vermen, müslümanların malı, can ve ırzlarının birbirlerine haram olduğunu, müslümanların birbirlerine yardım eden kardeşler olduklarını kabul etmen ve Aziz ve Celîl olan Allah'ın, müşrikler arasında iken İslâm'ı kabul ettiği halde onları bırakıp müslümanların içine dâhil olmayan kimsenin hiçbir amelini kabul etmeyeceğini bilmendir." 2040
"Düşmanla çarpışıldığı sürece hicret devam eder." 2041
Abdullah bin Vâğıt es-Sâdî’den (r.a.): "Bir heyetle Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna geldik. Her birimiz ihtiyacını arz ediyordu. Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna en son ben çıktım ve: 'Ya Rasûlallah, geride adamlarımı bıraktım. Onlara, "hicret kesildi" diyorlar, dedim. Rasûlullah (s.a.s.): "Kâfirlerle savaş devam ettikçe hicret kesilmez" buyurdu." 2042
“Tevbe sona ermedikçe hicret sona ermez; güneş batıdan doğuncaya kadar da tevbe son bulmaz.” 2043
"Ameller/eylemler, niyetlere göre değerlendirilir. Kim Allah ve Rasûlü için hicret ederse o, Allah ve Rasûlü için hicret sevabını alır. Kim de elde etmek istediği dünya malı, ya da evleneceği kadın için hicret ederse onun hicretinin karşılığı da hicret ettiği şeydir." 2044
"Ortalık kargaşa içindeyken ibâdet etmek, bana hicret etmek gibidir." 2045
"Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların selâmette kaldığı kimsedir. Muhâcir de, Allah'ın nehy ettiği şeyleri terk edendir." 2046
“Muhâcir, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzaklaşan ve onları terk eden kimsedir.” 2047
Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.) sordu: “Yâ Rasûlallah, hangi hicret daha fazîletlidir?” Allah’ın elçisi buyurdu ki: “... Allah’ın yasakladığı/haram kıldığı şeyleri terk etmendir.” 2048
2037] Tirmizî, Siyer 42
2038] Ebû Davûd, Cihad
2039] İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'âni'l Azim, II/14
2040] Nesâî, Zekât 73, hadis no: 2558; İbn Mâce, Hudûd 2, hds. 2536
2041] Ahmed bin Hanbel, V/270
2042] Nesâî, Bey'at 15, hadis no: 4156
2043] Dârimî, Siyer 70
2044] Buhârî, Vahy 1; Müslim, İmâret 33
2045] Müslim, Fiten 130; Tirmizî, Fiten 31; İbn Mâce, Fiten 14
2046] Buhârî, Rikak 71; Müslim, İman 4, 64-66; Ebû Dâvud, Cihad 2, hadis no: 2481, Cihad 4, Vitr 11; Tirmizî, İman 2762-2763; Nesâî, İman, hds no: 4963; İbn Mâce, Fiten, hds. 2934; Dârimî, Rikak, hds. 2715
2047] Buhârî, İman 4, Rikak 26; Ebû Dâvud, Cihad 2
2048] Nesâî, Biat 12, hadis no: 4148; Ebû Dâvud, Vitr 12, hds. 1449, Dârimî, Salât 135, hads 1431
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Fitne zamanında ibâdet, bana hicret etmek gibidir..." 2049
"İslâm, şüphesiz garip olarak başladı ve (günün birinde) garip hale dönecektir. Ne mutlu gariplere!" "Garipler kimlerdir?" diye soruldu. Rasûlullah (s.a.s.): Kabilelerinden (İslâmiyet için) uzaklaşanlardır." 2050
“Eğer hicret şerefi olmasaydı, ben muhakkak ensârdan bir fert olmak isterdim.” 2051
“Allah’ım! Ashâbımın hicretini kararlı kıl; onları topukları üzerinde tekrar geriye döndürme.” 2052
"Yâ Rasûlallah, insanların hangisi daha fazîletlidir?" diye soruldu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), "Canıyla, malıyla Allah yolunda cihad eden mü'mindir." Buyurdu. Sahâbîler: "Sonra kimdir?" dediler. Rasûlullah (s.a.s.): "Vâdîlerden bir vâdî içinde (yalnızlığa çekilen) bir mü'mindir ki, o, Allah'tan korkar da insanları kendi şerrinden rahat bırakır" buyurdu. 2053
Abdullah bin Amr (r.a.) anlatıyor: "Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.): 'Yâ Rasûlallah, hangi hicret daha fazîletlidir?' diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) da: "Allah'ın yasakladığı (haram kıldığı) şeyleri terk etmendir" buyurdu. Ve devamla: "Hicret, iki kısımdır: Şehirlilerin hicreti ve çölde yaşayanların hicreti. Çölde yaşayanın hicreti, vazifeye çağrıldığında gelmesi, emrolunduğu şeyi yapmasıdır. Şehirlilerinki ise, çölde yaşayanınkinden daha ağırdır. Ecir ve sevâbı da daha çoktur." 2054
Ya'lâ (r.a.) şöyle demiştir: "Mekke'nin fethi günü babamı, Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna getirerek: 'Yâ Rasûlallah, babamın hicret etmesi husunda bey'atını kabul buyur' dedim. Rasûlulah da: "Hicret kesildi, cihad etmesi hususunda bey'atını kabul ediyorum" buyurdu." 2055
Mucâşî İbn Mesûd (r.a.) şöyle dedi: "Mekke'nin fethinden sonra ben, kardeşim (Mucâlid) ile Rasûlullah’a (s.a.s.) geldim ve: 'Ya Rasûlallah, kendisiyle hicret etmek üzere bey'at etmen için sana kardeşimi getirdim' dedim. Rasûlullah (s.a.s.): "Hicret etmiş olanlar, ondaki fazîletle gitmişlerdir" buyurdu. 'Şimdi sen onunla ne üzere bey'at edeceksin?' diye sordum. "Ben onunla, İslâm, iman ve cihad üzere bey'at edeceğim" buyurdu. 2056
"Fetihten (Mekke'nin fethinden) sonra (Medine'ye) hicret yoktur. Ancak cihad ve niyet vardır. Allah yolunda savaşa çağrıldığınız zaman koşunuz." 2057
Hadis-i şerifte bitmiş olduğu beyan edilen "hicret", Mekke'den Medine'ye yapılan hicrettir. Hicret, hangi mekân ve hangi zamanda olursa olsun, şartları
2049] Müslim, Fiten 26, hadis no: 2650; Tirmizî, Fiten 28, hds. 2297; İbn Mâce, Fiten, 14, hds. 3985
2050] İbn Mâce, Fiten 15, hadis no: 3988s
2051] Ahmed bin Hanbel, II/315; Müslim, Zekât 139
2052] Müslim, Vasıyye 5
2053] Buhârî, Cihad ve's-Siyer 5; Müslim, İmâre 34, hadis no: 122-123
2054] Nesâî, Bey'at, hadis no: 4148, Zekât hds. 2516; Ebû Dâvud, Vitr, 1449; Dârimî, Salât, hds. 1431
2055] Nesâî, Bey'at, 15, hadis no: 4151
2056] Buhârî, Meğâzî, 311-312; Müslim, İmâre, 83-84
2057] Buhârî, Cihad ve's-Siyer 2; Müslim, İmâre 85-86; Ebû Dâvud, Cihad 2, hadis no: 2480; Tirmizî, Siyer 32, 33 hds no: 1638; Nesâî, Bey'at 15, hds no: 4153, Cihad 9, hds 2773; Dârimî, Siyer 49, hds 2515, Siyer 69
HİCRET
- 503 -
oluştuğunda gündeme gelen bir ibâdet ve şartlar çerçevesinde işlenen bir eylemdir. Hadis, Mekke'den hicreti kaldırmış ise de müslümanlara baskı yapılan her küfür diyarından İslâm yurduna hicret, farz olarak sürmektedir.
Hayat; İman, Sabır, Hicret ve Cihaddır
“Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, Benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, Ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfât, Allah tarafındandır. Allah, mükâfâtın en güzeli kendi nezdinde olandır.” 2058
Tarihte vuku bulan gerçek hicretler, peygamberler ve onların yetiştirdiği insanlar eliyle ortaya konulmuştur. Bu hicretler, gerçek muhâcirler olan peygamberlerin önderliklerine göre tasnif edilmelidir:
Peygambersiz ümmet hicretleri (Hz. İsa’dan sonra yaşanan, mü’minlerin Kudüs’ten kovulması ve bunların dünyanın çeşitli yerlerine dağılmaları ve asr-ı saâdetteki Habeşistan’a yapılan hicretler).
2- Ümmetsiz Peygamber hicretleri: İlk çağ peygamberlerinin hicretleri (Hz. Mûsâ’ya kadar ve asr-ı saâdetteki Peygamberimiz’in Tâif’e hicret girişimi).
3- Peygamber kontrolünde hicret (Hz. Mûsâ ve O’na iman eden kavminin Mısır’dan çıkış olayı ve asr-ı saâdette vuku bulan dünyanın gördüğü en muhteşem göç: Medine’ye hicret).
Müslümanların hayatı, sürekli bir “seyahat”ten ibârettir; nitekim Kur’ân-ı Kerim’de seyahat edenler övülmektedir.2059 Bu seyahat, bir yandan “kâinat”ın küçültülmüş şekli, yoğun bir özeti olan bedeninden içine, kalbine doğru; bir yanda da, kâinatta “âyet”lerden âyetlerin işaret ettiğine doğru, yani eserden fiile, fiilden isme, isimden sıfata, sıfattan şuûna, oradan da Zâtâ doğru bir seyahattir. Bu, bir açıdan birbirini tamamlaması gereken her iki seyahatin neticesinde “Arş’ı üzerinde” Allah’a ulaşılır. Çünkü kalp de Allah’ın arşıdır. Kendinde, kâinattaki her varlığın bir özeti bulunan insan, bütün bu yanlarını aşarak, asıl varlığını oluşturan rûhuna doğru yürürken, bu ruhu örten, kalbin işitme ve görme duyularının üzerine konmuş ağırlıkları gidererek, merkezine ulaşmaya çalışır. Bu ise, kalbi çevreleyen, ruhu perdeleyen her türlü karartı ve ağırlıkları silmek, bunların sebebi olan haramları işlememek ve Allah’ın emirlerini yerine getirmekle mümkün olabilir. İşte, hicretin temel mânâ ve muhtevâsı burada, yani ruhu perdeleyecek her türlü davranışlardan kaçmakta, uzak durmakta yatar: “Ey örtüye bürünen! Kalk ve uyar! Rabbini tekbir et; elbiseni temizle ve her türlü ağırlık ve günahtan hicret et!” 2060
İşte, insan bu seyahatinde, nefsinden olduğu kadar çevresinden de büyük engellerle karşılaşır. Çünkü insan bir yandan kendi içinde ruhuna doğru, bir yandan da kâinatta seyahat ederken, karşısına çıkan cin ve insan şeytanlarıyla, bunların kendindeki işbirlikçisi nefsi, onu sürekli önlemeye çalışır. Dolayısıyla insan, içe ve dışa doğru seyahatinde kendini “temizlediği” gibi, çevresini de her türlü kirden, ağırlıktan, günahtan, zulümden temizleyerek hedefe gidebilir. Bu
2058] 3/Âl-i İmrân, 195
2059] 9/Tevbe, 122
2060] 74/Müddessir, 1-5
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durumda, kirlilerin, günahkârların ve zâlimlerin karşısına çıkmasından tabiî bir şey yoktur. Onları aşmanın, engellerini yok etmenin en önemli vâsıtalarından biri, belki de bu araçların hepsinin adıdır hicret. Önce bu engel koyuculardan kalben kesinkes uzaklaşmak, (eğer savaş şartları oluşmamışsa) onlara iyi davranarak zulümlerine eritici bir sabırla karşı koymak, hikmet ve en güzel tebliğle mücâdele etmek gerekir. İşte, bu sabrın, mücâdelenin, hem nefse, hem de dıştaki engellere karşı koymanın, ruha doğru seyahat etme cehd ve gayretinin adı da cihaddır.
Müslümanın hayatı, kesintisiz bir hicret ve sürekli bir cihaddan ibârettir. Bu cihadın bir merhalesinde o hale gelinir ki, artık Allah’ın Yolu’ndan alıkoyucular hikmet ve güzel öğütle tebliğden etkilenmez ve bu Yol’dan alıkoyma ve yolcularının önüne büyük engeller koyma işinden vazgeçmez olurlar. Hatta müslümanlar ölmek ve daha da kötüsü Allah’ın Yolunda yürüyememek, öyle ki bu Yol’u bırakmak durumuyla karşı karşıya gelebilirler. İşte, bu noktada ya cihadın silahlı şekline başvurmak, ya da imanı kurtarmak için fert fert veya topluca hicret edilir. O kadar ki, bu hicret ve ardından, kendisinden hicret edilen yerdeki ins şeytanlarına karşı silahlı cihad etmek imanın tam mânâsıyla denendiği ve mü’minin belâ kabında piştiği vazgeçilmez bir görev halini alır: “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz?’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde müstaz’af/çaresiz idik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş (yeri)dir.” 2061
Hicret, hiçbir zaman kaçış değildir. O, mutlaka zulme ve eziyete uğradıktan sonra veya ferdî planda imanı korumak, ya da Din’i anlatmak veya toplu halde kendisinden hicret edilen yere muzaffer bir şekilde dönüp, orada Tevhid’i gerçekleştirmek için yapılır; bu gâyeyle hicret edenleri Allah, yeryüzünde yerleştirip, kendilerine imkân vermeyi vaad etmiştir. “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse âhiretin mükâfâtı elbette daha büyüktür.” 2062
Eziyete ve zulme uğradıktan sonra toplu olarak hicret etme emri geldiği halde hicret etmeyenleri, hicrete güçleri yettiği halde hâlâ müşriklerin velâyeti altında bulunanları, hicretlerinden sonra Allah’ın güzelce yerleştirdiği mü’minlerin korumaları üzerlerine mecburî olmadığı gibi, aralarında anlaşma olan kavme karşı yardım istediklerinde yardım etmek zorunda da değillerdir: “İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (mücâhidleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının velîleridirler. İman edip de hicret etmeyenler ise, onlar hicret edinceye kadar size onların velâyetinden/dostluğundan hiçbir şey yoktur.(Bununla beraber) Eğer onlar din husûsunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme/anlaşma bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.”2063; “Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan hiçbirini velî/dost edinmeyin.” 2064
İşkence ve zulümden sonra gerçekleştirilen hicret bir mânada silahlı cihadın kapısı olmaktadır. Artık müşriklere ve insanları Allah’ın Yolu’ndan alıkoymaya
2061] 4/Nisâ, 97
2062] 16/Nahl, 41
2063] 8/Enfâl, 72
2064] 4/Nisâ, 89
HİCRET
- 505 -
çalışanlara karşı bir “hükümet” halini alan muhâcirlerle, onlara yurt veren ve barındıran yardımcıların el ele verip, “sağlam bir yapı” halinde savaşmaları, üzerlerine borç olur. İmanların en tesirli tarzda denendiği zamandır artık bu zaman; işkencelerden kurtulup da hicretle dindaşlarının bulunduğu yurda yerleşenler eğer rahata dalar, içe doğru hicret ve cihadı bırakırlarsa, düşman karşısında da malları ve canlarıyla cihad edemez, savaş veremezler. Bu bakımdan, silahlı cihad ve bir yerden bir yere hicret, belli zamanlarda ve gerektiği şartlarda yerine getirilmesi gerekli son derece önemli iki vazife iken, nefse karşı cihad ve içe doğru hicret, bu görevi de yerine getirebilmenin gereği ve mü’minin kesintisiz devam ettirmesi gereken birinci derecedeki vazifesidir. Yoksa, hicret bir kaçış, cihad da ganîmet ve yağma için verilen bir savaş halini alabilir ve bu durum da, insan için sadece kayıp ve hüsran demek olur. “Muhâcir, Allah’ın nehy ettiklerinden hicret edendir.” 2065
Bir müslümanın temel hedefi Allah Teâlâ'ya ihlâsla ibâdet edebilmektir. Ruhlar âleminde gerçekleşen misaka ve o misakın tabii sonucu olan emânete, hakkı ile riâyet edebildiği müddetçe bir mü’min, yeryüzünün neresinde olursa olsun yaşayabilir. Elbette hangi halde bulunursa bulunsun, insanları, Allah Teâlâ'nın dinine dâvet etmeye devam edecektir. Herhangi bir devlet, müslümanların ibâdet etmelerine karışmaz ve tebliğ hususundaki gayretlerini sınırlamazsa mesele yoktur. Ancak bütün bunları kanunla yasaklar ve ibâdet ettikleri için müslümanlara zulmederse, durum ne olacaktır? Bu suale cevap verebilmek için hicret kavramını açıklamak durumundayız. Hecr veya hecrân/hicrân; insanın başkasından (bedenen, kalben veya dille) ayrılması demektir. Hicret; ayrılma, terk etme ve göç etme mânâlarına gelir. Seyyid Şerif Cürcanî hicreti şöyle tanımlar: "Küfür ahkâmının tatbik edildiği beldeden, darul-İslâm'a intikâl etmeye hicret denilir."2066 Râğıb el-İsfahanî, Müfredât isimli eserinde şu noktalar üzerinde durur: "Hecr veya hicran; insanın başkasından ayrılmasıdır. Bu bedenle, kalple veya dille olabilir. Allah Teâlâ: "Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince; onlara öğüt verin (vazgeçmezlerse), kendilerini yataklarında yalnız bırakın (ve’hcurûhunne)"2067 buyurmuştur. Burada kullanılan “ve’hcurûhunne” ifadesi, onlara yaklaşmamaktan kinâyedir. Furkan sûresindeki "Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim hakikat şu Kur'ân'ı mehcûr bir şey edindiler/terkettiler." 2068 mealindeki âyette, kalp ile hecr veya hem kalp, hem lisan ile hecr sözkonusudur. "Onlardan güzel bir şekilde ayrıl."2069 mealindeki âyette, üç türlü hecr (ayrılma) muhtemeldir. Bununla beraber; müşriklere iyi davranmakla birlikte mümkün olursa her üç şekilde de (beden, kalp ve dil) ayrılmanın (hecr etmenin) yollarını aramaya Peygamber ve O’na tâbi olanlar dâvet edilmektedir. "Uzun bir müddet benden ayrıl (ve’hcurni), git!"2070 mealindeki âyette de böyledir. "Azâb(a götürecek şeyleri) terket (fe’hcur)!"2071 Burada da bütün şekilleriyle ayrı kalmaya teşvik vardır. Muhâceret, başkasıyla ilişkiyi kesip, onu terk etmektir.
2065] Buhârî, I-11; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 497-501
2066] Cürcânî, et-Ta'rifat, İstanbul ty, Kaynak Yay., sh. 256
2067] 4/Nisâ, 34
2068] 25/Furkan, 30
2069] 73/Müzzemmil, 10
2070] 19/Meryem, 47
2071] 74/Müddessir, 5
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Denildi ki; “şehvetlerden, kötü huylardan ve günahlardan uzaklaşmak, olanları terk ve reddetmek de, hicretin gereğidir.”2072 Hz. Âdem (a.s) ile başlayan tevhid mücadelesi; tâgûtî güçlerin zulmü sebebiyle, hicret eden muttakî insanların ıstırabını gündeme getirmiştir. Kâfirler ve müstekbirler daima zorbalığa başvurmuşlardır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de; Hz. Şuayb’ın (a.s.) kıssası beyan edilirken, kavminin önde gelen (mele’) müstekbirlerinin teklifi haber verilmiştir: "Onun (Şuayb'ın) kavminden iman etmeyi kibirlerine yediremeyen kodamanlar (devlet adamları) şöyle dedi: ‘Ey Şuayb, seni ve beraberindeki iman edenleri ya muhakkak memleketimizden çıkaracağız, ya da mutlaka bizim dinimize (küfre ve şirke) döneceksiniz! O (Şuayb): ‘Ya istemesek de mi?’ dedi."2073 Hz. Mûsâ’nın (a.s.) kıssasında da kâfirlerin ne derece zorba olduğu açıklanmaktadır. Nitekim Fir'avun, Hz. Mûsâ’ya (a.s.) hitâben: "Yemin ederim ki; eğer benden başka bir ilâh edinirsen, seni muhakkak ve muhakkak zindana atılanlardan ederim”2074 tehdidinde bulunmuştur. Esasen bütün tâgûtî iktidarlarda, Fir'avun kompleksini tespit etmek mümkündür. Tarih boyunca, birçok peygamber ve muttakî mü'min, sadece ve sadece Allah Teâlâ'ya ibâdet edebilmek için hicret etmişlerdir. Şimdi bu konu üzerinde kısaca duralım:
1- Hz. İbrahim'in Hicreti: Heykelperest bir kavme, İslâm'ı tebliğ etmeye gayret eden Hz. İbrahim (a.s.) birçok işkenceye uğramıştır. Sabırla ve metânetle yürüttüğü nübüvvet görevinin sonucu, hicretle noktalanmıştır. Şimdi hicret etmeden önceki son durumu Kur'ân-ı Kerîm'den öğrenelim: "... Bundan dolayı kavminin cevabı: ‘Öldürün onu yahut yakın onu!’ demelerinden başka (bir şey) olmadı. Allah da onu (İbrahim'i) ateşten kurtardı. Şüphe yok ki bunda iman edecek zümreler için herhalde ibretler vardır. De ki: ‘Siz dünya hayatında birbirinizle (müşriklik hususunda) dost olduğunuz için Allah'ı bırakıp ancak heykellere tutundunuz. (Fakat) bilâhare kıyamet gününde kiminiz kiminize küfür, kiminiz kiminize lânet edecektir. Barınacağınız yer ise ateştir. Sizin (o vakit) hiçbir yardımcınız da yoktur.’ Bunun üzerine kendisine Lût iman etti. (İbrahim) dedi ki: ‘Hakikat ben Rabbime hicret edeceğim. Şüphe yok ki mutlak ve gâlib, tam hüküm ve hikmet sahibi O'dur."2075 Böylece Kur'ân-ı Kerîm; Hz. İbrahim’in (a.s.) dini yaymak gayesiyle, kavminden uzaklaşmaya karar verdiğini bildirmektedir.
2- Ashâb-ı Kehfin Hicreti: Kâfir ve zâlim bir yönetime itaat etmekten hayâ ederek, bir mağaraya hicret eden Ashâb-ı Kehf nasıl unutulabilir? Allah Teâlâ onlardan râzı olmuş ve Kur'ân-ı Kerîm'de "genç yiğitler" olarak taltif etmiştir. Kıyâmete kadar hayırla anılacaklardır. Şimdi kısaca onların kıssasını nakledelim: "(Şimdi) Sana onların kıssalarını (hakiki bir şekilde) anlatalım: Hakikat onlar Rablerine iman eden genç yiğitlerdi. Biz de onların hidâyetini artırmıştık!. Ve (kâfir hükümdarın karşısına dikilip) de: ‘Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasına Allah demeyiz. (Eğer dersek) o zaman andolsun ki, hakikatten uzaklaşmış oluruz. Şunlar, şu bizim kavmimiz O'ndan (Allah Teâlâ’dan) başkasını ilâhlar edindiler. Bunların üzerine bari açık bir burhan getirselerdi ya! Artık Allah'a karşı yalan yere iftira edenlerden daha zâlim (daha kâfir) kimdir?' dedikleri zaman onların kalplerini (sabır ve sebat ile tamamen hakka) bağlamıştık. (Onlar birbirlerine şöyle demişlerdi) Mademki biz onlardan ve Allah'tan başka tapmakta olduklarından ayrıldık (hicret ettik), o halde mağaraya çekilelim ki, Rabbimiz
2072] Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, İst.,1986, Kahraman Y., s. 782
2073] 7/A'raf sûresi: 29
2074] 26/Şuarâ, 29
2075] 29/Ankebût, 24-26
HİCRET
- 507 -
bize rahmetinden genişlik versin, işimizde de fayda hazırlasın." 2076 Böylece ashâb-ı kehf; tâgûtî bir iktidarın yönetimi altında yaşayıp, imanlarını gizlemekten haya etmişler ve mağarada İslâm'ı yaşamaya çalışmışlardır. Kâfirlerden ve zâlimlerden uzaklaşan (hicret eden) ashâb-ı kehf'in, İslâm'ı yaşama hususunda gösterdiği gayreti takdir etmemek mümkün müdür? Güçlerini (ve sayılarını) bahane ederek tâgûtî yönetimlere boyun eğen, cihadı ve hicreti unutan insanların ise, ashâb-ı kehfi hatırlaması kolay değildir.
Tâğûtî iktidarların baskısı ve çevre şartları sebebiyle, İslâmî bir hayat yaşayamayan her mükellef, mutlaka hicret etmek mecburiyetindedir. Ayrıca müslümanların; kâfirlerin ordularına katılmaya ve küfrün güçlenmesi için savaşmaya mecbur edildikleri durumlarda, mutlaka hicret etmeleri gerekir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de, müslüman oldukları ve hicrete güçleri yettiği halde bu ibâdeti terk edenler uyarılmışlardır. "Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: ‘Ne işte idiniz? (İslâm için ne yapıyordunuz?)' Onlar: ‘Biz yeryüzünde (İslâm'ın emirlerini tatbikten) âcizlerdik' derler. Melekler de: ‘Peki!.. Allah'ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi? Siz de oradan (İslâmî bir hayat yaşayamadığınız yerden) hicret edeydiniz ya!' derler. İşte onların durağı (varacağı yer) cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zaaf ve acz içerisinde bırakılıp da, hiçbir çareye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol bulamayanlar müstesnadır. Zira onlar (acz ve zaaf içerisinde olanlar) Allah'ın affedeceğini umabilirler?"2077 Mekke'de, müslüman oldukları halde (hicret etmeye imkânları da varken) "imanlarını gizleyen ve İslâm'ın emirlerini edâ edemeyen" kimseler hakkında inen bu âyet, hicretin önemini bildirmektedir.
Şimdi konuya değişik bir açıdan bakalım: "Hicret ibâdetinin edâ edilebilmesi için kâmil mânada bir dârû'l-İslâm'ın bulunması şarttır" diyerek kendilerini ma'zur görenler haklı mıdırlar? Bilindiği gibi sahâbe-i kiram'ın ilk hicret ettiği ülke Habeşistan'dır. İmam-ı Serahsi "Mekke'yi" şu şekilde tarif etmektedir: "O dönemde Mekke; şirk ahkâmının tatbik edildiği bir dâru'ş şirk idi."2078 Mâlum olduğu üzere; birinci ve ikinci Habeşistan hicretinin edâ edildiği dönemde, yeryüzünde dâru'l-İslâm vasfına hâiz bir belde yoktur. Dolayısıyla "hicret ibâdetini edâ edebilmek için, kâmil mânada bir dâru'l-İslâm'ın bulunması şarttır" iddiası tutarlı değildir. Nitekim Hafız İbn-i Hacer el-Askalanî ye göre, hicret iki çeşittir. Birincisi: İşkence ve korku diyarından, güven diyarına hicret! Tıpkı Habeşistan'a ve Resûl-i Ekrem (s.a.s.)'in hicretinden önce Mekke'den Medine'ye yapılan hicret gibi! İkincisi: Küfür diyarından İslâm diyarına hicret. Bunun misali ise şudur: Peygamber efendimizin (s.a.s.) Medine'ye hicret ederek İslâm devletini kurduktan sonra yapılan hicret... Ancak Mekke fethedildikten sonra Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.): "Fetihden sonra hicret yoktur. Ancak cihad ve niyet vardır."2079 hükmü gereğince; Mekke-Medine arasındaki hicreti kaldırmıştır. Fukahâ, hadiste geçen fetihden maksadın, Mekke'nin fethi olduğunda müttefiktir.
Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) şöyle der: “Yeryüzünde küfür diyarı var olup, kâfirlerle savaş sürdüğü müddetçe, hicret devam edecektir. Zira Resûl-i Ekrem
2076] 18/Kehf sûresi: 13-16
2077] 4/Nisâ, 97-99
2078] İmam Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, ty., c. XIV, sh. 57
2079] Buhârî, Cihad ve's-Siyer 2; Müslim, İmâre 85-86; Ebû Dâvud, Cihad 2, hadis no: 2480; Tirmizî, Siyer 32, 33 hds no: 1638; Nesâî, Bey'at 15, hds no: 4153, Cihad 9, hds 2773; Dârimî, Siyer 49, hds 2515, Siyer 69
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(s.a.s.) “Düşmanla cihad devam ettiği müddetçe, hicret devam edecektir.”2080 buyurmuştur.” Bu hadise göre; hicretin farz olduğu küfür diyarı, (müslümanlarla) savaşın devam ettiği beldedir. Küfür diyarındaki müslüman; baskı ve zulüm altında tutulur, dinini açığa vuramaz ve (küfrün orduları safında) savaşa götürülür" diyerek, hicretin hangi hâlde farz olduğunu izah etmiştir. Savaş söz konusu olmadığı ve İslâmî hükümleri edâ edebildiği müddetçe, hicret ibâdeti farz olmaz. Mükellefin durumuna göre müstehap veya mubah olabilir. Sonuç olarak: Kelime-i Şehâdeti ikrar ve tasdik eden her mükellef, Allah Teâlâ'nın kitabında ve Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in sünnetinde yer alan her hükmün "mutlak hakikat" olduğunu tasdik etmiştir. Hakikate göre amel etmek ve bâtılı terk etmek farzdır. Tâgûtî iktidarların hâkim, müslümanların mahkûm durumunda olduğu beldelerde; İslâm cemaatinin kurulması şarttır. Müslüman ya İslâmî devletin, ya da İslâmî cemaatin içerisinde ibâdetlerini hakkı ile edâ edebilir. Bu iki halin dışında, üçüncü bir hâli gündeme getirmek mümkün değildir. 2081
Adım Adım Hicret: Rasûlullah Mekke'de tebliğ görevini sürdürürken Kureyşliler de inkârlarında diretiyorlardı. Peygamberimiz tebliğ görevini Mekke'nin dışına taşırmak istiyordu. Bu nedenle Taif'e gitti. Tâifliler de Kureyşliler gibi inkârcılıkta direnmişler ve Peygamberimizi taşa tutmuşlardı. Peygamberimiz onların bu Câhilce hareketleri karşısında yılmamıştır. Özellikle hac mevsiminde Mekke dışından gelen insanlarla görüşüyor onlara İslâm'ı anlatıyordu. Peygamberimiz bir gün Akâbe mevkiinde Medineli altı kişi ile karşılaştı. Onlara Kur'ân okudu ve İslâm'a davet etti. Medineliler Peygamberimizle konuştuktan sonra durumu kendi aralarında değerlendirdiler. "Yahûdilerin geleceğini bildikleri ve kendisiyle bizi korkuttukları peygamber bu olmasın" dediler. Yahûdilerden önce müslüman olmanın gereğine inanıp müslüman oldular.
Medine'de bulunan Yahudiler bir Peygamber'in geleceğini biliyorlardı. Medinelilerle aralan açılan Yahudiler onlara "Bir Peygamber gönderilmek üzeredir. O Peygamber gelince biz ona tabi olacağız, İrem ve Âd kavimleri gibi sizin kökünüzü kazıyacağız" diyorlardı.
Akabe'de müslüman olan Medineliler memleketlerine gittiklerinde bu durumu yakınlarına aktardıktan bir yıl sonra, daha önceki Müslümanlarla birlikte on iki kişilik bir topluluk Hacc için Mekke'ye geldi. Bunlar Peygamberimizle görüştü ve "hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, iftira etmemek, Allah ve Rasûlüne muhalefette bulunmamak hususunda" peygamberimize söz verip bey'at ettiler.
Peygamberliğin on üçüncü yılında Medineli müslümanlardan yetmiş iki kişilik bir grup hacc için Mekke'ye geldiler. Peygamberimizle Akabe mevkiinde görüşmek üzere toplandılar. Hz. Peygamber (s.a.s.), amcası Abbas'la birlikte Akabe'ye geldi. Abbas henüz müslüman olmamıştı. Ebu Talib'in vefatından sonra peygamberimizle daha çok ilgilenmeye başlamıştı. Bu ilgi kabile bağından ileriye gitmiyordu. Toplantıda ilk konuşmayı Abbâs yaptı; "Ey Hazrec topluluğu, bu benim kardeşimin oğludur. Benim yanımda insanların en sevgilisidir. Siz onu tasdik ediyor, onun getirdiklerine inanıyor ve kendisini alıp götürmek istiyorsanız, sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak isterim. Siz ona vereceğiniz sözü
2080] Ahmed bin Hanbel, V/270
2081] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 175-180
HİCRET
- 509 -
yerine getirebilecek ve kendisini muhâliflerinden koruyabilecek misiniz? Bunu gereği gibi yaparsanız ne iyi; yok eğer Mekke'den çıktıktan sonra kendisini yardımsız bırakacak rüsvay edecekseniz şimdiden bu işten vazgeçiniz, onu bırakın. Yine kavmi arasında ve yurdunda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşasın."
Hz. Abbas'tan sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) konuştu. Bundan sonra Medineli müslümanlar düşüncelerini şöylece açıkladılar: "Allah'tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bey'at ediyoruz. Biz, Rabbimıza bey'at ediyoruz Allah'ın kudret eli ellerimizin üzerindedir. Kendimizi, oğullarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de, esirgeyip koruyacağız. Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozan, yaramaz, bedbaht insanlar olalım. Ya Rasûlallah! Biz ahdimizde sâdıkız".
Peygamberimiz iki şart ileri sürdü, "Rabbim için şartım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmamanız yalnız O'na ibâdet etmeniz, kendinizi, çocuklarınızı, kadınlarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden, beni de esirgeyip korumanızdır" buyurdu. Medineliler: "Böyle yaptığımız zaman bizim için ne var?" dediler. Allah Rasûlü de: "Cennet var" buyurdu. Medineliler "bu kârlı alış veriştir" deyip Allah Rasûlüne bey'at ettiler.
Mekke müşrikleri Akabe bey'atlarıyla ilgili haberi alınca Allah Rasûlünü Mekke dışına çıkarmamak için önlemler almaya başladılar. Bir müddet sonra peygamberimiz müslümanların Medine'ye hicret etmelerine izin verdi. İlk olarak Cahşoğulları hicret ettiler. Bunlardan sonra Hz. Ömer hicret için önce silahını kuşandı, Kâbe'yi tavaf etti. Çevrede bulunan müşriklere de hicret etmekte olduğunu bildirdi. "Anasını ağlatmak karısını dul bırakmak isteyen varsa beni izlesin" diyerek büyük bir grup sahâbe ile birlikte hicret etti."
Hz. Ömer'den sonra Hz. Hamza ve diğer müslümanlar hicret ettiler. Hz. Ebû Bekir de hicret etmek istiyordu ancak, Peygamberimiz ona "acele etme, belki Allah sana bir arkadaş bulur" diyerek beklemesini söyledi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir iki deve satın alıp, hicret edeceği günü beklemeye başladı.
Kureyşliler müslümanların Medine'de tutunduklarını görünce telaşa düştüler. Peygamberimizin hicretine engel olabilmek için Darü'n-Nedve adı verilen meclis binasında toplandılar. Çeşitli fikirler ve düşünceler ileri sürerek sonuçta Ebû Cehil'in düşüncesinde karar kıldılar.
Ebu Cehil, her kabileden bir delikanlının seçilmesini, bunların hep birlikte Peygamberimizi öldürmelerini teklif etti. Böylece Abdi Menâfoğullarının bütün kabilelerle çarpışamayacağını, kan davasından vazgeçeceklerini bildirdi.
Onlar bu tip hileler düşünürlerken Peygamberimiz Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Allah'ın kendilerine hicret iznini verdiğini bildirerek yol hazırlıklarına başlanıldı. Mekkelilere ait bazı emanetlerin sahiplerine teslim edilmesi ve müşrikleri yanıltmak amacıyla Hz. Ali'ye Peygamberimizin evinde kalması emredildi.
Gecenin geç vaktinde müşrikler Peygamberimizin evini kuşattılar. Allah Rasûlü Kur'ân okuyarak Allah'a sığınmış böylece müşriklerin arasından görünmeden geçmiştir. Bir müddet sonra müşrikler Peygamberimizin yatağında yatanın Hz. Ali olduğunu görünce hayrete düşmüş ve tuzaklarının boşa gittiğini anlamışlardır.
Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Ebu Bekir'le birlikte Sevr Dağı'na doğru yol alıp
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hıra mağarasına gizlendiler. Bu dağ Medine tarafında değil, Cidde tarafında Mekke'nin kuzey batısında yer alıyordu. Müşrikleri şaşırtmak için de böyle bir yola başvurulmuştu.
Müşrikler Hz. Ali'yi ve Hz. Ebû Bekir'in kızı Esma'yı sıkıştırmış fakat bir şey öğrenememişlerdir. İz sürenleri yanlarına aldılar; dağ, tepe demeden her tarafı aradılar. Bir ara mağaranın ağzına kadar geldiler, mağaranın önüne bir güvercinin hemen Rasûlullah'ın oraya girmesinden sonra yuva yaptığını, örümceğin ağ örttüğünü görünce Allah Rasülünün mağarada gizlenmesinin mümkün olabileceğini düşünemediler. Elleri boş olarak geri döndüler.
Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Ebu Bekir bu mağarada üç gün kaldılar. Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdullah ve kızı Esma onlara yemek taşıdılar. Hz. Ebu Bekir'in çobanı da koyunlarını Abdullah'ın geçtiği yerlere sürerek izlerini silmeye çalıştı. Yol Kılavuzu Uraykıt Peygamberimiz ve Hz. Ebubekir'in bineceği develeri getirdi. Peygamberimiz devenin ücretini Ebu Bekir'e ödeyerek yola koyuldular. Yolculukta geceleri yol alıyor, gündüzleri gizleniyorlardı.
Kureyşliler, Peygamberimizi bütün uğraşlarına rağmen bulamayınca şaşkına döndüler. Onu bulana yüz deve vereceklerini vaad ettiler. Bu ödül herkesi heyecanlandırdı. Yüz deveye sahip olabilme ümidiyle her tarafı aramaya başladılar. Her yöne haberciler gönderildi. Bu habercilerden birisi de Süraka'nın yurduna gelmişti. Onlar da Allah Rasûlünü bulabilmek ve yüz deveye sahip olabilmek için fırsat kolluyorlardı. Bir gün adamın birisi üç kişilik bir yolcu kabilesinin gitmekte olduğunu gördü. Bunu bir toplulukta anlattı. Süraka uyanık bir kimse idi. Adamı yanıltmak ve sözü kesmek için onlar falancalardır dedi. Adam da kesin bir şey bilmediğinden susmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Süraka evine geldi. Atını ve oklarını hazırladı. Belirtilen yöne doğru hızla yol almaya başladı. Süraka kısa bir müddet sonra Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir'e yetişti. Onlara "bugün seni benden kim kurtarabilir" diye bağırdı. Peygamberimizin duasıyla Süraka'nın atının ön ayakları kuma gömüldü. Böylece Allah bu kutsî Medine yolculuğunda Rasûlünü yalnız bırakmamış ve onu tehlikelere karşı bir kez daha korumuştu.
Atının kuma gömülmesi sonucunda gerçeği anlayan Süraka affını rica etti. Peygamberimiz de ona dua ederek affetti. Süraka minnet altında kalmak istemiyordu. Peygamberimize ikramda bulunmak istiyordu. Peygamberimiz de onun hiç bir ikramını kabul etmek istemedi. İkramının kabul edilebilmesi için müslüman olmasının gerektiğini öğrendi ve müslüman oldu.
Kureyş'in vaad ettiği yüz deveye sahip olmak isteyenlerden birisi de Büreyd idi. O da kendi kabilesinden yetmiş atlı ile yola çıkmış, Peygamberimize yetişmişti. Ancak bütün gayretlerine rağmen muvaffak olamamıştı, sonuçta Büreyd'e İslâm tebliğ edildi. Büreyd ve yanındakiler müslüman oldular. Büreyd, peygamberimizin Medine'ye bayraksız girmesinin uygun olmayacağını düşünerek, başından sarığını çıkardı, mızrağının ucuna bağladı, böylece Medine'ye kadar Peygamberimizin bayraktarlığını yapmış oldu.
Peygamberimizin Mekke'den çıktığını duyan Medine'deki müslümanlar yolları gözlüyorlardı. Her gün güneşin doğumundan önce Harra mevkiine çıkıyorlar, sıcak bastırıncaya kadar bekliyorlardı. Bir gün Yahudi'nin birisi bir işiyle ilgili olarak yüksek bir kuleye çıkıp etrafı gözetlemeye başlamıştı. Peygamberimizin
HİCRET
- 511 -
ve arkadaşlarının gelmekte olduğunu gördü. Kendisini tutamayarak heyecanla "ey Arap topluluğu! İşte nasibiniz, devletliniz, beklediğiniz ulu kişiniz geliyor" diyerek Rasûlullah'ın geldiğini onlara haber verdi.
Medineliler yollara dökülüp Peygamberimizi karşıladılar. Peygamberimiz burada bir müddet kaldı ve Kuba Mescidi'ni inşa ettirdi. Hz. Ali de Kuba'da Rasûlulah'a yetişti. Süheyb bin Sinan da hicret etmek için yola çıkmıştı. Kureyşliler onun yolunu çevirdiler, göndermek istemediler. Süheyb, biriktirdiği bütün serveti Kureyşlilere bırakmak şartıyla yoluna devam etti.
Peygamberimiz bir kaç gün sonra Medine'ye hareket etti. Hareketinden önce Neccâroğullarına kendisini Medine'ye götürmeleri için haber gönderdiği de rivâyet edilmektedir. Abdulmuttalib'in annesi Neccaroğullarının kızıydı. Dolayısıyla Neccaroğulları Abdulmuttalib'in dayıları oluyordu.
Neccaroğulları Peygamberimizi Medine'ye götürdüler. Halk Peygamberimizi ağırlamak için can atıyordu. Allah Rasûlü hiç kimseyi kırmak istemiyordu. “Devenin yolunu açınız. Nereye çökeceği ona buyrulmuştur” diyordu. Deve boş bir araziye çöktü. Peygamberimiz bu araziye akrabalarından kimin evinin yakın olduğunu sordu. Böylece Neccaroğularından Ebu Eyyûb el-Ensâri'nin evine misafir oldu.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine'ye gelişi Medineli mü'minleri büyük bir sevince boğdu. Bütün mü'minler, evlerinin damına çıkmış; gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüşler “Yâ Rasûlallah! Yâ Muhammed! Yâ Rasûlallah!” diyerek bağırıyorlardı.2082 Çocuklar ve hizmetçiler, yollarda ve damlarda “Rasûlullah geldi! Allahu ekber! Muhammed geldi! Allahu ekber! Muhammed geldi! Allahu ekber, Muhammed geldi!” diyorlar, Habeşliler de, sevinçlerinden kılıç kalkan oynuyorlardı. 2083
Kadınlar ve çocuklar, hep bir ağızdan: "Vedâ tepelerinden dolunay doğdu bize! Allah'a yalvaran oldukça, şükür etmek gerekir halimize, Ey bize gönderilen Peygamber! Sen boyun eğmemiz gereken bir emir ile geldin bize" diye şiirler okuyorlardı. 2084
Berâ' bin Âzib: "Peygamber (s.a.s.) Medine'ye gelince, Medinelilerin Rasûlullah'a sevindikleri kadar hiç bir şeye sevindiklerini görmedim demiştir.
Enes b. Mâlik de: "Ben, Rasûlullah'ın Medine'ye girdiği günden daha güzel, daha parlak bir gün görmedim" der. 2085 Rasûlullah Medine'ye varınca mü'minlerin her biri kendi evinde ağırlamak istediler ve bu konuda yarışırcasına hareket ettiler. Rasûlullah'ı misafir edebilmek için devesinin önüne geçiyorlardı. Efendimiz onlara "Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği ona emir buyurulmuştur" diyordu. 2086
2082] Müslim, VIII/237
2083] Ebû Davud, II/579
2084] Semhûdî, Vefâü'l-Vefâ, I/187, Halebî, İnsânü'l-Uyûn, II/58
2085] İbn Sâ'd, Tabakat, I/233-234
2086] Semhûdî, Vefâü'l-Vefâ, I/183
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tarihte Hicret
Hz. İbrahim’in (a.s.) Hicreti:
Hz. İbrahim, kendi kavmine Allah'ın dinini anlatmada hiç bir engel tanımamış, Nemrut'un zorbalığına boyun eğmemiş, bir bir işkencelere maruz kalmasına rağmen yolundan dönmemiştir. Fakat O'nun bütün gayretleri bir netice doğurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip almamıştır. Artık netice belli olmuştur; kavmi kendi doğrultusunda gitmektedir. Hz. İbrahim de tevhid üzere yoluna devam etmektedir.
Hz. İbrahim kavminin iman etmesine imkân ve ihtimal kalmadığını anlarınca, sapıklık ve küfür diyarından uzak kalmak amacıyla, her şeyiyle yalnız Allah'a kulluk edebilmek için hicret etmiştir. 2087
Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: "Her kim diniyle bir yerden bir yere hicret ederse, gittiği yer bir karış yer de olsa Cennet'te İbrahim ve Muhammed (s.a.s.) onun arkadaşı olur."
Ashâb-ı Kehf'in Hicreti:
Batıl düzenler, gerçekten Hakk'a inananlara hayat hakkı tanımak istemezler. Onlar gerektiğinde bütün zulüm mekanizmalarını inananların aleyhine çalıştırmaktan geri durmazlar. Çünkü, yarasanın ışıktan ürktüğü gibi, onlar da inananların gerçekleri ve mutlak doğruları gözleri önüne sermeleri böylece kendi menfaatlerinin ortadan kalkmasından, ilahlık davalarının sahteliğinin ortaya çıkmasından, sömürü çarklarının durmasından endişelenirler, korkarlar. Tarih boyunca inananlara zâlim düzenler eliyle yapılan zulüm, baskı ve şiddetin asıl nedeni budur. Bugün yeryüzünün her bölgesinde müslümanlar üzerindeki baskı ve terör bundan kaynaklanmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm, Ashâb-ı Kehf'ten: "Rablerine inanan gençler"2088 olarak söz etmektedir. Bunun üzerine; "Allah da onların hidâyetlerini artırmıştı". Ashâb-ı Kehf'in, kavimleri Allah'tan başka tanrılara taptıkları için onlardan uzaklaşmalarını Kur'ân övgüyle anlatmaktadır. Onlar bu davranışlarıyla doğru yolu bulman ve Allah'ın rahmetine kavuşmayı gaye edinmişlerdi.
"... Şunlar, şu bizim kavmimiz, Ondan (Allah'tan) başka tanrılar edindiler. Bunların üzerine bari açık bir delil getirseydiler ya? Artık yalan yere Allah 'a karşı iftira edenlerden daha zâlim kimdir?’ dediklerinde, onların kalplerini (sabır ve sebat ile hakka) bağlamıştık. (Birbirlerine şöyle demişlerdi:) ‘Mademki siz onlardan ve Allah'tan başka tapmış olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya (çekilip) sığının ki; Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin, işinizden de size fayda hazırlasın."2089 Böylece onlar, zâlim bir toplum içinde yaşayıp, dinlerini açığa vuramamaktansa mağaraya çekilip orada inançlarını yaşamayı tercih etmişler ve son derece az oldukları için, mevcut düzene karşı duramayacaklarını anlamış bulunuyorlardı.
Habeşistan'a Hicret: İslâm'ın ilk yıllarında, sahâbîlerin önemli bir kısmına ve özellikle zayıf ve kimsesizlere, "Rabbiniz Allah'tır" demeleri nedeniyle sayısız
2087] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, II/1437
2088] 18/Kehf, 13
2089] 18/Kehf, 14, 16
HİCRET
- 513 -
zulümler uygulanıyor, dinlerinden vazgeçirmeleri için onlara büyük baskılar yapılıyordu. Peygamber Efendimiz, sayıları yüzü bulan sahâbîye Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye etti. Orada kendilerini himaye edecek iyi niyetli bir hükümdarın varlığından söz etti. Bunun üzerine Habeşistan'a iki defa hicret edildi.
Mekke o sıralarda gerçekten İslâm gibi eşsiz, tevhide dayalı yüce bir inanç ve hayat düzenini kabul edenler için ağır şartları bulunan bir ortamdı. Habeşistan'da da İslâmî bir düzenin varlığından söz edilemezdi ama. en azından orada dini hürriyet vardı ve zulüm yoktu. Diğer taraftan İslâm ülkesi diyebileceğimiz bir yerin de varlığı söz konusu değildi. Henüz böyle bir teşebbüse girebilmek için gerekli şart ve imkânlardan da müslümanlar tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Bu nedenle Dârü'l- Küfr olan Mekke'yi bırakıp Darü'l-Emin (güven ülkesi)'e göç için bir izin verilmiş oluyordu... 2090
Habeşistan Hicreti
Müslümanların Mekke müşriklerinin zulmünden kurtularak İslâm'ın öngördüğü biçimde özgürce yaşayabilmek amacıyla Habeşistan'a yaptıkları göç. Müslümanlar, ilki Hz. Muhammed'in peygamberlikle görevlendirilişinin beşinci yılında (miladî 614), ikincisi de altınca yılın (615) başlarında olmak üzere iki defa hicret ettiler. Bu hicretler birinci Habeşistan hicreti ve ikinci Habeşistan hicreti olarak adlandırılır.
Kur'an'da hicret, cihaddan sonra en önemli eylem olarak değerlendirilir. Bunun nedeni açıktır. Bir mü’min için en önemli şey imanı ve imanının gereklerini yerine getirerek Allah'ın rızasını kazanmaktır. Gerçek bir mü’min kendi ülkesinde, yaşadığı çevrede bu amacına ulaşamıyorsa, yurdunun, işinin-gücünün, malının mülkünün, akraba ve dostlarının hiçbir anlam ve önemi kalmaz. Bunlarla imanı arasında seçim yapmak zorunda kalan insan, imanı seçiyorsa, ancak o zaman gerçek bir mü’mindir. Bu nedenle Mekke'de, mü’minler müşriklerin baskı ve işkenceleri yüzünden böyle bir seçim yapma noktasına doğru gelince, Kur'an onları, hicretin anlam ve önemini bildiren âyetlerle muhtemel bir hicrete hazırlamaya başladı. Bu konudaki bir âyette, "De ki: Ey iman eden kullarım, Rabbinizden korkun. Bu dünya hayatında güzel davrananlara güzellik var. Allah'ın arzı geniştir. Ancak, sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir"2091 buyrularak bir hicretin gerekebileceği ima edilir. "Kendilerine zulmedildikten sonra Allah uğrunda hicret edenleri dünyada güzelce yerleştireceğiz; âhiret mükâfatı ise daha büyüktür"2092 âyeti ise mü’minleri hicrete açıkça teşvik eder.
Kur'an, bir yandan mü’minleri hicrete hazırlarken, diğer yandan da hıristiyanlık ve Hz. İsa hakkında gerekli bilgilerle donatıyordu. Habeşistan hicretinin hemen öncesinde gelen Meryem sûresi, mü’minleri bu konuda yeterince bilgilendirdi. Ayrıca, mü’minlere hıristiyanlarla nasıl mücadele etmeleri gerektiği öğretildi: "İçlerinden zulmedenleri hâriç, kitap ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki; "Bize indirilene de, size indirilene de inandık. İlâhımız ve İlâhınız birdir, biz de O'na teslim olanlarız."2093 Bu hazırlama ve bilgilendirmeden sonra, mü’minlerin
2090] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 413-415
2091] 39/Zümer, 10
2092] 16/Nahl, 41
2093] 29/Ankebût, 46
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hicreti bilfiil gerçekleştirmeleri yönünde açık işaretler taşıyan şu âyetler geldi: "Ey inanan kullarım, benim arzım geniştir, bana kulluk edin. Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. İnanıp iyi işler yapanları cennette, altlarından ırmaklar akan yüksek odalara yerleştiririz; orada ebedî olarak kalırlar. Çalışanların ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabredenler ve Rablerine tevekkül ederler. Nice canlı var ki rızkını taşıyamaz; onları da, sizi de Allah besler. O işitendir, bilendir."2094 Ankebût sûresi, çoğu müfessire göre Habeşistan hicretinden çok sonra, Medine'ye hicretten hemen önce inmiştir. Ancak merhum Mevdûdî, yaptığı tahkikle sûrenin Habeşistan hicretinden önce indiği sonucuna varır. Ona göre önceki müfessirleri sûrenin hicretle ilgili âyetleri yanıltmış, yanlış değerlendirmelerine neden olmuştur. Daha önce merhum Derveze de aynı sonuca ulaşmış olmalı ki, Türkçe'ye "Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı" adıyla çevrilen eserinde andığımız âyetlerin Habeşistan hicretinin gerçekleştirilmesine işaret eden bir anlam taşıdıklarını belirtir. 2095
Andığımız son âyetler indiği sırada artık hicret zamanı gelmişti. Çünkü müşriklerin zulümleri, baskı ve işkenceleri dayanılmaz bir hadde ulaşmıştı. Hz. Peygamber, mü’minlerin Habeşistan'a hicret etmelerini buyurdu. Rivâyetler, hicret yurdu olarak Habeşistan'ın seçilmesinin nedenini, Necâşî'nin zulme rıza göstermeyen, adil bir insan olmasına bağlar. Buna ilâve olarak sıkı ticaret ilişkileri nedeniyle tanınmasının, halkının ilâhî kaynaklı bir inanca (Hıristiyanlık) sahip olmasının ve son olarak İslâm'ın orada yayılma imkânının bulunmasının da seçimi etkilediği söylenebilir.
Hz. Peygamber'in tavsiyesi üzerine bir grup mü’min Mekke'den ayrılarak Habeşistan'a göçtü. Nübüvvetin beşinci yılının (miladî 614) Receb ayında gerçekleşen ilk bu hicrete en çok kabul gören rivâyete göre on biri erkek, dördü kadın olmak üzere toplam onbeş kişi katıldı. Bunlar arasında Hz. Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Maz'un, Mus'ab b. Umeyr, Ebû Seleme b. Abdu'l-Esed gibi önde gelen sahâbîler de bulunuyordu. Bu ilk muhâcirler Habeşistan'da son derece iyi karşılandılar. Kendi ifadeleriyle, dinlerini yaşama konusunda tam bir özgürlük ve güven içindeydiler. Allah'a istedikleri gibi ibâdet ediyorlar ve kimse tarafından rahatsız edilmiyorlardı. Ne eziyet görüyor, ne de kötü laflar işitiyorlardı. Fakat iki ay sonra, müşriklerin müslüman oldukları yolunda yanlış bir haber nedeniyle Habeşistan'dan ayrılarak Mekke'ye döndüler. Mekke yakınlarına gelince gerçeği öğrendilerse de iş işten geçmişti. Çaresiz, her biri bir kabîle reisinden emân alarak Mekke'ye girdiler.
Habeşistan'dan dönen mü’minlerin büyük çoğunluğu kendi aileleri tarafından yeniden baskı altına alındı. Müşriklerin zulümleri de her geçen gün biraz daha şiddetlendi. Öte yandan ilk hicret, Habeşistan'ın mü’minler için güvenli bir yer olduğunu göstermişti. Bu nedenle Hz. Peygamber mü’minlere ikinci kez hicret izini verdi. Nübüvvetin altıncı yılı (615) başlarında, Ca'fer b. Ebî Tâlib'in önderliğinde gerçekleştirilen bu ikinci hicrete 18 ya da 19'u kadın olmak üzere toplam 101 ya da 103 müslüman katıldı. İlk muhâcirlerin hemen tümü, ikinci hicrette de yer aldı. İkinci hicret, Mekke'de tam bir matem havası estirdi. Çünkü Mekke'de en az bir ferdi hicrete katılmayan aile yok gibiydi. Bir ailenin oğlu gitmişse diğerinin damadı; birinin kardeşi gitmişse, diğerinin babası ya da amcası gitmişti.
2094] 29/Ankebût, 56-60
2095] II, 233
HİCRET
- 515 -
İkinci Habeşistan hicreti müşrik liderleri büyük bir telaşa düşürdü. Böylesine büyük bir kitle hâlinde gelen müslümanlar, son derece müsâit bir ülke olan Habeşistan'ın İslâmlaşmasına neden olabilir, ya da en azından Hz. Peygamber'e güçlü bir müttefik kazandırabilirlerdi. Böyle muhtemel bir tehlikenin önüne geçmek için Kureyş'in iki ünlü diplomatı Amr b. El-Âs ile Abdullah b. Ebî Rabîa'yı Habeşistan Necâşî'sine elçi olarak göndermeyi kararlaştırdılar. Planlarına göre elçiler önce Necâşi'nin yakın çevresindekileri hediyeleriyle yanlarına çekecekler, daha sonra onların da yardımlarıyla. Necâşî'nin müslümanları Mekke'ye iade etmesini sağlayacaklardı. Fakat sonuç hiç de umdukları gibi olmadı. Gerçi elçiler yakın çevresinin desteğini sağladılar, ama gerçekten adil bir insan olan Necâşi'yi bütün diplomatik oyunlarına rağmen zulümlerine ortak edemediler.
Elçiler Necâşî ile görüşerek muhâcir müslümanların birtakım beyinsiz gençler olduklarını, kendi dinlerini terk ettiklerini fakat hıristiyan da olmayarak yeni bir din icad ettiklerini, onları gözetmek amacıyla akrabalarının iade edilmelerini istediklerini söylediler. Necâşî, kendileriyle görüşmeden bir karar veremeyeceğini belirterek müslümanları yanına çağırttı; elçilerin taleplerini aktararak ne diyeceklerini sordu. Ca'fer b. Ebî Tâlib böyle bir talebe hakları olmadığını göstermek amacıyla elçilerden; kendilerinin köleleri, borçluları ya da kısas etmek istedikleri katiller olup olmadıklarının sorulmasını istedi. Amr'ın sorulara olumsuz cevap vermesi üzerine, ne hakla iade talebinde bulunulduğunu öğrenmek istedi. Amr'ın daha önceki sözlerini tekrarlaması ve Necâşî'nin İslâm hakkında bilgi istemesi üzerine Hz. Ca'fer ünlü konuşmasını yaptı.
Ca'fer bin Ebî Tâlib, İslâm öncesi durumları ile Hz. Peygamber ve İslâm hakkında kısaca bilgi verdiği bu konuşmasında şunları söyledi: "Ey Hükümdar, biz, Câhil bir kavim idik. Putlara tapardık. Ölü eti yerdik. Her kötülüğü işlerdik. Akrabamızla ilgilenmez, ilgimizi keserdik. Komşularımıza iyi davranmaz, kötülük yapardık. İçimizden güçlü olanlar zayıf olanları yer, ezerdi. Yüce Allah bize kendimizden, soyunu sopunu, doğru sözlülüğünü, eminliğini, iffet ve nezâhetini bildiğimiz bir peygamber gönderinceye kadar biz hep bu durum ve tutumda idik. O peygamber, bizim ve babalarımızın Allah'tan başka tapına geldiğimiz taştan vesâireden yapılmış putları bırakarak Allah'ın birliğine inanmaya ve yalnız O'na ibâdet etmeye bizi davet etti. Doğru söylemeyi, emaneti sahibine vermeyi, akraba ile ilgilenmeyi, komşularımızla iyi geçinmeyi, haramlardan, kan dökmekten vazgeçmeyi bize emretti. Bizi her türlü çirkin, yüz kızartıcı söz ve işlerden, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, iffetli kadınlara dil uzatmak ve iftira etmekten men ve nehyetti. Kendisine hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın yalnız Allah'a ibâdet etmemizi bize emretti. Ve yine bize namazı, zekâtı, orucu de emretti. Biz ona inandık ve kendisini tasdik edip doğruladık. Onun Allah tarafından getirdiklerine göre kendisine tabi olduk. Hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın yalnız Allah'a ibâdet ettik. Onun bize haram kıldığı şeyi haram, helâl kıldığı şeyi helâl bildik. Fakat kavmimiz üzerimize yürüyüp bizi yüce Allah'a ibâdetten vazgeçirerek putlara taptırmak, dinimizden döndürmek, öteden beri serbestçe işleye geldiğimiz kötülükleri tekrar işletmek için türlü işkencelere uğrattılar. Onlar bize galebe çalıp zulüm ve tazyikleri altında ezmeye başladıkları, dinimizle aramıza girdikleri zaman, senin ülkene çıkmak, sığınmak zorunda kaldık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin himayene can attık. Ey Hükümdar, bir, senin yanında hiçbir zulme ve
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haksızlığa uğramayacağımızı umuyoruz." 2096
Konuşmayı dikkatle dinleyen Necâşî, yanlarında Kur'an'dan bir bölüm bulunup bulunmadığım sordu. Bunun üzerine Ca'fer, hicretlerinden hemen önce nazil olan Meryem Sûresinin ilk otuzbeş âyetini okudu. Rivâyetlere göre, âyetleri gözyaşları içinde dinleyen Necâşî, bunların Hz. Musa ve İsa'nın getirdikleriyle aynı kaynaktan geldiğini tasdik ederek, elçilere mü’minleri teslim etmeyeceğini bildirdi. Amr'ın, müslümanların Hz. İsa hakkında çok kötü sözler kullandıklarını söyleyerek Necâşî'nin kararını değiştirme çabası da Ca'fer'in, "O, Allah'ın kulu, rasûlü, ruhu ve O'nun, dünyadan ve erden geçerek Allah'a bağlanmış bir bâkire olan Meryem'e ilka ettiği kelimesidir" şeklindeki cevabıyla yalnızca Necâşî'nin bu konudaki gerçeği kavramasına yaradı.
Habeşistan muhâcirleri uzun yıllar hayatlarını burada huzur ve güven içinde sürdürdüler. Bu süre içinde başta Necâşî olmak üzere birçok kişinin müslüman olmasına vesile oldular. Bunların bir bölümü, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden önce Mekke'ye geri döndü. Başta Ca'fer b. Ebî Tâlib olmak üzere büyük bölümü ise Hicret'ten sonra, Hayber'in fethi (H. 7/628) sırasında Medine'ye gelerek müslümanlara katıldı.
Habeşistan hicretine katılan muhâcirlerin isimleri hangi Muhâcir'in ne zaman döndüğü tafsilatlı olarak siyer kitaplarında zikredilmiştir. 2097
Hicret Çeşitleri
Hecr veya hecrân/hicrân; insanın başkasından (bedenen, kalben veya dille) ayrılması demektir. Hicret; ayrılma, terk etme ve göç etme mânâlarına gelir. Seyyid Şerif Cürcanî hicreti şöyle tanımlar: "Küfür ahkâmının tatbik edildiği beldeden, darul-İslâm'a intikâl etmeye hicret denilir."2098 Râğıb el-İsfahanî, Müfredât isimli eserinde şu noktalar üzerinde durur: "Hecr veya hicran; insanın başkasından ayrılmasıdır. Bu bedenle, kalple veya dille olabilir. Şehvetlerden, kötü huylardan ve günahlardan uzaklaşmak, olanları terk ve reddetmek de, hicretin gereğidir. 2099
Allah’a Hicret: İnsanın şeytandan ve her türlü kötü duygu ve düşüncelerden, arınıp Allah'a hicreti, kesintisiz sürer. Şeytandan Allah'a hicret etmeyen bir kişi, gerçek mü'min olamaz: "Allah yolunda hicret eden, çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden Allah'a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a aittir. Allah, bağışlar ve merhamet eder."2100 Kavminin iman etmeyip kendisine tehditler savurması karşısında Hz. İbrâhim, onlara şöyle dedi: "Doğrusu ben Rabbime (Rabbimin dilediği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, azîz/güçlü ve hakîmdir/bilgedir, hikmet sahibidir."2101 Bu âyette hicret sözcüğü, açıkça hem maddî, hem de mânevî anlamda kullanılmıştır. 2102
2096] M. Asım Köksal, İslâm Tarih,i, Mekke Dönemi, IV. 191-192; bk. İbn Hişâm, es-Sire, I, 356-362; Taberî Tarih, II, 225
2097] bk. İbn Hişâm Sire, I, 344-362; İbn Sa'd Tabakat, I, 203 vd.; Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 250-252
2098] Cürcânî, et-Ta'rifat, İstanbul ty, Kaynak Yay., sh. 256
2099] Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, İst.,1986, Kahraman Y., s. 782
2100] 4/Nisâ, 100
2101] 29/Ankebût, 26
2102] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 2/809 -21
HİCRET
- 517 -
Yaklaşmamak, yalnız bırakmak: "Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince; onlara öğüt verin (vazgeçmezlerse), kendilerini yataklarında yalnız bırakın (ve’hcurûhunne)" 2103
Kalp ile hecr/hicret veya hem kalp, hem lisan ile ayrılmak: "Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim hakikat şu Kur'ân'ı mehcûr bir şey edindiler/terkettiler." 2104
Bedenle, kalple ve dille yapılan hicret: "Vehcürhüm hecran cemîlâ (Onlardan güzel bir şekilde ayrıl)."2105; "Uzun bir müddet benden ayrıl (ve’hcurni), git!"2106 mealindeki âyette de böyledir. "Azâb(a götürecek şeyleri) terket (fe’hcur)!"2107 Burada da bütün şekilleriyle ayrı kalmaya teşvik vardır. Muhâceret, başkasıyla ilişkiyi kesip, onu terk etmektir.
Müşrikleri terk edip onlardan hicret: “Onların (müşriklerin) söylediklerine sabret/katlan ve onları güzel bir şekilde terk et (ve’hcür).”2108; "Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzelce ayrıl."2109 Bu ilâhî sözdeki "hecr-i cemîl" terkibi, "insanın kalben ve fikren kötülerden, kötülüklerden uzak durması, iyi ahlâkla donanıp kötülüklere karşı güzel ve etkili bir muhâlefet ortaya koyması" anlamına gelmektedir. 2110
Kötülükleri ve haramları terk etmek:“Kötü şeyleri terk et (fe’hcür).”2111; "Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların selâmette kaldığı kimsedir. Muhâcir de, Allah'ın nehyettiği şeyleri terk edendir."2112; “Muhâcir, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzaklaşan ve onları terkeden kimsedir.”2113 Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.) sordu: “Yâ Rasûlallah, hangi hicret daha fazîletlidir?” Allah’ın elçisi buyurdu ki: “... Allah’ın yasakladığı/haram kıldığı şeyleri terk etmendir.”2114 Abdullah bin Amr (r.a.) anlatıyor: "Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.): 'Yâ Rasûlallah, hangi hicret daha fazîletlidir?' diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) da: "Allah'ın yasakladığı (haram kıldığı) şeyleri terk etmendir" buyurdu. Ve devamla: "Hicret, iki kısımdır: Şehirlilerin hicreti ve çölde yaşayanların hicreti. Çölde yaşayanın hicreti, vazifeye çağrıldığında gelmesi, emrolunduğu şeyi yapmasıdır. Şehirlilerinki ise, çölde yaşayanınkinden daha ağırdır. Ecir ve sevâbı da daha çoktur." 2115
Fitne zamanında ibâdet, hicret gibidir: "Ortalık kargaşa içindeyken ibâdet etmek, bana hicret etmek gibidir." 2116
Olumsuz Hicret: Bir de olumsuz hicretler vardı; Peygamberimizin ümmetinden bazılarına şikâyetçi olacağını ifade eden âyette olduğu gibi: “Peygamber dedi
2103] 4/Nisâ, 34
2104] 25/Furkan, 30
2105] 73/Müzzemmil, 10
2106] 19/Meryem, 47
2107] 74/Müddessir, 5
2108] 73/Müzzemmil, 10
2109] 73/Müzzemmil, 10s
2110] bk. Zemahşerî, Keşşâf, IV/177
2111] 74/Müddessir, 5
2112] Buhârî, Rikak 71; Müslim, İman , 4, 64-66; Ebû Dâvud, Cihad 2, hadis no: 2481, Cihad 4, Vitr 11; Tirmizî, İman 2762-2763; Nesâî, İman, hds no: 4963; İbn Mâce, Fiten, hds. 2934; Dârimî, Rikak, hds. 2715
2113] Buhârî, İman 4, Rikak 26; Ebû Dâvud, Cihad 2
2114] Nesâî, Biat 12, hadis no: 4148; Ebû Dâcvud, Vitr 12, hds. 1449, Dârimî, Salât 135, hads 1431
2115] Nesâî, Bey'at, hadis no: 4148, Zekât hds. 2516; Ebû Dâvud, Vitr, 1449; Dârimî, Salât, hds. 1431
2116] Müslim, Fiten 130; Tirmizî, Fiten 31; İbn Mâce, Fiten 14
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ki: ‘Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’an’ı mehcûr (hicret edilip terk edilen bir şey yerinde) tuttular.”2117 Bu âyette geçen hicret (mehcûr) kelimesi, terkedilmiş, dinlenilmeyen veya hakkında saçma sapan şeyler söylenen demektir. Kur’an’dan, Allah’tan uzaklaşmak, önceliği başka şeylere vermek, hayatın merkezine başka şeyleri yerleştirmek, tersine bir hicrettir. Hicrandır, sürgündür olumsuz hicretler. Peygamber tâbiriyle "…Kim elde etmek istediği dünya malı, ya da evleneceği kadın için hicret ederse onun hicretinin karşılığı da hicret ettiği şey olur." 2118
Doğudan/doğrudan Batıya/bâtıla yapılan hicret; “hicret”i ters çevirip yanlış bir “tercih”tir. “Allah ve Rasûlünün koyduğu hükme karşı mü’min bir kadın ve erkeğin o işi kendi isteklerine göre seçme/tercih hakkı yoktur…” 2119
Temel tevhidî sâbiteleri terk edip olumsuz anlamda değişim ve dönüşüm yaşayanlar, muhâcir değil; olsa olsa tükürdüğünü yalayan döneklerdir. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık ancak O’dur. Allah, dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir mahlûk getirir.”2120; “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisine seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lutfudur. Allah’ın lutfu ve ilmi geniştir.” 2121
Kur’an’da hicret, şu anlamlarda da kullanılır: Kur’an’dan, hakdan ayrılıp uzaklaşmak;2122 terk etmek, irtibatını kesmek, uzaklaşmak;2123 terk etmek, ayrılmak, kötülükle mukabele etmemek;2124 ayrılmak, yaklaşmamak, yalnız bırakmak. 2125
İlim aramak, haccetmek, cihad etmek veya bunlar gibi herhangi bir dinî amaçla Allah rızâsı için yapılan her hicretin Allah ve Rasûlüne yapılmış bir hicret olduğu da değerlendirilir.
Gerektiğinde hicret de bir tür cihaddır. Kâfirlerin zulmü altında ezilip kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet edememek, neticede çok kötü bir başkalaşıma neden olabileceğinden az çok gücü varken bundan kaçınmamak nefse bir zulümdür.
Ahlâkî anlamda hicret devam etmektedir. Çünkü müslümanlar, her zaman günah ortamından ve şeytanın egemenlik alanından İslâm'ın hâkimiyet alanına göç etmekle yükümlüdürler. Bunun için kötülük yurdundan iyilik yurduna hicret, kıyâmete kadar geçerlidir.
Hicret gerekli, imkânlar da yeterli iken kötülük yurdunda oturmak, hem büyük bir günah, hem de nefse zulümdür. Çünkü mâzeretsiz olarak hicreti terk
2117] 25/Furkan, 30
2118] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâret 33
2119] 33/Ahzâb, 36
2120] 35/Fâtır, 15-16
2121] 5/Mâide, 54
2122] 23/Mü’minûn, 67
2123] 19/Meryem, 46
2124] 73/Müzzemmil, 10
2125] 4/Nisâ, 34
HİCRET
- 519 -
edenlerin varacağı yer, cehennem olacaktır. 2126
Allah yolunda hicret edenler, dünyada güzel mekân ve bol imkânlara kavuşur, âhirette de en yüksek onur pâyesini ve Allah'ın rızâsını kazanırlar. 2127
Hicretin Sonuçları
Hicret ve cihad, Allah’ın rahmetine ulaştırır: "İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah ğafûr ve rahîmdir."2128 Dolayısıyla, hicret ve cihad konusunda görevlerini yapmayanların Allah’ın rahmetini umma hakları yoktur.
Hicret ve cihad, kötülükleri örter ve cennet gibi en güzel mükâfatlara ulaştırır: “Rableri, onların duâlarını kabul etti (Dedi ki:) ‘Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, Benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, Ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfât, Allah tarafındandır. Allah, mükâfâtın en güzeli kendi nezdinde olandır.” 2129
Gerektiği halde hicret yapmayanlarla mü’minler dost olamaz: “(Münâfıklar) Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan hiçbirini velî/dost edinmeyin…”2130 âyetindeki hicret kelimesi iki şekilde yorumlanmıştır. 1- Zâhirî anlam, küfür diyarından iman diyarına göç ediş, 2- Şehvetlerin, kötü ahlâkın ve günahların terki ve reddi.
“İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (mücâhidleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının velîleridirler. İman edip de hicret etmeyenler ise, onlar hicret edinceye kadar size onların velâyetinden/dostluğundan hiçbir şey yoktur.(Bununla beraber) Eğer onlar din husûsunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme/anlaşma bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” 2131
Allah’ın geniş arzında hicret etmekten kaçınan kendilerine yazık eden müstaz’af kimselerin cezâsı cehennemdir: “Kendilerine yazık eden (nefislerine zulmeden) kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz?’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde müstaz’af/çaresiz idik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş (yeri)dir. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnâdır. İşte bunları, umulur ki Allah affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. Allah yolunda hicret eden kimse, gidecek çok yer ve bolluk/genişlik bulur. Kim Allah ve Rasûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfâtı Allah’a âittir. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” 2132
2126] Bk. 4/Nisâ, 97
2127] Bk.. 4/Nisâ, 100; 22/Hacc, 58; 9/Tevbe, 20, 100 vd.
2128] 2/Bakara, 218
2129] 3/Âl-i İmrân, 195
2130] 4/Nisâ, 89s
2131] 8/Enfâl, 72
2132] 4/Nisâ, 97-100
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gerçek mü’minler, imanlarını hicret ve cihadla isbat edenlerdir: “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhâcirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. sonradan iman eden ve cihad edip de sizinle beraber cihad edenler de sizdendir. Allah’ın kitabına göre rahim sahipleri (akrabâlar) birbirlerine (vâris olmaya) daha uygundurlar. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” 2133
Allah katında derece/rütbe yönüyle üstün olan kimseler; iman, hicret ve cihad edenlerdir: “İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler derece/rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. Rableri, onlara kendinden bir rahmet ve rızâ ile onlar için içinde ebedî tükenmez bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük mükâfât vardır.” 2134
“Eğer siz ona (Muhammed’e) yardım etmezseniz, (iyi bilin ki) iki kişiden biri olduğu halde (Rasûlullah ve Ebûbekir) kâfirler onu (Mekke’den) çıkardıkları zaman Allah ona yardım etmişti. Hani onlar mağarada (Sevr mağarasında) idiler, (Ebûbekir korkunca Rasûlullah) o zaman arkadaşına, ‘üzülme, Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu (melekler) ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın kelimesi/sözü ise (zaten) yücedir. Çünkü Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.” 2135
Allah’ın rızâsı hicret eden ve muhâcirlere yardım eden öncülere ve onlara uyanlaradır: “(İslâm dinine girme husûsunda) Öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” 2136
“Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamber’i ve güçlük zamanında ona uyan muhâcirlerle ensârı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” 2137
“Eğer hicret şerefi olmasaydı, ben muhakkak ensârdan bir fert olmak isterdim.” 2138
"İslâm, şüphesiz garip olarak başladı ve (günün birinde) garip hale dönecektir. Ne mutlu gariplere!" "Garipler kimlerdir?" diye soruldu. Rasûlullah (s.a.s.): Kabilelerinden (İslâmiyet için) uzaklaşanlardır." 2139
Hicret, âhiretle birlikte dünyada da güzellik kapılarının açılmasına sebeptir: “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse âhiretin mükâfâtı elbette daha büyüktür. (Onlar,) Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir.” 2140
“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek
2133] 8/Enfâl, 74-75
2134] 9/Tevbe, 20-22
2135] 9/Tevbe, 40
2136] 9/Tevbe, 100
2137] 9/Tevbe, 117
2138] Ahmed bin Hanbel, II/315; Müslim, Zekât 139
2139] İbn Mâce, Fiten 15, hadis no: 3988
2140] 16/Nahl, 41-42
HİCRET
- 521 -
cihad edenlerin (yardımcısıdır). Çünkü Rabbin, onların bu amellerinden sonra, elbette çok bağışlayan, pek merhamet edendir.” 2141
Mü’minler, geniş yeryüzünde Allah’a kulluk etmek için mutlaka uygun bir yer bulabilir: “Ey iman eden kullarım! Şüphesiz Benim yarattığım yeryüzü geniştir. O halde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız Bana kulluk edin (Eğer bir ülkede Bana kulluk etmeniz mümkün değilse, Bana rahatça kulluk edeceğiniz başka bir yere hicret edin).” 2142
Bir mü’min, kâfir topluluktan ayrılıp Müslümanlarla birlikte yaşamalıdır: "(Allah'a) Şirk/ortak koşan bir müşrik müslüman olduktan sonra, kâfirlerden ayrılıp müslümanlar arasına katılmadıkça Allah, onun hiçbir amelini kabul etmez." 2143
"Ben, müşriklerle beraber yaşayan müslümanlardan berîyim/uzağım. Müslümanlarla müşriklerin ateşleri birbirini görmesin." 2144
“Müşriklerle beraber oturmayın, onların içine girip onlara karışmayın; kim onlarla birlikte oturur veya onların içine karışırsa onlar gibidir.” 2145
Ashâbdan biri sordu: 'İslâm'ın alâmetleri nelerdir?' Rasûlullah buyurdu: "Azîz ve Celîl olan Allah rızâsı için müslüman oldum, küfrü, isyanı bıraktım demen, namazı kılman, zekâtı vermen, müslümanların malı, can ve ırzlarının birbirlerine haram olduğunu, müslümanların birbirlerine yardım eden kardeşler olduklarını kabul etmen ve Aziz ve Celîl olan Allah'ın, müşrikler arasında iken İslâm'ı kabul ettiği halde onları bırakıp müslümanların içine gelmeyen kimsenin hiçbir amelini kabul etmeyeceğini bilmendir." 2146
Hicret, belli şahıslara, belli bir mekâna ve belirli bir yere âit değil; şartların oluştuğu bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda geçerlidir.
“Tevbe sona ermedikçe hicret sona ermez; güneş batıdan doğuncaya kadar da tevbe son bulmaz.” 2147
"Kâfirlerle savaş devam ettikçe, düşmanla çarpışıldığı sürece hicret devam eder." 2148
"Hicretten sonra hicret olacaktır. Yeryüzünün en hayırlıları, Hz. İbrahim'in hicretini kendisine örnek alanlardır." 2149
"Memleketler, Allah'ın memleketleridir. Kullar da Allah'ın kullarıdır. Nerede hayır bulursan orada yerleş." 2150
Hicret, hangi mekân ve hangi zamanda olursa olsun, şartları oluştuğunda gündeme gelen bir ibâdet ve şartlar çerçevesinde işlenen bir eylemdir. Hadis-i şerifte 2151 Mekke'den Medine’ye hicretin kaldırmış olduğu belirtilmişse de,
2141] 16/Nahl, 110
2142] 29/Ankebût, 56 ve yine bk. 39/Zümer, 10; 4//Nisâ, 97-100.
2143] İbn Mâce, Hudûd 2, hadis no: 2536; Nesâî, Zekât 73, hadis 2558
2144] Nesâî, Kasâme 25, hadis no: 4753;Tirmizî, Siyer 41, 42, hds. 1654; Ebû Dâvud, Cihad 105, hds. 2645
2145] Tirmizî, Siyer 42
2146] Nesâî, Zekât 73, hadis no: 2558; İbn Mâce, Hudûd 2, hds. 2536
2147] Dârimî, Siyer 70
2148] Nesâî, Bey'at 15, hadis no: 4156; Ahmed bin Hanbel, V/270
2149] Ebû Davûd, Cihad
2150] İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'âni'l Azim, II/14
2151] Buhârî, Cihad ve's-Siyer 2; Müslim, İmâre 85-86
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanlara baskı yapılan her küfür diyarından İslâm yurduna hicret, farz olarak sürmektedir.
Hicret, sadece bir memleket terki değildir, Hicrette niyet, temel öneme sahiptir. Hicret, Allah yolunda ve Allah için olursa ancak değeri olur.
"Ameller/eylemler, niyetlere göre değerlendirilir. Kim Allah ve Rasûlü için hicret ederse o, Allah ve Rasûlü için hicret sevabını alır. Kim de elde etmek istediği dünya malı, ya da evleneceği kadın için hicret ederse onun hicretinin karşılığı da hicret ettiği şeydir." 2152
Silâhlı cihad ve bir yerden bir yere hicret, belli zamanlarda ve gerektiği şartlarda yerine getirilmesi gerekli son derece önemli iki görev iken, nefsin hevâsına karşı cihad ve içe doğru hicret, bu görevi de yerine getirebilmenin gereği ve mü’minin kesintisiz devam ettirmesi gereken birinci derecedeki vazifesidir.
Hicretin Hükmü
Kur'ân'ın birçok âyeti hicretten, hicretin gereğinden, hicret edenlerden ve etmeyenlerden... söz eder. Hicretin ne denli önemli olduğuna şu âyetler gâyet açık bir şekilde işaret etmektedir: "Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: "Ne işte idiniz?" Onlar: "Biz yeryüzünde dinin emirlerini uygulamaktan aciz kimseler idik" derler. Melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret etseydiniz ya" derler. İşte onlar böyle. Onların barınakları Cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zayıf ve acz içinde bırakılıp da hiçbir Çareye gücü yetmeyen ve (hicret) için bir yol bulamayanlar müstesna." 2153
Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında İbn Abbas (r.a.) şunu nakletmektedir: "Peygamber (s.a.s.) zamanında bazı müslümanlar müşriklerle birlikte durup onların sayılarının artmalarına neden oluyorlardı. (savaş sırasında) ok, onlardan bazılarına isabet edebiliyor veya boynu vurulup öldürülebiliyordu. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu. Yine İbn Abbas (r.a.)'ın rivâyet ettiğine göre; bir kısım Mekkeliler İslâm'a girmiş, fakat müslümanlıklarını açığa vurmamışlardı. Bedir savaşı gününde müşrikler onları da beraberlerinde savaşa götürdüler ve bazıları bu savaşta öldü. Müslümanlar bunun üzerine: "Bizim arkadaşlarımız müslüman idiler, savaşa zorla sokuldular" deyip, onlara Allah'tan mağfiret dilediler. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu." 2154
Demek ki mü'minler, bu gibi durumlarda "biz İslâm'ı ayakta tutamayacak kadar zayıf kimseler idik" demekle kendilerini kurtaramayacaklardır. Çünkü bunlar İslâm'ı tamamıyla yaşayabilmek için herhangi bir teşebbüste bulunmamışlar ve böylece "kendilerine zulm etmişlerdir", fakat gerçekten hicret edemeyecek durumda bulunan zayıf kimseler bundan müstesnadır.
Bu âyetler, müşrikler arasında bulunup da dinini ayakta tutamayan herkesi kapsamaktadır. Hicret edebilecek durumda olup da hicret etmeyenlerin, kendi nefislerine zulmetmiş oldukları ve bu âyetin hükmüne göre, haram işledikleri icmâ ile kabul edilmiştir.2155 Bu hüküm kıyâmete kadar bakîdir ve genel bir hükümdür. Herhangi bir durum onu, dinini yaşayabileceği, inancının gereklerini
2152] Buhârî, Vahy 1; Müslim, İmâret 33
2153] 4/Nisâ, 97, 98
2154] İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, I, 542
2155] İbn Kesîr Tefsîr, I, 542
HİCRET
- 523 -
yerine getirebileceği Darü'l-İslâm'a hicret etmekten alıkoymaz.
Hanbelî hukukçulara göre bir kimsenin, Darü'l- Harp'te dinini açığa vurup yaşayabiliyor bile olsa, müslümanların sayısını çoğaltmak ve cihada katılabilmek için Dârü'l-İslâm'a hicret etmesi sünnet olur. Hanefi mezhebinde ise küfür diyarından İslâm diyarına hicret etmek vâciptir. Şâfiîlerden el-Mâverdî'ye göre de, müslüman herhangi bir küfür beldesinde dinini açığa vurabiliyorsa, orası onunla Daru'l-İslâm olmuş olur. Orada durmak, hicret etmekten daha iyidir. Çünkü böylelikle kendisinden başkalarının da İslâm'a girmeleri umulabilir. Ancak Mâverdî'nin bu görüşüyle, konu ile ilgili olarak Darü'l-Harp'ta kalmayı haram kılan âyet ve hadisler arasındaki aykırılık açıktır. Hicret hükmü, Darü'l-Harp'te müslüman olup oradan uzaklaşabilecek güçte olan herkes için geçerlidir.2156 Darü'l-Harp'ten hicret etmenin, herhangi bir ma'siyetin işlenmesi veya herhangi bir emrin yerine getirilmemesi veya İslâm devlet başkanının istemesiyle vâcip olacağı konusunda icmâ' vardır. 2157
Kişi "ben hicret edeceğim, ama gideceğim yer tanımadığım, yabancısı olduğum bir yerdir. Acaba orada geçimimi sağlayabilecek miyim? Sonra ne zaman geleceği bilinmeyen ölüm, beni yolda yakalarsa hicret etmiş sayılabilir miyim?..." gibi bir takım düşünceleri içinden geçirebilir. Ancak bunlar yersiz düşüncelerdir. Çünkü: “Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yerler bulur, genişlik de bulur. Kim evinden Allah ve Rasûlüne muhâcir olarak çıkıp da sonra yolda ölürse, onun mükâfatı Allah'a aittir.”2158 Bu bakımdan ne rızık endişesi ne de "yolda ölüm" düşüncesiyle farz olan hicretten geri kalamaz.
Yeryüzü iman-küfür mücadelesinin alanıdır. Bu mücadelede kimi zaman iman bazen de küfür egemen olmuştur. Mü'minler İslâmî kimliklerini yitirdikleri, imanî zaaflara düştükleri, İslâmî ilimlerin yeterince tahsil edilmediği ve cehaletin yaygınlaştığı dönemlerde küfür İslâm'a gâlib gelecektir. İslâmî ilimlerin çok iyi bilindiği, İslâm'ın yaşandığı, imanın kalp atışlarında bile hissedildiği dönemlerde ise kuşkusuz İslâm egemen olacaktır.
İslâm'ın ve küfrün egemenliği ya da şeytana zaman zaman fırsat verilmesi insanın ve yeryüzünün kanunu hükmündedir. Dolayısıyla mü'minler İslâm'ın egemen olmadığı toplumlarda yaşama durumunda kalabilirler. Bundan dolayı hicret zaman zaman gündeme gelebilir. Hicret dönemi asla kapanmaz, Mekke'nin fethinden sonra da hicret, genel anlamda ve farklı durumlarda gündeme gelebilir; hicret tarihin belirli dönemine ait bir olay değildir. Hicret süreklilik arzeder ve kıyâmete kadar geçerlidir.
Mekke'nin fethedildiği gün Abdurrahman b. Safvan (r.a.) babasını getirerek, Rasûlullah'a babasının da hicret sevabından payını almasını istediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Artık hicret yoktur" diye cevap verir. Rasûlullah'ı bu konuda yumuşatmak amacıyla, amcası Hz. Abbâs'ın yanına gider ve bu konuda kendisine yardımcı olmasını ister. Hz. Abbâs (r.a.), Peygamber’e (s.a.s.) "Allah aşkına kabul et" derse de, Hz. Rasûlullah şu cevabı verir: “Amcamın yeminini yerine getiririm, ama hicret yoktur." Hadîsin râvilerinden olan Yezid b.
2156] eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 28, 29
2157] eş-Şevkânî, a.g.e., VIII, 29
2158] 4/Nisâ, 100
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ziyâd: "Halkı İslâm'ın egemenliği altına girmiş bulunan bir yerden hicret edilemez, demek istiyor" diye hadisi açıklamıştır. 2159
Burada görüldüğü gibi Mekke'den hicret etmek artık söz konusu değildir. Çünkü hicretten maksat gerçekleşmiş bulunuyor. Artık Mekke'nin kendisi fethedilmek suretiyle Darü'l-İslâm olmuş ve İslâm'ın bütünüyle hayata yansıyacağı bir yer haline gelmiştir. Allah'tan başka hiçbir varlığın hâkimiyetinden söz edilemeyecektir.
Diğer bir kısım hadislerde ise, hicretin sürekliliğinden söz edilmektedir: "Kâfirlerle savaşıldıkça hicretin sonu gelmeyecektir.2160; "Hicretten sonra hicret olacaktır. Yeryüzünün en hayırlıları, Hz. İbrahim'in hicretini kendisine örnek alanlardır." 2161
Bu hadislerden anlaşıldığına göre, İslâm hâkim olduğu bir yerden hicret etmenin farz veya vâcib olması söz konusu değildir. Ancak Darü'l-Harb'den Darü'l-İslâm'a hicret etmenin vucûbu kıyamete kadardır. Ebu Bekr İbnü'l-Arabî: "Hicret, Peygamber (s.a.s.) zamanında farz idi. Kendi dini veya nefsi için korkusu olan herkese farz olarak devam etmektedir. Kesilen hicret Mekke'nin fethinden sonra, Mekke'den Medine'ye olan hicrettir."2162 der.
Hicretin hayata yansımasında genel etkenlerden biri de İslâm devlet başkanıdır. Halife, mü'minlerin bir yerden bir yere hicret etmelerini isteyebilir. Mü'minler de buna aymak zorundadırlar. Zira müslümanlar Halifenin İslâm'a muhalif olmayan bütün emirlerine uymak zorundadırlar. Hilafet, İslâm'ın bütün hükümlerinin direkt ya da dolaylı olarak bağlantılı olduğu bir müessesedir.
Peygamber Efendimiz, bazen büyük kalabalıkları bile hicret edip etmemekle serbest bırakmıştır. Gönderdiği askerî müfreze (seriyye) kumandanlarına verdiği tâlimât arasında şunları da görmekteyiz: "... Onları İslâm'a dâvet et. Kabul ederlerse, sen de bunu kabul et ve onlarla savaşma. Sonra bulundukları yerden muhâcirlerin yurduna hicret etmelerini iste. Bunu yaptıklarında da muhâcirlerin leh ve aleyhlerinde olanın, kendilerinin de leh ve aleyhlerine olacağını bildir. Eğer hicret etmeyecek olurlarsa, durumlarının bedevî müslümanların aynısı olacağını onlara bildir. Onlara mü'minlere uygulanan Allah'ın hükümleri uygulanacak, ancak müslümanlarla birlikte cihada katılmadıkça fey' ve ganimetten pay alamayacaklardır." 2163
Hicretin devlet politikasında önemli bir yeri olmalıdır. İslâm Devleti, durumuna göre hicretle ilgili birtakım düzenlemelere girişmek zorundadır. Bu gibi istisnâî durumların maksat ve nedenleri araştırıldığında bazı zümrelerin bundan istisna edilmesi de tamamen toplumun iyilik ve hayrıyla yakından ilgilidir. Meselâ: Müzeyne, Medine'nin 35 km. uzağındaydı ve yüzlerce savaşçıya sahipti. Bunların bulundukları topraklarda bırakılması, İslâm Devlet topraklarını genişletme maksadını taşıyordu. Bunların İslâm ülkesine hicret etmeleri birçok iktisâdî zorlukların doğmasına neden olacak ve terkedilmiş verimli topraklar ve sular, yabancıları ve belki de İslâm düşmanları tarafından işgal edilecekti.2164 Bu ba2159]
İbn Mace, Keffâret
2160] eş-Şevkânî a.g.e., VIII, 27
2161] Ebû Davûd, Cihad
2162] eş-Şevkânî a.g.e., VIII, 29
2163] İbn Kesîr, Tefsîr, III, 329
2164] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 277, 278
HİCRET
- 525 -
kımdan Peygamber Efendimiz İslâm devleti sınırlarının genişlemesi ve müslümanların savaş gücünün artırılması noktasından hareket etmiş ve duruma göre hicret üzerinde durmuştur. Hicretin diğer bir amacı da; İslâm devletinin gücünü arttırmaktır. 2165
Hicretle İlgili Genel Tesbitler
Hicretle ilgili âyetlerin ışığında şu genel tesbitler yapılabilir:
1. Enfâl sûresinin 72. âyetiyle farz kılınan hicret, müşriklerin elinde bulunan Mekke'den Medine'ye hicrettir.
2. Mekke fethedilip İslâm yurdu olduktan sonra, Mekke'den Medine'ye göç anlamındaki hicret kalkmıştır. Peygamberimiz: "Fetihten sonra hicret yoktur; ancak cihad ve niyet vardır."2166 buyurarak değinilen gerçeği açıklamıştır.
3. Tarihsel anlamda hicret son bulmuş olmakla birlikte, ahlâkî anlamda hicret devam etmektedir. Çünkü müslümanlar, her zaman günah ortamından ve şeytanın egemenlik alanından İslâm'ın hâkimiyet alanına göç etmekle yükümlüdürler. Bunun için kötülük yurdundan iyilik yurduna hicret, kıyâmete kadar geçerlidir.
4. Hicret gerekli, imkânlar da yeterli iken kötülük yurdunda oturmak, hem büyük bir günah, hem de nefse zulümdür. Çünkü mâzeretsiz olarak hicreti terk edenlerin varacağı yer, cehennem olacaktır. 2167
5. Allah yolunda hicret edenler, dünyada güzel mekân ve bol imkânlara kavuşur, âhirette de en yüksek onur pâyesini ve Allah'ın rızâsını kazanırlar. 2168
6. Gerçekten âciz olup hicret etmeye güç yetiremeyenler bağışlanır, hicrete teşebbüs edip de yolda ölenler ise, Allah tarafından ödüllendirilir. 2169
7. Hicret, insanın dindeki samimiyetinin ve sadâkatinin göstergesidir.2170 Bunun için, iman ile inkâr arasında bocalayıp şeytanın egemenlik alanını terk edememiş olanlar, Kur'an tarafından iman dostluğuna ehil görülmemişlerdir. 2171
8. Hicret, bir takvim başı olmaktan öte, bir inanç ve dâvâ göçüdür. İslâm'ın kendine özgü dünyasına ulaşmak için atılmış kararlı bir adımdır. Diğer bir ifadeyle hicret, insanın Allah'a götüren yolu, iman bilinciyle kat etmesidir. 2172
9. Hicret, hedefine ulaşan onurlu hareketin en önemli adımı ve atılımıdır. İslâm'ı yaşamak ve yaşatmak için dâhildeki bütün çarelere başvurduktan sonra mücâdeleyi dışarıda devam ettirmek amacıyla oturulan yeri terk etmektir. O, İslâm'ı boğmaya azmetmiş zulüm ve baskıya rağmen dini aslî şekliyle yaşama gayretidir. 2173
2165] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 416-417
2166] Buhârî, Cihad ve's-Siyer 2; Müslim, İmâre 85-86; Ebû Dâvud, Cihad 2, hadis no: 2480; Tirmizî, Siyer 32, 33 hds no: 1638; Nesâî, Bey'at 15, hds no: 4153, Cihad 9, hds 2773; Dârimî, Siyer 49, hds 2515, Siyer 69
2167] Bk. 4/Nisâ, 97
2168] Bk.. 4/Nisâ, 100; 22/Hacc, 58; 9/Tevbe, 20, 100 vd.
2169] Bk. 4/Nisâ, 98-100
2170] bk. 8/Enfâl, 74
2171] Bk. 4/Nisâ, 89; 33/Ahzâb, 50; 60/Mümtehıne, 10 vd
2172] Bk. 29/Ankebût, 26
2173] Bk.16/Nahl, 110
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
10. "Muhâcirler" kavramı, Peygamber’in (s.a.s.) teklifi üzerine, özgürlük içinde ve İslâm'ın gereklerine uygun biçimde yaşayabilmek için Medine'ye hicret etmiş olan Mekke'li müslümanları; "Ensâr" kavramı ise, zulmün ve kötülüğün egemen olduğu yerden göçenlere yardım edip dine ve müslümanlara sahip çıkan Medine'li mü'minleri ifade eder. Ancak Kur'an ve Sünnet, bu kavramlara tarihî çağrışımlarını aşan daha genel ve kuşatıcı bir anlam yüklemiştir. Nitekim Peygamberimiz, gerçek muhâciri; "Allah'ın yasakladığı şeyleri terk eden kimse" 2174 diye tanımlamıştır.
Kur'an'ın iniş itibarıyla h-c-r kökünün ilk geçtiği âyetlerden, insanın Allah tarafından fikren, kalben ve fiilen hicrete hazırlandığı anlaşılmaktadır. Nitekim Yüce Allah, Elçisine ve onun şahsında bütün insanlara şöyle buyurmaktadır: "Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzelce ayrıl."2175 Bu ilâhî sözdeki "hecr-i cemîl" terkibi, "insanın kalben ve fikren kötülerden, kötülüklerden uzak durması, iyi ahlâkla donanıp kötülüklere karşı güzel ve etkili bir muhâlefet ortaya koyması" anlamına gelmektedir.2176 Görüldüğü gibi kutlu yolculuğun ilk adımını, Kur'an'ın dinamizminden güç alabilen iman sahipleri atabilmektedir. Bunun ilk ve en güzel örneğini ise, Peygamber’in (s.a.s.) kendisi ve onu izleyen sahâbe nesli ortaya koymuştur.
Hicret, zulüm sistemlerinin her türlü baskısına rağmen inancına şirk karıştırmayan tevhid mensuplarının şanlı eylemidir. Kur'an, insanın bilinç ve ruh dünyasına sunduğu hicret kavramıyla, şirke bağlı değerlerin ve sistemlerin çağlar süren saltanatını yıkmış, onun yerine yeni bir adâlet anlayışı ve kardeşlik idealini getirmiştir. Kur'an, İslâm'ın sunduğu kardeşlik idealini gerçekleştirmek için çalışanları, gerçek mü'min tanımının içine yerleştirir ve onlar için tam bir bağışlanma ve bol bir rızık olduğu müjdesini verir. 2177
Vatan Anlayışı ve “Ya Sev, Ya Terket!” Dayatması
Irkçıların bir sloganı var: “Ya sev, ya terket!” diye. Ya her şeyiyle, düzeni, fesadı, ahlâksızlığı, zulmü, müslümanların başörtüsüne bile çoğu alanda izin vermeyen anlayışıyla seveceksiniz, ya da defolup gideceksiniz... Bu tehdit dolu mesaj, ne olduğu tartışılan “vatan” kavramını, toprak ve ülkeyi; içinde yaşayan insandan, hem de kendi vatandaşından daha üstün görmenin (putlaştırmanın) uzantısı bir dayatma değil de nedir? “Ya sev, ya terket!” Bu sloganla Hz. Peygamber’in, içinde Allah’ın evi, en mukaddes yer bulunan Kâbe’nin bulunduğu, kendi ülkesi Mekke’den hicretini, hatta on yıl sonra Mekke’yi fethettikten sonra bile, tekrar eski vatanını değil de Medine’yi tercihini nasıl izah edeceğiz? Mekke’de doğan veya doyan bir kimse, Mekke’de inandığı gibi yaşatmayan yöneticileri ve onların düzeninin hâkim olduğu ülkeyi ne kadar sevebilir? Artık o, mü’min vasfını kazanır kazanmaz, Medine’nin doğal vatandaşı, gönülden Medine’li değil midir? Dârulhap veya dârulküfürde doğan kimsenin gerçek vatanı, dârulislâm değil midir?
“Ya sev, ya terket!” Öyle mi? Ne tümüyle ve her şeyden çok seveceğim, ne de
2174] Buhâri, Tecrid Terc. I/29
2175] 73/Müzzemmil, 10
2176] Bk. Zemahşerî, Keşşâf, IV/177
2177] Bk. 8/Enfâl, 74; Fahrettin Yıldız, Kur'an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, s. 221-223
HİCRET
- 527 -
kolay kolay terk edeceğim! Kim, kime neyi zorla sevdirmeye kalkıyor; kim kimi, hangi hakla nereden ve niçin kovuyor? Mekke’den Rasûlullah’ı ve mü’minleri kimler kovuyordu? Bu tür sloganı kimler söylüyordu dersiniz? Şimdi üzerinde yaşanılan ülke, Mekke’ye/Dârulharbe benzemiyor da Medine’ye mi benziyor yoksa? Bu ölçüler içinde bu slogan doğaldır, ama tek şartla; bunu inancını yaşamak isteyen müslümanlara karşı söyleyenlerin, tarih boyu peygamberlere ve mü’minlere hangi inançtaki insanların bu sözü söylediğini değerlendirmeleri gerekiyor: “Kavminden ileri gelen müstekbirler/büyüklük taslayanlar dediler ki: ‘Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız; yahut dinimize döneceksiniz.’ (Şuayb) Dedi ki: ‘İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz)? Allah bizi ondan (kâfirlikten) kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah’a karşı iftirâ etmiş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hali müstesnâ geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adâletle hükmet (kimin haklı, kimin haksız olduğunu adâletle açığa çıkar). Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 2178
Onlar bilmiyorlar ki, insan bir yeri sadece sevmediği için terk etmez. Seven insanlar da sevdiklerini isbat etmek için, ya da daha büyük sevgi (Allah sevgisi) için sevdiklerini terk etmek zorunda kalabilirler. Hele bir toprak sevgisi, Allah sevgisi ile çatışıyor ve birinden birini tercih etmek gerekiyorsa... Yoksa, şehidlik kavramını bile anlayamayız; öyle ya şehâdet, vatanı terk etmek değil midir? O zaman Allah’a tercih olunan bu sevgi bir puta dönüşür. Seven sevdiği için fedâkârlığı, o uğurda gerekli mücâdeleyi göze alandır. Sevdiğinin (vatanın) üzerine çöreklenen ve oradaki İslâm dışı da olsa yönetimi, zulmü de onaylayıp seven, Allah için sevgi beslenilmemesi gereken hususlara da gönlünü açan kimse, sevdiğini iddiâ ettiğini ya öldürmek için delicesine seviyor, ya da orayı putlaştırıyor demektir. Bir mü’min, sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine de Allah için buğz eder. “Vatan sevgisi imandandır” diye meşhur olan söz, kesinlikle sahih hadis metinlerinde yoktur. Ama insanın doğup büyüdüğü yeri belirli ölçüler içinde sevmesi, fıtrî/doğal bir özelliktir. Fakat sevgide ölçülü, âdil olmak ve Allah’a isyan edenlere ve O’nun yasakladıkları şeylere muhabbet duymamak şartıyla. “Vatan sevgisi”, cennet sevgisi demektir. Müslümanın esas vatanı, ana vatanı, baba ocağı orasıdır. Babamız Âdem ve anamız Havvâ, ilk olarak orayı vatan edinmişlerdi ve esas gideceğimiz yer, hazırlandığımız ve yatırımlarımızı yaptığımız mekân orasıdır. Dünyanın hiçbir yeri bizim gerçek vatanımız olamaz, burada misafiriz, yolcuyuz. Kaldı ki hiçbirimiz doğacağımız yeri kendimiz seçmedik. Her insan için doğduğu yer kutsal sayılınca, her insana göre kutsal olan da değişecek, aralarındaki üstünlük de göreceli olacaktır. Ölçü, insanın kendisi olursa, İlâhî ölçüleri kendi sübjektif ölçülerine göre tahrif eder.
Bir insan, belli bir yerde değil; tüm yeryüzünde halife olması için yaratılmıştır. İslâm'ı, bulunduğu yerde yaşayıp oraya hâkim kılmak için çalıştığı gibi, dünyanın ulaşabildiği her tarafına da götürme zorunluluğu vardır. Bir insan, doğacağı yeri seçme hakkına sahip olmadığından, tercihinde olmayan bir konudan dolayı ne ayıplanır, ne de şereflenir. Allah, bizi bu topraklarda değil de; çok farklı hatta sevmediğimiz bir yerde dünyaya getirebilirdi; Diğer insanların oralarda dünyaya gelmesi gibi. O zaman o yaratıldığımız yerin mi, yoksa şimdi yaşadığımız yerin mi
2178] 7/A’râf, 88-89
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kutsal olması gerekecekti? Müslüman için tüm arz Allah'ın mülküdür. Hepsi aynı değerdedir. Bir yerin fazileti, orada inanılıp uygulanan inançla ilgili olmalıdır. Toprak, üstünde yaşayan insanların inançlarıyla bütün olarak değerlendirilmelidir. İnsanın ırkına, doğduğu yere göre bir toprak parçasına kutsallık atfetmesi, Allah için değil de; o toprak parçası için ölümü göze alabilecek hale gelmesi, vatanın -üzerinde hangi hükümlerin uygulandığına bakılmadan- yüceltilmesi bu açıdan değerlendirilmelidir. Vatan kelimesi Kur'an'da geçmez. İslâmî açıdan yurt veya vatan "dâr" kelimesiyle ifade edilir. İslâm toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için klasik ve meşhur değerlendirmeye göre "dârulislâm", müslümanların idâre ve hâkimiyetleri altında olmayan yerler ise "dârulharp" kabul edilir. Eğer bir kimse, yaşadığı ülkede dinî inanç, dinini koruma ve dinini yaşama hürriyetini kaybetmişse, gücü yetiyorsa cihad ederek bu temel haklarını yerli veya yabancı işgalcilerden geri alması veya gücü yetmiyorsa, bunları koruyup dinini yaşayabileceği yere hicret etmesi gerekir. Cihad ve Hicret'in Kur'an'da ve Sünnette çok büyük önemi vardır.
Ayrıca, içinde Kâbe'nin bulunmasından dolayı müslüman açısından dünyanın en kutsal yeri sayılmaya müsâit olan bir vatanda, Hak Dinin yaşanamadığı için oradan hicret eden Rasûlüllah ve ashâbının, aynı zamanda gerçek vatanları olan Mekke'deki yönetime karşı inanç savaşı yaptıkları unutulmamalıdır. Şu âyet; vatan, cihad ve hicret kavramları açısından değerlendirilmelidir: “Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: 'Dünyada ne işte idiniz?' derler. Bunlar; 'biz yeryüzünde güçsüz bırakılmış çaresiz kimseler idik' diye cevap verirler. Melekler: 'Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!' derler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir."2179 Medine için, oradaki hurmaları için savaşan kimsenin mücâdelesinin Allah için olmadığı, ancak Allah yolunda savaşanların cennetle müjdelenen şehitler olabileceğini Rasülullah'ın hadislerinden öğreniyoruz.
Hicret Edenler (Muhâcirler) ve Ecirleri
Allah (c.c.) için yapılan her hareket, tavır ve söz'ün karşılıksız kalması mümkün değildir. Allah için bulunduğu yeri, bin bir zorluk altında terk eden ve bununla İslâm'ı daha iyi yaşamayı, Allah'a daha mükemmel bir şekilde kullukta bulunmayı amaçlayan bir kimsenin eli boş döndürülmesi düşünülemez. Allah (c.c.) Kur'ân-ı Kerîm'de, hicret edenlere müjdeler vermektedir: "Muhakkak iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler, işte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler."2180; "Muhâcir ve ensardan daha önce iman etmiş olanlarla (sonradan) onlara ihsan ile uyanlardan Allah râzı olmuştur. Ve onlar da Allah (ın kendilerine verdiği nimet ve sevap)dan râzı olmuşlardır. Onlar o cennetlerde ebedî kalıcıdırlar."2181; "(Kendilerine) Zulmettikten sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada iyi bir şekilde yerleştireceğiz elbette, âhiretteki ecir(leri) ise daha büyüktür. Keşke ölmüş olsalardı." 2182
Peygamberimiz, ensâra yaptığı bir konuşmada; “Eğer hicret şerefi olmasaydı, ben muhakkak ensârdan bir fert olmak isterdim.”2183 diyerek muhâcirliğin şerefinin yerini hiçbir şeyin tutamayacağını belirtmiştir. Bütün müslümanlar da hicrete
2179] 4/Nisâ, 97
2180] 2/Bakara, 219; 9/Tevbe, 20
2181] 9/Tevbe, 100
2182] 16/Nahl, 41
2183] Ahmed bin Hanbel, II/315; Müslim, Zekât 139
HİCRET
- 529 -
ve muhâcirlere ayrı bir değer atfetmişlerdir. Sahâbeyi tabakalara ayıran İslâm âlimleri, ilk sırayı daima muhâcirlere vermişlerdir.
Amr bin el-Âs (r.a.), Rasûlullah'a kendisinin günahlarının affedilmesi şartıyla bey'at edeceğini söyleyince, Rasûlullah'tan şu cevabı aldığını anlatmıştı: "Sen İslâm'ın kendisinden (yani kişi müslüman olmadan) önce işlemiş günahları yok ettiğini bilmiyor muydun? Hicretin ve haccın da aynı şekilde (bunlar yapılmadan önce) işlenmiş günahları silip süpürdüğünü bilmiyor muydun?"
Allah, bütün yeryüzünün ve tüm kâinatın biricik ve mutlak sahibidir. Bütün varlık âlemini insan için yaratan ve onları insanın emrine veren Allah'tır. İnsan ise; kendisine kulluk etmek, İslâm düzenini gerekleriyle birlikte, noksansız olarak yaşamak için yaratılmıştır. Bundan yüz çevirenleri cezalandıracak, sudan bahanelerle ibâdetten geri kalanların mazeretlerini kabul etmeyecektir. Ve bu mazeretler onları kendi nefislerine zulüm etmiş olmaktan" kurtaramayacaktır. Bu konuda Allah Teâlâ kullarına şöyle seslenmektedir: "Ey iman etmiş kullarım, muhakkak, Benim mülküm olan yeryüzü (çok) geniştir. O halde (şuna buna değil de) yalnız Bana ibâdet edin.”2184 Bu âyetin, İslâm'ı açıkça yaşayamayan Mekkeli, güçsüz bir kısım müslüman hakkında nazil olduğu bildirilmektedir. Bu âyet, Allah'ın inanan kullarına, dinlerini açığa vurup yaşayamadıkları bir yerden, onu kolayca yaşayabilecekleri başka bir yere hicret etmeleri için bir emirdir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Memleketler, Allah'ın memleketleridir. Kullar da Allah'ın kullarıdır. Nerede hayır bulursan orada yerleş."2185 Bütün insanlar Allah'ın kuludur ve yeryüzü de Allah'ındır, bütün genişliğiyle yalnız onundur. Arz bütün insanları içine alacak kadar geniştir. O halde insan bulunduğu yerde dininî, bütünüyle Allah'ın emirlerini yaşayamıyor, bu konuda zorluklarla karşı karşıya bırakılıyor, Allah'tan başka her şeye ve herkese kul olması için zorlanıyor ve bu telkin yapılıyorsa orası müslümanın yaşayabileceği yer değildir. Yaşayabileceği yeri aramalı ve bulmalıdır. "Bütün yeryüzü Allah'ın olduktan sonra, onun Allah indinde en çok sevileni kullarının yalnız kendisine ibâdet ettikleri yerdir."
İslâm'da hiç bir şey putlaştırılamaz, isterse, bu içinde doğup büyüdüğümüz, yakınlarımızın malımızın, ticaretimizin, acı tatlı her türlü hatıralarımızın ve daha nice güzel şeylerimizin bulunduğu yer olsun. Müslüman nerede inancını yaşayabiliyorsa, vatanı orasıdır. "Kişinin bulunduğu memlekette yalnız Allah'a ibâdet etmek kolay olmaz; dinini açığa vurmakta zorluklarla karşılaşır, daralırsa, orada bağlanıp kalmamalı, ibâdetlerini serbest yapabileceği yere gitmelidir. Hicret edip o darlıktan genişliğe çıkmak için ne gerekiyorsa yapmak ve Allah'a kulluk etmek mü'minin prensibi olmalıdır." 2186
Bir yerden başka bir yere göç etmek anlamındaki "hicret" kelimesinin ism-i faili olan muhâcir kelimesinin çoğulu muhâcirûn'dur. Istılahta İslâm devletini kurup tebliğin yeni bir veche kazanmasını sağlamak için Rasûlullah (s.a.s.) ile Mekke'den Medine'ye göç eden sahâbiler topluluğuna "muhâcirûn" denilmektedir.
Mekkeli müşrikler, Rasûlullah’ın (s.a.s.) dâvetini etkisiz bırakmak, insanları
2184] 29/Ankebût, 56
2185] İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'âni'l Azim, II,14
2186] Elmalılı, Hak Dinî Kur'ân Dili, V/3790; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 418
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ona tabi olmaktan yüz çevirmek için çeşitli yollar denediler. Fakat onların, İslâm'ın sesini boğmak için gösterdikleri yoğun çabalara rağmen müslümanların sayısı gün geçtikçe süratle artıyordu. Bu durum, müşriklerin iman edenlere karşı hırçınlaşarak sert tutum takınmalarına sebep oluyordu. Müşriklerin işkenceleri her geçen gün sistematik bir artış gösteriyordu. Mekke'de hayat müslümanlar için tahammül edilmez bir haI almıştı. Hangi kabileden olursa olsun müslüman olan herkes müşriklerin saldırısına uğruyordu.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), artık bunalan müslümanlara bir ferahlık olsun diye Mekke'den ayrılmalarını söyledi. Ashâb; "Nereye gidebiliriz ki, ya Rasûlullah?" diyerek, çaresizliklerini bildirdiler. Çünkü onlar, kendilerinin emniyette olabilecekleri bir yer bilmiyorlardı. Rasûlullah onlara, Habeşistan'ı, işaret ederek; "İşte oraya gidin" dedi. 2187
Ancak Habeşistan'a hicret, mevcut problemin çözümünü sağlamıyordu. Bu, müslümanlar için belirli bir süreye kadar ferahlık sağlamak gayesine yönelikti. Habeşistan'daki muhâcirler, burada hüküm sürmekte olan Necaşî'den iyi bir kabul görmüşlerdi. Tarihi istılahta "muhâcir" terimi, Hicretin sekizinci yılında Mekke'nin fethine kadar Medine'ye göç eden müslümanlar için kullanılmakta ise de; Habeşistan'a hicret edenleri, Rasûlullah’ın (s.a.s.); "Sizin için iki defa hicret vardır. Bunlardan biri Habeşistan'a, diğeri de Medine ye olan hicretinizdir" 2188 hadisi çerçevesinde, "Muhâcirler" olarak nitelemek yanlış değildir. Zaten Habeşistan'a hicret edenlerin tamamı, Medine'ye hicret emredildikten sonra buraya göç ederek ikinci defa hicret etmişlerdi. Habeşistan muhâcirlerinin sayısı yüz otuz kişi kadardır. 2189
Muhâcirler mallarını, yakınlarını, yaşadıkları toprakları, Allah için terk ederken, gittikleri yabancı ülkede yabancılıklarından dolayı çektikleri zorluklar, mahrumiyetler yanında, müşriklerin onları yok etmek için gösterdiği faaliyetler de son bulmuyordu. Nitekim müşrikler, Habeşistan'a giden muhâcirleri Mekke'den çıktıktan sonra Kızıldeniz sahillerine kadar izlemişler; ancak, gemilerle denize açıldıklarından dolayı onlara yetişememişlerdi. Onları geri getirmek, en azından oradaki rahatlarını yok etmek için müşrikler, Necaşî nezdinde diplomatik faaliyetlere giriştiler. Fakat onların bütün çabaları boşa gitti.
Necaşî'yi ikna edip, müslümanları onun ülkesinden çıkartmaya muvaffak olamamaları, Mekkeli müşrikleri öfkeden kudurtmuştu. Bundan dolayıdır ki, Mekke'de kalan müslümanlar ve Rasûlullah'ın ailesi olan Haşimoğullarının boykot edilmesi kararını vererek, baskılarını en uç noktaya götürdüler. Artık Mekke'de inananların hiç bir şeyi güvencede değildi. Daha sonra Rasûlullah’ı (s.a.s.) her durumda müdâfa eden amcası Ebû Tâlib vefat edince Haşimoğullarının başına geçen Ebu Leheb, Rasûlullah’ı (s.a.s.) toplum dışı ilan ederek Mekke'de yaşamasını büsbütün güçleştirmişti.
Gelişen bu olaylar Rasûlullah’ı (s.a.s.), dâvetini insanlara daha rahat ulaştırabileceği bir sığınak aramaya yöneltti. Rasûlullah ilk önce Taif'e gitmiş ancak, olumlu bir sonuç alamamıştı. Bu maksatla o, bu sefer Câhilî geleneklere
2187] Ibn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kubrâ, Beyrut, t.y., I, 203
2188] Buhârî, İ'tisam, 16
2189] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1981, I, 119
HİCRET
- 531 -
göre haccetmek için Mekke'ye gelen yabancılara İslâm'ı tebliğ ediyor ve onlardan kendisine sahip çıkmalarını istiyordu. Ancak herkes tarafından reddedilen Rasûlullah’ı (s.a.s.) sonunda Akabe mevkiinde on altıncı heyet olarak başvurduğu altı kişilik grup dinlemiş ve davetini kabul ederek iman etmişlerdi. Bunlar, Medine'de sürekli savaş halinde olan iki düşman kabileden biri, olan Hazrec'e mensuptular. Bu kişiler Medine'ye döndüklerinde hemen İslâmî tebliğe başlamışlar ve kısa zamanda çok kişinin ihtida etmesini sağlamışlardı. Daha sonra yapılan Akabe bey'atlarının peşinden Rasûlullah'a Medine'ye gitmesi emredildi.2190 Rasûlullah (s.a.s.) ilk önce, Mekke'de bulunan bütün müslümanlara Medine'ye gitmeleri için izin verdi. Müslümanlar, küçük kafileler halinde Mekke'den yola çıkmaya başladılar. Kısa zamanda, Mekke'de, yakınları tarafından hapsedilenlerden Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali'den başka kimse kalmamıştı.
Hicret eden bu muhâcirler, yanlarında götürebildikleri dışında menkul, gayri menkul bütün mal varlıklarını terk edip gidiyorlardı. Müşrikler, Muhâcirlerin terk ettikleri bu mallara hemen el koydular. Müslümanların mal kaybı gerçekten çok büyüktü. Ancak onların gözü ne mal görüyordu, ne de dünyaya ait herhangi bir çıkarın peşinde idiler. Onlar, Allah yolunda her şeylerini feda etmeye hazırdılar ve kendilerinden istendiğinden de bunu yerine getirmek için bir an bile tereddüt göstermiyorlardı.
Ashabdan Suheyb er-Rûmî, Mekke'ye dışardan gelip yerleşmiş bir kimse idi. Hicret için yola çıktığında, Mekkeli müşrikler onu engellemiş ve ona şöyle demişlerdi: "Sen bizim aramıza bir dilenci gibi geldin, bizim mallarımızla zengin oldun. Şimdi bu mallarla çıkıp gideceksin öylemi! Bu asla olmaz." Suheyb onlara; "Bütün mallarımı size bıraksam da mı izin vermezsiniz?" dediğinde onlar, buna ses çıkarmamışlardı. Daha sonra nâzil olan; "İşte o topluluk içinden çıkan biri ki Allah'ın rızasını kazanmak üzere kendi kendisini satın almıştır..." 2191 mealindeki âyetin bahsettiği kişinin o olduğu söylenmektedir.
İslâm'la ilk müşerref olan; onu Medine'ye taşıyıp, burayı bir karargâh yaparak, yeryüzüne İslâm’ı hâkim kılmakla görevlendirilen muhâcirler topluluğu bu niteliklere sahip insanlardan oluşmuştu. Rasûlullah’ın (s.a.s.), Ebû Bekir’le (r.a.) birlikte, tehlikeli bir yolculuktan sonra Medine'ye ulaşmasıyla İslâm tebliğinde yeni bir dönem başladı.
Rasûlullah (s.a.s.), Medine'ye gelişinden hemen sonra, toplumun teşkilatlandırılması işine girişti. Bunun yanında, her şeylerini terk edip buraya gelen Muhâcirler gerçekten büyük sıkıntı ve yokluklar içerisinde idiler. Gerçi Ensar, kendilerine iltica eden bu insanların bir eksiklik çekmemeleri için ellerinden gelini yapıyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.), Muhâcirlerin hayatlarını kolaylaştırmak ve Medine halkı ile tam bir kaynaşma sağlayarak, bütünleştirmek için hicretin ilk yılında, her bir muhâciri bir ensara kardeş yaptı. Kaynaklarda "muâhât" olarak zikredilen bu olaydan sonra Ensar, sahib oldukları şeylerin yarısını kardeşi ilan edilen muhâcir'e veriyordu. Ve her biri birbirinin gerçek vârisi idi. Bu durum Bedir savaşından
2190] Buhârî, Menâkıbul-Ensâr, 45
2191] 2/Bakara, 207
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra sona ermiştir.2192 Ensar, bunu yaparken o kadar içten yapıyordu ki, Allah Teâlâ onların bu eşsiz fedakârlıklarını Kur'ân-ı Kerimde; "Daha önceden Medine yi yurt edinip imanı kalplerine yerleştiren, hicret edip kendilerine gelen mü'minleri severler. Onlara verilenler karşısında içlerinden hiç bir çekememezlik duymazlar. İhtiyaç içinde olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Nefsinin cimriliğinden korunmuş kimseler. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir" 2193 âyetiyle övmektedir.
Ancak, kendilerine kucak açan ve her şeylerini paylaşmaya gönülden rıza gösteren bu fedakâr insanlara yük olmak, Muhâcirlere ağır geliyordu. Bunun içindir ki, bunlardan bazıları kendilerine karşılıksız verilen şeyleri almamışlar, diğerleri de kardeşleriyle birlikte çalışmışlar ve kazançlarını kendilerine yapılan iyilikleri karşılama düşüncesiyle kardeşleri olan Ensara iade etmek istemişlerdir.
Muhâcirlerden bir kısmı ticaretle uğraşmayı tercih etmiştir. Abdurrahman İbn Avf (r.a) bunlardan biridir. Kendisine kardeş ilan edilen Sa'd b. Rabî, Abdurrahman'a şöyle demişti: "İşte mallarım, onların yarısını sana veriyorum. İki eşim var, birini seç, hemen boşayayım. Sen onu nikâhla". Abdurrahman İbn Avf ona şöyle karşılık vermişti: "Allah mallarını bereketli kılsın. Aile halkına da afiyet versin. Sen bana, Medine pazarını tanıt benim için yeterlidir" "İbn Avf, ticarete başlayarak kısa zamanda zengin olmuştu" 2194.
Dimyâtî'nin tertip etmiş olduğu Muhâcirûn listesine göre, Mekke'den Rasûlullah ile birlikte Medine'ye hicret edenlerin sayısı, iki yüz yirmi altıdır. 2195
Vahiy ile ilk muhatap olup, her türlü zorluğu göze alarak ona iman eden ve bu yüzden akıl almaz işkencelere maruz kalan ve sonra da yurtlarından çıkarılan Muhâcirler, Allah tarafından layık oldukları şekilde övülmüşlerdir. Zira onlar, hiç bir dünyevî maksadları olmadığı halde, sırf Allah Teâlâ'ya serbestçe ibâdet edebilmek için her şeylerini terketmişlerdi. Bu, Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile alâkalı olarak zikredilen bir olayda, bütün çıplaklığı ile görülmektedir. Hz. Ebu Bekir (r.a), Habeşistan'a gitmek için yola çıktığı zaman, Berkul-Ğımâd denilen yerde bölgenin ileri gelenlerinden biri olan İbn ed-Dağine ile karşılaşmıştı. O, Ebu Bekir'i görünce hayretle; "Böyle nereye gidiyorsun ya Ebu Bekir" diye sormuştu. Ebu Bekir; "Kavmim (sırf Allah'tan başka ilâh yoktur dediğim ve O'na ibâdet ettiğim için) beni yurdumdan çıkardı" demişti. 2196
Allah Teâlâ, kendisi için hicret eden Muhâcirlerin, günahları dahi olsa onların bağışlanacağını ve sorgulanmayacaklarını bildirmektedir: "Hicret edenler memleketlerinden çıkanlar, benim yolumda eziyete uğrayanlar, öldürülenler ve ölenlerin günahlarını mutlaka örteceğim" 2197; "Ey Muhammed! Şüphesiz ki Rabbin mihnete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra cihad eden ve işkencelere sabredenleri affeder." 2198
Diğer bir âyet-i kerîmede onlar hakkında; "Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülenleri veya ölenleri elbette Allah güzel bir rızıkla rızıklandırır. Şüphesiz rızık
2192] Buhârî, Ferâiz, 16; İbn Sa'd, a.g.e., I, 238
2193] 59/Haşr, 9
2194] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr, 3
2195] Albert Dietrich, Abdulmün'im b. Hallâf ed-Dimyatî'nin bir muhacirun listesi, çev. F. Işıltan, İ.Ü.Ed. Fak. Şarkiyât mecmuası, İstanbul 1959, III, 133-155
2196] Buhârî, Menakıbu'l-Ensâr, 45
2197] 3/Âl-i İmran, 145
2198] 16/Nahl, 110
HİCRET
- 533 -
verenlerin en hayırlısı sadece Allah'tır." 2199
Allah Teâlâ, bütün mal varlıklarını terk edip, büyük bir fedakârlıkla Rasûlüne uyan muhâcirler için, ganimetlerden fazla bir pay ayırdığı gibi onların, gerçek anlamda davalarında samimi kimseler olduklarını bildirmektedir; "Bu ganimet mallarında, bilhassa yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış, Allah'ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah ve Rasûlüne yardım eden fakir Muhâcirlerin hakkı vardır. İşte samimi olanlar onlardır." 2200
Ayrıca, zulme uğrayıp, sırf Allah rızası için yurtlarını terk eden Muhâcirler, âhirette çok büyük mükâfatlarla mükâfatlandırılacakları gibi, aynı zamanda bu dünya hayatında da yaptıkları fedakârlıkların karşılığını fazlasıyla göreceklerdir: "Zulme uğradıktan sonra, Allah'ın rızası için hicret eden mü'minleri, dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Âhiretin mükâfatı ise daha büyüktür. Bir bilseler..."2201 Bazı âyetlerde Muhâcirlerin, iyilikleri ve imanları övülürken, Ensar ve Allah yolunda cihad edenler de onlarla birlikte zikredilmektedir: "İman edenler, hicret edenler, muhâcirleri barındırıp yardımda bulunanlar, işte onlar gerçek mü'minlerdir." 2202
Hicret eden Muhâcirler ve onları barındıran Ensar topluluğundan bahseden âyetlerde genellikle, Mekke'nin fethine kadar Medine'ye hicret etmiş müslümanlar ve onlara hiç bir fedakârlıktan kaçınmadan yardım eden Medineliler söz konusu edilmektedir. Ancak, bu kavramların işaret ettiği gruplar kıyamete kadar var olacaktır. Çünkü cihad, yeryüzünde kâfirler var oldukça sürecek, zulüm var oldukça da, dinlerini yaşamak ve kendilerine bir üs edinmek için yurtlarını, her şeylerini bırakarak terk eden muhâcirler her zaman mevcut olacaktır. Dolayısıyla, ilk Muhâcirlerle kıyas yapmak mümkün olmamakla birlikte, sırf; "Allah'tan başka Rab yoktur" dediği için yurdundan çıkarılanlar da bu âyetlerde övülen muhâcirler topluluğundandırlar.
Hicret, muhâcirler için bir kaçış değildir. Hicret yurdu, muhâcirlerin diğer kardeşleriyle birlikte toparlanıp, planlı bir şekilde, kâfirler tarafından çıkartıldıkları toprakları tekrar Allah'ın dininin hâkim olduğu topraklarlara çevirmek için üslendiği bir kârargahtır. Bu, ilk Muhâcirler için böyle olduğu gibi, bugün ve gelecekte de böyle olacaktır. 2203
Muhâcirlere Mâlî Ödeme Yükümlülüğü: Kur'an, hicret edenleri koruma ve destekleme yükümlülüğü getirir. Onlara kucak açıp yardım ve destek sağlayanlar ensâr adını alır. Muhâcirlerle ve onlara kucak açıp yardım edenler, yani ensâr birbirinin dostu, müttefikidir, birbirlerine destek olurlar. Bunlar gerçek mü'min kimselerdir; bol mağfiret ve cömertçe rızık onlar içindir.2204 Her devirdeki hicret edenlere yardım eden her çağdaki ensârın psikolojik durumu ve imanî fedâkârlığı övgüyle Kur'an'da zikredilir 2205. Cimrilik, açgözlülük ve ihtiras, hem bu dünyada ve hem de âhirette mutluluğu elde etmenin önündeki en önemli engellerdir. Ensâr, işte bu engelleri aşabilen kişilerdir.
2199] 22/Hacc, 58
2200] 59/Haşr, 8
2201] 16/Nahl, 41
2202] 8/Enfâl, 74
2203] Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 237-239
2204] 8/Enfâl, 74
2205] 59/Haşr, 9
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İman ettiği halde hicret etmeyenleri, göç edecekleri vakte kadar koruma yükümlüğü yoktur. Ancak, dinî inanç ve tercihlerinden ötürü zulüm ve baskı altında olurlar ve bundan kurtulmak için yardım isterlerse, ittifak ya da içişlerine karışmazlık antlaşması yapılmış olanlar dışındakilere karşı, onlara yardım eli uzatılır. Antlaşma bulunan topluluklara karşı, İslâm devletinin ya da cemaatinin, gayrimüslim yönetimlerin müslüman uyrukları lehinde silahlı yahut kuvvete başvurarak müdâhalesi, mevcut antlaşmanın öngördüğü yükümlülükleri ihlâli olacağından, kuvvete dayalı bir çözüme izin yoktur. Bu tür sorunların çözümü, ya iki taraf arasında yapılabilecek antlaşmalarla, ya da baskı altındaki müslümanların İslâm diyarına hicret etmesi yoluyla sağlanabilir. 2206
Muhâcirlere, sevgi ve korumanın yanında, malî ödemeler de yapmak gerekir: "İçinizde imkân ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler; affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah, bağışlayan ve merhametli olandır."2207 Bu âyetin, kızı Hz. Âişe hakkında ortaya atılan söylentilere katıldığı için, o güne kadar destekleyip yardımda bulunduğu muhâcirlerden olan yakını Mistah'a bir daha yardımda bulunmayacağına dair yemin eden Hz. Ebû Bekir'le ilgili olduğu belirtilir. Âyetin inişi üzerine Hz. Ebû Bekir, Mistah'a yeniden ödeme yapmaya başladı, bundan asla vazgeçmeyeceğini belirtti. Ancak âyette kullanılan üslûp, mesajın zamanla ve kişiyle kayıtlı olmadığını gösterir. Bu bakımdan, âyetteki öğreti, tarihî şartları aşkındır.
Bu gönüllü ödemeler yanında, devletin de elde ettiği ganîmetlerden, muhâcir yoksullara ödeme yapma zorunluluğu vardır: "Allah'ın verdiği bu ganîmet malları; özellikle yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lutuf ve rızâ dileyen, Allah'ın dinine ve peygamberine yardım eden muhâcir fakirlerindir. İşte sâdık/doğru olanlar bunlardır." 2208
Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
“Ensâr”: Mekke'den Medine'ye hicret ettikleri zaman (M. 622) Peygamber efendimiz (s.a.s.) ve muhâcirlere kucak açıp tüm imkânlarıyla yardım eden Medineli müslümanlara denilir. Lügat itibarıyla ensâr, yardımcılar demektir. Hz. Peygamber'e sağladıkları yardım dolayısıyla kendilerine ensâru'n-nebî (Peygamber'in yardımcıları) da denilir. Medineli müslümanlar için kullanılan bu tabir, aslında onların durumunu belirten bir vasıf iken sonradan bu kavmin, bu zümrenin adı haline gelip ıstılahlaşmış, bu sebeple de kelimenin tekili olan nâsir (çok yardım eden) aynı mânâ için kullanılmamıştır. Ensârdan tek bir şahsı ifade etmek üzere ensârı; ensâra mensup kişiler için de bunun çoğulu olarak ensârivvûn tabirleri kullanılır.
Ensâr kelimesi Kur'an-ı Kerîm'de Medineli müslümanlara delâlet etmek üzere iki yerde geçmekte2209 ve kendilerinden övgüyle bahsedilmektedir: "İlk iman eden muhâcirler ve ensâr ile iyilik yaparak onlara tabi olanlardan, Allah razı oldu. Onlar da Allah'tan razı oldular. Allah, onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır.
2206] Bk. 8/Enfâl, 72
2207] 24/Nûr, 22
2208] 59/Haşr, 8; Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, s.223-224
2209] 9/Tevbe, 100, 117
HİCRET
- 535 -
Onlar, orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur." 2210
Sahih hadis mecmuâlarında "Fadâilü's-Sahâbe", "Menâkibü'l-Ensâr" gibi baslıklar altında ensâr'ın faziletine dair birçok sahih hadis toplanmıştır. Ensâr, Evs ve Hazrec olmak üzere Medineli iki kardeş kabileden oluşur. Bunlardan Hazrec kabîlesinden altı kişilik bir heyet aralarında yıllar boyunca süren ve son defasında kaybettikleri muhârebe ve düşmanlık dolayısıyla, Evs'e karşı Kureyşlilerin desteğini sağlamak maksadıyla Hz. Peygamber'in nübüvvetinin 11. senesinde Mekke'ye gelmiş, burada Peygamber Efendimizle karşılaşarak O'nun tebliğ ve irşadları neticesinde İslâm'ı kabul etmiştir. Aralarındaki düşmanlığın bu hak din sayesinde ortadan kalkıp eskisi gibi tekrar kardeş haline gelecekleri ümidi ile Medine'ye dönüşlerinde İslâm'ı Evs kabilesine de tebliğ eden Hazreçliler, kendilerine katılan Evs'lilerle birlikte nübüvvetin 12. ve 13. senelerinde Mekke'ye temsilciler gönderip Hz. Peygamber'le görüşmüşler, I. ve II. Akabe Bey'atleri'nde bulunmuşlardır. II. Akabe Bey'ati'nde, kendi memleketlerine hicret ettikleri takdirde Mekkeli müslümanlar ve Hz. Peygamber'i ve kendi canlarını, çoluk çocuklarını, mallarını korudukları gibi koruyup onlara yardım edeceklerine dair and içen Medineli müslümanlar, böylece hicrete ve İslâm tarihinde yeni bir dönemin açılmasına, İslâm Devleti'nin teşekkül etmesine vesile olmuşlardır.
Hz. Peygamber'in ve müslümanların Medine'ye hicret etmesi üzerine canlarını ve mallarını İslâm'a adayıp Mekkeli müslümanlara gönülden kucak açan ve tüm imkânlarıyla yardım eden Evs'liler ve Hazrec'liler, bu gayretlerinin karşılığı olarak ensâr veya ensâru'n-nebî ismine lâyık görüldüler. Gerçekten onların İslâm'a ve müslümanlara yardımı her türlü takdirin, hatta tahminin üstünde idi: Dinleri uğruna mal ve mülklerini, ev ve barklarını, yurtlarını terkedip Medine'ye gelen muhâcirûn'a evlerini açmışlar, rızıklarına onları da ortak etmişlerdi. Hicretin ilk senesinde Peygamber Efendimiz, muhâcirûndan bir şahsı ensârdan bir kişiyle birer birer kardeş ilân ettiği zaman ensâr, muhâcirûnu Medine'deki evlerine, bağ ve bahçelerine, işlerine ortak etmişler, kan bağının da üstünde eşsiz bir kardeşlik ve dayanışma örneği göstermişlerdi: "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zarûret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından korunabilmîş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir." 2211
Hz. Peygamber hicretten önce Mekke'de müslümanlar arasında "kardeşlik" tesis etmeye başlamış; iman birliği ve eşitlik üzerine kurulu bu kardeşlik, Medine'de muhâcirler ile ensâr arasında ilk İslâm toplumunun çekirdeğini oluşturmuştur. Akabe Bey'atlarıyla temeli atılan bu toplumun kurulmasında ensârın büyük bir rolü vardır. Mekke'den evlerini, eşyalarını bırakıp gelen muhâcirlere kucak açarak, onları iskân ettiren, yiyeceklerini paylaşan, ensardır. Medine'de I. yılda teşkil edilen ilk İslâm anayasasının 1. ve 2. maddelerinde; "Kureyşli ve Yesribli mü'minlerle bunlara tâbi olanlar, onlara, sonradan katılanlar ve onlarla birlikte cihad edenler... İşte bunlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet (toplum) teşkil ederler." ve 15. maddesinde "...Mü'minler diğer insanlardan ayrı olarak
2210] 9/Tevbe, 100
2211] 59/Haşr, 9
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birbirlerinin kardeşi durumundadırlar." Denilmiştir. 2212
Enes b. Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah onun evinde Kureyş ile Ensâr'dan doksan kişi arasında muâhât (kardeşlik) tesis etmiştir.2213 Meselâ Ebû Bekir, Hârice b. Zeyd ile; Ömer b. Hattab, Utba b. Mâlik ile; Ebû Ubeyde b. Cerrah, Sa'd b. Muâz ile ve Osman b. Affân da, Evs b. Sâbit ile kardeşlik kurmuşlardı. Dikkat edilirse kardeşlikler arasında benzerlikler bulunduğu görülür. Mizaç, his, yapı itibarıyla birbirine benzeyenler kardeş olmuşlardı. Her türlü işte bu kardeşlik geçerliydi. Kardeş olanlar birbirlerinin velileriydiler. Hattâ birçok hanımı olan ensâr, bazı hanımlarını boşayıp bekâr muhâcirlerle evlendirmek istediler. Bütün Medine hurmalıklarına muhâcirler ortak edilmişti.
Üseyd b. Hudayr'dân rivâyet olunduğuna göre, ensârdan birisi Rasûlullah'tan kendisini zekât âmili veya bir beldeye vali tayin etmesini istemiş, Rasûlullah ise şöyle buyurmuştur: "Ey ensâr cemâati, benden sonra yakında siz, (böyle dünya işlerinde) başkalarının size tercih edildiği zamana kavuşacaksınız. Bununla beraber yine siz sabrediniz. Nihâyet, (kıyâmet günü) kevser havuzunda bana mülâki olacaksınız." 2214
Allahu Teâlâ'nın; "Onlardan (muhâcirlerden) evvel (Medine 'yi yurt ve iman (evi) edinmiş olan kimseler (ensar) kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara (muhâcirlere) verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (meyl, hased, hiddet) bulmazlar Kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa işte muradlarına erenler onlardır."2215 Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında Buhârî’de Ebû Hureyre'den şu rivâyet vardır: "Rasûlullah'a açlıktan zayıf düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Rasûlullah 'Şu açı kim yemeğine ortak eder yahut konuklar?' dedi. Ensârdan birisi kalkarak o kişiyi evine götürdü. Hâlbuki evinde çocukların yiyeceğinden başka bir şeyi yoktu. Yine de aç kalmış sahâbîyi doyurdu ve karısıyla kendisi aç sabahladılar. Rasûlullah ona; 'Bu gece Allah sana güldü; karı-koca sizin güzel hareketinize hayret etti' buyurdu ve 'Ensar, kendilerinin fakr u ihtiyacı olsa bile misafir ve muhâcirleri nefislerine tercih ederler... ' âyetini okudu." 2216
Enes b. Mâlik rivâyet ediyor: "Rasûlullah; 'Ensar benim cemâatimdir, sırdaşımdır, eminlerimdir."2217 ve İbn Abbâs'tan rivâyetle; Rasûlullah şöyle buyurdu: "Ey muhâcirler, sizden her kim bir iş başına geçerse ensar'ın iyilerinin hasenâtını alsın, kötülerinin seyyiâtını affetsin."2218 Hz. Peygamber'i Medine'de misafir eden, evini, yiyeceğini, paylaşan, Ensardan Ebû Eyyub Hâlid b. Zeyd el-Ensâri’dir (r.a.) (ö. 52). Onun rivâyetinden: Rasûlullah, "Ey Ensâr topluluğu, Allahu Teâlâ sizleri temizlik konusunda övmüştür. Sizler nasıl temizlik yaparsınız?" diye sormuş; onlar da, "Biz su ile tahâretleniriz" demişler; Rasûlullah, "İşte temizlik budur. Size buna devam etmenizi tavsiye ederim '' buyurmuştur.2219 Rasûlullah'ın bahsettiği âyette Allah, "Orada temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever"2220 buyurur. Yine Ebû
2212] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 147; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I/131
2213] Tecrid-i Sarih, VI I, 73, 1035
2214] S. Buhâri, Tecrîd, X, 14-15 1526
2215] 59/Haşr, 9
2216] Tecrid, X, 16-17, Hadis No: 1527
2217] Tecrid, X, 19, 1528
2218] Tecrid, X, 20
2219] İbn Mâce, Tahâre, 28, Hâkim, Müstedrek, I, 155; Ahmed bin Hanbel, VI/6
2220] 9/Tevbe, 108
HİCRET
- 537 -
Eyyub Rasûlullah'ın "Lâ ilâhe illâllah " diyen hiçbir kimsenin cehenneme girmeyeceğini haber verdiğini söyler.
Ensâr, Evs'iyle Hazrec'iyle İslâm'a yardımda bunun da üstüne çıkarak dinleri uğruna canlarını ortaya koydular. Bedir gazvesi öncesinde düşmanla çarpışma konusunda Peygamber efendimiz (s.a.s.) ashâbıyla durum müzâkeresi yaparken ensârın hissiyatına tercüman olan Sa'd b. Muâz "Allah'a yemin olsun ki ey Allah'ın Rasûlü, bize şu denizi göstersen ve sen kendin dalsan biz de seninle beraber dalar, asla tereddüt göstermeyiz, bizden tek bir fert dahi bundan geri kalmaz..." diyordu 2221. Uhud harbinde müslümanların müşrikler tarafından arkadan vurulduğu hengâmede, Rasûlullah'ın etrafında pervane olarak O'nu korumaya çalışanların birçoğu ensârdan idi.
Ensârın Rasûlullah'a olan sevgisi ve bağlılığı o derece büyüktü ki Peygamber efendimiz Mekke'yi fethettiği zaman ensâr, Hz. Peygamberin eski yurdunda, kendi kavmi arasında kalmayı isteyebileceğini düşünerek O'ndan ayrılmanın üzüntü ve sıkıntısını kendi aralarında dile getirmişler; bundan haberdar olan Rasûl-i Ekrem, yaptığı bir konuşma ile ensârın endişelerini gidermiş, onların gönüllerine hem beraberce Medine'ye dönüş haberiyle, hem de taltifkâr sözleriyle su serpmişti. Huneyn ganimetlerinin dağıtımı sırasında Peygamber efendimizin, beytü'l-mâl hissesinden bazı Kureyş ileri gelenlerine ve diğer kabile reislerine kalplerini İslâm'a ısındırmak için bol ihsanlarda bulunurken kendilerine, ganimet hissesinden başka bir şey verilmemesi sebebiyle bazı ensâr gençleri, bu ihsanlardan kendilerine de verilmesi arzusu ile sızlanmışlarsa da, Hz. Peygamber'in yaptığı bir konuşma, işin mâhiyetini ortaya koymuş ve tüm ensâr mensuplarının gözyaşı içinde Rasûlullah'tan özür dilemelerini sağlamıştı.
Hz. Peygamber'in vefâtından sonra, İslâm'a yardımları sebebiyle Allah'ın ve Rasûlü'nün övgüsüne mazhar olmalarını ölçü alarak, ensârın büyük kabilesi Hazrec, aralarından reisleri Sa'd b. Ubâde'yi halifeliğe adây göstermişti. Ancâk müzâkereler sonundâ Hazreçliler de Hz. Ebû Bekir'in halifeliğe daha uygun olduğunu kabul ettiler ve gönül rızası ile ona bey'atta bulundular. Bu müzâkereler sırasında orada bulunan muhâcirûn şöyle demişti: "Şâyet emir (başkan) bizden olursa vezirler (bakanlar) da ensârdan olacaktır. Biz, ensâr hazır olmadıkça ve onlarla istişâre etmedikçe hiçbir karar almayacağız."2222 Gerçekten ensâr, daha sonraki dönemlerde hilâfet makamına gelmemişse de devlet kademelerinde önemli görevler almış ve devlet idaresini yönlendirme vazifesini icrâ etmiştir.
Önde gelen ensâr büyükleri arasında burada Es'âd b. Zürâre, Sa'd b. Muâz, Üseyd b. Hudayr, Sa'd b. Ubâde, Ebû Eyyub el-Ensârı, Kâ'b b. Mâlik, Enes b. Mâlik isimlerini sayabiliriz. Ensârın içinde münâfıklar da vardı. Bedir gazvesinde 86 Muhâcir, 61 Evsli, 170 Hazreçli hazır bulunmuştur.2223 Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket daha da güçlenmiş, müslümanların görevleri artmıştı. Daha sonra görüldü ki Hazrec kabilesinden Abdullah b. Ubeyy, eğer Rasûlullah gelmemiş olsaydı Medineliler tarafından seçilecekti. Bu şahıs, müslüman görünüyor fakat kalben inanmıyordu. Ona "münâfıkların reisi" deniyordu. Nihâyet hicrî 6. yılda Benû Mustâlik gazvesinde, Abdullâh b. Ubeyy'in bozgunculuğu ortaya çıktı.
2221] İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebeviyye, Kahire 1955, I-II, 615
2222] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev: Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 1178
2223] İbn Kayyım, Zadu'l-Meâd, Cihad bölümü
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu seferde bir tartışma bahanesiyle Muhâcirlerle ensâr arasında kavga çıkmıştı. İbn Ubeyy, ensârı kışkırtarak, "Bu muhâcirleri Mekke'den getirdiniz, mülkünüze ortak ettiniz, şimdi size rakip olup üzerinize egemen oluyorlar. Medine'ye varınca bunları şehirden atalım" dedi. Allah Teâlâ bunu şöyle zikreder: "Onlar öyle kimselerdir ki, 'Allah'ın Peygamber'i nezdinde bulunan kimseleri beslemeyin, tâ ki dağılıp gitsinler!' diyorlardı. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır, fakat o münâfıklar anlamazlar. Onlar, 'Eğer Medine'ye dönersek, andolsun en şerefli ve kuvvetli olan(ımız) oradan en hakir(ve zayıf) olanı muhakkak çıkaracaktır' diyorlardı. Hâlbuki şeref ve kuvvet ve de gâlibiyet Allah'ındır, Peygamberinindir, mü'minlerindir, fakat münâfıklar (bunu) bilmezler."2224 Abdullah b. Ubeyy, "Rasûlullah'a bir secde etmediğimiz kaldı" diye büyüklenerek özür dilemedi. Bir süre sonra hastalanıp öldü. Buhâri ile Müslim'de, Câbir'in rivâyetinde, bir sefer sırasında iki kişinin kavgaya tutuştuklarını, ikisinin de muhâcir ve ensarı yardıma çağırdıklarını, ırkçılık (kabilecilik) yaptıklarını gören Rasûlullah'ın; "Nedir bu câhiliyet dâvâsı? Vazgeçin!” dediği nakledilir. Hz. Ömer'in, İbn Ubeyy'in hemen boynunu vurmak istemesine de Rasûlullah, "Peygamber ashâbını öldürtüyor dedirtmem" diye engellediği kaynaklarda kaydedilir.
En son vefat eden sahâbe Ensârdan Enes bin Mâlik’tir (h. 92 veya 94). Üç bin altı yüz civarında hadis rivâyet etmiştir. 2225
Muâhât; Ensâr ile Muhâcirler Arasında Kardeşlik
“Muâhât”, Muhâcir ve Ensârın birbirlerine kardeş olarak ilan edildiklerini ifade eden bir siyer ve İslâm tarihi kavramıdır. Nübüvvetin on üçüncü yılında Evs ve Hazreçli müslümanların daveti üzerine mal ve mülklerini Mekke'de bırakarak Medine'ye gelen muhâcirler her şeyden mahrum idiler. Muhâcirleri mahrumiyetten kurtarmak ve onları Ensâr ile kaynaştırmak için aralarında manevî kardeşlik tesis edildi: Bu kardeşlik "hak, eşitlik ve miras" konusunda karşılıklı yardımlaşmaya ve sevgiye dayalı idi.2226 Bu muâhâtın, Enes b. Malik'in evinde Bedir harbinden önce 90 veya 100 kişi arasında yapıldığı rivâyet edilir. 2227
Hazreti Peygamber'in "ikişer ikişer kardeşleşiniz" emri üzerine, Muhâcirler Ensâr kardeşleri tarafından kucaklandılar. Böylece her şeyden mahrum olan Muhâcirler bir anda birçok şeye sahip oldular. Kardeşleşme emri karşısında Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali ile kardeşleşmiş: Ebû Bekir, Hârise b. Zübeyr; Hz. Ömer, Itbân b. Mâlik; Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh; Muâz b. Cebel; Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Rabî ile ve diğer sahâbiler de Ensâr ve Muhâcirlerden birer kardeş bulmuşlardır. Böylece muâhât ile kan kardeşliğinden daha üstün bir kardeşlik kurulmuş oldu. 2228
Bu kardeşliğin tesisinden sonra Ensârın, Muhâcirlere karşı gösterdiği fevkalade alâka ve ev sahipliği Hz. Muhammed (s.a.s.), tarafından övülmüştür.2229 Hicretten sonra Medineli Ensar ve Muhâcirler arasında bir kardeşlik kurulduğu gibi, Hicret öncesi müşriklerin eza ve cefâlarına karşı koymak ve müslümanların daha
2224] 63/Münafıkun, 7-8
2225] Ahmed Önkal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 109-111
2226] Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 204, 205; İbn Sa'd et-Tabakât, I/238; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd II/63
2227] İbn Sa'd, et-Tabakât, I/238
2228] İbn Hişâm, II/161, Buhârî, Menâkıbül-Ensâr, 3
2229] Müslim, Fedailü's-Sahabe, 171,188-198; İbn Mace, Mukaddime,11
HİCRET
- 539 -
güçlü olmalarını sağlamak, Hicret esnasında da yardımcı olmak bakımından Hz. Peygamber (s.a.s.), Muhâcirler arasında da bir kardeşlik tesis etmiştir. Rasûlüllah yine Hz. Ali ile; Hz. Hamza, Zeyd b. Haris ile; Hz. Ebu Bekir, Ömer ile; Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf ile ve diğer Muhâcirlerde birbirleriyle kardeş ilan edilmişlerdir.
Hz. Peygamber'in talimatı üzerine meydana gelen Ensâr ve Muhâcirler arasındaki hak, eşitlik ve miras konularındaki muâhât, miras hükmü dışında devam etmiş, ancak miras hükmü bir müddet sonra Enfâl Sûresi ile kaldırılmıştır.2230 Bu hükmün kaldırılmasına rağmen muâhât İslâm kardeşliği olarak Ensar ve muhâcirler arasında en güzel örneğini vermiştir.
Ensâr ve Muhâcirler arasında yapılan kardeşlikle Ensar, Muhâcir kardeşlerinin özellikle maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere arazilerinin ikiye bölünmesini, hattâ eşlerinden birisini boşayarak muhâcir kardeşine nikâhlamak üzere vermeyi teklif ettikleri bir vakıadır. Nitekim Abdurrahman b. Avf'ın, Ensâr kardeşi malının yarısını ve hanımlarından birini ona vermek istediği zaman Abdurrahman b. Avf Ensar kardeşine yük olmamak için bunlan kabul etmeyerek kendisine çarşı ve pazar yolunu göstermesini istemiş, kısa sürede yaptığı ticaret ile büyük bir servet sahibi olmuştur. 2231
Hz. Peygamber'in tesis ettiği bu kardeşlik, Ensar ve Muhâcirlerin zamanı bile eşit kullanmalarını temin etmiş, bir gün Rasûlullah'ı kardeşlerden biri dinlerken, bir başka gün diğer kardeşi Rasûlullah'ı dinleyerek olup bitenlerden birbirlerini haberdar etmişlerdir. 2232 Bu kardeşlik tesisi ile Medine'de kurulması planlanan sosyal ve siyâsî birlik önce Ensâr ve Muhâcirler arasında sağlanmış, sonra da verdiği iyi örneklerle Medine'deki diğer toplulukların aynı çatı altında toplanmasına imkân hazırlanmıştır. 2233
Hicrî Takvim
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Mekke'den Medine'ye hicretini tarih başlangıcı olarak alan takvime hicrî takvim denir. Hicrî kamerî takvime, İslâm takvimi de denir. Ayın yörüngesi üzerinde dönüşüne göre düzenlendiği için kamerî (ay/hilâl) veya hicrî adı verilmiştir. Ay yani kamerî takvimi ilk olarak Bâbillilerin kullandığı bilinmektedir.
Mekke'li müşrikler İslâm'dan önce Kusay b. Kilâb'a verdikleri önemden dolayı onun ölümünü tarih başlangıcı olarak kabul etmişlerdir. Ancak Fil olayından sonra tarih başlangıcı olarak bu olay kabul edilmeye başlanmıştır.2234 Taberî'de geçen, Peygamberimiz’in (s.a.s.) Medine'ye hicretiyle tarih kullandığı şeklindeki bilgilerin ne derece sıhhatli olduğu bilinmemekle beraber, bunun kesinlik kazandığı dönem Hz. Ömer (r.a.) döneminde kabul edilen hicrî takvimle başlamıştır. 2235
Medine'de İslâm devletinin kurulmasından Hz. Ömer (r.a.) devrine kadar müslümanlar bazı önemli olayları tarih başlangıcı kabul edip buna göre zamanlarını
2230] 8/Enfâl 72-75
2231] Buhârî, Nikâh, 68, Menâkıü'l-Ensâr, 3
2232] Buhârî, İlim, 27
2233] M.Ali Kapar, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 220
2234] Tarihu'l-Yakubî, II/17
2235] Taberî, Tarihu'l Umem ve'l Mûlük, II/253. Buhârî, et-Târihu'l-Kebîr, I/10
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tayin etmekteydiler. Meselâ; Fil olayı, ficâr savaşı, zelzele yılı, veda haccı yılı ve bazı önemli zatların ölümü gibi olaylar tarih başlangıcı olarak kabul edilmekteydi. Ancak bu, zaman zaman karışık bir durum arzediyordu. Hz. Ömer (r.a.) bu karışıklığı gidermek amacıyla konuyu diğer sahabelerle istişare etti. Bu sırada meydana gelen olay bunun gerekliliğini bir kat daha arttırdı. Yemen Valisi Ya'lâ b. Ümeyye Hz. Ömer’e (r.a.) gün, ay ve yılı belli olmayan bir mektup gönderir. Aynı şekilde yılı belli olmayan vadesi Şaban ayı, diye kaydedilen bir senet Basra Valisi Ebû Musa el-Eş’arî'ye getirilir. Söz konusu senette geçen şaban kelimesinin, bu yıla mı, geçen yıla mı, yoksa gelecek yıla mı ait olduğu meselesi kesin olarak anlaşılmayınca bu tarih ve senet ihtilâfa sebep oldu ve konunun önemini ortaya çıkardı. Sahâbiler meseleyi görüşerek tarih başlangıcı konusunda İran, Yunan vb. gibi ülkelerin takvimlerini benimseme tekliflerini ileri sürdüler. Ancak bu teklifler kabul görmeyince Hz. Ali (r.a.) takvimin hicretin başlangıç olması gerektiğini ileri sürdü. Onun bu görüşü derhal benimsendi. Hz. Peygamber (s.a.s.), Rabiülevvel ayında hicret etmişti. Ancak kamerî yıl muharrem ayı ile başladığından tarih iki ay sekiz gün geri alınıp Hicrî takvimin başlangıcı 23 Temmuz 622 olarak tespit edildi.
Milâdî ve Rûmî tarihler gibi on iki ay esasına dayanan hicrî yıl muharrem ayı ile başlar ve zilhicce ile sona erer. Hicrî (kamerî) aylar şunlardır: Muharrem, safer, rebiülevvel, rebiülâhir, cemâzielevvel, cemâzielâhir, recep, şaban, ramazan, şevvâl, zilkade,
Yazışmalar ve iktisâdî sahalarda rahatlıkla kullanılan bu takvime karşılık milâdî takvimde, ziraata ait vergilerin toplanmasında yardımcı olmuştur. İslâm takvimi, müslümanlara mâl olmuş bir takvimdir ve hatta okuma-yazması olmayan bir kimsenin bile kullanabileceği bir vasıtadır. Bu takvimin hesaplarını yapmak, ramazanın ne zaman başlayacağım bilmek, ne zaman namaz kılınacağını belirlemek için ince astronomi bilgilerine gerek yoktur. Ayın 29. günü güneşin battığı taraftaki gök ufkuna dikkatle bakılır, şâyet yeni ayın o incecik hafi batı ufku üzerinde görünmüşse, ay doğmuş ve takvime göre ertesi ayın ilk günü başlamış olur: Hilâlin bu görüntüsü 5-6 dakika sürer ve sonra kaybolur. Şâyet bir görüntü tesbit edilememişse ay otuz gün sürecektir bu kesindir, yani ertesi akşam ufukta kesinlikle hilâl görülür. Şâyet 29. günü göğün bulutlu olması söz konusu ise o ayın 30 gün süren bir ay olduğu kabul edilir.2236 Ayrıca hilâlin hareketleri de kesin olarak belli değildir. Bazen ay bütün hareketlerini 29 günde, bazen 30 günde tamamlar.
Hicrî takvim hicreti esas alır. Günümüzde kullanılan milâdî takvim ise Hz. İsa'nın doğumunu 'tarih başlangıcı olarak esas almaktadır.
Hicrî yahut kamerî yılı, milâdî yıla çevirmek için şöyle bir formül kullanılmaktadır: Hicrî yıl sayısını 33'e bölüp çıkan sayıya 622 eklenir ve milâdî yıl bulunur. Milâdi yıl = (hicrî yıl x 32/33) + 622 formülü ile bulunur. Mesela: 1000 yılının % 3'ü 30 eder, geriye 970 kalır. Bu sayıya 622 eklenince karşılığı olarak milâdî 1592 yılı bulunur. Milâdî yılın hicrî yıl karşılığını bulmak için de şu formül kullanılır: Hicri yıl = (milâdî yıl-622) x 33/32, meselâ; (1453-622) x 33/32 = 857
Hicrî ve rûmî takvim uzun müddet müslümanlarca kullanılmış 26 Aralık 1925
2236] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev, S. Tuğ, II, 857
HİCRET
- 541 -
tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır. Hz. Ömer (r.a.)'ın tesis ettiği hicrî takvim batılılaşma sürecinin bir devamı olan inkılâpların, İslâm hukukunu yürürlükten kaldırması sonucu, bu hukukun bir parçası olan hicrî takvim de kaldırılarak müslümanların İslâm dünyası ile olan bağları koparıldı. "Ey iman edenler, Yahudileri ve Hıristiyanları kendinize dost (ve hâkim) edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost ve danışılacak makam edinirse, o da ondandır. Şüphesiz Allah o zâlimler gürûhunu başarıya ulaştırmaz.” 2237
İnkilâpların yıktığı, devrimlerin devirdiği İslâmî güzellikleri yeniden ihyâ etmek ve hakiki inkılâbı gerçekleştirmek için değerlerimize sahip çıkmalıyız. Meselâ, özel yazışmalarımızda hicrî takvim kullanmalı, 1 Muharrem’i hicrî yılbaşı olarak değerlendirmeli, günün tarihini, kendi doğum günümüzü ve yaşımızı hicrî takvimine göre bilip tâkip edebilmeliyiz.
Tabiatta Gözlenen Hicret
Tabiata dikkatle bakıldığında görülür ki, yeni yaratılışların veya yeni oluşumların önemli safhalarından biri hicreti andıran bir safhadır. Meselâ; botanikte hicret, hemen her bitkide çok sık rastlanan bir merhaledir. Bitkilerde görülen ve hicreti andıran bu safha, tohumların yaratılıp olgunlaşmalarından hemen sonra yaşanır. Her tohum kendi türünün küçücük ve mükemmel bir programıdır. İşte bu program tamamlandıktan hemen sonra derhal yetiştiği yerden, tohum yuvasından uzaklara fırlatılır. Hemen her bitkinin kendi tohumlarını uzaklara atma, yayılma metodları vardır. Kimi mancınıkla fırlatır gibi tohumlarını uzaklara saçar, kimi başka canlıların tüylerine küçücük kancalarıyla tutunarak uzaklara taşınır, kimi tüy gibi rüzgâra kapılarak, kimi de çok değişik ve çok ilginç başka yollarla bu safhayı yaşarlar.
Bitki yetiştirmede hicreti andıran bir usûlün daha bulunduğunu biliyoruz. Bu usûlde genellikle tohumlar öncelikle sık olarak toprağa ekilirler. Bunlar yeşerip herhangi bir fidan olduktan sonra bu fidanlar yerlerinden sökülerek yeniden dikilmek üzere başka yerlere taşınıp son derece verimli sonuçlar alınmış olur. Birçok bitki ve ağaç türünde bu göçürme, göç ettirme, bizim tâbirimizle hicret metodu, çok sık başvurulan bir yoldur. Ağaç yetiştirmenin vazgeçilmez kurallarından birisi; belirli bir süreden sonra fidanların hicret ettirilmesi metodudur. Fidanlıklar ve orman alanları, ağaç yetiştirmede bu çok önemli safhaların alanlarıdır.
Tabiatta başvurulan işte bu tür bir yetiştirme safhası; Hak Dinde peygamberlerin ve ilk mü’minlerin kendi dinlerini sosyal planda yaşamak ve yeni dünyalarını kurmak için yaptıkları hicretleri andıran bir safhadır. Zaten hicret sözüyle kast edilen, peygamberlerin peygamberlik faâliyetleri sebebiyle yaptıkları göç hareketleridir. Bu hicretle göç eden ne sadece peygamber, ne de sadece ümmettir. Aslında hicret eden, o toplumda kuruluş halindeki Din’dir. Bu hicret, peygamber kontrolü olduğu zaman, en sağlıklı ve ideal sonuçlara ulaşmaktadır. Eğer bir ümmet, hicreti peygambersiz olarak yaşamak zorunda kalmışsa, ulaşılan sonuçlar çok daha farklı olabilmektedir. Ayrıca hicreti yaşayan ümmetin sayısı ve keyfiyeti de ulaşılan sonuçta etkili bir unsur olmaktadır.
2237] 5/Mâide, 51; Naci Yengin, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 428-429
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İlâhî takdir, denizlerde kıpır kıpır dalgalanan suyu güneşle buharlaştırır, hicretle kanatlandırır ve göklere yükseltir. Böylece dağ gibi dalgalara mukabil, gökyüzünde öbek öbek bulutlar yaratır. Sonra bu bulutları da yeni bir hicrete tâbi tutar; dağlar gibi bulutlar gökyüzünde gök gürültüleri ve şimşekler saçarak sonsuz bir karmaşa gibi gözüken, son derece muntazam hicretlerini yaparlar. Böylece İlâhî takdir, bulutlardaki zerrecikleri çok değişik iklimlerde dolaştırarak yoğunlaştırır. Rahmet damlalarına dönüştürür. Sonra da bu rahmet damlaları kendi hicretlerine çıkarlar. Gökyüzünden çisil çisil, sağanak sağanak, lapa lapa yeryüzüne hicret ederler. Allah, rahmet yüklü bu hicretlerle, ölmüş, kurumuş yeryüzüne yeniden hayat verir. Rahmetinin bu hicretiyle dağları, ovaları, vâdileri canlandırır. Bitkilere, hayvanlara ve insanlara inâyetiyle tecellî eder.
İlâhî rahmetin bu hicreti, dağların, vâdilerin, kıraçların canlanmasıyla da bitmez; bir kısım damlacıklar, ağaçlardan, bitkilerden süzülür, derelerden sel olur akar, ırmaklarda toplanır, coşar, büyük nehirlere, okyanuslara ulaşılır ve denizler fethedilir. Denizlere alüvyon, deniz canlılarına mineraller, madensel tuzlar ve oksijen taşır. Böylece peş peşe süren zincirleme hicretlerle, karalar ve denizler hayat bulur, nefes alır, kurtulur.
İslâm’da hicret, şu anlatıma tıpa tıp benzerlikler taşıyan çok tabiî, çok fıtrî, İlâhî inâyet yüklü safhalarla dolu çok mübârek bir harekettir. Mekke’den küçük gruplar halinde veya teker teker âdeta buharlaşarak kanatlanan sahâbeler, birer rahmet damlası gibi Medine’ye inmişler, Medine onlarla canlanmış, hayat bulmuş, yeniden doğmuştur. Kısa zamanda her biri bir rahmet damlası sahâbelere yakın çevredeki köyler, kasabalar, vahalar Medine ile birlikte yeniden dirilmiş, canlanıvermiştir. İşte bu rahmet damlaları dereler, ırmaklar doldurarak öncelikle buharlaşıp çıktıkları Mekke’yi fethetmişler, peşinden karalar ve denizler fethedilmiş, İlâhî rahmet âdeta bütün yeryüzünü yeniden kucaklamıştır. 2238
Hicret Berâettir
Kavuşabilmekle terk edebilmek doğru orantılıdır. Kavuşabilenler, terk edebilenlerdir. Terk etmeyi göze alamayanlar kavuşmanın hazzına eremeyeceklerdir.
Âdem, cenneti terk etmeden irâdeye kavuşamayacaktı. Geçici cenneti terk etmişse de, irâde onu ebedî cennete kavuşturdu. Cennet sıla, dünya gurbetti. Ancak o, sılayı gurbette ve gurbetle bir daha yitirmemecesine yeniden kazandı. Özelde Âdem, genelde insan müebbed muhâcerete hüküm giymişti. Üflenen rûhun lâhut âleminden nâsut âlemine hicretinin, canın sudan toprağa hicretinin, spermanın rahme hicretinin, ceninin rahimden dünyaya hicretinin ve insanın dünyadan âhirete hicretinin anlamı buydu.
Nuh, evrensel hicretin muhâciriydi. Tûfan, aynı zamanda bir hicretti; küfrün karanlığından imanın aydınlığına, müşrik toplumun zindanından mü'min toplumun özgür ufuklarına hicret... Şirkten tevhide, küfürden imana, isyandan İslâm'a/teslimiyete hicret.
İbrâhim, çift boyutlu hicretin Kur'anî örneklerinden biriydi. Akleden kalbin, nasıl eserden müessire, soyuttan somuta, fizikten metafiziğe, kabuktan öze, maddeden ruha, inkârdan imana, cehâletten ilme, zandan yakîne hicret
2238] Mahmut Topuz, İlâhî Dinlerde Hicret, s. XIII-XIV, 125-126
HİCRET
- 543 -
edebileceğinin en çarpıcı örneğini sergilemişti. Hz. İbrâhim'in derinliğine gerçekleştirdiği bu hicret, oracıkta ürününü vermiş ve Lût, "Ben de Rabbime hicret ediyorum" 2239 demişti. Bu hicret, yürekte kalmayıp eyleme dönüşmüş, Allah'a kurbanı Allah'a kurbiyete, atıldığı ateşi de şirkten berâete ve cennete dönüştürmüştü.
Rasûlullah, hicretin iki boyutunu kendi hicretinde birleştirdi. O, hicretin izzet, devlet ve berâet demeye geldiğini isbatladı. O, terk etmeden kavuşulamayacağını yaşayarak gösterdi. Mekke-Medine hattı, bir semboldü. Bu sembol, insanın ve insanlığın uzun yürüyüşünde aşkın ve aşkın olanın değerine dikkat çekiyordu. Verilene dikkat çekilerek elde edilenin değeri vurgulanıyordu.
Bu sembolde, Mekke içkini ve burayı, Medine aşkını ve öteyi sembolize ediyordu. Fetih ise öteyi kazanana buranın da açılacağını, hediye edileceğini ifâde ediyordu. Mekke-Medine hattı, sadece Medine'ye kavuşmak değil; Mekke'nin bedelini de ödemek anlamına geliyordu. Dahası, Hıra günlerinde yürekte gerçekleşenin, hayata dönüşmesiydi hicret.
O halde bunun anlamı, içlerinde bir özge hicreti yaşayamayan ve gerçekleştiremeyenler, yer değiştirebilirler ama asla hicret edemezler demekti. Peygamber'in, "Bu dünyada bir garip yolcu gibi ol!" uyarısı, müebbet muhâceretin itirafıydı. Bu anlamda hicret, dünyevîleşmenin önündeki en büyük engeldi. Çünkü muhâcir misâfirdi.
Özbenliğin, çağın, tarihin, çevrenin modern zindanından tahliye bekleyen modern bireyin berâeti, ancak derûnunda yapacağı derinliğine bir hicretle mümkün olabilecektir. 2240
Vuslat İçin Ayrılmanın Destanı: Hicret
Hicret, kişi veya kişilerin bulundukları yerden bedenle, dil veya kalp ile göç ederek ayrılmasıdır, bir şanlı destandır hicret, sevda için güzel çile, zafer için de bir bedel.
Hicret, sadece bir takvim başlangıcı değil; bir çağın kapatılıp yeni bir çağın açılmasıdır. Hicretle birlikte câhiliyye, yerini mutluluk çağına bırakmıştır. Kur’anî tarih yorumuna göre insanlık tarihinde her biri hicretle başlayan üç çağ vardır. Hz. Âdem’in Cennetten hicreti/firakı ile başlayıp Hz. Mûsâ ve mü’minlerin Mısır’dan hicretine kadar süren kurûn-ı ûlâ/İlk çağ, bu olayla birlikte başlayan kurûn-ı vustâ/Orta çağ ve Hz. Peygamberimiz’in hicretiyle başlayıp kıyâmete/yaratıkların zorunlu hicretine kadar sürecek kurûn-ı uhrâ/Son çağ.
Hayat, iman, sabır, hicret ve cihaddır. Bunlar olmadan hayat, yaşamak değil; olsa olsa ömür tüketmek ve tükenmektir.
Bireyden cemaate, cemaatten devlete adım atmak, Hak dâvâya uygun ortamlar aramak, meş’aleyi uzaklara taşımak, muhteşem dönüş için hazırlanmaktır hicret.
Hicret, nebevî bir harekettir, peygamberlerin ortak kaderidir; Onların izinden gidenlerin de değişik biçimleriyle hayatlarının en az bir diliminde ortaya çıkan bir tavırdır.
2239] 29/Ankebût, 26
2240] Mustafa İslâmoğlu, Şafak Yazıları, s. 31-32
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hicretin kendisi ve uygulanış şekli, baştan sona “tedbir” demektir; Allah’ın bilmediğimiz kapılarını açması için bildiğimiz kapıları usûlüne göre çalma, çözüm ve çıkış yolu için fiilî duâdır.
Hicret, savaş alanından kaçmak, mücâdeleyi bırakmak değil; daha güçlü bir şekilde dönmek için strateji değişikliğiyle, siyasî manevrayla kamp yeri arayıp orada güç toplamaktır.
Yurt dışında aranan destektir. Daha hızlı sıçrayabilmek için gerileme ve gerilmedir. Cephe değişikliğidir, merkezi dışarıdan sarıp kuşatmak, merkezi fetih için çevreden eyleme geçmektir hicret.
Hicret, baskıları durdurma gücünün olmadığı yerde, baskıların kendini durdurmasına izin vermemektir. Zulme boyun eğmeme, zilleti kabul etmeme bilincidir.
Hicret; yolunu bulanların, daha doğrusu yoldan çıkanların yolsuzluklarıyla Hak yolu tıkadığı durumlarda çıkış yolu bulma girişimidir.
Hicret, taşlaşmış kalpleri ve yerleri terk edip su çıkacak vâdiler keşfedip faâliyeti verimli topraklarda yoğunlaştırmaktır. Fidan halindeki dâvâyı verimsiz topraktan çıkarıp elverişli bir toprağa götürüp dikmektir hicret.
Hicret, doğduğumuz veya doyduğumuz yerin Allah için terk edilemeyecek değerde olmadığını ilan etmek, Allah'ı her şeye tercih etmektir.
Hicret, memleketinde müslümanca yaşayamayan bir mü’min için, Allah’ın geniş arzında mutlaka müslümanca ve insanca yaşanacak bir yer olduğunun bilincine varmaktır.
Hicret; kavmiyetçilik, ırkçılık, şehircilik anlayışına vurulan darbenin adıdır. Ülke vatandaşlığından ümmet bilincine yükselmektir. Kendi memleketinin bâtıl yönetimine karşı mücâdele hazırlığıdır.
Müslümanların zulüm düzeninin bir parçası olarak yaşamayı reddedişleri ve küfrün karşısına bağımsız bir güç olarak çıkma tavrıdır hicret. İnsanî ve İslâmî haklarını gasbeden tâğutlardan berî olmak, onları protesto etmektir. Sadece zulümden kurtulmak değil; aynı zamanda zulme karşı çıkma ve son verme eylemidir.
Hicret, daha yüksek ideal ve hedeflere ulaşmak için sevdiklerini gözünü kırpmadan geride bırakarak çıkılan yolculuğun adıdır, İlâhî yardımın paratoneri, zaferin müjdesidir.
Altyapısını iman ve sabrın oluşturduğu hicretin bir sonraki aşaması cihaddır. İmansız sabır, sabırsız hicret, hicretsiz cihad/kıtâl, cihadsız zafer ve kurtuluş olmaz! Hicret; sosyal, siyasal ve askerî alanlarda cihad için düğmeye basmak, eyleme geçmektir.
Bozuk çevreden güzel çevreye geçmek, çevrenin çocuklarını ve kendini mahvetmesine izin vermemektir; çevreyi düzeltemiyorsak çevrenin bizi bozmasına müsâade etmemektir.
Hicret, câhiliyye ile onun kural, kurum ve bağlılarıyla ilişkileri koparıp atmak, bağımsız ve özgür olarak İslâm’a teslim olup O’nun hâkimiyeti için çalışmaktır.
HİCRET
- 545 -
Esâretten kurtulma gayretidir, görünen ve görünmeyen zincirleri kırmak, zindandan özgürlüğe çıkmak, mahkûmiyetten hâkimiyete adım atmaktır.
Mü’min kimse, hür olarak insanca ve dâvâsı uğruna yaşayabilmek için gerekli her bedeli ödemeye hazırdır; dünyada izzet ve devletin, âhirette de cennetin bedeli hicrettir.
Tevhid mücâdelesinde bulunan insanların şu veya bu şekilde geçmek zorunda olduğu bir kapıdır/köprüdür/süreçtir hicret.
Bedeni, dili ve kalbi ile insanın kendisine Allah’ı unutturan çevresindeki her şeyden ayrılarak bütün varlığı ile Allah’a ilticâsıdır.
Hicret, Allah’a yönelmektir, O’na yaklaşmak, O’na sığınmaktır. Madde ve menfaat için, dünyevî eğitim için; iş, aş ve eş için hicretleri çok gördük. Ama günümüzde Allah için hicret edenleri nasıl göreceğiz?
Küfürden imana, haramlardan helâllere, günahlardan sevaplara, isyandan itaate, kötülükten iyiliğe, rezîletten fazîlete göz arkada kalmadan yapılan kutlu bir yolculuktur.
Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır, evde kılınan namaza karşılık, câmiye hicret edilerek cemaatle kılınan namazın yirmi yedi derece sevabı, hicret rûhunda saklıdır.
Yeryüzü yerinde saymıyor, her an dönüyor, hareket/hicret ediyor. Gökteki tüm yıldızlar, galaksiler, güneşler de yörüngeleri etrafında her an hicret halindeler. İnsandaki kan, vücut organları arasında hicret etmeseydi, ne olurdu? Öyleyse, hayat hicrettir, hicretsiz hayat olmaz.
Yerdeki sular buharlaşarak göklere hicret eder, bulutlar hicret içinde onları taşır, rahmet kanatları yeniden işlenip şekillenen bereket damlalarını hicret ettirerek taşıyıp uygun yerlere gönderir/hicret ettirir.
Bitki tohumları hicret ederek canlanır, yeni mekânlarda yeni bir hayata başlar; bazı hayvanların yaşaması için her mevsim vatan değiştirip hicret etmeleri hayatî bir zarûrettir.
Hemen tüm hayvan ve insanların nimetlere ulaşması için hicret etmeleri şarttır. İnsan, önce anne karnına, sonra yeryüzüne, daha sonra ebedî âleme hicret eden bir muhâcirdir. Hicret bir fıtrat kanunudur.
Allah’tan gelen ruh O’na hicret edecektir. Dünya otelinde misafir olan insan adlı yolcunun son durağı, bu muhâcirin son hicret yurdu Cennet olmalıdır, çünkü orası onun ana vatanı, baba ocağıdır. Muhâcir insan orada yaratıldı, orası için yaratıldı, onu hak etmek için yaşamalıdır.
Allah için gerektiğinde evi, iş yerini, mahalleyi, şehri veya ülkeyi değiştirebilmektir. Gerekiyorsa işi, eşi, aşı, malı-mülkü, okulu, diplomayı, makamı, rahatı, vatanı... terk edebilmektir.
Fânî olan şeyleri terk etmedikçe Bâkî olana, ebedî olana kavuşmanın imkânsız olduğunu kavramaktır.
Hicret denilince, kardeş kavramları, “muhâcir” ve “ensâr”ı, “kardeşliği” ve
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“fedâkârlığı” hatırlamamak ne mümkün! Hicret rûhunu kaybedince onları da kaybettik ve kaybolduk.
Ey hicret! Sen müslümanların takvim başısın. Müslüman olduğunu iddiâ ettikleri halde, hıristiyanlara göre ve onlar gibi "yılbaşı"nı kutlayanlar seni yeterince tanımıyor ve değerlendirmiyorsa, onları da mesajınla dirilt! Yalvarıyoruz ey güzel hicret! Ne olur bizden hicret etme! 2241
1071 Malazgirt zaferiyle, ikinci bir Medine olan Anadolu’ya dâvet edilen Peygamberimiz, mânevî varlığı ile bu topraklara hicret etti. Sekiz buçuk asır, cihandeğer bir misafir olarak Anadolu topraklarında ağırlandı. Gönüller O’na açıldı, yönetimler O’na bağlandı ve Şanlı Peygamberimiz bütün kurumlarımıza önder oldu. Hicrî takvim, işte bu 8,5 asırlık her an şuurlarda yaşayan hicret devri yüceliklerini tesbit eden ölçüydü.
Bizler, Hz. Peygamber’in hicretine sahip çıkarak yaşadığımız dönemin şartlarının gerektirdiği muhâcirler ve ensârlardan olmak mecbûriyetindeyiz. Hz. Peygamber’in hicretine sahip çıkmak Hz. Peygamber ve ilk mü’minler gibi kâfirlerle, küfür sistemleri ve yaşayışlarıyla kaynaşmamak/uzlaşmamaktır. İslâm’dan kaynaklanmayan ilkeler ve kurumlara karşı soğuk savaş açmaktır. Hz. Peygamber’in hicretine sahip çıkmak, İslâmî inanç ve düsturlara göre yaşayabilmemiz için ilk muhâcir mü’minler gibi gerektiğinde mallardan ve canlardan geçmektir. Medineli ilk mü’minler olan ensâr gibi samimi müslümanları güçlendirmek, onlar için gerekli fedâkârlığı yapmaktır. Hicrete sahip çıkmak, İslâm düzenine tâlip olmak ve ensâr gibi Peygamberimizi yurdumuza dâvet etmek, O’nu canımız pahasına korumak için söz verip sözümüzün eri olduğumuzu ispatlamaktır. Her bir mü’min, sevgili Peygamberimizi bir toplum önderi olarak hayatî kurumlarımızın başına geçirmek için, ensâr gibi dâvet etmelidir. Tam bir iman ve şuurla bu çağrı yapılmadıkça Peygamberimizle aramızda güçlü bir râbıta kurmak mümkün değildir.
İslâm’ı yaşayacağımıza, yaşanması için örnek olacağımıza, Kur’an ve Sünnet nizamının dışında hiçbir rejimi rûhen benimsemeyeceğimize söz vererek Yüce Peygamberimizi mânevî şahsiyetiyle evimize, işimize, sokağımıza, okulumuza, mahkememize, yurdumuza dâvet etmeliyiz. Çok iyi bilmeliyiz ki, bütün dünya ülkeleri gibi, âciz önderlerin, bâtıl felsefelerin, materyalist rejimlerin karanlığında mustarip olan ve krizlerle çalkalanan ülkemize Allah’ın peygamberi, mânen hicret etmedikçe; eğitim, medya gibi sosyal kurumların başına geçirilmedikçe, biz mü’minler için her iki dünyadaki gelecek, pek acıklı olacaktır. 2242
Hakla bâtılın/bâtılların savaşı sürdükçe -ki kıyâmete kadar sürecektir- hicret edilebilecek İslâm yurdu oldukça hicret devam edecektir. Hicret; maddî anlamda, İslâm Dininin hayat düsturlarına göre yaşama hürriyeti bulunmayan küfür yurdundan Kur’an ve Sünnet yönetiminin hâkim olduğu İslâm yurduna göç etmektir. Mânevî anlamda ise, Allah’ın ve Peygamberinin yasakladıklarını terk etmektir. En fazîletli hicret, Allah’ın haram kıldıklarını terk etmek, helâllara yönelmek, diğer insanları da başta şirk ve zulüm olmak üzere tüm haramlardan, fitne ve fesattan uzaklaştırmaya çalışmaktır. Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.)
2241] Ahmed Kalkan, Vuslat Dergisi, sayı 15, Eylül 2002
2242] Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c. 1, s. 339-340
HİCRET
- 547 -
sordu: “Yâ Rasûlallah, hangi hicret daha fazîletlidir?” Allah’ın elçisi buyurdu ki: “... Allah’ın yasakladığı/haram kıldığı şeyleri terk etmendir.”2243 Allah için hicret eden gerçek muhâcirler işte bu tür gönül ve amellerle isyanı terk edenlerdir. En büyük muhâcir Rasûlullah’ın lisânından muhâcirin tanımı da bu şekildedir: “Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların selâmette olduğu kimsedir. Muhâcir de, Allah’ın nehyettiği şeyleri terk edendir.” 2244
Bütün bâtıl ideolojileri, tâğutî düzenleri, câhiliyye âdet ve anlayışlarını, İslâm dışı tüm dünya görüşlerinden ayrılan, onları terk eden, tâğuttan kaçınan kimsedir muhâcir ve bu eylemlerdir hicret. Rasûlullah (s.a.s.) da İslâm’ın ibâdet ilkelerini yerine getiren kimsenin Allah yolunda hicret etmiş gibi olacağını, fizikî (ülke değişikliği) anlamında göç etmemiş de olsa Allah’ın onu bağışlayacağını haber vermiştir.2245 İmanlara ve İslâmî yaşayışa çok yönlü saldırıların gözlendiği modern câhiliyyenin hortlatıldığı günümüz ortamında mü’minlerin imanlarını koruyup gereği gibi ibâdetlere sarılmaları hicrettir. Büyük Muhâcir, bu konuda şöyle buyuruyor: “Fitne zamanında ibâdet, bana hicret etmek gibidir.” 2246
“Kötü şeyleri terk et (fe’hcür; kötülüklerden hicret et).”2247 Belli bir mekânla ve belli bir zaman dilimiyle sınırlı değildir hicret. Hakla bâtılın/bâtılların savaşı sürdükçe -ki kıyâmete kadar sürecektir- hicret edilebilecek İslâm yurdu oldukça hicret devam edecektir. Hicret; maddî anlamda, İslâm Dininin hayat düsturlarına göre yaşama hürriyeti bulunmayan küfür yurdundan Kur’an ve Sünnet yönetiminin hâkim olduğu İslâm yurduna göç etmektir. Mânevî anlamda ise, Allah’ın ve Peygamberinin yasakladıklarını terk etmektir. En fazîletli hicret, Allah’ın haram kıldıklarını terk etmek, helâllara yönelmek, diğer insanları da başta şirk ve zulüm olmak üzere tüm haramlardan, fitne ve fesattan uzaklaştırmaya çalışmaktır. Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.) sordu: “Yâ Rasûlallah, hangi hicret daha fazîletlidir?” Allah’ın elçisi buyurdu ki: “... Allah’ın yasakladığı/haram kıldığı şeyleri terk etmendir (haramlardan helâlara yapacağın hicrettir).”2248 Allah için hicret eden gerçek muhâcirler işte bu tür gönül ve amellerle isyanı terk edenlerdir. En büyük muhâcir Rasûlullah’ın lisânından muhâcirin tanımı da bu şekildedir: “Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların selâmette olduğu kimsedir. Muhâcir de, Allah’ın nehyettiği şeyleri terk edendir.” 2249
İnsanın dünyaya gelişi de, ölümü de bir hicrettir. Cennete yaratılan insan dünyaya hicret etmiş, esas hicreti de Cenneti hak eden bir hayattan sonra O’na döndürülerek yapacaktır.
"Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışlara (geçirerek) yaratıp duruyor." 2250 Dokuz ay konuk olduğu annesinin karnından hicret edip dünyaya gelen bebek, çocukluğa, gençlik ve ihtiyarlığa doğru hicretini yapacak, misafiri olduğu dünyadan, sonunda anne karnı gibi daracık ve karan2243]
Nesâî, Biat 12, hadis no: 4148; Ebû Dâvud, Vitr 12, hds. 1449, Dârimî, Salât 135, hads 1431
2244] Buhârî, Rikak 71; Müslim, İman 14, hadis no: 6466; Ebû Dâvud, Cihad 2, hds: 2481
2245] Tirmizî, Sıfatu’l-Cenneh 4, hadis no: 2650
2246] Müslim, Fiten 26, hadis no: 130; Tirmizî, Fiten 28, hd.: 2297
2247] 74/Müddessir, 5
2248] Nesâî, Biat 12, hadis no: 4148; Ebû Dâvud, Vitr 12, hds. 1449, Dârimî, Salât 135, hads 1431
2249] Buhârî, Rikak 71; Müslim, İman 14, hadis no: 6466; Ebû Dâvud, Cihad 2, hds: 2481
2250] 39/Zümer, 6
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lık kabre göçecek. Orada da hicret bitmeyecek, âhiret denilen son(suz) hayatla hicreti tamamlayacaktır. Topraktan Yaratan’a doğru hicrettir aslında tüm dünya hayatı. Cennette yaratılan insan yine cennete dönecek. Daha doğrusu, insan O’ndan geldi, O’na dönecektir; hicret bu şekilde sona erecektir.
İnsan her an hicreti yaşamaktadır, farkında olmasa da. Kalbi/gönlü, hayali, düşünceleri, psikolojisi her an hicreti yaşamaktadır. Aynen bazı hücrelerinin ölüp bazılarının yaratılmasındaki hicret gibi; kanının devamlı hicreti gibi. Bu yazıyı okurken kaç organımız hicreti yaşıyor, düşündük mü?
Yaratanın yarattığı kanundur, sünnetullahtır hicret. O yüzden sadece insan değildir hep hicreti yaşayan. Bulutların oradan oraya hicreti olmasaydı yağmur yağmaz, yağmur bulutlardan yere hicret etmeseydi rahmetsiz kalırdı tüm varlıklar, hicret edecek yer de bulamazdı. “De ki: ‘Suyunuz çekilecek olsa, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?”2251 Bir adı da yağmur olan rahmet hicrettir, hicretin rahmet olduğu gibi.
Hareketsiz/hicretsiz su bile kokuşacak, sinek yuvası ve pislik adası olacaktır.
Güneş, ay ve yıldızlar, aynen yerküremiz gibi her an hicret etmekte, belirli yörünge üzerinde hep muhâcir olarak gezmektedir. 2252
Canlılar âlemini bir an düşünürsek, her gün milyarlarca canlı yokluk âleminden varlık âlemine hicret etmekte, doğup vücuda gelmekte, bir nicesi de hayatı terk ederek bilinmeyen âleme doğru hicretini sürdürmektedir. Bunlar, her gün gözlerimizle gördüğümüz, yüce Allah'ın her gün, ölümü ve hayatı yaratışından, devamlı hicret kanununun işleyişinden başka bir şey değildir. "Ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yaratıyor." 2253
Arı, kovanında hapis hayatı yaşarsa, çiçek çiçek hicret etmese nasıl bal yapacaktır? Demek ki bal (gibi tatlı gelen şeyler) için hicret şarttır. Leylekler kış gelince hac yolculuğuna çıkıp hicret etmese hayatlarını nasıl devam ettirecekler? Kuşlar yuvalarından hicret etmese, kendilerinin ve yavrularının karınları nasıl doyar?
Hicret Batıdan Doğuya, dalâlet ehlini taklitten sırât-ı müstakîme yolculuktur.
Sıçramak için geril(e)mek gerekir. Aynen bunun gibidir hicret; kaçmak, geriye dönmek değil; mevzî/strateji değişikliğidir.
Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır. Hicret, haramlardan helâlarla, zulümden adâlete, isyandan tâate, atâletten faâliyete yönelmektir.
Kelime-i Tevhid, her çeşit bâtıl tanrı anlayışından Allah’a şirk/ortak koşulan her inanç ve düşünceden Allah’a hicrettir. Tâğutları, sahte tanrıları “lâ” kılıcıyla kesip “illâ” ile Allah’a yönelip hicret etmektir. Şirk pisliğinden tevhidin güzelliğine, küfrün karanlıklarından imanın nûruna, haramların zararlarından helâl nimetlerin faydalarına hicrettir.
Tüm ibâdetler de hicret fonksiyonuna sahiptir. Namaz hicrettir, hem de göklere/yücelere miractır, yukarılara yolculuktur, kaldıraçtır. Zekât, cimrilikten
2251] 67/Mülk, 30
2252] 36/Yâsin, 38-40
2253] 16/Nahl, 8
HİCRET
- 549 -
cömertliğe, sahiplik iddiâsından emânetçilik bilincine hicrettir. Hac, doğduğu veya doyduğu yerden ayrılmak, vahyin indiği yerlere beden ve gönülle hicret değil midir? Oruç, hayvanlarla ortak olan yemeyi içmeyi terk edip, yiyip içmeyen meleklere benzeyip melekleşmeye hicrettir.
Tefrikadan vahdete, bireysellikten cemâate, ilgisizlikten kardeşliğe göç etmektir hicret. Tâğutların çürük ipinden kopması mümkün olmayan Allah’ın gökten uzattığı ipine (Kur’an’a) sarılmaktır hicret.
İbrâhim (a.s.) gibi “Yuh olsun size de, Allah’ı bırakıp taptığınız şeylere de. Siz aklınızı hiç kullanmaz mısınız?”2254 deyip, İbrâhimî hicreti yaşamaktır: “… (İbrâhim): ‘Doğrusu ben Rabbim (in emrettiği yer)e hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir’ dedi.” 2255
Gerektiğinde hicret de bir tür cihaddır. Kâfirlerin zulmü altında ezilip kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet edememek, neticede çok kötü bir başkalaşıma neden olabileceğinden az çok gücü varken bundan kaçınmamak nefse bir zulümdür.
İlim aramak, haccetmek, cihad etmek veya bunlar gibi herhangi bir dinî amaçla Allah rızâsı için yapılan her hicretin Allah ve Rasûlüne yapılmış bir hicret olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bir de olumsuz hicretler vardı; Peygamberimizin ümmetinden bazılarına şikâyetçi olacağını ifade eden âyette olduğu gibi: “Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’an’ı mehcûr (hicret edilip terk edilen bir şey yerinde) tuttular.”2256 Kur’an’dan, Allah’tan uzaklaşmak, önceliği başka şeylere vermek, hayatın merkezine başka şeyleri yerleştirmek, tersine bir hicrettir.
Hicrandır, sürgündür olumsuz hicretler. Peygamber tâbiriyle "…Kim elde etmek istediği dünya malı, ya da evleneceği kadın için hicret ederse onun hicretinin karşılığı da hicret ettiği şey olur." 2257
Temel tevhidî sâbiteleri terk edip olumsuz anlamda değişim ve dönüşüm yaşayanlar, muhâcir değil; olsa olsa tükürdüğünü yalayan döneklerdir. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık ancak O’dur. Allah, dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir mahlûk getirir.”2258; “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisine seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lutfudur. Allah’ın lutfu ve ilmi geniştir.” 2259
Ve… Mekke’den Medine’ye hicret olmasaydı? Düşünmek bile istemez insan…
Hayat, baştan sona yüzlerce, binlerce ayrılıkla doludur. Mü’min de kâfir de nice ayrılıklar tadar. Niçin sen Allah için her sevdiğinden seve seve hicreti/ayrılmayı zor görüyorsun? Bilmez misin Kur’an’da belirtilen şu sünnetullahı: “Sevdiklerinizden infak etmeden, onlardan ayrılmadan iyiliğe/cennete kavuşamazsınız.” 2260
2254] 21/Enbiyâ, 67
2255] 29/Ankebût, 26
2256] 25/Furkan, 30
2257] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâret 33
2258] 35/Fâtır, 15-16
2259] 5/Mâide, 54
2260] 3/Âl-i İmrân, 92
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hicret Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Kur’an’da Hicret Kelimesi ve Türevlerin Geçtiği Âyetler (Toplam 31 yerde): 2/Bakara, 218; 3/Âl-i İmrân, 195; 4/Nisâ, 34, 89, 97, 100, 100; 8/Enfâl, 72, 72, 72, 74, 75; 9/Tevbe, 20, 100, 117; 16/Nahl, 41, 110; 19/Meryem, 46; 22/Hacc, 58; 23/Mü'minûn, 67; 24/Nûr, 22; 25/Furkan, 30; 29/Ankebût, 26; 33/Ahzâb, 6, 50; 59/Haşr, 8, 9; 60/Mümtehıne, 10; 73/Müzzemmil, 10, 10; 74/Müddessir, 5.
Allah Yolunda Hicret
Allah Yolunda Hicret Etmek: 2/Bakara, 218; 4/Nisâ, 100; 8/Enfâl, 72; 29/Ankebût, 56, 59; 39/Zümer, 10.
Hicret Edenlerin Üstünlüğü: 9/Tevbe, 20-22; 29/Ankebût, 56-60.
Hicret Edenlerin Mükâfâtı: 3/Âl-i İmrân, 195; 8/Enfâl, 72-75; 9/Tevbe, 20-22; 16/Nahl, 41, 110; 22/Hacc, 58-59; 39/Zümer, 10.
Hicret Edenlere Allah’ın Yardımı: 8/Enfâl, 26; 29/Ankebût, 60.
Hicret Sırasında Ölenler: 4/Nisâ, 100.
Hicret Etmeyip Düşman İçinde Kalanlar: 4/Nisâ, 75, 97-99.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Olay ve Ölçü Olarak Hicret, İsmail L. Çakan, Büşra Y.
Tebliğ, Terbiye ve Siyasi Taktik Açılardan Hicret, İbrahim Canan, Yeni Asya Y.
1400. Yılında Hicret, Ali Nar, Gonca Y.
İlâhî Dinlerde Hicret, Mahmut Topuz, Çağlayan Y.
Kur’an’a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
Hicret -Peygamberimi Öğreniyorum-, Salih Suruç, Nesil Basım Yayın
Hicret Günleri, Meral Maruf, Akabe Y.
Hicret (Şiir), Akif İnan, Sanat-İhtisas Y.
Bosna’dan Şemdinli’ye İnsanlığın Göçü, Kemal Öztürk, Birleşik Y.
Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 321-344
T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 458-466
Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Hicret md: c. 2, s. 413-418; Habeşistan’a Hicret md: Ahmed Özalp, c. 2, s. 250-252; Hicrî Takvim md: Naci Yengin, c. 2, s. 428-429
Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Rasim Özdenören), Risale Y. c. 2, s. 161-164
İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 267-270
Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Nil Y. s. 497-502; Kırkambar Y. s. 481-485
Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. s. 175-180
Kur'an'da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 218-227
Kur'anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 85-86
Kur'an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 91-94
Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s.s. 397-411
Şafak Yazıları, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 31-33
Kur'an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 91-94
İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 336-341
Kur'an'ın Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahreddin Yıldız, İşaret Y. s. 219-223
Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 614-636
İslâm Dergisi, Hicret Dosyası, sayı 2, Ekim 1983
Vuslat Dergisi, Hicret Dosyası, sayı 16, Eylül 2002
HİDÂYET
- 551 -
Kavram no no 76
İman 13
Nimet 8
Bk. Kur’an; Takvâ
HİDÂYET
Kur'an'ı hayata geçirmek;
İşte dosdoğru yol, hidâyet.
Kur'an dışı hayat sürmek;
Gazâbı hak etmek ve dalâlet.
• Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Hidâyet
• Hidâyet, Yön Bulmak; İman Yönü Bulduran Kuvvet
• Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
• Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
• Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
• Hidâyette Kulun Rolü
• Hidâyet Türleri
• Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
• Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
• Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah'ın Değişmeyen Kanunu)
"Bize hidâyet ver, bizi dosdoğru yola ulaştır.”2261
Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti
Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak, İslâm'ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik demektir. Allah Teâlâ'nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti buldurmaya "ihtidâ" veya "hüdâ" denmektedir. Allah'ın güzel isimlerinden biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
Sırât-ı Müstakîme, Dosdoğru Yola
Kur'ân-ı Kerim'de 32 âyette geçen bu tamlama, yol anlamındaki sırât'la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm kelimesinin birleşmesinden oluşmaktadır. Kur'an'ın, hedefe götürücü ve erdirici yol olarak gördüğü yol, sırât'tır. Sırât, lügatte cadde, anayol, işlek ve büyük yol anlamına gelir. "Es-sırât":
2261] 1/Fâtiha, 6
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Allah'ın yolu" demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırât-ı müstakîm: Dosdoğru olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm (doğru yol): İki nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek yolun adıdır.
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir. Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmaktır. "İhdinâ" kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun tabir: "bize hidâyet et" ifadesidir. Merhum Elmalılı'nın açıklamasına göre: "İhdinâ" kelimesini "göster" diye tercüme etsek, götürmek kalır. "Götür" deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye de yerleşmiş olduğu şekliyle "bize hidâyet et" ifadesidir. Yani hidâyet, tek kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen "dalâlet" kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah'ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. "De ki: Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah'ın hidâyetidir."2262 Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi hidâyete iletirdi." 2263
Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır. Yalnız göstermek, dinin anladığı mânada hidâyeti ifade etmez. Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır. O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5. âyetindeki "ihdinâ" kelimesine, bazı müfessirler; "bize verdiğin hidâyette sebatımızı nasib et" anlamı vermişlerdir.
"İhdinâ" derken hidâyetin yalnız ve yalnız Allah'a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah (c.c.), Rasûlüne: "Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir"2264 buyurarak hidâyeti Rasûlü'nün bile veremeyeceğini bildirir.
Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler.
2262] 6/En'âm, 71
2263] 16/Nahl, 9
2264] 28/Kasas, 56
HİDÂYET
- 553 -
"Muhakkak sen Sırat-ı Mustakıym'e yol göstermektesin."2265 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nuruna davet eder, yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah'a aittir. Doktorlar da nur vermiyor, sadece gözü perdelenenlerin nurunu açıyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi hidâyete ermiş gibi görünür ama gönülden inkâr eder. Yine kişinin kafatası açılarak içinden iman sökülemez, o bir gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur.
Bizim tebliğimiz bir kişinin hidâyetine sebep olursa bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu bize biraz ters gibi gelebilir. Ama yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz.
Dinimizin insana verdiği değer bu!..
Kur’ân-ı Kerîm'de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken2266 öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Hâlbuki uygar sayılan Avrupalının, Amerikalı'nın gözünde bir varil petrol, Hıristiyan olmayan milyarlarca insanlardan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı kulüpte, aynı pakt'ta olmamak için "Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil" diyoruz. 2267
Kur’an’da Hidâyet
Hidâyet, Kur'an'ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber, aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur'an'da en çok zikredilen kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hedy” kelimesi ve türevleri Kur'an'da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam 191 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur'an'a göre mutlak Hâdî, Allah'tır. Mutlak Hâdî olan Allah'ın insanlara olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah'ın onlara akıl, zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A'lâ, 3 âyetlerinde bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. "Onları, buyruğumuz ile insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık."2268 âyetinde olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları bu hidâyete muvaffak kılması. "Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini artırır."2269 "Allah, iman edenlere hidâyet etti."2270 âyetlerinde olduğu gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. "Hamd Allah'a olsun ki, bizi buna hidâyet etti."2271 âyetinde olduğu gibi.
2265] 42/Şûra, 52
2266] [43] Maide 32
2267] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
2268] 21/Enbiyâ, 73
2269] 47/Muhammed, 17
2270] 2/Bakara, 213
2271] 7/A'râf, 43
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber'e hitaben: "Muhakkak ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin."2272 "Her millet için hidâyet eden (yani, dâvet eden) vardır."2273 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet çeşitlerine ise: "Sen istediğini hidâyete erdiremezsin"2274 (Hitap özellikle Hz. Peygamber'edir) gibi âyetler işaret eder. Allah'ın; zâlimler, kâfirler, fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani "hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti" söz konusudur. Cennete koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: "İman ettikten, Peygamber'in hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğa, Allah nasıl hidâyet eder?"2275; "Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez."2276; "Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet eder." 2277
Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur'an, sâlih amelle hidâyet arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.2278 Başka bir ifadeyle hidâyet, tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: "İman edenler ve sâlih ameller işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola eriştirir."2279 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: "Onları hidâyete erdirir, doğru yola eriştirir ve durumlarını düzeltir."2280 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve sâlih amel işleyenlerdir. 2281
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet
İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur'an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır. Kur'an'da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi, hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O'dur. Kullarından istediğine hidâyet;
2272] 42/Şûrâ, 52
2273] 13/Ra'd, 7
2274] 28/Kasas, 56
2275] 3/Al-i İmran, 86
2276] 2/Bakara, 258
2277] 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
2278] 20/Tâhâ, 82
2279] 10/Yûnus, 9
2280] 47/Muhammed, 5
2281] Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
HİDÂYET
- 555 -
istediğine dalâlet verir. Allah'tan başka insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek hakiki bir fâil yoktur. Allah'ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah'ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ'nın bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle "belâ isteyen belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ'sını bulur." Nitekim insanlarda hidâyet ve iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz'î iradenin sû-i isti'mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.2282 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.2283 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak bir ticareti/kazancı2284 istememek ve müflis tüccar olmaktır. "Onlar hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir." 2285
Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O'nun huzurunda doğru yola gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz, ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat'i olarak mâlum olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî iman, Allah'ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması, dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü, işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ'nın kat kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah'ın hidâyeti de daima artar durur. "...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır." 2286
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
Fâtiha sûresinde “ihdinâ" (bize hidâyet et)”2287 diye duâ ediliyor. Dalâlette bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek; hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde yükselmeyi istemek anlamındadır. Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten ayırma demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: "Ey Rabbimiz, bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma."2288 Nice âlim ve âbid vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak'tan sapmış, ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca bir hayat önemlidir ama müslümanca ölmek
2282] 2/Bakara, 10
2283] 2/Bakara, 18
2284] 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
2285] 2/Bakara, 16
2286] 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
2287] 1/Fâtiha, 6
2288] 3/Al-i İmran, 8
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok daha önemlidir. "Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün"2289 Biz, her an hidâyette kalabilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah'ın yardımına muhtacız. Zaten sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler, sürekli O'na; ibâdetler, tâatler ve duâlar da kesintisiz O'nadır.
Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye, en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü'minin iki günü birbirine denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet yolunda mesafe katetmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz'den hidâyetimizin artırılmasını da istiyoruz. 2290
Bu âyetten hemen önce "Ancak Senden yardım isteriz." denilmişti. İşte, bu duânın nasıl yapılacağını göstermek için duâya başlanıyor: "Hidâyet eyle bizi doğru yola..." Bu talep ve duâ, istiânenin öneminin ve genişliğinin tatbik sahasını gösteriyor. Duâ ve isteğe ne sûretle başlayacağımızı, Allah'tan ne istememiz gerektiğini, bizim için en büyük ve en değerli şeyin ne olması gerektiğini öğretmek için böyle duâ etmemiz telkin edilmiş oluyor.
"İhdinâ" (Bizi hidâyete erdir) ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya yetebilirdi. Ama bununla yetinilmedi. Nereye hidâyet edilmesi, hangi yola Allah'ın bizi iletmesini istediğimiz de "es-sırâta'l-müstakîm" ifadelerinde açıklanmış oldu: "Dosdoğru yola. Öyle yol ki..."
“Niçin "bana hidâyet et" değil de; "bize hidâyet et" diye çoğul edatı kullanıldı?” denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Duâ, daha genel olduğu zaman, kabul edilmeye daha yakın olur. “Müslümanlar arasında duâsı kabul olunacak mutlaka birisi vardır. Allah, birisinin duâsını kabul edince, diğerlerinin duâsını geri çevirmez” denilmiştir. Peygamber Efendimiz, "Allah'a, kendisiyle isyan etmediğiniz dillerle duâ edin." buyurdu. Sahâbe: "Yâ Rasûlallah, hangimizin öyle dili vardır?" deyince de, O: "Birbirinize duâ edersiniz. Çünkü sen onun lisanı ile o da senin lisanınla Allah'a isyan etmemiştir." buyurmuştur. Kul, sanki şöyle der: "Senin Rasûlünün ‘cemaat, birlik rahmet; ayrılık ise azabtır.’2291 buyuruyor. Sana hamdetmek isteyince de, bütün hamdleri dile getirerek "el-hamdü lillâh" dedim. İbâdeti dile getirdiğimde, bütün herkesin ibâdetini dile getirerek "iyyâke na'büdü (ancak Sana ibâdet ederiz)" dedim. Yardım talebinde bulununca da, herkesin yardım talebini söyleyerek "ve iyyâke nesteıyn (ancak Senden yardım isteriz)" dedim. Şüphesiz hidâyeti istediğimde, onu herkes için isteyerek "ihdinâ (bize hidâyet ver)" dedim." Ayrıca, çoğul zamiri kullanılan bu ifade tarzında, müslümanların cemaat halinde olmaları gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu halde bir şeye karar verirlerse, bu doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm olur. Toplu haldeki bu müslümanlara Allah, yeryüzünü vâris kılıp, onları da yeryüzünde halifeler kılmıştır. 2292
"İhdinâ" derken, hidâyetin yalnız ve yalnız Allah'a ait olduğunu bildiğimizi de
2289] 2/Bakara, 132
2290] Bak. 35/Fâtır, 32
2291] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/278
2292] 35/Fâtır, 39; 21/Enbiyâ, 105
HİDÂYET
- 557 -
itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne: "Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir."2293 buyurarak hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. "Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin."2294 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
Peygamberler ve onların tebligâtı hidâyettir. 2295 Peygamberlerde örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu da Kur'an tarafından beyan ediliyor. 2296
Peygamberlerce gösterilen hidâyete varışı engelleyen negativitelerin başında zulüm gelir. Kur'an birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip etmez” diyor.2297 Engellerden biri de nankörlüktür.2298 Fısk (bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete ulaşmayı engeller.2299 Kur’an; yalancılık ve israfın da hidâyete varmayı engellediğini beyan ediyor. 2300
Kur’an, hidâyetle tebliğ (gerçeği duyurup göstermek) ilişkisi üzerinde ısrarla durmaktadır. Ve Kur’an'ın bu konuda açık beyanı şudur: Tebliğ bir cebrî (baskıya dayalı) hidâyet yolu değildir. O halde hiç kimse: "Şu benim gösterdiğim en doğrusudur ve bu yüzden sizi bunu kabule zorlayacağım" diyemez. Bu öylesine açık bir gerçektir ki, Son Peygamber'e bile: "Sana düşen sadece tebliğdir."2301; "Sen istediğini hidâyete erdiremezsin." 2302; "Sen insanları, imana girinceye dek zorlayacak mısın?" 2303 denilebilmiştir.
Allah, hidâyetini istediği kişiyi, İslâm'a ve huzura ısıtır, gönlünü bu işe çevirir. 2304
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah'a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor; sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız
2293] 28/Kasas, 56
2294] 42/Şûrâ, 52
2295] 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; Âl-i İmrân, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En’âm, 91, 154; 7/A'râf, 154; 10/Yûnus 57, vs.
2296] 29/Ankebût, 69
2297] bk. 3/Âl-i İmrân, 86; 5/Mâide, 51; 6/En’âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7; 62/Cumua, 5)
2298] bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
2299] bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkûn, 6
2300] bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
2301] Âl-i İmrân, 20
2302] 28/Kasas, 56
2303] 10/Yûnus, 99
2304] 6/En’âm, 125; Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 182
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... "Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihyâ etmiş gibi olur."2305 Kur'ân-ı Kerim'de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken2306 öldürülenin mü'min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı zihniyet ve aynı paktta olmamak için "gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil" diyoruz. 2307
"Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir."2308 "Ne zaman Benden bir "hüdâ" gelir de, kim Benim "hüdâ"ma uyarsa, böyleleri için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir."2309 Yeryüzündeki hayatında insanın önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah'a giden yol, diğeri ise, Allah'ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak "hüdâ"sını göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı "hediye"dir. Allah'ın insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle O'nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah'ın hediyesini kabul etmektir. Bu hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah, elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah'ın yoluna girebilmesi için, öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab'ın âyetlerini okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır. Yani, Kur'an'ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular üzerinde bir 'bilgi' oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder, içlerine kuruntular eker. "Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım' dedi; 'onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim.' (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir."2310 İşte, şeytanın vaadine, verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar 'ölmüş' insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye
2305] 5/Mâide, 32
2306] 5/Mâide, 32
2307] M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
2308] 20/Tâhâ, 50
2309] 2/Bakara, 38
2310] 4/Nisâ, 118-120
HİDÂYET
- 559 -
çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur'ân-ı Kerim'de "çok uzak bir dalâl" denir.
İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına, hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım "bilgi"ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme, eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar, Allah'la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah'ın yolundan sapmış, tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri putlara dönüşür. 2311
Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetlerle, kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına "ihtidâ" denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı'nın ve müslümanların başını çok ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye'de ve basında dönmelerin ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah'tan getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı içine girmektir. "Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir."2312 "Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir."2313 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere karşı tavırları şöyle anlatılır: "Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, "keşke" derler, Allah'a itaat etseydik, Rasûl'e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu saptırdılar." 2314
Kalplerini arıtanlar; Allah'a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. "Allah, İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi."2315 İhtidâlarında sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. "Kim Allah'a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir."2316 Allah'ın hidâyete erdirdiği insanlar, yine İblis'in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
Kur'an, hidâyetin Allah'ın elinde olduğunu, Allah'ın hidâyet vermediğine kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
2311] Bak. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
2312] 2/Bakara, 137
2313] 3/Âl-i İmran, 20
2314] 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bak. 7/A'raf, 38-39
2315] 47/Muhammed, 17
2316] 64/Teğâbün, 11
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzere olacağını söylemektedir.2317 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi, Cenâb-ı Hakk'ın dilemesi ve yardımı ile olur. "De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim."2318 "Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz." 2319
Hidâyet, öncelikle Allah'tandır ve tek hidâyet edici O'dur. Fakat Rasûller Allah'ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah'ın yoluna yönelticidirler. Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah'ın elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez. Allah'ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten Allah'tır; yani, nihai belirleyici O'dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine Allah'ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah'ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır:
"Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık." 2320
"Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin."2321 Buna karşılık;
"Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet eder." 2322
"Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?" 2323
"Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah'ın yolundan saptırırlar." 2324
Dalâlet, "an" harf-i cerriyle kullanıldığında "yitmek, yok olup gitmek" anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları, hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek, tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah'a koştukları eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: "Uydurdukları şeyler kendilerinden kaybolup gitti." 2325
Kur'an'ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah'tan ilk isteği hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene "işte
2317] Örnek olarak bak. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ, 52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
2318] 10/Yûnus, 108
2319] 13/Ra'd, 33
2320] 21/Enbiyâ, 73
2321] 42/Şûrâ, 52
2322] 28/Kasas, 56
2323] 10/Yûnus, 43
2324] 6/En'âm, 116
2325] 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
HİDÂYET
- 561 -
Kur'an!"2326 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur'an yoludur.
Hidâyette Kulun Rolü
Kur'an'ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan, tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah'a inanan her mü'min Allah'ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna; Allah'ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah'a muhtaçtırlar. Yaratıkların, kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de, yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de veren O'dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile Yüce Allah, kulları arasında ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka şeylere yönelir mi?
Allah'ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak inanan mü'min, durup dururken Allah'ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına; O'nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. "Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı zâlim değildir."2327 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla zulmetmez.” 2328
Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir. "O, her şeyi ölçüyle yapıp, yol göstermiştir."2329 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle, kâinatın sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer canlılardan daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: "Biz ona eğri ve doğru iki yol göstermedik mi?" 2330
Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu, insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda, ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer varlıklarla farkı kalmazdı. "Bize düşen, yalnızca yol göstermektir." 2331
Kur'an'ın insanlara verdiği en büyük ders tevhiddir. Tevhid, yâni Allah'ın birliği... Ne zâtında, ne sıfatlarında, ne mülkünde ne icraatında ortağı bulunmaması. Kur'an'ın bu dersini dinleyenler, putları bırakmış Allah'a dönmüş, teslisi (üç ilâh safsatasını) atıp tevhide ermişlerdir.
2326] 2/Bakara, 2
2327] 41/Fussılet, 46
2328] 3/Âl-i İmran, 82
2329] 87/A'lâ, 3
2330] 90/Beled, 10
2331] 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâtiha'nın ilk âyetinde "Allah'ın bütün âlemlerin Rabbi" olduğu haber verilir. Sema ve arz birer âlem olduğu gibi, dünya ve âhiret, gece ve gündüz, canlılar ve cansızlar da ayrı birer âlem... Keza, her bir insan, hayvan ve bitki de birer küçük âlem. Bütün bu âlemlerin başlangıçlarını, ilk tohumlarını yaratan ve onları rahmet ve hikmetiyle, irâde ve kudretiyle safha safha terakki ettirerek son ve mükemmel şekline erdiren Allah'tır. Bütün bu âlemler O'nun mülkü olduğu gibi, onlarda cereyan eden her türlü hâdiseyi, ister hayır, ister şer olsun, yaratan da O'dur.
Zeminin yüzünde gece ve gündüzü O yarattığı gibi, gözlerde, uykuyu ve uyanıklığı ve nihâyet insan kalbinde dalâlet ve hidâyeti yaratan da O'dur. Zira, O'ndan başka yaratıcı yoktur.
Basar, yâni gözün görmesi gibi, basiret de Allah'ın büyük bir ihsanı. Birincisi ile insanın maddî gözü açılıyor ve insan dağlarla, ovalarla, yıldızlarla münasebet kuruyor. Diğeri ile de insanın kalp gözü açılıyor. Maddî olmayan o göz ile maddeden münezzeh olan Allah'ın varlığı görülüyor ve O'na iman ediliyor. Ve kalp kâinatı çok gerilerde bırakacak bir vüs'ate, bir genişliğe kavuşuyor.
İşte, gözde görmeyi yaratmak Allah'a mahsus olduğu gibi, kalpte imanı ve hidâyeti yaratmak da yine O'na mahsus. O halde Allah'ın dilediğine hidâyet vereceğine dair âyetleri okurken, öncelikle meselenin tevhid yönünü dikkate alacak, her hayır gibi hidâyetin de O'nun elinde olduğuna iman edeceğiz.
"Doğrusu, lütuf muhakkak Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah Vâsi'dir, Alîm'dir." 2332 Âyetin sonunda Vâsi' ve Alîm isimlerinin zikredilmesi ne kadar mânâlıdır. Evet, Allah Vâsi'... Yâni O'nun rahmeti, ilmi, inâyeti insan idrâkinin kavrayamayacağı kadar geniş ve her şeyi kaplamış... Ve O, her şeyi hakkıyla bilen mutlak Alîm. Öyle ise lütfu, ihsanı, keremi ve hidâyeti kime vereceğini O bilir. Bu veriş rastgele değil, bir ilim ve hikmet iledir. Bu hakikati ders veren bir diğer âyet: "Doğrusu sen sevdiğine hidâyet veremezsin. Fakat Allah kimi dilerse ona hidâyet verir. Ve hidâyete erecekleri en iyi O bilir." 2333
Evet, bizim başka varlıklar hakkındaki bilgimiz çok sınırlı... Canlı ve cansız her şey bütün faaliyetlerini Allah'ın ilim ve murakabesi altında sürdürüyor.
Şu uçan kuşu seyredelim. Kim bilir yuvasından nasıl bir his ile ayrılmıştı... Şimdi havada süzülürken nasıl bir zevk ve huzur duyuyor? Uçuşan diğer kuşları hangi gözle seyrediyor? Yerdeki binaları, insanları, arabaları nasıl değerlendiriyor? Acaba karnı ne derece tok yahut aç? Akşam yaklaşınca, yuvasına doğru yol alırken hangi hislerle dolu olacak? Yuva yaptığı çatıyı gördüğünde içinden neler geçecek? O günkü mesaisini bitirmiş, diğer kuşlarla havada son birkaç tur daha atarken o küçük ve temiz kalbi nasıl bir hazla dolacak? Bunlar ve benzeri nice haller o kuşun ruhunu sarmış durumda. O, kendi iç âleminin bütün incelikleri ile ancak ve ancak Yaratıcısı’nın, Rabbinin nazarı, himayesi, rahmeti ve murakabesi altında...
Bir ceylan, bir kelebek, bir karınca bu kuştan farklı mı? Her biri kendi âleminde ayrı bir ömür sürmekte... Bedeni, kâinatla irtibat kurarken, ruhu ve
2332] 3/Âl-i İmrân, 73
2333] 28/Kasas, 56
HİDÂYET
- 563 -
hissiyatı, bilemeyeceğimiz bir keyfiyetle, Allah'a teveccüh ve tevekkül etmekte...
Bir de şu taksi şoförünü düşünelim. Kim bilir nereye gidiyor? Hangi derdin sahibi? Hangi hedef için yanıp tutuşuyor? İleride neler almayı plânlıyor? Yoksa sürdüğü arabanın taksitlerinin çilesini mi çekmekte? Beden sıhhati nasıl? Ruh huzuru ne âlemde? Düşkünlere karşı kalbi katı mı, yumuşak mı? Rabbine teveccühü ne derece? Nefsine ne ölçüde güveniyor? İnsan durmadan düşündüğüne göre, geçmiş günlerde neler düşündü ve şu anda ne düşünüyor?
İşte meçhûlümüz olan böyle sayısız meseleler onun hususî dünyasını meydana getirir. Biz o dünyanın Câhiliyiz, Allah ise Mâliki ve Âlimi.
İşte kullarını böyle her halleri ile bilen Allah, hidâyete erecekleri de en iyi Kendisinin bileceğini yukarıdaki âyetle haber veriyor.
Hidâyet ve dalâletle ilgili âyet-i kerimeler bir yönüyle de mü'minin ruh terbiyesi ile ilgili... Bilindiği gibi mü'minin ruhu havf ve recâ (korku ile ümit) sınırları arasında terakkisini sürdürür. Bu sınırları tecavüz ettiğinde zarara düşer yahut mahvolur. Havf, Allah'tan korkma, O'nun azabından kendini kesin şekilde emin bilmeme hâli... Recâ ise, Allah'ın rahmetinden daima ümitvar olma, günahlarının O'nun affını hiçbir zaman aşamayacağını düşünerek yeise, ümitsizliğe düşmeme durumu.
Kur'ân-ı Kerim, "Allah'ın dilediğini dalâlete götürebileceğini" beyan etmekle mü'mine, yaptığı iyi amellerle övünmemesini ve onlara güvenmemesini öğüt verir. Diğer taraftan, kötü halleri ve günahları için de yeise düşmemesini, "Allah'ın dilediğini hidâyete/doğru yola sevk edebileceğini" hatırlatır.
Konunun bir de kader yönü var. Ona da kısaca temas edelim: Bir âyet meali: “Bir de müşrikler (Allah'a eş koşanlar) dediler ki: Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başka hiçbir şeye tapmazdık. Ve O’nsuz hiçbir şeyi haram kılmazdık. Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Buna karşı peygamberin vazifesi ancak açık bir tebliğ değil mi?” 2334
"Her şeyin kader ile takdir edildiği" bir hakikat. Ama bu takdir edilenlerden birisi de insana cüz'î irâde verilmesi ve onun emir ve yasakları işlemekte serbest bırakılması... Bu da bir takdir... Buna göre, insan ister ibâdet etsin, ister isyan yolunu tutsun, her İki halde de kader dairesi içinde... Bu incelik, çoğu zaman gözden kaçıyor yahut yeterince anlaşılmıyor.
Cenâb-ı Hak, taşların cansız, bitkilerin yarı canlı olmalarını dilemiş; hayvanlar âlemini ise his dünyasına kavuşturmuş. Bunların hepsi kader dairesinde... İnsana gelince, onu mahrukatı içinde en güzel şekilde yaratmış... Ona akıl, kalp, vicdan gibi nice ihsanlarda bulunmuş ve onu bir imtihana tâbi tutmuş... Kendisine birtakım emirlerde bulunmuş ve önüne bir takım yasaklar koymuş. İnsanı bu emir ve yasaklara uyup uymamakta serbest bırakmış. Dilemiş ki, bu hürriyet içinde, gaflete dalmayan ve Rabbini unutmayan kullarına, meleklerden daha üstün dereceler versin ve onları ebedî saâdetlendirsin. Nefis ve şeytana tâbi olarak Rabbini unutanları ise azabına uğratsın. İşte bu da bir takdirdir. Bu takdire karışmak kula yaraşmaz.
2334] 16/Nahl, 35
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Allah dikseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi" sorusunu başka sorular da takip eder. Meselâ, "Allah dileseydi bütün cansızları yarıcanlı yapabilirdi" yahut "Allah dileseydi bütün ağaçlara görme, işitme verebilirdi" veya "Allah dileseydi bütün hayvanları akıllı yaratabilirdi" gibi... Elbette, Allah, dileseydi bütün bunları yapabilirdi. Ama dilememiş... İnsan nevini, hepsi itaat üzere olan meleklerden ayrı bir mahiyette yaratmayı dilemiş ve öyle yaratmış. Müşriklerin iddiasının zikredildiği aynı sûrede şu âyet-i kerime de yer alıyor: "Allah dileseydi elbette hepinizi binek ümmet yapardı. Fakat O dilediğine dalâlet, dilediğine hidâyet verir ve muhakkak surette hepiniz bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız."2335 Bu âyet-i kerimede birçok ders bir arada veriliyor: Allah, insanları melekler gibi bir tek ümmet olarak yaratmayı dilememiş. Allah'ın irâdesi mutlak... Ve insan bütün yaptıklarından sorumlu...
İnsan Allah'ın takdir sahasında ileri geri konuşarak haddini tecavüz edeceğine, kendi irâdesine bırakılan işleri, istikamet üzere yapmaya çalışmalı... Zira, o ancak bunlardan sorumlu...
“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de hidâyete eriştirir. (Ey Rasûlüm) Artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını şüphesiz bilir.”2336 Hidâyete erecekleri de dalâlete düşecekleri de en iyi Allah bilir... "Hâdî", Cenâb-ı Hakk'ın bir ismi. "Hidâyeti yaratan, doğru yolu gösteren ve insanı o yolda muvaffak kılan" mânâsına geliyor...
Taşlara göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyet yaratmıyor. "Kalpleri Allah 'ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte bunlar apaçık dalâlettedirler (sapıklıktadırlar)." 2337
Kulun kendi cüz'î irâdesini hayra yahut şerre yöneltmesi ile kalbinde hidâyet yahut dalâlet yaratılıyor. Bu hakikati, hiçbir vesveseye fırsat vermeyecek kadar açıkça ders veren bir âyet-i kerime: "Muhakkak ki, Allah, bir kavme verdiğini, onlar nefislerindekini bozmadıkça, değiştirmez."2338 Bir başka âyet: "Onlar öyle kimselerdir ki, hidâyet karşılığında dalâleti (sapıklığı) satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru yolu da bulamamışlardır."2339 Bu âyet-i kerimeden kulun, dalâlete kendi irâdesiyle müşteri olduğunu açıkça anlıyoruz.
Hidâyet ve dalâletle ilgili âyetlerin her birinde bu hakikati görebiliriz. Bunlardan bir kısmını zikredelim:
“Allah zâlimler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 2340
“Allah kâfirler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 2341
“Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 2342
Bu üç âyet-i kerimeden kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini öğreniyoruz.
2335] 16/Nahl, 93
2336] 35/Fâtır, 8
2337] 39/Zümer, 22
2338] 13/Ra'd, 11
2339] 2/Bakara, 16
2340] 2/Bakara, 258
2341] 2/Bakara, 264
2342] 9/Tevbe, 24
HİDÂYET
- 565 -
Hepsi de insanın kendi irâdesiyle ilgili: Zulüm, inkâr ve fısk.
Bir diğer âyet-i kerime : “... İnkâr edenler ise, ‘Allah bu misâlle neyi murad etti?’ derler. O, bu misâlle birçoğunu saptırır, birçoğunu da doğru yola getirir. Onunla saptırdığı ancak fâsıklardır ki, onlar Allah 'a olan ahitlerini kabulden sonra bozarlar; Allah'ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.”2343 Bu âyet-i kerimelerden de, dalâlete düşen fâsıkların üç sıfatını öğrenmiş bulunuyoruz.
Hidâyete gelince o, Allah'ın büyük bir İhsanı olmakla beraber, buna mazhar olmak da bazı şartlara bağlı. Bu şartların birincisi:
“Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve müttakîlere, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara doğru yolu gösteren (hidâyet kaynağı) bir kitaptır.”2344 âyet-i kerimesiyle "ittika" yâni "Allah'a karşı gelmekten sakınma" olarak beyan ediliyor.
“De ki, hakikaten Allah dilediğini şaşırtıyor, kendisine gönül verene de hidâyet buyuruyor.”2345 âyetinde de hidâyet için kulun Hakk'a gönül vermesi, cüz'î irâdesini hayra sarfetmesi şart koşuluyor.
Hidâyet ve dalâlete dair bütün âyetler Allah'ın Rahmân ve Rahîm olduğu, Kur'ân-ı Kerim'in muttakîlere hidâyet olmak üzere inzal edildiği ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) âlemlere rahmet olarak gönderildiği göz önüne alınarak mütalâa edildiğinde, meselenin hiç de itiraza veya istismara elverişli olmadığı açıkça görülecektir. 2346
Hidâyet Türleri
İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme, yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet gündeme gelir ki o da "vahiy"dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah'tan istediği hidâyet, işte budur. 2347
Kur'an'ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.2348 Peygamberlerde örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu da Kur'an
2343] 2/Bakara, 26-27
2344] 2/Bakara, 2
2345] 13/Ra'd, 27
2346] Alaaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 118-125
2347] Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
2348] 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf, 154; 10/Yûnus, 57...
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tarafından beyan ediliyor. 2349
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi, bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yangını söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi ile başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 2350
İslâm'ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur'an'da şöyle uyarılır: "İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah'ın indirdiğini açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edenim." 2351
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım: "Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah'tan başka veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı."2352 Bu âyette dikkati çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları yolun doğru ya da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah'a; yani O'nun indirdiklerine uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin etmekle değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek, doğruyu, güzeli arayıp tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor: "Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah'ın kendisine yol gösterdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir."2353 Bir de bunun karşıtına bakalım: "Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna, canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir."2354 "Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah'ın dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Artık onu Allah'tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?" 2355
Allah'ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: "Allah, kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur'an'la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir."2356 "Bunlar, namaz kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden
2349] 29/Ankebût, 69
2350] bak. 33/Ahzâb, 67
2351] 2/Bakara, 159-160
2352] 7/A'râf, 30
2353] 39/Zümer, 18
2354] 53/Necm, 23
2355] 45/Câsiye, 23
2356] 5/Mâide, 16
HİDÂYET
- 567 -
mü'minlere yol gösterici kılavuz ve müjdedir."2357 "İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir."2358 "Güven, iman edip imanlarına zulüm katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır."2359 Dikkat edilecek olursa, Allah'ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde; daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi özetleyecek olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Allah'ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında zulüm gelir. Kur'an, birçok âyetinde "Allah zâlimlere hidâyet nasip etmez." diyor.2360 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda sanmak;2361 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;2362 Allah'ı zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;2363 dünya hayatından başka bir beklentisi olmamak;2364 babalarını, atalarını üzerinde bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;2365 zâlimlerden ve nankörlerden olmak;2366 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.2367 Hidâyetin önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 2368
Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.2369 Kur'an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.2370 Şeytana tâbi olmak,2371 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara uymak,2372 Allah'tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,2373 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,2374 Allah'ın rızâsını gözetmek,2375 Allah'tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,2376 işlediği hata ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,2377 Kur'an okumak, Allah'ın âyetlerine
2357] 27/Neml, 2
2358] 10/Yûnus, 9
2359] 6/En'âm, 82
2360] Bak. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7; 62/Cum'a, 5
2361] 7/A'râf, 30
2362] 45/Câsiye, 23
2363] 59/Haşr, 19
2364] 2/Bakara, 200
2365] 2/Bakara, 170
2366] 3/Âl-i İmran, 86
2367] 3/Âl-i İmran, 86
2368] Bak. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
2369] bak. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
2370] bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
2371] 22/Hacc, 4
2372] 4/Nisâ, 115
2373] 2/Bakara, 150
2374] 39/Zümer, 18
2375] 92/Leyl, 19-20
2376] 36/Yâsin, 21
2377] 20/Tâhâ, 82; 122
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uymak,2378 iman edip imanına zulüm katmamak,2379 sâlih amel işlemek, namaz kılmak, zekât vermek,2380 hidâyete yönelmiş olmak,2381 Allah'tan başkasından korkmamak,2382 yalnızca Allah'a teslim olmak,2383 düşünmek, ibret almak. 2384
Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada, âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez. Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak ile ölür. Hak'tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk'a gider. İşte Allah'a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah'a karşı küfran ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak'tan dönen, dalâlet yolunu tutan, Allah'a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan azgınların sonu da budur.
Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır. Bunlar da insanın yolunu Allah'a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp beraber olabilmek Allah'ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 2385
"Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor." "Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır."
Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah'ın Değişmeyen Kanunu)
"Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah'ın yoludur’ de."2386 Yüce Allah'ın Hz. Muhammed'i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur. Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. "Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Rasûl'e karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme
2378] 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
2379] 6/En'âm, 82
2380] 27/Neml, 2
2381] 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
2382] 2/Bakara, 150
2383] 3/Âl-i İmran, 20
2384] 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
2385] A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
2386] 2/Bakara, 120
HİDÂYET
- 569 -
sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!"2387 Uyulması gereken hak yol, İslâm'dır. Ondan ötesi, terk edilmesi ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine tutunursa zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan çeker ve o kişi zâlimlerden olur. "...Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur." 2388; "Sana gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun."2389 Rasûlullah'a "ilim" diye gelen, Allah'ın yolu ve İslâmî emirlerden "şeriat" kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahûdi ve hıristiyanların heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun. Hitap Rasûlullah'a, maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı olan hevâ ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır. Mü'minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük bir zulümdür.
"Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."2390 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: "Yani kendisiyle kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere, âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdıklarına da üzüntü yoktur." Allah'ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
"...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır."2391 Hidâyetine/Kur'an’a tâbi olanlar hakkında Allah'ın âdeti, dünyada rahat bir yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. "Erkek veya kadın, mü'min olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz."2392 Allah'ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber mü'minliktir. Yoksa Allah'ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı "tertemiz, güzel hayat" ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü bu, İbn Kesir'in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur'an'a uyan kimsenin kendisiyle faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, "sapma"nın giderilmesi gibi, "sıkıntı" da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira Allah'ın hidâyetine uyan kimse, O'nun rızâsını gözetir. Allah'ın kendisi için taksimine de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah'ın kendisine bahşettiği din nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir. Allah'ın, onu İslâm'la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın geçici metâına/faydasına değil de, Allah'ın yanında olana yönelmesi, eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması demektir.
2387] 4/Nisâ, 115
2388] 2/Bakara, 120
2389] 2/Bakara, 145
2390] 2/Bakara, 38
2391] 20/Tâhâ, 123-124
2392] 16/Nahl, 97
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. "Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır."2393 Allah'ın zikrinden maksat, O'nun Kur'an'ı ve dini İslâm'dır. Yüz çevirmekten maksat ise Kur'an ve İslâm'ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başkasından ummaktır. Allah'ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen "dank" kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir şey yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah'ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah'ın âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak haşredilecektir. "Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak haşrederiz."2394 Allah'ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu unutmuş ve terk etmiş demektir. Dünyada Allah'ın âyetlerini görmezlikten geldiği gibi, yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir. Çünkü cezâ, yapılanın cinsinden olur.
Hidâyetinden (Kur'an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. "Kim Rahmân'ın zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar." 2395
"O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: 'Allah'a hamd olsun ki, bizi hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık."2396 Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek için, Allah'ın bize müdâhale etmesi gerekiyor. "Hidâyeti, duâ ve niyazla Allah'tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O'dur."2397 İbrahim (a.s.): "Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar topluluğundan olacaktım."2398 der.
Peygamberimiz'in getirdiği Kur'an'ın bizzat kendisi hidâyet olduğu içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. "Gerçekten bu Kur'an, insanları en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder."2399 Peygamberimiz de rehberlik görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: "Allah, beni, âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi." "Allah'ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur. Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar, ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
2393] 20/Tâhâ, 124
2394] 20/Tâhâ, 124
2395] 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
2396] 7/A'râf, 43
2397] 14/İbrahim, 21
2398] 6/En'âm, 77
2399] 17/İsrâ, 9
HİDÂYET
- 571 -
Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah'ın dinini anlayıp da, Allah'ın benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye karşı başını kaldırmayan ve Allah'ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir." 2400
"Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır." 2401
Sahâbeler, Peygamberimiz'e müracaat ederek: "Ey Allah'ın Rasûlü, Tâiflilerin okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah'a bir bedduada bulunuverseniz!" dediler. Rasûlullah (s.a.s.): "Allah'ım Tâiflilere hidâyet ver!"2402 buyurdular.
Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir. "Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir."2403 "İhdinâ's-sırata'l müstakim: Bizi dosdoğru yola ilet" 2404
Allah Teâlâ, irâde-i cüz'iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse, hidâyeti Yüce Allah'tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih amel işlemelidir.
2400] Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
2401] Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
2402] Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
2403] 29/Ankebut, 69
2404] 1/Fâtiha, 6
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hidâyetle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Hidâyet Kelimesinin Kökü H-d-y ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 317 Yerde)
B- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30; Tekvir, 29.
Allah, Kafirlere ve Münafıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46; Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir, 27-28.
Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
Hidâyet İçin Dua: Fatiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
C- Dalâlet (Sapıklık)
Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37; İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am, 125.
Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
i- Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fatiha, 5-7.
Hidâyetle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Müslim, İlim 16, Mesacid 256.
Ebu Davud, İlim 10
Müsned, Ahmed b. Hanbel, I: 88, 227, III: 451, IV: 367, 399, V: 145, 177, 252
Muvatta, İmam Malik, Kur'an 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 108-113
2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 354-358
3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y c. 1, s. 118-121
4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 74-76
5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 45
6. Tefhimü'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 42
7. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 194-199
HİDÂYET
- 573 -
8. Fatiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 239-297
9. Sorularla Fatiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 183-188
10. Kur'an'da Hidâyet, Abdullah Cevadi Amuli, İnsan Y.
11. İslâm Hidâyeti, İbn Teymiye, (terc. Celal Yıldırım), Dedekorkut Y.
12. Kur'an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 33-86
13. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17 s. 473-477
14. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 2 s. 420-421
15. Kur'ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 139-145
16. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 91-95
17. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 135-144
18. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 2 s. 26-29
19. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 31-35
20. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 189
21. Kur'ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 87-88, 47
22. Kur'an'da Allah ve İnsan, İzutsu, 135-
23. Kur'an-ı Kerim'de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 63-64
24. Kütüb-i Sitte Terc. Ve Şerhi, İbrahhim Canan, Akçağ Y. c. 11 s. 502; c.13 s. 105
25. İlahi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 44-53
26. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 158-163
27. İnanç ve Amelde Kur'ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 41-45
28. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 56-58
29. Kur'an Okulu II, Hanif Y. s. 92-94
30. Sırat-ı Müstakim ve Yolcuları, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y. s. 38-83
31. İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 273-280
32. Kur'an'da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 199-201; 321-322
33. Esma'ül Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s.247-250125-127
34. Âyet ve Hadislerde Esma-i Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 244-246
35. Esmaü'l-Hüsna Şerhi, M. Necati Bursalı, Erhan Y. s. 312-316
36. Onun Güzel İsimleri M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 130
37. Esmaü'l-Hüsna Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y. s. 130- 131
38. Esma-i Hüsna'dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 189-190
39. Hidâyet, Şule Yüksel Şenler, Timaş Y.
40. Hidâyet (Akaid, Fıkıh, Ahlâk, Siyer), Ahmed Öztürk, Şahsi Basım
41. Hidâyete Erenler, Heyet, Feyz Y.
42. İslâm Hidâyeti, Şeyhulİslâm İbn Teymiyye, Dede Korkut Y.

HİKMET
- 575 -
Kavram no 77
Nimet 9
Bk. İlim; Akıl
HİKMET
• Hikmet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hikmet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hikmet Kavramı
• Hikmetin Önemi
• Hikmetle Çağrı; Dâvetçinin Özelliği
• Hikmetin Gerçek Sahibi; Hakîm Olan Allah
• Hikmet; Sırlar Hazinesi
• Dünya, Çeşitli Hikmetlerin Sergilendiği Bir Hikmet Fuarıdır
• Kaybettiğimiz İçin Kaybolduğumuz Öz Malımız; Hikmet
“Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden Senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, hüküm ve hikmet sahibi olan, her şeyi yerli yerince yapan yalnız Sensin." 2405
Hikmet; Anlam ve Mâhiyeti
‘Hikmet’ kelimesinin kökü ‘hükm’dür. ‘Hükm’ masdarı ve ondan türeyen kelimeler isim ve fiil olarak Kur’an’da tam 210 yerde geçer. ‘Hükm’ ve onun türevleri, çok geniş bir anlam sahasına sahiptirler. Her biri kullanıldığı yere göre farklı mânâlar taşır.
Hükm, sözlükte, ıslah maksadıyla bir şeye engel olmak, iyiliğin elde edilmesine çalışmak, idare etmek ve tahakküm etmektir. ‘Hükm’ aynı zamanda, ilim, derin kavrayış, âdil yargı, karar vermek gibi mânâlara da gelir. Aynı kökten gelen ‘hâkim’, kötülüğe engel olan, hüküm sahibi, hükmünü yürüten, hükmü verip uygulayan mânâsına gelir. ‘Hakem’, sözlük anlamı olarak, taraf tutma arzusunu bir tarafa atan; kavram olarak, hükmü elinde tutan, hükmünü yürüten, ya da hüküm verme makamında olan demektir. ‘Hakîm’ sözlükte, bilgin, hikmet sahibi, işlerini en güzel bir biçimde ve sağlam yapan demektir. Türkçe’ye “bilge” diye çevrilebilir.
Aynı kökten, ‘hükkâm, muhkem, tahkim, ihkâm, mahkeme, hâkimiyet, hükümet’ gibi kavramlar da türemiştir. Hepsi farklı anlamlara gelse bile, hepsinde de işi sağlam yapma, zarara engel olma, hikmetle, faydaya ve maksada uygun şekilde yapma, tutarlı olma, yerinde iş yapma, yetki altına alma, hükmünü yürütme anlamları ortaktır.
‘Hikmet’ de ‘hükm’ kökünden gelen bir kelimedir ve aynı kökten gelen kelimeler içerisinde en zengin anlam sahasına sahiptir. ‘Hikmet’ sözlükte, kötülükleri ortadan kaldırmak, iyilikleri elde etmek, gerçeği yakalama noktasında ilim ve
2405] 2/Bakara, 129
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akılla hareket etmedir. Hikmet, Allah (c.c.) açısından, eşyanın bilinmesi, tutarlı ve anlamlı bir şekilde icad edilmesi; kul açısından ise, varlıkların bilinmesi ve hayırlı iş yapılmasıdır.
Hikmet ile hükm kelimeleri Kur’an’da bazen aynı anlamda kullanılmaktadır. Meselâ, Yusuf’a (a.s.) daha genç iken ‘hükm’, yani hikmet verilmiştir.2406 Kimilerine göre ‘hükm’, hikmetten daha kapsamlıdır. ‘Hikmet’ sözde ve işte en iyiyi yakalamak veya olması gerekeni idrâk etmektir. Doğru bir karar, isâbetli bir sonuç, tutarlı ve sağlam bir hareket tarzı, bir şeyin faydalı hale getirilmesi hikmettir. Bir şeyi körü körüne değil de, önünü sonunu düşünerek ve ondan doğacak bütün tehlikeleri savmayı göze alarak yapmak demektir.
Hikmet, hem ilimdir, hem de isâbetli, tutarlı iş yapmadır. Buradan hareketle bazıları ona ahlâkî bir anlam yükleyerek, hikmetin bilgi ve eylem olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ahlâkın meşrû temeli doğru ve kesin bilgidir. Bu bilgiye sahip olan kişi de hikmete sahip kimsedir. Yeterli ve doğru bir araştırma ve tefekkür, kişiyi doğru bir hükme varmaya, dolaysıyla hikmete göre iş yapmaya götürür. “Muhkem (sağlam) bilgi, muhkem (sağlam) amele götürür.”
Hikmet, hüküm, hükûmet ve ihkâm mânâlarıyla ilgili olduğundan; hikmette bir işi sağlam yapmak, iyiliği, düzen ve sistemi getirmek anlamı vardır. Bozukluğun kaldırılıp iyiliğin sağlandığı, düzenin korunduğu her şeyde bir hikmet vardır. Bundan dolayı hikmet denince mutlaka bir sebep ve sonuç hatıra gelir. Yani hikmet, sonucun sebebe bağlanması, iki şey arasında bir ilginin kurulması, sebep ile sonuç arasındaki ilişkinin bilinmesi demektir. Bir işi başka bir işe bağlamağa, yani bir yargıya varmaya hüküm dendiği gibi; doğru olan herhangi bir yargıya da hikmet denilir. Demek ki bilgiye dayanan amel, yararlı bir sonuç veren bilgi hikmettir. İslâm bilginleri hikmeti tanımlarken mutlaka "eylemle birlikte bulunan ilim", yani amele/eyleme dönüşecek bilgi düşüncesinde ısrar etmişlerdir. İnsanın teorik bilgileri öğrenip gücü oranında üstün işler yapma yeteneği kazanması hikmettir. Yani hikmet, nazarî/teorik bilgileri öğrendikten sonra, onların gereğine uygun davranıp teori ile pratiği birleştirmek ve böylece üstün gayeye ulaşmaktır. Hikmet, yapılan işin, ilmin gereğine uymasıdır.
Hikmet, derin ve yararlı bilgidir. Bu bilgi, ancak düşüncenin ürünü olacağından Allah Teâlâ; "Ancak sağduyu sahipleri düşünüp ibret alır." 2407 buyurmuştur. Kur'an'ın kasdettiği hikmet, bir yığın felsefe teorileri değildir.
Hikmet, mantıklı düşünmek ve gerçekleri araştırmak ve hakka tâbi olmaktır. Kâinatın birtakım yasalarını keşfetmek ve bunları insanlığın yararına kullanmak hikmettendir. Hikmet, bir şeyi lâyık olduğu yerine koymaktır. Hikmet, Allah'ın kitabından anlaşılan şeydir. Cürcânî, Ta'rîfât'ında hikmet için şu mânâları verir: Hikmet, kendisinde eşyanın hakikatinden bahsedilen bir ilim; aklın aşırılıklardan uzak, itidal/denge halindeki bilme gücü; ilim, icad ve fiiller; helâl ve haramın bilinmesi; hakka uygun söz; akla uygun ve gereksiz doldurmalardan arınmış söz; amelle beraber ilim. 2408
Nâkib Attas da hikmeti şöyle tanımlar: Hikmet, kendisinde ilim olan kişinin
2406] 12/Yûsuf, 22
2407] 2/Bakara, 269
2408] Cürcânî, Ta'rîfât, hikmet maddesi
HİKMET
- 577 -
bu bilgiyi, adâleti ortaya çıkaran bir tarzda tatbik etmesini sağlayan Allah vergisi bir ilimdir. 2409
Ahlâkın esasını hikmet, şecaat, iffet ve adâlete bağlayan Gazâli, hikmet için şunları söylüyor: Hikmet, bir hal ve keyfiyettir ki, kendi tercihimizle yaptığımız işlerimizde doğruyu yanlıştan onunla ayırt ederiz. İlim kuvvetinin güzelliği, iyiliği, sözlerde doğruyu ve yalanı, inançlarda hak ile bâtılı, işlerde güzel ile çirkini kolaylıkla ayırt edebilecek bir hal almasıdır. İlim sâyesinde bu kuvvetlerin elde edilmesinden meydana gelen güzel neticeye de hikmet denir. Gazâlî, tefekkür kuvvetinin gerektiği şekilde terbiye ve ıslah edilmesiyle hikmetin meydana geleceğini söyler. 2410
Kur’an’da yirmi yerde geçen ‘hikmet’ kavramını tefsirciler, çok çeşitli mânâda tefsir etmişlerdir. Bu tefsirlerin her biri farklı gibi görünse de ‘hikmet’in ifade ettiği ‘sözde ve amelde tam ve eksiksiz olma, faydalı ve isâbetli olma’ anlamı etrafında çevrelenmektedir.
Muhammed Esed, hikmeti şöyle tanımlar: Derin bilgi ve vukufa dayanan ince-derin bir gerçeği dile getiren söz anlamına gelen hikmet kavramı, "önledi", yahut "kişiyi ya da bir nesneyi istenmeyen tarzda olmaktan ya da davranmaktan alıkoydu" anlamına gelen "hakeme" fiilinden türemiştir. Bunun içindir ki, hikmet kelimesinin birinci anlamı "kişiyi kötülükten yahut câhilce davranmaktan alıkoyan şey"dir. Olumlu anlamıyla hikmet, "çok derin ve üstün olana ilişkin vukuf, anlayış ve kavrayış" demektir. Hikmet kavramı, sağduyu, doğruyla eğriyi birbirinden ayırma yeteneği anlamına da gelir ki, bu da, ahlâkî değerler konusunda Allah'ın tayin ettiği mutlak bir ölçünün varlığını gerekli kılar. 2411
Elmalılı Hamdi Yazır, ‘hikmet’ kelimesine verilen anlamlardan yirmi üç tanesini sıralamaktadır. Bunların en önemlileri şunlardır:
Söz ve fiilde doğruyu tutturma, isâbet,
Bir şeyin özünü kavrayan sağlam ilim ve bununla amel etmek,
İlim ve o ilmin amacını kavramak,
Varlıkların özündeki mânâları, eşyanın hakikatini anlamak,
Allah’ın emirlerini anlamak, Allah'ın emrindeki akıl,
İcad etmek (Allah’ın varlıkları icad etmesi, yaratması hikmettir),
Varlık düzeninde her şeyi yerli yerine koymak,
Doğru ve güzel işlere yönelmek, fiilleri güzel şeylere yöneltmek,
Siyasette, Yaratıcıya uymak, Hâkim olunan kimselere iyi muâmele, icraatı zulümden, ikramı cimrilikten, ilmi bilgisizlikten, hoşgörüyü bunaklıktan ayırmak,
Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak,
Allah’ın emirlerini düşünüp onlara uymak,
2409] Nakîb Attas, Modern Çağ ve İslâmî Düşünüşün Problemleri, s. 174
2410] İmam Gazâlî, İhyâ-i Ulûmi'd Din, c. 3, s. 126-127
2411] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, İşaret Y. c. 2, s. 567-568
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'a tâat, fıkıh, din ve amel,
Kendisiyle vesvese ile makam fark edilen bir nur,
Doğruya isâbet eden hızlı cevap, hazır cevaplılık,
Din ve dünya salâhı, sâlih amel,
Bunların hepsidir. 2412
Hikmet kelimesinin bunların yanında şu mânâlarına da dikkat çekilmiştir: Kur’an, peygamberlik, ilim, anlayış, öğüt, gerçeklik, duyular üstü idrâk, iç tatmin, derin derin düşünme, doğruyu en iyi şekilde bulmak ve sunmak, din, dinin inceliklerini kavrama, güzeli kötü olana tercih edebilme yeteneği, kavrayış, aklı gereği gibi işletme, varlığın sırlarını yakalamak.
Görüldüğü gibi ‘hikmet’te geniş bir anlam zenginliği vardır. Hikmet kelimesinin ‘derin anlayış sahibi olma, dinin inceliklerini bilme’ anlamı yönünden ‘fıkh’ kelimesiyle, her şeyi yerli yerine koyma anlamı yönünden ‘adâlet’ kavramıyla, anlamak ve bilmek manası yönüyle ‘ilm’ kavramıyla yakın ilgisi bulunmaktadır.
Hikmetin bu kadar zengin anlamını üç maddelik bir tefsirde toplamak mümkündür. Hikmet; a) Faydalı amele götüren bilgi, b) Bilgiye dayalı olarak ortaya konulan faydalı amel, c) İlim ve amelde sağlamlık demektir.
Hikmet, yalnız başına ne ilim’dir, ne de felsefe. Hikmet, bunların da ötesinde, kişinin her şeyi yerli yerinde yapması, sözde ve amelde isâbetli olması, ya da bilgi ve anlayış sahibi olmasıdır. Hikmet, bir açıdan da faydalı olanı işaret etmektedir. Öyle sağlam bir bilgiyle, maksada uygun olarak yerine getirilen bir amel, elbette faydalı olacaktır.
Hikmet; Yitik Mal: Hikmet, yerli yerinde yapılan iş, söylenilen söz, hakka uyan bilgi ve davranış, faydalı ve tutarlı bir şey ise; bu, nerede üretilirse üretilsin, nereden gelirse gelsin, kabul edilir, alınır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Yalnız iki kişiye hased (gıpta) edilebilir: Bir adam ki Allah kendisine hikmet vermiştir, o adam bu hikmet gereğince hareket ediyor ve bunu başkalarına da öğretiyor ve bir adam ki Allah kendisine mal vermiştir, o da malı Hak yolunda infâka/harcamaya koyulmuştur." 2413
Kimileri de “Hikmetin başı Allah korkusudur”2414 hadisinden hareketle hikmeti, Allah korkusu olarak almışlardır. Kur’an’ın övdüğü bilgi, şüphesiz ki kişiyi Rabbine götüren, ona doğruyu gösteren ve isâbetli hareket etmesini sağlayan bilgidir. Ruhsuz, köksüz, kuru maddecilikle oyalanan, insanı Rabbinden uzaklaştıran bilgi neye yarar?! Öyle bilgide ne hikmet vardır; ne de kalbi tatmin eden bir özellik. İşte bilgi ve hikmeti değerli kılan, onlara sahip olan insanın Rabbinin makamından kula yaraşacak şekilde korkmasıdır.
Hüküm ve Hikmet Sahibi Allah: Hükm kökünden gelen, hüküm sahibi anlamında ‘el-Hâkim’ Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Hâkim, hüküm sahibi, hükmünü yürüten, isâbetli ve yerinde iş yapan demektir. Allah’ın yaratmasında,
2412] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 205-215
2413] Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 47, hadis no: 267, -815-; Buhârî, İlim 15
2414] Tirmizî; Feyzu'l-Kadir, 3/ 574; İbn Merduyeh, İbn Kesir, 1/242
HİKMET
- 579 -
yarattığı şeylerde hiç bir eksiklik yoktur, her şey yerli yerindedir. Allah (c.c.) yarattıklarına hâkimdir, hepsi O’nun hükmü altındadır. O her şeye hâkim olma sıfatıyla evrende ve insan hayatında muazzam bir denge kurmuştur. Şeytanın adımlarını izleyenler veya kendi hevâsına tâbi olanlar bu dengeyi bozarlar. Kendi nefsinin aşırı isteklerine ‘hâkim’ olanlar ise dengeyi korurlar, Rablerinden gelen ‘hakîm’ kitabı (Kur’an’ı) dinleyip sürekli hikmetli iş yapmaya çalışırlar.
Allah’ın güzel isimlerinden biri de yine ‘hükm’ kökünden gelen ‘el-Hakîm’dir. Hakîm, hikmet sahibi demektir. Her yaptığı hikmet olan, hikmetle yapan, yerli yerinde, en güzel, en faydalı, tutarlı bir şekilde yapan demektir.
Hikmet Olan Bir Kitap; Kur’an: Kur’an, ‘hakîm’ bir kitaptır.2415 Her işi hikmetli olan Hakîm olan Allah’ın hikmet sergileyen, her şeyi hikmet olan kitabıdır Kur’an. Kur’an’ın bütün âyetleri sağlamlaştırılmış bir şekilde hikmeti öğretirler. Kur’an, Allah’ın Hakîm sıfatını, Alîm (her şeyi bilen), Habîr (her şeyden haberdar olan), Azîz (güçlü ve yüce) gibi az çok bilmekle ilgili sıfatlarla beraber kullanır. Bu da ‘hikmet’in bilgi, mârifet ve bunlara bağlı olarak hayır üretmek, hayırlı olanı yapmak olan anlamlarına işarettir. 2416
Peygamberler, kendilerine bildirilen vahy’i öğrettikleri gibi; insanlara, vahyin sunduğu mantık ve imkânlarla yeni ve hayırlı değerler üreten hikmeti de öğretirler. “Öyle ki içinizde kendinizden size âyetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek rasûl gönderdik.”2417 Rasüller, hikmetle konuşan, hikmetle iş yapan, hikmetle nasihat eden, inananları hikmetle tezkiye eden (arındıran) kimselerdir. Onlar, hikmetin canlı örneği, yürüyen kitaplardır.
Hikmetin en yücesi, doruğa ulaşmış şekli, Allah’tan gelen âyetlerdir. Kendilerine ilimden nasip verilmemiş olanlar bu hikmeti anlamadıkları gibi, hikmetle iş de yapamazlar.2418 Kur’an, bünyesindeki vahye “hikmet” derken; ona çağrının, İslâm’a dâvetin de hikmetle yapılmasını emreder. 2419
Peygamberin tebliğ ettiği hikmet kaynağı vahye inanmış ve onu kendisine rehber edinmiş kimseler hikmetten pay alırlar, hikmetle iş yapmanın, hikmetli düşünmenin yollarını bulurlar. Kur’an şöyle diyor: “Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz hikmet verilene sonsuz ve bereketli bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.” 2420
Kur’ân-ı Kerim’de Hikmet Kavramı
“Hikmet” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 20 yerde geçer. Bunlardan 10'u “Kitab” kelimesiyle beraber kullanılır. “Allah’ın hüküm ve hikmet sahibi olduğunu ifade eden “hakîm” kelimesi, 97 yerde zikredilir. Hikmet kelimesinin türediği kök olan “hukm” ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de 210 yerde geçer.
Hikmetin Kur’andaki Anlamları: Hikmetin Kur’an’da beş anlamda kullanıldığı
2415] 36/Yâsin, 2; 31/Lokman, 2
2416] 2/Bakara, 129, 220; 3/Âl-i İmrân, 18; 4/Nisâ, 26; 6/En’âm, 18 v.d.
2417] 2/Bakara, 151, ayrıca bkz. 2/Bakara, 129, 231; 3/Âl-i İmrân, 164; 62/Cum’a, 2
2418] 54/Kamer, 5
2419] 16/Nahl, 125
2420] 2/Bakara, 269; Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 274-278
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görülmektedir:
1- Kur’an’ın öğütleri, nasihatleri anlamında. “….Ve Allah’ın size öğüt olsun diye indirdiği Kitabı ve hikmeti anın…” 2421
2- İnce anlayış, dinde derin kavrayış, aklî delil ve ilim anlamında. “Andolsun ki Biz Lokman’a hikmet verdik.” 2422
3- Peygamberlik (nübüvvet kurumu ve nebîlerin pratiği) mânâsında. “Gerçek şu ki Biz İbrâhim soyuna Kitap ve hikmet verdik.” 2423
4- İnce sırlarıyla Kur’an (vahiy) anlamında. “Rabbinin yoluna hikmetle dâvet et…” 2424
5- Kitabın emir ve yasakları mânâsında. Emir ve yasaklarla ilgili zikredilen âyetler, İsrâ sûresinin 22-38. âyetleridir. Bu âyetler, güzel ahlâka dair emredilen hususlardır. Şirkten uzaklaşıp, Allah'ı birlemek her hikmetin başıdır. İnsan, tevhidi yitirince hiçbir şey fayda vermez.
Kur'an'ın hikmet olarak tanımladığı bu emir ve yasaklar şunlardır:
1. "Allah ile beraber başka bir tanrı edinme!" 2425
2-3. "Rabbin, 'kendisinden başkasına kulluk etmeyin' diye hükmetti.";2426 Allah'a ibâdeti emretme ve başkasına ibâdeti yasaklama gibi iki mükellefiyeti ihtivâ etmektedir.
4. "Ana babaya ihsân/iyi muâmele edin." Daha sonra Cenâb-ı Hak, ihsânın (iyi muâmelenin) ne olduğunu açıklamak için şu beş şeyi zikretmiştir:
5. "Onlara 'öf' (bile) deme." 2427
6. "Onları azarlama" 2428
7. "Onlara güzel söz söyle." 2429
8. "Onlara acıyarak merhametle tevâzu kanadını indir." 2430
9. "Ey Rabbim... kendilerine merhamet et' de." 2431
10. "Hısıma/akrabaya hakkını ver." 2432
11. "Yoksula hakkını ver." 2433
2421] 2/Bakara, 231; 4/Nisâ, 54, 113; 2/Bakara, 231; 3/Âl-i İmrân, 164
2422] 31/Lokman, 12; ayrıca bkz. 19/Meryem, 12
2423] 4/Nisâ, 54, ayrıca bkz. 2/Bakara, 251; 3/Âl-i İmrân, 48
2424] 16/Nahl, 125; ayrıca bkz. 2/Bakara, 269; 54/Kamer, 4-5; 17/İsrâ, 39
2425] 17/İsrâ, 22
2426] 17/İsrâ, 23
2427] 17/İsrâ, 23
2428] 17/İsrâ, 23
2429] 17/İsrâ, 23
2430] 17/İsrâ, 24
2431] 17/İsrâ, 24
2432] 17/İsrâ, 26
2433] 17/İsrâ, 26
HİKMET
- 581 -
12. "Yolda kalmışa hakkını ver." 2434
13. "Malını saçıp savurma." 2435
14. "Şâyet Rabbinden umduğun rahmeti arayarak onlardan sarf-ı nazar edersen, (onlara imkânsızlık dolayısıyla yardım edemiyorsan) kendilerine yumuşak söz söyle." 2436
15. "Elini, boynuna bağlı olarak asma, onu büsbütün de saçıp savurma, yoksa pişman bir vaziyette oturup kalırsın." 2437
16. "Evlatlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin." 2438
17. "Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayâsızlıktır, kötü bir yoldur." 2439
18. "Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın." 2440
19. "Kim mazlum olarak öldürülürse, Biz onun velîsine bir yetki veririz." 2441
20. "O da öldürmede israf etmesin (aşırı gitmesin)."
21. "Ahdi yerine getirin; sözlerinizde durun." 2442
22. "Ölçtüğünüz vakit ölçüyü tam yapın." 2443
23. "Doğru terazi ile tartın." 2444
24. "Senin için, hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme." 2445
25. "Yeryüzünde kibirlenip böbürlenerek yürüme." 2446
Allah Teâlâ, bütün bunları, bu âyetlerde peşi peşine zikretmiş ve "Allah ile beraber başka bir ilâh/tanrı edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına (yardımsız) bırakılmış olursun" 2447 buyurarak başlamış, yine "Allah ile beraber başka bir ilâh/tanrı edinme ki, sonra yerilmiş ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın." 2448 ifadesi ile sona erdirmiştir.
Bu âyetlerde zikredilen hükümler, bütün dinlerde/milletlerde gözetilmesi gereken, iptali kabul etmeyen emir ve yasaklardır. Bundan dolayı, muhkem ve hikmettir. Hikmet, bizzat sahip olduğu güzellikten ötürü kendisiyle amel etmek ve hayrı bilmekten ibarettir. Allah mükellefiyetlere tevhidi emretmekle başladı ve aynı şekilde bitirdi. Tüm bu sayılanlardan hemen sonra, "İşte bunlar, Rabbinin
2434] 17/İsrâ, 26
2435] 17/İsrâ, 26
2436] 17/İsrâ, 28
2437] 17/İsrâ, 29
2438] 17/İsrâ, 31
2439] 17/İsrâ, 23
2440] 17/İsrâ, 33
2441] 17/İsrâ, 33
2442] 17/İsrâ, 34
2443] 17/İsrâ, 35
2444] 17/İsrâ, 35
2445] 17/İsrâ, 36
2446] 17/İsrâ, 37
2447] 17/İsrâ, 22
2448] 17/İsrâ, 39
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sana vahyettiği hikmetlerdir."2449 denilmektedir. Bu hikmet vasıflarının belirtildiği bu âyetlerin başında ve sonunda şirkten nehyetmenin; tevhid'in bütün hikmetlerin başı olduğunu hatırlatmaktadır.
Yine, kendisine hikmet verilen2450 Lokman (a.s.), kendi oğluna hikmetli öğütler vermiştir. Kur'an bu hikmetli emir ve tavsiyeleri Lokman'ın ağzından şöyle sıralar: “Andolsun Biz Lokman’a, ‘Allah’a şükret’ diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah müstağnîdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan zengindir, her türlü övgüye lâyıktır. Lokman, oğluna öğüt vererek: ‘Yavrucuğum! Allah’a şirk/ortak koşma! Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür’ demişti. Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye ettik... Önce Bana, sonra da ana babana şükret diye tavsiyede bulunduk. (Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) ‘Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yer(in derinliklerin)de bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, çok lütufkârdır, her şeyden haberdardır. Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten nehy et; başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeğe değer işlerdendir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde kibirlenip böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünen kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol. Sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini (avaz avaz bağıran) merkeplerin sesidir.” 2451
Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de, Kitab ve hikmeti çoğu kez beraber zikretmiştir.2452 Bazı yerlerde tek başına hikmeti zikretmiştir.2453 Beraber zikredilen âyetlerde vahiyden ayrı bir bilgi, bilinç, güç veya anlayış olduğu ortaya çıkmaktadır. Veya Kitab'dan peygamberin ve mü'minin elde ettiği veri, anlayış veya güç de olabilir. Tek başına zikredilen âyetlerde ise, bir çeşit Kitab'ın bilgisini de içine alabilecek bir ruh, bir aydınlanma, furkan veya hayırdır.
“Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden Senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, hüküm ve hikmet sahibi olan, her şeyi yerli yerince yapan yalnız Sensin." 2454
“Öyle ki içinizde kendinizden size âyetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek rasûl gönderdik.” 2455
“….Ve Allah’ın size öğüt olsun diye indirdiği Kitabı ve hikmeti anın…” 2456
“Allah’ın izniyle onları yendiler. Dâvud Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi. Dilediği ilimlerden ona öğretti...” 2457
“Kime dilerse, hikmeti ona verir; şüphesiz hikmet verilene sonsuz ve bereketli bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.” 2458
2449] 17/İsrâ, 39
2450] 31/Lokman, 12
2451] 31/Lokman, 12-19
2452] Meselâ, bkz. 2/Bakara, 129, 151; 3/Âl-i İmrân, 48; 4/Nisâ, 113; 5/Mâide, 110
2453] Bk. 2/Bakara, 269; 31/Lokman, 12; 38/Sâd, 20
2454] 2/Bakara, 129
2455] 2/Bakara, 151
2456] 2/Bakara, 231
2457] 2/Bakara, 251
2458] 2/Bakara, 269
HİKMET
- 583 -
“Allah ona (İsa’ya) Kitabı/yazmayı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.” 2459
“Hani Allah; peygamberlerden ‘Size Kitap ve hikmet verdikten sonra yanımdakileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış ve ‘kabul ettiniz mi?’ dediğinde, ‘kabul ettik’ cevabını vermiştiler. Bunun üzerine Allah, ‘O halde şâhit olun; Ben de sizinle birlikte şâhitlik edenlerdenim’ buyurmuştu.” 2460
“İçlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere bir lütufta bulunmuştur.” 2461
“Gerçek şu ki Biz İbrâhim soyuna Kitap ve hikmet verdik.” 2462
“Allah’ın sana lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar, yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah’ın lütfu sana gerçekten büyük olmuştur.” 2463
“Allah İsa’ya şöyle diyecek: ‘Sana kitabı/okuyup yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim...” 2464
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et…” 2465
“... İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilâh edinme; sonra kınanmış ve (Allah’ın rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.” 2466
“Andolsun ki Biz Lokman’a, Allah’a şükretsin diye hikmet verdik...” 2467
“(Ey ehl-i beyt,) Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.” 2468
“Onun (Dâvud’un) hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve açık, güzel konuşma vermiştik.” 2469
“İsa açık delillerle gelince, şöyle dedi: ‘Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 2470
“Andolsun, onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir. Bunlar, gâyesine ulaşan birer hikmettir. Fakat peygamberlerin uyarıları fayda vermiyor.” 2471
“Göklerde ve yerde olanların hepsi mülkün sahibi, mukaddes, azîz, hakîm olan Allah’ı tesbih eder. Çünkü ümmîler arasından kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderen O’dur. Hâlbuki onlar, önceden
2459] 3/Âl-i İmrân, 48
2460] 3/Âl-i İmrân, 81
2461] 3/Âl-i İmrân, 164
2462] 4/Nisâ, 54
2463] 4/Nisâ,113
2464] 5/Mâide, 110
2465] 16/Nahl, 125
2466] 17/İsrâ, 39
2467] 31/Lokman, 12
2468] 33/Ahzâb, 34
2469] 38/Sâd, 20
2470] 43/Zuhruf, 63
2471] 54/Kamer, 5
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
apaçık bir dalâlet/sapıklık içindeydiler.” 2472
Hadis-i Şeriflerde Hikmet Kavramı
"Hikmet, mü'minin yitik malıdır; nerede bulursa onu alır." 2473
"Hikmetin başı Allah korkusudur." 2474
"Yalnız iki kişiye hased (gıpta) edilebilir: Bir adam ki Allah kendisine hikmet vermiştir, o adam bu hikmet gereğince hareket ediyor ve bunu başkalarına da öğretiyor ve bir adam ki Allah kendisine mal vermiştir, o da malı Hak yolunda infâka/harcamaya koyulmuştur." 2475
"Şüphesiz bazı şiirler vardır ki hikmettir." 2476
“Kardeşini kendisiyle hidâyete/doğru yola ilettiğin hikmet kelimesinden daha güzel hediye yoktur." 2477
İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) beni göğsüne bastırdı ve: "Allah'ım, (bunu dinde fakîh kıl,) buna hikmeti ve Kitabın te'vilini öğret!" dedi." 2478
İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: "Rasûlullah bana hikmet verilmesi (iki defa hikmet verilmesi) hususunda duâda bulundu." 2479
İbn Abbâs: "Hikmet, nübüvvet dışındaki isâbettir." 2480
"Ben hikmet eviyim, Ali de onun kapısıdır." 2481
"İman Yemen'lidir; hikmet Yemen'lidir." 2482
"Hikmetin konuşulup yayıldığı meclis, ne güzel meclistir." 2483
"Bir ilim meclisine oturup hikmetli söz dinledikten sonra, bu meclisten bahsederken işittiği şeylerin sadece kötü kısımlarını anlatan bir kimsenin misali, bir sürü sahibi çobana gelip: 'Ey çoban, süründen bana bir koyun kes!' deyince, çobandan: 'Git, en iyisinin kulağından tut al!' iznine rağmen, gidip sürünün köpeğinin kulağından tutan adamın misalidir." 2484
Hikmet kavramının çok değişik ve zengin anlamları olması, Kur’an’da da farklı mânâlarda kullanılması, hikmetin kapsamı konusunda yeter bilgi vermektedir.
2472] 62/Cum’a, 1-2
2473] İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19
2474] Tirmizî; Feyzu'l-Kadir, 3/ 574; Beyhakî; Deylemî; Keşfu’l Hafâ, 1/421; İbn Merduyeh; İbn Kesir, 1/242
2475] Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 47, hadis no: 267, -815-; Buhârî, İlim 15, Ahkâm 3, Zekât 5, İ'tisâm 13, Tevhid 45, Temennî 5; İbn Mâce, Zühd 23
2476] Buhârî, Edeb 90; Tirmizî, Edeb 69; İbn Mâce, Edeb 41
2477] Dârimî, Mukaddime 32
2478] Buhârî, Fezâilu'l-Ashâb 24, İlim 17, Vudû 10, İ'tisâm 1; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 138, hadis no: 2477; İbn Mâce, Mukaddime 11; Ahmed bin Hanbel, 1/269
2479] Tirmizî, Menâkıb 42, hadis no: 3823, 3824
2480] Buhârî, Fezâilu's-Sahâbe 24
2481] Tirmizî, Menâkıb 20
2482] Tirmizî, Menâkıb 42, hadis no: 3823, 3824
2483] Dârimî, Mukaddime 28
2484] İbn Mâce, Zühd 15; Ahmed bin Hanbel, 2/252
HİKMET
- 585 -
Anlaşılan o ki, hikmeti Kur’an ve hadisle/sünnetle sınırlamak Kur’an’ın tavır ve beyanına ters düşer. İlgili âyetlerde görüldüğü gibi, Kur’an birçok yerde peygamberlere verilen kitapla hikmeti (meselâ Tevrat, İncil ve Kur’an’la hikmeti), ayrı ayrı anmaktadır. Bu demektir ki “hikmet, bir nebînin aldığı vahiylerle sınırlı değildir.” O, tüm keşfedici fark etme gücünün ortak adıdır. 2485
Öte yandan, peygamber, kitap yanında hikmet de öğretiyor. Ve Hz. Peygamber: “Hikmet, mü’minin kaybolmuş malıdır; onu nerede bulursa alır.”2486 diyor. Hikmetle ilgili hadis-i şerifler açıkça gösteriyor ki hikmet; Kur’an, hadis ve sünnet dışında da bulunabilir. Âyetler ve özellikle hadisler, bu nimetten peygamberlerden başka insanların da nasipleneceğini kabul ve ilan etmektedir. İbn Abbas’ın Buhârî’de yer alan hikmet tanımı, bu noktada önemlidir. Kendisine hikmet verilmesi için Allah rasûlünün özel duâsına sahip olan bu zat diyor ki: “Hikmet, nübüvvet/peygamberlik dışındaki isâbetli fark edişlerin adıdır.” 2487
Hikmetin Önemi
Kur'ân-ı Kerim, ilim ve hikmete çok değer vermiştir. İlimden söz eden âyet sayısı 750'ye varır. Fakat Kur'an'ın övdüğü ilim, boş nazariyeler/teoriler değil; insanın iç ve dış dünyasını aydınlatan Allah'ın Kitapları olan Kur'an, evren ve insanı tanıtan faydalı ilimdir. Bilgili olan güçlü olur. İşte insanlığın yararına dönüşecek, eyleme çıkacak ilim, imanla beraber olursa Kur'an dilinde hikmet adını alır. Kur'an'ın hikmet dediği ilim; ruhsuz, mâneviyatsız bilgi değil; Yaratanından yola çıkarak yarattıklarını incelemeğe iten ve inceledikçe insanın, Yaratanına karşı sevgi ve saygısını kamçılayan bilgidir. Bu bilgi, insanı maddeye kulluğa değil; maddenin yaratıcısı Allah'a saygıya, imansızlığa değil; imana, nankörlüğe değil; Allah'a şükretmeğe götürür. Bundan dolayı Rasûlullah (s.a.s.): "Hikmetin başı Allah korkusudur." 2488 buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak, Lokman sûresinde hikmeti şükürle beraber anmıştır.2489 Çünkü ilim, Allah'ın insana en büyük lütfudur. Onu kendisine lütfeden Allah'a şükretmek gerekir. İnsan, öğrendiği bilgi ile yaptığı icatlarla gurura düşerse, şeytanın yoluna girmiş olur. O bilgi de hikmet olmaktan çıkar.
Hikmetin ilimle, tefekkürle, fıkıhla (dinde anlayışlı, derin kavrayışlı olmakla) yakın ilgisi vardır. Hikmet; hikmet kaynağı hakîm Kur’an’ı okumak ve üzerinde düşünmektir. Hikmet, ma’rifetullah’tır. Allah’ın kendi nurundan kalbe koyduğu bir ışıktır. Hikmet, şer’î hükümler, naklî ve aklî delillerdir. Hikmet, Hz. Lokman’a verilendir. Çünkü Kur’an’da şöyle buyrulur: “Andolsun ki Biz Lokman’a, Allah’a şükretsin diye hikmet verdik...”2490 Lokman (a.s.) hakîm ve sâlih bir zâttır. Ona verildiği bildirilen hikmet de dindarlık, sözde, fikirde ve amelde isâbet, akıl, anlayış, ilim ve ameldir. Hz. Lokman’ın hikmetli öğütleri meşhurdur. “Hakîm lakabıyla anılmasına sebep olan bu öğütlerden bazıları Kur’an lisanıyla şunlardır: “Yavrucuğum! Allah’a şirk/ortak koşma! Şüphesiz şirk en büyük bir zulümdür. Yaptığın
2485] bk. 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 110
2486] İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19
2487] Buhârî, Fezâil
2488] Tirmizî; Feyzu'l-Kadir, 3/ 574; Beyhakî; Deylemî; Keşfu’l Hafâ, 1/421; İbn Merduyeh; İbn Kesir, 1/242
2489] 31/Lokman, 12
2490] 31/Lokman, 12
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iş/amel (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi kadar küçük olsa da Allah onu bulup çıkarır ve karşılığını verir. Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Ve bu yolda başına gelenlere sabret. Yeryüzünde kibirle yürüme!”2491 Bu âyetlerden anlaşılıyor ki hikmet; bilgiyi iyi kullanmak, selîm aklın ve ilmin gereğini yapmak, kısaca şer’î sınırlar içinde düşünmek ve yaşamaktır.
Hikmetle Çağrı; Dâvetçinin Özelliği
İnandığı dini, diğer insanlara da sevdirmekle yükümlü olan her müslüman, bu dâvet işini en iyi bir şekilde ancak hikmetle yapabilir. İnsanları cehâlet bataklığından kurtarmak görevi ile gönderilen Allah Rasûlü’ne ve Onun şahsında bütün dâvâ eri müslümanlara, tâkip etmesi gereken usûl olarak şu tavsiye ediliyor: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et…”2492 İnsanları İslâm’a dâvet ederken hikmetle, yani hakkı açıklayan, şüpheleri gideren delillerle, sağlam hüccetlerle çağırmamız emrediliyor. Çünkü bilgisiz, hikmetsiz, kaba dâvetle, taassupla hareket etmenin faydası olmaz; hatta zararı olabilir. Ancak, hikmet, tatlı dil, güzel üslûp gönülleri etkiler, insanları yumuşatır, yoldan çıkmışları yola getirir.
Özellikle kültürlü, anlayışlı ve okumuş insanları hikmetle çağırmak, halk tabakasını da güzel öğütlerle, tatlı nasihatlerle Rabbe dâvet etmek gerekmektedir. Herkese anlayış kabiliyetine göre söz söylemek, anlayacağı dilden, seviyesine ve uzmanlığına göre konuşmak, neticeye ulaşmak bakımından gerekli bulunmaktadır. Allah Rasûlü’nün, “insanlara akılları derecesinde hitap edin!” emri de zaten bunu ifade ediyor. Yalnız şu var ki, elbette her insana ve topluma anlatılacak İslâm, aynı din olacaktır. Din, toplumlara ve anlayışlara göre şekil almayacaktır.
Hakka dâvet eden tebliğci, hikmetle2493 ve basîretle2494 insanları Hak yoluna çağıracak, bu konuda ilmî deliller sunacaktır ki, "Helâk olan açık bir delille/kanıtla helâk olsun, yaşayan da kanıtla yaşasın."2495 Bu hikmet dolu dâvet, İslâm'ın yolunun hikmet, basîret ve güzel öğüt2496 olduğunu, İslâm'da zorlamanın yeri bulunmadığını,2497 İslâm'ın insanlara -sonucuna katlanmak şartıyla- tam anlamıyla inanç ve vicdan özgürlüğü tanıdığını göstermektedir.
Mevdûdi, Nahl sûresi, 125. âyeti tefsir ederken şunları söyler: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.” Bu emir, İslâm’ın tebliği ile ilgilenenler için çok önemlidir. Onlar şu iki şeyi göz önünde bulundurmalıdırlar: “Hikmet” ve “güzel öğüt”. Hikmet; kişinin tebliği sırasında dikkatli ve basîretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır. Hikmet, hitap edilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarının göz önünde bulundurulmasını ve Mesaj’ın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini gerektirir. Bundan başka aynı metot, herkese veya her gruba uygulanmamalı; aksine önce muhâtabın hastalığı teşhis edilmeli, ona göre zihin ve kalbi uyarılarak tedâvi edilmelidir.
“Güzel öğüt” iki noktayı vurgular:
2491] 31/Lokman, 13-18
2492] 16/Nahl, 125
2493] 16/Nahl, 125
2494] 12/Yûsuf, 108
2495] 8/Enfâl, 42
2496] 16/Nahl, 125
2497] 2/Bakara, 256
HİKMET
- 587 -
1) Kişi, muhâtabını sadece mantıkî iknâ metotlarıyla değil; aynı zamanda duygularını da cezbederek de inandırmaya çalışmalıdır. Aynı şekilde kişi sadece sapıklık ve kötülüklerin yasak olduğu konusu üzerinde durmamalı, aynı zamanda insan doğasında var olan kötülük aleyhtarı tutumu, karşısındaki insanda da uyandırmaya çalışmalıdır. Bu kötülüklerin sonuçlarıyla da muhâtabını uyarmalıdır. Bunun yanı sıra kişi, karşısındakine hidâyetin ve iyi amellerin mükemmel ve doğru olduğunu mantıken kabul ettirmeye çalışmakla kalmayıp aynı zamanda onu sevdirmeye de çalışmalıdır.
2) Öğüt, karşıdakinin mutluluğu ve refahını düşündüğünü gösterir bir tarzda olmalıdır. Öğüt verenin karşısındakini küçük gördüğünü veya kendi üstünlüğü ile övündüğünü gösterecek hiçbir davranışı olmamalıdır. Aksine, karşıdaki kimse, öğüt verenin kendisini düzeltmeye ve mutluluğa ulaştırmaya çabaladığını hissetmelidir.
Âyetin devamındaki “...Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.”2498 emri, kişinin tatlı bir dile sahip olması, soylu bir davranış göstermesi, aklî ve cezbedici fikirler öne sürmesi ve polemik, tartışma ve karşıtlıklar içine düşmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Başkalarıyla en güzel şekilde mücâdele eden kimse, suçlamalara, çarpık fikir ve iğneli sözlere yönelme; karşısındakini mat etmek ve tartışmada kendi üstünlüğünün alkışlanması için onunla alay da etmez. Çünkü bu tür davranışlar, inatçılık ve dik başlılığa neden olur. Bunun tam tersine, öğüt veren kişi, karşısındakini alçak gönüllü ve basit bir şekilde iknâ etmeye çalışır ve muhâtabının çarpık fikir ve kısır döngülere girdiğini gördüğü zaman onun daha çok sapıtmaması için tartışmayı bırakır.” 2499
Hikmet, Bol Hayırdır: Hakîm Kur’an, hikmeti “hayr-ı kesîr (bol hayır)” olarak niteliyor. Kitap’ta anılan, peygamberlere verilen bu mânevî zenginlik, öyle bir şeydir ki, ona sahip olan “bol hayır”ı elde etmiş oluyor. “Allah, kime dilerse, hikmeti ona verir; şüphesiz hikmet verilene sonsuz ve bereketli bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.”2500 Hikmet ile olayların sebep ve sonuçları keşfedildiğinden, eşyanın yerli yerine oturtulması, idrâk ve basîretle anlaşılması mümkün olduğundan hikmet sahibine büyük hayır verilmiş oluyor. Kendisine hikmet bahşedilmiş olan kimseye “itidal/denge” verilmiştir ki, onun sâyesinde insan, haddi tecâvüz edip azgınlık yapmaz. Sebep ve sonuçları bilme duyarlılığı verilmiştir ki bununla meseleleri ölçüp değerlendirir ve yanılmaz. 2501
Bu bakımdan insan için elzem olan, sırf mâlûmat değil; bilgilerden ders alıp faydalı sonuçlar çıkarma yeteneğine, yani hikmete sahip olmaktır. Çünkü bilginin hâfızı ve hamalı olmak insanı kurtarmaz; ama bu hayırlı neticelere ulaştıran fikir, yani hikmet insanı kurtarabilir. Bilginin hâfızı ve taşıyıcısı olan kişinin belki bir gün çeşitli etkenlerle ayağı kayar da, yönünü ve hedefini şaşırabilir. Fakat hikmet nimetine nâil olan kişi, aydınlık yolunda emin adımlarla ilerler.
Kur’an’ın kasdettiği hikmet, bir yığın işe yaramaz felsefî nazariyeler değildir. Asırlarca insanların kafasını boş yere uğraştırıp durmuş olan bu tür teorilerden kaçınmayı, Peygamberimiz (s.a.s.): “Yararlı ilim isteyin; yararsız bilgiden Allah’a
2498] 16/Nahl, 125
2499] Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. 3, s. 71
2500] 2/Bakara, 269
2501] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, 2/94
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sığının!”2502 buyurarak tavsiye etmiştir. O halde felsefe, kesinlikle hikmet karşılığı olamaz. Çünkü hikmet, ilmin de en yararlısı demektir. İnsan, hikmet sahibi olmakla, Allah’ın beğendiği ve râzı olduğu bir üstün kıymetle bezenmiş olur. Hikmet, mü’minin yitik malı olduğundan, nerede bulunursa alınması tavsiye edilirken,2503 unutulmamalıdır ki, "Hikmetin başı Allah korkusudur."2504 O yüzden, ilim gibi hikmeti de kendi alanlarında ve kafalarındaki bâtılların propagandasına âlet edip dolayısıyla hakikati tahrif edenlerin bu demagojilerini sezmek ve fark etmek lâzımdır.
O Ekrem Rasûl, "Şüphesiz bazı şiirler vardır ki hikmettir."2505 buyurarak, her türlü söz ve kelâmın, dolayısıyla edebî yazı türlerinin de “hikmetli olanını” beğenmiş ve takdir etmiştir. Demek ki, sözlü veya yazılı her nevî kelâm, hikmeti taşıdığı, yani hakka uygunluğu derecesinde kıymetlidir ve müslümanın makbulü olabilir. Çünkü Rasûlullah’ın beğendiği odur.
İslâm’da hikmet vardır, fakat sırf akla dayanan, vahiyden bağımsız bir felsefe yoktur. Dinle bağımlı olmayan bir felsefî sistem geliştirenler, haddizâtında ortaya “din gibi bir şey” koymuş oluyorlar. Böylece hakiki Din’i reddetmiş bulunuyorlar. Hakîm insan, fikir ve görüş sahibi olan, ibret verici söz ve halleri bulunan insandır. Hakîm ve filozof arasında, birincinin vahiy doğrultusunda olması; ikincinin de soyut akıl kanunlarından ibaret kalması gibi muazzam bir fark vardır.
Birçok âlim ve mütefekkir gibi, hikmet sahibi insanın dûçar olabileceği en büyük talihsizliklerden biri, hiç şüphesiz “anlayışsız bir toplum içinde” bulunmasıdır. Bir cevher mesâbesindeki fikir ve hikmetlerini alıp takdir edecek ve ondan faydalanacak insanlardan mahrum bir ortamda bulunması; ilim, fikir ve hikmet sahibi için en acı durumlardan biridir. İmam Gazâli, ilim ve hikmeti, onu takdirden ve anlamaktan âciz olan ve kıymetini bilmeyenlere anlatmayı, bir kelbin boynuna inci gerdanlık takmaya benzetir. Hikmetin ehil olmayanlara verilmemesi gerektiğine dair uyarılara, eski ahlâk kitaplarında ve Kitab-ı Mukaddes’te de rastlanır. Meselâ, İbn Kuteybe, Hz. İsa’nın şu sözünü nakleder: “Domuzların boynuna inci takmayın; çünkü onun kıymetini bilmezler. Hikmeti aramayana vermeyin; zira hikmet inciden de değerli olup bunu istemeyenler domuzdan daha kötüdür.” 2506
Bir başka hakîm de, “anlayışsız kişiye öğüt vermek, çorak toprağa tohum atmaya benzer” demektedir. Çünkü yine bir hakîm insanın deyişiyle: “çarpık ayakkabı nasıl çarpık ayağa uyarsa, şeytanın efsun ve efsânesi de çarpık olan gönüllere uyar.” Böyle olunca, ilim ve hikmeti de, iman ve İslâm ile çarpıklıktan kurtulmuş gönüller ancak kabul eder.
Hikmet Taşıyan Kalpler: Her kıymetli şey gibi, hikmetin de tecellî etmesi ve kendini göstermesi için, iyi bitkilerin münbit/verimli arazide yetişmesi gibi, o mânâya uygun ve elverişli kalpler, kafalar lâzımdır. Her şeyden önce, Gazâli’nin dediği gibi, “Şeytanın oyuncağı ve şeytan mezbelesi/çöplüğü olan gönüllerde
2502] İbn Mâce; Beyhakî, Şuabu'l-İman; Feyzu'l-Kadîr, 4/108
2503] İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19
2504] Tirmizî; Feyzu'l-Kadir, 3/574; Keşfu’l Hafâ, 1/421
2505] Buhârî, Edeb 90; Tirmizî, Edeb 69; İbn Mâce, Edeb 41
2506] İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr, c. 2, s. 124; karşılaştırın: Kitab-ı Mukaddes, Matta 7/6
HİKMET
- 589 -
hikmet cevherine rastlanmaz.”2507 Çünkü Cenâb-ı Hak, “Biz şeytanları, imansız olan kimselere dost yaptık.”2508 buyuruyor. Dolayısıyla, şeytanın dostlarının kalplerinde iman bulunmadığı için, hikmete rastlanmaması da pek tabiîdir.
Hikmetin tahakkuku için ilk şart imandır. Ayrıca kalbin; ilim, hikmet ve tefekkür gibi kuvvetleri vardır. Bunlar, yüreği besleyen kan dolu damarlar gibi; esas kalbi/gönlü, insanın mânâ merkezini besleyen ana maddelerdir. Besleyici damarları dumûra uğrayan kalp nasıl faâliyetten durursa, ilim ve hikmetle beslenmeyen gönül de ya ölüdür, ya da ölüme gitmektedir. Mânâ âlemimize can veren, rûhî hayatımızı diri tutan, her şeyimizi anlamlı kılan, öncelikle imandır; sonra da ona bağlı ilim, hikmet ve tefekkür gibi cevherlerdir. Bunlardan mahrum olan insanın hayatında, tavırlarında ve sözlerinde bir “mânâ” kırıntısına, yani hikmet parçacıklarına rastlamak pek mümkün olmaz.
Sözü hikmet olmayan adamın konuşması, çoğunlukla lağv/boş sözdür. Peygamber Efendimiz: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden ya hayır söylesin, ya da sussun”2509 buyurarak, hayırlı/anlamlı bir sözü olmayan kimselere, hiç değilse sükût ederek “lağv”a dalmaktan ve sonunda pişmanlık doğuracak durumlara düşmekten kurtulmanın yolunu göstermiştir. Hem o zaman, o sükût da hikmet olur. Çünkü hiç olmazsa, dışarıdan bakan, onda bir kemâl hali görür.
İnsanda hikmetin varlığına ve gelişmesine engel olan, pratikte bazı sebepler vardır. Meselâ, “çok besili” olmak, böylece semirip gelişmek, eğlenceye dalmak, çok gülmek; insanda bu tür mâneviyatın doğmasına engel en önemli sebeplerden kabul edilmiştir. Lokman Hakîm’in: “Oğlum, mide iyice dolunca fikir uyur, hikmet ölür ve âzâlar durur” şeklindeki sözü de bu hakikati ifade ediyor.
“El-Hakîm”, Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Buyrukları ve bütün işleri hikmetli demektir. Bu noktada kula gereken ise, “Kur’an’ın ahlâkı ile ahlâklanın” tavsiyesi gereğince, “hikmet sahibi” olmaya çalışmaktır. Hikmet ki, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden ve vasıflarından biridir, bu özellikten insanda da bulunması en büyük nasiplerden biridir.
Kula gereken ikinci husus ise, Allah’ın her emrinde ve her işinde, hatta bütün mahlûkatında bir hikmet olduğunu görerek, bu tefekkürü ve ilmi bir ibâdet haline getirmektir. Nazargâh-ı İlâhî olan kalpler, böylece bir mânâ ve hikmet yurdu haline getirilebilir. 2510
Hikmet, sözde ve eylemde tam ve eksiksiz isâbettir. Bir konuya ilişkin öne sürülen görüş veya söz, kapsamında olan gerçeğe tam bir uygunluk gösteriyorsa, bu söz hikmetli söz olur. Ancak, bu sözün eylem (amel) ile de doğrulanması gerekir. Çünkü teorik ile pratik birebir uygunluk sağlamadıkça hikmetin elde edilmesi veya ortaya çıkması mümkün olmaz. Bu yüzden hikmet, ahlâkla da doğrudan ilişkilidir. Buna dayanan İslâm bilginleri, “hikmetin öncesinde gerçeklik bilgisi, sonucunda da hayırlı amel vardır” diye bu bütünlüğe dikkat çekmişlerdir. Ahlâkın meşrû temeli, doğru ve kesin bilgi olduğuna göre, bilgi ve eyleme birlikte sahip olmayana hikmet sahibi (hakîm) denemez.
2507] İhyâ, 4/177
2508] 7/A’râf, 27
2509] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s Sâlihîn, II/120
2510] Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 205-213
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Felsefe kavramının karşılığı olarak hikmet kelimesinin kullanıldığı görülür. Bu kullanım, doğru değildir. İslâm düşüncesinde hikmet ve hikmet sahibi (hakîm) terimleri, Batı’daki karşılığı olan felsefe ve filozof terimlerinden hem kaynak, hem muhtevâ ve hem de amaç bakımlarından farklıdır. Gerek Kur’an’da, gerek Hz. Peygamber’in hadislerinde ve gerekse İslâm düşünce geleneğinde hikmet ve hikmet sahibi olmak, hayatın hemen bütün alanlarıyla ilişkili bir anlama kavuşturularak yüceltilmiştir. Çünkü Allah hikmet sahibidir; insanlara gönderdiği bilgiler de başlı başına birer hikmettir ve her müslümanın hikmeti kavraması ve bizzat hikmet sahibi olması, varoluşunun da bir gereğidir. Onun için hikmetin kaynağı veya temeli/başı “Allah korkusu” şeklinde tanımlandığı gibi, kendisine hikmet verilen kimseye çok hayırlar/iyilikler verildiği de belirtilmiştir. 2511
Hikmet, müslümanın kaybolmuş malı denilirken, onun elde edilmesi de önemle teşvik edilerek vurgulanmış ve ayrıca ahlâkî kişiliğin oluşmasında hikmet sahibi olmak, yani İlâhî ahlâkı örnek almak öğütlenmiştir. Kısacası, insanın maddî-mânevî kişiliğinin gelişiminde eşya ve dünyayla kurması gereken ilişki ve bunu sağlayan bilginin kazanılması, hikmetin kapsamı içinde bulunmaktadır. 2512
Hikmet, evrenin sırlarını çözmek, ibâdetlerin sırlarını kavramak, eşyanın hakikatini anlamak, baktığı yerde Allah’ın âyetlerini, tecellîlerini, cilvelerini görmek, bütün bu cilvelerden geçip, âyetleri aşıp Allah’a ulaşmak, bunun yolunu keşfetmek, bu yolda dosdoğru yürümek, kâinat kitabıyla Kur’an kitabının ve bunların özü olan insan kitabının aynı kaynaktan geldiğini temelde aynı olduğunu kavrayıp “yürüyen kitap” olmaktır.
Rasûllere hem kitap, hem de hikmet verilmiştir; yani, onlar “hikmet”le “yürüyen, konuşan, yiyip içen, uyuyan, savaşan, namaz kılıp zekât veren... kitap” olmuşlardır. Rasûllerin dışında Lokman gibi bazı kullara da hikmet verilmiş ve onlar da bu hikmetle, Rasûllerin getirdiği kitabın yine “cisimleşmiş şekli” haline gelmişlerdir. Ve, “kendisine hikmet verilene bol hayır verilmiştir.” 2513
Rasûlullah (s.a.s.), insanlara Kitabı öğrettiği gibi, hikmeti de öğretir; ama herkes aynı ölçüde hikmeti alamaz, kabı ölçüsünde doldurup alır. Kitap, hikmet ve bunların tabiî sonucu olan mülk, İbrâhim âilesine verilmiştir ve onlar kanalıyla diğer insanlara ulaşmıştır. Allah’ın yoluna yine güzel öğüt ve hikmetle çağırmak; yani, bu yolun niteliklerini kavramak, bu yolda dümdüz yürümek ve bu yolu bütün güzellikleriyle anlatabilecek halde olmak gerekir. 2514
Hikmet, hakkı hak bilip ona uymak, bâtılı bâtıl bilip ondan sakınmaktır. “Hikmetin evveli, varlık âlemini tefekkür, ortası din ve itaat, sonu ebedî saâdettir.” Yani, kâinat sayfalarını, arz ve semâ yapraklarını ibretle tefekkür eden insan, eserden müessire, sanattan sanatkâra, nakıştan nakkâşa, sebepler âleminden o sebepleri yaratana zihnen ve fikren intikal eder. İşte bu noktada karşısına din çıkar, Yaratan'a karşı olan vazifesini öğrenir ve tatbik eder. Bu üstün tefekkür ve tatbikat (amel), onu ebedî saâdete ulaştırır.
2511] 2/Bakara, 69
2512] Ali Bulaç, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, c. 2, s. 167-168
2513] 2/Bakara, 269
2514] 16/Nahl, 125; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 170-171
HİKMET
- 591 -
Hikmetin Gerçek Sahibi; Hakîm Olan Allah
Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “Hakîm”, hüküm ve hikmet sahibi demektir. Kelimenin kökünde bulunan temel mânâdan hareketle, “hakîm”i şöyle tanımlamak mümkündür: “Hakîm; kendisini gerçek dışı bilgilerden ve nefsânî arzulardan alıkoyan, düşünce ve istikametine ve davranış selâmetine sahip bulunan kimsedir.” Kelime, Allah’a nisbet edilince, “bütün sözleri ve fiilleri adâlete, ilme ve teennîye/hilme uygun olan” anlamını kazanır. “Bütün nesneleri en üstün ilimle bilen” ve “bütün varlıkları âhenkli, sağlam ve sanatkârâne yaratıp sürdüren” şeklinde ifade edilir.
Hakîm kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 97 yerde geçmektedir. Bunlardan beşi Kur’an’a nisbet edilmekte ve “lehinize ve aleyhinize hükmeden”, yahut “hiçbir çelişkisi ve tutarsızlığı bulunmayan” mânâsına gelmektedir. Bir âyette de Kur’an’ın indirildiği “mübârek bir gece”de tesbit edilen her işin (emr) sıfatı durumundadır. Doksan bir âyetteki “Hakîm” ismiyle on yerde geçen “hikmet” kelimesi, Allah’a izâfe edilmektedir. Kur’an’da Allah’ın ismi olarak yer alan “hakîm” kelimesi, hiçbir âyette tek başına geçmez. Birçok âyette “yenilmeyen yegâne gâlip” mânâsındaki azîz ismiyle, yine birçok âyette “hakkıyla bilen” anlamındaki alîm ve buna yakın mânâlar içeren habîr ve vâsi’ ile birlikte kullanılır. Ayrıca, “izzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce” anlamındaki aliy, “övülmeye lâyık” demek olan hamîd ve “kullarını tevbeye sevkeden ve tevbelerini kabul eden” anlamındaki tevvâb ile birlikte kullanılmıştır.
Kelâm âlimleriyle esmâu'l-hüsnâ şârihleri, “Hakîm”in, “ilimde ve fiilde kemâl” şeklinde ifade edilebilecek temel anlamından hareket etmiş, bazıları ilimdeki hikmete, bazıları da fiildeki hikmete ağırlık vermiştir.
Yüce Allah, gerçek ve mutlak anlamda yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. “Kulları üzerine her türlü tasarrufa sahiptir. O, her şeyi yerli yerinde yapan yegâne hüküm ve hikmet sahibidir ve her şeyden, kullarının gizli hallerinden haberdar olandır.”2515 Allah’ın bütün fiilleri bir hikmete, güzel bir sebebe bağlı olarak tecellî etmekte, insanın âciz kavrayışı bunu, tümüyle idrâk edememektedir. Her şeyi bilen Allah’ın emir ve yasakları, hep bir hikmete bağlıdır.
El-Hakîm ismimin, Kur’an’da daha çok el-Alîm vasfıyla birlikte kullanılması, insan zihnine hemen şunu hatırlatmaktadır: Allah, kayıt tanımayan sınırsız bilgisi sâyesinde insan için neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu bilir. O halde insanlara neyi emrediyorsa onların yararına, onları nelerden sakındırıyorsa, o şeyler onların zararınadır. Allah’ın emir ve yasakları, bir hikmete dayalı olduğu gibi, bütün yaptıkları aynı zamanda muhkemdir, sağlamdır. El-Hakîm’i, Gazâli şöyle târif etmiştir: “En iyi tarafı, en üstün bir ilimle bilen.”
Allah’ın her yaptığında hikmet vardır, ama O, hikmetinden sual olunmaz. “Allah, yaptığından suâl olunmaz, sorumlu tutulmaz; onlar ise yaptıklarından sual olunacak, sorguya çekileceklerdir.”2516 Bu âyet, hikmetin yokluğuna değil; hikmet, gâye veya illet denilen şeylerin O’nun özgürlüğünü kısıtlamadığına işaret eder. Burada O’nun izzet ve otoritesine vurgu yapılmaktadır.
2515] 6/En’âm, 18
2516] 21/Enbiyâ, 23
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hudûs ve imkân gibi delillerin yanı sıra, İslâm âlimleri kâinattaki düzen ve uyumu, eşya ve olaylardaki âhengi, dolayısıyla yaratılıştaki hikmeti de Allah’ın varlığını ispat eden deliller olarak ele almışlar, bunların kendiliğinden meydana gelmeyip sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi bir Yaratıcıya delâlet ettiğini söylemişlerdir.
Hikmet; Sırlar Hazinesi
Hikmet için çeşitli târifler getirilmiş, hikmete farklı mânâlar verilmiş. "İşleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak", "eşyanın hakikatinden bahseden ilim", "eşyada gizli İlâhî sırlar ve gâyeler", "amelle beraber ilim", "faydalı ve sâlih amel", "insandaki akıl kuvvesinin istikamet üzere ve aşırılıklardan uzak olma mertebesi" gibi... Bu anlamlar içerisinde en yaygını "sır, gâye, fayda" mânâsı. "Bu işin hikmeti nedir?" denildiği zaman, "bundan maksat ne, bilemediğimiz ne gibi sırlar taşıyor?" mânâsı akla gelir. O halde, bir iş yapılacak ve ondan bir fayda hâsıl olacaktır ki hikmet tahakkuk etsin. Bu düşünce bizi hikmetin, "amelle beraber ilim" târifine götürür. İslâm âlimleri, yalnız başına ilmi, hikmet kabul etmezler. İlimle amel edilmesini, bu ilmin fiiliyat sahasına konulmasını ve faydalı neticeler vermesini şart koşarlar.
Hikmetin "nübüvvet" mânâsı da var. Peygamberlik müessesesi İlâhîdir. O Allah elçileri, kâinat kitabını hem okumuş, hem okutmuşlar ve insanlardan, Allah'ın emriyle, birtakım vazifeler istemişlerdir. Bütün eşyanın hikmetle yaratıldığını, her birinin birçok görevi olduğunu insanlık âlemine iyice bellettikten sonra, bütün yaratıkların kendisine hizmet ettiği insanın büyük bir vazifesi olması gerektiğini, aksi halde bütün bu hikmetli eşyanın gâyesizliğe, başıboşluğa ve hiçliğe hizmet etmiş olacağını kalplere iyice yerleştirmişlerdir. Onun için gerçek hikmet, felsefede değil; nübüvvettedir. Çünkü peygamberlik mektebinde ilimle amel, birlikte okutulur. Ve bu okulda eşyanın hikmeti, doğrudan doğruya, o eşyanın yaratıcısından öğrenilir. Felsefede olduğu gibi; tahmine, faraziyeye, şahsî ve indî görüşlere gerek kalmaz.
Hakîm, Cenâb-ı Hakk'ın bir ismi. Eşyayı bütün sebep ve neticeleriyle ve çok yönlü vazifeleriyle O takdir etmiş, O yaratmıştır. "Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ve tesbih etmesin. Ancak, siz onların tesbihlerini fıkhedemezsiniz/anlayamazsınız."2517 Canlı cansız yaratıkların zikir ve tesbihlerini anlayamadığımız gibi, hâdiselerin içyüzünü de anlayamıyoruz. Hastalık, musîbet ve mağlûbiyet gibi olayların ince hikmetlerini kavramak, çoğu zaman aklımızın tâkat sınırını aşar.
Biz, hikmet denilince, daha çok, bir yaratığın kendi varlığına ve hayatına bakan yüzü üzerinde dururuz. Elmaya faydalı, dikene faydasız deriz. Birincideki hikmeti rahatlıkla okuruz, yahut okuduk zannederiz, ama ikincinin yanına yaklaşamayız. Sağlık meyve, hastalık diken gibi gelir bize. Nefsimizin hoşuna giden her olay, mânevî bir meyve, hoşlanmadıkları ise birer diken. Ama bilemiyoruz, belki de biz o hoşlanmadığımız hâdiselerden daha çok fayda görmekteyiz. Sıhhatli insanın gaflet içinde yaşaması, hastanın ise durmadan Allah'ı zikretmesi ve O'ndan şifâ istemesi, bunun en güzel misali değil mi?
Kur'ân-ı Kerim'de kâfirlere, zâlimlere, nankörlere verilen dünyevî nimetlerin
2517] 17/İsrâ, 44
HİKMET
- 593 -
gerçekte onların azâbını artırdığı haber verilir. Ne müthiş bir ibret ve hikmet tablosu! Aynı nimet, birini şükre götürüyor, diğerini küfre. Birisinin cennetteki derecesini arttırıyor, diğerinin cehennemdeki azâbını. Demek ki, o nimetin yaratılış hikmeti içinde cennet de saklı, cehennem de. Zannettiğimiz gibi, sadece bedenimize gıda ve enerji olmakla kalmıyor. Eşyayı mâhiyetiyle, hakikatiyle ve bütün görev ve gâyeleriyle bilen ancak Allah'tır. O halde mutlak hikmet sahibi hakîm O.
İmam Gazâli, şöyle der: "Kulun hikmetinin Allah'ın hikmetine nisbeti, onun Allah'ı tanımasının, Allah'ın kendi zâtını tanımasına oranı gibidir." Burada tefekkürün önemi çok daha iyi anlaşılıyor. Her varlığı, Allah'ın bir eseri bilerek ondaki güzellikleri, faydaları, sanat inceliklerini düşünen insan, İlâhî mârifette dereceler kat eder. Bu tefekkür, onu Rabbine yaklaştırır. Zira bu iş nefsî değildir; dünyevî ve şeytanî de değildir. Rızâya uygundur; uhrevîdir, rahmânîdir. Burada hikmetin bir diğer târifiyle karşılaşıyoruz: "Hikmet, ahlâk-ı İlâhiye ile ahlâklanmaktır." Nedir İlâhî ahlâk? En kısa ifadesiyle, Kur'an ahlâkı. Allah'ın râzı olduğu ahlâk.
Allah, hiçbir şeyi başıboş yaratmamıştır, faydasız hiçbir icraatı yoktur. Ve insan, yaptığı işlerde mâlâyâni dediğimiz, ömür tüketmekten öte bir işe yaramayan faydasız işleri terk ettiği ölçüde bu sırra mazhar olur. Şu mahlûkat âlemindeki ince sırlar, sonsuz hikmetler, ancak Allah'ın mâlûmu. İnsan ise bu hikmetlerden kendi çapında bir şeyler yakalamaya çalıştığı ölçüde bu sırra erer. Allah, kendisini tesbih eden bütün mahlûkatını, özellikle bu görevi en güzel şekilde yerine getiren mü'min kullarını sever. Kendisine şirk koşan, nimetlerini küfranla karşılayan insanlardan da râzı olmaz. İnsan O'nun sevdiklerini sevmek ve O'nun buğz ettiklerine buğz etmekle bu sırdan nasiplenir.
İnsanın hikmet ehli olması, Rabbinin râzı olduğu bir kul olmasına bağlı. O'nu râzı etmedikten sonra, O'nun yarattığı varlıkları incelemek ve bunların insanlara faydalarını araştırıp ortaya çıkarmak, hikmet ehli olmak için kâfi değil... Kur'an'daki sırları anlayan, fakat hayatına tatbik etmeyen bir insan düşünelim. Bu insan âlimdir, daha doğrusu bilgindir; ama hakîm (hikmet sahibi) değildir. Kâinat kitabını Allah nâmına ve Allah'ın ismiyle okumayan ve ondan bu yönüyle faydalanmayan kimselerin hâli de berikilerden farklı değil...
Ve Gazâli'den farklı bir hikmet târifi: "Hikmet, varlıkların en yücesini, ilimlerin en faziletlisi ile bilmektir." Allah, ezelî ve ebedî ilmiyle kendi zâtını, sıfatlarını, fiillerini bilmekte. Bu mânâya göre, mahlûkat olmasa da Allah hakîmdir; hem de sonsuz Hakîm. İşte, mârifetullah yolunda yürüyen, Allah'ı tanıma vâdisinde ilerleyen insanlar, hikmetin bu mânâsından feyiz alırlar, nasiplenirler. Ve "İlâhî ahlâkla ahlâklanma" şerefinin, en ileri mertebelerine ererler. Bu mânâ, başta peygamberlerde, sonra peygamber vârisi olma şerefine ermiş büyük zâtlarda, yani sâlih amel işleyen müttakî ve mücâhid âlimlerde, sonra derecelerine göre bütün mü'minlerde hükmünü icrâ eder. Herkes imanı, ihlâsı, ilmi, tefekkürü ölçüsünde bu büyük lütuftan nasiplenir.
Hikmet, her sahada olduğu gibi, tebliğde de en büyük esas... Hikmetsiz yapılan, yani zaman ve zeminini bulmayan; şefkat esasına oturmayan; ilimden medet almayan ve en önemlisi, anlatılanları en ileri seviyesiyle yaşama şartından mahrum bir tebliğ netice vermez. Kur'ân-ı Kerim'in, "İnsanları Rabbinin
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et."2518 fermânı, İslâm'ın tebliğiyle vazifeli kimselerin hikmet üzere bulunmaları gerektiğini emreder. Bu mânânın kemâli, Allah Rasûlü Efendimizde, sonra ashâb-ı kirâmında ve Peygamber vârisi olma şerefine mazhar olanlardadır. 2519
Dünya, Çeşitli Hikmetlerin Sergilendiği Bir Hikmet Fuarıdır
"Dünya, dâru'l-hikmet olduğundan, dünyada eşyanın var olması, tedricî ve zaman ile olması hikmet-i Rabbâniyenin gereğidir." Gökler ve yer, altı devrede, safha safha yaratılmış. Ve sonunda şu gördüğümüz hârikalar hârikası kâinat çıkmış ortaya. Onun yaratılışındaki bu hikmet tecellisi, ondaki olaylarda da kendini göstermiş. Gece birden kaplamamış yeryüzünü; gündüz de âniden gelmemiş. Geceden seher vaktine geçilmiş ve onu güneşin doğuşu tâkip etmiş. Daha sonra güneşin yine yavaş yavaş yükselmesiyle öğle vaktine erişilmiş, onu da o bereketli ikindi vakti tâkip etmiş ve sonunda gurup. Gündüz âniden gelse, gece birden bastırsaydı, ne seherden söz edebilirdik, ne öğleden, ne ikindiden.
Bu hikmetli yaratılış, bitkiler âleminde de hüküm sürmüştür. Çekirdekte İlâhî bir sanat ve hikmet gizli. Koca ağacın bütün programı o küçücük âlemde kader kalemiyle çizilmiştir. Ondaki, genetik şifre, ilim adamlarını hayretler içinde bırakan mükemmellikte ve yine onları çaresiz kılacak kadar derin sırlarla dolu.
Çekirdeğin açılması, apayrı bir hârika. Fettâh isminin tecellîsi. Yerin çekimine rağmen yukarıya doğru başlayan hikmetli ve intizamlı yürüyüş. Derken fidan devresine eriş. Boy atma ve kalınlaşma devreleri ve sonunda çiçek açıp meyve verme... Her meyvenin de büyümesi, kemâle ermesi ve o yumuşak meyveden sert çekirdeklerin süzülmesi, yine birden bire değil; safhalar halinde gerçekleşmekte. Her safhası ilim ve hikmetle yürütülen bu akıl almaz faâliyetler, yeryüzünü değişik tablolarla doldurur ve fikir ehlini bu İlâhî sanatlara hayran bırakır.
Dünyada hikmet, âhirette ise kudret hâkim. Dünya, kudret âlemi olsaydı, şu muhteşem kâinat altı gün, yani altı devre yerine bir anda yaratılacaktı. Ondaki ağaçlar da bir anda bitecek ve son şekliyle boy göstereceklerdi. O zaman yukarıda bir ikisini saydığımız İlâhî sanat eserleri de vücut bulmayacaktı. Çekirdekler âlemi, yoklukta kalacak; açılmaları, büyümeleri, fidan olmaları gerçekleşmeyecekti. Çekirdekler olmayınca, haliyle yumurtalar ve nutfeler âlemi de yokluktan kurtulamayacaklar, bu evrene gelip taşıdıkları Rabbânî sanatları sergilemekten mahrum kalacaklardı. Fidanlar olmayınca, bebekler de, kuzular da, buzağılar da olmayacaktı. Binlerce sanat, bire inecek, yüzlerce güzellik ortadan kaybolacaktı.
Terbiye ve tedbir fiillerinin tecellîleri görülmeyecek, sadece ibdâ ve icat fiillerinin ürünleri âlemde boy gösterecekti. İlâhî hikmet, buna müsaade etmedi ve kâinatı bir anda yaratmak yerine; altı devrede inşâ etmeyi takdir buyurdu. Meselenin insana bakan bir yönünü kısaca hatırlayalım: Kâinat bir anda yaratılsaydı insan da bir anda yaratılacak ve kemâl yaşı kırk olduğuna göre, dünyamız kırk yaşında ilkokul öğrencileriyle dolacaktı.
Âhirette hikmet yerine, kudret hâkim olacak. Otuz gün çalışan bir memurun, maaşını bir anda alması gibi, dünya imtihanını kazanan mü'minlere de
2518] 16/Nahl, 125
2519] Alâaddin Başar, Nur'dan Kelimeler, c. 1, s. 153- 157
HİKMET
- 595 -
dereceleri ve ödülleri bir anda verilecek ve cennetten kâmil bir insan olarak istifade edecekler. Zaman çekilecek aradan. Bekleme diye bir şey olmayacak; her arzu edilen ânında yaratılacak. Bedenler lâtifleşecek, nûrânileşecek. Bir anda birkaç mekânda bulunmak, ayrı sohbetlere iştirak etmek, farklı nimetleri tatmak mümkün olacak. Devre devre yaratılan âlemde, safha safha halkedilen insan, zaman nehrinde yavaş yavaş akan yaratıklardaki hadsiz hikmet tecellîlerini seyretmesine mükâfat olarak orada, kudret tecellîlerini ebediyyen seyir ve o tecellîlerden aralıksız istifâde edecektir. 2520
Kaybettiğimiz İçin Kaybolduğumuz Öz Malımız; Hikmet
Hikmet, evrende var olan eşyaların (nesnelerin) işleyiş kanunlarını/sünnetullahı bilme, eşyayı tanıma, vahyi anlama ve buna uygun davranış biçimleri sergileyebilme yetisidir. Hikmeti ancak hakikati arayanlar bulabilir; hikmete ulaşmada akıl, önemli bir role sahiptir. Hikmete ulaşmak, büyük bir çaba ve uzun bir zaman sürecini gerektirir. Zira bu uzun süreç insanın teorik olarak bilgi donanımını güçlendirirken; diğer yandan, hayatı, evreni, insanları ve bunlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kanunları tanımasını, vahiyle olgular arasında sağlıklı irtibatlar kurmasını ve olgunlaşmasını sağlayacaktır. Bu süreçten geçen, fikrî ve fiilî olgunlaşma sürecini dolduran, doğaya, insan psikolojisine, toplumsal hayata hükmeden kanunların bilgisine ulaşan insan, artık hikmete yaklaşmış, hayatı değiştirme ve dönüştürme kıvamına ulaşmış, önce kendi nefsinde devrimi başarmış ve bu devrimi toplumsal platformda gerçekleştirmeye aday hale gelmiştir. Daha kısa ve öz bir tanımla hikmet, Kur’an’ı anlama ve yaşama çabasıdır. 2521
"Hikmet, mü'minin yitik malıdır; nerede bulursa onu alır."2522 Rasûlullah’ın büyük anlamlar taşıyan bu sözü söylediği çağın üzerinden 14 asır geçti ve mü’minler, yitiklerinin acısını derinden hissediyorlar. Bir dönem, Allah’ın kitabına ve hikmete sımsıkı yapışmak sûretiyle dünyada izzet ve şeref sahibi olmasını bilen müslümanlar, şimdilerde ıstıraplı bir silkiniş ve arayış dönemini yaşıyorlar.
Ama bir şeyler eksik bu arayış neslinde; çok değilse de yine de okuyorlar, az şey bilmiyorlar, fakat bildiklerini tarih yapmaktan yoksunlar. Ashâbın doya doya, kana kana içtiği kaynaktan günümüzün müslümanı da içtiği halde, su kimini diriltirken, kiminde âtıl kalan, depolanan bir metâ pozisyonunda. Eksik olan, müslümanların Kur’an’ı kısmen bildikleri kadar, hayatı bilmemeleri olabilir. Kur’an, hayattan kopuk öğrenilip değerlendirilirse hikmet yolları açılamaz. Elleri, dilleri, gönülleri hikmetten kopuk çağdaş müslümanların. “Allah’a dâvet eden ve sâlih amel işleyip ‘ben müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?”2523 âyetini tablolaştıran ashâbın yaşadığı cehennemî ortamın daha hafif bir benzeriyle karşılaştığı halde, “ben müslümanlardanım!” diyebilme cesâretini kendinde bulamıyor günümüz müslümanları.
İşte bu halleriyle müslümanlar, Allah’ın nimet verdiği kullarından olmayı hak edemiyorlar ve düşmanlarının uyanıklığı ve çeşitli hileleri karşısında sürekli yenilgiye uğruyorlar. Bu, elbette müslümanların sahiplenme iddiasında bulundukları
2520] Alâaddin Başar, a.g.e. c. 2, s. 154- 156
2521] Ali Rıza Gökçe, Hikmet Kavramı Üzerine, Haksöz, Ekim 92, s. 18
2522] İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19
2523] 41/Fussılet, 33
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dinlerinden kaynaklanmıyor; aksine, müslümanların İslâmsızlığından doğuyor. Kitab’ı ve Sünnet’i anlamamalarından oluyor. Âyetlerin hakkını vererek okumamalarından dolayıdır bunlar. Yaşadıkları ortamı, içinde yaşadıkları toplum ve düzeni, küreselleşen ve gittikçe küçülen dünyayı tanımamalarından kaynaklanıyor.
Hâl ilmini, hayatı bilmemelerinden ortaya çıkıyor. Çevreyi tanımak, evreni tanımak, yaratılmışların tevhidini ve teslimiyetini görmek için gereken iyi bir gözlemci olmak gerçeğine erişemedikleridir buna sebep. Yeryüzünde Allah’ın değişmez kanunlarını, sünnetullahı, hayata hâkim olan sebep sonuç kurallarını bilmemelerinden ya da umursamadıklarından oluşuyor. Ve ilmin “kendini bilmek” demek olduğunu, İslâm’ın önce kendimiz için, yaşamak için olduğunu unutuyor müslümanlar. Bütün bu ve sayabileceğimiz benzeri sebepleri tek maddede özetleyebiliriz: Müslümanlar bugün hikmet sahibi değiller. Çoktan kaybetmişler öz mallarını. Ve aramıyorlar yitiklerini. Hikmet, bugün müslümanlarda önemsenmiyor, kıymeti bilinmiyor. Hâlbuki Allah Teâlâ, dünyada başarıyı hikmete sahip olma veya olmamaya göre takdir etmiştir.
Hikmet, sebep-sonuç ilişkisinin doğru bir biçimde kurulması ve bunun tezâhürleridir. Dünya hayatında başarının sırrı, hikmete sahip olmaktır. Hikmet, hayatın bilgisi veya eşyayı tanımak ve eşyanın özünde gizli olan sebep-sonuç ilişkisine vâkıf olmak demektir. 2524
Ashâbın ilmi hazmedip günlük hayatla irtibatlandırmak için on âyet belleyip hayata geçirmesi, sonra tekrar bir on âyete geçmesi, yani sırf entellektül birikim veya salt ezberlemek için Kur'an'a yönelmemeleri, günümüzde de uygulanmalıdır ki, hikmet dolu kitap, okuyup canlı Kur'an olmak isteyenlere hikmet saçsın. Yoksa hazmedilmeyen güzel gıdaların sancısına sebep olabilecek, ilim yük olmaktan çıkamayacak ve hikmete dönüşemeyecektir.
Hikmetin alt yapısını oluşturan unsurlar şunlardır: Basîret/bilinçli kestiriş, sağduyu, sezgi, kalbin İlâhî nur sâyesinde eşyanın hakikatini görmesi, adâlet, hüküm, fıkıh/tefekkuh (derin kavrayış), fehm; anlayış, furkan; hakla bâtılı, iyiyle kötüyü ayırt edebilme yeteneği, ma'rifet (Allah'ı hakkıyla tanıma), hayır, tedebbür (geleceği sonucu değerlendirme, doğru düşünce, şuur, takvâ, firâset (ileri görüşlülük, bir şeyi delille ispatlama, sezgi gücüyle ulaşılan bilgi, zekâ kıvraklığı, derin anlayış gücü, kalbin Hakkın nûruyla görmesi) gibi değerlerdir. İman, şuur, ilim, ihlâs, takvâ ve sâlih amel olmadan Allah vergisi olan ve belirli liyakat ve sebeplere yapışma sonucu verilecek olan hikmet gerçekleşmez. Hikmeti elde etme yolları; okuma, dinleme ve gezi ile gözlemle elde edilecek hayırlı, faydalı ilimdir.
Hikmete zıt olan özellikler de şöyle sıralanabilir: Zulüm, cehâlet, gaflet, zan, lağv (boş, lüzumsuz, çirkin, faydasız söz ve iş, günah ve yalan), ifrat, ğulüv (aşırılık), bağy (kibir, zulüm, haddi aşmak, aşırı gitmek, haksızlık), israf (haddi aşmak, ölçüsüz yapmak haddi tecâvüz), tebzîr (saçıp savurmak, ölçüsüz harcayıp dağıtmak, yersiz veya harama sarfedilen şey), buhl (cimrilik), fahşâ (ölçünün ötesinde, kötü ve tiksindirici her şey, aşırılık, ayıp davranışlar).
Hikmet, Allah'ın üç kitabını (Kur'an, kâinat ve insan), beraber ve bir bütünlük/tevhid içerisinde okuyup anlayabilme; bu tefekkür ve derin kavrayış neticesinde gereken eylemlerde bulunabilmedir. Bu kavrayıp ve aksiyon, hayattan,
2524] Mehmed Kürşad Atalar, Düşüncede Devrim, s. 29-32
HİKMET
- 597 -
çevreden, çağdan kopuk değil; onların güzellikleriyle uyumlu, yanlışlarını da ıslah anlayışıyla olmalıdır. Yoksa, hikmet; bir anda parlayıp sönen bir kıvılcım olur; olgunlaştırıp pişiren faydalı ateş haline gelemez.
“Kime dilerse, hikmeti ona verir; şüphesiz hikmet verilene sonsuz ve bereketli/bol bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.”2525 Kâfirde, müşrikte hikmet olur mu? Hikmetin "elde edilen" olmaktan ziyade, liyakat kesbedenlere "verilen" ve hikmet elinde olan kimsenin bol hayır sahibi olduğu değerlendirilince, kâfirlerde bulunan hikmet kırıntıları, bulunduğu konum ve ilişkide olduğu bozuk inanç ve fesatla yok hükmündedir; benzetme uygunsa puzılın diğer parçalarından ayrı bir-iki parçasının kendi başlarına bir işe yaramaması gibi bir durumdur. O hikmet kırıntısı, gerçek sahibinin, ehlinin eline geçince orada puzılın diğer parçaları içinde (iman ve amel-i sâlih, tefekkür ve hayır) bir yer bulacak, diğer parçalarla bütünlük teşkil edecek ve kaybettiği parçayı bulan mü'minin elinde ancak hikmet olacaktır. Hadisteki ifadeden yola çıkarak, hikmet mü'minin malıdır. Kâfirin inancı ve dünya görüşü hikmete gerçek sahiplik yapmaya engeldir. Yani, çalınan, nasılsa bulunan hikmet, kâfirin elinde iken hikmet özelliği taşımayacak, gerçek sahibi olan mü'minin elinde hikmet özelliği kazanacaktır. Bütün âlimler, hikmeti sâlih amelsiz, sadece bilgi ve kültürden ibaret saymamışlardır. Sâlih amel de, iman olmadan ortaya çıkmayacağına göre, kâfirler gerçek anlamda hikmet sahibi olamazlar. Bilginin kendisi değil; fakat onu uygulama ve söyleme kabiliyeti, insanı hakîm (hikmet sahibi) yapar.
"Hikmet sahibi olduğu için2526 Lokman Hakîm denilen Hz. Lokman, oğluna şöyle demişti: ‘Ey oğlum, âlimler meclisinde oturmanı tavsiye ederim. Hikmet sahiplerinin sözlerini dinle. Şüphesiz Allah, ölü kalpleri hikmet nuruyla diriltir; tıpkı ölü toprağı yağmur taneleriyle dirilttiği gibi." 2527
"Hikmetli bir kelime öğrenmek, bütün varlığı ile dünyadan hayırlıdır." (Hadis rivâyeti)
"Hikmet, şerefli adamın şerefini arttırır, köleleri de krallar seviyesine yükseltir." (Hadis rivâyeti)
"En güzel hediye, hikmetli bir sözü iyice anlayıp din kardeşine anlatmaktır. Bu, aynı zamanda bir senelik nâfile ibâdete de mukabildir." (Hadis rivâyeti)
"Hikmeti nerede bulursan al, çünkü hikmet mü'minin kaybolmuş malıdır, onu bulunca da sağlam bir şekilde kaydet, sonra bir diğer hikmeti ara."
"Âlim ve hakîm olan kimse vakarlı bir sessizlikle insanları kendisine çağırır; âlim fakat zihni karışık ve iletişim kabiliyeti olmayan kimse de boş lakırdı ile insanları kendisinden uzaklaştırır." (Lokman Hakîm)
"Gençliğinde Allah'a hakkıyla ibâdet edene, ihtiyarlığında Allah hikmet verir." (Hasan el-Basrî)
"Hikmetten anlayana mânâlı bir söz kâfidir. Mânen sağır olanlar zaten hakkı duymazlar." (Hz. Osman)
2525] 2/Bakara, 269
2526] 31/Lokman, 12
2527] Hadis rivâyeti: Taberâni; el-Âlûsi, 3/41
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Hikmet dört şeyden fışkırır: 1- Günaha karşı pişmanlık, 2- Ölüme hazırlanmak, 3- Midenin tamamen doldurulmaması, 4- Dünyaya kapılmayan zâhidlerle sohbet."
"Dünyaya meyleden, dünyevî geleceğin tasasını yüklenen, kardeşine haset eden ve insanlara karşı üstünlük sevdâsına düşen kişinin kalbine hikmet girmez."
"Kimin söylemiş olduğuna bakma; söyleyen ne söylemiş ona bak."
"Haddinden fazla şiddet, gâyedeki hikmeti yok eder."
Hikmet, Kur’an’ı anlama ve yaşama eylemidir. El-Hakîm olan Allah’ın hakîm kitabı’nın ilkelerini çelişkisiz ve tâvizsiz bir şekilde hayata geçirme, iç dünyamızda ve sosyal alanda hâkim kılabilme düşüncesi, güç ve yeteneği demek olan hikmeti arayan ve bulanlara selâm olsun!
HİKMET
- 599 -
Hikmet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Kur’an’da “Hikmet” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (20 yerde): 2/Bakara, 129, 151, 231, 251, 269, 269; 3/Âl-i İmrân, 48, 81, 164; 4/Nisâ, 54, 113; 5/Mâide, 110; 16/Nahl, 125; 17/İsrâ, 39; 31/Lokman, 12; 33/Ahzâb, 34; 38/Sâd, 20; 43/Zuhruf, 63; 54/Kamer, 5; 62/Cum’a, 2.
B- Hikmetin Kur’andaki Anlamları:
a. Kur’an’ın öğütleri, nasihatleri: 2/Bakara, 231; 4/Nisâ, 54, 113; 2/Bakara, 231; 3/Âl-i İmrân, 164.
b. İnce anlayış, dinde derin kavrayış, aklî delil ve ilim: 31/Lokman, 12; ayrıca bkz. 19/Meryem, 12.
c. Peygamberlik (nübüvvet kurumu ve nebîlerin pratiği): 4/Nisâ, 54, ayrıca bkz. 2/Bakara, 251; 3/Âl İmrân, 48.
d. İnce sırlarıyla Kur’an (vahiy): 16/Nahl, 125; ayrıca bkz. 2/Bakara, 269; 54/Kamer, 4-5; 17/İsrâ, 39.
e- Kitabın emir ve yasakları: 17/İsrâ, 22-38.
Hikmet Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, İlim 10, 15, 17; Edeb 77, 90; Fezâilu's-Sahâbe 24; Ahkâm 3; İ'tisâm 1, 13; Zekât 5; Vüdû 10.
Müslim, İman 88, 89, 90; İmâret 175; Salâtu'l-Müsâfirîn 47, hadis no: 267; Fezâilu's-Sahâbe138, no: 2477.
Tirmizî, İlim 19; Edeb 69; Menâkıb 20, 42, hadis no: 3823, 3824; Deavât 82.
İbn Mâce, Zühd 15; Edeb 41; Duâ 3, 10; Mukaddime 11.
Ebû Dâvud, Sünnet 6.
Muvattâ, İlim 1.
Dârimî, Mukaddime 27, 28, 32, 34.
Ahmed bin Hanbel, 1/269.
Feyzu'l-Kadir, 3/ 574.
Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 580.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 203-218; Eser Y. c. 2, s. 913-929
2. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 94-95
3. Tefhimu'l Kur'an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 2, s. 185
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 529
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 1051-1054
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 5500-501
7. Mefâtihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 5, s. 516-520
8. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 346-347
9. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 468-470
10. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 2, s. 567-568
11. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. s. 196-197
12. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 172, 315
13. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 31
14. Kur’an’da Hikmet Kavramı, Bilal Tan, Pınar Y.
15. İslâmî Harekette Hikmet, Muhammed Fadlallah, Ekin Y.
16. Hikmetler Kitabı, Atâullah İskender, çev. O. Parlak-C. Çiftçi, Kitabevi Y.
17. Hikmet Arayışları, Hüseyin Hatemi, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
18. Hikemiyat, Tefekkür ve Hikmet, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Y.
19. Hikmet Pırıltıları, Mehmet Kırkıncı, Zafer Y.
20.Hikmet Deryasından Damlalar, Bıçakçızâde Ahmet Hakkı, Çev. Bayram Demir,
Demir Kitabevi Y.
21. Hikmetler ve İbretler Âlemi, Mehmet Kardeş-Mustafa Varlı, Esma Y.
22. İslâm'da Emir ve Yasakların Hikmetleri, Süleyman Uludağ, T. Diyanet Vakfı Y.
23. İslâm'da Hikmetler ve İlginç Meseleler, Bosna Hersek'li Şeyh Ali Dede, çev. A. F. Arslantürk, Şahsi Y.
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, çev. Nizameddin Saltan, İhtar Y.
25. Hikmetleriyle Namaz Abdest ve Gusül Rehberi, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
26. Varlıkların Yaratılış Hikmetleri, İmam Gazali, Ocak Y.
27. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 364-372
28. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (İlhan Kutluer) c. 17, s. 503-519; (Bekir Topaloğlu), c. 15, s. 181
29. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Yahya Alkın) Şamil Y. c. 2, s. 422; (M. Sait Şimşek), c. 2, s. 298
30. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, (Ali Bulaç) c. 2, s. 165-168
31. Sîret Ansiklopedisi, Haz. Afzalur Rahman, İnkılâb Y. c. 4, s. 493-494
32. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 423-431
33. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 274-278
34. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 30-34
35. Âyetler ve Yetenekler, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 108-114
36. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 164-171
37. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 153-157; c. 2, s. 154-156
38. Nur'dan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 68-72
39. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazâli, Şûle Y. s. 134-138
40. Düşüncede Devrim, Mehmet Kürşad Atalar, Anlam Y. s. 29-43
41. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y. s. 205-213
42. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 161-164
43. Kur'an'da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 174-178
44. Kur'ân-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 149-150
45. İslâm'ın Derunî Tezâhürleri, Osman Yahya, terc. Sabri Hizmetli
46. Mevlâna ve Goethe'de Hikmet ve Felsefe, İsmail Yakıt, Dilara Y.
47. İslâm Hukukunda Hikmet, İllet ve İctimai Vakıa, Ali Bakkal, (Doktora tezi), At. Üniv. Sos. Bl. Ens, 86.
48. İlâhî Fiillerde Hikmet, Emrullah Yüksel, Erz. At. Üniv. İlâhiyat Fak. Dergisi, sayı 8, 1988
49. Hikmet Kavramı Üzerine, Ali Rıza Gökçe, Haksöz, sayı: 19, Ekim 1992
50. İslâm Dünyasında Hikmeti Yeniden Diriltmek, Ali Bulaç, Bilgi ve Hikmet Dergisi, Kış 1/1993
51. Nübüvvetin Hikmet ve Felsefe Üzerindeki Etkisi, Ali Bulaç, İslâmî Araştırmalar Derg. sayı 4, Nisan 87
HİLÂFET - HALİFELİK
- 601 -
Kavram no 78
Nimet 9
Görevlerimiz 11
Bk. İmam; Hüküm-Hâkimiyet; İslâm
HİLÂFET - HALİFELİK
• Halife Kelimesinin Anlamı ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Halife Kavramı
• Halife’nin Anlam Sahası
• “Yeryüzü” Halifeliği
• “Allah’ın Halifesi” Olur mu?
• Genel Hilâfet/Umumî İstihlâf
• Özel Hilâfet/Hususî İstihlâf
• Devlet ve Toplulukların İstihlâfı/Halife Kılınması
• Bireylerin İstihlâfı/Halife Kılınması
• Halifelik Makamı ve Halifenin Yükümlülükleri
• “Halife”liğin Siyasi Boyutu; İslâm Devlet Başkanı Olarak Halife
• Halifenin Görevleri
• Râşid Halifeler
• Halifeliğin Kaldırılması
• Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü Hızlandırmak İçin HİLÂFET
"Hatırla ki Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,' dedi. Onlar 'Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara: 'Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim' dedi." 2528
Halife Kelimesinin Anlamı ve Mâhiyeti
Halife kelimesi, h-l-f (halefe) kökünden türemiştir. Halefe, geride kaldı, sonradan geldi anlamındadır. Halife, selefin yerini alan, sonradan gelen (nesil), istihlâf edilen, birinin yerine bırakılan demektir. Aynı zamanda bu kelimenin kapsamı içinde vekâlet ve yöneticilik de vardır. Hilâfet, halife olmak, halifelik, reislik, başkanlık, birinin yerine geçmek, onun adına iş yapmak ve onu temsil etmek anlamına gelir. Istılahta ise; "Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra, Ona halef olarak mü'minlere emîr olmak" şeklinde tarif edilmiştir. Bey'at sonucu mü'minler adına tasarruf yetkisine sahip olan ve ahkâmın tatbikini sağlayan kimseye halife denir. 2529
Halife’nin çoğulu halâif ve hulefâ’dır. İstihlâf ise, birini halife (temsilci/ardçı) kılmak anlamındadır. H-l-f (halefe) kökünden türeyen kelimeler Kur'an'da çokça
2528] 2/Bakara, 30
2529] Râgıp el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 105-106
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(127 yerde) geçer. Ama konumuzla direkt ilgili olarak halife kelimesi Kur'an'da 2 yerde,2530 halife'nin çoğulu halâif 4 yerde,2531 Hulefâ kelimesi de 3 yerde2532 geçer. İstihlâf kelimesi ise Kur'an'da 4 âyette2533 zikredilir. Yine konuyla dolaylı ilgili half kelimesinin de 2 âyette2534 geçtiği görülmektedir.
Kur'an'da Halife Kavramı
"Hatırla ki Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. Onlar: 'Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara: 'Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim' dedi." 2535
"Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi deneyip sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan, merhamet edendir." 2536
"İnsanları yeryüzünde halîfe (hâkim) kılan O'dur. İnkâr edenin inkârı kendi aleyhinedir. İnkârcıların inkârı, Rableri katında yalnızca kendilerine gazabı arttırır. İnkârcıların inkârı, hüsrandan başkasını artırmaz." 2537
"Darda kalanın duasına, kendisine yakardığı zaman karşılık veren, başındaki sıkıntıyı gideren ve insanları yeryüzünün halifeleri yapan Allah, kendisine eş koşulan bütün varlıklardan üstün ve yücedir." 2538
"Onu (Nuh'u) yalancı saydılar. Ama biz, onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Onları halifeler kıldık / ötekilerinin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarıları dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak!" 2539
"Andolsun ki sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği halde (yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice toplumları helâk ettik; zaten onlar iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız. Sonra da, nasıl davranacağınızı görmeniz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık (onların yerine sizi getirdik)." 2540
"(Hûd, kavmine dedi ki:) 'Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Sizi uyarmak üzere aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi halifeler kılıp Nuh kavmi yerine getirdiğini ve yaratılışça onlardan daha üstün kıldığını hatırlayın. Başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın." 2541
"(Hz. Hûd, kavmine şu uyarıda bulundu:) 'Ben, ancak benim de sizin de Rabbimiz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim, elbette
2530] 2/Bakara, 30 ve 38/Sâd, 26
2531] 6/En'âm, 165; 10/Yûnus, 14, 73; 35/Fâtır, 39
2532] 7/A'râf, 69, 74; 27/Neml, 62
2533] 6/En'âm, 133; 7/A'râf, 129; 11/Hûd, 57; 24/Nûr, 55
2534] 7/A'râf, 169; 19/Meryem, 59
2535] 2/Bakara, 30
2536] 6/En'âm, 165
2537] 35/Fâtır, 39
2538] 27/Neml, 62
2539] 10/Yûnus, 73
2540] 10/Yûnus, 13-14
2541] 7/A'râf, 68-69
HİLÂFET - HALİFELİK
- 603 -
doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size bana emanet edilen mesajı bildirdim. Rabbim sizden başka bir kavmi istihlâf eder, yerinize getirir. Ona hiçbir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim her şeyi koruyandır." 2542
Âd kavminden sonra gelen Hz. Salih, Semûd kavmine Allah'ı tanıma ve O'na kulluk etme çağrısını yaptıktan sonra, şunları söyledi: "Allah'ın sizi Âd kavmine halifeler yaptığını, onların yerine getirdiğini, ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirdiğini hatırlayın. Allah'ın nimetlerini anın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." 2543
"Firavun kavminin ileri gelenleri, "Mûsâ'yı ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi koyveriyorsun, dediler. Firavun, onlara şu cevabı verdi: 'Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz.' Hz. Mûsâ ise kavmine şöyle seslendi: 'Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Yeryüzü, şüphesiz Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonuç, Yüce Allah'tan korkup günahtan sakınanlarındır.' Kavmi ona şu karşılığı verdi: 'Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet çektik.' Hz. Mûsâ şunları söyledi: 'Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi istihlâf etmesi, onların yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davranacağınıza da bakar."2544 Yüce Allah, Firavun ve yandaşlarına sıkıntılar verdi; onları sınadı, sonunda yok etti. "Hor görülen o kavmi (yahudileri), bereketli kıldığı yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldı. Allah'ın İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık böylece yerine geldi. Firavun ve kavminin yaptığı ve yükselttikleri yıkıldı." 2545
"Onların peşinden öyle bir half (nesil) geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler." 2546
"Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, 'nasıl olsa bağışlanacağız' diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü half (nesil) geldi. Onlara,ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitap'ta Allah hakkında haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap'takini okumamışlar mıydı? Ahiret yurdu Allah'tan korkup günahtan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınız ermiyor mu?" 2547
"Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, sizleri yok eder, dilediğini istihlâf eder, sizin yerinize getirir. Size vadedilen, mutlaka yerine gelecektir. Siz O'nu âciz bırakamazsınız. De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Doğrusu ben de yapacağım. Sonucun kimin için hayırlı olduğunu göreceksiniz. Zulmedenler iflâh olmaz, kurtulamazlar." 2548
"Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzünde istihlâf edeceğine (halifeler yapacağına), onlar için râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar.
2542] 11/Hûd, 56-57
2543] 7/A'râf, 74
2544] 7/A'râf, 127-129
2545] 7/A'râf, 130-137
2546] 19/Meryem, 59
2547] 7/A'râf, 169
2548] 6/En'âm, 133-134
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın, zekât veren, Peygamber'e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir." 2549
"Ey Dâvud! Şüphesiz seni, yeryüzünde halife (hükümran, iktidar sahibi) kıldık. Öyleyse, insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma. Yoksa seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır." 2550
Halife’nin Anlam Sahası
Allah, yeryüzünü îmar etmek, insanları Allah'ın kanunlarına göre yönetmek üzere yarattığı Âdem ve neslini halife olarak yaratacağını belirtiyor. "Yeryüzünde bir halife yaratacağım"2551 ifadesinden Hz. Âdem yaratılmadan önce yeryüzünün yaratıldığını öğreniyoruz. Hz. Âdem yeryüzünde halife olarak yaratıldı. Papazların dediği "Hz. Âdem cennette yasak meyveyi yemeseydi şimdi biz cennetteydik" sözünün yanlış olduğunu haber veriyor.
Allah meleklere yeryüzünde halife var edeceğini bildirmekle, insanı yeryüzünün hâkimi ve yaratıkları arasında hükmedecek biri yapacağını belirtmiştir. Âyetteki "halife" kelimesinde hâkimiyet anlamı vardır. Yeryüzünde halife olmak, yeryüzünün hâkimi ve yöneticisi olmak demektir. "Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet."2552 Âyetten de anlaşıldığı gibi burada "halife", hüküm veren; yöneten anlamında kullanılmıştır. Bu nedenle insanlar arasında hak ve adaletle hükmetmesi Hz. Dâvud'dan istenmektedir. "Yani ey Dâvud, seni hükümdar yaptık ki iyiliği emredesin ve kötülükten sakındırasın. Böylece senden önceki peygamber ve sâlih önderlere halef olasın" "Sonra da, sizin nasıl davranacağınızı görmek için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık."2553 "Yani onların yerine artık siz hükmedeceksiniz." Halife kelimesiyle, nesil nesil birbirini takip edecek ve nesillerden her birinin diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir. Yine Hz. Nuh ve kavmi için de şöyle buyrulur: "Onları (yeryüzünde) halifeler kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk." 2554
Bu âyetlerde "halife" kelimesi, sözlük anlamı olan; başkasının yürüttüğü bir işi, ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak devralınan iş, hâkimiyetle ilgili bir iştir. Nitekim Hz. Âdem için "halife" kelimesinin kullanıldığı âyetten hemen önceki âyette: "Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı."2555 buyurulmaktadır. Demek ki Hz. Âdem'in halife kılındığı şey, yeryüzünün hâkimiyet ve yönetimiyle ilgili bir iştir. 2556
“Yeryüzü” Halifeliği
Kur’an’da ya yalın veya “arzda halife” terkibi halinde geçen halife kelimesini bu bütünlükte değerlendirdiğimizde, insanlar yeryüzünde ömür süren, orayı
2549] 24/Nur, 55-57
2550] 38/Sâd, 26
2551] 2/Bakara, 30
2552] 38/Sâd, 26
2553] 10/Yûnus, 14
2554] 10/Yûnus, 73
2555] 2/Bakara, 29
2556] İbn Teymiyye, Mecmuatu Fetâvâ, 35/42-46
HİLÂFET - HALİFELİK
- 605 -
imar ve ıslah eden, orada iskân eden yeryüzü halifeleri anlamında kullanıldığı anlaşılır; onlar birbiri ardından gelen nesillerdir.2557 Bu anlamda, beşeriyetin yeryüzündeki kaderini ve Allah'a vereceği hesabı anlatan Bakara sûresi 30. âyetteki halife insan, yeryüzünün halifesi olacak, orada iskân edecek, kan dökecek, ama Rabbinden isimler öğrenecek ve yaptıklarının hesabını verecek bir nesildir. 2558
Arz üzerindeki bütün güçler, bütün tabiat yasaları insana boyun eğmiş ve insan, bunları kendi yararına kullanmak kabiliyetinde yaratılmıştır. Yeryüzündeki diğer yaratıklar insana boyun eğdirilmiştir. İnsan, dünya üzerindeki canlıların hiçbirinin yapamayacağı işleri yapmaktadır; bu özellikleri, insanın halife olarak yaratılmasından dolayıdır.
“O ki, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı.”2559; “Onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık, nasıl davranacağınıza bakalım diye.”2560 Âyetlerde “yeryüzünün halifeleri” ve “yeryüzünde halifeler” ifadeleri geçmekte ve insanın halife kılınarak bir imtihana tâbi tutulduğu belirtilmektedir. İmtihansa elbette irâde sahibi olmayı gerektirmektedir. İrade, seçme özgürlüğü demek olduğundan insanın istediği şekilde hareket edebileceği ortaya çıkar. İrade sahibi bir varlığın iyilik yapabileceği gibi, kötülük de yapabileceği kolayca anlaşılır. Şu halde, irade sahibi olma “halife” kelimesinin kapsamı içindedir ve melekler insanın fesat çıkarıp kan dökeceğini buradan anlamış olabilirler. Öte yandan, halife’nin irade sahibi olması, belli bir hâkimiyet gücünü elinde bulundurması demektir.
“Allah’ın Halifesi” Olur mu?
Allah'ın bir halifesi olamaz. Nitekim Hz. Ebu Bekir'e "Ey Allah'ın halifesi!" denildiğinde, "Ben Allah'ın halifesi değilim; ben ancak Rasûlullah (s.a.s)'ın halifesiyim ve bu bana yeter"2561 demiştir. İbn Teymiyye’ye göre, tanım gereği; ölen, orada hazır bulunmayan, ya da işinde âciz olan biri için halife söz konusudur. Allah hakkında ise bu tür durumlar mümkün değildir. Allah’ın ne bir benzeri, ne de dengi mümkündür. Âlemlerden müstağni olan Allah’ın halifeye/vekile ihtiyacı yoktur. İbn Teymiyye, vahdet-i vücutçuların insanı ulûhiyet makamına yükseltmek istediklerini, bu yüzden İbn Arabi’nin “insanın Allah’ın halifesi” olduğunu iddia ettiğini söyler. Vahdet-i vücutçular, insanın birtakım mertebelerle Allah’la bütünleşebileceğini iddia ederken, “Allah’ın halifesi” gibi görünüşte Kur’anî bir dayanak ileri sürerler. 2562
Aynı şekilde hilâfet makamına geçtiğinde Hz. Ömer'e de, "Allah'ın halifesi" şeklinde hitap edilmesi kendisine teklif edilmiş, kendisi bunu reddetmiştir. "Allah'ın halifesi" şeklinde bir ifadeye ne bir âyet ve ne de sahih herhangi bir hadiste rastlıyoruz. Âyetteki "halife" kelimesiyle nesil nesil birbirini takip edecek ve nesillerden her birinin diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir. Bu görüş, aynı zamanda İbn Kesir (H. 99), Taberi (H. 200), Maturidi gibi nice âlimlerin kabul ettiği bir yorumdur. Bu görüş, "halife" kelimesinin kelime anlamına da aykırı değildir. Çünkü "halife" kelimesi, hem ism-i fâil ve hem de
2557] 43/Zuhruf, 60; 19/Meryem, 59
2558] Bk. 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 6/En’âm, 135
2559] 6/En’âm, 165
2560] 10/Yûnus, 14
2561] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/10-11
2562] M. Sait Şimşek, Kur'an Kıssalarına Giriş, s. 168-169
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ism-i mef'ûl olarak alınabilir. İsm-i fâil olarak alındığında, başkasının yerine geçen; ism-i mef'ûl olarak alındığında da başkası ona halef olan anlamındadır. Halife'nin, hâkim olan ve yöneten şeklindeki tefsirine gelince, yukarıdaki bütün anlamlarla birlikte zikredilmesi gereken bir görüştür. Hz. Âdem'in devraldığı iş, yönetme işidir. 2563
Oysa Allah’ın temsil edilebilir bir varlık olarak algılanması, Hz. İsa’yı enkarne olmuş (et giymiş -Allah’ın oğlu-) biçimi olarak gören Hıristiyanlara ait bir düşünce idi. İslâm’ı istismar ederek, İslâm’ın öngörmediği usullerle işbaşına geçen zâlim yöneticiler, İslâm’ı kullanarak dini siyasete âlet etmek için “Allah’ın halifesi”, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” vasıflarını kendileri için uygun bir ünvan olarak gördüler. Kötülük ve adâletsizliklerini örtbas etmek için kendilerine tanrısal bir statü vermeleri, müstekbirlerin geleneksel tavrı olsa gerek. Bunlar, ilâhî tayinle iktidar oldukları iddiasını sürekli tekrarlamışlardır. Firavunlar, zaman zaman kendilerini tanrının oğlu (Ra tanrısının, güneşin oğlu), hatta zaman zaman da tanrının kendisi olarak sunarlar. Japon imparatorlarına yirminci asra kadar hâlâ “güneşin oğlu” deniliyordu. İnsan, tarih boyunca, ilâhî adalete aykırı olarak, hak etmediği vasıflara sahip çıkmaktadır. Bu olumsuz tavrı gösterenler arasında, vahye muhatap olmuş ama onun kadrini kıymetini bilememiş ve tahrif etmiş yahudi ve hıristiyanlar, ümmî Kureyşliler de vardı.
Yahudi ve hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.”2564 sözü ile Allah tarafından seçilmiş ırk görüşünü savunurlar. Fil olayının sonucunu kendi üstünlüklerine yoran Kureyşliler de, kendilerinin Mescid-i Haram’a daha lâyık olduklarını ileri sürerek2565 hak etmedikleri bir imtiyazla2566 bütün kabilelerin Kureyş’e ta’zimini sağlamaya çalışmışlardır. Görüldüğü gibi zulüm iktidarları kendi meşruiyetlerini garanti altına almak için insan fıtratında vazgeçilmez bir olgu olarak yer alan Allah'a inanma eğilimini kullanarak Allah adına hareket ettikleri iddiasıyla, mazlumları etki ve yetki altına almaya çalışmışlardır. Câhilî zihniyet, kendi iddialarına göre risâletten önce Allah’ın yakınlarıdır.2567 Risâletten sonra Emeviler döneminde ise Allah’ın halifesidir. İslâm düşüncesinin değişime uğradığı tarihin daha geç dönemlerinde ise “zıllullah”tır; yani Allah’ın gölgesi. Artık sultanın yaptığı zulümden vazgeçmesi isteniyorsa o zaman yapılacak tek şey vardır: Oturup dua etmek! Çünkü her haliyle yeryüzünde Allah’ın gölgesi olan sultana isyan en büyük günahtır(!)
Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in kabul etmediği Allah’ın halifeliği sıfatına zulümlerine meşrûluk vermek için zâlim yöneticiler can simidi gibi sarılıyorlar. Rasûlullah için Kur’an ısrarla “kul” vasfını verdiği, Allah’ın halifesi gibi ifadeler O’nun için bile söylenmediği halde, Emevilerden itibaren sözde halifeler için, Rasûlullah’ın halifesi, mü’minlerin emîri, müslümanların halifesi gibi sıfatlar yeterli gelmiyor, cılız kabul ediliyordu. Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri ilan edilen bu müstağni liderler, Allah’ın kulluğuna değil; vekilliğine soyunuyor. Ortaya koydukları siyasete/pratiğe göre de dini yorumlayıp zulümlerine kılıf geçiriyorlar. Böylece dokunulmazlıkları olan küçük yeryüzü ilahlıkları, rahatlıkla sömürü düzenlerini
2563] M. Sait Şimşek, a. g. e., s. 177
2564] 5/Mâide, 18
2565] 8/Enfâl, 34
2566] 9/Tevbe, 19
2567] 8/Enfâl, 34; 9/Tevbe, 19
HİLÂFET - HALİFELİK
- 607 -
devam ettirecek; ama asla eleştirilemeyeceklerdir. Çünkü sultaları Allah’ın takdiridir(!) Cebr ve İrcâ akidesi imdatlarına yetişir. 2568
İlk dönem İslâm tarihinde halife’nin kavramsal olarak yerleşmediğini ve öncü sahabenin bu kelimenin Allah'a nisbet edilmesine kesinlikle karşı çıktığını görüyoruz. İlk dönem İslâm öncüleri, Rasül’ün ve Kur’an’ın yönetim için kavramlaştırdığı “emr” kelimesini kullanmışlar, kendilerini “emîr” olarak görmüşlerdir. Kur’an, yöneticilere “Ülü’l-Emr” ve “Veliyyü’l-Emr”2569 terkibini tercih eder.
Kur’an, halife kelimesini açık bir şekilde arza izafeten kullanıyor; Allah'a izâfeten hiçbir yerde kullanmıyor. Bakara sûresi 30. âyetten sonraki âyetlerdeki, meleklerin yorumlarında ve reel hayatta gördüğümüz gibi, (yaratıcısını överek tesbih edeceğine) yeryüzünde fesat/kargaşa çıkaran, kan döken biri Allah’ın temsilcisi olabilir mi? Bir temsilci, temsil ettiğinin dışına çıktığı zaman temsilci olmaktan çıkacağına göre, belli bir irâdî alanda istemlerini gerçekleştirme, tercihte bulunma yeteneğine sahip insan gerçeği, “Halifetullah” ile nasıl uzlaştırılacaktır? 2570
Adı sanı anılmadan nice çağlar gelip geçtikten sonra yeryüzü için yaratılan ve yeryüzünün hâkim ve yöneticisi konumuna getirilen insan, nasıl hareket edeceği konusunda denenmektedir. Oysa Allah’ın temsilcisi olarak görülen birinin özgür bir iradesi olmasından bahsedemeyiz. Böyle bir statüye sahip birinin yapıp ettiklerinden dolayı sorgulanması da söz konusu olamaz. Çünkü yapıp ettikleri Allah adına, Allah’ı temsilendir. Hâlbuki insan için izzet ve üstün bir şeref aranıyorsa, bu, Allah'a kulluk ve takvâdır. 2571
"Halifetü’l-Arz" (Yeryüzünün efendisi, yöneticisi) insanın kendisi için Allah’ın takdir ettiği bir konumu, bu ifadeyle anlatılıyor. Yasak meyveyi yiyen insan, kendi farkına varmış, böylece içgüdüye bağlı istekten; itaat ve isyana kabiliyetli, irâde/istem hürriyetine kavuşmuştur. Böylece “yeryüzünün halifesi” payesini almaya hak kazanmıştır.
Bazı âyetlerde halife kelimesi, başkasının yürüttüğü bir işi ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak, devralınan hâkimiyetle/egemenlikle ilgili bir iştir. “Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”2572 Demek ki insanın halife kılındığı şey, yeryüzünün hâkimiyet ve yönetimiyle ilgili bir iştir. “Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevesine /keyfe uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır.”2573 Yani ey Dâvud, seni hükümran kıldık ki adaleti yerine getirerek, iyiliği emredip kötülükten sakındırarak, senden önceki peygamber ve sâlih önderlere halef olasın. Bu hilâfet, siyasi erkle kayıtlı değildir; eşyanın tümünün âdil kullanımını öngörür. “Sonra onların ardından sizi yeryüzünde halifeler yaptık ki nasıl davranacağınızı görelim.” 2574
2568] Fevzi Zülaloğlu, Allah’ın Halifeleri miyiz? Haksöz, Aralık 92, s. 16-17
2569] 4/Nisâ, 83
2570] Bak. 10/Yûnus, 14
2571] Bak. 3/Âl-i İmran, 79
2572] 2/Bakara 29
2573] 38/Sâd, 26
2574] 10/Yûnus, 14
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsana, kâinatta Allah’ın biçtiği konum yerine; hak edilmeyen bir statüye kaydırarak yer aramak, eşyada var olan dengeyi tersine çevirmek demektir. İnsan, ancak insana temsilci/halife olur. Ontolojik denge açısından eşitliğe sahip olmayan insanla Allah arasında müşterek bir vekâlet sistemi yoktur. O halde Allah’ın vekil/halife edinmesinden söz etmek mümkün değildir. 2575
Genel Hilâfet/Umumî İstihlâf
Kur’an’da halife ve istihlâf kelimeleri, biri genel, diğeri özel olmak üzere iki anlamda kullanılır. Bütün insanların yeryüzünün halifesi olması, yeryüzündeki her şeyin emir ve istifadelerine sunulması, mülkiyetin kendisine emanet edilmiş olması, yeryüzünü yönetip ıslah ederek ona sahip çıkması demektir.
Bakara sûresi 30. âyetteki “yeryüzünde var edilen halife”nin, kimin halefi/ardçısı, ve kimin temsilcisi olduğu konusu çok tartışılmıştır. Bu konuda meleklerin, cinlerin veya Allah’ın temsilcisi olduğu iddia edilmiştir. Ayrıca insan nesillerinin birbirinin yerine geçtiği, insanın yeryüzünde hâkim ve yöneten olduğu görüşleri ileri sürülmüştür. Hiçbir âyette, halife kelimesi Allah’a izafe edilmemiştir; yani “Allah’ın halifesi” tabiri Kur’an’da geçmez. Yalın halde veya "arz" kelimesiyle tamlama yapılarak kullanılmıştır. Konumuzla ilgili âyetin2576 hemen öncesindeki âyette Allah, yeryüzünde olanların hepsini insan için yarattığını belirtir.2577 Şu halde insanın istihlâfı, yeryüzüne hâkimiyet ve orasını yönetmekle ilgilidir. Böylece insana, sınırsız değil ama geniş bir egemenlik alanı verilmiştir.
Özel Hilâfet/Hususî İstihlâf
a- Devlet ve Toplulukların İstihlâfı/Halife Kılınması:
Bu istihlâf, Allah'ın bir ümmete, başkalarından sonra hâkimiyet ve istiklâl vermesi, birçok toplumları onun idaresi altında birleştirmesidir. Devlet ve toplulukların istihlâfı bağlamında, Hz. Nuh'un ve kavminin durumu şöyle belirtilir: "Onu yalancı saydılar. Ama biz, onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Onları halifeler kıldık/ötekilerinin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarıları dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak!" 2578
Hz. Hûd, peygamber olarak gönderildiği Âd kavmini şöyle uyarıyordu: "Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Sizi uyarmak üzere aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi halifeler kılıp Nuh kavmi yerine getirdiğini ve yaratılışça onlardan daha üstün kıldığını hatırlayın. Başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın."2579 Hz. Hûd, ayrıca onlara şu uyarıda bulundu: "Ben, ancak benim de sizin de Rabbimiz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim, elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size bana emanet edilen mesajı bildirdim. Rabbim sizden başka bir kavmi istihlâf eder, yerinize getirebilir. Ona hiçbir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim her şeyi koruyandır." 2580
2575] Fevzi Zülaloğlu, a.g. y., s. 20-21
2576] 2/Bakara, 30. ayet
2577] Bak. 2/Bakara, 29
2578] 10/Yûnus, 73; ayrıca bak. 7/A'râf, 59-64
2579] 7/A'râf, 69; ayrıca bak. 7/A'râf, 65-72
2580] 11/Hûd, 56-57; ayrıca bak. 11/Hûd, 58-61
HİLÂFET - HALİFELİK
- 609 -
Âd kavminden sonra gelen Semûd kavmine Hz. Salih, Allah'ı tanıma ve O'na kulluk etme çağrısını yaptıktan sonra, şunları söyledi: "Allah'ın sizi Âd kavmine halifeler yaptığını, onların yerine getirdiğini, ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirdiğini hatırlayın. Allah'ın nimetlerini anın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."2581 Ama onlar, bu uyarıları dinlemedikleri için feci sonları geldi çattı.2582
Sihirbazlar Hz. Mûsâ'nın mucizesini görüp Allah'a inandıktan sonra, "Firavun kavminin ileri gelenleri, "Mûsâ'yı ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun, dediler. Firavun, onlara şu cevabı verdi: 'Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz.' Hz. Mûsâ ise kavmine şöyle seslendi: 'Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Yeryüzü, şüphesiz Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonuç, Allah'tan korkup günahtan sakınanlarındır.' Kavmi ona şu karşılığı verdi: 'Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet çektik.' Hz. Mûsâ şunları söyledi: 'Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi istihlâf etmesi, onların yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davranacağınıza da bakar." 2583 Yüce Allah, Firavun ve yandaşlarına sıkıntılar verdi; onları sınadı, sonunda yok etti. "Hor görülen o kavmi (yahudileri), bereketli kıldığı yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldı. Allah'ın İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık böylece yerine geldi. Firavun ve kavminin yaptığı ve yükselttikleri yıkıldı." 2584
Hz. Peygamber'e ve kavmine de, Allah'ın uyarılarını dinlemeleri konusunda, benzer hatırlatmalar yapılır: "Rabbin müstağnî ve rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, sizleri yok eder, dilediğini istihlâf eder, sizin yerinize getirir. Size vadedilen, mutlaka yerine gelecektir. Siz O'nu âciz bırakamazsınız. De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Doğrusu ben de yapacağım. Sonucun kimin için hayırlı olduğunu göreceksiniz. Zulmedenler iflâh olmaz, kurtulamazlar." 2585
Allah'a ve peygamberine itaat çağrısı ve peygamberin yalnızca tebliğ/bildirim görevi olduğu, herkesin kendine yüklenenden sorumlu olacağı anlatıldıktan sonra, şunlar belirtilir: "Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın, zekât veren, Peygamber'e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir." 2586
Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının temel değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız Allah'a ibâdet ve hiçbir şeyi O'na şirk koşmama; dinin yerleşmesi, korkuların güvene dönüşmesi; namaz ve zekâtın yerine getirilmesi, Peygamber'e itaat; inkârcıların yoldan çıkışları, cehenneme varışları.
2581] 7/A'râf, 74
2582] 7/A'râf, 75-79
2583] 7/A'râf, 127-129
2584] 7/A'râf, 130-137
2585] 6/En'âm, 133-134
2586] 24/Nur, 55-57
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
b- Bireylerin İstihlâfı/Halife Kılınması:
Bu tür istihlâf, devlet başkanları için söz konusudur. Bireylerin istihlâfı bağlamında Hz. Dâvud örnek verilir: "Ey Dâvud! Şüphesiz seni, yeryüzünde halife (hükümran, iktidar sahibi) kıldık. Öyleyse, insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma. Yoksa seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır."2587 Bu âyet, iktidar sahiplerinin kendi arzu ve heveslerine, istek ve tutkularına göre değil; adalet esaslarına göre yönetmelerini açıkça vurguluyor. Bilindiği üzere Hz. Dâvud, dinî ve siyasî otoriteleri birleştiren, hem bir peygamber, hem de İbranilerin başında bir hükümdardı. 2588
Bireylerin istihlâfı için, ayrıca imam2589 ve melik2590 kelimeleri de kullanılır. Kur'ân-ı Kerim'de halife kavramı, yalnızca Hz. Dâvud için siyasi bir içerikle kullanılmıştır. Devlet ve toplulukların istihlâfı ise, ancak siyasi iktidar ve nesil değişikliği çevresinde siyasi-sosyal bir anlam kazanır. İslâm siyasi tarih ve edebiyatında halife kelimesi, bu kavramlarla bağlantılı olarak terimleşmiştir. 2591
Halifelik Makamı ve Halifenin Yükümlülükleri
Bakara, 30. âyette belirtilen meleklerin, halifenin yaratılış hikmetini öğrenmek amacıyla sordukları soru "halife" kelimesini biraz açmaktadır. Onların sorusundan halifenin üç önemli özelliği belli olmuştu. Bunlardan birisi, meleklerin merak sorusunun yorumuyla anlaşılabilecek bir özelliktir. Onlar, "Halifenin yaratılmasından maksat kulluksa, biz en güzel şekilde yapıyoruz; öyleyse başka bir halifenin yaratılmasının hikmeti nedir? Öyle anlaşılıyor ki, yaratılacak halife de tıpkı melekler gibi Allah'ı tesbih edecek, yani O'na ibâdette bulunacak ve yönetim hakkı olacak. İkinci özelliği yeryüzünde yaşayacak olması. Bunu âyetin başında bizzat Rabbimiz söylüyor. Üçüncü özelliği ise, yer için yaratılacak halifenin orada fesat çıkaracak ve kan dökecek olmasıdır.
Melekler, halifenin yaratılış hikmetini anlamak için, "yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?"2592 diye sorarlar. Allah, halife insanı bu olumsuz özelliklerle nitelemelerinden dolayı onları yalanlamadı. "Hayır, siz yanılıyorsunuz, benim halifem böyle bir şey yapmayacak" demedi. Buna karşı "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi.
Bütün bunlar, yeryüzü halifesinin Hz. Âdem ve onun soyundan gelecek bütün insanlar olduğunu gösterir. Şurası kesindir ki Hz. Âdem yeryüzüne indikten sonra ne fesat çıkardı ve ne de kan döktü. Bu kötü fiilleri ilk olarak kendi oğullarından birisi yaptı. Onun soyundan gelen niceleri tarih boyunca sayısız fesat çıkardılar, haksız yere başkalarının kanını akıttılar. Öyleyse kast edilen Hz. Âdem ve onun soyundan gelenlerdir. Kur'an'ın ifadesinden anlaşıldığına göre Allah, bütün Âdemoğullarını yeryüzüne halife olarak gönderdi. Şu âyet, bu açıdan oldukça dikkat çekicidir: "Sonra, nasıl yapıp davranacaksınız diye sizleri gözlemek
2587] 38/Sâd, 26
2588] Bak. 2/Bakara, 246-250
2589] 2/Bakara, 124
2590] 5/Mâide, 20
2591] Kur'an'da Siyasi Kavramlar, V. Akyüz, s. 130 ve devamı
2592] 2/Bakara, 30
HİLÂFET - HALİFELİK
- 611 -
için, onların ardından sizi yeryüzünde halifeler yaptık."2593 Kendilerine verilen nimetin değerini bilmeyen ve nimet verene şükretmeyen, elçilere karşı çıkan nice topluluklar cezalandırıldı, helâk edildi. Onların yerine Rablerini tanıyan, şükretmesini bilen yeni kuşaklar halife olarak gönderildiler. Onlar, Allah'ın hükmüyle hükmederler, yüklendikleri emaneti hakkıyla taşırlar.
Hz. Âdem'in şahsında halife olarak yaratılıp dünyaya gönderilen insan, bu özelliğini ancak halifeliğin gereğini yaparsa koruyabilir. Halifeliğin gereği de şüphesiz ki dağların, yerin ve göklerin taşımaktan korktuğu "emânet"i taşımaktır. Halifeliğin değeri bununla ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda başta bütün peygamberler halifedir. Onlar en kutsal yük olan emaneti taşıma, Allah'ın hükümlerini uygulama ve ümmetlerine anlatma yönüyle kendilerinden önceki peygamberlerin halefleridirler. Peygamberleri dinleyen, ilâhî davete kulak verip, Allah'ın koyduğu ölçülere göre yaşayan bütün sâlih insanlar da, bu mübarek yükü taşımada kuşaktan kuşağa birbirlerinin yerine halife olmuşlardır. Yine Allah'ın adıyla yaşayan, Allah'ın indirdikleriyle hükmeden, gücünü ve otoritesini Allah'ın adı yüce olsun diye kullanan bütün otorite sahipleri de bu halifelik sıfatına lâyıktır.
Allah, başta Hz. Âdem olmak üzere bütün insanları kendi hükümlerinin uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar doğuştan birer halife adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya taşıyorsa, onun halifelik sıfatı devam ediyor demektir. Allah'ın hükmüne uymayıp, O'nun dininden yüz çevirenler, yani ilâhî emaneti taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını koruyamayanlardır. 2594
İnsan, yeryüzünün hâkimi, yöneticisidir; ama bu farazî ve sembolik bir liderlik ve hâkimiyettir; Allah’a itaat etse de, karşı çıksa da böyledir. Çünkü Allah’ın meşîetinin/ dilemesinin dışına çıkamaz. Ama itaat ederse kendisi ve kendi saadeti için itaat etmiş olur; irâde ve kaynaklandığı ‘benlik’ emanetini yerinde kullanmış olur. İşte bu emaneti yerinde kullandığında fesat çıkaran değil; selâmeti, sulhü gerçekleştiren bir halife olur. Şu halde, insan yeryüzünün halifesidir ve bu halifelik yeryüzünde hükmetmektir. Bu şekilde, insan toplulukları, nesiller birbirlerinin yerini alırlar, yani birbirlerine halef olurlar; bir topluluk emanete ihanet ettiğinde Allah onun yerine başka birini getirir, yani ona başka bir topluluğu halef kılar ve onları yeryüzünün halifeleri yapar. Şu halde, halifeyi yalnızca birinin yerine geçen anlamında kullanmak, kavramın muhtevasını büyük ölçüde daraltmak olur. 2595
Kur’ân-ı Kerim’de konu ile ilgili âyetlerden anladığımıza göre Allah Teâlâ, genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri olarak yaratmıştır. Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu için yaratılmış, onun hizmetine sunulmuştur; insan yeryüzünün efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği bütün insanlar ilk plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak O’nun hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü halifeliği, onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü uygulaması demektir. Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak ölçüdür. İnsan, yeryüzünde halifeliğini ifa ederken
2593] 10/Yûnus, 14
2594] H. K. Ece, Hz. Adem, Denge Y., s. 49-50
2595] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 522
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu ölçünün dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket edemez. Çünkü Allah, yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği insana mutlak bir serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve sınırlar çizmiş ve bunları aşmamasını istemiştir.
Zürriyetlerini temsilen halife kılınan ilk insan Hz. Âdem ve eşi için bile birtakım sınırlamalar söz konusudur.2596 Bu hududa uymak, insanın yeryüzü halifeliğinde, bu yüce makamda kalabilmesinin temel şartıdır.2597 Bu ölçülerin dışına taşanlar ise, ateş azabına düşmekle tehdit edilir. Diğer bir deyişle; insanlardan istenen, halifelik gereklerini yerine getirmeleridir. Bu ise, Allah’ın belirlemiş olduğu sınırlar içerisinde kalmakla mümkün olur. Bu anlamda bütün insanlar, Allah’ın yeryüzünde halife tayin ettiği kimselerdir. Tüm insanların bu şekilde görevlendirilmiş olmalarına “umûmî hilâfet” diyoruz. Hz. Âdem’in soyundan gelen herkes bunun kapsamı içerisindedir. İnsan, halifeliğinin sonucu olarak yüklenmiş olduğu “emanet”in gereklerini yerine getirmekle yükümlüdür.
Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor. Buna göre halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirenler kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin bu makamda kalabilmelerine de “husûsi hilâfet” adını veriyoruz. Tarih boyunca bu anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Allah’ın halife yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz verdiği kimseler, 2598 O’nun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları tağutların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini hâkim kılmak” özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle ve teşkilâtlanmasıyla siyasî bir görünüm kazanır. Allah, Hz. Dâvud’a kendisini yeryüzünde halife kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile (Allah’ın hükümleri ile) hükmetmeyi2599 emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah ise bu ahdinin zâlimler hakkında sözkonusu olmayacağını2600 bildirmiştir. Anlaşılmaktadır ki halifelik, Allah’ın hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya çıkması demektir. Bütün insanlar bununla görevlidir. Böyle bir makama yükselmek isteyen, daha doğrusu bu makamdan düşmek istemeyen toplum da ona göre davranmak zorundadır. Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, yeryüzündeki halifelerin kendi hür iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife, bu emaneti yüklenebilecek nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere verilmesi, Kur’an’ın emirleri arasındadır. 2601
2596] Bak. 2/Bakara, 35
2597] Bak. 2/Bakara 38
2598] 24/Nur, 55
2599] 38/Sâd, 260
2600] 2/Bakara, 214
2601] Bak. 4/Nisâ, 58; Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 2, s. 424
HİLÂFET - HALİFELİK
- 613 -
“Halife”liğin Siyasi Boyutu; İslâm Devlet Başkanı Olarak Halife
Siyasi anlamda "halife": Bey'at sonucu mü'minler adına tasarruf (yönetme) yetkisine sahip olan ve Allah'ın indirdiği ahkâmın adalet ve istişare ile tatbikini sağlayan kimse demektir.
Hilâfetin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu esasına dayanır. Halife, özel bir seçim olan bey’atla seçilir. Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından bey’atla seçilerek görev alır. Bu kurumun; halife küfre meyleder, açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icra edemeyecek duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife, şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla istişare ederek icra eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır.
Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini ve müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir. İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmaz olan temel esaslar: Bey’atla başa geçen halifelik/imamlık, adalet (Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek) ve şûra prensipleridir.
Halifenin Görevleri
Allah’ın hükümlerini tatbik etmek,
Namazları, özellikle Cuma ve Bayram namazlarını kıldırmak,
Zekât ve diğer vergileri toplamak,
Kadıları (hâkimleri) ve valileri tayin etmek,
İslâm devletinde yaşayan fertlerin malını, canını, dinini, ahlâkını, neslini korumak,
İslâm devletinin sınırların korumak, cihadı tanzim etmek,
Orduları hazırlamak, seferberlik emri vermek, komutan tayin etmek ve gerekirse
komutanlık yapmak,
İslâm devleti içinde zulme uğrayanlara veya ihtiyaç sahibi olanlara yardım etmek,
İslâm devletinde yaşayan fertler arasındaki ihtilafları çözmek ve fitneleri engellemek.
Hz. Peygamber, hayatta olduğu sürece peygamberlik görevinin yanı sıra devlet başkanlığını da şahsında toplamıştı. Bu nedenle Hz. Peygamber hayatta iken, kurulan ilk İslâm devletinin başkanını belirlemek gibi bir problemle karşılaşılmış değildi. Diğer taraftan Peygamberimiz, kendisinden sonraki halifeyi belirleyen herhangi bir söz de söylememişti. Durumun böyle olması nedeniyle Hz. Ebu Bekir (r.a.) halife seçilene kadar bazı farklı görüşlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak bu durumlar geçici ve oldukça kısa bir süre için sözkonusu olmuş; bir müddet sonra unutulup gitmiştir. Yani bu görüş ayrılıkları Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ebu Bekir halife seçilinceye kadar devam etmiş ve onun seçilmesiyle
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
son bulmuştur. Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim. İyi davranırsam bana yardımcı olun; saparsam düzeltin beni. Doğruluk emanet, yalan ihânettir. İçinizdeki güçsüz, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü de, Allah’ın izniyle hakkı ondan alınıncaya kadar benim yanımda zayıftır. Sizden kimse cihadı terk etmesin; çünkü onu terk eden bir kavmi, muhakkak Allah zillete düşürmüştür. Allah'a ve Rasûlüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah'a âsi olursam, bana itaatiniz gerekmez!”
Hilâfet kurumunda bu ilk mesaj, bir yandan onun kişiliğini ve görev anlayışını dile getirirken; bir yandan da, “hilâfet”in hangi temellere dayandığını ve varlık gayesini açıklamaktadır.
Râşid Halifeler
Rasül-i Ekrem’den sonra, müslümanların devlet ve hükümet reisine “Rasûlullah’a halef olan” anlamında “halife” denmiştir. Bu halifelerin ilk dördü hemen her yönüyle örnek halifelerdir. Bunlara hulefâ-i râşidîn/râşid halifeler denir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra gelen ilk dört halifenin hilâfet süreleri, Saâdet Asrının ikinci dönemini teşkil eder. İslâm hukukçularının büyük bir çoğunluğu, bu dönemdeki uygulamalara, alınan kararlara büyük bir önem verir ve bunları İslâm hukukunun kaynakları arasında görürler. Çünkü onların uygulamaları Hz. Peygamber'e zaman itibariyle en yakın olmak, O'nun eğitiminden geçmiş olmak, vahyin nüzulüne tanık olmak, sünneti yakından tanımak gibi ayırıcı özellikler nedeniyle önem taşır, başkalarının fikir ve düşüncelerine göre üstünlük arz ederler. Hakkında nass bulunmayan konularda Râşid Halifelerin uygulamaları oldukça değerlidir. Bunun nedeni ise, onların hem veliyyü'l-emr olarak mü'minlerin kendilerine itaat etmekle yükümlü olmaları; hem de İslâm'ın özünü en iyi kavramış bulunmalarıdır. Bununla ilgili verilecek örnekler pek çoktur. Meselâ, Hz. Ebu Bekir'in zekât vermeyenlerle ilgili olarak aldığı kararlar, Hz. Ömer (r.a.)'in Irak topraklarıyla ilgili görüşleri ve bunları etrafındakilere de delilleriyle birlikte açıklayıp kabul ettirmesi, Hz. Ali’nin (r.a.) Hâricilerle savaşmak ile ilgili tutumları kendi konumlarında olduğu gibi, sonra bunlardan çıkarılan sonuç ve hükümlerle ilgileri bakımından oldukça önemlidir.
Çünkü bütün bunlarla ilk defa karşılaşılıyordu ve bunların İslâmî bir çözüme bağlanmaları gerekli idi. Yine Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatından hemen sonra onun yerine geçecek devlet başkanını belirlemek konusu ortaya çıktı. Hz. Ebu Bekir'den sonra gelen diğer üç halife de farklı şekillerde belirlendi. Onlar ile ilgili durumlar İslâm hukukunda devlet başkanının başa geçiş yollarının farklı olabileceği görüşünü belirledi. Bu konuda kesin ve açık bir hükmün bulunmayışı, bu tabii sonucu doğurmuştur. Bu ise İslâm'ın, her çağda her toplum için uygulanabilir olmasının kanıtları arasındadır. Hulefâ-i Râşidîn’den sonra Muaviye’nin hilâfete geçmesiyle birlikte, hilâfetin tarihinde saltanatın egemenliği de başlamış olur. Artık, 4 halifeden sonra kâmil anlamda halifelik değil; eksik halifelik veya ismi halifelik olan saltanat başlamış oldu. Emevîlerden toplam 14 halife/sultan işbaşına geçti. Emevilerden sonra Abbasilerin uzun saltanat dönemleri
HİLÂFET - HALİFELİK
- 615 -
başlar. Abbasilerden de toplam 37 halife/sultan hüküm sürmüştür. Abbasilerden sonra, 1924’teki ilgâsına kadar hilâfet Osmanlılarda kaldı. 29 halife/padişahın idaresindeki Osmanlılardaki hilâfet de ondan öncekilerden pek farklı değildi. Hilâfet kurumu, 23 Mart 1924’de T.B.M.M.’nin 431 nolu kanunuyla tam 1293 yıl devam ettikten sonra şimdilik tarihe terkedilmiştir.
Hilâfetin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu esasına dayanır. Halife, özel bir seçim olan bey’atla seçilir. Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından bey’atla seçilerek görev alır; bu kurumun halife küfre meyleder, açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icra edemeyecek duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife, şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla istişare ederek icra eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır.
Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini ve müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir. İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmazlardan biri bey’atla başa geçen halifelik/imamlık, adalet (Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek) ve şûra prensipleridir.
Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan (müslüman) emir sahiplerine (ülü'l-emre) de itaat edin. Eğer bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu (ihtilaf konusunu Allah'a ve Rasûlüne havâle edin. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice bakımından daha güzeldir. Sana indirilene de Senden evvel indirilmiş olan (kitap)lara da iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki; onu inkâr etmeleriyle emrolundukları halde, yine tâğutun huzurunda muhakeme edilmelerini arzu ediyorlar. Şeytan da onları uzak bir sapkınlıkla büsbütün saptırmak ister."2602 Mü'minlerin kime, hangi şartlarda ve nasıl itaat edecekleri, neyi kesinlikle reddedecekleri burada açıkça izah olunmuştur. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.), "Kim ülü'l-emre itaatten bir el kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah'a, fiili (ameli) hususunda lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Kim de boynunda (ülü'l-emre) beyatı olmayarak ölürse, câhiliyye ölümü ile ölür."2603 buyurduğu rivâyet edilmiştir. İslâmî eserlerde "halife", "imam", "ülü'l-emr" kavramları hep aynı mâhiyeti beyan için kullanılmıştır.
Hanefi fıkıh bilginlerinden İbn Hümam, mü'minlerin kendi içlerinden halife/imam seçmelerinin sebebi, İslâm'ın hükümlerini edâ etmek içindir demektedir.2604 İmam Nesefî de bu konuda şunları söyler: "Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan halifeyi/imamı seçilmiş görmeden bir günün geçmesi câiz değildir. İmam, devlet başkanı olan halifedir. İmametin/hilâfetin hak olduğunu kabul etmeyen kimse dinden çıkar. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının farz olması, imamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazı ve yetimleri evlendirmek gibi... İmamı inkâr eden kimse, farzları inkâr etmiş olur.2605 Tarihî kaynaklarda, Rasül-i Ekrem’in (s.a.s.) vefatından sonra sahabenin Rasülüllah'ı defnetmeden önce halife seçme hususunda titiz davrandığı kayıtlıdır.
Kâfirlerin, tâğutî güçlerin; Allah'ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve
2602] 4/Nisâ, 59-60
2603] Müslim, 2/1478, hadis no: 1851; ayrıca Buhârî, Ahkâm, 8/105
2604] İbn Hümam, Kitabü'l-Müsâyere, s. 265
2605] Nesefî, Bahrü'l-Kelâm fi Akaidi'l-Ehli'l-İslâm
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onların yerine geçmek üzere koydukları hükümleri reddetmek farzdır. Onların, mü'minler üzerinde velâyet hakkının bulunmayacağı hususu kat'idir. Dolayısıyla mü'minler; kâfirlerin veya mürtedlerin istilasına uğrarlarsa, kuvvetle başlarına geçen bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı cihadın farz-ı ayn olduğunu bilirler. Nitekim İmam Serahsi; "Cihaddan maksat; müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalıdır" der. İstilâ altında iken dahi mü'minlerin müstevlilerin liderine itaat etmeyip kendi içlerinden bir halife/imam seçmeleri vâciptir. 2606
Halifeliğin Kaldırılması
İslâm; insanlara tevhid esaslı bir dünya görüşü sunduğu gibi, tevhid esasına dayanan bir yaşam ve yönetim biçimi de sunar. İslâm’da yönetim biçimi, devlet düzeninde hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allah’a ait olması ve İlâhî hükümlerin esas alınmasına dayanır.
İslâm devletinin başında, Müslüman ahalinin bey’at ettiği âlim ve âdil bir halife bulunur. Halife; İslâm devletinin ve Müslümanların birliğinin sembolü ve imamıdır. (Bu gün dünyanın bütün devletlerinde devlet başkanı ya da cumhurbaşkanı bulunmaktadır). Ancak, İslâm devleti, halifeden ve hilâfet makamından ibaret değildir. Halifenin, İslâm hukukunda belirlenmiş yetki ve görevleri vardır. İslâm ahkâmının devlet eliyle tatbikinden ve tatbikinin takibinden sorumludur. Kanunların üstünde bir yetkisi olmadığı gibi, kendisi de İslâmî kanunlara bağlıdır ve İslâm’ın kendisine verdiği yetkinin dışına çıkamaz. Bütün bunlar İslâm hukukunda belirlenmiş ve bilinen hususlardır. Nitekim halifenin İslam literatüründeki anlamı; Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını tatbik etmekle mükellef olmak, bu işle vazifeli olmak demektir. Dolayısıyla İslâm hukukçuları bu kavramı, genellikle Rasûlullah’ın (s.a.s.) devlet başkanlığı makamına geçme ve toplumu İslâmî kurallara göre sevk ve idare etmede O’na halef olma anlamında kullanmışlardır.
Müslümanların, devletsiz ve başsız olamayacağı hakikatinden dolayı, Rasulullah (s.a.s.) daha defnedilmeden Hz. Ebubekir (r.a.) halife seçilmiş ve Müslümanların bey’atını aldıktan sonra vazifeye başlamıştır. Hz. Ali’ye (r.a.) kadar ehliyet ve bey’at üzere devam eden hilâfet, Muaviye tarafından hile ve zor karışımı taktiklerle ele geçirildi ve saltanata dönüştürüldü. Kılıç zoruyla kabileler ve kavimler arasında el değiştirdi, onu elinde bulunduran hanedan içinde babadan oğula intikal etti. Yavuz Sultan Selim, 16. yüzyılın başında Mısır seferinden sonra Halifeliği Osmanlılara taşıdı ve o tarihten 1924 yılına kadar da Osmanlılarda kaldı.
Hilâfetin iki temel özelliği vardır; ehliyet ve bey’at. Halife olacak kişide bu iki temel özellik aranır, halifeliğe ehil olmalı ve Müslüman teba tarafından bey’at verilmelidir. Ancak Muaviye ile birlikte bu iki temel özellik ortadan kaldırıldı, zor kullanımıyla birlikte saltanat ve hanedanlığa dönüştürüldü. Osmanlılarda halifeliğin aynı hanedan içinde babadan oğula geçmesi, deli olanların bile halife olması ve kardeşin kardeşi öldürüp halifeliğini ilan etmesi, hilâfetin aslından ne kadar uzaklaştığını, daha doğrusu saptırıldığını göstermektedir.
Mustafa Kemal; hilâfeti tümden lağvedip batı standartlı laik cumhuriyet
2606] Kelimeler Kavramlar, s. 181-182
HİLÂFET - HALİFELİK
- 617 -
rejimini oluşturmak istiyordu. Hilâfetin gelmiş olduğu nokta ve halifelik makamında oturanların yanlış icraatlarından değil, aksine İslâm’a, İslâmî yönetime ve müesseselerine karşı olduğundan ve batıya aşırı derecede hayranlık duyduğundan dolayı bu düşünceye sahipti.
Bunu doğrulayan belgeler çoktur. Örneğin; 1907 yılında daha 26 yaşında bir subay iken Bulgar asıllı Türkolog Manolov’a; “Bir gün gelecek hayal sandığınız bütün bu devrimleri başaracağım” demiş ve konuşmasında saltanat ve halifeliğin kaldırılacağını, kıyafetten yazı harflerine kadar siyasi ve sosyal alanda değişikliklerin yapılıp tamamen Batıya yöneleceklerini ifade etmiştir.
Aynı şekilde, 1919 yılında Erzurum’da iken yakın arkadaşları arasındaki konuşmasında; Türkiye’nin yönetim şeklinin Cumhuriyet olacağını söylemişti.
Mustafa Kemal bir yandan bu düşüncelere sahipken, öte yandan ortamın buna hazır olmadığının hesabını yapıp Müslüman halkın İslâmî duyarlılığını dikkate alarak son derece sinsi ve kurnazca hareket ediyor, her vesileyle halifeye bağlılık ve sadakatini ilan ediyor, gittiği yerlerde minberlere çıkıp bir vâizden daha ateşli bir şekilde İslâmî nutuklar atıyordu. O yıllardaki bütün gezilerine katılan ve o zaman Vakit gazetesinde muhabir-yazar olarak çalışan Naşit Hakkı Uluğ, Mustafa Kemal’in bu tutumu hakkında şu tespitlerde bulunuyor: “Mustafa Kemal, Saltanatın kaldırılmasından sonra dahi, Cumhuriyet kurma kararını ve Halifeliğin kaldırılması konusu üzerinde fikirlerini tekrarlamayı sakıncalı buluyor ve devlet şeklini, ağzına “Cumhuriyet” sözünü almaksızın, “Ulusal Egemenlik” formülü içinde her an Cumhuriyete doğru yürüyen bir yöne sevk ediyordu. Onun bu gidişatının hedefini sezen muhafazakârlar (Meclis içindeki şeriat ve hilafet isteklileri) zaman zaman Mustafa Kemal’i konuşturmak istiyorlardı. Mustafa Kemal ise bu sorulara zamanın icabına göre cevaplar vererek karşısındakileri idare ediyordu.”
Konuyla ilgili önemli bir olay şöyledir: Sultan Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılmasının ardından 18 Kasım 1922 günü meclis başkanı Rauf Orbay’ın teklifleri sonucu TBMM’de halife seçimi için müzakereler başlamıştı. Bu müzakerelerde bir halifenin seçilmesi ve ona biat edilmesi gerektiği vurgulanmıştı. İşte bu arada Mustafa Kemal yine kurnazca bir manevra yapmış ve “Arkadaşlar! Mevzubahis olan meseleyi çok münakaşa etmek, çok tahlil etmek mümkündür. Fakat zannediyorum ki münakaşat ve tahlilatta (tartışma ve değerlendirmelerde) ne kadar ileri gidersek meseleyi halletmekte o kadar münakaşat ve teahhürata (tartışma ve gecikmelere) uğrarız. Benden önce kürsüyü terk eden Yusuf Ziya Bey, halife olacak zatın vazife ve salahiyetlerinin ne olacağından bahis buyurdular. Zannediyorum ki ondan önce bir halife intihap etmek (seçmek) daha mühimdir. Sonra seçeceğimiz halifeye hilafetini tebliğ edeceğiz… Binaenaleyh bu gün söylenen şeylerin hepsini halletmemiz mümkün değildir” diyerek sözde bir halifelik seçimi yapmak ve halifeye hiçbir yetki ve vazife verdirtmemeye çalışmıştı. Bu konuşmayla; “Biat” ve “Halifenin Yetkileri” meselesini gündemden çıkarmış, dikkati daha çok halifelik makamına çevirerek: “Fakat Türkiye’nin vazifesi Makam-ı Hilafeti kurtarmaktır. Bu bizim için bir dava-yı mahsustur (özel bir davadır)….” demiş ve hem meclis yoluyla kendi fikirlerini gerçekleştirmenin önünde oluşacak bir engeli ustaca savmış, hem de Hilafeti savunma pozisyonuna girip meclis havasına hâkim olmuştu. Neticede bir seçim yapılmış, oylamaya katılan 162 üyeden
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
148’i Abdülmecid’e oy vermişti. 19 Kasım 1922 tarihinde Mustafa Kemal, TBMM riyaseti başlığıyla ve “Halife-i Müslimin” hitabıyla Abdülmecid’e bir telgraf çekip biatlarını iletmişti.
Evet! Peygamber’den (s.a.s.) sonra Hz. Ebubekir (r.a.) ile başlayan Halifelik, Muaviye ile birlikte saltanata tebdil edilmiş, ancak İslâm ahkâmını esas alan sistem ve müesseseler ortadan kaldırılmamıştır. Halifelik makamına oturan kişi ile devlet idaresindeki zevat, eğer isterse İslâm’ı hakkıyla tatbik edebilir, İslâm adâletini toplum içinde tesis edebilirdi. Buna herhangi bir mâni, devlet düzeni içinde yasal bir engel yoktu. Nitekim Ömer b. Abdülaziz halife olduğunda (ki Muaviye’den çok sonra idi) İslâm ahkâm ve adâletini tatbik etmiş, onun zamanında zekâtlar (dağıtılacak yerler bulunmadığı için) çoğu kere devlet hazinesinde kalmış ve İslâm âlimlerinin çoğu onu hülafa-i raşidin’den (Raşit Halifelerden) kabul etmişlerdir.
Sıkıntı; Muaviye ile başlatılan saltanat geleneği ve buna paralel olarak devlet düzenine sokulan bid’atler neticesinde, ehil olmayan insanların başa geçmesi sonucu İslâm ahkâm ve adâletinin hakkıyla uygulanmaması idi. Osmanlı padişahları her ne kadar İslâm Halifesi unvanına sahip olsalar da, bu geleneği sürdürmüşlerdir.
Ancak, Mustafa Kemal bunlara değil, İslâm’ın öngördüğü devlet düzenine tümden karşı çıkmış, İlâhî kanunların hâkimiyetini reddetmiş, beşerî kanunların hâkimiyetini istemiştir. Bu nedenle Batı standartlı laik Cumhuriyet fikrini benimsemiştir. Yaptığı devrimlerin tümü bu doğrultuda olmuş ve bu fikrin gerçekleştirilmesi için yapılmıştır. Eğer iddia edildiği gibi İslâm ahkâmına ve İslâm devlet düzenine karşı değil de Osmanlı padişahlarının yanlış ve gayri İslâmî uygulamalarına karşı olmuş olsaydı, yeni kurulan meclisi bu yönde yapılandırırdı ve İslâm ahkâmını esas alırdı, ayrıca İslâmî müesseseleri ve İslâm’ın toplumdaki sosyal düzenini, gerçekleştirdiği devrimlerle birer birer ortadan kaldırmaz ve İslâm’ı yasaklı hale getirmezdi.
Hâlbuki Ankara’da meclisi kurup uygun ortam oluşturduktan sonra halifeliği kaldırdığı gibi, İslâmî bütün müesseseleri, İslam’ın sosyal hayattaki kural ve kaideleri, Kur’an ve İslâm kültür külliyatının kendisiyle yazılmış olduğu Arap alfabesini ve hatta Müslümanların İslâmî gelenekten kaynaklanan kılık ve kıyafetlerini bile yasakladı.
Şimdi konumuz olan Halifeliğin kaldırılmasına dönelim:
Mustafa Kemal; kurtuluş savaşını yürütmek üzere geçici olarak kurulduğunu söylediği Ankara’daki TBMM’yi kurduktan ve yasama, yürütme, yargı yetkilerini bu meclise verdirdikten sona, fikirlerini hayata geçirmek için en önemli zemin ve basamağı zaten oluşturmuştu. Yetkilerin kendisinde toplandığı meclis içinde süratli bir şekilde ortam oluşturdu ve ikna edebildiği insanları etrafına toplayarak etkinlik kurmaya çalıştı. Çoğunluğu âlim, molla ve şeyhlerden oluşan ilk meclisi, muhalif gördüğü bu kişilerden hızla temizledi. Ancak fikirlerini adım adım, ürkütmeden, İslâm’a ve hilafete de toz kondurmadan meclise onaylattırarak hayata geçirdi. Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilanından sonra artık meclis onun istediği noktaya gelmiş, etkinliği artmış ve arzu ettiği ortam oluşmuştu. Artık Laik Cumhuriyetin önündeki en büyük engel olan hilafet müessesesini
HİLÂFET - HALİFELİK
- 619 -
kaldırmanın zamanı gelmişti. Çünkü bu kaldırıldıktan sonra yeni cumhuriyet için Avrupa’dan alınacak yeni hukuk sistemi getirilecek ve İslâm hukuku tamamen terk edilecekti.
Bu amaçla Mustafa Kemal; kendisiyle birlikte hareket eden üyeler vasıtasıyla meclisi harekete geçirdi. Hilâfet kaldırılacaktı. Hâlbuki bundan bir buçuk yıl önce saltanat kaldırılırken, İslâm ve Hilâfet etrafındaki endişeleri bertaraf etmek için: “Makam-ı Hilâfet bizim için en âlî makamdır (en yüksek makamdır) ve Türk’ün başında ebediyyen bir Halife-i İslâm bulunacaktır” demişti.
Hilâfetin kaldırılacağı fısıltıları duyulunca gazetelere de manşet olmuş ve toplum içinde gündem oluşturup yoğun bir tartışma atmosferi içine girilmişti. Bu, bilinçli yapılmıştı. Başta meclis olmak üzere toplum da buna alıştırılıyordu. Neticede meclis içinde yeteri kadar üye ikna olmuş ve hilâfet makamı tartışılır hale sokulmuştu.
Ve Meclis, Hilâfeti gündemine alarak toplandı. Meclis içinde etkili olan bazı üyeler Hilâfetin kaldırılması üzerine hararetli konuşmalar yaptılar. Özellikle İslâm Hukuk Profesörü ve İlâhiyat Fakültesi Dekanı olan Seyyid Bey’in, Mustafa Kemal’in istediği istikamette uzun bir konuşma yapıp Hilâfetin şer’î değil, dünyevî olduğunu vurgulaması ve kaldırılmasını ısrarla istemesi mecliste etkili oldu. Netice itibariyle oylama yapıldı ve iki oy hâricinde meclis üyeleri tarafından hilâfetin kaldırılması kabul edildi. Tarih 03 Mart 1924.
İslâm ve Müslümanlar açısından hayatı karartan kara bir gün olan bu tarihte, kapkara bir devrim gerçekleşiyordu. Böylece İslâm devlet düzeninin temel taşlarından biri olan ve İslâm ümmetinin birliğini sembolize eden hilâfet makamı kaldırılmış oldu. Ümmet anlayışı reddedildi, ulus anlayışı tercih edildi.
Hilâfetin kaldırılmasının İslâm ümmeti üzerinde olumsuz büyük tesirleri olmuştur. Her ne kadar Osmanlı devletinde hilâfet sembolik bir makam haline getirilmiş ve halifeler görevlerini ifa etmiyor idiyseler de. Bu kara devrimle İslâm ümmetine ve İslâm âlemine çok büyük bir darbe indirilmiş ve telâfisi imkânsız büyük zararlar vermiştir. Ümmet bilinci kırılmış, İslâm âleminin birliği yönündeki duygular kararmıştır. İslâm âleminde ümmet anlayışının kalkması ve ulus anlayışının yerleşmesinde ve günümüzde İslâm âleminin ulus devletler şeklinde parçalanıp dağılmasında, bu kara devrimin etkisi inkâr edilemez boyuttadır. 2607
Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü Hızlandırmak İçin HİLÂFET
İslâm'ın hiçbir kurumu, sadece belirli zamanlarda yaşanıp bir daha hayata dönemeyecek ceset değildir. Yine, hiçbir esası, insanları fikir ve hayal dünyasında gezintiye çıkaran felsefî ütopya şeklinde kabul edilemez. İslâm, her şeyiyle bir hayat nizamıdır. Evrenseldir, her coğrafyada ve her zaman diliminde tatbik edilebilecek yapıdadır. "Halifelik de, tarihî bir kurum olarak ne kadar câzip ve muhteşem olursa olsun, bugünkü ve yarınki insana vereceği fazla bir şey yoktur" diyen kimse, İslâm'ı anlamamış demektir. Hilâfet, Rasûlullah'ın âhirete irtihâlinden 1924 yılına kadar tam 1293 yıl müslümanları kendi etrafında toplayan mıknatıslı bir sancak olmuştur ve daha nice yıllar aynı görevi üstlenecektir.
2607] M. Ali Nur
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Câhiliyye egemenliklerini tarihte defalarca çöpe atarak mazlumları kurtaran risâlet ve (Son Rasûl’den sonra da) hilâfet kurumu, modern câhiliyye zulmü altında kıvranan dünya için yegâne alternatiftir. Batı uygarlığı adındaki ihtiyar cadının maskesi düşmekte, sırıtan makyajı arkasındaki çirkin suratı, kendi âşıkları tarafından bile görülebilmektedir. Kendi gayrı meşrû çocuğu Komünizm karşısında bile kaç defa köşeye sıkıştırılıp başındaki hakeme sayı saydıran, yapay hormonlarla beslenip yasak doping ilaçlarıyla maça çıkan bu şikeci boksör, gerçek rakibiyle karşılaşmaktan korktuğu için, onun ringe çıkamayacağına sarhoş ettiği seyircileri inandırmak istiyor.
Batının kanlı makasıyla lime lime doğranıp 46 parçaya ayrılmış güzelim kumaşın hiç kesilmemiş gibi birleştirilmesinin kolay olmadığının elbet farkındayız. Ama ihtiyar ninelerimiz, yaşlı annelerimiz yaklaşık bu sayıdaki kumaş parçalarını birleştirerek nasıl güzel seccâde oluştururdu. Yeter ki kumaş sağlam olsun, terzi ustaysa, o parçaları birleştirmesini becerir. İş, terzilerin yetişmesinde. Kendi önündeki kesik parçaları, kullanışlı güzel elbiseye çevirmesini bilen terziler, içlerinden birini terzibaşı olarak seçecekler, çok da zor değil hani. Üç tane sıfırın önüne geçen 1’in o sıfırları “bin” yapması gibi bir bereket görülecektir, önünde “imam”ı olan toplumlarda. İnleyen nağmeler coşan şarkılara dönüşecek, işinin ehli orkestra şefinin yönetiminde. Söndürülüp seksen senedir yakılmayan lambanın düğmesini açmak gibi bir şey. Karanlıkta düğmenin yerini bulmaktır önemli olan. Bunun için de kafa gözüyle birlikte gönül gözü de açık olanlara iş düşecektir.
Katolikleri papa, Ortodoksları patrik, Yahûdileri hahambaşı topluyor, temsil ediyor, yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız! Hem de dinleri “üç kişinin bile, yolculukta dâhi, içlerinden birini lider seçmelerini” emrettiği halde. Lidersiz/halifesiz ümmet, başsız ceset gibidir. Önce ümmet içinde hayra dâvet eden emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan özel ümmet çıkmalı2608 ki, onlar yolu açsın. Sonra ümmet, ümmet bilinci ve sorumluluğunu kuşansın.2609 Müslümanlar tek ümmet, yani evrensel bir âile olduklarını, birbirleriyle ilişkilerinde ispatlasın.2610 Müslümanlara “böl, parçala, yut” taktiğiyle tavır alanlar, “Birleşmiş Milletler” şemsiyesine ihtiyaç duyuyor, Avrupa Birliğini tek devlet çatısı haline dönüştürüyor, her vesileyle müttefik ve koalisyon ortakları arıyorlar. Müslümanların “hilâfet” konusunu gündeme getirmelerine ise “cısss!” diyorlar. Müslümanlar, dünyaya müslümanca nizam vermeyi düşünmesinler diye, Amerika’nın başı çekerek Türkiye modelini örnek(!) göstererek yön verdiği “Büyük Ortadoğu” projeleri gündeme getiriliyor; “memlekete komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz” anlayışıyla. Neo Osmanlı tartışmaları başlıyor, “Hasta Adam”ın son demlerindeki “Jöntürkler”e, yani “Yeni Osmanlılar”a nazîre olarak.
Amerika, 11 Eylül’den sonra daha belirginleşen tavrı ve kendi başı Buş oğlu Buş’un ifâdesiyle “Haçlı Seferleri”ni tekrar başlatarak “yeni dünya düzen(sizliğ)i” projesini uygulamak için, Ortadoğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor. Bir yandan da stratejik destek için İslâmî hareketlere karşı “ılımlı İslâm”, “yumuşatılmış İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “başörtüsüz İslâm”, “lâ’sı olmayan,
2608] 3/Âl-i İmrân, 104
2609] 3/Âl-i İmrân, 110
2610] 21/Enbiyâ, 92
HİLÂFET - HALİFELİK
- 621 -
her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm” şeklinde içi boşaltılmış ve Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor kuklaları eliyle. “Paranın dini imanı olmaz”, “din devlete karışmaz”, “laiklik ve demokrasi İslâm’la çatışmaz” gibi sloganlar Amerikancı İslâm’ın (elbette bu Allah'ın katında tek gerçek din olan İslâm değildir, muharref dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için kukla yönetici ve yönlendiricilerini seferber ediyor. Savaşlardan, işgallerden çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen etkin güçler tarafından dinin tahrifi, hakla bâtılın karıştırılıp hak diye sunulması.
Halifeliğin ihyâsı demek, Dünya İslâm Devleti demek. Müslümanların birbiriyle kardeş olduklarını kavraması demek. Aynı coğrafyada yaşayan, aynı ülkenin, aynı mezhebin insanlarının bile bin bir gruba ayrıldığı bir ortamdan kurtulup tüm dünya müslümanlarının tevhid çizgisinde birleşmesi demek. Irkçılıktan, ulusçuluk/milliyetçilikten, ulus-devlet anlayışından ümmetçiliğe geçiş, vatandaşlık anlayışından Allah’a kulluk şuuruna hicret demek. İslâm, sadece toplumun anladığı anlamda bir din değil; aynı zamanda sosyal ve siyasal nizamdır da. Hilâfet adı verilen bu nizam, 1924’lere kadar yaşandı, yine yaşanabilir. Dünya, teknoloji ve özellikle iletişim araçlarıyla çok küçüldü; şimdi çok daha kolay uygulanabilir çok uluslu, çok katılımlı, çok ve zengin kültürlü, tek halifenin (ya da hilâfet komisyonunun) şûrâ ile ve Allah’ın indirdiği gerçek adâlet ilkeleriyle yönettiği bir Büyük İslâm Devleti. Düşünebiliyor musunuz iki milyar nüfuslu, 46 ulus-devletin birleşmesinden oluşmuş, başında halifesi olan bir Dünya İslâm Devleti... Rüyâsı bile insanı mutlu ediyor, hayaline bile can kurban. Böyle bir gücün karşısında kim durabilir? Global zulüm, ABD adlı vahşi kovboy ve İsrail adlı haydutlar çetesi böyle bir güç karşısında ne yapabilir? Böyle bir yapının ekonomisini, dünyaya verdiği huzuru düşünün...
Umudu, hedefi, ideali olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz. Dâvâsı olmayan eyyamcı tip, reel politik oltalarına takılan tâvizci, günlük işler arasında kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime açık, sürüleşmeye aday boş vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin bırakın mensup olduğunu düşündüğü din ve dâvâya, kendine bile faydası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa popstar yarışmalarına katılabilir, biraz yaşlıysa o programlara seyirci ve seçici olarak takılabilir. Müslümanın hedefi, ideali büyük olmalı; hele bizim nesil gibi yenilgileri, kayıpları büyük ise. Müslüman, sadece bulunduğu ülkede değil; tüm yeryüzünden fitneyi (zulmü ve en büyük zulüm olan şirki) kaldırmaya çalışmakla yükümlüdür.2611 Müslümanların tüm yeryüzünde halife olduğu2612 ve hâkimiyet anlamında bu halifeliği uygulama imkânına kavuşmak için iman ve amel-i sâlihle ilgili tüm görevlerini yerine getirmesi, sadece Allah’a kulluk/ibâdet edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmaması gerektiği2613 Kur’an’ın mesajıdır.
"Hilâfet" derken; Emevî, Abbâsî, Fâtımî veya Osmanlı tipi saltanatçı ve nâkıs hilâfet değil; hulefâ-i râşidîn (dosdoğru yolda olan dört halife) tarzı hilâfeti kast ettiğimizi belirtelim. Hilâfet; İslâm birliği, daha doğrusu müslümanlar birliği demektir. İdeal olan tek devlet, tek lider anlayışının hayata geçmesi olmakla birlikte; geçiş döneminde (hatta kalıcı olarak) bu “tek”lik, olmazsa olmaz değildir.
2611] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
2612] 2/Bakara, 30
2613] 24/Nûr, 55
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Önemli olan tek güç olmak, hedef birliği içinde organize olabilmektir. Bu, kolektif şekilde federatif biçimde de olabilir. Önemli olan bey’at denilen özel bir seçim usûlüyle işbaşına gelip, şûrâ prensibini ihmal etmeden, insanlara tek adâlet ölçüsü olan Allah’ın indirdikleriyle hükmetmektir. Hilâfet düşüncesi, artık bir daha hayata geçemeyecek hayâlî bir düşünce değildir. Kâinâtı, içindekileri ve yaratıkların işleyiş kanunlarını yaratan zâtın kitabı olan Kur’an’ın projeleri hayata geçirilebilecek projeler, kurtuluş reçeteleridir. Hiçbiri ütopik ve ayağı yere basmayan uçuk teori ya da artık devri geçmiş eskinin değeri değildir. Miladî 7. asrın başlarında, medeniyet ve dünyevî etkinlikten uzak bir yörede yükselen nebevî mesaj, o devirde hemen hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği en büyük devrim ve en güzel toplumsal değişimi çok kısa bir zamanda gerçekleştirmedi mi? Bırakın, Allah’ın yardım vaad ettiği Kur’anî projelerin hayata geçirilmesini, kâfirlerin bile planlı ve gayretli çalışmalarıyla 20. asrın başlarında çoğu yahûdinin dahi hayal edemediği bir vampir devlet, asrın ilk yarısı bitmeden Ortadoğunun kalbine saplanmış hançer şeklinde ortaya çıkmadı mı? Birbirleriyle aynı asırda iki defa dünya savaşı veren Avrupa ülkeleri, savaşın üzerinden altmış sene geçmeden tek devlete doğru hızla gitmekte. Avrupa Birliğinin bugünkü şeklini savaş sonrasında, yani elli-altmış sene önce hayal eden kaç kişi çıkardı? Sahi, çeyrek asır önce İran’da ne oldu, nasıl oldu İslâm Devrimi, bütün dünyaya ve hatta şiî olmayan müslüman âleme rağmen?! Kimlerin hayal bile edemediğini, kim nasıl gerçekleştirdi?
Örneği direkt konumuzla ilgili verelim: 1900’lerin başında halifeliğin kaldırılıp yeni bir dirilişe kadar tümüyle tarihe terk edileceğini kaç kişi hayal edip dillendirebiliyordu dersiniz? Okullarda okutulan tarihe bakarsanız, Yavuz'un Mısır'a gidip müslümanlarla savaşarak kılıç zoruyla hilâfeti Osmanlılara getirmesi de, bir Osmanlı paşasının eline fırsat geçtiği ilk anda, meclisten kanun çıkartarak "dünya müslümanlarının sosyal ve siyasal liderliği"ni, böylesi önemli bir gücü tarihe gömmesi de zafer olarak anlatılır. Her ikisi de devrimdir. Her ikisi de yavuzluktur. Peki, "yavuz hırsız" kimdir, orası meçhul.
Hilâfet bir hayal değil, Kur’ânî bir gerçekliktir. Kur’an bizim yeryüzünün halifesi olmak için yaratıldığımızı vurgular.2614 Allah’ın takdir ve dilemesi, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunup, onları önderler yapmak, vârisler kılmaktır (28/Kasas, 5). İman edip sâlih ameller işleyenleri, tüm yeryüzünde güç ve iktidar sahibi olarak etkin şekilde halife yapmak, Allah’ın vaadidir.2615 Hilâfetin gerçekleşeceğine, Dünya İslâm Devletine inanmamak, belki de Allah’ın vaadine inanmamakla eş tutulabilir. Liyâkat kesbedenlere bir meyvedir hilâfet. Mekke’de çalışıp gayret eden ve şirkin her çeşidini terk edip sadece Allah’a kulluk edenlere Medine’de devlet kapısının kendiliğinden (Allah’ın lütfu ve meyvesi olarak) açılıverdiği gibi. Daha beş-on sene önce Yâsir’lere, Sümeyye’lere sorsanız hayal bile edilecek şey değildi bu. Hedefler, önce hayal edilir, sonra ideal, daha sonra da gerçek olur; eğer gerekli çaba gösterilirse...
Global/küresel sömürüye, çağdaş Haçlı Seferlerine, yönlendirilen Bir"leş"miş Milletlere, tek devlet haline gelen Avrupa Birliğine ve organize ittifaklara karşı, müslümanların ayrı ayrı küçük ulusal devletler halinde (özellikle onlara hayran,
2614] 6/En’âm, 165
2615] 24/Nûr, 55
HİLÂFET - HALİFELİK
- 623 -
kukla yöneticiler de başlarındayken) dayanmaları, şimdiki sınırlı özgürlüklerini bile korumaları mümkün gözükmüyor. Örnek aramaya gerek var mı? Bosna, Çeçenistan, Afganistan, Irak. Sırada bekleyen Suriye, İran... İslâm âlemi için, özellikle yarınki birleşmiş küfür cephesine karşı, hilâfetten başka bir çözüm sözkonusu değildir; tabii onların içinde eriyip yok olmayı, onlardan birine dönüşmeyi çözüm görmüyorsak. Bu gerekçelerle Avrupa Birliğine katılmaya ve onların içinde erimeye karşı çıkan kaç müslüman kaldı, orası da ayrı bir problem.
"Hilâfet" demek; laiklik, demokrasi ve muhâfazakârlık gibi tuzaklardan kurtulup Kur’anî ilkelere sarılmak demek. Yol uzun, aşılması gereken dağlar yüksek olabilir. Ama unutmayalım; zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir. Hedefin zorluğudur insanı kahraman yapan. Sınavın zorlu olmasıdır kişiye dünyada devleti, âhirette Cenneti armağan ettiren.
"İmkânsız", ancak inançsızların sözlüğünde bulunabilecek bir kelimedir. İman imkândır, hem de en büyük imkân. "İmkânsız" kelimesini müslümanın diline tercüme ettiğimizde, sâlih amel ve kulluk bilincini kuşanarak Allah'a daha yaklaşıp O'nun yardımını kavlî ve fiilî olarak daha çok istemek anlamına gelecektir. Başkalarının imkânsız dediği şey; müslüman için, olsa olsa "biraz zaman alabilecek şey" anlamına gelir. Nefsini (hevâsını) dizginleyip Hakk'a ibâdet ve itaat gıdâlarıyla benliğini güçlendiren, takvânın sağladığı imkânlarla Allah'a yaklaşıp O'nun yardımına muhâtap olan kimse için İlâhî emir ve tavsiyelerin hiçbiri "zor" ve hele "imkânsız" gelmeyecektir.
En büyük engel, sahte kurtarıcılar, sahte halifeler. Keşke Almanya’da, işi çocukların evcilik oyununa benzeten işçilerin kâğıt üzerindeki devleti hiç olmasaydı, hiç İsa ve Mehdi'ler çıkmasaydı, cihad zannedilen terör olayları yapılmasaydı, "ihlâs" gibi güzel kelimeler ihlâssız kimselerce yıpratılmasaydı, Allah adı kullanılarak insanlar kandırılmasa, politikacılar dini istismara yeltenmeseydi... Sakın bütün bunlar, sırât-ı müstakîm yolcularının yolunu tıkamak için yol kesen yolsuzlar ve yolunu bulmak isteyen o yolun yolcularının insanımızı yoldan çıkarma yolu olmasın!
İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek, bazı zor gibi görünen ibâdetleri yapacak, nefsinin çok arzu etmesine rağmen, sınavın bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir. Kolaylık-zorluk kavramı, psikolojik ve sübjektif bir kavramdır. Bazen pek basit ve çok kolay görülen bir şey, bir insan için dağları aşmak kadar zor gelebilir, bazen de çoğu insan açısından çok zor kabul edilen bir şey, birisine kolay gelir. Bunlar, her şeyden önce kalpleri elinde bulunduran Allah’a âit bir tasarruftur. Tabii, bu rasgele olmaz. Bunun da bir İlâhî kuralı, sünnetullah dediğimiz Allah tarafından konulmuş ölçüsü vardır: Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır.2616 Kim takvâ sahibi olur, Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylıklar verir.2617 İnsanlara emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah, en kolaya yöneltip onda başarılı kılacaktır.2618 Bu konudaki İlâhî sünnet, iman-takvâ-infak konusunda görevini yapanlara
2616] 94/İnşirâh, 5
2617] 65/Talâk, 4
2618] 87/A'lâ, 6-9
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kolaylığın ihsân edilmesidir.2619 Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, o da İlâhî kudret eliyle en zora yöneltilecektir. 2620
İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü'min inanır ki, Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının adı İslâm'dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
Toplumu ve hele koca bir ümmeti ilgilendiren büyük değişiklikler, tedrîc denilen bir süreci gerekli kılar. Bir katın merdivenlerini birer ikişer adımlamadan tümünü birden atlamaya kalkan insan, aceleciliğinin cezâsını belki sakatlanarak çekecek, artık basamakları birer birer bile çıkamayacak hale gelecektir. Konuyla ilgili günümüzde tüm müslümanların yapması gereken, öncelikle dünyadaki tüm müslümanları farklı mezhep ve ictihadlarına rağmen Allah için sevmek, birbirleriyle hangi alanlarda ilişki kurabileceklerse kurmaya çalışıp ümmet bilincine ulaşmak olmalı. Hacda hem halkın ve hem de âlimlerin yararlanacağı dünya müslümanlarının bilinçlenip birleşmesi için organizeler yapılmalı. Farklı ülkelerdeki müslüman âlim ve aydınların, yazar ve çizerlerin arasında ciddî ilişki ve iletişim oluşturulmalı. Müslümanlar, kâfirlerin çizdiği coğrafî sınırları reddetme tavrı olarak farklı ülkelerdeki mü'minleri, yani kardeşlerini ziyâret etmeli. İnternetten, dış ticaretten yararlanmalı, farklı ülkelerden gelin ve dâmatlar edinerek akrabâlık bağı oluşturmalı, dışpolitikayı en az iç politika kadar tâkip etmeli. Müslüman gençler mutlaka Kur’an kültürü ile birlikte Arapça ve İngilizce’yi çok iyi öğrenmeli. Müslüman imamlar, hatipler, hocalar, öğretmenler, yazarlar resmî hutbe, resmî söylem, resmî program yerine İslâm âleminin ortak sorunlarını ve Kur’anî çözümleri gündeme getirmeli. Vatandaşlık yerine İslâm kardeşliği vurgulanmalı. Vatanın müslüman için İslâm’ın hâkim olduğu her yer olduğu söylem ve eylemle ortaya konulmalı. Var olan un, yağ, şeker bir araya getirilip güzel helvalar yapılmalı.
Mehdi bekleyen insanlar, çözümü Hz. İsa’nın gökten inip kendilerini kurtarması olarak görüp görevlerini kuşanmaktan kaçanlar bilsinler ki, kurtuluş, aralarından bir önder (imam, halife) çıkarıp onunla birlikte Kur’an’ın emrettiği şekilde cihad etmekle mümkün olacaktır. Sünnetullah budur. Böyle bir lider, namaz imamı gibi toplumun önünde (gerisinde değil), dünyevî riskin en büyüğüne tâlip olacak şekilde ve toplumun kardeşi, içlerinden biri olacaktır. Hicret örneğindeki Büyük Önder gibi, gemiyi en son terk eden kaptan olmayı seçecektir. Tek başına ümmet2621 olmakla birlikte, aynı zamanda insanlara imam/önder olan 2622 İbrâhim gibi putlarla ve putçularla mücâdelenin bedelini gerekirse ateşe atılarak ödemekten çekinmeyen birisi olacaktır. Takıyye yapması, bazı ruhsatları kullanması câiz olmayan, müslümanların izzet ve onuruna halel getirmeyen, çok net olarak İlâhî mesajı insanlara ulaştıran örnek şahsiyet olacaktır lider/halife. O öne
2619] 92/Leyl, 5-7
2620] 92/Leyl, 8-10
2621] 16/Nahl, 120
2622] 2/Bakara, 124
HİLÂFET - HALİFELİK
- 625 -
geçip yürüyecek, arkasından ümmet yürüyecektir.
"Allah, içinizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halife kılacağına, onlar için râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana şirk/ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın, zekât verin, Peygamber'e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Onların varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir." 2623
Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının temel değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız Allah'a ibâdet ve hiçbir şeyi O'na şirk koşmama; dinin yerleşmesi, korkuların güvene dönüşmesi; namaz ve zekâtın yerine getirilmesi, Peygamber'e itaat.
Allah, başta Hz. Âdem olmak üzere bütün insanları kendi hükümlerinin uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar doğuştan birer halife adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya taşıyorsa, onun halifelik sıfatı devam ediyor demektir. Allah'ın hükmüne uymayıp, O'nun dininden yüz çevirenler, yani ilâhî emaneti taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını koruyamayanlardır.
Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili âyetlerden anladığımıza göre Allah Teâlâ, genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri olarak yaratmıştır. Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu için yaratılmış, onun hizmetine sunulmuştur; insan yeryüzünün efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği bütün insanlar ilk plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak O’nun hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü halifeliği, onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü uygulaması demektir. Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak ölçüdür. İnsan, yeryüzünde halifeliğini ifa ederken bu ölçünün dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket edemez. Çünkü Allah, yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği insana mutlak bir serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve sınırlar çizmiş ve bunları aşmamasını istemiştir.
Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor. Buna göre halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirenler kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin bu makamda kalabilmelerine de “hususi hilâfet” adını veriyoruz. Tarih boyunca bu anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Allah’ın halife yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz verdiği kimseler,2624 O’nun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları tâğutların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini hâkim kılmak” özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle ve teşkilâtlanmasıyla siyasî bir görünüm kazanır. Allah, Hz. Davud’a kendisini yeryüzünde halife kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile (Allah’ın
2623] 24/Nur, 55-57
2624] 24/Nur, 55
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükümleri ile) hükmetmeyi2625 emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah ise bu ahdinin zâlimler hakkında sözkonusu olmayacağını2626 bildirmiştir. Anlaşılmaktadır ki halifelik, Allah’ın hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya çıkması demektir. Bütün insanlar bununla görevlidir. Böyle bir makama yükselmek isteyen, daha doğrusu bu makamdan düşmek istemeyen toplum da ona göre davranmak zorundadır. Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, yeryüzündeki halifelerin kendi hür iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife, bu emaneti yüklenebilecek nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere verilmesi, Kur’an’ın emirleri arasındadır. 2627
Hilâfet, bir şiardır, bir semboldür müslümanlar için, hatta nâmus ve izzet meselesidir. Tüm işgal altındaki şehirlerimizin ve tüm müslümanların, hatta tüm mazlumların kurtuluşu için, dünya ve âhiret nimeti için paroladır hilâfet.
“Sahi, aslan nerede düşmüştü ve nereden kalkacaktı?” Özellikle, olaya hamâsetle yaklaşmaya devam eden ulusalcı ve asabiyecilere soruyor ve pratik cevap istiyorum.
“İpi kopan tesbihim, dağılmış tane tane;
Acı ama tesbihim, hani nerde imâme?”
2625] 38/Sâd, 260
2626] 2/Bakara, 214
2627] Bk. 4/Nisâ, 58
HİLÂFET - HALİFELİK
- 627 -
Halife - Hilâfet Konusuyla İlgili Âyetler
a- Halîfe Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 2/Bakara, 30; 38/Sâd, 26.
b- Halîfe Kelimesinin Çoğulu Halâif ve Hulefâ’ Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 69, 74; 10/Yûnus, 14, 73; 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39.
c- Halife Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Diğer Âyet-i Kerimeler (+Toplam Yerde) 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 129, 169, 169; 9/Tevbe, 118, 120; 11/Hûd, 57; 19/Meryem, 59, 64; 24/Nûr, 55, 55; 34/Sebe’, 39; 57/Hadîd, 7.
d- Halife Kavramıyla İlgili Konular: 2/Bakara, 30; 6/En'âm, 133, 165; 7/A'râf, 69, 74, 129, 169; 10/Yûnus, 14, 73; 11/Hûd, 57; 19/Meryem, 59; 24/Nûr, 55; 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 38/Sâd, 26.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 112-117
2. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 259-260
3. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 62
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 117-118
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 255-260; 272-275
6. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 244, 373
7. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 164-166
8. Min Vahyi'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 151-166
9. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sabuni, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 81-84
10. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 75-97
11. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 539-540, c. 15, s. 299-300
12. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 2. s. 422-438
13. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, s. 122-123
14. Hz. Adem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 36-50, 56-65
15. Hz. Adem (İlk İnsan) Mustafa Erdem, T. Diyanet Vakfı Y. s. 127-130
16. Terimler Sözlüğü (Kitabü't-Târifât), Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 101
17. Kur'an'da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 130-135
18. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 519-523
19. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 180-184
20. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y. s. 219-220
21. Kur'anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 75-76
22. Kur'an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 167-177
23. İslâm'da İmamet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
24. İslâm’da Mülk ve Hilâfet, Şahin Uçar, İz Y.
25. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
26. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
27. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
28. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
29. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü't-Tahrir Y.
30. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Alem Y. / Araştırma Y.
31. Hilâfetin İlgasının Arkaplânı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
32. Hilâfet-i İslâmiyye ve T. B. M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
33. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
34. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
35. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
36. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
37. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlânı ve Lütfi Fikri Dâvâsı, 1-2, Murat Çulcu, Kastaş Y
38. Halifeliğin Kaldırılması ve Lâiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.

HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 629 -
Kavram no 79
Peygamberler 3
İlâhî Ceza 3
Bk. Helâk ve Helâk Edilen Kavimler; Sâlih (a.s.)
ve Semûd Kavmi; İman, Peygamberlik
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
• Hûd (a.s.); Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
• Âd Kavmi
• Ahkaf
• İrem
• Âd Kavmi ve Kumların Atlantis’i Ubar Kenti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hûd (a.s.) ve Âd Kavmi
• Hûd Sûresi
• İbret Alınması İçin Anlatılan Kıssaları Masallaştırma
• Maddî Üstünlük ve Lüks Yaşam Üzerine
• Hûd (a.s.) ve Dâvetinden Almamız Gereken Ders ve Mesajlar
• Âd Kavmi ve Onların İzindeki Günümüzün Âdîleri
“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O, (kavmine) dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. (Hâlâ O’na karşı gelmekten) sakınmayacak mısınız?’
Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz.’
(Bunun üzerine Hûd): ‘Ey kavmim! dedi, bende beyinsizlik yoktur, fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir peygamberim.
Size Rabbinin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim/öğütçüyüm.
Sizi uyarmak için içinizden bir adam vâsıtasıyla Rabbinizden size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nûh kavminden sonra (onların yerine) hâkimler kıldı ve yaratılışta sizi onlardan üstün yaptı. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.’
Dediler ki: ‘Sen bize tek Allah’a kulluk etmeniz ve atalarınızın tapmakta olduklarını bırakmanız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin (azâbı bize) getir.’
(Hûd) dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve bir gadap/hışım inmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler husûsunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!’
Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.” 2628
2628] 7/A’râf, 65-72
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hûd (a.s.); Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
Hûd (a.s.), Kur'ân-ı Kerim'de kıssası geçen peygamberlerden biridir. Âd kavmine gönderilen Allah'ın rasûlüdür. A'râf, Hûd, Şuarâ ve Ahkaf sûrelerinde kendisinden bahsedilmektedir. Âd kavmine gönderilmiştir ki, Kur'ân dışında diğer mukaddes kitaplarda bu kavimden söz edilmemektedir. Âd kavmi Hz. Nûh tûfanından sonra putperestliğe dönen ilk kavimdir. 2629
Hûd (a.s.), Âd kavmi içinde soyu şerefli bir kişiydi. Peygamberlikten önce ticaretle uğraşırdı. Hûd (a.s.) orta boylu, esmer tenli, gür saçlı, güzel yüzlü idi. Âdem’e (a.s.) benzerdi. Zâhid, muttakî ve ibâdete düşkün idi. Cömert ve şefkatli idi; yoksullara bol bol sadaka verirdi. 2630
Âd kavmi Arabu'l-âribe denilen Arabistan yarımadasına ilk yerleşen kavimlerdendir. Hadramevt'e ve Yemen'e kadar uzanan yurtlarda oturan bu kavmin yurtları otu, suyu ve çeşitli nimetleri bol olan bir yerdi. Yerin üzerinden akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları2631 yer altında da, su depoları ve köşkleri vardı.2632 Başkalarına nazaran onlara boy pos, güç ve kuvvet verilmişti.
Allahu Teâlâ, Âd kavmine, peygamber olarak Hûd’u (a.s.) gönderdi. O da kavmini bir ve tek olan Allah'a iman ve ibâdete, insanlara zulmetmekten vazgeçmeğe dâvet etti ise de, red ve tekzib ile karşılandı. Bunun üzerine, Allahu Teâlâ onlardan üç yıl yağmuru kesti. Onlar yağmur için Mekke'ye bir heyet gönderdiler. Allah, yağmur bekledikleri halde bir kasırga ile onları helâk etti.
Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) Vedâ haccında, Usfan vâdisine vardığı zaman, Hz. Ebû Bekr'e: "Ey Ebâ Bekr! Bu hangi vâdidir?" diye sormuştu. Hz. Ebû Bekir "Usfan vâdisidir" diye cevaplayınca, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hûd’un (a.s.), beline aba tutunmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaş ile bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma liflerinden örülmüş dişi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiş olduğunu haber vermiştir. 2633
Âd kavmi helâk olunca Hz. Hûd kendisine inananlar ile beraber Mekke'ye gelmiş ve vefat edinceye kadar orada kalmıştır. Âd kavminin, Hz. Hûd'a karşı çıkarken ileri sürdükleri itirazlar, diğer Peygamberlere karşı muârızlarının ileri sürdükleri itirazların aynıdır. Hatta günümüz münkirlerinin de itirazları aynı türdendir. Ona itirazda baş çekenler de, diğer peygamberlere itiraz edenler gibi kavmin ileri gelenleridir. İtirazın temelinde ise, dönmekte olan çıkar çarklarının devam etmesi vardır. Hz. Hûd'a yaptıkları itirazlarını şu maddelerde özetlemek mümkündür:
a- Hz. Hûd'u beyinsizlik ve sapıklıkla itham etmek: "Kavminden ileri gelenler dediler ki: ‘Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz."2634; "Kavminden ileri gelen inkârcılar dediler ki; ‘biz seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve biz seni yalancılardan sanıyoruz.'' 2635
2629] İbn Kesîr, Kasasu'l-Enbiyâ, Beyrut 1982, I, 149
2630] Hâkim, el-Müstedrek, I, 563
2631] 26/Şuarâ, 133, 134
2632] 26/Şuarâ, 129
2633] Ahmed bin Hanbel, I, 232
2634] 7/A'râf, 60
2635] 7/A'râf, 66
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 631 -
b- Atalar dinine bağlılık: "Dediler ki: ‘Demek sen, tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin?"2636; "Dediler ki: ‘Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin?" 2637
c- Kendilerinin güçlü kuvvetli olduklarını söyleyip Hz. Hûd tarafından gelebilecek bir zararın olamayacağını ileri sürmeleri: "Âd kavmi, yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve; ‘bizden daha kuvvetli kim var?’ dediler." 2638
d- Âhireti inkâr etmeleri ve hayatın sadece dünya hayatından ibâret olduğunu ileri sürmeleri: "Ne ise hep bu dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız (bir kısmımız ölürken bir kısmımız doğar). Biz öldükten sonra diriltecek değiliz." 2639
e- Hz. Hûd'u küçümsemeleri: ''Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve âhiret hayatına kavuşmayı yalanlayan eşrâf takımı dedi ki; ‘bu da sizin gibi bir insandan başka birisi değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o takdîrde siz, mutlaka ziyana uğrayanlardan olursunuz." 2640
Onların bu itiraz ve tavırlarına karşı Hz. Hûd'un takındığı tavır şöyle idi: ''Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. (O'na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?"; ''Ey kavmim, bende bir sapıklık yok; ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum."2641; "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur. Siz (putları Allah'a ortak koşmakla) sadece iftira ediyorsunuz. Ey kavmim, ben sizden bunun için bir ücret istemiyorum. Benim ücretim beni yaratana aittir. Aklınızı kullanmıyor musunuz? Ey kavmim Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin (O'na yönelin) ki gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın, suç işleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin." 2642 Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin kıssalarının Kur'ân'da zikredilmesi mü’minlerin ibret almaları içindir. Geçmiş peygamberlerin her tavrı müslümanlar için de tâkip edilecek bir yoldur. Meseleye bu yönden baktığımızda Hz. Hûd kıssasından alınacak ibretleri de şu şekilde özetlememiz mümkündür:
Hz. Hûd, Allah yoluna samimiyetle sarılmış vakur bir kişidir. Söyleyeceğini, ölçüp tarttıktan sonra söylemektedir. Kötülüğe kötülükle karşı koymadığı gibi, yumuşak davranmaktadır. Kavmi kendisini beyinsizlikle itham ederken, kendisinin beyinsiz olmadığını, onları uyarmak üzere Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu söylemekle yetinmektedir. Allah'ın üzerlerindeki nimetlerini kendilerine hatırlatmakta ve bu nimetlere şükretmiş olmaları için Allah'ın emirlerine riâyet etmeleri gerektiğini anlatmakta ve bundan dolayı onlardan bir ücret istemediğini özellikle belirtmektedir. 2643
2636] 7/A'râf, 70
2637] 46/Ahkaf, 22
2638] 41/Fussılet, 15
2639] 23/Mü'minûn, 37
2640] 23/Mü'minûn, 33-34
2641] 7/A'râf, 65, 67, 71, 72
2642] 11/Hûd, 50-52
2643] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 9-10
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hûd (a.s.), Nûh’un (a.s.) oğlu Sâm'ın neslindendir. Bir ismi de Âbir olup, lakabı Nebiyyullahtır. Kur'ân-ı Kerim’de ismi bildirilen peygamberlerdendir. Yemen'de Aden ile Umman arasında bulunan Ahkaf diyârında doğup yetişti. Çocukluğundan itibaren Allahu Teâlâ’ya ibâdet etmekle meşgul oldu. Ara sıra ticâretle de uğraşan Hûd (a.s.), gâyet şefkâtli ve çok cömertti. Nûh tûfânında sonra, onun torunlarından biri olan Âd, Yemen'de Hadramut civârında Ahkaf denilen yerde yerleşti. Âd'ın neslinden gelen insanlar çoğalarak büyük bir kavim oldular. Bunlara Âd kavmi denildi. Bulundukları belde bereketli bir yerdi. Bağlar, bahçeler her tarafı sarmış ve İrem bağları diye meşhur olmuştu. Oğulları, malları, davarları ve muhteşem sarayları vardı. Güçleri, kuvvetleri, boyları ve cüsseleri ile meşhur olan bu insanlar, servetlerinin ve maddî güçlerinin çokluğuna bakarak azdılar ve doğru yoldan, dinlerinden ayrıldılar. Yeryüzünde büyüklük tasladılar. Allah Teâlâ’yı unuttular ve çeşitli putlara tapmaya başladılar. Ellerindeki maddî imkânlarla etrâfa dehşet salıyorlar, fakirleri ve diğer kabileleri zulümleri altında inletiyorlardı. Onları köle gibi çalıştırıyorlar, çeşitli işkencelerle öldürüyorlardı. Allah Teâlâ, Âd kavmini doğru yola kavuşturmak için Hûd’u (a.s.) onlara peygamber gönderdi. Bu hususta Kur'ân-ı kerimde meâlen buyruldu ki:
Âd kavmine kardeşleri Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Hûd (a.s.) onlara; ‘Ey kavmim! Allah Teâlâ’ya ibâdet edin. İbâdet edilecek O'ndan başkası yoktur. Hâlâ o'nun azâbından korkmayacak mısınız?’ dedi.2644 Hûd (a.s.) kavmini doğru yola kavuşturmak için tebliğ vazifesine başladı. Onları putlara tapmaktan, zulüm ve günahlardan tevbe ederek vazgeçmeye ve Allah Teâlâ’ya şükür ve ibâdete çağırdı. Fakat Âd kavminin insanları, Hûd’u (a.s.) dinlemeyip ona karşı kaba ve inkârcı davrandılar. Hûd (a.s.) kavminin bu tutumu üzerine; ''Eğer doğru yola gelmezseniz, haberiniz olsun, ben size tebliğ vazifemi yapıyorum; Rabbim size acı bir azap gönderir de helâk olursunuz?'' buyurdu. Azgın Âd kavmi, Hûd’a (a.s.); ''Mûcize getirmeden sana inanmayız, putlarımızı terk etmeyiz.'' dediler. Hûd (a.s.) onlara; ''İstediğiniz mûcize nedir?'' diye sordu. Onlar da: ''Rüzgârı istediğin tarafa çevir!'' dediler. Hûd (a.s.) duâ etti. Allah Teâlâ; ''Ne tarafa istersen elinle işâret et!'' buyurdu. O da eliyle işâret edince, rüzgâr istediği istikamette esmeye başladı. Büyük kayaların toprak olmasını istediler. Hûd’un (a.s.) duâsı ile bu da oldu. Bu mûcizeleri gördükleri halde inanmayıp hırçınlaşarak koyunların yünlerinin de ipek olmasını istediler. Hûd (a.s.) duâ etti. koyunların yünü ipek hâline geldi. Âd kavmi, gösterilen mûcizelere rağmen inanmadılar. ''Sen bizi putlarımızdan ayırmak için mi geldin? Doğru söylüyorsan, haydi bizi tehdit ettiğin azâbı getir de görelim!'' dediler. Hûd (a.s.) kavmini imâna dâvete devâm etti. Pek az kimse imân etti. Kavmi ise hakaret edip kendinden geçinceye kadar dövdü. Kavminin ıslâh olmayacağını anlayan Hûd (a.s.): ''Yâ Rabbi! Sen her şeyi biliyorsun. Ben onlara peygamberliğimi bildirdim. Ey Rabbim! Onlara, ders almalarına vesile olacak bir musîbet ver?'' diye bedduâda bulundu. Hûd (a.s.)’un bedduâsını kabul buyuran Allah Teâlâ, Âd kavmine önce kuraklık, kıtlık musîbetini verdi. Üç sene müddetle akan pınarlar kurudu. Yeşillikler sarardı, soldu. Meşhûr İrem Bağları yok oldu. İnsanlar bir yudum suya, bir parça ekmeğe muhtaç hâle geldiler. Hayvanlar susuzluktan telef oldular. Devamlı olarak bunaltıcı kuru bir rüzgâr esiyordu. İnsanlar ağızlarını güçlükle açıyor, zor nefes alıyordu. Tozdan göz gözü göremiyordu. Bu arada Hûd (a.s.) kavmini imana, tevbe
2644] 7/A'râf, 65
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 633 -
ve istiğfâra dâvete devam ediyordu. Hûd’un (a.s.) kavmine meâlen şöyle dediği bildirilmektedir:
''Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra o'na tevbe edin ki, gökten üzerinize bol bol bereket (ekinleri yetiştirecek yağmur) indirsin ve kuvvetinize kuvvet katarak sizi çoğaltsın. Günahlarınıza ısrar ederek imandan yüz çevirmeyin.''2645 Hûd’un (a.s.) bu son dâveti de onların aklını başlarına getirmeye yetmedi. Hûd’a (a.s.) işkenceye ve onu öldürmeye kalkıştılar. Artık onlara azâbın gelmekte olduğu Hûd’a (a.s.) bildirildi. Bir sabah Hûd (a.s.) iman edenleri bir araya topladı. Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, “işte bize yağmur geliyor” dediler. Hûd (a.s.) ''Hayır, o can yakıcı azâb veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder'' dedi. Rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vâdiyi kapladı. Son derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. 41/Fussilet sûresi 16. âyet-i kerimesinde, bu rüzgâr ''sarsar'' (kavurucu rüzgâr); azâb günleri de ''eyyâm-ı nehısât'' (uğursuz günler) olarak geçmektedir. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya fırlayarak paramparça oldular. Hepsi ölüp yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Âd kavminin helâk oluşu Kur'ân-ı Kerim’de meâlen şöyle bildirilmektedir:
''Nihâyet Hûd'u ve berâberindeki imân edenleri, rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi tekzib edip yalanlayarak iman etmemiş olanların kökünü kestik.''2646 Hûd (a.s.) ve ona iman edenler bu şiddetli kasırgada Allah Teâlâ tarafından muhâfaza edildi. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esiyordu. Hûd (a.s.), Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla birlikte Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Kâbe-i Muazzama’nın bulunduğu yerde ibâdet ve tâatle meşgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin Harem-i Şerif’te (Kâbe-i Muazzama’nın etrafındaki mescidde) Hicr denilen yerde bulunduğu rivâyet edilmektedir.
Hûd (a.s.) ve peygamber olarak gönderildiği Âd kavmiyle ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’in A'râf, Hûd, Mü'minin, Fussilet, Ahkâf, Zâriyât, Kamer, Haakka, Şuarâ ve Fecr sûrelerinde bilgi verilmektedir.
Âd Kavmi
Âd: Birinci Âd diye anılan bir kavim olup Hûd Peygamber’in gönderildiği on-on üç kabileden oluşan üç-dört bin kişilik bir topluluktur.2647 Âd, Nuh'un torunlarından Avs'ın oğludur. Avs’ın babası İrem, onun babası Hz. Nuh'un oğlu Sam'dır. Tarihçiler ve müfessirler Âd kavmini Âd-ı ûlâ ve Âd-ı uhrâ olmak üzere iki kısma ayırırlar. Hz. Hûd'un peygamber olarak gönderildiği kavim Âd-ı ûlâ'dır. Kur’ân-ı Kerim’de: "Allah daha önce gelen Âd'ı (Âdeni’l-ûlâ, ilk Âd’ı) helâk etti"2648 denilmektedir. Bu sebeple müfessirler. Âd ve Hz. Hûd ile ilgili olarak Kur'an'da zikredilen müşterek olayların hepsinin birinci Âd kavmiyle ilgili bulunduğunda hemfikirdirler. Âd-ı ûlâ'nın helâk edilmesinden sonra bu kavimden kurtulanların neslinden ikinci Âd, yani Âd-ı uhrâ ortaya çıkmıştır. Zemahşerî’ye göre İrem
2645] 11/Hûd, 52
2646] 7/A'râf, 72
2647] M. Âsım Köksal, Peygamberler Tarihi 1/117-118
2648] 53/Necm, 50
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şehrine sahip olan da bu ikinci Âd kavmidir. Ancak Kur'ân-ı Kerîm’de birinci Âd kavminden bahsedildiği halde,2649 ikinci Âd kavminden açıkça söz edilmemektedir. Yine Kur'an'da İrem şehrinden bahsedilirken2650 bu şehrin hangi Âd kavmine ait olduğu açıkça zikredilmemiştir. Tefsir kaynaklarında kaydedildiğine göre İrem, Âd’ın dedesidir. Bu durumda İrem şehrinin ona izâfe edilmesi ve birinci Âd kavmiyle ilgili olması ihtimali daha kuvvetli görünmektedir.
Âd kavminin yaşadığı coğrafî bölge, birçok tarihçi ve müfessire göre Yemen'dir. Bu kavim Yemen'de Uman ile Hadramut arasındaki bölgede yaşamıştır ki Kurân-ı Kerîm'de de Hz. Hûd'un Ahkaf bölgesinde yaşayan bir kavme peygamber olarak gönderildiği anlatılmaktadır. 2651
Âd kavmiyle ilgili bilgiler genellikle Kur'an'a dayanmakta, ayrıntılar ise daha çok tefsirlerde bulunmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm’in beyanına göre bu kavim muhteşem saraylara, 2652 mallara, sürülere ve eşsiz bağ ve bahçelere sahipti.2653 Bu yüzden gurur ve kibre kapılmış olan Âd kavmi putlara tapmaya başlamış, insanlara zulmederek azgınlık ve taşkınlıkta bulunmuştur.2654 Allah. Hz. Hûd'u bu kavme peygamber olarak göndermiş, fakat kavmi onu yalanlayarak kendisine karşı çıkmıştır.2655 Hz. Hûd'un onları uyarması ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlatarak O’na iman etmelerini istemesine karşı onlar: "İster öğüt ver ister verme, bizce birdir, fark etmez."2656 diyerek kendilerine yapılan ikazları dinlememişlerdir, isyan ve inkârlarının cezası olarak Allah, önce yağmurlarını keserek kuraklık sebebiyle ünlü İrem bağlarını kurutmuş, daha sonra kasıp kavuran bir rüzgârla onları cezalandırmıştır.2657 Sekiz gün süren bu rüzgâr Kur'an'ın tasvirine göre Âd kavmini hurma kütükleri gibi bulundukları yerden söküp atmıştır.2658 Hz. Hûd ve ona inanan mü’minler ise bu felâketten kurtularak,2659 ikinci Âd kavminin çekirdeğini oluşturmuşlardır. 2660
Âd, Kur'ân'da adı geçen eski bir Arap kavmidir. Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan tevhîd mücâdelesinin mâhiyeti, Kur'ân-ı Kerim'de kıssalar yoluyla insanlara tebliğ edilmiştir. Esasen kıssaların nakledilmesinin sebeplerinden birisi de onlardan ibret alınmasıdır. Meydana gelen olayların sebeplerini iyi tespit etmek ve aynı hataları tekrarlamamak esastır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "Andolsun onların kıssalarını açıklamada selîm akıl sahipleri için birer ibret vardır. Bu (Kur'an) uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendinden evvel indirilen kitapların tasdîki, (Dine âit) her şeyin tafsilidir."2661 hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse selîm akıl sahiplerinin ibret alması ön plândadır.
2649] bk. 53/Necm, 50
2650] bk. 89/Fecr, 6-7
2651] bk. 46/Ahkâf, 21
2652] bk. 26/Şuarâ, 128-129
2653] bk. 26/Şuarâ, 133-154
2654] bk. 11/Hûd, 59; 26Şuarâ, 130
2655] bk. 7/A'râf, 65; 11/Hûd, 50; 26/Şuarâ, 123-126
2656] 26/Şuarâ, 136
2657] bk. 46/Ahkaf, 24-25; 54/Kamer, 19-21
2658] bk. 69/Haakka, 6-8
2659] bk. 7/A'râf, 72
2660] Yusuf Kerimoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c, 1, s. 25-27
2661] 12/Yusuf, 111
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 635 -
Âd kavminin yaşadığı beldenin ismi Ahkaf'tır. Müfessirler Yemen ile Umman arasındaki geniş bir beldenin, bu isimle anıldığını kaydederler. Kur'ân-ı Kerim'de: "Âd (kavmi)ne gelince: Onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve ‘Kuvvetçe bizden daha güçlü kimmiş!’ dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ı -ki O, bunlardan pek kuvvetlidir- hiç düşünmediler mi? Onlar bizim mûcizelerimizi bilerek inkâr ediyorlardı." 2662 hükmü beyan buyurulmuştur. Fizikî yapıları hakkında değişik rivâyetler vardır. Fakat gerek boy, gerek fizikî güç olarak, gâyet kuvvetli oldukları bilinmektedir. Hz. Âdem’in (a.s.) boyunun altmış zira (arşın) olduğu, Buhârî'de kaydedilen haberlerle sabittir. Kendisinden sonra gelen nesillerin giderek kısaldığını iddia edenler, Âd kavminin boyunun altmış ziradan aşağı olduğunu ifade etmişlerdir. Bazı müfessirler ise, Âd kavminin, boy itibariyle Hz. Âdem'den de büyük olduğu üzerinde durmuşlardır. 2663
Hz. Hûd döneminde Âd kavminin lideri Şeddâd'dır. Temel hedefi, yeryüzündeki bütün insanları kendisine boyun eğdirmektir. Heykeller çevresinde geliştirdiği siyâsî yorumlarla, zorbalığı ve kan dökmeyi meşrû gösterme gayretinde olmuştur.2664 Bu lider Hz. Hûd’un (a.s.) tebliğine muhâtap olmuştur. Fakat gerek kendisi, gerek kavmi, vahye karşı, heykellerine (putlarına) ön planda yer veren mevcut siyâsî yapıyı savunmuştur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "İşte Âd kavmi!.. Onlar Allah'ın âyetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece başları (liderleri) olan her zorbanın emrine uyup gittiler. Onlar bu dünyada da, kıyâmet gününde de lânet cezasına tâbi tutuldular."2665 hükmü beyan buyurulmuştur.
İnsanlara kuvvetle ve silâhla gâlip gelen zorbalara boyun eğmek bir zillettir. Nitekim Âd kavmi heykellere izâfe edilen siyâsî teorilere ve zorbalara boyun eğdiği için, lânetlenmiştir. Esasen İslâm'ın dışındaki bütün sistemler temelde zulme ve zorbalığa dayanırlar.
Âd kavmi, gerek siyâsî, gerek ekonomik açıdan büyük bir güçtü! "Bağ-ı İrem" diye anılan; muhteşem sarayların süslediği büyük bir şehir, dillere destan olmuştu. Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey Muhammed, Rabbinin, ülkelerde benzeri yaratılmayan, sütunlara (büyük saraylara) sahip İrem şehrinde yaşayan Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?" 2666 denilmek sûretiyle, bu mâhiyet meydana konulmuştur. Fakat heykellere (putlara) tapan Âd kavmi, zorbalıkta ve zulümde de şöhret sahibiydi. Yeryüzünde kendilerinden daha güçlü hiçbir şeyin bulunmadığına inanmışlardı. Kendi içlerinden Hz. Hûd’a (a.s.) peygamberlik görevi verildiğinde, büyük bir mücâdele başladı. Akılları ve bilimsel teorileri, zorbaların safında yer almak gerektiğini esas alıyordu. Şimdi bu mücâdeleyi Kur'ân-ı Kerim'i esas alarak özetleyelim: "Hani kardeşleri Hûd onlara: ‘Allah'tan korkmaz mısınız?’ demişti. ‘Şüphesiz ben size gönderilmiş, emin bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabbinden başkasına âit değildir. Siz her yüksek yerde bir alâmet (saray, kule) bina edip, eğlenir misiniz? Tutup yakaladığınız vakit, zorbalar gibi yakalar mısınız? Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Size bilip
2662] 41/Fussılet, 15
2663] Kurtubî, XX, 48; Buhârî, Enbiyâ, I; Ahmed bin Hanbel, II, 3 1 5-325
2664] 26/Şuarâ, 130; 11/Hûd, 59
2665] 11/Hûd, 59-60
2666] 89/Fecr, 6-8
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durduğunuz şeylerde (nimetlerde) yardım eden, size davarlar, oğullar, bağlar, ırmaklar ihsan eden Allah'tan sakının. Ben cidden üstünüze gelecek büyük bir günün azâbından korkuyorum." 2667
Bu tebliğ karşısında Âd kavminin ileri gelenleri, ulusal çıkarlarını bahane ederek, iftira kampanyasını başlatırlar. "(Âd) kavminin ileri gelenlerinden kâfir bir cemâat de: ‘Biz seni muhakkak bir beyinsizlik içinde görüyoruz. Seni muhakkak yalancılardan sayıyoruz’ dedi. (Bunun üzerine Hûd) ‘Ey kavmim’ dedi. ‘Bende hiç beyinsizlik yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından (gönderilmiş) bir peygamberim. Size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum. Ben sizin emin/güvenilir bir nasihatçiyim. Size o korkunç âkıbeti haber vermek için içinizden bir kimse (vâsıtasıyla) Rabbinizden size bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gitti? Düşünün ki o, sizi Nûh kavminden sonra hükümdarlar yaptı, size yaratılışta onlardan ziyâde boy-pos (ve kuvvet) verdi. O halde Allah'ın nimetlerini unutmayıp hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz." 2668
Şeddâd'ın çevresinde yer alan politik güçler, Hûd’un (a.s.) tebliğine engel olabilmek için, değişik yöntemlere başvuruyorlardı: "Dediler ki: ‘Sen bize yalnız Allah'a kulluk etmemiz, atalarımızın ibâdet etmekte olduklarını bırakmamız için mi geldin? O halde sıddıklardan (doğru sözlülerden) isen bizi tehdit etmekte olduğun şeyi (azâbı) getir bize!.."2669; "Bize, bizi ilâhlarımızdan (heykellerimizden, putlarımızdan) alıkoymak için mi geldin? Doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir."2670; "Dediler ki: ‘Ey Hûd! Sen bize açık bir mûcize getirmedin. Biz de senin sözünle tanrılarımızı (heykellerimizi, putlarımızı) bırakmayız. Senin söylediklerine inanacak da değiliz. Biz ‘Tanrılarımızdan bazıları seni fenâ çarpmış!’ (demekten) başka bir şey söylemeyiz." 2671
Hûd’un (a.s.) tebliği karşısında iyiden iyiye hırçınlaşan Âd kavmi, heykellerinin kendilerini koruyacaklarından oldukça emin görünüyordu. Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız kendilerine âit olduğu iddiasına iman etmişlerdi. Bu hâkimiyetlerini, heykellerinin ifâde ettiği ideolojileri sâyesinde sürdürdüklerini kabul ediyorlardı. Sürekli olarak; "Biz azâba uğratılacak da değiliz"2672 diyerek kendi kendilerini iknâ etme yoluna gidiyorlardı. Hûd’un (a.s.) tebliğini kabul eden mü’minlere, işkence etmekten asla çekinmeyen ve zindanlarda çürütmeyi hedef alan Âd kavmi alay ederek: "Haydi tehdit ettiğin azâbı getir!" sloganına sarılmıştı. Kısa bir süre sonra azâbın belirtileri görüldü. Akarsular kurumaya, yeşillikler sararmaya başladı. Ünlü İrem bağları birer birer yok oluyordu. Kuraklık etrafı kasıp kavuruyordu. O yiğit yapılı, güçlü kuvvetli insanlar bir yudum suya, bir dilim ekmeğe muhtaç hale gelmişlerdi. Bu noktada Hûd (a.s.) yeniden tebliği denedi ve; "Eğer şimdi yüz çevirirseniz (ne diyeyim). Ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize diğer bir kavmi getirir de, ona (Allah Teâlâ'ya) hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki benim Rabbim her şeyi koruyandır." 2673 dedi.
2667] 26/Şuarâ, 124-135
2668] 7/A'râf, 66-69
2669] 7/A'râf, 70
2670] 46/Ahkaf, 22
2671] 11/Hûd, 53-54
2672] 26/Şuarâ, 138
2673] 11/Hûd, 57
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 637 -
Âd kavminin Şeddâd ve çevresinin geliştirdiği ideolojiyle beyni yıkanmıştı. Heykellerinin izinden ayrılmıyorlardı. Belirli bir süre sonra her zaman yağmur getiren bulutların geldiği yönde bir bulut gördüler, sevindiler. Çünkü kuraklığı "tabiat kanunlarıyla" açıklama âdetleri vardı. Bunun "Allahü Teâlâ’nın (c.c.) bir ihtarı" olduğunu kabule yanaşmıyorlardı. Şimdi hâdisenin cereyan ediş şeklini Kur'ân-ı Kerim'den öğrenelim: "Artık onu (azâbı) vâdilerine doğru gelen bir bulut halinde görmüşlerdi. Dediler ki: ‘Bu bize yağmur verici bir buluttur.’ (Hûd) ‘Hayır!’ (dedi) ‘bu çarçabucak gelmesini talep ettiğiniz (bu hususa beni sıkıştırdığınız) şeydir. Bir rüzgârdır ki, onda elem verici bir azâb vardır. O (Rüzgâr) Rabbimin emriyle her şeyi helâk edecektir." 2674
İnkârcı Nûh kavmi tufan sonucu helâk edilmişti. Âd kavmi ise, korkunç bir rüzgârla, şirkin ve zulmün cezasını bu dünyada gördü: "Âd kavmi (peygamberleri Hûd'u) yalanladı. İşte benim azâbım (ve bundan evvel) tehditlerim nice imiş (düşünün). Çünkü Biz (haklarında) uğursuz ve (uğursuzluğu) sürekli bir günde onların üstüne çok gürültülü bir fırtına gönderdik. (Öyle bir fırtına) ki, insanları, sanki onlar köklerinden sökülmüş hurma kütükleri imiş gibi tâ temelinden kopar(ıp, helâke) uğratıyordu." 2675
Bu azâb sırasında Hz. Hûd (a.s.) ve beraberinde bulunan mü’minlerin durumu ne olmuştu? Bunu da Kur'an-ı Kerim'den öğreniyoruz: "Hûd'u ve beraberindeki iman edenleri rahmetimizle kurtardık."2676 Âd kavminin durumu, bütün insanlara büyük bir ibrettir. Politik ve ekonomik güçlerine güvenerek şirki ve zulmü yaymak için gayret sarfeden, bütün müstekbirlerin zaferleri geçicidir. Elbette azâbın en şiddetlisine muhâtap olacaklardır. Kısacık dünya hayatı için zorbalara boyun eğen ve şirkin hâkimiyetine râzı olanlar Âd kavmini asla unutmamalıdırlar. 2677
Ahkaf
Ahkaf, “hıkf” kelimesinin çoğulu olup kum yığınları demektir.2678 Arabistan yarımadası genelde kum yığınlarından oluştuğundan, “Ahkaf” kavramı, genel olarak tüm bölgeyi içine alabilir. Zaten Kur’an’da bölgenin sınırları belirtilmemiştir. Ancak, tarihçiler ve müfessirler bölgenin yerini belirlemeye çalışmışlardır.
Bu görüşlere göre Ahkaf, Umman ile Hadramût arasındaki kum dağları, Hz. Hûd’un peygamber olarak gönderildiği ve Âd kavminin yaşadığı bölgedir. Arap Yarımadasının güney tarafı ile Hadramût’un kuzeyinde bir yer olup doğusunda Umman, batısında er-Rub’u’l-Hâlî bulunmaktadır. Bugün bu bölgede hiçbir bitki ve insan yaşamamaktadır. İncecik kumuyla ıssız bir çöl görünümündeki bu bölgeye hiç kimse girmeye cesâret edememektedir.
1992 yılında yapılan kazı çalışmaları sonucu Âd kavmine âit bölgenin, Umman’ın sahile yakın bir yerinde olduğu tesbit edilmiş ve kumların altından çıkan şehre, Kumların Atlantis’i Ubar adı verilmiştir. Ubar’da yapılan kazı ve araştırmalar, buranın bir zamanlar çok yüksek kule ve görkemli yapılardan oluşan bir
2674] 46/Ahkaf, 24-28
2675] 54/Kamer, 18-20
2676] 7/A’râf, 22
2677] Ali Akpınar, Kur’an Coğrafyası, s. 121-122
2678] Râgıb el-Isfehânî, s. 181
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şehir olduğunu ortaya koymuştur.
Hûd Peygamber’in kabrinin burada olduğu rivâyet edilmiştir. Bugün Mukallâ diye bilinen kasabanın yaklaşık 125 mil kuzeyinde “Kabr-i Hûd” diye bilinen bu yere günümüzde Arap Yarımadasından binlerce kişi gelerek merâsimler yapmaktadır. “Urs” denilen bu merâsimlerin yapılması ve bölgede bazı harâbelerin bulunması Âd kavminin burada yaşamış olma ihtimâlini güçlendirmektedir.
Kur’an’da bir sûrenin (46. sûre) adı olan “Ahkaf” kelimesi, söz konusu sûrede bir kere, şu şekilde geçmektedir: “Âd'ın kardeşini hatırla; onun önünden ve ardından nice uyarıcılar gelip geçmişti; hani o, Ahkaf'taki kavmini: ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azâbından korkarım’ diye uyarmıştı.” 2679
İrem
İrem, Kur'an'da sözü edilen bir kabilenin veya yerleşim merkezinin ismidir. Kelimenin aslının İbrânîce "Âram" olduğu ve "yüksek memleket" anlamına geldiği belirtilmektedir.2680 Tevrat'a göre bu kelime, hem Âram veya Suriye diye adlandırılan bölgenin, hem de bu bölgede yaşayan ve Ârâmîler'in atası olan kişinin adıdır. Aram, Akkad Kralı Naramsin'in bir yazıtında Yukarı Fırat yöresinde bir bölgeye verilmiş yer adı, milâttan önce 2000 yıllarına ait tabletlerde ise Aşağı Dicle havzasında bir şehir ismi olarak geçmektedir. Kelime, sonraları Mari, Alalah ve Ugarit belgelerinde şahıs adı, Mısır belgelerinde ise yer adı olarak ortaya çıkmaktadır.
Tevrat'a göre Aram, Hz. Nûh'un üç oğlundan Sâm'ın beşinci oğludur; kendisinin de Üs (Uts).Hul, Geter ve Maş adında dört oğlu vardır.2681 İrem kelimesini bir kişi adı kabul eden müslüman tarihçi ve müfessirler de onun şeceresini İrem b. Sâm b. Nûh 2682 veya İrem b. Avs (Ûs) b. Sâm b. Nûh2683 olarak vermektedirler.
İslâm tarihçilerine göre Arap yarımadasındaki kavimlerin çoğu İrem'in soyundan gelmektedir. Ahkâf ta yerleşmiş olan,2684 kendilerine Hz. Hud'un peygamber olarak gönderildiği kavme adını veren Âd da İrem'in büyük oğlu Avs'tan torunudur. İrem'in diğer oğlu Âbir'den torunu Semûd'un kavmi ise Hicr'de yerleşmiş olup onlara da Hz. Salih gönderilmiştir. 2685
Şark Edebiyatlarında olduğu gibi, Divan edebiyatında da, İrem kelimesi daha ziyâde (Bağ-ı İrem) şekliyle mutluluk verici, mâmur ve gösterişli binaları, evleri vb. yerleri ifade eden (olumlu) bir mazmun olarak kullanılmıştır. Bağları ve rengârenk ağaçları ile İrem bahçeleri baharı temsil eden, ayrıca sevgilinin bulunduğu evi, gezindiği bahçeyi vb. mahalleri tanımlamada kullanılır. İrem, tasavvufî edebiyatta da "insanın gönlü, Tanrı'nın tecellîgâhı, Tanrı ile buluşma
2679] 46/Ahkaf, 21; Ömer Faruk Harman, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 22, s. 443
2680] Mustafavî, et-Tahkik, "el-İrem" md., Jeffery, s. 53
2681] Tekvin, 10/22-23
2682] Taberî, Târih, 1,216; Mes'ûdî, I,41
2683] Taberî, Târih, 1,216; Mes'ûdî, I,41) veya İrem b. Avs (Ûs) b. Sâm b. Nüh (Taberî, Câmi'u't-Beyân, XXX, 111; İbn Kesir, VIII, 394) olarak vermektedirler.
2684] 46/Ahkâf, 21
2685] Mes'ûdî, l,41-42,Cevâd Ali, I, 299
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 639 -
yeri" anlamında bir remiz olarak kullanılmıştır. 2686
İrem: Helâk edici, yok edici; çölde yol gösteren alâmet taşı; nişan için dikilen taş anlamlarında kullanılır. Halk arasında; Âd'ın oğlu Şeddâd tarafından, Cennete karşılık olarak bina edildiğine inanılan, bağ ve bahçeleriyle ünlü bir şehir olarak bilinir.
Kur'ân-ı Kerîm, yeri geldikçe, insanların ibret almalarını sağlamak maksadıyla geçmiş kavimlerden, bunların işlemiş oldukları kötülüklerden ve buna karşılık uğradıkları İlâhî cezâlardan söz eder. Bazen, kısaca temas edilen bu gibi konular, kimi âlimler tarafından tarihî ya da semantik bilgilere dayanılarak ilmî izahları yapılmaya çalışılmış, kimi kıssacılar tarafından da alabildiğine genişletilmiş, haklarında birçok haberler uydurulmuştur. Bu haberler, sonraları kitaplara da geçerek daha sonra gelenler tarafından gerçekmiş gibi telakki edilmiştir. "İrem"le ilgili durum da bunlardan farklı değildir.
Kur'ân-ı Kerîm, bu kelimeden: "Görmedin mi Rabbin nice yaptı Âd'e; o direk sahibi İrem'e? Ki o, beldelerde bir benzeri yaratılmayandı."2687 şeklinde bahseder, ayrıntıya girmez. "İrem"in ne olduğunu açıkça belirtmez. Sahih hadislerde de bu konuda herhangi bir bilgi yoktur.
Âyetler bir bütün olarak ele alındığında, "İrem zâtü'l-imâd" terkibinden, bunun; bir belde adı veya bir ümmet adı yahut Âd kavminden bir kabile adı ya da Âd'ın dedesinin adı olabileceği sonucuna varılır. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu ancak Allah bilir.
Bunun bir belde adı olduğunu söyleyenler, bu beldenin; Dımaşk, İskenderiye, Şeddâd'ın yaptırdığı şehir; Yemen'de bir kasaba, Irak'ta bir kasaba ya da Şam'da bir kasaba olabileceği ihtimali üzerinde dururlar ki, çoğu zaman görüşleri farklıdır. 2688
"İrem"in bir şehir olduğunu iddia edenlerden bazıları, Vehb b. Münebbih'ten gelen, tamamen uydurma bir rivâyete dayanırlar. Şöyle ki: Abdullah bin Kılâbe isimli biri kaybolan devesini çölde ararken; etrafı sularla çevrili, içinde göz kamaştıran çeşitli taşlardan yapılmış binlerce köşkü olan bir şehre rastlar. Buradan ayrılırken yanına aldığı çok kıymetli bazı eşyayı da arkadaşlarına gösterir. Bu haber Muaviye'ye ulaşınca, bilgi almak üzere Ka'bü'l-Ahbâr'ı çağırtır. Ka'b da bunu teferruatlı bir şekilde Muâviye'ye anlatır. 2689
İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu bu rivâyeti reddederek, râvîsini de eleştirmişlerdir. İbn Hacer el-Askalânî, İbn Haldûn, Yakut el-Hamevî, İbn Kesîr, eş-Şevkânî, el-Âlûsî ve İzmirli İsmail Hakkı gibi bilginler, bunu şiddetle reddederler. 2690
"İrem"in bir kabile veya kavim olduğunu söyleyenler de çoktur.2691 Mu'cem
2686] İsrâiliyât cinsinden bu uydurma rivâyetlerin hangi tefsirlerde geçtiğiyle ilgili olarak bk. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyat, s. 99-108; 216-222
2687] 89/Fecr, 7-8
2688] Ebû Bekr İbnü'l-Arabî, "Ahkâmü'l-Kur'an, IV, 1930; Yakut el-Hamevî, "Mu'cemü'l-Buldân", I, 212; İbn Kesîr, "Tefsîrü'l-Kur'ani'l-Azîm' VIII, 417-418
2689] bk. İbn Kesîr, a.g.e., 418; eş-Şevkânî,"Zâdü'l-Mesîr", IX, 115
2690] bk. Abdullah Aydemir, "Tefsirde İsrailiyyat", Ankara 1979, 216-222
2691] bk. Aynı kaynaklar, aynı sahifeler
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sahibi Yakut el-Hamevî, "İrem"in, Eyle ile Benî İsrâil çölü arasındaki Cüz'am diyarında Hısmey Dağlarından yüksek bir dağın adı olduğunu; bâdiye halkının, burada bağlar ve çam ağaçları bulunduğuna inandıklarını zikreder. 2692
Âd Kavmi ve Kumların Atlantis’i Ubar Kenti
"Âd (halkın)a gelince; onlar da, uğultu yüklü, azgın bir kasırga ile helâk edildiler. (Allah) Onu, yedi gece ve sekiz gün, aralık vermeksizin üzerlerine musallat etti. Öyle ki, o kavmin, orada sanki içi kof hurma kütükleriymiş gibi çarpılıp yere yıkıldığını görürsün. Şimdi onlardan hiç arta kalan (bir şey) görüyor musun? " 2693
Kur’an’ın çeşitli sûrelerinde sözü geçen bir başka helâk olmuş kavim ise, adı Nûh Kavmi'nden sonra anılan Âd Kavmi'dir. Âd Kavmine gönderilen Hz. Hûd tüm peygamberler gibi kavmini ortak koşmadan Allah'a iman etmeye ve kendisinin söylediklerine itaat etmeye çağırır. Kavim, Hz. Hûd'a düşmanlıkla cevap verir.
Âd Kavmi'nden bahseden diğer bir sûre ise Şuarâ Sûresi'dir. Bu sûrede Âd Kavmi'nin bazı özelliklerine dikkat çekilir. Buna göre Âd, "yüksek yerlere anıtlar inşa etmekte" ve "ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları edinmekte" olan bir kavimdir. Ayrıca bozgunculuk yapıp, zorbaca davranmaktadır. Hz. Hûd, kavmini uyardığında ise, onun sözlerini "geçmiştekilerin geleneksel tutumu" olarak yorumlarlar. Başlarına bir şey gelmeyeceğinden de son derece emindirler: "Âd (kavmi) de gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Hûd: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca âlemlerin Rabbine aittir. Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz? Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeylerle size yardım edenden korkup sakının. Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar da. Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azâbından korkuyorum.' Dediler ki: 'Bizim için fark etmez; öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da. Bu, geçmiştekilerin geleneksel tutumundan başkası değildir. Ve biz azap görecek de değiliz.' Böylelikle onu yalanladılar, Biz de onları yıkıma uğrattık. Gerçekten, bunda bir âyet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, merhamet edendir." 2694
Hz. Hûd'a düşmanlık eden ve Allah'a başkaldıran kavim, gerçekten de yıkıma uğradı. Korkunç bir kum fırtınası Âd'ı "sanki hiç yaşamamışçasına" yok etti...
İrem Şehri Hakkındaki Arkeolojik Bulgular: 1990'lı yılların başında dünyanın tanınmış gazeteleri çok önemli bir arkeolojik bulguyu "Muhteşem Arap Şehri Bulundu", "Efsanevî Arap Şehri Bulundu", "Kumların Atlantis’i Ubar" başlıklarıyla verdiler. Bu arkeolojik bulguyu daha ilgi çekici hale getiren özelliği, isminin Kuran'da anılıyor olmasıydı. O güne kadar Kuran'da bahsi geçen Âd kavminin bir efsane olduğunu veya hiçbir zaman bulunamayacağını düşünen birçok kişi,
2692] Yakut el-Hamevî, Mu'cem, I, 212; Cengiz Duman, Haksöz, Sayı 38, Mayıs 94
2693] 69/Haakka, 6-8
2694] 26/Şuarâ, 123-140
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 641 -
bu yeni bulgu karşısında hayrete düştüler.
Kuran'da sözü edilen bu şehri bulan kişi, amatör bir arkeolog olan Nicholas Clapp idi.2695 Bir Arap uzmanı ve belgesel yapımcısı olan Clapp, Arap tarihi üzerine yaptığı araştırmalar sırasında çok ilginç bir kitaba rastlamıştı. Bu, 1932 yılında İngiliz araştırmacı Bertram Thomas tarafından yazılmış olan Arabia Felix idi. Arabia Felix, Romalıların Arap Yarımadası’nın güneyinde bulunan ve günümüzdeki Yemen ve Umman'ı kapsayan bölgeye verdikleri isimdi. Bu bölgeye Yunanlılar "Eudaimon Arabia", Ortaçağdaki Arap bilginleri ise "Al-Yaman as-Saida" ismini veriyorlardı. 2696
Bu isimlerin tümü "Şanslı Araplar" anlamına geliyordu. Çünkü eski zamanlarda bu bölgede yaşayan insanlar o devrin en şanslı kavimleri olarak biliniyorlardı. Peki, böylesine bir yakıştırmanın sebebi neydi acaba?
Bunun sebebi, bu bölgenin stratejik konumuydu. Bölge, Hindistan ve Kuzey Arabistan arasında yapılmakta olan baharat ticaretinin merkezi durumundaydı. Ayrıca bölgede yaşayan kavimler "frankicense" isminde nâdir bulunan bir bitkinin üretimini yapıyor ve bunu pazarlıyorlardı. Eski toplumlar tarafından oldukça rağbet gören bu bitki, çeşitli dinsel âyinlerde tütsü olarak kullanılıyordu. Bu bitki, o zamanlar neredeyse altın kadar değerliydi.
Kitabında bütün bunlardan bahseden İngiliz araştırmacı Thomas, sözünü ettiği bu "şanslı" kavimleri uzun uzun tarif ediyor ve bunlardan bir tanesinin kurmuş olduğu bir şehrin izini bulduğunu iddia ediyordu. Bu, bedevîlerin "Ubar" ismini taktıkları şehirdi. Bölgeye yaptığı araştırma gezilerinden bir tanesinde çölde yaşayan bedevîler, kendisine eski bir patika yolu göstermişler ve bu patikanın Ubar isimli çok eski bir şehre ait olduğunu anlatmışlardı. Konuyla çok ilgilenen Thomas, bu araştırmalarını tamamlayamadan ölmüştü. 2697
İngiliz araştırmacı Thomas'ın yazdıklarını inceleyen Clapp de, kitapta bahsedilen bu kayıp şehrin varlığına inanmıştı. Çok vakit kaybetmeden araştırmalarına başladı. Clapp, Ubar'ın varlığını kanıtlamak için iki ayrı yola başvurdu. Önce bedevîler tarafından var olduğu söylenen patika izlerini buldu. NASA'ya başvurarak bu bölgenin resimlerinin uydu aracılığıyla çekilmesini istedi. Uzun bir uğraşıdan sonra, yetkilileri bu bölgenin resimlerinin çekilmesi için iknâ etmeyi başardı. 2698
Clapp daha sonra Californiya'da Huntington kütüphanesinde bulunan eski yazıtları ve haritaları incelemeye başladı. Amacı, bölgenin bir haritasını bulmaktı. Kısa bir araştırmadan sonra buldu da. Mısır-Yunan coğrafyacısı Batlamyus tarafından MS 200 yılında çizilmiş bir haritaydı bulduğu. Haritada, bölgede bulunan eski bir şehrin yeri ve bu şehre doğru giden yolların çizimi gösterilmişti.
Bu sırada NASA'dan resimlerin çekilmiş olduğu haberi de geldi. Resimlerde, yerden çıplak gözle görülmesi mümkün olmayan, ancak havadan bir bütün
2695] Thomas H. Maugh II, “Ubar, Fabled Lost City, Found by LA Team”, The Los Angelas Times, 5 Şubat 1992
2696] Kamal Salibi, A History of Arabia, Caravan Books, l98O
2697] Bertram Thomas, Arabia Felix: Across the “Empty Quarter” of Arabia, New York: Schrieber’s Sons 1932, s. 161
2698] Charles Crabb, “Frankincense”, Discover, Ocak 1993
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
halinde görülebilen bazı yol izleri ortaya çıkmıştı. Bu resimleri elindeki eski haritalarla karşılaştıran Clapp, sonunda beklediği sonuca vardı. Hem eski haritada belirtilen yollar, hem de uydudan çekilen resimlerde görülen yollar birbirleriyle kesişiyorlardı. Bu yolların bitiş noktası ise eskiden bir şehir olduğu anlaşılan geniş bir alandı.
Sonunda bedevîlerin sözlü olarak anlattıkları hikâyelerin konusu olan efsânevî şehrin yeri bulunabilmişti. Kısa süre sonra kazılara başlandı ve kumların içinden eski bir şehrin kalıntıları çıkmaya başladı. Bu nedenle de bu kayıp şehir "Kumların Atlantis’i Ubar" olarak tanımlandı.
Peki, bu eski şehrin Kuran'da bahsedilen Âd Kavmi’nin şehri olduğunu kanıtlayan şey neydi? Yıkıntılar ilk olarak ortaya çıkarıldığı andan itibaren bu yıkık şehrin Kuran'da bahsedilen Âd Kavmi ve İrem'in sütunları olduğu anlaşılmıştı. Zira kazılarda ortaya çıkartılan yapılar arasında, Kuran'da varlığına dikkat çekilen uzun sütunlar yer alıyordu. Kazıyı yürüten araştırma ekibinden Dr. Zarins de, bu şehri diğer arkeolojik bulgulardan ayıran şeyin yüksek sütunlar olduğunu ve dolayısıyla bu şehrin Kuran'da bahsi geçen Âd Kavmi’nin kenti İrem olduğunu söylüyordu. Kuran'da, İrem'den şöyle söz ediliyordu: "Rabbinin Âd (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? 'Yüksek sütunlar' sahibi İrem'e? Ki, şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi." 2699
Âd Kavmi’nin İnsanları: Buraya kadar, Ubar'ın Kuran'da bahsi geçen İrem şehri olabileceğini gördük. Kuran'a göre bu şehrin halkı, kendilerine mesaj getiren ve uyarıp korkutan peygamberlerini dinlememişler ve böylece helâk edilmişlerdi.
İrem şehrini kuran Âd Kavmi’nin kimliği de tartışmalara yol açmış bir konudur. Tarih kayıtlarında böylesine gelişmiş kültüre sahip bir halktan ve bunların kurmuş oldukları medeniyetten bahsedilmemektedir. Böyle bir halkın isminin, tarih kayıtlarında bulunmamasının oldukça garip bir durum olduğu düşünülebilir.
Aslında bu halkın varlığına kayıtlarda ve eski devletlerin arşivlerinde rastlanmamasına çok fazla şaşırmamak gerekir. Zira bu halk, Ortadoğu ve Mezopotamya bölgesinde bulunan diğer kavimlerden uzak bir bölge olan Güney Arabistan'da yaşıyordu ve onlarla olan ilişkileri sınırlıydı. Haklarında pek az şey bilinen bir devletin kayıtlarda geçmemesi olağan bir durumdu. Bununla birlikte, Ortadoğu'da Âd Kavmi hakkında halk arasında dilden dile anlatılan hikâyelere rastlamak mümkündür.
Âd Kavmi’ne yazılı kayıtlarda rastlanılmamasının en önemli sebebinin ise bu tarihlerde, bu bölgede henüz yazılı iletişimin yaygın olarak kullanılmaması olabilir. Âd Kavmi’nin bir devlet kurmuş olduğunu, ancak bu devletin tarih kayıtlarına geçirilmediğini düşünmek mümkündür. Bu devlet biraz daha uzun yaşasaydı, belki de günümüzde bunlar hakkında çok daha fazla şey biliniyor olacaktı.
Âd kavmi ile ilgili tarihsel bir kayıt yoktur, ama onların "torunları" hakkında önemli bilgiler bulmak ve bu bilgiler sâyesinde Âd Kavmi hakkında fikir yürütmek mümkündür.
2699] 89/Fecr, 6-8
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 643 -
Âd'ın Torunları Hadramîler: Âd Kavmi insanlarının ya da onların torunlarının kurdukları olası bir medeniyetin izlerinin araştırılması gereken ilk yer, "Kumların Atlantis’i Ubar"ın bulunduğu ve "Şanslı Araplar"ın bölgesi olarak nitelendirilen Güney Yemen'dir. Güney Yemen'de Yunanlılar tarafından "Şanslı Araplar" olarak isimlendirilmiş dört halk yaşamıştır. Bunlar Hadramîler, Sebe’liler, Minalar ve Katabanlılar'dır. Bu dört halk uzunca bir süre birbirlerine yakın bir coğrafyada hüküm sürmüşlerdir.
Günümüzde birçok tarihçi, Âd kavminin bir değişim süreci içine girdiğini ve tarih sahnesine tekrar çıktığını söyler. Bunlardan Ohio Üniversitesi'nde araştırmacı olan Dr. Mikail H. Rahman, Âd Kavmi’nin Güney Yemen'de yaşamış bulunan dört kavimden birisi olan Hadramîlerin ataları olduğuna inanmaktadır. Ortaya çıkışları MÖ 500'lü yıllara rastlayan Hadramîler, "Şanslı Araplar" olarak nitelendirilen insanlar içinde en az bilinenlerdir. Bu kavim, çok uzun bir süre Güney Yemen bölgesinin kontrolünü elinde tutmuş, uzun bir zayıflama sürecinin sonunda da MS 240 yılında tamamen ortadan kalkmıştır.
Hadramîlerin Âd Kavmi’nin torunları olabileceğinin bir belirtisi, bunların isimlerinde gizlidir. MÖ 3. yüzyılda yaşamış Yunanlı yazar Pliny, bu kavimden "Âdramitai" -bu kelime Hadramî demektir- olarak bahsetmektedir.2700 "Âdramitai" kelimesinin isim hali ise "Âdram"dır. Kuran'da "Âd-ı İrem" olarak ismi geçen bu kelimenin zaman içinde meydana gelen bozulma sonucu "Âdram" haline gelmiş olması mümkündür.
Yunan coğrafyacı Batlamyus (MS 150-160) da, "Âdramitai" isimli kavmin yaşadığı yer olarak Arap Yarımadası'nın güneyini gösterir. Nitekim bu bölge, yakın bir tarihe kadar da "Hadramût" ismiyle bilinmiştir. Hadramî Devleti’nin başkenti Sabwah, Hadramût vâdisinin batısında yer almıştır. Bu arada birçok eski efsâneye göre de Âd Kavmi’ne elçi olarak gönderilmiş olan Hz. Hûd'un mezarı Hadramût'tadır.
Hadramîler’in Âd Kavmi’nin devamı olduğu düşüncesini güçlendiren bir diğer etken, bunların zenginlikleridir. Yunanlılar, Hadramîleri "dünya üzerindeki en zengin ırk" olarak nitelendirmişlerdir. Tarih kayıtları, Hadramîlerin o çağların değerli bitkisi "frankinsce"in tarımında çok ileri gittiklerini söylemektedir. Bitkinin yeni kullanım alanlarını bulmuşlar ve kullanımını yaygınlaştırmışlardır. Hadramîlerin yaptığı tarım üretimi, bu bitkinin günümüzdeki üretiminden çok daha fazladır.
Hadramîler’in başkenti olduğu bilinen Sabwah'ta yapılan kazılarda bulunanlar oldukça ilginçtir. 1975 yılında başlanan kazılarda, yoğun kum yığınları sebebiyle arkeologların kentin kalıntılarına ulaşması son derece zor oldu. Kazılar sonunda elde edilen bulgular şaşırtıcıydı; çünkü ortaya çıkartılan antik şehir, o güne kadar rastlanılanların içinde en muhteşemlerinden bir tanesiydi. Şehri çevreleyen kalenin duvarları, Yemen'de bulunanların arasında en kalın ve en kuvvetli olanıydı. Krallık sarayının ise artık bir harâbe halinde olmasına rağmen, bir zamanlar çok muhteşem bir bina olduğu anlaşılmaktaydı.
Hadramîler’in bu mimarî üstünlüklerini, ataları olan Âd Kavmi’nden miras aldıklarını varsaymak son derece mantıklıydı kuşkusuz. Nitekim Hz. Hûd, Âd
2700] Nigel Groom, Frankincense and Myrrh, Longman, 1981, s. 81
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kavmi’ni uyarırken onlara şöyle demişti: "Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz?" 2701
Sabwah'ta bulunan yapıların bir başka dikkat çekici özelliği de gösterişli sütunlardı. Yemen'deki birçok şehirde sütunlar, kare şeklinde ve yekpâre olarak yapılmışlardı. Sabwah'tan çıkartılan sütunlar ise bölgede bulunan diğer şehirlerin sütunlarına hiç benzemiyordu; bunlar yuvarlak yapılıydılar ve dizilişleri de dairesel şekildeydi. Sabwah halkı, ataları Âd Kavmi’nin mimarî tarzını miras olarak almış olmalılardı. MS 9. yüzyılda yaşamış Bizans İstanbul Başpiskoposu Photius, günümüzde kaybolmuş eski Yunan yazıtlarını, özellikle Agatharacides'in (MÖ 132) yazdığı Kızıl Deniz Hakkında isimli kitabı kullanarak, Güney Arapları ve onların ticarî faâliyetleri hakkında birçok araştırma yapmıştı. Photius bir yazısında şöyle diyordu: "Şu söyleniyor ki onlar (Güney Araplar) üzeri gümüş ve altınla kaplı birçok sütunlar inşa etmişlerdi. Bu sütunların yerleştirilişi de görülmeye değerdi." 2702
Photius'un bu ifâdesi, doğrudan Hadramîlere işaret etmese bile, bu bölgede yaşayan halkların zenginliğini ve mimarî alanındaki gelişmişliğini göstermesi bakımından dikkate değerdir. Yunanlı klasik yazarlar Pliny ve Strabo da bu şehirlerden "çarpıcı güzellikte tapınaklar ve saraylarla bezeli" yerler olarak bahsetmektedirler.
Bu şehirlerin sahiplerinin Âd Kavmi’nin torunları olduğunu düşündüğümüzde Kur’an’ın, Âd Kavmi’nin yurdunu "sütunlar sahibi İrem" 2703 olarak tanımlamasının nedeni açıkça anlaşılmaktadır.
Âd Kavminin Pınarları ve Bahçeleri: Günümüzde Güney Arabistan'a seyahat eden bir kişinin en sık karşılaşacağı şey, geniş çöl alanları olacaktır. Şehirlerin ve sonradan ağaçlandırılmış bölgelerin dışında kalan yerlerin çoğu kumlarla kaplıdır. Bu çöller, yüzlerce belki de binlerce yıldır burada bulunmaktadırlar.
Ancak Kuran'da, Âd Kavmini anlatan âyetlerin birinde önemli bir bilgi verilir. Kavmini uyaran Hz. Hûd, onlara Allah tarafından bahşedilmiş olan pınarlara ve bahçelere dikkat çekmektedir: "Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeylerle size yardım edenden korkup sakının. Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar da. Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azâbından korkuyorum." 2704
Ama belirttiğimiz gibi, İrem şehriyle özdeşleştirilen Ubar veya bölgede Âd kavminin yaşaması muhtemel olan herhangi bir yer, bugün tümüyle çöllerle kaplıdır. Öyleyse Hz. Hûd neden kavmini uyarırken böyle bir ifâde kullanmıştır?
Cevap, tarihteki iklim değişimleridir. Tarihsel kayıtlar, günümüzde çölleşmiş bulunan bu yerlerin, bir zamanlar oldukça verimli ve yeşil bir toprak olduğunu göstermektedir. Bölgenin büyük bir kısmı, günümüzden birkaç bin yıl öncesine kadar Kur’an'da anlatıldığı gibi yeşil alanlarla ve pınarlarla kaplıydı, bölge halkları da bu nimetlerden faydalanıyordu. Ormanlar, bölgenin sert iklimini
2701] 26/Şuarâ, 128-129
2702] Nigel Groom, Frankincense and Myrrh, Longman, 1981, s. 72
2703] 89/Fecr, 7
2704] 26/Şuarâ, 131-135
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 645 -
yumuşatıyor ve yaşamaya daha uygun hale getiriyordu. Çöl yine vardı, ancak günümüzdeki kadar geniş bir alan kaplamıyordu.
Güney Arabistan'da, Âd Kavmi’nin yaşadığı bölgelerde bu konuya ışık tutacak önemli ipuçları elde edildi. Bunlar, bölgede yaşayan kavimlerin gelişmiş bir sulama sistemi kullandıklarını gösteriyordu. Bu sulama sistemi tek bir amaca hizmet ediyor olabilirdi: Sulu tarım. Günümüzde yaşamaya elverişli olmayan bu bölgelerde insanlar bir zamanlar tarım yapıyorlardı.
Uydudan çekilen resimlerde Ramlat at Sab'atayan isimli bir yerleşim bölgesinde çeşitli sulama kanalları ve baraj kalıntıları bulunmuştu. Bu yapıların şekilleri ve boyutları, bunların bu bölgede yaşayan 200.000 kişilik bir topluluğa yetecek kadar büyük olduklarını gösteriyordu. 2705
Araştırmayı yürüten arkeologlardan Doe şöyle demişti: "Ma'rib çevresinde bulunan alan o kadar verimliydi ki, bir zamanlar Ma'rib ve Hadramût arasında kalan bölgede çok yüksek verimli bir tarım yapıldığı söylenebilir." 2706
Yunanlı klasik yazar Pliny de yazılarında bu bölgede bulunan verimli topraklardan, sislerle kaplı, ağaçlıklı dağlardan ve kesintisiz uzanan ormanlardan bahsediyordu. Hadramîlerin başkenti Sabwah yakınlarında erken döneme ait bazı tapınaklardaki yazıtlarda, bu bölgede hayvanların avlandığından ve bunların kurban edildiklerinden söz ediliyordu. Bütün bunlar, bu bölgede bir zamanlar çöllerin yanı sıra verimli toprakların da geniş bir alan kapladığını gösteriyordu.
Bir bölgenin çölleşmesi için geçerli olan süre, çeşitli araştırmalara konu olmuştur. Bunlardan biri, Smithsonian Enstitüsü'nün Pakistan'da yaptığı araştırmadır. Ortaçağ'da verimli bir arâzî olduğu bilinen bir bölgenin günümüzde 6 metrelik bir kum tepesine dönüştüğü görülmüştür. Kumlar, günde 15 cm. kadar kalınlaşabilmekte ve böylece en yüksek yapıları bile zaman içinde yutabilmekte, bunları sanki hiç var olmamış gibi örtebilmektedir. Yemen'de Timna bölgesinde 1950'li yıllarda başlatılan kazılar sonucu ortaya çıkartılan yapılar, günümüzde tekrar kumlara gömülmüştür. Mısır piramitleri de bir zamanlar tümüyle kumlar altındaydı ve ancak çok uzun süren kazılar sonucunda tekrar yeryüzüne çıkartılabilmişlerdi. Kısacası, bugün çöl olarak bilinen bir bölgenin geçmişte daha değişik bir görünüme sahip olması olası bir durumdur.
Âd Kavmi Nasıl Helâk Edildi? Kuran'da, Âd Kavmi’nin helâk edilme şeklinin "kulakları patlatan bir kasırga" vâsıtasıyla gerçekleştirildiği söylenmektedir. Âyetlerde bu kasırganın yedi gece ve sekiz gün sürdüğünden ve Âd Kavmi insanlarını tümden yok ettiğinden de bahsedilir: “Âd (kavmi) de yalanladı. Şu halde Benim azâbım ve uyarmam nasılmış? Biz, o uğursuz (felâket yüklü ve) sürekli bir günde üzerlerine 'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik. İnsanları söküp atıyordu; sanki onlar, kökünden sökülüp kopmuş hurma kütükleriymiş gibi.”2707; “Âd (halkın)a gelince; onlar da, uğultu yüklü, azgın bir kasırga ile helâk edildiler. (Allah) Onu, yedi gece ve sekiz gün, aralık vermeksizin üzerlerine musallat etti. Öyle ki, o kavmin, orada sanki içi kof hurma kütükleriymiş gibi çarpılıp yere yıkıldığını görürsün.” 2708
2705] Joachim Chwaszcza, Yemen, 4 PA Press, I992
2706] Joachim Chwaszcza, Yemen, 4PA Press, I992
2707] 54/Kamer, 18-20
2708] 69/Haakka, 6-7
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Daha önceden uyarılmış olan kavim, hiçbir uyarıya kulak asmamış ve elçisini sürekli yalanlamıştı. Hatta öylesine bir gaflet içindeydiler ki, helâkin kendilerine gelmekte olduğunu gördüklerinde bile bunu kavrayamamış ve inkâra devam etmişlerdi: "Derken, onu (azâbı) vâdilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, ‘Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. Hayır! O, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgâr; onda acı bir azap vardır." 2709
Âyette, kavmin kendisine azap getirecek olan bulutu gördüğü, ancak bunun gerçekte ne olduğunu anlayamadıkları ve bir yağmur bulutu sandıkları belirtilmektedir. Bu durum, kavme gelen azâbın ne şekilde olduğu konusunda önemli bir gösterge sayılabilir. Çünkü çöl kumunu kaldırarak ilerlemekte olan bir kasırga da uzaktan bir yağmur bulutuna benzer. Âd Kavmi insanlarının da bu görüntüye aldanmış ve azâbı fark etmemiş olmaları mümkündür. Güney Arabistan'da araştırmalar yapan Doe, bir kum fırtınasını şöyle tarif etmektedir: Bir (kum fırtınasının) ilk işareti, kuvvetli rüzgârla savrulan ve yükselmekte olan akımlarla yüzlerce metre yükseğe çıkan kumla dolu bir buluttur. 2710
Nitekim Âd Kavmi’nin kalıntısı olduğu düşünülen "Kumların Atlantis’i Ubar" da, metrelerce kalınlıktaki bir kum tabakasının altından çıkarılmıştır. Anlaşılan Kur’an’ın ifâdesiyle "yedi gün ve sekiz gece" süren kasırga, şehrin üzerine tonlarca kum yığmış ve kavmin insanlarını diri diri toprağa gömmüştür. Ubar'da yapılan kazılar da aynı gerçeği gösterir. Fransız Ça m'Interesse dergisi aynı tespiti şu ifâdeyle bildirir: "Ubar, çıkan bir fırtına neticesinde 12 metre kumun altına gömülmüştü." 2711
Âd Kavmi’nin bir kum fırtınası ile toprağa gömüldüğünü gösteren en önemli delil ise, Kuran'da Âd Kavmi’nin yerini belirtmek için kullanılan "ahkaf" kelimesidir. Ahkaf Sûresindeki âyette geçen ifâde şöyledir: "Âd'ın kardeşini hatırla; onun önünden ve ardından nice uyarıcılar gelip geçmişti; hani o, Ahkaf'taki kavmini: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azâbından korkarım' diye uyarıp korkutmuştu." 2712
Ahkaf Arapça'da "kum tepeleri" demektir ve "kum tepesi" anlamına gelen "hikf" kelimesinin çoğuludur. Bu ise Âd Kavmi’nin "kum tepeleri"yle dolu bir bölgede yaşadığını gösterir ki, bir kum fırtınası ile toprağa gömülmüş olmasının bundan daha mantıklı bir zemini olamaz. Bir yoruma göre, Ahkaf "kum tepeleri" anlamından çıkarak doğrudan bir bölgenin, güney Yemen'de Âd Kavmi’nin yaşadığı bölgenin adı haline gelmiştir. Ama bu da kelimenin kökeninin kum tepeleri olduğu gerçeğini değiştirmez, sadece kelimenin bu bölgedeki yoğun kum tepeleri nedeniyle yöreye has hale geldiğini gösterir.
Verimli topraklar üzerinde tarım yaparak yaşayan ve kendisine barajlar ve su kanalları yapan Âd Kavmi’ne "insanları içi boş hurma kütükleri gibi söküp atan" kum fırtınasıyla beraber gelen helâk, tüm kavmi kısa sürede yok etmiş olmalıdır. Kavmin tüm verimli ekili tarlaları, su kanalları, barajları kumlarla kaplanmış, tüm şehir ve içindekiler diri diri kuma gömülmüşlerdir. Kavim helâk edildikten sonra da zamanla genişleyen çöl, bu kavimden hiçbir iz bırakmayacak şekilde
2709] 46/Ahkaf, 24
2710] Brian Doe, Southern Arabia, Thames and Hûdson, 1971, s. 21
2711] Ça m’Interesse, Ocak 1993
2712] 46/Ahkaf, 21
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 647 -
üzerlerini örtmüştür.
Sonuç olarak şöyle söylenebilir ki, tarihsel ve arkeolojik bulgular, Kur’an'da bahsi geçen Âd Kavmi’nin ve İrem şehrinin varlığını ve Kuran'da anlatıldığı biçimde helâk olduklarını ispatlamaktadır. Yapılan araştırmalarla bu kavmin kalıntıları, kumların içinden çıkarılmıştır.
İnsana düşen, kumların içine gömülmüş olan bu kalıntılara bakarak Kuran'da çok defa üzerinde durulan şekilde ibret almaktır. Allah Kuran’da, Âd Kavmi’nin kibirlenme nedeniyle doğru yoldan saptığını bildirir ve "yeryüzünde haksız yere büyüklenerek, 'kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?" dediklerini haber verir. Âyetin devamında da şöyle denir: "Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür..." 2713
İşte insana düşen, bu değişmez gerçeği her zaman görmek, en büyük ve en üstün olanın her zaman için Allah olduğunu ve sadece O'na kulluk etmekle kurtuluşa erişilebileceğini bilmektir. 2714
Kur’ân-ı Kerim’de Hûd (a.s.) ve Âd Kavmi
Kur’ân-ı Kerim’de Hûd’un (a.s.) ismi, toplam 7 yerde geçer. 2715
Hûd’un (a.s.) kavminin adı olan Âd ise toplam 24 yerde zikredilir. Ahkaf kelimesi ise bir yerde geçer ve geçtiği sûrenin adı da bu yüzden Ahkaf adını alır.2716 İrem kelimesi de sadece bir yerde kullanılır. 2717
“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O, (kavmine) dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. (Hâlâ O’na karşı gelmekten) sakınmayacak mısınız?’
Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz.’
(Bunun üzerine Hûd): ‘Ey kavmim! dedi, bende beyinsizlik yoktur, fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir peygamberim.
Size Rabbinin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim/öğütçüyüm.
Sizi uyarmak için içinizden bir adam vâsıtasıyla Rabbinizden size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nûh kavminden sonra (onların yerine) hâkimler kıldı ve yaratılışta sizi onlardan üstün yaptı. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.’
Dediler ki: ‘Sen bize tek Allah’a kulluk etmeniz ve atalarınızın tapmakta olduklarını bırakmanız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin (azâbı bize) getir.’
(Hûd) dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve bir gadap/hışım inmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler husûsunda
2713] 41/Fussılet, 15
2714] Hârun Yahya, Kavimlerin Helâkı, s. 56-70
2715] 7/A’râf, 65; 11/Hûd, 50, 53, 58, 60, 89; 26/Şuarâ, 124
2716] 46/Ahkaf, 21
2717] 89/Fecr, 7
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!’
Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.” 2718
“Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı? Peygamberi onlara apaçık mucizeler getirmişti. Demek ki, Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” 2719
“Âd (halkına da) kardeşleri Hûd'u (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim Allah'a ibâdet edin sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası değilsiniz.
Ey kavmim ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?
Ey kavmim, Rabbinizden bağışlanma dileyin sonra O'na tevbe edin. Üstünüze gökten sağanak (yağmurlar bol nimetler) yağdırsın ve gücünüze güç katsın. Suçlu günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.’
‘Ey Hûd, dediler. ‘Sen bize apaçık bir belge (mucize) ile gelmiş değilsin ve biz de senin sözünle ilahlarımızı terk etmeyiz. Sana iman edecek de değiliz.
Biz: ‘Bazı ilâhlarımız seni çok kötü çarpmıştır' (demekten) başka bir şey söylemeyiz. Dedi ki: ‘Allah'ı şâhit tutarım, siz de şâhitler olun ki, gerçekten ben sizin şirk koştuklarınızdan uzağım.
O'nun dışındaki (tanrılardan). Artık siz bana toplu olarak dilediğiniz tuzağı kurun, sonra bana süre tanımayın.
Ben gerçekten benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun alnından yakalayıp denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır).
Buna rağmen yüz çevirirseniz, artık size kendisiyle gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Rabbim de sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O'na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, her şeyi gözetleyip koruyandır.’
Emrimiz geldiği zaman tarafımızdan bir rahmet ile Hûd'u ve O'nunla birlikte iman edenleri kurtardık. Onları şiddetli/ağır bir azaptan kurtardık.”
İşte Âd (halkı): Rablerinin âyetlerini tanımayıp reddettiler. O'nun elçilerine isyan ettiler ve her inatçı zorbanın emri ardınca yürüdüler.
Ve bu dünyada da kıyâmet gününde de lânete tâbi tutuldular. Haberiniz olsun; gerçekten Ad (halkı) Rablerine (karşı) inkâr ettiler. Haberiniz olsun; Hûd kavmi Ad'a (Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi).” 2720
"Ey kavmim bana karşı gelişiniz sakın Nuh kavminin ya da Hûd kavminin veya Salih kavminin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isabet ettirmesin. Üstelik Lût kavmi size
2718] 7/A’râf, 65-72
2719] 9/Tevbe, 70
2720] 11/Hûd, 50-60
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 649 -
pek uzak değil." 2721
“Sizden öncekilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah'tan başkası bilmez. Peygamberleri kendilerine mucizeler getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin ağızlarına bastılar ve dediler ki: Biz, size gönderileni inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz.” 2722
“(Rasûlüm!) Eğer onlar (inkârcılar) seni yalanlıyorlarsa, (şunu bil ki) onlardan önce Nuh'un kavmi, Ad, Semûd(kavimleri de kendi peygamberlerini) yalanladılar.” 2723
“Sonra onların ardından bir başka nesil meydana getirdik.
Onlar arasından kendilerine: ‘Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka bir tanrınız yoktur. Hâlâ Allah'tan korkmaz mısınız?’ (mesajını ileten) bir peygamber gönderdik.
Onun kavminden, kâfir olup âhirete ulaşmayı inkâr eden ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz varlıklı kişiler: ‘Bu, dediler, sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer.’
Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.
Size, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldiğinizde, mutlak sûrette sizin (kabirden) çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?
Bu size vâdedilen (öldükten sonra yeniden dirilmek, gerçek olmaktan) çok uzak!
Hayat, şu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; bir daha diriltilecek de değiliz.
Bu adam, sadece Allah hakkında yalan uyduran bir kimsedir; biz ona inanmıyoruz.’
O peygamber: Rabbim! dedi, beni yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol!
Allah şöyle buyurdu: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!
Nitekim vukuu kaçınılmaz olan korkunç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen sel süprüntüsüne çevirdik. Zalimler topluluğunun canı cehenneme!” 2724
“Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzurumuza geleceklerini) ummayanlar: Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik, dediler. Andolsun ki onlar kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir.
(Fakat) melekleri görecekleri gün, günahkârlara o gün hiçbir sevinç haberi yoktur ve: ‘(Size, sevinmek) yasaktır, yasak!’ diyeceklerdir.
Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).
O gün cennetliklerin kalacakları yer çok huzurlu ve dinlenecekleri yer pek güzeldir.
O gün gökyüzü beyaz bulutlar ile yarılacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir.
“İşte o gün, gerçek mülk (hükümranlık) çok merhametli olan Allah'ındır. Kâfirler için
2721] 11/Hûd, 89
2722] 14/İbrâhim, 9
2723] 22/Hacc, 42
2724] 23/Mü’minûn, 31-41
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de pek çetin bir gündür o.” 2725
“Âd'ı, Semud'u, Ress halkını ve bunlar arasında birçok nesilleri (yok ettik).” 2726
“Âd (kavmi) de gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Hûd: "Sakınmaz mısınız?" demişti. "Gerçek şu ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca âlemlerin Rabbine aittir. Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz? Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeylerle size yardım edenden korkup-sakının. Size hayvanlar çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar da. Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." Dediler ki: ‘Bizim için fark etmez; öğüt versen de öğüt verenlerden olmasan da. Bu geçmiştekilerin ‘geleneksel tutumundan başkası değildir. Ve biz azab görecek de değiliz.’ Böylelikle onu yalanladılar Biz de onları yıkıma uğrattık. Gerçekten, bunda bir âyet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz senin Rabbin güçlü ve üstün olandır esirgeyendir.” 2727
“Âd'ı ve Semud'u da (yıkıma uğrattık). Gerçek şu ki, kendi oturdukları yerlerden size (durumları) belli olmaktadır. Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip-çekici kıldı, böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi.” 2728
“Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun da, yalanladılar.” 2729
“Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse, artık de ki: ‘Ben sizi, Ad ve Semud (kavimlerinin) yıldırımına benzer bir yıldırımla uyardım.’
Âd (kavmin)e gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve dediler ki: ‘Kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?’ Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi? O kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, bizim âyetlerimizi (bilerek) inkâr ediyorlardı.
Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında zillet azâbını tattırmak için o uğursuz günlerde soğuk bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı elbette daha çok rüsvay edicidir. Onlara yardım da edilmez.” 2730
“Âd'ın kardeşini hatırla; onun önünden ve ardından nice uyarıcılar gelip geçmişti; hani o, Ahkaf'taki kavmini: ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım’ diye uyarmıştı. Dediler ki: ‘Sen, bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan, tehdit ettiğin şeyi, bize getir.’ Dedi ki: ‘İlim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum; ancak sizi Câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.’ Derken, onu (azabı) vadilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, ‘Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. Hayır, o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgâr; onda acı bir azab vardır. Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eder. Böylece meskenlerinden başka, hiçbir şey(leri) görünemez duruma düştüler. İşte biz, suçlu/günahkâr bir kavmi böyle
2725] 25/Furkan, 21-26
2726] 25/Furkan, 38
2727] 26/Şuarâ, 123-140
2728] 29/Ankebût, 38
2729] 38/Sâd, 12
2730] 41/Fussılet, 13-16
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 651 -
cezalandırırız. Andolsun, biz onları, sizleri kendisinde yerleşik kılmadığımız yerlerde (size vermediğimiz güç ve iktidar imkânlarıyla) yerleşik kıldık ve onlara işitme, görme (duygularını) ve gönüller verdik. Ancak ne işitme, ne görme (duyuları) ve ne gönülleri kendilerine herhangi bir şey sağlamadı. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alay konusu edindikleri şey, onları sarıp kuşattı.” 2731
“Âd ve Firavun ile Lût'un kardeşleri de (yalanladılar).
Eyke halkı ve Tübba' kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da tehdidim gerçekleşti!” 2732
“Âd (kavmin)de de (âyetler vardır). Hani onların üzerine köklerini kesen (akîm) bir rüzgâr gönderdik.
Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka çürütüp kül gibi dağıtıyordu.” 2733
Âd kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgâr göndermiştir. Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.” 2734
“Doğrusu, önce gelen Âd (halkın)ı O yıkıma uğrattı.” 2735
“Âd (kavmi) de yalanladı. Şu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış?
Biz o uğursuz (felaket yüklü ve) sürekli bir günde üzerlerine ‘kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik.
İnsanları söküp atıyordu; sanki onlar kökünden sökülüp-kopmuş hurma kütükleriymiş gibi.
Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!
Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?” 2736
“Semûd ve Âd (toplumları) kâria'yı yalan saydılar.
Semûd'a gelince: Onlar pek zorlu (bir sarsıntı) ile helâk edildiler.
Âd (halkın)a gelince; onlar da, uğultu yüklü, azgın bir kasırga ile helâk edildiler.
(Allah) Onu, yedi gece ve sekiz gün, aralık vermeksizin üzerlerine musallat etti. Öyle ki, o kavmin, orada sanki içi kof hurma kütükleriymiş gibi çarpılıp yere yıkıldığını görürsün.
Şimdi onlardan arda kalan bir şey görüyor musun?
Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lût kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler.” 2737
“Görmedin mi Rabbinin Âd (kavmin)e ne yaptığını?
Direkleri (yüksek binaları) olan, İrem şehrine?
2731] 46/Ahkaf, 21-26
2732] 50/Kaf, 13-14
2733] 51/Zâriyât, 41-42
2734] 51/Zâriyât, 41-42
2735] 53/Necm, 50
2736] 54/Kamer, 18-22
2737] 69/Haakka, 4-9
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı,
O vadide kayaları yontan Semûd kavmine?
Kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavun'a?
Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler.
Oralarda kötülüğü çoğalttılar.
Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı.” 2738
Hûd Sûresi
Kur'ân-ı Kerîm'in onbirinci sûresidir. Yüzyirmi üç âyet, bin yediyüz onbeş kelime, yedibin altıyüz beş harftir. Mekkîdir. Âyet sonlarına âhenk veren fâsıla harfleri: Be, Dal, Zel, Ra, Ze, Sad, Tı, Zı, Kaf, Lam, Mim-Nun'dur. Sûre, adını elli ila altmışıncı âyetler arasında kıssası zikredilen Hz. Hûd'dan almıştır. Mirâc'tan sonra inen sûre, Kur'ân sûreleri içinde Miûn bölümünde yer alan yüz âyeti geçkin sûrelerdendir. Ana konusu, davet, korkutma, uyarma, Allah'ın kitabı ve Nuh, Hûd, Sâlih, Lût, Şuayb, Mûsâ peygamberlerin kıssalarıdır. Sûrenin nüzulünden önce Rasûlullah'ı (s.a.s.) koruyan amcası Ebu Talib ile Hz. Hatice vefat etmiş, müşriklerin baskıları artmış ve bu şartlarda Hz. Peygamber en sıkıntılı zamanlarını yaşamıştır. İslâm tarihçilerinin "Hüzün yılı" ve "Fetret dönemi" dedikleri bu dönemde inen Hûd sûresi hakkında Rasûlullah: "Beni Hûd, Vâkıâ, Mürselât, Nebe, Tekvîr sûreleri kocalttı" buyurmuştur. 2739
Hûd sûresinin ilk bölümü Kur'ân-ı Kerîm'den bahsetmekte, sonra geçmiş peygamberlerin gayb haberleri, kafirlerin nasıl yalanladıkları ve azabı çağırdıkları anlatılmaktadır.
1. Kur'ân-ı Kerîm: ''Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi olan ve her şeyden haberdar bulunan Allah tarafından birer birer açıklanmış bir kitaptır." 2740
Kur'ân-ı Kerîm, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren,2741 kesin, sağlam, uyumlu, veciz, beliğ, fasih, açık, fazlalık ve eksikliği olmayan bir kitap, bir ferman bir kanun ve öğüttür. Bu kitap, Arapça konuşan bir kavme anlaşılsın diye apaçık bir Arapça ile indirilmiştir.2742 Ona şiir diyenlere onun gibi bir sûre getirin denildiğinde, kâfirler taklid etmek istemişler fakat gülünç birtakım laf kalabalığı yapmaktan öteye gidememişler2743 ve Peygamberin onu, hevâsından konuşmadığını, ancak vahyedileni aktardığını anlamışlardır.2744 Bu kitabı bile bile yalanlayanların sonları çok acıklı olmuştur.
Hûd sûresinin başlangıcındaki "Elif, Lam, Râ" buyruğu hakkında müfessirler: "Bununla ne murad edildiğini en iyi bilen Allah'tır" demişlerdir. Ayrıca, bu harflerle başlayan her sûrede mutlaka Kur'ân'dan söz edilmektedir. Bu hurûf-ı
2738] 89/Fecr, 6-13
2739] Tirmizî, Tefsîr 57
2740] 11/Hûd, 1
2741] 2/Bakara, 2
2742] 12/Yûsuf, 2; 19/Meryem, 9; 42/Şûrâ, 7; 46/Ahkaf, 12 vb.
2743] 2/Bakara, 23; 10/Yûnus, 38; 11/Hûd, 13
2744] 53/Necm, 3-4
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 653 -
mukattaâ harfleri Kur'ân'dan önce de Araplar tarafından şiirde kullanılmaktaydı. Onlar hiç bir zaman Kur'ân'ın bir âyetinin benzerini bile getiremediler. Bu harfler, işte onlara karşı bu meydan okuma ve aciz bırakmaya da işarettir.2745; "Yoksa onu kendi mi uydurdu diyorlar? De ki: Eğer doğru söylüyorsanız hadi öyleyse onun sûrelerine benzer uydurma on sûre getirin. Hem de Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın. Söylediğinizi yapamazlarsa bilin ki o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. O'ndan başka tanrı yoktur. Artık müslümansınız değil mi?" 2746
Hûd sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in sağlamlığını böylece daha girişte sunduktan sonra, itikâdî hakikatleri ortaya koymaktadır. Allah'tan başkasına ibâdet edilmez. Dönüş Allah'adır Yeryüzünde debelenen bütün canlıların rızkı Allah'a aittir. Onun karar yerini de geçici bulunduğu yeride bilir Bunların tümü apaçık bir kitaptadır. Allah gökleri ve yeri, insanların amel bakımından hangisinin daha iyi olduğunu denemek için yaratmıştır. Kir dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse onda onlara yapıp ettikleri tastamam ödenir; hiçbir eksikliğe uğramaksızın. Ancak onların yaptıkları boşa çıkmıştır ve ahirette onlara ateş azabı vardır. Kur'ân'a inanan, salih amellerde bulunan, Rablerine kalpleri tatmin olmuş halde bağlanan müslümanlar ise Cennet halkıdırlar ve orada temelli kalacaklardır.
Hûd sûresi, bu giriş kısmından sonra geçmiş peygamberlerin gayb haberlerini vermektedir. Bu sûrede kıssaları zikredilen Nuh, Hûd, Salih, Lût, İbrahim, İshak, Yakub, Şuayb, Musa ve Hz. Peygamber gibi peygamberlerin hepsi, Allah'ın birliğine ve sadece O'na itaate çağırmışlardır. Ancak hepsinin de kendi kavimleri yalanlamışlar ve Allah'ın azabıyla helâk olmuşlardır. Bu kıssaların anlatılmasının sebebini de yine Hûd sûresinin son âyetlerinden öğreniyoruz: "Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi anlatıyoruz ki, kavminden gördüğün haksız davranışlara karşı kalbin kuvvet bulsun, ruhun açılsın. Bunda da sana hak ve inananlar için bir öğüt ve ibret gelmiştir." 2747
Öğüt ve ibret alınacak kıssaların özü şöyledir: Hz. Nuh, (a.s.) puta tapan, kötü, zalim, fasık, vicdansız milletine Ulu'l-Azm peygamberlerin ilki olarak gönderildi. Milletini Allah'a ibâdete çağırdıysa da onu dinlemediler, yalanladılar, alaya aldılar ve azabı çağırmasını istediler. Hz. Nuh, Allah'ın emriyle bir gemi yaptı; her cinsten birer çifti, aleyhine hüküm verilmemiş olan çoluk çocuğunu gemiye aldı. Tufan çıktığında gemide çok az inanan vardı. Geride kalanların hepsi, Hz. Nuh'un karısı ve kâfir olan oğlu da helâk olmuşlardı. Tufan bittikten sonra Nuh'un gemisinden inen mü'minler yeryüzünde halifeler yapıldı.
Ancak bunlardan çoğalanlardan âd kavmi, Ahkâf'ta İrem diye anılır her türlü imkâna sahip olmakla büyüklendiler, âyetleri bile bile inkâr ettiler. Allah, Hz. Hûd’u (a.s.) gönderdi. onlar da azabı istediler. Bunun üzerine pınarları kurudu, yeşillikleri kalmadı, ünlü İrem bağları yok oldu, hayvanları öldü. Hz. Hûd onları tevbe etmeye çağırdıysa da yine putlara tapmaya devam ettiler. Sonunda ufukta gördükleri bir bulutu yağmur bulutu sandılar. Hâlbuki o azabı getiren buluttu. Her şeyin kökünü kurutan bir rüzgâr insanları kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibi söküp attı. Rezillik azabını dünya hayatında tattılar, hepsi yok oldular.
2745] Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kur'ân, 1,75 vd., Vlll, 90 vd.
2746] 11/Hûd, 13-14
2747] 11/Hûd, 120
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, Hûd ve inananları rahmetiyle kurtardı.
Hz. Sâlih (a.s.) ile gönderildiği Semûd milletinin kıssası da aynı şekilde tebliğ, yalanlama, azabı çağırma ve yok olma safhalarını anlatır. Şiddetli bir yer sarsıntısı hepsini yok etti, sanki orada hiç yaşamamış gibi olmuşlardı.
Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Hûd ile kurtulan müslümanların meydana getirdiği yeni nesildendi. Sâbiîler, Bâbil medeniyeti ile büyüklendiler Nemrut, "Allah dostu" Hz. İbrahim’i (a.s.) ateşe attırdı. Fakat Cenâb-ı Allah İbrahim’i (a.s.) kurtardı. O, Bâbil'i terkettiğinde ardında yalnızca ona inanan Lût vardı. Babası bile kâfirler arasında kalmıştı. Hz. İbrahim ve yanındakiler bereketli topraklara gittiler. Tevhid dini, "İbrahim milleti" yoluyla yaşadı.
Lût (a.s.); aralarında fuhşun, cinsî sapıklığın yayılarak azgınlaştığı bir ulus olan Sedom'a peygamber olarak gönderildi. Hz. Lût, İbrahim'e ilk inanan, iyilerden, ilim ve hikmet sahibiydi. Ama her peygamber gibi onu da yalanladılar. Lût, Allah'a dua etti. Allah', Hz. İbrahim'e İshak'ı müjdeleyen iki melek gönderdiği zaman İbrahim (a.s.) Sedom'un yok edileceğini de öğrendi. Elçi melekler Lût’un (a.s.) yanına genç, güzel erkekler şeklinde gittiklerinde Hz. Lût çok sıkıldı. Sedomlular da bu tanınmamış güzel erkeklerin etrafını sardılar. Lût konuklarını rahat bırakmalarım, isterlerse kızlarını verebileceğini söylediyse de Sedomlular sarhoşluk içinde azmışlardı: "Andolsun ki senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun. Doğrusu ne istediğimizin farkındasın."2748 diyorlardı. Hz. Lût çaresiz bir haldeyken melekler kimliklerini açıkladılar, olacakları ona anlattılar. Sabah yakınken Lût'un evinin etrafındaki azgınlar genç erkek kılığındaki meleklere saldırınca kör edildiler. Lût karısı dışında kalan ailesini aldı ve yola çıktı. Sabah olunca korkunç çığlık Sedomluları yakaladı, üzerlerine taş yağdı, ülkeleri altüst oldu, hepsi helâk oldular.
Medyen ve Eyke halkına peygamber olarak gönderilen Şuayb’ın (a.s.) mücadelesi sonunda bu halkların da sonu aynı Semûd milleti gibi oldu. Korkunç bir gürültüyle yurtlarında çöküp helâk oldular. Sûrede son olarak da Hz. Mûsâ’yı (a.s.) yalanlayarak denizde boğulan Firavn'dan söz edilmiş ve bütün yalanlayıcı kâfirlerin dünyada da ahirette de lanetlendikleri bildirilerek bu kıssalarla ilgili olarak şöyle söylenilmiştir: "Bunlar sana doğru haber olarak aktardığımız geçmişlerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmıştır halâ izleri vardır; yeryüzünü geniş görün kimi de biçilmiş ekin gibi yerle bir edilmiş, izi bile kalmamıştır."2749 Yüce Allah onların kendi nefislerine zulmettiklerini azab geldiğinde taptıkları ilahlarının hiç bir fayda sağlamadığını; Allah'ın yakalayı vermesinin pek acıklı ve şiddetli olduğunu; ahiret azabından korkanlara bunda kesin âyetler olduğunu beyan buyurmaktadır. Hûd sûresinin bu son bölümünde anlatılan kıssalardan ibret alınmalıdır: "Seninle birlikte tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru davran. Ve azıtmayın. Çünkü O yapmakta olduklarınızı görendir."2750 Zulme sapanlara eğilim göstermeyin, sizin veliniz ancak Allah'tır. Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Sabret. Rahmet olunanların dışındakiler cehenneme doldurulacaktır.
2748] 11/Hûd, 79
2749] 11/Hûd, 100
2750] 11/Hûd, 112
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 655 -
Sûre şu âyetle sona ermektedir: "Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır. Bütün işler O'na döndürülür. Öyleyse O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin. Senin Rabbin yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir." 2751
Kâfirlerin, azgın ulusların hemen her peygamberi yalanladıklarını ve azabı hak ettiklerini, bu kıssalardan anlıyoruz. Bütün sapık milletlerin, aynı üslûpla nebileri ve resûlleri yalanladıkları gibi, Rasûlullah'ın kavminin de onu yalanladığı görülmektedir: Sen de bizim gibi bir insansın, özelliğin ne ki? Kitabı sen uydurdun. Senin sözünle, biz ilahlarımızı terkedecek değiliz. Biz üstünüz; siz peygamberler yumuşak baslı ve zayıfsınız, koruyucunuz da yok. Birer melek olsaydınız ya gibi sözlerle...
"İşte hep bu yüzden onlar azâbı hak ettiler. Allah onlara zulmetmedi, kendileri nefislerine zulmettiler. Bu, Allah'ın her zaman geçerli olan bir kanunudur. Ve Allah zalimleri yeryüzünde mirasçı kılmaz, amellerini boşa çıkarır." 2752
İbret Alınması İçin Anlatılan Kıssaları Masallaştırma
Kur’ân-ı Kerim’in tevhid mücâdelesinin seyri ve peygamberlerin örnek dâvet ve tebliği, İlâhî mesaja karşı çıkanların fecî âkıbetleri konusu, nice tefsir kitapları, peygamber kıssaları ve vaazlardaki uydurma rivâyetlere kurban edilmiştir. Kur’an’ın üslûbu, bu tür kıssalarda gereksiz ayrıntılardan kaçınmak, zaman ve coğrafî sınırlamalara yer vermeyip mesajın evrenselliğini göstermek şeklinde beliren “her dönemdeki insanların ibret ve ders alması”nı sağlamaktır. Kur’an’ın gösterdiği bu tavrı Sünnet de aynen korumuş, Rasûlullah’ın yetiştirdiği ashâb da gereksiz ayrıntılara, kendilerine fayda vermeyecek meraklara saplanmamıştır. Ama ne var ki, sahâbeden sonra bu tavır, değişime uğramış; mesaj ve ibret unsuru kıssalara İsrâiliyât denilen çoğu uydurma olan asılsız rivâyetler, efsâneler ve masalımsı unsurlar karıştırılmıştır. Böylece tevhidî muhtevâ gölgelenmiş, Kur’an kıssalarındaki ibret ve mesaj unsuru yok edilmiştir.
Âd kavmi ve İrem hakkında da bu tür İsrâiliyât ve uydurma rivâyetler bolca görülmektedir. Özetin özeti mâhiyette konumuzla ilgili bir-iki örnek verelim: Bazı tefsirlerde Âd kavminin şiddeti, boylarının uzunluğu ile ilgili haberler, selîm aklın kabul edemeyeceği abartılarla doludur. “…Düşünün ki O sizi, Nûh kavminden sonra (onların yerine) hâkimler kıldı ve yaratılışta sizi onlardan üstün yaptı, onlardan ziyâde boy-bos verdi.”2753 Bu tür rivâyetler, bu âyetin açıklaması sebebiyle uydurulmuştur.
İbn Abbas’tan: Âd kavminden olanların en uzunu 100 zirâ; en kısası da 60 zirâ idi.2754 El-Kelbî ve es-Süddî’den: Âd kavminden olup uzun sayılan kişilerin boyu 100 zirâ, kısa sayılanlar ise 60 zirâ idi.2755 Vehb İbn Münebbih’ten: Âd kavminden olan bir kişinin başı, büyük bir kubbe ve tepeyi andırırdı; göz yuvaları ve burun deliklerinde ise sırtlanlar yavrulardı.2756 Ebû Câfer el-Bakır’dan: Âd kavminden olanların boyları uzun hurmalara benzerdi. Bunlardan biri iki eliyle bir
2751] 11/Hûd, 123
2752] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 10-12
2753] 7/A’râf, 69
2754] Zâdu’l-Mesîr, III/222; et-Tabressî, II/437; Tenzîl, II/335
2755] M. Tenzîl, II/335
2756] M. Tenzîl, II/335
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dağı tuttuğu zaman ondan bir parça yıkar ve koparırdı.
Aslında bu rivâyetlerdeki saçma sapan görüşleri tenkide tâbi tutmaya ihtiyaç var mıdır, bilinmez. Kur’an’ın tevhid, peygamberlik anlayışına ve selim akla ters o kadar unsur var ki... Sanki görevli birisi tarafından ölçülmüşçesine, en uzun boyluların 100 zirâ, en kısaların ise 60 zirâ olduğu söylenmiştir. Bunlar, gerçekten asılsız, lüzumsuz birtakım hayâl mahsûlü şeylerdir. Âd kavminden olan kişilerin başlarının büyük tepeler kadar olduğu, burun deliklerinde ve göz yuvalarında sırtlanların yaşadığı, barındığı ve yavruladığı; elleriyle bir dağa sarılan adamın dağdan büyük parçalar kopardığı yolundaki masallara temas etmeye gerek yok. Bunlar müfessir el-Kasımî’nin de dediği gibi, masal anlatmaya düşkün olan kıssacı ve tarihçilerin uydurmalarıdır. Bunları doğrulayacak elimizde ne aklî ve ne de naklî delil vardır. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sahih bir senedle rivâyet edilmeyen rivâyetlerin arkasına düşmek ve bunları din gibi göstermek, ayrıca Kur’an âyetlerinin tefsiri sadedinde bunlara yer vermek hiç de doğru değildir. 2757
Kur’ân-ı Kerim, yeri geldikçe insanların ibret almalarını temin maksadı ile geçmiş kavimlerden ve bunların çarptırıldıkları İlâhî cezâlardan da bahseder. Bazen çok kısa olarak temas edilen bu konular, kıssacılar tarafından genişletilmiş, haklarında İslâmî olmayan birçok haberler uydurulmuştur. Bu haberler İslâmî çevrelerde yayılmış ve kitaplara geçmiştir. İrem hakkındaki durum bunun canlı örneklerinden biridir. “Görmedin mi Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını? Direkleri (yüksek binaları) olan, İrem şehrine? Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.” 2758 Bu âyette geçen İrem’den maksat nedir? Bu konuda öylesine çok rivâyet ve gereksiz ihtilâf var ki… İrem’in ne olduğu, tefsirlerdeki rivâyetlere göre şunlardan biridir: a) Bir beldenin adıdır. Bu belde de: a1) Dımeşk (Şam) şehridir, a2) İskenderiye şehridir, a3) Şeddâd’ın yaptığı şehirdir, a4) Yemen’de bir kasabadır, a5) Irak’ta bir kasabadır, a6) Şam’da bir kasabadır. b) Ümmet adıdır, c) Âd kavminden bir kabile adıdır, d) Âd’ın dedesinin adıdır. Âyette geçen “irame zâti’l-ımâd”, yani “direk sahibi İrem”den maksat kimlerdir? A) Göçebe, çadır erbâbı olan kavimdir, b) Uzun boylu adamlardır, c) Kuvvet ve şiddet erbâbı olan bir kavimdir, d) Direkli, son derece sağlam binâ sahibi bir kavimdir.
İrem şehrinin bânîsi olan Âd kavminin lideri Şeddâd a) 900 yıl yaşamıştır, b) 1000 yıl yaşamıştır. Şeddâdın tam 1000 hanımı vardı. Şeddâd’ın kavmi yüz sene hiç cenâze görmedi, yani yüz yılda bir, ancak bir adam ölürdü. Şeddâd’ın mensup olduğu kavmin insanlarının boyları a) On iki zirâ idi, b)70 zirâ idi, c) En kısa boylu adamları 300 zirâ idi, d) Dört yüz zirâ idi, e) Beş yüz zirâ idi. Şeddâd’ın vücuda getirdiği yapı, tam 400 000 direkli idi.
Cennete Benzetilen İrem Şehri
Vehb İbn Münebbih’ten nakledilen ve çokça tefsirde zikredilen meşhur (ama uydurma) rivâyete göre İrem şehri, altın ve gümüşten yapılmıştı. Muâviye’nin hilâfeti döneminde Abdullah İbn Kılâbe isimli bir zât, kaybolan devesini aramaya çıkarken bu şehri bulmuştu. Devesini arayan İbn Kılâbe Aden çöllerinde dolaşırken, bu çöllerde üzerinde kale bulunan bir şehre rastladı; kalenin etrafında
2757] İbn Kesîr, V/197; el-Kasımî, VII/2772; İzmir’li İsmail Hakkı, Siyer-i Celîle-i Nebeviye Mukaddimesi, s. 112
2758] 89/Fecr, 7-8
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 657 -
çok sayıda köşkler vardı. Şehre yaklaşınca burada devesini soracağı bir adam bulacağını zan ve tahmin etti. Fakat şehrin ne dışında ve ne de içinde kimseye rastlamadı. Bineğinden indi; onu bağladı; kılıcını çekti ve kalenin kapısından içeri girdi. Kaleye girince karşısına iki büyük kapı çıktı ki, ömründe bunlardan daha iri kapı görmemişti. Kapılar beyaz ve kırmızı yakutlarla işlenmişti. Abdullah İbn Kılâbe bu manzarayı görünce dehşetle irkildi; kapılardan birini açtı; gördü ki, bu, hiçbir kimsenin benzerini görmediği bir şehirdi. İçeride birtakım köşkler vardı; her köşkün üstünde odalar vardı. Her odanın üzerinde de yakut, inci, gümüş ve altından yapılmış başka odalar vardı. Bu odaların kapılarının kanatları da tıpkı şehrin kapısının kanatları gibi süslü idi. Hepsi birbirine bakıyordu. Bütün odalar inci, misk ve zâferandan yapılmış küçük taşlarla döşenmişti.
Abdullah İbn Kılâbe’yi hiç kimsenin görmediği bu şeyler korkuttu; sonra şehrin yol ve sokaklarına baktı; her sokak meyveli ağaçlarla donatılmıştı. Ağaçların altında birbirine bağlı nehirler vardı. Bu nehirlerin suları gümüş kanallardan akıyordu. Bütün bunları müşâhede eden Abdullah: ‘Bu gerçek Cennet’in ta kendisi!” dedi ve şehrin inci, misk ve zâferan taşlarından bir miktar bineğine yükleyip Yemen’e döndü. Beraberinde getirdiği şeyleri insanlara gösterdi. Bu haber döndü dolaştı Muâviye’ye ulaştı. Muâviye, Abdullah İbn Kılâbe’ye haber yolladı. Adam geldi ve gördüklerini Muâviye’ye anlattı. Muâviye, Kâ’bü’l-Ahbâr’a haber saldı; huzuruna girince, Kâb’a: ‘Ey Ebâ İshak! Dünyada altın ve gümüşten yapılmış şehir var mıdır?’ diye sordu. O da: ‘Evet vardır. O şehrin yapılış tarzını, tezyînâtını ve kim tarafından yapıldığını sana anlatayım mı? Onu Şeddâd ibn Âd yapmıştır. Şehir ‘İrem Zâtü’l-Imâd’dır dedi. Muâviye: ‘Bu şehrin hikâyesini bana anlat!’ dedi. O da söze başladı:
“Bunlar ‘Âd-ı Ûlâ’dandır. Âd’ın Şedîd ve Şeddâd adında iki oğlu vardı. Aradan zaman geçti, önce Âd, sonra da Şedîd öldü. Şeddâd tek başına hayatta kaldı. Şeddâd yeryüzüne egemen oldu; bütün krallar kendisine boyun eğdi. Şeddâd kitap okumaya düşkün idi. Okuma esnâsında Cennetin tasvirini gördü. Allah’a baş kaldırıp Cennet’in benzerini dünyada yapmaya karar verdi. “İrem Zâtü’l-Imâd”ın yapılması için emir verdi. Bu iş için kendi hassâsından 100 kahraman (uzman) görevlendirdi. Her kahramanın/uzmanın 1000 tane yardımcısı vardı. Bütün dünya krallarına, memleketlerinde bulunan mücevherlerin gönderilmesi husûsunda emir çıkardı. Yukarıda konu edilen kahramanlar, şehrin yani dünya cennetinin yapılması için bir yer aramaya koyuldular. Büyük, temiz, tepelerden oluşan bir yerde karar kıldılar. Burası aynı zamanda akarsuları bulunan güzel bir yerdi. Kahramanlar “kralımız Şeddâd’ın şehir yapılması için seçilmesini ve arzu ve emrettiği yer burasıdır” dediler. Şehrin temellerini el-Cizeu’l-Yemânî denilen alaca renkli bir çeşit göz boncuğundan attılar. Yapılması için tam 300 yıl çalıştılar. Şeddâd 900 yaşında idi. Şehri yapıp bitirince Şeddâd’a gelip durumu arzettiler. Şeddâd: “Gidin, onun üzerine bir kale yapın; kalenin etrafına 1000 köşk yapın; her köşkte vezirlerimden birinin bulunduğunu gösteren 1000 ‘alem’ bulunsun” dedi. Bunları da yaptılar. Kral Şeddâd, sayıları bin tane olan vezirlerine yapımı tamamlanmış bulunan “İrem Zâtü’l-Imâd”e taşınma hazırlığı yapmaları için emir verdi. Melik ve yakınlarının hazırlığı tam on sene sürdü. Hazırlıklar bitince yola düştüler. Şehre bir gün ve bir gecelik mesâfe kalınca semâdan bir sayha ile hepsi helâk oldu. Tek bir kişi bile kurtulmadı. 2759
2759] Zâdu’l-Mesîr, 9/112 vd.; M. Tenzîl, 4/219; et-Tabressî, 5/486-487; el-Keşşâf, Zemahşerî,
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu şehrin yeri durmadan değişir ve bir yerden diğer bir yere intikal eder durur. Bazen Yemen’dedir, bazen Şam’da; bazen Irak’tadır, bazen başka bir yerde. Bu rivâyetlerin hepsi katıksız yalandır. Yunan mitolojisindeki sahte tanrılar gibi, hemen her eski toplumda birçok efsâneler anlatılır. Yukarıdaki rivâyetler de bu efsânelerden ibârettir, gerçekle ilgileri yoktur.
Yukarıda genel hatları iktibas edilen rivâyetlerde Şeddâd’ın kavminin (Âd kavmi) boyları hakkında verilen rakamlarda, 300, 400, 500 zirâ olması, aklın mantığın kabul edeceği bir şey değildir. Bunlardan 70 rakamına dikkatimizi çeken Ahkâmu’l-Kur’an sahibi İbnü’l-Arabî, açıkça bunun bâtıl olduğunu söyler. Sebep olarak da Âdem’in (a.s.) boyunun sahih hadislerde 60 zirâ olarak zikredildiğini,2760 kendinden sonra gelecek nesillerin ise zamanla kısala kısala daha küçük miktarlara müncer olacağının ifâde edildiğini gösterir. 2761
Not: Arşın da denilen zirâ, takrîben 68 santimetre tutarında uzunluk ölçüsüdür. Adım, yani yürüyüşte bir normal bacaklar arası açıklığı belirtir.
Yukarıda bir kısmı aktarılan bu tür rivâyetler İbn Kesir’in de dediği gibi, yahûdilerin uydurmasıdır.2762 Bu tür İsrâiliyât cinsinden rivâyetlerin yayılmasında, din ve peygamber düşmanı zındıkların ve onların oyununa, tuzağına düşen gâfil ve câhil, her duyduğu rivâyeti kutsal metin gibi düşünmeden alıp doğru kabul edenlerin de büyük rolü vardır.
Tabii, bu rivâyetlerin başında; “bir varmış, bir yokmuş...” diye giriş cümlesi olsa, masal kahramanı da hayalî bir kişilik olsa, hoşça vakit geçirmeye sebep olacak ve kurgu ve anlatı açısından güzel kabul edilecek faydalı bir masal olarak değerlendirilebilir. Ama olayı mâsumâne ve zararsız bir hikâye olmaktan çıkaran yön, bunların din adına, bazen bir peygamberi büyüteceğim diyerek küçülten, onu efsânevî kişilik olarak yansıtan, örnekliği, ibretliği, tevhidî mesajı yok eden rivâyet kültürü, peygamberliğe ve tevhide en büyük darbe vurmanın yollarından, halkın bu önderleri ibret ve örnek kabul edemediğinin temel sebeplerindendir. Bir-iki örneği yukarıda aktarılan İsrâiliyatın dini ve tevhidi ne kadar gölgelediği, Hz. Hûd ve Âd kavmiyle ilgili tefsir ve peygamberler tarihi gibi ciddi kitaplara, ilmî eserlere geçmesi, üzerinde düşünülmesi ve sağlıklı değerlendirmeler yapılması gereken hususlardandır.
Şeytan, insanın merakını gıdıklayarak, gereksiz şeyleri, dünyasına da âhiretine de lâzım olmayacak detayları lüzumsuz konuları önemsettirir. Maalesef ilim adına bu gereksiz merakın kurbanı olan bazı eski müfessir ve peygamberler tarihi yazarlarımız, Kur’an’da geçen bir kelimeden yola çıkarak, merakları tatmin etmek uğruna ipe sapa gelmez nice hurâfeleri eserlerine hakikat diye geçirmişler, bunların kuyuya attığı taşları çıkarmak binlerce akıllı âlimlerin mesâisini işgal olmuş.
Müslümanlar, Kur’an’la bağlarını kaybettiklerinden, peygamber kıssalarını ve eski kavimlerin Kur’an’da anlatılan ibretlik durumlarını, ibret alıp ders 4/748: M. Büldân, 1/213; İbn Haldun, Mukaddime, s. 34-35; İbn Kesir, 7/285-286
2760] Buhârî, Enbiyâ, bab 1; Ahmed bin Hanbel, II/315, 323
2761] Ahkâmu’l-Kur’an, IV/1918; İsrâiliyât cinsinden bu uydurma rivâyetlerin hangi tefsirlerde geçtiğiyle ilgili olarak bk. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyat, s. 99-108; 216-222
2762] İbn Kesir, Tefsir
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 659 -
çıkarmak ve peygamberleri örnek almak için değil; gereksiz ve uydurma ayrıntılara boğulmuş şekilde masal ve roman ihtiyaçlarına cevap bulmak için yönelmişler. Ayrıntıların tartışıldığı ve rivâyet adına her mirasa konulduğu; dolayısıyla hakla bâtılın, ilimle hurâfenin karıştığı salata olmamalı tefsir ve peygamber kıssaları. Kur’an, peygamber kıssalarında, akıl sahipleri için çok ibret vardır,2763 buyurur. Başka bir âyette peygamber kıssalarının, kalpleri tatmin ve teskin etmek için hak ve gerçeğin bilgisi olarak ve mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı2764 olarak anlatıldığı vurgulanır.
Bütün bunlar değerlendirilmeli, tevhid mesajının, nübüvvet hikmet ve ibretinin, eski müşrik kavimlerin başından geçenlerin ders, öğüt ve uyarısının efsâne ve masal ögelerince gölgelenmesine müsâade edilmemeli, tefsirlerimize kadar hem de bolca giren rivâyetler, kutsal bir metin gibi görülmemeli, Kur’an ve sahih sünnetle sağlaması yapılmadan doğru kabul edilmemelidir.
Maddî Üstünlük ve Lüks Yaşam Üzerine
Kur'ân-ı Kerim'de Mekkî sûrelerde anlatılan Âd kavmi; Hz. Nuh'un milletinden sonra gelmiş bir kavimdir. 2765
Muhtemelen Arabistan yarımadasının güneyinde yaşamış olan Ad kavminin kıssası, câhiliye araplarına ibret olarak anlatılır. Kendileri gibi Arap bir toplum olan Âd kavminin başına gelenler Allah tarafından hatırlatılarak aynı sona uğramamaları için Hz. Muhammed'e (s.a.s.) ve ona indirilen Kur'an'a iman etmeleri istenir.
Arabistan'ın eski ve şöhretli bir kavmi olan Âd'ın başından geçenler, câhiliye Araplannca efsânevî olarak biliniyordu. Kur'an'm inişi ile beraber Hûd peygamber ve Âd kavmi hakkındaki doğrular vahyedilerek, insanların bu kıssadan öğüt almaları gerektiği belirtilir. "Âd kavminin başından geçende de (ibret vardır)."2766 Kur'an'da anlatılan Âd kavminin sosyal ve ekonomik yapısı incelendiğinde Allah'ın Âd kavmine büyük nimetler ihsan ettiği görülmektedir. Nuh kavminden sonraki en güçlü kavimdir Âd "Düşünün ki Allah, sizi, Nuh kavminden sonra halifeler yaptı ve yaratılışça size, onlardan ziyade boy ve güç verdi."2767; "Bildiğiniz şeyleri veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden Allah'tan sakının." 2768
Allah'ın büyük bir nimet bahşettiği Âd kavmi, bolluk içinde yaşayan, toprak ve hayvancılığa dayanan bir tarım toplumuydu. Aynı zamanda ticaret yoluyla da zenginlemişler ve bu zenginliği tepeler üzerine binalar kurarak değerlendirmeye başlamışlardı. "Siz her tepeye bina diker, eğlenir misiniz? Ve ebedî kalacakmışsınız gibi, muhkem binalar mı ediniyorsunuz?"2769 Bu muhteşem zenginliğe sahip Âd kavminin, İrem adındaki kentlerinin, numune bir kent olduğunu Allah, şöyle belirtiyor: “O direkli İrem'e. Ki, o, beldeler içinde, misli yaratılmamıştı.” 2770
2763] 12/Yûsuf, 111
2764] 11/Hûd, 120
2765] 7/A’râf, 69
2766] 51/Zâriyât, 41
2767] 7/A’râf, 69
2768] 26/Şuarâ, 132-134
2769] 26/Şuarâ, 128-129
2770] 89/Fecr, 7-8
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'ın nimeti sayesinde büyük bir medeniyetin sahibi olan Âd kavmi; kendilerine bahşedilen bu nimetin kadrini bilip, O’na itaat etmediler. Aksine büyüklük taslayıp, kibirlenip böbürlenerek yaşayan bir kavim oldular.
Kendilerinden önce yaşayanlara rasûl olarak gelen Nuh'un (a.s.) getirdiği İlâhî mesaj onun ölümünden sonra terkedilmiş unutulmuştu. Dolayısıyla Âd kavmi, Allah'ı, O'nun istediği biçimde tanıyamıyorlardı. Putlarının emri sandıklan; aslında zenginler ve yönetenler tarafından, onların çıkarları doğrultusunda, putlar adına uydurulan bir dine -hayat tarzına- göre yaşıyorlardı.
Onlara göre, Allah'ın verdiği bu nimetler, Allah tarafından değil; kendi zekâ ve çalışmalarının, elde ettikleri teknolojilerinin ürünüydü. Zaman içinde zulüm iyice azmıştı. Edindikleri mal ve mülk onları şımartmış, yoksulu ezen, haklının yerine kuvvetli olanın egemen olduğu bir düzenin insanları olmuşlardı. "Âd kavmi yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış 'Bizden daha kuvvetli kim vardır?' demişti." 2771
İşte bu esnâda, Nuh'tan (a.s.) beri hiç bir uyarıcıya muhâtap olmayan Âd kavmine Hûd (a.s.) elçi olarak gönderilir. "Ad kavmine kardeşleri Hûd'u gönderdik: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur, karşı gelmekten sakınmaz mısınız?' dedi." 2772
Aralarında yaşayan, kavmin bireylerinden biri olan Hûd'u, Allah "kardeşleri" olarak niteler. Bir diğer âyet-i kerimede şöyle belirtilir: "Sizi uyarmak için, aranızdan bir adam vâsıtasıyla, size Rabbinizden ihtar geldiğine hayret mi ediyorsunuz?"2773 Böylece aralarından bir adam rasûl seçilmiş, Allah'ın imtihanı başlamıştı. Bu sınav aynı zamanda kendilerinden sonra yaşayanlara, hatta kıyâmete kadar yaşayacak tüm insanlara öğüt ve ibret olacaktı.
Hûd'un (a.s.) kavmi putlara tapan, yani onların emrettiğini zannettikleri bir yaşam tarzına inanan insanlardı. Aslında akılsız olan ve kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecek bir nesne olan bu putlar aracılığıyla; kavmin "ileri gelenleri" kendi işlerine gelenleri halka putların emriymiş gibi yansıtıyorlardı. Böylece halkı çıkarları doğrultusunda yönetiyorlardı. "İşte bu, Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr eden, peygamberlerine kafa tutan ve her inatçı zorbanın emrine uyan Âd kavmidir." 2774
Âd kavminin inkârcıları Hûd’a (a.s.) şöyle sesleniyorlardı: "Sen, bize yalnız Allah'a ibâdet edelim de atalarımızın taptıkları putları bırakalım diye mi geldin?"2775 Hûd (a.s.) ise onlara şöyle cevap veriyordu: "Allah'ın hiç bir delil indirmediği putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?"2776; "Artık Allah'tan korkun da, bana itaat edin." 2777
Hz. Hûd'un bu uyanlarına rağmen inkârcılar ona çeşitli iftiralarda bulunurlar. "Kavminin inkârcı ileri gelenleri, 'biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz' dediler."2778; "Herhalde ilâhlarımızdan bazısı, seni fena çarpmış olacak.”2779;
2771] 41/Fussılet, 15
2772] 7/A’râf, 65
2773] 7/A’râf, 65
2774] 11/Hûd, 59
2775] 7/A’râf, 70
2776] 7/A’râf, 71
2777] 26/Şuarâ, 126
2778] 7/A’râf, 66
2779] 11/Hûd, 54
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 661 -
"Bu bize getirdiğin eskilerin âdetinden başka bir şey değildir."2780; "Eğer Rabbimiz böyle bir şey dileseydi, melekler indirirdi. Doğrusu seninle beraber gönderileni inkâr ederiz’ demişlerdi." 2781
Hz. Hûd'a en çok karşı koyan ve iftiralarda bulunanlar, kavmin ileri gelenleriydi. Kavmin insanlarının Hûd'a meyletmemeleri için ellerinden geleni esirgemiyorlardı. Kavmin insanlarının Hûd'a inanmaları halinde çıkarları en çok tehlikeye düşecek olanlar "ileri gelenler"di. Bütün karşı gelmelere rağmen Hûd, Allah'ın mesajını onlara iletmeye devam ediyordu. “Onlara, önlerinden artlarından, her yandan 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin.”2782 diyordu. "Ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yaratana aittir. Akletmez misiniz?" 2783; "Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki, size gökten bol bol yağmur göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın; suçlular olarak yüz çevirmeyin." 2784
Hûd (a.s.) yıllarca çırpındı, durdu. Kavmine Allah'ın mesajını iletmeye çalıştı. Ama nafile... Kavmi imana yanaşmıyordu. Onları Allah'ın azâbıyla da tehdit etti. "Doğrusu size büyük bir günün azâbından korkuyorum."2785 Kavminin artık basîreti bağlanmıştı. Azab ile korkutmaları bile onları uyandırmıyordu. Hz. Hûd'un bu çağrısına şöyle diyorlardı: "Sen öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da bizce farketmez." 2786; "Biz azab olunacaklar da değiliz." 2787; "Eğer doğru sözlülerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin azâbı getir." 2788
Hz. Hûd'un bütün uyarılarına rağmen kavmi inkârda direniyordu. Âd kavmi öyle bir teknolojiye sahipti ki, bu teknoloji ile yaptıkları tepeler üzerindeki kâşâneler, villalar, devâsâ binaların hiç bir güç tarafından yok edilemeyeceği kanaatine sahip olmuşlardı. Bağlar, bahçeler, en güzel yiyecek ve içecekleri sağlıyordu onlara... Hiç kimseye muhtaç değillerdi. Diledikleri gibi yer, içer, yaşarlardı. Kimse onlara karışamazdı...
İşte, onların edindikleri mal-mülk ve servetlerin körelttiği basîretleri; kâinatın tek hâkimi olan Allah'ın isteklerini inkâra götürmüştü. Sonlarını göremiyorlardı. Oysa peygamberleri onlar için çırpmıyor, var gücü ile Allah'ın vahyini kavmine iletmeye çalışıyordu. "İşte ben Allah'ı şâhid tutuyorum. Siz de şâhid olun ki, ben, sizin Allah'ı bırakıp O'na şirk koştuğunuz şeylerden uzağım. Artık bana (isterseniz) toptan tuzak kurun. Sonra bir an bile mühlet vermeyin." 2789; "Siz yüz çevirirseniz, ben size gönderilmiş olduğum vazifemi tebliğ ettim. Hem Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi getirir de, siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz…” 2790
Kavmi ile Hûd (a.s.) arasında mesâfe iyice açılmıştı. Kavminden ona inananlar çok azınlıktaydı. İnkârcılar bunu gördükçe daha da azıyorlardı. Artık rasûlü
2780] 26/Şuarâ, 137
2781] 41/Fussılet, 14
2782] 41/Fussılet, 14
2783] 11/Hûd, 52
2784] 11/Hûd, 52
2785] 46/Ahkaf, 21
2786] 26/Şuarâ, 136
2787] 26/Şuarâ, 138
2788] 7/A’râf, 70
2789] 11/Hûd, 54-55
2790] 11/Hûd, 57
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
memleketten sürmekle tehdit etmeye başlamışlardı. Hûd (a.s.) ise Rabbine sığınır. Kavminin ısrarlı karşı koyuşları karşısında yapacağı tek hareket bu kalmıştı. "Ben hem benim, hem sizin Rabbiniz olan Allah'a dayanmışım. Yerde debelenen hiç bir canlı yoktur ki, alnından O tutmuş olmasın. Şüphesiz ki benim Rabbim doğru yol üzerindedir."2791; "Bize ettiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Güvenenler ancak Allah’a tevekkül edip güvensinler.” 2792
Artık iş Allah'a kalmıştı. Hûd (a.s.) yapacağını yapmış, kavmini uyarmıştı. Allah nezdinde bir kavmin helâki için tüm alâmetler belirmiş, son yaklaşmıştı. "O azâbın, yayılarak vâdilerine doğru yöneldiğini gördüklerinde; 'Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır.' dediler. Hûd: 'Hayır o acele beklediğiniz şeydir, can yakıcı azab veren bir rüzgârdır. Rabbinin buyruğu ile her şeyi yok eder." 2793
Artık azâbın emâreleri de görünmüştü. Hz. Hûd ve ona tâbi olanlar, Âd kavminin yerleşim yeri Ahkaftan ayrıldılar. Böylece Allah inananları kurtarmıştı. "Buyruğumuz gelince, Hûd'u ve beraberindeki inananları, rahmetimizle kurtardık. Onları çetin bir azabdan kurtardık." 2794
Hûd kıssası anlatılırken, Âd kavminin helâk edilişi, dikkat çekecek biçimde ayrıntılarıyla üzerinde durularak çok çeşitli perspektiflerle anlatılmaktadır: "Böylece onu yalanladılar. Biz de onları helâk ettik."2795; "Rezillik azâbını onlara dünya hayatında taddırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu bir kasırga gönderdik. Âhiret azâbı ise daha çok alçaltıcıdır ve onlar yardım da görmezler."2796; "Gerçekten Biz, üzerlerine uğursuzluğu dâim bir günde, uğultulu bir rüzgâr gönderdik."2797; "İnsanları kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibi atıyordu."2798; "Allah onların kökünü kesmek üzere, üzerlerine o rüzgârı, yedi gece sekiz gün estirdi. Halkın kökünden çıkarılmış hurma kütükleri gibi yıkıldıklarını görürsün."2799; "Onlardan arda kalmış bir şey görüyor musun?” 2800
Böylece âlemlerin rabbi olan Allah'a karşı gelmekte direnen bir kavmin nasıl bir fecî sona ulaştığı; kıssayı okuyup dinleyenlere ibret olması açısından çok dehşetli olarak tasvir edilir: "Bak! Nasıl oldu azâbım ve tehditlerim?”2801 Âd kavmine verilen bu cezâ, bu dünya hayatındakidir. Âhiretteki ise, orada verilecektir. Bu hususta Allah şöyle diyor: "Âhiret azâbı ise daha alçaltıcıdır..." 2802
Hûd (a.s.) ve Dâvetinden Almamız Gereken Ders ve Mesajlar
1. "Kardeşiniz olan": "Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik.”2803
2791] 11/Hûd, 56
2792] 14/İbrâhim, 12
2793] 46/Ahkaf, 24-25
2794] 11/Hûd, 58
2795] 26/Şuarâ, 139
2796] 41/Fussılet, 16
2797] 54/Kamer, 19
2798] 54/Zâriyât, 20
2799] 69/Haakka, 7
2800] 69/Haakka, 8
2801] 54/Zâriyât, 21
2802] 41/Fussılet, 16; Cengiz Duman, Haksöz, Sayı 38, Mayıs 94
2803] 7/Arâf, 65
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 663 -
Tebliğin muhâtap üzerinde etkisi, dâvetçide bazı sıfatların bulunmasını gerektirir. Bunlardan biri de mübelliğin, muhâtap tarafından tanıdık, bilindik bir geçmişe sahip olmasıdır. Gönderilen peygamberlerden haber veren âyetlerde, nebîlerin, o kavmin içinden seçilmiş olduğuna vurgu vardır. Öncelikle kana dayalı yakınlıkları ifade için kullanılan "kardeş" kelimesi bu özelliği İfade eder. Günlük pratiklerimizde yapılan eleştirinin yabancı bir kimlik tarafından değil, içten, bizden birileri tarafından yapılması kabulünü kolaylaştırır. "Kol kırılsa da yen içinde kalır/kalmalıdır." "Başkası", "öteki" sıfatına sahip fertlerin dışarıdan yaptıkları uyarılar, çoğu kez ukelâlıkla eşdeğer algılanır, normal insan cinsinden olan, bizim aramızda yetişmiş ve bizden birilerinin dâveti ise bir nebze daha avantajlıdır. O, bizim kötülüğümüz için ve yıkıcı bir eleştiri mantığıyla yöneltmez bakış açısını.
Toplumun içinden çıkan kimselerin, onların kültürünü, örf ve âdetlerini, eğilimlerini, zevklerini, dilini ve psikolojisini iyi bilen kimselerin o toplumu geliştirme, iyiye doğru değiştirme ve dönüştürme şansı, yabancı kimselere göre çok fazladır. İthal liderler, ithal çözüm çabaları çoğunlukla başarılı olamaz. İnsanlar, yabancı kimselere genellikle kuşku ile bakarlar, onlara yaklaşmaktan çekinirler. Cemaatler de çözümlerini içlerinde üretmeli, liderlerini aralarından çıkarmalıdır ki başarılı olsunlar. Davulun sesi uzaktan hoş gelse de, yakınındaki kimseler gürültüden rahatsız olurlar. Aksini gerektirecek çok önemli zarûruretler olmadıkça; ithal çareler yerine yerel çözümlere mürâcaat etmeli, sorunu içinde yaşayanların çözmesi beklenmelidir. Bu, dünyaya kapalı olma anlamına gelmez. Yardımlaşma, hikmet arayışları, evrensel zenginliklerden yararlanma arayış ve bunlardan istifade ayrı şeydir, tümüyle ithal çözümler, ithal kurtarıcılar, ithal mehdiler beklemek ayrı şeydir. Kurân-ı Kerim, Allah’ın insanları şûbelere, kabilelere ayırmasını “birbirleriyle tanışma” sebebine bağlar.2804 Bu tür tanışıklık, halkın çok önem verdiği hemşehrilik, ya da aynı semtin çocuğu olma, tebliğ ve hayra çağırma yönünde kullanılabilecek bir avantajdır.
“Kardeş” ifadesinde bir sıcaklık var. İçlerinden çıkan dâvetçi, hal diliyle şöyle demiş oluyor: “Evet, seni düşünen, seven, iyiliğini arzulayan kardeşin olarak ben, bu inancının seni sürüklediği yerden endişe ediyorum. Amacım seni sömürmek, yeni bir inanç adına sırtına binmek değil. Sadece hepimizin ortak boyun eğeceği bir İlâh’ı sana tanıtmak. Bunu da sadece seni sevdiğim ve kardeşim olduğunu hissettiğimden yapıyorum.” Câhiliye içindeki muhâtabın kardeş sıcaklığı içinde algılanması ve ona o psikolojik kanaldan mesajın aktarılması iletişim ve etki açısından bir avantajdır.
Sayılan tüm bu avantajlarının yanında, dâvetçinin içimizden biri olmasının getirdiği dezavantajlar da yok değildir. Düşüncesiz halk yığınları şöyle de düşünebilirler: “O, daha düne kadar kendi aramızda görüp bildiğimiz, Zeyd’in (filanın) oğlu değil midir? Nereden çıkarıyor bu iddiâları? O kim oluyor da, şimdi bizi atalarımızın yolundan çevirmeye yelteniyor?”
2. Kınayanın Kınamasından Çekinmemek: "Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni bir yalancı sayıyoruz." 2805
2804] 49/Hucurât, 13
2805] 7/Arâf, 66
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İddia sahibi olmak, toplumun örfü, geneli ve normal tanımı ötesinde bir gerçeğe iman etmek... Hele bu farklı olanı rüzgârın tam ters yönden estiği bir vasatta yapıyorsanız, âyetlerde sayılan kâfirlerin olumsuz tepkilerine bu itham, yakıştırma ve suçlamalarına; bunların çağdaş açılım ve benzerlerine hazır olmak zorundasınız. Siz, yalancısınız, dış mihrakların âletisiniz, hâinsiniz, mecnunsunuz, hayalperestsiniz, rüya âleminde geziniyor, insanlara boş şeyler vaad ediyorsunuz, evrensel kabullere ters kürek çekmektesiniz, aileleri parçalamakta, bölücülük yapmaktasınız… Bu vb. suçlamaları göğüslemeye hazır olmadan kesinlikle insanlara tebliğe koyulmayın. Tüm bu yergilere, ancak hakkıyla iman eden ve gerçekten haklı olmanın huzur ve tatminini duyan bir yürek karşı koyabilir. O yüzden tebliğ, ancak kâmil iman sahiplerinin yapabileceği bir eylemdir. "Allah’a dâvet eden (Emr-i bİ'l-ma’rûf ve nehy-i ani'l-münker yapan), sâlih amel yapan ve ben de müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır?"2806 ifâdesi, kâmil bir mü’min duruşunu resmetmektedir. Bu konuda körler ülkesinde gözleri sağlıklı bir insanın çevreyi, körlere anlatması örneği verilebilir. Bu ülkenin kör sâkinleri, kendi algılamadıkları bir dünyadan bahseden bu kişinin gözlerini kör ederek gerçekleri algılamasını önlemişlerdir.
3.Câhilin Cür’eti: "...Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin (azâbı bize) getir." 2807
Allah'ı hakkıyla takdir edememek küfrün özelliklerindendir. Şeytan ve kendi kötü zanları, hevâları onları bu hususta karanlıklara götürmüştür. Ya Allah’ın rahmetine aldanarak yaptıkları her türlü taşkınlığı küçük ve bağışlanır görmüşler, ya da İlâhî tehditlerin vukuunu imkânsız saymışlardır. Her hâlükârda bu alandaki Câhillikleri bilgisiz cür’etlerini arttırmıştır. Yanlış bir hedefe ve ilimsiz bir zemine oturduğundan dolayı bu tavra cesaret değil, cür’et demekteyiz.
4. Rasûller Ne İster?: "Ey kavmim! Ben (tebliğime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir..." 2808
Peygamber kıssalarında en çok rastlanana cümlelerden biri de yukarıda alıntıladığımız bölümdür. Onların çağrıları, kavimleri tarafından çoğu kez doğru algılanmamış ve neyi istedikleri yolunda pek çok güncel spekülasyona sebep olmuştur. Şahıslarıyla ilgili yergi sıfatları bir yana, niyetleri de dünya merkezli iktidar hesaplan olarak nitelenmiştir. Gerek zatları gerekse niyetleri hakkındaki bu tanımlama ve yakıştırmalar, açık bir iftirâ olduğu halde, toplumun ileri gelenleri tarafından özenle seçilmiş ve halk arasına yayılmışlardı. Bu ithamlar, düşünülmeksizin gelişigüzel sarf edilmiş sözler değildi. "Ölçtü biçti, kahrolası ne biçim ölçtü biçti. Sonra yine canı çıkası ne biçim ölçtü biçti, nasıl ölçüp biçtiyse! Sonra baktı. Sonra yüzünü ekşitti ve surat astı. Sonra arkasını döndü ve büyüklendi. Ve ‘bu muhakkak büyüleyici bir sihirdir!’ dedi."2809; "O ve kardeşi ancak seni yurdundan çıkarmak için gelmiş iki büyücüden başkası değildir."2810; "Eğer biz sahip çıkmazsak bizi atalarımızın yolundan çevirmek için gelen ve yeryüzünde ululuk sizin olsun diye mi bize geldin?" 2811
2806] 41/Fussılet, 33
2807] 7/A’râf, 70
2808] 11/Hûd, 51
2809] 74/Müddessir, 18-24
2810] 20/Tâhâ, 63
2811] 10/Yûnus, 78
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 665 -
Peki, ama Rasûllerin “Allah 'a kulluk/iman edin ve bana itaat edin!” çağrısının anlamı bu söylediklerimizle çelişmiyor mu? Bu talepleri apaçık bir iktidar talebi, yani dünyevî bir rant değil mi?
Rasûller kendi adlarına, kendileri için bir iktidar talebinde bulunmamışlardır. Kendilerinin de diz çöküp, “kulluk”tan öte bir pozisyona tâlip olmadıkları bir İlâhî nizam için itaat talep etmişlerdir. Bu ise dâvetleri için istenen bir ecr (karşılık) olarak tanımlanamaz. Olsa olsa “Haydi Yaratıcı önünde topluca secde edelim ve O’nun sınırlarım çiğnemeyelim!” çağrısı olur. Onlar şahıslarının değil Rabbin irâdesi olan vahyin iktidarına çağırmışlardır. Ancak, soyut, zaman ve mekân ötesi bir Varlıkla ilişkide belli sembollerle olay sâbitlenmek zorundadır. O’na yapılan ibâdetlerde bir kıbleye yönelmemiz, duâ esnâsında ellerimizi göğe kaldırmamız gibi yönelimler bu zorunluluğun birer nişânesidir. O’na ve kitabına itaat de, sözde kalmamalı ve farklı yönlere eğilip bükülmemelidir. Bunun için kendi cinsimizden bir rasûle itaat, Yaratıcı kudretin irâdesine itaatin ete kemiğe bürünmüş şeklidir.
5. Kulluk Berekettir: "Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize göğü (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın..." 2812
Âyetlerde bu vaat pek çok defa tekrarlanır. Kul olan evrenin, boyun eğdiği
Yaratıcı'ya, irâdeli kul olan insanın da itaat etmesi bereketi getirmektedir. “Kim Allah’tan korkarsa (ittika ederse), Allah ona bir çıkış yolu ihsân eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül edip güvenirse O, kendisine yeter…”2813; “Allah güven (ve) huzur için olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.”2814; “O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı iman etseler ve (Allah’ın azâbından) korunsalardı (ittika etselerdi), elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket (ve bolluk kapılarını) açardık; fakat yalanladılar, Biz de kazanmakta oldukları kötülükler yüzünden onları yakalayıverdik.” 2815
Bazen de kulların tüm itaatlerine rağmen geçici süreyle mallardan, canlardan eksiltme ve korku ile ümmet imtihan olunabilir.2816 Bu durum, yukarıdaki âyetlerle tezat oluşturmaz. Çünkü "Şu günler ki, Biz onları insanlar arasında dönüp dolaştırırız."2817 âyeti olayların ve şartların mevsimler ve bulutlar gibi coğrafyalar üzerinde dolaşıp durduğunu belirtir.
6. "Ben Sizden Berîyim": "(Hûd) dedi ki: Ben Allah'ı şâhit tutuyorum, siz de şâhit olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan berîyim/uzağım!" 2818
Uzlaşma ve ortak payda bulma teklifleri, dâvâ adamları ve hareketlerin önündeki en kritik dönemeçlerdendir. Bu tür karışımlarda, uzlaşma ve tâvizlerde câhiliye ve şirkin kaybedeceği bir şey yoktur. Kayıp tevhid cephesinindir. Bu
2812] 11/Hûd, 52
2813] 65/Talâk, 2-3
2814] 16/Nahl, 112
2815] 7/A’râf, 96
2816] 2/Bakara, 155
2817] 3/Âl-i İmrân, 140
2818] 11/Hûd, 54
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlarda sağlam bir duruşa ihtiyaç vardır. Ve en net bir söylemle "Ben sizden uzağım, farklıyım; ben mü’minlerdenim" gibi farklılıkların altı çizilmelidir. Durduğumuz sâbit noktadan insanları tevhide çağırmamız anlamlıdır. Yoksa câhiliyeyle ilişkisinde, olumsuz değişime açık, ayakları sürekli ileri-geri yer değiştiren ve sâbit doğruları üzerinde direnemeyen bacaklar bu yükü taşıyamaz. Sözün eğilip büküldüğü, netliğin hareket açısından zorlukların kaynağı olarak algılandığı bir değerlendirme zemininde Rabbimizden niyâzımız "ayaklarımızı sâbit kılması, üzerimize sabır yağdırması, kâfirlere karşı yardım etmesi ve canımızı ancak mü’min sıfatı üzere alması"2819 olmalıdır.
7. Meydan Okuma: "...Haydi hepiniz bana tuzak kurun. Sonra da bana mühlet vermeyin!" 2820
"Elinizden ne geliyorsa yapın!" Ne müthiş bir irâde ve ayak direme. Sırtını biriktirdiklerine ya da oğullarına değil; Rabbine dayamış bir tevhid erinin ağzına yakışan bir ifâde. Sağlam bir gönlün iktidarı altındaki bir ağızdan dökülen... Gücünü ve güven duygusunu araç-gereçlerden ve kalabalıklardan alan bir ağızda ise sırıtan bir terkip. Bu tür bir iman ve tevekkül, tartının diğer ucundaki milyonlarca sürüklenen irâdeyi, tek başına alıp götürür ancak. Ve bu irâdedir kişinin amelini öncüler sıfatıyla, binlerce kat fazlasıyla bereketli yazdıran.
8. Vahye İtaat; Ya da... : "İşte Âd (kavmi); Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler, O’nun peygamberine âsî oldular ve inatçı her zorbanın emrine uydular." 2821
Vahye itaatin ötesi, inatçı ve zorba gibi sıfatlara sahip iktidarlara itaatten başka bir yere çıkarmaz insanoğlunu. Ey kul, nedir senin derdin? Rab (Efendi) olarak Allah'tan daha iyisini mi arıyorsun? Sırf bu arayıştaki ukelâlığın bile burnunun sürtülmesi için yeter sebep. Bu lüksün seni çıkaracağı tek yer merhametli, halim, kerem sahibi bir Rab’den/Efendiden; inatçı, zorba bir yaratılmışa kölelik. Kişinin kendisini nasıl bahası dışında birine nisbet etmesi lânetlenmiş bir fiilse, bundan daha büyüğü; ferdin kendine Yaradanı dışında bir Rab/Efendi aramasıdır.
Merhamet sahibi ve adâletli Allah’a teslim olmayan kimseler, mutlaka teslim olup kulluk yapacakları bir otorite bulurlar. Bu otorite de, başka problemleri yanında en azından inatçı ve zorbadır. Bu rab taslakları, kendi hevâlarından çıkardıkları kanun ve hükümlerle kendisine boyun eğen Âdîleri kendilerine uymaya, kayıtsız-şartsız itaate zorlarlar. Allah’a yönelmeyen, sadece O’nun otoritesine boyun eğmeyen inançsız kimse de, böylesine acınacak duruma düşer, şahsiyetini, izzet ve onurunu kaybeder, kendisi gibi, hatta kendisinden daha seviyesiz birilerine kul olur. Bu da âd kavminin yaptığı bir özellik olması yönüyle her dönemde görülen bir âdîliktir.
9. İtiraz Sahiplerinin Sıfatları: "Onun kavminden, kâfir olup âhirete ulaşmayı inkâr eden ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz varlıklı kişiler; ‘bu’ dediler, ‘yalnızca sizin gibi bir insandır. Sizin yediğinizden yer içtiğinizden içer." 2822
Âhirete ulaşma konusundaki flu/bulanık görüntü, kişinin tuğyânında etkin
2819] 2/Bakara, 250; 7/A’râf, 126
2820] 11/Hûd, 55
2821] 11/Hûd, 59
2822] 23/Mü’minûn, 33
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 667 -
bir faktördür. Bu, kâfirlerin inkârında etkin olduğu gibi, biz müslümanların günaha düşmelerinde de etkisi büyük olan bir durumdur. Dünya hayatı, ardından asırlarca sürecek kabir âlemi, sonrasında baas, mîzan, sırat ve ebedî âlem. Tüm bunların gerçekleşmesini binlerce yıl ötesi olarak algılamak ve uzak görmek bilinçteki resimde buğulanma oluşturuyor. Rasûlün anlatımı esnâsında "Cehennemin sıcaklığını hissediyorum!" diyen sahâbînin âhireti hissediş ve duyuşu... Savaş esnâsında "Cennetin kokusu burnuma geliyor" diyen ve attığı adım yere düştüğünde ebedî hayatı tadacağını duyumsayan bir kişinin âhiret bilincinin parlaklığı... En az, elindeki peşin dünya hayatı kadar peşin ve yakın hissedilen bir âhiret inancı, yani âhirete yakînî, gözle görür gibi iman bizleri günahlardan dizginleyebilir. Yoksa, buğulu bir anlatım ve algılanış düzlemindeki âhiretin bir cezbe oluşturması ve sâlih amelleri doğurması da, fiilleri kontrol etmesi de asla mümkün değildir. Kendi katlarından ulaştıkları bir diğer iddia da şu âyette geçmektedir: "Biz azâba uğratılacak da değiliz!"2823 Eğer âhiret, sizin anlattığınız gibi gerçekse, bu dünyada bizi güzel rızıklarla rızıklandıran varlık orada da bundan daha iyisiyle bizleri karşılar...
Refah içinde bulunmak da, müstağnî tavırların temelinde bulunan bir unsurdur. "Hayır! Muhakkak ki insan, kendini yeterli gördüğünden dolayı azar, taşkınlık yapar."2824 ifâdesi bu durumu anlatır. Yine Rasûllerin tebliğleri öncesinde kavimlerin zorluklarla imtihan edilmeleri, “umulur ki bu durum, kibirlerini kırar ve vahye itaat için müsâit bir rûha bürünürler” hikmetine mebnîdir.
10. Yönetimin Kutsallaşma Meyli Karşısında İslâmî Tavır: “Gerçekten tıpkı
kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan uğrarsınız.’ (dediler).” 2825
“O, bizim gibidir. Ve bu bir eksikliktir. Zira itaat edilecek bir otorite, olağanüstülüklerle donanmış, kutsal bir nitelik arzetmelidir!” Kâfirler peygamberlere bu tür beklentilerle karşı çıktıkları halde, itaat ettikleri otoritelerde gerçekten bunu aramakta mıdırlar, yani bu beklentilerinde samimi midirler? Onların itaat ettiği şu anki liderlerinde bu olağanüstü, kutsal ve beşer üstü özellikler var mıdır? Bu soru, kendilerine sorulduğunda bunun cevabı da şöyle olacaktır: “Hayır, onlar da bizim gibi insanlar, ama onları üstün kılan fazlalıkları var. Onlar mal, evlat ve soyca üstünler. Yani önlerinde eğilmeyen boyunları zorla kıracak maddî güçleri, imkânları var…” Özetle câhiliye insanının zihninde iki şey önünde boyun eğme ve itaat etme kavramı mevcuttur: Ya zorla boyun eğdiren maddî güç ya da karşı konulamaz, olağandışı vasıflarla donatılmış bir varlık. Kendileri gibi olan, hem de mal ve evlâtça zenginleştirilmemiş bulunan bir kişiye itaat etmek câhilî mantığın algılayabileceği bir şey değildir.
11. Şeytanın Vesveseleri Aşılabilecek Boyuttadır: "...Şeytan onlara yaptıkları işleri güzel gösterip onları doğru yoldan çıkardı. Oysa bakıp görebilecek durumdaydılar."2826
Şeytanın sâlih kullar üzerinde bir yaptırımı olmadığı Kur’an’da ısrarla vurgulanır. Şeytanın kullandığı tüm yöntemleri aşmak için, müslüman kulların elinde yeterli psikolojik, biyolojik ve ilmî veri/güç mevcuttur. Şeytana olan esâret, insanların yetersizliğinden değil; onunla mücâdele etmediklerinden
2823] 26/Şuarâ, 138
2824] 96/Alâk, 6-7
2825] 23/Mü’minûn, 34
2826] 29/Ankebût, 38
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaynaklanmaktadır.
12. İlâhî Azaptan Siyasî Mücâdeleye Örnekler: "Nihâyet onu vâdilere doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce; ‘Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur’ dediler. Hayır, o sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan rüzgârdır." 2827
Kâfirler anlayış ve hissediş açısından basîretsiz varlıklardır. Basîret ve ferâset, bu anlamda yalnızca mü’minlerin sıfatıdır. Kendilerine yaklaşan helâk bulutunu zorlu bir kuraklık ânından sonra, rahmet bulutu olarak algılamışlar ve bir araya gelip onu topluca ve sevinçle karşılamışlardır. İlâhî azap için resmedilen bu tarz ameller için, belli örnek sıfatlar mevcuttur. Azap bazen gizli, bazen açık olarak gelmektedir. Kâfirler ummadıkları yönden azâba yaklaştırılmaktadırlar. Azap son âna kadar onlarca hissedilmemektedir. Bir anda olup bitmekte ve sonuç almaktadır. Tek bir sadmeyle noktalanmaktadır. Tedrîcen ve yavaş yavaş artan bir şekilde değildir. Çok büyük bir şiddete sahiptir, ki bu onun uygulama zamanının, mekânının sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır. Zamana yayılmış ve mekân açısından odaklanmamış bir tarzda olsa, bu denli yıkım şiddeti olmayabilirdi.
13. Helâkin Sebebi: "...Zira onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Bulundukları yerlerde kötülüğü çoğalttılar. O sebepten dolayı Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı." 2828
Hz. Hûd Kıssasının Mesajları
Hûd (a.s.) kıssasının vahye muhâtap olan tüm insanlara verdiği mesajları şöyle sıralayabiliriz:
Bu dünya hayatında insanların elde ettikleri bütün nimetler Allah'ın onlara bahşettiği şeylerdir.
Allah'ın onlara verdiği bu nimetleri, yine Allah'ın istediği biçimde harcamak gerekir.
Allah'ın ihsan ettiği mal-mülk ve serveti, Allah'ın lutfundan ve sınav olarak verdiği değil de, sırf kendi akıl ve becerileri neticesi elde ettiklerini zannedenler, daha sonra onları diledikleri gibi harcama yetkisinde kendilerini görürler ki, bu tavır onları inkâr zincirine ulaştırmış olur.
Hele bu inkârcı servet sahipleri âhireti yalanladıklarından; diledikleri gibi harcadıkları servetlerini kazanırken yaptıkları zulümlerin ve Allah'ın verdiği servetlerden yoksullara vermediklerinin hesabını, kimseye vermeyecekleri düşüncesinde olurlar ki, onları azdıran, inkâr ettiren âmillerden biri de bu olur. Hûd kavminin inkârcılarının düşünceleri de bu idi. Âhireti red…
İşte bu gibi mesajların verildiği Âd kavminin kıssası; Kur'an'ın indiği câhiliye toplumunun aynı bazdaki düşüncelerinin yanlışlığını beyan etmiş olur. Âd kıssasından ders almayanların sonu, dehşetli sahnelerle anlatılan Âd kavminin sonu gibi olacağı mesajı verilmiş olmaktadır.
Çağımız toplumlarında da Âd kavminin kıssasında anlatılan inkâr psikolojisi
2827] 46/Ahkaf, 24
2828] 89/Fecr, 11-13; Levent Uçkan, İslâm Tarihi Notları, Basılmamış Çalışma, s. 16-20; karşılaştırın: Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi’l Kur’an, Akademi Y. (İlgili Âyetlerin Tefsiri)
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 669 -
yaşanmaktadır. Bu insanların sahip oldukları villa, yazlık gibi binalarda diledikleri gibi kayıtsızca özgür yaşama isteği, bu uğurda kazandıkları ve kazanacakları paraların, nasıl ve nereden geldiğinin önemsizliğine itmiştir. Zulümle de olsa, bu uğurda kazandıklarını kendileri için helâl(!) addetmektedirler. Lüks binalarda diledikleri gibi harcayacakları servetlerden, fakir ve yoksulun ihtiyacı için de harcanması veya onların da bu servette haklarının olduğu, onların hiç umurunda değildir.
Helâk sahnesinin çok dehşetli olarak tasvir edilmesi inkârcıları düşündürmek için en ibretli mesaj değil midir? 2829
Âd Kavmi ve Onların İzindeki Günümüzün Âdîleri
Âd kavmi, Arabistan kabilelerinin en eskilerinden birisi idi. Peygamberimiz’in gönderilişi ve öncesindeki câhiliyye dönemlerinde bu kavmin kıssası bilinmekte ve anlatılmakta idi. Onların güç, kuvvet ve zenginlikleri, İrem bağlarının güzel meyveleri ve ihtişamı hakkındaki hikâyeler çok meşhur olmuş ve sonunda bu kavmin helâk edilişleri de ibret alınacak bir örnek olarak anlatılıyordu. Onların bu şöhretleri Âd kelimesinden yeni kelimeler türetilmesine yol açtı. Meselâ, her eski şeye “âdî”, arkeolojik kalıntılara da “âdiyât” diye isim verilir oldu. Hiçbir izleyeni ve sahibi kalmamış ve bu yüzden çoraklaşmış arâziye de “âdî el-arz” denilmektedir. 2830
Âdî; Aslında Âd kavmine âit demektir. Âd kavminin özelliğinden dolayı “âdî”; bayağı, aşağı, alçak ve kıymetsiz anlamında kullanılır. Âdet haline gelmiş olan anlamına da gelir. Âdiyât da, kıymetsiz şeyler, insanlarca alışılmış olan basit olaylar için kullanılır. (Kur’ân-ı Kerim’in 100. sûresinin adı olan ve ilk âyetin ilk kelimesinde kullanılan âdiyât kelimesi ise, Âd’dan değil; “adiv” kelimesinden türemiştir, -deve ve at gibi- hızlı koşanlar anlamına gelir.) Âdîlik: Aşağılık, saygısızlık, değersizlik, önemsizlik, düşüklük anlamına gelir. Âd kavminin yalancı ve sahte cenneti olan İrem’in fecî âkıbetini değerlendirmeyip, İrem’i gözlerinde büyütüp ona arzu duymalarının neticesi, Müslüman olduğunu iddiâ eden nice şâir onu abartılı şekilde övmüş, mutluluk verici ev ve bahçeleri ifâde eden bir mazmun olarak kullanmışlar. Yine günümüzde de devam ettiği gibi, nice Müslüman, kızına İrem adı koyarak ona olan özlem ve arzusunu dillendirmiştir. Fecî bir helâkle Allah’ın kamçısına muhâtap olan İrem’i kızlarına ad vererek onların sonlarından ibret almak yerine, onların hayatını örnek alınacak bir yaşam olarak görmeye devam etmekteler.
Âd kavminin yöneticisi Şeddad, zorbalığı ve kan dökmeyi meşrû gösterme gayretinde olmuştur.2831 Bu lider Hz. Hûd’un (a.s.) tebliğine muhâtap olmuştur. Fakat gerek kendisi, gerek kavmi, vahye karşı, heykellerine (putlarına) ön planda yer veren mevcut siyâsî yapıyı savunmuştur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "İşte Âd kavmi!.. Onlar Allah'ın âyetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece başları (liderleri) olan her zorbanın emrine uyup gittiler. Onlar bu dünyada da, kıyâmet gününde de lânet cezasına tâbi tutuldular."2832 hükmü beyan buyurulmuştur.
2829] C. Duman, a.g.m.
2830] Nuri Tok, Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, s. 97-98
2831] 26/Şuarâ, 130; 11/Hûd, 59
2832] 11/Hûd, 59-60
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âd kavminin Allah’a şirk koşma problemiyle birlikte önemli bir özelliği de, kendilerine liderlik yapan her zorbanın emrine uymalarıdır.2833 Rabbin âyetlerini inkâr ve O’nun peygamberlerine isyan eden Âd kavminin zorba/zâlim yöneticilerine ittibâ etmeleri, bu dünyada da, kıyâmet gününde de lânet cezasına tâbi tutulmalarına sebep olarak gösterilmektedir.2834 İnsanlara kuvvetle ve silâhla gâlip gelen zorbalara boyun eğmek bir zillettir. Nitekim Âd kavmi heykellere izâfe edilen siyâsî teorilere ve zorbalara boyun eğdiği için, lânetlenmiştir. Esasen İslâm'ın dışındaki bütün sistemler temelde zulme ve zorbalığa dayanırlar. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zâlim olarak vasıflandırılır.2835 Şirk de en büyük zulümdür.2836 Ve Hûd sûresinde zâlimlere meyletmenin neticesi açıklanır: “Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez.” 2837
"Âd (kavmi) de gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Hûd: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca âlemlerin Rabbine aittir. Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz? Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeylerle size yardım edenden korkup sakının. Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar da. Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azâbından korkuyorum.' Dediler ki: 'Bizim için fark etmez; öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da. Bu, geçmiştekilerin geleneksel tutumundan başkası değildir. Ve biz azap görecek de değiliz.' Böylelikle onu yalanladılar, Biz de onları yıkıma uğrattık. Gerçekten, bunda bir âyet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, merhamet edendir." 2838
Bu âyetlerden rahatlıkla anlaşılmaktadır ki, yakaladıklarına karşı zorbalık yapan Âd kavmi, anıtlar, anıtkabirler, yüksek binâlar, sanat eserleri konusunda birbirleriyle yarışıyordu. Günümüz insanları da âdîlikte onları taklit ediyor ve dünya zevklerine karşı aşırı tutkular besliyor. Dünyevîleşen, materyalist insan, her şeye pragmatik yaklaşıyor ve âhireti hatırına getirmiyor. Hayallerini dâvânın hedefleri değil; lüks ve ihtişam süslüyor, rüyâlarını rahat ve yalancı zevkler dolduruyor. Âd kavminin tüm olumsuz özellikleri günümüz toplumunda eksiksiz mevcut.
Âd Kavminin Helâk Edilişi: “Âd'ın kardeşini hatırla; onun önünden ve ardından nice uyarıcılar gelip geçmişti; hani o, Ahkaf'taki kavmini: ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım’ diye uyarmıştı. Dediler ki: ‘Sen, bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan, tehdit ettiğin şeyi, bize getir.’ Dedi ki: ‘İlim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum; ancak sizi Câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.’
2833] 11/Hûd, 59
2834] 11/Hûd, 60
2835] 5/Mâide, 45
2836] 31/Lokman, 13
2837] 11/Hûd, 113
2838] 26/Şuarâ, 123-140
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 671 -
Derken, onu (azabı) vadilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, ‘Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. Hayır, o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgâr; onda acı bir azab vardır. Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eder. Böylece meskenlerinden başka, hiçbir şey(leri) görünemez duruma düştüler. İşte biz, suçlu-günahkâr bir kavmi böyle cezalandırırız. Andolsun, Biz onları, sizleri kendisinde yerleşik kılmadığımız yerlerde (size vermediğimiz güç ve iktidar imkânlarıyla) yerleşik kıldık ve onlara işitme, görme (duygularını) ve gönüller verdik. Ancak ne işitme, ne görme (duyuları) ve ne gönülleri kendilerine herhangi bir şey sağlamadı. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alay konusu edindikleri şey, onları sarıp kuşattı.” 2839
Âd kavmi, “sarsar”, yani soğuk ve dondurucu, “âtiye”, yani şiddetli esen ve “akîm”, yani kasıp kavuran bir rüzgârla yok edildiler. Ayrıca, buna ek olarak kendilerini “sayha”, yani korkunç bir çığlık2840 yakalayıvermişti.
Bugün de Batıdan esen ve rahmet/bereket getireceği zannedilen rüzgâra gönüllerini açmış zâlim yöneticiler ve onlara uyan insanlar bu rüzgârla ülkenin üstünde dolaşan helâk yüklü bulutları, önceden tahmin etmeleri beklenemez. Ama Hûd (a.s) gibi tevhid önderlerinin izcileri, kendilerine çok iş düştüğünü bilmek ve değil gülmeye; ağlamaya bile vakitlerinin olmadığını değerlendirmek zorundadırlar. Hakkıyla iman edip sâlih ameller yapmalı, Hakkı ve sabrı hem kendileri yaşamalı ve hem de çevrelerine tavsiye etmelidir. Bunun dışında hüsrandan kurtuluşun olmadığını her toplantılarının sonunda birbirlerine hatırlatmalıdırlar.
Son söz olarak demek istiyoruz ki, şirk ve zorbalara uymak Âd kavmine âit özelliktir, yani âdîliktir, alçaklıktır, mel’unluktur. Tarihte olduğu gibi günümüzde de insanın önünde iki yol var: ya Âd kavminin yolu, yani Âdîlik, ya da Hz. Hûd’un (ve tüm peygamberlerin) yolu olan tevhid ve Rabbe itaat/kulluk…
Hakk’a hakkıyla kulluk yapıp dünyada huzur ve âhirette cenneti hak edenlere selâm olsun!
Hz. Hûd'un Kıssasından Çıkarımlar
Şimdi de Hz. Salih'in hikâyesine geçmeden önce bu sûrede anlatılan biçimi ile Hz. Hûd ile soydaşlarının hikâyesinden çıkarmamız gereken dersler üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Çünkü İslâm çağrısının, tarihin süreci boyunca izlediği çizginin bu şekilde Kur'an'da anlatılmasının sebebi, bu inanç sistemine ilişkin stratejinin çağlar üstü kilometre taşlarını, yol işaretlerini belirlemektir. Bu kilometre taşları İslâm çağrısının sadece geçmiş yüzyıllarının değil, kıyâmet gününe kadarki gelecek yıllarının da yol göstericileridir. Yine bu stratejik kilometre taşları, Kur'ân-ı Kerim'in ilk muhâtapları olup onun ışığında o günlerin câhiliyesinin karşısına dikilmiş olan ilk müslümanların kılavuzları değildir sadece; tersine bu işaret taşları, kıyâmet gününe kadar câhiliyeye karşı mücâdele verecek olan her müslüman cemaatin stratejisini belirleyeceklerdir. İşte Kur'ân-ı Kerim'i, İslâm çağrısının ölümsüz kitabı yapan, ona bütün zamanların stratejik rehberi fonksiyonunu kazandıran özellik de budur.
Kur'an-ı Kerim'in bu yoldaki vurgulamalarına yukarıda kısaca değinmiştik.
2839] 46/Ahkaf, 21-26
2840] 23/Mü’minûn, 41
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şimdi bu vurgulamaların hemen hemen hepsine bir kez daha gözatmak istiyoruz. Çünkü bu vurgulamaları sûrenin hızlı akışı içinde âyetlerin kısaca açıklanması çerçevesine bağlı kalarak gündeme getirebilmiştik. Oysa bu vurgulamalar, yine de özetleme çerçevesini aşmamakla birlikte, daha uzun bir irdelemeyi gerektirecek önemdedirler. Bu irdelemenin kapsamına aldığımız "vurgulama"ları şöyle sıralayabiliriz:
1- İlk önce bütün peygamberlerin dile getirdikleri, bütün peygamberlik misyonlarının baş maddesini oluşturan tek ve ölümsüz çağrıya deyinmek istiyoruz. İbâdeti ve kulluğu birlikte Yüce Allah'a sunma çağrısı. Kur'ân-ı Kerim, bu çağrıyı bize her peygamberin dilinden şöyle aktarıyor; "Ey soydaşlarım, Allah'a kulluk (ibâdet) ediniz, O'ndan başka bir ilâhınız yoktur."
Biz tek Allah'a "ibâdet etmeyi, sürekli biçimde dünya ve âhiretle ilgili bütün konularda tek Allah'a kapsamlı biçimde boyun eğmek" şeklinde açıkladık. Çünkü "ibâdet" kelimesi sözlük anlamı ile bu demektir. Çünkü "ibâdet"; kökünden türemiş bir fiil olan "abede": "Boyun eğdi, baş eğdi, eğildi" anlamlarına gelir. Yine aynı kökten türemiş bir kelimenin oluşturduğu "Tarîkun muabbedün" tamlaması "düzleştirilmiş, yürünmeye elverişli duruma getirilmiş yol" demektir. Yine bu kökten türemiş "Abbedehû" ifâdesi "ona boyun eğdirdi, onu emri altına aldı" anlamına gelir.
Zâten Kur'ân-ı Kerim'in Mekke'deki ilk muhâtapları olan ve "ibâdet" etme emrini alan Araplar bu kelimenin içeriğini bildiğimiz "kulluk amaçlı hareketler" ile sınırlı görmüyorlardı. Hatta Kur'an, Mekke'de onlara ilk seslendiği günlerde henüz bu "kulluk içerikli hareketler" farz kılınmamıştı bile. O günün Arapları bu kelimeyi ilk duyduklarında onun "Yüce Allah'ın bütün emirlerine uyarak O'nun dışındakilerin boyunlardaki her türlü itaat halkalarını söküp atmak" demek olduğunu biliyorlar, bu kelimeden bu anlamı çıkarıyorlardı.
Öte yandan Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- de "ibâdet" kelimesini "kulluk amaçlı hareketler" anlamında değil de "bağlılık, uyum" anlamında yorumlamıştır. Bu açıklamayı şu münâsebetle yaptı. Bir defasında sahâbîlerden Adiyy b. Hatem'e yahûdiler ile hıristiyanlardan, onların hahamlarını ve râhiplerini rab edinmelerinden sözederken, konuşmasının bir yerinde şöyle buyurdu; "Evet. Bu hahamlar ile râhipler, yahûdiler ile hıristiyanlara helâl şeyleri haram ve haram şeyleri de helâl ilân etmişler, onlar da din adamlarının bu yasalarına uymuşlardır. Bu da onlara ibâdet etmeleri demektir."
"İbâdet" kelimesinin "kulluk amaçlı hareketler" için kullanılması, bu hareketlerin çeşitli alanlardaki Allah'a boyun eğme biçimleri olarak sayılmalarından ileri gelir. Fakat bu biçimler "ibâdet" kavramının tüm içeriğini kapsamazlar; hatta kavramın asıl içeriği değil, bu içeriğin bağımlı tezâhürleridirler. Zaman içinde gerek "din" ve gerekse "ibâdet" kavramları kafalarda çarpıtmaya uğrayınca insanları İslâm’dan çıkararak câhiliyenin bataklığına düşüren "Allah'tan başkasına ibâdet etme" eyleminin sadece ibâdet içerikli davranışları Allah'tan başkasına, meselâ putlara ve heykellere sunmakla gerçekleşebileceğini düşünmeye başlamışlardır. Bu bakış açısına göre insan bu somut sapıklık türünden kaçındıkça, câhiliyeden ve müşriklikten uzak kalmış ve "müslüman" olmuş olur. Bu yüzden ona kâfir denemez. Böyle bir adam, İslâm toplumunun müslümanlara tanıdığı bütün haklardan yararlanır. Yani can, ırz, mal dokunulmazlığı gibi İslâm
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 673 -
hukukunun getirdiği bütün dokunulmazlıkların koruyucu şemsiyesi altındadır.
Bu görüş asılsız bir saplantıdır; insanın İslâm’a girişini ve ondan çıkışını belirleyen "ibâdet" kavramının özüne yönelik bir sınırlandırma, bir daraltma, hatta bir değiştirme ve başkalaştırma girişimidir. Bu kavram, her konuda Yüce Allah'a eksiksiz biçimde boyun eğmek ve yine her konuda Yüce Allah'tan başkasına boyun eğmeyi kesinlikle reddetmek demektir. "İbâdet" kelimesinin sözlükteki anlamı bu olduğu gibi, Peygamber Efendimiz "Yahûdiler ile hıristiyanlar, Allah'ı bir yana bırakarak hahamlarını ve râhiplerini ilâh edindiler" 2841 âyetini açıklarken, bu kavramı böyle yorumlamıştır. Herhangi bir terimi doğrudan doğruya Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- açıkladıktan sonra, o konuda artık hiç kimseye söz düşmez.
Bu gerçeği bu tefsir kitabında birçok kez vurguladığımız gibi bu dinin mâhiyeti ve stratejisi konusunda Yüce Allah'ın bizi yazmaya muvaffak kıldığı her eserimizde üstüne basa basa belirtmeye çalıştık. Şimdi ise bu sûrede anlatılan biçimi ile Hûd hikâyesinde bu meselenin özünü belirleyen bir vurgu buluyorum. Bu vurgu, aynı zamanda Hz. Hûd ile soydaşları arasındaki savaşın, Hz. Hûd'un getirdiği İslâm ile soydaşlarının içinde debelendikleri câhiliye arasındaki çatışmanın da eksenini belirliyor; bu belirlemelerin sonucu olarak Hz. Hûd'un "Ey soydaşlarım, Allah'a kulluk ediniz, O'ndan başka bir ilâhınız yoktur" derken, ne kasdettiği de ortaya çıkıyor.
Hz. Hûd, bu sözleri söylerken, "Ey soydaşlarım, sakın ibâdet amaçlı davranışlarınızı Allah'tan başkasına sunmayınız" demek istemiyordu. Oysa "ibâdet" kavramını kafalarında sınırlandırarak onu sadece "kulluk amaçlı davranışlar"ın dar çerçevesine hapsedenler böyle demek istediğini sanırlar. Aslında Hz. Hûd'un maksadı, tümü ile yaşama tarzında tek Allah'a boyun eğmek ve buna karşılık yine tümü ile yaşama tarzında zorbalardan birine itaat etmeyi, boyun eğmeyi reddetmektir. Hûd'un soydaşlarının, helâk edilmelerini, dünyada ve âhirette lânete uğramalarını haketmelerini gerektiren kötülükleri sadece "kulluk amaçlı davranışlar"ı yüce Allah'tan başkasına sunmak değildi. Bu kötülükleri, çok sayıdaki müşriklik türlerinden sadece biri idi. O çok sayıdaki müşriklik türleri ki, Hz. Hûd, onları bunların tümünden arındırarak tek Allah'a kul olmaya, sadece tek Allah'a boyun eğmeye inandırmak üzere gelmişti. Onların sözünü ettiğimiz ağır cezayı haketmelerine yol açan kötülükleri, sözlerin en doğrusunu söyleyen, tüm âlemlerin Rabbinin "İşte o Âdoğulları, onlar Rablerinin âyetlerini yalanladılar, peygamberlerine karşı geldiler ve ne kadar küstah zorba varsa hepsinin emirlerine uydular" âyetinde belirttiği gibi, Rablerinin âyetlerini yalanlamaları, peygamberlerine karşı gelmeleri ve zorba kullarının buyruklarına boyun eğmeleridir.
Onların "Rablerinin âyetlerini yalanlamaları" peygamberlere karşı gelmelerinde ve zorbaların direktiflerine boyun eğmelerinde açığa çıkar, somutlaşır. Bunlar aynı eylemdir, birden çok eylemler değildirler. Yani insanlar ne zaman peygamberinin kendilerine duyurdukları İlâhî yasalarda, Allah'tan başkasına boyun eğmemeyi ve zorbalara boyun eğmeye yanaşmamayı hükme bağlayan yasalarda somutlaşan Allah'ın emirlerine karşı gelirlerse Rablerinin âyetlerini yalanlamış ve peygamberlere başkaldırmış ve böylece İslâm’dan çıkıp müşrik olmuş
2841] 9/Tevbe, 31
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olurlar. Daha önce açıkça gördük ki, yeryüzünde hayat İslâm ile birlikte başlamıştır. Hz. Âdem cennetten yere inip dünya halifeliğini üstlendiğinde kafasında ve gönlünde İslâm vardı. Hz. Nuh da gemiden inip yeryüzünü şenletecek yeni insan kuşağının çekirdeği olurken, bağlısı olduğu hayat sistemi yine İslâm’dı. İnsanlar zaman geçtikçe her defasında İslâmdan çıkıp câhiliye bataklığına saplanagelmişlerdir. Yine her defasında yeniden ortaya çıkan İslâm çağrısı, insanları câhiliye bataklığından çıkarıp İslâm’ın aydınlığına kavuşturmayı amaçlamıştır. Bu zigzaglı süreç günümüze kadar akışını sürdürmüştür.
Gerçek şu ki, eğer "ibâdet" teriminin gerçek anlamı sadece "kulluk amaçlı davranışlar"dan ibâret olsaydı, bu sınırlı amaç, bunca peygamberden ve peygamberlik misyonundan oluşmuş onurlu iman kafilesine değmezdi; peygamberlerin harcadıkları bunca yoğun çabaya değmezdi; tarih boyunca insanları İslâm’a çağıran önderlerin ve mü'minlerin mâruz kaldıkları bunca işkencelere ve acılara değmezdi. Bütün bu ağır faturalara değen tek yüce amaç, insanları tümü ile kula kulluktan kurtarıp her konuda ve hayatın her alanında tek Allah'a boyun eğme bilincine erdirmektir; hem dünya ve hem de âhiret hayatının sistemini Yüce Allah'ın ortaksız egemenliğine bağlamaktır.
İlâhın birliği; Rabbin birliği; yönlendirici merciin birliği; yasa kaynağının birliği; hayat sisteminin birliği; insanların kapsamlı biçimde benimseyecekleri egemen merciin birliği; otoritenin birliği. İşte bunca peygamberlerin gönderilişine, uğrunda bunca zahmetli çabaların harcanmasına, tarih boyunca gerçekleşmesi için bunca işkenceye ve acıya katlanılmasına değen tek yüce amaç budur. Bütün bunlar, Yüce Allah böyle bir sonuca -hâşâ- muhtaçtır diye yapılmamıştır. Çünkü O'nun hiçbir canlıya ve hiçbir şeye ihtiyacı yok. Bütün bu çabaların gerisinde yatan sebep şudur: İnsan hayatının dirlikli, düzenli, tutarlı, üst düzeyli ve "insana yaraşır" bir hayat tarzı olabilmesi için sosyal hayatı, her yanı ve yönü ile kesin etkisi altında tutan böylesine yaygın bir "birlik" sisteminin var olması şarttır.
2- Üzerinde durmak istediğimiz ikinci gerçek, başka bir deyimle ikinci "vurgulama" Hz. Hûd'un "Ey soydaşlarım, Rabbinizden af dileyiniz, arkasından O'na yöneliniz ki, o size gökten bol yağmur göndersin, gücünüze güç katsın. Suç işlemekte ısrar ederek çağrıma sırt çevirmeyiniz" âyetinde bize aktarılan sözlerinin açığa vurduğu gerçektir. Bu gerçek, bizim Peygamberimizin, "Her işi yerinde ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından, âyetleri muhkem cümlelerle örülen, sonra ayrıntılı biçimde açıklanan" Kur'an'ın içeriğini Mekkeli müşriklere tanıtırken, açıkladığı ve bu sûrenin baş tarafında okumuş olduğumuz gerçeğin aynısıdır. Bu gerçeği açıklayan âyet şuydu:
“Rabbinizden af dileyiniz, pişmanlık duygusu içinde O'na yöneliniz ki, belirli bir sürenin sonuna kadar sizi mutlu yaşatsın ve her erdemli kişiye erdemli davranışlarının ödülünü versin. Eğer O'na sırt dönerseniz, sizin hesabınıza ‘büyük gün’ün azâbından korkarım.” 2842
Bu gerçeğin özü kısaca şudur: İnanç kaynaklı değerler ile insan hayatının pratik değerleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Şu gördüğümüz evrenin yapısı ve genel-geçer yasaları, bu dinin içerdiği gerçekle, hakla bağlantılıdır. Bu gerçeğin aydınlığa kavuşturulması ve yerine sağlamca oturtulması gerekir. Özellikle sadece dünya hayatının dış görüntüsüne ilişkin bilgi ile yetinenler, bu sıkı ilişkiyi
2842] 11/Hûd, 3
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 675 -
görmelerini, hiç değilse sezmelerini sağlayacak derecede arınmamış, şeffaflaşmamış kimseler bu aydınlatmaya fazlası ile muhtaçtırlar. Bu gerçeği onların vicdanlarına sindirip yerleştirmek son derece kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Bu dinin insanlığa sunduğu gerçek (hak kavramı}, Yüce Allah'ın ilâhlığında ifâdesini bulan gerçek (hak) kavramı ile ve yanı sıra şu evrenin yapısında ve değişmez yasalarında somutlaşan, gökler ile yerin yaratılışlarının dayanağını oluşturan gerçek (hak) kavramı özdeştir; bu "gerçek"ler birbirinden farklı ve birbirleri ile ilgisiz kavramlar değildirler. Kur'ân-ı Kerim, sık sık Yüce Allah'ın ilâhlığında ifâdesini bulan gerçek ile göklerin ve yerin yaratılışlarına dayanak olan gerçek arasındaki, bu iki gerçekle tek Allah'a boyun eğme gerçeği arasındaki, bu üç gerçekle Yüce Allah'ın kıyâmet günü hesaplaşması sırasındaki özellikli ve ortaksız egemenliğine ilişkin gerçek arasındaki, bu gerçeklerin tümü ile dünyada ve âhirette iyiliklere ve kötülüklere karşılık biçme gerçeği arasındaki sıkı bağlılığı vurgular. 2843
Gerek bu âyetlerde ve gerekse bu anlamdaki başka âyetlerde görüyoruz ki, Yüce Allah'ın gerçek (hak) oluşu ile O'nun şu evreni gerçeklik (hak) ilkesine dayalı olarak yaratması, yasaları ve özgür dileği ile onu çekip-çevirmesi arasında, bu iki gerçek ile gerçeğe (hakka) dayalı olarak gerçekleşen evrensel olgular arasında, bu üç gerçek ile şu Kur'an'ın gerçeğe dayalı olarak indirilişi arasında ve bu gerçeklerin tümü ile dünyada ve âhirette insanlar arasında gerçeğe dayalı olarak hüküm verilmesi arasında sıkı bir ilişki vardır. Bunların hepsi bütünleşmiş bir tek gerçektir. Bu bütünden Yüce Allah'ın dileği uyarınca gerçekleşen takdiri kaynaklanır. Allah bu takdiri gereğince insanların sınav alanı olan dünyada işledikleri iyiliklere ve kötülüklere karşılık olarak iyiliğe ve kötülüğe ilişkin evrensel güçleri dilediği kullarının üzerine salar. İşte tevbe etme, günahlardan af dileme ile mutlu hayat ve bol yağmur alma arasındaki ilişki bundan kaynaklanır. Bütün bunlar tek bir kaynağa bağlıdırlar. Bu kaynak, Yüce Allah'ın zâtında, takdirinde, tasarısında, yönlendirmesinde, yönetiminde, hesâbında, ödüllendirmesinde ve cezâlandırmasında ifâdesini bulan "gerçek (hak)" kaynağıdır.
Bu sıkı ilişkiden açıkça anlaşılıyor ki, inanç kaynaklı değerler, insanın hayatındaki pratik değerlerden kopuk değildirler. Her ikisi de bu hayatı etkilerler. Bu etki ya Yüce Allah'ın mâhiyetini bilmediğimiz takdîrî yolu ile gerçekleşir ki, bu takdir insan bilgisinin ve emeğinin ötesinde sebepler âlemi ile bağlantılı olarak işler. Ya da bu etki insanın da görüp belirleyebileceği pratik ve algılanabilir sonuçlar yolu ile gerçekleşir. Bunlar imanın olup olmadığına bağlı olarak insanların hayatlarında meydana gelen somut ve duyu organları ile algılanabilir sonuçlardır.
Daha önce bu pratik ve elle tutulur sonuçlara işaret ederken şöyle demiştik: Hani sistemin bir toplumda egemen olmasının anlamı şudur: O toplumda her çalışan insan, emeğinin âdil karşılığını alır. Herkes kalbindeki imandan kaynaklanan iç huzurun, iç istikrarın ve iç güvenliğinin yanı sıra toplumsal güvenliğin ve toplumsal huzurun mutluluğunda yaşar. Bütün bunların doğal sonucu olarak insanlar âhiretteki son ödüllerine kavuşmadan önce daha dünyadayken mutlu yaşamanın hazzını tadarlar.
2843] Bu vurgulamaya örnek oluşturan âyetler için bk. 21/Enbiyâ, 16-25; 22/Hacc, 5-7, 54-67
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Başka bir yerde de şöyle demiştik: Bir toplumda tek Allah'a boyun eğmenin doğal sonucu şudur: Uydurma ilâhların etrafında çalınan davul-zurnalarda, tüketilen nefeslerde, atılan nutuklarda, çekilen tesbihlerde, okunan marşlarda ve düzenlenen cafcaflı törenlerde harcanan enerjiler ve emekler heder olmaktan korunur. Bütün gösterişli törenler uydurma ilâhlara, putlara gerçek ilâhlığın bazı niteliklerini yansıtarak insanların onlara boyun eğmelerini sağlamaktır. Bunun normal sonucu olarak İlâhî sistemin egemen olduğu toplumda bu tasarruf edilmiş enerjiler ve emekler yapıcılık alanında, kalkınma yolunda, yeryüzü halifeliğinin yükümlülüklerini yerine getirme uğrunda kullanılır. Bundan, insanlar adına hayırlı ve verimli sonuçlar elde edilir. Üstelik kulların keyfî sultasına fırsat vermeyen Yüce Allah'ın ortaksız egemenliği altında insanlar onurlu, eşit ve özgür olmanın da tadını çıkarırlar.
Bu söylediklerimiz, gerçek anlamı ile sosyal hayata yansıyacak olan imanın meyvelerinin, kazanımlarının sadece birkaç örneğidir.
3- Şimdi de Hz. Hûd'un, soydaşlarına karşı takındığı o son tavrı ele alacağız. Bilindiği gibi o, son aşamada soydaşları ile bütün ilişkilerini kesmiş, aradaki bütün köprüleri atmıştı. Bu kararını açık açık yüzlerine karşı haykırmaktan çekinmemişti. Bu açıklamayı son derece kesin bir dille, tam bir meydan okuma edâsı ile savunduğu gerçeğin üstünlüğünden zerrece kuşku duymayan bir rahatlıkla, gerçekliğini vicdanının dolaysız algısı ile kavradığı Rabbine güvenerek yapmıştı. 2844
Her dönemde ve her yerde insanları Allah'ın dinine çağıran kahramanların, bu göz kamaştırıcı sahnenin önünde uzun uzun durup düşünmeye ihtiyaçları vardır. Düşünelim ki, Hz. Hûd bir tek adamdır. Çevresindeki mü'minlerin sayısı parmakla sayılacak kadar az. Karşısında yeryüzünün o dönemdeki en şımarık, en zengin ve maddî uygarlık alanında en gelişmiş toplumu var. Nitekim Yüce Allah, başka bir sûrede Hz. Hûd'un soydaşlarına nasıl karşı koyduğunu bize anlatırken, bu dediklerimizi vurgulamaktadır. 2845
Bu adamlar şımarık zorbalardır. Yakaladıkları insanlara karşı acımasızdırlar. Ellerindeki nimetler onları baştan çıkarmış. Hep dünyada kalacaklar, hiç ölmeyecek hayali ile koca koca köşkler yapmışlar! İşte Hz. Hûd, bunlara karşı dikiliyor. Mü'mine yaraşır bir yiğitlikle, üstünlük duygusu ile güvenle ve korkusuzca. Soydaşları olmalarına rağmen onlarla arasındaki ilişkileri tümü ile kesiyor, aradaki bütün ipleri gözünü kırpmadan koparıveriyor. Dahası onlara meydan okuyor. Kendisine karşı akıllarına gelebilecek her tuzağı kurmalarını, bu yolda ona hiçbir mühlet tanımamalarını, ellerinden gelen kötülüğü arkalarına koymamalarını, yapacaklarından pervâsı olmadığını yüzlerine karşı haykırıyor!
Hz. Hûd, soydaşlarına karşı bu göz kamaştırıcı tavrı takınmadan önce kendilerine elinden geldiğince nasihat etmiş, her fırsatta onlara sevecenlikle yaklaşmış, son derece tatlı bir dille kendilerini Allah'a çağırmıştı. Fakat sonunda açıkça anladı ki, adamlar Yüce Allah'a başkaldırma konusunda, onun tehditlerini alaya alma konusunda, ona karşı küstahça davranma konusunda kesinlikle kararlı ve ısrarlıdırlar.
2844] 11/Hûd, 54-57
2845] 26/Şuarâ, 123-138
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 677 -
Hz. Hûd, soydaşlarına karşı bu göz kamaştırıcı tavrı ortaya koyabildi. Çünkü Allah gerçeğini vicdanında buluyordu. Kesinlikle inanıyordu ki, karşısındaki sözden anlamaz, şımarık, küstah, ellerindeki nimetlere güvenip baştan çıkmış zorbalar "yeryüzünde hareket eden birer canlı"dan başka bir şey değildirler. Hiç kuşkusu yok ki, "yeryüzünde hareket eden tüm canlıların perçemleri onun Rabbinin avucu içinde idi." Öyleyse "yeryüzünde hareket eden bu canlı yığının" nesini umursayacaktı ki!?
Bu şımarıkları eski insan kuşaklarının yerine geçiren; onlara ellerindeki nimetleri, zenginliği, maddî gücü, evlâtları, köşkler yapma ve maden çıkarıp işleme yeteneklerini veren onun Rabbi idi. O, bu ayrıcalıkları onlara iş olsun diye değil, sınama amacı ile vermişti. Buna göre eğer dilerse onları ortadan kaldırıp yerlerine başkalarını getirebilirdi. Bu durumda onlar ona ne bir zarar verebilirler ve ne de hükmünü engelleyebilirlerdi. Öyleyse onların nesinden korkacaktı? İstediğinde ve istediği şekilde veren de, verdiklerini geri alan da onun Rabbi değil miydi?
İnsanları Allah'a çağıran dâvâ adamları, Rablerin yüce gerçeğini vicdanlarında bu canlılıkta bulabilmelidirler. Ancak o zaman, böyle bir imanın kazandıracağı üstünlük duygusu sâyesinde çevrelerini sarmış olan azgın câhiliye cephesi karşısında durabilirler. Câhiliye cephesinin maddî gücü, endüstriyel gücü, insan kaynaklı bilimsel ve teknolojik gücü, uzmanlaşmış, deneyimli ve kurumlaşmış propaganda ve istihbarat gücü karşısında ayakta durabilirler. Bu korkusuz tavrı ortaya koyabilmeleri için kuşkusuzca bilmelidirler ki, "yeryüzündeki tüm canlıların perçemleri Rablerinin avucu içindedir" ve insanlar, bütün insanlar "yeryüzünde hareket eden canlılar"dan başka bir şey değildirler!
Bu dâvâ adamları, günün birinde mutlaka içinde yaşadıkları toplumla, ırkdaşları, milletleri ile bütün bağlarını kesinlikle koparmalıdırlar. O zaman aynı soyun, aynı ırkın, aynı milletin fertleri iki kampa, iki karşıt "ümmet"e ayrılacaktır. Bir tarafta tek Allah'ın egemenliğini benimseyen, bunun dışındaki her türlü egemenliği reddedenlerin oluşturduğu ümmet yerini alırken, karşı tarafta Yüce Allah'ı bir yana bırakarak düzmece ilâhlara tapanların, Allah'a karşı savaş açanların ümmeti saf tutacaktır. Bu kesin ayrılık, bu kararlı saflaşma gerçekleştiği zaman Yüce Allah'ın dostlarına vaad ettiği zafer kesinlikle gerçekleşir, Allah'ın düşmanları şu ya da bu şekilde yok edilir. Bu yok etme, daha önce akla gelebilecek bir yolla meydana gelebileceği gibi, hiç kimsenin aklının ucundan geçmeyen bir biçimde de olabilir.
Yüce Allah'a çağrı sürecinin ilk insandan günümüze kadarki tarihi boyunca görülen şudur: Yüce Allah'ın dostları, O'nun düşmanlarından kendi insiyatifleri ile ayrılmadıkça, mü'minler bu ayrılmayı inanç farklılığı esasına oturtarak tek Allah'ı tercih etmedikçe Allah, dostlarını düşmanlarından ayırmaz. Mü'minler bu kararlı tercihi yaptıkları zaman "Allah'ın taraftarları (Hizbullah)" olurlar, artık O'ndan başka hiç kimseye dayanmayan ve O'ndan başka hiç kimseden yardım görmeyecek olan bir mücâhidler ordusu oluşturmuş olurlar. 2846
2846] Fî Zılâli’l Kur’an, Hûd Sûresi, 59-60. âyetlerin tefsiri
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hûd (a.s.) ve Âd Kavmi Hakkında Âyet-i Kerimeler
A- Hûd’un (a.s.) İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 7/A’râf, 65; 11/Hûd, 50, 53, 58, 60, 89; 26/Şuarâ, 124.
B- Hûd Kavminin adı olan Âd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 24 Yerde): 7/A’râf, 65, 74, 9/Tevbe, 70; 11/Hûd, 50, 59, 60, 60; 14/İbrâhim, 9; 22/Hacc, 42; 25/Furkan, 38; 26/Şuarâ, 123; 29/Ankebût, 38; 38/Sâd, 12; 40/Mü’min, 31; 41/Fussılet, 13, 15; 46/Ahkaf, 21; 50/Kaf, 13; 51/Zâriyât, 41; 53/Necm, 50; 54/Kamer, 18; 69/Hakka, 4, 6; 89/Fecr, 6.
C- Ahkaf Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime: 46/Ahkaf, 21.
D- İrem Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime: 89/Fecr, 7.
D- Hûd (a.s.) ve Kavmini Konu Edinen Âyet-i Kerimeler
a- Hûd (a.s.)’un Kavmiyle Tevhid Mücâdelesini Anlatan Âyetler: 7/A’râf, 65-72; 11/Hûd, 50-60; 23/Mü’minûn, 31-41; 26/Şuarâ, 123-140; 46/Ahkaf, 21-23; 54/Kamer, 18-21.
b- Hûd (a.s.), Âd (İrem) Kavmine Gönderilmiştir: 7/A’râf, 65; 11/Hûd, 50; 23/Mü’minûn, 32; 26/Şuarâ, 125; 46/Ahkaf, 21.
c- Âd Kavmi, Nuh Kavminden Sonradır: 23/Mü’minûn, 31.
d- Birinci ve İkinci Âd Kavimleri: 53/Necm, 50.
e- Âd Kavminin Oturduğu Yer: 46/Ahkaf, 21.
f- Âd Kavminin Kötülüğü: 26/Şuarâ, 128-130; 41/Fussılet, 15; 69/Hakka, 4, 9.
g- Hûd (a.s.)’un Kavmine Dâveti ve Kavminin Tepkisi: 7/A’râf, 65-72; 11/Hûd, 50-57; 23/Mü’minûn, 32-38; 26/Şuarâ, 123-138; 46/Ahkaf, 21-23.
h- Hûd (a.s.)’un, Kavmine Karşı Allah’a Duâsı: 23/Mü’minûn, 39-40.
i- Âd Kavminin Yok Oluşu: 7/A’râf, 65-72; 11/Hûd, 57-60; 23/Mü’minûn, 39-41; 25/Furkan, 38; 26/Şuarâ, 139-140; 29/Ankebût, 38; 41/Fussılet, 15-16; 46/Ahkaf, 24-26; 50/Kaf, 13-14; 51/Zâriyât, 41-42; 53/Necm, 50; 54/Kamer, 18-22; 69/Hakka, 6-8; 89/Fecr, 6-8, 11-13.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’ân-ı Kerim’de Kavimler ve Toplumlar Âd Semûd Medyen, S. Süleyman Nedvî, Terc. Abdullah Davudoğlu, İnkılâb Y.
2. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y. 121-122
3. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 97-101
4. Kavimlerin Helâkı, Hârun Yahya, Vural Y. s. 56-70
5. Allah’ın Yok Etmesi ve Yok Olan Toplumlar, Veysel Özcan, Mirfak Y.
6. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
7. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Hûd md. M. Sait Şimşek, c. 3, s. 9-10; Âd md. c. 1, s. 25-27; İrem md. Halid Erboğa, c. 3, s. 172; Hûd Sûresi md. M. Sait Şimşek, c. 3, s. 10-12
8. TDV İslâm Ansiklopedisi, Âd md. Celâl Kırca, c. 1, s. 333-334; Hûd md. Ö. Faruk Harman, c. 18, s. 279-281; İrem md. Ö. Faruk Harman, c. 22, s. 443
9. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Hûd md. c. 8, s. 427-439; Âd md. c. 1, s. 82-104; İrem md. c. 10, 157-160
10. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
11. Lânetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmet Emre, Erhan Y.
12. Rabbenî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, İnsan Dergisi Y.
13. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
14. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
15. İlmî ve Edebî Yönleriyle Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
16. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said, çev. İlhan Kutluer, İnsan Y.
17. Toplumsal ve Kültürel Değişme, Mahmut Tezcan, Ank. Üniv. Eğitim Bilimleri Fak. Y.
18. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Emre Kongar, Bilgi Y.
19. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
20. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
21. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
22. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 679 -
23. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
24. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
25. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
26. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
27. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
28. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
29. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
30. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
31. Peygamberlerin Hayatı, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
32. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
33. Peygamberlerin Mûcizeleri, H. İbrâhim Acıpayamlı, Tuğra Y.
34. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
35. Kur'an-ı Kerim'e Göre Peygam. ve Tevhid Mücâdelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar Y.
36. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
37. Peygamberler Tarihi, Ferhat Koç, Çekirdek Y.
38. Kur'an'da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
39. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
40. Kur'an'ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
41. Kur'ân-ı Kerim Işığında Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y.
42. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Akit Y.
43. Âyetler Işığında Peygamberler Tarihi, Muhammed Ali Sâbûnî, Ahsen Y. s. 539-545
44. Kur'an'da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 80
45. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 99-108, 216-222
46. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y. s. 35-38
47. Âd Kavmi ve Hz. Hûd, Cengiz Duman, Haksöz, sayı 38, Mayıs 94

HÜKM - HÂKİMİYET
- 681 -
Kavram no 80
Görevlerimiz 12
Bk. Hilâfet-Halifelik; İmam
HÜKM - HÂKİMİYET
• Hükm ve Hâkimiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet
• Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
• Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca
• Laiklik ve Hâkimiyet
• Demokrasi ve Hâkimiyet
"Hepsi de Kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde yahûdiler: 'Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir' dediler. Hıristiyanlar da: 'Yahûdiler doğru yolda değillerdir' dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyâmet günü onlar hakkında hükmünü verecektir." 2847
Hükm ve Hâkimiyet; Anlam ve Mâhiyeti
"Hükm" kelimesinin sözlük anlamı, yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek, karar vermek, idare etmek, ata gem vurmak demektir. Hakkında âyet ve hadis olan itikada ve ibâdete ait bütün prensiplere “hüküm” denilir. Hükmün çoğulu “ahkâm”dır. Ayrıca, hâkimlik, âmirlik, tesir gücüne sahip olma gibi anlamlarda da kullanılır. Emir ve irâde demektir. Gerçekte hüküm, kelime anlamıyla önlemek, engel olmak, menetmek anlamındadır; hâkim kelimesi de haksızlığa engel olan demektir. Bir şeyin iyice araştırılıp soruşturulmasından sonra verilen karara “hüküm” denir. Mahkemelerde hâkimlerin verdiği karar gibi; filan adam, “bu konuda şöyle hükmetti”, “falancanın hükmü şöyledir” denilir. Sözü geçmek, hükmünü yürütmek, kuvvetli ve güç sahibi olmak anlamlarına da gelir. Bu mânâda; “Allah’ın dediği olur” anlamında “Allah’ın hükmü her şeye geçerlidir” deriz.
Fıkıhta Hüküm: İslâm fıkhında hüküm, Allah’ın ve peygamberinin emir, yasak ve serbest bırakma gibi konulardaki prensiplerinin tümüne denir. İnsanların işlediği fiillere; farz, vâcip, sünnet, bâtıl, mekruh, fâsit, şart, rükün gibi özelliklerin verilmesine “şer’î hüküm” denir. Bunlardan emir ve yasak kapsamında olanlara “teklifî hüküm” denmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de, insan fiilleriyle ilgili beş yüz kadar âyet vardır. Bunlara “ahkâm âyetleri” denmektedir. Peygamberimizin, ahlâk, öğüt, âhiret, ibâdet, muâmelât (insan ilişkileri) ve ukubat (cezalar) ile ilgili hadislerine de “hüküm-ahkâm hadisleri” adı verilir.
Bir konuda Allah’ın bir hükmü varsa ve O’nu gerek Kur’an’la, gerek peygamberi ile bize bildirmişse, insana düşen o hükme teslim olmak, tüm işlerinde Allah’ın hükmünü uygulamaktır. Allah’ın hükümleri dışındakilere “câhiliyye
2847] 2/Bakara, 113
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükmü” denir. Mü’minler, câhiliyye ile hükmetmezler.2848 İman edenler, dinî hükümlere teslim olurlar, bir konuyla ilgili veya insanlar hakkında hüküm verme durumunda olurlarsa, adâletle hükmederler.2849 Fıkıh Usûlüne göre hüküm, mükelleflerin (yükümlülerin) fiillerine bağlanan şer’î özelliktir. Şer’î hükmün kaynağı da yalnızca Allah’tır. Hüküm Allah’tan kaynaklandığı için Allah’ın güzel isimlerinden biri el-Hakem, biri de el-Hakîm'dir.
Sünnetullah gereği, insanlar toplum halinde yaşamak durumundadırlar. Cemiyetin düzeni ise, birtakım emirlerin ve hükümlerin çevresinde teşekkül eder. Bu noktada karşımıza; “hüküm nedir? Hükmetme hakkı kime aittir?” gibi sualler çıkacaktır. Araplar, atı gemlemeye de hukm derler. Dolayısıyla "hukm"ün “zapt u rabt altına alıp terbiye etme, boyun eğdirme” mânâsı sözkonusudur. Hâkim, mahkeme, hakem gibi günümüzde sık sık kullanılan kelimeler, aynı kökten gelir. Hüküm sahibi denildiği zaman, Türkçede kullanıldığı şekliyle, “hâkimiyet ve egemenlik” kelimeleri gündeme girer. “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız ulusundur” sloganında; yönetme ve hüküm koyma hakkının kime ait olduğu noktasında bir tercih vardır. Bu tercih, “ulusun gücünün üstünde, hiçbir gücün olmadığı” iddia ve ifadesidir. İslâmî ıstılahta; “mükellefin fiillerine iktiza eden hitab-ı ilâhînin eserine hüküm denilir” şeklinde tarif edilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de; “(Ve şu emri indirdik:) İnsanlar arasında Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmet! Sakın onların (insanların) hevâ ve heveslerine uyma.”2850 emri verilmiştir. Dolayısıyla hiç kimsenin, Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve o hükümlerin yerine geçmek üzere hüküm koyma hakkı yoktur. İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan hükümlere câhiliyye hükmü denilmiştir. Müslüman, kayıtsız şartsız olarak, Allah’ın ve Rasûlü’nün hükümlerine tâbi olan kimsedir. “Aralarında hüküm verilmek üzere Allah'a ve Rasûlü’ne çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl murâdına erenler bunlardır.”2851 Arzularını İslâm’a tâbi kılmayan kimselerin iman iddiaları bir vehimden ibarettir. Zira Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, arzusunu İslâm’a tâbi kılmayan kimse iman etmiş olmaz.” 2852
Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp da Allah'a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işiten ve her şeyi kemâliyle bilendir.”2853 hükmü beyan buyrulmuştur. Dolayısıyla insan için iki yol mevcuttur. Birincisi: Allah'a iman etmek ve hayatını İslâmî hükümlere göre düzene koymak. İkincisi: Tâğuta kalben teslim olup, hevâ ve heveslere göre yaşamak. Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir. Tâğut kelimesi, tuğyan etmek (azgınlaşarak isyan etmek) manasınadır. Kendisi için tayin edilmiş olan sınırın dışına taşan her şey tâğuttur. İslâmî ıstılahta; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hüküm koyan her güce tâğut ismi verilmiştir. Tâğut, sapıklıkta önderlik (liderlik) eden herkese şâmildir. Tâğutî güçlerin icad ettiği hükümlere câhiliyye hükümleri demek
2848] 5/Mâide, 50
2849] 4/Nisâ, 58
2850] 5/Mâide, 49
2851] 24/Nûr, 51
2852] İbn Kesir, III/490
2853] 2/Bakara, 256
HÜKM - HÂKİMİYET
- 683 -
mümkündür. Nitekim Kur'an'da; “Onlar, hâlâ Câhiliyye (devri)nin hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz, yakîn sahibi (gerçek iman ve ilim sahibi) bir kavim indinde, hükmedici olarak Allah’tan daha güzel kim vardır?”2854 buyrulmuştur. Câhiliyye devrinin hükmünden maksat, “darü’n-nedve” isimli mecliste, insanların hevâ ve heveslerinden (ideolojilerinden) yola çıkılarak hazırlanan ve bütün zümreleri bağlayıcı olan kanunlardır.
Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, insanları, Allah’ın emirlerine ve hükümlerine göre yaşamaya dâvet etmişlerdir. Bu dâvet, peygamberlerin vârisleri olan âlimler tarafından kıyâmete kadar devam edecektir. Kur’an’da Hz. Yusuf kıssası beyan edilirken bütün insanlığa şu hatırlatma yapılmıştır: “Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve atalarınızın takmış olduğu (kuru) isimlerden başkası değildir. Allah bunlara hiçbir hüccet indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a mahsustur (ondan başkasına ait değildir). Allah, kendisinden gayrisine ibâdet etmenizi emretmemiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 2855
Hüküm ve emir, Allah'a mahsustur. Hesap gününü düşünen her insan yeryüzünde, Allah’ın emirlerini tebliğ ve hükümlerini infaza memur kılındığını asla unutmamalıdır. Kur’an’da, “Allah, hükmedenlerin en güzel hükmedeni değil midir?”2856 denilmektedir. Allah, mutlak hüküm koyucu, hükmeden, hükmünü geçirendir. 2857
Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet
Kur’an’da “hukm” kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 210 yerde geçer (Hukm kelimesi ise 17 yerde zikredilir). Hüküm kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de birçok anlamda kullanılmıştır:
a) Hâkimiyet/egemenlik anlamında hüküm: Hüküm; hâkim olma, hâkimiyet-egemenlik sahibi olmak anlamına gelir. Hâkimiyet ise, hüküm sahibi olmak, en güçlü olmak manasına kullanılır. “Hüküm ancak Allah’ındır. O’ndan başkasına ibâdet etmemenizi emretti.”2858 âyetinde olduğu gibi. Allah’ın hükmü bütün evrende geçerlidir. O, emrini yani hükmünü evrende ve insan hayatında, hatta kıyâmetten sonra dilediği gibi yerine getirir. “O hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” 2859
b) Allah’ın verdiği karar anlamında, 2860
c) Allah’ın koyduğu kurallar, prensipler ve bunlara uymanın gerekliliği anlamında, 2861
d) Kıyâmet gününde Allah'ın insanları hesaba çekip onlar hakkında karar vermesi anlamında, 2862
e) Mahkeme kararı anlamında.2863
2854] 5/Mâide, 50
2855] 12/Yûsuf, 40
2856] 95/Tîn, 8
2857] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 188-191
2858] 12/Yûsuf, 40
2859] 18/Kehf, 26
2860] 13/Ra’d, 41
2861] 5/Mâide, 44, 45, 47
2862] 2/Bakara, 113; 4/Nisâ, 141
2863] 21/Enbiyâ, 78
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, insanların da kendi gösterdiği gibi hükmetmelerini istemektedir: “Kitabı sana hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin.”2864 Allah, peygamberleri Allah’ın hükmünü yürütmek için göndermiştir. adâletle hükmedebilmek için de Allah’ın gönderdiği Kitab’a uymak gerekir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler ise, şüphesiz en azından zâlim ve fâsık olurlar. 2865
"...Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyâmet günü onlar hakkında hükmünü verecektir." 2866
“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren Kitapları da indirdi...” 2867
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ülü’l-emre) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, -Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir.” 2868
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri (münâfıkları) görmedin mi? Zira tâğutu inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek (ve tâğutların kendilerine hükmetmesini) istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” 2869
“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’ denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” 2870
“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda (ey rasûlüm,) seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 2871
“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hâinlerden taraf olma!” 2872
“(Yahûdiler ve münâfıklar) Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen aralarında adâletle hükmet. Allah adâletten ayrılmayanları sever.” 2873
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 2874
2864] 4/Nisâ, 105
2865] 5/Mâide, 45, 47
2866] 2/Bakara, 113
2867] 2/Bakara, 213
2868] 4/Nisâ, 59
2869] 4/Nisâ, 60
2870] 4/Nisâ, 61
2871] 4/Nisâ, 65
2872] 4/Nisâ, 105
2873] 5/Mâide, 42
2874] 5/Mâide, 44
HÜKM - HÂKİMİYET
- 685 -
“...Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” 2875
“Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’ân’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.” 2876
“(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki, (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu zaten fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.” 2877
“Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” 2878
“...Hüküm, ancak Allah’ındır. Çünkü O, gerçeğe uyar ve O, sağlam hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” 2879
“...Dikkat edin, iyi bilin ki, hüküm, yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin en çabuğudur.” 2880
“(De ki:) Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı açık olarak indiren O’dur...” 2881
“(Ey Muhammed!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır.” 2882
“Siz Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm, Allah’tan başkasının değildir. O da kendisinden başkasına ibâdet/kulluk etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 2883
“...Hüküm Allah’tan başkasının değildir. Onun için ben yalnız O’na tevekkül edip dayandım. Dayananlar yalnız O’na dayansınlar.” 2884
“...Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez...” 2885
“...Onların (göklerde ve yerde olanların) O’ndan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi
2875] 5/Mâide, 45
2876] 5/Mâide, 48
2877] 5/Mâide, 49
2878] 5/Mâide, 50
2879] 6/En’âm, 57
2880] 6/En’âm, 62
2881] 6/En’âm, 114
2882] 10/Yûnus, 109
2883] 12/Yûsuf, 40
2884] 12/Yûsuf, 67
2885] 13/Ra’d, 11
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükmüne/hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” 2886
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ derler; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çevirir. Bunlar mü’min değildir. Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber’e çağrıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama eğer (Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona, gönülden bağlı olarak saygı ile gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüt içinde midirler? Ya da Allah ve Rasûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır; asıl zâlimler kendileridir. Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde, ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat eder, Allah'a huşû (saygı) duyar ve ittika edip O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” 2887
“İşte O, Allah’tır. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O’nundur; hüküm O’nundur. Ve ancak O’na döndürüleceksiniz.” 2888
“Yoksa kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!” 2889
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 2890
“...İnsanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma; yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.” 2891
“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan (kanun koyan, Allah'a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 2892
“Yoksa, kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, iman edip sâlih amel işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” 2893
“...Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” 2894
“Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” 2895
“Allah, hâkimler hâkimi (hüküm verenlerin en üstünü) değil mi?” 2896
2886] 18/Kehf, 26
2887] 24/Nûr, 47-52
2888] 28/Kasas, 70
2889] 29/Ankebût, 4
2890] 33/Ahzâb, 36
2891] 38/Sâd, 26
2892] 42/Şûrâ, 21
2893] 45/Câsiye, 21
2894] 60/Mümtehıne, 10
2895] 68/Kalem, 36
2896] 95/Tîn, 8
HÜKM - HÂKİMİYET
- 687 -
“...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle davrananların cezası, ancak, dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduğunuzdan asla gâfil değildir.” 2897
Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet” şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
Çağdaş hukukçular, hâkimiyeti şöyle tarif ederler: “Belli bir ülke ve o ülkede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine bağlı olan, ondan ayrılmayan aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.” Kısaca, “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve yetkisi” şeklinde tanımlanabilir. Mevdûdî, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir: “Siyaset biliminde bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır. Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat şudur: Onun her hükmü kanun mâhiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir kimse ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hüküm yürütür ve sınırsız tercih ve yetkilerin sahibi olur. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Bireylere verilmiş bulunan herhangi bir hak varsa, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Hâkimiyeti elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun kendisini bağlamadığı için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlaktır.”2898 Mevdûdî’ye göre “bundan daha az kudret ve imkâna “hâkimiyet” denemez. Ancak böyle bir hâkimiyet, bugün artık farazî bir kavram haline gelmiştir. Alanı o kadar küçülmüştür ki, gerçek bir hâkimiyet veya siyaset biliminde kullanılan terim anlamıyla siyâsî hâkimiyet (politik egemenlik) dahi kalmamıştır.
Kur’an’a Göre Hâkimiyet Türleri: Her kavrama kendine has bir yorum getiren İslâm dini, hâkimiyet konusunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”2899 Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri” diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mâhiyet farkından kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin câhilî olmanın yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece, İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî hükümdür.
İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve İslâm’ın
2897] 2/Bakara, 85
2898] Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 421-422
2899] 5/Mâide, 50
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan “câhilî hâkimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, sözkonusu âyet ile ilgili olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir. Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı. Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağ(y)ı Cengiz, yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak meydana getirmişti. Orada sırf kendi görüşü olan ve hevâsından kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası), soyundan gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı. Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.” 2900
Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini açıklamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere, hevâlara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gâyet açık bir şekilde belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup pratik ve hukukî birtakım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı hiçbir hükmü kabul etmemek şeklinde uygulama ile böylesini kabul etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir anlayıştır.
İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah'a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.2901 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.2902 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. 2903
2900] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l Azîm, II/67
2901] 18/Kehf, 26
2902] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
2903] 4/Nisâ, 65
HÜKM - HÂKİMİYET
- 689 -
Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.2904 “Allah’ın, Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir; çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi bir hâkim (yönetici veya kadı), bu helâl olmayan hükümle hükmedecek olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez” diyen İbn Hazm,2905 buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet...”2906 âyetini göstermiştir.
Yüce Rabbimizin hâkimiyetinin boyutlarını ya da İslâm’ın hâkimiyet yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın beşer üzerindeki hâkimiyetinin gerekçelerini kavrayabilmek için “Allah’ın hâkimiyeti”nin çeşitli yönlerine dikkat çekmek gerekir.
a- Allah’ın Kevnî Hâkimiyeti: Allah, bu kâinatın biricik yaratıcısıdır. Gördüğümüz, göremediğimiz; bildiğimiz, bilemediğimiz her şeyi yaratan, mutlak yaratıcı O’dur. O’ndan başka yaratan yoktur. O aynı zamanda yarattıklarının Müdebbir’i, Rabbi ve Mâlikidir. Kâinatın kanunlarına, varlık âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse müdâhalede bulunamaz; O’nun irâdesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez: “De ki: Düşündünüz mü hiç; eğer Allah, üzerinize geceyi tâ kıyâmet gününe kadar aralıksız sürdürse Allah’tan başka size ışık getirecek bir başka ilâh var mıdır? Hâlâ işitmeyecek misiniz? De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah gündüzü üzerinizde kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, içinde dinleneceğiniz geceyi Allah’tan başka getirecek bir başka ilâh var mıdır? 2907
b- Uhrevî Hâkimiyet: Bütün olay, nimet ve cezalarıyla âhiret hayatı da Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın âhirette tecellî edecek olan mutlak hâkimiyetine dair sayılamayacak kadar çok buyruk ihtivâ eder. “Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet gelip çatıncaya yahut kısır bir günün azabı gelinceye kadar o Kur’an’dan şüphe içindedirler. O gün mülk Allah’ındır; onlar arasında O hüküm verir...”2908; “O günde onlar (kabirlerinden) çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. ‘Bu gün mülk (hâkimiyet ve her şeyin mutlak sahipliği) kimindir?’ (diye sorar.) Kahhâr ve tek olan Allah’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm yoktur. Bugün Allah hesabı çarçabuk görendir.” 2909
c- Genel Olarak Değer Yargılarında Hâkimiyet: Bilindiği gibi eşya ve olaylar hakkında belirli birtakım değerlendirmeler yapmak ve onlara karşı bu değerlendirmelere göre tavır takınmak, istemek, ya da uzak durmak ve arzulamamak sözkonusudur. Bu her zaman, her toplum ve kişide görülegelmiştir. Kısacası insan, hayrı ister ve arzular, şerden ve kötülükten de uzak kalmaya çalışır. Bu tavır ise, onun sahip olduğu ya da benimsediği değer yargılarının bir sonucudur. Kur’ân-ı Kerim; bir bakıma baştan sona bazı değer yargıları, bu yargılara karşı takınılan tavırlar ve bu tavırların sonuçlarına dair açıklamaların yer aldığı ilâhî mesajdır.
2904] 33/Ahzâb, 36
2905] el-Muhallâ, 9/362
2906] 5/Mâide, 49
2907] 28/Kasas, 71-72
2908] 22/Hacc, 55-56
2909] 40/Mü’min, 16-17
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Değer yargılarını belirleme ve koyma yetkisinin mutlak olarak Yüce Rabbimize ait olduğunu vurgulayan bazı buyruklara işaret edelim: Haram-helâl kılma yetkisi yalnız Allah’ındır: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve güzel rızkı kim haram kıldı?”2910; “Ey iman edenler, Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın, çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”2911 Câhilî düzenlerde zamanla oluşan ve Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı câhilî değer yargıları reddedilmiştir.2912 İslâm’dan önce çeşitli helâl ve haramlara dair birtakım değer yargılarından etraflı bir şekilde söz eden buyruklardan2913 sonra, Yüce Allah, Peygamberine bu uydurma değer yargılarını Allah'a atfeden kimselere şöyle seslenmesini emretmektedir: “De ki: ‘Allah şunu haram kıldı’ diye şâhitlik edecek şâhitlerinizi getirin. Eğer şâhitlik ederlerse sen onlarla şâhitlik etme...”2914 Bundan sonraki âyette de Yüce Allah, bütün bu konulardaki hükümlerini oldukça özlü bir şekilde açıklamaktadır.
d- Kanunî (Hukukî) Hâkimiyet: Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede ve benzerlerinde bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisinin olduğunu dile getirmektedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”2915 Burada “hüküm” kapsamına kanunî ya da hukukî, şer’î hâkimiyetin girdiği şüphesizdir. Diğer taraftan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve dosdoğru din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde Allah’ın izin vermediği yasamalarda bulunmanın şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu yetkilerini kabul edip karşı çıkmamanın da onları Allah'a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını görmekteyiz. 2916
Aralarında hüküm vermek üzere Allah'a ve Rasûlüne çağrıldıklarında, münâfıklar bundan yüz çevirdikleri halde, mü’minlerin tavrı, dinleyip itaat etmekten ibarettir.2917 Kitab, yani Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar arasında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir.2918 Allah'a ve Rasûlüne iman etmek iddiası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir. Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan, O’nun emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun; isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.”2919 Allah'a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz. Bu gibi kimselerin bu tavırları münâfıklıklarının tescilidir. Onlar Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne yanaşmazlar. 2920
2910] 7/A’râf, 32
2911] 5/Mâide, 87
2912] Bkz. 5/Mâide, 103
2913] 6/En’âm, 136-149
2914] 6/En’âm, 150
2915] 12/Yûsuf, 40
2916] 42/Şûrâ, 21
2917] 24/Nûr, 48-52
2918] 4/Nisâ, 105
2919] Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13
2920] 4/Nisâ, 60-61
HÜKM - HÂKİMİYET
- 691 -
Kısacası, anlaşmazlık konuları Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine, bu hükümlerin çerçevesine havâle edilmedikçe ve bu hükümlere râzı olunup tam bir teslimiyetle uyulmadıkça, imanın varlığından söz edilemez.2921 Hz. Peygamber’in hüküm verme yetkisi ve ülü’l-emr ile müctehidlerin çıkardıkları Allah’ın hükümleri çerçevesi içerisindeki ilmî ictihadlarının; esasen Allah tarafından tanınmış ve sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız bir teşrî (kanun koyma) olarak kabul edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte ve O’nun hükmüne eş değerde hüküm koymak yetkisine sahip olmadıklarını ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu yetkileri, sınırları ile birlikte yine Allah tarafından tâyin ve tesbit edildiğinden, O’nun kanunî hâkimiyeti yine mutlaktır ve ortaksızdır.
e- Siyâsal Hâkimiyet: Kanunî hâkimiyete siyasal alanda yürürlük kazandırmak ve onun geçerliliğini sağlamak olarak tarif edebileceğimiz “siyasal hâkimiyet”i elinde bulunduran makama İslâm’da “hilâfet” denilmektedir. Şânı yüce Allah, ilk insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek olanları da- yeryüzünde halife olarak yaratmıştır.2922 Halifelik, başkasının yerine, onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir. Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen kişiye denir. İşte bu mânâda bütün insanlar Allah’ın tâyin ettiği yeryüzünün halifeleridir. Allah’ın hükümlerinin uygulanmasının ise belirli bir yapılanmayı gerektireceği açıktır. İşte bu yolla Yüce Allah’ın hükümleri yürürlük kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.
Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca
İlk peygamberden itibaren insanların bir bakıma Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek üzere dâvet edilegeldikleri, Kur’an’ın bize bildirdiği gerçeklerdendir. Ancak insanların zaman zaman birtakım tâğutların câhilî egemenlikleri altında yaşadıkları, onların hükümlerine isteyerek ya da istemeyerek itaat ettikleri de bir gerçektir. Aynı vâkıa ile insanlık, günümüzde de karşı karşıya bulunmaktadır. Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, hükümlerde adâlet ve değer yargılarında isâbet olmayacağı, yani “sırât-ı müstakîm” üzere gitmeye imkân bulunmayacağı gibi; insanlığın şeref ve haysiyetine yakışmayan, insanı alçaltan birçok durum da sözkonusu olacaktır. Bunların bazısına âyet-i kerimelerin ışığında işaret edelim:
a) Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, egemenler ilâhlık ve rablik konumunda, egemenlik altında bulunanlar kulluk konumunda olurlar. Kur’ân-ı Kerim, hıristiyan ve yahûdi din adamlarını Allah’ın dinini değiştirip O’nun hükümlerine aykırı hüküm koymalarının kabul edilmesini, onları “rab olarak” tanımak şeklinde değerlendirirken;2923 Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu durumun, din adamlarının Allah’ın hükümlerine aykırı olarak helâl ve haram kılmalarının kabul edilmesi sûretiyle ortaya çıktığını belirtmiştir.2924 Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da Firavun’un İsrâiloğullarını egemenliği altında tutmasını, onları “kul edinmek” olarak nitelendirmiştir. 2925
b) Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, egemenlikleri çeşitli gruplara böler;
2921] 4/Nisâ, 65
2922] 2/Bakara, 30; 35/Fâtır, 39
2923] 9/Tevbe, 31
2924] Tirmizî, Tefsîr (9. Sûre), 10
2925] 26/Şûrâ, 22
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onları zaafa düşürür; yeryüzünde fesat çıkartır, bozgunculuk yaparlar. “Firavun, gerçekten o arzda azmış, halkını parça parça etmişti. Onlardan bir zümreyi güçsüz düşürüyor, oğullarını boğazlatıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. O gerçekten fesatçılardandı.” 2926
c) Câhilî hükümlerle hükmeden tâğutlar; egemenlikleri altında bulunan kimselerin olayları sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerine imkân bırakmayacak şartlar oluştururlar; gerçekleştirdikleri kültür yapısı ve eğitim ortamı ile insanları sağlam ve gerçekçi yargılarda bulunmak imkânından mahrum bırakırlar: “İşte (Firavun) bu şekilde kavmini küçümsedi (hafife aldı); onlar da ona itaat ettiler; çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.” 2927
d) Alah’ın hâkimiyetini, dolayısıyla ulûhiyet ve rubûbiyetini reddedenler; egemenliklerini kaybetmek korkusuyla gerçeklerin anlaşılmaması, ulûhiyetlerinin sahteliğinin ortaya çıkmaması için özel çaba harcarlar: “Firavun; ‘Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân; benim için çamur üzerine bir ateş yak ve bana bir kule yap ki, Mûsâ’nın tanrısına çıkayım; bununla birlikte onun mutlaka yalancı olduğunu da sanıyorum.” 2928
Allah’ın Hâkimiyetini Kabul Etmemek: İrâde sahibi ve tercih yetkisine sahip olan insan, kâinatın Allah’ın hükmüne boyun eğmekte olduğunu da görmektedir. Bu evren içerisinde böyle bir yetki yalnızca insan için sözkonusudur. İnsan, diğer yaratıklardan ayrı olarak Allah’ın değer yargıları ile hukukî ve siyasî alandaki hâkimiyetini kabul etmekle de yükümlüdür. Allah’ın bu alanlarda hâkimiyeti karşısında mü’minin tavrı, Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde belirlenmiştir: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, iman etmiş her bir erkek ve kadına, o işte kendi istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.”2929 Mü’minler, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne başvurarak çözüme ulaştırmak yükümlülüğünde oldukları gibi; onların hükmüne de tam bir teslimiyetle boyun eğmek zorundadırlar.2930 Allah’ın hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü ile hükmetmemek ise, insanı iman dairesinin dışına çıkarır; kâfir, zâlim ve fâsık yapar. 2931
Kur’ânî çerçevesi ile tanımlamaya çalıştığımız hâkimiyeti bu çerçeve ve mâhiyeti ile kabul etmek, aynı zamanda İslâm Dini’nin tabiatının bir gereğidir. Müslümanın Kur’an ve Sünnetin açık hükümleri ile belirlenmiş olan ve imanî bir yansıma olarak kabul edebileceğimiz müslümanca mantık ya da anlayış da, -belirtilen çerçevesi ile- Allah’ın hâkimiyetini kayıtsız ve şartsız olarak kabul etmesi gerektiğini tartışılmaz bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunun ilmî ve mantıkî gerekçelerini şöyle özetleyebiliriz:
1. Allah, her şeyi yaratan, var eden, her bir varlığın var olmasını takdir eden, eşyayı ve eşyalar arası ilişkileri düzenleyen, bu ilîhî nizam/düzen içerisinde bu ilişkilerin devamını sağlayandır.
2. İnsan da Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Eşref-i mahlûktur. Mükellefiyeti
2926] 28/Kasas, 4
2927] 43/Zuhruf, 54
2928] 28/Kasas, 38
2929] 33/Ahzâb, 36
2930] 4/Nisâ, 59, 65
2931] 5/Mâide, 44, 45, 47
HÜKM - HÂKİMİYET
- 693 -
ve halifelik makamına getirilmiş olması, onun diğer varlıklardan farklı yanını, yerine göre üstünlüğünü ortaya koymaktadır. İnsanı halifelik makamında ve birtakım mükellefiyetlerle sınayan Yüce Allah, insandan emir ve hükümlerine, kısacası şeriatine uygun olarak yaşamasını istemiş, kendisinden başka varlıkları, gerek yaratıcılık, gerek emir, kanun ve hüküm koyma yönleriyle kendisine eş tutmamasını, yani şirk koşmamasını özellikle emretmiştir. Yani, Allah’ın hükümleri dururken başka hükümleri kabul etmek, ya da herhangi bir hükmü Allah’ın dininin alternatifi olarak görmek, Allah'a şirk koşma şekillerindendir.
3. İslâm’a göre Allah, mü’minlerin velîsidir. Onların yâr ve yardımcısıdır. Dolayısıyla Allah, mü’minleri dünyada başıboş ve herhangi bir hususta kendi hallerine terk etmez, kendisinden başkalarına da muhtaç etmez. Yüce Allah’ın bizleri hayatımızın herhangi bir alanı için hüküm ve şeriat koymak zorunda bırakmamış olması da, Allah’ın mü’minleri velî edinmiş olmasının ayrı bir göstergesidir. Mü’minler de bu geniş çerçevesiyle Allah’tan ve Allah’ın velî edinilmelerini emrettiği kimselerden başkasını velî edinemezler. Mü’minlerin velîsi, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve samimi mü’minlerdir. 2932
Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetme: "Şeriat", Kur'an ve sünnette geldiği şekliyle değişmeyen ve kaynağı vahiy olan dindir. Bu anlamda, Kur'an ve sünnet dinin asıllarıdır. Allah'ın hâkimiyeti, bilfiil, ilâhî teşrîde ve şeriatin içerdiği emirler, yasaklar ve kendisine inanan toplum açısından uygulanması ve uyulması gerekli hükümlerde geçerlidir. Kendinden çıkarılan kanunlar ve ictihadlar ve gereğine göre hüküm verme şeklinde şeriati anlatma, son tahlilde, şeriatin hükmünü kanun kalıbına dökücü yasama faâliyeti anlamındaki düzenlemeleri uygulayan, bu düzenlemeye uygun olarak yargılama yapan ve hükümlerini yürüten insanların elindedir. 2933
Laiklik ve Hâkimiyet
Dünyevî talebi bulunmayan, yani şeriatini hâkim kılmak, şeriatine uygun hukuk, iktisat, ahlâk, devlet, sosyal hayat, toplumlararası ya da devletlerarası ilişkileri bulunan bir sistemi hâkim kılmak ve bunu insanlığın istifadesine sunmak talebi, gayreti, cehd ve cihâdı olmayan bir İslâm, yani tevhidi Allah’ı bir tanımaya indirgemiş ve diğer yönleriyle içi tümüyle boşaltılmış, hıristiyanvari bir kimliğe büründürülmüş; dünyayı Sezarlara, tiranlara, tâğutlara, laiklere, demokratlara terk etmiş bir İslâm anlayışı, teori olarak topluma kabul ettirilmekte ve pratikte gerçek dinin hâkim olmasına müsaade edilmemektedir. Câmileri kileseye, Diyânet memuru imamları papaza, hayata bakışı hıristiyanlığa benzetilen bir din...2934 Böyle bir İslâm, Allah’ın dini olan İslâm değildir. Böyle bir İslâm’ın Allah’ın Rasûlüne gönderdiği ve sahih olarak bize kadar nakledilerek gelmiş İslâm’la ilgisi yoktur. Böyle bir İslâm’ın, adından başka İslâm’la en ufak bir ilgisi bulunamaz. Ancak, “her türlü sapıklık ve saptırmaya rağmen, Allah’ın Dini’ni doğru olarak anlayan ve doğru şekilde ortaya koyan bir kesimin kıyâmete kadar varlığını sürdüreceğini, onlara muhâlefet edenlerin, hak yol üzere bulunan
2932] 5/Mâide, 55; M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 91-107
2933] Nevin A. Mustafa, İslâm Düşüncesinde Muhâlefet, 80, 87-88
2934] Geniş bilgi ve örnekler için bkz. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret Ferşat Y.; Ahmed Kalkan, Kur’an Kavramları, c. 2, Din Konusu
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu kesime asla zarar vermeyeceğini” müjdelemektedir Yüce Peygamberimiz. Allah’tan, bu hayırlı zümreyi her geçen gün güçlü kılmasını ve bizleri bunlardan eylemesini niyaz ederiz.
Hıristiyanlık, Bizansın resmî dini haline gelip devlet dini haline dönüşünce, Hz. İsa hakkında uydurulan ve tahrif edilmiş İncil’e geçirilen: “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrının hakkını da Tanrıya veriniz” cümlesinde ifadesini bulan anlayış, insanı iki efendili ve iki efendisinin de buyruklarını yerine getirmek zorunda bulunan, efendilerinin buyrukları çatıştığında duruma göre birisini tercih etmek gibi oldukça zor ve hatta riyâkârca ya da ciddiyetsizce tutumlara mahkûm eden bir hal almıştı. Tevhidden teslise, adâletten zulme dönen Kilisenin tahakküm ve saltanatı giderek güçlenmişti. İşte Kiliseye karşı, Kilisenin zulüm ve zorbalığına karşı ayaklanan insanların tavırları laiklikle izah edilmeye başlandı.
Uzun tarihî süreç ve her türlü olumsuz gelişmenin sonucu olarak; insanın hayatın her alanında ve tüm ilişkilerinde dini dışlamayı ve dini yalnızca vicdana hapsederek o çerçeve içerisinde kalması şartıyla dine saygılı olduğunu ifade etmek erdemliliğini (!) esirgemeyecek hale gelmiştir. İşte “laiklik” denilen şey budur.
“Laik” (laic), din adamları sınıfı dışında kalan; “laiklik” de, dinin ya da din adamları sınıfının devletteki nüfuz ve etkinliğini uzaklaştırmayı esas alan siyasal düzen demektir. İlk anda laiklik, yalnızca siyasal boyutu olan bir yaklaşım olarak görülüyorsa da, herhangi bir düzen ve sistemin tek boyutlu olarak pratikte var olmasına, varlığını sürdürmesine imkân yoktur. İnsan, ruh ve bedeniyle, düşünce ve duygularıyla, yapıp ettikleriyle, zaaf ve meziyetleriyle, İç dünyası ve bu dünyasının kâinat ile olan ilişkileriyle, fert olarak ahlâkî, siyasî, fikrî ve amelî bütün ilişki ve yaklaşımlarıyla, ruhu ve kalbiyle, aklı ve vicdanıyla bir bütündür. Bu bütünün, hikmeti sonsuz Yaratıcımız’ın takdiri gereği kendi arasında muazzam bir dengesi, bir âhengi vardır.
İnsanın güç ve imkânlarının değişik alanlar olarak görülüp farklı mekân, makam ve güçler arasında paylaştırılması, insanın görünmeyen keskin bir kılıçla biçilmesi, bölünmesi anlamına gelir; insandaki tevhidi bozar. Bununla birlikte böyle bir bölünmenin sonsuza kadar bu şekilde kalmasına imkân görünmemektedir. Yani böyle bölük pörçük bir hayat ve böyle bir anlayış fıtrî değildir. Laiklik, tezine uygun olarak dinin siyaset alanından uzaklaştırılmasının akabinde, insanın eğitiminde, ahlâkî ve siyasî ilişkilerinde, bunları düzenleyen hukukunda, kâinat ve hayat yorumunda, bilime yaklaşımda, sanatsal ve edebî yorumlarında... da ister istemez kendisini gösterecektir. Yani, bütün bu ilişkiler ve ilişkilerin dayandığı her türlü kurum da zorunlu olarak temel alınan bu siyasal teze uygun şekil alacaktır.
Çünkü insanın bir bölümünü dünyevî saltanat ve siyasal otoritenin simgesi demek olan “Sezar”a teslim ederken; bunun dışında kalanını -artık ne kalıyorsa- Tanrıya teslim edip bu diğer bölümünün ilişkilerini onun buyruklarına göre düzenlemeye kalkışmasının imkânı yoktur. İnsan, bütünüyle ve her türlü ilişkisiyle, tek bir otoriteye teslim olmak zorundadır. Bunu ister açıkça ifade etsin, isterse de etmesin; ister durumun böyle olduğunun farkında olsun, isterse de olmasın,
HÜKM - HÂKİMİYET
- 695 -
değişen bir şey olmaz. Yani “insanın içinde iki ayrı kalp olmadığı”2935 gibi, onun hayatında da iki efendiye, iki zıt otoriteye yer yoktur. İnsanın fiilen böyle bir kaos yaşamaya tahammülü olmadığından, pratikte de buna imkân olmadığından dolayı, dinin hayatın herhangi bir alanından uzaklaştırılmaya çalışılması, zamanla dinin hayatta en ufak bir fonksiyon icrâ etmemesi sonucuna kadar varmıştır. Hıristiyanlığın tarihi, bu iddianın tartışılmaz bir delili olduğu gibi, günümüz “İslâm dünyası” adı verilen ülkelerin durumu da bunun açık bir delilini teşkil etmektedir. Şöyle ki: Bu dünyada yer alan ülkelerin büyük bir çoğunluğunda laik uygulamalar sözkonusudur. Bunun resmiyette böyle olup olmaması, esas itibarıyla pratikte ciddî farklılıklar ortaya çıkarmamaktadır. Bu laik uygulamaların sözkonusu olduğu ülkelerde yaşayan insanların önemli bir bölümü, egemen düzeni ve uygulamalarını, onun benimsediği ve telkin ettiği dünya ve hayat görüşünü kabul edip onaylamakta, buna bağlı olarak, dinin emir ve hükümlerini umursamayan bir hayat sürdürmektedir.
Bunlardan ayrı olarak, kendilerine dayatılan bu düzeni hiçbir şekilde benimsemeyen, kendi irâde ve istekleriyle düzenin hiçbir kural ve hükmünü yerine getirmemeye çalışan, içten gelen bir istekle itaat etmeyen ve boyun eğmeyen, aslı itibarıyla düzen karşıtı ya da muhâlifi büyük kitleler vardır. Bu kitleler, şu ya da bu şekilde laikliği reddeden söylemlerini herhangi bir şekilde ifade etmeye kalkıştıkları takdirde egemen düzenin yasal olsun olmasın her türlü engellemesine, zulüm ve terörüne, cezalandırmalarına, komplolarına, işkence ve her çeşit zulümlerine -kurulu düzeni korumak ve laikliğin elden gitmemesi adına- mâruz bırakılmaktadırlar. Kısacası, bu ülkelerde egemen düzenlerin baskı ve terörü altında yaşayan insanlar, pratiklerinde din ve dünya işlerini ayrı ayrı ele alıp değerlendirmemektedirler. Çünkü buna imkân yoktur. Devletler ve yönetimler de yalnızca devlet yönetimini dinin müdâhalesi dışında bırakmakla yetinmemekte, aksine, yeri geldikçe, gerek gördükçe dine müdâhale etmekte, dini kontrol altına almaya, yönlendirmeye çalışmaktadırlar.
Laikliği temel alarak, şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: “Laiklik zaten insanların ferdî hayatlarına karışmamaktadır. Laiklik denilen şey, yalnızca dinin siyasal alandan uzaklaştırılmasını hedef alır. Dolayısıyla ferdî planda kişinin dinin esaslarına riâyet etmesi ile etmemesi arasında laiklik açısından bir fark bulunmamaktadır.” Bu itiraza cevap şudur: Zaten laikliğin çıkmazı ve bütün laik ve beşerî düzenlerin göz önünde bulunduramadığı, dikkatten uzak tuttuğu nokta budur. İnsan her şeyiyle hatta insan ve evren birlikte âhenkli bir bütün teşkil etmektedir. Siz bu bütünü ayırıp farklı otoritelerin emrine vermeye kalkışacak olursanız, ayrılmaması gerekeni ayırmış, bölünmemesi gerekeni bölmüş olursunuz. Üstelik bu bölme ve ayırmanın pratikte gerçekleştirilmesinin imkânı yoktur. Ya sizin bu ayırmanız fıtrata ve eşyanın tabiatına aykırı olduğu için havada, temelsiz bir iddia olarak kalacaktır, ya da pratikte ortaya çıkan durum ile iddia arasında bir tutarsızlık olacaktır. Sözkonusu tutarsızlık ise, fiilî durumun kasdı aşması, hatta onu geride bırakması şeklinde ortaya çıkar. Laik tezin uygulaması siyasal alanı aşarak eğitim alanına, hukukî, iktisadî, ahlâkî alana da taşacak, insan, hayat ve kâinat yorumunu, sanat ve estetik anlayışını, yönelişlerini belirlemeye kalkışacaktır.
2935] 33/Ahzâb, 4
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O halde laikliğin yalnızca siyasal bir çerçeve ve boyutunun bulunduğunu ileri sürmek, eğer bir kandırmaca değilse, asılsız bir iddiadan öte değildir. Sözün burasında ister istemez şunu da hatırlıyoruz: Laiklik, esas itibarıyla; din, akîde, düzen ve sosyal hayatın tümüyle Allah’tan alınması tezini teklif ve emr eden İslâm’ın tam karşısında yer almaktadır. Laiklik, Allah’tan başka varlıkların ulûhiyetini esas alan bir anlayış ve bir sistem olduğu halde; laikliğin dinsizlik anlamına gelemeyeceğini söyleyerek, hem laikliğin anlamını kaydıran, hem de işin içyüzünü bilmeyenlere sevdiren yaklaşımlar ve yorumlarla asıl laikliğin İslâm’da olduğunu ileri süren ve bunun için birtakım âyetleri hiç de ilgisi olmadığı halde delil diye gösterenler İslâm’ı saptırmakta, Hak Din'i tâğutî düzene koltuk değneği yapmaktadır. Belki iyi niyeti dolayısıyla bunun farkında değildir; ama vâkıa budur. Bu iki zıddın birleşebileceğini, bir kimsenin hem laik hem de müslüman olabileceğini iddia eden bazıları da müslümanları kendi siyasî yaklaşım ve emelleri doğrultusunda yönlendirmeye gayret etmekte, yani kurulu düzenin İslâm’la çatışan bir düzen olduğunun fark edilmemesini sağlamaya çalışmaktadır.
Laiklik, esas itibarıyla şeytana ibâdetin genel adıdır. İslâm’ın ya da Allah'a ibâdet yolunun tam karşıtı ve İslâm dışı bütün beşerî sistemlerin ortak bir adıdır. İslâm dini dışında kalan ve Allah tarafından asla kabul edilmeyecek olan bâtıl dinlerin bir diğer unvanıdır. Bu bakış açısıyla konuya baktığımızda, laik düşüncenin kendisinin karşıtı olarak kabul ettiği ve din adamları sınıfının ya da bir hükümdarın yönetimi altındaki insanların, Allah’ın indirdiği şeriat dışında, kendi hevâsını tanrının irâdesi olarak telkin eden, kabul ettiren ve dayatan sistem olan “teokrasi” de bâtıl bir dindir ve sonuç itibarıyla şeytana ibâdetin birçok türünden bir çeşittir. Bu bakımdan teokrasi de Kur’ân-ı Kerim gözüyle laiklikle ve diğer bütün bâtıl din ve rejimlerle aynı kefededir. Teokrasi, kendini ilâh sayan veya tanrıların temsilcisi olarak görenlerin idaresidir. Meselâ Firavunların idaresi, teokrasidir. Laiklik, teokrasiye alternatif olarak ortaya çıkmış olsa da, aslında her ikisi de temelde aynı kaynağa, insanı tanrılaştırmaya dayanmaktadır.
Kur’an, inanılan düzenin pratiğe yansımasını “ibâdet” diye adlandırmakta ve ibâdetin de ya Yüce Allah'a ya da O’ndan başka kime yapılırsa yapılsın, sonuçta şeytana yapılmış olacağını gâyet açık ve en ufak bir te’vile yer bırakmayacak şekilde ifade etmektedir. Cennetlikler cennete, günahkârlar da cehenneme girdikten sonra Yüce Allah, cehennemliklere azarlayıcı bir üslûpla şu şekilde hitap edeceğini bildirmektedir: “Ey Âdemoğulları, Ben size; ‘şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, yalnız Bana ibâdet edin; işte dosdoğru yol budur’ diye açıklamamış mıydım?”2936 Laiklik de, diğer beşerî rejimler gibi şeytana ibâdet yollarından bir yoldur. Müslüman ise, “dini yalnızca Allah'a hâlis kılmakla ve yalnızca Allah'a ibâdet etmekle”2937yükümlüdür.
Günümüzdeki laiklerle Mekke devrindeki câhiliyye mensubu insanlar arasında temelde pek bir fark yoktur. Çağdaş laikler, 14 asır önceki müşriklerin halefleridir. “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûlüne gelin’ denildiğinde onlar: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter’ derler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler idiyseler de mi?”2938 Görüldüğü gibi, tavır ve yaklaşımlar arasında,
2936] 36/Yâsin, 60-61
2937] 98/Beyyine; 5, 39/Zümer, 2-5
2938] 5/Mâide, 104
HÜKM - HÂKİMİYET
- 697 -
günümüzdeki atalar ile câhiliyye Araplarının atalarının izini takip etme anlayışında fark yok. Değişen yalnızca yasaların konusu olan objeler ile bu yasaların konuluş şekli. Câhiliyye dönemi müşrikleri bir ya da birkaç kişiden ibaret olan atalarının izinden gitmekte ısrarlı olduklarını belirtirlerken, çağdaş câhilî laikler ise, yasamalarının alanını alabildiğine geniş tutmaktadırlar. Zaman zaman atalarının yolunun izlenmesinin gerektiğinden söz etseler bile, halk irâdesinden, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, hukuk devletinden, parlamenter sistemden... dem vurmayı ihmal etmezler.
Hayat ve inanç düzeni bir bütündür. İnanç düzenini vicdana hapsedip bırakmanın imkânı yoktur. İnanç elbette hayatı da düzenleme safhasına er ya da geç mutlaka geçer. İnsanların fert ve toplum olarak inançlarıyla bağdaşmayan bir hayat sürdürmelerine imkân yoktur. İnsan, ya inandığı gibi yaşayacak veya yaşadığı gibi inanacaktır; üçüncü bir yol yoktur. Bu, böyle olduğu gibi, hayatın belirli alanlarını belirli güçlerin emirlerine terk etmemiz ve bunun âhenkli bir şekilde sürüp gitmesini beklememiz mantıkla da bağdaşmaz. Fıtrata aykırı bir beklentidir bu. Nasıl ki kâinatta Allah’tan başka bir ilâh bulunsaydı, göklerin ve yerin düzeni bozulacaktı, ya da bu ilâhlar birbirlerine gâlip gelmeye çalışacaktı.2939 Aynı şekilde insan, hayatını da Sezar ile Tanrı arasında paylaştırmaya kalkışıp birisine dünyayı, öbürüne dini teslim etmeye, birisini vicdana ve câminin dört duvarı arasına hapsetmeye kalkışırken; diğerine de bütün alanlarıyla, hatta hayat ve kâinat yorumları, dünya görüşleriyle birlikte dünya hayatını verecek olursa, hiçbir şey yerli yerinde kalmaz, kalamaz.
Kimi zaman vicdanî kanaat ve câmide ortaya çıkan Allah’ın hâkimiyeti, o mü’minler tarafından hayatın her alanında aynı şekilde hâkim kılınmak istenecektir. Çünkü inancı ve dört duvar arasında yaptığı ibâdeti ona bunu emretmektedir. O, câmide ibâdet ettiği Allah'a aynı şekilde câmi dışında da itaat etmek zorunda olduğunu, bütün beşerî otoriteleri red etmekle yükümlü olduğunu, namazından, câmiden, kalbindeki vicdanî kanaatinden ya da imanından, Kur’an’ından, mutlak doğru söylediğine ve doğruyu getirdiğine iman ettiği peygamberinden öğrenmektedir. Kimi zaman da Sezar’ın ifadesi olan devlet, kendisi için belirlenen alanla ister istemez yetinmeyecek, vicdanî kanaat ve ibâdetlerin kendisi açısından tehlike arzeden bir hale geldiğini sezerek mantığına uygun müdâhalelerde, hatta çeşitli engellemelerde bulunacaktır. Ayrıca, kendi anlayış ve kanaatlerine uygun olarak kurumlarını şekillendirecek, bu kurumlarda irâdesine aykırı herhangi bir uygulama olmamasına, eğitim sisteminden ve hatta emrindeki câmi görevlilerinden kendi laik anlayışına ters insanlar yetişmemesine de dikkat edecektir. Yani Sezar, Sezarlığının herhangi bir şekilde tehlikeye düşmemesi, sonunu hazırlayacak herhangi bir gelişmenin olmaması için elinden gelen her türlü tedbire başvurmayı ihmal etmeyecektir. Toplumun laikliğe ters bir şekilde örgütlenmesine, yapılanmasına fırsat tanımadığı gibi, fertlerin de egemen laik düzeni her şeyiyle benimseyen kişiler olarak yetişmesini sağlamaya çalışacaktır.
Bütün bunların anlamı şudur: İnsanlar kendi irâdeleriyle inançlarını seçme imkânına erişemeyeceklerdir. Kendilerine dayatılan düzeni seçmekten başka ciddî bir alternatife sahip olmayacaklardır. Bu ise, laik düzenlerin dillerinden
2939] 23/Mü’minûn, 91; 21/Enbiyâ, 22
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşürmedikleri “fikir ve inanç özgürlüğü”nün, temeli olmayan, pratikte varlığından söz edilemeyen salt bir iddiadan ibaret olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim laik düzenlerin yakın ve uzak geçmişteki uygulamaları ile hal-i hazırdaki laik sistemlerin tümünün müslümanlara, inandığı gibi yaşamak isteyenlere yaptıkları uygulamalar, baskılar, bütün boyutlarıyla açık ve gizli devlet terörü bunun açık bir göstergesidir. İnsanın kalbinde, kafasında yer eden inanç ile yaşadığı hayat arasında mutlaka bir uyum sağlamak ve bunun arayışı içerisinde olmak, insan olmanın bir gereğidir. Laikliğin Sezar ve Tanrı ikilemi, fıtrata ve eşyanın tabiatına aykırıdır. O nedenle insanı böyle bir ikilemle karşı karşıya bırakmak, insanın insanlığına zulümdür. Âdil olan, insanın Kur’ân-ı Kerim’in açıkça ifade ettiği şekilde, iman ve küfürden istediği birisini tercih edebilecek hür bir ortamda bulunmasıdır, bunun sağlanmasıdır. İşte “dinde zorlama yoktur” hükmünün anlamı budur. Zaten bu ifadenin akabinde, “artık, doğru yol ile eğri yol birbirinden açık seçik bir şekilde ayırdedilecek hale gelmiştir.”2940 diye buyurulması da net bir şekilde bunu ifade etmektedir.
Hükmetmek hakkı Yaratanındır. Her şeyin yaratıcısı olan Allah, aynı zamanda yarattığı her şeyin varlığını sürdürmesi için gerekli kanunları da koymuş bulunmaktadır. İnsanlar ve cinler gibi mükellef yaratıkların dışında kalan bütün varlıklar, Allah’ın kendileri için belirlemiş olduğu yasalara ister istemez uymakta, Allah’ın kendileri için belirlemiş olduğu bu değişmez kanunların (sünnetullahın) dışına hiçbir şekilde çıkmamaktadır. İnsan ise, zaman zaman Allah’ın kendisi için tayin ettiği ve irâdesini ona uymak doğrultusunda kullanmasını, tercih etmesini istediği şeriatinin dışına çıkmakta, şeriati hayatının her şeyini belirleyici ve yönlendiricisi bir düstur kılmayı kabul etmemektedir. Böylelikle insan, başka birtakım mercilerin yasalarını, teşrîlerini kabul etmektedir. Kur’an, hukuk belirleme konumunda başka birtakım varlıkların kabul edilmesini, o varlıkları Allah'a şirk koşmak olarak değerlendirmektedir.
Laik yaklaşımın tek kusuru ve biricik musîbeti, din adamları sınıfı dışında kalanların Allah’ın şeriatine rağmen değer, yargı ve yasalar koymalarından ibaret değildir. Laik yaklaşım, zihniyet ve yöntemlerin, yaklaşım ve uygulamaların bir diğer musîbeti ve sakıncası, siyasetin dışında bırakıldıkları kabul edilen din adamları sınıfının da şu veya bu şekilde değer, yargı ve yasalar koymaya kalkışmalarıdır. Laik ülkelerdeki din görevlilerinin devlet memuru olması, maaşlarını ve emirlerini Sezarlardan alması, laikliğin din-devlet ayrımı iddiasında da samimi olmadığını göstermektedir. Dinin devlete ve hatta sosyal hayata hâkim olmamasına aşırı titizlik gösteren laik rejimler, dini devletin emrine ve yönlendirmesine vermekte sakınca görmemekteler. Bu yüzden laik devletlerde laik bir din, devlet dini ortaya çıkmakta, İslâm dışı ilkelerle uyuşan, ilâhî alanları son derece sınırlanmış, kuşa çevrilip tahrif edilmiş bir din ortaya çıkarılmaktadır. Deve kuşu misali, din özgürlüğü konusunda laiklik hatırlanırken; devletin dine müdâhale etmemesi konusunda ise, helvadan putları olan laiklik, laik rejimler tarafından yenilip yutuluvermektedir. Nasıl putperest düzenlerde put adına konuşan mâbet hizmetkârları, kâhinler ya da büyücüler, put adına tasarruflarda bulunuyor, çeşitli yasalar, yargı ve değerler vaz ediyor idilerse, laik sistemlerin din adamları sınıfı da aynı tasarruflarda bulunabilmekte, temsil ettiklerini iddia ettikleri dinin aslî mesajı ile bağdaşmayan hükümleri, kendi hevâ ve arzularına göre, inananlarına
2940] 2/Bakara, 256
HÜKM - HÂKİMİYET
- 699 -
“din” diye takdim edebilmektedirler.
Kur’an, din adamlarının yaptıkları bu işin, dini red edenlerin yaptıkları işe mâhiyet itibarıyla uygunluğunu esas alarak, bunu da Allah’ın şeriatine rağmen teşrî diye nitelendirmekte, bu eylemde bulunmayı rablik iddiası, bu eylemleri meşrû kabul etmeyi de din adamlarını rab kabul etme olarak değerlendirmektedir. “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Hâlbuki tek bir ilah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı...” 2941
Haham ve râhiplerini nasıl rabler edindiler? Onları rab edinmeleri sonucunda onlara ibâdet şekillerinden herhangi birisiyle ibâdet etmedikleri muhakkaktı. Çünkü herkesin de bildiği gibi, yahûdiler de hıristiyanlar da din adamlarının önünde secdeye kapanmıyorlardı. İşte Hâtem-i Tâî böyle bir şey bilmediğini söyleyince, Hz. Peygamber: “Allah’ın hükümlerine aykırı olarak bilginlerinin helâlı haram, haramı helâl yapmalarına rağmen onlara tâbi olmalarının, bunu kabul etmelerinin onlara ibâdet etmeleri demek olduğunu”2942 açıklamıştı.
İşte, Allah’ın şeriatinin tümüyle kabul edilmemesi halinde, fesat, şirk ve inkârın belli bir alana hasredilmesine imkân olmadığını, bu buyruklardan ve onların tanığı durumunda olan tarihte ve günümüzde yaşananlardan açıkça anlayabilmekteyiz. İnsanın Allah’tan müstağnî olması, O’na şu ya da bu şekilde muhtaç olmadığının iddiası diye de ifade edilebilecek olan laiklik, her bakımdan bir çıkmazdır, her yönüyle bir tutarsızlıklar yığınıdır. Laiklerin: “din gibi kutsal bir değeri, siyaset gibi bir çamura bulaştırmamak gerekir” şeklindeki dini himâye eden havârilikleri, en hafifinden bir riyâkârlık, iki yüzlülük olarak değerlendirilmelidir. Bu sahtekârlara demek gerekir ki: Dini dört duvar arasına ve vicdanlara hapsetmek, onun hayata hükmetmesini engellemek, dine yapılabilecek en büyük hakaret, ona karşı işlenebilecek en büyük zulümdür. “Siyaset”i bir çamur görmekte gerçekten samimi iseniz, ne diye o çamura gırtlaklarınıza kadar batmaktasınız? Çamurdan gerçekten kurtulmak istiyorsanız, kendinizi Rahman ve Rahim olan Allah’ın dininin şefkat ve müsâmaha, adâlet ve hakkaniyet, fazilet ve ahlâk simgesi kucağına teslim ediniz, kurtulursunuz...
İslâm’da Laiklik Yoktur: Laiklik, geniş ve basit tanımı ile dinin siyasal hayatın dışına itilmesi, din adamları sınıfının devletin siyasal hayatında din adına etkin olmalarının engellenmesi diye ifade edilecek olursa, peşinen şunu hatırlatmamız gerekmektedir: Evvelâ İslâm’da batıda bilinen şekliyle bir “din adamları” sınıfının varlığı sözkonusu değildir. Dolayısıyla böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunmalarından ve devletin siyasetinde aktif bir rol oynamalarından söz edilemez. Çünkü böyle bir sınıf yok ki, bu sınıfın icrâ edeceği fonksiyon kabul veya redde konu olsun.
İslâm inancına göre Allah her şeyi yaratandır. O, her şeyi bilendir. İnsanı yaratan olduğu gibi, her asırda, nelere muhtaç olduğunu, dünya ve âhirette mutlu olmasının nelere bağlı olduğunu tam ve en kâmil anlamıyla O bilir. Dolayısıyla O’nun insanların dünya ve âhiret mutluluğunun elde edebilmeleri için teklif ettiği düzen olan İslâm’da, dünya ve âhirette her bakımdan huzurlu olabilmeleri için insanların gerek duyabilecekleri her şey vardır. Bugün için gerek duymadıkları
2941] 9/Tevbe, 31
2942] Tirmizî, Tefsir (9. Sûre) 10
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fakat zamanla ihtiyaç hissedecekleri şeyler de, günümüz müslümanları tarafından bilinse de bilinmese de, ellerinde bulunan Kur’an ve Sünnette yeteri kadarıyla mevcuttur. Kıyâmete kadar gelecek bütün insanların ihtiyaçları için de durum, aynen böyledir. Diğer taraftan, Kur’an’ın içeriğine gelişigüzel dahi olsa bir göz atılacak olursa, görülür ki, Kur’ân-ı Kerim müslümanların ibâdet ve âhiret hayatıyla ilgilendiği kadar, dünyadaki ilişkileriyle de ilgilenmiştir. Hatta dünyevî ilişki olarak değerlendirilen birçok alana dair açıklamaları, dinî ya da uhrevî ya da vicdanî olmakla nitelendirilen ilişkilere kıyasla daha etraflıdır.
Elbette İslâm, bu hükümler arasında laik bir düşünüşün etkisi ile ayrım yapmaz, dünya işi, âhiret işi; din işi, devlet işi gibi ayırmaları kabul etmez. Çünkü Kur’an, bunların hepsinin aynı şekilde ve hepsine ayrım gözetmeksizin müslümanların aynı önemi vermelerini ve aynı gayreti göstermelerini istemiş ve hepsini birlikte uygulamaya geçirmelerini emretmiştir. O yüzden İslâm’da dünya işi, âhiret işi yoktur. Her şey ibâdet ve cihaddır; ya Allah'a ya da tâğuta kulluk. Siyâseti ibâdet, ibâdeti siyâset olan bir dindir İslâm. Dini devletten ayırdığınızda devlet dinsiz; devleti dinden ayırdığınızda din, devletsiz ve güçsüz olur. Dinle devlet, etle kemik gibidir. Devlet, vücut ise, din de o vücudun canıdır, ruhudur. Bu ikisini birbirinden ayırmak, insanı/insanlığı katletmektir, cinâyettir. Kur’ân-ı Kerim’de, meselâ miras hükümlerine, evlenme ve boşanmalara, alışverişe ve diğer akidlere, savaşa, suç ve cezalara dair açıklamalar, sözgelimi namaza ve hacca dair açıklamalara göre daha ayrıntılıdır. Ama hepsine riâyet etme gereği, aynı titizlik ve tâvizsizlikle vurgulanmaktadır. Kur’an’ın en azından bir defa, başından sonuna kadar ciddî bir şekilde anlamıyla birlikte okunması, bu sözün isbatı için yeterlidir. Durum bu iken, Kur’an’ın “Dinde zorlama yoktur” ilkesi ile “Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin” gibi buyruklarının İslâm’ın da laikliği kabul ettiğine delil olarak gösterilmesinin, gaflet değilse, ancak ihânetle izahı sözkonusudur. Safça, riyâkârca veya bazılarının münâfıkça niyetlerle bu tür delillendirmelere kalkışmasının ilmî değerinden söz edilemez.
Laiklik, Yasama Gücünün Bölünmesidir: Eğer İslâm’ı, bütün muhtevâsıyla temsil eden bir terim ile ifade etmek istersek, hiç şüphesiz bunun için en uygun terim “Tevhid”dir. Tevhid de, yalnızca yaratıcı olarak Yüce Allah’ın bilinmesinden ibâret değildir. Aynı zamanda, mutlak hâkim ve mutlak kanun koyucu, mutlak müdebbir olarak da Allah’ın bir ve tek kabul edilmesidir. O’na hiçbir şekilde denk, eş ve ortak koşulmamasıdır. Laiklik ise, Allah’ın dünya hayatını ilgilendirdiği kabul edilen ve “siyaset” ya da “devlet işleri” diye ifade edilen alana herhangi bir şekilde müdâhale etmesine imkân tanınmamasıdır. Yani din adamları şahsında, dinin sosyal, siyasal, ekonomik, hukuksal ve hatta ahlâkî alanların tümünden uzaklaştırılmasını hedef alır. Hatta bu kadarla da kalınmayarak, hayat görüşü, kâinat yorumu, değer yargıları, estetik ve fikrî alanlarda, eğitim ve kültürel alanlarda da bu yaklaşım kendisini hissettirir. İster istemez, farkında olunarak veya olunmayarak bu yaklaşım, dinî değer, prensip ve yaklaşımları alan dışına iter, uzaklaştırır. Sonunda öyle bir durum ortaya çıkar ki, dinin herhangi bir alanda, hatta vicdan planında bile var olup olmadığı dahi tartışılacak bir konu haline gelir. Durum bu noktaya varsa da, varmasa da; İslâm, hayatın az ya da çok, dar ya da geniş herhangi bir alanında, Allah’ın hükümlerine aykırı hükümlerin konulmasını onaylamaz. Böyle bir eylemi “şirk koşmak”la eş bir tutum olarak değerlendirir: “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan
HÜKM - HÂKİMİYET
- 701 -
(kanun koyan, Allah'a eş koştukları) ortakları mı vardır?” 2943
Görüldüğü gibi, teşrî alanlarının, ya da hüküm ve değer belirleme alanlarının laik anlayışa göre açıkça ayrıştırılması ve birbirlerinden kesinlikle ayrılmaları, dinin devlet yönetiminden tümüyle uzaklaştırılması, laiklik için ne kadar vazgeçilemez ve sorunlu bir ilke ise; İslâm açısından da böyle bir ayrım, en dar sınırlar içinde kalsa dahi, Kur’an’ın kabul edebileceği, benimseyebileceği bir yaklaşım değildir. Laiklik, çok tanrılı olmak demektir. Câmideki ilâhın başka; sokaktaki, mahkemedeki, meclisteki... ilâhın başka olduğu bir düzendir. İslâm, ne kadar Tevhidi esas almakta ise; laiklik de o derece şirki esas alır. Tevhid ve şirkin bir arada bulunup barınmasının imkânından söz edilemez. Çünkü Kur’an, her alanda yalnızca Allah'a ibâdete dâvet eder ve bunu esas alırken; laiklik de diğer tüm beşerî düzenler gibi, şeytana ibâdet yollarından bir yoldur. Şeytanın insanları bölmeyi, darmadağın etmeyi esas alan ve dosdoğru yol olan sırât-ı müstakîm dışında kalan yollarından bir yoldur.
“Ve (de ki:) Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Diğer yollara uymayın. Sonra o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”2944 Müslüman her şeyiyle, her şeyini Allah’ın emrettiği şekilde ve Allah için yapan ve düzenleyendir. “De ki: Benim namazım (haccım, kurbanım) ve diğer ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Ben, bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” 2945
Demokrasi ve Hâkimiyet
Demokrasi, bilindiği gibi batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir. Batı medeniyetinin en önemli özelliği, insanın kendini ilahlaştırarak, tanrıya başkaldırı, nefse, hevâya ve şeytana tâbi olmaktır. Demokrasi anlayışında da bu özelliği görürüz: Yüce Allah’ın nizamını kabul etmeyip, yönetimde insanların hüküm koyması ve Allah'ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle kendilerini yönetmek istemeleridir. Bunu demokratların ifadeleriyle (daha doğrusu, hal dilleriyle) söyleyecek olursak: “Sen kim oluyorsun ey tanrı! Biz kendi hayatımızı kendimiz düzenleyebiliriz. Kendimiz düzenlemek için yöntemler buluyor ve uyguluyoruz” demekteler; dilleriyle veya tavırlarıyla. -Basite indirgeyecek olursak- demokratik söylemin içeriği ve anlamı işte budur. Haliyle, başka bir bâtıl gâye için, insanı/halkı putlaştırma amacıyla bâtıl tanrılara başkaldırılınca, hak ilâh olan Allah Teâlâ’ya da başkaldırılmış oluyor. “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Onun koruyucusu (bekçisi, vekili) sen mi olacaksın?”2946 İster “hümanizm” adıyla, ister “demokrasi” ideolojisiyle, Batının anlayışı, insanı Tanrı yerine koymaktır; insanı, yani kendi hevâsını tanrılaştırmak. Batıda düşünce, inanış, ideoloji ve sistemlerin hepsi hakkında bu yargı geçerlidir; bu hüküm, ortak bir değerlendirmedir.
Batı uygarlığının karşısında İslâmî dâvet vardır. İslâmî mesaj, Allah'a başkaldırı yerine ibâdeti öngörür. Fakat birilerine de başkaldırmayı emreder. Bu da nefsi, hevâyı ve şeytanı kapsamına alan “tâğut”a başkaldırmaktır. “De ki: Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Diğer yollara uymayın. Sonra
2943] 42/Şûrâ, 21
2944] 6/En’âm, 153
2945] 6/En’âm, 162-163; M. Beşir Eryarsoy, a.g.e. s. 22-47
2946] 25/Furkan, 43
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”2947 Âyet-i kerime, gerçekten müslümanın hayatını, herhangi bir gedik bırakmaksızın tamamıyla Allah'a tahsis etmiştir. İşte Allah'a teslimiyet bu demektir. Ölüm ile noktalanıncaya kadar, hayatımızın tümünü, inanç ve kanaatlerimizden başlayarak tüm eylemlerimizi Allah için, Allah'a teslimiyet sûretiyle ortaya koyacağız. İslâm budur; böyle bir teslimiyettir.
Bütün siyasî sistemlerin, ideolojilerin olduğu gibi, demokrasinin de can alıcı noktası; hâkimiyet/egemenlik meselesidir. Yukarıda da belirtildiği gibi, hâkimiyet, daha ilerisi düşünülemeyen, siyasal bir güç ve etkinliği ifade eder. Yani siyasal güç ve etkinliğin, iktidar ve muktedir oluşun en ileri derecesini ifade eder. Bu en üstün kabul edilen otorite, kanunları yapar. Yöneticiler ona göre belirlenir. Yönetimin nasıl olacağını ve bu esasların ayrıntılarını o belirler. Hâkimiyet anlayışı itibarıyla İslâm bir tarafta, diğer bütün sistemler bir taraftadır. İslâm, hâkimiyeti mutlak olarak sadece Allah’ta kabul eder; Allah’ın hakkı olarak bilir. Bunun dışındaki diğer bütün sistemler, hâkimiyeti kimde görüyorlarsa ona göre isim alırlar.
Demokrasi, hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık, hâkimiyetin kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah adına konuştuğunu iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine koyanların elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona göre isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî sistemlerin (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah'ta görmeyip insanda görmeleridir. Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji ve şeytanî düzenlerdir.
Hâkimiyet noktasında demokraside yetki; halkın veya milletindir; Yani, toplumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi inanca sahip olurlarsa olsunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına göre de, her bir şahıs, o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede hâkimiyet, 70 milyon eşit parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî ifadesi 70 milyon ilâh kabul ediliyor, demektir. Herkes hâkimiyetin eşit bir parçasına sahip olduğundan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde, çoğunluğu teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar yapılır, kararlar alınır. Bu noktada hâkimiyetin kullanılması gündeme gelir. Demokrasi, çok tanrıcı Grek kültürüne dayalı, ondan kaynaklanan bir sistemdir. Yani, irticânın esasıdır. Şu irticâya karşı dayatılmak istenen demokrasi, asıl irticânın kendisidir; asıl mürtecî de demokratlar. Çünkü onlar, kökü, tarihi itibarıyla eski Yunan’a kadar uzanan bir mürtecîlik yapıyorlar. Ondan da eski bir kökü var; şeytana kadar uzanan bir başkaldırıya kadar devam edip uzanıyor, kökleri oraya kadar varıyor, Allah'a başkaldırı ve şeytana itaat olan bir siyasî sisteme tâbi oluyorlar demokrat mürtecîler.
Demokrasi, halkın çoğunluğunun hâkimiyeti diye ifade edilse bile, bu iddianın kandırmacadan ibâret olduğu uygulamalardan anlaşılmaktadır. Demokrasilerde
2947] 6/En’âm, 153
HÜKM - HÂKİMİYET
- 703 -
çoğunluğun ittifakı bile yoktur. Demokrasi ile yönetilen bir rejimde yaşayan insanların çoğunluğunun sözü nerede ve nasıl geçerli oluyor? Parti aritmetikleri içinde, % 25-30 oy alan her parti iktidar olur. Nerede çoğunluk? % 70-75 muhâlefette kaldı. Yani, demokraside demokrasi yoktur. Demokrasiler, kendi mantıkları açısından bile sağlıklı bir hâkimiyetin kullanılma yöntemini dahi icat etmekten âcizdirler. Şimdiye kadar Batıda ve coğrafyamızda birçok seçim sistemi uygulanmıştır. Ancak, bunların hiçbirisinin asgarî düzeydeki çoğunluğun irâdesini iktidar olarak yansıtabilecek yeterlikte olduğu ileri sürülememektedir. Demokrasi, uygulamaya geçtiği tarihten günümüze kadar, sadece iki partinin olduğu yerlerde bile, hiçbir zaman, hiçbir parti çoğunluğu sağlayarak iktidar olmuş değildir. Çünkü seçimlere katılmayanlar vardır; yönlendirilenler, kandırılanlar, halka sorulmadan aday gösterilenler, kendisini tam olarak temsil etmediğinden, mecbûren kendisine en yakın olduğunu sandığı veya ehven kişiyi seçmek veya küsmek zorunda bırakılanlar vardır.
Dolayısıyla demokrasi, uygulanması imkânsız bir tezdir, bir ütopyadır. Şimdiye kadar batı felsefelerinde ortaya çıkmış olan ütopyalardan bir ütopya. Fakat bu demokratik sihirbazlar, medya ve diğer imkânlar (bilim adamları, eğitim kurumları ve düşünürler) vâsıtasıyla, demokrasinin ütopya olma özelliğini insanların gözlerinden saklıyorlar. İnsanların bunu görmelerine mümkün mertebe imkân ve fırsat tanımamaya çalışıyorlar. Gerçeğin görülmesine sebep olacak herhangi bir şey olduğu zaman, birtakım oyalamalar icat edilerek insanlar onlarla meşgul edilir ve gerçeğe nüfuz etmeleri böylelikle önlenmiş olur. Kanaatleri samimi olarak kabul görmeyen azınlık ise demokraside her zaman bir küskünler kitlesi meydana getirir. Dolayısıyla yapılan uygulamalara bu muhâlefettekiler hiçbir zaman katılmazlar.
Bu eleştirilerimiz, demokrasinin kendi mantığı ile demokrasiye bir reddiyedir. Görülüyor ki demokrasi, hiçbir zaman için demokrasiyi savunanların ileri sürdükleri gibi, insanlığın en ideal sistemi, ya da en az yanlışı olan sistemi olamaz. Çorçil'e atfedilen bir söz vardır. "Demokrasi, dünyadaki en güzel ikinci sistemdir." Sormuşlar; "demokrasiyi neden ikinciliğe indirdin?" diye. "Birincisi yok ki!" diye cevap vermiş. Gerçek öyle değil; demokrasi öyle ikinci, üçüncü sıradaki bir düzen filân değil; bir curcunadan ibârettir. Eflâtun'un tâbiriyle; "demokrasi, şarlatanlar düzenidir." Demokrasinin babası sayılan Jan Jack Russo da benzer bir şey diyor: Demokrasiyi uzun uzun anlattıktan sonra; "Emil" adlı kitabında "doğrusunu söylemek lâzımsa" diyor, "insanlar kendi kendilerine kanun yapamazlar. Bize kanunlar verecek ilâhlar lâzım."
İnsan hayatı çok yönlü ve çok boyutludur. Bütün bu yönleri ve boyutları ile insan hayatını tamamıyla kuşatmış hiçbir beşerî sistem yoktur. İnsan hayatını bütünüyle kuşatmak iddiasında olan beşerî hiçbir ideoloji ve dünya görüşü de ortaya çıkmamıştır. Sadece İslâm, insan hayatını bütün yönleriyle ve boyutlarıyla kuşatmayı hedeflemiş ve gerçekten kuşatmış kâmil bir din hüviyetine sahiptir. Sadece İslâm, inanç, davranış, sosyal ve siyasal düzen, ahlâk, dünya görüşü ve âhiret anlayışı, düşünce ve yaşama biçimi, insanın kendisiyle, çevresi ve Rabbiyle tüm ilişkilerini tanzim eder. Tüm bu alanlarla ilgili kuşatıcı hükümler koyar. Bütün beşerî ideolojiler, tüm ahlâk görüşleri, sosyal ve siyasal insanî görüşler, hangisi olursa olsun, İslâm'ın bakışına göre esas itibarıyla birer dindir. Fakat bu dinlerin hiç birisi insanın hayatını bütün boyutlarıyla kuşatmak iddiasında olmadığı
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için bazen müşterek birkaç beşerî ideoloji veya beşerî din bir araya gelir ve insan hayatını kuşatmaya çalışırlar. Beşerî sistemlerin herhangi birisini bir yerde kabul ettiğiniz zaman, siz sadece o kadarıyla hayatınızın tamamını tanzim edemezsiniz.
Hayatınızın diğer açıklarını, diğer yönlerini de uygun göreceğiniz veya o kabul ettiğiniz sistemle uyuşabilecek başkalarıyla doldurursunuz. Bütün beşerî sistemlerin en büyük ortak paydası ise, laikliktir. Siyasî hayatınıza demokrasiyi getirip hâkim kıldığınız takdirde, hukukunuz ne olacak? Ahlâkınız, iktisadî ilişkileriniz ne olacak? İşte bu noktada, demokrasi bütün bunları "hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" diyerek millet ve milletin yetkili gördüğü kimseler yoluyla temsili sûretiyle, temsilî sisteme uygun olarak seçilen kimseler aracılığıyla bu sorunları çözmeye çalışır. Temsil yetkisine sahip bulunan kişi ve kurumlar, onların hukukunu belirler. Hukukun bünyesi içerisinde iktisadî ilişkileri ortaya koyar. Bunların sonucu olarak bir ahlâk anlayışı da oluşur. Toplumsal hayatın gerekli diğer bütün kurumları bu yapı ile uyumlu olarak ya da en azından çelişki arzetmeyecek şekilde ortaya çıkar.
Bütün sistemler ilk ortaya konuldukları zaman, hangi çerçeve için konulmuş olurlarsa olsunlar, sadece orada kalmazlar; insan hayatının tamamını kapsarlar; en azında pratikte bu böyledir. Hiçbir beşerî sistem, kâmil olamaz ve insanlar, beşerî sistemlerde deneme yanılma yoluyla mesafe alabilirler. O bakımdan beşerî sistemler esas mâhiyetleri itibarıyla bir yaz-boz tahtasıdırlar. Bunu, içinde yaşadığımız beşerî sistemin meselâ kanunlarında çok rahat bir şekilde görebiliriz.
Beşerî Sistemlerin Dünyevîliği; İslâm'ın Uhrevîliği: Beşerî sistemler eksiklerini başka sistemler vâsıtasıyla tamamlasalar bile âhirete yönelik hiçbir şey söylemezler. İnsanın ölümünden sonrasıyla ilgilenmezler. Dolayısıyla beşerî sistemler ne kadar ileri olurlarsa olsunlar, ilgilendikleri özel alanda bile mükemmel olamazlar ve insanın ölümden sonraki hayatı için bir şeyler verme iddiasında bulunamazlar. Müslüman ise, âhireti hesaba katmadan en ufak bir davranışta bulunamaz. Müslüman, dünya hayatıyla âhireti hedefleyendir. Dünyadaki olumlu veya olumsuz gelişmeler, imtihan kabul edildiğinden, müslümanın istikameti üzerinde etkili değildir. "Tâ ki, elde ettiğinizle sevinmeyesiniz, kaybettiğiniz dolayısıyla da üzülmeyesiniz."2948 Dünya hayatında ele geçirdiklerimize sevinmeye değmez; kaybettiklerimiz için üzülmeye değmediği gibi.
Önemli olan, müslüman olarak kişinin kendi sorumluluğunu yerine getirmesidir. Müslüman için en mühim şey, amellerinin sâlih olması, eylemlerinin kabul edilecek vasıfta bulunmasıdır. Bu gerçekleşince, önde veya arkada olmak önemli değildir. Netice almış, dünyada başarılı olmuş veya mağlup düşmüş, marjinal kalmış, hiç önemli değildir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "Kıyâmet gününde kimi peygamber yanında iki üç mü'minle birlikte gelecek." Yani iki üç tane, hatta tek başına gelen peygamberleri biz marjinal kaldı diye dâvetlerini tebliğ etmede kusurlu davrandıklarını mı kabul edeceğiz? Nuh (a.s.) 950 yıl istikamet üzere yaptığı tebliğde dünyevî açıdan netice alamadı veya çok küçük bir sonuç aldı diye, yaptıklarını küçümseyecek, marjinal kaldı diye tenkit edebilecek miyiz?
Dolayısıyla biz hakkı ve hakikati başarılarda, çoklukta, azlıkta, önde ve
2948] 57/Hadîd, 23
HÜKM - HÂKİMİYET
- 705 -
arkada olmakta değil; Allah'ın kitabına ve Rasûlün sünnetine mutabakatta ararız. Allah'ın Kitabına ve Rasûlün sünnetine uygun oldumu bir iş güzeldir; neticesi dünyevî olarak hiç olsa bile. Önemli olan Allah'ın vereceği değerdir. Dünyevî sonuçları Allah verirse ne âlâ, vermezse vermez. Hayatımız ve ölümümüz, Allah için olabiliyorsa, netice odur. İşte bu anlamıyla hayatı kuşatan biricik sistem, kâmil din, sadece Allah Teâlâ'nın dinidir.
İslâm'ın Eksizliği ile Beşerî Sistemlerin Yetersizliği: Bütün beşerî sistemler eksiktir, parçacıdır. Çözüm getiremeyişleri, insanları mutluluğa ulaştıramayışları, bunun en açık göstergesidir. Kendilerinin kendileri için belirledikleri hedefleri dahi gerçekleştiremeyişleri bir tarafa, müslüman olarak bizim onlara yönelteceğimiz en büyük eleştiri, bu sistemlerin eksik olduğuyla ilgilidir. Bu sistemler, yamalı bohçadır; insanı kuşatamazlar, kâmil din olamazlar, âhiretle ilgili söyleyecek sözleri de yoktur. Yalnız Allah'ın dini olan İslâm'dır, hayatı bütünüyle kuşatan, dünyayı ve âhireti içeren. Mevcut sistemler bize Allah'ın rızâsını kazandıramaz. Dolayısıyla biz, insanların tümüne Allah'ın rızâsının nasıl kazanılacağını öğretmeyi, böyle bir yükümlülüğü üzerimize almış kimseler olarak ortadayız.
İslâm'ın kemâli vahye dayalı olmaktan kaynaklanır. Buna karşılık batının zevâli, böyle bir dinden mahrum oluşundan kaynaklanmaktadır. Felsefeleri, ideolojileri, rejimleri ve hevâları hepsi şeytanın insanlara telkin ettiği lehviyattandır. Kur'ân-ı Kerim'in belirttiğine göre şeytanlar da dostlarına telkinatta bulunurlar. Demek ki dünyada ezelden beri, Âdem’den (a.s.) beri, iki şey çarpışıp durmaktadır. Allah'ın vahyi ve şeytanın, dostlarına telkin ettiği vahiyler; Hak ile bâtıl. İslâm'ın kemâlinin bir neticesi olarak İslâm, her zaman ve mekânda bütün insanlığın her türlü ihtiyacını karşılayabilecek vasfa sahiptir. 2949
Çokluk veya çoğunluk, ya da çoğulculuk denildiğinde, temelinde yatan birey, yani bir tek insandan bahsedildiği bilinmelidir. Bir'inde doğruları veya eğrileri tesbit yetkisi bulunmayanların çoğunluğunun nasıl bu yetkiye sahip olabildikleri hâlâ açıklanamamıştır. Sadece sıfırların veya yalnız eksilerin yanyana gelmesiyle tatmin edici rakamların veya artıların çıktığı, çıkabildiği izah edilememiş bir kandırmacadır. Yol göstereni bulunmayan insanın şaşkınlık içinde kaldığını, bilmediklerinin öğretilmemesi halinde bir şey bilmez durumda devam ettiğini her ne hikmetse düşünemeyen insan, bir Rabb'e (eğitici, terbiye edici mürebbî'ye) hep ihtiyaç duymuştur. Bütün mesele, bu mürebbînin (terbiyecinin) kim olması gerektiği hususudur. İşte insan bu noktada hep yanılmış, bir türlü gerçek terbiyecisini bulamamış, insana acıyan yaratıcısı merhameti ile ona sürekli olarak terbiye esaslarını bildiren elçileriyle yol göstermiştir. Çoğunun, çoğunluğun bu yolu kabul etmemesine, hevâsına uymasına rağmen yaratıcı Allah tekrar elçiler göndermiş ve kullarına gerçekten acıdığını, mağfiret ediciliğini göstermiştir. Kur'an bu yol göstericiliğin en son eseri olarak elimizde, önümüzdedir.
Birçok âyetinde, hevâsına tâbi olan insanın nasıl azgınlaştığını, kendi dengesini nasıl bozduğunu, sağlıklı bir ruh yapısına sahip olamadığını açıklayan Rabbimiz (terbiyecimiz) Allah, kendini bozanın çevresini de bozduğundan defaatle söz etmekte, yeryüzünü ifsâdından bahsetmektedir. Yeryüzü, halîfelik görevinin icrâ edileceği, îmar ve ıslah tavrıyla yaklaşılması gereken insanın bir çevredir. İnsan, bu çevre ile vardır. İnsan, doğasını, ancak, bu doğanın sahibince bildirilen
2949] M. Beşir Eryarsoy, a.g.e. s. 53-90
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
esaslara uyarak koruyabilir. Korunamamış doğa, ister insan tabiatı olsun, ister insanın içinde yaşadığı ortam olsun, insan için sağlıksız bir ortam olarak kişiliğini koruyamamanın, giderek korkmanın, kokuşmanın ortamı olacaktır. Öyle de olmuştur.
Analarının karnından bir şey bilmediği halde çıkarılan insanların, çıkışlarını takip eden bir süre sonra "küllü şey'in kadîr" bir varlık haline dönüşmesi mümkün değilken, insanın temel yanılgısı, böyle olabildiğini sanması, yani kendini, hevâsını, kendi gibi insanları tanrılaştırmasıdır. Bu sanı ve değerlendirme, insanı azgınlaştırmakta; tuğyânı, bağyi ve fesâdı giderek kendinden çevresine, çevresinden kendine ve diğer insanlara yönelmiş; yaşadığı dünyayı, içinde kendisi de bulunduğu halde berbat etmektedir.
Kaynağı insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin ürünü olan fikirleriyle biri, diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun veya azınlığının varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini yadsıyan yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını engelleyen yolda kullanılan akıl, insanoğlu var oldu olalı kendi başına doğru yolu bulamamıştır. Ancak Yaratan Rabbi insana sırât-ı müstakîmi, bu doğru yolu göstermiştir. "Ne yapacağını bilmez halde bulup da doğru yolu göstermedi mi?"2950 İnsan, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken, bu yoldan ayrılmamayı bile beceremezken, kendi başına tümüyle doğru bir yol bulmasını ondan beklemek, olmayacak şey beklemektir. Zaten kendi de, kendi bulduğu yoldan memnun olmamış, olamamıştır.
Aklını, hevâsını tanrı edinen insan, bu tanrısından râzı değildir. Aklın ve arzuların tanrı kabul edildiği demokrasiler, insanların kendine gelmelerini önleyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini engellemektedir. Afyonun insanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan, bu uyuşturup uyutmada müzik, futbol ve medyadan da yararlanan demokrasiler, onlar için yalnız ekonomik insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanı bir türlü bu yönleri de bulunan, ama asla bunlardan ibaret olmayan bir varlık olduğunu görebilmesine imkân bırakmamaktadır. Demokrasiler insanları; insan olmaktan, insanlıklarının farkına varmaktan alıkoyan insanların önünde aşılması güç bir büyük engel olarak durmaktadır. Bu engeli aşamayan insanın, insanlığının farkına varabilmesi mümkün değildir.
Çokluğu da, çoğunluğu da, çoğulculuğu da demokrasi bütününe güvenmemesi için yaşamının sağlamasını yapmakla varacağı nokta, insana, kendinin farkına varmasına yardımcı olacaktır. Teslim olmadan, bir rabbe kul olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil; kime ve neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri sözkonusudur. İnsan, "kendi hevâsına mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah'a mı teslim olmalıdır?" sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın ufkunu açacaktır. Açılan şuuru, insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını sağlayacaktır. Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim elbette daha isabetli olacaktır. Hayat, kendisine hayat verene teslim olmakla anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilir (el-Mü'min) teslim olmakla (müslümanlıkla) ancak tatmin olabilir. 2951
2950] 93/Duhâ, 7
2951] Ercümend Özkan, İnanmak ve Yaşamak, c. 2, s. 147-150
HÜKM - HÂKİMİYET
- 707 -
Demokrasi Oyunu
“Ver oyunu, gör oyunu!” “Kim daha oy alıyor/oyalıyor?” "Oy, oy!" diye halktan rey dilenenler, iş başına geçtiklerinde halkı "of, of!" diye inletirler. Buna rağmen oyun devam eder. Demokrasi sâyesinde insan, ısırıldığı delikten bir değil; on kez ısırılır. Tahterevallidir demokrasi; partilerin biri iner, biri çıkar. Ama bu tahterevallinin üzerine binilip oturulan yerinde gıcırdayan tahta kalas değil; inleyen halk vardır. Hangi doktrin, rejimde hâkimse, onun koyduğu kurallar işlemekte, hâkim gücün çarkının işlemesi için halkın desteğine ihtiyaç duyulduğundan, senaryosu önceden yazılmış oyunda, halka sadece figüran roller verilmektedir. Halkın seçmek mecbûriyetinde olduğu düzenin memurları, isteseler bile hâkim gücün/derin devletin sistemini değiştirme hakkına sahip olmadıklarından, halkı temsilen seçilenlere düşen iş, mevcut sistemin çarkının başında durmaktan öteye gitmez. Bu olayda halka düşen ise, düzenin bazı yerlerine idareciler tâyin ederek onların suçuna ortak olmaktır.
Demokrasi bir yönetim biçimidir; yönetimleri belirleme biçimi değil! Kendisi bir düzendir; başka düzenlere kapı değil! Davul tutanları seçme işidir; tokmakları değil! Egemen güçler tarafından kuralları belirlenmiş oyundur; oyun kurallarını belirleme işi değil! Demokrasi, kitabına uydurma rejimidir; Kitab’a uyma değil! Demokrasi ile disiplini esas alan rejimler arasındaki fark, önemsizdir: Totaliter rejimlerde kral veya general; “Ben böyle istiyorum!” der; Demokrasi ise, “sen böyle istiyorsun!” der.
Din kurumlarının bağımsız olmadığı düzen nasıl demokrat olabilir? Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi teklif bile edilemez, halk kendi istediği sistemi seçemez, kurulu düzenin uygulayıcıları olarak kendi önlerine çıkarılan isimler arasında bir tercih yapmak, içinde kendine benzeyen bulamadığı için dayatılan adaylardan ehven-i şerri tercih etmeye çalışırsa, buna oyun denilmez mi? Halk idaresi diye, halkın inancına, yaşayış ve ahlâkına saldıran düzenin adıdır bu ülkede demokrasi. Başta Kemalizm ve onun ilkeleri olmak üzere, laiklik vb. tabuların bulunduğu düzen, nasıl halkın yönetimi olabilir? Demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız paranındır, medyanındır, derin devletindir; ama halkın değildir. Halk, rüzgâr ne yönden esiyorsa onun gücüyle savrulan yaprak gibidir. Ulusal ve uluslararası istihbârât örgütleri, kartel ve holding patronları, siyonizm, ağalar, şeyhler, hizmet adı altında devlet rüşvetleri, reklâm, aldatmaya dayalı propaganda, seçim kanunu vb. adla seçim hile ve aldatmacaları, büyük partilerin devlet yardımı vb. yollarla avantajları... bütün bunların halkı yönlendirmediğini kim iddia edebilir? Öyleyse, gerçekten halk mı yönetiyor halkı?
Güçlünün hâkim olduğu rejimin adıdır demokrasi. Çağdaş bir masaldan ibarettir. Her ne kadar tersi iddia ediliyor olsa bile, seçenlerin ve hatta seçilenlerin değil; seçtirenlerin ve derindekilerin irâdesi önemlidir. Demokrasi, bir Truva atıdır. Halka, oy vermeme hürriyeti bile vermeyen çağdaş dayatma rejimidir. %51 delinin % 49 akıllıya gâlip getirilmesinin adıdır. Müslümanla kâfirin, mücâhidle İslâm düşmanının, âlimle câhilin, aydınla avamın eşit olduğu adâletsiz rejimin adıdır demokrasi. Demokrasi açısından, oy veren insanlar, eşit olmasına eşittir, ama bazıları daha çok eşittir. Elli bir pirenin kırk dokuz file gâlip getirilmesidir demokrasi. Kazanan ve kaybedenin maçtan önce belli olduğu şikeli bir karşılaşmadır. Hakka rağmen halk idaresi olmasının yanında; aslında halka rağmen egemen çevrelerin halkın inancına ters dayatmalar rejimidir. Teorisiyle pratiği
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birbirine bu denli ters bir anlayış, başka hiçbir ideolojide bu kadar sırıtmaz.
Kimler parti kurabilir? Partiler kanunu, hangi mecbûriyetler getirmektedir? Meselâ İslâm partisi kurulabilir mi? Hani, halkın idaresi idi demokrasi; ya halk İslâm’ı istiyorsa? Buna fırsat vermeden, yolu açmadan halkın isteyip istemediği nasıl belli olacaktır? Kimleri seçebilir vatandaş? Partiler ve adaylar her görüşe açık mıdır? Rejim, Atatürk ilkelerini tâvizsiz uygulamaya çalışır. Gerçekten halk mı istemektedir bu kadar heykeli? Halk Kemalist midir de, halkın yönetimi denilen demokrasi rejiminde yönetim onun ilkelerinin dışına çıkamaz? Halkın inanç ve ibâdetleri, halkın seçtiği yöneticilere ve onların yönettikleri düzene ne kadar yansıyabilmektedir? Halkı etkilemede medyanın, propagandanın ve kaynak olarak paranın gücü nedir?
Ve bir düdük öttürülünce halkın irâdesi ne durumlara düşmektedir? Demokrasi, demokrasinin raylarına oturtulmak adına katledilerek demokratik (!) darbeler yapılır her on senede bir. Demokrasiye kimler ve ne adına balans ayarı yapmaktadır? Partileri halka rağmen kim kapatmakta ve kapatmakla tehdit etmektedir? Bunun demokrasi ile neresi bağdaşmaktadır? Milyonlarca oyu kim, hangi gerekçeyle geçersiz/etkisiz saymakta, daha az oya daha büyük yetkiyi kim, nasıl vermektedir? Demokrasi ile ilgili bu tür sorunları ve soruları çoğaltmak mümkün...
Kapitalizmin sömürüsünü perdeleyen bir simgedir demokrasi. Demos-kratos: Yunanca; Halkın yönetimi anlamına geliyor, yani halkın hâkimiyeti. Batılıların helvadan putudur demokrasi; istedikleri zaman yiyip yutarlar. Batılılar niçin Kuveyt’te, körfez ülkelerinde, Suudi Arabistan’da vb. yerlerde demokrasi istemez? Bazı yerler içinse zorunludur demokrasi. Batının, demokrasi kavalıyla kolay güdebileceği ülkelerde her konunun demokrasiyle ilişkisi kurulurken, Batı, işine gelmediği yer ve zamanlarda, emir kulları aracılığıyla demokrasiyi askıya alır veya aldırtır, darbeler yaptırılır. Meselâ Türkiye’de müslümanlara zulüm gündeme getirilmezken Apo’nun idamı bir demokrasi meselesi kabul edilir.
Demokrasi, monarşinin egemenliğine göz dikmiş, krallık veya padişahlığın yanlışları üzerine antitez olmuştur. Gerçi demokrasinin beşiği denilen yerlerde, Batıda kral ve kraliçeler hâlâ en üst yöneticilerdir; bu tezat bile değerlendirilmez. İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka, Lüksemburg gibi ülkelerin başında hâlâ kral veya kraliçeler vardır. Padişahlığa alternatif olarak kabul edilen demokraside 550 tane padişah ve arkalarında sayısını kimsenin bilmediği gizli padişahlar bulunan bir anlayış mıdır halkın istediği yönetim? Câhiliyye dönemindeki müşrikler de demokrattı. Mekke’de de demokrasi vardı: İsteyen istediği putu serbestçe seçebiliyor, kimse karışmıyordu. Aynı özgürlük çağdaş câhiliyyede de vardır: Zulümlerden zulüm beğenebilir, tâğutlardan bir tâğut seçebilir insan, günümüzdeki çağdaş demokrasilerde. Hakkını yemeyelim: Tavuklara kümeslerini, bekçilerini ve kurtlarını seçme hakkı verir demokrasi. Hileli yollarla da olsa, halka gardiyanlarını seçme hakkı verir.
“Demokrasilerde çare tükenmez” mi acaba? Bugüne kadar ülkedeki çaresizliklere ne demeli? Doğrusu şöyle olmalı: “Demokrasilerde çene tükenmez!” Politika, iş üretmeye değil; laf üretmeye dayanır bu ülkede, demogoji, laf yarışı, kandırma tükenmez bu düzende. Halk seçime katılabilir, ama yönetimi hiçbir zaman ele geçiremez. Yönetim ve halk ayrımı vardır halkın idaresi denilen demokraside.
HÜKM - HÂKİMİYET
- 709 -
İslâm’da halkın değil; Hakkın hükmü önemlidir. Halk Hakka kul olmalı, O’nun hükmüne teslim olmalıdır. Çünkü “insanların çoğu bilmezler”,2952 “insanların çoğu şükretmezler”,2953 “insanların çoğu nankördür”2954 ve “insanların çoğu mü’min değildir, iman etmezler.”2955 O yüzden halkın çoğunluğuna uymak, dalâlettir/sapıklıktır. “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka (söz de) söylemezler.”2956 İnsanların çoğunun bilmediğini, şükretmediğini, akıllarını kullanmadığını, yoldan çıkmışlığını, günah ve haram peşinde koştuklarını, insanların mallarını haksız yere yediklerini, çokluğu ve çoğunluğu ile böbürlenip üstünlük tasladığını, bu yüzden mallarının ve evlatlarının çokluğu ile övündüklerini, daha çok ve daha zengin oldukları halde kendilerinden önce nice toplulukları yok edildiğini, bütün bunlardan ders almayan insanların yine pek çoğunun yoldan çıktığını Kur'an, sayılamayacak kadar çoklukta ve ısrarla anlatmaktadır. Çokluğun ancak Allah'ı zikredip anmada, şükretmede, kulluk ve ibâdet etmede, takvâda işe yarayan bir şey olduğu da yine Kur'an'da ısrarla üzerinde durulun hakikatler olarak ifade edilmektedir.
Çoğunun akılsızlıklarından bahsedilen insanlar, Allah'ın hükümlerine itibar etmeyen, Rab olarak sadece Allah'ı kabullenmek istemeyen kalabalıklardır. Sürüleştirilen, sömürülen, köleleştirilen yığınlardır. Çalışan kafalar, akl-ı selîm sahipleri, kendilerinin farkına varan kafalardır. Kendinin farkına varanlar, Allah'ın farkına varırlar; Allah ile kendileri arasındaki farkı farkederler. Hadlerini bilirler ve O'na ait olan, olması gereken hâkimiyeti kendi zimmetlerine geçirerek haksızlık edip ilâhlık taslamazlar. "Onların (insanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan/gerçekten hiçbir şey ifade etmez."2957 Haktan, hakikatten bir şeyin ifadesi olmayan zanna uyanlar, ister çoğunluk, ister azınlık olsun, gerçekten bir şeyin ifadesi olmayana uyduklarına göre akletmiyorlar demek değil midir?
Halk deyimiyle "nerede çokluk, orada ..." Kendi taraftarları ve ideologları bile, demokrasinin görmezlikten gelinemeyecek zaaflarından haberdardır: "İyi hükümetler arasında demokrasi en kötüsü, fakat kötülerin en iyisidir.";2958 "Hükümetlerin en iyisi, bize kendimizi yönetmemizi öğreten hükümetlerdir." 2959
Demokrasilerde mutlak doğru, çoğunluğun tespit ettiği (ya da öyle farzedilen) görüştür. Doğru, parmak sayısına göre belli olur. Halktır hakem, o ne demişse doğrudur. Serbest kılma veya yasaklama (helâl ve haram kılma) yetkisi, halkındır, seçilmişlerindir. Bunun uygulamada böyle olup olmadığı da, doğru olup olmadığı da tartışılmaz.
Aynı coğrafyada yaşayan insanlar olarak hepimiz, aynı geminin yolcularıyız. Gemide delik açanlar, sadece kendilerini batırmış olmazlar. Gâfil, hâin, ehil olmayan, güvenilmez (mü'min olmayan) kaptanın, elindeki bozuk pusula ve yanlış
2952] 45/Câsiye, 26
2953] 40/Mü’min, 59
2954] 25/Furkan, 50
2955] 40/Mü’min, 59
2956] 6/En’âm, 116
2957] 10/Yûnus, 36
2958] Aristoteles
2959] Goethe
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harita ile gemiyi sürmesine rızâ göstermek, tüm yolcular için hayatî tehlike demektir. Kaptan ve tayfaların yanlış rotalarına seyirci kalmak, tüm yolcuları da gitmeleri gereken yere ulaşmalarına engel olacaktır. "Devlet gemisinin sorumlu kaptanı, sadece bu gemiyi yöneten değil; aynı zamanda bu gemiyle yolculuk edenlerdir."
Yöneticilerin amaç ve çıkarları ile onları seçenlerin amaç ve beklentilerinin aynı olduğunu kim iddia edebilir? Enflasyon, devalüasyon,2960 vergi vb. adlar altında halk, kendi cebindeki paraları soydurmak, bazılarına hortumlatmak için mi seçmektedir seçtiklerini? Halk yargılanırken, halkın vekillerinin yaptıkları niye yanlarına kâr kalmaktadır? Kaç parlamenter bugüne kadar suçlanabilmiş ve kaç tanesi cezasını çekmiştir? Partilerin başında kapatılma korkusu Demokles’in kılıcı gibi durur; her on yılda bir darbeler âdet olduğu için, buna sebep olmamak, fincancı katırlarını ürkütmemek gerekmektedir. Demokratik düzenin vazgeçilemez unsurları olan partiler, kendi içlerinde sahi ne kadar demokrasiye uygun davranıyorlar? Lidere rağmen farklı görüş bildirilebilir, o istemeden birisi onun partisinden aday olabilir mi dersiniz?
Demokrasi, sözüm ona müslümanların bazıları tarafından kutsallaştırılır, batılı cadı mankene başörtüsü taktırılır: “Halkın irâdesi Hakkın irâdesidir.”; “Halka hizmet, Hakka hizmettir.”; “İslâm, demokrasinin ta kendisidir...”
Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir muhtevâya sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini yalnızca Allah'a has kılma”yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade ile İslâm’ı hâkim kılmak için kendine has bir yol ve yordamının olacağı da açıkça bilinen hususlardandır. İslâm’ı hâkim kılmak için yapılacak her bir doğru eylem, hatta zihinsel faâliyetler bile birer sâlih ameldir. Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi için, bir ameli, sâlih kılan özellikler şunlardır:
1) Yapılacak amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması,
2) Yapılacak amelin ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması,
3) Bu amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması, yani Kitab’a ve Sünnete uygun olması (ittibâ).
Dolayısıyla İslâm’ı hâkim kılmak için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden alınmış olması yahut en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu gâye ve maksatlara götüren bir yol olmaması gerekmektedir. Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Demokrasi, esas itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak kabul etmeyip bu hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören bir rejimin adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen kılmak için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la bağdaşmayan bu yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası olarak kullanamaz. Çünkü böyle bir durumda en azından sâlih amelde aranan “ittibâ” şartı bulunmayacaktır. Dolayısıyla böyle bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.
Kaldı ki, her bir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur. Amaç
2960] “Kur ayarlaması” adıyla yapılan yabancı paralar karşısında Türk lirasının değerinin daha aşağı çekilmesi
HÜKM - HÂKİMİYET
- 711 -
ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının sağlıklı birtakım sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî bir gerçektir; hem de artık gerek İslâm âleminde ve gerekse coğrafyamızda yaşanan deneyimleri göz önünde bulunduracak olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik ise; en azından İslâm’ın devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve iptale dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir siyasal yaklaşımdır.
Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın hâkimiyetini (hangi çerçevede olursa olsun) reddetmek de, İslâm dışında bütün sistemlerin ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla Allah’ın hakkı olarak görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından reddedilmeye mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen ya da tamamen reddeden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları reddetmekten başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.
Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp küllî ve cüz’î hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme ihtiyaç duymayıp yalnızca Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o dinin gösterdiği doğrultuda, gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları ıslah edip birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle aralarını düzelterek O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır: “Uğrumuzda cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, ihsân edenlerle beraberdir.” 2961
Beş çeşit devlet sisteminde din-devlet ilişkileri
2961] 29/Ankebût, 69
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hüküm Konusuyla İlgili Âyetler
Hüküm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (210 Âyet): 2/Bakara, 32, 113, 129, 129, 151, 188, 209, 213, 220, 228, 231, 240, 251, 260, 269, 269; 3/Âl-i İmrân, 6, 18, 23, 48, 55, 58, 62, 79, 81, 126, 164; 4/Nisâ, 11, 17, 24, 26, 35, 35, 54, 56, 58, 58, 60, 65, 92, 104, 105, 111, 113, 130, 141, 158, 165, 170; 5/Mâide, 2, 38, 42, 42, 42, 43, 43, 44, 44, 45, 47, 47, 48, 49, 50, 50, 95, 110, 118; 6/En’âm, 18, 57, 62, 73, 83, 89, 114, 128, 136, 139; 7/A’râf, 7, 87, 87; 8/Enfâl, 10, 49, 63, 67, 71; 9/Tevbe, 15, 28, 40, 60, 71, 97, 106, 110; 10/Yûnus, 1, 35, 109, 109; 11/Hûd, 1, 1, 45, 45; 12/Yûsuf, 6, 22, 40, 67, 80, 80, 83, 100; 13/Ra’d, 37, 41, 41; 14/İbrâhim, 4; 15/Hıcr, 25; 16/Nahl, 59, 60, 124, 125; 17/İsrâ, 39; 18/Kehf, 26; 19/Meryem, 12; 21/Enbiyâ, 74, 78, 78, 79, 112; 22/Hacc, 52, 52, 56, 69; 24/Nûr, 10, 18, 48, 51, 58, 59; 26/Şuarâ, 21, 83; 27/Neml, 6, 9, 78; 28/Kasas, 14, 70, 88; 29/Ankebût, 4, 26, 42; 30/Rûm, 27; 31/Lokman, 2, 9, 12, 27; 33/Ahzâb, 1, 34; 34/Sebe’, 1, 27; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 2; 37/Saffât, 154; 38/Sâd, 20, 22, 26; 39/Zümer, 1, 3, 46; 40/Ğâfir, 8, 12, 48; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 3, 10, 51; 43/Zuhruf, 4, 63, 84; 44/Duhân, 4; 45/Câsiye, 2, 16, 21, 37; 46/Ahkaf, 2; 47/Muhammed, 20; 48/Fetih, 4, 7, 19; 49/Hucurât, 8; 51/Zâriyât, 30; 52/Tûr, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1, 24; 60/Mümtehıne, 5, 10, 10, 10; 61/Saff, 1; 62/Cuma, 1, 2, 3; 64/Teğâbün, 18; 66/Tahrîm, 2; 68/Kalem, 36, 39, 48; 76/İnsan, 24, 30; 95/Tîn, 8, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 41-62
2. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 164-171
3. Kur’am’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 279-281
4. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 43-46
5. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 188-191
6. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 11-23
7. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 298-301; c. 3; 33; c. 6, s. 29-30
8. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 236-245; c. 9, s. 5-38
9. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 149-156
10. Nurdan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 68-72
11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 260-278
12. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 2, s. 187-196
13. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 203-207
14. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
15. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
16. İslâm'da Siyasî Düşünce ve İdare, Harun Han Şirvani, Nur Y.
17. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
18. Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.
19. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
20. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
21. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
22. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
23. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
24. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
25. İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
26. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
27. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
28. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
29. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
30. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
31. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
32. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
33. İslâm’da Mülk ve Hilâfet, Şahin Uçar, İz Y.
34. Devletçilik Bumerangı, Durmuş Hocaoğlu, Ufuk Kitapları, da Y.
35. Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma, Abant Platformu 4, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Y.
HÜKM - HÂKİMİYET
- 713 -
36. Bir Politikbilim Perspektifi, Ali Yaşar Sarıbay-Süleyman Seyfi Öğün, Asa Y. Bursa, 98
37. Hz. Peygamber’in Devleti, Mehmet Birsin, Birleşik Y., İst 96
38. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
39. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
40. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
41. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
42. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
43. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
44. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
45. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
46. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
47. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
48. Yaşasın Şeriat, Abdurrahman Dilipak, Görüş/Risale Y.
49. İslâm – Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
50. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
51. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
52. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
53. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
54. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
55. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
56. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
57. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
58. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
59. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
60. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
61. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
62. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
63. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
64. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
65. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
66. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
67. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
68. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
69. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
70. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
71. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
72. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
73. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
74. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, İnsan Y.
75. Câhiliye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
76. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
77. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
78. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
79. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
80. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
81. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
82. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
83. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
84. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
85. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
86. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
87. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
88. Hilâfet-i İslâmiyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
89. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
90. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
91. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
92. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
93. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu, Kastaş Y.
94. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
95. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
96. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
97. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin Özek, 1978,İstanbul
98. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961, İstanbul
99. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
100. Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y., s. 18-27
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 715 -
Kavram no 81
Ahlâkî Kavramlar 14
Gâlibiyet ve Allah’ın Yardımı; Ensârullah; Felâh; İman; Sâlih Amel; Takvâ
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
• Hüzün; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hüzün Kavramı
• Psikolojik Açıdan Üzüntü
• İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı
• Mutluluk ve Üzüntü
• İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
• Bencil Kaygılardan Sencil Çözümlere; Mânevî ıstırap ve Çilenin İmanla İlişkisi
• Kur’an’ı Hüzünlenerek Okumak
• İnsana Huzur Değil; Huzursuzluk Veren Hüzün ve Kurtuluş Çaresi
• Hüzün Kokulu Düşünceler
“Şüphesiz senden evvel peygamberlere iman edenler, yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar için hüzün de yoktur (onlar üzülmeyeceklerdir).” 2962
Hüzün; Anlam ve Mâhiyeti
Hüzün (huzn): “İstenmeyen bir durumun başa gelmesinden veya geçmişteki bir kayıptan duyulan keder, üzüntü” şeklinde tanımlanır. Hüzün kelimesi, insanın maddî veya mânevî kayıp ve eksiklerinden duyduğu üzüntü için kullanılır. Zıddı, sürûr ve ferahtır.
Râgıb el-İsfahânî, hüznü “kederden hâsıl olan iç sıkıntısı” şeklinde tanımladıktan sonra bu sıkıntının irâdî olmadığını, bu sebeple Kur’an’da geçen “üzülme” veya “üzülmeyin” gibi ifadelerin gerçekte hüzünlenmeyi değil; bu duyguya götüren davranışlardan sakınmayı öğütlediğini belirtir. Hz. Hatice ve Ebû Tâlib’in ölümleri Hz. Peygamber’i derinden üzdüğü için bu ölümlerin vuku bulduğu yıla İslâm tarihinde “senetü’l-hüzn”, yani hüzün yılı denilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de Hüzün Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de iki âyette “hüzün”, üç âyette aynı anlamda “hazen”, otuz yedi âyette de aynı kökten fiiller olmak üzere toplam 42 yerde hüzün ve türevleri geçmektedir. Bu âyetlerin çoğunda mü’minlerin âhirette üzüntüsüz bir hayat yaşayacakları haber verilmekte;2963 Rasûl-i Ekrem’e ve mü’minlere hitaben, inkârcıların kendilerine karşı haksız söz ve davranışlarından veya mâruz kaldıkları çeşitli sıkıntılardan dolayı üzülmemeleri, metin olmaları tavsiye edil2962]
2/Bakara, 62
2963] 2/Bakara, 38, 62; 6/En’âm, 48; 10/Yûnus, 62
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mektedir.2964 Yûsuf sûresinin 84 ve 86. âyetlerinde, Hz. Yûsuf’un başına gelenler sebebiyle babası Hz. Ya’kub’un çektiği şiddetli acı ve üzüntü, hüzün kelimesiyle ifade edilmektedir.
“...Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar için hüzün de yoktur (onlar üzülmeyeceklerdir).” 2965
“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer (gerçekten) iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” 2966
“Rasûlüm, küfürde/inkârda yarışanlar sana hüzün vermesin (seni üzüp kaygılandırmasın). Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, âhiretten yana bir nasip vermemek istiyor. Onlar için çok büyük bir azap vardır.” 2967
“Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla ‘iman ettik’ diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hali) seni üzmesin...” 2968
“Eğer siz ona (Rasûlullah’a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebûbekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına: ‘Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir/üstündür, hikmet sahibidir.” 2969
“Kendilerine (savaş için gerekli) binek sağlaman için sana geldiklerinde: ‘Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, infak edip Allah yolunda harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).” 2970
“Dikkat edin, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvâ sahibi olanlardır. Dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir. (Rasûlüm,) Onların (müşriklerin) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet (ve üstünlük) Allah’ındır. O, işitendir, bilendir.” 2971
“Bunlar (hidâyet üzere olanlar), iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” 2972
“Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; üzülme, kurmakta oldukları tuzaktan dolayı kaygı duyma!” 2973
“En büyük dehşet dahi onları üzmez, tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar:
2964] 3/Âl-i İmrân, 139; 15/Hıcr, 88; 29/Ankebût, 33
2965] 2/Bakara, 62
2966] 3/Âl-i İmrân, 139
2967] 3/Âl-i İmrân, 176
2968] 5/Mâide, 41
2969] 9/Tevbe, 40
2970] 9/Tevbe, 92
2971] 10/Yûnus, 62-65
2972] 13/Ra’d, 28
2973] 16/Nahl, 127
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 717 -
‘İşte bu size vaad edilmiş olan (mutlu) gününüzdür.” 2974
“(Cennete girmeyi hak eden mü’minler şöyle) derler: ‘Bizden hüznü, tasayı gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir.” 2975
“Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin!’ derler.” 2976
“Ey âyetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de. Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz!” 2977
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır.” 2978
Hadis-i Şeriflerde Hüzün
Hüzün ve türevleri hadislerde de değişik konumlarda kullanılmıştır. Bu hadislerin bazılarında ölüm gibi acılı olaylar karşısında hüzünlenmenin normal olduğu,2979 Kur’ân’ın hüzünlü bir ortamda indiği,2980 insanları hüzünlendiren sıkıntıların günahlara keffâret olacağı,2981 Allah’ın musibetler sebebiyle yaş döken gözleri, hüzünlenen kalpleri azaba uğratmayacağı,2982 Hz. Peygamber’in acı ve hüzün veren sıkıntılara uğramaktan Allah’a sığındığı2983 ifade edilir.
Psikolojik Açıdan Üzüntü
Üzüntü, sevinç ve mutluluğun zıddı olan bir reaksiyondur. Bu duygu, insanın sevdiği bir şahsı veya yanında büyük değeri olan bir şeyi kaybetmesiyle ya da herhangi bir sıkıntı durumu, önemli bir işi gerçekleştirmede başarısızlığın baş göstermesiyle meydana gelmektedir. Normal olarak anne ve babalar, çocuklarının kaybolmalarıyla, başlarına acı veren veya arzu edilmeyen bir şeyin gelmesiyle üzüntü duymaktadırlar. Kur’an, oğlunu sandığa koyup nehre bıraktıktan sonra, dalgaların onu kendisinden uzaklaştırma zamanındaki Hz. Mûsâ’nın annesindeki üzüntüye işaret etmektedir: “Böylece Biz onu, annesine geri verdik ki gözü aydın olsun, üzülmesin.”2984 Kur’an, Hz. Ya’kub’un oğlu Hz. Yusuf’u kaybetmesiyle ilgili üzüntüsünü dile getirmektedir: “Yüzünü onlardan öteye çevirdi de: ‘Ey Yûsuf üzerindeki tasam (gel, gel, tam senin gelme zamanındır)! dedi ve üzüntüden gözleri ağardı. (Acısını) yutkunuyor (açığa vurmamaya çalışıyor)du. Dediler ki: ‘Vallahi sen, Yûsuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin!’ ‘Ben üzüntümü ve tasamı yalnız Allah’a arzederim ve Allah tarafından (vahy ile), sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum!’ dedi.” 2985
2974] 21/Enbiyâ, 103
2975] 35/Fâtır, 34
2976] 41/Fussılet, 30
2977] 43/Zuhruf, 68-70
2978] 46/Ahkaf, 13-14
2979] Buhâri, Cenâiz 44; Ebû Dâvud, Cenâiz 24
2980] İbn Mâce, İkame 176
2981] Müsned, VI/157
2982] Buhâri, Cenâiz 45, Merdâ 1; Müslim, Cenâiz 12, Birr 52
2983] Buhâri, Cihad 74; Daavât 35, 40; Ebû Dâvud, Vitr 32
2984] 28/Kasas, 13
2985] 12/Yûsuf, 84-86
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek onunla birlikte cihada çıkma isteğinde bulunan, fakat Allah Rasûlü’nün kendilerine binek bulamadığını ifade etmesiyle ağlayarak dönen fakir mü’minlerin üzüntülü hallerini de dile getirmektedir: “Kendilerini (savaş için gerekli binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman, sen: ‘Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum’ deyince infak edip Allah yolunda harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen kimselerin aleyhine de (yol yoktur, onlar da kınanmazlar).” 2986
Kur’an, hicret esnasında, müşriklerin Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Ebûbekir (r.a.)’i öldürmek için iz sürdükleri sırada, sığındıkları mağarada Hz. Ebûbekir (r.a.)’e huzursuzluk veren üzüntü hissini de dile getirmektedir: “...Hani ikisi mağarada iken arkadaşına: ‘Üzülme, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu.” 2987
Hz. Peygamber, Mekke müşriklerinin Allah’a ve kendisine inen Kur’an âyetlerine inanma hususundaki çağrısına olumlu cevap vermediklerini gördüğünde üzüntü duymuştur: “İnkâra koşanlar seni üzmesin, onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara âhirette hiçbir nasip koymamak istiyor. Onlar için büyük azâb vardır.”2988; “Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin. Sonunda onların dönüşleri Bizedir. O zaman yaptıklarını kendilerine haber veririz. Şüphesiz Allah göğüslerin özünü (kalplerde ne düşünceler geçtiğini) bilir.” 2989
Hz. Peygamber (s.a.s.), inançsızların Allah hakkında söyledikleri şeyleri ve kendisini yalanlamalarını işittiğinde üzülürdü: “Onların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.”2990; “Biliyoruz, onların dedikleri seni üzüyor, gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” 2991
Kur’an, birçok âyette üzüntü duygusunu korku ile birlikte dile getirerek, bu reaksiyonların üzüntü kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ikisi, insana musallat olunca hayat neşesini kaybettirirler. Nitekim aynı şekilde bu âyetler, Allah’a iman, takvâ ve sâlih işleri yapmanın korku ve üzüntüden koruduğu ve bunlara karşı bir tedavi olduğunu ortaya koymaktadır: “...Size Benden bir hidâyet geldiği zaman, kim Benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”2992; “Ey Âdem oğulları, size kendi içinizden rasûller/elçiler gelip size âyetlerimi anlattıkları zaman ittika edip (günahlardan) korunan ve kendini ıslah edenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2993; “Biz rasûlleri/ elçileri müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini ıslah ederse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”2994; “Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı, Rabbinin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2995
Psikolojiye göre, mânevî acıların meydana getirdiği üzüntü gibi duygusal
2986] 9/Tevbe, 92
2987] 9/Tevbe, 40
2988] 3/Âl-i İmrân, 176
2989] 31/Lokman, 23
2990] 36/Yâsin, 76
2991] 6/En’âm, 33
2992] 2/Bakara, 38
2993] 7/A’râf, 35
2994] 6/En’âm, 48
2995] 2/Bakara, 112; Osman Necati, Kur’an ve Psikoloji, s. 83-85
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 719 -
haller, yüzün canlılığını kaybetmesi, sindirim faaliyetlerinin yavaşlaması gibi bazı fizyolojik halleri meydana getirmektedir. Yüzümüze menfî şekilde tesir eden duygular olarak, hüzün, nefret, gerginlik ve şiddet sayılmaktadır. Bunların oluşmalarına zemin hazırlayan da, iç dengeyi korumaya yönelik temel psikolojik durumlardır. Kur’an, Hz. Ya’kub’un, oğlu Hz. Yûsuf’u kaybetmekten dolayı gözlerinin kör olduğunu dile getirmekle,2996 hüznün bünyede meydana getirdiği fizyolojik tahribata temas etmektedir. Zaten sıkıntının büyük oranda mihaniki organik işlemle beraberliği kabul edilmektedir. Kederli bir kimse, duruşu ve oturuşuyla çökmüş biri gibi fizikî olarak kendini belli etmekle beraber, adaleleri gevşek, nabızları kısa, yavaş ve zayıf, nefesi düzensiz olup âdeta omuzlardan nefes alır gibi bir durum arz eder. Hatta bugün, organizmanın dıştan gelen psikolojik zorlama durumlarına karşı fizyolojik cevaplar verdiği, mide ülseri, kan basıncının yükselmesi, ya da allerjik tepkiler gibi bazı işlevsel bozukluklara sebep olduğu da bilinmektedir.
“(Oğulları:) ‘Vallahi sen, Yûsuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin!’ dediler. (Ya’kub,) ‘Ben üzüntümü ve tasamı yalnız Allah’a arzederim ve Allah tarafından (vahy ile), sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum!’ dedi.”2997 Bu âyet, aynı zamanda musibet ve üzüntü zamanında esef ve ağlamanın câiz olduğunu ifade etmektedir. Bu gibi zamanlarda ağlamak, psikolojik bir ihtiyaç olup, bünyenin sıkıntı suretiyle yüklendiği enerjiyi deşarj etmesini sağlayacağından, bir fıtrat kanunu olduğunu söyleyebiliriz. Din ise fıtrî olan şeyleri engellemez, ancak bir sınır tâyin eder. Bundan dolayı İslâm, ağlamayı bir merhamet eseri olarak görürken; döğünmek ve yaka paça yırtmak gibi aşırılıkları ve isyan kokan davranışları yasaklamıştır.
Kur’an, peygamberlere ve âyetlere iman etmenin, iyiliklerde bulunmanın, Allah’tan korkmanın dünya ve âhiret üzüntüsüne düşmemeyi gerektireceğini belirtir. “Ey Âdemoğulları, size kendi içinizden rasûller/elçiler gelip size âyetlerimi anlattıkları zaman (günahlardan) korunup kendini ıslah edenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2998 Allah mü’minleri üzüntüden de bu özellikleri sayesinde kurtaracağını vaad etmektedir. Hz. Yûnus’tan (a.s.) söz eden şu âyetlerde bu realiteye vurgu yapılmaktadır: “Onun (Yûnus’un) duâsını kabul ettik ve onu gamdan/kederden kurtardık. İşte Biz mü’minleri böyle kurtarırız.”2999; “Eğer (Yûnus) Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecek güne kadar onun (balığın) karnında kalmıştı.” 3000
İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı
İslâm düşünce tarihinde hüzün konusunda biri özellikle Kindî’den itibaren felsefî çizgideki ahlâk kitaplarında, diğeri tasavvuf kitaplarında olmak üzere iki farklı yaklaşımın ortaya konduğu görülür. Bunlardan ilkinde hüzün, daha ziyade insanın dünyevî kayıplardan duyduğu ve kurtulmak zorunda olduğu olumsuz bir duygu, hatta tedavi edilmesi gereken bir tür hastalık olarak ele alınırken tasavvufî eserlerde daha çok âhiret kaygısı veya hayırlı bir iş başaramamaktan duyulan üzüntü için kullanılır ve olumlu bir durum kabul edilir.
2996] 12/Yûsuf, 84
2997] 12/Yûsuf, 84-86
2998] 7/A’râf, 35
2999] 21/Enbiyâ, 88
3000] 37/Saffat, 143-144; Hayati Aydın, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 186-188
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kindî hüznü, “sevilen şeylerin elden gitmesinden veya amaçlanan şeylerin elde edilememesinden doğan nefsânî/psikolojik bir elemdir” şeklinde tarif eder. Kindî’ye göre ahlâk, bir bakıma ruh sağlığı olduğuna, yersiz üzüntü, kaygı ve korkular da bu sağlığı bozduğuna göre bu rahatsızlıkların tedavi edilebilmesi, öncelikle onların sebeplerinin bilinmesine bağlıdır. Kaynaklarda bu sebepler, “sevilen şeylerin kaybedilmesi ve amaçlanan şeylere ulaşılmaması” şeklinde özetlenmiştir. İçinde yaşanılan “kevn ve fesâd”, yani oluşma ve bozulma âleminde kayıplardan kurtulmak mümkün olmadığına göre insan, değişen ve elden giden geçici nimet ve imkânlar yerine, her zaman kalabilen ahlâkî ve aklî erdemleri aramalı, Kindî’nin deyimiyle seveceği şeyleri “akıl âlemi”nden seçmelidir. Değişken olan tabiat dünyasında duyusal haz ve menfaatlerin sürekli olmasını istemek, imkânsız olanı istemektir; Çünkü bu isteğin gerçekleşmesi tabiat düzenine aykırıdır.
Üzüntünün sebepleri konusundaki bu fikirler, daha sonraki ahlâkçılar tarafından da kabul edilmekle birlikte Kindî’nin aşırı zühd anlayışını benimsemeyen âlimler de olmuştur. Meselâ Ebû Bekir er-Râzî, bir tabip olarak insanın bütün üzüntülere karşı bir çare olmak üzere bedenî ve maddî ihtiyaçlarını uygun biçimde karşılaması gerektiği düşüncesiyle Kindî’ye göre daha realist bir tutum izlemiştir. Aynı şekildi Kindî’nin üzüntüye düşmemek için bir tür inzivâ hayatını öğütlemesine karşılık öğrencisi Ebû Zeyd el-Belhî sosyal hayata katılmanın önemi üzerinde durmuş, gerek bu hayata katılmanın gerekse yararlı işlerle uğraşarak zihnî üzüntü ve korku gibi patolojik durumlardan uzak tutmanın faydalarını önemle vurgulamıştır.
Kaynaklarda hüzün, psikolojik acıların bir çeşidi olarak görülür ve insanın değişik ıslah yollarıyla bedenî acılardan kurtulmaya çalıştığı gibi üzüntüyü de belli tedbirlerle gidermesi istenir. Bunlar ahlâkî tedbirlerdir; dolayısıyla nefsin hüzünden kurtarılması da ahlâkî tedavi ile mümkün olur. Bu tedavinin yolları üzüntü veren eylemlerden kaçınmak, musibetleri doğal karşılamak, bu dünyada musibete uğramanın kaçınılmaz olduğunu, hiç musibete uğramamak şeklindeki bir isteğin tabiatla çeliştiğini düşünmek, el altında bulunan imkânların asıl sahibinin Allah olduğunu ve O’nun emanetini dilediği yolla bir kimseden alarak bir başkasına verebileceğini akıldan çıkarmamaktır.3001 Kindî, hakîmâne bir ifadeyle kaybedilmeye elverişli bütün dileklerde musibet, geçici olan her şeyde acı ve keder, imkânsız olanı ummakta üzüntü ve sıkıntı, her kaygısızlığın sonunda korku bulunduğunu belirterek bu görüşünü de uzun uzun anlattığı “gemi yolcuları” istiâresiyle destekler. İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yer bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur. Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendilerini kaptırır ve geminin kalktığını bile fark etmezler; sonunda acılar içinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine kapılarak ölümden sonraki hayatı unutanların âkıbeti budur.
İslâm düşünürleri, üzüntü ve kaygının başlıca sebepleri arasında yer alan
3001] 3/Âl-i İmrân, 26
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 721 -
ölüm korkusu üzerinde de durmuş ve bu korkunun yersizliğini gerekçeleriyle anlatmışlardır. Buna göre sanıldığının aksine ölüm kötü değildir; ölüm olmasaydı insan da olmazdı. Çünkü insan “akıllı ve ölümlü bir canlı” diye tanımlanır. Ölüm mutlak bir yok oluş değil; gerçek, sürekli, özgür ve daha yüksek bir hayata geçiştir. Şu halde insanın ölümden korkmasının temelinde akıl yoksunluğu, kontrolsüz şehvet ve öfke duygularından kaynaklanan tutkular yatmaktadır. Kindî’nin ifadesiyle “kralları köleleştiren” şey, bu duygulardır. Bu sebeple hastalıkların en tehlikelisi nefsin hastalığıdır. İnsanın başlıca görevi, bu duyguları yenerek gerçek özgürlüğünü elde etmesidir; iki dünyanın mutluluğu da buna bağlıdır.
Üzüntü problemi üzerinde önemle duran bir diğer İslâm âlimi de İbn Hazm’dır. İbn Hazm da Râzi gibi lezzeti, elem veya kederin giderilmesinden duyulan haz ya da mutluluk şeklinde açıklamakta, fakat insanların pek çok amaç arasında yalnız bir ortak amaç taşıdıklarını, bunun da kederden kurtulma olduğunu ifade etmektedir. İbn Hazm, çeşitli nimet ve imkânlardan örnekler vererek kişinin bunları istemesinin temelinde bunların yokluğundan dolayı baş gösteren keder olduğunu belirtmektedir.
Bu arada İslâmî eserler içinde ilk defa Kindî’nin aktardığı, “niçin hiç kederlenmiyorsun?” sorusu ve Sokrat’ın buna verdiği, “Çünkü kaybettiğimde beni kederlendirecek şeyler edinmiyorum” cevabı bazı benzerleriyle birlikte Râgıb el-İsfahânî’nin Zerîa adlı kitabında yer almıştır. Gelecekteki bir musibet ve zarar beklentisiyle şimdiden üzüntüye kapılmanın yersizliğine ilişkin açıklamalar da Kindî gibi Râgıb’ın da ortak görüşleridir. Ölüm korkusunun sebepleri ve korkunun yenilmesine ilişkin ifadelerle anne karnındaki çocuğun dünyaya gelmeyi istememesi gibi insanların da ölümden sonraki hayata geçmeyi istememelerine, yani ölümden korkmalarına ilişkin Râgıb’ın ifadeleri de bir ölçüde Kindî’nin görüşlerini hatırlatır.
Kindî gibi Gazâli de üzüntüyü zâhidâne bir anlayışla ele almakta ve bu olumsuz duygunun yanlış gayelere, yani mal ve mevkiye yönelmekten kaynaklandığını söylemektedir.
Mutasavvıflar, hüzün meselesini sâlikin Allah ile ilişkisi açısından ele almış, bu suretle hüzün terimini “dünyevî veya nefsânî bağlar yüzünden Allah’a yakınlaşamayan, O’nunla ünsiyet kuramayan sâlikin bu ayrılıktan duyduğu acı ve keder” anlamına gelecek şekilde kullanmışlardır. Herevî gibi mutasavvıflar, bazı sahâbîlerin maddî imkânsızlıklar sebebiyle Tebük Seferi’ni katılamamaktan dolayı hissettikleri büyük üzüntüden takdirkâr bir üslûpla bahseden âyete3002 dayanarak hüznü tasavvufî faziletler arasında gösterirler. Afîfüddin Tilmisânî, hüznün bir fazilet ve yüksek makam olduğunu belirtir. Herevî, hüzün duymamayı da bir hüzün sebebi sayar. Zira hüzün, kulun İlâhî mazhariyetlere yönelik istek ve arayışının bir ifadesidir. Şu halde üzüntü çekmeyip rahat içinde olmak, bir eksikliktir. Bu yüzden sûfî, üzülemediği için de üzülür; ağlayamadığı için de ağlar. Çünkü hüzün, sûfîyi içinde bulunduğu durum hakkında sürekli düşünmesini ve kendini yetersiz görmesini sağlayan yapıcı bir şuur hali, nefsi temizlemenin ve daha yüksek makamlara doğru geliştirmenin bir aracıdır. “Hüzün sahibinin bir ayda kat ettiği yolu hüzün çekmeyen bir yılda ancak kat eder.” Sözü, bu hususa işaret eder. Bu sebeple olmalıdır ki, Herevî hüznü, havf, işfak, huşû, zühd, verâ
3002] 9/Tevbe, 92
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi aynı mahiyetteki tasavvufî erdemlerin başında göstermiştir.
Tasavvufta bu anlamıyla hüznün çok eski bir geçmişi vardır. Bazı zâhid sahâbîler, âhiret kaygısı ile ibâdet ve iyiliklerini yetersiz gördüklerinden dolayı büyük bir üzüntü duyuyorlardı. Daha sonra Hasan-ı Basrî’nin önderliğinde Basra’da oluşan zühd okulunun temel özelliği de hüzün, havf ve bükâ (ağlamak) kelimeleriyle özetlenir. Nitekim Ebû Nuaym, Hasan-ı Basrî’yi “korku ve hüzünle dost olmuş, kaygı ve kederle kaynaşmış, uyku ve istirahati yitirmiş” şeklindeki nitelemelerle tanıtır. Hasan-ı Basrî’ye göre âhiretin ebedîliğine karşılık dünya hayatının sonlu ve sınırlı oluşu, bunun farkında olan ve ölümü en tesirli vaaz olarak algılayan mü’minde kaçınılmaz olarak bir hüzün hali doğurur; bu hal kişiyi bir sorumluluk ve kendini yargılama (muhâsebe) bilincine, kısa dünya hayatının her ânını değerlendirme irâdesine yöneltir. Şu halde hüzün, patolojik bir ârıza olmayıp mü’mini muhâsebe, tevbe gibi ahlâkî makamlardan geçirerek sâlih amellere götüren yapıcı bir bilinç halidir. Bu sebeple Hasan-ı Basrî, “mü’mini dini konusunda ancak korku ve hüzün rahatlatabilir” diyordu. Kur’ân-ı Kerim’in de genellikle mü’minlerin kalplerine korku ve kaygı salan tarafı üzerinde zihnini yoğunlaştıran Hasan-ı Basrî, Kur’an’ı doğru okumuş ve ona iman etmiş bir kimsenin mutlaka hüznünün artacağını, korkusunun şiddetleneceğini ve gözyaşlarının çoğalacağını belirtiyordu. Hüzünlü ve soluk yüzlü olmayı Kur’an’a inanmanın alâmeti olarak görüyor, öldükten sonra kendisini rüyasında son derece sevinçli ve mutlu bir halde gören ve bunun sebebini soran Mâlik bin Dînâr’a, bir insanın dünya hayatında hüznü ne kadar sürekli olursa âhirette de sevincinin o kadar sürekli olacağını söylüyordu.
Hasan-ı Basrî’nin yüksek dinî duyarlılığı, geniş bilgi ve kültürü, siyasî ve sosyal etkinliği gibi seçkin özellikleri sayesinde korku ve hüzne dayalı tasavvufî anlayış Basra’yı aşarak Horasan’dan Mısır’a kadar İslâm dünyasının pek çok merkezine yayılmışsa da özellikle Râbia el-Adeviyye’nin önderliğinde gelişen yine Basra merkezli diğer bir tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine; sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık veren anlayışın hâkim olduğu görülür. Ayrıca Hasan-ı Basrî çizgisindeki sûfîlerin hüznü bir fazilet saymalarını tenkit edenler de olmuştur. Meselâ Takıyyüddin İbn Teymiyye, dinî konularda bile olsa hüzünlenmemek gerektiğine işaret eden âyetlerden örnekler vererek hüznün bir duygu olarak ne fayda sağlayacağını ve ne de zararı önleyeceğini belirtir. Şu halde üzüntünün kendisi değil, sebepleri ve sonuçları önemlidir. Buna göre meselâ dinî bir olumsuzluktan veya müslümanların başına bir sıkıntı gelmesinden dolayı üzülen bir kimse, üzüntü duygusundan dolayı olmasa da, içindeki iyilik sevgisinden dolayı sevap kazanır. Buna karşılık insanın iyilik irâdesini zayıflatan ve Allah’ın buyruklarını ihmal etmesine yol açan üzüntüler de günah sebebidir. İbn Kayyim el-Cevziyye de âyet ve hadislerden deliller getirerek hüznün istenen ve amaçlanan bir hal olmadığını, bir faydasının da bulunmadığını, aksine bu tür duyguların kuldaki seyr u sülûk şevkini kırdığını, irâdeyi aşındırdığını ileri sürer. İbn Kayyim, mutasavvıfların, hüznün fazilet olduğuna delil olarak gösterdikleri âyet ve hadisleri yanlış yorumladıklarını ileri sürmekte, ayrıca bu konudaki bazı hadis ve haberlerin sahih olmadığını ifade etmektedir. 3003
3003] T. D. Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 19/73 vd.
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 723 -
Mutluluk ve Üzüntü
İnsanların hayattan bekledikleri, sadece fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanması değildir; bunlarla birlikte, psikolojik ihtiyaçlarının da karşılanmasını ve hayatlarının bir anlamı olmasını arzu ederler. Anlamlı hayat, huzur ve mutluluk içinde müslümanca geçen hayattır. İnsan ruhu, keder, elem ve acılardan ne kadar hoşlanmazsa; sevinç, mutluluk ve hazlardan da o kadar hoşlanır. Bir bakıma, insanı yaşatan ümittir. İnsan, ümidini yitirdiği an, içini üzüntü kaplar, sosyal faâliyetlerini istemeyerek durdurur. İnsanlarda ümitle birlikte korku da veya korkunun yanında ümit de vardır. İnsanlardaki korku yok olup gittiği zaman, isyan, taşkınlık veya görevini yerine getirememe halleri ortaya çıkar. Açları çalıştıran doymak ümidi, tokları çalıştıran da açlık korkusudur. Bu iki duygu, görev duygusunu canlandıran ve canlı tutan duygulardır. Ümitle korku arasındaki hassas dengeyi koruyan insan, ancak kendi güçsüzlüğünü ve âcizliğini az çok anlayabilir ve bu sebeple de, böbürlenerek şımarmaz.
Kulluk, bu âcizliği ve güçsüzlüğü anlamak ve bunun şuurunda olmak demektir. Hiçbir varlık, ebedî teminat veremez. Onu ancak Allah verebilir. Bunun içindir ki, kulluk, ancak Allah’a yapılır. Hayatın gayeleri arasında en önemli yeri ve ilkini de bu teşkil eder. Zira kulluk görevi, insanın değerini ortaya koyar ve insana ne olduğunu ve ne olacağını gösterir. Allah’a kul olabilenler, yani âcizliğini ve güçsüzlüğünü anlayarak gerçek değerini ve yerini bilenler, sudan sebeplerle kendilerini veya birbirlerini yemeğe kalkışmazlar, huzurlarını kaçıracak davranışlarda bulunmazlar.
Mutlu insan, bu gerçeğin şuurunda olandır. Bunun içindir ki hayat olduğu gibi, insanlar da olmaları gerektiği gibi değil; oldukları gibi kabul edilmelidir. Olması gerekenler, idealde ve uzakta olan şeylerdir. Olanlar ise, realitede ve yakında olan şeylerdir. Yakında ve realitede olanı anlamadan ve varlığını kabul etmeden, idealde ve uzakta olanı anlamamız ve ona ulaşmamız mümkün değildir. Zaten, insanları çelişkiye ve çatışmaya sürükleyen de bu tutum ve davranışlardır. Bunun için insanı tanımak ve lâyık olduğu yere oturtmak gerekmektedir.
Elimizde imkân varken her türlü tedbirimizi almalı ve işin neticesini Allah’a havâle etmeliyiz. İyi bir kul olabilmek için bu, önemli bir harekettir. İslâm dininin tevekkül inancı da bunu gerektirir. Elimizde olan şeyleri yaptıktan sonra gerisini Allah’a bırakmak ve olacak şeyleri tevekkülle karşılamak ve neticeye rızâ göstermek kul olmanın gereğidir. Çünkü her şeyi bilen, tanzim edip planlayan ve zamanı gelince her şey yerli yerinde yaratan Allah; ebedî teminatı veren de Allah’tır. Geçici hayat karşılığında, ebedî hayatı satın almak isteyen bir insan, kaybettiklerine veya verdiklerine neden ve niçin üzülsün? Tıpkı sevdiği bir malı almak isteyen bir kişi, malın bedelini verdiği zaman nasıl üzülmüyor, bilâkis seviniyorsa, ebedî hayatı satın almak isteyen bir kişi de verdikleri karşısında üzülmemelidir. Allah, mü’minlerin canları ve malları karşılığında cenneti onlara satmıştır; bir başka ifade ile Allah, cennete karşılık, mü’minlerin canlarını ve mallarını satın almıştır.3004 Canınızı, malınızı ve verilecek her şeyinizi verirseniz, ancak Allah’tan cenneti satın alabilirsiniz. Allah da ancak, bunlar karşılığında cenneti vaad etmiştir; veren cenneti alabilir, vermeyen asla! Ancak canından ve malından bir şeyler verebilenler, yani bedelini ödeyenler cenneti satın alabilirler.
3004] 9/Tevbe, 111
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hak yolunda canlarını verenler, mallarını harcayanlar, ancak kendileri için canlarını ve mallarını vermiş olurlar.3005 Yani vermenin mükâfatı yine kendimiz içindir. Allah için değildir. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.3006 İhtiyaç sahibi biziz; her şeye ihtiyacımız vardır. Yaptığımız her işi severek yapmalıyız. Severek yapılan iş, yarı yarıya kolaylaşan bir iş demektir. İstenmeden ve sevilmeden yapılanda hayır yoktur. Bunun için yapmak zorunda kaldığımız işleri, önceleri sevmesek ve arzu etmesek dahi, severek yapmaya çalışmalı, işimizi yarı yarıya kolaylaştırarak huzurlu bir hayat yaşamalıyız. Hayatı kendi kendimize zehir etmemeliyiz.
Severek ve isteyerek bir iş yapmak, mutlu ve huzurlu hayat şartlarından sadece biridir; sakin ve nazik olma, herkese iyi davranma ve kendimize iyi ve güzel telkinlerde bulunma da diğer önemli şartlardan bazılarıdır. Allah, bir âyetinde, Peygamberimiz’e, insanlara karşı sert ve kaba davransaydı, onları etrafından dağıtırdı, demektedir 3007. Diğer bazı âyetlerde ise, mü’minlerin vasıfları arasında, alçak gönüllü ve mütevâzi olma hali özellikle belirtilmektedir 3008. Böyle bir davranış, en azından bize karşı yapılacak hücumlara karşı, koruyucu bir kalkan görevi görür. Kişiye yönelen tümüyle haksız ve bâtıl olmayan saldırı ve suçlamalar ne kadar az olursa, insan o kadar stres ve üzüntülerden uzak olur.
Şâyet stres ve üzüntü içine düşmüş isek, iyi olduğumuzu, yeryüzünde kötü durumda olan tek kişinin biz olmadığımızı, bizden daha kötü durumda olan kişilerin de bulunduğunu düşünmeli ve kendi kendimize telkinlerde bulunmalıyız. Sıkıntılarımızı içimize gömmemeli, dost ve arkadaşlarımızla paylaşmalıyız. Böylece sırtımıza binen ağır yüklerin hafiflediğini görürüz. Duâ böyle durumlarda en güzel çare ve hafifleme yoludur. Zira dostlar içinde en sâdık ve samimi dost Allah’tır. O’nunla dertlerimizi paylaşmak ve O’ndan yardım ummak kadar hiçbir şey, insanı stresten kurtaramaz. Eş dost ve arkadaşlarımız, Allah’a olan duâ ve niyazlarımızdan sonra gelir. Kader inancı ve Allah’a karşı kayıtsız şartsız teslim olma, stresin en etkin çaresidir. Bu çareyi iyi kullanan insanlar, sağlığını da iyi koruyanlardır.
Bir kişide ruhî ve hissî bir düzensizlik, yani sıkıntı ve üzüntü varsa, o kişinin bulunduğu ve yaşadığı fizikî ortamda da mutlaka uyumsuzluk ve düzensizlik var demektir. Aynı şekilde bir yerde fizikî uyumsuzluk ve düzensizlik varsa, yine orada mutlaka psikolojik bir düzensizlik ve uyumsuzluk var demektir. Ruhî uyumsuzluk ve düzensizlikler, kolaylıkla fizikî düzensizliğe ve keşmekeşliğe dönüşür. Bu sebeple, öncelikle ruh ve his dünyamızı tanzim etmemiz ve korktuklarımızdan emin olarak sıkıntılarımızdan kurtulmamız gerekir. İnsanları dünyevî endişeler içinde en çok korkutan, ölüm, açlık, yarın endişesi ve mesleğini ve şerefini kaybetme gibi olaylardır. Bunlar arasında en önemlisi ve ilk sırada yer alanı şüphesiz, ölüm korkusudur.
Ölüm, tabiî bir kanundur. Her doğal kanun gibi ondan da korkulabilir. Ancak bazı insanlar, ölümden korktuğu kadar, hiçbir şeyden korkmamaktadır. Aslında ölümden değil, ölüme hazırlıksız yakalanmaktan korkulmalıdır. Ölüme hazırlıklı olmak, korktuğundan emin olmak demektir. Hayatta iken görevini yapanlar ve
3005] 29/Ankebût, 6
3006] 29/Ankebût, 6
3007] 3/Âl-i İmrân, 159
3008] 48/Fetih, 29; 5/Mâide, 54
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 725 -
bundan dolayı da kendilerine güvenenler, ölümden diğerlerinin korktuğu gibi korkmazlar, hatta ölümü büyük bir tevekkülle beklerler. İbâdetin dünyada en büyük faydası da belki budur. İbâdetin pek çok faydaları mevcuttur. Bu faydalar arasında en son ve en büyük faydası, sonsuzluğa açılan kapının önünde ve öncesinde insana güven vermesidir. Bu güveni insana ibâdetten başka hiçbir şey sağlayamaz. “Lâ havfun aleyhim velâ hum yahzenûn (onlara ne bir korku ve ne de mahzun olma vardır)”3009 âyetinin ilk tecellisi de belki buradan başlamaktadır.
Ruhî gerilim ve bunun bir parçası olan üzüntü ve sıkıntı, hayatımızın bir parçasıdır. Mevsimler nasıl insan hayatının bir parçası ve insanı etkileyen bir vâkıa ise, sıkıntı, üzüntü ve ruhî gerilimler de insan hayatının gerçekleridir. Ancak, bu ruhî gerilimlerin sürekliliği ve devamlılığı, insan bedenine tamir edilmesi ve geriye döndürülmesi imkânsız zararlar vermektedir. Birikmiş gerilimlerin etkisi, daha çok ileri yaşlarda ortaya çıkmakta ve çoğu kere de insanı ciddî hastalıklara ve ölüme sürüklemektedir.
Olgunluk, bir sabır işidir; uzun vâdeli kazanç uğruna geçici ve kısa vâdeli kazanç ve zevkleri feda edebilmektir. Olgunluk sebattır. Olumsuz etkilere boyun eğmeden hedefe doğru yürümek ve hedefe varmaya çalışmaktır. Olgunluk, irâdedir. Umut kırıcı olaylar karşısında ezilmeme/üzülmeme gücüne sahip olabilmektir. Olgunluk tevâzudur. Olgun bir insan, yanıldığında “hata ettim” veya “özür dilerim” diyebilen insandır. Olgun insan, özü ile sözü, sözü ile de özü bir olan, bilmediği şeyin peşine düşmeyen insandır.3010 Rûhî olgunluk da, ruh sağlığına sahip olmak demektir.
Kur’an’da rûhî gerilimlerden ve bunların tezâhürlerinden sık sık bahsedildiği görülür. Özellikle müslümanların başarısı karşısında inanmayanların duydukları kıskançlık, haset ve öfke bunların davranışlarına yansıyan yönleri üzerinde durulmakta ve inkârcıların rûhî ve fizikî portreleri çizilmekte, mü’minlerin ise, rûhî gerilimlerden uzak, korkusuz ve emniyette bir hayat yaşadıkları ve âhirette de bu hayatın devam edeceği anlatılmaktadır. Kur’an’da sık sık Cenâb-ı Hak, mü’minler için “onlar için ne bir korku, ne de mahzun olma vardır”3011 buyurmaktadır. Bu teminat, esas olarak âhiret hayatı için olmakla birlikte, dünya için de kısmen geçerlidir.
Allah’a tevekkül edip O’na güvenme, O’na teslim olma, yarınından emin olma ve güven içinde yaşama ümidi, insanı huzurlu yapar ve rûhî gerilimlerden uzak tutar. Kâfirlerin, yarınlarından endişeleri vardır. Bu sebeple büyük bir güvensizlik içindedirler. Bu da, onları huzursuz etmekte ve çeşitli rûhî gerilimlere sürüklemektedir. Bu rûhî gerilimlerden kurtulmanın çarelerini ise geçici şeylerde aramaktadırlar. Hâlbuki bunlar, insana ebedî teminat veremez, insandaki sonsuzluk duygusunu tatmin edemez. Dünya fânîdir, geçicidir; âhiret ise sonsuz. Ancak âhiret inancı, insanın sonsuzluk duygusunu tatmin eder.
İman eden insanları, bunalımlardan kurtaracak iki önemli çıkış yolu bulunmaktadır. Birincisi, kadere iman; ikincisi ise, sabır ve duâdır. Kader inancının insana sağladığı rûhî huzur ve sükûnu hiçbir şey sağlayamaz. “Kadere inanan,
3009] 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277 vd.
3010] 17/İsrâ, 36
3011] 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277 vd.
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kederden emin olur.” Keder ve üzüntü, insan sağlığını tehdit eden en önemli etkenlerin başında gelir. “Duvarı nem, insanı gam çökertir.” Sabır ve duâ ise, insanı sonsuza bağlar ve onun sonsuzluk duygusunu tatmin eder. Duâ, yaratan ile yaratılan arasındaki münasebetleri düzenleyen en kısa yoldur. Cenâb-ı Hak, “Duânız olmasaydı, Rabbinizin yanında ne kıymetiniz olurdu?”3012 buyurmaktadır. Peygamberimiz’in (s.a.s.) duâ ile ilgili öğütlerinden biri şöyledir: “Allah’ın kendisine sıkıntı anında, başının dara düştüğünde icâbet etmesinden hoşlanan insan, rahatlık anında da bol bol duâ etsin.”3013; “Duâ, gelen ve gelecek olan belâlara karşı fayda verir. Ey Allah’ın kulları, size duâ etmenizi tavsiye ederim; duâ etmeyi ihmal etmeyin.” 3014
Duâ, insanı rahatlatır. İşin neticesini Allah’a havale eden ve O’ndan af dileyen insan, gönül huzuruna ve birine içini dökmenin rahatlığına kavuşur. Sabır, ilk sadme esnasında gösterilen mukavemettir.3015 Hz. Ya’kub, “güzel sabır!”3016 diyor. Kur’an, sabırdan övgü ile bahseder.3017 Sabrın sağladığı rûhî olgunluğu ve neticede elde edilen huzur ve mutluluğu, hiçbir şey sağlayamaz. “İnsan, ziyan içindedir. Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.”3018 Sabır, insana direnme gücü verir. Olgunlaştırır ve mutluluk yolunu gösterir. Sabır ve duâ, insanın en samimi iki dostudur. Bu iki dosta sahip olanlar, huzurlu ve mutlu olan insanlardır. Öyleyse huzurlu olmak için, biz niye bu iki dosta sahip olmayalım? 3019
İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
“(Cennete girmeyi hak eden mü’minler şöyle) derler: ‘Bizden hüznü, tasayı gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir.” 3020 Allah’ı râzı etmeye koyulmuş mü’minin hüznü cennette bitecek. Bu gerçeği güçlendiren bir sözü de Allah Rasûlü vefatı sırasında başucunda ağlamakta olan Fâtıma’sına söylüyordu: “Ağlama kızım, baban bir daha acı çekmeyecek!” Evet, o güne dek hep acı çekmişti. Çünkü o çok şey biliyordu. Onun bildiğini bilen her kim olsa öyle yapardı. O da öyle demiyor muydu: “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız!” 3021
Onun bildikleri bir yana, ya onun yaşadıkları? Hem yetim, hem öksüz. Ardından bir bir kaybedilen dayanaklar: Abdulmuttalib, Ebû Tâlib, Hz. Hatice ve peş peşe gelen evlât acıları, ölümleri. Tabii bütün bunları bastıran da nübüvvetin ağır yüküydü. Bu nedenle o çok ağlamış, az gülmüştü.
Kan, ter, gözyaşı... Bu üç damla azizdir; bu üç damlanın karıştığı şey de azizdir. Neyin uğrunda olursa olsun, samimi olarak bir dâvâ uğruna dökülen kanların bile karşılıksız kaldığı görülmemiş. Ter de öyle; kim çalışarak ter dökmüş de
3012] 25/Furkan, 72
3013] Tirmizî, Daavât 9, 5, 562
3014] Tirmizî, Daavât, 102, 5, 532
3015] Buhâri, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 8
3016] 12/Yûsuf, 82
3017] 60/Rûm, 76; 46/Ahkaf, 35; 32/Secde, 24; 12/Yûsuf, 90-91 vd.
3018] 103/Asr, 2-3
3019] Celâl Kırca, Kur’an ve İnsan, s. 220 vd
3020] 35/Fâtır, 34
3021] Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 727 -
karşılığını almamış? Bu ister mü’min ister kâfir olsun, yasa herkes için geçerli, “insan için” diyor Kur’an; “İnsan için yalnız çalıştığının karşılığı vardır.”3022 Gözyaşı da öyle, zulme uğramış birinden dökülüyorsa o damla, düştüğü yeri yakacaktır. Bu üç damla bedeldir, bu bedel ödendiği zaman elde edilen şey meşrûlaşır. Kan, toprağın; ter, ekmeğin; gözyaşı, yüreğin bereketidir.
“Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.”3023 Sahi, nasıl beceriyorsunuz bunu, diyor Kur’an; imanınızın, Kur’an’ınızın, coğrafyanızın esir edildiği, insanınızın mânevî bir soykırıma uğradığı, tüm değerlerinizin yağmalandığı, sayısız civanın yüreğinden vurulduğu bir ortamda hâlâ nasıl gülebiliyorsunuz, diye soruyor. Gerçekten, nasıl beceriyorsunuz bunu? Tabii ki, buna becermek demezler; gaflet derler, vurdum duymazlık derler, hamâkat derler...
Eğer bilseydik Önderimiz Efendimiz’in bildiğini, çok ağlayıp az gülerdik. O yakîn derecesinde biliyordu gazabı, kahrı, cehennemi. Bu gerçeklerin ârifiydi O. Biz de bunları “irfan” derecesinde bilseydik Onun gibi yapacak, çok ağlayacak, az gülecektik. Evet, bilseydik göğsümüzde nükleer bir güç merkezi taşıdığımızı ve bunun her gün üzerine yağan günahlarla paslandığını, bu pası çözecek tek kimya olan gözyaşını bir umman gibi salacaktık gecelerin koynuna.
Eğer bilseydik günah hedeflerini on ikiden vuran istiğfâr silâhının mermileri gözyaşıdır, gönlümüze gözümüzden bir ırmak bağlayacaktık. Eğer bilseydik duâlarımızı yüce makama tez ulaştırmanın en emin yolu onlara gözyaşından kanatlar takmaktır, Yunus gibi “ağla gözlerim ağla, gülmezem ayruk” diyecektik. Eğer erseydik sırrına “Yevme lâ yenfau mâlun ve lâ benûn (O günde malın da evlâtların da faydası olmaz)” ifadesinin, bir “kalb-i selîm’e sahip olmak için, değil birkaç damla yaşı, bir çift gözü bile fedâ edecektik.
Eğer bilseydik her gün en çok kullandığımız organların başında elimiz, zihnimiz ve kalbimiz gelir; bu üçü içerisinden de en çok kullandığımız ve kirlettiğimiz kalbimizdir. Onu pislik içerisinde koyduğumuz için, Allah korkusundan dökülen yaşlarla yıkamadığımız için hayıflanacaktık.
Eğer imanın neler çektiğini onun yerinde olup anlayabilseydik, ağlayabilirdik. İhsan düzeyinde inansaydık Allah'a, azaba, ikaaba, mîzana, hesâba, gözümüzden yaş değil; kan akıtırdık. Öyle buyurmuştu ya Yesrib’li delikanlı için Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz: “Allah korkusu, kardeşinizin yüreğini dağladı.”
Evet, bütün bunları anlayabilseydik, ağlayabilecektik. “Melâli bilmeyen nesle âşinâ değiliz” diyordu Hâşim. Biz âşinâ olduk ey şâir, hem de öylesine âşinâ olduk ki, bu İslâm irfanının nebevî yöntemlerini “romantizm” sayanlar bile çıktı içimizden. Hissizliğin, duygusuzluğun bir tek mâzereti var: Kalp katılığı; o da meşrû değil.
“Şarkı görmez, garbı bilmez, edepten yok pâyesi
Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi.”
Anlayamayanlar, ağlayamazlar; hatta ağlanacak hallerine gülerler. İşte biz böyle olduk. 3024
3022] 53/Necm, 39
3023] 53/Necm, 60
3024] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 79-82
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bencil Kaygılardan Sencil Çözümlere; Çile ve Hüznün İmanla İlişkisi
Maddî ıstırapların başkalarına geçiş yapamayıp onu çekenlerin nefislerinde kalması ve çeşitli tedavi yöntemleri ve ilaçlarla kısa bir zaman sonra gücünü kaybederek unutulup gitmesine rağmen; mânevî ıstıraplar öyle değildir. Bunlar, ilaçla, merhemle dinmez, zamanla bazen bir azalma kaydetse de, çoğunlukla zamanla daha büyür, daha rahatsız edici hal alır. Mânevî ıstırap, maddî ıstırabın başkalarına geçen ve onlar üzerinde çeşitli şekil ve tarzlarda akisler bırakan şeklidir. Maddî ıstırap bölünemez; şâyet bölünebilseydi, bir sopa darbesiyle oluşacak acı, yüz bin kişiye bölündüğünde, her bir kişiye bir toplu iğnenin batması kadar bir kısım düşerdi. Buna mukabil, mânevî ıstırap bölünebilir ve bölündükçe de bölünme oranında bir artış kaydeder. Hal böyle olunca, bu ıstırabın başkalarına geçmesi ve çoğalması ıstırap çeken insanın ıstırabı oranında olmaktan ziyade, karşısındakinin ruh yapısına bağlıdır. Maddî ıstırap, dışarıdan gelen darbelerin şiddetine göre etki eder, yani verene tâbidir. Mânevî ıstırap ise verene değil; alana göre değişir. Bu ıstırap ve çile, onun etkisinde kalacak insanın ruh seviyesine göre değişir. İnsanlardan başka diğer canlılarda bu hal yoktur. Nitekim, kırbaç vurulan bir atı gören insanın dışındaki diğer canlılar, kendi hesaplarına belki ürkerler, ama hiçbir zaman onun çektiği acıdan ötürü nefislerinde bir acı, bir ıstırap, üzüntü duymazlar. İşte insanı diğer canlılardan ayırıp onların üstüne çıkaran, kısacası insanı insan yapan, halife yapan bu tarafıdır.
İslâm, bencillik ve bireyselliğe, ilgisizlik ve vurdumduymazlığa müsamaha göstermez: “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” “Doğuda bir müslümanın ayağına diken batsa, garptaki bir müslüman bunun acısını duyup üzülmezse, o onlardan değildir.” Bu hadisler ve benzer düsturlarıyla İslâm, bu ıstırabı ibâdetleştirmekten de öte, imanlaştırmaktadır. Bu gerekçelerle ıstırap ve dâvânın çilesini ta iliklerinde hissetmek, iman kardeşlerinin dertleriyle dertlenip üzüntülerine ortak olmak, müslümanın bütün bir ömür boyu kendinden ayrılamayacak ruh halidir. O yüzden müslüman dertsiz, çilesiz, gamsız, bencil ve boş veren bir kimse değil; ıstırap çeken, çilekeş ve mahzun bir insandır. Onun ıstırap ve üzüntüsü, kendisine yüklenen sorumluluktan ötürü duyduğu mes’ûliyetin kendisine yaşattığı ruh halidir. O ıstırap çekip, İslâm’ın ve müslümanların dertleriyle hüzünlendikçe imanı kuvvetlenecek, imanı seviye kat ettikçe daha çok çile çekecektir. Bütün bir ömür böylece geçecektir.
Yüce dâvâ uğruna çekilen ıstırap, çile ve üzüntü, insanı rûhen yükselten, onu olgunlaştıran en büyük etkendir. Nasıl ki altın madeni topraktan çıkarıldıktan sonra yüksek ısıda eritme fırınlarında defalarca eritildikten ve kuyumcunun örsünde, onun çekici altında ve mengenesi arasında çile çektikten sonra, ancak o zaman, padişahların başı üstünde ihtimam ve iftiharla taşınan taç haline gelebilmektedir. O, dün toprakta ayaklar altında iken de, bugün padişahların başı üzerlerinde taşınırken de, aynı altındır. Fakat mukayese kabul etmez derecedeki bu fark, onun bu arada çektiği acı, sıkıntı, çile ve ıstırabın bir sonucudur. Bu işlemler esnasında, altına fikri sorulabilseydi, kendisine revâ görülen bu hallerin ancak kendisinin toprak altındaki rahat ve huzurunu bozmaktan başka bir işe yaramadığını söylerdi dili olsaydı. Ve kendisine bu üstünlüğü sağlamış olan çilelerin kıymeti bu sonuçla ona gösterilebilse, çile çekmeyenlerle karşılaştırma yapılarak anlatılabilseydi, mahcup olup, müteşekkir kalabilecekti. Dikkat edilirse, bütün
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 729 -
bu çekilenler altına, altın olması bakımından hiçbir şey ilâve etmemiştir. Bununla beraber bu altın, başlar üstünde taşınır hale bu çektikleriyle gelebilmiştir.
Aynen bunun gibi, çekilen sıkıntı ve ıstıraplar da, insanların ruhlarına fazladan bir şey katmazlar. Fakat onların mânen yükselmesini, ulvîleşmesini sağlarlar. “En büyük belâlar Peygamberlerin, sonra velîlerin ve sonra sırası ile diğer mü’minlerin başınadır” şeklindeki hadis-i şerif, bu hakikati en güzel şekilde dile getirmektedir.
Yalnız, bu ifadelerden, insanların Yüce Allah’tan acı, ıstırap, felâket ve hüzün istemelerinin tavsiye edildiği sonucu çıkarılmamalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) bunu kesinlikle yasaklamış ve bize Allah Teâlâ’dan daima sıhhat ve âfiyet talep etmeyi tavsiye etmiştir.
Başkalarının acı ve ıstırabına ortak olmak, onların dertleriyle dertlenip üzüntülerini paylaşmak, günümüzün bireysel zevk anlayışına zıt, ciddi bir nefis eğitimi ve ruh seviyesi isteyen bir haldir. İslâm, bu durumu imanlaştırmıştır. Bunun için de, önce namaz, oruç, zekât, infak, kurban vs. gibi ibâdetlerle, kendi bağlılarını maddeten ve mânen eğiterek onları, bunu kabule hazırlamış ve daha sonra da “yeryüzündeki canlılara merhamet edip acıyın ki, gökyüzündekiler de sizlere merhamet etsin” ve benzeri telkin ve esaslarıyla, mü’minleri bu istikamete yöneltmiştir. Nihâyet “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen bizden değildir.” ihtar ve emirleriyle bu istikameti göstermiş ve bunu bir iman meselesi haline getirmiştir. Bu gerekçelerle müslüman, çilekeş, mahzun bir varlıktır. O çile çektikçe imanı kuvvetlenecek ve imanı kuvvetlendikçe de daha çok çile çekecektir. Bu böylece bütün bir ömür boyu sürüp gidecek, “korku ve üzüntü olmayan” gerçek mutluluk yurdunu hak etmiş olacaktır.
Bunun en güzel, en canlı misali, Hz. Ömer’in (r.a.) İslâm’dan önceki ve İslâm’dan sonraki hareket ve davranışları arasındaki bâriz farktır. İslâm’dan önce çocuğunu diri diri toprağa gömen Ömer’in (r.a.), İslâm’dan sonra, bir keçi yavrusunun Dicle nehri üzerindeki bir köprüden geçerken, bu köprünün kendi ihmali sonucu harap olarak ayağının kırılmasına sebep olması ihtimaliyle tir tir titreyerek hüngür hüngür ağlaması, değil başka insanların, insan dışındaki canlıların bile çektikleri ve hatta çekecekleri acı ve ıstırabı kendi nefsinde duymuş olmanın en canlı ifadesidir. Yine Hz. Ömer’in (r.a.) başkalarının acı, ıstırap ve üzüntü içinde olmaları ihtimaliyle sabaha kadar gözünü kırpmadan sokaklarda, mahalle aralarında dolaşması, müslümanın ruh büyüklüğünü gösteren en güzel bir örnektir. Zira o da insandı. O da etten ve kemiktendi. Muhakkak o da istirahat etmek, dinlenmek ihtiyacını duymakta idi. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar böylesine bir mesâiye nasıl olup da tahammül ediyordu? Bir insan olarak bunu nasıl başarabiliyordu? Hepimizden çok yorulmasına rağmen yine de gece gündüz çalışıyordu. Çünkü kendisini buna mecbur kabul ediyordu. Zira sahip olduğu imanın kendisine verdiği başkalarının dertleriyle dertlenmek ve üzüntülerine ortak olmak sorumluluğu, onun ruhunda bir enerji, bir güç haline gelmekte ve onu bitmek tükenmek bilmeyen bir eylemin, sâlih amelin içine çekmekte idi.
Birkaç sene evvel çocuğunu diri diri gömen Ömer (r.a.)’in, birkaç sene zarfında bir keçi yavrusunun ayağının kırılması ihtimaliyle müteessir ve mahzun olacak kadar rûhî olgunluğa erişmiş olması, ancak İslâmiyet’in bu çeşit çileleri imanlaştırmış olmasıyla mümkün olabilmiştir.
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Maddî dert ve ıstırap, “ben”den başlar, “ben”de devam eder ve yine “ben”de biter. Mânevî ıstırap ve çile ise, “sen” veya “o”dan başlar, “ben”e intikal eder ve yine “ben”den “sen” veya “o”na döner ve orada son bulur. Böylece devrini de tamamlamış olur. “Sen” veya “o”ndan “ben”e geçiş his/duygu halinde, hâlbuki “ben”den “sen” veya “o”na geçiş ise iş halindedir. Yani, “ben”e his olarak gelmekte ve “ben”den iş/eylem olarak geri dönmektedir. Başka bir deyişle, birincisinin başlayış ve bitişi “ben”, diğerininki ise “sen”dir. Bu münasebetle, maddî ıstırap “ben”de başlayıp “ben”de bittiği için “bencil”dir. Mânevî ıstırap, yani çile ise, “sen”de başlayıp “sen”de bittiği için de “sencil”dir. Bundan dolayı da maddî ıstırap ve acılar “bencilliği”, mânevî ıstırap, yani çile ise “sencilliği” doğuracaktır. Yani, birisi kendi hizmetinde, diğeri de başkasının hizmetinde olacaktır.
Biz, diğer kardeşlerimizin acı ve sıkıntılarına iştirak ettiğimiz, bunu paylaştığımız ve nihâyet bu acı ve ıstırabı, bu hüznü içimizde hissettiğimiz oranda iman bakımından olgun ve kâmiliz demektir. Meselâ, bir kış gecesi kar altında beton üzerinde yatmış olan ufacık yavruların bu bitmez tükenmez çileleri, eğer bizim sıcak yatağımızdaki rahatımızı ve zevkimizi kaçırmıyorsa, ilk yapacağımız iş, ellerimizi açarak Allah Teâlâ’dan yaptığımız ibâdetleri kabul etmesini istemek ve bize İslâm’ın esasını, özünü anlayacak zihin açıklığı, ruh büyüklüğü ve teslimiyet vermesini dilemek olmalıdır. 3025
Tefekküre dalıp hüzünlenmek ayrı şeydir, karamsar düşünceler içinde surat asmak çok ayrı. İnsanların yanında mütebessim, sadece Allah’la başbaşa olduğumuzda da mahzun olmak, Ekrem Rasûl’ün sünnet ve sîreti idi. Onun, insanlar içinde daima ümitvâr, iyimser ve yüzünde tebessümü eksik olmayan tavrı, Allah’a karşı mahzun olmaya engel değildi. Gerçek anlamda ve tavsiye edilen “mahzun olma”yı, kahkaha ile gülmemek, Allah’la beraber olmak, O’nu her an hatırlayıp her ânını ibâdet haline getirmek, ölümü ve sonrasını düşünmek, sorumluluk bilincini kuşanmak, insanların dertleriyle dertlenip ilgilenmek sağlar.
Ama tavsiye edilen hüzün, hiçbir zaman marazî bir bunalım, bedbîn, karamsar bir tavır, hastalıklı bir somurtuş ve gergin bir çehre demek değildir. Gönle buruk bir zevk, tatlı bir âhenk veren, ruhu okşayan, onu doyuran, vicdanı ve hayır duygusunu besleyen, insanı olgunlaştıran özelliklerdir olumlu hüzün.
İslâm ne kadar cemaat ve cemiyet dini ise, Batı hayatı o kadar bireycidir. Herkes kendisi için ve kendi dünyasında yaşar Batılı ve bâtıl düzen ve dünya görüşünde. İnsanımız da batı virüsünden kafa ve gönlüne bulaşıcı hastalıklar kaptığı günden bu yana yalnızdır; dertleriyle baş başadır. Kendi kendine yetmeye, başkalarını boş vermeye dayalıdır hayat felsefesi. Dünyanın en uzak köşesinde bir müslümanın ayağına batan diken, herhangi bir insanın gönlüne batan küfür ve şirk dikeni, onun rahatını ve varsa eğlencesini kaçırmaya yeter de artar bile. Kendisinin, çevresinin ve giderek halifesi olduğu yeryüzünün sorumluluğu, onu bırakın gülüp oynamak; ağlamak ve üzülmek için bile vakti olmadığını, kendisine çok iş düştüğünü tatlı bir hüzünle hatırlatacaktır.
Komşusu açken tok yatması câiz olmayan bir mü’minin, özellikle iman, takvâ ve ahlâk olarak gönüllerin açlıktan sahibini komalık ettiği bir ortamda, kendi basit dertlerini öne çıkarması doğru olur mu? Hüznün, insanın ta ciğerine işleyen
3025] Ali Murat Daryal, Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, s. 24 vd.
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 731 -
buruk ama tatlı bu hüzünle birlikte şükür ve sorumluluk bilincinin takviyesi için Allah rasûlü hasta ve kabir ziyaretlerini tavsiye etmiştir. Üzülmek, insanı önemsemektir; onu ciddiye almaktır.
Televizyon öncesi Anadolu’da düğün tarihine yakın köyde bir ölüm vuku bulduğunda, komşu ve yakın kimselerin üzüntüsüne ortak olmak için düğün ertelenirdi. Şimdi ise... Şâirin dediği gibi; “Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!” İnsanlığın fesadı, “bana ne?”, “neme lâzım?”, “her koyun kendi bacağından asılır!” gibi ata sözü değil; “ate sözleri”yle azgınlaşmıştır. Münkeri yasaklayıp mârufu emretmenin yerini, “boşvermişlik” ve adına “demokrasi” ve “özgürlük” dedikleri “kişinin kendine/hevâsına tapma” almıştır.
Allah hiçbir duygumuzu boşuna veya bize zararı olsun diye yaratmamıştır. Fıtratımıza yerleştirilen hüzün duygusu da, sınırı ve dozu ayarlanmak kaydıyla insânî erdemlerden biridir. Bitkilerde ve hayvanlarda bu duygu yoktur. Ot gibi, at gibi yaşamak isteyenler de olumlu hüzünden uzak yaşamak için çırpınanlar, dünyayı oyun ve eğlence yeri gibi görenlerdir.
Kur’an’ı Hüzünlenerek Okumak
Mü’minler, Allah zikredildiği/anıldığı zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanları artan kimselerdir 3026. Kur’an, biz insanlara değil de; dağa indirilmiş olsaydı, onu Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görecektik 3027. O yüzden biz de Kur’an’ı huşû içinde, duygulanarak, hüzünlenerek, ürpererek, gözyaşları içinde okumalıyız. Zaten Kur’an iyi anlaşılıp hissedilerek okunduğunda huşû duymamak, ürpermemek mümkün değildir.
“Rasûl’e indirileni (Kur’an’ı) duydukları zaman, kavradıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.” 3028 “Rablerinden korkanların bu Kitaptan tüyleri ürperir. Sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır.” 3029; “...Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. Kur’an onların huşûunu artırır.” 3030
Rasûlullah (s.a.s.), Kur’an okurken çok duygulanır ve çok ağlardı. O, zaman zaman İbn Mes’ûd’a Kur’an okutur ve dinlerken gözyaşlarını tutamazdı. İbn Mes’ûd anlatıyor: “Rasûlullah bana; “Kur’an’ı bana oku!” buyurdu. Ben (hayretle): “Sana indirilmiş bulunan Kur’an’ı mı sana okuyayım?” diye sordum. Bana: “Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi de seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki, “Her ümmete bir şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?” meâlindeki 41. âyete geldim. “Dur!” dedi. Durdum ve dönüp Rasûlullah’a baktım; ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu.”3031 Abdullah bin Sıhhir şöyle anlatır: “Bir gün Rasûlullah’ın yanına gelmiştim; namaz kılıyordu ve ağlamaktan, göğsü kaynayan kazan gibi fokurduyordu.” 3032
Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Kur’an okuma bakımından, insanların en güzeli,
3026] 8/Enfâl, 2
3027] 59/Haşr, 21
3028] 5/Mâide, 83
3029] 39/Zümer, 23
3030] 17/İsrâ, 109
3031] Buhârî, Fedâilu’l Kur’an 32, 33, 35; Müslim, Müsâfirûn 247; Tirmizî, Tefsir, hadis no: 3027
3032] Riyâzu’s-Sâlihîn I/486
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
okuduğu zaman Allah’tan haşyet ettiğini (saygıyla çekinip korktuğunu) gördüğüm kimsedir.” Kur’an’ı indiği şekle ve ortama uygun olarak okumak gerekir. İndiği ortam da genellikle hüzün ortamı idi. “Kur’an’ı hüzünle okuyun. Çünkü o, hüzünle nâzil olmuştur.” 3033 Kur’an’ı hüzünle okumak: Okurken tabiî hali terkederek sanki hudû ve huşûdan ağlıyormuş tavrı takınmaktır. Kur’ân-ı Kerim okurken ağlamak müstahaptır. “Kur’an’ı okuyun ve ağlayın. Şâyet ağlayamıyorsanız ağlamaya çalışın veya (hiç olmazsa) ağlar gibi olun,.”3034; “Muhakkak ki bu Kur’an hüzün ile nâzil olmuştur. O’nu okuduğunuz zaman ağlayın. Şâyet ağlayamıyorsanız ağlayanın hali içinde olmaya çalışın.”3035; “Kur’an’ı kendi edâsı ile okumayan bizden değildir.”3036; “Kıraat yönünden insanların en güzeli, Kur’an okurken hüzünlenen kimsedir.” Peygamberimiz (s.a.s.)“Size bir sûre okuyacağım ki, bu sûre okunurken kim ağlarsa cennetliktir. Ağlayamazsa hüzünlü bulunsun.” buyurmuş ve her zamanki hüzünlü bir sesi ile Tekâsür sûresini okumuştur.
Aynı şekilde, sahâbe de Kur’an’ı kendilerinden geçerek huşû içinde, hüzünlü bir edâ ile okuyorlardı. Hz. Ebûbekir Kur’an okurken gözyaşlarını tutamazdı. Hz. Ömer de Kur’an okurken sık sık ağlardı. Bir keresinde Hz. Ömer, cemaate yatsı namazını kıldırırken Yûsuf sûresini okuyordu. Şu âyetlere geldiğinde kendisini tutamayarak yüksek sesle ağlamaya başladı; öyle ki hıçkırıkları en arka saftan duyulmuştu: “Oğulları: ‘Vallahi sen, Yusuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin’ dediler. Ya’kub: ‘Ben hüznümü ve kederim yalnız Allah’a arzederim ve Allah’tan (vahiy ile) sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum’ dedi.” 3037
Hasan-ı Basrî şöyle derdi: “Kur’an’ı, O’na inanarak okuyanların hüznü artar, sevinci azalır; ağlaması çoğalır, gülmesi azalır; meşgalesi çoğalır, tembelliği ve neşesi azalır.”3038 İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “İsrâ sûresindeki secde âyetlerini3039 okuyunca, ağlayıncaya kadar secde etmekte acele etmeyin. Şâyet sizden birinin gözü ağlamıyorsa kalbi ağlasın.” Gazâli şöyle der: Ağlamanın yolu, kalbe hüzün getirmektir. Hüzün/üzüntüden ağlamak meydana gelir. Hüzünlenmenin yolu, Kur’an’daki tehdit, misak ve ahidleri düşünmektir. İnsan, Allah’ın emirleri ve yasakları karşısında kendi kusurlarını düşünerek hüzünlenir ve ağlar. Kalpleri tertemiz olan kimselerin yaptığı gibi hüzünlenip ağlayamazsa, o zaman hüzünden yoksun olduğuna ağlasın. Çünkü bu, musibetlerin en büyüğüdür. 3040
İnsana Huzur Değil; Huzursuzluk Veren Hüzün ve Kurtuluş Çaresi
Olumsuz anlamdaki hüzne gelince... Başımıza gelen hastalık, fakirlik, sevdiklerimizin ölümü gibi musibetler, birer imtihan olduğu için bunlara sabır göstermeli ve gereğinden fazla ya da gerçek anlamda üzülmemeliyiz. Kadere iman, bu tür üzüntülere en güzel frendir. “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen
3033] Ebû Ya’lâ, Taberânî, El-Evsat; Ebû Nuaym, el-Hilye; Feyzu’l Kadir, c. 2, s. 62, hds no: 1335; Mecmau’z Zevâid, c. 7, s. 170
3034] İbn Mâce, İkame 176
3035] İbn Mâce, I/424
3036] Buhârî, Tevhid 44; Ebû Dâvud, Vitr 20; Ahmed bin Hanbel, Müsned I/172, 175, 179
3037] 12/Yûsuf, 85-86; Hadislerle Müslümanlık, 4/1479
3038] İhyâ I/810
3039] 17/İsrâ, 107-109
3040] İhyâ, 2/692
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 733 -
herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenenleri kimseleri sevmez.” 3041
Dünyevî anlamda ve sâlih amele yöneltmeyen, yani faydası değil psikolojik zararları olan üzüntü, can sıkıntısı, gönül daralması için, Peygamberimiz’in tavsiyesi şudur: “Ben bir söz biliyorum ki, üzüntüye düşen onu söylerse, Allah bu üzüntüyü giderir. O da kardeşim Yûnus’un sözüdür.”3042 Biliyoruz ki Yûnus (a.s.) balığın karnında karanlıklar içinde üzgün bir halde iken Rabbine şu duâyı yapmıştır: “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn = Senden başka ilâh yoktur. Seni tesbih ve tenzih ederim; Sen her kusurdan münezzehsin. Ben zâlimlerden oldum.” 3043
Peygamberimiz, bu tür olumsuz üzüntüden Allah’a sığınır ve bunu tavsiye ederdi. Bir gün Allah Rasûlü mescide girdi. Ensârdan Ebû Ümâme’yi üzgün bir şekilde gördü. Sebebini sorduğunda, üzüntü ve borçlarından dolayı bu halde olduğunu öğrendi ve şu teklifi yaptı: “Sana, söylediğin takdirde Yüce Allah’ın üzüntünü gidereceği, borçlarını ödeme imkânı vereceği bir söz öğreteyim mi?” Ebû Ümâme, sevinç içinde, ‘öğret yâ Rasûlallah’ deyince, Efendimiz şöyle buyurdu: “Öyleyse sabah akşam şu duâyı yap: ‘Allahümme innî eûzü bike mine’l hemmi ve’l-huzni ve mine’l cübni vel buhli ve mine’l aczi ve’l keseli ve min ğalebeti’d deyni ve kahri’r-ricâl = Allah’ım; üzüntü ve kederden, korkaklık ve cimrilikten, âcizlik ve tembellikten, borca batmaktan ve insanların kahrına uğramaktan Sana sığınıyorum.” Ebû Ümâme, diyor: “Bu tavsiyeyi ve duâyı yapmaya başladım. Yüce Allah üzüntülerimi giderdi, borçlarımı da ödeme imkânı verdi.” 3044
Tabii, bu arada duânın, sadece dille olmadığını, duâ lafızlarının anlamlarını gönülden kabulle, ihlâsla dillendirilmesi ve bundan da önce fiille/eylemle de duâ edilip sebeplere yapışılması gerektiğini unutmamalı. Yani üzüntüden Allah’a sığınırken, üzüntü verecek hususlardan uzak kalmak ve onu gönülden uzaklaştırmak için çabalamak da gerekecektir.
“Allah, devamlı istiğfar edenin, her (dünyevî) üzüntüsünü sevince dönüştürür. Her zorluktan çıkış yolu verir. Ummadığı yerden ona rızık kapıları açar.”3045 Rasûlullah’a böyle bir üzüntü geldiğinde nasıl davrandığını da biliyoruz: “Bir iş, kendisini üzdüğünde, Rasûlullah namaz kılmaya sığınırdı.”3046; “Üzüntü ve kederi artan bol bol ‘lâ havle velâ kuvvete illâ billâh = Allah’ın dışında güç ve kuvvet kaynağı yoktur’ desin.”3047 Ve, hâlâ geçmeyen ciddî bir dünyevî üzüntü varsa, onun da ilacını belirten bir tavsiyesi: “Cihad yapın. Çünkü o, cennet kapılarından biridir. Allah onunla nefislerden üzüntü, gam ve kederi uzaklaştırır.” 3048
3041] 57/Hadîd, 22-23
3042] Tirmizî
3043] 21/Enbiyâ, 87
3044] Ebû Dâvud
3045] Ebû Dâvud
3046] Ahmed bin Hanbel, Müsned
3047] Buhârî ve Müslim
3048] Taberânî
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hüzün Kokulu Düşünceler
Ne varlığa gerçek anlamda sevinmeli; ne de yokluk ve zorluklara gerçek anlamda üzülmelidir. Bunların tümü, sonunda kazanma veya kaybetmek olan birer sınav ve sorumluluğu olan emanettir. “De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. ...Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 3049
Varlık ve imkânlar da, yokluk ve zorluklar da birer imtihandır. Kişi, hidâyet üzere ise, kendisinin Allah için yaşadığını bilecek ve dönüşün ancak O’na olduğunu unutmadan tüm zorluk ve eksiltmelere sabredecektir: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile dener, imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir musibet/belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’ derler.” 3050
Dereler ve nehirler, önüne çıkan engeller veya aşırı yağışlar ile yatağını, yani istikameti bırakıp taşabiliyor ve büyük zararlara sebep olabiliyor. Aynen akar su gibi, hareket halindeki varlıklar ve özellikle insan da kendisine tayin edilmiş istikametten ayrılırsa benzer büyük zararlara sebep olacaktır. Bir uçağın veya geminin, bir silah veya füzenin hedef noktasını şaşırmasının nelere mal olacağını düşünmek yeterlidir.
Bir orman (dünya) içinde, evine (Allah’a ve O’nun cennetine) gitmekte olan bir insanı düşünelim. Bu insan yolunu, istikamet ve hedefini şaşırıp kaybeder ve Tih çölünde kırk sene şaşkın şaşkın dönen yahudiler gibi, orman içinde kalmaya mahkûm olursa, o takdirde gerçek anlamda hüzün/üzüntü ve bunalım ortaya çıkacaktır.
Kuşlar, ağaçlar, çayırlar, çiçekler, ırmaklar, şelâleler, meyveler... onu evin yolunu kaybettiği takdirde ne dereceye kadar doyurup tatmin edecektir? Bu kaybolan kişinin, unutmuş görünse de, her gün, her saat gizli veya açık düşüncesi ve üzüntüsü evinin hasreti, arzu ve iştiyakından başka bir şey olur mu dersiniz? Diğer taraftan, istikametini tutmuş, dosdoğru yolu üzerinde emin, atına veya arabasına binmiş (Allah’a kulluk aracı ve helâl bir meslek) bir insanı düşünelim; bu kişi, huzur ve keyifle ormandan geçip gidecek, etrafta gördüğü şelâle değil; su birikintisi dahi, çiçek değil; diken bile (bazı sosyo-ekonomik zorluk ve imkânsızlıklar) bu insana sadece huzur ve zevk verecektir. Niçin bazen fakir bir adamın (ormandaki yaya) “ya Rabbi şükür!” diyebildiği, huzur içinde çalışıp durduğu halde, zengin veya makam mevki sahibi bir insanın, sıkıntı ve üzüntüsünden belki de intihar düşüncesini kafasından attığı bir saat bile bulamadığının sebebi, bu şekilde, istikamet, kulluk ve sorumluluk bilinciyle daha iyi kavranılır. Dosdoğru yol ve yoldan çıkıp kaybolanlar; sırât-ı müstakîmde hidâyet üzere cennete doğru yol alanların huzur ve mutluluğu; diğerlerinin üzüntüler içinde mahvolması, gerektiği şekilde ibret alınmazsa devam edip gidecek.
Evet, sorun ve çözüm “istikamet” kavramında odaklanıyor. Nereye doğru gittiğimiz, hangi yolu takip ettiğimiz, ya huzurun altınsı ışıması içinde ormanın sona eren noktasını görmeyi veya ormanda kaybolup kurda kuşa yem olmayı
3049] 3/Âl-i İmrân, 26-27
3050] 2/Bakara, 155-156
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 735 -
bekleyerek bin bir üzüntü içinde kahrolmayı sonuçlandıracaktır.
Yoldan çıkanların sonu, tükenmeyen üzüntülerle uçurumlara, cehennem çukurlarına yuvarlanmaktır. Beden aracını, kullanma kılavuzuna uyarak, bizi çok sevdiği için kaza yapmamızı istemeyen Zâtın yol gösteren kurallarına ve yoldaki işaretlerine göre kullanıp hedefe ulaşarak yolculuğu tamamlamaktır doğru olan. Bir de (dünya malıyla) sarhoş, kalabalık yolda hız sınırını aşan, kurallara riâyet etmeyen ehliyetsiz şoförler var. Birkaç dakika yalancı zevk ve sonra sonsuz üzüntüler... İman edip sâlih ameller işleyenlere, “Rabbim Allah’tır” deyip hedefini şaşırmadan istikamet üzere dosdoğru gidenlere ise korku ve üzüntü yoktur. Yarışı kazanan, ödülü hak eden sürücüler bunlardır.
“Üzüntü de mutluluk ve neşe de bulaşıcı şeylerdir.”
“Üzüntüsünü belli etmeyen onu yarı yarıya mağlup etmiştir.”
“Sebebi belli üzüntüye dayanmak kolaydır; nedeni belirsiz hüzün ise öldürücüdür.”
“Hayatın büyük üzüntüleri için cesarete, küçükleri için de sabır ve dayanıklılığa sahip olmalıyız.”
“Soyulduğu halde gülen adam, hırsızdan bir şey çalmış demektir; boş yere üzülen ise kendi kendini soyar.”
“Arkasından sevineceğin bir üzüntü, sonunda üzüleceğin bir sevinçten daha iyidir.”
Allah’la geçmeyen her saniye, dünya ve âhirette sonsuz hüzünlere sebeptir. Ne mutlu sonsuz âlemde korkusuz ve üzüntüsüz yaşamak için, gerekli tüm sınavlarını başaranlara...
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’den Hüzün/Üzüntü Konusunda Âyet-i Kerimeler
Huzn Kelimesi ve Değişik Çekimleriyle İlgili Kelimelerin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 42 Yerde:) 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277; 3/Âl-i İmrân, 139, 153, 170, 176; 5/Mâide, 41, 69; 6/En’âm, 33, 48; 7/A’râf, 35, 49; 9/Tevbe, 40, 92; 10/Yûnus, 62, 65; 12/Yûsuf, 13, 84, 86; 15/Hıcr, 88; 16/Nahl, 127; 19/Meryem, 24; 20/Tâhâ, 40; 21/Enbiyâ, 103; 27/Neml, 70; 28/Kasas, 7, 8, 13; 29/Ankebût, 33; 31/Lokman, 23; 33/Ahzâb, 51; 35/Fâtır, 34; 36/Yâsin, 76; 39/Zümer, 61; 41/Fussılet, 30; 43/Zuhruf, 68; 46/Ahkaf, 13; 58/Mücâdele, 10.
Hüzün Konusuyla İlgili Âyetler
Hidâyete Tâbi Olan Mü’minlere (Âhirette) Korku ve Üzüntü Yoktur: 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277; 3/Âl-i İmrân, 170; 5/Mâide, 69; 6/En’âm, 48; 7/A’râf, 35; 10/Yûnus, 62; 35/Zümer, 61.
Cennete Girenlere Korku ve Üzüntü Olmadığı Müjdesi Yapılır: 7/A’râf, 49; 41/Fussılet, 30; 43/Zuhruf, 68; 35/Fâtır, 34.
Rabbim Allah’tır Deyip Dosdoğru Olanlara Korku ve Üzüntü Yoktur: 41/Fussılet, 30; 46/Ahkaf, 13.
Üzülmeyin, Gevşemeyin, Mü’minseniz Üstünsünüz: 3/Âl-i İmran, 139.
Hicrette Peygamberimiz’in Hz. Ebûbekir’e Hüzünlenmemesini İstemesi: 9/Tevbe, 40.
Müşriklerin Tavırlarına Üzülmemek: 3/Âl-i İmrân, 176; 5/Mâide, 41; 6/En’âm, 33; 10/Yûnus, 65; 15/Hicr, 82; 16/Nahl, 127; 27/Neml, 70; 31/Lokman, 23; 36/Yâsin, 76.
Bazı Peygamberler İçin Doğal Üzülme Örnekleri: 12/Yûsuf, 13, 84, 86; 20/Tâhâ, 40; 28/Kasas, 7, 13; 29/Ankebut, 33.
Cihad İçin İmkân Bulamayan Fakir Müslümanların Üzüntüsü: 9/Tevbe, 92.
Şeytan, Mü’minleri Üzmek İçin Gizli Konuşmalardan Yararlanır: 58/Mücâdele, 10.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 279; 311-313
2. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 311-312; 363
3. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 2, s. 439-441; c. 3, s. 57
4. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 126-127
5. Hulâsatü’l Beyan Fî Tefsîri’l Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 106; 143-144
6. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 19, s. 73-76
7. Hüzün Hastalığı, Kemal Sayar, İz Y. s. 81-99
8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 83-85
9. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 185-188
10. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 79-82
11. Kur'an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y. s. 220-235
12. Dinî Hayatın Psiko -Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 24-31
13. Sağlıklı Yaşama ve Başarı, H. Hüseyin Korkmaz, Nesil Y. s. 60-64, 92, 94
14. Merak Ettiklerimiz, A. Tatlı, M. Dikmen, Cihan Y. s. 343, 407
15. Kur'an'da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 185-188
16. İhyâi Ulûmi'd-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 2 s. 691-692, c. 1, s. 778
17. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. 1/102
18. Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. 7/310-311; 17/136, 143; 4/14-21; 12/283
19. Hüzün Yazıları, Olcay Yazıcı, Boğaziçi Y.
20. Üzüntüsüz Yaşama Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
21. Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak, Dale Carnegie, Alem Y./Sistem Y.
22. Bir Hüzünkârın Tahrir Defteri, Ahmet Doğan İlbey, Gümüşoba Y.
23. Hayatın Dert ve Üzüntülerine Peygamberimiz’den Teselliler, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
24. Kitap ve Sünnete Göre Mutluluğun Kazanılması, M. Zekeriya Kandehlevi, Vahdet Y.
25. Huzur ve Kurtuluş Yolu, Mevdudi, Kayıhan Y.
26. Huzur ve Saadetin Kaynağı İslâm I-II, Ekrem Doğanay, Gümüş Matbaacılık Y.
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ
- 737 -
27. Huzura Koşmak, Şaban Döğen, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
28. Mutlu Bir Son İçin, M. Yaşar Kandemir, T. Diyanet Vakfı Y.
29. Mutluluğun Kazanılması, Ragıb el-İsfahanî, Bahar Y.
30. Mutluluk Esasları, Kemaleddin Tuncel, Marifet Y.
31. Mutluluk Yolları Hayat Kitabı, Ahmet Muhtar Büyükçınar, Hikmet Y.
32. Mutsuzluk Kılavuzu, Paul Watzlawick, Ayrıntı Y.
33. Kaygıdan Mutluluğa Kişilik, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
34. Kur'an'da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
35. Kur'an'da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
36. Kur'an'da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.

İBÂDET
- 739 -
Kavram no 82
Görevlerimiz 13
Bk. Namaz; Zekât, Oruç; Hac; İsyan-İtaat
İBÂDET
• İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da İbâdet
• İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
• İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm Organların Allah'a Yönelmesidir
• İbâdet, Fıtrattır
• İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
• Allah'a İbâdet
• Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
• Allah'tan Başkasına İbâdet
• Putlara, Heykellere İbâdet
• Tâğuta İbâdet
• Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
• Şeytana ve Cinlere İbâdet
"(Ey Allah'ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz (duâmızı ancak Sana yaparız)." 3051
İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti
İbâdet kelimesi, "abede" fiilinin masdarı olup "itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmek" anlamlarına gelir. İbâdet kelimesinin türediği "abd" kökü, şu anlamlara gelir:
a- Hürün karşıtı olan köle,
b- Boyun eğmek ve itaat etmek,
c- Kulluk etmek, ilâh tanımak, tapmak,
d- Bir şeye bağlanıp, ondan ayrılmamak.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere ibâdet kelimesinin ifade ettiği esas mânâlar; "kişinin yüksek ve üstün birine karşı baş eğmesi, itaat etmesi, kendi hürriyetinden ferâgat ederek onun karşısında her türlü isyanı terk etmesi, tam bir bağlılıkla ona boyun eğmesidir." İşte bu durum, kulluk ve itaattir. İbâdet, itaat etmenin bir çeşididir. Bu itaate müstahak olan da, hiç şüphesiz gerçek ma'bud olan Allah'tır. Çok ibâdet edene âbid; kendisine ibâdet edilene de ma'bûd denir.
Kur’ânî bir terim olarak ibâdetin genel anlamdaki tanımı şudur: "Yapılması sevap olan, Allah'a yakınlık ifade eden, yalnız O'nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yapılan, her türlü harekete ibâdet denir."
3051] 1/Fâtiha, 5
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Demek ki İslâmî mânâsıyla Allah'a ibâdet: "İnsanın rûhen ve bedenen, gizli ve açık bütün mevcûdiyetiyle yalnız Allah'a yapmış olduğu şuurlu (bilinçli) bir tâat ve kurbettir."
"İbâdet" kavramı, "kurbet" (yakınlık) ve "tâat" (sevap olan şeyler) kavramlarının anlamını da içermektedir. Dolayısıyla ibâdet eden insan, hem Allah'a yaklaşmış, tanıyıp kulluk etmiş, boyun eğmiş ve hem de O'na itaat etmiş olur. Meselâ namaz kılan bir insan, Allah'a tâat, ibâdet ve kurbet görevlerini yapmış olur. Namazın kabul olması için de "iman", "ihlâs" ve "niyet" in bulunması gerekmektedir. Korku ve ümit içinde hem zâhir, hem bâtında sonsuz bir alçak gönüllülük ile sınırsız bir ta'zimi ihtiva eden ibâdet, "kibir" ve "riyâ" kabul etmez.
"İbâdet", boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve kulluğun en son noktasıdır. İbâdet, insanın Allah'ın râzı olduğu şeyi yapması, yerine getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu şekliyle hayata geçirmesi, hiçbir şey gözetmeden Allah'a kulluk etmesi ve bunu, sadece O'na boyun eğip itaat etmek için yapmasıdır.
İtaat büyük bir makamdır. İbâdet/kulluk yapan "âbid/abd" (kulluk yapan/kul), itaat ve ibâdetle Allah'a bağlandığı için şereflenir. Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.s.)'i, makamların en şereflisi olan "risâlet" makamında "kul" kelimesi ile isimlendirmiştir.3052 O yüzden şehâdet kelimesinde bile "Rasûl" kelimesinden de önce; daha önemli ve daha şerefli olduğu için "abduhû" (O'nun kulu) ifadesi kullanılır. Çünkü peygamberlik, Hz. Muhammmed'in (s.a.s.) diğer insanlara yönelik ilişki ve görevini ifade ederken; "abd/kul" ifadesi, onun Rabbiyle ilişkisini ve bağını anlamlandırır. Allah'la irtibatın, diğer insanlarla ilişkiden daha şerefli olduğu da açıktır. Biz de, şeref ve fazilet istiyorsak, bunun Allah'la bağımızı güçlendirmekten geçtiğini, yani ancak ibâdet ve kulluk görevlerimizde derinleşmekle makamımızı yükseltebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük hayatta yaşanması olduğundan, Allah katında tâat kabul edilen her davranışın bilfiil uygulanmış, yapılmış olması gerekir. Yoksa, yalnız istek halinde kalıp, davranış sahasına çıkmayan duygu ve düşünceler, Allah'a yakınlık anlamına gelen kurbet ve tâat olsalar da, ibâdet değillerdir. Bunun içindir ki, ibâdetlerin başı olan imanın da, sadece kalple tasdiki yeterli olamayacağından, hiç olmazsa dil ile ikrar edilerek açıklanması gerekli görülmüştür. Bunun yanında, niyetsiz, sadece görünürde yapılan işler de ne olursa olsun, ibâdet sayılmazlar. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı gibi, niyetsiz aç durmak da oruç değildir. O halde kötü niyetle veya Allah'a itaat ve yakınlık kastından başka bir maksatla yapılan işler, ibâdet olamazlar.
Lisanımızda çokça kullanılan "tapınmak ve tapmak" kelimeleri, ibâdet'in değil; yalnızca tâat'in karşılığı olabilir. Hatta tapmak ve tapınmak kelimelerinden az çok, ne yaptığını bilmemek gibi bir şuursuzluk mânâsı anlaşıldığı için, bu kelimeleri "puta tapmak" , "haça tapmak" gibi yerlerde kullanırız. Oysa kulluk etmek, şuur bakımından tapmak kelimesinden daha iyi ve anlamlıdır. Şu halde ibâdet terimi, bir tâat mertebesini ifade etmektedir ki, en hususi anlamı "ibâdet", en genel anlamı ise "kulluk" mânâsına gelen "ubûdiyet"tir. İbâdet,
3052] Bk. 57/Hadid, 9; 17/İsra, 1; 18/Kehf, 1
İBÂDET
- 741 -
Allah'ın râzı olduğu şeyi yapmak; ubûdiyet ise, Allah'ın yaptığına râzı olmaktır, diye de tanımlanmıştır.
Kur'an'da İbâdet
İbâdet kavramı, Kur'an'da en çok kullanılan kavramlardan birisidir. Bu kavram, Kur'an'da isim, fiil ve masdar şeklinde 256 defa geçer. “A b d” kökü ve türevleri ise 275 yerde kullanılır. Genel olarak, Allah'a veya Allah'tan başkalarına ibâdeti ifade etmekte kullanılmıştır. Sadece Allah'a ibâdet emredilirken, O'na ortak koşmak ve başkalarına ibâdet etmek, Kur’an’da şiddetle yasaklanmıştır.
Kur'an'da ibâdet kelimesi, daha çok nefislerin sadece Allah için başka kayıtlardan kurtarılması, yalnız O'nun ibâdetine tahsis edilmesine işaret etmektedir. Yani insan, sevgide, korkuda, ümit ve tevekkülde, itaat edip boyun eğmede Allah'a hiçbir varlığı ortak koşmayacaktır. Çünkü ibâdet, sevginin, bağlılığın ve korkunun en güzel ifadesidir. Nitekim dinin bütününü de bu esaslar oluşturur. İbâdet terimi, bu açıdan incelendiğinde, kulun, ibâdet ettiği ilâh (Allah)'ı kemâl derecesinde sevmesi ve tevâzu göstermesi ve bütün bunların ancak Allah için olması gerekmektedir.
"Ancak Sana ibâdet ederiz."3053 "Ederim" değil; "ederiz". Cemaate işaret vardır bu ifadede. Aynı Rabbin kulu olan, O'nun kanunlarına boyun eğen ve O'na tesbih ve ibâdet eden tüm tabiatla, tüm yaratıklarla ortak dili konuşmak, vahdete ermek, beraberce ibâdet etmek var bu ifadede. Kendi iç dünyamızla, tüm organlarımızla, inanç, düşünce ve eylemlerimizle beraber ibâdet etmek var bu ifadede. Tevhid, ancak muvahhid bir toplum içinde gerçek anlamını bulur. Tevhidî bir toplumla beraber hareket edilerek olgunlaşılır, insan olunur. Tevhid kafilesinden ayrı hareket etmekle, güzel olan hiçbir yere varılamaz.
Fâtiha'nın bundan önceki âyetlerinde Allah'ın sıfatları özetlendi. Allah, bu âyete kadar kendini bize tanıttı. "Peki, böyle özelliklere sahip Allah'a karşı nasıl davranmamız gerekir?" sorusuna bu âyet cevap vermiş oluyor: "Sadece Allah'a ibâdet." Fâtiha'da bundan önceki âyetler, sanki bize bu âyetteki ifadeyi söyletmek içindir. Ayrıca, Allah'ı bu âyete kadar anlatılan isim ve vasıflarıyla tanıyıp O'nu tek ilâh ve tek rab kabul eden kuluna Allah, senli-benli ifade kullandırıyor; Allah'ın vasıflarını tanıyıp O'na ibâdet, Allah'la samimiyeti ve sıcak bir bağı oluşturuyor: "Ona kulluk ederiz" değil; "Sana..." Bu âyete kadar üçüncü tekil şahıs ifadesi ve zamiri kullanılırken, burada ikinci tekil şahıs ifadesi kullanıyoruz.
Önce ibâdet, sonra istiâne. İlk adım öncelikle kuldan başlamalı. Sünetullah, ilk başlangıcı bizden bekliyor. Allah'ın kanunu böyle istiyor. Bu konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bolca örnekler sunmak mümkün. (“Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.”3054; "Bana bir adım yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım."3055, "Allah'tan sakınırsanız, sizin için furkan kılar."3056; "Allah'tan korkanlara Allah çıkış yolu verir."3057, "Sözünüzde durursanız, Ben de..."3058; "Kim iman edip
3053] 1/Fâtiha, 5
3054] 47/Muhammed, 7
3055] Allah’a nispet edilen bir Hadis rivâyeti
3056] 8/Enfâl, 29
3057] 65/Talâk, 2-3
3058] 2/Bakara, 40
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sâlih amel işlerse..."3059 Önce bizden duâ, sonra Allah'tan icâbet, önce kul sebebe yapışacak, sonra Allah verecek.
Hakkıyla ve ölünceye dek ibâdet için Allah'ın yardımına ihtiyacımız olacak. Her an yaşantımızı ibâdet halinde değerlendirmek için "...sadece Sen'den yardım isteriz." 3060
"Sadece Sana ederiz kulluğu, ibâdeti..."3061 meâlindeki âyette, kulun, ibâdeti sadece Rabb'ine ait kılıp, nefsini ancak Allah'a teslim etmesinin gereği vurgulanmaktadır. Allah'tan başkasına gösterilen "itaat ve kulluk", o varlığı sahte bir ma'bud yapar. Bu ma'bud ya şeytandır, ya da kendilerini tâğut kılan azgın kişilerdir. Yahut da Allah'ın kitabını hiçe sayarak insanları icad ettikleri hayat düsturlarına ve yaşayış tarzlarına sevkeden önderlerdir. İslâmî anlamda ibâdet ise, Allah'a kayıtsız şartsız itaat etmek demektir. Şeytana ibâdet etmeyi yasaklayan Allah, insan ve cin şeytanlarına kayıtsız şartsız itaatin onlara kulluk/ibâdet demek olduğunu belirtmiş oluyor.
İnsanların, şeytanın teşviki ile yapageldikleri ibâdetlerinin yönü olan putlar ve hayalî/sanal kuvvetler, yani Allah'tan başka tapınılan tüm varlıklar, birer sahte ma'buddur. Çünkü Kur'an, Allah'tan başka hiçbir hak ma'bud olmadığını en açık bir şekilde bildirirken; insanların, Allah'tan başkasına tapmalarını ve onları ilâh kabul etmelerini de, şirk ve büyük günah sayıyor.
İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
"(Ya Rabbi,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz." 3062
"Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım." 3063
"Allah'a ibâdet edin. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın." 3064
"(Ya'kub) oğullarına: 'Benden sonra neye ibâdet/kulluk edeceksiniz?' demişti. 'Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek İlâh'a kulluk edeceğiz, ibâdet edeceğiz. Biz O'na teslim olanlarız' dediler." 3065
"Sizin şu karşısında durup taptığınız heykeller de nedir? 'Babalarımızı onlara tapar bulduk (da onun için biz de onlara tapıyoruz)' dediler." 3066
"De ki: Allah'ı bırakıp size ne zarar, ne de yarar vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir. (O'na ibâdet etmeniz gerekmez mi?)" 3067
"Hahamlarını ve râhiplerini Allah'tan ayrı rablar edindiler; Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah'a ibâdet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir." 3068
3059] 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11
3060] 1/Fâtiha, 5
3061] 1/Fâtiha, 5
3062] 1/Fâtiha, 5
3063] 51/Zâriyât, 56
3064] 4/Nisâ, 36
3065] 2/Bakara, 133
3066] 21/Enbiyâ, 52, 53
3067] 5/Mâide, 76
3068] 9/Tevbe, 31
İBÂDET
- 743 -
"Tevbe eden, ibâdet eden, hamd eden, seyahat eden, rükû eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah'ın (yasak) sınırlarını koruyan (onları çiğnemeyen) mü'minleri müjdele." 3069
"İnsanlardan kimi de Allah'a bir yönden (dinin bütününe inanmadan) ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur (sevinir) ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek ondan vazgeçer)." 3070
"Ey mü'minler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibâdet edin, hayır işleyin ki umduğunuza eresiniz." 3071
"Ey iman eden kullarım, Benim arzım geniştir, bana kulluk/ibâdet edin." 3072
"İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka velîler edinerek: 'biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz' diyenlere (gelince): Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir." 3073
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı."3074
“Hayır, yalnız Allah'a ibâdet/kulluk et ve şükredenlerden ol." 3075
"Allah'tan başkasına ibâdet/kulluk etmeyin. Ben, sizin büyük bir günün azâbına uğramanızdan korkuyorum." 3076
"Andolsun Biz, her millet içinde: 'Allah'a ibâdet/kulluk edin, tağut(a tapmak)dan kaçının' diyen bir rasûl/elçi gönderdik." 3077
"De ki: 'Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a ibâdet edelim. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Birimiz diğerini Allah'tan başka rab edinmesin." 3078
"Allah, kimlere lânet ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür." 3079
"De ki: Ben Allah'tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum." 3080
"Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahmân'a kul olarak gelecektir." 3081
"Siz, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Aklınızı kullanmıyor musunuz siz?" 3082
3069] 9/Tevbe, 112
3070] 22/Hacc, 11
3071] 22/Hacc, 77
3072] 29/Ankebût, 56
3073] 39/Zümer, 3
3074] 39/Zümer, 17
3075] 39/Zümer, 66
3076] 46/Ahkaf, 21
3077] 16/Nahl, 36
3078] 3/Âl-i İmrân, 64
3079] 5/Mâide, 60
3080] 6/En'âm, 56
3081] 19/Meryem, 93
3082] 21/Enbiyâ, 66-67
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz. Siz (odun gibi) oraya gireceksiniz." 3083
"İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek var. Onlar, kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizin (taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir." 3084
De ki: Ey kâfirler! 'Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim ibâdet ettiğime tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size; benim dinim bana!" 3085
"Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: 'Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk/ibâdet edin' diye vahyetmiş olmayalım." 3086
"Bir zaman İbrahim şöyle demişti: 'Rabbim, bu şehri güvenli kıl. Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut." 3087
"Siz Allah'tan başka birtakım putlara tapıyorsunuz. Yalan uyduruyorsunuz. Sizin Allah'tan başka taptıklarınız size rızık veremezler. Siz rızkı Allah'ın yanında arayın. O'na kulluk/ibâdet edin ve O'na şükredin. Hepiniz O'na döndürüleceksiniz." 3088
"Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin. Eğer kulluk ediyorsanız (böyle yapın)." 3089
"De ki: 'Ben dinimi yalnız Allah'a hâlis kılarak O'na ibâdet/kulluk ediyorum." 3090
"Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk/ibâdet et." 3091
Âyetlerin ortaya koyduğu ilk gerçek "sadece Allah'a ibâdet edip, O'ndan başkasına ibâdet etmemektir." İslâm, ibâdeti sadece Allah'a ait kılmayı emrederken, O'na herhangi bir şeyi ortak koşma yasağını da getiriyor. İnsanlığın tanıdığı veya tanıyabileceği Allah’ın dışında her çeşit ma'bud edinme çeşidini içine alan kesin bir yasak koyuyor.
“Yalnız Sana kulluk eder; yalnız Senden yardım dileriz.”3092
Hamd, âlemlerin rabbi, Rahmân-Rahîm ve din gününün sahibi olan Allah'a mahsustur. Rab, rahman, rahim ve mâlik sıfatlarının kâinatla ve içindeki beşerî âlemle olan ilişkilerinin başlangıçta doğurduğu borcun karşılığı, hamdetmektir. Hamd sadece Allah'a ait olduğu gibi, kulluk/ibâdet de O'na aittir.
Demek ki Fâtiha sûresi, 1-4. âyetlerdeki sıfatların önünde hamd, arkasında ibâdet ve yardım dileme yer almaktadır. Allah yaratan, besleyip büyüten, rahmet ve merhamet edip sahip çıkan bir varlık olması hasebiyle hamde, ibâdete
3083] 21/Enbiyâ, 98
3084] 60/Mümtehıne, 4
3085] 109/Kâfirun, 1-6
3086] 21/Enbiyâ, 25
3087] 14/İbrahim, 35
3088] 29/Ankebût, 17
3089] 41/Fussılet, 37
3090] 39/Zümer, 14
3091] 15/Hicr, 99
3092] 1/Fâtiha, 5
İBÂDET
- 745 -
ve sadece kendisinden yardım talep edilmesine layıktır. Hamdedilmek, kulluğun sadece O'na tahsis edilmesi ve sadece O'ndan yardım ve destek beklenilmesi O'nun hakkıdır.
Şimdi 5. âyette geçen kavramların analizini yaparak şu sonuçlara varmamız mümkündür: “Sadece Sana kulluk ederiz.”
Fahruddîn Râzî ve Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin Allah'a nasıl hamd edileceğini öğrettiğini söylemektedirler. "Sadece Allah'a kulluk etmek ve sadece O'ndan yardım dilemek, Allah'a hamd etmektir" diyen bu âlimler, âyeti âyetle tefsir etmişlerdir. Onların tefsirine katılmamak mümkün değildir.
Bize göre 'kulluk' kavramının içi, 'hamd' ile doldurulmaktadır. Rab, rahmân, rahîm ve mâlik sıfatlarına sahip olan Allah, hamd edilmeye, yani ibâdet edilmeye lâyık bir varlıktır. Yaratma, eğitme, rahmet, merhamet ve sahip çıkma sıfatlarıyla insanlar âlemi ile ilişki kuran Allah, şirk koşulmadan ibâdet edilmeye layık bir hüviyete sahiptir.
“İyyâke: Sadece Sana” ibâresi hasr ifade eder. Başka bir deyişle “ve sadece Senden yardım dileriz” ifadesine denk düşmekte ve Allah'tan başka varlıkların tapınma bakımından kutsallığını dışlamaktadır. Cümlenin başına gelmesinin sebebi, kulluktan önce sahte tanrıları dışlamanın zorunlu olduğunu göstermektir.
Abd (Kul) ve İbâdet
“Na'budu” kelimesinin kökü “abede”dir. İbâdet, ubûdiyyet, âbid ve ma'bûd kelimeleri de ondan türemiştir.
Emrini tutmak, ibâdet etmek, tapınmak, çok muhterem tutmak, perestiş etmek, köle etmek, esir etmek, boyun eğdirmek, tâbi kılmak, hükmü altına almak, ıslah etmek, tekâmül ettirmek, ilerletmek, işe yarar hale getirmek, mûteber hale getirmek, kendini vermek manalarına gelmektedir.
'Abede' Kavramı
('abede) kavramının Kur'an'da çeşitli mânâları olup bunları şöyle sıralayabiliriz:
1) Bilmek
“Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”3093 Hâzin bu âyette geçen “liya'budûni” kelimesine, “liya'rifûnî=Beni bilsinler” mânâsını vermektedir. Çünkü Allah, cin ve insanları yaratmasaydı, O'nun varlığı bilinmeyecekti. Böylece Hâzin, Allah'a ibâdeti bilgiye dayandırmakta veya bilgi ile kulluğu aynîleştirmektedir. Ona göre kulluk, bilmek demektir.
Muhammed Esed de aynı fikri savunmaktadır. Ona göre, bütün akıl sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların Allah'ın varlığını tanımaları ve bundan dolayı kendi var oluşlarını bilinçli olarak O'nun irâdesi ve planı ile uyumlu hale getirme isteği duymalarıdır.
İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme kavramlarıdır ki, Kur'an'ın "kulluk" olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir.
3093] 51/Zâriyât, 56
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2) Birlemek, Tevhid
İbn Abbas'a göre Kur'an'da ibâdet kavramı, birlemek anlamına gelmektedir. Tevhid inancı olmadan kulluk yerine getirilemez. Nesefî de İbn Abbas'ın görüşünü naklederek, tevhid ile abd kavramını birleştirmektedir. Hâzin ile Nesefî'nin görüşlerini bir araya getirirsek şöyle bir sonuca varabiliriz: Bilgiden kalkan ve tevhidde konaklayarak insanı Allah'a yaklaştıran gönül oluşumuna, kulluk denmektedir. Demek ki kulluk için birlemek, birlemek için de bilmek gerekiyor.
3) İtaat Etmek
İbn Abbas “ya'budu” kelimesine “yutî'u” mânâsını vermektedir. Kulluk yapabilmek için itaat şarttır. İtaat edilmeyen varlığa kulluk edilmiş olmaz.
Demek ki insanlar ve cinler, Allah'ı bilmek, birlemek ve itaat etmek için yaratılmışlardır. Bilgi, insanının uğruna yaratıldığı bir değerdir. Var olmanın temelinde sadece Allah'a ibâdet etmek vardır. Bilgisiz, tevhidsiz ibâdetin bir şeye yaramayacağı da bir gerçektir.
4) İbâdet Etmek
(abede), dini Allah'a has kılarak yapıldığında ibâdet, Allah dışında bir varlığa yapıldığında ise 'şirk' olduğu için tapınmak anlamına gelir. Fâtiha, 5. âyetteki “iyyâke na'budu=yalnız Sana ibâdet ederiz” ifadesi, başka âyetlerde şöyle geçmektedir: “Allah size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir.”3094; “Rabbin, sadece Kendisine kulluk etmenizi emretti.” 3095
Fâtiha, 5. âyette başa gelen “iyyâke=sadece Sana” ifadesi, bu iki âyette istisnadan sonra gelmektedir. Mana ağırlığı ve tahsisin vurgusu bakımından aralarında hiçbir fark yoktur. Yusuf, 40 ve İsrâ, 23'te Allah emrederken, Fâtiha, 5'te kul kendisi ifade etmektedir. Her üç âyetteki ifadenin amacı, şirki dışarıda bırakıp, şirksiz bir ibâdetin yapılmasıdır.
Şirkten uzak bir kulluk veya ibâdet nasıl yapılabilir? Bu sorunun cevabını şu âyetlerle verebiliriz: “De ki: ‘Ben, dini Allah'a hâlis kılarak O'na ibâdet etmekle emrolundum.”3096; “De ki: ‘Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah'a ibâdet ederim.” 3097
Şirkten uzak bir ibâdet, dini Allah'a tahsis ederek, yani dininde ihlâs sahibi olarak yapılan ibâdettir. Bu âyetler, Fâtiha, 5. âyetteki “iyyâke=sadece Sana” demenin neyi ifade ettiğini açıklamaktadır. “Sadece Sana” demek; dini Allah'a tahsis ederek ve ihlâs sahibi olarak demektir. Bu tarz bir ibâdet, tevhid inancının eyleme dönüşmesi, tek İlâh inancının davranışlara yansımasıdır. Bütün davranışlarında Allah'ın yanında olduğunu hissetmesi ve O'na yönelmesidir. Kulluğu güzelleştiren de bu tarz olan yöneliştir. İbâdetteki ihlâs ve dini Allah'a tahsis etme olgunluğu, sadece Allah'a yönelme ile doruk noktasına çıkmaktadır. Kulluğun bu güzelliğini Allah şöyle ifade etmektedir: “Biz Dâvud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu. Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi.” 3098
3094] 12/Yusuf, 40
3095] 17/İsrâ, 23
3096] 39/Zümer, 11
3097] 39/Zümer, 14
3098] 38/Sâd, 30
İBÂDET
- 747 -
Dini Allah'a tahsis ederek ve sadece Allah'a yönelerek yapılan ibâdet, şirki dışlayan ve insanı şirkten uzak tutan bir ibâdet olmaktadır. Allah, dini Allah'a has kılarak ibâdet etmesini Hz. Peygamber'e niçin emretmiştir? İnsanın başka varlıklara ibâdet etme ihtimali var mıdır? İnsanlar şeytana, putlara ve kendi nefislerine tapınabilirler mi?
“Ey Âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi? Bana kulluk ediniz, doğru yol budur demedim mi?” 3099
Bu âyetlerin birincisi, şeytana tapılma ihtimaline karşı insanları uyarmaktadır. Bu uyarısını, şeytanın insanların düşmanı olduğu gerçeğine dayandırarak yapmaktadır. Doğru yolun sadece Allah'a ibâdet etmek olduğu bilincini de vermektedir. Âyetlerin birincisi şirki yasaklıyor, ikincisi doğru tapınmanın bilgisini veriyor. Ayrıca olumsuzdan olumluya giden bir metodla, tapınmanın eğitimi veriliyor. Hem şeytana hem de Allah'a tapınmanın imkânsızlığının bilinci kazandırılıyor. Bu bilinç verilmeden, Yalnız Sana ibâdet ederiz ifadesinin gündeme gelmesi mümkün değildir.
“Hevâ ve hevesini tanrı edineni gördün mü?”3100 Bu âyete göre insan, kendi nefsini/ nevasını tanrı edinebilmektedir. İnsan aklını ve gönlünü nefsinin emrine verirse, nefsini tanrı edinmiş olur. Demek ki sınırsız arzu ve hevesler, insanın içindeki psikolojik yönelişi tam bir denetim altına alabilir. Böyle bir denetim altında, bütün eylemlerimizi nefsin emirlerine göre yaparsak, nefsi tanrı edinmiş oluruz. Nefsin kullan, beyin, gönül ve davranışlardır. Şirkin kökleri, insanın nefsinden beslenmektedir. Terk edilmesi ve farkına varılması en zor olan şirk, hevânın tanrı haline gelmesidir.
Onun içindir ki kul “iyyâke na'budu=yalnız Sana kulluk ederiz” derken, nefsini tanrı edinmekten de sıyrılmış olmaktadır. Kendi benliğini tanrı edinmekten sıyrılamayan insan bu ifadeyi kullanamaz. Şeytan ve kendi nefsinin dışında kalan canlı ve cansız varlıklara, yani putlara tapınma ihtimâli de vardır. Bu hususta pek çok âyet vardır:
"Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler.” 3101
“İbrahim'in şöyle dediğini hatırla: ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut." 3102
İnsan tabiattan herhangi bir varlığı tanrı edindiği gibi, kendi eliyle yaptığına taptığı da olmuştur. Bazen tabiat olaylarının zararından korunmak bazen de faydasını elde etmek için onlara tapınma yolunu seçmiştir.
Allah, tarihte insanların yaşadıkları şirkin çeşitlerini ve tonlarını bize anlatarak, şirkin kötülüğüne karşı bilincimizi açmakta ve tevhid inancı için gönlümüzde bir yer oluşturmaktadır. Çünkü şirkten temizlenmeyen gönle tevhid inancının girip yerleşmesi imkânsızdır. Böylece Allah, eğitime eskimeyen bir metod kazandırarak, yanlışlardan temizlenmeyen bir beyin ve gönle, doğrulan kazandırmanın ve yerleştirmenin imkânsızlığına dikkat çekmiştir. Bir demirin pasını
3099] 36/Yâsin, 60-61
3100] 45/Câsiye, 23
3101] 26/Şuarâ, 71
3102] 14/İbrahim, 35
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
silmeden oraya boya sürülürse, o boya tutmayacak ve kısa zamanda içindeki pası kusacaktır. İnsanın gönlündeki şirk pasını silmeden oraya tevhid inancının boyasını sürmek kalıcı olmayacaktır. Zamanla o pas kendini dışa vurup, boyayı yok edecektir. İşte bu gerçeğe dikkat ederek hareket etmek, din eğitiminin ana metodlarından biri olmalıdır.3103
İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm Organların Allah'a Yönelmesidir
Bazı insanlara göre ibâdet, kuru bir inanç kabul edilirken, bazılarına göre de sadece belirli hareketleri yapmaktan ibâret sanılmaktadır. Bazıları insanlara iyilik yapmanın ibâdet yerine geçeceğini düşünüyor. Bazıları kalp temizliğinin yeterli olduğunu (bunun ibâdet yerine geçeceğini) söyleyip kendini kandırıyor. Yine bir kısım insanlar, Allah'a ibâdetin gâyesini tam olarak anlayamadıklarından, yaptıkları ibâdetlerinde, ya şuursuzca davranırlar, ya da ibâdeti dünyevî fayda açısından değerlendirirler. Bütün bunların yanında, pek çok insan da, Allah'ın ve O'nun dininin dışında birtakım varlıklara, sistemlere ibâdet ederek onlara kul olmuştur.
İbâdeti, sadece dış görünümündeki şekillerde değerlendiren kimseler, ibâdetlerde titiz davranmayı, ilk anda bir nevi dar görüşlülük yahut şekilcilik olarak kabul edebilirler. Ancak, daha derin ve etraflıca düşünülüp araştırılırsa, pek çok gerçeklerin farkına varmak mümkün olur. İbâdet, Allah ile her an ilişki kurmaya bir vâsıtadır. İbâdet, ruhun ve bedenin ölçülü ve disiplinli bir hale gelişini sağlar. Güzel ahlâkı yansıtan hareketleri içeren, ruhumuzun Allah'a yabancılaşmasını önleyerek O'nu bize unutturmayan, ibâdettir.
İnsanın, ruhundaki gizli duygularını dışa vurmak için, zâhirî şekilleri kullanma eğilimi vardır. Bu gizli duyguları anlatmak için, zâhirî şekillere başvurmadan insan, ruhî duygularını tatmin edemez. Duygularını bu şekillerle ifadelendiren insan, hissen ve ruhen bir bütünlük kazanır. Bu haliyle de rahat edip huzura kavuşur.
İslâm dini, bütün ibâdet kurallarını bu fıtrî esas üzerine kurmuştur. Bunun için işi, ne sadece içten gelen niyetlere, ne de ruhî duygulara terk etmemiş, aksine ibâdetlere ait yönelişlerde, dış ile içi (zâhir ile bâtını) tam bir uyum içerisine sokarak huzur ve mutluluk temin edilmiştir. Bu cümleden olmak üzere mü'min, namazda kıbleye yönelir, hacda belirli bir yerde ihrama girer, bir kıyafete bürünür, orucunu tutarken yemez, içmez... Böylece her ibâdetiyle bir hareket, her hareketiyle de bir ibâdet icrâ eder. İslâm dini bu yöntemiyle nefsin zâhiri ile bâtınını birleştirip, kuvvetler arasını denkleştirir. Bunun sonucunda kendi mefkûresine uygun olarak insan fıtratına tam bir uyum bahşeder.
İbâdet, Fıtrattır
İslâm dini, yeryüzüne getirdiği bütün gerçekçi kurallarla, insan fıtratında mevcut olan ibâdet duygusunu, en doğru bir şekilde geliştirerek bu ihtiyaca cevap verir. Böylece el ile tutulup gözle görülen veya gizli bir kuvvetin varlığını, değişik varlıklarda görerek onlara tapanları da yanlış inançlardan ve tapınmalardan kurtarır. Bu özelliğinden dolayı Allah'tan başka ilâh kabul etmek suretiyle
3103] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 1, s. 136-138
İBÂDET
- 749 -
putlara tapan bir toplumda, bu yanlış inancı ve ibâdet şeklini, bir daha dirilmeyecek şekilde tarihe gömen tek din İslâm'dır. İnsanları, hür irâdeleriyle Allah'a yönelten, onların birbirlerine kul köle olmalarını önleyen, onları her türlü yanlış tapınmalardan kurtarıp Allah'a götüren hiç şüphesiz bu hayat nizamı olan İslâm'ın kendisidir. İslâm'ı benimseyip ona mensup olanların belirgin özellikleri vardır. Bunların en önemlilerini şöylece belirtebiliriz: Allah'ın varlığına, birliğine, tek ilâh olduğuna inanmak. O'ndan gelen bütün hükümlerin gerçek ve doğru olduğunu kabul etmek. Allah'ın bildirdiği İlâhî hükümler doğrultusunda yaşayarak Allah'a ibâdet etmek ve O'na kul olmak. Rasûlün ahlâkı ile ahlâklanmak.
Allah'ı tek rab bilerek O'na kulluk etmek, insanı tevhid inancına ve bu inancın gereğine götürür. Bu iman ve şuura sahip olan insanlardan oluşan bir toplum, yeryüzündeki her çeşit şirk odaklarını dağıtır.
Din, sadece vicdanlara hapsedilen kuru bir inanç değildir. Aksine din, bütün hayatı kapsayan, hayatî olaylar arasındaki bağı temin ederek bütün yaşayışı en köklü ve sağlam esaslara bağlayan İlâhî bir nizamdır. Bu nizam, Allah'ın birliği esasına dayanır. İnsanî ilişkilerin en sağlamı bu inançtan doğar. Yine bu inanç insanlık hayatının her alanına ışık tutar.
Kur'an'a müracaat edilerek incelendiği zaman, ibâdetin, insan hayatının tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli hareketleri ve işleri ibâdet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümleri ve bunları uygulamayı ibâdet kabul etmemek, Kur'an'daki ibâdet anlayışına ters düşer. İbâdet, bir şekil ve formaliteden ibâret de değildir. Aksine, bir din edinme, bir sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktrine uyma meselesidir. Bu özelliklerinden dolayı Kur'an'da en çok önem verilen bir konu olmuştur.
İslâm, başlangıçtan nihâyete kadar, ibâdeti hayata yaymayı en büyük gaye edinmiş bir dindir. İslâm'ın siyasî ve iktisadî nizamında, ceza hukukunda, medenî ve aile hukukunda ve bu dinin içine almış olduğu diğer konularda, başka bir hedef yoktur. Kur'an'ın gaye olarak tayin ettiği bu hedefe, insanlar, ancak Allah'ın hükümlerine uygun olarak yaşadıkları zaman ulaşabilirler.
Günümüz insanları, ibâdetin, Allah'ın koyduğu bütün emirleri kapsadığı gibi, kişiyi Allah'a yönelten her hareketi, her işi de içine alan bir terim olduğunu bilmelidirler. İnsanoğlu, kalbini Allah'a yönelttikçe hayatında yaptığı her hareketin ibâdet haline dönüşmesi mümkündür. İslâm dini, Allah'ın varlığını ve birliğini beyan etmeye çok büyük önem vermiş, hiçbir yönden şirk şâibesi taşımayan bir ibâdet esası ortaya koymuştur. Bunun için hiçbir varlığın, tüm varlıkların yaratıcısı gibi olamayacağını ısrarla belirtmiştir. Yine İslâm, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki bağın gerçeğini de belirtmeye özen göstermiştir. Her varlık gibi, insanla Allah arasında da bir bağın var olduğunu, bunun da "ulûhiyet" ve "ubûdiyet" esaslarından ibâret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir. İşte bu gerçek, Kur'an'da şöyle ifade edilir: "Allah'a ibâdet edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yok."3104 Bütün peygamberlerin kesinlikle belirttiği gerçek: "Allah'ın tek bir ilâh olduğu ve O'na ibâdetle kulluk edilmesi"dir.
Her asırda olduğu gibi günümüzde de her türlü şüphe ve bilgisizlikten kurtulmak için, bu gerçeğin aydınlık esaslarına sarılmak yeterli olacaktır. Çünkü insan
3104] 7/A'râf, 59
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şuurunun istikrarı, düşünce ve davranışın doğruluğu, Allah'ın bütün âlemlerin tek Rabb'i; tüm yaratıkların da O'nun kulu olduğu gerçeğinin kavranmasına bağlıdır. Allah ile olan alâkada, insanların hepsinin eşit olduğu da kesinlikle bilinmelidir. Hiç biri O'nun ilâhlığına ortak değildir, olamaz. Bundan dolayıdır ki, İslâm'da, kulluğun tabii belirtisi olan takvâ ve amel-i sâlih (iyi işler)den başka bir şeyle, Allah'a yaklaşmak, hiçbir insan için mümkün değildir.
Doğruyu kabullenmenin ve doğru olmanın biricik yolu, bütün insanların tek ma'bud olan Allah'a yönelmeleri ve O'na kulluk etmeleridir. İnsanlığın huzur ve mutluluğu, hâkimiyeti Hûdutsuz, saltanatı ebedî olan Allah'a yönelmededir. İşte, insanların Allah'a karşı durumu budur. Allah yaratan, insanlar ise diğer varlıklar gibi yaratılandır. O rabdir. İnsan ise kuldur. Allah'a kul olmak, insanı kullara kulluktan kurtarır. Allah'a kulluktan kaçınanlar kendileri gibi kulların kulu olurlar, ya da nefislerinin, arzu ve isteklerinin kulu durumuna düşerler. Bazıları “vatandaş” vb. sıfatları süslü göstererek “kul” kavramını (Allah’a kulluğu) aşağılamaya çalışıyorlar. Bunlar, câhil ve gâfil kâfirlerdir.
Tarihin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de bir kısım insanlar, yaratıklardan herhangi birine bütünüyle bağlanarak onun huzurunda öyle tapınmalar yapıyorlar ki, bütün şuurlarını o tapınmaya bağlayarak ilerisini göremez oluyorlar. Hak ma'budu ve hakiki ibâdeti unutturan, onları şirke düşüren kötülüğün kaynağı, Allah'tan başka varlıklara tapmak, onların koyduğu kurallara uyarak onlara ma'bud ve ilâh muâmelesi yapmaktır. Yeryüzünün her çeşit putları, haksız ve bâtıl ma'budları hep bu tür düşünce, davranış ve his sonucu ortaya çıkmıştır. Fakat şu bir gerçektir ki, bütün mevcûdiyetini fânilere, Allah'tan başka varlıklara ve O'nun dininin dışındaki sistemlere bağlayanlar, tehlikeye adaydırlar. Sadece Allah'a ibâdet edilmelidir. Çünkü ibâdet O'nun hakkıdır. Allah'a ibâdet edenlerdir ki, O'ndan başkasından korkmaz ve ümit etmezler de sadece O'na kul olurlar. Gönüller Allah'tan başkasına bağlandığı zaman insanlar korku kaynağı ile ümit kaynağını ayrı ayrı görürler. O zaman bir de bakarsınız ki bir tarafta dilber sevgi ma'budları, diğer tarafta da kahraman korku ma'budları dizilmiştir. İkisi arasında kalan zavallı insan, bu hal içinde çırpınır, tapınır ve bunu da bir ibâdet sanır. Yaratıklardan hiç biri rab olamaz. Her şeyin mutlak Rabbi Allah'tır. O'na ibâdet edilmelidir. Çünkü ibâdet ve ubûdiyet Allah'ın hakkı, insanın da vazifesidir.
Günümüzde birtakım insanların, hevâ ve heveslerini, her türlü menfaat ve çıkarlarını kendileri için ilâh edindiklerini görmekteyiz. Kur'an, Allah'ın İlâhî dinini bırakarak, değişik arzu, istek ve menfaatlerini, davranışlarının tek kaynağı yapan ve böylece bunları put mevkiine çıkarıp hevâ ve hevesinin kölesi olan insanları, hayret verici bir canlılıkla ortaya koyuyor: "Gördün mü o kimseyi ki, hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinmiş..."3105 Yani, gerçeği kabul etmemiş, düşünememiş, keyfi ne isterse onu ma'bud edinmiş, böylece kendi zevkinin sevdasına düşmüş. Çünkü hevâ ve diğer nefsî duygular, gözü kör, kulağı sağır ederek kalbi hissiz bırakır. Bu duruma düşen kişi, âlim de olsa ilmine rağmen gerçeği duyamaz olur.
Kur'an'ın, bu canlı tasviri karşısında, artık her insan, neye ibâdet ettiğini ve kimin kulu olduğunu kendisi anlayabilir ve anlamalıdır. Şunu unutmamalıdır ki, gerçek kulluk, her türlü bâtıl din ve ma'budlardan kaçınıp sadece Allah'a
3105] 45/Câsiye, 23
İBÂDET
- 751 -
yönelmek demektir. Çünkü insan, Allah'ı ma'bud tanıyıp O'na kulluk yapmak için yaratılmıştır. İşte yaratılış sebebi. Allah'tan başkasına sarf edilen ömürler, kaybedilmiş demektir. İbâdet, kulun kendi isteğine bırakıldığı için, ihtiyârî (seçme özgürlüğü olan) işlerdendir. Ancak her insan, Allah'a ibâdetle yükümlüdür. İrâdesini Allah'a yönelterek hareket eden kişi sâlih kullardan olur. 3106
İbâdetin ruhu ve şartı, tevhid ve ihlâstır. Allah'ın birliğine iman etmedikçe O'na ibâdet edilemez. Allah'a gerçekten ibâdet edenler de O'ndan başka ma'bud tanımazlar. Allah'tan başkasını O'na ortak koşarak tapmak ise Allah'ı tanımamaktır. Din, tevhid ve ihlâsla Allah'a ibâdet etmekten ibârettir. Gerçekten de insanoğlunun maksadı ne ise, ma'bûdu da odur. Allah, kendisinden başka ilâh olmayan tek bir İlâh olunca her türlü ibâdetin sadece O'na yöneltilmesi tabiî ve mantıkî sonuç olmaktadır. İbâdet konusu direkt olarak akîde konusuna bağlıdır. Akîde, bu dinde vicdan içinde gizlenmiş, sınırları belli olmayan yüzeysel bir şey değildir. Her düşüncede, her eylemde kendisini gösteren bir potansiyeldir.
Allah, insanlara ibâdet edecekleri belirli yollar çizmiştir. Bu yollarda ruhun yeri vardır; kalbin huşûsunda, tevâzu ile Allah'a itaatte... Aklın yeri vardır; Allah'ın yarattıkları ve O'nun âyetleri hakkında tefekkürde... Bedenin yeri vardır; kıyamda, rükûda, secdede, oturuşta, çeşitli yönlerden itaatle hareketlerde... Böylece ibâdet, Allah'ın sevdiği ve râzı olduğu insanın bütün hayatını kuşatan bir iş olur. "De ki: şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir." 3107
Câhiliye döneminde de görülmüştür ki, akîde sapınca, zarûrî olarak ibâdet de sapıyor. Ancak akîde düzgün olunca ibâdetin sahih konumuna oturması mümkün oluyor. Çeşitli sebeplerden ötürü akîde ve ibâdet konusunda sapmalar oldu. Haddinden fazla ta'zim (büyükleme) belli bir şahsa veya cisme yönelme kalbin âfetlerinden bir âfettir. Zamanla ta'zim kutsamaya, sevgi de ibâdete dönüşüyor. Yalnızca sevgi ve ta'zim bir sapma değildir. Fakat sevgi ve ta'zimde aşırılık, kutsamaya götüren, derken ibâdete ileten bir sapma oluyor. İbâdet konusunda câhiliyenin sapmasını İbn Abbas (r.a.) açıklarken, Kur'an'da geçen Vedd, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr putları hakkında der ki: "Bunlar, Nuh kavminin sâlih adamlarının isimleridir. Bunlar ölüp gidince şeytan onların kavmine 'bunların heykellerini meclislerinize dikin ve o heykellere bunların adlarını verin' diye fikir verdi. Onlar da bunu yaptılar ve amaçları bunlara tapınmak olmadığından ibâdet etmediler. Fakat bu nesiller ölüp gidince ve bunların o kişilerin hâtıralarını canlı tutmak için heykellerinin dikildiği bilgisi silinip yok olunca geriden gelen nesiller bunlara tapmaya başladılar." 3108
Beşeriyet, hâlâ bu sapmanın değirmeninde dönüyor ve bu onları şirk türlerinden bir türe sokuyor. Putlara tapmanın şekillerinde değişmeler olsa da putperestlik kaybolmamıştır. Bereket umarak türbelere el sürmeyi, kesin kabul olur inancıyla türbenin yanında duâ etmeyi, türbede yatandan yardım istemeyi, ölü veya diri beşerden sıkıntıları için imdat dilemeyi, bez bağlayıp mum dikmeyi, türbenin etrafında tavaf eder gibi dönmeyi... ibâdet konusunun neresine koyacağız? Kutuplara, abdallara Allah'ın, kendi mülkünde tasarruf yetkisi verdiğine, bu
3106] Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Dingünü İbâdet, Bir Y., s. 126
3107] 6/En'âm, 62
3108] Buhârî
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nedenle mürid şeyhinden şefkat ve merhamet isteyip tazarrûda bulunursa işleri şeyhin müridin yararına çevireceğine ve onu tehlikeden koruyacağına, kabirdeki sorulara şeyhin müridi yerine cevap vereceği anlayışına ne isim verilmeli?
Arap yarımadasının müşrikleri şöyle diyorlardı: "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz."3109 Yani, biz bunların zatları için değil; fakat onların Allah katındaki itibarları için ibâdet ediyoruz diyorlardı. İslâm, beşer ile Rabbi arasındaki bütün aracıları kaldırmak ve kul ile Rab arasındaki direkt bağı kurmak için geldi.
"Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana duâ edin, size icâbet edeyim."3110 "Kullarım Beni sana soracak olursa, işte Ben pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap veririm."3111 İslâm, dini sadece Allah'a ait kılmak için geldi.
İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır; insanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece bir parçasıdır. "De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur."3112 Namaz ve kurban, sembolleri temsil ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün, hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah'a yöneltilmiş bir ibâdet olmasıdır. Yani ibâdet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
"Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım."3113 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah'a ibâdete hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm'da vardır. Şeklî ibâdetler namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah'ın nurdan yarattığı melekler ibâdet edebilir.3114 Yoksa insanoğlu bütün vakitlerini klasik ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni, dağılan bir aklı vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz Allah'ı tesbih edemez. Zaten Allah da onu bununla mükellef kılmamıştır. Allah, her kişiye ancak gücünün yettiğini yükler. Allah onu bu yapıda yaratmıştır; onun gücünün sınırlarını biliyor, güç yetiremeyeceği şeyi teklif etmiyor. Bununla beraber, onun bütün hayatı Allah için olmalıdır. Zira Allah, onu sadece ibâdet için yaratmıştır. Peki, bu, istenilen ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu, ancak ibâdetin mânâsının genişleyip yeryüzündeki insanın bütün eylemlerinin ona dâhil olmasıyla gerçekleşir. Bu da her türlü amelin tevhide bağlanıp, tevhidin de bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı olduğunda mümkündür.
3109] 39/Zümer, 3
3110] 40/Mü'min, 60
3111] 2/Bakara, 186
3112] 6/En'âm, 162-163
3113] 51/Zâriyât, 56
3114] 21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6
İBÂDET
- 753 -
Siyaset ibâdettir... Allah'ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek bir ilâha kulluk ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda siyaset ibâdettir.
İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa; para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş oluyorsa; kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş, iktisadî birikimler ve para ibâdettir.
Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle Hakka dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış gereğince yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları çalışmaya ve güzele teşvik ettiğinde.
Kısaca, Rasûlülllah’ın (s.a.s.) ibâdetin insan hayatındaki büyük küçük her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi "hatta eşinin ağzına koyduğu bir lokma bile" ibâdettir.
Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir. İster klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.
İbâdetleri ma'bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi, kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.
Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki hemen her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has kılar. Günümüzdeki farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların ibâdet ihtiyacını tatmin için arenalar, stadyumlar, müzikholler, türbeler, anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş, insanlar tapınmak için belirli vakitlerde buralarda sevdikleri uğruna kendilerinden geçmekte, ayılıp bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta bu sahte ilâhların önünde kendinden geçen insanlardaki huşû ve gönülden bağlılık nice müslümanın namaz gibi en önemli ibâdetinde bile yok.
Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz; Her yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için. "Benim için yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince, kişi bulunduğu yerde namazını kılar."3115 "Mescidlerimiz işgal altında!" demiş olsak, bazılarımızın aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-i Aksâ gelecek. Veya Allah'ın değil; tâğutların emrinde memur olan bazı bel'amların güdümündeki mescidler (Aslında nice câmiler, devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte, nice imamlar papazlaştırılmakta veya bel'amlaştırılmakta). Ama bizim kastımız, daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla dolu. Yeryüzü mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden temizlenme çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri sıhhatli olmaz ve gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez. "Mescidler Allah'a aittir. Orada Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ etmeyin." 3116
Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir. Zira bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir. Akîdesini olsun,
3115] Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4
3116] 72/Cin, 18
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki her şeyini düzene koymak için gelmiştir.3117 Bundan dolayı bu dinde dünya ile âhiret her konuda birbirine bağlıdır. İnsanlar, dünya hayatında çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriyle dinin gölgesinde yaşarlar. "Şüphesiz namaz, fahşâdan (her çeşit aşırılık ve ahlâksızlıktan) ve kötülükten men' eder."3118 Dünyada kötülüklerden menediyor, âhirette ise mükâfat var. Mü'min, Allah rızâsı için namaz kılar. Aynı zamanda fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de alıkonarak dünya hayatını ıslah etmiş olur. Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda da "umulur ki korunursunuz" denilir.3119 Dünyada korunup (takvâ sahibi olup), yeryüzünde hayatınızı ıslah edersiniz, âhirette ise mükâfata erişirsiniz. Zekâtın emredildiği âyetlerde3120 geçen temizleme, çoğaltıp arttırma, zenginin fakire bağışlaması, zekâtın belirlenen sınıflara dağıtılması dünyada yapılır; âhirette ise mükâfat vardır. Hacc sûresi, 27-28. âyetlerde belirtilen maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet aynı anda hem dünya, hem de âhiret için oluyor.
Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah'a bütün gerektirdikleriyle yapışan bir müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya için bir amel yoktur. Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî, sadece dünyalık gördükleri cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s.) buyuruyor ki: "Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında sevap vardır." Dediler ki: Ey Allah'ın Rasûlü! Bizden herkes eşine ona duyduğu şehvetten dolayı gider, böyleyken nasıl ona sevap olur? Cevaben buyurdu ki: "Ne dersiniz, şâyet harama gitseydi günah olmayacak mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap vardır."3121 Bu sebeple eşler arasındaki sevişmeler bile aynı anda hem dünyevî, hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet) oluyor. 3122
Allah'a İbâdet
Allah'a ibâdetin anlamı: Kur'an'da 82 âyette "Allah'a ibâdet"ten söz edilmiştir. İnsan, Allah'a ibâdet için yaratılmıştır.3123 Bütün peygamberler, insanları Allah'a ibâdet etmeye dâvet ettikleri gibi,3124 kendileri de O'na ibâdet etmişlerdir.3125 Kur'an'da hem "ey insanlar" hitâbıyla,3126 hem de "ey mü'minler" hitâbıyla3127 Allah'a ibâdet etmek emredilmiş ve ibâdetin ihlâsla,3128 hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnız Allah'a yapılması istenmiştir.3129 Allah'a ibâdetten bahseden âyetlerdeki ibâdet kavramı, genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah'ı bilmek, O'na boyun eğmek, iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını ifade eder.
Kur'an'da ibâdet kavramı; Allah'ın varlığını ve birliğini ikrar etmek, peygamberlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî vahye iman etmek, O'na boyun eğerek itaat etmek, İslâm'ın helâl ve haram, emir ve yasak bütün hükümlerini
3117] Bak.57/Hadîd, 25
3118] 29/Ankebût, 45
3119] 2/Bakara, 183
3120] 9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25
3121] Sahih-i Müslim
3122] Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164
3123] 51/Zâriyât, 56
3124] 2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...
3125] 13/Ra'd, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14
3126] 2/Bakara, 21
3127] 22/Hac, 77
3128] 98/Beyyine, 5
3129] 4/Nisâ, 36
İBÂDET
- 755 -
tatbik etmek, Allah'ın râzı olduğu şeyleri yapmak ve hükmüne râzı olmak, nimetlere şükretmek, musibetlere sabretmek, insanların haklarına riâyet edip onlara şefkat ve merhamet etmek anlamlarını ifade eder.
Buna göre Kur'an'da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç, hac, zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret, ahde vefâ, yemin, keffâret, ukubat... kısaca Kur'an'ın başından sonuna kadar bütün hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına riâyeti, sınırlarını korumayı içine alır.
Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur'an hükümlerinin itikad, ibâdet, ahlâk, muâmelât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı kolaylaştırmak içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, "ibâdet" kavramının mânâlarından tamamen ayrı demek değildir. Çünkü Kur'an'ın amelî ve ahlâkî bütün hükümlerini uygulamak, Allah'a kulluk etmektir. Bu itibarla Kur'an hükümlerinin hepsi "ibâdet" kavramına dâhildir. Uygulama itibarıyla ibâdetleri dört kısma ayırabiliriz:
İman, ihlâs, niyet, tefekkür, mârifet, sabır, takvâ, havf ve recâ gibi kalbî/bâtınî ibâdetler,
Namaz, oruç, zikir, tesbih, tehlil, tekbir, tahmid, duâ, insanlara iyi muâmele, ana-babaya iyilik, sıla-i rahim gibi vücut organlarıyla yapılan ibâdetler,
Zekât, sadaka, fakirlere ve yakınlara her çeşit yardım, Allah yolunda infak gibi mal ve servetle yapılan ibâdetler,
Hacca gitmek, malı ve canı ile Allah yolunda cihad etmek gibi hem mal, hem de bedenle yapılan ibâdetler.
Allah'ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı şeylerden kaçınmak da Allah'a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü ibâdetin temel anlamı, Allah'a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat de iki şekilde olur: Emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmak.
Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
Kelime-i şehâdet, oruç, hac, zekât gibi İslâm'ın rükûnları hep namazda mevcut. Namaz, bir tevhid ve şehâdet eylemidir. Namaza çağrılırken şehâdetler haykırılır; namazın içinde şehâdet kelimeleri vurgulanır. Okunan duâ ve âyetler hep şehâdet kelimesinin açılımlarıdır. Namazda yeme içme olmaz; namazda oruçluyuzdur. Zekât, namazda mevcuttur: Ömrün, vaktin zekâtı namazla yerine getirilir. Hac, Kâbe'yi ziyaretle gerçekleşir; namazda da Kâbe'ye yönelinir. Namaz hacdır; namaz miractır. Namaz duâdır; Namaz zikirdir. Namaz Kur'an okumak; namaz Allah'la konuşmaktır. Kâinat kendi halleriyle namaz kılmaktadır. Meleklerin bazısı devamlı kıyamda, bazısı rükû ve secde halinde ibâdet etmekteler. Dağlar, namazdaki kıyam halinde dimdik durmaktalar. Bitkiler, ağaçlar secde halindeler; ağaçlar, başları ve ağızları sayılan kökleriyle topraktan gıda almaktadırlar; Bitkilerin de kökleri, yani başları yerdedir. Hayvanlar rükû halinde iki büklüm eğik yaşamaktalar. İnsanın namazı ise, bütün yaratıkların ibâdetini kendisinde toplamaktadır. Namaz, aynı zamanda tekbir, tesbih, hamd, şükür, zikir, Kur'an kırâeti gibi hemen tüm ibâdet çeşitlerini de içermektedir.
Hayatımızın her safhası namaza benzemeli. Namazdaki ruh ve heyecanı namaz dışına taşımalı, her eylemimizi namaz gibi, bizi Allah'a yaklaştıran gerçek
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ibâdete çevirmeliyiz. Bu anlayış, namazın da, gerçekten ikame edilen namaz olmasını sağlar. İnsanı kötülük ve fahşâdan alıkoymayan namaz, hadis-i şerifteki ifadeyle, yarın paçavra gibi suratımıza çarpılabilir. Allah'ın böyle bir namaza ihtiyacı olmadığı hadiste belirtilmektedir. Namazın bizim günlük hayatımıza yön veren, bize ihtiyacımız olan teçhizatı, mühimmatı sağlaması gerektiği "huşû" ve "ikame" ifadeleriyle de vurgulanır. İkame etmek, namazı ayağa kaldırmak, dosdoğru kılmak demektir. Namazı ikame etmekle, hayatımızdaki kötülükler de kalkacak, aynı şekilde tüm eylemlerimiz de namaza benzeyecektir.
Ashâb da böyle değerlendirdi namazı. Peygamberimiz, vefatına yakın şiddetli rahatsızlığında kendisi cemaatin önüne geçip imamlık yapamadığı zamanlar, Hz. Ebubekir'i namaz kıldırmak için görevlendirdi. Sonra devlet başkanı seçiminde ashâb bu olayı dikkate alarak "değil mi ki Peygamberimiz namazda Ebubekir'i başımıza geçirdi; namaz gibi olması gereken hayatımızda da o başımıza geçmeli" dediler. Onlar dini böyle anlamışlardı. Sadece namaz değildi ibâdet olan. Ve namaz prototip ibâdetti. O yüzden namazdaki imamlığa "imâmet-i suğrâ" (küçük imamlık); devletin başındaki imamlığa (başkanlığa/önderliğe) "imâmet-i kübrâ" (büyük imamlık) denilir. Bu olay da göstermektedir ki, hayatımızdaki davranışlarımız namazın mesajına benzerken; liderimiz, devlet başkanımız da imama benzemeli; imamda aranan şartlar yöneticide de aranmalı. İmam, namazda yanıldığında öncelikle imama yakın olanlar, değilse cemaatin fertlerince usûlüne uygun nasıl uyarılması gerekirse, her konumdaki liderler ve yöneticiler de öyle uyarılmalı.
Allah, en güzel biçimde yarattığı ve yeryüzünde halife yaptığı, bütün yaratıklardan üstün kıldığı, göklerde ve yerde ne varsa hepsini hizmetine sunduğu ve sayısız nimetler verdiği insanı, kendisine ibâdet etmesi için yaratmıştır. İnsanın bu görevini yerine getirebilmesi için ona akıl, fikir ve kabiliyet vermiştir. Peygamberler ve kitaplar göndermek suretiyle bu görevini nasıl yapacağını da bildirmiştir. Allah, insanı ibâdet etmesi için zorlamamakla birlikte, ısrarla kendisine ibâdet etmeyi emretmiş, ibâdet edenlere mükâfat, etmeyenlere ise ceza vaad etmiştir.
Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur?
Bir eylemin Allah'a ibâdet olabilmesi için şu özelliklerin bulunması gerekir: İnanç, meşrûiyet, usûl ve niyet.
Bir fiilin ibâdet olabilmesi için iman başta gelen şarttır. İkinci şart ise, o yapılan işin tâat cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet kelimesi itaat anlamına gelir. Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü bir emir veya meşrû gördüğü mubah bir iş olması gerekir. Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah'ın istediği, Rasûl'ün uyguladığı biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü şart da niyettir. Allah'ın rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine çıkarır. Allah'a yaklaşmak ve O'na itaat etmek gibi yüksek gayeler, bir eylemi ibâdete dönüştürür.
İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa gider.3130 Haramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah'a ibâdet olmaz. Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir. Meselâ, namazı Allah'ın istediği tarzda, Peygamberimiz'in kıldığı şekilde değil; başka şekilde kılarsak, o, ibâdet
3130] 5/Mâide, 5
İBÂDET
- 757 -
olmaktan çıkar. İbâdette niyet şarttır. Peygamberimiz (s.a.s.), "Ameller, ancak niyetlere göredir."3131 buyurmuştur. Bu nedenle Allah'a kurbet ve itaatten başka bir maksatla yapılan fiiller, "ibâdet" olmaz. Meselâ niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz Kâbe'ye gitmek de hac değildir.
Allah'tan Başkasına İbâdet
Kur'an'da 53 âyet-i kerimede "Allah'tan başkasına ibâdet"ten söz edilmiştir. Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri için yaratmıştır.3132 Fakat imtihanın gereği olarak onları bu konuda zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh olarak Allah'ı tanıyıp kabul edenler ve sadece O'na ibâdet edenler olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları Allah'a ortak edip onlara ibâdet edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem (a.s.)'den itibaren insanlara elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve insanları Allah'tan başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır. "Andolsun Biz, her ümmet/toplum içinde Allah'a ibâdet edin, tâğut(a ibâdet)ten kaçının diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti, onlardan kimine de dalâlet hak oldu." 3133
Allah'tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah'tan başkasına tapanlar, sadece cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani mâbud, rab ve ilâh edinilen varlıklar ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde Allah'tan başkaları,3134 Allah'tan başka, insanlara fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyenler,3135 işitmeyen, görmeyen ve insanlara hiçbir şey kazandırmayanlar,3136 Allah'tan başka tapınılan putlar/evsân,3137 heykel şeklindeki putlar/asnâm,3138 sahte tanrılar/ilâhlar,3139 heykeller,3140 tâğut,3141 şeytan,3142 ataların taptığı şeyler,3143 Allah'a ortak koşulanlar,3144 cinler,3145 insanlar,3146 melekler,3147 Allah'tan başka dost tutulanlar,3148 Allah'tan başka ilâh diye isimlendirilen putlar,3149 kâfirlerin taptığı şeyler,3150 elle yontulup yapılanlar3151 olarak zikredilmişlerdir.
Allah'tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah'tan başkasına ibâdet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler, veliler, sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab kabul etmek, onlara Allah'a isyan konusunda
3131] Buhârî, Bed'ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155
3132] 51/Zâriyât, 56
3133] 16/Nahl, 36
3134] 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 104...
3135] 5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18
3136] 19/Meryem, 42
3137] 29/Ankebût, 17
3138] 14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71
3139] 43/Zuhruf, 45
3140] 21/Enbiyâ, 53
3141] 5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17
3142] 36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44
3143] 11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10
3144] 10/Yûnus, 28
3145] 34/Sebe', 41
3146] 23/Mü'minûn, 47
3147] 34/Sebe',40; 43/Zuhruf, 19-20
3148] 39/Zümer, 3
3149] 12/Yûsuf, 40
3150] 37/Sâffât, 161
3151] 37/Sâffât, 95
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
itaat etmek, boyun eğmek, duâ edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine mâbud edinilen kimselerin emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına gelir.
Allah'tan başkasına ibâdet etmek, Allah'ın varlığını kabul etmemek anlamına gelmez. Kur'an'ın indirildiği zaman Mekke müşrikleri Allah'ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyorlar, ama bir tek ilâh olduğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini Allah'a yaklaştırır ve şefaatçi olur ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı. Kur'an'da bu husus, şöyle bildirilmektedir: "...Allah'tan başka evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”3152 "Hâlbuki insanı Allah'a yaklaştıran iman ve sâlih ameldir."3153 "Allah'ı bırakıp kendilerine zarar da fayda da vermeyen şeylere ibâdet ediyorlar ve: 'Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' diyorlar..."3154 Demek ki Allah'a ibâdet edebilmek için Allah'ın varlığını, yeri göğü yarattığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli değildir. Allah'ı bir tek ilâh olarak kabul etmek, O'ndan başka canlı ve cansız hiçbir varlığa tapmamak ve tâğutu reddetmek demektir.
Putlara, Heykellere İbâdet
İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı Kerim'in andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:
1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş ve madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir.
Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için, putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.
İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik İslâm'dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan'da putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci kısımda anlatmaya çalıştığımız putperestlik yaygındı.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde delil üstüne delil sunar. "Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da
3152] 39/Zümer, 3
3153] 34/Sebe' 37
3154] 10/Yûnus, 18
İBÂDET
- 759 -
yaratıcısı Allah'tır." 3155
"De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben, sizin Allah'tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldürecek olan Allah'a ibâdet ederim. Bana mü'minlerden olmam emredildi."3156 Âyette geçen "Allah'tan başkasına ibâdet" , putlara duâ etmek ve yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette, "Yüzünü Allah'ı birleyici olarak dine çevir ve müşriklerden olma!"3157 denildikten sonra, "Allah'tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek olan şeylere yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman sen zâlimlerden (müşriklerden) olursun."3158 buyrulmuştur.
"De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah'tan başka yalvardıklarınıza ibâdet etmekten men olundum."3159 Bu âyetteki "duâ"ya, "ibâdet" anlamı verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek anlamını ifade eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı anlarda onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye ta'zim göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk,3160 hak yoldan sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.3161 Allah'tan başkasına tapanlar Câhil kimselerdir. "Ey Câhiller! Allah'tan başkasına ibâdet etmemi mi bana emrediyorsunuz?" 3162
Kur'an'da Allah'tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası dokunmayan,3163 rızık vermeyen,3164 insan eli ile yapılan,3165 işitmeyen ve görmeyen,3166 bir şey yaratamayan,3167 insanların ilâh diye isimlendirdikleri boş isimler,3168 uydurma tanrılar,3169 heykeller3170 ve putlar3171 olarak nitelendirilmişlerdir.
İbrahim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), 'Babalarımızı onlara ibâdet eder bulduk' dediler. (İbrahim), 'Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz' dedi. (...) İbrahim (a.s.), büyük bir put hâriç diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, 'Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir' dedi. (...) (İbrahim'e), 'Ey İbrahim! Bu işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?' dediler. İbrahim, 'Hayır, işte şu büyükleri yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa' dedi. (...) (Kavmi), 'Ey İbrahim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrahim, 'Siz Allah'ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah'tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”3172
3155] 37/Sâffât, 95-96
3156] 10/Yûnus, 104
3157] 10/Yûnus, 105
3158] 10/Yûnus, 104
3159] 6/En'am, 56; 40/Mü'min, 66
3160] 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
3161] 6/En'âm, 56
3162] 39/Zümer, 64
3163] 10/Yûnus, 18
3164] 16/Nahl, 73
3165] 37/Sâffât, 95
3166] 19/Meryem, 42
3167] 46/Ahkaf, 4
3168] 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
3169] 37/Sâffât, 86
3170] 21/Enbiyâ, 52
3171] 14/İbrâhim, 35
3172] 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?' dedi." 3173
Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları3174 heykellerin (temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah'tan başkalarına, uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini felâkete sürüklemiş, dünya3175 ve âhirette Allah'ın azâbını hak etmiş olurlar.3176 Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, "Siz ve Allah'tan başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme) gireceksiniz"3177 uyarısını yapan Yüce Allah, "Allah'tan başka dilediğinize ibâdet edin!"3178 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir. 3179
Allah'tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. "(Müşriklerin taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman/karşı olacaklardır." 3180
“Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!” diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi ve yardımcı olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip tapmak, saygı göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.
Put, sadece Arapların câhiliye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi, muhtelif câhiliye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan, tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibâret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah'a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur'an'daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar. Kur'an'a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah'ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah'a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? Bu konuda Kur'an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
3173] 19/Meryem, 42
3174] 14/İbrâhim, 35
3175] 11/Hûd, 109
3176] 21/Enbiyâ, 98
3177] 21/Enbiyâ, 98
3178] 39/Zümer, 15
3179] 37/Sâffât, 22-34
3180] 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
İBÂDET
- 761 -
Tâğuta İbâdet
"Andolsun biz, her millet içinde: 'Allah'a ibâdet edin, tâğuttan kaçının' diye bir elçi gönderdik."3181 Bu âyette "tâğut", ibâdet konusunda Allah'ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah'a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir: "Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde var."3182 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: "De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah'ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır."3183
Nedir tâğut? "Tâğut" kelimesinin kökü "tuğyan"dır. Tuğyan, isyanda haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek, büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah'tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara, insanların Allah'a ibâdet etmelerine ve İslâm'ı yaşamalarına engel olanlara denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun, Allah'tan başka tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında Allah'ın dinine karşı sınırı aşan zâlim yönetici ve Allah'ın indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatına uymayan bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
Kur’ân-ı Kerim'de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu sonuca varırız: Kulu Allah'a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah'ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı olmayan her program ve Allah'a bağlanmayan her çeşit düşünce, sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah'ın sisteminden almayan her idare, Allah'ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her şey tâğuttur. 3184
Allah'a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: "Tâğut, Allah'a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir. Tâğut, Allah'a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir. 3185
Kur'an'a göre tâğut; Allah'ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına konulan,
3181] 16/Nahl, 36
3182] 39/Zümer, 17
3183] 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36.
3184] Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
3185] Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, s. 66 ve 84
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah yerine tapılan, İslâm'ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl ve haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yerine önder seçilen, Kur'an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
Buna göre tâğuta ibâdet, Allah'tan başka şeytan, insan, önder, kâhin gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah'a isyan anlamına gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah'ın hükmü yerine Allah'tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
Günümüzde, kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden bazı kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah'a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah'ı bırakıp birtakım armaları, şiarları, işaretleri, bayrakları, gelenek ve görenekleri yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, namuslarını, ahlâklarını fedâ ettikleri, böylece bu değerlere kulluk ve ibâdet ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun ortaya koyduğu nefsanî, şehvanî ve indî değer yargılarıyla Allah'ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah'ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah'ın şeriatına tamamen zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez. Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan en küçük çapta ayrılmayanlar, Allah'ın Kitabına ve Rasûlünün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar apaçık müşrik olduklarını kendileri bile ilân ediyorlar. Bu tür insanlar; ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister haccetsin ve isterse sabahlara kadar Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz; onlar tevbe edip, her türlü puta ve tâğuta kulluk/ibâdetten vazgeçmedikleri müddetçe... 3186
Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tevhid'in şartı, Allah'a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: "Artık kim tâğutu reddedip Allah'a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur." 3187
Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
Allah'a şirk koşmanın bir çeşidi de Allah'ın izin vermediği alanlarda insanlara itaattir. Oysa ibâdette esas olan Allah'a itaat, Peygamberine itaat ve müslümanlardan olan emir sahiplerine itaattir.3188 Ne var ki, insanoğlu, çoğu zaman kendi cinsinden olan beşerden bazı kimselerin birtakım üstün özelliklere sahip olduklarını düşünerek onları rab konumuna getirmiş ve böylece onlara ibâdet etmiştir.
3186] Mehmet Kubat, a.g.e. s. 138
3187] 2/Bakara, 256
3188] 4//Nisâ, 59
İBÂDET
- 763 -
Kur’ân-ı Kerim, yahûdi ve hıristiyanların, ulûhiyet ve rubûbiyet makamına Allah'tan başkasını koyarak kullukta ona yöneldiklerini, oysa itaat ve ibâdetin sadece Allah'a has kılınması gerektiğini şöyle dile getiriyor: "(Ehl-i kitap), bilginlerini ve râhiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih'i de (rab edindiler). Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah'a ibâdet etmeleri emredilmişti. O'ndan başka tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir."3189 Yahûdi ve hıristiyanların, bilginlerini ve râhiplerini rab edinmeleri, onlara ibâdet etmeleridir. İbâdetleri ise, onların, Allah'ın haram kıldığı şeyleri helâl, helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarını kabul edip itaat etmeleridir. Yahûdi ve hıristiyanlar, Allah'ın emrine, hakkın hükmüne değil; onların irâdelerine tâbi oldular; onlara Allah'a tapar gibi taptılar. Hatta Allah'ı bırakıp onlara taptılar. Allah'ın emrine, Kitabın sözüne, hakkın gerektirdiğine açıktan açığa muhâlif olan hususlarda Allah'a isyan ettiler; onların arzularına ve emirlerine itaat ettiler. Allah'ın haram kıldığı şeyleri, onların emriyle helâl kıldılar. Allah'ın “yapmayın” dediği şeyleri yaptılar; “yapın” dediğini yapmadılar. Bunun hilâfına onların emir ve yasaklarına, hevâ ve heveslerine tâbi oldular. 3190
Buna göre âyetteki râhipleri ve bilginleri rab edinip ibâdet etmek, Allah'ın helâlini haram, haramını helâl saymaları konusunda onlara itaat etmek anlamına gelmektedir. Yoksa onlar, bilginleri için oruç tutuyor, namaz kılıyor değillerdi. Demek ki herhangi bir insanın, ister bilgin olsun ister yönetici, Allah'ın emir ve yasağına, helâl ve haramına ters düşen emir ve hükümlerine gönülden katılmak, onu hüküm/kanun koyucu olarak kabul etmek, ona itaat ederek Allah'ın hükmüne muhalefet etmek; onu Allah'tan başka rab edinmek ve ona ibâdet etmek demektir.3191 "Yaratıcıya isyan etme konusunda yaratılana itaat edilmez."3192 Hakkı bâtıl, bâtılı hak yapmaya çalışanlar, ilim haysiyetinden yoksun birer tâğutturlar. Bu şekilde davranışlar, şirk, küfür ve Allah'tan başkalarını rab edinmek ve onlara tapmaktır.3193 Allah'ın kitabına yetki tanımaksızın helâl ve haram sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin nefislerini ilâve rab ittihaz ettiklerini ve onlara kanun koyma yetkisi tanıyanların da onları rabler edindiklerini yukarıdaki âyet ve hadislerden öğrenmiş oluyoruz.
Kur'an'ın on dört asır önce getirdiği en büyük prensiplerden biri de, hangi makam ve mevkide olursa olsun, insana değil; yalnız Allah'a ibâdet edilmesi prensibidir. İslâm, beşeriyeti saâdete erdirmek, zulmü ortadan kaldırmak, insana kulluk etmeye sevkeden istismarı yok etmek yolunda birleşilmesi gerekli olanı belirterek yahûdi ve hıristiyanlara bakın nasıl hitap ediyor: "De ki: Ey Kitap ehli, gelin aramızda birleşebileceğimiz bir kelime üzerinde toplanalım: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Bazımız bazımızı Allah'tan başka rabler edinmeyelim!" 3194
Kur’ân-ı Kerim, kula kulluğu ortadan kaldırmak ve sadece Allah' kulluğu tesis etmek üzere gönderilen Kitap olduğu için, insanların Allah'ı bırakıp
3189] 9/Tevbe, 31
3190] Elmalılı, IV, 2511; Bu konuyla ilgili olarak Adiy b. Hâtem'le ilgili hadis için Bak. Tirmizî, Tefsir 10
3191] Elmalılı Tefsiri, Eser Y., IV, s. 2512
3192] Buhâri, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39, 46
3193] Elmalılı, IV, s. 2513, 2514
3194] 3/Âl-i İmrân, 64
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hemcinslerinden olan insanlara ibâdet/kulluk etmesini önlemek amacıyla çeşitli deliller serdetmiş, bu konuda geniş açıklamalar yapmıştır: "Hiçbir insana yaraşmayacak/yakışmayacak bir şey varsa, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve nebîlik vermesinden sonra onun insanlara: 'Allah'ı bırakın da bana kul olun' demesidir. Tam aksine o; 'Kitabı öğrendiğiniz ve okuduğunuz yönüyle Allah'a kul olun' der. O, size: 'melekleri ve peygamberi ilâh edinin' diye emretmez. Siz müslüman olduktan sonra size hiç imansızlığı emreder mi o?"3195 İstisnâsız bütün peygamberler: "Ey kavmim, Allah'a ibâdet edin; sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur."3196 buyurmuşlardır.
Tarihe ibret nazarıyla baktığımız zaman çok değişik ve çeşitli şirk görüntüleri içerisinde insanların bazı bilge kimseleri veya kimi peygamberleri ilâh kabul ettiklerini görüyoruz. Meselâ, bazı kimseler tarafından peygamber olduğu iddia edilen ve en azından yüce vasıflara sahip bilge bir kimse olduğu herkesçe kabul edilen Buda, sağlığında ilâhlık iddia etmemiş, bilâkis insanları Allah'ı tek ilâh edinmeye çağırmış olduğu halde, tâbîleri onu ölümünden sonra ilâh edinmiş ve ona tapmışlardır.
Aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) sağlığında kendisinin, Allah'ın kulu olduğunu ilân etmiş ve insanları da sadece Allah'a kul olmaya çağırmış olduğu halde, vefatından hemen sonra, bizzat kendi kavmi tarafından ilâh kabul edilerek Allah'a şirk koşulmuştur. İslâm bu tür bir sapıklığın önüne geçmek için deliller getirmiş ve bunun şirk olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Kur'an, kullara kulluğu ortadan kaldırarak yeryüzünde hâkimiyeti sahte ilâh ve rablerin elinden çekip alarak sadece Allah'a vermek için delil üstüne delil getiriyor ve bu noktanın son derece önemli olduğunu insanlara ısrarla vurguluyor. 3197
Şeytana İbâdet
Yüce Allah, insanlara şeytana ibâdet etmemelerini, kendisine ibâdet etmelerini emretmektedir: "Ey Âdemoğulları! Ben size, 'Şeytana ibâdet etmeyin. Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana ibâdet edin. En doğru yol budur' diye tavsiye etmemiş miydim?3198 Şeytana ibâdet, vesvese verdiği, süslü gösterdiği şeylerde ve Allah'a isyan olan konularda kendisine itaat ve ittibâ etmektir. Allah, insanlara, "şeytanın adımlarına uymayın."3199; "Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır."3200; "Onu düşman edinin."3201 buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerim, ister insanlardan olsun, isterse cinlerden, tüm şeytanların3202 insanları şirke düşürdüğünü bizlere hatırlatır. Sebe’ kraliçesi hakkında bilgi edinmeye gönderilen Hüdhüd, Hz. Süleyman'a döndüğünde şunları haber verir: "Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onlara işlerini süslemiş de onları doğru yoldan çevirmiş, bu yüzden yola gelemiyorlar." 3203
3195] 3/Âl-i İmrân, 79-80
3196] 7/A'râf, 59, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2; 16/Nahl, 36
3197] M. Kubat, a.g.e. s. 132
3198] 36/Yâsin, 60-61
3199] 2/Bakara, 168, 208
3200] 17/İsrâ, 53
3201] 35/Fâtır, 6
3202] 6/En'âm, 112
3203] 27/Neml, 24
İBÂDET
- 765 -
Kur'an, şeytanın insanlar üzerinde, onların irâdelerini ortadan kaldıracak bir güce sahip olmadığını, ancak insanların şirk koşmaları ve böylece onların sapmaları noktasında vesvese verdiğini açıkça bildirmiştir. "Görmedin mi biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları oynatıp duruyorlar."3204; "Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdi."3205; "O (şeytan)lar bunlar (insanlar)ı yoldan çıkardıkları halde, bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar." 3206
Şeytan, insanlara fuhşu ve münkeri emreder.3207 İnsana vesvese verir.3208 İnsanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları saçar.3209 İnsanlara, yaptıkları kötülükleri süslü gösterir.3210 Boş şeyler vaad eder.3211 Gerçekleri unutturur.3212 Tuzak kurar.3213 İnsanı saptırmak ister.3214 Onu doğru yoldan meneder.3215 Bu sebeple insanın, şeytanın vesvesesine aldanıp ona uymaması gerekir; uyarsa ona ibâdet etmiş olur.
Kur'an'da içki, kumar, putlar, heykeller, şans okları, talih oyunları, şeytanın işi olarak ifade edilmiştir.3216 Demek ki, Allah'ın haram kıldığı, yasak ettiği şeyleri yapanlar, şeytana itaat etmiş olmaktadırlar. Kur'an, bu itaati, şeytana ibâdet olarak ifade etmiştir. İbrahim (a.s.), babasına: "Ey babacığım! Şeytana itaat etme; çünkü şeytan, Rahmân'a isyan etmişti"3217 demiştir. İnsanı, Allah'tan başkasına, putlara ve benzeri şeylere ibâdet etmeye ve onları şirke, küfre ve isyana teşvik eden, şeytan ve şeytanlaşan insanlardır. Âsî kimseye itaat eden, âsîdir. Şeytana ve küfrü, şirki ve kötülükleri emredenlere itaat edenler, Allah'a isyan etmiş, şeytana ibâdet etmiş olurlar.
Şeytana ibâdet konusunu açıklamaya çalışırken, satanizmden, yani direkt olarak şeytana tapınma dininden uzunca bahsetmeyi, toplumu çok az ilgilendirdiği için gereksiz görüyoruz. Yeni dinler edinerek, bunalımlarına güya çözüm arayan, düzenin ve toplumun kurbanı bazı marjinal gençlerin, yenilik ve moda olsun, değişiklik olsun diye, düzen ve toplum şeytanından; gerçek şeytanın kucağına sığınıp ona sahiden tapınmaya yöneldiklerini gözlüyoruz. Satanizm denilen bu şeytan severlik ve kötülükçülüğün aslında pek de yeni bir din olduğu da söylenemez. Özellikle Suriye topraklarında günümüze kadar varlığını devam ettiren Yezidîlik de bir satanizmdir.
Cinlere İbâdet
Cinler, Allah'ın kendisine ibâdet etmeleri için dumansız saf ateşten yarattığı varlıklardır.3218 İnsanlar gibi ibâdet ve isyan edebilme yeteneğine sahiptirler. Bu
3204] 19/Meryem, 83
3205] 6/En'âm, 43
3206] 43/Zuhruf, 37
3207] 2/Bakara, 268; 24/Nûr, 21
3208] 7/A'râf, 20; 20/Tâhâ, 120
3209] 5/Mâide, 91
3210] 6/En'âm, 43; 8/Enfâl, 48
3211] 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
3212] 6/En'âm, 68
3213] 4/Nisâ, 76
3214] 4/Nisâ, 60
3215] 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 38
3216] 5/Mâide, 91
3217] 19/Meryem, 44
3218] 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sebeple müslüman ve kâfir, sâlih ve fâsık olanları vardır. Zaten İblis de cinlerdendir.
Sebe' sûresinde cinlere ibâdetten söz edilmiştir: "O gün, kâfirlerin hepsini mahşere toplar, sonra meleklere, 'Bunlar size mi ibâdet ediyorlardı?' der."3219 Bu soruya melekler, "(Ey Rabbimiz!) Seni tenzih ederiz. Onlar değil; Sen bizim velîmizsin. Hayır, onlar (bize değil) cinlere ibâdet ediyorlardı. Çoğu onlara iman eden kimselerdi."3220 şeklinde cevap vermişlerdir. Cinlere ibâdet, onlara sığınmak, korkulardan, mal ve canların kaybından onlara ilticâ etmek ve onlardan yardım talep etmektir. Âyette geçtiği şekliyle cinlere iman ise, muhafaza ve sığınma hususunda onların gücüne inanmaktır.3221 "İnsanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı, cinler de onların azgınlıklarını artırırlardı."3222 Bu âyet, insanların cinlere ibâdetlerinin, onlara sığınmak olduğunu ortaya koymaktadır.
Yüce Allah, sadece kendisine ibâdet edilmesini emretmiş, kendisinden başkalarına ibâdet edilmesini şiddetle menetmiştir. Ancak, imtihan gereği olarak, insanları ve cinleri bu konuda zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insanlardan, Allah'a ibâdet edenlerin yanında, O'nun dışındakilere ibâdet edenler de vardır. Allah'tan başkalarına ibâdet; sadece putlara, heykellere, ateşe, aya, güneşe, mezara tapmaktan ibâret değildir. Kur'an'ın hilâfına hareket eden insanların buyruklarını isteyerek kabul edip bunları uygulamak da Allah'tan başkalarına ibâdet etmektir. Allah'tan başkalarına ibâdet, şirk ve küfürdür. 3223
"(Ey Rabbim,) Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım isteriz." 3224
"Ey kâfirler tapmam sizin taptıklarınıza... Sizin dininiz size; benim dinim bana!" 3225
"Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" 3226
Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
3219] 34/Sebe', 40
3220] 34/Sebe' 41
3221] Dört Terim, 87
3222] 72/Cin, 6
3223] İsmail Karagöz, Kur'an'da İbâdet Kavramı, Şûle Y., s. 78
3224] 1/Fâtiha, 5
3225] 109/Kâfirûn, 1-2, 6
3226] 21/Enbiyâ, 67
İBÂDET
- 767 -
İbâdetle İlgili Âyet- i Kerimeler
A- İbâdet Kelimesinin Kökü Olan A-b-d Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 275 Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 21, 23, 83, 90, 133, 133, 138, 172, 178, 178, 186, 207, 221; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 30, 51, 64, 79, 182; 4/Nisâ, 36, 118, 172, 172; 5/Mâide, 60, 72, 76, 117, 118; 6/En’âm, 18, 56, 61, 88, 102; 7/A’râf, 32, 59, 65, 70, 73, 85, 128, 194, 206; 8/Enfâl, 41, 51; 9/Tevbe, 31, 104, 112; 10/Yûnus, 3, 18, 28, 29, 104, 104, 104, 107; 11/Hûd, 2, 26, 50, 61, 62, 84, 87, 109, 109, 109, 123; 12/Yûsuf, 24, 40, 40; 13/Ra’d, 36; 14/İbrâhim, 10, 11, 31; 15/Hıcr, 40, 42, 49, 99; 16/Nahl, 2, 35, 36, 73, 75, 114; 17/İsrâ, 1, 3, 5, 17, 23, 30, 53, 65, 96; 18/Kehf, 1, 16, 65, 65, 102, 110; 19/Meryem, 2, 30, 36, 42, 44, 49, 61, 63, 65, 65, 82, 93; 20/Tâhâ, 14, 77; 21/Enbiyâ, 19, 25, 26, 53, 66, 67, 73, 84, 92, 98, 105, 106; 22/Hacc, 10, 11, 71, 77; 23/Mü’minûn, 23, 32, 47, 109; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 1, 17, 17, 55, 58, 63; 26/Şuarâ, 22, 52, 70, 75, 92; 27/Neml, 15, 19, 43, 45, 59, 91; 28/Kasas, 63, 82; 29/Ankebût, 16, 17, 17, 17, 36, 56, 56, 62; 30/Rûm, 48; 34/Sebe’, 9, 13, 39, 40, 41, 43; 35/Fâtır, 28, 31, 32, 45; 36/Yâsin, 22, 30, 60, 61; 37/Sâffât, 22, 40, 74, 81, 85, 95, 111, 122, 128, 132, 160, 161, 169, 171; 38/Sâd, 17, 30, 41, 44, 45, 83; 39/Zümer, 2, 7, 10, 11, 14, 15, 16, 16, 17, 17, 36, 46, 53, 64, 66; 40/Mü’min, 15, 31, 44, 48, 60, 66, 85; 41/Fussılet, 14, 37, 46; 42/Şûrâ, 19, 23, 25, 27, 27, 52; 43/Zuhruf, 15, 19, 20, 26, 45, 59, 64, 68, 81; 44/Duhân, 18, 23; 46/Ahkaf, 6, 21; 50/Kaf, 8, 11, 29; 51/Zâriyât, 56; 53/Necm, 10, 62; 54/Kamer, 9; 57/Hadîd, 9; 60/Mümtehıne, 4; 66/Tahrîm, 5, 10, 10; 71/Nûh, 3, 27; 72/Cinn, 19; 76/İnsân, 6; 89/Fecr, 29; 96/Alak, 10; 98/Beyine, 5; 106/Kurayş, 3; 109/Kâfirûn, 2, 2, 3, 3, 4, 4, 5, 5.
İbâdet Etmek: Hicr, 99; Hacc, 77; Furkan, 77; Neml, 91; Ankebut, 17, 36; Ahzab, 35; Yasin, 60-61; Mü'min, 14.
İbâdet (Kulluk) Yalnız Allah'a Yapılır: Fatiha, 5; Bakara, 21-22, 83; Nisa, 36; En'am, 3, 102, 162; Yunus, 3; Hud, 2, 123, Nahl, 52; İsra, 23, Meryem, 65; Zümer, 2, 66; Fussılet, 37-38.
İnsanlar ve Cinler, İbâdet İçin Yaratılmıştır: Zariyat, 56-57; Cin, 16-17.
Allah'a Kulluk Etmenin Misali: Rum, 28.
Kibirlenerek Allah'a Kulluk/İbâdet Etmekten Çekinmek: Nisa, 172-173; A'raf, 146-147, 207; Nahl, 48; Fussılet, 37-38.
Herkes Allah'ın Huzuruna Kul Olarak Varacaktır: Meryem, 93.
Allah'ın İbâdete İhtiyacı Yoktur: Ankebut, 6.
Peygamberler Allah'a İbâdete Davet Ederler: Al-i İmran, 79-80; Enbiya, 90; Neml, 45; Ahzab, 7-8.
Cenneti Kazanmak İçin Kulluk: Tevbe, 111.
İbâdeti İhlasla, Samimiyetle Yapmak: A'raf, 29; Tevbe, 112; Zümer, 2, 11, 14; Mü'min, 14, 65.
İbâdette İhsan: Bakara, 112.
Münafıklar İbâdeti Gösteriş İçin Yaparlar: Nisa, 142; Tevbe, 107.
Gece İbâdeti: Furkan, 64; Müzzemmil, 1-4, 6-7, 20, 41, 46; İnsan, 26.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 93-107
2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 338-354
3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 99-118
4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 69-73
5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 42-45
6. Tefhimü'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 41-42
7. Safvetü't Tefasir, M. Ali Sabuni, Yeni Şafak Y. c. 1 s. 35-39
8. Fatiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 173-238
9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 17-18
10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 3 s. 53-55
11. Kur'an'da İbâdet Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y.
12. Kur'an'da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
13. Kur'ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 118-139
14. Kur'an'da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 129-140
15. Kur'an'da Tevhid, Beheşti, 45-51; 39-
16. Kur'an'da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 28-47
17. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 487-488
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
18. Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 223-239
19. Sorularla Fatiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 146-177
20. La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y. s. 91-110
21. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1, s. 21 (abd)
22. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 170-194
23. Dingünü İbâdet, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y. s. 67-127
24. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 27-30
25. Namaz Duaları ve Sureleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 80-81
26. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 383-384
27. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 324-329
28. Kur'an'a Göre Dört Terim, Mevdudi, İdeal Kitaplar Y. s. 115-136
29. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y. s. 40-46
30. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 125-178
31. İslâmi Kavramlar, Mevdudi, s. 9-36
32. İman, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 34-44
33. Tevhidin Hakitatı, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 39-40
34. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 46-48
35. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y. s. 129-158
36. İslâm, Mevdudi, s. 145
37. Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 223-239
38. Dini Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 67-87
39. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Fikir Y. s. 34-40
40. Risale-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 349- 356
41. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 156-157
42. Düşünceler, S. Gündüzalp, A. Suad, Zafer Y.
43. Kur'an'da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 298
44. Fıkıh Penceresinden Fetvalarla Çağdaş Hayat, Faruk Beşer, Nun Y. s. 512-517
45. İlmin Işığında İslâmiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 207-209
46. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 148-158
47. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 50-55
48. Kur'an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, RibatY. s. 262-268
49. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 161-166
50. Dini Hayatın Psiko Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 67-87
51. La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y. 91-110
52. Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 84-85; 510-512
53. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
54. Psikolojik ve Sıhhi Açıdan İbâdet, Abdullah Aymaz, Çağlayan Y.
55. İbâdetlerde Şekil ve Mana İlişkisi, Ruhi Özcan, Ravza Y.
56. İbâdet, Yaşar İşcan, D. İ. B. Y.
57. İbâdet, Yusuf El Kardavi, Muvahhid Y.
58. İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y.
59. Kulluk, İmam İbn Teymiyye, İhya Y.
60. Namaz Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y
61. İbâdet, İhsan Atasoy, Nesil Basım Yayın.
62. İbâdet Bilgileri, Ahmet Efe, Seha Neşriyat
63. İbâdet Hayatımız, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
64. İbâdet İlkeleri, Hüseyin Emin Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
65. İbâdet Prensipleri, Hüseyin Emin Öztürk, Seha Neşriyat
66. İbâdet/Kulluk, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
67. İbâdetin 99 Faydası, Ergüder Aksoy, Seha Neşriyat
İBÂDET
- 769 -
68. İbâdetin Getirdikleri, Safvet Senih, Nil A. Ş.
69. İbâdetler, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
70. İbâdetler Fıkhı, Şeyh Faysal Mevlevi, İstişare Y.
71. İbâdetler ve Mabedler, Mehmet Emre, Erhan Yayın
72. İbâdetlerimiz, M. Saim Yeprem, Nur Y.
73. 72. İbâdetlerimiz, E. Özdemir, Erdem Y.
74. 73. Allah'tan Vahiy, Kullardan İbâdet, Abdullah Büyük, Suffe Y.
75. İslâm İbâdet Fenomenolojisi, Mehmet Bayraktar, Akçağ Y.
76. 75. Niçin İbâdet Ediyoruz? Alaaddin Başar, Zafer Y.

İBRÂHÎM (a.s.)
- 771 -
Kavram no 83
Peygamberler 4
Bk. Peygamberlik; İmam; Haniflik; Hac; Put ve Puta Tapma
İBRÂHÎM (a.s.)
• “İbrâhîm”; Kelime Anlamı Ve Hz. İbrâhim'in Kimliği
• İbrâhim’in (a.s.) Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
• Kur’ân-ı Kerim’de İbrâhim (a.s.)
• Hadis-i Şeriflerde İbrâhim (a.s.)
• Hz. İbrâhim’in Çevresi: Putlar ve Putperestler
• Put ve Putlaştırma
• Put Kıran İbrâhim (a.s)
• Her Nemrud’a Bir İbrâhim
• İbrâhim (a.s.) ve Hicret
• İbrâhim’in (a.s.) Sınavları
• İmam/Önder İbrâhim (a.s.)
• İbrâhim Milleti; Haniflik
• İbrâhim’in (a.s) Duâları
• İbrâhim (a.s.) ile İlgili Âyetlerden Bazı Tesbitler
• İbrâhimî Duruş
• "O'nda Güzel Örnekler Vardır"
"Bir zamanlar Rabbi İbrâhim'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; 'Ben seni insanlara imam/önder yapacağım' demişti. 'Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)' dedi. Allah: 'Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)' buyurdu." 3227
"İbrâhîm"; Kelime Anlamı Ve Hz. İbrâhim'in Kimliği
"İbrâhîm" ismi, elimizdeki Tevrat'ın bazı bölümlerinde Avraham (Abraham) olarak geçmektedir. Tevrat'a göre İbrâhim'in adı, önce "ulu ata" mânâsında Abram iken, daha sonra "milletlerin babası" anlamında Abraham'a dönüşmüştür. Bununla birlikte Abraham kelimesi menşei ve anlamı tam tesbit edilmiş değildir.
İbrâhim (a.s.) Keldânîler'in Ur şehrinde doğdu. Ur şehrinin, Aşağı Babilonya'da Fırat'ın batı yakasında, bugünkü Bağdat'ın 300 km. güneydoğusundaki Tel el-Mukayyer denilen bir yer olduğu belirtilmektedir. Bir başka yoruma göre ise, Hz. İbrâhim'in doğduğu yer, Kuzey Suriye'de Harran'a çok yakın olan Ufa'dır. Kitab-ı Mukaddes geleneği, İbrâhim (a.s.)'in memleketi olarak Kuzey Mezopotamya'yı, yani Güneydoğu Anadolu'ya tekabül eden bölgeyi gösterir. Bugün artık Hz. İbrâhim ve âilesinin anayurdunun, içinde Harran'ın da bulunduğu bu bölge olduğu kabul edilmektedir.
Hz. İbrâhim'in yaşadığı dönem, tam olarak bilinmemektedir. Milâttan önce
3227] 2/Bakara, 124
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
22-20. yüzyıllarda yaşadığı anlaşılmaktadır.
"Allah'ın dostu" anlamına gelen "Halîlullah" ünvanına sahip İbrâhim (a.s.) "ulü'l-azm" denilen büyük peygamberlerden biridir. Ulü'l-azm pâyesine erişen diğer peygamberler ise Nûh (a.s.), Mûsâ (a.s.), İsa (a.s.) ve Muhammed’dir (a.s.). Hz. İbrâhim'in Halîlullah lakabını alması, Allah'a olan sevgi ve bağlılığındandır. Bir rivâyete göre Hz. İbrâhim, insanlara karşı çok cömert olduğu ve onlardan hiçbir şey istemediği için "Halîlullah" diye nitelendirilmiştir.
İbrâhim’in (a.s.) Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
Hz. İbrâhim, Kur’an’da ismi geçen kendinden sonraki bütün peygamberlerin babasıdır. O, iki nûrânî silsilenin ilk halkasını teşkil eder. Küçük oğlu İshak’la başlayan silsile, torunu Ya’kub’la devam etmiş; Ya’kub’un neslinden ise, başta Yusuf olmak üzere, Mûsâ, Hârun, Yûşâ, Dâvud, Süleyman, Zekeriyyâ, Yahyâ ve İsa’ya dek uzanan nebevî bir zincir devam etmiştir. Büyük oğlu İsmâil ile başlayan nuranî silsilenin ortasında ise nebîlerin sonuncusu ve en ekremi olan Muhammed Mustafa (s.a.s.) vardır. Ki, bu silsile, Rasûl-i Ekrem’in kızı Fâtıma ile damadı Ali’nin oğulları olan Hz. Hasan ve Hüseyin’le devam edip bugünlere ulaşmıştır. Böylesi iki nuranî ve mübârek silsilenin başında İbrâhim (a.s.) vardır. Dört semâvî/ilâhî kitabın elçisi olan dört rasûl de onun soyundandır. Mûsâ da onun zürriyetindendir; Dâvud, İsa ve Muhammed de... (Salevâtullahi aleyhim ecmaîn).
Hz. İbrâhim, ülü'l-azm peygamberlerden biridir. Babasının adı, Kur'ân'da Âzer olarak geçmekte ve onun putperest olduğu bildirilmektedir 3228. Müslüman tarihçilerin kaydettiğine göre kâhin ve müneccimlerin o sene bölgede doğacak İbrâhim adlı bir çocuğun halkın dinini değiştireceğini, Nemrut'un saltanatına son vereceğini söylemeleri, diğer bir rivâyete göre ise, kendisinin bu mâhiyette bir rüya görmesi üzerine Nemrut hamile kadınları bir yere toplamış ve doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini, ayrıca erkeklerin eşlerinden uzaklaştırılmasını emretmiştir. Bunun üzerine Âzer, İbrâhim'e hamile kalan karısını Kûfe ile Basra arasındaki Ur şehrine götürüp bir mağaraya saklamış, İbrâhim bu mağarada doğmuştur. İbrâhim, Kur'ân-ı Kerim'de ayrıntılı biçimde anlatılan3229 Allah'ın sonsuz varlığına ve birliğine dair istidlâllerini de bu mağaradan ayrılışını takip eden günlerde yürütmüştür. Buna göre bir akşam vakti mağaradan çıkarılan İbrâhim, babasına gördüğü şeylerin ne olduğunu ve bunların bir yaratıcısının bulunup bulunmadığını sormuş, onların bir rabbi olması gerektiğini düşünmüş; yıldızları, ayı ve güneşi görünce her biri için, "Rabbim budur" demiş, fakat gördükleri kısa süre sonra sönüp gidince, "Ben böyle sönüp batanları sevmem" diyerek bunların hiçbirinin ilâh olamayacağını ifade etmiş; "Hiç şüphesiz ben, bir tevhid ehli olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim, ben müşriklerden değilim" diyerek bir olan Allah'a dönmüştür.
Rabbi İbrâhim'e ‘müslüman ol!’ dediğinde, “Âlemlerin rabbine teslim oldum, müslüman oldum3230 diyerek bu dâvete icâbet etmiştir. Bununla birlikte, "Andolsun, İbrâhim'e daha önce rüşdünü vermiştik; Biz onu iyi tanırdık." 3231 meâlindeki
3228] 6/En'âm, 74
3229] 6/En'âm, 75-79
3230] 2/Bakara, 131
3231] 21/Enbiyâ, 51
İBRÂHÎM (a.s.)
- 773 -
âyetin de işaret ettiği gibi İbrâhim, peygamberlik öncesinde de doğru yolda idi. Hz. Nûh'a verilenler Hz. İbrâhim'e de tavsiye edilmiş,3232 ona sahifeler (küçük kitap) verilmiştir.3233 Müslüman tarihçiler Hz. İbrâhim'e on sahife indirildiğini, bunların mesellerden ibâret olduğunu bildirirler. (Elimizdeki muharref Kitab-ı Mukaddes'te 88 ve 89. Mezmurlar ile Yesirah bölümlerinin Hz. İbrâhim'e indirilen sahifeler olduğu, yahûdi ve hıristiyan kaynaklarca belirtilir.) Hz. İbrâhim, peygamber olarak seçilip kavmine gönderildiğinde önce babasına hak dini tebliği etmişse de, babası onu kovmakla tehdit etmiştir.3234 İbrâhim daha sonra kavmini de dine dâvet etmiş, ancak olumlu sonuç alamamıştır.3235 Kur'an'da Hz. İbrâhim'in babası için Allah'tan af dilediği, fakat bu dileğinin kabul edilmediği belirtilmektedir. 3236
Kur'an'ın çeşitli sûrelerinde İbrâhim’in (a.s.), babasının ve kavminin taptığı putlara karşı mücâdele ettiği ve bir tek Tanrı inancını savunduğu; gök cisimlerine ve bunların sembolleri olan putlara tapmanın mânâsız olduğunu, hiç kimseye fayda veya zarar vermesi mümkün olmayan bu cisimlere tapmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söylediği ifade edilir. Hz. İbrâhim'in ay, güneş ve yıldızları görüp önce, "bunlar benim rabbimdir" demesi, daha sonra da batıp giden şeylerin rab olamayacağını belirtmesi, İslâmî kaynaklarda onun henüz küçük yaşta iken dinî bir endişe taşıdığı şeklinde yorumlanmaktadır. Ancak bu olaydan, İbrâhim'in kısa bir süre için bile olsa gök cisimlerini gerçekten tanrı zannettiği şeklinde bir sonuç çıkarılmamalı, bu husus, sadece kavminin dinî telâkkilerinin anlamsızlığını vurgulamak için başvurduğu bir tartışma yöntemi ve muhâkeme tarzı olarak kabul edilmelidir. Zira ay battığında söylediği "Rabbim bana doğru yolu göstermezse..." sözü, güneş batınca da, "Ey kavmim! Ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım" demesi, hâdisenin kavmine tevhid inancını tebliği esnasında vuku bulduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Kur'an'da, Hz. İbrâhim'in Allah'a ölüleri nasıl dirilttiğini sorması da aslında inandığı halde "kalbinin tatmin olması" şeklinde olumlu bir gerekçeyle açıklanmaktadır. 3237
Hz. İbrâhim'in putları kırması ve bu yüzden putperestlerce ateşe atılmasına rağmen ateşin kendisini yakmaması, onun tevhid mücâdelesinin güzel bir hâtırası olarak Kur'an'da ve bazı ayrıntılarla birlikte diğer kaynaklarda yer alır. Buna göre İbrâhim (a.s.), taptıkları putların ne kadar âciz ve işe yaramaz olduğunu kavmine göstermek üzere fırsat kollar. Nihâyet bir bayram günü, halk şenlik için şehir dışına çıkınca3238 put evine giderek en büyük put dışındaki bütün putları kırar. Kavmi döndüğünde durumu görüp İbrâhim'i sorguya çeker. İbrâhim (a.s.), "Belki de şu büyükleri yapmıştır, ona sorun" der.3239 Nihâyet putperest yönetim İbrâhim’i (a.s.) ateşe atmak sûretiyle cezalandırmaya kalkışır.3240 Ancak Allah'ın, "Ey ateş, İbrâhim'e serinlik ve esenlik ol!" emri üzerine ateş İbrâhim'i yakmaz.3241
3232] 42/Şûrâ, 13
3233] 53/Necm, 36-37; 87/A'lâ, 19
3234] 19/Meryem, 42/46
3235] 6/En'âm, 80-81; 21/Enbiyâ, 51-73; 26/Şuarâ, 70-89; 29/Ankebût, 16-27
3236] 19/Meryem, 41-50; 9/Tevbe, 114
3237] 2/Bakara, 260
3238] 37/Sâffât, 88-90
3239] 21/Enbiyâ, 57-67; 37/Sâffât, 88-96
3240] 21/Enbiyâ, 68; 29/Ankebût, 24
3241] 21/Enbiyâ, 68-70
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tarih ve tefsir kaynaklarının çoğunda, Bakara sûresinde3242 Hz. İbrâhim'le tartışarak tanrılık iddiasında bulunduğu, fakat İbrâhim'in ortaya koyduğu deliller karşısında yenik düştüğü bildirilen kişinin, onu ateşe atan toplumun lideri Nemrut olduğu kabul edilir.
Hz. İbrâhim eşi Sâre, yeğeni Lût ve diğer adamlarıyla birlikte Nemrut'un ülkesini terkederek önce Harran'da, ardından Ürdün'de bir süre kalmış, oradan Mısır'a gitmiş, daha sonra Filistin diyarına dönmüştür. Hz. İbrâhim ve Lût, putperest kavmi terkedip Allah'ın kendilerine vaad ettiği bereketli ülkeye ulaştıktan sonra Lût kavmine gitmekle görevlendirilir ve İbrâhim'den ayrılır.3243 İbrâhim (a.s.), kavminden ayrılıp hicret ettikten sonra3244 yaşı bir hayli ilerlemiş olduğu ve hiç çocuğu bulunmadığı için Allah'tan sâlih bir evlât ister; kendisine akıllı, uslu (halîm) bir çocuk müjdelenir.3245 Hz. İbrâhim'in bu ilk çocuğu İsmâil'dir.
Hz. İbrâhim'e Allah'ın elçileri (melekler) misafir olarak gelirler. İbrâhim onlara kızartılmış buzağı ikram eder; fakat misafirler yemezler; durumdan kaygılanan İbrâhim'e endişe etmemesini, Lût kavmi için geldiklerini söylerler; ayrıca ona bir oğlu olacağı müjdesini verirler. O esnâda ayakta olan hanımı bu müjdeyi duyunca gülerek bu iki yaşlı insandan çocuk doğmasının şaşılacak bir şey olduğunu söyler. Bunun üzerine melekler, Allah'ın emrine şaşmamaları gerektiğini hatırlatırlar. 3246
İbrâhim’in (a.s.) eşi Sâre, câriyesi Hâcer'i, kendi rızâsı ile İbrâhim'e verdiği halde, İsmâil'in doğması üzerine kıskançlığa kapılıp onlarla bir arada yaşamak istemez. Allah, İbrâhim'den Hâcer ile İsmâil'i Mekke'nin bulunduğu yere götürmesini ister. Kur'an'ın ifadesiyle İbrâhim zürriyetinden bir kısmını Beytülharâm'ın yanına bırakır.3247 İsmâil, Hz. İbrâhim'in ilk çocuğudur ve oraya bırakıldığında daha çok küçüktür. 3248
Hâcer ile İsmâil'i Mekke'nin bulunduğu yere bırakan ve kendisi Filistin'de yaşayan Hz. İbrâhim, ilk çocuğu koşar çağa gelince onu kurban etmekle imtihan edilir. Hz. İbrâhim, bu imtihanı başarır ve mükâfat olarak geriden gelecekler arasında ismi ebedîleşir 3249. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. İbrâhim'in nerede ve nasıl vefat ettiği bildirilmemektedir. Müslüman tarihçiler, vefat ettiğinde 200 veya 175 yaşında olduğunu söyleyerek, İbrâhim'in naaşının Hebron'da Sâre'nin yanına defnedildiğini belirtirler.
Hadislerde ve tarih kitaplarında Hz. İbrâhim'in uzun boylu, elâ gözlü, güzel ve güler yüzlü, açık alınlı, ayak izlerine varıncaya kadar Hz. Muhammed’e (s.a.s.) en çok benzeyen insan olduğu nakledilmektedir.3250 Ayrıca onun Kûsâ'da Süryânîce konuştuğu, Harran'dan yola çıkarak Fırat'ı geçtiğinde dilinin de İbrânice'ye dönüştüğü, tirit yemeğini ilk defa onun yaptığı, "ebu'l-edyâf" (misa3242]
2/258
3243] 29/Ankebût, 28
3244] 21/Enbiyâ, 71; 29/Ankebût, 26
3245] 37/Sâffât, 99-101
3246] 11/Hûd, 69-76; 15/Hicr, 51-60; 29/Ankebût, 31-32
3247] 14/İbrâhim, 37
3248] 37/Sâffât, 100-102
3249] 37/Sâffât, 101-112
3250] Buhârî, Libâs 68; Müslim, İman 270-272, 278
İBRÂHÎM (a.s.)
- 775 -
firler babası) diye anıldığı, 120 yaşında kendi kendini sünnet ettiği, 300 kölesini serbest bıraktığı, onların da müslüman olduğu nakledilmektedir.
Kur'an'da Hz. İbrâhim'in şahsiyet özellikleri, mânevî ve ahlâkî nitelikleri hakkında geniş bilgi verilmektedir. Buna göre İbrâhim, mü'minlerin babası, Allah'ın dostudur. Kendisine göklerin ve yerin melekûtu gösterilmiş, Rabbinin emrettiği yere hicret etmiştir. Onun soyuna da peygamberlik ve kitap verilmiştir. Hz. İbrâhim'in tevhid akîdesini çağında yeniden tesis etmesi yanında, oğlu İsmâil ile birlikte Kâbe'yi inşâ etmesi, Kur'an'da müslümanlardan biri olarak gösterilmesi ve kendisine itibarlı bir yer verilmesine vesile olmuştur. Allah tarafından Beytullah'ın yeri bildirildikten sonra İbrâhim, oğlu İsmâil ile beraber Kâbe'nin temellerini yükseltmiş ve bir olan Allah'a adanan ilk mâbed olarak Kâbe inşâ edilmiştir. İbrâhim'den insanlar arasında haccı ilân etmesi, Beytullah'ı temiz tutması istenmiş, böylece bu kutsal mekân bütün müslümanlar için hac yeri ve kıble yapılmıştır.
Beytullah'ın bulunduğu Mekke için duâ eden İbrâhim (a.s.), Mekke'nin emîn bir şehir olmasını dilemiş,3251 bölgeyi "harâm (kutsal) ilân ederek orada kan dökülmesini ve dışarıda câiz olan diğer bazı işlerin yapılmasını yasaklamıştır. Kendi zürriyetinden Allah'a itaat eden bir ümmet çıkarmasını, onlara peygamber göndermesini niyaz etmiştir.3252 İbrâhim ve oğlu İsmâil'in duâlarında yer alan bu peygamber, onların soyundan gelen Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Nitekim İsmâil'in neslinden daha başka peygamber de gelmemiştir. "Ben babam İbrâhim'in duâsı, kardeşim İsa'nın müjdesi ve annemin rüyasıyım."3253 hadisi de buna işaret etmektedir. Hz. İbrâhim'in bu duâsına şükran nişânesi olmak üzere müslümanlara namazlarda "salli bârik" duâlarını okumaları öğütlenmiştir. 3254
Kur'an'da İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya'kub ve esbâtın (torunların) yahûdi veya hıristiyan oldukları şeklinde yahûdi ve hıristiyanlarca ileri sürülen iddia reddedilmekte,3255 buna delil olmak üzere Tevrat ve İncil'in ondan sonra indirildiği hatırlatılmakta,3256 "yahûdi yahut hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız" diyen yahûdi ve hıristiyanlara karşı müslümanlardan, "hayır, biz hanîf olan İbrâhim'in dinine uyarız; o müşriklerden değildi"3257 demeleri istenmektedir. Öte yandan Arap müşrikleri de İbrâhim’in (a.s.) soyundan gelmek ve onun binâ ettiği Kâbe'yi koruma işini üstlenmiş olmaktan onur duyarlardı. Ancak Kur'an onlara da Hz. İbrâhim'in asla müşriklerden olmadığını, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman olduğunu hatırlatır. 3258
Kur'an'da, geçmiş peygamberler içinde özellikle İbrâhim’in (a.s.) öğretisine kalıcı bir değer yüklendiği görülür. Nitekim Peygamberimiz'e de, "doğru yola yönelerek İbrâhim'in milletine/dinine uy" diye emredilmiş,3259 Allah'ın onu doğru yola, gerçek dine, hakka yönelen ve puta tapanlardan olmayan ibrâhim'in
3251] 2/Bakara, 126; 14/İbrâhim, 35
3252] 2/Bakara, 126-129; 14/İbrâhim, 35, 40
3253] Ahmed binHanbel, Müsned, IV/127, 128; V/2623/
3254] Buhârî, Tefsir 33/10, Deavât 31, 32
3255] 2/Bakara, 135, 140
3256] 3/Âl-i İmrân, 65
3257] 2/Bakara, 135
3258] 3/Âl-i İmrân, 67
3259] 3/Âl-i İmrân, 95, 16/Nahl, 123
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dinine ilettiği belirtilmiştir.3260 Rasûl-i Ekrem de, "Ben müsâmahalı ve kolay olan Hanîflikle (İbrâhim'in tevhid dini ile) gönderildim."3261 şeklindeki açıklamasıyla aynı gerçeği dile getirmiştir. Ayrıca İslâm ümmetine de İbrâhim'in hanîf dinine uyması emredilmiş,3262 din bakımından en güzel yolun İbrâhim'in dinini benimsemek sûretiyle izlenen yol olduğu ifade edilmiştir.3263 Kâbe'nin haremindeki İbrâhim makamının namaz yeri kılınması,3264 İbrâhim'in dinine uyulması emredilmiş,3265 onun dininden ancak kendini bilmezlerin yüz çevireceği,3266 gerçek iman sahiplerine "müslüman" ismini, çok önceden İbrâhim'in verdiği3267 bildirilmiştir. İbrâhim (a.s.), dünyada seçkin kılınmış olanlardan, kendisine güzellik verilenlerden, âhirette de sâlihlerdendir.3268 O, Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önderdir. 3269
Hz. İbrâhim, son derece ağır başlı, yumuşak huyluydu, varlığını Allah'a adamıştı.3270 Kendisi ve eşi ileri yaşta olduğu halde duâsı kabul edilerek ona akıllı, iyi huylu ve bilgili iki oğlu olacağı müjdelenmiştir.3271 Sadece kendisi değil; âilesi de Allah'ın rahmet ve bereketine mazhar olmuştur.3272 İbrâhim (a.s.) çok misafirperverdir,3273 sıdkı bütün bir peygamberdir.3274 Bu sebeple İbrâhim'de ve onunla beraber olanlarda mü'minler için güzel örnekler bulunduğu bildirilmiştir. 3275
Kur'ân-ı Kerim'de İbrâhîm (a.s.)
Kur'ân-ı Kerim'de "İbrâhîm" ismi 69 yerde geçer. 25 ayrı sûrede Hz. İbrâhim'den değişik vesilelerle bahsedilir. Hz. Mûsâ’dan sonra, Kur’ân-ı Kerim’de isminden en çok bahsedilen ikinci peygamber İbrâhim’dir (a.s.). Bunun yanında, 213 âyet, Hz. İbrâhim’le (hayatı, mücâdelesi, mesajı, duâları ile) ilgilidir.
Kur'an'da Hz. İbrâhim, değişik sıfatlarla anılmış ve kendisinden övgüyle bahsedilmiştir. Kur'an'da geçen sıfatlarından bazıları; Evvâh: Başkalarına çok üzülüp âh eden, bağrı yanık,3276 Halîm: Çok yumuşak huylu,3277 Münîb: Allah'a sığınan,3278 Hanîf: Allah'ı bir tanıyan, Hakka yönelmiş,3279 Halîl (Halîlullah): Dost,
3260] 6/En'âm, 161
3261] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/266; VI/116, 233
3262] 3/Âl-i İmrân, 95
3263] 4/Nisâ, 125
3264] 2/Bakara, 125
3265] 3/Al-i İmrân, 95
3266] 2/Bakara, 130
3267] 22/Hacc, 78
3268] 2/Bakara, 130; 16/Nahl, 122
3269] 16/Nahl, 120-122
3270] 11/Hûd, 73
3271] 15/Hicr, 53; 37/Sâffât, 101, 112
3272] 11/Hûd, 73
3273] 15/Hicr, 51
3274] 19/Meryem, 41
3275] 60/Mümtehine, 4; Ömer Faruk Harman, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 266-272
3276] 9/Tevbe, 114; 11/Hûd, 75
3277] 9/Tevbe, 114; 11/Hûd, 75
3278] 11/Hûd, 75
3279] 2/Bakara, 135, 3/Âl-i İmrân, 67, 95; 4/Nisâ, 125 vd.
İBRÂHÎM (a.s.)
- 777 -
Allah dostu,3280 Kaanit: Allah'a kulluk eden. 3281
"Bir zamanlar Rabbi İbrâhim'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; 'Ben seni insanlara imam/önder yapacağım' demişti. 'Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)' dedi. Allah: 'Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)' buyurdu." 3282
"Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrâhim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrâhim ve İsmâil'e: ''Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun' diye emretmiştik." 3283
"İbrâhim de demişti ki: 'Ey Rabbim! Burayı emîn bir şehir yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle.' Allah buyurdu ki: 'Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azâbına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası!" 3284
"Bir zamanlar İbrâhim, İsmâil ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor, (şöyle diyorlardı:) 'Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz Sen işitensin, bilensin." 3285
"Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de Sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usûllerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin." 3286
"Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden Senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü azîz olan, üstün gelen; hakîm olan, her şeyi yerli yerince, hikmetle yapan yalnız Sensin." 3287
"İbrâhim'in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, Biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o âhirette de sâlihlerden/iyilerdendir." 3288
"Çünkü Rabbi ona: 'Müslüman ol, demiş, o da: Âlemlerin Rabbine teslim olup boyun eğdim, müslüman oldum' demişti." 3289
"Bunu İbrâhim de kendi oğullarına vasiyet etti, Ya'kub da: 'Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölün (dedi)." 3290
"Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: 'Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?' demişti. Onlar: 'Senin ve ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuş, O'nun için müslüman olmuş kimseleriz' dediler." 3291
3280] 4/Nisâ, 125
3281] 16/Nahl, 120), Şâkir (Allah'a çok şükreden (16/Nahl, 121
3282] 2/Bakara, 124
3283] 2/Bakara, 125
3284] 2/Bakara, 126
3285] 2/Bakara, 127
3286] 2/Bakara, 128
3287] 2/Bakara, 129
3288] 2/Bakara, 130
3289] 2/Bakara, 131
3290] 2/Bakara, 132
3291] 2/Bakara, 133
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"(Yahûdiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) 'Yahûdi ya da hıristiyan olun ki, hidâyeti (doğru yolu) bulasınız' dediler. De ki: 'Hayır! Biz, hanîf olan İbrâhim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi." 3292
"Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya'kub ve esbâta (torunlara; Ya'kub'un on iki evlâdından torunlarına) indirilene, Mûsâ ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olup müslüman olduk' deyin." 3293
"Yoksa siz, İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya'kub ve esbâtın (torunların) yahûdi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: 'Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?' Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şâhitliği gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir." 3294
"Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin mi?! İşte o zaman İbrâhim: 'Rabbim, hayat veren ve öldürendir' demişti. O da: 'Ben (de) hayat verir ve öldürürüm' demişti. İbrâhim: 'Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir' dedi. Bunun üzerine kâfır apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete erdirmez." 3295
"İbrâhim Rabbine: 'Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster' demişti. Rabbi ona: 'Yoksa inanmadın mı?' diye sordu. İbrâhim: 'Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim).' dedi. Bunun üzerine Allah: 'Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir; üstün gelen, her şeyi yerli yerince, hikmetle yapandır' buyurdu." 3296
"Allah, birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nûh'u, İbrâhim âilesi ile İmrân âilesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah (her şeyi hakkıyla) işiten ve (her şeyi tümüyle) bilendir." 3297
"Ey ehl-i kitap! İbrâhim hakkında niçin çekişirsiniz? Hâlbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?" 3298
"İbrâhim, ne yahûdi, ne de hıristiyan idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi; müşriklerden de değildi." 3299
"İnsanların İbrâhim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve (ona) iman edenlerdir. Allah mü'minlerin velîsi/dostudur." 3300
"De ki: 'Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrâhim'in milletine/dinine uyun. O, müşriklerden değildi." 3301
"Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbed), Mekke'deki (Kâbe)'dir. Orada apaçık âyetler/nişâneler, (ayrıca) İbrâhim'in
3292] 2/Bakara, 135
3293] 2/Bakara, 136
3294] 2/Bakara, 140
3295] 2/Bakara, 258
3296] 2/Bakara, 260
3297] 3/Âl-i İmrân, 33-34
3298] 3/Âl-i İmrân, 65
3299] 3/Âl-i İmrân, 67
3300] 3/Âl-i İmrân, 68
3301] 3/Âl-i İmrân, 95
İBRÂHÎM (a.s.)
- 779 -
makamı vardır..." 3302
"...İbrâhim soyuna Kitab'ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik." 3303
"Onlardan bir kısmı İbrâhim'e inandı, kimi de ondan yüz çevirdi; (onlara) kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter." 3304
"Doğru olarak kendini Allah'a veren ve İbrâhim'in, hanif/Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır?! Allah İbrâhim'i halîl/dost edinmiştir." 3305
"İbrâhim, babası Âzer'e: 'Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de, kavmini de apaçık bir dalâlet/sapıklık içinde görüyorum' demişti." 3306
"Böylece Biz, kesin iman edenlerden olması için İbrâhim'e göklerin ve yerin melekûtunu (izzet ve hükümranlığını) gösteriyorduk." 3307
"Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü; 'Rabbim budur' dedi. Yıldız batınca, batanları, yok olanları sevmem' dedi." 3308
"Ay'ı doğarken görünce, 'Rabbim budur' dedi. O da batınca, 'Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette dalâlette olan/yoldan sapan topluluklardan olurum' dedi." 3309
"Güneşi doğarken görünce de, 'Rabbim budur, zira bu daha büyük' dedi. O da batınca, dedi ki: 'Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) şirk/ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." 3310
"Ben hanîf (Allah'ı bir bilen ve O'na yönelmiş) olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim." 3311
"Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: 'Beni doğru yola hidâyet etmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na şirk/ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbimin dilediği dışında hiçbir şey olmaz. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz?" 3312
"Siz, Allah'ın size, haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O'na şirk/ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan (Allah'ı tek ilâh kabul edenlerle O'na ortak koşanlardan) hangisi (Allah'ın azâbından) emniyette/güvende olmaya daha lâyıktır?" 3313
"İman edip de inançlarına herhangi bir zulüm (şirk) karıştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır." 3314
"İşte bu, kavmine karşı İbrâhim'e verdiğimiz huccetlerimiz/delillerimizdir. Biz dilediğimiz
3302] 3/Âl-i İmrân, 96-97
3303] 4/Nisâ, 54
3304] 4/Nisâ, 54
3305] 4/Nisâ, 125
3306] 6/En'âm, 74
3307] 6/En'âm, 75
3308] 6/En'âm, 76
3309] 6/En'âm, 77
3310] 6/En'âm, 78
3311] 6/En'âm, 79
3312] 6/En'âm, 80
3313] 6/En'âm, 81
3314] 6/En'âm, 82
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir." 3315
"De ki: 'Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, hanîf/Allah'ı birleyen İbrâhim'in milletine/dinine iletti. O, şirk/ortak koşanlardan değildi." 3316
"(Kâfir olarak ölüp) Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah'a) şirk/ortak koşanlar için af dilemek, ne peygambere yaraşır, ne de iman edenlere. İbrâhim'in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhim evvâh (başkalarına çok üzülüp âh eden, bağrı yanık, sabırlı) ve halîm (çok yumuşak huylu) idi." 3317
"Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrâhim'e müjde getirdiler ve 'selâm (sana)' dediler. O da: '(Size de) selâm' dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi." 3318
"Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: 'Korkma! (Biz melekleriz.) Lût kavmine gönderildik." 3319
"O esnâda hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Ya'kub'u müjdeledik." 3320
"(İbrâhim'in karısı:) 'Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu, gerçekten şaşılacak bir şey!' dedi." 3321
"(Melekler) dediler ki: 'Allah'ın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur." 3322
"İbrâhim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (âdeta) Bizimle mücâdeleye (tartışmaya) başladı." 3323
"İbrâhim cidden halîm/yumuşak huylu, evvâh (başkalarına çok üzülüp âh eden, bağrı yanık, sabırlı), münîb (kendisini Allah'a vermiş) biri idi." 3324
"(Melekler dediler ki:) 'Ey İbrâhim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir!" 3325
"Hatırla ki İbrâhim şöyle demişti: 'Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!" 3326
"Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun dalâletine/sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen
3315] 6/En'âm, 83
3316] 6/En'âm, 161
3317] 9/Tevbe, 113-114
3318] 11/Hûd, 69
3319] 11/Hûd, 70
3320] 11/Hûd, 71
3321] 11/Hûd, 72
3322] 11/Hûd, 73
3323] 11/Hûd, 74
3324] 11/Hûd, 75
3325] 11/Hûd, 76
3326] 14/İbrâhim, 35
İBRÂHÎM (a.s.)
- 781 -
gerçekten çok bağışlayansın, çok merhametlisin." 3327
"Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Senin Beyt-i Harem'inin (Kâbe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler." 3328
"Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen bizim gizleyeceğimizi de açıklayacağımızı da bilirsin. Çünkü ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz." 3329
"İhtiyar halimde bana İsmâil'i ve İshak'ı lutfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duâyı işiten, kabul edendir." 3330
"Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı ikame edenlerden (dosdoğru kılanlardan) eyle; ey Rabbimiz! Duâmı kabul et!" 3331
"Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve mü'minleri bağışla!" 3332
"Onlara (kullarıma) İbrâhim'in misâfirlerinden (meleklerden) de haber ver." 3333
"Onun yanına girdikleri zaman, 'selâm' dediler. (İbrâhim:) 'Biz sizden çekiniyoruz' dedi." 3334
"Dediler ki: 'Korkma; biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz." 3335
"(İbrâhim:) 'Bana ihtiyarlık çökmesine rağmen beni müjdeliyor musunuz? Beni ne ile müjdeliyorsunuz?' dedi." 3336
"Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma!' dediler." 3337
"(İbrâhim) dedi ki: 'Rabbinin rahmetinden, dalâlettekilerden/sapıklardan başka kim ümit keser?" 3338
"İbrâhim, gerçekten kaanit (kunut eden, Hakk'a yönelen), hanîf (Allah'ı birleyen ve O'na itaat eden) bir ümmet (önder) idi; Allah'a şirk/ortak koşanlardan değildi." 3339
"Allah'ın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah, onu seçmiş ve sırât-ı müstakîme hidâyet etmiş, doğru yola iletmişti." 3340
"Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o, âhirette de sâlihlerdendir." 3341
3327] 14/İbrâhim, 36
3328] 14/İbrâhim, 37
3329] 14/İbrâhim, 38
3330] 14/İbrâhim, 39
3331] 14/İbrâhim, 40
3332] 14/İbrâhim, 41
3333] 15/Hıcr, 51
3334] 15/Hıcr, 52
3335] 15/Hıcr, 53
3336] 15/Hıcr, 54
3337] 15/Hıcr, 55
3338] 15/Hıcr, 56
3339] 16/Nahl, 120
3340] 16/Nahl, 121
3341] 16/Nahl, 122
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Sonra da sana: 'Doğru yola yönelerek İbrâhim'in milletine/dinine uy! O müşriklerden değildi' diye vahyettik." 3342
"Kitap'ta İbrâhim'i an. Zira o, sıdkı bütün bir peygamberdi." 3343
"Bir zaman o babasına dedi ki: 'Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?" 3344
"Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola hidâyet edip çıkarayım." 3345
"Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a âsi oldu." 3346
"Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum." 3347
"(Babası:) 'Ey İbrâhim! dedi; sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni kovar, taşa tutarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!" 3348
"İbrâhim: 'Selâm sana (esen kal)' dedi, Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkârdır." 3349
"Sizden de, Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime duâ etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam." 3350
"Nihâyet İbrâhim onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği (hicret ettiği) zaman Biz ona İshak ve Ya'kub'u bağışladık/verdik ve her birini peygamber yaptık." 3351
"Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk; kendilerine haklı ve yüksek bir şöhret nasip ettik." 3352
“Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk;
3342] 16/Nahl, 123
3343] 19/Meryem, 41
3344] 19/Meryem, 42
3345] 19/Meryem, 43
3346] 19/Meryem, 44
3347] 19/Meryem, 45
3348] 19/Meryem, 46
3349] 19/Meryem, 47
3350] 19/Meryem, 48
3351] 19/Meryem, 49
3352] 19/Meryem, 50
İBRÂHÎM (a.s.)
- 783 -
kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrâhim için serin ve selâmet ol!’ Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” 3353
"Bir zamanlar İbrâhim'e Beytullah'ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): 'Bana hiçbir şeyi şirk koşma/eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibâdet edenler, rükû ve secdeye varanlar için Evimi (Kâbe'yi) temiz tut." 3354
"İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait birtakım yararları yakînen görmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini anmaları (kurban kesmeleri) için sana (Kâbe'ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin." 3355
"Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o Eski Ev'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler." 3356
"Allah uğrunda, hakkını vererek, gereği gibi cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrâhim'in milletinde/dininde (de böyleydi). Peygamberin size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size 'müslümanlar' adını verdi. Öyle ise namazı ikame edin (dosdoğru kılın); zekâtı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır/dostunuzdur. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!" 3357
"(Rasûlüm!) Onlara İbrâhim'in haberini de oku/naklet. Hani o, babasına ve kavmine: 'Neye tapıyorsunuz?' demişti. 'Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz' diye cevap verdiler. İbrâhim: 'Peki, dedi; yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut, size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?' Şöyle cevap verdiler: 'Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.' İbrâhim dedi ki: 'İyi ama ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığını (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur. Beni yediren, içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifâ veren O'dur. Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni sâlihler/iyiler arasına kat. Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasip eyle! Beni naîm cennetinin vârislerinden kıl. Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et). Çünkü o dalâlettekilerden/sapıklardandır. (İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme. O gün, ne mal fayda verir, ne de evlât. Ancak Allah'a kalb-i selîm
3353] 21/Enbiyâ, 51-71
3354] 22/Hacc, 26
3355] 22/Hacc, 27-28
3356] 22/Hacc, 29
3357] 22/Hacc, 78
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur)." 3358
"İbrâhim'i de gönderdik. O kavmine şöyle demişti: 'Allah'a kulluk edin. O'na karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu sizin için daha hayırlıdır." 3359
"Siz Allah'ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler yaratıyor/uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Ancak O'na döndürüleceksiniz." 3360
"Eğer (size tebliğ edileni) yalan sayarsanız, bilin ki sizden önceki birçok ümmetler/topluluklar da (kendilerine tebliğ edileni) yalan saymışlardır. Peygamber'e düşen, yalnız açık bir tebliğdir." 3361
"Kavminin (İbrâhim'e) cevabı ise: 'Onu öldürün, yahut yakın!' demelerinden ibâret oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı. Doğrusu bunda, iman eden bir kavim için ibretler vardır." 3362
"(İbrâhim onlara) dedi ki: 'Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur." 3363
"Bunun üzerine Lût ona iman etti ve (İbrâhim): 'Doğrusu ben Rabbim'e (emrettiği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, azîzdir, hakîmdir; mutlak güç ve hikmet sahibidir' dedi." 3364
"Ona İshak ve Ya'kub'u bağışladık/verdik. Peygamberliği ve kitapları, onun soyundan gelenlere verdik. Ona dünyada mükâfâtını verdik. Şüphesiz o, âhirette de sâlihlerdendir." 3365
"Elçilerimiz İbrâhim'e (iki oğul ihsan edeceğimize dair) müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: 'Biz bu memleket halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı zâlim kimselerdir." 3366
"(İbrâhim) dedi ki: 'Ama orada Lût var!' Şöyle cevap verdiler: 'Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve âilesini elbette kurtaracağız. Yalnız karısı müstesnâ; o, (azapta) kalacaklar arasındadır." 3367
“Şüphesiz İbrâhim de onun (Nuh’un) milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar, onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle beraber bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim yıldızlara şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş çelenkleri, yemekleri görünce:)
3358] 26/Şuarâ, 69-89
3359] 29/Ankebût, 16
3360] 29/Ankebût, 17
3361] 29/Ankebût, 18
3362] 29/Ankebût, 24
3363] 29/Ankebût, 25
3364] 29/Ankebût, 26
3365] 29/Ankebût, 27
3366] 29/Ankebût, 31
3367] 29/Ankebût, 32
İBRÂHÎM (a.s.)
- 785 -
‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’ dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi). (Putperestler) koşarak İbrâhim’e geldiler. (Neden putları kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’ dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat Biz onları alçaklardan kıldık.” 3368
"(Oradan kurtulan İbrâhim:) 'Ben Rabbime gidiyorum. O, bana doğru yolu gösterecek. Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlât ver' dedi. O zaman Biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: 'Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?' dedi. O da cevaben: 'Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah beni sabredenlerden bulursun' dedi. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: 'Ey İbrâhim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz muhsinleri/iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır' diye seslendik. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: 'İbrâhim'e selâm!' dedik. Biz ihsan sahiplerini/iyileri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, Bizim mü'min kullarımızdandır. Sâlihlerden bir peygamber olarak ona (İbrâhim'e) İshak'ı mübârek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lâkin her ikisinin neslinden ihsan sahibi iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa zulüm/kötülük edenler de olacak." 3369
"Kuvvetli ve basîretli kullarımız İbrâhim, İshak ve Ya'kub'u da an. Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen, ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar Bizim yanımızda seçkin, hayırlı/iyi kimselerdendir." 3370
"Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: 'Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.' Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler." 3371
"İbrâhim'in ağırlanıp ikrâm olunan misâfirlerin haberi sana geldi mi? (Bunlar meleklerdi.) Onlar İbrâhim'in yanına girmişler, selâm vermişlerdi. İbrâhim de selâmı almış, içinden, 'bunlar, yabancılar' demişti. Hemen âilesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş, onların önüne koyup 'yemez misiniz?' demişti. Derken onlardan korkmaya başladı. 'Korkma' dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler. Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: 'Ben kısır bir kocakarıyım!' dedi. Onlar: 'Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, (her şeyi) bilendir' dediler. (İbrâhim:) 'O halde işiniz nedir, ey elçiler?' dedi. 'Biz, dediler, suçlu bir kavme gönderildik. Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).' (Bu taşlar,) isrâf edenler (aşırı gidenler) için Rabbinin yanında işaretlenmiş (taşlar)dir. Bunun üzerine orada bulunan mü'minleri çıkardık. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık. Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık."
"Yoksa, Mûsâ'nın ve ahdine vefâ gösteren İbrâhim'in sahifelerinde yazılı olanlar kendisine haber verilmedi mi?" 3372; "Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez."3373; "Ve insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur."3374; "Ve
3368] 37/Sâffât, 83-98
3369] 37/Sâffât, 99-113
3370] 38/Sâd, 45-47
3371] 43/Zuhruf, 26-28
3372] 53/Necm, 36-37
3373] 53/Necm, 38
3374] 53/Necm, 39
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışması da ileride görülecektir." 3375; "Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir." 3376; "Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir."3377; "Doğrusu güldüren de ağlatan da O'dur."3378; "Öldüren de dirilten de O'dur."3379; "Şurası muhakkak ki (rahime) atıldığında nutfeden, erkek ve dişiden ibâret olan iki çifti O yarattı."3380; "Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir." 3381; "Zengin eden de yoksul kılan da O'dur."3382; "Doğrusu Şi'râ yıldızının Rabbi de O'dur." 3383
"Andolsun ki Biz, Nûh'u ve İbrâhim'i (peygamber olarak) gönderdik; peygamberliği de kitabı da onların soyuna verdik. Onlardan (insanlardan) kimi doğru yoldadır; içlerinden birçoğu da fâsıktır/yoldan çıkmışlardır." 3384
"İbrâhim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.' Ancak, İbrâhim babasına: 'Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez' demişti. (O mü'minler şöyle dediler:) 'Rabbimiz! Ancak Sana tevekkül edip dayandık, Sana yöneldik. Dönüş de ancak Sanadır." 3385; "Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için fitne (deneme konusu) kılma; bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne azîz (güçlü ve gâlip), hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sensin." 3386; "Andolsun, onlar sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü arzu edenler için güzel bir örnektir. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah ğanîdir (zengindir), hamîddir, hamde lâyık olandır." 3387
"Eğer hatırlatmak/öğüt fayda verirse hatırlatıp öğüt ver. (Allah'tan) huşû ile korkan, öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise, öğütten kaçınır. Sonra o, ateşte ne ölür, ne de yaşar. (Maddî ve mânevi pisliklerden) Temizlenen, Rabbinin adını zikredip O'na kulluk eden kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir. Fakat siz (ey insanlar!) âhiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki suhufta (kitaplarda), İbrâhim ve Mûsâ'nın kitaplarında (onlara inen suhufda) da vardır." 3388
Hadis-i Şeriflerde İbrâhim (a.s.)
Bir adam Rasûlullah’a (s.a.s.) geldi de: "Ey insanların en hayırlısı!" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "O (sıfatın sahibi) İbrâhim (a.s.)!" buyurdular. 3389
"Kıyâmet günü ilk elbise giydirilen kişi, İbrâhîm'dir." 3390
3375] 53/Necm, 40
3376] 53/Necm, 41
3377] 53/Necm, 42
3378] 53/Necm, 43
3379] 53/Necm, 44
3380] 53/Necm, 45-46
3381] 53/Necm, 47
3382] 53/Necm, 48
3383] 53/Necm, 49
3384] 57/Hadîd, 26
3385] 60/Mümtehıne, 4
3386] 60/Mümtehıne, 5
3387] 60/Mümtehıne, 6
3388] 87/A'lâ, 9-19
3389] Müslim, Fezâil 150
3390] Buhârî, Enbiyâ 8, Rikak 45; Müslim, Cennet 58
İBRÂHÎM (a.s.)
- 787 -
"Bir gece bana rüyamda her zaman gelen iki melek (Cebrâil ve Mikâil) geldi. Bunlarla beraber gittik. Nihâyet uzun boylu birinin yanına vardık. (Semâya doğru yücelen) boyunun uzunluğundan başını neredeyse göremeyecektim. O İbrâhim (a.s.) idi." 3391
"İbrâhim'e gelince; arkadaşınıza yani bana bakıverin..." 3392
"Bana İsrâ vâki olduğu zaman... İbrâhim'i de gördüm, zürriyeti içerisinde ona en çok benzeyen benim..." 3393
"Ben babam İbrâhim'in duâsı, kardeşim İsa'nın müjdesi ve annemin rüyasıyım." 3394
"Ben müsâmahalı ve kolay olan Hanîflikle (İbrâhim'in tevhid dini ile) gönderildim." 3395
Beşir İbn Sa'd Peygamberimiz'e: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bize Allah Teâlâ, sana salât okumamızı emretti. Sana nasıl salât okuyabiliriz?" diye sordu. Efendimiz şu cevabı verdi: "Şöyle söyleyin: 'Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrâhîme İnneke hamîdun mecîd. Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ bârakte alâ âl-i İbrâhîm. İnneke hamîdun mecîd. (Allah'ım! Muhammed'e ve Muhammed'in ehline rahmet kıl, tıpkı İbrâhim'e rahmet kıldığın gibi. Sen hamîdsin (hamd edilmeye, methedilmeye lâyık, hamd kendisine mahsus olansın), mecîdsin (azametli, şerefli, gâlip olansın). Muhammed'i ve Muhammed'in âlini mübârek kıl, tıpkı İbrâhim'in ehlini mübârek kıldığın gibi." 3396
Hadislerde Hz. İbrâhim'in faziletine dair bilgiler yer alır. İnsanlar, kabirden kalktıklarında çıplak olarak haşredilecek ve kıyâmet gününde elbise giydirilen ilk peygamber Hz. İbrâhim olacaktır.3397 Başka bir hadise göre, kıyâmet gününde Hz. İbrâhim, babasıyla karşılaştığında ona, "Ben sana, bana âsi olma, demedim mi?" diyecek, o da, "artık bugün sana âsi olmayacağım" karşılığını verecektir. Hz. İbrâhim babasının affı için Allah'a yalvaracak, fakat dileği kabul edilmeyecektir. 3398
Bir hadiste, Hz. İbrâhim'in Mekke'yi dokunulmaz bir şehir yaptığı ve onun için duâ ettiği, Rasûlullah'ın da aynı şeyi Medine için yaptığı bildirilmektedir.3399 Mi'râcda Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. İbrâhim'i yedinci (bazı rivâyetlerde altıncı) semâda Beytülma'mur’a dayanmış olarak görmüştür. 3400
Mekke'nin fethinde Kâbe putlardan temizlendiğinde Hz. İbrâhim ve İsmâil'in, ellerinde fal okları olan sûretleri çıkınca Rasûlullah, "Yazıklar olsun! Onların bu nesnelerle fal bakmadıklarını bilmiyorlar mı?" demiştir. 3401
Hz. İbrâhim’in Çevresi: Putlar ve Putperestler
Hz. İbrâhim’in yaşadığı döneme göz attığımızda, toplumun bütün siyasî,
3391] Buhâri, Enbiyâ 8
3392] Müslim, İman 270
3393] Müslim, İman 272, 278
3394] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/127, 128; V/262
3395] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/266; VI/116, 233
3396] Buhârî, Deavât 33; Müslim, Salât 66; Tirmizî, Vitr 20; Ebû Dâvud, Salât 183; Nesâî, Sehv 51
3397] Buhârî, Rikak 45; Müslim, Cennet 58
3398] Buhârî, Tefsir 26
3399] Buhârî, Büyû' 53, Cihad 71, 74, İ'tisâm 16; Müslim, Hac 454, 456, 458, 462, 473, 475, 478
3400] Buhârî, Salât 1, Tevhîd 37; Müslim, İman 259, 263, 264
3401] Buhârî, Hac 54
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sosyal, ekonomik ve kültürel hayatının şirk esası üzerine kurulduğunu açıkça görmek mümkündür. İbrâhim’in (a.s.) doğduğu Ur şehrinde, tarihçilerin belirttiğine göre beş bin tane tanrı mevcuttu. Nüfusun ekseriyeti ticaret ve sanayi ile uğraşmaktaydı ve dolayısıyla bütünüyle maddeci bir zihniyete sahipti. Her maddeci toplum bireyleri gibi onların da başta gelen eğilimi, servet sahibi olmak ve lüks bir hayat yaşamaktı. Hal böyle olunca, İbrâhim (a.s.)’in getireceği tevhid inancı, sadece memleketin bir sınıfını veya putperest inancı değil; bütünüyle ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yapısını değiştirecekti. Bu amaçla, İbrâhim’in (a.s.) dâvetini kabul etmek, toplumu temelden değiştirmek ve yepyeni temellere oturtmak demekti. Bu da o toplum için ağır bir teklifti. Çünkü, bireysel ve toplumsal alanların tümünde anlayış, teori ve pratik olarak tümüyle şirke gömülmüş bir toplumu ıslaha çalışmak, onları İslâmî anlamda değiştirip dönüştürme gayreti, gerçekten ağır bir yüktür. Böylesine çile ve cefa ile karşı karşıya gelecek bir elçinin daha küçük yaşta iken Rabbi tarafından terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi gerekirdi. Çünkü elçiye yüklenen görev ve emânetler, kabiliyet ve enerji ister, güç ve potansiyel ister.
İbrâhim (a.s.), tevhid emânetini yüklenince, ilk uğraşı, toplumun putperestliğini yok etmek ve onları İslâm’a çağırmak olmuştu. Bu dâvete, en yakınlarından başladı: "Babasına dedi ki: 'Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola hidâyet edip çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.’ (Babası:) 'Ey İbrâhim! dedi; sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni kovar, taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!” 3402
Bu mesaj, hem babasına, hem babasının şahsında topluma idi. İbrâhim (a.s.)’in yaptığı bunca dâvet, ne yazık ki şirke batmış kalplerin derinliğine ulaşmıyor, onlara fayda sağlamıyordu. Kendilerini yıllar boyu şirk bataklığı içinde görmüş putperestlerin kalpleri, gözleri ve kulakları bunca uyarıya rağmen görmüyor, duymuyordu. Artık ihtarlar, ikazlar, dâvet ve tebliğler fayda sağlamıyordu. Onlar o kadar azgınlaşmışlardı ki İbrâhim (a.s.)’in şaka yaptığını sanıyor ve onun dâvetini hafife alıyorlardı. “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim.” 3403
Onlar körü körüne, heykellere tapıyorlar, bu konuda atalarının izini takip etmekten başka bir gerekçe de ileri süremiyorlardı. Onlar fikren ve rûhen ölmüş, hurâfe ve geleneklerin, örf, âdet ve an’anelerin altında ezilip duruyorlardı. Onun için de İbrâhim’in (a.s.) dâveti karşısında “şaka mı ediyorsun?” diyorlardı. İşte şirk, bid’at ve hurâfelere boğulmuş toplumların hali bundan farklı olamaz. Onlar duyu ve duygulardan o kadar mahrumdurlar ki, kendi putları gibi putlaşmış, robotlaşmış ve kendi putlarından farkları kalmamıştı. 3404
3402] 19/Meryem, 42-46
3403] 21/Enbiyâ, 52-56
3404] Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s. 42-44
İBRÂHÎM (a.s.)
- 789 -
Hz. İbrâhim, aklî ve mantıkî delillerle, putperestlikten ve yıldızlara tapmaktan vazgeçirmek için giriştiği tevhid mücâdelesi sonunda kavmini susturmuş ve cevap veremez bir hale getirmiştir. Ama ne var ki bütün bu deliller karşısında şirksiz bir inançla Allah’a yönelmesi gereken bu insanlar; günümüzde de olduğu gibi, kendilerini sorgulayacak yerde “ilâhlaştırdıkları atalarının” ve “kutsal kemiklerin” arkasına sığınma açmazına düşmüşler, suçu onlara atarak sorumluluktan kurtulmaya çalışmışlardır.
Kur’an, hâlâ şirklerinde inat göstererek atalarını taklit bahanesine sarılmış olan bu insanların savunmalarını şöyle yansıtır: “İbrâhim, babasına ve kavmine: 'Neye tapıyorsunuz?' demişti. 'Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz' diye cevap verdiler. İbrâhim: 'Peki, dedi; yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut, size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?' Şöyle cevap verdiler: 'Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.”3405; İbrâhim dedi ki: 'İyi ama ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığını (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).” 3406; "İbrâhim'i de gönderdik. O kavmine şöyle demişti: 'Allah'a kulluk edin. O'na karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah'ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler yaratıyor/uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Ancak O'na döndürüleceksiniz." 3407
Hz. İbrâhim’in bu çağrısı; hiçbir bilgiye ve düşünmeye dayanmadan katı bir tutuculukla atalarını taklit eden bu insanları, geçmişin esâret zincirlerinden, gelenek pençesinden kurtararak İslâm’ın ışığında yeniden uyandırmak, vicdanlarındaki hürriyet duygularını harekete geçirerek özgürce düşünmelerini temin etmek içindir. Ne var ki bu insanlar, gerçeklerden kaçarak, ruhlarından İslâm’ın hidâyetini uzaklaştırarak “kemiklere sığınıyor” ve Hz. İbrâhim’in çağrısını cevapsız bırakıyorlar. Ama Peygamber ve Kitap; kendilerine “Allah’ın indirdiklerine uyun” deyince, “hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola (dine, ilkelere, ideolojiye) uyarız” diyorlar. Kur’an, böyle diyenlere şöyle sesleniyor: “Peki, ya ataları bir şey düşünmeyen, doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?”3408; “Ya şeytan onları alevli azâba çağırıyor idiyse?!” 3409
Şüphesiz insanlar, atalarıyla, atalarının kemikleriyle uğraşmaya harcadıkları ümit ve enerjileri, kendilerini tanımaya ve oluşun çileli yolunda yürümeye harcadıklarında talih ufku aydınlanacak, vahyin hayat düzeni yeniden kurulacak; saâdet, asra taşınacaktır. 3410
Put ve Putlaştırma
Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas, tevhiddir. Kur’an-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulmasıdır. Şirkin
3405] 26/Şuarâ, 70-74
3406] 26/Şuarâ, 75-77
3407] 29/Ankebût, 16-17
3408] 2/Bakara, 170
3409] 31/Lokman, 21
3410] Necmettin Şahinler, Tek Başına Bir Ümmet, s. 93-95
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
en belirgin özelliklerinden biri putlara tapmak, onları Allah’a ulaşmada aracı veya şefaatçi görmektir. Fakat, şirk, sadece putlara tapmaktan ibaret değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.
Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefislerini ilâh edinmeleridir. Bugünkü müşriklerle, Hz. İbrâhim dönemindeki ve Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. Günümüzde şirkin aldığı en net görünüm budur.
Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın, müzik, futbol veya insanlar için değerli herhangi bir şey put olabilir. Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzâde, zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlâa edilebilir:
1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putların, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 3411
3411] 37/Sâffât, 95-96
İBRÂHÎM (a.s.)
- 791 -
Put, sadece Arapların Câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu gibi muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah'a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-manevî her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah'a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir.
Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de bir Allah inancına sahipti.3412 Fakat, Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Daru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlardı.
Günümüzde de kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden kimselerden birçoklarının tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah'a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlâklarını pâyimal ettikleri, böylece bunlara kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tümüyle zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi? Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan hiç ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasülü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilân ediyorlar. Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca gitsin ve isterse sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz!.. 3413
Putları Kırmak: Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi, ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir.3414 Bilinmelidir ki, şirkten
3412] Bkz. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
3413] Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, s. 132-138
3414] 14/İbrâhim, 22
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurtulmak için samimi bir niyet ve tavır değişikliği yeterlidir. Bu niyet tashihi kişinin her şeye, herkese ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir.
Şirk de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem de ümit kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay, hem de tek etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne durumda olursa olsun Allah'a güvenmek ve Kur’an’a bütünüyle ve samimi olarak uymaya karar vermektir. Bu samimiyet ve kararlılık, muhakkak beraberinde Allah’ın yardımını, hidâyetini ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.
Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici olarak göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ıstırap şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte ilâhları bırakarak sadece Allah'a yönelen bir insan boşlukta ve sahipsiz kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah'a sığınarak olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.” 3415
Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz. Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini denize savurmuştur. Hz. İbrâhim de ateşe atılma pahasına puthanedeki putları elindeki baltayla yerle bir etmiştir. Bunlar, sembolleştirilen şirklere karşı vurulan darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî müdâhaleler yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan yıkmak için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı büyük değişim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış görünüm olarak belki eski yaşamının bazı ögelerini devam ettirse bile, tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına, birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler. Böylece binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun etmek için uğraşmayı bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?”3416 diyen Hz. Yûsuf gibi, sadece kendisini Yaratan’a teslim olur. 3417
Put Kıran İbrâhim (a.s.)
“Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız
3415] 65/Talak, 2-3
3416] 12/Yûsuf, 39
3417] Harun Yahya, Şirk, Vural Y. s. 90, 92
İBRÂHÎM (a.s.)
- 793 -
da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrâhim için serin ve selâmet ol!’ Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” 3418
“Şüphesiz İbrâhim de onun (Nuh’un) milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar, onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle beraber bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim yıldızlara şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş çelenkleri, yemekleri görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’ dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi). (Putperestler) koşarak İbrâhim’e geldiler. (Neden putları kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’ dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat Biz onları alçaklardan kıldık.” 3419
Her Nemrud’a Bir İbrâhim
"Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin mi?! İşte o zaman İbrâhim: 'Rabbim, hayat veren ve öldürendir' demişti. O da: 'Ben (de) hayat verir ve öldürürüm' demişti. İbrâhim: 'Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir' dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete erdirmez." 3420
Hz. İbrâhim döneminde, ülkenin hükümdarının veya makamının adı olarak bilinen Nemrut ismi, Kur’an’da geçmez. Hz. İbrâhim’le Rabbi hakkında tartışan hükümdar hakkındaki bu âyette görüldüğü gibi, “Nemrut” veya benzer bir isimden bahsedilmez. Hadis-i şeriflerde de böyle bir isme rastlanmaz. Rivâyetlerden ve İsrâiliyat kökenli kıssalardan yola çıkılarak Nemrut ismine ulaşırız. Bugünkü Tevrat’a baktığımızda Nimrod adına rastlarız.3421 Fakat Tevrat’ta bahsi geçen
3418] 21/Enbiyâ, 51-71
3419] 37/Sâffât, 83-98
3420] 2/Bakara, 258
3421] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 10/8-12
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nimrod’un “Nemrut” olmadığı; belki Nimrod’un çok büyük bir ünü olduğu için, ondan yıllar sonra Hz. İbrâhim’le tartışan ve O’nu ateşe atan kişinin, olayları dilden dile dolaşırken, olay, bu meşhur kişiye mal edilmiştir. Bazı tarih kitapları, Nemrud’un, tanınmış Bâbil kralı Hammurabi olduğu görüşündedirler. Bazı tarihçilere göre, Nemrut, bir Bâbil hükümdarıdır; ancak hangi hükümdar olduğu kesin değildir. Bunlara göre, Nemrut, aynen Firavun gibi, Bâbil hükümdarlarının ünvanıdır. Eski tarihçilerden bir bölümü, Hammurabi’ye ek olarak Sinaharib ve Buhtunnasır adlarını sayarken; yeni tarihçiler de Şemsiulana ve Buhtunnasır adlarını Hammurabi’yle birlikte saydıklarını görmekteyiz. Bu isimlerin yanında, Akad devletinin kurucusu olan ve M.Ö. 2350’lerde yaşamış olan Sargon’un Nemrud olduğu ihtimalinden bahsedilir.
Kimliği ve tarihsel kişiliği ne olursa olsun, kesin olan bir şey vardır. O da, yaygın bir biçimde “Nemrut” diye anılan bir hükümdarın Hz. İbrâhim’e karşı çıktığı ve onu ateşe atarak yok etmek istediğidir. Bu; isim bir yana bırakılırsa, Kur’ân-ı Kerim’in haberi ile sâbittir. Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. İbrâhim ile Nemrut’un ve kavminin mücâdelesine ilişkin âyetlerin sayısı 91’i bulur. Bu âyetlerin konusu özetle şudur:
Nemrud’un toplumunda putlara tapılmaktadır.3422 Onların yiyip içtiğine,3423 konuştuğuna3424 inanılmakta; onlardan rızık beklenmekte, şifâ umulmakta; kendilerinden bağışlanma dileğinde bulunulmaktadır.3425 Toplumda âhiret inancı yoktur.3426 Gök cisimleri de, putlardan daha üstün bir konumda, ama kendi aralarında hiyerarşik bir düzene oturtulmuş olarak tapınılan tanrılar arasında yer almaktadır ve bunların en büyüğü Güneş’tir. 3427
Halk, alabildiğine dindar olsa gerek ki, hem çok sayıda put edinmiş bulunmakta,3428 hem putların bakımını üstlenmekte,3429 hem de onları, inanmayan kimselere karşı canla başla savunup bu putların üstünlüklerini vurgulamaya çabalamaktadırlar.3430 Bu dindarlık, heykelcilik 3431 gibi kimi iş kolları ile birlikte “aslı astarı olmayan söz yığını”3432 halindeki bir “edebiyat” ya da teolojik felsefeye de varlık kazandırmıştır.
Putların özenle yerleştirildiği tapınaklar, aynı zamanda, yargı gibi kimi kamusal işlerin yürütüldüğü merkezler durumundadır.3433 Toplumsal dinamiklerin en güçlüsü olarak gelenekleri görürüz.3434 Geleneklerle şartlanmış olduklarından ötürü insanlar, gözleriyle gördükleri gerçekleri bile kabullenemez, bir an için sezer gibi olduklarında da hemen geleneğin ve çevrenin ağır basmasıyla eski
3422] ; 21/Enbiyâ, 52, 57, 66; 26/Şuarâ, 70, 71; 29/Ankebût, 17, 25; 37/Sâffât, 85, 86, 95
3423] 37/Sâffât, 91
3424] 37/Sâffât, 92
3425] 26/Şuarâ, 78-82
3426] 29/Ankebût, 19, 20
3427] 6/En’âm, 74-79
3428] 21/Enbiyâ, 58
3429] 37/Sâffât, 91
3430] 2/Bakara, 258; 6/En’âm, 76-80; 21/Enbiyâ, 55, 59, 60; 29/Ankebût, 24; 37/Sâffât, 97
3431] 21/Enbiyâ, 52; 37/Sâffât, 95
3432] 29/Ankebût, 17
3433] 21/Enbiyâ, 61
3434] 21/Enbiyâ, 52-54; 26/Şuarâ, 71-74
İBRÂHÎM (a.s.)
- 795 -
inançlarına yönelmekten başka bir şey yapamaz durumdadırlar.3435 Bunda, elbette, geleneklerle şartlandırma biçimindeki eğitim kadar, korkunun da payı vardır. Gerçekten de, toplumda geleneklere uymayan ve inançlardan sapan kimseler taşlanma, aforoz, sürgün ve hatta ateşe atılma gibi cezalara uğratılmaktadır.3436 Böylece, toplumda kendi inançlarından başka hiçbir şeyi ciddiye almayan, ya da inançlarına uymayan şeyleri gayr-ı ciddî bularak hafifseyen, dışlayan bir yapı oluşmuştur. 3437
Nemrut toplumunu tekdüze bir eşitlik içinde düşünmek mümkün olmayacağına göre, putları dostluk vesilesi kabul eden bu insanların “dostluk”ları ile bir piramit oluşturduklarını da varsayabiliriz. Herkesin kendisinden bir üstününü rab sayıp, bir altta olanına da rablik yaptığı bir ehram. En tepede de, kendisinde yaşatma ve öldürme yetkisi bulunduğunu açıkça belirterek rabliğini Hz. İbrâhim’e karşı ilân etmeye kalkışmış olan “Nemrut”. Evet, gökyüzündeki güneş, ay, yıldızlar sıralamasının tapınaklardaki putlara öylece yansıtılmasının ardından, bu putlar vesilesi ile kurulmuş bulunan dostluklardaki hiyerarşik piramit... Dostluk, bilindiği üzere “velâ” anlamında bir dostluk... Hz. İbrâhim’in topluluğa karşı kullandığı; “...Sizin ve atalarınızın; neye taptığını (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur. Beni yediren, içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifâ veren O'dur. Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur...”3438 cümleleri, O’nun reddettiği putların dostluğunun ve dostluk vesilesi yapılmasının boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Rızıktan, ölüme dek her alanda... kulların rabliğinin, putların dostluklarına dayanılarak, yürürlüğe konulduğu bir toplum; “Nemrut” da tepedeki “rab” kabul edilmektedir.
Bir yaratığın rablik dâvâsına kalkışması... Bir insanın Allah’tan başka rab veya rablar edinmesi, ya da başkalarına böyle bir kapı açması... Bir kimsenin Yüce Allah’ın gönderdiği elçiyi inkârı, öldürmeye kalkışması, herhangi bir insanı zulmen öldürmesi, hele peygamberi ateşe atmak... Bunlar, hep Nemrut’u “Nemrut” yapan tutumlardır.
Ama, onun asıl Nemrutluğu bunlar değil de, tüm bunları uygulayabileceği bir ortama elverişli düzeni kurabilmiş olmasıdır. Çünkü, “düzen” vardır ve tüm bunlara imkân veren de, zemin hazırlayan da, hatta yönlendiren de işte bu düzendir. Öyle bir düzen ki, Yüce Allah, yaşamın dışında tutulmuştur. Dünya hayatında Allah bırakılmıştır da, insanlar arası ilişkilerin kurulması ve yürütülmesi için putlar “vesile” edinilmektedir. İnsanlar arasındaki ilişkilere putların aracı kılınmış olduğu bu düzenin yürümesi için can, mal, akıl ve nesil güvenliği ortadan kaldırılmış; tüm bunlar “Nemrut Dini”nin ayakta kalabilmesi uğruna güdüm altına alınmıştır. Böylece, insanların “can”ları üzerinde tasarruf edebilme yetkisi, “mal”larını yönlendirebilme gücü, “akıl”ları denetim altına alan gelenekler birikimi, “edebiyat”ı oluşturma ve ona yön verme imkânı, “nesil”leri uyumluca yoğurabilme, yontabilme işlevini veren “eğitim”i yönlendirme araçları elde tutulmuş; bunlar birer silâh gibi kullanılarak insanlar güdülmüştür. Bu, tersine
3435] 21/Enbiyâ, 58-65
3436] 6/En’âm, 80; 19/Meryem, 46-48; 21/Enbiyâ, 68, 29/Ankebûtü, 24; 37/Sâffât, 97
3437] 21/Enbiyâ, 55
3438] 26/Şuarâ, 75-82
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de olsa, dört dörtlük bir düzendir ve Nemrut’un asıl “Nemrutluk”u da işte bu noktadadır. Kişisel tutumlarından çok, Yüce Allah’a giden yolları tıkayıcı bir işlev veren bu düzenlemesindedir. 3439
İbrâhim (a.s.), kral Nemrut ile mücâdele ederken onu hiçbir zaman Allah’ın varlığını kabule dâvet etmemiştir. Çünkü Nemrut da diğer benzerleri gibi Allah’ın varlığına inanıyordu. Ancak, bu inançla birlikte Allah’a şirk koşuyor, kendini Allah’a denk görüyordu. Nemrud’un ilâhlık dâvâsı, kendisinin göklerin ve yeryüzünün ilâhı olduğu değildi. İbrâhim kavmininin üzerinde yaşadığı sosyal ve siyasal hayatın rabbi olmak, bütün toplumsal hayatı, merkezî bir otorite ve kendi diktatörlüğü ile yönetmek; helâl ve haramı tâyin etmek, emir ve yasaklar koymak sûretiyle onların hürriyetini elinde bulundurmak istiyordu. İbrâhim (a.s.) de, devrinin tâğûtuyla mücâdelesinde, hükmün/egemenliğin ancak Allah’a ait olacağını, bu yetki ve selâhiyetin kimseye verilemeyeceğini, Rabbin; yani yaratan, yöneten, sevk ve idare edenin sadece Allah olduğunu anlatıyordu. İbrâhim (a.s.); “haydi sen de güneşi batıdan getir!” demekle o azgın herifi susturmuştu.
Bu suskunlukla onun aczi ortaya açık bir şekilde konulduğu halde, yine de Allah’a iman edip İbrâhim’e (a.s.) tâbi olmamıştır. İstiğnâ ve istikbâr, kendini beğenmişlik, nefsinin arzu ve isteklerine sıkı sıkıya bağlılık, onu öyle bir aşağılığa düşürmüştür ki, hak ve hakikati, kendi acziyetini anladığı halde despot diktatörlüğünden bir türlü vazgeçip Allah’a ve elçisine itaat etmeyi nefsine yediremiyordu. Hatta bu gurur ve böbürlenme ile dünyevî çıkarlarını altüst eden elçiyi yakalayıp öldürmek istiyordu. “(Nemrut ve kavminden bazıları:) ‘Eğer bir iş yapacaksanız yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrâhim için serin ve selâmet ol!’ Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.” 3440
Yüce Allah, elçisine ve dolayısıyla dinine karşı çıkan herkesi mutlak sûrette cezâlandırmıştır, cezâlandıracaktır. Bu cezâ, bazen bir tûfan,3441 bazen bir kasırga olur,3442 bazen de bir deprem.3443 Allah, bazen melekleriyle3444 ve bazen görünmeyen askerleriyle 3445 hak edenleri cezâlandırır. Dilerse, bir sivrisinekle. Her şey, O’nun emrinde askerdir. “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.”3446 İbrâhim kavmi, başta Nemrut olmak üzere, İbrâhim’i (a.s.) ateşe atacak kadar açıkça hakka cephe aldıktan sonra, Allah onları helâk etmiştir.3447 Rivâyete göre bu cezâ, sivrisinekle olmuştur. Nemrud’un kavmini sinekler istilâ etmiş ve böylece helâk olmuşlardır. Nemrud’un beynine giren topal bir sivrisinek de onun feci şekilde, inleye inleye ölümüne sebep olmuştur. Burnundan giren sinek, beynine geçmiş, onun ısırmasının acısından dolayı, hizmetçilerine kafasını tokmakla dövdürmek zorunda kalmış, bu şekilde acılar içinde ölmüştür.
Burada önemli olan, Yüce Allah’ın, elçisini hazırlanan tuzaklardan kurtarması,
3439] Zübeyir Yetik, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 81-83
3440] 21/Enbiyâ, 68-70; Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s 44-45
3441] 54/Kamer, 11-12
3442] 17/İsrâ, 69; 51/Zâriyât, 41
3443] 22/Hacc, 1; 99/Zilzâl, 1
3444] 3/Âl-i İmrân, 124
3445] 9/Tevbe, 40
3446] 48/Fetih, 4, 7
3447] 21/Enbiyâ, 70
İBRÂHÎM (a.s.)
- 797 -
müslüman olmayan putperest toplumu da cezalarından biriyle topyekün cezalandırıp helâk etmesidir. 3448
İbrâhim (a.s.) ve Hicret
"...(İbrâhim): 'Doğrusu ben Rabbim'e (emrettiği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, azîzdir, hakîmdir; mutlak güç ve hikmet sahibidir' dedi."3449; "(İbrâhim:) 'Ben Rabbime gidiyorum. O, bana doğru yolu gösterecektir.” 3450
Hz. İbrâhim, kendi kavmine Allah’ın dinini anlatmada hiçbir engel tanımamış, Nemrut’un zorbalığına boyun eğmemiş, her çeşit işkencelere mâruz kalmasına rağmen yolundan dönmemiştir. Fakat onun bütün gayretleri dünyevî bir netice doğurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip kurtarmaya yetmemiştir. Artık netice belli olmuştur; kavmi kendi sapıklıkları istikametinde gitmektedir. Hz. İbrâhim de tevhid üzere yoluna devam etmektedir. Hz. İbrâhim, kavminin iman etmesine ihtimal kalmadığını anlayınca, sapıklık ve şirk diyarından uzak kalmak amacıyla, her şeyiyle yalnız Allah’a kulluk edebilmek için hicret etmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim diniyle bir yerden bir yere hicret ederse, gittiği yer, bir karış yer de olsa, Cennette İbrâhim ve Muhammed (s.a.s.) onun arkadaşı olur.” “Muhâcir, Allah’ın kendisini nehyettiği şeylerden hicret eden/uzaklaşan kimsedir.” 3451
İbrâhim (a.s.) ve ona uyan mü’minlerde dünya-âhiret dengesine dair güzel numûneler vardır. Kur’ân-ı Kerim’de, Rabbimiz tarafında övgü ile dile getirilen bu tercih, onların âhiret bilincini kuşanmış olmalarından güç almaktadır. Onlar “putperest toplumdan berî/uzak olma” ilkesini kendileri için tavır olarak belirlemişlerdir. Müşriklerin değer verdiği şirk unsurlarını inkâr etmişler, kötülüğe olan ilgilerini düşmanlık ve nefretle karşılamışlardır.
Toplumun kirliliklerinden kesin bir beraat ile Allah’a hicret eden İbrâhim (a.s.) ve arkadaşlarında, âhiret gününü korku ve ümit ile bekleyen bütün zamanların mü’minleri için “müşrik toplumun kirliliklerinden berî olup onlardan tam bir kopuş ile uzaklaşmak” hususunda güzel örnek bulunmaktadır. "İbrâhim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık, nefret ve öfke belirmiştir..." 3452
Allah’a ve âhiret gününe gönülden iman edenlerin, İbrâhim (a.s.) ve arkadaşları gibi, birlikte yaşadıkları halkın olumsuz değerlerinden kesin bir kopuşla ayrılıp beraat ilân etmeleri gerekir. Öte yandan ahlâkî hicret ile kendisini arındıran mü’minler, Allah’a ve âhirete öncelik vermelerinden dolayı gerektiğinde bulundukları şehirleri ve ülkeleri dahi terk edebilmelidirler. Çünkü Allah yolunda kararlı bir şekilde mücâdele edip zulüm diyarını terk eden muhâcirlere, hem bu dünyada hasene/güzellik, hem de âhirette güzellik vaad edilmiştir.3453 İster
3448] 21/Enbiyâ, 70
3449] 29/Ankebût, 26
3450] 37/Sâffât, 99
3451] Buhârî, İman 4, Rikak 26; Ebû Dâvud, Cihad 2
3452] 60/Mümtehıne, 4
3453] 16/Nahl, 41
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mânevî olarak günahların ve kötülüğün yurdundan uzaklaşmak anlamındaki hicret olsun, isterse mekânsal hicret olsun bu göç, çok büyük Rabbânî bereketlerle donatılmıştır. İbrâhim’in (a.s.) şirkten ve şirk değerlerinden i’tizâl edip uzaklaşmasının nasıl büyük İlâhî lütuflara yol açtığı uzun uzun mübîn olan kitabımız Kur’an’da anlatılmaktadır.
Meryem sûresinde İbrâhim (a.s.) ile müşrik babası arasında geçen uzun ve hikmetli konuşmaya yer verilmektedir. Bu âyetlerde ifade edildiğine göre müşrik babasının kendisini çağırdığı yozlaşmaya karşı hicret eden bu hanîf genç, şirkten i’tizâl etmiştir. İ’tizâl, mânevî hicret ile eş anlamlı bir kelime olup; ayrılmak, uzaklaşmak, berî olmak demektir. Müşrik toplumun değer verdiği, ama asla bir kıymeti olmayan tapınma ve sömürme aracı olan putlardan Allah’a i’tizâl/hicret eden, sonra da ıslah olmamakta direten toplumun yaşadığı diyarı terk ederek mekânsal olarak da onlardan ayrılan İbrâhim’in (a.s.), çağları aşan örnekliği Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır: "Bir zaman o babasına dedi ki: 'Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola hidâyet edip çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.’ (Babası:) 'Ey İbrâhim! dedi; sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni kovar, taşa tutarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!’ İbrâhim: 'Selâm sana (esen kal)' dedi, Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkârdır. Sizden de, Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de i’tizâl ediyorum/uzaklaşıyorum ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime duâ etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam.’ Nihâyet İbrâhim onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden i’tizâl edince/uzaklaşınca (hicret ettiği zaman) Biz ona İshak ve Ya'kub'u bağışladık/verdik ve her birini peygamber yaptık." 3454
Her mü’min, muhâcirdir. Allah’a iman etmek, şeytanî olan her şeyden hicret etmek demektir. Bu yönü ile yaşadığı şehri hiç değiştirmemiş bir peygamber veya herhangi bir mü’min bile muhâcir sayılmalıdır. Ahlâkî hicret de diyebileceğimiz bu ibâdetin zamanını, zeminini beklemeye hâcet yoktur. İman eder etmez hemen işe koyulmaktır, nefsi kötülüklerden arındırmaktır, nihâî gâye. Toplumun kirliliklerine bulaşmamak, günahlardan kaçınmak, mânevî pisliklerden uzaklaşmaktır, en büyük amaç. Ahlâkî hicret; mânevî kirliliklerin sembolü olan putlara uzak durma konusunda sebat edip, onlarla cihadı sürekli kılmaktır. Bu cihadın amacı, öz benliklerimizde ve toplumsal yaşamın içinde var olan bütün mânevî pisliklerden berî olmaya devam etmektir. Kısacası, mânevî hicretin genel ilkesi; “halk içinde, ama Hakka uygun yaşamaktır.”
Mânevî hicret; mekânsal göçten ve kıtal cihadından önce gerçekleştirilmesi gereken kutlu bir tavırdır. İnsanların hayatında rastlanan şeytanî her hale, her davranışa, her görüntüye karşı alınması gereken bir duruştur mânevî hicret. Bu duruş, büyük bir cihaddır. Öyle ki, iç ve dış diye bölünüp parçalanamayacak bir bütünlük, bir karşı koyuştur. İç âlemimizde ve dış dünyamızda ne kadar kötülük varsa onlardan kaçınmak, her tür şerden ve şer taraftarından hicret ederek uzaklaşmaktır. Ancak bu uzaklaşmadır, bizi Allah’a yaklaştıracak olan.
“Muhakkak ki iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler, işte onlar
3454] 19/Meryem, 42-49
İBRÂHÎM (a.s.)
- 799 -
Allah’ın rahmetini umabilirler.”3455; “Odur, doğunun da batının da Rabbi. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O’na yönel, O’nu vekil kıl, O’nun himâyesine sığın. Halkın senin aleyhinde söyleyebileceği her şeye sabırla tahammül et ve onlardan uygun bir şekilde hicret et/uzaklaş!”3456; “Ey yalnızlığına bürünmüş olan! Kıyam et/kalk ve uyar! Rabbinin büyüklüğünü ve yüceliğini an! Elbiseni/özbenliğini temiz tut! Ve riczden/bütün pisliklerden hicret et/kaçın!” 3457
Öteki dünyaya kesin iman eden mü’minler, maddî kazançlar umarak Allah’ın gazabına uğramış zâlim toplumlarla dostluk kurmamalıdırlar. Çünkü ilâhî hoşnutluktan nasibi olmayan kimselerle dost olmak, “sürekli hicret” bilincine sahip olan mü’minlere yakışmaz. Mü’minler onları terk ederek Rabbânî hoşnutluğun elde edilebileceği güzel ameller yurduna hicret etmelidir.
Dünya ile âhiret arasında tam tercih yapamayan, kâfirlerle yardakçılık mânâsında ilişkiler kuran, münâfıklarla yârenlik eden yarım gönüllü, kararsız ve kişiliksiz insanları velî edinmek biz mü’minler için haramdır. Onlarla bizim aramızda güzel bir ayrılışla öte yanına geçtiğimiz hicret duvarları vardır. Değil mi ki, Allah’ın gazabına uğrayan bir toplum ile dostluk kurmak “kötülükten hicret etmemek” anlamına geldiği için, mü’minlere yasaklanmıştır. Öyleyse, şeytanî olan her şeyden, tüm haramlardan hicret etmek lâzımdır. “Sürekli hicret şuuru” ilâhî rızâdan nasibi kalmamış kimseleri terk etmeyi gerektirir. Kur’an’a kulak verelim: “Ey mü’minler! Allah’ın gazabına uğrayan toplum ile dost olmayın! Onları dost edinenlerin öteki dünya ile ilgili hiçbir ümitleri kalmamıştır. Tıpkı kâfirlerin (şimdi) mezarlarında yatanları tekrar görme ümitlerini kaybetmiş bulunmaları gibi.” 3458
İbrâhim’in (a.s.) Sınavları
Dünya, ne seçim, ne geçim dünyasıdır. Dünya, tüm insanlar için bir sınav salonundan; hayat da imtihandan başka bir şey değildir. İnsanlar zaman zaman sıkıntı ve zorluklarla, zaman zaman da rahatlık ve imkânlarla sınanırlar. Sınavı başaran, daha zor sınava alınır, onu da başaran daha da zoruna... Ta ki, doğrularla sahtekârlar belli olsun, başaranlarla elenenler anlaşılsın, yarışmaya devam edeceklerle dökülenler ortaya çıksın. Sınav, hayatla birlikte sona erer. Öteki âlemde ise ödül veya ceza. “O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”3459; “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirdik. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”3460; “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele.” 3461
Herkes gücünün yettiğinden sorumlu olduğu için, güçlü insanların da sınavı, güçleri nisbetindedir. Devlerin yükü de, sınavı da ağır olur. Peygamberlerin
3455] 2/Bakara, 219; 9/Tevbe, 20
3456] 73/Müzzemmil, 9-10
3457] 74/Müddessir, 1-5
3458] 60/Mümtehine, 13; Furkan Eren, Siz Hâlâ Hicret Etmediniz mi?, Haksöz, Sayı 114, Eylül, 2000
3459] 67/Mülk, 2
3460] 29/Ankebût, 3
3461] 2/Bakara, 155
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
imtihanı, sınavların en zor olanıdır. “İnsanların belâ/imtihan yönünden en şiddetlisi, en çok belâya müptelâ olanları peygamberlerdir. Sonra sâlihler, sonra da derece derece iyi hal sahibi diğer mü’minlerdir.” 3462 Sahâbelerden Sa’d rivâyet ediyor: “Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, insanların imtihanı en çetin olanı kimdir?’ Buyurdu ki: “Peygamberler ve sonra da derece derece mü’minlerdir. Kişi, dini oranında belâ görür/imtihan edilir. Dini kuvvetli ve sağlam ise belâsı/imtihanı ağır olur. Dininde zayıflık söz konusu ise, dini kadar sınava tâbi tutulur. Belâ insanın yakasına öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz.” 3463
Bir insan düşünün; başına gelmedik kalmamakta. En zor sınavlarla, en çetin problemlerle denendiği halde en küçük bir sızlanma ve şikâyette bulunmama... İmtihanın biri bitmeden daha zor bir diğeri başlamakta, ama hiç sarsılmadan o hep şükretmekte, sadece Allah’a dayanmakta. Putperest baba ile imtihan, çocuksuzlukla imtihan, sonra evlâttan vazgeçmekle imtihan, en sevdiğini kurban etmekle/fedâ etmekle imtihan, evlâdı dağ başına bırakmakla imtihan... Çevre şartlarının en olumsuzu ile toplumda tek başına olmakla, ahlâksız ve putperest insanlarla sınav, tâğutların en inkârcılarından biriyle, yaratıcı ve öldürücü bir rab olduğunu iddia eden biriyle, sadistlikte Neron’a örnek olan gaddar Nemrut’la denenme, putperest düzenle sınanma, ateşle imtihan... Fakirlikle imtihan olmaktan çok daha zor olan zenginlikle, malı infak etmekle, misafirlere ikramla imtihan. İnsanlarla imtihan olduğu gibi hayvanlarla da imtihan. Hicretle, yeni vatan arayışlarıyla imtihan. Aile ile çevre ile devletle imtihanın her çeşidini tadan ve bütün sınavlardan başarıyla geçen kimsenin dünyada da avans cinsinden ödülü vardır: İmamlık/önderlik.
“Bizim şartlarımız başka, ülkenin durumu, yasalar, yasaklar, çevre şartları, konjonktür...” diye bin dereden su getirip kendini temize çıkarmaya çalışanların, “yenim dar, yerim dar” diyenlerin kulakları çınlasın! Ve bu tavrın dünyada avans cinsinden cezası da aynı âyette vurgulanır: “...Ben seni insanlara imam/önder yapacağım' demişti. 'Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)' dedi. Allah: 'Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)' buyurdu."3464 Yâni zâlimlerin önder olmaya hakları yoktur. Allah’ın ahdi, her şartta Allah’ı seçenleredir. İmam/önder, örnek olma liyakatini gösteremeyenler, gerçek imamları, peygamberleri önder ve örnek kabul etmezlerse, kâfirlerin elinde oyuncak olmaktan kurtulamayacaktır. Bugünkü her çeşit problemin temeli bundan ibarettir.
“Rabbi İbrâhim'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; 'Ben seni insanlara imam/önder yapacağım' demişti...”3465 Bu sınavların neler olduğu hakkında müfessirlerin çeşitli yorumları vardır. İbn Kesir bu konuyu şöyle açıklıyor: “Muhammed İbn İshak... İbn Abbas’tan nakleder ki, o şöyle demiştir: Allah’ın Hz. İbrâhim’i deneyip de onun hepsini yerine getirdiği imtihanın kelimeleri şunlardır: Allah Teâlâ, İbrâhim’in kavminden ayrılmasını emrettiğinde İbrâhim (a.s.) Allah adına kavminden ayrılmıştı. Sonra Nemrud onu ateşe atıp yakmak istemiş, İbrâhim de Allah uğrunda buna dayanmıştır. Sonra Allah Teâlâ’nın yolunda hicret etmiştir. Yine Allah onu canı ve malıyla imtihan edip konuklar kıssasında anlatıldığı üzere onun durumunu ve tahammülünü ölçmüştü. Allah, oğlunu
3462] Dârimî, c. 2, s. 320
3463] Tirmizî, c. 7, s. 78
3464] 2/Bakara, 124
3465] 2/Bakara, 124
İBRÂHÎM (a.s.)
- 801 -
kurban etmesini emretmiş, o da bu imtihanda başarı göstererek oğlunu fedâ etmeye koyulmuştur. Bütün bunlardan sonra her şeyiyle Allah yoluna koyulup tüm bu imtihanlarda başarı gösterince, Allah ona “teslim ol/İslâm ol” demiş; o da “ben âlemlerin Rabbina teslim oldum/müslüman oldum” demişti. Halkın aksine ve onlardan ayrı olarak Nemrud’a değil; âlemlerin Rabbine teslim olmuştur. 3466
İbrâhim (a.s.), Allah’ın bu çetin sınavlarını en güzel şekilde başarınca Allah da İbrâhim’i insanlara imam/önder kılacağını beyan etmiştir.
İmam/Önder İbrâhim (a.s.)
Yüce Allah, kulu ve elçisi olan İbrâhim’ (a.s.) ateşten koruduğu gibi, evlâtlarını da korumuş ve onlara peygamberler arasında üstün mevki ve mertebe de vermiştir. Kur’ân-ı Kerim Hz. İbrâhim’in önderliğinden ve evlâtlarından şöyle bahsediyor: "Bir zamanlar Rabbi İbrâhim'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; 'Ben seni insanlara imam/önder yapacağım' demişti. 'Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)' dedi. Allah: 'Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)' buyurdu."3467 Allah Teâlâ, sevdiği kulu İbrâhim’i herkesin tâbi olduğu bir imam/önder yaptığını beyan ediyor. Çünkü İbrâhim (a.s.), Yüce Allah’ın sınavlarını tümüyle ve en güzel şekilde kazanmıştı.
Yüce Allah, kulu ve elçisi olan İbrâhim’i (a.s.) ateşten koruduğu gibi, evlâtlarını da şirk ve haramlardan korumuş ve onlara peygamberler arasında üstün mevkî ve mertebe de vermiştir. Yüce Allah, sevdiği kulu İbrâhim’i herkesin tâbi olduğu bir imam/önder yaptığını beyan ediyor.3468 Çünkü İbrâhim (a.s.), Allah’ın sınavlarını kazanmıştı. Allah’ın kendisini insanlara imam kılacağını beyan edince, İbrâhim (a.s.) kendi soyundan da imamlar isteyince, Allah “zâlimler imamlık/önderlik hakkına sahip olamazlar” karşılığını vermiştir. Hiçbir zâlim, imam olamaz, kendisine uyulan önder olamaz, buna hakkı yoktur. Allah’ın imâmet ahdine hiç bir zâlim eremez.
Bu konuda Fahreddin Râzi şöyle der: “Onlar (zâlimler), Allah’ın emirlerinin kendilerine emanet edildiği kişiler olamazlar. Kendilerine uyulamaz. Dolayısıyla imam (önder, lider) olmazlar. Böylece fâsığın imâmetinin bâtıl olduğu bu âyetin delâleti ile sâbit olmuştur. Efendimiz buyuruyor ki: “Yaratana isyan konusunda hiçbir mahlûka itaat yoktur.”3469 Ve yine bu âyet-i kerime gösteriyor ki, fâsık hâkim olamaz. Hüküm mevkiine geçtiği zaman, onun verdiği hükümler uygulanamaz. Şehâdeti kabul edilmez ve Rasûlullah’tan naklettiği hadis benimsenemez. Fetvâ verirse fetvâsına itibar edilemez. Namaz için öne geçirilemez.” 3470
Görüldüğü üzere imamlık veya diğer bir adıyla önderlik, sıradan basit bir görev değildir. Babadan oğla geçen veya soy sop takip eden bir verâset malı olmadığı gibi, zâlim, fâcir, fâsık, münâfık ve müşrik gibi kimselerin de gelip oturduğu bir makam değildir. İmamlık; iman, amel, şuur ve yaptırıcı güce sahip olanların hakkıdır. Bu üstün meziyetlere sahip olmayanlar babası ve atası ne olursa olsun, o yüce makama getirilemez. İslâm, bir saltanat ve hükümdarlık dini değildir.
3466] İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, c. 2, s. 530-531
3467] 2/Bakara, 124
3468] 2/Bakara, 124
3469] Müslim, İmâre, 38, hadis no: 1839
3470] İbn Kesir, a.g. e. c. 2, s. 536
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm, hak ve adâlet dinidir. Kim o mertebeye ulaşırsa onun hakkıdır.
İmamlığı sadece bir devlet başkanı olarak düşünmek doğru değildir. İmamlık; risâlet imamlığı, hilâfet imamlığı, devlet imamlığı, cemaat imamlığı ve namaz imamlığı şeklinde geniş bir muhtevâya sahiptir. Hangi şekliyle olursa olsun, o makamlara geçen şahsın zâlimlik, fâsıklık ve benzeri sıfatlardan uzak kalarak tam bir adâlet sıfatına sahip olmaları şarttır. Allah Teâlâ’nın İbrâhim’e (a.s.) söylediği “zâlimlere imamlık ahdim erişmez” ifadesi, sadece İbrâhim nesline münhasır değildir. Her dönemde geçerli bir kuraldır. Zâlimlik ve fâsıklık yaparak Allah’ın dinini hafife alan herkes için geçerli bir ölçüdür bu.
Dün de, bugün de, yarın da olsa zâlimler, bu yüce makama getirilemez. Şirk, en büyük zulüm3471 olduğu için, müşrik bir kimse büyük bir zâlimdir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen zâlimlerin ta kendisi3472 olduğundan Allah’ın indirdiği dışında, O’na ters yasa veya hükümle hükmetmek, insanları yönetmek zulüm olduğu gibi, bu yönetici de zâlimin ta kendisidir.3473 Zulmün zıddı, adâlettir. Allah adâletle davranmayı emretmektedir.3474 Bütün bunlarla birlikte nefsine uyduğundan, câhillik ve başka sebepler yüzünden adâletten ayrılan kimse de zâlimdir. Ve zâlimlerin imam/önder/lider olma hakkı yoktur. 3475
Hz. İbrâhim’in (bir peygamberin) çocukları, onun sülâlesi, zürriyeti de olsa zâlim olduğu müddetçe hiç kimse imam olamaz. Demek ki, Hz. İbrâhim neslinden de bu tür insanlar çıkacaktır. Bu konuda Allah’ın vaadi kesindir: “Zâlimler imamlık ahdime erişemez!” Seyyid Kutub şöyle diyor: “İslâm, itikat ve amel esasına dayanmayan bütün bağları ve alâkaları tamamen koparıp atar. İtikat ve amel bağları kopunca hiçbir şekilde akrabalık ve kan bağını kabul etmez. İtikat ve amel zinciri ile bağlanmadıktan sonra bütün râbıta ve değerleri kökünden siler. Bir milletin iki nesli itikat yönünden muhâlefet ederse, aradaki bağlar kesilir. Hatta itikat ipi kopunca karı ile koca, baba ile evlât arasındaki bağlar bile kopar.
Müşrik Araplar ayrı, müslüman Araplar ayrıdır. Şirk devrinin Arab’ı ayrı şeydi, İslâm devrinin Arab’ı ayrı şeydir. Aralarında ne bir bağ, ne bir alâka, ne de bir akrabalık vardır. Ehl-i kitaptan iman edenler ayrı, İbrâhim, Mûsâ ve İsa’nın (a.s.) dininden inhiraf edip sapanlar ayrıdır. Âile; babalardan, evlâtlardan ve torunlardan ibaret değildir. Bu değer, aralarında müşterek bir inanç bağı olunca doğrudur. Ümmet de muayyen bir ırkın birbiri ardınca gelen nesiller topluluğundan ibaret değildir. Millet; ırkları, cinsleri, renkleri ve vatanları ne olursa olsun, birleşen mü’minler topluluğundan ibarettir. İşte Kerim olan Allah’ın şu Rabbânî beyanından fışkıran iman tasavvuru, iman duygusu, iman şuuru, iman düşüncesi bundan ibarettir.” 3476
İbrâhim Milleti; Haniflik
Hz. İbrâhim'in tebliğ ettiği tevhid akidesini koruyan ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) peygamber olarak gönderilmesinden önce Allah'ın birliğine iman
3471] 31/Lokman, 13
3472] 5/Mâide, 45
3473] 5/Mâide, 45
3474] 16/Nahl, 90
3475] Beşir İslâmoğlu, a.g.e. s. 46-49
3476] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 1, s. 240
İBRÂHÎM (a.s.)
- 803 -
edenlere hanifler denir.
Sözlükte; hanif masdarından bir sıfattır. Hanef, dalâletten doğruluğa, çarpıklıktan düzgünlüğe meyletmek demektir. Nitekim doğruluktan eğriliğe, haktan haksızlığa meyletmeye de "cim" ile cenef denir. Şu halde hanifin asıl mefhûmu, eğriliği bırakıp, doğrusuna giden demektir. Bu mefhum ile örfte İbrâhim’in (a.s.) milletine isim olmuştur ki; başka dinlerden, batıl ilanlardan kaçınıp yalnız bir olan Allah'a eğilen " Müvahhid" demektir. 3477
Hanif'in çoğulu Hünefâdır. Bazı Müfessirler, haniflerin, hacılar, sünnetli olanlar, ananın, mahremlerin nikahını haram tanıyanlar, namazda kıbleye yönelenler, İbrâhim'in dinine uyanlar, anlamlarına geldiğini yazmışlardır. Bunlardan başka Ebû Kilâbe'ye göre: "Peygamberleri arasında hiç birini ayırt etmeyiz."3478 âyetinin işaretiyle peygamberlerin hepsine iman edenler anlamına gelir. Dinin hepsini cami' olanlar diye de tarif edilmiştir ki, bu son iki tarif, birbirine yakındır. Ancak bu tariflerin çoğu mefhumu ile değil, bazı özel durumlarda tarif edildiği için tam tarif değildir. Bazı açıklamalar için nakledilir.
Din ıstılahında ise: Daha önce geçtiği gibi bütün bâtıl akidelerden İslâm'a meyletmektir. Bütün peygamberlere iman ve her dini içine almak da bununla olur. Bütün kitaplar ve Peygamberler dini yanlış akidelerden kurtararak "Allah katında gerçek din İslâm'dır."3479 âyetinde olduğu gibi hak tevhid ve ihlâs ile yalnız Allah'a ibâdet etmek ve insanlığı kurtuluşa erdirmek için gönderilmişlerdir. Onun için ehl-ı Kitab da bununla emrolunmuşlardı.
Kur’ân-ı Kerim'de Hanif kelimesi on yerde, hanifler ise iki yerde zikredilmiştir:
1- (Yahûdi ve hıristiyanlar müslümanlara) "Yahûdî veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız’ dediler. De ki, ‘Hayır, (biz) muvahhid (Allah'ı bir tanıyarak ve müslim) olarak İbrâhim'in dinindeyiz. O, Allah'a müşriklerden (eş tutanlardan) değildi." 3480
Kur'ân-ı Kerîm'de hanif kelimesinin müslim kelimesiyle beraber zikredildiği her yerde, hanif kelimesi hacı anlamına gelmektedir. Ancak, yalnız başına zikredildiği yerde ise müslüman manâsına gelmektedir." 3481
2- "İbrâhim ne bir yahûdî, ne bir hıristiyandır. Fakat o Allah'ı tanıyan (Hanif) dost doğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi."3482 Görüldüğü gibi bu âyette hanif kelimesi müslüman mânâsına gelmektedir.
3- "De ki; Allah (sözün) doğru(sunu) söylemiştir. Onun için Allah'ı birleyici (hanif) olarak İbrâhim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi." 3483
4- "İyilik yaparak kendisini Allah'â teslim edip Hakka yönelen Muvahhid İbrâhim'in dinine uyandan din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrâhim’i dost edinmiştir." 3484
3477] Okyanus, Mütercim Asım Efendi, Hanef ve Hanîf maddeleri; Hak Dini, Kur'ân Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, VI, 3821
3478] 2/Bakara, 285
3479] 3/Âl-i İmrân, 19
3480] 2/Bakara, 135
3481] H. Basri Çantay, Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm, I, 40
3482] 3/Âl-i İmrân, 67
3483] 3/Âl-i İmrân, 95
3484] 4/Nisâ, 125
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5- "Şüphesiz ki ben, bir muvahhid (Allah'ı bir tanıyan) olarak yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim. Ben müşriklerden değilim." 3485
6- "(Şöyle) de: Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine İbrâhim'in hakka yönelmiş (hanif) milletine iletmiştir. O, Allah'a eş koşanlardan değildi." 3486
7- "Ve yüzünü Hanif (tevhîd) dinine döndür, sakın müşriklerden olma." 3487
8- "Hakikaten İbrâhim (başlı başına) bir ümmetti; Allah'a itaatkârdı, (bâtıl dinlerden uzak ve) Hanif (muvahhid) bir müslümandı. O (hiç bir zaman) müşriklerden olmadı." 3488
9- "Sonra (Habibim) sana: ‘Hanif bir müslüman olarak İbrâhim'in dinine uy. O hiç bir zaman müşriklerden olmadı’ diye vahyettik." 3489
10- "O halde (İbrâhim) sen yüzün bir Hanif (muvahhid) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışına (hiç bir şey) bedel olamaz. Bu dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilemezler." 3490
11- "Allah'ın hanifleri (muvahhidleri), ona eş tutmayanlar olarak (kaçının çekinin) kim Allah'a şirk/eş koşarsa o yüksekten düşüp de (parçalanmış ve) kendini kuş kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere atmış (nesne) gibidir." 3491
12- "Hâlbuki onlar Allah'a Onun dininde ihlas erbabı ve hanifler (muvahhidler) olarak, ibâdet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından, zekâtı vermelerinden başkasıyla emr olunmamışlardı. En doğru din de bu idi." 3492
Hadislerde de hanif, hanifler ile fıtrat kelimesi arasında bir irtibat olduğunu görmekteyiz. Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anası ile babası ona Yahudî yahut hıristiyan veya mecûsî yaparlar. Nasıl ki, her hayvanın yavrusu tam a'zalı olarak doğar. Hiç o yavrunun burnunda, kulağında eksik, kesik bir şey görülür mü?" Sonra Ebu Hüreyre (r.a.); "Allah'ın insanları Hakkı idrâk ve kabule müsait yarattığı aslî fıtratı -ki, İslâm fıtratıdır- rehber edinmekle Allah'ın yarattığı bu İslâm ve tevhid seciyesinin şirk ile değiştirmek uygun değildir: Bu, İslâm ve Tevhid dini, en doğru bir dindir."3493 meâlindeki âyet-i kerîmeyi okumuştur. 3494
Bu hadis-i şerifin öğrettiği en büyük bir gerçek de insanlarda din duygusunun ve hakikat aşkının fıtrî oluşu ve akıllara hayret veren şu hayatın ve iç, dış bir takım özelliklerle mücehhez bulunan şu muazzam insanlık binasının, o din duygusu üzerine kuruluşudur. Bu gerçeği, gerek konumuz olan hadis-i şerifteki Peygamberimizin sözlerinden gerekse zikredilen (fıtratullah) âyet-i kerîmesinden öğrenmiş bulunuyoruz.
3485] 6/En'âm, 79
3486] 6/En'âm, 161
3487] 10/Yûnus, 105
3488] 16/Nahl, 120
3489] 16/Nahl, 123
3490] 30/Rûm, 30
3491] 22/Hacc, 31
3492] 98/Beyyine, 5
3493] 30/Rûm, 30
3494] Buhârî, Cenâiz 80
İBRÂHÎM (a.s.)
- 805 -
Müfessirler, âyet-i kerimedeki "fıtrat"ı, Hak dini kabule kabiliyetli anlamına hamlederler ki, âyetin gereği budur. Asıl yaradılış demektir. İbn Atiyye diyor ki; fıtrat lafzının en iyi tefsiri, insanın Allah'ın yarattıklarını fark etmeye, dünyevî işleri de birbirinden ayırabilen uygun bir kabiliyettir. Bu kabiliyet açıldıkça, kul yaratıcısını bilir ve bulur, şeriattaki güzelliği idrâk eder.
Fıtrî din, İslâm Dinidir, Tevhîd dinidir ve bir Allah'a iman dinidir. Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e gelinceye kadar bütün peygamberler İslâm Dini esaslarını ve Tevhîd akidesini tebliğe memur edilmişlerdir. Bu din müsâit olduğu mükemmel gâyeyi ancak son Peygamber’de bulmuştur. Dinleri, ihtivâ ettikleri kaide ve hükmü ile tebliğ ettikleri faziletli medeniyet ile hulasa insanlığın her türlü ıstırâbına ilâç olabilmeleri yönüyle tetkik eden her insaflı âlim ve mütefekkir, Hak dinin İslâm Dini olduğuna hükmetmekte tereddüt etmez. Diğer dinler, tetkik yeri olabilecek bir tarihi açıklamayı haiz olmadıkları halde İslâm Dini, tarihi en yakın bir hayata sahip olması cihetiyle bütün hükümleri, güneş gibi açık olarak zamanımıza aktarmıştır. Onun tarihi seyri, bir ilmî tekâmülü takip ettiği için asıl saffetiyle devam edip gidecektir.
Bir rivâyette şöyle buyruluyor: "Ben kullarımı hanifler olarak istikamet ve selâmet üzere yarattım." 3495
Görüldüğü gibi Allah (c.c.) kullarını birer hanif olarak yaratmıştır. Hanif, Allah'ın birliğine iman eden kişiye denir, buna muvahhid de denir. Her doğan çocuğun İslâm fıtratı üzerine doğması demek, elest bezminde Cenâb-ı Hakk’a verdikleri söz üzere doğmaları demektir ki, Allah Onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" 3496 buyurdu. Onlar da; "Evet, sen bizim Rabbimizsin" dediler. İşte bu söz, Allah'ın "İnsanları hanif olarak yarattım" buyurmasının aslını oluşturmaktadır. 3497
Hanif Dini:
Hz. İbrâhim tarafından temsil edilen tevhid esasına dayalı hak dine Hanif Dini denir. Hanîf kelimesine lügat itibârıyla çeşitli mânalar verilmişse de genellikle kabul edildiğine göre "hakka ve doğruya yönelen, istikamet üzere bulunan kimse" demektir. İslâm literatüründe ise câhiliye döneminde her türlü sapıklıktan ve putperestlikten yüz çevirerek hakka yönelen, Hz. İbrâhim'in dinine tâlip olarak yalnız bir Allah'a inanan kimseler için ad olmuştur.
Hanîf kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de tekil olarak "hanîf" şeklinde on yerde, çoğul olarak "hunefâ" şeklinde ise iki yerde kullanılmaktadır. Bu âyetlerin sekizinde hanîf kelimesi, Hz. İbrâhim'le ilgili olarak zikredilmiştir. Meselâ şöyle buyrulur: "Yahudi ve hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız’ dediler. ‘Bilâkis biz, doğruya yönelmiş (hanîf) olan ve Allah'a eş koşanlardan olmayan İbrâhim'in dinine uyarız' de!" 3498; "İbrâhim, ne bir yahudi, ne de bir hıristiyandı. Ama doğruya yönelen (hanîf) bir müslümandı ve müşriklerden de değildi." 3499
Cenâb-ı Hak, Peygamber Efeandimiz’e hanîf olan İbrâhim dinine tâbi olmayı,
3495] Aynî, Umdetü'l-Kaarî, VIII, 179
3496] 7/A'râf, 172
3497] Hâzin Tefsiri, V, 45; Ahmet Yaşar, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 329-331
3498] 2/Bakara, 135
3499] 3/Âl-i İmrân, 67
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yani onun yolunu devam ettirmeyi şöylece emretmiştir: "İbrâhim, şüphesiz Allah'a boyun eğen ve O'na yönelen (hanîf) bir önderdi; puta tapanlardan değildi... Şimdi, sana, ‘Doğruya yönelmiş (hanîf) olan ve puta tapanlardan olmayan İbrâhim'in dinine uy!' diye vahyettik."3500 Bu sebeple hanîflik, İslâm için dahi kullanılmış ve samimi, ihlâslı bir müslümana da "hanîf" vasfı verilmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz; "Ben, müsâmahakâr hanîf dini (el-Hanîfıyye es-Semha) ile gönderildim" buyurmuştur. 3501
Peygamber Efendimiz’in nübüvvet ile görevlendirilmeden önce Arap Yarımadası'nda putperestliğin hâkim olduğu ve insanlığın dalâlet içerisinde bulunduğu câhiliyye döneminde putlardan ve her türlü sapıklıktan yüz çevirerek, Hz. İbrâhim dini olan hanîfliğe tâbi olmuş, hakka yönelerek hak dinin arayışı içerisine girmiş kişiler, çok az da olsa mevcut idi. İslâm tarihi kaynakları bunların bir kısmından ve faâliyetlerinden bahseder. Meselâ bunlardan birisi Varaka bin Nevfel idi. 3502
İbrâhim’in (a.s) Duâları
Kur’ân-ı Kerim, duâ etmemizi ısrarla tavsiye eder. “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: ‘Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”3503; “De ki: ‘Duânız (yalvarmanız) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?”3504; “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilinki, O haddi aşanları sevmez.” 3505
Kur'ân-ı Kerim, bazı vesilelerle bize nasıl duâ edeceğimizi öğreterek, duâ örnekleri verir. Peygamberlerin duâları, hem onların birer kul olmalarının ve kulluk yaptıklarının göstergesi, hem de kendilerinin örnek alınarak Allah’tan neleri ve nasıl istememiz gerektiğine dair müslümanlara örnek ve rehberliklerdir. Hz. İbrâhim, Allah’a çok şükreden, O’na itaat ve ibâdet eden, O’na teslim olan, kendisini Allah’a adamış, sâlih bir zât olduğu gibi, aynı zamanda bol bol duâ eden biriydi. "İbrâhim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.”3506 Onun duâları da bize örnek olmalıdır. Kur’an’da İbrâhim’in (a.s.) yaptığı bazı duâlar açıklanarak bize duâ örnekleri verilir. Bunları görelim:
“Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)” 3507
"Ey Rabbim! Burayı (Mekke’yi) emîn bir şehir yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle.” 3508
"Bir zamanlar İbrâhim, İsmâil ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor, (şöyle diyorlardı:) 'Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz Sen işitensin, bilensin." 3509
"Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de Sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usûllerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira tevbeleri çokça kabul
3500] 16/Nahl, 120, 123
3501] Ahmed bin Hanbel, V, 266. Ayrıca bk. Buhârî, İmân 29; Tirmizî, Menâkıb 32, 64; Ahmed bin Hanbel, III, 442
3502] Ahmet Önkal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 331
3503] 40/Mü’min, 60
3504] 25/Furkan, 77
3505] 7/A’râf, 55
3506] 60/Mümtehıne, 4
3507] 2/Bakara, 124
3508] 2/Bakara, 126
3509] 2/Bakara, 127
İBRÂHÎM (a.s.)
- 807 -
eden, çok merhametli olan ancak Sensin." 3510
"Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden Senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü azîz olan, üstün gelen; hakîm olan, her şeyi yerli yerince, hikmetle yapan yalnız Sensin." 3511
"Hatırla ki İbrâhim şöyle demişti: 'Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun dalâletine/sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen gerçekten çok bağışlayansın, çok merhametlisin." 3512
“Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Senin Beyt-i Harem'inin (Kâbe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler." 3513
"Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen bizim gizleyeceğimizi de açıklayacağımızı da bilirsin. Çünkü ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz." 3514
"İhtiyar halimde bana İsmâil'i ve İshak'ı lutfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duâyı işiten, kabul edendir." 3515
"Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı ikame edenlerden (dosdoğru kılanlardan) eyle; ey Rabbimiz! Duâmı kabul et!" 3516
"Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve mü'minleri bağışla!" 3517
“...Ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur. Beni yediren, içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifâ veren O'dur. Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni sâlihler/iyiler arasına kat. Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasip eyle! Beni naîm cennetinin vârislerinden kıl. Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et). Çünkü o dalâlettekilerden/sapıklardandır. (İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme. O gün, ne mal fayda verir, ne de evlât. Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur)." 3518
“Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlât ver' dedi.” 3519
“...Rabbimiz! Ancak Sana tevekkül edip dayandık, Sana yöneldik. Dönüş de ancak Sanadır." 3520
"Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için fitne (deneme konusu) kılma; bizi bağışla! Ey
3510] 2/Bakara, 128
3511] 2/Bakara, 129
3512] 14/İbrâhim, 35-36
3513] 14/İbrâhim, 37
3514] 14/İbrâhim, 38
3515] 14/İbrâhim, 39
3516] 14/İbrâhim, 40
3517] 14/İbrâhim, 41
3518] 26/Şuarâ, 77-89
3519] 37/Sâffât, 100
3520] 60/Mümtehıne, 4
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbimiz! Yegâne azîz (güçlü ve gâlip), hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sensin." 3521
İbrâhim’in (a.s.) tefekkürüne, hayat tarzına ve sözlerine akseden imanî/tevhidî tablo, elbette duâlarında da berrak bir biçimde görülür. Duâ, ubûdiyetin/kulluğun özüdür. Duâ halinde olma, insanın acziyetini kabul ettiğinin ve Allah’tan başka ihtiyaçlarına cevap verecek hiçbir mercî olmadığını anladığının ifadesidir. Nasıl kulluk yapılacağını hayatlarıyla gösteren peygamberlerin duâları da Kur’an’da yer bulur. Bu duâlar, bize nebîlerin neyi nasıl ve ne için istediğini gösterir. Böylece, bize de duânın aslını, usûlünü ve edebini bildirir. İbrâhim’in (a.s.) duâları da, bu anlayışla okunmalı ve üzerinde durulmalıdır. Onun duâlarında, “millet-i İbrâhim”e dâhil olmamızın usûlünü bulmamız mümkündür.
İbrâhim’in (a.s.) hepsi de Rabbinin katında kabul görmüş duâları, değişik sûrelerde zikredilir. İbrâhim sûresinde ise, bu duâların bir kısmı art arda gelir. Bu İbrâhimî duâların altıncısı ise, bugünün âile ve evlât belâsı çeken insanları için, nuranî bir iksir sunmaktadır. Altı kelimeden oluşan ve kısa meali “Rabbim, beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle” şeklinde verilen bu duâda, o mübârek nebî Rabbine şöyle yakarır: “Rabbi’c’alnî mukîme’s-salâti ve min zürriyyetî,”3522 Bu kısacık duâ, kısalığına karşılık, geniş ve derin mânâlar barındırır. Bu duânın her bir kelimesi bile, çok anlamlar taşır dünyalarımıza.
İbrâhim, Rabbine yönelişiyle, en başta, bize hep hatırımızda olması gereken ama neredeyse daima unuttuğumuz rubûbiyet-ubûdiyet denklemini hatırlatır. İnsan, tüm kâinatı kuşatan mutlak bir rubûbiyetin sahibi olan; zerreden galaksilere tüm mahlûkatı her an her haliyle terbiye, idare ve tasarrufu altında tutan; bütün yarattıklarının her ihtiyacını görüp onu gereği gibi karşılayan Yüce Allah’a karşı, küllî bir ubûdiyetle yükümlüdür. Öyle bir Rabbin huzurunda terbiye ve idareyi başka ellerde aramak, o kulluğun edebine aykırıdır. İbrâhim (a.s.), daha en başta, Rabbine yönelişiyle bu dersi verir. Tüm kâinatın O’nun tasarrufunda olduğunun, tüm yapılışların ardındaki “câil”in O olduğunun şuuru içinde, kendi matlûbunu ve maksûdunu doğrudan doğruya O’ndan ister.
Matlûbu ve maksûdu ise, Rabbine hep dünyanın fâni yüzüne takılıp kalan nazarlarla yalvaran; O’na yönelmeyi çoğunlukla unuttuğu gibi, hatırladığı anların çoğunda da O’ndan fenâ ve fâni şeyler talep eden bizlere ibretli bir uyarı hükmündedir. İbrâhim’in (a.s.) bu duâsında istediği şudur: Namaz kılmak! Daha doğrusu, “namazda mukîm olmak.” Çünkü, tüm kâinatı yaratan, tüm evrenin şehâdetiyle mutlak ve küllî rabliğini, gören gözlere gösteren ve bizi rubûbiyete karşı ubûdiyetle/kullukla mukabele edecek bir fıtratla yaratan Rabbimize karşı kulluğumuzun en net, en berrak, en muazzam ifadesi namazdır. O yüzden, bütün nebîler namaz kılmış ve Rasûl-i Ekrem onu “iki gözünün nuru” olarak tanımlamıştır.
Rabbimiz, tüm kâinatın şâhit olduğu devamlı bir rablik sergilediğine göre, böyle devamlı terbiye ve idare karşısında kula yakışan, daimî bir ubûdiyet/kulluk sergilemektir. Kulluğun en berrak, en muazzam ifadesi olan namazı devamlı ve dosdoğru kılmaktır. Zâhiren namaz kılmıyor olduğu anları da, namaz kıldığı anların dünyasına taşıdığı ubûdiyet şuuruyla yaşamaktır. Üzerimizde her an cilvesi
3521] 60/Mümtehıne, 5
3522] 14/İbrâhim, 40
İBRÂHÎM (a.s.)
- 809 -
görünen bir rubûbiyete karşı, üzerimizde her an bir kulluk tavrı, şuuru ve edebi taşımaktır. Bunun için, İbrâhim “Rabbim, beni namaz kılanlardan eyle” demekle yetinmez. “ Namaz üzere kaaim olma”, “namazda mukîm olma”, “namazı ayakta tutma”, “namazla ayağa kalkma”, “devamlı namaz şuuru üzere olma” duâsında bulunur.
Mânidardır, duâ burada bitmez. Hemen ardından, İbrâhim (a.s.) “ve min zürriyyetî” diyerek, çoluk-çocuğu ile soyundan gelecek olanları da duâsına dâhil eder. Çünkü, yalnız kendisi için yaptığı bir duâ, yalnız kendisi yaşadığı sürece yaşanacaktır. Oysa, İbrâhim şu dünyadan göçüp gitse bile, dünya durduğu müddetçe, rubûbiyet-ubûdiyet denklemi de duracak; Rabbimizin mutlak rubûbiyetine karşı kullarının küllî bir ubûdiyetle mukabele etmesi gerekecektir. Bu noktada, İbrâhim (a.s.) mutlak ve dâimî bir rablığa karşı devamlı bir kulluğun gereğine inandığı için, yalnız kendisi için namaz duâsı etmekle kalmaz. Kendinden sonra da, zürriyetinin bu kulluğu her dâim sergilemelerini ister.
İbrâhim’in (a.s.) bu duâsı, çift yönlü bir mâhiyet taşır. İbrâhim, bir yanda öncelikle ve bizzat kendisinin namaz üzere olmasını istemektedir. Öte yanda, bununla yetinmeyip âilesi, çoluk-çocuğu, zürriyeti için de aynı şeyi istemektedir. Diğer bir açıdan bakarsak, İbrâhim yalnızca zürriyetinin namazda mukîm olup her ânını kulluk şuuruyla yaşaması duâsında bulunmamakta; bunu evvelâ ve bizzat kendisi için istemektedir. Bu çift yönlü duâ, şu dersi verir: Yalnız kendi kulluğunu düşünüp çoluk-çocuğunun kulluğuna dair bir sorumluluk hissi taşımamak da yanlıştır; yalnız çoluk-çocuğunun kulluğunu düşünüp kendisi o şuurdan uzak yaşamak da. Her iki çaba da, her iki yöneliş de yarımdır, eksiktir, boştur. İnsan, evvelâ ve bizzat kulluk şuuruyla donanmakla; ama aynı zamanda bu bilinci âilesi, evlâdı, zürriyeti ile paylaşmakla yükümlüdür. İbrâhim’in (a.s.) bu duâsı, bu zamanın âile ve evlât belâsı taşıyan biz insanlarına muazzam mesajlar taşımaktadır. 3523
İbrâhim’in (a.s.) tevhid mücâdelesini tahlil ederken, “tevhid”in zıddı olan şirk ve putçuluk hakkında Yüce Allah, İbrâhim’in (a.s.) şöyle duâ ve niyazda bulunduğunu bildiriyor: "Hatırla ki İbrâhim şöyle demişti: 'Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun dalâletine/sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen gerçekten çok bağışlayansın, çok merhametlisin." 3524
Üstad Seyyid Kutub, İbrâhim’in (a.s.), “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” duâsını, İslâm’ın öğretileri doğrultusunda günümüz şartlarını da göz önünde bulundurarak şöyle izah ediyor: “Hz. İbrâhim’in hem kendisini hem de çocuklarını, tapınmaktan korumasını Allah’tan istediği put, sadece Arapların ilkel câhiliyet dönemlerinde yaptıkları gibi basit ve alelâde şekilden ibaret değildir. Veya muhtelif câhiliyet sistemlerinin taş, ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayaller biçiminden ibaret değildir put.
Bu basit ve alelâde puta tapınma şekilleri, Allah’a şirkin bütün anlamlarını içine almaz. Allah’tan başka tapınılan tüm putları ihtivâ etmez. Yalnızca bu basit ve alelâde şirk ve put şekilleri üzerinde durarak, Kur’an’daki şirkten maksadın
3523] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları, 48-51
3524] 14/İbrâhim, 35-36
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunlar olduğunu kabul edecek olursak, sonsuz derecede şekilleri olan şirk kavramını iyi kavramış olmayız. Ve bugün beşeriyetin içine saplandığı şirk ve modern câhiliyye şekillerinin gerçek yüzlerini tam olarak göremeyiz. Bunun için şirkin mâhiyetini derinliğine araştırmak ve putun şirkle olan alâkasını açığa çıkarmak gerekir.
Allah’tan başka ilâhın olmadığını belirten “lâ ilâhe illâllah”ın zıddı olan şirk, hayatın tüm alanlarında, Allah’ın buyruğuna dayanmayan ve her konuda dinin emirlerini benimsemeyen tüm sistem ve her tavır şirktir. Tek bir ilâh olarak Allah’tan başkasını tanımadığını söyleyip de abdest, namaz, oruç ve hac gibi dinin emirlerini yerine getirdiği halde; siyasî, sosyal ve ekonomik konularda Allah’tan başkasının koyduğu hükümlere bağlananlar... Değer ölçülerinde ve hükümlerinde Allah yapısı olmayan düşünceleri ve fikirleri benimseyenler... Geleneği, ahlâkı, âdet ve alışkanlıkları itibarıyla giyindiği kıyafeti ve elbiseleriyle birtakım insanları tanrı tanırcasına onların icat ettikleri kılık ve kıyafetlere girip modalarına uyan ve Allah’ın şeriatının yasakladığı şekillere bürünenler... Evet, bunlar, şirkin âlâsını işlemektedirler. Bütün gerekçeleriyle birlikte söyledikleri “eşhedü en lâ ilâhe illâllah” kelime-i şehâdetinin zıddını yapmaktadırlar... İşte günümüzdeki insanların çoğunun yanıldıkları noktalardan birisi budur.
Put... Sadece o, ilkel ve basit şekilde olmaz. Dikilen heykeller biçiminde olması şart değildir putun. Put, putlaşmak isteyenlerin arkasına gizlendikleri birer işaret ve alâmetten başka bir şey değildir. Onlar insanları kendilerine kul köle yapmak için o dikili putların arkasına sığınırlar ve onun gerisinden kendi buyruklarını rahatça yürütürler. Hiçbir zaman için bir putun konuştuğu, duyduğu ve gördüğü görülmemiştir. Ancak, putların arkasına gizlenmiş olan râhipler ve mâbet bekçileri mırıldanarak etrafında onun adına duâlar okur ve bereketler dağıtan muskalar asarlar. Sonra da kitleleri ezmek ve kölesi kulu haline getirmek istediği kimselerin adına o putları konuştururlar. Herhangi bir yerde herhangi bir zamanda idarecilerin ve kâhinlerin adına konuştukları ve Allah’ın izni, müsaadesi olmaksızın hükümler koydukları ve kanunlar vaz ettikleri, hareket ve işlemler yaptıkları şeyler ortaya sürülecek olursa... İşte bu ortaya atılan şey tabiatı, mâhiyeti ve vazifesi itibarıyla putun ta kendisi olur.
Bir yerde bunlar arma olarak “ırkçılığı” mı seçiyorlar? Bir yerde arma olarak “vatan”ı mı çıkarmak istiyorlar? “Halk”ı mı işaret ve simge olarak kendilerine bayrak yapmak istiyorlar veya bir “sınıf”ı mı kendilerine sembol olarak yükseltiyorlar? Sonra da insanlardan bu yükseltilen armalara, şiarlara, işaretlere ve bayraklara Allah’ı bırakıp kulluk etmelerini mi istiyorlar? Halkın bu kaldırılan alâmetler uğruna fedâkârlığa katlanmasını mı istiyorlar? Malını, mülkünü, ahlâkını, ırz ve namusunu bu uğurda harcamasını mı diliyorlar? Ve her ne zaman bu işaretlerin, alâmetlerin ve armaların isteğiyle Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların isteğine göre yontarak şekiller vermek mi istiyorlar? Ve Allah’ın emirlerini bırakıp o armaların ve işaretlerin veya daha doğru bir tâbirle bu putların, yani putların arkasına saklanmış olanların istek ve emirlerini mi yerine getiriyorlar? İşte orada putçuluk vardır. Allah’tan başkasına tapınma vardır. Yoksa putun mutlaka bir ağaçtan dikilmiş veya bir taştan, tunçtan yontulmuş olması zarûri değildir. Put bir sistem olabilir, bir arma olabilir, bir ekol olabilir...
İBRÂHÎM (a.s.)
- 811 -
Hem İslâm, sadece ağaçtan, taştan, tunçtan yontulmuş putları yıkmak için gelmemiştir ki... Bunca gelmiş geçmiş peygamberler silsilesi sadece bu putları yıkmak için uğraşmamışlardır ki. İslâmî hareket, yalnızca ağaçtan dikilmiş veya taştan yontulmuş putları yıkmak için tarih boyunca bunca fedâkârlıklar yapmış, bunca acı ve ıstıraplara katlanmamıştır...
Bilâkis İslâm, gerçek mânâda Allah’a kulluk ve her meselede Allah’ın emirlerine itaat ile her ne şekilde olursa olsun Allah’tan başkasına kulluk ve itaatten ayrılış noktalarını kesinkes belirtmek için gelmiştir. Her devirde geçerli olan prensipleri iyice inceleyip tevhid esasına mı, şirk esasına mı dayandığını ortaya koymak gerekir. O sistemde ve prensipte Allah’ın hâkimiyetinin mi esas alındığını, yoksa putların hâkimiyetinin mi esas alındığını belirtmek icap eder...
Dilden söyledikleri kelime-i şehâdet ile “Allah’ın dini”ne girmiş olduklarını ve fiilen yaptıkları ibâdetleri, kıldıkları namazları, tuttukları oruçlarıyla müslüman olduklarını sanıp da bunun dışında kalan ahkâm ve diğer hususlarda Allah’tan başkasının buyruklarına uyanlar, Allah’ın emrinin zıddı olan sistem ve prensipleri benimseyenler, Allah’ın şeriatına tamamı tamamına zıt olan hükümleri tatbik edenler...
Sonra bu her gün yenilenen putların istediğini yerine getirmek ve arzularını tatmin etmek için bu uğurda namuslarını, ahlâklarını, mallarını ve canlarını verenler... Bu putların istek ve arzularıyla dinin emir ve hükümleri çatıştığı zaman Allah’ın emir ve hükümlerini arkaya atıp putların istek ve arzularını yerine getirenler... Evet bütün bu yaptıklarına rağmen hâlâ “Allah’ın dini”nde olduklarını ve “müslüman” kaldıklarını sananlar bir kere kendilerine gelsin de içinde yüzdükleri şirki görsünler...
Allah’ın dini bu kendilerinin müslüman olduklarını sananların tasavvur ettiği gibi zayıf değildir, basit değildir. Şurası muhakkak ki Allah’ın dini, hayatın en küçük meselelerine, bütün teferruatına kadar şâmil olan tam ve mükemmel olan bir hayat nizamıdır. Esas ve temelleri bir yana, hayatın en ufak bir meselesinde bile yalnız ve yalnız Allah’ın buyruklarına uymaktır. Ve Allah’ın, başkasını kabul etmediği yegâne din, İslâm dini budur.
Şirk, yalnızca Allah’tan başka ilâhların olmadığını kabullenmekle bitmez. Allah’tan başka hüküm koyan rablerin bulunmadığını kabullenmek de gerekir. Puta tapıcılık, sadece dikilen bir ağaca ve yontulan bir taşa tapınmak değil; hatta ondan daha fazlasıyla kaldırılan bayraklar, flamalar, işaretler ve bunların arkasına gizlenen güçler, nüfuzlar ve isteklerdir. Ve işte buna göre herkes kendi yurduna baksın en yüce hüküm ve makam kimin elindedir? Bütünü bütününe kimin dinine bağlanmışlardır? Kimin emrine uymaktadırlar? Şâyet bu konuların hepsinde hâkimiyet ve emir Allah’a aitse işte onlar katıksız olarak Allah’ın dinindedirler. Şâyet bu hâkimiyet ve emir Allah’tan başkalarına ait ise, onlar Allah’ın dininde değil; hâkim/egemen olan putların ve tâğutların dinindedirler. 3525
İbrâhim (a.s.) ile İlgili Âyetlerden Bazı Tesbitler
1. Rasûllerin Soyları Korunmuş Değildir: “Bir zamanlar Rabbi, İbrâhim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince, ‘Ben seni insanlara imam/önder
3525] Seyyid Kutub, a.g.e. c. 9, s. 87-90
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapacağım’ demişti. ‘Soyumdan da imamlar/önderler yap Rabbim’ dedi. Yüce Allah: ‘Ahdim zâlimlere erişmez’ buyurdu.” 3526
Ne Hz. İbrâhim’in ne de bir başka nebînin soyları tamamen korunmuştur. Onların içlerinden de zâlim ve fâsıkların çıkma ihtimali vardır. Sûfi yaklaşımca kabul edilen, nesilden nesle aktarılan Nûr-ı Muhammedî gibi kabuller birçok açıdan sağlıklı bir temele oturmamaktadır. Yaratılışı açıklamak ve Vâcibu’l-Vücud olan Bir’den tüm bu kesretin nasıl vuku bulduğu sorusu üzerinde üretilen sudûr nazariyeleri için de malzeme olarak kullanılan bu yaklaşımın sağlam kaynakları mevcut değildir. Hiçbir soy başlangıçtan günümüze ve yarınlara değin koruma altına alınmamıştır ve seçilmemiştir.
Özellikle din gibi ümmetin tamamının taşıyacağı bir emâneti biyolojik aktarımın temel olduğu bir anlayışla koruma altına alma çabası sağlıklı olmaz.
2. Hangi Gurup Emniyette: “Siz, Allah'ın size hakkında hiçbir hüküm
göndermediği şeyleri Ona şirk/ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz
putlardan nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız söyleyin iki gruptan hangisi güvende
olmaya daha lâyıktır?” 3527
Mücâdele esnâsında arkasındaki bu gücü hissedebilen mü’minin gösteremeyeceği tavır olamaz. Gücünü bu tanımdan değil de farklı şeylerden alan her şahıs ise dayandığı o fânîlerin gücü miktarınca kendini emniyette hissetmelidir.
3. Hicret Berekettir: "... Ben çocuklarımdan bir kısmını senin Beyt-i Haremin'in
yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısminin gönüllerini
onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara nzık ver...." 3528
Allah için ortaya konan her tavrın bereketleneceği muhakkaktır. Ot bitmeyen bir kum yığını diye tanımlanan Mekke arâzisi de bir mü’minin hicreti ve duâsıyla bereketlenen zeminlerin efendisidir. Mekânlara ve zamanlara anlam/değer kazandıran şâhit oldukları kulluk pratikleridir. Kök salınan, alışılmış olan, sevilenlerden; bilinmeyen, riskler taşıyan ve her şeyden öte gayb olana sırf Allah için yönelebilmenin bereketidir Mekke'de, Medine'de ve tüm hicret mekânlarında şâhit olduğumuz.
4. Allah ve Mü’minler Katında Anılmak: “Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle.” 3529
Rasûlün ağzından dökülen bu duâ bir şöhret isteği değildir. Rabbi katında saygın bir yere sahip olanın başka bir yerde fazladan bir statüye ihtiyacı da olamaz. Ancak, dâvâ kardeşleri ve o kervanın yolcuları arasında hatırlanmanın bir Rasûl için bile önemli bir nimet olduğunu da inkâr edemeyiz. Yoksa bu talep, nesillerin dilinde yer etmek için, o sâikle yapılan ameller ve verilen bir mücâdeleyi anlatmaz bize. Çünkü bu, şirkin bir çeşidi olurdu. Bizler de adımızın, Tevhid tarihinde yüceltilmesini Rabbimizden niyaz ederiz.
5. Kurban: "İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince ‘Yavrucuğum rüyada seni boğazladığımı (kurban ettiğimi)
3526] 2/Bakara, 125
3527] 6/En’âm, 81
3528] 14/İbrâhim, 37
3529] 26/Şuarâ, 81
İBRÂHÎM (a.s.)
- 813 -
görüyorum, bir düşün ne dersin?’ dedi. O da cevâben: ‘Babacığım emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah beni sabredenlerden bulursun’ dedi. Her ikisi de teslim olup onu alnı üzerine yatırınca; ‘Ey İbrâhim! Rüyayı doğruladın Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü bu gerçekten çok açık bir imtihandır’ dedik. Biz oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik...." 3530
En düşkün olduklarımızdan, en sevdiğimiz için vazgeçtiğimiz an... Dinin en çok lezzetine varılan an. “Sadece Senin için veririm, başka hiçbir şey için bu bedeli vermem!” dediğimiz an. İşte o an yani kurbanımızı O’na takdim ettiğimiz an. Bu anlamda ve seviyede verilen kurbanda asla riyâ olmaz. Duygu ve düşüncelerde saklı ve O’nun rızâsı öncesine geçen bir art niyet gizlenemez. Çünkü o an arkasına gizlenilecek herhangi bir şey de kalmamıştır. Bir ömür beklenip sonunda mûcize olarak kavuşulan bir sevginin, o en büyük sevgi adına fedâsı. Kalpteki en ufak bir pıhtı büyüklüğündeki farklı bir niyetin dahi temizlendiği son gönül operasyonu. Gönlümüzde hiçbir şeyin sevgisinin önü alınamaz şekilde ve O’na gölge yapıcı tarzda boy atmasına izin vermemeliyiz.
6. Hz. İbrâhim ve Putlar: "Allah'a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sora
putlarınıza bir oyun oynayacağım. Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız
onların büyüğünü bıraktı. Belki ona mürâcaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o zâlimlerden biridir’ dediler. Bir kısmı; ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk, kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. ‘O halde onu hemen insanların gözü önüne getirin!’ dediler. ‘Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. O, ‘belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onlara sorun eğer konuşuyorlarsa’ dedi. Bunun üzerine kendi vicdanlarına dönüp ‘biz zâlim insanların kendisiyiz’ dediler. Sonra tekrar eski tartışmalara döndüler: ‘Sen bunların konuşmayacaklarını pekâlâ biliyorsun’ dediler." 3531
Müşriklerin kutsallarının açıkları ve izledikleri yollardaki mantık hataları gibi öğeler, dâvetçi tarafından gözler önüne serilmelidir. Rasûllerin topluluklar önünde ileri gelenlerle karşılaşmaları, topluma yönelerek, onların zayıf ve çaresiz yönlerini göstermeleri farklı farklı zeminlerde olagelmiştir (Hz. Mûsâ'nın bir bayram günü toplumun gözleri önünde sihirbazları yenilgiye uğratması ve çaresizliklerini ortaya koyması gibi).
Önünde kulluk sergiledikleri, kendilerini ne duyan ne duâlarına cevap verebilen
bu âciz nesneleri bir an olsun sorgulayabilecek bir zemin oluşturmanın bir pratiğidir, Hz. İbrâhim'in put kırışı. Bir an kendi vicdanlarıyla baş başa kalan fertler kendilerini zâlimlikle sıfatlamışlardır. Ancak bu düşünebilme zemini kısa sürmüş ve içinde bulundukları pratik ağır basmıştır. Bir an olsun câhiliyyenin pratiklerine “dur!” denilir ve sâlim kafayla insanların vahiyle muhâtaplıkları sağlanabilirse ağızlardan bu cümlenin döküldüğüne bizler de şâhit olabiliriz. Sonrasında câhilî pratiğin ve iktidarın devamını engelleyemeyen her İbrâhimî eylem halklara bir bahar soluğu verse de, vahiyle bir an olumlu bir karşılaşma zemini oluştursa da bundan ötesini getirmemektedir. Bu amelle, vicdanların bir an gerçeği algılamasının daha ötesi (toplumun düşünsel ve eylemsel dönüşümü) öngörülmemişti. Bunları öngören bir hareket, İbrâhimî bu örnekliğe, farklı ve yeni unsurlar eklemek durumundadır.
3530] 37/Sâffât, 101-107
3531] 21/Enbiyâ, 57-65
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
7. Toplum Parçalanırken Takınılan Üslûp: "Bir zaman o babasına dedi ki: ‘Babacığım! Duymayan görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Çünkü şeytan çok merhametli olan Allah'a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.’ Babası: ‘Ey İbrâhim!’ dedi; ‘Sen, benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen andolsun seni taşlarım. Uzun bir süre benden uzak dur.’ İbrâhim: ‘Selâm sana’ dedi; ‘Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana çok lütufkârdır."3532; “Dediler ki biz babalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.’ ‘Doğrusu’ dedi; ‘Siz ve babalarınız açık bir sapıklık içindeymişsiniz." 3533; "İbrâhim dedi ki: ‘İyi ama ister siz, ister önceki atalarınız olsun, neye taptığınızı düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır..." 3534
Vahiy, muhâtap olduğu câhilî değerlere göre yapılanmış toplumlarda parçalayıcı
bir etkiye sahiptir. Bu kırılma anlarında bile İbrâhim’in (a.s.) babasıyla ilişkilerinde gösterilen hassâsiyetten ders alınmalıdır. İlişkilerin, karşı tarafın zulmünden dolayı koptuğu aşamada bile muhâtabın hidâyeti ve (ve hidâyeti gerçekleşecekse) bağışlanması için duâ eden bir dil ve tavır, nefse zor gelen, ama bir o kadar güçlü bir imana sahip insanın üslûbudur.
8. İlâhî Emirler Karşısında Tek Sözümüz “Lebbeyk”: “Rabbi ona ‘İslâm ol’ dediğinde, ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti.” 3535
Mü’min bir ağza İlâhî emirler karşısında tek yakışan şey “Lebbeyk”dir. İlâhî lutuflar ve emirler karşısında itiraz eden; teslimiyet ve itaat yerine nefsinin hevâsını ve arzularını koyan beşer tipi eleştirilmiştir. Çünkü bu duruş, kulluktan öte bir tarzdır. 3536
İbrâhimî Duruş
Korkunun kol gezdiği, güvenin yıkıldığı, insanın metâ olarak algılandığı, eşyalaştırıldığı; paranın, maddenin, gücün putlaştırıldığı bir dünyada ve ülkede kurtuluşun tek reçetesi, “İbrâhimî duruş”tur. Hz. İbrâhim’in, sapık bir toplum düzenine karşı gösterdiği onurlu direniş ve karşı koyuştur. Bir tarafta babasının da içinde yer aldığı bâtıl bir düzen ve halk, diğer tarafta yalnızca Allah’a iman edip O’na güvenen ve yalnızca O’ndan korkan Hz. İbrâhim... Muvahhid kimliği gereği putperest sisteme karşı çıkan tek kişilik bir ümmet.
Böyle toplumlarda putlar, yönetimin bir parçasıdır. Refahtan şımarıp azan önde gelenler, putlar etrafında efsâne ve mit oluşturarak toplumu yönetmeyi temel ilke edinirler. Putlar, ibâdet edinilen bir varlık olmanın ötesinde, sömürü çarkının ağırlık merkezini de oluştururlar. “İbrâhim dedi ki: “Siz gerçekten Allah’ı bırakıp da dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olarak putları ilâhlar edindiniz.” 3537
Bu tür toplumlarda putlar; dünya hayatında aralarında bir sevgi bağı oluşturması ve böylelikle toplumun daha kolay kontrol edilebilmesi için, refahtan
3532] 19/Meryem, 41-47
3533] 21/Enbiyâ, 53-54
3534] 26/Şuarâ, 75-77
3535] 2/Bakara, 131
3536] Levent Uçkan, İslâm Tarihi Notları, s. 25-28
3537] 29/Ankebût, 25
İBRÂHÎM (a.s.)
- 815 -
şımarıp azan önde gelenler tarafından uydurulmuş ve isimlendirilmişlerdir: “Bu (putlar), sizin ve atalarınızın (kendi istek ve öngörülerinize göre) isimlendirdiğiniz (kuru ve keyfî) isimlerden başkası değildir. Allah, onlarla ilgili ispatlayıcı bir delil indirmemiştir. Onlar, zanna ve nefislerinin hevâ olarak arzu ettiklerine uymaktadırlar. Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir.” 3538
Tarihî süreci incelediğimizde, ihdas edilen ve koruma zırhına büründürülen putlarla ilgili hiçbir tartışma yapılamadığını görmekteyiz. Bu ülkelerde putların dışında, Allah’ın varlığı da dâhil olmak üzere, her şeyi tartışabilirsiniz; fakat putları tartışamazsınız. Onlar hakkında, refahtan azan önde gelenler, bu konuda ileri sürülebilecek her türlü fikri engellemek için korkuyu, bir yönetim aracı olarak kullanmaktadırlar.
Bu yüzden Hz. İbrâhim: "Ben hanîf (Allah'ı bir bilen ve O'na yönelmiş) olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: 'Beni doğru yola hidâyet etmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na şirk/ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbimin dilediği dışında hiçbir şey olmaz. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz? Siz, Allah'ın size, haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O'na şirk/ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan (Allah'ı tek ilâh kabul edenlerle O'na ortak koşanlardan) hangisi (Allah'ın azâbından) emniyette/güvende olmaya daha lâyıktır?" 3539 diyerek putperest düşünceye karşı tavır almaktadır.
Yukarıdaki âyetlerde konumuz açısından şu noktalar önemlidir: Putperestler, Allah’tan korkmamakta; fakat iman edenlerin putlardan korkmasını istemektedirler. Putları önemli bir korku kaynağı olarak insanların hâfızalarında diri tutarak toplumu yönetme ilkesi egemendir, bu tür toplumlarda. Bundan dolayı, putların gölgesinde sürdürdükleri otoritelerini sarsacak her düşünce ve hareketi tehlikeli sayarlar. Farklı düşünenler; yıpratma, tehdit ve korkutma gibi yöntemlerle sindirilmeye çalışılır. Hz. İbrâhim, babasını putlardan vazgeçirme konusunda ısrarcı olunca, oğluna verecek cevabı kalmayan baba, putlara olan bağlılığını oğlunu tehdit ederek ortaya koymuştur: "(Babası:) Demişti ki: 'Ey İbrâhim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni kovar, taşa tutarım! Uzun bir zaman benden uzak dur! İbrâhim: ‘Sizden de, Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime duâ etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam." 3540
Putperest/câhilî düzenin yöneticileri, otoritelerini zedeleyecek hiçbir inanç, düşünce ve davranışa asla tahammül göstermezler. Sisteme ve düzenin ana felsefesine yönelik köklü eleştiri bir tek kişi tarafından da başlatılmış olsa, bundan şiddetli bir paniğe kapılırlar; zira “haksız” olduklarının bilincindedirler ve eleştirileri cevaplayacak tutarlı bir fikir bütünlüğüne sahip değildirler. Nitekim, Nemrut ve adamları, Hz. İbrâhim’in putlara ve putperest düzene yönelik eleştirilerini sürdürmedeki kararlılığı karşısında, onu yakma girişiminde bulunmaktan çekinmemişlerdir: “Dediler ki: ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrâhim için serin ve selâmet ol!’ Böylece ona bir tuzak
3538] 53/Necm, 23
3539] 6/En’âm, 79-81
3540] 19/Meryem, 46, 48
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.” 3541
İbrâhim (a.s.), sırf inançlarından dolayı, babasının da dâhil olduğu bir topluluk tarafından yakılmak istenir. Yerleşik değerlerin (putperestlik) temellerine yönelen bir eleştiri, çok şiddetli bir cezalandırma yöntemiyle susturulmak istenir. Refahtan şımarıp azan önde gelenler, sömürü ve zulüm çarkının işlemesini engelleyecek her türlü inanç, düşünce ve harekete karşı tahammülsüzdür. Tarihte Hz. İbrâhim’in yakılma teşebbüsü bunun en canlı örneklerinden biri olmuştur. Günümüzde yapılanlar ise, refahtan şımarıp azan önde gelenlerin toplumu korku, tedhiş ve terör kıskacında yönetebilmek için tarihte benzer zihniyettekilerin yaptıklarının bir tekrarından ibarettir. Tarihsel süreç incelendiğinde benzer senaryolar hep tekrarlanıp durmuştur. Halkı sindirerek daha rahat yönetebilmek için korku, silâh olarak kullanılmakta ve tüm ülke acımasız bir psikolojik savaşın içine sokulabilmektedir. Halkın muhâlif olduğu politikalar karşısında sessiz kalmasını sağlayabilmek için klasik bir yöntem vardır: Yüreklere korku salmak. Halk, malının ve canının bir büyük düşmanın tehdidi altında bulunduğuna inandırılırsa, muhâlif olduğu programların uygulanması karşısında sessiz kalmayı tercih eder; yapılanları hoş karşılamasa bile, zarûri bulabilir. Yüreklere korku salabilmek için propaganda sistemi çalıştırılır.
İstenen sonuca ulaşabilmek için, o zamana kadar halka söylenilen ve fakat gerçekte inanılmayan birçok kavram, ilke unutulur. Her şey te'vil edilerek birçok kavramın içi boşaltılır, anlam alanları daraltılır veya saptırılır. Her türlü hile, entrika, yol ve yöntem mubahlaşır: “Nuh dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine kayıptan başka bir şeyi arttırmayan kimselere uydular. Ve büyük hileli düzenler kurdular.” 3542 Ama İbrâhim (a.s.), putperest düzene karşı mücâdelesinde bütün olumsuz koşullara rağmen, inancının gerektirdiği duruşu, tavrı sergiler: “Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.”3543 Hz. İbrâhim, yalnızca Allah’a ibâdet ve itaat etmenin, yalnızca O’nu ilâh ve Rab kabul edinmenin, yalnızca O’ndan korkmanın doğal sonucu olarak böyle bir tavır, bir duruş ortaya koyar. Bu nedenle Allah, tüm mü’minlere Hz. İbrâhim’i örnek gösterir: “İbrâhim ve onunla birlikte olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır.” 3544
Putperest bir toplum içerisinde tek başına kalmış olmasına karşın inancından ve bu uğurdaki kararlı mücâdelesinden vazgeçmemiş olması ise, İbrâhim’in (a.s.) en belirgin vasfıdır. Tek başına olmasına rağmen hiçbir korku ve kaygıya kapılmadan, en olumsuz şartlarda direnmenin, ayakta kalmanın sembolüdür Hz. İbrâhim. O nedenle Kur’ân-ı Kerim onu hem tekil (muvahhid), hem de çoğul (ümmet) olarak tanıtmakta ve örnek olarak gelecek nesillere göstermektedir: “Gerçek şu ki, İbrâhim tek başına bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.” 3545
Hz. İbrâhim’in ateşe atılırken söylediği “Allah bana kâfidir” ve kavmi ile tartışmasında söylediği “ben sizin ilâhlarınızdan korkmuyorum”; “sizden ve sizin ilâhlarınızdan
3541] 21/Enbiyâ, 68-70
3542] 71/Nûh, 21-22
3543] 6/En’âm, 79
3544] 60/Mümtehıne, 4
3545] 16/Nahl, 120
İBRÂHÎM (a.s.)
- 817 -
kopup ayrılıyorum.” sözleri, onun teslimiyetinin bir ölçüsü olmanın yanı sıra; tüm korkuları, Allah korkusu içinde eritip yok ettiğinin de bir göstergesidir. Bir önder ve örnek olarak o, özgür olmanın yolunun yalnızca Allah’tan korkarak ve böylelikle tüm korkulardan arınmaktan geçtiğini, tüm iman edenlere göstermektedir. Yalnızca Allah’tan korkan bir mü’min, Allah’ın çizdiği sınırları koruma konusunda gerekli hassâsiyeti gösterir.
Yalnızca Allah’tan Korkmak: Malın, canın, neslin ve inancın tehlike altında olması durumunda genelde insanlar, özelde mü’minler, inancını yaşatmak için tüm imkânlarını seferber ederek ölüm de dâhil olmak üzere her şeyi göze alırlar. Bu insanlık tarihinde genel bir kanun olarak hep var olmuştur. Mü’minler ise bu noktada özel bir yer işgal ederler. Onlar, öldükten sonra dirilmeye, Allah’ın huzurunda hesap vermeye olan inançlarından dolayı dünyayı âhiret için bir hazırlık, bir tarla gibi görürler. Öldükten sonra dirilme ve yaptıklarından dolayı hesap verme, mü’mini teyakkuz halinde tutan bir duygu oluşturur. Hesap gününde Allah’ın huzurunda mahçup olma, Allah’ın rızâsını kaybetme mü’minin asıl korkusudur.
Birçok korku kaynağı aynı anda vuku bulduğunda, mü’minin bunların etkisi altında kalmaması mümkün olmayabilir. Korkular anaforunda yaşanan geçici durum bu bakımdan önemli değildir. Önemli olan kalıcı haldir; kalıcı hal üzerinde hangi korku kaynağının etkili olduğudur. İşte yalnızca Allah’tan korkmaktan kasdettiğimiz, kalıcı halin Allah korkusu ile tâyin edilmesidir. Bu nedenle mü’min, inancına zarar verecek, dolayısıyla ölüm ötesi hayatta kendini sıkıntıya sokacak herhangi bir davranış içinde bulunamaz. İşte bu yüzdendir ki Allah, mü’minleri yalnızca kendinden korkmaya çağırarak korkularından arındırmak ister: “Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, itaat-kulluk da O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?”3546; “Öyleyse insanlardan korkmayın; Benden korkun ve âyetlerimi az bir değere karşılık satmayın.” 3547
Allah, Kur’an’ın değişik yerlerinde, kâfirlerden, zâlimlerden, müşriklerden ve onların ilâh kabul ettiklerinden, kınayıcıların kınamasından ve şeytandan korkmamaları gerektiğini mü’minlere hatırlatmaktadır.3548 Yalnızca Allah’tan korkmanın, mü’min olma şartı ile birlikte ifade edilmesi, mü’min olmaktan ne anlamamız gerektiğini de berraklaştırmaktadır: “İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minseniz Benden korkun.”3549 Allah’tan korkmak, O’nun azâbından ve O’nun sıfatlarının derin anlamlarını bilmekten doğan uyanıklık ve dikkat halinde bulunmaktır. Kendisinden dolayı ceza çekeceğini bildiği şeyleri yapmaktan kaçınan kimse, gerçekte Allah’tan korkmaktadır. Mü’minlerin, temiz akla sahip olarak Allah’tan korkup sakınmaları Kur’an’da ısrarla istenmektedir. 3550
“Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının ve siz, müslüman olmaktan başka bir din ve tutum üzerinde ölmeyin.”3551 Allah’a yaraşır
3546] 16/Nahl, 51-52
3547] 5/Mâide, 44
3548] 5/Mâide, 3, 54; 6/En’âm, 81, 82
3549] 3/Âl-i İmrân, 175
3550] 33/Ahzâb, 39; 35/Fâtır, 28; 5/Mâide, 100; 65/Talak, 10
3551] 3/Âl-i İmrân, 102
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şekilde Allah’tan korkmak demek, Allah’ın adını yükseltmek, O’nun emir ve yasaklarına riâyet ederek gösterdiği yolda yürümek demektir. Onun dışında edinilen tüm ilâh ve rabların hükümranlığına son vermektir: “Benden başka ilâh yoktur; şu halde Benden korkup sakının diye uyarıp korkutun.”3552 Bir mü’min için; şeytanın taraftarları ile işgal edilmiş bir dünyada, Allah’tan başka ilâh ve rab olmadığını deklare etmek demek, zulme karşı Hz. İbrâhim gibi meydan okumak, kıyâma kalkmak demektir. İşte böyle bir durumda dimdik ayakta durabilmek için, Hz. İbrâhim’in ateşe atılırken “Allah bana kâfidir” şeklindeki sözünü diyebilme güç, irâde ve bilincinde olmak gerekir. Bunun yolu da, Allah’a güvenip dayanmak, O’na teslim olmak, O’ndan gereği gibi korkup O’na yönelmektir.
Zâlimleri etkisiz hale getirmenin yolu mücâdeledir. İnatla, sabırla ve meşrûiyet içinde yürütülecek bir mücâdele ile bütün engeller aşılabilir, kurulan tuzaklar işe yaramaz hale getirilebilir. Bütün korkulardan arınıp yalnızca Allah’tan korkarak, O’na güvenip dayanarak, O’na sığınarak Allah’ın gösterdiği dosdoğru yolda İbrâhimî duruşu göstererek ve bu yolda tüm mazlumlara kimlikleri sorulmadan birlik içinde sahip çıkarak zulme son verilebilir. 3553
"O'nda Güzel Örnekler Vardır"
"İbrâhim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.' 'Rabbimiz! Ancak Sana tevekkül edip dayandık, Sana yöneldik. Dönüş de ancak Sanadır. Andolsun, onlar sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü arzu edenler için güzel bir örnektir. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah ğanîdir (zengindir), hamîddir, hamde lâyık olandır." 3554
Kur’an, “üsvetün hasenetün (güzel örnek)” ifadesiyle tüm müslümanlara örnek gösterdiği Muhammed Mustafâ’dan (s.a.s.) başka sadece Hz. İbrâhim’in adını verir.3555 Bu, Hz. İbrâhim’in Allah katındaki faziletini gösterdiği gibi, bizim de pratik hayatımızda Hz. İbrâhim’i model almamız, onun davranışlarını hayatımıza geçirmemiz için de her dönem referansımız olması açısından önemlidir.
Allah, Hz. İbrâhim’i mü’minlere örnek olarak gösterdiğine göre, acaba bu örnek insanın temel özellikleri nelerdir? Kur’ân-ı Kerim’den Hz. İbrâhim’in en temel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:
Nûh’un milletinden 3556
Seçilmiş önder, elçi, peygamber 3557
Yalnızca Allah’tan korkan 3558
Muvahhid ve tek başına bir ümmet 3559
3552] 16/Nahl, 2
3553] 8/Enfâl, 45-47; Yıldırım Canoğlu, İbrâhimî Duruş, Umran, sayı: 77, Ocak 2001
3554] 60/Mümtehıne, 4, 6
3555] 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehıne, 4, 6
3556] 37/Sâffât, 83
3557] 2/Bakara, 124, 130; 16/Nahl, 120, 121
3558] 15/Hicr, 51-59; 6/En’âm, 80, 81; 51/Zâriyât, 28, 29
3559] 16/Nahl, 120, 121
İBRÂHÎM (a.s.)
- 819 -
Hanîf (Allah’ı bir tanıyan muvahhid ve O’na yönelen müslüman) 3560
Allah’ın dostu 3561
Allah’a itaat ve ibâdet eden 3562
Doğru yolda olan 3563
Kitap verilen 3564
Hikmet sahibi 3565
Delil verilen 3566
İlim sahibi 3567
Rüşd sahibi 3568
Akıl yürüten ve aklı en iyi şekilde, gerçeği aramada kullanan 3569
Mutmain olmak isteyen 3570
İyi bir tartışmacı 3571
Kendisini Allah’a vermiş 3572
Sâlihlerden 3573
Şükredici 3574
Denenmiş, imtihanlardan başarıyla çıkmış 3575
Duâ eden 3576
Düşünen ve düşünmeye dâvet eden 3577
Neslini düşünen 3578
Âhiret yurdunu düşünen 3579
3560] 3/Âl-i İmrân, 67
3561] 4/Nisâ, 125; 26/Şuarâ, 77-93
3562] 7/A’râf, 131; 16/Nahl, 120, 21/Enbiyâ, 73
3563] 6/En’âm, 84; 37/Sâffât, 99, 100
3564] 29/Ankebût, 27; 53/Necm, 36, 37
3565] 26/Şuarâ, 83
3566] 6/En’âm, 83, 75
3567] 19/Meryem, 43
3568] 21/Enbiyâ, 51
3569] 6/En’âm, 74-83; 15/Hicr, 54, 55; 19/Meryem, 42; 37/Sâffât, 95, 96
3570] 2/Bakara, 259, 260; 6/En’âm, 75
3571] 37/Sâffât, 83-113; 21/Enbiyâ, 57-69; 2/Bakara, 258
3572] 11/Hûd, 75
3573] 16/Nahl, 122; 29/Ankebût, 27; 26/Şuarâ, 83, 84
3574] 16/Nahl, 121
3575] 2/Bakara, 124; 37/Sâffât, 103-106
3576] 2/Bakara, 127-129; 14/İbrâhim, 35, 41; 60/Mümtehine, 5
3577] 26/Şuarâ, 75, 76; 29/Ankebût, 19
3578] 2/Bakara, 127-129; 29/Ankebût, 27
3579] 38/Sâd, 46
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İyi davranan 3580
Kuvvetli 3581
Basîretli 3582
İhlâslı 3583
Sabırlı 3584
Ümit dolu 3585
Yumuşak huylu 3586
Kalb-i selîm sahibi 3587
Ahde vefâlı 3588
İnsanlara güzel örnek 3589
Müslüman, müşriklerden olmayan 3590
Allah’ın düşmanlarını velî/dost edinmeyen, onlardan kopup uzaklaşan 3591
Allah’ın rahmetini kazanmış 3592
Derecesi yüksek 3593
Kendisine güzellik ve mükâfat verilmiş. 3594
Kur’an’ın üçte birini teşkil eden kıssalar, binlerce hikmetle yüklüdür. Zâhiren olmuş bitmiş bir olayı anlatıyor gibi gözüken peygamber kıssaları, her dönem için nice örnekler taşıyan önemli referanslardır. Bu kıssalar, olanı anlatırken olması gerekeni bildirir bize; elbette, olmaması gerekeni de. Bu kıssalarda şahsî hayata, aile hayatına, toplum hayatına, hayatın tüm alanlarına ilişkin mânidar dersler verilir. İbrâhim (a.s.) ile ilgili kıssada da, nefis terbiyesinden çocuk terbiyesine, câhiliyye ile tek başına mücâdeleden cemaat ve ümmet olmaya kadar hayatın birçok alanında engin ibretler, zengin dersler vardır.
İbrâhim (a.s.) putları parçaladıktan sonra kavmiyle diyaloga girmektedir. İbrâhim (a.s.) putların kırılmasıyla ilgili olarak kendisine soru sorulduğunda bundan en büyük putu sorumlu tutmuş ve kavminden eğer konuşma güçleri varsa
3580] 6/En’âm, 84
3581] 38/Sâd, 45
3582] 38/Sâd, 45
3583] 38/Sâd, 45
3584] 9/Tevbe, 114
3585] 15/Hicr, 55, 56
3586] 9/Tevbe, 114; 11/Hûd, 75
3587] 37/Sâf1fât, 84
3588] 53/Necm, 36, 37
3589] 60/Mümtehine, 4, 6
3590] 2/Bakara, 131; 6/En’âm, 161; 16/Nahl, 120, 123; 37/Sâffât, 107-111
3591] 9/Tevbe, 114; 43/Zuhruf, 26; 60/Mümtehıne, 4; 19/Meryem, 48, 49; 21/Enbiyâ, 67
3592] 11/Hûd, 73; 12/Yûsf, 6; 19/Meryem, 47
3593] 6/En’âm, 83
3594] 16/Nahl, 122; 29/Ankebût, 27
İBRÂHÎM (a.s.)
- 821 -
onlara sormalarını istemiştir. Sapıklık içinde yaşayan toplumun durumuna karşı hissettiğimiz bazı durumlarda bu üslûba ihtiyaç duyabiliriz. Toplumda, sahiplerinin dahi farkında olmadıkları bazı küçük ve büyük boşluklardan yararlanarak onlarla mücâdele sürecine girebiliriz. İnanç ve davranışlarındaki hataları yüzlerine vurarak bu kimseleri zayıf konuma düşürebiliriz. Bu girişimimiz sonucunda karşımızdakiler şu iki tavırdan birini alacaklardır. Ya hatalarını görerek hakikati kabullenecekler, ya da inat edip ve büyüklük taslayarak hatalarında ısrar edeceklerdir. Bu ikinci tavır, onların başkaları yanında saygınlıklarını yitirmelerine yol açacak, kendi iç bütünlüklerini kaybettirecektir. Dolayısıyla diğer insanları sapıklık ve çarpıklığa sürükleme çabalarındaki etkinlikleri zayıflayacaktır.
Bu üslûbu izlerken, diğerlerinin düşünce ve uygulamalarını iyi tanımamız gerekmektedir. Onların zayıf ve güçlü noktalarını ancak bu şekilde öğrenebiliriz. Daha sonraki diyaloglarımızda akîdeyi anlatmak için bu bilgilerden yararlanmamız mümkün olacaktır.
Nemrut’la konuşmasına gelince; burada İbrâhim peygamberin, dünya tarihinde yaşamış tâğutların en büyüklerinden biriyle yaptığı mücâdeleye şâhit olmaktayız. Nemrut’un azgınlığı o dereceye varmıştır ki, kendisini ilâh olarak görmeye başlamış ve insanlardan Allah’ı bırakıp kendisine kulluk etmelerini istemiştir. İbrâhim (a.s.), Nemrut’a karşı katı ve kararlı bir tavır sergilemiş, ilâhlığın mutlak güce dayanması gerektiğini, oysa Nemrut’un buna sahip olmadığı tezini işlemiştir. Ardından hayat ve ölüm meselesinden bahsederek kendi Rabbinin ölümsüz olduğunu söylemiştir. Bu tâğut da, İbrâhim (a.s.)’in taraftarlarının saflığını kullanarak sözcüklerle oynamak sûretiyle onları kandırmaya çalışmıştır. İbrâhim (a.s.) ona Rabbinin dirilten ve öldüren olduğunu söylediğinde o, kendisinin de dilediğini öldürüp dilediğini dirilttiğini iddia etmiştir. O, adamları tarafından tutuklanan insanlardan bazılarını astırıp bazılarını sağ bırakarak öldürme ve diriltme gücüne ve dolayısıyla ilâhlık vasıflarına sahip olduğunu ileri sürmüştür. İbrâhim (a.s.) bu tâğutun sözkonusu altın fırsatı kullanarak övünüp böbürlenmesine fırsat vermemiş ve Allah’ın kâinatta yarattığı tabiat hârikalarını ön plâna çıkararak Nemrut’tan eğer gerçekten ilâhsa bunları değiştirmesini istemiştir. İnkârcı Nemrut, bu istek karşısında çaresiz kalmış ve verecek cevap bulamamıştır.
Bu diyalogda bizim yararlanacağımız nokta şudur: Günümüzde gerçekleri çarpıtmak isteyen çevreler saf ve basit insanları ikna edip kandırmak için bazı yollara başvurmaktadırlar. Halkın kandırılmaya çalışıldığı konular, bazen akîdeyle ilgili hususlar, bazen de günlük hayatla ilgili meseleler olabilmektedir. Biz bu gibi çevrelerin çabalarına karşı İbrâhim’in (a.s.) üslûbundan ilham alabiliriz. O, Nemrut’un benzeri girişimlerine karşı açık meydan okuma yoluna başvurmuş ve neticede saptırma ve karalama çabalarını boşa çıkarmıştır.
Bu hedefe ulaşabilmek için saf insanların alt oldukları çarpıtma ve saptırma yollarının iç yüzüne vâkıf olmamız gerekir. Tabii ki, meydan okuma gücüne sahip açıklama yollarını da bilmemiz gerekir. Bütün bunlar dâvetçilerin yaşadıkları vâkıayı, bu gerçeğe hâkim olan üslûpları ve vâkıanın seyir biçimini bilinçli, dikkatli ve kapsamlı bir şekilde izlemelerini zarûri kılmaktadır. 3595
3595] M. Hüseyin Fadlullah, Kuram ve Eylem, c. 2, s. 139-141
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: 'Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler." 3596
Başta İbrâhim (a.s.) olmak üzere peygamberlerin tevhid mücâdeleleri, yozlaşmış bir toplum içinde, bireyin nasıl mümtaz bir yaşam süreceği, onurlu bir direniş ve muhâlefeti nasıl ortaya koyacağı sorusuna verilen cevabın etrafını örmektedir.
"İbrâhim'de, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.”3597 O, öyle bir örnektir ki, baba sevgi ve saygısı, onu dâvâsından tâvize mecbur edemediği gibi, evlât sevgisi de ilâhî emrin önüne geçirememiştir. En inatçı müşrik bile olsa, babaya dâvâ anlatılırken nasıl bir üslûp kullanılması gerektiğini öğreten bir evlâttır o. Ne saygı ve sevgiden dolayı tâviz; ne de hakkı anlatırken haksız duruma düşüren kabalık, küstahlık, saygısızlık ve ukalâlık... Babasının, putperestlerin önde geleni olmasına rağmen, onun eylemlerine Allah için buğzederken, “yâ ebetî, yâ ebetî” hitabıyla babasını fıtratının sesine çağırmıştır. “Babacığım, ey babacığım” gibi hem hürmet, hem şefkat yüklü bir hitapla babasını şeytanın icat ettiği putlara tapmaktan alıkoymaya çalışan bir peygamberdir o. Her yanı küfür ateşinin sardığı bir ortamda yakıcı ateşler içinde kalmış, ama yanmamıştır. Hiçbir ânını ve hiçbir duygusunu küfür ateşine atmamış; o yüzden, yıllar sonra Nemrut’un dağ gibi ateşleri bile, Allah’ın izniyle onu yakmamıştır.
İbrâhim’i (a.s.) örnek almak demek; İbrâhim olup Allah’tan başka en çok sevdiğimiz İsmâil’lerimizi Allah yoluna fedâ edebilmek demektir.
Putlara, putlaştırmaya ve putçulara karşı tek başımıza da olsa mücâdele edebilmektir.
Âhiret ateşine atılmamak için dünya ateşlerinden korkmamak, ateşle imtihanı göze alabilmektir.
Babamız ya da zâlim devlet reisi de olsa muhâtaplarımıza hakkı haykırabilmektir.
İbrâhim olup sevdiğimizi, İsmâil olup nefsimizi Allah'a adama bilinci, tavsiyesi ve duâsıyla...
"İbrâhîm
İçimdeki putları devir
Elindeki baltayla
Kırılan putların yerine
Yenilerini koyan kim?
Güneş buzdan evimi yıktı
Koca buzlar düştü
3596] 43/Zuhruf, 26-28
3597] 60/Mümtehıne, 4
İBRÂHÎM (a.s.)
- 823 -
Putların boyunları kırıldı
İbrâhîm
Güneşi evime sokan kim?" 3598
“Hasretle andım put kıran İbrâhim’i
Kalbimde saklamaktan paslandı baltam.” 3599
“Eğer âşık isen yâre
Sakın aldanma ağyâre
Gir İbrâhim gibi nâre
Bu gülşende yanar olmaz.” 3600
Hz. İbrâhim'in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz de tekrarlıyoruz: "Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Siz, aklınızı kullanmaz mısınız?" 3601
"Selâmun alâ İbrâhîm: 'İbrâhim'e selâm olsun!" 3602
3598] Âsaf Hâlet Çelebi
3599] İbrâhim Demirci
3600] Yunus Emre
3601] 21/Enbiyâ, 67
3602] 37/Sâffât, 109
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de İbrâhîm İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (69 yerde): 2/Bakara, 124, 125, 125, 126, 127, 130, 132, 133, 135, 136, 140, 258, 258, 258, 260; 3/Âl-i İmrân, 33, 65, 67, 68, 84, 95, 97; 4/Nisâ, 54, 125, 125, 163; 6/En’âm, 74, 75, 83, 161; 9/Tevbe, 70, 114, 114; 11/Hûd, 69, 74, 75, 76; 12/Yûsuf, 6, 38; 14/İbrâhim, 35; 15/Hicr, 51; 16/Nahl, 120, 123; 19/Meryem, 41, 46, 58; 21/Enbiyâ, 51, 60, 62, 69; 22/Hacc, 26, 43, 78; 26/Şuarâ, 69; 29/Ankebût, 16, 31; 33/Ahzâb, 7; 37/Sâffât, 83, 104, 109; 38/Sâd, 45; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 26; 51/Zâriyât, 24; 53/Necm, 37; 57/Hadîd, 26; 60/Mümtehıne, 4, 4; 87/A'lâ, 19.
B- İbrâhim (a.s.)’in Şahsiyeti, Hayatı ve Peygamberliği
a- İbrâhim (a.s.) Hayatını ve Kıssasını Anlatan Âyetler: 6/En’âm, 74-84; 11/Hûd, 69-76; 15/Hicr, 51-60; 19/Meryem, 42-50; 21/Enbiyâ, 51-73; 26/Şuarâ, 69-104; 29/Ankebût, 16-18, 24-27; 37/Sâffât, 83-113.
b- İbrâhim (a.s.)’e Peygamberlik Verilmiştir: 2/Bakara, 124, 130; 4/Nisâ, 163; 16/Nahl, 121, 122; 21/Enbiyâ, 51; 38/Sâd, 45-47; 57/Hadîd, 26.
c- İbrâhim (a.s.)’in Allah’a Teslimiyeti: 2/Bakara, 128, 131-132; 16/Nahl, 120; 19/Meryem, 41; 37/Sâffât, 100-107.
d- İbrâhim Milleti/Dini: 2/Bakara, 130, 135; 3/Âl-i İmrân, 95; 4/Nisâ, 125; 6/EN’âm, 161; 16/Nahl, 120, 123.
e- İbrâhim (a.s.) Nûh (a.s.)’un Dini Üzereydi: 37/Sâffât, 83-84.
f- İbrâhim (a.s.)’in, İnsanlar Arasında Hükmedecek Mevkî İstemesi: 26/Şuarâ, 83.
g- Lût (a.s.)’un, İbrâhim (a.s.)’e İman Etmesi: 29/Ankebût, 26; 37/Sâffât, 99.
h- Meleklerin Lût Kavminin Haberini Önce İbrâhim (a.s.)’e Getirmeleri: 11/Hûd, 69-70, 74-76; 15/Hicr, 57-60; 29/Ankebût, 31-32; 51/Zâriyât, 31-34.
i- İbrâhim (a.s.)’in, Yakîn İlme Sahip Olması: 6/En’âm, 75.
j- İbrâhim (a.s.)’in Neslinden Peygamberler Gönderilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 33-34; 6/En’âm, 84; 21/Enbiyâ, 72-73; 29/Ankebût, 27; 37/Sâffât, 108-113; 57/Hadîd, 26.
k- İbrâhim (a.s.)’in Karı-Koca İhtiyar Olmalarına Rağmen, Melekler Tarafından İshak ve Torunu Ya’kub ile Müjdelenmesi: 11/Hûd, 69-73; 15/Hıcr, 51-55; 19/Meryem, 49-50; 21/Enbiyâ, 72-73; 29/Ankebût, 27; 37/Sâffât, 112-113; 51/Zâriyât, 24-30.
l- İbrâhim (a.s.)’e, İsmâil ve İshak’ın Verilmesi: 14/İbrâhim, 39; 29/Ankebût, 27.
m- İbrâhim (a.s.)’in, Peygamberimiz İçin Duâsı: 2/Bakara, 129.
n- İbrâhim (a.s.)’in, Hz. İsmâil’i Kurban Etmek İstemesi ve Allah’ın İmtihanı: 37/Sâffât, 100-107.
o- İbrâhim (a.s.)’in , Kâbe’yi İnşâsı: 2/Bakara, 127.
p- Makam-ı İbrâhim: 2/Bakara, 125.
r- İbrâhim (a.s.)’in, Mekke Hakkındaki Duâsı: 14/İbrâhim, 35.
s- İbrâhim (a.s.)’in, Hz. Hâcer ve İsmâil’i Mekke’ye Götürüp Bırakması: 14/İbrâhim, 37.
t- İbrâhim (a.s.)’in, İnsanları Hacca Dâvetle Emrolunması: 22/Hacc, 27-29.
u- İbrâhim (a.s.)’in, Kendisi, Ana-Babası ve Mü’minler İçin Duâsı: 14/İbrâhim, 41; 26/Şuarâ, 83-87.
v- İbrâhim (a.s.)’in, Dirilme Hakkında Merakı: 2/Bakara, 260.
y- Allah’ın İbrâhim (a.s.)’i Dost Edinmesi: 4/Nisâ, 125.
z- Yahûdi ve Hıristiyanların İbrâhim (a.s.) İçin Çekişmeleri: 3/Âl-i İmrân, 65-67.
C- İbrâhim’in Dâvet Görevi ve Tevhid Mücâdelesi
a- İbrâhim (a.s.)’in Atası Âzer’e Dâveti ve Gördüğü Tepki: 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27; 60/Mümtehine, 4.
b- İbrâhim (a.s.)’in, Kavmine Dâveti ve Kavminin Tepkisi: 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 29/Ankebût, 16-18, 24-26; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27.
c- İbrâhim (a.s.)’in, Kavmine Karşı Akıl Yolu İle Allah’ı Arayıp İspat Etmesi: 6/En’âm, 76-79; 21/Enbiyâ, 58-67; 26/Şuarâ, 70-82.
d- İbrâhim (a.s.)’in Kavmiyle Münâzarası: 6/En’âm, 80-83; 26/Şuarâ, 70-82; 37/Sâffât, 88-96.
e- İbrâhim (a.s.)’in Kavminin Putlarını Kırması ve Gördüğü Tepki: 21/Enbiyâ, 52-68; 37/Sâffât, 88-97.
f- İbrâhim (a.s.)’in, Kâbe’yi Putlardan Temizlemesi: 22/Hacc, 26.
g- İbrâhim (a.s.)’in, Nemrut ile Münâzarası: 2/Bakara, 258.
h- Nemrut’un Tanrılık İddiâsı: 2/Bakara, 258.
İBRÂHÎM (a.s.)
- 825 -
i- İbrâhim (a.s.)’in Nemrut Tarafından Ateşe Atılması: 21/Enbiyâ, 68-71; 29/Ankebût, 245; 37/Sâffât, 97-98.
j- Nemrut’un Ölümü/Helâkı: 21/Enbiyâ, 70.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî; Tefsir 26; Enbiyâ 8; Nikâh 12, Salât 1, Tevhîd 19, 24, 37; Hac 54, Büyû' 53, Cihad 71, 74; İ'tisâm 16, 100; Hîbe 28, 36; Libâs 68; Rikak 45, 51; Deavât 31, 32.
Müslim, İman 259, 263, 264, 270, 272, 278; Fezâil 150, 151, 154.
Tirmizî; Tefsîr 21/3
Ebû Dâvud; Talak 16.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 233-253
2. Tefhimu'l Kur'an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 109-122
3. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 403-429 ; Eser Y. c. 1, 490-520
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 246-276
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 528-584
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 220-241
7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 408-520
8. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 379-444
9. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 304-367
10. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 231-248
11. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 125-136
12. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 34-38
13. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 168-182
14. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s.9-43
15. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 256-283
16. Hz. İbrâhim (a.s.), Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y.
17. Halilullah Hz. İbrâhim, Mahmud Hakkı, Bahar Y.
18. Hz. İbrâhim (a.s.), Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
19. Hz. İbrâhim ve Nemrud, Abdurrahman Şeref Laç, Fazilet Neşriyat
20. Hz. İbrâhim (a.s.) Anma –Şanlı Urfa 1. Kültür ve Sanat-, Sabri Kürkçüoğlu, Şurkav Y.
21. İbrâhimî Dinlerin Diyalogu, İsmail Faruki, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
22. Her Nemruda Bir İbrâhim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 69-80
23. İbrâhimî Okuyuş, Ahmed Baydar, Beyan Y.
24. İslâm Kaynaklarına Göre Hz. İbrâhim ve Hanîflik, Şaban Kuzgun
25. Tek Başına Bir Ümmet, Necmettin Şahiner, Beyan Y.
26. Ateş Yakmayınca, Hasan Tülüceoğlu, Ayışığı Y.
27. Hz. İbrâhim'in Mesajı, İbrâhim Canan, Şûle Y.
28. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Ömer Faruk Harman,) T.D.V. Y. c. 21, s. 266-273
29. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Mefail Hızlı,) c. 3, s. 67-70; (Zübeyir Yetik,) c. 5, s. 81-83
30. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 9, s. 90-164
31. Sîret Ansiklopedisi, Hazırlayan: Afzalur Rahman, İnkılâb Y. c. 4, s. 45-57
32. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber'in Hayatı, Mevdûdi, Pınar Y. c. 2, s. 191-216
33. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 47-52, 2/65-73
34. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 27-33
35. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y. s. 42-55
36. Kuram ve Eylem, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 138-141
37. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, Akçağ Y.
38. Peygamberler, Abdullah Aydemir, T.D.V. Y. s. 57-74
39. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 292-305
40. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
41. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
42. Siz Hâlâ Hicret Etmediniz mi? Furkan Eren, Haksöz, sayı: 114, Eylül 2000

İÇKİ VE KUMAR
- 827 -
Kavram no 84
Haramlar 11
Bk. Hesap ve Allah’ın Hesaba Çekmesi;
İsyan-İtaat; Gazap; Takvâ; Fesâd-İfsâd
İÇKİ VE KUMAR
• Hamr/İçki; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
• Hadis-i Şeriflerde İçki
• Tarih Boyunca İçki
• İçkinin Zararları
• Uyuşturucu Maddeler
• Yiyecek ve İçeceklerde İslâmî Esaslar
• Akıl Emniyeti
• Sarhoşluk
• Hadd-i Şürb; İçki İçme Cezâsı
• Meysir/Kumar; Anlam ve Mâhiyeti
• Kumarın Zararları
• Kur'ân-ı Kerim'de Meysir/Kumar
• Hadis-i Şeriflerde Kumar
• Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
• Ve... Günümüz
"Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana iyilik yolunda ne infak edip harcayacaklarını sorarlar. 'İhtiyaç fazlasını' de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki, düşünesiniz." 3603
Hamr/İçki; Anlam ve Mâhiyeti
"Hamr" sözlükte, bir şeyi örtmektir. Bir şeyi örten örtü anlamında ‘hımâr’ aynı kökten gelmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de bu kelime çoğul olarak (“humur” şeklinde) kadınların başlarını örttükleri ‘başörtü’ mânâsında kullanılmaktadır.3604 Hamr kavram olarak; insanın, akıl yürütme ve düşünme yeteneğini örten her türlü uyuşturucu anlamına gelir. Türkçedeki şarap, içki veya uyuşturucu denilen maddelerin genel adıdır. Kur’an-ı Kerim’de aynı anlamda kullanılmaktadır. Özellikle içki içmeyi yasaklayan âyetlerde geçmektedir.
Kur’an’ın inzal olduğu devirde Araplar imal ettikleri içkilere ‘hamr’ adını vermekte idiler. Onlar üzüm, bal, hurma, buğday ve arpadan sarhoşluk veren içkiler üretirlerdi. Bunların tümü ‘hamr’ diye anılırdı ve hepsi de aklı baştan alan uyuşturuculardı. Günümüzde daha çok “alkollü içki” tanımı kullanılmaktadır. ‘Hamr’,
3603] 2/Bakara, 219
3604] 24 Nûr/31
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alkollü içki tanımından daha geniştir ve bütün uyuşturucuları; esrar, LSD, eroin, morfin gibi şeyleri de içerisine almaktadır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır. “Her sarhoş edici ‘hamr’dır. Ve her sarhoş edici haramdır. Kim dünyada hamr içer ve tevbe etmeden, onun tiryakisi olduğu halde ölürse, Âhirette (Âhiret) şarabı (içeceği) içemez.” 3605
Sarhoşluk veren şeyler katı ve akıcı olmak üzere iki çeşittir. Katı uyuşturucular afyon, eroin, esrar, kokain, LSD, mariuhana gibi bitkilerden elde edilen maddelerdir. Akıcı olanlar ağız yoluyla alınan alkollü içkilerdir. Çeşitli maddelerden yapılmaktadır. Bira, likör, şampanya, votka, rakı, şarap, cintonik, viski gibi çeşitleri vardır.
‘Hamr’, adı verilen bütün sarhoş edici maddeler, insandaki düşünme ve akıl yürütme faâliyetlerini dumûra uğratır, aklı baştan alır. Vücudu gevşetip normal hareket etmesini engeller. Aklı perdeler, insanı ne yaptığını bilmez bir duruma düşürür. Buna göre ‘hamr’, belli bir maddenin adı değil; sarhoşluk verip ve uyuşturan, aklı perdeleyen maddelerin meydana getirdiği bütünün genel adıdır. ‘Hamr’ın az veya çok olması farketmez. İslâm’a göre hepsi zararlıdır ve hepsi de haramdır. 3606
Hamr’ın Haram Kılınması: Bütün içkilerin ve uyuşturucuların zararlı olduğunu herkes bilir. Aklı başında olan hiç kimse ‘hamr’ın insana zararlı olmadığını iddiâ edemez. “İnsan vücudunun alkole de ihtiyacı vardır” diyenler, yalnızca demogoji yapmış olurlar. İnsan, vücudunun ihtiyaç duyduğu mineralleri çeşitli sebze ve meyvelerden alır. İnsan vücudunun karbona ihtiyacı vardır ama karbon demek olan kömürü kimse yemez. Vücudun demire de ihtiyacı vardır ama hiç kimse bu ihtiyacından dolayı demir kemirmeğe kalkışmaz.
İçkinin zararlı olduğu bilindiği ve bunun zararını herkes gördüğü halde ilk çağlardan beri yapılmakta ve içilmekte; insanların çoğu da hâlâ içmeye devam etmektedir. Bu gün dünya genelinde içki tüketiminin korkunç boyutlarda olduğunu görmekteyiz. Bazı ülkelerde su yerine alkollü içki içilmektedir. Dünyada kişi başına düşen içki tüketimi ürkütecek boyutlardadır. İçki aleyhine yapılan kampanyaların fazla bir etkisi olmamaktadır. (Zâten bu kampanyalar, direkt veya film vb. şekilde dolaylı olarak yapılan reklamlara oranla pek önemli de değildir.)
İşin garibi Kur’an’a inandığını söyleyen toplumlarda bile içki tüketimi çağımızda giderek artmaktadır. İslâm içkiyi kesin bir dille yasaklıyor, içenleri tehdit ediyor, içki içmeyi imana zarar veren şey olarak niteliyor. Ancak günümüz müslümanları, İslâm’ın birçok hükmünü eğip büktükleri gibi, içki karşısındaki duyarlılığı da yitiriyorlar. İslâm’ın yasakladığı ve hoş görmediği birçok davranış Batı kültürünün etkisiyle onların da hayatına giriyor. Fâize müslümanlardan bazıları başka bir isim vererek, bazıları câiz diye fetvâ vererek, kimileri de günahını önemsemeyerek fâiz alıp veriyorlar. Kumara; toto, loto, piyango, at yarışı, sayısal, şans oyunu deyip takılıyorlar. Tesettüre; çağdaşlık, moda, kamusal alanda yasak deyip uymuyorlar. Bunun gibi bazıları da içki içmeyi, neredeyse kişiliği tamamlayan, normal bir davranış olarak kabul etmektedir. Peygamberimiz buyuruyor ki:
3605] Buhârî, Eşribe 1; Müslim, Eşribe 72, hadis no: 2003; Ebû Dâvud, Eşribe 5, hadis no: 3679; Muvattâ, Eşribe 11, hadis no: 846; Tirmizî, Eşribe 1, hadis no: 1861; Nesâî, Eşribe 21-22
3606] Nesâî, Eşribe 24
İÇKİ VE KUMAR
- 829 -
“Ümmetimden bir grup, ‘hamr’ı (sarhoşluk veren içecekleri) kendi taktıkları bir adla helâl kılmaya çalışırlar.” 3607
İslâm, içki içmeyi (hamr’ı) büyük günahlardan saymakta ve kesin ifâdelerle yasaklamaktadır. Bilindiği gibi, İslâm beş ana maddenin korunmasını hedef almıştır. Bunlardan biri de akıldır. Akıl, ya yanlış ve bâtıl fikirlerle bozulur, ya da sarhoşluk verici şeylerle. Allah’ın insana verdiği her şey bir emânettir. Akıl, can, mal, sağlık, beden, toprak, gökyüzü, çocuk ve benzerleri. İnsan bu emânetleri en güzel şekilde korumalıdır. Bu emânetlere zarar veren, onların yapısını bozan davranışlardan kaçınmalıdır. Bu emânetleri tehlikeye düşürmemelidir. İçki yasağı, akıl nimeti ve emânetini koruma konusunda çok önemli bir tedbirdir.
Bu yasak, aynı zamanda bir sınamadır. İnsan, yapısı açısından hem takvâya hem de hevâya (nefsinin isteklerine) uymaya meyillidir. İster ki, hoşuna giden şeylere sahip olsun, onlardan yararlansın. Ama dünya hayatı bir imtihandır. Kişi birtakım davranışlarına sınır koymazsa, fazilete ulaşamaz. Canının istediğini yapmaya devam ederse, Kur’an’ın sakındırdığı, günah, isyan, sapıklık, azgınlık, şirk ve küfür gibi hatalara düşebilir. Allah (c.c.) bazı davranışlardan râzı olmaz. Bunları da elçileri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Hem fıtratı/kişiliği korumak, hem Allah’ı râzı edip sınavı kazanmak, hem de verilen emânetleri korumak için, yasaklara kulak vermek gerekir.
İçkinin Zararları: Rabbimiz yeryüzünde bizim faydalanmamız için bir yığın helâl rızık yaratmışken, insanın kendine zararlı bir şeyi yiyecek veya içecek olarak seçmesi, ondan zevk alması akıl dışı bir olaydır. Ne yazık ki, Allah’a kulluk etmeyi hayatlarından çıkaranlar için ne içki yasağının, ne de diğer yasak ve emirlerin bir anlamı vardır. Bunlar canlarının istediğini yapmaya çalışırlar. Hoşlandıklarını yaparlar da yeryüzünü ifsâd ederler (bozarlar), azgınlaşır, haddi aşarlar, zâlim ve müstekbir olurlar. Yeryüzünü yaşanmaz hale getirirler.
Hamr içmekle, önce insanın aklı, doğal işlevini kaybeder. Akılla beraber din konusundaki duyarlılık da gider. Sarhoşların nesilleri de içki içmenin zararını görürler. İçki içmekle işlenen cinâyetlerin, verilen zararların, batan ocakların, yitirilen şereflerin sayısı belli değildir. O yüzden Peygamberimiz; “İçki bütün kötülüklerin anasıdır.”3608 buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerim nâzil olmaya başladığı devirde Araplar arasında içki çok yaygın bir gelenekti, âdetâ hayatın bir parçasıydı; tıpkı günümüzde bazı toplumlarda gördüğümüz gibi. Kur’an, yeni müslüman olan bu insanlara içkiyi birden bire yasaklamadı. Aşamalı olarak onların içkiyi terketmelerini sağladı. Bu konuda gelen ilk âyet, üzümlerden rızık ve içecek elde etmeyi hatırlatıyordu.3609 İkinci gelen âyet, içki hakkında soru soranlara, ‘onun zararının faydasından çok olduğunu’ haber veriyordu.3610 Bazı sahâbeler bu âyetle içkinin haram kılınacağını anlamış ve içkiyi terketmişlerdi. Üçüncü âyet, içkiliyken namaz kılınmamasını söylüyordu.3611 Son gelen âyet ise içkiyi tamamen yasaklıyordu: “Ey iman edenler, hamr, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans için kullanılan fal okları ancak şeytanın işlerinden
3607] Dârimî, Eşribe 8, hadis no: 2106
3608] Nesâî, Eşribe 44
3609] 16/Nahl, 67
3610] 2/Bakara, 219
3611] 4/Nisâ, 43
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan hamr ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı zikretmekten ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz, değil mi?” 3612
Görüldüğü gibi Rabbimiz ‘hamr’ kullanmayı şeytanın pisliklerinden saymaktadır. Şeytan içki ve kumarla insanlar arasına kavga sokar, onları Allah’a ibâdetten uzaklaştırır. Bugün aynen bu şekilde olmuyor mu? İçki ve kumarla uğraşanların durumu Kur’an’ın anlattığı gibi değil mi? Hepsi de şeytanın emrine girmiş birer zavallı değiller mi?
İnsan, alışkanlıklarından kolay kolay ayrılamaz. O yüzden onlara sunulacak emir ve yasaklar, onların uygulayabileceği şekilde olmalıdır. İnsanı tanıyan Rabbimiz, içki gibi bir konuda aşamalı bir metod uygulamıştır.
İslâm, içki yasağını bir iman meselesi olarak ele alıyor. Nitekim son gelen âyette, ‘hamr’ ve kumarın şeytanın pisliği olduğu özellikle vurgulanıyor ve soruluyor: ‘Artık vazgeçtiniz, değil mi?’ Eğer Allah’a ve O’nun Rasûlüne iman ediyorsanız, eğer Allah’ın azâbından korkup, affını umuyorsanız, eğer şeytanı düşman biliyorsanız, bu pis işi bırakın!
“Allah’a ve Ahiret gününe iman eden hamr içmesin, Allah’a ve Ahiret gününe iman eden içki içilen sofraya oturmasın.”; “Hamr içenin kalbinden iman nuru çıkar.”; “Üç kişi cennete giremez: Deyyus (karısını kıskanmayan), erkekleşen kadın ve içki düşkünü.”3613 buyuran Peygamberimiz işin önemini ortaya koyuyor. İslâm mü’minlerin duygusal olarak da içkiden nefret etmelerini tavsiye ediyor. Mü’min, hayatına hiç bir şekilde içkiyi ve kumarı sokmamalıdır. Birkaç defa bu yasakları çiğneyen kişi, bunları terketmekte çok zorlanır. Alışkanlık haline getirdiği zaman ise, iş tehlikeli bir noktaya ulaşır.
İçkiyi kesin bir şekilde yasaklayan âyetin sonunda Allah (c.c.) mü’minlere yumuşak bir şekilde soruyor: “Artık (içki içmekten) vazgeçtiniz, değil mi?” Bu ifâde tarzı, şüphesiz kalplere etki eden, duygulandıran, yaptıkları yanlıştan insanları alıkoyacak tatlı bir yöntemdir. Bunu duyan o günün mü’minleri içkiyi derhal bıraktılar. Bu günümüzün içkicilerine de ibret olmalı.
Aklın sıhhatli düşünme ve muhâkeme yeteneğini gideren, sarhoşluk denilen hale sebep olan içeceklere “hamr” denilir. Kur’an’da geçen “hamr” kelimesinin, fakîhlerin çoğu aklı gideren bütün içkileri kapsamına aldığını söylemişlerdir. Hanefîler “hamr”ı şöyle izah etmişlerdir: “Köpüklenip kuvvetlenen yaş üzüm suyu.” Yalnızca bu tür içkilerin ismi hamr'dır. Bunun dışındaki sarhoşluk veren içkiler hamr kelimesinin şumûlüne girmez. Bu tür içkiler, sarhoşluk verdiği için hamr'a kıyasla haramdır Fakîhlerin çoğunluğu (cumhûr-ı ulemâ) ise, sarhoşluk veren bütün içeceklerin azının da çoğunun da haram olduğunu ve hamr kelimesinin kapsamına dâhil olduğunu söylemişlerdir. 3614
İçki içmek İslâm'da yasak olduğu gibi, Hıristiyanlık ve Yahûdilikte de, önceki şeriatlerde de bu konuda bazı yasaklar getirilmiştir. Yahûdilerin kutsal kitabı Tevrat'ta şu cümleler dikkati çeker: "Ve Rab Hârun’a söyleyip dedi: Sen ve
3612] 5/Mâide, 90-91
3613] Kütüb-ü Sitte, 8/169
3614] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 249-252
İÇKİ VE KUMAR
- 831 -
seninle beraber oğulların, toplanma çadırına girdiğiniz zaman, ölmeyesiniz diye şarap ve içki içmeyin, nesillerinizce ebedî kanun olarak, tâ ki, kutsalla, bayağı şeyi ve murdarla temiz olanı birbirinden ayırt edesiniz." 3615
İncil'de bu konuda şöyle denir: "Onlar yemek yerlerken, İsa ekmek aldı, şükran duâsı edip parçaladı ve tâbîlerine verdi ve dedi ki: ‘Alın, yiyin, bu benim bedenimdir. Ve bir kâse şarap alıp şükretti ve onlara vererek dedi ki, bundan içiniz. Çünkü bu benim kanım, günahların bağışlanması için birçokları uğrunda dökülen ahdin kanıdır. Fakat ben size derim: Babamın melekûtunda sizinle taze olarak onu içeceğim o güne kadar, ben asmanın bu ürününden artık içmeyeceğim." 3616
Eski Türklerin İslâm'dan önce Şamanizm'e bağlı oldukları bilinmektedir. Bu dinde genellikle sevinçli zamanlarda ve kutsama törenlerinde Kımız vb. çeşitli içkilerin içildiği bilinmektedir. 3617
İslâm'dan önce ve İslâm'ın ilk devirlerinde, câhiliye Arapları içki içer ve bunu hayatın bir parçası gibi görürlerdi. İslâm beş şeyin korunmasına büyük önem vermiştir. Bunlar: Akıl, sağlık, mal, ırz ve dindir. İçki içen kimse bu beş unsuru da koruyamaz duruma düşer. Amerika'da içki aleyhtarlarının kurduğu bir teşkilat yeryüzünde ilk defa içkiyi kimin yasakladığını araştırır. İlk yasağın Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından ortaya konulduğu anlaşılınca O'nun hâtırasına New York'ta "Muhammed Çeşmesi” adını verdikleri bir âbide yaptırırlar.3618 (Peygamberimizin içkiyi Allah’ın emriyle kesin bir şekilde yasakladığı doğrudur; ama bunu yasaklayan Allah, çok eski şeriatlerde de yasaklamıştır; eğer Tevrat ve İncil tahrif edilmemiş olsaydı, bu yasak, net bir şekilde görülecekti. Şimdiki Kutsal Kitaplarda bile bunu bulmak mümkündür.)
Kur'an-ı Kerîm'de içki yasağı tedrîc prensibine göre gelmiştir. Mekke'de inen ilk âyette yasak hükmü yer almaz. "Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden içki yapıyor ve ayrıca güzel rızık ediniyorsunuz, bunda aklı eren bir kavim için elbet bir ibret vardır." 3619
Bundan sonra Hz. Ömer bir gün Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek şöyle dedi: "Ya Rasûlullah! Şarap, malı helâk edici ve aklı giderici olduğu malumunuzdur. Yüce Allah'tan, şarabın hükmünü bize açıklamasını iste. Hz. Peygamber; "Ey Allah'ım, şarap hakkında bize açıklayıcı beyanını bildir" diye dua edince şu âyet indi: "Sana içkiyi ve kumarı sorarlar, de ki. "Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak günahları faydalarından daha büyüktür." 3620 Bu âyet inince, bazı sahabîler "büyük günah" diye içkiyi bırakmış bazıları ise "insanlara faydası da var" diyerek içmeye devam etmişlerdir.
Bir gün Abdurrahman b. Avf bir ziyafet vermiş, ashâb-ı kirâmdan bazıları da bu ziyafette hazır bulunmuştu. Yemekte içki de içmişlerdi. Akşam namazının vakti girince, içlerinden birisi imam olmuş ve namaz kıldırırken "kâfirûn"
3615] Tevrat, Levililer, Bab, 10, Cümle 8-11
3616] İncil, Matta, bab, 26, Cümle 26-29, Yuhanna, Cümle 30 vd
3617] Mehmet Aydın-Osman Cilacı, Dinler Tarihi, Konya 1980, s. 97 vd
3618] Yeşilay Dergisi, sayı 441, Ağustos 1970
3619] 16/Nahl, 67
3620] 2/Bakara, 219
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sûresini yanlış okumuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Yâ Rabbi bize içki konusundaki beyanında ziyade yap" diye dua etmiş ve daha sonra şu âyet inmiştir: "Ey iman edenler, siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın."3621 Bu sûrette içki yalnız namaz vakitlerinde olmak üzere yasaklanmıştır. Artık onu içenler yatsı namazından sonra içiyorlar, sarhoşlukları geçtikten sonra sabah namazını kılıyorlardı.
Yine bir gün Utbe bin Mâlik (r.a.) bir evlenme ziyafeti vermişti. Sa'd b. Ebî Vakkas da oradaydı. Deve eti yediler, içki içtiler, sarhoş olunca da asalet iddiasına kalkıştılar. Sa'd bu konuda kavmini öven ve Ensar'ı hicveden bir şiir okudu. Ensar'dan birisi buna kızarak, sofradaki bir deve kemiği ile Sa'd'ı yaraladı. Sa'd da durumu Rasûlullah (s.a.s)'a şikâyette bulundu. Bunun üzerine bu konuda kesin içki yasağı bildiren âyetler indi: "Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden bir murdardır. Bunlardan kaçınınız ki, felaha eresiniz. Şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?" 3622
Hz. Peygamber’in çeşitli hadisleri bu konuda uygulama esaslarını gösterir: "Her sarhoşluk veren şey hamrdır/şaraptır ve her sarhoşluk veren şey haramdır. Bir kimse şarabı dünyada içer de ona devam üzere iken tevbe etmeden ölürse âhirette kevser şarabını içemez." 3623; "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır." 3624 Hz. Peygamber'e ilaç için şarap yapmanın hükmü sorulunca; "Şüphesiz şarap deva (ilâç) değil aksine derttir." 3625; "Ümmetimden birtakım kimseler, çeşitli adlar koyarak içki içeceklerdir." 3626
İçkinin yasak oluşu icmâ-ı ümmetle sâbittir. İslâm fakihleri bu konuda görüş birliği içindedirler. Ancak müctehidler arasında bazı içki çeşitleri üzerinde ihtilaf vardı. Hz. Ömer bu konudaki şüpheleri kaldırmak için, Allah elçisinin minberinden "aklı perdeleyen her şey içkidir" sözüyle özlü bir tarif yapmıştır. Buna göre insana aklını kaybettiren ve onu iyi ile kötüyü, hayırla şerri ayıramaz duruma getiren her şey içki sayılır. Sıvı veya katı olması sonucu değiştirmez. Afyon, eroin ve benzeri bütün uyuşturucular aynı niteliktedir. Çünkü bunları kullanan kişilerde aklın fonksiyonları değişir; uzağı yakın, yakını uzak görür; olağan şeylerden ayrılarak, olmayan ve olmayacak şeyleri hayal etmeye ve rüyalar denizinde yüzmeye başlar. Bazı uyuşturucular da vücûdu durgunlaştırır, sinirleri uyuşturur, ruhsal çöküntülere yol açar, ahlâkı düşürür, iradeyi zayıflatır ve ferdi topluma faydasız hâle getirir. İşte İslâm dini, fert ve toplum için faydalı olan şeyleri emrederken, zararlı olanları da yasaklamıştır. İslâm'ın yasakları tıb tarafından incelendiğinde, bunların fert ve toplum yararına olduğu görülür. Nitekim, içki ve domuz eti gibi yasaklar ilmin ve tıbbın süzgecinden geçirilmiş, nice maddî ve mânevi zararları uzmanlarca açıklanmıştır. 3627
İslâm, içkinin içilmesini yasakladığı gibi, müslümanlar arasında ticaretini de yasaklamıştır: "Peygamber (s.a.s) içki konusunda on kişiyi lânetlemiştir: Sıkan, kendisi
3621] 4/Nisâ, 43
3622] 5/Mâide, 90-91
3623] Müslim, Eşribe, 73
3624] el-Askalânî, Bulûğu'l Merâm, Terc. A. Davudoğlu, lV, 61 vd.
3625] el-Askalânî, a.g.e, IV, 61
3626] el-Askalânî, a.g.e, IV, 61
3627] bk. Yusuf el-Kardâvî, el-Helâl ve'l-Harâm fi'l-İslâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 50-53, 75-88
İÇKİ VE KUMAR
- 833 -
için sıkılan, içen, taşıyan, kendisi için taşınan, içiren, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın alınan..." 3628
Mâide sûresindeki kesin içki yasağı bildiren âyet geldikten sonra Allah Rasûlu uygulama ile ilgili olmak üzere şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu âyeti haber alıp da yanında içki bulunan kimse, ondan içmesin ve satmasın..." 3629
Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
Hamr kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 7 Yerde geçer.3630 Bilindiği gibi, içki yasağı tedricî şekilde getirildi. Kur’ân-ı Kerim’de bu âyetler, şu iniş sırasını tâkip etti: Önce içkinin güzel olan rızıklardan ayrı olarak (güzel olmayan) bir rızık/gıda olduğunu belirten âyet 3631 indi, sonra içkide büyük zarar ve günah olduğuna dâir âyet3632 bunu tâkip etti. Daha sonra sarhoşken namaza yaklaşılması yasaklandı.3633 En sonunda da içkiyi kesin şekilde yasaklayan ve onu şeytan işi bir pislik ilan eden âyet nâzil oldu. 3634
“Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem sarhoşluk veren içki, hem de güzel gıdâlar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.” 3635
"Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana iyilik yolunda ne infak edip harcayacaklarını sorarlar. 'İhtiyaç fazlasını' de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki, düşünesiniz." 3636
“Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar-, cünüp iken de -yolcu olan müstesnâ- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir yolculuk üzerinde bulunursanız, yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse, veya kadınlara dokunup da bir su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.” 3637
“Ey iman edenler! Hamr (sarhoşluk veren içecekler), kumar, dikili taşlar (putlar, putlaştırılan heykeller), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ın zikretmekten ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz, değil mi?” 3638
“Müttakîlere vaad olunan Cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme
3628] Tirmizî, Büyû', 59; İbn Mâce, Eşribe, 6
3629] Müslim, Müsâkât, 67; bk. Buhârı, Megâzî, 51; Büyû, 105, 112; Müslim, Büyû, 93; Fer', 8; İbn Mâce, Ticârât, 11; Ahmed b. Hanbel, II, 213, 362, 512, III, 217, 324, 326, 340; İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsîri İbn Kesîr, Beyrut (t.y), I, 544-547; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 88-90
3630] 2/Bakara, 219; 5/Mâide, 90, 91; 12/Yusuf, 36, 41; 24/Nûr, 31; 47/Muhammed, 15
3631] 16/Nahl, 67
3632] 2/Bakara, 219
3633] 4/Nisâ, 43
3634] 5/Mâide, 90-91
3635] 16/Nahl, 67
3636] 2/Bakara, 219
3637] 4/Nisâ, 43
3638] 5/Mâide, 90-91
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Bunlardan da öte Rablerinden bir bağışlama vardır. Bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu hiç?” 3639
“(Ey Muhammed!) Hayatın hakkı için, onlar, sarhoşluklar içinde bocalıyorlardı.” 3640
“Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyâmet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah’ın azâbı çok dehşetlidir.” 3641
“Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘işte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir’ denir.” 3642
“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını, yalan yemin ve şâhitlik ile yemeniz için o malları hâkimlere (reislere, yetkili idarecilere veya mahkeme hâkimlerine el altından) vermeyin.” 3643
“Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması hali müstesnâ, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size merhamet edecektir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu (haram yemeyi veya öldürmeyi) yaparsa, (bilsin ki) onu ateşe sokacağız; bu ise Allah’a çok kolaydır. Eğer yasakladığımız büyük günahlardan kaçınırsanız; sizin, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” 3644
İçki Mâide sûresi 90. âyet le mutlak anlamda haram kılınmadan önce, hakkında iki hüküm daha inmişti.3645 Son hüküm gelmeden önce Hz. Peygamber (s.a.s.) kendileri mutlak yasağa hazırlamaları için halkı toplamış ve onları uyararak şöyle demişti: "Allah insanların içki içmelerinden asla hoşlanmaz. Mutlak yasak yakında gelse gerektir. Bu yüzden ellerinde içki bulunanlar en iyisi mi onu satsınlar." Bundan bir süre sonra, Mâide sûresi 90. âyet inince, "Şu anda ellerinde içki bulunanlar artık onu ne içebilir, ne de satabilir; bu yüzden onu yok etsinler." diye ilânda bulundu. Bunun üzerine dökülen içkiler Medine sokaklarında aktı. Bununla birlikte bazıları "Onu Yahudilere hediye edemez miyiz?" diye Hz. Peygamber'e (s.a.s.) sordular. Cevap şöyleydi: "Onu haram eden, hediye olarak verilmesini de yasaklamıştır." Daha bazıları "Onu sirke yapamaz mıyız?" diye sordular. Cevap: "Hayır, dökmelisiniz" şeklinde oldu. Bir başkası tekrar tekrar sordu: "İçkiyi ilaç olarak da kullanamaz mıyız?" Hz. Peygamber (s.a.s.) üstüne basa basa bunu da reddetti ve şöyle buyurdu: "Hayır, o bir ilaç değil, bir hastalıktır." Yine, bir başkası daha sordu: "Efendim, biz çok soğuk bir yerde yaşıyoruz ve işimiz de yorucudur. Bu bakımdan, yorgunluğumuzu gidermek ve ısınmak için içki içiyoruz." Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle dedi: "İçtiğiniz sarhoşluk veriyor mu?" "Evet" dedi adam. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s.) "Ondan el çek!" buyurdular. Soruyu soran adam bu kez, "Bizim orada oturanlar bunu kabul etmeyecektir." dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) buna da
3639] 47/Muhammed, 15
3640] 15/Hıcr, 72
3641] 22/Hacc, 1-2
3642] 50/Kaf, 19
3643] 2/Bakara, 188
3644] 4/Nisâ, 29-31
3645] 2/Bakara, 219, 4/Nisâ, 43
İÇKİ VE KUMAR
- 835 -
şöyle karşılık verdi: "Eğer kabul etmezlerse git, onlarla savaş!"
İbn Ömer'den (r.a.) rivâyet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Allah içkiyi ve onu içeni, sunanı, satanı, alanı, üreteni, ürettireni, taşıyanı ve kendisine taşıtanı lânetlemiştir." Bir başka hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s.) müslümanlara içkiyle birlikte sunulan yemekten yemeyi yasaklamıştır. Yasağın ilk döneminde, içkiyi çıkarmada ve içmede kullanılan aletlerden yararlanılmasını bile yasaklamış, fakat daha sonra yasa iyice yerleşince bunların kullanımına izin vermiştir.
Arapça "hamr" kelimesi öncelikle üzümden yapılan şarap anlamına geliyorsa da, buğday, arpa, kuru üzüm, hurma ve baldan yapılan içkiler için de kullanılır olmuş ve yasak, sarhoşluk veren her şeyi içine almıştır. Hadisler bu noktada oldukça açıktır: "Her sarhoşluk veren hamrdır ve haramdır”; "Sarhoşluk veren her içki haramdır"; "Her sarhoşluk veren şeyi yasaklıyorum." Cuma hutbelerinden birinde Halife Hz. Ömer (r.a.) hamr'ı "düşünme melekesini gideren her şey" olarak tanımlamıştır.
Bu bağlamda Hz. Peygamber (s.a.s.) genel ilkeyi şöyle koymuşlardır: “Çoğu sarhoşluk veren şeyin en az miktarı da haramdır; bir bardağı sarhoşluk veren şeyin bir damlası da haramdır..." Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında sarhoş için belli bir ceza yoktu. Tutuklanıp mahkemeye çıkarılan suçlu ayakkabılarla dövülür, tepiklenir, yumruklanır, çomaklanır ve kırbaçlanırdı. Bu suç için verilen cezanın en yüksek miktarı kırk kırbaçtı. Hz. Ömer'in (r.a.) halifeliğinin ilk günlerinde de aynı ceza uygulanıyordu. Fakat o suçların arttığını görünce, diğer sahabelere de danışarak cezayı seksen kırbaca çıkardı.
İmam Mâlik, İmam Ebu Hanife ve bir rivâyete göre İmam Şafiî de aynı görüşteydiler. Fakat, İmam Ahmed b. Hanbel ve bir başka rivâyete göre İmam Şafiî, içki içmenin cezasının kırk kırbaç olduğu fikrindedir. Hz. Ali (r.a.) de kırk kırbacı kabul etmiştir.
İslâm fıkhına göre, yasağın üzerinde durmak İslâm Devleti'nin görevidir. Nitekim, Hz. Ömer (r.a.) zamanında Beni Sakif kabilesinden Ruveyşid adlı bir adamın dükkanı, içinde gizlice şarap üretilip satıldığı için yakılmıştır. Başka bir seferinde ise, şarap sattıkları için bir köyü yaktırmıştır. 3646
Hadis-i Şeriflerde İçki
“Her sarhoşluk veren şey ‘hamr’dır. Ve her hamr (sarhoş edici) haramdır. Kim dünyada hamr içer ve tevbe etmeden, onun tiryakisi olduğu halde ölürse, Âhirette (Âhiret) şarabı (içeceği) içemez.” 3647
“Ümmetimden bir grup, ‘hamr’ı (sarhoşluk veren içecekleri) kendi taktıkları bir adla helâl kılmaya çalışırlar.” 3648
“İçki bütün kötülüklerin anasıdır” 3649
3646] Tefhîmu’l Kur’an, Mâide, 90. âyetin tefsiri
3647] Buhârî, Eşribe 1, Edeb 80, Ahkâm 21, 22, Meğâzî 60; Müslim, Eşribe 72-75, hadis no: 2003; Ebû Dâvud, Eşribe 5, hadis no: 3679; İbn Mâce, Eşribe 9, 13, 14; Muvattâ, Eşribe 11, hadis no: 846; Tirmizî, Eşribe 1, hadis no: 1861; Nesâî, Eşribe 21-22, 40, 49, 53
3648] Dârimî, Eşribe 8, hadis no: 2106
3649] Nesâî, Eşribe 44
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...İçki içme. Çünkü içki, bütün şerlerin/kötülüklerin anahtarıdır.” 3650
"... Sarhoşluk vereni içmeyin; her sarhoşluk vereni haram kıldım." 3651
"... İnsanı sarhoş edip namazdan alıkoyacak her içki haramdır." 3652
“Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır.” 3653
“Her kim zehir içerek kendini öldürürse, cehennem ateşinde ebedî kalarak daima o zehri içmekle meşgul olacaktır.” 3654
"Allah Teâlâ hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilaç var etmiştir. Öyleyse tedâvi olun. Ancak haram olan şeyle tedâvi olmayın." 3655
“Allah sizin için haram kıldıklarında şifâ yaratmamıştır.” 3656
“Alkollü içkiler devâ değil; derttir.” 3657
“Allah, alkollü içkileri içen kişiye Cehennem’de azab göreceklerin irinlerini içirmeye and içmiştir.” 3658
“Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse, üzerinde içki içilen sofraya/masaya asla oturmasın!” 3659
“Hamr (sarhoşluk veren içki ve uyuşturucu) içenin kalbinden iman nuru çıkar.” 3660
“Üç kişi cennete giremez: Deyyûs (karısını kıskanmayan), erkekleşen kadın ve içki düşkünü.” 3661
“Allah şaraba (alkollü içkilere), yapanına, yaptıranına, taşıyanına, taşıtanına, alım satımında bulunanına, parasını yiyenine, kendisi için satın alınanına, garsonuna ve içenine lânet etti.” 3662
"Zinâ eden, zinâ ettiği anda mü'min değildir. Hırsızlık eden, çaldığı anda mü'min değildir. Şarap içen, içtiği anda mü'min değildir." 3663
“İçki içilmesini yasaklayan Allah Zülcelâl, içkinin alım ve satımını da haram kılmıştır.” 3664
"Allah bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar." 3665
3650] İbn Mâce, hadis no: 4034
3651] Nesâî, Eşribe: Tefsîru'l-Bit'i ve'l-Mizr
3652] Müslim, Eşribe 70
3653] Tirmizî, Eşribe 3; Ebû Dâvud, Eşribe 5; Nesâi, Eşribe 25
3654] Buhârî, Tıb 56; Müslim, İman 175; Ebû Dâvud, Tıb 11; Tirmizî, Tıb 7; Mesâî, Cenâiz 68; İbn Mâce, Tıb 11
3655] Ebû Dâvud, Tıbb 11, hadis no: 3874
3656] Tâc, c. 3, s. 212
3657] Câmiu’s Sağîr, 1/72
3658] Tâc, c. 3, s. 145
3659] Tirmizî, Edeb 43; Ebû Dâvud, Et’ıme 18
3660] Kütüb-ü Sitte, cilt 8, s. 169
3661] Kütüb-ü Sitte, 8/169
3662] Tirmizî, Büyû’ 58; İbn Mâce, Eşribe 6; Ebû Dâvud, Eşribe 2
3663] Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1; Müslim, İman 100-104; Ebû Dâvud, Sünnet 15; Nesâî, Kat'u's-Sârik 1, Kasâme 49; İbn Mâce, Fiten 3; Dârimî, Eşribe 11; Ahmed bin Hanbel, II/317
3664] Müslim, hadis no: 930
3665] Ebû Dâvud, Büyû' 38, 63, 64
İÇKİ VE KUMAR
- 837 -
"Şüphesiz Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu âyeti3666 haber alıp da yanında içki bulunan kimse, ondan içmesin ve satmasın..." 3667
“Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” 3668
"...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: 'Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?" 3669
“Bilmiş ol ki, haramdan gıdasını alıp büyüyen bir ete ancak ateş evlâdır.” 3670
"Öyle bir devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak."3671 Rezîn rivâyetinde şu ziyâde vardır: "... Böyle kimselerin hiçbir duâsı kabul edilmez."
“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyeni yap! Doğruluk gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.” 3672
“Ey insanlar, şüphesiz ki Allah, Tayyib’dir. Tayyibden (temiz, hoş ve helâl olandan) başka bir şey kabul etmez. Allah, mü’minlere de, Rasûllere emrettiği şeyi emreder: ‘Ey Rasûller, helâl olan şeylerden yiyin ve sâlih amellerde bulunun. Çünkü Ben, sizin yaptıklarınızı bilirim.3673 ve “Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların tayyiblerinden (helâl ve hoş/temiz olanlarından) yiyin.’3674 buyurmuştur.” dedi. Sonra devam etti: “Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza-toprağa bulanmış bir halde ellerini semâya kaldırarak: ‘Yâ Rabbi, Yâ Rabbi’ diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, böyle birinin duâsı nasıl kabul edilir?” 3675
“Muhakkak insanlara öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi eline geçirdiği malı helâldan mı, yoksa haramdan mı kazandığını düşünmeyecektir.” 3676
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsı, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” 3677
“Her müslümanın öteki müslümana kanı, ırzı (nâmusu) ve malı haramdır.” 3678
3666] 5/Mâide, 90
3667] Müslim, Müsâkât, 67; Buhârı, Megâzî, 51; Büyû, 105, 112; Müslim, Büyû’, 93; Fer', 8; İbn Mâce, Ticârât, 11; Ahmed bin Hanbel, II/213, 362, 512, III/217, 324, 326, 340
3668] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
3669] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, 3173; Dârimî, Rikak 2720
3670] Tirmizî, Salât 429, hadis no: 609; Dârimî, Rikak 60, hadis no: 2779
3671] Buhârî, Büyû' 7, 23; Nesâî, Büyû' 2
3672] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 22, hadis no: 2637; Nesâî, Eşribe 50, hadis no: 5677; Dârimî, Büyû’ 2, hadis no: 2535
3673] 23/Mü’minûn, 51
3674] 2/Bakara, 172
3675] Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsîrul’l-Kur’an 3, hadis no: 3173; Dârimî, Rikak 9, hadis no: 2720
3676] Buhârî, Büyû’ 35; Nesâî, Büyû’ 2, hadis no: 4432; Darîmî, Büyû’ 5, hadis no: 2539
3677] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
3678] Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18
- 838 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Kuşları ürkütüp isimlerinden, seslerinden ve hareketlerinden mânâlar çıkarmak, uğursuzluğa inanmak, kum üzerine çizgiler çizerek geleceğe yönelik hükümler çıkarmak bir çeşit sihir ve kehânettir." 3679
“Gerçekten Allah, çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.” 3680
“İnsanların yediği şeylerin en temizi (helâli), kendi kazancından olanıdır ve kişinin çocuğu onun kazancındandır.” 3681
Enes bin Mâlik (r.a.) şöyle diyor: "Hamr haram edildiği zaman ben, Ebû Talha'nın evindeki bir topluluğa şarap sunuyordum. Çünkü ben onların en küçüğü idim. O gün onların içtikleri hamr, büsr ve temr (karışımı) idi. Birinin, 'Şarap haram kılındı' diye bağırdığını duyduk. Medine sokaklarında (şarap) aktı. Ebû Talha bana 'Dışarı çık da bunları dök!' dedi. Çıkıp döktüm..." 3682
Tarih Boyunca İçki
Doğal bir olay olan mayalanma dolayısıyla alkol, ilk devirlerden itibaren biliniyor olmalıdır. Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Yusuf’un Mısır’da hapiste iken rüyasını yorumladığı iki kişiden birinin hükümdarın sarayında şarap sâkîsi olduğu belirtilmektedir.3683 Tevrat ve İncil’in bugünkü şeklinin yer aldığı Kitab-ı Mukaddes’in değişik bölümlerinde içkinin zararlarına işaret edilir.3684 Ancak Kitap ehli, bira, şarap ve likör türü içkilere yemeklerinde ve bazı dinî merâsimlerinde yer verirler, içkinin kesin haram olduğunu kabul etmezler. Eski Türk kültüründe de içkinin önemli bir yeri olmuştur. Türkler şaraba süci, bor, çağır gibi adlar vermişlerdir. Bazı Türk topluluklarında, geleneği hâlen devam eden, kısrak sütünden “saba” denilen tulumlarda özel bir mayalama usûlüyle yapılan “kımız” millî bir içki olarak telâkkî edilmektedir. Türkler ayrıca ayranı uzun müddet tulumlarda bekleterek bir tür rakı üretmişlerdir. Câhiliye devri Araplarında daha çok üzüm ve hurmadan değişik içkiler yapılmakta, ayrıca Suriye, Irak ve Yemen’den Arabistan topraklarına içki getirilmekteydi.
İslâmiyet’ten öce içki içmeyen ve onu haram kabul eden hanîfler de vardı. Bununla birlikte bi’setten sonra dahi içkinin haram kılınmasına kadar Arap, yahûdi ve hıristiyan tüccarlar Medine’de içki satmaya devam etmişlerdir. İçkinin haram kılınmasından sonra da alışkanlıklarını bırakamayıp gizlice içki kullanan3685 veya açıktan için kendilerine had uygulanan kimseler olmuştur.
Emevîler döneminde refah seviyesinin yükselmesi ve farklı kültürlerin etkisiyle içki kullanımı yaygınlaştı. Yezid bin Muâviye, Abdülmelik bin Mervan, Yezid bin Abdülmelik ve Velid bin Yezid gibi Emevî hükümdarlarının içki kullanmaları da bunda etkili oldu. Ömer bin Abdülaziz içkiyle mücâdele etmiştir. Abbâsi hükümdarlarından Hâdî İlelhak, Emin, Me’mûn, Mu’tasım Billâh, Vâsık Billâh ve Mütevekkil Alellah içkiye düşkündü. Fakat İbn Haldun’un da işaret ettiği üzere
3679] Ebû Dâvud, Tıb 23; Ahmed bin Hanbel, III/477, V/60
3680] İbn Kesir, c. 4, s. 397
3681] Ebû Dâvud, Büyû’ 77, hadis no: 3528; İbn Mâce, Ticâre 1, hadis no: 2137-2138; Nesâî, Büyû’ 1, hadis no: 4427-4430; Tirmizî Ahkâm 22, hadis no: 1372; Dârimî, Büyû’ 6, hadis no: 2540
3682] Müslim, Eşribe 41
3683] 12/Yûsuf, 41
3684] Hâkimler, 13/4-6, 14; Levililer, 10/8-10; Luka, 1/15
3685] Ebû Dâvud, Edeb 45
İÇKİ VE KUMAR
- 839 -
Hârun Reşid gibi bazıları hakkında söylenenler doğru değildir.3686 Mansûr ve Mühtedî Billâh ise içkiyle mücâdele etmişlerdir. Abbâsî dönemi İslâm devletlerinin hükümdarları arasında sarhoş olup akla gelmedik çılgınlıklar yapanlar bulunduğu gibi, ilaç için bile içki kullanmayan da vardı.
Çoğu pagan kökenli antik dinlerde bir vecd aracı olarak dinî bir içeriğe sahip bulunan içki, özellikle şâmanik karakterli dinlerde sarhoş edici özelliğinin getirdiği kendinden geçme hali dolayısıyla, şâmanın öteki âlemle ilişki(!) kurmasını sağlayan kutsal bir araç olarak düşünülmüştür. Yahûdilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerde ya haram kılınmış veya sınırlandırılmış; İslâm’da ise tümüyle ve kesin bir şekilde yasaklanmıştır.
İçkinin Zararları
İslâm’ın tüm emir ve yasakları, öncelikle Allah’a itaat edip O’nun rızâsını kazanmak için yerine getirilir. Müslüman bilir ki, Allah’ın bizim bazı şeyleri yapıp bazı şeyleri terk etmemize hiçbir ihtiyacı yoktur. O’nun emirlerine itaat, bizim için hem dünya ve hem de âhiret açısından büyük faydalar sağlar. Yasakladıkları şeyler de bizim için zararlı olduğu için haram kılınmıştır. İçki yasağına uymamak, öncelikle ve en önemli zarar olarak âhirette büyük cezâsı olan bir suçtur. Kur’an’da içki yasağının putlara tapınma (ensâb -dikili taşlar-) yasağıyla birlikte zikredilmesi,3687 içki haramlığının derecesinin putlara tapınmaya denk olarak kabul edilebileceğine delâlet eder. Kur’an, bunun çirkinliğini; “şeytan işi pislik” olarak belirtir.3688 İçkinin ayrıca toplumsal zararlarını da özlü bir şekilde belirten Kur’an, içki ve kumar yoluyla şeytanın insanlar arasına düşmanlık ve kin sokmak istediğini3689 açıklar. Peygamberimiz (s.a.s.) de, içki içen kimsenin, tevbe etmeden öldüğü takdirde âhiret şarâbından içemeyeceğini belirtir. 3690
Mü’mini sarhoşluk veren içkileri içmekten alıkoyan en güçlü ve mutlak otorite, sahip bulunduğu imanıdır. Allah’tan başka sahte tanrılara ve putlara tapmak onun için ne ise, içki içmek de aynı şeyi ifâde eder. Çünkü Yüce Allah “içki” içmeyi “putlara tapma”ya izâfe etmek sûretiyle zikretmiştir.3691 İmanının iç dinamikleri mü’min kimseye putlara itaat etmemeyi, onlardan korkmamayı, onları sevmemeyi emrettiği gibi, aynı dinamikler Allah’ın koyduğu içki yasağına tam bir itaat göstermeyi de emreder. Şu hadis-i şerif, içki yasağı ile iman arasındaki bağı çok net bir şekilde kurmaktadır: “... Şarap içen, içtiği anda mü'min değildir." 3692
Bilindiği gibi, sarhoşluk veren her şey “hamr”, yani Türkçe söyleyişiyle “içki” kabul edilir. Ve her hamr/içki, az da içilse, bir damla da alınsa, içinde alkol miktarı az olan “bira” ve benzeri içecek de olsa; bir “rics -pislik-”tir.3693 Kur’an, Allah’’ın verdiği temiz rızıklardan yememizi emretmiş, habîs/pis olan yiyecek ve içecekleri yasaklamıştır.3694 Ancak pislikler, pis şeyler, pis insanlar içindir; onlar kendilerine
3686] Mukaddime, s. 18
3687] 5/Mâide, 90
3688] 5/Mâide, 90
3689] 5/Mâide, 91
3690] Buhârî, Eşribe 1, Edeb 80, Ahkâm 21, 22, Meğâzî 60; Müslim, Eşribe 72-75
3691] 5/Mâide, 90
3692] Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1; Müslim, İman 100-104
3693] 5/Mâide, 90
3694] 2/Bakara, 172; 7/A’râf, 157
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helâl kılınmış sayısız temiz gıdaları bırakıp pis şeyleri tercih ederler.3695 Yediği ve içtiği haram olan, haramla beslenmiş kişilerin duâsı da kabul edilmeyecektir.3696 Haramla beslenip gıdalanan vücudun hakkı ise Cehennem ateşidir.3697 “Allah, alkollü içkileri içen kişiye Cehennem’de azab göreceklerin irinlerini içirmeye and içmiştir.”3698 Hadis-i şeriflerde Cennete giremeyeceği belirtilen üç kişiden biri, içki tiryakisidir.3699 Allah’ın lânetinin de içki içene, imal edenlere, taşıyan, satana, garsonuna Allah’ın lânet ettiğini bildiren hadis-i şerif,3700 içki konusunda yardımcı olan veya geçimini şu veya bu şekilde içkiyle bağlantılı yapanlara da Allah’ın rahmet nazarıyla bakmayacağını haber verir.
İçki, uyuşturucu vb. sarhoşluk veren şeyleri kullanan kimselerin kalbinden iman nurunun çıkacağını3701 bildiren Peygamberimiz, içki, bira vb. içilen adına kahve de denilse, bazılarının evdeki içkili sofrası da olsa, meyhâne cinsinden bu sofra veya masalara oturulmasını yasaklamıştır.3702 Bazı insanlar, içinde alkol miktarı az olduğu veya az miktarda içilince sarhoş yapmadığı gibi gerekçelerle “bira”yı veya bir-iki kadeh içmeyi haram kabul etmeyebiliyor. Bu haramı daha büyük hale getirir; Allah’ın haram kıldığı bir hükmü kabul etmediği için insanı küfre sokabilir. Peygamberimiz, sanki ta 14 asırdan bu mantığı şu şekilde deşifre eder: “Ümmetimden bir grup, ‘hamr’ı (sarhoşluk veren içecekleri) kendi taktıkları bir adla helâl kılmaya çalışırlar.” 3703
Sarhoş eden şeyleri kullanmanın ve kumar oynamanın haram olmadığını söylemek, bütün âlimlerin görüş birliği ile küfürdür. Eğer Peygamber (s.a.s.) kumar oynayana değil de şarap içene had vurmayı uygun görmüş ise, bu, aklı gideren şarabın, kişiyi, başkalarının hakkına tecâvüz etmeğe de sürükleme ihtimaline bağlı olabilir. Allah'ın elçisi, şarap içene, te'dîb ve ta'zîr türünden had vurmuştur. Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Tirmizî Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şarap içeni sopa ve ayakkabı ile dövdüğünü (veya dövdürdüğünü) rivâyet ederler. Ebû Hüreyre şöyle diyor: "Şarap içen birisi, Allah'ın elçisine getirildi. Rasûlullah: "Onu dövünüz!" dedi. Kimi eliyle, kimi ayakkabısı ile kimi elbisesiyle vurdu. Adam dönüp giderken bazıları ona: 'Allah seni perişan etsin!' deyince Allah'ın Rasûlü (s.a.s.) buyurdu ki: "Hayır, öyle demeyin. Ona karşı siz de şeytana yardım etmeyin!" 3704
Alkollü şuruplardan ve tedâvi amaçlı da olsa Allah’ın haram kıldığı pisliklerden kaçınmak gerekir. Bu konudaki hadislerin zâhirine baktığımızda bu tür ilaçlardan da sakınılmalı, aynı cins ilacın alkolsüzü tercih edilmeli veya en azından hayatî önem taşımayan bu tür ilaçlar kullanılmamalıdır. "Allah Teâlâ hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilaç var etmiştir. Öyleyse tedâvi olun. Ancak haram
3695] 24/Nûr, 26
3696] Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsîrul’l-Kur’an 3; Dârimî, Rikak 9
3697] Tirmizî, Salât 429; Dârimî, Rikak 60
3698] Tâc, c. 3, s. 145
3699] Kütüb-ü Sitte, 8/169
3700] Tirmizî, Büyû’ 58; İbn Mâce, Eşribe 6
3701] Kütüb-ü Sitte, cilt 8, s. 169
3702] Tirmizî, Edeb 43; Ebû Dâvud, Et’ıme 18
3703] Dârimî, Eşribe 8, hadis no: 2106
3704] Buhârî, Hudûd11/184-185
İÇKİ VE KUMAR
- 841 -
olan şeyle tedâvi olmayın."3705; “Allah sizin için haram kıldıklarında şifâ yaratmamıştır.”3706; “Alkollü içkiler devâ değil; derttir.”3707 "Peygamber habîs (pis, zehir) ile tedâviden men etti." 3708
Bu hadislere rağmen, alkolün ilaç olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda mezheb âlimlerinin görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Kur'an'da; leş, domuz eti gibi haram kılınan yiyecekler belirtildikten sonra, "Kim çâresiz kalır da bunlardan yemek zorunda kalırsa, aşırı gitmeden, başkasının hakkına saldırmadan yediği takdirde kendisine günah yoktur." 3709 ifâdesiyle, zorunlu durumlarda bu haram şeylerden yenilebileceği belirtilmiştir. Bu ifâde, alkol içeren maddelerin ilaç olarak kullanılabileceğini düşündürür.
M. Reşid Rızâ'ya göre ilâçlara, belli olmayacak ve normalde sarhoş etmeyecek ölçüde alkollü içki katmak, haram değildir. Elbiseye azıcık ipeğin karışması zarar vermediği gibi, ilâca -zarûret gereği- alkol karıştırmakta da bir sakınca yoktur. Reşid Rızâ şöyle diyor: "Hamrın sarhoş eden miktarı, içerdiği zarar ve bozukluktan dolayı bizzat haramdır. Bundan azı da, kötülüğe meydan vermemek için haramdır. Fakat zarûret halinde, haram olan şeyler mubah olur. Güvenilir doktorun tanıklığıyla şarapla tedavi zorunluğu doğarsa "zarûretler, miktarına göre takdir edilir" kuralına uyulur. Ne kadar alkol almak gerekli ise o miktar alınabilir. Ondan fazlası haram olur." 3710
İçki doğurgan bir kötülüktür; her günah, başka bir günaha kapı açar, ama içkinin açtığı kötülük/günah kapıları hem daha âcil açılır hem de kapıların sayısı çok fazladır. “İçki bütün kötülüklerin anasıdır.”3711; “...İçki içme. Çünkü içki, bütün şerlerin/kötülüklerin anahtarıdır.” 3712
İçki, sadece içene zarar vermekle de kalmaz; İçki içmenin toplumsal ve psikolojik yönleri bulunmaktadır. Çünkü içki, bireyin âilevî, sosyal ve meslekî faâliyetlerini önemli ölçüde aksatmaktadır. Alkol bağımlısı olan kişilerde sinir sistemi işlevinde birçok bozukluklar ortaya çıkmasına bağlı olarak şizofreni ve duygusal bozukluklar meydana gelmektedir. Aynı zamanda da, alkolik olan kişinin; işini, âilesini, yaşamını kaybedebildiği, alkolik kadınlarda ise, çocuğun özürlü veya sakat doğurma ihtimalinin çok yüksek bir düzeyde olduğu ve büyük oranda streslere yol açtığı da tesbit edilmiştir.3713 Kur’an da, (her iki dünyada da) kurtuluşa ermek için içki ve kumardan uzak durmayı tavsiye etmektedir. 3714
Günümüzde içki, hiddet ve öfkenin ortaya çıkmasına etki eden en büyük faktör olarak kabul edilmektedir. Sarhoş bir insan, sanki hiç uygarlaşmamış bir kimse gibi hareket eder. Çünkü içki içen bir kimsenin akıl işlevi aksadığı için ağzından çıkan sözlere dikkat edememekte ve hareketlerini kontrol altına
3705] Ebû Dâvud, Tıb 11
3706] Tâc, c. 3, s. 212
3707] Câmiu’s Sağîr, 1/72
3708] Ebû Dâvud, Tıb 11
3709] 5/Mâide, 3
3710] Tefsiru'l-Kur'âni'l-Hakîm, 7/89-90
3711] Nesâî, Eşribe 44
3712] İbn Mâce, hadis no: 4034
3713] Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, s. 471, 473
3714] 5/Mâide, 90
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alamamaktadır. Buna bağlı olarak kendi kendini denetleyemez hale gelmekte ve başkalarına karşı olan saygısını yitirerek bazı aşırı davranışları sergileyebilmektedir. Bu durum da, çevresindekileri rahatsız etmekte ve toplumda bir kinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Kur’an da, bu alışkanlığın toplumda düşmanlıklara sebebiyet verdiğine dikkat çekmektedir: “... Şeytan içki ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister...” 3715
Toplumun temeli, fertler arası nezâket bağlarına dayanmakta, hislerin taşkınlığı ise, büyük oranda bu bağları koparmaktadır. İçki içen bir kimse, içki içmediği zamanlar, insanlığa karşı duyduğu kini gizleyebilmekte ve düşmanlık eğilimlerini frenleyebilmektedir. Ancak içkinin bu gibi insanda zihinsel ve devinsel işlevleri kalıcı bir şekilde bozduğu için, kişiliği menfî yönde değiştirdiği, ferdi kuşkucu ve aşırı saldırgan yaparak topluma karşı düşmanlık duygularını geliştirdiği tesbit edilmiştir. 3716
Fahreddi Râzî, içkinin aklı giderdiği ve onun yerine şehvet ve gazabı hâkim kıldığını, bunun da kişi ile toplum arasında çatışmanın meydana gelmesine sebebiyet verdiğini, bu çatışmanın ise, zamanla dövüş ve cinâyete dönüştüğünü ifâde etmektedir. Yapılan bir istatistikte, adam öldürme olaylarını gerçekleştiren fâillerin üçte birinin kanlarında yüksek oranda alkol bulunmuşturd. Bu durum, Kur’an’da içkinin zararlarını dile getiren ifâdelerin haklılığını ortaya çıkarmaktadır. 3717
Bugün hemen hemen hiçbir tedâvi edici özelliğinin bulunmadığı bilinen ve bütün dünyada bağımlılığı ve kötüye kullanımı en yaygın madde olan alkol, insanlık tarihi boyunca farklı şekillerde algılanmış, üretim ve tüketimi devlet tarafından bazen Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi yasaklanmış, bazen de glasnost öncesi Sovyetler Birliği’nde görüldüğü gibi teşvik edilmiştir. Alkol kullanımı ve doğurduğu sonuçlar çağımız da özellikle Batı ve batılılaşma yolundaki toplumların en önemli problemlerinden biridir. Alkol kullanımının, yol açtığı sağlık sorunları yanında, trafik kazaları, intiharlar, suça yönelme, aile bölünmesi, iş hayatının bozulması, meslek kayıpları ve çeşitli ekonomik yıkımlar açısından toplumlara verdiği zararlar çok boyutlu bir biyo-psikososyal sorun oluşturmaktadır.
Alınan alkolün yaklaşık % 10’u midede, kalanı ise ince bağırsaklarda emilerek kısa sürede kana karışır. Aç karnına alınan alkolün emilmesi daha hızlı, tok karnına alınanınki daha yavaştır. Dolayısıyla kandaki alkol yoğunluğunun en yüksek noktaya ulaşma süresi 30-90 dakika arasında değişir. Alkol emildikten sonra vücut özümleme faâliyetine geçerek kandaki alkol yoğunluğunu düşürmeye çalışır ve büyük bir kısmını karaciğerde yakarak su ve karbondiokside dönüştürürken kalanı da solunum ve idrar yoluyla dışarı atar. Ancak bu süreçte vücut, asetaldehid birikmesi sonucu zehirlenme belirtileri göstermeye başlar. İnsan vücudu aşırı alkol yüklenmesine karşı bir noktaya kadar kendini savunmakta ve mide yaptığı salgılarla cidarını korumaya çalışırken arkasından çıkış kapağını kapatarak alkolün ince bağırsağa geçip kana karışmasını engellemekte, daha sonra da kusma refleksiyle onu dışarı atmaktadır. Ancak yine de aşırı yüklenme devam ettiğinde
3715] 5/Mâide, 91
3716] Cüceloğlu, a.g.e. s. 235-238
3717] Hayati Aydın, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 304-305
İÇKİ VE KUMAR
- 843 -
alkol koması ve arkasından ölümün gerçekleşmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Alkol, merkezî sinir sistemi ve beyin üzerine fizyolojik baskı yapar. İçkinin beyni uyarıcı etkisi olduğu şeklinde bir görüş varsa da, bu doğru değildir. Alkol alındığı zaman başlangıçta kişinin canlanması, neşelenmesi, beyindeki savunma ve karşı kontrol mekanizmalarının ilk anda baskı altında kalmasının sonucudur. Bu durum, birçok kimseyi ve bazı hekimleri yanıltmakta ve az dozda alınan alkolün uyarıcı etki yaptığı gibi yanlış bir kanaate yol açmaktadır. Alkol zehirlenmesinin bir miktar ilerlemesiyle kişinin bunalımı yatışmakla birlikte kendini kontrol edemediği görülür; hâfıza zayıflar, dikkat toparlanamaz ve basîret tamamen kaybolur. Kendine aşırı güven kazanan kişi canlı, taşkın ve girişkendir. Kontrolsüz mizaç dalgalanmaları ve duygusal patlamalar ortaya çıkar; bu psikolojik değişikliklere davranış ve idrâk bozuklukları da eşlik eder.
Akşamları içki alınması genellikle uykuya dalmayı kolaylaştırırsa da, alkolün asıl uyku üzerinde ters etkisi vardır. Alkol, uykunun hızlı göz hareketlerinin olduğu ve rüyaların görüldüğü dönemini etkileyerek derin uykuyu azaltır ve daha sık, daha uzun uyanma dönemleriyle uyku parçalanmasını arttırır; dolayısıyla uykuya yardım ettiği kanaati yanlıştır. Alkol zehirlenmesinin başlangıcında şahıslar çok konuşkan ve hoş sohbet veya tam tersine içe kapanık ve somurtkan, yahut hırçın ve kavgacı ya da gülme ve ağlama nöbetlerinin birbirini takip ettiği bir görüntü sergiler. Bazı kişilerde alkolün tesiri kısa sürede görülmez, yani alkol alımı onlar için zehirlenmenin başlangıcında genellikle rahatlatıcı ve neşelendirici rol oynar. Fakat sıkıntılarını, problemlerini ve öfkelerini kontrol altında tutabilen bu şahıslar, ilerleyen saatlerde alkolün alkolün kontrol mekanizmalarını depresyona uğratması ve bu arada savunma mekanizmalarını da yıkması sonucunda daha sıkıntılı, üzüntülü, öfkeli ve saldırgan olurlar; bu yüzden beraber içmeye gittiği arkadaşını içki masasında öldürenlerin sayısı az değildir. Bazıları da çok hafif etkisi olabilecek kadar az miktarda alkol aldığı halde, hemen çılgınlık derecesinde ağır davranış bozuklukları gösterir.
Aşırı içki içmenin ilk ve en önemli yan etkisi karaciğer hasarı şeklindedir. Yine, aşırı ve uzun süreli kullanma mide, bağırsaklar ve pankreasta ağır bozukluklara, tansiyon yükselmesine ve kalp atışlarının düzensiz hale gelmesine sebep olur. Ayrıca kan yapımıyla ilgili sistemi olumsuz yönde etkileyerek karaciğer, kalın bağırsak ve akciğer gibi çeşitli organlarda kanser riskini arttırır. Alkoliklerin % 10’unda kısırlık ve alkole bağlı sirozu olan erkeklerin % 30-50’sinde testis küçülmesi görülmektedir. Genellikle otuz beş yaşından sonra, çok uzun süreyle fazla miktarda alkol kullanımından dolayı hâfıza bozuklukları meydana gelir. Aşırı alkol kullanımı, kişinin eşine olan sevgi ve saygısının, bu arada cinsel ilgisinin de giderek azalıp kaybolmasına, özellikle onu umursamaz ve aşağılayıcı tavırlar takınmasına, içinde beliren kıskançlık ve aldatılma duygularını şiddetle sergilemesine yol açar. Çok sinirli, huzursuz, alıngan, her şeyden şüphe eden ve sık sık öfke patlamaları gösteren bu kişilerde önceleri sadece sarhoşluk ânında dışa vurulan şüphe, korku ve saldırgan davranışlar zamanla süreklilik kazanıp gerçek bir hezeyan halini alır ve kişinin bütün düşüncelerine ve hayatına hâkim olur. Hastalardaki aldatılma ve kıskançlık hezeyanları, şahsın aile hayatını sarsan ve bazen intihara veya adam öldürmeye yol açabilecek kadar tehlike arzeden, “alkol paranoyası” adı verilen bir hastalıktır. Son yıllardaki çalışmalar, alkol kullanımıyla ilişkili zararların ve bozuklukların sadece alkolü kullananlarla ve yetişkinlerle
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sınırlı kalmadığını, gelecek nesilleri de etkilediğini göstermiştir. Bir alkolik kadının özürlü bir çocuğa sahip olma riski % 35 gibi yüksek bir orandadır. Bu risk, anneleri içki içen çocukların ana rahminde iken alkole mâruz kalmalarının sonucudur. Alkol ana rahmindeki büyümeyi ve doğum sonrası gelişmeyi engeller; çocukta zekâ geriliğine, boy kısalığına ve davranış bozukluklarına sebep olur.
Evliliklerde kaçınılmaz bir gerilme ve tahribata yol açan alkol, ailede sosyoekonomik problemlere yol açabilir. Sürekli çekişme ve şiddetle dolu bir aile atmosferi çocuklar üzerinde yıkıcı bir rol oynar ve sarhoş anne babalar çocuklarının onlarla özdeşleşmesi açısından kötü örnek oluştururlar. Aşırı alkol alan kişilerin çocuklarında duygusal çöküntü ve davranış bozukluklarının gelişme riski çok yüksektir, bu çocukların çoğu okulda da başarılı olamaz. Alkol kullanımı ile antisosyal kişilik gelişmesi arasında âşikâr bir ilişki vardır ve bu durum, özellikle çocuk yaşta alkole başlayan gençlerde görülür. Alkol, suça yönelimi ve saldırgan davranışları kamçılar; ayrıca, başka madde bağımlılıklarını da körükler. Her yıl, sadece alkol kullanımı ile doğrudan ilişkili binlerce ölüm meydana gelmektedir. Dünya Sağlık Teşkilatı’nın Türkiye’nin de içinde bulunduğu otuz ülkeyi kapsayan son araştırma raporlarına göre cinâyetlerin % 85’i (% 60-70’i aile içine dönüktür), tecâvüzlerin % 50’si, şiddet olaylarının % 50’si, eşlerini dövenlerin % 70’i, işe gitmeyenlerin % 60’ı ve akıl hastalıklarının % 40-50’si (bu oran bizzat alkol kullananlarla ilgilidir; onlardan doğan çocuklarda aklî ârızalar % 90’lardadır) alkolden kaynaklanmaktadır. 3718
Son yıllarda dünyayı felâkete götüren alkollü içkilere âit verilen haberler korkunçtur. Rusya’da yılda bir milyon kişi, alkole bağlı hastalıklardan ölmektedir. İngiltere’deki bir araştırmaya göre, genç ve orta yaştaki insanların ölümlerinin % 25’i alkolden olmaktadır. ABD Sağlık Bakanı, Kongreye verdiği raporda ağız, gırtlak, akciğer, karaciğer kanserlerinde alkollü içkilerin birinci sırada sorumlu olduğunu açıkladı. Dünya sağlık örgütü, suçların % 60’ının alkollü kimseler tarafından işlendiğini, ırza geçme olaylarında bu oranın % 85’e çıktığını yayınlamıştır. Yine, yapılan istatistikler bir alkoliğin neslinden gelenlerin % 30 suçlu, % 45 akıl hastası olduğunu ve bu zararın beş kuşak sürdüğünü ortaya koymuştur.
Alkollü içkinin hafifi, kuvvetlisi olmaz. Dünya Alkolle Mücadele Derneği Başkanının açıkladığına göre alkoliklerin tümü işe bira ile başlamıştır ve alkollü içkilerin yeryüzüne böyle süratli yayılmasının sebebi biranın kolayca meydana getirdiği alışkanlıktır. İçkinin insan sağlığına olumsuz etkilerini anlamak için önce onun kimyasal birkaç özelliğini bilmek gerekiyor. Bilindiği gibi, alkol temel bir eriticidir. Özellikle yağları eritir. Besin açısından ise bir sentez ürünü değil; bir ayrışım ürünüdür. Temel besin maddesi şekerin, bakteriler tarafından kullanılması, yani yenmesi sırasında ortaya çıkan, artık bir kimyasal maddedir. Bu özellikleri sebebiyle insan vücudunda alkol zararlı bir kimyasal madde kabul edilir ve karaciğer tarafından hemen yakılıp bozulur (detoksike). Şu halde bazı alkol sempatizanlarının iddia ettiği gibi alkol kesinlikle besin değildir. Vücuda girince tüm besinlerin aksine, kontrol edilmeden yanar. 3719
İnsan vücuduna alkolün etkisine gelince:
3718] Musa Tosun, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 462-463
3719] Bakara sûresinin 219. âyetinde işaret edilen zâhirî yarar bu olabilir
İÇKİ VE KUMAR
- 845 -
a) Alkolün sindirim sistemine etkisi: Alkolün zararlı etkisi ağızdan başlar. Normalde ağzımızda özel canlı bir ortam vardır (flora). Bu ortam, mikropların yaşamasını âzamî derecede zorlaştırır. İşte alkol bu florayı bozduğundan diş etlerinin kolayca mikroplanıp kronik iltihaplanmasına sebep olur. Bu yüzden alkol alışkanlığı olanlarda dişler çabuk çürür.
Ağızdan sonra, yutak ve yemek borusu gelmektedir. Bu iki organ birbirinin devamıdır. Çok zor görevler görür; çok duyarlı bir iç zarı vardır (mukoza). İşte, alkol, bu iki organın da iç yüzlerini tahriş eder, dayanıksız hale getirir. Bu organların kanserlerinde alkol, kesinlikle sorumlu tutulmaktadır. Nitekim özellikle 1980 yılından itibaren ağır alkollü içkilerle mücâdelede kanser merkezleri çok ciddi adımlar atmıştır.
Alkolün midede devamlı gastrit yaptığı bilinmektedir. Yemek borusu ve yutak kanserlerinde olduğu gibi, kesinlik kazanmamakla birlikte, mide kanserine de alkolün yardımcı olacağı kanaati hâkimdir. Alkol, çok ince kimyasal işlemlerin yapıldığı 12 parmak bağırsağına en ağır etkileri yapar; onun salgı düzenini, kimyasal duyarlığını bozar. Alkol, sindirim olayının merkezi sayılan bu organı bozarken safra salgısını da altüst eder. Bütün alkoliklerin 12 parmak bağırsağı ve safra kesesi hastadır. En azından düzensiz çalışmakta ve safradır. Bu hal şiddetli gaz şeklinde, her alkoliğin kulağını çekmektedir.
Bu düzensizlik, tüm bağırsakları etkilediğinden, devamlı alkol kullananlarda sindirim sisteminin düzen ve kompüter âhengi bozulmuştur. Normal vücut, sindirim sistemine verdiği özel tâlimatla kendine yararlı olanı sindirdiği halde; devamlı alkol alanlarda bu kontrol kalkmış ve sindirim kontrolsüz yürür hale gelmiştir. Alkolün zahirî bir faydası gibi görülen şişmanlatması, bu kontrolsüz sindirimden doğar. Halk arasında çok isâbetli bir tanımla bu şişmanlığa kof şişmanlık denir. Gerçekte öyledir. Zira, bu bilinçsiz sindirim, hücre arasında yağ depo etmekten öte geçemez; hatta bu yağ birikimi bazen kalp kaslarına da yansır. Kalp yağlanarak, tehlikeli problemlere yol açar. Şüphesiz alkolün en vahim etkisi karaciğer üzerinedir. Karaciğer her alkol molekülünü zehir kabul eden hassas bir laboratuardır. Alkolün karaciğer üzerine etkisi iki yönlüdür: 1- Karaciğer hücreleri alkolü tahrip etmek için bu göreve bağımlı kalıp diğer görevlerini ihmal eder. 2- Karaciğerin birbirinden hassas kimyasal işlemleri, alkolün kontrolsüz müdâhalesiyle bozulur. Bu yüzden karaciğer bir işlemi defalarca yapmak zorunda kalarak, ileri derecede yorulur.
Bu etkiler, karaciğerde çok olumsuz sonuçlar meydana getirir. Bunların en meşhuru alkol sirozudur. Siroz, karaciğer tahribinin tam oluş belgesidir. Ancak alkol alanlar, “ben siroz olmuyorum” diye teselli bulmamalıdır. Daha tehlikelisi, alkolün karaciğerin görevlerini tek tek aksatıp yok etmesidir. Bunlardan ilki, kan yapımı için gereken maddelerin karaciğer tarafından yapılamaması ve bu görevin ileri derecede aksamasıdır. Bu yüzden bütün alkol kullananlar kansızdır. Yüz damarlarının genişlemiş olması sebebiyle yüzleri kanlı görülse de kemil iliği haraptır. Yine karaciğerde alkol alanlarda yeterince korunma maddesi yapılamaz. Bu yüzden alkol kullananlarda, hastalıklara karşı genel bir dayanıksızlık vardır. Alkol bazen hızlı karaciğer iflâsları oluşturur ki, bu durumda alkol alan kimse, karaciğer komasında ölür. Karaciğerle ilgili hiçbir olay yoktur ki, alkolden zararlı etki görmesin.
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
b) Alkolün dolaşım sistemine etkisi: Alkolün dolaşım sistemine etkisi karaciğere etkisi ile hem dolaylı yoldan, hem kalp kasına etkisi de iki yönlüdür. Kandaki yağlı besin maddelerinin yanmasına başrolü oynayan karaciğerin güçsüzlüğe uğraması, damarların sertleşmesine, tansiyonun yükselmesine sebep olur. Diğer yandan, alkol hızlı yanarak dolaşım debisi denilen akımın akış yöntemini bozar ve kalbi yorar. Ayrıca alkol, kalpte yağlanma yaparak ve sinir sistemine yaptığı etki yolu ile de kalbi ciddî şekilde bozar. Alkoliklerin sonunda ya sirozla ya kalp yetmezliğiyle öldükleri bilinmektedir. Çeşitli sebeplerle dolaşım problemleri olanların bir damla alkol almaları bile hayatı hiçe saymak demektir.
Dolaşım sisteminin nihâî bir bölümü sayılan böbrekler de alkolden fevkalâde zarar görür. Zira böbrekler süzme işlemini çok hassas kimyasal değerlerde yürütür. Alkol böbreklerin bu hassas çalışmasını da altüst eder. Özellikle az alkol, bu işlemleri daha şiddetle bozar. Devamlı bira içenlerin böbrekleri mutlaka ârızalanır.
Vücudun en önemli sistemlerinden biri olan lenf (beyaz kan damarları) sistemi, alkolden çok zarar görür. Zira bu sistemin yapısında yağ bileşikleri çok önemli bir yere sahiptir. Alkolün yağ bileşiklerine olan olumsuz etkisi, bu hârika korunma sistemini tahrip etmektedir.
c) Alkolün sinir sistemine etkisi: Alkol, kalın yağ barajları ile korunan sinir sisteminin hücre zarlarını aşarak sistemin elektriksel iletişimini bozar. Bu etki, iki tarzda kendini gösterir. Birincisi, sarhoşluk dediğimiz ânî etkidir. Ancak bundan daha tehlikeli olanı kronik etkidir. Alkol, her geçen gün sinir sistemini tahrip ederek onda saymakla bitmeyen hastalıklar doğurur. Üstelik alkolün ilk etkisi yavaş, hatta belirsiz de geçse, bu kronik etkisini sürdürür. Bu yüzden bazılarının “ben sarhoş olmuyorum, alkole dayanıklıyım” iddiâsı tamamen bir tesellidir. Bu etki, genç yaşlarda, hele çocukluk çağında fevkalâde vahimdir. Alkol, sinir sisteminde polinevrit, alkol cinneti, korsakof sendromu gibi bilinen hastalıklar dışında, çeşitli merkezlerde telâfisi güç tahripler yapmaktadır. Hâfıza kaybı ve ellerdeki titremeler bu tahribatın habercileridir.
d) Alkolün soya yaptığı etkiler: Alkol, yağ eritici gücü ile cinsiyet hücrelerine de geçmekte ve onda onarılması güç sakatlıklar doğurmaktadır. Gelecek nesillerde çeşitli zekâ gerilikleri, kas yetersizlikleri en bilinen örnekleridir. Yapılan birçok araştırmalarda ruh hastalıkları taşıyan şahısların anne ve babalarının alkolik olduğu tesbit edilmektedir. Alkolün, soya çekimde, yumurta hücresini daha kolay tahrip ettiği tesbit edilmiştir. Bu yüzden alkolik annelerin çocuklarına hemen hemen daima bir irsiyet (soya çekim) sarsıntısı görülmektedir. Babanın alkolik olması da yine yüzde otuzdan fazla problem oluşturmaktadır.
e) Alkolün psikososyal etkileri: Toplum dengesi ve düzeni açısından alkolün ne denli zararlı olduğu bilinmektedir. Biz bu etkilerin en önemlilerini sıralamak istiyoruz:
Algınlık nedeni ile toplumun fertlerini devamlı kavgaya sürüklemektedir.
Aile düzenini yıkmakta, sonu gelmeyen boşanmalar, topluma ters çocuklar, tüm toplumu sarsmaktadır.
Alkolün verdiği uyuşukluk, tembellik, iş gücünü azaltmakta, toplumun
İÇKİ VE KUMAR
- 847 -
üretim gücü düşmektedir.
Fertlerde yaygın bir umursamazlık meydana getirmektedir. Bunun sonucu millî kaygılar, birlik ve toplumdaki dertlere karşı direnme kaybolmaktadır.
Bu dört husus, Batılı sosyologları öylesine kaygılandırmıştır ki, alkolün yaygınlaşması halinde millî şuurlarının çökeceğinden duydukları korkuları tüm devlet kademelerine yansımışlardır.
İşte Kur’ân-ı Kerim, hiçbir toplumun, hiçbir fikir akımının mücâdeleye cesâret edemediği toplumları kemiren bu derdi, kestirip atmış, asırlar boyu müslüman toplumları bu illetten korumuştur. Dünyanın en ünlü Higiyon (Hıfzıssıhha) bilim adamı Ord. Prof. Hirch, kitabında şöyle demektedir: “Medenî Amerika’nın 15 yıl yürütemediği içki yasağını İslâmiyet 14 asır başarı ile yürütmüş, insanları ve medeniyeti çok önce yok olmaktan kurtarmıştır.” 3720
Alkolü Bırakmak: Alkolizm tedâvisinde başarılı olabilmek için, kişinin durumunu kabullenmesi, alkolü bırakmaya kesin kararlı ve tedâvi için istekli olması gerekir. Hasta, alkolü bırakmayı istemediği halde, eşinin veya yakınlarının arzusu yahut baskısı ile ya da alkolle ilişkili bir bozukluğun ortaya çıkması sebebiyle doktora gittiğinde başarı şansı çok daha az olmakta, zoraki tedâvi o kişiyi geçici bir süre alkolden uzak tutmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Öte yandan tedâvi, alkolün kesinlikle ve tam anlamıyla terkedilmesinin sağlanmasına yönelik olmalıdır. Çünkü alkol bağımlısının az veya kontrollü içmesi diye bir çözüm yolu yoktur; bunun aksini savunmak, hastanın da hekimin de kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Bugün alkolle mücâdelenin en etkili yolunun alkole hiç başlamamak olduğu kabul edilmektedir. Bu sebeple, kişinin kendine ve çevresine zarar vermeden mâkul ölçülerde(!) alkol kullanmasının hoş karşılanıp onaylanması belki de insanları alkolizme götüren en etkili yol ve en tehlikeli tuzaktır. Zira bütün teorik yaklaşımlara rağmen alkole başlayan kimselerden kimin kontrollü içme aşamasında kalacağı ve kimin alkolik olacağı önceden kestirilememektedir. Alkolikler sadece alkol kullananlar arasından çıktığına göre, alkolizmi önlemenin en kesin yolu alkolün ilk kadehini ağza sürmemektir.
Kişi ve toplumu alkolden uzak tutacak tedbirleri almadan ve insanları alkolizme götüren sebepleri ortadan kaldırmadan, yani bataklığı kurutmadan ve insanlara Allah korkusunu vermeden sorun çözülemez. Kişinin mânevî değerlerini geliştirip kendi yasağını kendisinin koymasını sağlayan Dinin koruyucu rolü her şeyden daha etkilidir. Nitekim İslâm’da içkinin kesin olarak haram kılınması sebebiyle, gerek devletin alkolü yasakladığı ve gerekse yasaklamadğı İslâm ülkelerinde alkolizm oranı çok düşüktür. İçki içmenin günah olduğuna inanan müslümanların çok büyük bir kısmı, ağızlarına bir damla bile alkol koymazlar. Günah olduğuna inanmakla birlikte, kendini tutamadığını söyleyerek alkol alan müslümanların da çoğu Ramazan ayı gelince içkiyi bırakır; bunlar oruç tutmasalar bile o ay hiç içmezler; bu da içkiden kurtulmak için iyi bir fırsattır. İnsanoğlunun kesin isteyip de kurtulamayacağı hiçbir bağımlılık, tutsaklık yoktur. Bırakmak isteyen, mutlaka bir çözüm bulacaktır. Zâten içki bağımlılığı ve benzerleri terkedilemeyecek bir şey olmuş olsa, Allah’ın bunu bıraktırmaya çalışmasının bir anlamı olmazdı. “Hamr (sarhoşluk veren içecekler), kumar, dikili taşlar (putlar, putlaştırılan
3720] Halûk Nurbaki, İslâm Dininin İnsan Sağlığına Verdiği Önem, s. 76-85
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
heykeller), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz... Artık (bunlardan) vazgeçtiniz, değil mi?”3721 Unutmayalım ki, Allah, kimseye zerre kadar zulmetmez ve kimsenin sırtına kaldıramayacağı yükü yüklemez. “... Bir şeyi yapmaya azmettiğin, karar verdiğin zaman Allah’a tevekkül et/güven...” 3722
Uyuşturucu Maddeler
Sinir sistemini uyuşturan ve böylece kişinin düşünme ve muhakeme melekesini yok eden maddelere uyuşturucu maddeler denir. Sürekli uyuşturucu madde kullanan kimselerde bu maddelere karşı bağımlılık meydana gelir. Çok çeşitli uyuşturucu madde vardır. Bunlar; alkol, morfin, eroin, kokain, afyon, eter, esrar gibi maddelerdir. Yatıştırıcılar ve uyku ilaçları da uyuşturucu maddelerindendir.
Uyuşturucu alışkanlığı günümüz insanının en büyük sosyal problemlerinden birini oluşturmaktadır. Materyalist ve kapitalist toplumlarda, sistemlerin çarpıklıklarından ortaya çıkan sosyal problemler, insanları uyuşturucu maddelerin tutsağı haline getirmektedir.
En yaygın olarak kullanılan uyuşturucu maddeler, alkol içeren içkilerdir. Gayri İslâmî toplumlarda bu tür içkiler yaşamın bir parçası olarak kabul edilmektedir. Diğer uyuşturucu maddelerin satışı ve kullanımı dünyanın hemen her yerinde suç kabul edilmiş ve cezalandırılmıştır. Ancak bu cezalar, uyuşturucu maddelerin kullanımının yaygınlaşmasını ve sosyal bir felaket haline gelmesini engelleyememiştir. Bunun sebebi, çağdaş toplumların yaşam felsefelerinin insanları bu tür alışkanlıklara itecek uygun ortamları hazırlamaya elverişli olmasıdır. Manevî boşluk, ideal yoksunluğu ve bu yolda yapılan etkinler, sosyal felaketlere yol açan, bağımlılarını delilik, hatta intihara sürükleyen uyuşturucu alışkanlığını yaygınlaştırmaktadır.
Uyuşturucuya müptela olan kimseler, her türlü insanî değerlerini kaybederek uyuşturucu madde ticareti yapanların kölesi haline gelmektedirler. Karşı konulmaz bir ihtiyaç haline gelen uyuşturucuyu temin edebilmek için çarpınan bu kimseler, çoğu zaman hırsızlık yapmakta, çeşitli şiddet eylemlerine girişmekte, cinâyetler işlemektedirler. Kişiyi rûhen ve bedenen çok süratli bir şekilde çökertip mahveden uyuşturucu alışkanlığının tedavisi son derece güçtür. Tedavi görüp iyileştiği kabul edilenlerin tekrar normal hayata dönüp topluma uyum sağlamaları imkânsız olmaktadır.
İslâm, toplumu, ifsad edecek, huzurunu bozacak, onu sosyal bunalımlara itecek her şeyi ta başından yasaklayarak gerekli düzenlemeleri yapmakta ve böylece insanları kötülüklerin pençesine düşmekten kurtarmaktadır. Allah Teâlâ, sarhoşluk veren alkollü içkileri haram kılmış ve bu harama riâyet etmeyenler için cezalar koymuştur. İslâm hukukunda alkollü içkiler yanında insanları uyuşturup akıl ve muhakeme kabiliyetlerini yok eden diğer bütün maddelerin kullanımı da haram kabul edilmiş ve şiddetle yasaklanmıştır.
Kimyevî uyuşturucuların ortaya çıkmasından önce yaygın olarak kullanılan uyuşturucu, esrar (hind keneviri). Bunun içindir ki, İslâm hukukçuları genelde bütün uyuşturucuların haram olduğunu kabul ederken, konu içerisinde esrara
3721] 5/Mâide, 90-91
3722] 3/Âl-i İmrân, 159
İÇKİ VE KUMAR
- 849 -
daha fazla yer vermişlerdir.
Esrar, "cannabis sativa" denilen boyu 1-3 m. uzunluğunda ılıman iklimde yetişen ve halk arasında "Hint keneviri" adıyla bilinen yıllık yabani bir bitkinin gövde ve yapraklarıyla çiçek kısmından elde edilen bir uyuşturucudur. Etken maddesi "Tetrahydrocannabinol" olan esrar, en eski çağlardan beri bütün dünyada bilinen ve kullanılan bir uyuşturucudur. M.Ö. 2737 yılında Çin'de yazılmış bir eserde kenevirin fiziksel ve ruhsal etkilerinden bahsedilerek bazı hastalıkların tedavisinde kullanımı için sağlık verilmiştir. Esrarı doğudan batıya taşıyan ünlü Venedikli gezgin Marco Polo (1254-1324)'dur. İbn Sina (980-1037) kenevire "kınnap" adını vermiş ve bu bitkiyi incelemiştir. Kenevir ve haşhaş yetiştiren ve tedavide bunları kullanan Sümerler, Asurlular, Mısırlılar, Romalılar, Yunanlılar ve İslâm dünyasında bu bitki çeşitli amaçlarla yetiştirilmiştir. 12-13. yüzyılda İsmailiye mezhebine mensup Hasan Sabbah dünya cenneti kurmak amacıyla müritlerine esrar içirtmiş ve onlara korkunç cinâyetler işletmiştir.
Evliya Çelebi İstanbul'da esnaf-ı benkçiyan adı verilen esrar dükkânları bulunduğunu zikretmiştir. 19. yüzyılda İstanbul'da bir dirhem esrar bir kuruşa satılıyordu ve gerek zenginler arasında gerekse fakirler arasında yaygın olarak kullanılıyordu. Üretim ve tüketimi yasaklanmasına rağmen, bütün dünyada gizlice alınıp satılan esrar en yaygın uyuşturuculardan biri olmuştur.
Esrar az miktarda kullanıldığında içinde tatlı hayallar, halk arasında esrar dalgası denilen hülyalar doğurur, fazlaca alınan esrar ise dalgın bir uyku hali, geçici çılgınlıklara varan taşkınlıklar meydana getirir. İçine beng otu veya tatula karıştırılıp macun haline getirilerek veya sigara içine karıştırılarak tüketimi yaygın olan esrar Arapça "haşiş" denilen olgun Hint keneviri yapraklarının kalburdan geçirilmesiyle veya roeşin ceket giyerek olgun kenevir tarlası içinde bu bitkiye sürtünerek dolaşanların ceketine yapışan reçineli kılların kazınmasıyla da elde edilmektedir.
19 Şubat 1920 ve mükeakip tarihlerde hazırlanmış olan Cenevre Afyon Anlaşması'nın I. maddesinin son fıkrasında herhangi bir isim altında ticarete çıkarılacak reçinesi alınmamış kenevirin kurumuş dişi organlarıyla çiçeklenmiş veya meyvelenmiş çiçek yataklarına Hint keneviri denilir. Bu tarif kenevirin belli çeşidinden çok, onun bazı organlarını ima etmekte ve böylece herhangi bir kenevir çeşidinde esrar maddesinin bulunabileceği anlaşılmaktadır. 3723
İslâm'da sarhoşluk veren "içki"ler yanında her türlü uyuşturucu yasaklanmıştır. Çünkü bunlarda da sarhoş edici özellik vardır. Âyet-i kerimede: "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz, şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz."3724 ve hadislerde genel olarak sarhoşluk veren sıvı veya katı bütün maddelerin içilmesi, kullanılması yasaklamıştır. "Sarhoşluk veren her içki haramdır."3725; "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır."3726; "Her sarhoşluk veren fey içki (hamr) hükmündedir ve her sarhoşluk veren fey haramdır." 3727
3723] Türk Ansiklopedisi, XV, 348-349: İbn Abidin, Reddil'l Muhtar, Terceme, A. Davudoğlu, XVI, 72-79
3724] 5/Mâide 90
3725] Buhâri, Vırdû, 81, Eşribe 4, 10; Müslim, Eşribe, 67-68
3726] Ebû Dâvud, Eşribe, 5: Tirmizî, Eşribe, 3
3727] Müslim, Eşribe, 7375; Buharî, Edeb, 80
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Esrar, İslâm dünyasında 12. yüzyılda Tatar istilasına uğranıldığı sırada ortaya çıkmıştır. Dört büyük müctehidin yaşadığı dönemlerde esrardan söz edilmemesi, onun o zamanlar bilinmediğini gösterir. Sonraki mezhep imamları esrarın haram olduğuna dair fetvalar vermişler ve onu satanın te'dib olunacağını bildirmişlerdir. 3728
Esrar ve diğer bütün uyuşturucu maddeler aynı içki gibi kişiyi Allah'ın zikrinden ve namazdan alıkoyar. Bu maddelerin haramlığı içkinin haramlığından daha hafiftir. Bu yüzden esrar içene had cezası uygulanmaz, tazir cezası uygulanır. İbn Vehba'nın, el-Vehbaniyye adlı manzum eserinin şerhini yapan eş-Şurunbulalî (ö. 1069/1658) adı geçen şerhin "haram ve mubah; hazr ve ibâha" kısmında esrarın İslâm hukukuna yansıyan hükmünü şu şiirinde toplamıştır: "
“Esrarın haramlığına ve yakılmasına fetva verdiler.
Kaçınılsın içilmesin diye, böyle bir kimsenin boşamasını geçerli saydılar.
Onun satıcısına tedib cezası öngördükleri gibi, fâsıklığını da tesbit ettiler.
Onu helâl sayanın da zındık olduğunu yazdılar.” 3729
Argoda diş, dalga, ot, fin, sankız, ampes cığaralık, cuk, gonca, hurda, kaynar toprak, nefes, minare gölgesi, davul tozu gibi adları olan esrar, psikoaktif maddelerden biridir. Keyif verici, uyarıcı yatıştırıcı etkileri sebebiyle kullanılmakta; ancak ruhsal, davranışsal, gelişimsel bozukluklara yol açmaktadır. Hâlbuki insanları iyiye, doğruya, en güzele götüren İslâm dini, bütün zararlı şeyleri yasaklamıştır. İyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan İslâm, uyuşukluğu, gevşeme ve bilinç bozukluğunu, tabii olmayan uyarılmayı caiz görmez. Bilinci karartan esrar kullanımında zaman ve yer algısı değişip, insanın tabiî ve fatn tekâmülü bozulduğu için kıyas yoluyla bu maddenin vb. nin haram olduğuna hükmedilerek, kullanımı yasaklanmıştır. Zaten bütün dünyada bu maddeler yasa dışı yollardan üretilip, el altından satılmakta ve gizlice kullanılmaktadır. Batı dünyasında bir zamanlar hippi denilen gençlik gruplarının popüler uyuşturucusu olan esrar, insanı kendine bağımlılaştırarak gerçek dünyadan koparan, psişik bağımlılık yaratan bir maddedir. Bağımlı kişilerde çeşitli ruhi ve bedeni semptomlarla kendini belli eden bir hastalık hali meydana gelir ki, o artık normal bir insan sayılamaz. Uyuşturucu kullananların bağımlılıkları, onları fuhşa, günaha, ve dolayısıyla murdar olmalarına yol açmaktadır. Aklı olmayanın dini de olmaz ilkesinin yer aldığı İslâm'da, sarhoşluk haramdır. Sarhoş eden bir şey, beyin işlevlerini etkileyerek akıl dinamiklerini ortadan kaldırır. Bu sebeple İslâm toplumlarında aklı korumak esastır ve sarhoş edici her şey yasaktır. Çünkü İslâmî yaşayışın belti bazı ilkeleri vardır ve bunlar materyalist, ruhsuz, sahte ve geçici dünya cennetlerinin bunalımları ve delilik problemleri doğurmaktadır. Ayrıca bu gibi uyuşturucu maddeler çok kullanılmadığı için bu hastalıklar en çok Batı dünyasında görülmektedir. Her türlü sapıklık, hastalık ve yozlaşma da İslâm'ın en güzel yoluna tâbi olmamaktan dolayı insanların Câhiliyette ısrar etmeleri ve kendilerine zulmetmelerine yol açmaktadır. 3730
3728] İbn Abidin, a.g.e., XVI, 77; Yusuf el-Kardavî, İslâm'da Helal ve Haram, Trc: Mustafa Varlı, Ankara 1970, 85-87
3729] İbn Âbidin, a.g.e., XVI, 72-73
3730] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 258-259
İÇKİ VE KUMAR
- 851 -
Yiyecek ve İçeceklerde İslâmî Esaslar
Her kültürün, her medeniyetin kendine has bir kıyafeti, kendine has mutfağı vardır. İslâm’ın da özel bir mutfağı, yemek kültür ve âdâbı vardır. Müslüman kalmanın şartları arasında, İslâm kıyafetinin muhâfazası gibi, mutfağının da korunması icap eder. Kâmil manada müslüman olmak için İslâm mutfağından yemek şarttır. Başka bir ifade ile gayr-ı müslim mutfaktan beslenerek müslüman kalmak zordur, kendi kendisini aldatmaktır. İslâm mutfağında haram yiyecekler ve haramla elde edilmiş gıdalara yer yoktur. İslâm mutfağında sözgelimi, şarap, domuz, leş, yırtıcı hayvan eti, besmelesiz kesilmiş hayvan eti, böcek, haşerat yoktur. İslâm, kendine has bir medeniyettir. Kur’an ve hadis, bu kültürel müesseseye geniş yer verir. Sadece haram helâl konulara değil, en küçük âdâbına kadar her şeyini ele alır. Kendi hükmünü eksiksiz verir, bir başka kültürden taklit ve iktibasa yer bırakmaz. Müslümana, yeme içme ile hükümleri, sünnet ve edepleri öğrenip tatbik etmek düşer.
Kur’ân-ı Kerim’de Yeme İçme ile İlgili Âyetler: Yeme anlamına gelen "ekl" türevleriyle birlikte Kur'an'da 109 yerde geçer. İçme anlamına gelen "ş-r-b" kelimesi ise türevleriyle birlikte 39 yerde kullanılır. Kur’an’ın en uzun sûrelerinden birinin adı, “Mâide”, yani sofra’dır. Bu surenin baş tarafı, yiyecekle ilgili temel meseleleri, haram ve helâl yiyecekleri açıklar. Kur’an’da yenilip içilmesi haram olan gıdalar sayılır, sayılan az miktardaki gıdaların dışındaki tüm yiyecek ve içeceklerin, bazı şartlara riâyet edilerek helâl olduğu belirtilir.3731 Allah’ın haram kıldıklarını helâl kılmaya veya helâl kıldıklarını haramlaştırmaya kimsenin hakkı olmadığı belirtilir.3732 Kur’an’ın bu konuda vurgu yaptığı şeylerden biri, yenilecek gıdaların “helâl ve temiz” olmasının gereğidir.3733 Helâl olan gıdalar da olsa, yeme içme konusunda aşırılığa kaçıp israf etmeyi de Kur’an yasaklar. 3734
Yiyeceklerin Temizinden ve Helâlından Faydalanmak: Helâl kılmak da, haram kılmak da Allah’a ait bir haktır. Hiç kimsenin, zühdünden, yani dünyaya rağbet etmemesinden dolayı, nefsini kırmak için ve Allah’ın mubah kıldığı bir şeyi, lezzet verdiği için haram kılması caiz değildir. Bir şey, helal ise, nefsimizin hoşuna gidecek şekilde temiz ve lezzetli de olsa, ondan yararlanmak caiz olur. Çünkü İslâm, mubah oldukça lezzet veren şeylerden faydalanmayı kişiye yasaklamamıştır. Eğer o şey, haram ise, ondan uzak durmak ve o nitelik onda oldukça onu kullanmamak gerekir. Allah, haram kılmadığı bir zîneti, süsü veya temiz rızıkları haram sayanları reddeder. “De ki: ‘Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?’ De ki: ‘O, dünya hayatında mü’minlerindir; kıyamet günü de yalnız onlarındır.’ İşte Biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” 3735
Müslümana düşen, helalinden ne bulduysa yemesi, leziz olana kendini zorlamaması ve bunu âdet ve alışkanlık haline getirmemesidir. Tiryakilik, alışkanlık yapan, onsuz yapamadığımız şeyler, giderek helal olmaktan çıkan bir duruma gelebilir. Tiryakilik yapan gıdalardan sakınmaya çalışmalıdır. Peygamberimiz, bulduğu zaman karnını helal yiyeceklerle doyurur, ama yemede aşırıya, lüks ve
3731] 6/En'âm, 119; 7/A'râf, 32
3732] 5/Mâide, 87; 6/En'âm, 140; 66/Tahrim, 1; 9/Tevbe, 37
3733] 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 88; 8/Enfâl, 69; 16/Nahl, 114
3734] 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31
3735] 7/A'râf, 32
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
israfa kaçmaz ve şükreder; bulamayınca da sabrederdi. Eline geçtikçe tatlı yer, rastladıkça bal şerbeti içer, buldukça et yerdi. Bunların hiç birini özellikle yapmadığı gibi; âdet ve alışkanlık da edinmemişti. “Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner. Kimin üstüne gazabım inerse artık o, (ateşe) düşmüştür.” 3736
Allah, insanların ve canlıların ihtiyaç duyduğu her şeyi yaratarak, yeryüzüne depo etmiştir. İnsana düşen; hem bu dünyadaki, hem ahiretteki rızkı için gayret sarfetmektir. Ama gayretin yönü ve içeriği ile rızkın helalını veya haramını tercih etmiş olacaktır. Böylece de ahiret rızkını bu dünyadan kendisi göndermiş veya sadece burada tüketmiş olacaktır.
"Câhiller, 'Üzümünü ye, bağını sorma' dese de, müslüman, bağını sormadığı -şüpheli- üzümü yemez, hele suyunu hiç içmez.
Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı: İslâm, beden ve ruh sağlığına büyük çapta önem vermiş, sıhhati korumayı ibâdet kabul etmiş, sağlığı zedeleyici özelliği bulunan maddelerin eğlence, gıda ve tedavi için alınmasını haram kılmıştır.
Yiyecek ve içecekler konusunda tarih boyunca toplumların ve bazı filozofların düşünce ve davranışları farklı olmuştur; bunları ifrat, tefrit ve itidâl ölçüleri içinde toparlamak mümkündür. Hayvanın da insan gibi can taşıdığını, kıymaya hakkımız bulunmadığını ileri sürerek et yemeyi haram sayan Brehmenler ile bazı filozoflar ifrâta gitmişlerdir. "Vejetaryen" denilen et yemeyen, eti kendine haram sayan anlayış da bazı çevrelerce bir ayrıcalık ve inanç gibi değerlendirilir. Umumiyetle bitkiler, hayvan ve insanlar için; hayvanlar, bazı hayvanlar ile insanlar için; insanlar ise Allah'a kulluk için yaratılmıştır; tabiî nizam budur.
Brehmenler, tefrit yönünü alırken ifrâta kaçanlar da olmuştur: “Ağızdan giren değil; çıkan onu pisler” diyen Pavlos’a dayanarak yeme içme sınırını çok geniş tutan hıristiyanlar da aşırıya sapmışlardır. Meşrû yoldan elde edilen temiz ve faydalı şeyleri helâl kılan İslâm ise itidâli temsil etmektedir. 3737
Allah ve Rasûlü, bazı yiyecek ve içecekleri, bazı giyecekleri, bir kısım iş ve davranışları haram kılmış, yasaklamışlardır. Bunların bir kısmının hikmetini, haram kılınış sebeplerini açıklamışlar, bazılarını ise açıklamamışlardır. Açıklanan ve deneyerek zararlarını anladığımız nice haram ve yasaklardan uzaklaşmanın, birey ve toplum halinde insanların faydasına, iyiliğine olduğunu, ebedî saâdetlerini hedef aldığını görünce, insaflı bir düşüncenin şu neticeye varması zarûrî oluyor: “Aklımız ve bilgimizin kavrayabildiği bunca haramda, bu ölçüde büyük hikmet ve faydalar olduğuna göre, aynı kaynaktan gelen diğer yasakların da -şimdilik bilgimiz dışında kalan- hikmetleri olacaktır."
İnsanların yasaklama ve engellemeleri -en azından başlangıçta- zararı çekmeden önce değil; zararı denedikten ve acıyı çektikten sonra olabilmektedir. İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerindeki çalışmalar, insanlık tarihi kadar eskidir. Meselâ bin yıllık âmiyâne tecrübe ve otuz yıllık da ilmî araştırma sonunda bir yiyecek veya içeceğin insan sağlığı için zararlı olduğu anlaşılırsa, bu zarar bu kadar uzun bir zaman sineye çekilmiş olmaktadır. Daha önce aynı şekilde bilmek
3736] 20/Tâhâ, 81
3737] 2/Bakara, 168
İÇKİ VE KUMAR
- 853 -
imkânı olsaydı elbette tedbirler de o zaman başlayacak, zarar asgariye inecekti. Durum böyle olunca ihtimaliyet hesabı -bilimsel ölçülere göre zararını bilemediğimiz, fakat- ciddî (müslümanlar açısından en temel) bir kaynağın zararlı veya haram olduğunu bildirdiği şeyden çekinmemizi gerektirir.
Böyle bir ihtimali hiçe saymak ve zararını bilimsel olarak bilemediğimiz bir şeyi sakınmadan yemek için insanlığın, bilinebilecek her şeyi bilmiş, meçhûlü kalmamış olması gerekir. Hâlbuki doğu ve batının ilim adamları, insanlığın bildiğinin, bilmediği yanında denizden bir damla, güneşten bir ışıncık kadar olduğunu itiraf etmektedirler.
Haram İçecekler ve Keyif Vericiler (İçkiler Uyuşturucular ve Sigara)
a- İçki: Dilimizde içki, Arapçada “hamr” ve “müskir” kelimeleri, içildiği zaman azı veya çoğu sarhoşluk veren içecekler için kullanılmaktadır. İslâm dini, bütün sarhoşluk veren içkileri haram kılmış, içmeyi yasaklamıştır: “Ey iman edenler! Şarap (alkollü içkiler), kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı zikretmekten/hatırlayıp anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçersiniz değil mi?” 3738
Peygamberimiz (s.a.s.) sadece içkiyi yasaklamakla kalmamış; içki içenleri bizzat cezalandırmıştır. Sahih-i Müslim’de bu husus şöyle rivâyet edilir: “Hz. Peygamber’e içki içmiş bir sarhoş getirildi. Peygamber ona yaprakları soyulmuş iki hurma değneği ile 40 kadar sopa vurdu.” 3739
Her sarhoş eden içki hamrdır ve haramdır. İslâm ulemâsına göre, azı veya çoğu sarhoşluk veren her içki, âyette geçen “hamr” mefhûmuna dâhildir ve haramdır. Bir soru üzerine Rasûlullah’ın (s.a.s.): “Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve her hamr haramdır”3740 buyurması bu hükmün sağlam delilidir.
Çoğu Sarhoş Edenin Azı da Haramdır: Sarhoşluk veren içkiler, zamanla alışkanlık ve bağımlılık sağladığı için az içenin giderek çoğa kaçtığı, önceleri az tesir ederken alışkanlık arttıkça aynı miktarın tesir etmediği görülmektedir. Bu sebeple içkiyi önlemenin en kesin yolu, azını ve çoğunu yasaklamaktır. İşte dinimiz de aynı yoldan yürüyerek çoğu sarhoş eden içkinin azını içmeyi de menetmiş, haram kılmıştır. İslâm müctehidlerinin büyük ekseriyeti, bu hükümde birleşmişlerdir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Çoğu sarhoş eden şeyin bir avucu da haramdır.” 3741
Kendisi içki içmese bile, içki içilen bir masaya, içki içilen bir yere girip oturmak da haramdır. “Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse, üzerinde içki içilen sofraya/masaya asla oturmasın!” 3742
İçki Ticareti: Alkollü içkileri içmek yasak olduğu gibi, üzüm veya arpasını şarap veya bira fabrikalarına satan, onun nakliyesini yapan, dükkânında içki satan,
3738] 5/Mâide, 90-91
3739] Müslim; S. Müslim Ter. M. Sofuoğlu, c. 5, s. 306
3740] Müslim, Eşribe 73-75; Buhârî, Edeb 80, Ahkâm 21
3741] Tirmizî, Eşribe 3; Ebû Dâvud, Eşribe 5; Nesâi, Eşribe 25
3742] Tirmizî, Edeb 43; Ebû Dâvud, Et’ıme 18
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aracı olan, içkiye direkt ve dolaylı vesile olan kimse de lânetlik bir haram işlemiştir. “Allah şaraba (alkollü içkilere), yapanına, yaptıranına, taşıyanına, taşıtanına, alım satımında bulunanına, parasını yiyenine, kendisi için satın alınanına, garsonuna ve içenine lânet etti.” 3743
Alkollü İlaç ile Tedâvi: Birisi Rasûl-i Ekrem’e şarabı sordu. O da onu menetti. Soran adam: ‘Ben onu yalnızca ilâç ve tedâvi için yapıyorum’ deyince de: “O ilâç değil; derttir.”3744 buyurdu. Bu mealde olan hadislere dayanan âlimler, sarhoşluk veren içkilerin tedâvide kullanılmasını da câiz görmemişlerdir. Ancak, bu hüküm normal durumlara aittir. Eğer başkası bulunmadığı için içki veya alkollü ilâcı uzman ve müslüman bir doktor bir hastaya yazarsa, burada zarûret prensibi işler ve tedavi câiz olur.
b- Uyuşturucu Maddeler: Esrar, afyon, eroin, kokain, morfin gibi uyuşturucu maddeler, alkollü içkilerin tesirini de fazlasıyla taşımaktadırlar. Zararları da bu etki ölçüsünde fazladır. İslâm’ın ana kaynakları helâl ve haram olan şeylerin bir kısmını zikretmiş, geri kalanların haram ve helâl kılınma illetini taşımalarına göre hükme bağlanmasını istemiştir. Şu halde haram hükmünün illetini (sarhoş etme, uyuşturma) taşıyan bütün maddeleri vücuda almak haramdır.
c- Sigara ve Benzeri: Tütün, 15. Asırdan sonra yeni dünyadan İslâm ülkelerine girmiş, o zamandan beri de İslâm ulemâsı tütünün hükmü üzerinde durmuşlardır.
1- Tütünün mubah olduğunu söyleyenler, zararı olmadığı ve Şârî’ tarafından men edilmediği deliline dayanmışlardır. Hâlbuki:
a- Sigaranın zararı, bugün ilmen kesin olarak bilindiği için zararsız denemez.
b- Şârî’in men etmediğini söylemek de isabetli değildir. Çünkü Şârî’ her haramı ismen zikretmemiştir. Hüküm kaynakları yalnız sarîh ve hususî nasslar değildir. Nasslarda geçenlerin haram kılınış sebeplerine (illetlerine) bakılarak yapılan kıyaslar ve diğer istidlâl yolları vardır.
2- Sigara içmek mekruhtur diyenlerin dayanağı, kıyasla sabit bir hükme “haram” demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sahibi olmamalarıdır.
3- Sigara içmek (özellikle tiryakilik) haramdır diyenlerin mesnedi zarar, israf ve nafaka mükellefiyetidir. Zarar: Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vermektedir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır.”3745 buyurarak zarar vermeyi men etmiştir. Allah Teâlâ da “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...”3746; “kendinizi öldürmeyin...”3747 buyurmuştur. Malı faydasız yere harcamak da israftır. “Yiyin, için; isrâf etmeyin.”3748 âyeti ile “Peygamber (s.a.s.), malın boşa harcanmasını yasakladı.”3749 hadisi, isrâfı haram kılmaktadır. Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınları3743]
Tirmizî, Büyû 58; İbn Mâce, Eşribe 6
3744] Müslim, Eşribe 12; Ebû Dâvud, Tıb 11
3745] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/327; Muvattâ, Akdiye, 31; İbn Mâce, Ahkâm 17
3746] 2/Bakara, 195
3747] 4/Nisâ, 29
3748] 7/A'râf, 31
3749] Buhâri, Zekât 18; Husûmât 3, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 14
İÇKİ VE KUMAR
- 855 -
na bakan erkekler, nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi... ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftir. Çoluk çocuğunun nafakasından keserek sigaraya para vermek haramdır.
Netice olarak denebilir ki: Bu üç sebepten birisinin gerçekleştiği yer, zaman ve durumda sigara içmek haramdır. Bunlar gerçekleşmez ise mekruhtur. Her iki durumda da sigaranın içilmemesi, terkedilmesi dince gereklidir. Nargile ve enfiye gibi alışkanlıkların hükmü de sigara alışkanlığı gibidir.
Rabbimiz’in âyetleri ve Peygamberimiz’in açıklamaları ile belirlenen bütün bu haramlar, şüphesiz, mü’minlerin sağlığını koruma hikmetine dayanmaktadır. Bu yasaklara uymanın, -hâşâ- Allah'a bir katkısı olmaz, O âlemlerden müstağnîdir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Allah’ın hududuna riâyet edip haram ve helâllere itaat, insana dünya ve âhirette çok şey kazandıracaktır.
Yukarıda açıklanan maddeler dinimizde yasaklandığı gibi, İslâm’da kişinin hastalanması ve ölümüne sebep olabilecek zehirli, uyuşturucu ve zarar verici her çeşit maddeleri kullanmak, bunları yemek ve içmek de haram kılınmıştır. Sigara gibi zararları tıbben sâbit olmuş maddeleri kullanmak din açısından mahzurludur. Mü’minler, dinlerini koruyabilmek için helâllığı ve haramlığı şüpheli olan maddelerden de kaçınmakla yükümlüdürler. “Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene sarıl! Doğruluk gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.”3750; “Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. Lâkin aralarında helâle de harama da benzer şüpheli şeyler vardır ki, onları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse; dinini, ırzını (insanî kıymetini) korumuş olur. Şüpheli şeylere dalan bir kimse, harama düşme tehlikesindedir. O, tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan ve nerede ise yasak yerde otlatacak bir çoban gibidir. Bilin ki, her hükümdarın hudûdu vardır; Allah’ın sınırları ise haramlardır...” 3751
Doktorların, özellikle mü’min ve uzman doktorların, hastaları için sakıncalı görüp yasakladıkları maddelerin hastalar tarafından yenilip içilmesi de haramdır. 3752
İçki ve Uyuşturucu Madde Yapımı ve Satımı ve Yardımı da Yasaktır: Peygamberimiz (s.a.s.) içkiyi yasaklarken içkiyi îmal edip üreten, taşıyan, hizmet eden, yazan, şâhidlik eden... kimselerin de lânetlendiğini haber vermiştir: “Allah şaraba (alkollü içkilere), yapanına, yaptıranına, taşıyanına, taşıtanına, alım satımında bulunanına, parasını yiyenine, kendisi için satın alınanına, garsonuna ve içenine lânet etti.”3753 İslâm, kazanç elde etmek için iş ve ticaret gibi yolları meşrû kılmakla beraber, kapitalist, pragmatist, maddeci görüşlerden farklı olarak üç ana tedbir ve prensip üzerinde duruyor: 1- Karşılıklı rızâ, 2- İyi niyet ve dürüstlük, 3- Menfaat temin ederken başkalarını zarara sokmamak. “Ey insanlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil; karşılıklı rızâ ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin; Allah şüphesiz ki size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız.
3750] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 22, hadis no: 2637; Nesâî, Eşribe 50, hadis no: 5677; Dârimî, Büyû’ 2, hadis no: 2535
3751] Buhârî, İman 45, Büyû’ 5; Müslim, Müsâkat 107-108; İbn Mâce, Fiten 14, hadis no: 3984; Nesâi, Büyû’ 2, hadis no: 4431; Tirmizî, Büyû’ 1, hadis no: 1219; Ebû Dâvud, Büyû’ 1, hadis no: 3329-3330; İbn Mâce, Fiten 3984
3752] 2/Bakara, 195; 4/Nisâ, 29
3753] Tirmizî, Büyû 58; İbn Mâce, Eşribe 6
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu, Allah’a kolaydır.” 3754. Âyette geçen “kendinizi mahvetmeyin (öldürmeyin)” ifadesi çok düşündürücüdür. Bâtıl yollarla, başkalarının rızâ ve menfaatlerini gözetmeden elde edilen kazançlar görünüşte menfaat ise de aslında zarar ve intihardır. Dünyada intihardır; çünkü birçok suçların, cinâyetlerin, anarşinin temelinde bu âmilin önemli bir yeri vardı. Âhirette felâkettir; çünkü sağladığı haram kazanç kişiyi ateşten kurtaramayacaktır.
Haram Olan Şeyleri Satmak: “Allah ve Rasûlü şarap, boğazlanmamış hayvan (meyte), domuz ve put satışını haram kılmıştır.”3755; “Allah bir şeyi haram kılınca onun bedelini de haram kılar.”3756 İçki, zina ve kumar gibi haram yollardan kazanç da haramdır: “İçki içilmesini yasaklayan Allah, içkinin alım ve satımını da haram kılmıştır.” 3757
Haram Kazanç Yolları: Aslında helâl olan, fakat içki, kumar, fuhuş ve fâiz parası gibi haram yollarla kazanılmış olan paralarla alınan gıda maddelerini yemek de haramdır. Böyle haram parayla elde edilen yiyecekler, farkında olmasak bile beden ve ruh sağlığımız açısından sakıncalı, âhiret gıdalarına ulaşma açısından engelleyici özelliktedir. Kur’an, helâl ve temiz gıdalardan yememizi emretmiş, maddî bakımdan temiz olsa da, haram olan gıdalar, manevî yönden temiz değildir.
Mü’min, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak ve gücü yetiyorsa toplumdaki ihtiyaçları gidermek için Allah’ın meşrû kıldığı, helâl yollardan geçimini temin etmeye çalışacaktır. Geçim zorluğunu bahane ederek haram yollardan para kazanmaya çalışmak, dünyada zulme ve sömürüye sebep olmak, âhirette ilâhî azaba uğramak demektir. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklar: “Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” 3758
Haramla beslenen kimse, Allah'tan uzaklaşacağı için, duâsı da Allah tarafından kabul edilmeyecektir. "...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: 'Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?"3759 Müslümanın yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine ve diğer ihtiyaçlarına dikkat edip, bu konuda haramlardan tüm gücüyle uzak durması gerekmektedir. Helâl lokmanın getireceği nimet de büyük olacaktır: "Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer." 3760
Allah'a hakkıyla kulluk yapan, temiz ve helâl rızıklardan başkasını istemeyip nimetlere şükreden sâlih kullara, Allah dünyada da güzellikler ve zenginlikler verir. Nankörlük edenlerin kendilerine gelmesi için, onları cezalandırır: "Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi." 3761
3754] 4/Nisâ, 29-30
3755] Buhârî, Meğâzî 51, Büyû’ 105; Müslim, Büyû’ 93
3756] Ebû Dâvud, Büyû’ 38, 63, 64
3757] Müslim, hadis no: 930
3758] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
3759] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, 3173; Dârimî, Rikak 2720
3760] Tirmizî, Sıfatu'l Kıyâmet, 2640
3761] 16/Nahl, 112-113
İÇKİ VE KUMAR
- 857 -
Akıl Emniyeti
Arapça'da lügat olarak "hayvanı bağlamak ve tutmak" gibi mânâlara gelen akıl, insanı zararlı fiillerden alıkoymak ve imsâk mânâsına gelir. Istılâhî olarak "bilmek, anlamak, şuurlu olmak" gibi mânâlar ifade eder. İnsanın zarûrî ve nazarî bütün ilimleri, akıl vasıtasıyla kavradığı inkâr edilemez. Dikkat edilirse günümüzde akıl, "beyin" denilen organın bir fonksiyonu gibi mütâlaa edilmektedir. Hâlbuki İslâm ulemâsı aklı: "Kalpte bulunan, hak ve bâtılı ayırt etmede vâsıta olan nurdur" şeklinde tarif etmişlerdir. Bu tarif temelde, şu âyet-i kerimeye dayanır: "Andolsun ki, biz cin ve ins'ten bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, bununla idrak edemezler. Gözleri vardır, bunlarla göremezler. Kulakları vardır, bunlarla işitemezler. Onlar dört ayaklı hayvan gibidir, hatta daha sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir."3762
Bu âyet-i kerimede geçen yefkahûne bihâ ibaresi, kalple alâkalıdır. Yefkahûne, ince idrâk ve keskin kavrayış mânâsına gelir. "Fıkıh" kelimesi de aynı mânâdadır. Kâfirlerin ve müşriklerin kalplerinin bulunduğu, fakat bununla idrak edemediklerini esas alan İslâm ulemâsı "akıl, kalpte bulunan bir nurdur" tarifini esas almıştır. İnsanın mükellef olması, aklî melekelerinin sıhhatli olmasıyla yakından alâkalıdır. Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey iman edenler... İçki, kumar, (tapmaya muhsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki, muradınıza eresiniz." 3763 buyurulmuştur. İmam Gazzâlî: "Hadd-i Şürb (içki cezâsı) insanların aklî melekelerini muhâfaza içindir. İlâhî teklife muhâtap olan akıl, ancak bununla muhâfaza edilebilir."3764 hükmünü zikreder.
Kumar'ın, tapmaya mahsus dikili taşların (Brahman'ın heykeli vs. gibi) ve fal oklarının da, insanın aklî melekelerini tahrip ettiği bilinmektedir. Çünkü bunlarla şeytanın kalbe vesvese verdiği, haber-i sâdık'la sabittir. Âyet-i kerimede bunların tamamı, şeytana has ameller olarak nitelendirilmektedir. Akıl, kalpte bulunan bir nur olduğuna göre, şeytan bu vâsıtalarla aklı perdelemeyi esas alıyor, demektir.
Sihir, kehânet, ilm-i remil ve bunun gibi fiillerin haram kılınması da, akıl emniyetiyle yakından alâkalıdır. Bu noktada biraz kehânet üzerinde durmakta fayda vardır. Kehânet, kâinatın geleceğine âit haber vermek ve esrârı (gizli sırları) bazı vâsıtalarla bildiğini iddia etmektir. İdeolojik sistemlerin tamamı, gâibten haber verme, geleceğe hükmetme ve istatistiklere dayanarak gizli sırlan çözmeye çok önem verirler. Son yıllarda "Mâsum imam ve her sırra vâkıf mahfuz şeyh" teorileri de, ümmet arasında yayılma temâyülü göstermektedir. Bütün bunlar "akıl emniyetine" vurulan darbelerdir. Ayrıca filozofların ve ideologların "aklı putlaştırdığı" gerçeğini dikkate alarak, sırf onlara muhâlefet niyetiyle, aklın fonksiyonlarını iptal eden mü'minlere de rastlanmaktadır. Unutmayalım ki "ifrat" ve "tefrit"; akıl emniyetine vurulmuş en büyük kelepçedir. Unutmayalım ki, akıl zarûrî bir vâsıtadır. Ancak yeterli değildir; vahye daima muhtaçtır. 3765
3762] 7/A'râf, 179
3763] 5/Mâide, 90
3764] Gazzâlî, el-Mustasfa min İlmu'I-Usûl, Beyrut,1937, c. I, s. 287 vd
3765] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 42-44
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sarhoşluk
Sıvı veya katı birtakım maddelerin kullanılması sonucu aklın örtülmesi ve kişinin iradesini kontrol edemez duruma gelmesine sarhoşluk denir. Yerle göğü, erkekle kadını ayıramayacak derecede alkol veya bir uyuşturucu alana "sarhoş" denir.
Ebû Hanîfe'ye göre, yaş üzümden yapılan içkiye "şarap (hamr)", buğday, arpa, darı vb. maddelerden yapılana ise "nebîz" denir. Kendi ihtiyarı ile az veya çok şarap içene sarhoş olsun veya olmasın içki cezası uygulanır. Nebiz içene ise sarhoş olmadıkça had cezası uygulanmaz.
Çoğunluk İslâm fakihlerine göre, her sarhoşluk veren madde şarap hükmündedir. Delil şu hadistir: "Her sarhoşluk veren şey hamr (şarap)'dır. Her hamr da haramdır."3766 Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, sözüne hezeyan (saçma sapan sözler) hakim olan ve ne söylediğini bilmeyen kimse sarhoş sayılır. Bu yüzden içkinin azı da çoğu da haddi gerektirir.
Sarhoşluk mubah veya haram bir yolla meydana gelme durumuna göre sonuç doğurur:
1. Mubah yolla sarhoş olmak: İlaç içmek, bal yemek veya haram bir içkiyi zorlama sonucu içmekten dolayı sarhoş olmak "baygınlık" hükmünde olup, haddi gerektirmez. Bu yüzden de böyle bir sarhoşluk sırasında işlenen fiillerden dolayı mâli yükümlülükler hariç sorumluluk söz konusu değildir. Söz ve akitleri geçerli değildir. Bu şekildeki sarhoş, uyuyan veya baygın olan kimseye benzer. 3767
2. Haram yolla sarhoş olmak: İslâm'ın haram kıldığı bir içkiyi kendi ihtiyarı ile kullanma sonucu sarhoş olmaktır. Bu şekildeki sarhoşun, söz ve fiillerinden sorumlu olup olmaması konusunda iki görüş vardır:
Hanefîlere, bir kısım Şâfiîlere ve Mâlikîlerin çoğuna göre; sarhoş, söz ve fiillerinden tam olarak sorumludur; akitleri, alış-veriş ve talak gibi tasarrufları geçerlidir; namaz, oruç gibi ibâdetlerden sorumludur. Haddi gerektiren bir suç işlerse ayılınca cezası uygulanır. Bu görüş, "suç suçu meşrû kılmaz" prensibine dayanır. Hatta böyle bir kimse suçları çift işlemiş sayılır. Meselâ sarhoşken birisini öldürse iki suç işlemiş olur. İçki kullanma suçu ve adam öldürme suçu. 3768
Muhammed el-Pezdevî (ö. 493/ tı 1099) şöyle der: "...Sarhoştan şer'î yükümlülükler kalkmadığına göre, ona şer'î hükümlerin de uygulanması gerekir; çünkü sarhoşluk aklı yok eden bir şey olmayıp, aklı bastıran bir zevktir. Ma'siyete sebep olduğu için o, bir özür sayılamaz." 3769
Diğer yandan Hanefiler, istihsan yoluyla sarhoşun irtidadını geçerli saymamıştır. Çünkü sarhoşken itikadın değişmesi söz konusu olmaz ve evli ise, nikâhına da zarar gelmez.
3766] Buhârî, Edeb, 80, Ahkâm, 22; Müslim, Eşribe, 73-75, 64, 69
3767] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327/1909, V,112; Abdülkadir Ûdeh, et-Teşrîul-Cinâîl-İslâmî, Kahire 1959, I, 561-564; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 138, 139
3768] Ebû Zehrâ Usulül-Fıkh, Kahire (t.y), s. 345 Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, I, 234-235
3769] Pezdevî, el-Usûl, Keşfül-Esrâr kenarında, IV, 1475
İÇKİ VE KUMAR
- 859 -
Ahmed bin Hanbel'e ve Şâfiî'ye nisbet edilen iki görüşten birisine göre, ne söylediğini bilmeyecek derecede sarhoş olanın akitleri geçerli değildir. Çünkü şuuruna sahip olmayan kimse, irade beyanında bulunmuş sayılamaz. Özellikle şüphe sonucu düşen kısas ve had cezaları sarhoşa uygulanamaz. Burada şuura sahip olmamak şüphe derecesindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Gücünüzün yettiği kadar şüphelerle had cezâlarını düşürünüz." 3770
İbn Teymiyye (ö. 728/1327) bu konuda değişik bir görüşe sahiptir. O, sarhoş olmadan önceki iradeyi araştırır. Eğer kişi, sırf suç işlemek amacıyla içki içmiş ve sarhoş olunca da önceden planlanan suçu işlemiş olursa, tam sorumluluk söz konusu olur. Suç, önceden düşünülmeksizin, sarhoşluk sırasında işlenmişse, ceza öncekine nisbetle hafifletilir 3771
Sarhoşluk veren içkiler zamanla alışkanlık meydana getirip bağışıklığa yol açmakta, alışkanlık arttıkça aynı miktar etkili olmayıp kişi giderek içki miktarını arttırmaktadır. Bu sebeple az miktarda içmek, sonuçta kişiyi alkol bağımlılığına kadar götüren tehlikeli yolun başlangıcı niteliğinde görülmüş ve az-çok, sarhoş olma-olmama ayrımı yapılmaksızın bütün sarhoş edici içkiler yasaklanarak etkili bir yöntem seçilmiştir. Öte yandan yasağın tâlili yapılırken kişinin sarhoş olması gibi değişken ve sübjektif bir ölçü değil; içkinin sarhoş edicilik vasfı taşıması gibi açık bir ölçü benimsenmesi de alkol bağımlılığına götüren tehlikeli yolu başlangıçta kapatması yönüyle bir diğer etkili önlem olmuştur. Fakîhlerin literatürde yer alan ayrıntılı tartışmalarının kendi dönemlerinde sarhoş edici içkileri tanımlama amacına yönelik olduğu düşünülürse; onların bu genel yaklaşımından günümüzde rakı, likör, bira gibi isimler alan ve az veya çok içildiğinde sarhoş edici olan alkollü içkilerin doğrudan yahut dolaylı olarak İslâm’ın içki yasağı kapsamında bulunduğu, içenin sarhoş olup olmadığına bakılmaksızın azının içilmesinin de haram sayıldığı sonucu çıkmaktadır.
Fert ve toplumların içki iptilâsına düşmemeleri veya böyle bir alışkanlıktan kurtulabilmeleri için içki yasağı tek başına yeterli olmayabilir. Bu sebeple gerek Hz. Peygamber’in hadislerinde gerekse bundan hareketle geliştirilen fıkıh ahkâmında, içki kullanımına ve alışkanlığına dolaylı olarak yol açabilen yardımcı fiillerin de yasaklandığı veya kınandığı görülür.3772 İslâm âlimleri, bu anlamdaki hadislerden ve günah sayılan fiillerin işlenmesine yardımcı olunmaması ilkesinden3773 hareketle şarap üreten kimseye üzüm satma, hatta gayri müslimin bağında bekçilik etme de dâhil içki üretim ve tüketimine doğrudan veya dolaylı olarak yardımcı olmayı içren fiillerin cevazını tartışma gereği duymuşlardır. Çoğunluk, böyle bir anlam taşıyan yardımcı fiilleri kural olarak doğru bulmamış, Hanefî fakîhleri ise mâsiyet ve günah olan şeyin içki içme fiili olduğunu, buna doğrudan yol açmayan fiillerin, arada kuvvetli bir sebep-sonuç bağı kurulamadığı sürece ayrı bir zeminde değerlendirilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Ancak Henefî fakîhlerinin, tamamıyla hukuk mantığı ve tekniğiyle alâkalı, hukukî fiillerin tanımı ve kategorik ifâdesi mâhiyetindeki bu yaklaşımı, onların içkiyle mücâdele konusunda benzeri bir hassâsiyete sahip olmadıkları anlamına gelmez. Nitekim bütün fakîhler, Hz. Peygamber’in, üzerinde içki bulunan sofraya oturulmasını
3770] Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd, 2
3771] İbn Teymiyye, Muhtasaru'l-Fetâvâ, s. 650; H. Döndüren, a.g.e. c. 5, s. 347
3772] İbn Mâce, Eşribe 6; Tirmizî, Büyû’ 58
3773] 5/Mâide, 2
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yasaklayan hadisinden hareketle3774 müslümanın içki meclisine katılmaması, her durum ve şart altında içkiye karşı tavır alması, bulunduğu mecliste içki içilmesini önlemeye çalışması, buna gücü yetmiyorsa, o tür toplantıları terketmesi gerektiğinden söz eder. İlgili hadisler ve İslâm âlimlerinin bu hassâsiyeti, toplumda içki kullanımını özendirecek ve içki tüketiminin sıradan bir âdet ve alışkanlık olarak algılanmasına zemin hazırlayacak her türlü propaganda, reklam ve tanıtımın önlenmesi, yeni yetişen nesillerin içkiyle karşılaşmasını en aza indirecek önlemlerin alınması gereğini de ifâde etmektedir.
Fıkıh kaynaklarında, içkiyle mücadelede etkili olunup sonuç alınabilmesi için içki kullanım ve alışkanlığına yol açabilen veya destek veren dolaylı fiillerin de çok defa içki yasağı kapsamında mütâlaa edildiği ve aradaki bağın kuvvetine göre mekruh–haram çizgisinde bir noktaya yerleştirildiği bilinmekle birlikte bu kuralın uygulanmasında çok katı davranıldığı ve kaçınılmaz hallerin göz ardı edildiği de söylenemez. Nitekim susuzluk, yutkunma güçlüğü gibi zor durumlarda kalan kimselerin zarûret ölçüsünde içki içebileceği, hatâen veya ikrah altında içki içen kimsenin günahkâr olmayacağı konusunda görüş birliği vardır. İçkinin tedâvi amacıyla kullanılmasında da benzeri bir yaklaşım sergilenir. Hz. Peygamber, kendisine şarabın ilâç olarak kullanımı sorulduğunda, “O, ilâç değil; derttir.”3775 demiş, İslâm âlimleri de sarhoşluk veren içkilerin tedâvi ve sağlığı koruma amacıyla içilmesini câiz görmemişlerdir. Ancak, bu hüküm normal durumlara göredir. İçkinin tedâvi ediciliği tıbben kesinlik kazandığı ve alternatif bir ilâcın da bulunmadığı hallerde içilmesi zarûret hükmünü alır; sınırlı olmak üzere ve geçici bir süre için câiz görülebilir. Meselâ, kronik içki bağımlılarının tedâvisinde böyle bir durum ortaya çıkabilir. İnsanın içki konusunda zaafları, kendine bahane üretmeye eğilimi, gerçekçi ve samimi davranmasının da çok zor olması sebebiyle bu konuda, sağlığını korumaya ve tedâviye ihtiyacı olan fertlerin kişisel tesbit ve takdirleri değil; uzmanlığına ve dinî inançlara saygılı olduğuna güvenilen doktorların bilimsel kanaatinin esas alınması gerekir. Öte yandan içki yasağı, içkinin sarhoşluk amacıyla içimesini konu edindiğinden alkollü maddelerin ilâç yapımında kullanılması ayrı bir husus teşkil eder ve kural olarak câizdir.
İçkinin dinen necis olup olmadığı tartışması, İslâm’ın şarabı ve sarhoş edici diğer içkileri yasaklamasının sonuçlarından biridir. İbn Hazm ve dört büyük sünnî fıkıh mezhebinin müctehidleri de dâhil fakîhlerin büyük çoğunluğu, ilgili âyetin3776 “rics (pislik)” olarak nitelendirmesinden hareketle şarabı kan ve idrar gibi necâset-i galîza grubunda mütâlaa etmiş, yani çok az miktarının dahi vücutta, elbisede veya namaz kılınan yerde bulunmasını namazın sıhhatine engel kabul etmiştir. Onların bu yorumlarında, insanlara şarabın haram oluşunu ve ondan uzak durmanın gereğini daha iyi anlatabilme gayretinin de etkili olduğu söylenebilir.
Şarabın ve diğer içkilerin İslâm hukukunda hukuken korunmaya değer (mütekavvim) bir mal olup olamayacağı tartışması da İslâm’ın içkiyle mücâdele kararlılığının bir başka boyutunu teşkil eder. Şarabın mütekavvim bir mal sayılmadığında, dolayısıyla alınıp satılmasının, mülkiyete veya herhangi bir hukukî
3774] Ebû Dâvud, Et’ıme 18
3775] Müslim, Eşribe 3; Ebû Dâvud, Tıb 11
3776] 5/Mâide, 90
İÇKİ VE KUMAR
- 861 -
işleme konu olmasının câiz olmadığında, telef edildiği takdirde tazmin edilmesi gerekmediğinde fakîhler görüş birliği içindedir. Kur’an’da şarabın haram kılınışını bildiren âyetin üslûbu, Hz. Peygamber’in şarabın içilmesinin yanı sıra; satılması, satın alınması, parasının yenmesi, taşınması gibi yardımcı fiilleri de şiddetli bir üslûpla kınaması, yenilip içilmesi haram olan şeyin satışının da haram olduğunu belirtmesi ve o döneme kadar iyi bir gelir kaynağı olan şarap ticaretini yasaklayıp elde mevcut şarapları imhâ ettirmesi, sahâbe uygulamasının da bu yönde gelişmesi, müslümanlar açısından şarabın hukuken tanınmayan ve korunmayan bir mal statüsünde tutulmasının dayanağını teşkil eder. Bu yaklaşım, insanları içki kullanımına ve bağımlılığına götüren yolun başlangıcında alınmış ciddî bir önlem mâhiyetindedir. Bununla birlikte, diğer din mensuplarına, kamu düzenini ihlâl etmedikçe ahvâl-i şahsiyye ve özel hukuk alanında dinlerine göre davranma hakkı verildiğinden, şarap gayri müslimler hakkında mütekavvim mal sayılmış, gayri müslimlere içki içme ve içki ticareti hakkı tanınmış, onların içkisini telef eden müslümanın bunu tazmin etmesi gerektiği belirtilmiştir.
İçkinin haram kılınması, yasağın kapsamı ve içki alışkanlık ve bağımlılığına götüren yolların kapanması, fert ve toplumların bu yönde hazırlanması ve eğitimi konusunda İslâm’ın öngördüğü programın ve bir dizi tedbirin belki de son halkasını, sarhoşluk suçuna kamu düzeninin bir gereği olarak had cezaları grubunda yer alan maddî-cezâî bir müeyyide uygulaması teşkil eder. Sarhoş olsun veya olmasın, hamr kullanan kimseye uygulanan “hadd-i hamr” ile hamr dışındaki diğer içkileri kullanıp sarhoş olan kimseye uygulanacak “hadd-i sekr” konularında meselâ sarhoşluğun hangi derecesinde haddin uygulanacağı, suçun oluşması, isbatı ve cezânın infâzı gibi hususlarda İslâm hukukçuları arasında esasa veya ayrıntıya ilişkin birçok fıkhî tartışma cereyan etmiştir. Fıkıh literatürünün cezâ hukuku bölümünde ortaya çıkan bu zengin doktrin, sonuçta İslâm’ın içkiyle mücâdelesinin bir başka boyutu olup getirilen yaptırımların, ferdî ve sosyal realiteleri de göz ardı etmeyerek insanlığı bu içki hastalığından kurtarmaya yönelik etkili bir çaba olarak görülmesi gerekir. 3777
Hadd-i Şürb; İçki İçme Cezâsı
“Hadd”: Sınır çekmek, bilemek dikkatle bakmak, ayırmak ve ceza tatbik etmek demektir. Bir isim olarak; sınır, son, bıçak vb. ağzı, tarif ve şer'î ceza. Çoğulu hudûd gelir. Bir hukuk terimi olarak hadler; İslâmî ölçüler, İslâm Dininin ortaya koyduğu helâl-haram sınırları, miktarı ve niteliği nasslarda belirlenmiş olan şer'î cezalar demektir.
Mükellef, yani akıllı ve ergin kişilerin yaptığı işlerin Allah ve Resûlünün rızasına uygun olup olmadığını gösteren ölçüler vardır. Bu ölçüler Kur'ân ve Sünnetle bildirilmiştir. İslâm'da mükelleflerin yaptığı işlerin (ef'al-i mükellefi) değer hükmünü gösteren ölçüler şunlardır: Farz, vacip, Sünnet, Müstehap, Helâl, Mübah, Mekruh, Haram, Sahih, Fâsit, Batıl. Mükellefin yaptığı her iş, şer'î sınırları gösteren bu ölçülere göre değerlendirilir. Sonuçta ona göre ceza veya mükâfaat alır; yapılan iş ya geçerli (sahih) veya geçersiz (fâsid, bâtıl) olur.
Şer'î hadlerin genel anlamı Allah'ın koyduğu helâl-haram ölçüleridir. Bu mana aşağıdaki âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır: Nisâ sûresi 12. âyette mirasla ilgili
3777] Mustafa Baktır, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 461
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükümler açıklandıktan sonra şöyle buyurulmaktadır: "Bunlar Allah'ın sınırlarıdır, Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedî kalırlar. İşte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah'â ve O'nun Elçisine karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır."3778 Burada Allah'ın emirleri “O'nun sınırları” olarak ifade edilmiş, bu sınırları aşanların ceza ile karşılaşacakları haber verilmiştir.
"Allah'ın yasak sınırına uyup o sınırı aşmayanlar kendilerine Cennet va'dedilen mutlu kişilerdir. Allah onlarla alış-veriş yapmış, Cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın almıştır.3779 "(Bu alışverişi yapanlar), Tevbe eden, ibâdet eden, hamdeden, rükü' eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah'ın (yasak) sınırlarını koruyan (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü'minleri müjdele." 3780
Allah'ın yasak sınırları, şüphesiz O'nun haram kıldığı işlerdir. Allah'ın haram kıldığı fiiller yani günahlar, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır.3781 Büyük günahların sayısı hakkında kesin bir rakam yoktur.
İslâm ceza hukuku (Ukûbat) terimi olarak hadler; "belirli bazı suçlara İslâm'ın tayin ettiği cezalar" dır. Bu cezayı gerektiren suçlar beş tanedir: zinâ, hırsızlık, içki içmek, kazf (namuslu kadına zina iftirası) ve yol kesme (hırâbe). İslâm ceza hukukunda "had"ler "Allah hakkı" olarak kabul edilmiştir. Yani haddi (İslâm'ın tesbit ettiği cezayı) gerektiren suçlar amme hukukuna tecavüz anlamı taşımaktadır. Kısas kul hakkı olduğu için buna had denilmemiştir. Haddin dışında kalan yani Kur'an ve Sünnetle tayin edilmeyip hâkimin takdirine bırakılmış cezalara ta'zir cezaları denir. Hapis, teşhir, sürgün vb. 3782
İçki içme cezası dışındaki hadler Kur'an'la, içki içme cezası ise Sünnetle sâbittir.
3. İçki İçme Cezası (hadd-i şürb): İçki içmek Mâide sûresi 90. âyetle kesin olarak yasaklanmıştır. Fakat cezası Hz. Peygamberin sünneti ve uygulamasıyla sabittir. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, içki içene 40 sopa (celde) vurdular. Hz. Ömer zamanında içki içenler çoğalınca o, arkadaşlarıyla istişare etti. Haddin en az miktarı olan 80 değnek vurulmasını kararlaştırdılar. 3783
İçki içme cezası uygulanabilmesi için içen kimsenin akıllı, ergin müslüman ve konuşabilen bir kimse olması lâzımdır. Sarhoş olarak yakalanan ve içki içtiği şahidler vasıtasıyla tesbit edilen kimseye bu ceza uygulanır. "Rasûlullah’a (s.a.s) şarab içmiş bir adam getirdiler. Rasûl-i Ekrem: "Ona hadd vurunuz" buyurdu. Ebu Hüreyre demiştir ki: Bizden bir kısmı eliyle, (bazıları da) ayakkabısı ve elbisesiyle dövdüler. (Dayaktan sonra) çekilip gidince: Allah seni rüsvay etsin!' dediler. Peygamber (s.a.s): “Böyle söylemeyin, ona karşı şeytana yardım etmeyin” buyurdu." 3784
İslâm'ın koyduğu bu had cezâlarını uygulamakta titiz davranılması ve kesinlikle taviz verilmemesi gerektiği birçok hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bu konuda acıma duygusuna kapılınmaması uyarısı da yukarıda ilgili âyet meâlinde
3778] 4/Nisâ, 13-14s
3779] 9/Tevbe, 111
3780] 9/Tevbe, 112
3781] bkz. 53/Necm, 32; 18/Kehf, 49
3782] ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, IV, 284 vd.
3783] bk. Dârimî, Hudûd,10; A. b. Hanbel, IV, 389
3784] Buhârî, Hudûd, 4; Müslim, Hudûd, 35; Ebû Dâvud, 35, 36; Tirmizî, Hudûd,14,. 15
İÇKİ VE KUMAR
- 863 -
geçmiştir. Hadlerin uygulanması konusunda bazı hadisler: "Allah'ın hadlerini yakında ve uzakta yerine getiriniz. Hiçbir kınayanın kınaması sizi Allah'ın hakkını yerine getirmekten alıkoymasın."; "Allah'ın yasaklarına uyan kimseyle o yasakları (hududu) ihlâl eden kimse, bir gemiye binip, kur'a çekerek bir kısmı alt kata bir kısmı üst kata yerleşen topluluk gibidir. Aşağı katta olanlar su almak istedikleri zaman yukarı katta olanlara gidip: ‘Sizi zarara sokmadan biz kendi katımızda bir delik açsak!’ derler. Eğer yukarıdakiler onları serbest bırakırsa hepsi helâk olur, mani olursa hepsi kurtulur." 3785
Şer'î hadlerin tatbiki konusunda gözden uzak tutulmaması gereken bazı hususlar vardır: Her şeyden önce had cezaları bütün müessese ve kurumlarıyla işleyen İslâm Devletinde ve Devletin hâkiminin kararlarıyla uygulanır. Toplumda suça sebep olabilecek bütün unsurların ortadan kaldırılmış olması, insanların islâmî eğitimle yetiştirilmiş olması, fertlerin maddî manevî ihtiyaçlarını devlet tarafından eksiksiz giderilmiş olması gerekir.
Suça götüren yolların tamamen kapatılamaması, şüphelerden sanığın faydalanması, suçun sübut bulması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi gibi sebeplerle geçmişte had cezaları nadir olarak uygulanmıştır. Buna, yöneticilerin bu cezaları uygulamakta gösterdikleri ihmal, acz ve gevşekliği, kayıtsızlığı da eklemek gerekir.
Hadis-i Şerifte: "Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)."3786 buyurulmuştur. İslâm cezâ hukukunda bu önemli bir prensiptir. Bu prensibe göre, Hz. Ömer'in tatbikatıyla, kıtlık yılında hırsızlık yapanın eli kesilmemiş; efendisinin veya akrabasının malından çalan kimseye de, o malda hakkı olabileceği şüphesiyle, bu had uygulanmamıştır. Aşağıdaki örnekler de bu prensiple ilgilidir:
- Dört kişi bir şahsın zina ettiğine şehâdette bulunur; ancak bunlardan ikisi gönüllü diğer ikisi ise gönülsüz olarak şâhitlik yaparlarsa Ebû Hanife'ye göre, bunların hiçbirine yani erkeğe, kadına ve şâhitlere had tatbik edilmez.
- Suçluya celde (dayak cezası) uygulanırken şahitlerden birisi şehadetinden dönse, kalan kırbaçlar vurulmaz.
- İki kişiden birisi bir şahsın "içki içtiğine", diğeri ise, o şahsın "içki içtiğini ikrar ettiğine" şehâdette bulunurlarsa yine sarhoşluk haddi uygulanmaz.
- Bir kimse önce hırsızlık yaptığını ikrar eder; sonra bu ikrarından döner ve daha sonra da bu malın bir kısmını çaldığını tekrar ederse eli kesilmez. 3787
Meysir/Kumar; Anlam ve Mâhiyeti
“Meysir”, Türkçede “kumar” karşılığıdır; nasıl sonuçlanacağı önceden belli olmayan ihtimalli bir şeye bağlı kalarak mal vermek veya almaya denir. Adı ne olursa olsun bu özelliği taşıyan para veya mal karşılığı oynanan her oyun ve ortak bahis, kumardır. Kolaylıkla mal çarpmak veya çarptırmak olduğu için Kur'an'da "meysir" denilen kumar, kolaylık anlamındaki "yûsr" kökünden gelmektedir.
Kumar, insana yaratıcısını unutturan, namaz kılmaktan alıkoyan, tembelliğe
3785] et-Terğib ve't-Terhib, 4/25, 27
3786] Ebû Dâvud, Salât,14; Tirmizî, Hudûd, 2
3787] Geniş bilgi iç in bkz. Cevat Akşit, İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, İst. 1987, 2. Baskı; Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 283
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sürükleyen, çalışma gücünü yok edip insanlar arasına kin ve düşmanlık saçan haksız bir kazanç yoludur. Fert ve toplum hayatında unutulmaz yaralar açan kumarın her türlüsü İslâm dininde haram kılınmıştır. Bu konuda Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurulur. “Aranızda mallarınızı haksız sebeplerle ve bâtıl yollarla yemeyin.”3788; “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şüphesiz şeytan içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister.” 3789
Tavla, satranç, dama, iskambil, tenis ve bilârdo gibi oyunların hepsi kumar amacıyla oynandığı ve bunlarla kazanç elde etmek istendiği takdirde, kumar hükmünde olduklarında şüphe yoktur. Hz. Peygamber'in tavlayı yasaklayan çeşitli hadisleri vardır. İslâm hukukçularının çoğunluğu bu hadislerdeki genel yasaklamaya bakarak, kumar amacı olsun veya olmasın tavlanın câiz olmadığını söylemişlerdir. İbn el-Müseyyeb ve bazı bilginler ise, kumar amacı dışında tavla oynamanın haram olmadığı kanaatindedir. İskambil ve domino oyunları da tavla ile aynı niteliktedir.
Tavla Oyunu: "Tavla oynayan elini domuzun etine ve kanına batırmış gibi olur."3790; "Tavla oynayan Allah ve Rasûlünün emrini dinlememiş olur." 3791 hadislerini göz önüne alan cumhûr tavla oynamanın haram olduğu hükmünü benimsemişlerdir. İskambil kâğıdı ile oyunların da tavla gibi olduğu değerlendirilir. Tavla, şansa da dayanan ve zarla oynanan oyun olduğu, iskambil de yine şansa dayandığı ve kumar aracı/oyunu olduğu için câiz olmaz. Said bin el-Müseyyeb'in de dâhil bulunduğu bazı din bilginleri ise hadislerin kumara âit olduğunu, kumarsız tavla oynamanın (bunlara düşkünlük göstermemek ve kumara âlet etmemek şartıyla) câiz olduğunu söylemişlerdir.
Arapça ve Türkçe’ye Farsça’dan geçmiş olan "satranç" denilen oyun ise, sahâbe devrinde Araplar arasında ortaya çıktığı ve bu oyun tanındığı halde, satrançdan, bu konuda Hz. Peygamber'den sağlam bir hadis intikal etmemiştir. Sahâbe ve tâbiîn bilginleri ile daha sonrakiler satrançla ilgili üç görüş öne sürmüşlerdir:
Abdullah bin Abbas, Ebû Hüreyre, İbn Sirîn, Hişam bin Urve, Saîd bin el-Müseyyeb, Saîd bin el-Cübeyr gibi sahâbe ve tâbiîn bilginlerine göre satranç oynamak mubahtır. İmam Şâfiî'ye göre, satranç tenzihen mekruh; Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise haramdır. Satrancın bir şans oyunundan çok, bir zekâ oyunu ve beyin sporu özelliği dikkate alınarak, bir de hakkında kesin bir yasaklama hükmünün bulunmadığına bakılarak kesin haram dememek gerekir. Ancak sahâbenin bunu tavlaya kıyas ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim, Abdullah bin Ömer'den şöyle dediği nakledilir: "Satranç tavladan daha kötüdür." Hz Ali'nin onu, kumar türünden saydığı belirtilir.3792 Diğer yandan Yahyâ bin Saîd'in, İmam Mâlik'ten şu sözleri işittiği nakledilir: "Satrançta hayır yoktur, satranç ve onun dışındaki diğer bâtıl kumar oyunlarını oynamak çirkindir (mekruh). İmam Mâlik bunları söylerken şu âyeti okuyordu: "Hakk'ın dışında sapıklıktan başka ne vardır." 3793
3788] 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29
3789] 5/Mâide, 90-91
3790] Müslim, Şi'r 15; İbn Mâce, Edeb 43
3791] Ebû Dâvud, Edeb 56
3792] İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azım, İstanbul 1985, III, 170
3793] 10/Yûnus, 32; bkz. Mâlik, Muvattâ, Rü'yâ, 7
İÇKİ VE KUMAR
- 865 -
Satranç, sahâbe devrinde İslâm dünyasınca tanınmış ve hükmünde görüş ayrılığı meydana gelmiştir: Sahâbeden Hz. Ali, Abdullah İbn Ömer, mezheplerden Hanefî ve Hanbelîlere göre haramdır. İbn Abbas, Ebû Hüreyre, İbn Sîrîn, Said bin el-Müseyyeb, İbn Cübeyr gibi sahâbe ve tâbiûn fukahâsına göre mubah; Şâfiî ve Mâlikîlere göre haram değil, mekruhtur. Nevevî'nin nakline göre tenzîhen mekruh nev'indendir. Satrancı haram saymak için sağlam bir delilin bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Dama da satranç benzeri bir oyundur. Tenis ve bilârdo oyunlarında ise spor hâkimdir. Meşrû olmayan başka unsurlar eklenmediği takdirde mubah olmaları gerekir.
Sonuç olarak, kumar amacı olmaksızın sadece dinlenmek, eğlenmek ve zevk için oynanabilen oyunların da mubah olabilmesi için dört şart öngörülmüştür: (Satranç, tenis, bilardo, futbol gibi oynanan) oyun;
a. Namazın geçmesine veya gecikmesine yol açmamalı, düşkün/hasta olup çokça zamanını bununla harcamamalı,
b. Hiçbir menfaat beklememeli, kumara âlet etmemeli (yenen şunu kazanacak, yenilen şunu verecek gibi),
c. Oyun sırasında dilini kötü ve boş sözlerden korumalı, rakîbe veya ortalığa çirkin sözler sarfetmemeli,
d. Normal dinlenme ve eğlenme ölçülerini aşarak vakit israfına yol açmamalıdır. 3794
Piyango ve Toto: Piyango, sayısal, spor toto, loto, altılı ganyan, müşterek bahis gibi düzenlenen ve oynananlar da kumardır. Bunlar, daha büyük kalabalıkların oynadığı, Milli Piyango gibi bazılarında devletin oynattığı ve bundan para kazandığı kumardır, kumarın bütün unsurlarını içine almaktadır. Bunlardan bazı tesis ve hayır(!) kurumlarının yararlanması, İslâmî açıdan mâzeret değildir; çünkü İslâm, kendi toplumu içinde, menfaat vaad etmeden hayra yardımcı olması mümkün olmayan fertlerin bulunacağını düşünmez. İslâm'ın getirdiği ve öngördüğü devlet, ekonomi, hukuk, toplum ve ahlâk düzeni gerçek hayır kurumlarını yaşatmak için kumar düzenlemeye muhtaç değildir. Müslümanların iyilik ve hayır yapmaları için "Allah rızâsı", teşvik unsuru olarak yeterlidir.
İslâm kumarı kesin olarak yasaklamış, haram kılmıştır. Bunu yaparken belli bir şeklini kasd etmemiş, mânâ ve neticesini hedef almıştır. Hangi âlet ve metodla oynanırsa oynansın, oyunun -önceden belli olmayan- sonunda taraflardan biri veya birkaçı kâr ya da zarar edecekse kumar gerçekleşmiş demektir. Meselâ, birçok kişi, aralarında para toplayıp çekilecek kura veya yapılacak yarışma vb. sonunda içlerinden bir kısmı buna sahip olacak, diğerleri kaybedecekse kumardır. "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şüphesiz şeytan işi pisliklerdir; bunlardan kaçının ki saâdete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı zikirden/anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bundan vazgeçtiniz değil mi?"3795 meâlindeki âyet, kumarı hem haram kılmakta, hem de bu hükmün hikmetlerini sıralamaktadır. Kumarın haram kılınmasındaki
3794] 10Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 403-404
3795] 5/Mâide, 90-91
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hikmetleri şöyle sayabiliriz:
1- Müslüman, hayat ve kazancı şansa ve tesâdüfe değil; aldığı tedbir ve verdiği emeğin sonucuna bağlamalıdır.
2- Başkasının malı haramdır; bunu almanın yolu ya -çeşitli şekilleriyle- mübâdele (ticâret vb. yolla el değişimi) veya bağış vb. dir; kumar haksız kazanç yoludur.
3- Kaybeden, verdiğine râzı görünse bile, kalbinden üzüldüğü ve kazanana kin ve düşmanlık duyduğu şüphesizdir.
4- Kaybeden kazanmak, kazanan bu zevki yeniden tatmak için tekrar oynarlar ve bu hal, giderek alışkanlık kazandırır, kişiyi kumarcı yapar.
5- Kumar ibâdetlere engel olur.
6- Kumarın zararı bireylerle sınırlı kalmaz; topluma sirâyet eder. Üretime katılmayan, işsiz-güçsüz, kumar oynamakla vakit öldüren kimselerin çoğalmasına sebep olur.
Kumarın Zararları
Yasak ve günah olması bakımından içki ile kumar arasında hiç bir fark yoktur. Allah Teâlâ her ikisini de, aynı âyet-i kerime ile harâm kılmıştır: "Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden birer pisliktir. Onun için siz bunlardan kaçının ki muradınıza eresiniz." 3796
Oynayana kazanç veya zarar getiren her türlü şans oyunu kumardır. Kumar, haksız yere başkasının malını almak, bile bile ortaklaşa hırsızlık yapmaktır. Kumar, toplumsal bir felâkettir. Dinin şiddetle yasakladığı bu yıkıcı kötülüğün pekçok âileyi sefil ve perişan ettiği her zaman görülmektedir. Hırsın verdiği heyecan ile sabahlara kadar kumar masalarından ayrılmayanlar, orada, sağlıklarını, servetlerini, ahlâklarını ve vakitlerini bırakarak insanlıktan uzaklaşır; bir gün kazananlar başka bir gün kaybederler.
Kumarda kaybedilen parada çoluk-çocuğun, fakirlerin hakkı vardır. Kazanılan para da meşrû değildir. Kumar yaygınlaştıkça toplumsal zararlar artar. Çalışmanın yerini tembellik alır. İş hayatında verim düşer. Kumar beraberinde içki, yalancılık, hırs, kin, intikam, cinâyet gibi kötülükleri de getirir. Kumar âile hayatında düzensizliklere, anlaşmazlıklara, ihmallere sebep olur. Kumar yüzünden, dinini, namusunu, evini satan, her türlü kutsal değeri ayaklar altına alan pekçok kişi vardır.
Kumar, içki gibi çok kısa bir zamanda alışkanlık hâline gelir. Bir daha ondan kurtulmak çok zor olur. Bunun için içki ve kumar alışkanlığı çok tehlikeli tutkulardandır. Sonunda para kazanılan veya kaybedilen, zar, oyun kâğıtları, piyango, spor-toto, loto, müşterek bahis gibi her türlü şans oyunu kumardır. Bütün şans oyunları başlangıçta eğlenmek ve vakit geçirmek için oynanır. İnsan, kazandıkça kazanma zevki ve hırsı için oynar. Kaybettikçe, kayıplarını çıkarmak için yine oynar. Sonunda kumarbaz oluverir. Her şeyini kumarda kaybeden, nesi varsa satan ve kumara yatıran, bütün ömrü sefâlet içinde geçen, karısını ve çocuklarını
3796] 5/Mâide, 90
İÇKİ VE KUMAR
- 867 -
mahveden kumarbazların, başlangıçta kumara bir eğlence gözü ile baktıkları unutulmamalıdır.
Sosyal bir âfet olan kumardan sakınmak kadar çevremizdeki insanları özellikle aile fertlerimizi de bundan korumak önemli bir görevdir. Kur'an'ı Kerimde âile bireylerinin zararlı kötü işlerden sakındırılıp, Allah ve rasûlünün istediği bir yaşantı için eğitilmesi görevi aile reislerine verilmektedir: "Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyun. Ateşin başında sert ve şiddetli, Allah emrine karşı gelmeyen, verilen emirleri olduğu gibi yerine getiren melekler vardır. " 3797
Kumar oynayan insanlarda istenmeyen davranışların yer ettiği, şahsiyet bozukluklarının meydana geldiği gözlenmiştir. Kumarın en bâriz olumsuz yanı, toplumun bireyleri arasında kin ve düşmanlık meydana getirmesidir. Bu tezâhürleri görebilmek için uzun araştırmalar yapmaya gerek yoktur. Kumar, nefislerde kin ve husûmet duygularının yer etmesine sebep olur. Kumar oynayan bir kimse, karşısındaki kumarcıya ister istemez içinde bir kin duyacaktır. Zira göz göre göre önündeki malı gasbedilmektedir. Karşı taraf mal kazanmış iken, mal sahibi kahrından ölüp ölüp dirilmektedir. Her ne kadar bu kumar partileri dostluk ve mutluluk sevdâsıyla tertiplenmiş olsa bile, neticede düşmanlık ve kin tohumları ekmektedir. Kumar insanı aldatır. İçkinin vermiş olduğu sarhoşluk gibi bir hale sokar insanı. Kumarbazların üzerine çöken sarhoşluk, sarhoşlarınkinden pek farklı değildir. “Ey iman edenler! Hamr (sarhoşluk veren içecekler), kumar, dikili taşlar (putlar, putlaştırılan heykeller), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ın zikretmekten ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz, değil mi?” 3798
Kumarda kaybeden kimse, kazanacağım ümidiyle devam eder ve mağlup olur. Sonuçta malını kaybeder ve fakir düşer. Ardından da düşmanlık duygusu kaplar bütün benliğini. Kumar oynayanlar arasında görünürde samimi bir muhabbet havası gözlense bile, aralarındaki kin ve düşmanlık hiçbir zaman eksik olmaz. Kumar, başlıbaşına bir felâkettir. Kumar oynayan bir insan şuur ve duygularını kaybeder. Parasının ve bütün varlığının elinden nasıl çıkıp gittiğini dahi anlayamaz. Çünkü her verişinde bir önce verdiğini yeniden kazanmak peşinde koşar ve her defasında da kaybeder. Evine eli ve cebi boş döndüğü zaman içi, parasını alan kişiye karşı kin ve düşmanlıkla dolar. İçine düştüğü buhran sonucu onu öldürmeye bile kalkar veya bizzat kendini öldürmeye kalkışır.
Kumar, oyuncuların kalbindeki kin ve düşmanlık ateşini alevlendirir. Kumar dolayısıyla kişiliğin kaybolması da bir gerçektir. Kumar, sebepsiz bir düşmanlık, kin ve hoşnutsuzluk doğurur. Aklı düşünmekten alıkor, insanı tembellik ve pısırıklığa sevkeder. Sinirleri mahveder "Sana, içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür..." 3799
Kumar oynayan kişinin karakter yapısına topluca baktığımızda şu hususların
3797] 66/Tahrîm, 6
3798] 5/Mâide, 90-91
3799] 2/Bakara, 219
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ön plana çıktığı görülür: Düşmanlık, kin ve nefret, zihinsel güçte zayıflama, tembellik, kişilik (ahlâk ve terbiye) bozukluğu, sinir sisteminin tahrip olması, kıskançlık, atâlet, durgunluk, üzüntü ve heyecanlar arasında geçen bir ömür. 3800
Kur'ân-ı Kerim'de Meysir/Kumar
Kur’ân-ı Kerim’de kumar anlamında “meysir” kelimesi 3 âyette geçer. 3801
"Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana iyilik yolunda ne infak edip harcayacaklarını sorarlar. 'İhtiyaç fazlasını' de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki, düşünesiniz." 3802
“Ey iman edenler! Hamr (sarhoşluk veren içecekler), kumar, dikili taşlar (putlar, putlaştırılan heykeller), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ın zikretmekten ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz, değil mi?” 3803
Hadis-i Şeriflerde Kumar
“Kim, arkadaşına: ‘Gel seninle kumar oynayalım’ derse, hemen (bir şeyler) tasadduk etsin!" 3804
"Tavla oynayan, Allah'a ve Rasûlüne âsî olmuştur." 3805
"Tavla oynayıp, sonra kalkarak namaz kılanın durumu, irin ve domuz kanı ile abdest alıp, kalkarak namaz kılanın durumuna benzer." 3806
Tefsirlerden İktibaslar
Mâide sûresi 90. âyette geçen “ensâb” ve “ezlâm” kelimelerini açıklayalım: “Ensâb”, “nusub” kelimesinin çoğuludur. Arapça'da nusub, özelikle herhangi bir aziz veya tanrı için kendilerine kurban gayri meşru bir tapınmadan dolayı kurbanın kesildiği her türlü yer için kullanılır.
“Ezlâm” Fal okları demektir. Meysir, ensâb ve ezlâm kelimeleriyle, üç tür yasaktan bahsedilmektedir: Tanrı yerine konulan, şirk araçlarından, meselâ bir tanrı, tanrıça veya benzerlerinden, şirk olan yollarla talihini öğrenmek için fal okları çekmeyi veya gelecekleri ya da anlaşmazlıkları çözümlemekle ilgili işaretler almayı yasaklamaktadır. Söz gelimi, Mekke'nin putperest Kureyş kabilesi bu amaçla Kâbe'de Hûbel putunu seçmişlerdi, onun yanında yedi fal oku bulundururlardı. Putun bakıcısına (din adamına) kurban sunduktan ve bir takım merasimlerden sonra bir ok çekerler ve onun üzerine kazınmış bulunan yazıları Hûbel'in hükmü olarak kabul ederlerdi.
3800] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, s. 130-132
3801] 2/Bakara, 219, 5/Mâide, 90 ve 91
3802] 2/Bakara, 219
3803] 5/Mâide, 90-91
3804] Buhâri, Eymân 5, Tefsir, Necm, Edeb 74, İsti'zân 52; Müslim, Eymân 5, hadis no: 1647; Ebû Dâvud, Eymân 4, h. no: 3247; Tirmizî, Nüzûr 17, h. no: 1545; Nesâî, Eymân 11, -7, 7-
3805] Ebû Dâvud, Edeb, 56; İbn Mâce, Edeb, 43; Muvattâ 6; Ahmed bin Hanbel, IV/394, 397, 400
3806] Ahmed bin Hanbel, V/370
İÇKİ VE KUMAR
- 869 -
İkinci tür yasak, akla ve bilgiye başvurmadan herhangi bir şeyi iyi veya kötü işareti saymak, hayatın günlük sorunları hakkında mantıksız ve bâtıl karar alma yöntemleri ve yollarından, veya belli şeyleri, olayları, durumları ve benzerlerini uğursuzluk sayarak gelecek olaylar hakkında körce sonuçlara varmaktan oluşmaktadır. Kısaca, fal yöntemlerini ve kehanetleri içine almaktadır.
Üçüncü yasak türü, kazanmanın meziyet ve liyâkate, hak, hizmet ve diğer aklî yargılara değil de, salt şansa dayandığı tüm kumar çeşitlerini kapsamaktadır. Örneğin, belli bir bilet sahibini çok sayıda aynı türden bilet sahiplerinin zararına ödüllendiren tüm lotarya ve piyango çeşitleri, çok sayıda doğru cevabın içinde yalnızca şansa dayanarak işaretlenen bir cevaba ödül veren bulmacalar, tüm bunlar haramdır.
Ne var ki, eşit derecede meşru iki şey veya hak bulunup da, aralarında hiçbir aklî seçim yapma yöntemi olmadığı zamanlarda kura çekmek İslâm'da meşrudur. Söz gelimi ortada her bakımdan aynı hakka sahip iki kişi bulunsun, hâkim birine öncelik tanıyacak hiçbir aklî yargı yolu bulamasın ve taraflardan hiçbiri hakkından vazgeçmesin. Böyle bir durumda, iki taraf da razı olursa sorun kura ile çözülür. Veya, iki meşru şeyden birini seçmek zorunda kalıp da, seçimde güçlük çeken kişi kura atabilir. Hz. Peygamber (s.a.s.) eşit hakka sahip iki kişi arasında seçim yapması gerekip de, kendisi birinin lehine karar verdiğinde diğerinin alınacağını hissettiği zaman bu yöntemi uygularlardı.
Fal oklarıyla kehanet anlamındaki ezlâm tabiatı gereği bir tür kumarsa da, meysir'le arasında küçük bir fark vardır. Ezlâm, şirk ve bâtıl inanca bulanmış kehanet ve kura biçimleri için kullanılırken, meysir servetin şans aletleriyle kazanılıp bölüşüldüğü biçimler için kullanılır.
Mâide sûresi 90. âyette dört şey, mutlak olarak haram kılınmaktadır: İçki, kumar, ensab (Allah'tan başkalarına tapınmak için adanmış ve içlerinde Allah'tan başka şeylerin adlarına kurbanlar ve hediyeler sunular yerler) ve kehânet araçları. 3807
Bu âyetin3808 indiği zamana kadar, içki ve kumarı yasaklayan bir âyet inmemişti. Fakat Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yerinde bu iki kötü alışkanlığın helâl olduğunu söyleyen bir hüküm de yoktu.
Yüce Allah yeni oluşmakta olan bu müslüman cemaati elinden tutarak onu adım adım istediği yolda ilerletiyor, onu kendisi için tasarladığı misyona uygun olarak yapılandırıyordu. Bu önemli misyon, bu büyük görev, insanın kendini içki ve kumar yolunda harcaması ile bağdaşmazdı; ömrü, bilinci ve enerjiyi amaçsız insanların eğlencelerinde boşu boşuna tüketmekle bağdaşmazdı. Çünkü sözkonusu amaçsız kimseler nefislerine haz veren şeyler ile oyalanır, peşlerinden bir an bile ayrılmayan serserilik ve sorumsuzluk, kendilerini içki ile sarhoş olmaya ve kumarla oyalanmaya daldırır. Kimi zaman da bu zavallıları kovalayan kör nefisleri olur. Onlar da kendilerinden kaçarak içkinin ve kumarın kucağına atılırlar. Tıpkı Câhiliye toplumunda yaşayan sıradan insanların yaptıkları gibi. Bu dün böyle idi, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. Yalnız İslâm, insan nefsine yönelik eğitim metodu uyarınca bu konuda yavaş, soğukkanlı ve zorlamacılıktan
3807] Tefhîmu’l Kur’an, 5/Mâide, 90. âyetin tefsiri
3808] 2/Bakara, 219
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uzak adımlar ile ilerliyordu.
Bu âyet-i kerime içki ve kumar yasağı konusunda atılmış ilk adımdır. Burada önemli bir noktaya kısaca değinmek istiyoruz. Maddî nesneler ve davranışlar her zaman mutlak anlamda, katıksız biçimde kötü olmayabilirler. Şu dünya üzerinde iyilik, kötülükle ve kötülük de iyilikle karışık olarak bulunur. Fakat herhangi bir nesnenin ya da davranışın helâl ya da haram olmasının ekseni, kriteri, iyiliğin ve kötülüğün baskın olup olmamasıdır. Buna göre içkinin ve kumarın günahı, zararı, yararından daha ağır bastığına göre bu durum bir yasaklama, bir haram sayma gerekçesi oluşturur. Böyle olmakla birlikte bu âyette açık bir yasaklama ve haram sayma hükmüne yer verilmemiştir.
İslâm’ın Eğitim Metodu: Burada Kur'an'ın, İslâm'ın ve hikmet sahibi yüce Allah'ın eğitim metodunun bir özelliği dikkatimizi çekiyor. Bu eğitim metodu İslâm'ın birçok yasal düzenlemesini, birçok farzını ve birçok direktifini incelerken somut biçimde meydana çıkıyor. Biz burada içki ve kumardan sözederken bu eğitim metodunun kurallarından birine işaret etmek istiyoruz.
Eğer emir ya da yasak imana dayalı düşünce ile yani inanç sistemi ile ilgili isé İslâm o konuda kesin hükmünü, o konuda söyleyeceğini daha baştan ortaya koyuyor. Fakat eğer emir ya da yasak bir alışkanlıkla, bir gelenekle veya karmaşık bir sosyal uygulama ile ilgili ise o zaman İslâm işi ağırdan alıyor; konuya yumuşak, tedrici ve kolaylık gösterici bir tarzda yaklaşıyor, uygulamayı ve itaati kolaylaştıracak pratik şartlar hazırlıyor. Meselâ İslâm, "Tevhid mi, yoksa şirk mi?" sorunuyla karşı karşıya kaldığı zaman kararlı ve kesin bir darbe ile daha baştan emrini yürürlüğe koydu; Bu konuda hiçbir tereddüde, hiçbir duraksamaya, hiçbir hoşgörüye, hiçbir tavize; hiçbir orta yolda buluşma beklentisine yer vermedi. Çünkü burada mesele düşüncenin temel ilkesidir, onsuz ne iman olur ve ne de İslâm ayakta durabilir.
Ama İslâm içki ve kumar meselesine gelince, bu bir alışkanlık ve adet meselesidir. Alışkanlıklar ise ancak tedavi yolu ile bıraktırılabilir. Bu yüzden İslâm, müslümanların vicdanlarını ve şeriat mantıklarını uyarmakla işe başladı; Bu amaçla içkinin ve kumarın günahını, yararından daha büyük olduğunu belirtti. Bu demektir ki, bu alışkanlıkları bırakmak onları sürdürmekten daha iyidir. Arkasından Nisa sûresinin şu âyeti ile ikinci adım atıldı: "Ey mü’minler, sarhoşken ne dediğinizi bilecek duruma gelinceye kadar namaza yaklaşmayın." 3809
Bilindiği gibi günde beş vakit namaz vardır ve bu namaz vakitlerinin çoğunluğu kısa aralıklıdır, bu aralıklar sarhoş olup arkasından ayılmak için yeterli değildir. Burada içki alışkanlığının pratiğe aktarma imkânını daraltma ve içki alma periyodları ile ilgili olan alışkanlığın sürekliliğini kırma girişimi ile karşı karşıyayız. Çünkü içki ya da uyuşturucu madde tutkunlarının alışkanlık haline getirdikleri vakit gelince bu maddeleri kullanma ihtiyacı duydukları bilinen bir şeydir. Eğer bu vakit, bu maddeler kullanılmadan geçiştirilir ve bu geçiştirme birkaç kez tekrarlanabilirse alışkanlık zayıflamaya başlar ve alt edilmesi mümkün hale gelir.
Bu iki adım atıldıktan sonra içki ve kumarın haram olduklarını belirten son ve kesin yasaklama hükmü geldi: "Ey mü’minler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları
3809] 4/Nisâ, 43
İÇKİ VE KUMAR
- 871 -
kuşkusuz Şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz." 3810
Gerçekten de içki, kumar, anıt taşları ve fal okları Câhiliye hayatının en önemli özellikleriydi ve Câhili toplumun en köklü gelenekleri arasında yer alıyorlardı. Pratik uygulamaları ve bu toplumun en önemli geleneklerini, alışkanlıklarını oluşturmaları açısından; birbiri ile köklü bağları bulunan bir demeti oluşturuyorlardı. Câhiliye Arapları alabildiğine aşırı şekilde içki tüketiyorlardı. Toplantılarında fazla içki tüketmeleri ile övünüyor ve bunu bir övünç kaynağı olarak görüyorlardı. Şiirlerinde ve övgülerinde; içkiyle iftihar etmek, önemli bir odağı oluşturuyordu! İçki meclislerinde hayvanlar kesiliyor, içki içenlere, içki dağıtanlara, bu mecliste kahramanlık gösterileri yapanlara, bu toplantıya katılanlara ve etrafında toplananlara sunulmak üzere etler kızartılırdı! Bu hayvanlar, anıt taşları üzerinde kesilirdi. Anıt taşları Arapların, hayvanlarını üzerinde kestikleri ve kanlarını kendilerine sürdükleri putlardı. (Tanrılara yani tanrıların papazlarına kurban olarak sunulacak olan hayvanlar da bu taşlar üzerinde kesilirdi). İçki meclisleri ve benzeri sosyal nitelikli kesimlerde fal okları yolu ile kumar da oynanıyordu. Fal okları, Arapların, hayvanları aralarında paylaşırken başvurdukları bir oran ölçeğiydi. Herkes kendi okuna düşen orana bağlı olarak, hayvandan bir pay alıyordu. Okunda "üstün" yazılı olan, hayvanın en büyük payını alırdı. Bu sıralama okuna hiçbir pay düşmeyene kadar, aşağıya inerdi. Payına hiçbir şey düşmeyen adam, hayvanın sahibi de olabiliyordu. Bu durumda hayvanı tümden kaybetmiş olurdu!
Böyle sosyal içerikli gelenek ve alışkanlıkların birbiri ile kenetlendiği ortaya çıkmakta; bunların, Câhiliyenin pratiği ve itikadi düşüncelerine paralel bir biçimde seyrettiği gözlemlenebilmektedir. İslâm nizamı ilk etapta, bu gelenekleri ortadan kaldırmaya kalkmadı. Çünkü İslâm, bu geleneklerin bir takım yanlış inançlardan kaynaklandığını biliyordu. Bu problemin temeline inmeden meseleyi yüzeysel olarak halletmeye kalkmak, boşuna bir çabadan başka bir anlam ifade edemezdi. İlahî nizam, böyle bir metoda başvurmaktan uzaktı! İslâm ise, her şeyden önce, insanın gönlündeki düğümden, inanç sistemi düğümünden başlamıştır. Câhili inançların ve düşüncelerin hepsini kökünden söküp atmak, bunun yerine sağlam İslâm düşüncesini yerleştirmekle işe başlamıştır. İslâm'ın sarsılmaz düşüncesi, fıtrata dayalı olan kaidenin derinliklere yerleştirmekle yola koyulmuştur. İnsanlara, ilahlara ilişkin düşüncelerinin bozukluğunu açıklamış ve onları gerçek ilaha iletmiştir. Bu gerçek ilahı tanıdıktan sonra, bu gerçek ilahın sevdiği ve hoşlanmadığı şeylere kulak vermeye başlamışlardır. Ondan önce bu direktiflere kulak veremezlerdi! Bir emre, bir yasağa bağlılık gösteremezlerdi. Bu yasak ne kadar kendilerine hatırlatılırsa, ne kadar nasihat edilse de, onlar kendilerini Câhiliye alışkanlıklarından koparamazdı. İnsan fıtratının ilk bağı, akide bağıdır. Her şeyden önce, bu akide bağı oluşturulmadıktan sonra, insanın fıtratında bir ahlâka, bir eğitime, sosyal bir inkılâba yol açmak mümkün olamaz. İşte insan fıtratının anahtarı buradadır. Bu fıtrat, kendi özel anahtarı ile açılmadığı sürece, hazineleri kapalı kalacak, yolları doğrulmayacaktır. Ne zaman bir pencere açılsa, bir başka pencereler kapanacak, bir taraf aydınlansa, öbür taraflar karanlıkta kalacak, bir düğüm çözülse, pek çok düğümler kapalı kalacaktır. Ne zaman bir geçit açılsa, birçok geçitler ve yollar kapanacaktır... Ve bu hal sonsuza kadar devam edip gidecektir...
3810] 5/Mâide, 90; Fî Zılâli’l Kur’an, 2/Bakara, 219. âyetin tefsiri
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu nedenle İslâm nizamı, Câhiliyenin bir sürü rezilliklerinden ve sapıklıklarından sadece bir bölümünü oluşturan bu rezilliklerinden ve sapıklıklarından tedaviye başlamamıştır. Bunun yerine akideden işe başlamıştır. Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmekle işe başlamıştır. "Allah'tan başka ilah yoktur" ilkesinin yerleştirilmesi zaman olarak öyle uzun bir dönem kapsadı ki, bu zaman dilimi onüç seneyi buldu. Bu esnada, bu gayeden başka hiç bir gaye yoktu! İnsanlara geçek ilahlarını tanıtma, onları bu ilaha kul yapma, insanları onun otoritesine bağlama gayesi... Neticede insanlar kendilerini Allah'a adadılar. Artık insanlar, Allah'ın kendileri için seçtiğinden başka hiçbir seçenek olmadığını idrak etmişlerdi. İşte tam bu sırada, ibâdet nitelikli semboller de dâhil olmak üzere yükümlülükler gelmeye başladı. Bu esnada, Câhiliyenin sosyal, ekonomik, psikolojik, ahlâkî ve günlük hayata ilişkin kalıntılarının temizlik işlemi başladı... Bu yükümlülükler, Allah'ın emrettiğinde, kulların tartışmasız itaat edeceği bir zaman dilimine denk getirilmişti. Çünkü onlar, artık her ne olursa olsun Allah'ın bir emri veya yasağı karşısında hiçbir seçenekleri olmadığını kavramışlardı!
Başka bir ifade ile: Emirler ve yasaklar "İslâm"dan sonra, teslim oluştan sonra... Müslümanın içinde tereddüt kalmadıktan sonra... Allah'ın emrine rağmen kendisinin herhangi bir görüşü ve seçeneğinin olabileceğini düşünmez duruma geldikten sonra başlamıştı. Veya üstad Ebu'l Hasan en-Nedvi'nin "Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti" adlı eserinde, "Büyük Düğüm Çözüldü" başlığı altında değindiği gibi:
"... En büyük düğüm. Şirk ve küfür düğümü... Çözüldü... Ardından bütün düğümler çözüldü. Peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) onlara karşı ilk cihadını yaptı. Fakat her emir ve yasağın beraberinde yinelenen bir cihada ihtiyaç duymadı. İslâm, ilk savaşta Câhiliyeye karşı bir zafer elde etti. Artık her savaşta zafer onların oluyordu. Onlar kalpleriyle, gönülleriyle, ruhlarıyla ve bütün varlıklarıyla toptan İslâm'a girmişlerdi. Doğru olan kendilerine açıkladıktan sonra, peygambere zorluk çıkarmıyorlardı. O'nun verdiği hükme karşı gönüllerinde herhangi bir burukluk duymuyorlardı. Emrettikten veya yasakladıktan sonra kendilerine seçenek yoktu. Nefislerinin kendilerini aldattığı şeyleri Peygambere anlatıyorlar ve cezayı gerektiren bir suç işlediklerinde vücutlarını korkunç azaba teslim ediyorlardı. İçkinin yasaklama emri geldiğinde, içkiyle dolup taşan kadehler onların elindeydi. Allah'ın emri, onların ıslak dudakları ile yanık yürekleri arasına girdi. Şarap fıçıları kırıldı ve Medine sokaklarına döküldü"
Bununla beraber içkinin ve buna bağlı olarak kumarın yasaklanışı, aniden meydana gelen bir olay değildi. Psikolojik, gelenek ve alışkanlıklar birtakım ekonomik yönleri de bulunan bu köklü sosyal hastalığın tedavisinde, bu kesin yasaktan önce birkaç adım atılmış, bir kaç aşama kat edilmişti. İslâm nizamında içki probleminin tedavisinde bu âyetler, üçüncü ya da dördüncü merhaleydi.
Birinci merhale, hedefe atılan ilk oku oluşturuyordu. Allah, Mekke'de indirilen Nahl sûresinde buyuruyor bize, "Hurmaların ve üzümlerin meyvelerinden sarhoşluk veren bir nesneyi ve güzel bir rızkı elde ediyorsunuz."3811 Bu müslümanların duygularını harekete geçiren ilk uyarıydı ve burada sekr (sarhoşluk veren madde), güzel rızkın karşıtı olarak zikrediliyordu. Sanki bu bir şey, güzel rızık başka bir şeydi.
3811] 16/Nahl, 67
İÇKİ VE KUMAR
- 873 -
İkinci merhale, müslümanların gönlünde, yasama uzandığı yolu ile dini duyarlılığı harekete geçirmeye yöneliktir. Bakara sûresinde yer alan bir âyetti bu: "Sana içki ve kumar hakkında soru soruyorlar. De ki; onların ikisinde de büyük günahlar vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür." 3812 Burada onlar! terk etmenin daha iyi olacağına işaret ediliyor. Zira günahının yararından büyük olduğu belirtiliyor. Yoksa hiçbir yararı olmayan şeyler çok azdır. Bir şeyin helal oluşu veya haram oluşu zararının veya yararının ağır basmasına bağlıdır.
Üçüncü merhale, içki alışkanlığını kırıyor ve bununla namaz farizası arasında bir bağdaşmazlığı gündeme getiriyordu. Nisa sûresindeki bu âyette şöyle deniyordu. "Ey mü’minler, sarhoş iken ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın." Beş vakit namaz çoğunlukla bir birbirine yakındır. Bu vakitler arasında sarhoş olup ayılmaya yeterli bir zaman yoktur. Bu uygulama pratik olarak içki alışkanlığını sürdürmenin alanını daraltmaktaydı. Özellikle "Subuh" adı verilen sabalı içkisi ile "Gabuk" adı verilen ikindi veya akşam içkisi gibi Câhiliye gelenekleri kaldırılıyordu. Ayrıca bu, belli seanslarla içki almayı gerektiren tiryakilik ve alışkanlık halini sürdürmeyi engelliyordu. Öte yandan müslümanların gönüllerinde özel bir ağırlığı bulunan bu emir, namaz farizasını zamanında yerine getirme ile içki alışkanlığını zamanında karşılamak arasında, bir çelişki ortaya çıkarıyordu!
Sonra dördüncü merhale olan, son ve kesin noktaya gelindi. Artık gönüller buna tam anlamı ile hazırlanmış bulunuyordu. Bundan sonra yasağın gelişinden, insanların anında itaati ve boyun eğişinden başka bir şey kalmamıştı.
Ömer b. Hattab (r.a.) dedi ki; "Allah'ım içki konusunda içimizi rahatlatacak bir açıklama yap" (Herhalde Hz. Ömer'in (r.a), insanın içini rahatlatacak bir açıklama arzusunu kamçılayan Nahl sûresinin âyetidir. Kendisinin de belirttiği gibi Ömer, Câhiliye döneminde içki içen bir adamdı. Bu da içki kullanma alışkanlığının Câhili toplumda, köklü bir alışkanlık, olduğunu göstermektedir.) Bunun üzerine Bakara sûresinin şu âyeti gönderildi: "Sana içki ve kumar hakkında soru soruyorlar. De ki, onların ikisinin de büyük günahı vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür." Ömer çağırıldı ve kendisine bu âyet okundu. Ömer yine: "Allah'ım içki konusunda içimizi rahatlatacak bir açıklama yap". dedi. Ardından Nisa sûresindeki şu âyet gönderildi: "Ey mü’minler, sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın." Ömer yine çağırıldı ve kendisine bu âyet de okundu. Bu sefer de Ömer: "Allah'ım içki konusunda içimizi rahatlatacak bir açıklama yap" dedi. Arkasından Maide sûresindeki şu âyet indi. "Şeytan, içki ve kumar yolu ile aranıza kin ve düşmanlık tohumları ekmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlara son veriyorsunuz değil mi?" Bunun üzerine Ömer: "Son verdik, son verdik" diye, bu İlâhî çağrıya içtenlikle katıldığını dile getirdi. 3813
Hicretin üçüncü senesinde, Uhud savaşından sonra indirilen içkiyi yasaklayıcı âyetlerden sonra, Medine sokaklarında dolaşıp: "Ey ahali, artık içki haram kılınmıştır" diye, bağırılmasından başka bir şeye ihtiyaç kalmamıştı... Bunun üzerine, elinde bardağı olan onu kırdı, ağzında bir yudum içki olan onu geri tükürdü. Şarap fıçıları kırıldı, içki şişeleri kırıldı. Böylece sarhoşluk ve içki kullanımı yokmuş gibi halledildi!
3812] 2/Bakara, 219
3813] Ashâbus Sünen
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şimdi de Kur'an'ın sunuş tarzına; eğitim ve yönlendirme yöntemini kapsayan metoduna bir göz atalım: "Ey mü’minler, içki, kumar, anıt taşları ve fal okları şeytan işi iğrençliklerdendir, bunlardan uzak durunuz ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar yolu ile aranıza kin ve düşmanlık tohumları ekmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlara son veriyorsunuz değil mi? Allah'a ve peygambere itaat edin, Onlara karşı gelmekten sakının. Eğer bu direktife sırt çevirirseniz, bilin ki, Peygamberimizin görevi sadece açıkça duyurmaktır." 3814
Bu âyetler, bu bölümün alışılagelen hitap şekliyle başlıyor: "Ey mü’minler..." Bir taraftan mü’minlerin kalplerini harekete geçirmek, öbür taraftan bu imanın zorunlu sonucu olan, bağlılık ve itaat eylemini hatırlatmak için...
Bu etkili hitaptan sonra, net ve açık bir biçimde ifade edilen kesin bir hüküm yer alıyor: "İçki, kumar, anıt taşları ve fal okları şeytan işi iğrençliklerdendir." Bunların hepsi, Allah'ın helâl kıldığı "tertemiz nimetler" sıfatıyla uyuşmayan kirli işlerdir. Ve bunlar şeytan işidir... Şeytan ise insanın tarihi düşmanıdır. Mü’minin, bir işten duygusal olarak nefret etmesi, psikolojik olarak tiksinmesi, fıtrat olarak ondan ürküp kaçması, korkarak ondan uzaklaşması ve ondan sakınması için, bu işin şeytan işi olduğunu öğrenmesi yeterlidir!
İşte bu esnâda, kurtuluş umudu ile birlikte yasak konuyor. Bu aynı zamanda, derin psikolojik duyguları harekete geçiren bir dokunuştur: "Bunlardan uzak durunuz ki, kurtuluşa eresiniz." Bundan sonra âyet-i kerime, bu pisliğin gerisinde bulunan şeytanın planını açıklamaya geçiyor: "Şeytan içki ve kumar yolu ile aranıza kin ve düşmanlık tohumları ekmek sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister." Böylece müslümanın gönlünde; şeytanın hedefi, tuzağının amacı, iğrençliğinin yolu aydınlanmış oluyor... Bu hedef, içki ve kumar yolu ile müslümanların arasında, kin ve düşmanlık tohumlarını ekmektir. Aynı şekilde, "iman edenleri" Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymaktır bu. Öyleyse bu, ne korkunç bir hile...
Şeytanın güttüğü bu hedefler, birer realitedir. Müslümanlar bu gerçekleri, gerçeğin kendisi olan ilahi ifadeler aracılığıyla tasdik ettikten sonra, realiteler dünyasında da onları görebilirler. Şeytanın, içki ve kumar yolu ile insanlar arasına kin ve düşmanlık tohumunu nasıl ektiğini görmek için, uzun bir araştırmaya gerek yoktur. İçki, insanın aklını başından alır, etini ve kanını bir sel gibi harekete geçirir, şehevi arzu ve isteklerini alevlendirir. Çoğunlukla içkiye arkadaş olan kumar ise, insanın gönlünde binbir çeşit kin ve hüsran duygusu bırakır. Çünkü, kumarda kaybeden kişi, gözlerinin önünde malını elinden alana ister-istemez kin besleyecektir. Malını bir ganimet olarak alıp götüren kumarcıya, kaybeden adam, elbette ki kahrolacaktır. Bu işlerin yapıları gereği olarak, kin ve düşmanlığı harekete geçirmesi normaldir. Meseleye oldukça yüzeysel olarak bakan birtakım kimselerin, bu tür bir araya gelişleri; dostluk ve mutluluğun bir parçası olarak algılamaya çalışmaları boşunadır. Zira bu işler, birbirine dost olan imanları çatışma ve patlama alanlarında karşı karşıya getirmektedir.
Allah'ı zikredip anmaktan ve namazdan alıkoymaya gelince; bunların ikisi üzerinde düşünmeye bile gerek yoktur. İçki her şeyi unutturur. Kumar da alıkoyar. Kumarcılara göre, kumarcının aklı ile sarhoşun aklı arasında fark yoktur. Kumarcının alemi de sarhoşun alemi gibi, içki masalarını, kadehleri ve kumar oyununu aşmaz!
3814] 5/Mâide, 90-92
İÇKİ VE KUMAR
- 875 -
Şeytanın iğrenç hedefini belirten bu işaret, amacına ulaşıp, "iman edenlerin" kalplerini uyarmak ve onları harekete geçirmek istediğinde bir soruya yer veriliyor. Bu öyle bir sorudur ki, onu, Hz. Ömer'in bu âyeti dinlediği sırada verdiği cevaptan başka biçimde cevaplamak mümkün değil: "Artık bu işlere son veriyorsunuz değil mi?" Ömer hiç beklemeden cevap verir: "Son verdik, son verdik"
İçki-Kumar Yasağı; Allah’a İman ve Takvâ: Fakat âyet-i kerime, o büyük etkisiyle beraber sürüyor: "Allah'a ve peygambere itaat edin. Onlara karşı gelmekten sakının. Eğer bu direktife sırt çevirirseniz, biliniz ki, Peygamberimizin görevi sadece, açıkça duyurmaktadır." 3815
Her şeyin kendisine bağlı olduğu kaide: Allah'a itaat, peygambere itaat... Yani İslâm... Allah'a ve peygambere mutlak itaat. Sonra onlara karşı gelmekten sakındırmak ve üstü kapalı bir tehdit: "Eğer bu direktife sırt çevirirseniz, biliniz ki, peygamberimizin görevi sadece, açıkça duyurmaktır." Gerçekten de peygamber tebliğ etmiş ve açıklamıştı. Açıkça duyurma eyleminden sonra, muhalefette diretenlere sorumluluk yükü biniyordu. Bu üstü kapalı üslup ile ifade edilen ve insanın belini büken bu tehdit mü’minlerin yüreklerini hoplatmaktadır! Onlar, karşı gelip itaat etmedikleri zaman, kendilerinden başka hiç kimseye zarar veremezler. Peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) tebliğini ve görevini yapmıştır. Onların işlerinden elini çekmiştir. Artık onlardan sorumlu değildi O. Kendisine itaat etmeyip karşı geldikleri takdirde, onlardan hiçbir azabı savamaz. Onların işi yüce Allah'a kalmıştır. Sırtını dönen isyankârları cezalandırmaya, Allah'ın gücü elbette yetecektir!
İşte ilahî yol, kalplerin kapısını böyle çalıyor, gönüllerin kilitlerini böyle açıyor... Kendisi için, bu gönüllere varan yollar, geçitler buluyor. Bu yasağın kendisiyle ilgili olarak geldiği içkinin ne olduğunu açıklamamız yerinde olur. Ebû Dâvud'un İbn Abbas'tan aldığı habere göre "Akla sarhoşluk veren her şey içkidir ve sarhoşluk veren her şey haramdır." Hz. Ömer (r.a) Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) minberinde ve sahabeden bir topluluk huzurunda yaptığı konuşmada, şöyle demişti: "Ey insanlar, içkinin indiği sırada içki beş şeyden yapılıyordu: Üzümden, hurmadan, baldan, buğdaylardan ve arpadan. Aslında içki, akla sarhoşluk veren her şeydir." 3816
Her iki rivâyete göre de içki, sarhoşluk meydana getiren, akla zarar veren her şeydir. Herhangi bir türüne mahsus değildir. Ve sarhoşluk veren her şey haramdır. Sarhoşluk veren herhangi bir madde ile meydana gelen sarhoşluk halı, İslâm'ın müslüman kalplerin her zaman Allah'a bağlı olması, her an Allah'ın kontrolü altında olduğunu duyabilmesi için farz kıldığı, sürekli uyanıklık hâli ile bağdaşmaz. Müslümanın kalbi, bu uyanıklıkla, hayatın gelişmesi ve yenilenmesinde, hayatın zaaflarında ve bozukluklardan korunmasında, kendisini, malını ve namusunu korumasında, müslüman cemaatın güvenliğini, yasasını ve düzenini her türlü saldırıdan korumasında önemli bir fonksiyon icra edecektir. Müslüman fert, kendi başına ve arzuları ile baş başa bırakılmış değildir. Her an sürekli uyanıklık gerektiren yükümlülükleri vardır. Rabbina karşı yükümlülükleri, kendisine karşı yükümlülükleri, ailesine karşı yükümlülükleri bütün insanlığa karşı mesajını iletmesi ve onlara doğru yolu göstermesi için evrensel yükümlülükleri
3815] 5/Mâide, 92
3816] Kurtubi Tefsiri
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunmaktadır. Tüm bu yükümlülükleri yerine getirebilmesi için, sürekli olarak uyanık olması istenmektedir. Hatta İslâm onun Allah'ın helâl kıldığı nimetlerden yararlanırken bile, bu nimetlere karşı uyanık durmasını, şehevî arzuların ve lezzetlerin kölesi olmamasını istemektedir.
Müslüman gerekli olarak arzularına hakim olmak zorundadır. İşine hakim olan adamın durumu gibi bu isteklerin ancak bir kısmını yerine getirir. Sarhoşluğun verdiği şuursuzluk halı ise, hiçbir şekilde bu yükümlülük halı ile bağdaşmaz.
Sonra bu sarhoşluk hali, aslında belli zaman dilimlerinde hayatın realitelerinden kaçmaktan ve çakır keyiflik halinin veya aklî dengesizliğin körüklediği düşüncelere dalmaktan başka bir şey değildir. İslâm ise, insanların bu yola başvurmalarını hoş karşılamaz. Onların gerçekleri görmelerini, gerçeklerle yüzyüze gelmelerini, gerçeklerin içinde yaşamalarını, hayatlarını bu gerçeklere uygun biçimde yönlendirmelerini ister. Bu hayatlarını bir takım hayaller ve kuruntuların temeline dayandırmalarını istemez. Çünkü gerçeklerle yüzyüze gelmek, azim ve iradenin harekete geçmesini sağlar. Gerçekleri bırakıp bir takım hayallere dalmak ve kuruntulara kapılmak ise; çözülmeden, azmin kırılmasından, iradenin erimesinden başka bir şey değildir. İslâm sürekli olarak irade eğitimine önem vermekle iradeyi, köklü alışkanlıkların, tiryakiliklerin bağlarından kurtarmaya çalışır. Sadece bu değerlendirme bile İslâm'ın, neden içkiyi ve diğer uyuşturucu maddeleri haram kıldığını görmemize yeterli olacaktır. Zira bunlar, şeytan işi iğrençliklerdir... insan hayatının düzenini bozmaktır.
Bazı fıkıh bilginleri, içkinin, diğer pislikler gibi hem içilmesinin haram hem de kendisinin pis olduğunu söylerken diğer bazı bilginler, sadece içilmesinin haram olduğunu söylemişlerdir. Cumhura göre, içkinin kendisi de içilmesi de haramdır. Rabia, Leys b. Said Şafiî'nin arkadaşı Müzeni ve daha sonraki bazı Bağdatlı fıkıhçılara göre ise, içkinin sadece içilmesi haramdır. Bu tefsirde meseleye bu kadar değinmemiz yeterlidir.
Bu âyetlerin indirilmesi, burada içkinin haram kılındığının bildirilmesi ve şeytan işi iğrençliklerden olmakla nitelendirilmesi, İslâm Toplumu'nda sözcükleri bir, nedenleri ve hedefleri ayrı olan iki sesin yükselmesine neden oldu.
Bu açıklamayı olduğu gibi kabul eden fakat, işin içinden çıkamayan bazı sahabiler: "İçki içtiği halde vefat eden kardeşlerimiz ne olacak? İçki haram kılınmadan önce Uhut'ta karınlarında içki olduğu halde şehit edilen arkadaşlarımızın durumu nedir?" dediler. Şaşkınlık ve kargaşalık peşinde birtakım fırsatçılar da bu veya buna benzer bir şeyler söylediler. Bununla, gönüllerde yer alan yasama nedenlerine duyulan güveni sarsmayı veya içkinin haram kılınmadığı sıralarda vefat edenlerin, şeytan işi iğrençliklerden biri olan içki ile karınları dolu olduğu halde vefat ettiklerinden dolayı, imanlarının boşa gittiği imajını yaymayı hedef alıyorlardı. İşte tam bu sırada aşağıdaki âyet indi: "İman edip iyi ameller işleyenler, -Allah'tan korkup iman ettikleri, arkasından yine Allah'tan korkup mü’minliklerini devam ettirdikleri takdirde vaktiyle tattıkları haram yiyecek ve içeceklerden dolayı sorumlu tutulmazlar. Hiç kuşkusuz Allah iyilik yapanları sever."
Bu âyet-i kerime, her şeyden önce, haram kılınmadan önce hiçbir şeyin haram olmayacağını, haram kılınmanın âyetten önce değil, âyet ile birlikte gerçekleştiğini, hem dünya hem de ahiret ile ilgili meselelerde âyetin kendisinden önceki
İÇKİ VE KUMAR
- 877 -
halleri kapsamayacağını bildirmektedir. Çünkü hükmü ortaya koyan âyettir. Öldüklerinde, o sırada haram kılınmamış olan içkinin karınlarında bulunması, onlar açısından herhangi bir sorumluluk doğurmaz. Zira onlar bu durumda, haram kılınmış bir iş yapmış ve bir günah işlemiş olmaz. Onlar Allah'tan korkuyor, iyilik yapıyor, her şeyde Allah'ın kendilerini gözettiği bilinciyle hareket ediyorlardı. Niyetlerinin ve eylemlerinin Allah tarafından görüldüğünü biliyorlardı. Bu hal üzere bulunan birisi harama el uzatmaz ve bir tek günah işlemez.
Biz burada Mu’tezile'nin, içkinin pisliği hakkındaki hükmüne bağlı olarak körüklediği tartışmaya girmek istemiyoruz. Mutezile, içkinin bu pisliğinin, yüce Allah'ın içkinin haramlığına ait hükmünden mi, yoksa içkinin kendisinden ayrılmayan bir niteliğinden mi olduğunu araştırır. Haram kılınan şeylerin, bu haramlıklarının kendilerinden ayrılmayan bir nitelikten mi, yoksa bu niteliğin haram kılınmasından mı kaynaklandığını tartışır. Bizim anlayışımıza göre, bu tür konulardaki tartışmalar boş tartışmalardır ve İslâmî duyarlılığa tamamen yabancıdır!.. Yüce Allah bir şeyi haram kıldığında, onu neden haram kıldığını bilir. İster haram kılış nedenini bildirsin ister bildirmesin fark etmez. ister haram kılmak; haram kılınan şeydeki değişmez bir nitelikten olsun isterse, onu kullananın bizzat kendisine veya içinde yaşadığı cemaata zarar veren bir sebepten olsun, değişen bir şey olmaz. Her şeyi bütünü ile bilen yüce Allah'tır. Ve O'nun emrine itaat etmek farzdır. Bütün bunlardan sonra tartışmaya girmek, gerçek bir ihtiyaçtan kaynaklanamaz. Hâlbuki gerçekçilik, bu ilahî yolun vazgeçilmez özelliğidir. Buna bağlı olarak hiç kimse, "Madem ki haram kılınma, haram kılınan nesnedeki bir niteliğe bağlıdır, öyleyse haram kılınmadan önce nasıl mübah kılınmıştır?" dememelidir! Yüce Allah'ın belirli bir süre haram kılmadan bırakmış olmasının, bir hikmeti olmalıdır. Çünkü her şeyin dizgini, Allah'ın elindedir. Zaten ilah oluşunun gereği de budur.
İnsanların herhangi bir nesneyi güzel görmesi, ya da çirkin bulması bu konuda hüküm olamaz. İnsanın helallik ve haramlık hususunda neden olarak gördüğü sebep, o hükmün gerçek sebebi olmayabilir. Allah'a karşı edebli olmak, O'nun hükümlerini kabul etmeyi ve uygulamayı gerektirir. İster hikmeti veya illeti bilinsin, ister bilinmesin fark etmez. Çünkü, "Allah bilir, siz bilmezsiniz."
Allah'ın yasasını uygulamanın her şeyden önce, kulluk temeline dayanması gerekir. Yüce Allah'a karşı, kulluğunu ortaya koymak ve O'na itaat etmek temeline dayanmalıdır. Zaten teslimiyetin anlamı, İslâm'da budur. Bu kesin itaattan sonra, insan aklının gücü yettiği ölçüde Allah'ın emrettiği ve yasakladığı şeylerin hikmetini araştırması doğru olabilir. Hikmeti araştırılan bu emir ve yasakların hikmetini, Allah'ın açıklayıp açıklamaması fark etmez. Beşer aklının bu hikmeti kavrayıp kavramaması da bir şeyi değiştirmez. Herhangi bir şeyde, Allah'ın yasasını güzel görecek olan yetki sahibi yalnız Allah'tır. Allah herhangi bir işte emrini veya yasağını bildirdikten sonra tartışma biter, emir veya yasak kesinleşmiş olur. İyi veya kötü görme olgusunun, insanın aklına bırakılması, Allah'ın yasasında son merciin insan olduğu anlamına gelir. Öyleyse, ilahlığın konumunu ve insan aklının konumunu gerçekten iyi tesbit etmek gerekmektedir!
Buradan âyet-i kerimenin ifâde tarzına ve ifade tarzının taşıdığı anlama geçeceğiz: "İman edip iyi ameller işleyenler, Allah'tan korkup iman ettikleri, arkasından yine Allah'tan korkup mü’minliklerini devam ettirdikleri ve sonra yine Allah'tan korkup
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyilik yaptıkları takdirde vaktiyle tattıkları haram yiyecek ve içeceklerden dolayı sorumlu tutulmazlar. Hiç kuşkusuz Allah, iyilik yapanları sever." 3817
Kur'an-ı Kerim'in bu ifade tarzı, takvânın bir kere iman ve ameli salih ile bir kere yalnız imanla, bir kere de yalnız ihsanla birlikte tekrar edilmesi hakkında, Tefsircilerin görüşleri içinde içimizi rahatlatan bir görüşe rastlayamadık. Duygularımı tam ifade edemese de, şu ana kadar rastladığım en güzel yaklaşım İbn Cerir Taberi'nin yaklaşımı oldu. "Birinci takvâ: Allah'ın emirlerini kabul etmek, onları tasdik etmek, onlara boyun eğmek ve uygulamaktır. İkinci takvâ: Bu tasdik üzerine sebat etmektir. Üçüncü takvâ: İhsan'dır. Nâfilerle Allah'a yaklaşmaktır.
Birinci baskıda bu konuda yaptığım yorum şöyleydi: "Bu ifade tarzı, önce ana hatları verip, sonra detaylara inmekle pekiştirmeyi arttırmak içindir. Birincisinde takvâyı, imanı ve amel-i sâlihi özet olarak vermiştir. İkincisinde takvâyı iman ile birlikte, üçüncüsünde amel-i salihin kendisi olan ihsan ile birlikte, vermiştir. Bu pekiştirmenin amacı üzerinde durulan olguyu iyice yerleştirmek, amellerin değerlendirilmesinde değişmez yasayı oluşturan iç bilinci Allah'ın her şeyi kontrol ettiğine dair ince ve hassas bilinci ortaya çıkarmak... Her an O'nunla ilişki içinde olduğunu idrak etmek bilincini... Allah'a iman etmeyi, O'nun emir ve yasaklarını doğrulamayı, kesin biçimde yeralan akidenin apaçık tercümanı olan amel-i salihi, gizli olan akide ile bunun ifadesi olan amel arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmayı hedef almaktadır. İşte hükmün illeti, nedeni budur, yoksa dış görünüş ve dış şekiller değildir... Bu ana kaide ise, tabii olarak pekiştirmeyi tekrarı ve açıklamayı gerektirir."
Artık bu yaklaşımı, biçimi rahatlatıcı olarak göremiyorum. Fakat şu âna kadar içime bir başka yaklaşım doğmuş değil... fakat yardım Allah'tandır. 3818
“Ey Muhammed! Sana şarap içmeyi ve kumar oynamayı, şarabı ve kumarı soruyorlar...”3819 Bunu soranlar Hz. Ömer ve Muaz ile birlikte sahâbeden birtakım kişilerdi. "Ya Rasûlallah, şarap hakkında bize bir fetvâ ver, çünkü aklı gideriyor" dediler ve bu âyet indi.
Hamr: Âyet metninde yer alan "hamr" kelimesi, örtmek anlamına masdar olduğu halde, çiğ üzüm şırasından keskinleşmiş ve köpüğünü atmış olan şaraba isim olmuştur. Çünkü şarab aklı bürüyüp örter ve bir deyim ile kafayı dumanlar ki buna "humar" denilir. "Hamr" kelimesinin bu üzüm şarabına isim olarak verilmesi özel bir isimlendirmedir. Bu nedenle "hamr" kelimesi bir de genel olarak akla humar veren, yani "kafayı dumanlandıran şey" anlamına kullanılır ki bu mânâya göre sarhoşluk veren şeylerin hepsi "hamr"dır. İbnü Ömer hazretlerinden rivâyet edilmiştir ki şarabı haram kılan âyet indiği gün, şarap beş şeyden: üzümden, hurmadan buğdaydan, arpadan, darıdan idi. Ve hamr, aklı bürüyüp örten demektir. Ebu Davud'da Numan b. Beşir'den rivâyet olunduğu üzere, Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Üzümden bir şarap, hurmadan bir şarap, baldan bir şarap, buğdaydan bir şarap, arpadan bir şarap vardır." demektir. Buna dayanarak İmam Mâlik ve Şâfiî ve bunlardan önce veya sonra gelmiş bir çok âlimler ve fıkıhçılar, Kur'ân'daki hamr (şarab)ın genel anlamı ile mutlak
3817] 5/Mâide, 93
3818] Fi Zılâli’l Kur’an, 5/Mâide, 90-93. âyetlerin tefsiri
3819] 2/Bakara, 219
İÇKİ VE KUMAR
- 879 -
olarak sarhoşluk verici demek olduğuna ve dolayısıyla her çeşit sarhoşluk verici nesnelerin Kur'ân âyeti ile aynen haram bulunduğuna ve her birinin yalnız sarhoşluk verme derecesi değil, damlalarının bile içilmesinin ve kullanılmasının, alınıp satılmasının asla câiz olamayacağına hükmetmişlerdir. Çünkü bundan sonra Maide Sûresinde: "İçki, kumar, putlar ve fal okları hep şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. O halde ondan kaçının." 3820 buyurularak aynen "rics", yani pis olduğu beyanı ile kaçınma emri buna dayandırılmıştır.
Fakat İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretleri ile beraber sahabe ve tabiinden birçok alimler ve fıkıhçılar "hamr" kelimesinin açık ve kesin olan anlamı, özellikle üzüm şarabı olduğundan; inkârı, insanı küfre sokacak biçimde Kur'ân âyeti ile "li aynihi" (bizzat) haram olan şarabın bu olduğuna ve diğer sarhoşluk verici nesnelerin aynen ve bizzat değil, sarhoşluk verici olmalarından dolayı Kur'an'ın bu âyetine kıyası uygun düşerek, "Her sarhoşluk verici şey haramdır." gibi hadis-i şeriflerle haram olduklarına ve dolayısıyla hamrın aynen necis olması yüzünden bir damlasının bile içilip kullanılması kesinlikle haram ve müslüman için alınıp satılması caiz olmadığına; ancak üzüm şarabı bulunmayan ve ondan yapılmış olmayan diğer sarhoşluk verici nesnelerin haramlığı, ancak sarhoşluk verme niteliği ile sabit olduğundan, içilmekten başka bir şekilde kullanılmaları için, alınıp satılmasının da caiz olabileceğini söylemişlerdir. Demek olur ki Kur'ân âyeti, üzüm şarabının aynen, haramlığında kesin hüküm ifade eder. Bu âyetin diğer sarhoşluk verici nesneleri kapsamına alması sözcük olarak değil haramlığın hikmeti olan "sarhoşluk verme" sebebi dolayısıyla ve hadisi şeriflerin açıklamaları iledir. Kur'ân'daki sözcüklerin genel anlam ifade etmesi muhtemel ise de, özel anlamda olduğu gibi kesinlik ifade etmez. Buna göre, İslâm dininde genel olarak sarhoşluk veren şeylerin, sarhoşluk verici olarak kullanılmaları haram; fakat üzüm şarabı aynen ve mutlak olarak haramdır. Ve bunu inkâr eden kâfirdir. Üzüm şarabının ve bundan yapılmış olan sarhoşluk verici şeylerin, bizzat kendisi necistir. Öbürlerinin ise necis olması şüphelidir. Mesela üzerine şarab, şampanya, rakı, konyak dökülmüş olanlar, her halde yıkamadıkça namaz kılamazlar. Fakat üzüm şarabından yapılmış olmayan ispirto, bira ve diğer sar -hoşluk verici şeyler içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza engel olur diye iddia edilemez. Ebu Hanife hazretleri bu şekilde şaraptan başka sarhoşluk veren şeylerin bizzat kendisinin ve damlasının necis ve haram olmadığına ve dolayısıyla sarhoş etme derecesine varmaksızın, fasıklara ve kâfirlere benzeme kastı da bulunmaksızın, kuvvet için az bir miktarda içilmesinin caiz olabileceğini söylemiş ise de, "Fethu'l-Kadîr" de "Kitabu'l-Eşribe"de açıklandığı üzere, üç mezheb ile Hanefi mezhebinde dahi tercih edilen, "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır." hadis-i şerifi gereğince, çoğu sarhoş edenin azının da haram olmasıdır. Şer'an içme açısından bütün sarhoş edici şeyler, âyetin genel anlamı ile hamr (içki)dır. Günümüzün fen bilimcilerinin, Kimya ilmine göre düşünceleri de "ihtimar" (kendiliğinden köpürüp kabarma, ekşiyip mayalanma) denilen kimyasal bir olay olma itibarıyla, her çeşit sarhoşluk vericinin hamr özelliğinde ortak olmasıdır ki buna Arapça "el-kuhl" kelimesinin frenkleştirilmişi olan "alkol", "el-kûl" veya sadece "kûl" derler. Bu, hamrın genel anlamına uygun ise de, aynı zamanda özel anlamının esas olduğuna da işaret etmektedir. Doktorluk ve tedavi açısından konuya bakınca, bu açıdan konu, "Kim mecbur kalırsa, diğerinin hakkına tecavüz
3820] 5/Maide, 90
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartı ile..." 3821 ruhsatına uyarak, zaruret ve zaruret hükmünde bulunan ihtiyaç meselelerinden birisi olur.
İslâm dininde şarabın ve sarhoşluk verici nesnelerin yasak edilmesi tedricen (aşama ile) olmuştur. İslâm'ın geldiği ilk zamanlar, henüz şarap mübahtı. Bu konuda derece derece dört âyet inmiştir. Önce Mekke'de, "Hurma bahçelerinin ve üzüm bağlarının meyvelerinden de, hem bir sarhoşluk verici şey çıkarırsınız, hem de bir güzel rızık."3822 âyeti inmişti. O zaman müslümanlar da içerler, Hz. Peygamber ses çıkarmazdı. İkinci olarak yukarıda geçtiği üzere Hz. Ömer, Muaz ve diğer bazı sahabelerin, "Ey Allah'ın Rasûlü, şarap hakkında bize bir fetva ver, çünkü o aklı gideriyor." diye hükmünü sormaları üzerine bu âyet indi ve ilk haram kılma bununla başladı. Bu âyette yasaklık açık olmakla birlikte caiz olma ihtimali de yok değildi. Bunun üzerine hemen terk edenler bulunduğu gibi, henüz terk etmeyenler de vardı. Sonra bir namaz olayı üzerine, "Ey iman edenler! Sarhoş iken namaza yaklaşmayın." 3823 âyeti indi. Bunun üzerine içenler pek azaldı ise de yine vardı. Bir gün İtban b. Mâlik, Sa'd b. Ebi Vakkas ile beraber birkaç kişiyi davet etmiş, içki içmişler, sarhoş oldukları zaman, övünmeye ve şiir söylemeye başlamışlar. Bu sırada Sa'd, Ensardan birinin hicvini (şiir yolu ile yerme) konu alan bir şiir okumuş, o da bir çene kemiği ile ona vurup başını yarmıştı. Bundan dolayı Sa'd, Hz. Peygambere giderek şikâyet etmiş, bunun üzerine Rasûlullah'ın: "Allahım! Şarap hakkında bize yeterli beyanda bulun!" diye, duâ etmesi üzerine Mâide Sûresindeki: "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları hep şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. O halde ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. İçki ile kumarda şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin düşürmeyi ve sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. Artık vaz geçiyorsunuz değil mi?" 3824 âyetleri inmiş ve bununla şarabın haramlığı son derece şiddetli bir şekilde yasaklanmıştır. Hz. Ömer bunu dinleyince, "İnteheynâ ya Rabbî" yani tamamen vazgeçtik ya Rabbî demiştir. Hz. Ali'nin: "Bir kuyuya bir damla şarap düşse, sonra oraya bir minare yapılsa, o minarede ezan okumazdım ve bir damla şarap bir denize düşse sonra o deniz kuruyup da yerinde otlar bitse orada hayvan gütmezdim." dediği, Abdullah b. Ömer hazretlerinin de: "Bir parmağımı şaraba sokmuş olsam, o parmak bende kalmazdı, yani keser atardım." dediği nakledilmiştir ki ilâhî emir üzerine Rasûlullah'ın ashabının, ne büyük iman ve takvâları bulunduğunu anlamalıdır. Allah cümlesinden razı olsun.
Meysir: Meysire gelince yüsür veya yesardan mimli masdar olarak kumar oynamak anlamınadır. Kumarda ya kolaylıkla zahmetsiz mal çarpmak veya çarptırmak vardır. Kumar demek de zar gibi ne olacağı belli olmayan tehlikeli bir şeye bağlanarak mal vermek veya almak demektir. Câhiliye devrinde Araplar gerek kendilerine ve gerekse Acemlerden ve diğerlerinden belledikleri "nerd" yani tavla, "satranç" ve diğerleri gibi oyunlarla kumar oynarlardı. Kısacası frenklerin piyango dedikleri tarzda bölüşme yolu ile bir kumarları vardı ki bunu "hayır" bile sayarlar ve övünerek yaparlardı. Şöyle ki: Zar yerinde "ezlâm ve aklâ" denilen on adet okları vardı. Bunlara: Fezz, tev'em, rakib, hils, nafis, müsbil, muallâ, menih, sefih, vağd derlerdi. Menih, sefih, vağddan başka diğerlerinin bir hissesi bir payı olurdu. Meselâ, piyango çekilmek üzere, bir deve kesilir, yirmi sekiz
3821] 2/Bakara, 173
3822] 16/Nahl, 67
3823] 4/Nisâ, 43
3824] 5/Mâide, 90-91
İÇKİ VE KUMAR
- 881 -
hisseye ayrılır; fezze bir, tev'eme iki, rakibe üç, hilse dört, nefise beş, müsbile altı, muallaya yedi, hisse ayrılır. Menih, sefih vağd okları boş ve mahrumdur. Bu on kalemin hepsi "rebâbe" denilen bir torbaya atılıp adaletli kişinin önüne konulur, o da torbayı çalkalayıp elini sokar, katılan herkes adına bir ok çeker, hissesi bulunan ok çıkanlar belirlenmiş olan hisseyi alırlar, boş ok çıkanlar da mahrum kalırlar ve fakat devenin bedelini öderler. Hisse çıkanlar da paylarına çıkan hisseyi fakirlere verirlerdi. Böylece meysir öncelikle diğer kumarlara göre ehven-i şer (şerrin en hafifi) görünen ve hayır zannedilen böyle dağıtım ve bölüşme; yani piyango tarzına denilmiş ve bundan, bütün kumarlara da "meysir" denilmiştir. Hatta bir hadis-i şerifte, çocukların aşık ve ceviz oynamalarının bile meysirden olduğu beyan edilmiştir. İki kişiden biri diğerine şu kadar yumurtayı yiyebilsen şu senin olsun demişti. Bunlar Hz. Ali'ye hüküm vermesi için başvurdular. Hz. Ali bu kumardır diye izin vermedi. Zaten hayır namına piyango haram olunca diğer kumarların haydi haydi haram olacağı anlaşılır. Şarap ile kumarın bir soruda bir araya getirilmesi de sarhoşluk veren şeylerle kumarın beraber bulunduklarına işarettir.
Cevaben de ki: bunlarda büyük bir zarar ve günah vardır. Genel olarak ikisi de malları telef ve insanları perişan eder. Çoğu zaman bunlar birbirini sürükler. Önce şarap aklı giderir ; akıl ise hem dinin, hem dünyanın dayanağıdır. Artık sarhoşlukla öyle cinâyetler yapılır ve kumarbazlıkla öyle fenalıklara düşülür ki bunlar saymakla bitmez, ancak "büyük günah" adı ile anlaşılır. Bununla birlikte, bunlarda insanlara bazı yararlar da vardır. Bu cümleden olarak biraz neşe ve lezzet duyulur, birçok ticareti yapılır. Korkaklara cesaret ve mizaca kuvvet gelir. Kumarda, bazıları bedavadan mal ele geçirir. Günahları da faydalarından, zararları yararlarından çok büyüktür.
Şu halde yararları gerçek ve sağlam bir yarar değildir. Verdikleri neşe humar (aklı örtmek)a dönüşür. O gelip geçici cesaret, felaket nedeni olur. O gelip geçici mizaç kuvveti, sağlığı bozar; kazanılan malın hayrı olmaz, bir kâr yüz zarar getirir. Buna tutulanlar yakalarını zor kurtarır. Kısacası neşe ve lezzetleri kişisel ve gelip geçici olduğu halde; zararları, ortaya çıkardıkları kötü sonuçlar, hem kişisel ve sosyaldir, hem bedensel ve hem de ahlâkidir. Bulaşıcı hastalıklar gibi herkese geçicidir. Cezasını başında çekmeyenler sonunda çekerler. Hayali olan bir parça kâr için, kesin ve genel bir zarara düşmek de akıl işi değildir. Zararı gidermek, yarar sağlamaktan önce gelir. Şu halde bunların aklen haram olması gerekir. Bu âyet de böyle delâlet-i iltizamiye (dolaylı bir delaletle) şer'an bunların haramlığını ifade etmiş olur. Kur'ân'da şarap hakkında başka bir âyet olmasaydı, sadece bununla şarabın haramlığı sabit olurdu. Ancak bu haram kılma, bizzat ifadenin kendi kelimesinden açıkça anlaşılan bir haram kılma olmazdı; aklına güvenerek zararlarını sınırlayıp ve yararlarından istifade edeceğini zannedenler bulunabilirdi. Bunun için, ashabı kiram arasında bu akla dayanan haramlıktan, şer'i haramlık anlamayan kişiler olmuş, daha sonra, "Murdardır, ... ondan kaçının."3825 emri ile açık ve mutlak bir şekilde şer'i haramlık meydana gelmiştir.
Kısacası, şarap içmeyiniz veya sarhoşluk veren şeyleri kullanmayınız, kumar oynamayınız, piyango ile hayır yapılır zannetmeyiniz; bunların, kötülüğü hayrından, günahı yararından çok büyüktür. Buna karşı, hayır olmak üzere sana ne
3825] 5/Mâide, 90
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harcayacaklarını yine soruyorlar, iki anlama gelir. Birisi nereye harcama yapılacağını sormak, diğeri de ne verilerek harcama yapılacağını sormaktır ki birincisinde, yani nafaka verilecek, mal harcanacak kimseler ve yerler, ikincisinde de verilecek mal, yani bizzat nafakanın kendisi sorulmuş olur. Yukarda birincisinin cevabı verilmişti. Şimdi kumarın yasak edilmesinden sonra, ikincisine cevap olarak, de ki fazlasını harcayınız. Yani malınızın gerekli ihtiyaçlarınızdan fazlasını infak ediniz. Piyango, kumar gibi gayri meşrû araçlarla değil, meşru nedenlere sarılarak mal kazanınız. Ve bu maldan kendinizin aile ve çocuklarınızın gerekli ihtiyaçlarına yeterli olanından fazlasını yukarda açıklanan yerlere ve hayır yerlerine harcayınız. Diğer âyetlerde de görüleceği üzere küçük çocuklar, eş, muhtaç olan ana-baba ve bunlarla aynı hükümde olan usul (dedeler, nineler), kişinin ailesinden ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerdendir ve bunların nafakası, kişinin kendi nafakasından sayılır. Dolayısıyla hayır yapacağız diye kendinizi ve bakmakla yükümlü olduğunuz ailenizi (ehl ü ıyal) nafakasız bırakmak caiz olmaz. Hayır yerlerine harcama bunların fazlasından yapılır. İşte böyle Allah sizin için şer'i hükümlerine delalet eden, onları gösteren âyetler, nasslar, deliller açıklayacaktır ki, siz bunları düşünesiniz, düşünüp de bunların amaçlarını öğrenesiniz ve gereğince amel edesiniz. 3826
“Ey iman edenler! Helâl olan güzel şeyleri haram etmediğiniz gibi, haram olan pisliklerden de iyi sakınınız. Bu cümleden olarak muhakkak ki hamr, yani sarhoş edici şeyler ve meysir, yani piyango ve kumar, ensâb yani tapılmak için dikilmiş taş vesâir putlar, kumar ve piyango kalemleri, okları, zarları, bütün bunlar başka bir şey değil, ancak birer ricstir, aklınızın tiksineceği, iğreneceği pis, murdar bir şeydir, şeytanın işlerindendir. Şeytanın işi, şeytanın teşvikidir. O halde bu pislikten çekininiz, uzak durunuz ki kurtuluşa eresiniz.” 3827
Bu âyet, müskirât (şarhos edici şeyler)ın yasaklanması ve haram edilmesi hakkında üçüncü ve son olarak nazil olan âyettir ki birincisi Nisâ Sûresindeki "Sarhoş olduğunuz zaman namaza yaklaşmayın."3828 ikincisi de Bakara sûresindeki "Senden içki ve kumarı sorarlar. De ki: Onun ikisinde büyük bir günah vardır."3829 âyeti idi. Allah Teâlâ bu âyette içki ve kumarın haramlığını çeşitli yönleriyle tekit etmiştir. Birinci olarak cümlenin başı ile başlanmış; ikinci olarak putlar ve fal okları ile beraber zikredilerek, "Şarap içen puta tapan gibidir" hadis-i şerifi delaletince puta tapıcılık kabilinden gösterilmiş; üçüncü olarak "pislik" adı verilmiş; dördüncü olarak başlı başına şer veya galip olduğuna tenbih edilerek "şeytanın işlerinden" buyurulmuş; beşinci olarak bizzat kendilerinden çekinilmesi emredilmiş; altıncı olarak, bu çekinme, kurtuluş ümidine bir sebep yapılmıştır.
Yedinci olarak da bu beyandan asıl maksat, içki ve kumarın haram kılındığını hatırlatan ve bunların haram kılınmasını gerektiren dine, dünyaya ait kötülük ve veballerini anlatmış ve şeytanın işini açıklayarak buyurulmuştur ki: İçki ve kumarda şeytanın gayesi, başka değil, ancak aranıza kin ve düşmanlık düşürmek ve sizi Allah'ı anmak ve yadetmekten, namazdan menetmektir. Ki bir defa bunlar olduktan sonra artık her günah, her cinâyet işlenir, ne din kalır, ne iman, ne dünya kalır ne ahiret. Sekizinci olarak, bütün haram olma sebepleri açıklandıktan sonra itaat sözü alınmak üzere soru takriri ile anlaşmayı belgelemek için
3826] Elmalılı Muhammed H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 2Bakara, 219. âyetin tefsiri
3827] 5/Mâide, 90
3828] 4/Nisâ, 43
3829] 2/Bakara, 219
İÇKİ VE KUMAR
- 883 -
buyuruluyor ki: Artık siz şimdi bu yasaklamayı kabul ettiniz ve içki ve kumardan tamamen vazgeçtiniz mi? Elbette geçtiniz değil mi? Bunun üzerine Hz. Ömer'in ne söylediği Bakara sûresinde geçmiş idi.
Dokuzuncu olarak genelde itaati belgelemek ve tekid edilerek muhalefetten sakındırmak sûretiyle buyuruluyor ki: Vazgeçiniz ve Allah'a itaat ediniz, Peygamber'e de itaat ediniz, ve karşı gelmekten çekininiz. Eğer itaatten yüz çevirecek olursanız biliniz ki, bizim Rasûlümüzün üzerine ait olan vazife açık bir tebliğden ibarettir ki, O da onu işte yapmıştır. Ondan ötesinin sorumluluğu ve zararı ona değil, sırf sizin kendinize aittir.
Rivâyet ediliyor ki, içkiyi haram kılan âyet nazil olduktan sonra ashab, "Ey Allah'ın Rasûlü, ya bundan önce vefat eden ve şarap içmiş bulunan kardeşlerimizin ahirette hali ne olacak? " demişler, şu âyet nazil olmuş: İman edip salih, iyi işler yapanlar haramdan sakınıp iman etmekte ve güzel ameller yapmakta ciddi olarak, dış görünüş ve içyüzü bakımından sebat ettikleri sonra yine haram kılınandan sakınıp iman ettikleri sonra ittikada, kötülüklerden sakınmakta devam edip ihsan (iyilik) yaptıkları, güzel ameller araştırarak onlarla güzelce meşgul oldukları takdirde, geçmişte tattıkları, yani yasaktan önce içtikleri içkide günah yoktur. Bunlar "ihsan mertebesi"ndedirler. Ve Allah iyilik yapanları sever, onları cezalandırmaz. Şu halde, kurtuluş ve saadetin gayesi ruhbanlıkta değil, bu şartlar altında iyilik yapmaktadır.
Görülüyor ki, bu âyette iman ve güzel amel iki defa ve takvâ üç mertebe olarak zikredilmiş ve neticede ihsan mertebesine gelmiştir ki, takvânın bu üç defa zikri, çeşitli vecihlere ve takvâ mertebelerine işarettir. Birinci olarak, geçmiş, şimdi, gelecek, üç zamana işarettir. İkinci olarak üç hâle işarettir ki, birincisi insanın kendisiyle yine kendi nefsi ve vicdanı arasında takvâ ve iman, ikincisi kendisiyle insanlar arasında takvâ ve iman, üçüncüsü kendisiyle Allah arasında takvâ ve imandır. Bunun için üçüncüsünde iman, ihsana tebdil edilmiş, Peygamberimiz’in (s.a.s.) "İhsan, senin Allah'a, onu görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da, muhakkak ki o seni görüyor" tarifine işaret buyurulmuştur. Üçüncü olarak, Bakara sûresinin başında açıklandığı üzere başlangıç, orta ve nihâyet olmak üzere takvânın üç derecesi bulunduğuna işarettir. Dördüncü olarak, sakınılacak şeylerin derecelerine işarettir. Çünkü önce azabdan sakınmak için haramı terk, ikincisi harama düşmemek için şüpheleri terk, üçüncüsü nefsi noksandan korumak, tabiat ve alışkanlık kirlerinden temizlemek için bazı mubah şeyleri terketmek gerektir. Nitekim bu noktaya yukarıdaki "Allah'ın size helal kıldığı güzel şeyleri siz haram etmeyiniz."3830 ilâhî sözünde de bir işaret vardır. Zira "Güzel şeyler size helal kılındı."3831 âyeti delaletince helal kılınanlar zaten tayyibât (güzel şeyler) olduğu halde, helallerin tayyibât (güzeller)ı "Allah'ın helal kıldığı güzel şeyler." buyurulması "tayyibâtın tayyibâtı" (güzellerin güzelleri) meâlini ifade eder ki, bu da kıymetsiz olan mubahlardan bir çekinmeyi içine alır. 3832
Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
Müslüman insanın müşrik düzenlerin egemenliği altında yaşamak zorunda
3830] 5/Mâide, 87
3831] 5/Mâide, 4
3832] Elmalılı Muhammed H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 5/Mâide, 90-93. âyetlerinin tefsiri
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalması, başlıbaşına bir problemdir, aynı zamanda müslümanlar için ardı arkası gelmeyen problemlerin de kaynağıdır. İşte, uygun şartların gerçekleşmesi halinde müslümanlara hicret etme emrinin veriliş sebebi de budur. (Sözkonusu bu şartlar: 1- Hicret edeceği yerin maksadına uygun olması, 2- Müslümanların bu konuda -varsa- yetkili emîrinin veya makamının hicret etme emir ve isteği, 3- Hicret edebilecek imkâna sahip olmaktır.) Çünkü müslüman insan, gayr-ı İslâmî müşrik düzenlerin egemenliğinde yaşadığı sürece, her zaman için islâmî bir hayat sürdürmek ve İslâm'a göre yaşamak isteği karşısında egemen düzenin sürekli olarak engeller ürettiğini görecektir.
Problem kimi zaman bazı müslümanlar için, özellikle böyle bir müşrik düzenin çatısı altında İslâm'ın özünü kavramak imkânını ve fırsatını yakalayamamış kimseler için, İslâmî bir hayatı sürdürememek boyutlarını daha da aşar, onun karşısında inancına mal olacak türden problemler çıkartır. Sözkonusu bu problemler kimi zaman düzenin bu alanda özel olarak görevlendirdiği elemanlar aracılığı ile dahi üretilebilir. İslâm'ı gereği gibi bilmeyen, daha doğrusu kulaktan dolma, yarım yamalak bir şekilde çevrelerinden ya da atalarından öğrenegeldikleri yanlış ve haktan uzak, bilgi sanılan birikimlere dayanarak ahkâm kesenlerin tahribatını buna eklersek, islâmî olmayan bir düzenin çatısı altında yaşamak durumunda olan insanların -özellikle de İslâm'ı gereği gibi öğrenebilmek fırsatını bulamamış kimselerin- problemlerinin hangi boyutlara kadar ulaşabileceğini kestirmek gerçekten güçtür.
İşte müşrik ve câhilî düzenlerin egemenliği altında yaşayan birtakım müslümanların karşı karşıya kaldıkları problemlerden birisi de, birtakım işlerin devlet eliyle işlenmesi halinde, bunların işlenmesinden yalnızca devletin sorumlu olacağı, ferdin bu alanda herhangi bir sorumluluğunun olmayacağı ya da olsa bile çok az olacağı kanaatidir. Bu yanlış kanaatten hareketle birçok kimse, "eğer devlet eliyle fâizin alınıp verildiği kurumlar kurulmuş ise, vatandaşın fâiz alıp vermesinde bir sakınca yoktur; devlet eğer tesettürü emretmiyorsa, ana baba ya da koca da bu iş üzerinde o kadar durmuyorsa, şer'an mükellef bir hanımın örtünüp örtünmemesi, üzerinde fazlaca durulacak türden bir problem değildir; içkinin serbestçe içildiği, yahut fuhşun açıkça işlendiği, her türlü ahlâksızlığın eğlence ve sanat merkezleri adını taşıyan çatılar altında işlenebildiği ve devletin de bu alanda izin verdiği, hatta teşviklerde bulunduğu bir yerde artık bu gibi haramların işlenmesinin ciddî bir vebali olmasa gerek; devlet, bizzat kendisi çeşitli yollarla kumar oyunlarını teşvik ediyorsa, artık bunun vebali -eğer varsa- herhalde devletin olmalıdır..." gibi kanaatler, müslümanın haramı kolaylıkla işlemesini sağlamakla kalmıyor, bu gibi kanaatlere kendisini kaptırması halinde itikadî bakımdan büyük bir sarsıntı geçirmesine sebep teşkil ediyor. Çünkü müslüman, böyle bir ortamın ve bu tür propagandaların etkisi altında kalarak, haramı helâl görmek, vebalsiz görmek gibi bir bakış açısına, bir anlayışa sürükleniyor. Haramı helâl kabul etmenin, itikadî bakımdan ne kadar büyük bir tehlike teşkil ettiğini söylemeye gerek yoktur.
Burada müslümanın dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır, onlara kısaca değinmekte yarar vardır:
1. İslâm'ın devletten beklediği ya da İslâm adına hükmetmek üzer var olan bir devletin varlığının asıl sebebi, Allah'ın emir ve hükümlerinin, İslâm şeriatinin
İÇKİ VE KUMAR
- 885 -
istisnâsız bütün hükümlerinin yaşanmasını sağlamak ve kolaylaştırmaktır. Devleti, şeriatin emrettiklerinin kolaylıkla işlenebilmesini sağlamak için gerekli her şeyi sağlamakla görevli olduğu gibi, şeriatin yasakladığı ve toplum hayatında herhangi bir şekilde varolmasını istemediği her türlü ahlâkî, fikrî, amelî ve sosyal rahatsızlık, âfet ve kötülüğün kökünü kesmekle yükümlüdür. Hatta bu tür rahatsızlıkların baş göstermemesi için gereken ön tedbirleri almakla da yükümlüdür.
2. İslâm'ın meşrû gördüğü yollarla başa geçmemiş, İslâm'ın hedef ve maksatlarını gaye edinmemiş, İslâmî değerlere iman etmeyen kimselerin esasen müslümanları yönetebilme hak ve selâhiyetleri yoktur. Bu yönetimlerin mekanizmalarında yer alanlar hangi yolla başa geçmiş olurlarsa olsunlar ve yapısında yer aldıkları siyasal ve sosyal düzenin adı ne olursa olsun, durum değişmez. Dolayısıyla bu tür yönetimlerin yönetici kadroları, -gayri meşrû emir ve izinleri bir tarafa- şeriatın emrettiği ve izin verdiği şeyleri müslümanlara emretmek hak ve yetkisine dahi sahip değildirler. Çünkü emredebilmek yetkisine sahip olabilmek için şeriatın öngördüğü ve müsâade ettiği bir yolla başa geçmek ve gereken şart ve nitelikleri taşımak vazgeçilemez bir şarttır. Dolayısıyla, İslâm ile hükmetmemeyi esas alan düzenlerin, mâhiyetleri ne olursa olsun, verdikleri emir ve hükümlerin müslüman için en ufak bir değer taşımaları ve asgarî bir itibara dahi sahip olmaları mümkün değildir.
3. Hiç kimsenin Allah'ın emir ve hükümlerine aykırı teşrî' yapma (kanun koyma) yetkisi yoktur. Değil İslâm ile hükmetmemeyi esas amaç edinen beşerî düzenler, değiş İslâm'ın öngörmediği bir yolla müslümanların başına gelmiş yönetim ve yöneticiler, İslâm ile hükmeden yönetimlerin dahi, hatta bütün müslümanların ve hatta bütün beşeriyetin dahi Allah'ın ve Rasûlünün koyduğu bir hükmü olsun değiştirme yetkileri yoktur. Bu husus, dinin kesin gerçeklerinden biridir. Allah'ın emir ve hükümlerine aykırı hüküm koymaların ve bunların kabul edilmesinin küfrü gerektirdiği, dinin apaçık gerçeklerindendir, yani zarûrât-ı diniyyedendir.
Buna göre, dinen yasak olduğuna dair kesin bilgiye sahip olunduktan sonra, çağımızda şu veya bu şekilde müslümanlara musallat olmuş beşerî düzenlerin helâl ve harama dair koydukları yasaları, yaptıkları teşrîleri/hükümleri kayıtsız ve şartsız olarak reddetmek gerekir. Onların bu haramların işlenmesini sağlayıcı ve kolaylaştırıcı bütün kurum ve mekanizmaları İslâm açısından reddedildiği gibi, bu kurumların işlemesinde ve işletilmesinde de herhangi bir görev ve fonksiyon yüklenmek de müslüman için câiz değildir. 3833
Bazı Haramlara veya Dinî Emirlere Karşı Tavır: Kur'ân-ı Kerim'in açık ve kesin hükümleriyle ya da mütevâtir sünnetle yasaklanan bir haram eylemin çağımızda geçersizliğini ya da yersizliğini söylemek ve bu haramları çiğneyenleri savunmak da günümüzde çokça görülen itikadî sapmalardan bir tanesidir. Esasında bu tür iddia ve itirazlar, İslâm'ın evrensel ve çağlar üstü bir din ve bu dini gönderenin insanların her zamandaki tüm ihtiyaçlarını bilen, çok merhametli bir zât olduğunu inkâr anlamındadır. "on dört asır önce gelmiş bir dinin ve bedevî Araplara gönderilmiş bir peygamberin öğretilerinin, modern çağın meselelerini ne oranda bir yeterlilikle ele alabileceği" hususunda tereddüt etmektedirler. İslâm'ın günümüz şartlarına uygun çözümler getiremediğini iddia etme cür'etinde
3833] M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 316-320
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunan hem itikadî ve hem kültürel anlamda câhiller, İslâm'ın başka çağların ve ortamların ürünü olduğunu söyleyerek bu tür şüpheleri topluma yaymak ve Allah'ın dinine iftira atmak istemektedirler.
Yüce Rabbimiz, bütün insanların kıyâmete kadarki ihtiyaç ve problemlerinin neler olacağını bilerek Hz. Muhammed Mustafa'yı son peygamber, dinini ve şeriatını da son din ve şeriat yapmıştır.3834 O, Yüce Allah'ın bütün insanlığa göndermiş olduğu bir peygamberdir.3835 Onun şeriatı ve peygamberliği insanlık için bir zorluk ve sıkıntı sebebi değil; başka sona bir rahmettir.3836 Allah'ın ona göndermiş olduğu din, son din olduğu gibi, eksiksizdir. Bu eksiksizliği ve mükemmelliği ile o, insanlık için kâmil bir nimetinin ifadesi ve tecellîsidir.3837 Bu ve diğer özellikleri dolayısıyla Allah katında geçerli olan biricik din, İslâm'dır. 3838
İslâm'ın her çağın, her kuşağın ve her türlü şart ve ortamın meselelerine çözüm getirecek kimlikte olduğunu bilip kabul etmek, İslâm'ın tüm haram ve helâllerinin, yani yasak ve müsâadelerinin en doğru, en âdil, en mükemmel çözümler olduğunu benimsemek bir iman meselesidir. Buna rağmen, İslâm'ın yetersiz olduğunu ileri sürmek ya da çağın gereklerine cevap veremeyeceği türünden iddialarda bulunmak, açık ve kesin delilleri yalanlamak, Allah'ın âyetlerine ters düşen bir iddiâ olacağından kesin ve apaçık bir küfürdür. Bu konuda şüphe ve tereddütün hükmü de aynıdır. Çünkü kat'i olaras sâbit olmuş naslarda şüphe ve tereddüt de küfürdür.
Sarhoş olmayacak kadar içilen içkinin veya meselâ bir şişe biranın haramlığını kabul etmeyen, hem de kendisinin müslüman olduğunu iddia eden nice insan vardır. Kumarın sadece büyük otellerin gazinolarında oynanan büyük paralarla oynandığını kabul ederek devletin hem de “millî” adı ile sunduğu piyangosunu veya benzeri sayısal, toto, loto, altılı ganyan gibi her yıl sayılarının arttığı kumar çeşitlerini helâl kabul eden insanların sayısı hiç de az değildir. Fâizin gereğini savunmak, İslâm'ın bazı suçlar için öngördüğü cezâları kabul etmemek ya da olumsuz herhangi bir şekilde (ağır olmakla, zâlimlikle vs.) nitelemek, İslâm'ın kesin delille sâbit herhangi bir haram hükmünün günümüzde gereksizliğini ya da uygulanmasının imkânsızlığını ileri sürmek, İslâm'ın şu ya da bu şekilde düzeltilmesi gerektiğini, bazı hükümlerinin ve tümünün çağa uydurulması gerektiğini savunmak gibi iddiâlar, düzen, çevre ve medyanın etkisiyle giderek artmaktadır. Bütün bunlar küfürdür.
Bu tür iddiâ ve tezlerin ortak özellikleri şunlardır: Bu hükümler şu anda gereksizdir ya da bu haramlar bu çağa uygun değildir. Bu iddiâ ve ifadeler ise, doğrudan doğruya Allah'ın ilim ve hikmetine karşı girişilen bir hücumdur. Yani doğrudan doğruya Allah'a iman ile bağdaşmasına imkân olmayan yaklaşımlardır. İkinci olarak, kesin delillerle sâbit olmuş hükümlerin, haramların gereksizliğini veya günümüzde uygulanamayacak şekilde devrinin geçtiğini, yetersizliğini söyleyerek bu hükümlerin değiştirilmesini istemek demektir. Bu da, kesin delille sâbit olmuş hükümleri reddetmek anlamındadır. Allah'ın dininden başka bir
3834] 33/Ahzâb, 40
3835] 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28
3836] 21/Enbiyâ, 107
3837] 3/Mâide, 3
3838] 3/Âl-i İmrân, 19
İÇKİ VE KUMAR
- 887 -
din aramak, Allah'ın hükümlerinden başka hükümlerle hükmetmeye kalkışmak demektir. Bu ise küfürdür, zulümdür, fâsıklıktır.3839 Aynı zamanda Kur'an'ın hükümlerini beğenmeyen müşriklerin, başka bir Kur'an getirmesi veya onda değişiklikler yapması için teklifte bulunan müşriklerin tavırlarının aynısını şu kadar asır geçtikten sonra tekrarlamaktır. Oysa Peygamber de dâhil olmak üzere hiçbir kimseye böyle bir yetki verilmiş değildir: "Onlara âyetlerimiz açık açık okununca bizimle karşılaşmayı ummayanlar dediler ki: 'Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir!' De ki: 'Onu kendiliğimden değiştiremem. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım..." 3840
Allah'ın indirdiği hükümlerin dışında hükümler koymak, başlıbaşına ve tevbe edilmediği takdirde asla bağışlanmayacak, cezâsı ebediyyen cehennemde kalmak olan bağışlanmaz bir suçtur. Bundan ayrı olarak Allah'ın hükmünden başka bir hüküm gösterip bunun Allah'tan olduğunu ileri sürmek ise, Allah'a karşı bir iftirâdır ve ötekinden geri kalmayan ikinci bir suçtur: "Şüphe yok ki onlar, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı uydurman için seni fitneye düşürmek istiyorlar (bunu yaptığın takdirde) o vakit seni dost edinirlerdi. O takdirde de Biz sana hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık." 3841; "Eğer Bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalar, sonra da onun şah damarını koparırdık." 3842
Görüldüğü gibi, Kur'an'ın, İslâm'ın birtakım hükümlerinin değiştirilmesini ya da kaldırılmasını istemenin asıl amacı, mü'minleri fitneye düşürmek, ayaklarının hak yoldan kaymasına zemin hazırlamaktır. Çağdaş câhilî düzenlerin, müslümanlara ve İslâmî hareketlere karşı uygulama ve tavırlarında bu amaç ve doğrultudaki komplolar önemli bir yer tutmaktadır. Câhilî düzen ve yönetimler bunu başarabildikleri takdirde ve bu amaçlarına ulaşabildikleri oranda kendilerini başarılı kabul eder ve İslâm adına girişilen hareketlerden, asıl çizgiden uzaklaşıp sapmaları oranında hoşnut olurlar. Tabii aynı oranda da o hareketin İslâm'la, Kur'an'la ilişkisi kalmaz. 3843
Helâl ve Haram Kılma Sadece Allah'ın Hakkıdır: İslâm, helâl ve haram kılma yetkisini sınırlandırmış, halkın nazarında veya Allah katında dereceleri ne olursa olsun bu yetkiyi insanların elinden almış ve onu yalnız Allah'ın hakkı olarak kabul etmiştir. Bir haram hükmünü Allah'ın kullarına yüklemeye ne hahamların, ne papazların, ne hocaların, ne devlet yetkililerin, meclis veya kanunların yetkisi vardır. Bu helâl ve haram hükmünü veren kimse, Allah'ın hakkını çiğnemiş ve yalnız Allah'a âit olan bu teşrîî hükümde haddini aşmış olur. Bu hükümleri koyan insan ve kurumların hükmünü kabul edip ona göre hareket eden insan da; onları Allah'ın ortağı kabul etmiş sayılır ve onun bu hareketi de küfür kabul edilir: "Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?" 3844
Kur'ân-ı Kerim, helâl ve haram hükmünü hahamların ve papazların ellerine teslim eden ehl-i kitabı haber verir. "Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını
3839] 5/Mâide, 44, 45, 47
3840] 10/Yûnus, 15
3841] 17/İsrâ, 73-75
3842] 69/Haakka, 44-46
3843] M. Beşir Eryarsoy, a.g.e., s. 264-266
3844] 42/Şûrâ, 21
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Allah'tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir." 3845 Bir gün Adiy bin Hâtem, henüz müslüman olmadan önce, hıristiyanken Hz. Peygamber (s.a.s.)'e gelmişti. Peygamber'in bu âyeti okuduğunu duyunca; "Onlar, haham ve papazlarına ibâdet etmiyorlar ki?!" demiş ve bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu: "Evet! Onlar helâlı haram, haramı da helâl yaptılar. Hıristiyanlar da onlara tâbi oldular. İşte bu, onların birbirlerine ibâdetidir." 3846
Hiç kimsenin Allah'ın emir ve hükümlerine aykırı kanun ve hüküm koyma, haram (yasak) ve helâl (serbest kılma) hükmü vermeye yetkisi yoktur. Bırakın kâfirleri, müslümanların, âlim ve müctehidlerin, İslâmî bir yönetimin, hatta bütün beşeriyetin dahi Allah'ın ve Rasûlünün koyduğu bir tek hükmü olsun değiştirme yetkileri yoktur. Allah'ın haramların helâl (yapılabilir, serbest), helâllarını da haram (yapılamaz, yasak) kabul etmek, Allah'ın emir ve hükümlerine aykırı hüküm koymak ve bunları kabul etmek, bir mü'mini kâfir yapmaya yeterlidir. "... Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendisidir."3847; "Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye idâresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha güzel kim vardır?" 3848
Beşerî düzenlerin helâ ve harama dair koydukları yasaları, yaptıkları teşrîleri/hükümleri kayıtsız ve şartsız olarak reddetmek gerekir. Allah'ın indirdiği hükümlerin dışında hükümler koymak, Allah'ın haramlarını helâl, helâllarını haram etmek, başlıbaşına ve tevbe edilmediği takdirde asla bağışlanmayacak, cezâsı ebediyyen cehennemde kalmak olan affedilmez bir suçtur.
Tıpkı bunlar gibi, Kur'an, Allah'ın izni olmadan helâl ve haram hükümlerini kendi kafalarına göre veren müşrikleri de haber vermektedir: "De ki: 'Bana söyleyin: Allah'ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl kıldınız. Bunu size Allah mı bildirdi, yoksa Allah'a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?" 3849; “Dillerinizin yalan yere nitelemesinden ötürü, ‘Şu helâldir, bu haramdır’ demeyin. Sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.”3850 Bu âyetlerden İslâm hukukçuları ittifakla kabul etmişlerdir ki: Helâl ve haram kılma hakkı yalnız Allah'ındır. Kendilerinin görevi de helâl ve haramı sadece tebliğ etmektir.
Ve... Günümüz
İçinde bulunduğumuz ülkedeki içki tüketiminin, dinimizin kesin yasaklamasına rağmen ne büyük rakamlara ulaştığı konusunda yüz karası bir istatistiğe göz atalım: Avrupa ülkelerinde 20 yıl içinde alkollü içkideki artışlar: İngiltere: % 50, Danimarka: % 113, Almanya: % 182, İrlanda: % 200, Hollanda: % 250, Türkiye: % 350. İçki yüzünden trafik kazalarını hemen her gün medyadan izliyor, âile fâcialarını ve değişik suçları tâkip ediyoruz. Bu konuda kazanan sadece şeytan ve onun emrindeki düzen ve düzenbazlar oluyor. İslâm dışı düzenler, sigaranın üzerine “sağlığa zararlıdı” diye yazma ihtiyacı duyduğu halde, içki şişesinin üzerine bunu bile yazmıyorlar, daha çok içki üretimi ve satışı için Tekel Bakanlığı
3845] 9/Tevbe, 31
3846] Tirmizî, Tefsûru Sûre
3847] 5/Mâide, 44
3848] 5/Mâide, 50
3849] 10/Yûnus, 59
3850] 16/Nahl, 116
İÇKİ VE KUMAR
- 889 -
kurup insanları sarhoş etmeye çalışıyorlar. Netice, onların iftihar edeceği cinstendir: Hiçbir konuda Avrupa’da birinci olamayan ülke, içki tüketiminde ve sarhoşluktan kaynaklanan trafik kazalarında devamlı birinci olmaktadır. Şeytan ve şeytanî güçler, övünebilirler.
Her türlü kötülüğün kaynağının cehâlet olduğu bir gerçektir. Cehâletle savaşmak için ilim şarttır ve toplumu eğitip yetiştirmek için de okullar gereklidir. Esas görevinin lugat ve dinî terim anlamıyla cehâletle savaş olması gereken okullar, toplumların her çeşit hayırlı/faydalı olan hususları bilip bunları yapacak ve her çeşit şer/zararlı olan şeyleri tanıyıp bundan kaçınacak insan yetiştirecek fabrikalardır. Ama gelin görün ki, câhilî düzenlerin eğitim kurumları da cehâletle savaşıp kişileri eğiteceği yerde, diplomalı câhil yetiştiren, dinine ve değerlerine düşman hale getirilen yerler olabilmekte, bireysel ve toplumsal fesat ve ahlâksızlık yuvası olabilmektedir. Okul kapılarında uyuşturucular rahat bir şekilde pazarlanabilmekte, okuldaki çocukların altyapısı buna hazır hale getirilmektedir. Uyuşturucu kullananların önemli bir kesimini liseli gençler oluşturduğu gibi, içkiye (özellikle bira’ya) başlama yaşı ilköğretim öğrencileri yaşına inmektedir. Okulların yakınlarında sigara, bira gibi zararlı ve alışkanlık yapan maddeler en fazla sürümü olan pazarı oluşturmaktadır. Kahvehane, atari salonları, internet salonları gibi yerlerin müdâvimlerinin önemli oranı öğrencilerden oluşmaktadır.
Günümüzde nice sporun kumara âlet edildiği görülmektedir. At yarışları, aslî yapısıyla belki mâsum, meşrû ve güzel bir spordur, ama günümüzde hemen hiç kimse bunun spor tarafıyla meşgul olmamaktadır. Bu spor dalı, tümüyle kumar aracı olarak görev yapmaktadır. Altılı ganyan gibi adlarla insanlar spor adıyla kumarbaz yapılmaktadır. Yine Spor Toto, Loto gibi futbol maçlarıyla ilgili tahminler kumar olarak değerlendirilmektedir. Piyango, sayısal, spor toto, loto, altılı ganyan, müşterek bahis gibi şans oyunları denen değişik adlarla icrâ edilen bu kumarlarda devletin teşviki ve halkını kumarbaz yapmak için gayretlerini unutmamak gerekir. Vatandaşının karnını doyuramayan ve hatta onu soymak için binbir hile ve dayatma içindeki düzenin, açlık ve sefâlet denizine attığı vatandaşına yardım mâhiyetinde, sarılsınlar diye uzattığı yılandır şans/kumar oyunları. Düzenin ve gayri İslâmî çevrenin kurbanı halk için de göz kırpan, işveli ve nazlı dilberdir, o kaçtıkça halk devamlı koşar, ha bire yakalamak için ömür tüketir. Sadece ömür değildir tükenen, umut, para, Allah’ın hudûdu, izzet, dâvâ, ideal ve Cennet adaylığı... Vatandaşını her çeşit zararlı unsurlardan koruma görevi olan düzen, vatandaşını kumarbaz yaparak onların sırtından para kazanmanın keyfini çıkartır.
Gazetelere yansıdığı şekliyle CIA'in resmî istatistiklerine göre, dünyada sigara içen insan sayısı 1milyar 150 milyon. Sigara içen müslümanların sayısı 400 milyon. En büyük sigara üreticisi Phillip Morris. Bu da kazancının % 12'sini İsrail'e gönderiyor. Müslümanların, çeşitli markalarla piyasaya sunulan Morris'e günlük cirosu: 800 milyon dolar. Müslümanların ortalama günlük kâr katkısı 80 milyon dolar. 9.600.000 dolar müslüman parası her gün İsrail'e gitmiş oluyor, evet her gün! Ve Türkiye, yıllık 150 milyon kg. sigara tüketimiyle; Brezilya, Güney Kore ve Hindistan'dan sonra 4. sırada yer alıyor. Dünya Bankasının 1999-2000 yıllarında yaptığı sigara araştırmasının sonuçlarına göre, sigara kullanımı son on yılda dünyada % 4,12 azalırken, Türkiye'de ise % 52,18 oranında arttı.
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sigara, içki ve kumarın bir de ekonomik yönü var. Sigara ve içki tükettikçe tükenen insanımız, bir yandan bedenini, enerjisini, sağlığını tüketirken, diğer yandan da parasını tükettirmekte, hem de en azılı düşmanlarına. Her sigara, İslâm düşmanlarına malzeme, her iskambil bileti, müslümanın karşısına bir silâh olarak çıkmaktadır.
Her kaka kola İsrail için bir kurşun, her MC Donald hamburgeri, bir tank mermisi, her Amerikan ve Yahudi firmalarının sattığı bir ürün, bir Filistin çocuğunun ölümü demek. Parasını israf eden, sağlığını harap eden, imanî hayatını tehlikeye atan ve yavaş yavaş intihar eden içki ve kumar gibi haramlara parasını veren her müslüman, farkında olmasa da, İslâm’a ve müslümanlara savaşa katkıda bulunuyor, tâğut yolunda infakçı ve savaşçı oluyor. "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır." 3851 Ve iki hadis rivâyeti:
“Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur.” 3852
“Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder.” 3853
At yarışı, piyango, loto, şans topu, on numara gibi resmî ve millî kumarlardan halkın cebinden çıkan bu kara, kapkara paranın, 2001 yılında tam 1 katrilyon 37 trilyon lira olduğu açıklandı. 2002 yılının ilk sekiz ayında ise 1 katrilyon 198 trilyon liraya yükselmiş bu rakam. Halk, evine ekmek götürmekte zorlansa da sigaraya ve kumara yatıracak parayı bulabiliyor demek ki. Bu hale gelen vatandaşı kandırıp umut satmak da, ona hizmet etmekle görevli düzene düşüyor elbette. Halkın cebinden çıkan bu paraların yarısından çoğu, devlete gidiyor. Diğer kalanlar da Ahmed’in parası Mehmed’e... Kumar vebalini de kazanan ve kaybeden herkes sırtına yüklenirken; psikolojik, sosyal ve daha önemlisi din yönüyle kaybeden hep halk oluyor. Dolaylı ve dolaysız bunca vergi vermek yetmiyor mazlum halka, bir de bu tür kumarlarla “enâyi vergisi” veriyor, “cehâlet vergisi” ödüyor. Dünyada huzursuzluğu, âhirette cehennemi dişinden tırnağından artırdığı, çocuklarının da hakkı olan para ile satın alıyor. Ne kötü bir alışveriş bu! “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazanmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” 3854 Bu katrilyon liraların içine vergisi verilmediği için kaçak/yasak kabul edilen kahvehane ve gayri resmî kumarhanelerde oynananlar tabii ki dâhil değil. Alıp satacak bir şeyi kalmayan gariban insanlara umut tâcirliği yapan, onlara umut satarak sukut-ı hayaller içinde başka ciddî meseleleri düşünemeyecek müstaz’af yığınlar düzenin eseridir; doğru, ama bu oyuna gelen halkın hiç mi kabahati yoktur? Hatta bunlara seyirci kalan müslümanların, tebliğcilerin?!
Akıl ve beden sağlığını gideren her çeşit içkiyi ve insanlar arasında düşmanlığı, kini sokan, Allah’ı zikirden ve namazdan alıkoyan her çeşit kumar ve gayr-ı meşrû eğlenceyi yasaklayan Rabbimize hamd ve şükürler olsun! Pragmatist ve kapitalist tuzaklara düşmeyerek helâl yol dışına taşmadan geçimini temin eden ve kazandığı paraları resmî ve gayr-ı resmî kumar masalarında ve içki
3851] 4/Nisâ, 76
3852] İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri, c. 5, s. 2089; Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445
3853] Deylemî; İbn Aslâkir, Tarih
3854] 2/Bakara, 16
İÇKİ VE KUMAR
- 891 -
kadehlerinde tüketmeyen, beden ve ruh sağlığını koruyan, imanını çaldırmayan müslümanlara selâm olsun!
"İçki, bütün kötülüklerin anasıdır." (Hadis-i Şerif)
"İçkinin seslendiği yerden ahlâk ve hayâ kaçar."
"İçki dolu her kadeh lânetliktir, içindeki de şeytan."
"Şarabın boğduğu insan, denizin boğduğundan fazladır."
"Fitneye ekser sebep bezm-i cihanda bâdedir."
"Kumar, kendi parasını hiç uğruna başkasına vermek ya da başkasının parasını beleşten kapmaktır."
"Kumar oynayan servetinin, zamanının, özgürlüğünün ve sağlığının kaybından suçludur."
"Kumardaki tehlikeye karşı bedava bir sigorta vardır; hiç oynamamak."
"Kumarı olanın tomarı yağmaya gider."
"Kumar, yalanın aynasıdır."
"Kumar, hırs ve tamahın çocuğu, kötülüğün kardeşi, israfın anası, zarar ziyanın babasıdır."
"Kumarla içkiye kim pey sürür / İlk tadışta birden başın döndürür / Azın azın ocağını söndürür / Âhir hânümânın yıkar demişler.
"Alışkanlıklara, zıt alışkanlıklarla hâkim olunur."
"Alışkanlıkların zincirleri, önce duyulmayacak kadar hafif, sonra kırılmayacak kadar güçlü olurlar."
"Alışkanlık, bir halata benzer, insan her gün bir lifi örer ve sonunda, onu koparamayacak kadar güçlü yapar."
"Alışkanlık, anahtarı kaybolmuş bir kelepçedir."
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hamr ve Meysir (İçki ve Kumar) Konusuyla İlgili Âyetler
Hamr Kelimesinin Geçtiği Âyetler (7 Yerde): 2/Bakara, 219; 5/Mâide, 90, 91; 12/Yusuf, 36, 41; (24/Nûr, 31); 47/Muhammed, 15.
C- Sekr (Sarhoşluk) Kelimesinin Geçtiği Âyetler (7 yerde): 4/Nisâ, 43; 15/Hıcr, 15, 72; 16/Nahl, 67; 22/Hacc, 2, 2; 50/Kaf, 19.
Meysir Kelimesinin Geçtiği Âyetler (3 Yerde): 2/Bakara, 219; 5/Mâide, 90, 91.
D- İçki (Alkol) ve Alkollü İçkiler:
a- İçkide Büyük Günah Vardır: 2/Bakara, 219.
b- Sarhoşken Namaza Yaklaşmamak: 4/Nisâ, 43.
c- İçkinin Rızık Olması: 16/Nahl, 67.
d- İçki Yasağı: 5/Mâide, 90-91.
e- İçkinin Tevbesi: 5/Mâide, 93.
D- İçki Yasağı Hakkındaki Âyetlerin İniş Sırası
a- İçki Rızıktır: 16/Nahl, 67.
b- İçkide Büyük Zarar ve Günah Vardır: 2/Bakara, 219.
c- Sarhoşken Namaza Yaklaşmamalıdır: 4/Nisâ, 43.
İçki Haramdır: 5/Mâide, 90-91.
F- Kumar:
Kumarda Büyük Günah Vardır: 2/Bakara, 219.
Kumar Yasağı: 5/Mâide, 90-91.
Kumarla Mala Sahip Olmak: 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29-31
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 455-464
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 88-90, 403-404
3. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 263-278, c. 13, s. 342-344, c. 2, s. 167-179
4. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 249-252
5. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 42-44
6. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sâbunî, Şamil Y. c. 1, s. 220-230, 409-420, c. 2, s. 5-14
7. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y. s. 474-484
8. Kur'an'da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 303-306
9. Kur'an'da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 57-61, 130-132
10. İslâm'da İnanç, İbâdet ve Günlük Yaşayış Ans., İçecekler md. Menderes Gürkan, c. 2, s. 346-350
11. İslâm'da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavi, Hilâl Y. s. 75-83, 309-317
12. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y. s. 50-51, 260-261
13. Alışkanlık Yapan Zararlı Maddeler Nelerdir? Münip Yeğin, Merak Ettiklerimiz, Cihan Y. s. 135144
14. İslâm Dininin İnsan Sağlığına Verdiği Önem, Haluk Nurbaki, DİB Y. s. 76-85
15. Hadislerde Koruyucu Hekimlik, Ahmet Turhanoğlu, Rağbet Y. s. 51-53
16. Peygamberimiz ve Tıp (Tıbb-ı Nebevî), Mahmud Denizkuşları, Marifet Y. s. 61-63
17. İslâm Geleneğinde Sağlık ve Tıp, Fazlur Rahman, Ankara Okulu Y. s. 78-79
18. Tıp ve İslâm Gözüyle Alkol, Ömer Kılıç, İzmir, 1965
19. Bilim ve Din Işığında İçki ve Sigara, İsmail Özcan, Hisar Y.
20. İçki, Mehmed Zâhid Kotku, Seha Neşriyat
21. İçkinin Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
22. Alkol ve Arkadaşları, İlkay Kasaturan, Sistem Y.
23. Alkol ve Sigara, Kenan Durdu, Şelale Y.
24. Bira ve Alkoliz m, Heyet, Yeşilay Cemiyeti Y.
25. Alkollü İçkiler, Sigara ve Diğerleri, A. Özyazıcı, M.E.B. Y.
26. Alkol ve Uyuşturucularla İşimiz Bitti, Civan Samerdem, Doruk Y.
İÇKİ VE KUMAR
- 893 -
27. Alkol ve Madde Kötüye Kullanım, Marc A. Schuckıt, Saray Medikal Y.
28. Uyuşturucu Kültürü, Selahaddin Kaptanağası, Necati Özfatura, Yeşilay Cemiyeti Y.
29. Uyuşturucu ve Gençlik, İbrahim Kapaklıkaya, Nesil Basım Yayın
30. Uyuşturucu Zehirler ve Cinsel Çılgınlıklar, Ahmet Arif Kızılyalın, Tekin Y.
31. Uyuşturucu, Gerilla ve İktidar, Ricardo Knabe, Gökkuşağı Y.
32. Beyaz Savaş, Çağrı Erhan, Bilgi Y.
33. Haşhaşdan Eroine, Martin Booth, Sabah Kitapları Y.
34. Alkol ve Diğer Maddeler ile İlişkili Bozukluklar, Musa Tosun, İstanbul 2000
35. Uyuşturucu Madde Bağımlılığı, Salih Yaşar Özden, İstanbul 1992
36. Sigara, Ebu Bekir Câbir Cezairî, Bahar Y.
37. Sigara ve İnsan, Osman Arı, Form Y.
38. Sigara ve İnsan Sağlığı, Heyet, İlmî Neşriyat
39. Sigaranın Öteki Yüzü, Metin Şahin, İpek Y.
40. Sigaranın Saltanatı, Richard Klein, İletişim Y.
41. Sigarayı Bırakmanın Kolay Yolu, Allen Carr, E Y.
42. Sigara Raporu, Selahaddin Kaptanağası, Yeşilay Cemiyeti Y.
43. Son Asırların Vebası: Sigara, Selman Koç, Nil A.Ş. Y.
44. Hayatın İçinden Fıkıh, Vecdi Akyüz, Rağbet Y.
45. Helâl-Haram, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
46. İslâm'da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavi, Hilâl Y.
47. Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar, Hayreddin Karaman, Nesil/Yeni Şafak/TDV. Y.
48. İslâm’da Helâler ve Haramlar, İbn Hace Heytemî, Kayıhan Y.
49. İslâm’da Helâller ve Haramlar, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
50. Haram Olan Eylemler, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
51. İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, Süleyman Uludağ, Türkiye Diyanet Vakfı Y.
52. Büyük Günahlar, Hâfız Zehebî, Ankara Fazilet Y.
53. Büyük Günahlar, Bilâül Uzun, Hak Y.
54. Büyük Günahlar, Celal Yıldırım, Uysal Kitabevi Y.
55. Kur'an'da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y.
56. Kur'an'da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y.
57. Şarabın İcadı ve Dört Vasfı, Hasan Özdemir, Türkoloji Dergisi, sayı 11, 1993, s. 134-160

İHLÂS
- 895 -
Kavram no 85
Haramlar 12
Ahlâkî Kavramlar 15
Bk. Doğruluk; Ahlâk; İsyan-İtaat
İFTİRÂ
• İftirâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İftirâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İftira Kavramı
• İftirânın En Çirkini: Allah’a ve Dine İftirâ
• Cehennemlik İftira: Uydurma Hadisler
• Uydurma Hadislere Örnekler
• Âişe Anamıza Atılan Çirkin İftira: İfk Olayı
• Kazf: Nâmuslu Bir Kimseye Zinâ İftirası
• Lian: Eşler Arası Güvensizliğin Bedeli ve İftiraya Set Çekme
• Tefsirlerden İktibaslar
• Günümüz ve İftirâ
“Artık kim Allah’ karşı iftira edip yalan uydurursa, işte bunlar, zâlimlerin ta kendisidirler.
De ki: ‘Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak (bâtıl olan her şeyden yüz çeviren, Allah’la birlikte başka şeylerin ilahlığını da tanımayan) İbrâhim’in dinine/inanç sistemine uyun. O, müşriklerden değildi.” 3855
İftirâ; Anlam ve Mâhiyeti
Olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatmak veya nakletmek. Hayatta insanoğlunun çeşitli arzu ve beklentileri vardır. Bu beklentilerine bazen erişemeyebilir. Böyle bir durumda, bazıları kendi kaderine râzı olurken; bir kısım insanlar da arzu ettiklerini zorla elde etmeye çalışırlar. Bu bakımdan iftira, bir kimseyi veya bir şeyi elde etmek veya o şeyi başkalarından kıskanıp, zarar verme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Her halükârda, dünya için önemli olan bir nesneye karşı olan zaafın neticesinde iftira yapılır.
İftira son derece kötü ve tahrip edici bir hâdisedir. Hem iftirayı yapan ve hem de kendisine iftira edilen kimse için oldukça rahatsız edici bir tutumdur. İftira sonucunda insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağları zayıflar; dayanışma gücü ortadan kalkar. insanlar birbirine güven duymaz olurlar. Bu güvensizlik, bir toplumun sosyal hayatını tamamen felce uğratan yıkıcı bir etki yapar. İftira, toplumdaki güzellikleri yakıp bitiren bir ateş gibidir.
İftira, toplumda adâletin tam olarak etkisini kaybettiği zamanlarda yaygınlaşabilen bir sosyal ve ahlâkî hastalıktır. Çünkü adâletsizlik ve tâkipsizlik, kötü fiillerin yaygınlaşmasına ve artmasına yol açan bir başıboşluğa sebep olmaktadır.
3855] 3/Âl-i İmrân, 94-95
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm'da iftira konusu, üzerinde oldukça fazla durulan bir konu olmaktadır. Çok sayıda âyet-i kerime, iftiranın özelliğinden ve onun Allah'ın nezdinde sevilmeyen ve hatta yerilen bir davranış olduğundan bahsetmektedir.
İftiranın en ağırı namus üzerine atılan iftiradır. Bunu, Hz. Âişe ile ilgili olarak "İfk" olayında görmekteyiz. Olay özet olarak şöyle cereyan etmiştir: Hz. Peygamber ashab-ı kirâmla sefere çıkarken, kura ile belirlenen bir eşini de beraberinde götürürdü. Bu usulle, Mustalikoğulları Gazâsına da Hz. Âişe katılmıştı. Konaklama yerinde, devenin üzerindeki gölgelikten (mahfel) tuvalet ihtiyacı için çıkan Âişe (r. anhâ), dönüşünde gerdanlığını düşürdüğünü fark etmiş, aramak için yeniden çıkmıştır. Bu sırada ordu yola çıkmış, Hz. Âişe, devenin üzerindeki gölgeliğin içinde zannedilmiştir. Dönüşte unutulduğunu anlayan Hz. Âişe, orada beklemiş, ordunun arka gözcüsü Safvân b. Muattal O'nu devesine bindirerek yolda orduya yetiştirmişti.
Münâfıkların reisi Abdullah b. Ubey ve arkadaşları bunu fırsat bilerek Hz. Âişe'ye zina iftirasında (ifk) bulundular. Bir aydan fazla bir süreyle bu dedikodu Medîne'de dolaştı. Hz. Peygamber ve Âişe validemizin yakınları bu olaya çok üzüldü.
Daha sonra Hz. Âişe Nûr sûresindeki şu âyetlerle temize çıkardı:
"O uydurma haberi getirip iftira (ifk) atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu kendiniz için bir ser sanmayın, bilakis o, sizin için hayırdır. İftirada bulunanlardan her birinin kazandığı günaha göre cezası vardır. Onlardan günahın en büyüğünü yüklenene de büyük bir azap vardır."
"İftirayı işittiğiniz zaman, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?"
"Bir de dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki, bu şahitleri getiremediler, o halde onlar, Allah nezdinde, yalancıların da kendileridir"
"Eğer Allah'ın lütuf ve merhameti, dünyada ve ahirette üzerinizde olmasaydı, yaydığınız fitne yüzünden, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu."
"Siz o iftirayı dilinize dolamıştınız. Hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığınız şeyi ağzınızla söylüyor ve onu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah nezdinde büyük bir günahtır "
"O asılsız sözü duyduğunuz zaman: "Bunu konuşmak bize yakışmaz. Haşa! Bu büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi?" 3856
Hz. Peygamber inen bu âyetleri tebliğ ettikten sonra; "Ya Âişe, Allah'a hamd et. Allah seni, iftiracıların isnâdından kesin olarak berî kıldı" buyurdu. Bunun üzerine Âişe (r.anhâ) nin annesi: "Kızım, kalk da Rasûlullah (s.a.s)'a teşekkür et" deyince, Hz. Âişe; "Hayır, kalkmam ve yalnız Allah'a hamd ederim" diye cevap verdi. 3857
İftira eden kimse, bununla amacına ulaşamaz ve sonunda dünyevî ve uhrevî
3856] 24/Nûr, 11-16
3857] Buhârî, Tefsîru Sûre 24/6, Meğâzî 12, 32, 34, Şehâdet 2, 15, Eymân 13, 18, İ'tisâm 28, Tevhîd 35, 52; Müslim, Tevbe 56; Ebû Dâvud, Salât 122; Ahmed b. Hanbel, Müsned VI/194, 195, 197
İHLÂS
- 897 -
bakımdan kendisi zararlı çıkar. Nebî (s.a.s.) "İftira eden kimse zarara uğramıştır."3858 buyurur.
İffetli bir kadına zina isnadında bulunup da bunu dört erkek şahitle ispat edemeyen bir kimse kazf cezasına çarptırılır. Bunlara ceza olarak seksen değnek vurulur ve bundan sonra şahitliklerine güvenilmez.3859 Zina isnadında bulunan kimse kadının kocası olur ve dört şahitle bunu ispat edemezse "mulâane" yoluna başvurulur. 3860
En ağır iftirayı atan kimse bile sonradan pişmanlık duyar ve durumunu düzeltirse Cenâb-ı Hakkın mağfiretine nâil olabilir. 3861
Günümüzde fertlerin birbirine iftirası yanında basın ve yayın yoluyla da iftiralar yapılmaktadır. Namus, iffet, haysiyet ve zimmet üzerindeki bir iftira ne kadar çok yayılırsa, iftiracının sorumluluğunun da o nisbette artması tabiidir. Kur’an’da “Mü’min erkek ve mü’mine hanımlara işlemedikleri bir şeyden dolayı eziyet edenler (onlara iftira atanlar), doğrusu iftirâ ve açık bir günah yüklenmişlerdir." 3862
Birine asılsız yere bir suç yükleme, olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatmak, başkalarına kara çalmak demektir. Kur’an-ı Kerim’de ‘ifk’ kelimesi de aynı anlamda kullanılmıştır. Gıybet, başkası hakkında ileri geri konuşmak, başkalarına memnun olmayacakları şekilde anmak ise de iftira; aslı astarı olmayan kötü şeyleri başkaları hakkında uydurup söylemektir, hatta bunu yaymaktır.
İftira huyunun sebebi, insanlardaki yükselme ve daha fazla dünyalık toplama arzusudur. Yahut ta kıskançlıktır. Başkalarının sahip olduğu nimetlere ulaşamayanlar, o nimet sahiplerini iftira ile bühtan (hakkında yanlış değerlendirme) ile zayıflatmaya, ellerindekini almaya çalışırlar.
İftira, öteden beri sinsi düşmanların en keskin silahıdır. Allah’tan korkmayıp, kuldan utanmayanlar, başkalarını alt etmek, onları gözden düşürmek için iftira yoluna başvururlar. Kimileri de ya kendi işledikleri ya da başkalarının işledikleri suçları, üçüncü bir kişiye iftira ederler, onun sırtına suç yükünü yüklemek isterler.
İftira, toplumun huzurunu bozan, kişiler arasındaki kin ve nefret duygularını artıran son derece çirkin bir davranıştır. İftira, hem atana hem de iftira edilene büyük zarar verir. Bir iftiradan dolayı zarara uğrayan kişi mazlum konumundadır. İftira eden ise günün birinde bu yaptığı çirkin işin zararını mutlaka görür. Başkalarına utanmadan çirkin şeyleri ve suç fiillerini iftira atan kimselerin yaşadığı toplumda huzurun, insanlar arasında bağlılık ve sevginin olması mümkün değildir.
Adâletin olmadığı yerlerde iftira faâliyetleri daha da artar. Hakkına râzı olmayan kişiler, daha fazlasına ulaşmak ve haksız kazançlar elde etmek için, başkalarını gözden düşürmek üzere iftira huyuna baş vurabilirler.
Günümüzde iftira kampanyaları medya dediğimiz kitle haberleşme araçları tarafından daha tehlikeli bir şekilde yapılmaktadır. Medya sahiplerinin, yazarlarının, muhabirlerinin işlerini müslümanca ve titizlikle yapmaları, şirki ve fitneyi
3858] Ahmed b. Hanbel, I, 91
3859] bk. 24/Nûr, 4
3860] 24/Nûr, 6-9
3861] 24/Nûr, 4-5
3862] 33/Ahzâb, 58; Sami Şener, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 96-97
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
körükleyecek tavırlardan kaçınmaları gerekir.
İftiranın Çeşitleri: Dinimize göre iftiranın her türlüsü haramdır. Allah iftira edenleri (müfterileri) sevmemektedir. En büyük müfterî ise ‘şirk’ koşan müşriklerdir. Çünkü onlar Allah’a ortaklık iftirası atmaktadırlar.
Muaz İbn Esed el-Cühenî anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kim bir mü’mini bir münâfığa karşı korursa, Allah (c.c.) da onun için Kıyamet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de bir müslümana kötülenmesini isteyerek iftira atarsa, Allah (c.c.) onu, Kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından temizlenip) çıkıncaya kadar hapseder.” 3863
İffetli bir kadına zina iftirası atanlar hakkında dünyada ve âhirette oldukça ağır cezalar vardır.3864 Burada yine iftira anlamına gelen ‘remâ’ fiili kullanılmıştır.)
‘İftira’nın bir anlamı da, içinde fesat olan şeyi ortaya çıkarmak, yalan sözü uydurmak demektir. Kur’an, buradan hareketle şirk, zulüm ve yalan yerine ‘iftira’ kelimesini kullanmaktadır. “….Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla (Allah’a) iftira etmiş olur.”3865 âyetinde olduğu gibi ‘şirk’ Allah hakkında bir iftiradır. Gerçekte O’nun ortağı yoktur, Müşrikler ise ortağı ve benzeri olmayan Allah’a, kendileri bir eş uyduruyorlar.
Allah (c.c.) adına helâl ve haram ölçüleri koyanlar, 3866
Din’i değiştirip, Peygamberimizin özelliklerini ilâhî kitaplardan silenler,3867 kendisine vahy gelmediği halde ‘bana da vahyediliyor’ diyenler, 3868
Allah’tan kendisine bir ilim (vahy) gelmediği halde O’nun adına hüküm koyanlar,3869
Allah’tan başkasını ilâh edinenler 3870 apaçık bir iftira içindedirler.
Kur’an birçok âyette ‘iftira’yı yalan anlamında kullanıyor. Allah’a karşı yalan uyduranlara (iftira edenlere) en büyük zâlim diyor. 3871
İnkârcıların bu iftirası ya taptıkları putların hak olduğunu iddia etmeleri şeklinde, ya Allah’ın âyetlerini yalanlama, ya O’nun adına din uydurma, ya O’ndan gelen vahy’i yalan sayma, kendilerini kurtulanlardan kabul etme, Allah’ın haksızlık yapacağını düşünmeleri, ya kesin âyet geldiği zaman inanacaklarına yemin etmeleri, ya da müşriklerin kendi yaptıklarını doğru ve süslü görmeleri şeklinde ortaya çıkmaktadır.
İnanmayanlar, Kur’an’ı peygamber uydurdu (iftira etti) diyorlardı. Kur’an, onların bu iddialarını reddediyor. 3872
3863] Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 4883, 4/270
3864] 24/Nûr, 23-25
3865] 4/Nisâ, 48
3866] 3/Âl-i İmrân, 94
3867] 6 En’am/21
3868] 6/En’âm, 93
3869] 6/En'âm, 144
3870] 18/Kehf, 15
3871] 7/A’râf, 37; 10/Yunus, 17; 11/Hûd, 1; 5/Mâide, 103 vd.
3872] 10/Yunus, 38; 11/Hûd, 13, 35; 32/Secde, 3 vd.
İHLÂS
- 899 -
Kur’an’ın ifadesiyle, şirk koşanlar, zulme sapanlar, din adına yalan söyleyenler, ya da kendi kafalarından din uyduranlar, Allah adına aslı astarı olmayan inançlar ve hükümler uyduranlar iftira içindedir. İftiranın bu çeşidi çirkinlik bakımından daha kötü, zarar verme bakımından daha geniştir. 3873
Bir kimseye yapmadığı bir kusuru, işlemediği bir suçu, kötülüğü, bile bile, üstelik birtakım deliller uydurarak yüklemeye kalkışmak iftirâdır. İftirâda birisinin ya da birilerinin huzurunu, mutluluğunu bozmak gâyesi güdülür. Rûhî psikolojik bir acı, elem, sıkıntı, eziyet vermek hedeflenir. İftirâya uğrayan şahıs bütün benliğiyle bu acıyı, ıstırabı hisseder. Belki fiziksel işkence ve elemden daha ağır bir yüktür bu psikolojik saldırı. İftirâ yoluyla yapılan ezâ, âdetâ insanın rûhunu dövmek, yumruklamak, kesmek, yakmak, kurşunlamak gibidir. Öyle olur ki, bu tür acılara dayanamayan ruh, rahatsızlığını bedene yansıtır ve psiko-somatik hastalıklar meydana gelir.
Yüce Allah, iftirânın tanımını ve iftirâ uğrayana verdiği ezâyı, şu şekilde beyan eder: “Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, yapmadıkları bir şeyle (suçlayıp) incitenler bir iftira ve açık bir günah yüklenirler.”3874 Yapmadığı bir suçla itham edilmesini bir yana bırakalım, insan yaptığı bir hatanın bile başkaları tarafından dile dolanmasından rahatsızlık duyar, incinir. Oysa bir insanın diğer insanlardan beklediği şey, onlar tarafından takdir edilmek, onların tahsînine, iltifatına mazhar olmaktır. İnsan, bundan müthiş bir mutluluk ve haz duyar. Bu doğal yapısı ve beklentisinin tam tersi bir tutumla, hele de iftirâ gibi bir karalamayla karşı karşıya gelen bir insanın içine düşeceği içsel yıkımı ve çöküşü tahmin etmek pek zor olmaz.
İnsanı bir başkasına iftirâ etmeye götüren etkenleri araştırdığımızda şu hususların ön plana çıktığını görürüz:
Bazı kimselerin kin ve öfkeleri, başkalarına zarar vererek intikam alma duygusu onları iftirâ etmeye iter. Çıkarına uygun düştüğü için, bazı menfaatler elde etmek düşüncesiyle iftirâ edenler vardır. Çoğu zaman iftirâ; kıskançlıktan, çekememezlikten, kişinin kendisine olan saygısını yitirmesinden ileri gelir. İftirâ eden kimselerde daha çok güçsüzlük ve aşağılık duygusu hâkimdir. Kendilerini eksik hisseden kıskanç tiplerdir bunlar. İyi, toplum içinde kabul gören insanlara karşı kin duyarlar. Kendilerindeki eksikliği başkalarına yansıtmak, onları karalamak sûretiyle bu eksikliklerini örttüklerini zannederler. Ve bu tür insanlar yaptıkları bu işin önemini ve ağırlığını kavrayacak, hissedecek durumda değillerdir. Başkasını itham etmeyi önemsiz, kolay, sıradan, basit bir işmiş gibi değerlendirirler. Hatta bundan hasisçe bir zevk de duyarlar. “O vakit siz, o iftirâyı, dillerinizle birbirinize anlatıyordunuz. Hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığınız şeyi, ağızlarınızla söylüyor ve bunu kolay sanıyordunuz. Hâlbuki Allah katında çok büyüktür.” 3875
“Kim bir hata yapar veya kasıtlı günah işler de onu bir suçsuzun üzerine atarsa, büyük bir bühtan/iftirâ ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” 3876 Bu âyette geçen “bühtân” kelimesini Fahreddin er-Râzî, “Din kardeşine kendisinde bulunmayan bir kusur ve kötülük isnat etmendir” diye açıklar.
3873] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 291-293
3874] 33/Ahzâb, 58
3875] 24/Nûr, 15; Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, s. 77-78
3876] 4/Nisâ, 112
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kazf, terim anlamıyla Kur’an’da yer almamakla birlikte, hadislerde hem genel olarak iftirâ, hem de özellikle zinâ iftirâsı için kullanılmıştır. Meselâ, büyük günahların sayıldığı bir hadiste, kötülükten habersiz iffetli bir kadına zinâ iftirâsında bulunmak, bu günahlar arasında gösterilmiştir (diğerleri; Allah’a şirk/ortak koşmak, büyücülük, haksız yere adam öldürmek, tefecilik, yetim malı yemek, savaştan kaçmaktır).3877 Bir mü’mine “kâfir” diyerek iftirâ eden kimsenin onu öldürmüş gibi günah işlemiş sayılacağını belirten hadiste3878 ve iftirâyı insanın âhiret hayatını iflâsa götürecek olan kul hakları arasında gösteren hadislerde de 3879 iftirâ anlamında “kazf” kelimesi geçmektedir.
Müslümanları kötü huy ve davranışlardan uzak tutmaya çalışan Hz. Peygamber, onları iftirâ konusunda da uyarmıştır. Bilhassa İslâm’a yeni girenlerden biat alırken Allah’a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak, hırsızlık ve zinâ yapmamak, hayırlı işlerde Rasûlullah’a karşı çıkmamak gibi sosyal ve siyasî önemi bulunan prensipler yanında; iftirâ etmemeyi de zikredip söz alması,3880 aynı şartların Rasûl-i Ekrem’e biat etmeye gelen kadınlar heyetinden de istenmesi3881 anlamlıdır.
“Mü’minler ancak kardeştir.”3882; “Sizden biriniz, kendisi için istediğini başkası için de istemedikçe iman etmiş sayılmaz.”3883; “Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir.”3884 gibi âyet ve hadislerle genel olarak doğruluk, dürüstlük ve adâleti emreden; yalancılık, haksızlık, sûizan gibi kötülükleri yasaklayan hükümler, insanların birbirine asılsız suç ve kusur isnat etmelerini de önlemeyi amaçlamaktadır. Sa’d bin Ebî Vakkas’a iftirâ ederek onun Hz. Ömer tarafından kumandanlıktan alınmasına sebep olanlardan Üsâme bin Katâde’nin daha sonra Sa’d’ın bedduâsıyla başına gelen felâketlere dâir rivâyetler,3885 ilk İslâm toplumunda iftirânın ağır bir günah olarak algılandığına işaret etmesi bakımından ilgi çekicidir.
İslâm’da iftirâ haram kılındığı gibi, asılsız olması muhtemel haberlere doğruymuş gibi ilgi göstermek ve bunlara araştırmadan inanmak da yasaklanmıştır 3886. Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Âişe’ye yapılan iftirâ karşısında müslümanların tutumu değerlendirilirken, bütün mü’minlerin, böyle bir habere hemen inanmayıp iftirâya uğrayan hakkında hüsn-i zanda bulunmaları gerektiği vurgulanmakta, bu tür asılsız isnat ve iftirâların yayılmasından hoşlananların dünyada ve âhirette ağır bir şekilde cezâlandırılmayı hak ettikleri bildirilmektedir.3887 İslâm ahlâkında, ilke olarak insanlar aleyhinde onları kötüleyici ve incitici mâhiyetteki her türlü konuşma ve dedikodu yasaklanmıştır. Birinin aleyhinde yapılan konuşmanın gerçeğe dayanması onu gıybet olmaktan çıkarmaz. Nitekim, Hz. Peygamber, bir kişiyi kendisinde bulunan bir kusurla anmanın gıybet, ona asılsız bir kusur veya
3877] Buhârî, Vesâyâ 23, Hudûd 44; Müslim, İman 144, Vesâyâ 10
3878] Buhârî, Edeb 44; Tirmizî, İman 16
3879] Müslim, Birr 60; Tirmizî, Kıyâmet 2
3880] İbn Hişam, II/73-75; İbnü’l-Esîr, II/96
3881] 60/Mümtehıne, 12
3882] 49/Hucurât, 10
3883] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71, 72
3884] Buhârî, İman 4, 5; Müslim, İman 64, 65
3885] İbnü’l-Esîr, III/5-6
3886] 17/İsrâ, 36; 49/Hucurât, 6
3887] 24/Nûr, 12, 19
İHLÂS
- 901 -
suç isnat etmenin ise iftirâ olduğunu bildirmiştir.3888 Kur’an’da mü’minlere kendilerinin, ana-babalarının ve yakınlarının aleyhine bile olsa, adâleti yerine getirmeleri emredilirken3889 aynı zamanda bu emrin, asılsız isnat ve iftirâlara uğrayan mâsum insanları koruma görevini de kapsadığı muhakkaktır.
İslâm ahlâk literatüründe zinâ isnâdı dışında iftirâ konusu üzerinde özel olarak durulmamışsa da, genellikle hak, adâlet, dürüstlük ve sevgiyle alâkalı pek çok konu işlenirken, aynı zamanda iftirâ gibi insan onurunu zedeleyici mâhiyetteki hak ihlâllerine dâir gerekli bilgiler verilmiş ve çeşitli yorumlar yapılmıştır. İftirâ bir yalan türü olup ahlâk kitaplarında geniş yer verilen yalanla ilgili bahisler, iftirâ konusu bakımından da önem taşımaktadır. 3890
İftirâ, toplumda büyük belâ ve zararlara sebep olan, insanın şerefini ihlâl eden suçlardan biri olduğundan dolayı Kur'an, buna giden menfezleri kapatmak gâyesiyle, fâsıkların getirdikleri haberlerin iyice araştırılmasını tavsiye etmektedir: "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz."3891 Fâsıkların getirdikleri haberler, eğer iyi bir şekilde araştırılsa, toplumda haksız bir şekilde meydana gelecek olan zararlar önlenmiş olacaktır. Çünkü bu tarz olan insanlar, şeytanın daima etkileri altında olup, hayâlî kurgularını orada burada söyler, bu hususta hiçbir fenâlıktan çekinmezler. Nitekim Kur'an, bu tarz olan kişileri, "effâkün esîm" olarak mübâlağa kipi halinde iki sıfatla nitelemektedir. "Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi? Her günahkâr iftirâcı, yalancı, sahtekâr üzerine iner. Bunlar (şeytanın iftirâ ve yalanına) kulak verirler. Çoğu ise yalancıdır."3892 Bunların niteliklerinden biri, çok iftirâcı ve yalancı olmaları, diğeri ise, günahtan asla çekinmeyenlerden oluşlarıdır. Bundan dolayı bu nitelikleri, toplumun kendilerinden şiddetle sakınmasını gerektirmektedir. 3893
Kur'an'ın en fazla hücuma tâbi tuttuğu yalan, Allah'ı, âyetlerini, âhiret gününü, peygamberlerini, nimetlerini yalanlama hususundadır. Geçmiş ümmetlerden Nûh kavmi, Âd, Semûd, Lût, Ress ve Firavun kavimlerinin bu hususları yalanladıkları,3894 bu yüzden de Kur'an bunların çetin azaba müstahak olduklarını belirtmektedir: "... Bu şekilde onlardan öncekiler de (peygamberleri) yalanladılar da sonunda azâbımızı tattılar..." 3895 Kur'an, buna şâhit olmak üzere muhâtapların yeryüzünde gezip dolaşarak yalanlayanların hallerini görüp ibret almaya teşvik etmektedir: "De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu düşünüp araştırın." 3896
Kur'an, Allah ve âyetlerini yalanlama hususunda, genellikle zâlim kelimesinin ism-i tafdîl (üstünlük karşılaştırma kipi) formunu kullanmaktadır. Bundan dolayı yukarıda sayılan yalanların içinde de, en buğz edilen yalan da, Allah'a ve âyetlere karşı olan iftira ve yalan olduğunu söyleyebiliriz: "Allah'a karşı yalan
3888] Müslim, Birr 70; Tirmizî, Birr 23
3889] 4/Nisâ, 135; 5/Mâide, 8; 6/En’âm, 152
3890] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 522-523
3891] 49/Hucurât, 6
3892] 26/Şuarâ, 221-223
3893] Hayati Aydın, Kur'an'da İnsan Psikolojisi, s. 263-264
3894] 26/Şuarâ, 105, 123, 141, 160; 38/Sâd, 12; 50/Kaf, 12
3895] 6/En'âm, 148
3896] 6/En'âm, 11
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyduran veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır?"3897 Âhiret gününü ve peygamberleri yalanlama hususu da, Kur'an'da sık sık işlenen temalardan biridir. Bu hususları yalanlamanın, eskilerin tarzı olduğu belirtilmektedir: "(Rasûlüm!) Eğer seni yalancılıkla itham ettilerse (yadırgama); gerçekten, senden önce apaçık mûcizeler, sahîfeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalanlandı/yalancılıkla itham edildi."3898 Allah'ın nimetlerini yalanlama konusu ise, Rahmân sûresinde yoğun bir tema halinde işlenmiş olup birer ikişer âyet aralıklarıyla; "Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?" şeklindeki bir ifâde, toplam 31 sefer tekrar edilmiştir. Yalanın bir çeşidi de iftirâdır.
Kur'an'da bu eylem, genellikle "atmak" anlamına gelen fiil olan r-m-y kökünden gelen ve muzârî (hal ve gelecek zaman) formu olan "yermûne" ile ifâde edilmektedir: "İffetli hür kadınlara zinâ (suçunu yakıştırıp iftirâ) atan, sonra (bunu isbat için) dört şâhidi getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şâhitliklerini ebediyyen kabul etmeyin. Onlar tamamen fâsık/günahkârdırlar."3899 Âyette belirtilen "muhsanân" ifâdesinin altına hem bekâr kızlar, hem de evli kadınlar ile hükmen erkekler de girmekle birlikte, kadınların çoğulu kullanılmış, tağlîbe (genelleştirmeye) gidilmiştir. İslâm'da en ağır ceza olarak kabul edilen kısas dahi, iki şâhitle infâz edilirken, iftirâ isnâdında bulunan kişilerden dört tane şâhidin istenilmesi bunun gerçek fâillerini yakalama ve iftirâcıları korkutma amacı gözetilmiştir. Bu durum, böyle değil de, kolay bazı şartlara bağlanılsaydı, elbette büyük sûiistimaller olacaktı. Hâlbuki nâmuslu kadınlara zinâ isnâdında bulunmak, psikolojik olarak onlar için ölümden beterdir. İftirâ suçunun bu büyüklüğünden dolayı, cezası her ne kadar kısas kadar ağır görünmese de, ondan daha ağırdır. Kısasa eşdeğer olan seksen celde (sopa) ile beraber, müslüman toplum arasında ömür boyu şehâdetin kabul edilmemesi sûretiyle güvensiz bir kişi olma yaftasıyla dolaşmak gibi mânevî cephesiyle beraber mütâlaa edildiğinde, en ağır bir ceza olduğu ortaya çıkmaktadır.
İftirâ, toplumda büyük belâ ve zararlara sebep olan, insanın şerefini ihlâl eden suçlardan biri olduğundan dolayı Kur'an, buna giden yolları kapatmak gâyesiyle fâsıkların getirdikleri haberlerin iyice araştırılmasını tavsiye etmektedir: "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz."3900 Fâsıkların getirdikleri haberler, eğer iyi bir şekilde araştırılsa, toplumda haksız şekilde meydana gelecek olan zararlar önlenmiş olacaktır. Çünkü bu tarz insanlar, şeytanın daima etkileri altında olup, hayâlî kurgularını orada burada söyler, bu hususta hiçbir fenâlıktan çekinmezler. Nitekim Kur'an, bu tarz kişileri, "effâk esîm" olarak mübâlağa kipi halinde iki sıfatla nitelemektedir: "Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi? Her günahkâr iftirâcı/yalancı sahtekâr (effâk esîm) üzerine iner. Bunlar (şeytanın iftirâ ve yalanına) kulak verirler; çokları da yalancıdır."3901 Bunların niteliklerinden biri, çok iftirâcı ve yalancı olmaları, diğeri ise, günahtan asla çekinmeyişleridir. Bundan dolayı bu nitelikleri, toplumun kendilerinden şiddetle sakınmasını gerektirmektedir.
3897] 7/A'râf, 37
3898] 3/Âl-i İmrân, 184
3899] 24/Nûr, 4
3900] 49/Hucurât, 6
3901] 26/Şuarâ, 221-223
İHLÂS
- 903 -
Kur'an'da tam 60 yerde geçen "iftirâ" kelimesi, çoğunlukla yalanla birlikte gündeme getirilmiş ve en büyük iftirâ suçunun Allah'a iftirâ olduğu vurgulanmıştır. Allah'a yalan uydurup iftirâ edenin zâlim olduğu,3902 müşriklerin büyük bir günah olarak Allah'a iftirâ etmiş oldukları3903 belirtilmiş, Allah'ı ve âyetlerini yalanlayarak iftirâ atanlardan daha zâlim kim olduğu, olumsuz cevap açısından sorulmuştur.3904 Kur'an, iftirânın tanımını ve iftirâya uğrayana verdiği ezâyı şu şekilde beyan eder: "Mü'min erkekleri ve mü'min kadınları, yapmadıkları bir şeyle (suçlayıp) incitenler, bir iftirâ ve açık bir günah yüklenirler."3905 İftirânın insanlar açısından en ağırı nâmus üzerine atılan iftirâdır. Bunu, Hz. Âişe ile ilgili olarak "ifk" olayında görmekteyiz. Bu konuyla ilgili Nûr sûresinde geniş değerlendirme vardır.3906 İffetli bir kadına zinâ isnâdında bulunup da bunu dört erkek şâhitle isbat edemeyen bir kimse "kazf" cezasına çarptırılır. Bunlara ceza olarak seksen değnek vurulur ve bundan sonra şâhitlikleri kabul edilmez. Zinâ isnâdında bulunan kimse, kadının kocası olur ve dört şâhitle bunu isbat edemezse, "mulâane" (lian) yoluna başvurulur. 3907
Kur’ân-ı Kerim’de İftirâ Kavramı
İftirâ kelimesi ve türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 60 yerde geçer. Bâtıl, boş, yalan, asılsız ve iftira anlamına gelen “zûr” kelimesi de Kur’an’da 4 yerde geçer: 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 4, 72; 58/Mücâdele, 2. İftirâ ve hayrette bırakan şenî ve yalan söz anlamına gelen bühtân kelimesi ise 6 âyette kullanılır. 3908
Kur’ân-ı Kerim’de iftira kavramı, daha çok, “Allah hakkında yalan uydurma, O’nun birliği, yetkinliği ve aşkınlığı ile bağdaşmayan iddiâlar ileri sürme” mânâsında yer almaktadır.3909 Bu âyetlerin birinde, Allah’ın, kendisine şirk/ortak koşma dışında, dilediği kimselerin bütün günahlarını bağışlayacağı ifâde edildikten sonra, “Allah’a şirk/ortak koşan kimse yanlış bir inanç uydurup büyük bir günah işlemiş olur.”3910 denilmektedir. Diğer âyetlerde ise putperestlerin, Kur’an’ı Hz. Peygamber’in tertip ettiği iddiâları,3911 yine onların, putların tanrı olduğu inancını uydurmaları3912 ve Allah’a isnat ederek kendi kafalarından hükümler koymaları 3913 iftirâ kavramıyla ifâde edilmektedir. Âyetlerde “ifk” kelimesi, yalan, iftirâ,3914 “bühtân” da iftirâ, asılsız iddiâ 3915 mânâsında kullanılmıştır.
“Artık bundan sonra kim Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzerse, işte onlar, zalim olanlardır.” 3916
3902] 3/Âl-i İmrân, 94
3903] 4/Nisâ, 48
3904] 6/En'âm, 21, 93, 144; 7/A'râf, 37; 10/Yûnus, 17; 11/Hûd, 18; 18/Kehf, 15; 29/Ankebût, 68; 61/Saff, 7
3905] 33/Ahzâb, 58
3906] 24/Nûr, 11-16
3907] 24/Nûr, 6-9
3908] 4/Nisâ, 20, 112, 156; 33/0Ahzâb, 58; 24/Nûr, 16; 60/Mümtehıne, 12
3909] Meselâ bk.3/Âl-i İmrân, 94; 6/En’âm, 21, 93, 144
3910] 4/Nisâ, 48
3911] Meselâ, bak. 10/Yûnus, 38; 11/Hûd, 13, 35
3912] 3/Âl-i İmrân., 24, 6/En’âm, 24; 7/A’râf, 53
3913] 6/En’âm, 138, 140
3914] 24/Nûr, 11, 12; 25/Furkan, 4; 34/Sebe’, 43
3915] 4/Nisâ, 20, 112, 156; 24/Nûr, 16
3916] 3/Âl-i İmrân, 94
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.” 3917
“Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!” 3918
“Kim bir hata veya günah kazanır da sonra bunu bir suçsuza yüklerse gerçekten o böyle bir yalan (iftirayı, bühtan)ı ve apaçık bir günahı yüklenmiştir.” 3919
“... Kâfirler, yalan yere Allah'a iftira etmektedirler ve onların çoğunun da kafaları çalışmaz.” 3920
“Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Hiç şüphesiz o zalimler kurtuluşa eremezler.” 3921
“Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken ‘bana da vahy geldi’ diyen ve ‘Allah'ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim’ diyenden daha zâlim kim vardır? Sen bu zâlimleri, ölümün ‘şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: ‘Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun âyetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz’ (dediklerinde) bir görsen...” 3922
“Yine bunun gibi onların ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helake düşürmek, hem kendi aleyhlerinde dinlerini karmakarışık kılmak için. Allah dileseydi bunu yapmazlardı; sen onları ve düzmekte oldukları iftiraları bırak. Ve kendi zanlarınca dediler ki: ‘Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları bizim dilediklerimiz dışında başkası yiyemez. (Şu) Hayvanların da sırtları haram kılınmıştır.’ Öyle hayvanlar vardır ki, -O'na iftira etmek suretiyle- üzerlerinde Allah'ın ismini anmazlar. Yalan yere iftira düzmekte olduklarından dolayı O, cezalarını verecektir.” 3923
“Çocuklarını hiçbir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile Allah'a karşı yalan yere iftira düzüp Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar, elbette hüsrâna uğramışlardır. Onlar, gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.” 3924
“... Hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” 3925
“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 3926
“Öyleyse, Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kimdir? Kitap'tan kendilerine bir pay erişecek olanlar bunlardır. Nihâyet
3917] 4/Nisâ, 48
3918] 5/Mâide, 103
3919] 4/Nisâ, 112
3920] 5/Mâide, 103
3921] 6/En’âm, 21
3922] 6/En’âm, 93
3923] 6/En’âm, 137-138
3924] 6/En’âm, 140
3925] 6/En’âm, 144
3926] 7/A’râf, 28
İHLÂS
- 905 -
elçilerimiz, hayatlarına son vermek üzere kendilerine gittiklerinde onlara diyecekler ki: ‘Allah'tan başka taptıklarınız nerede?’ ‘Onlar bizi (yüzüstü) bırakıp kayboldular’ diyecekler. (Böylelikle) Bunlar, gerçekten kâfirler olduklarına kendi aleyhlerinde şehadet ettiler.” 3927
“Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz, Allah'a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş değildir. Rabbimiz, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah'a tevekkül ettik. ‘Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında ‘Sen hak ile hüküm ver,' Sen ‘hüküm verenlerin' en hayırlısısın.” 3928
“Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, işte onlara mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” 3929
“Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden ve O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphesiz O, suçlu günahkârları kurtuluşa erdirmez.” 3930
“De ki: ‘Allah'ın sizin için indirdiği sizin bir kısmını haram ve helal kıldığınız rızıktan, haber var mı? Söyler misiniz?’ De ki: "Allah mı size izin verdi, yoksa Allah hakkında yalan uydurup iftira mı ediyorsunuz?” 3931
“Allah hakkında yalan uydurup iftira edenlerin kıyâmet günü zanları nedir? Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan (Fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler.” 3932
“(Müşrikler:) "Allah çocuk edindi" dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. O'nun (çocuğa) ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Bu hususta yanınızda herhangi bir delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” 3933
“De ki: ‘Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler, kurtuluşa ermezler.” 3934
“Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? İşte bunlar, Rablerine sunulacaklar ve şâhitler: ‘Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır’ diyecekler. Haberiniz olsun; Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.” 3935
“Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!” 3936
“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak ‘Bu helâldir, şu da haramdır!’ demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” 3937
“Korunan (iffetli) kadınlara (zina suçu) atan sonra dört şahid getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şahidliklerini ebedi olarak kabul etmeyin. Onlar fâsık olanlardır.” 3938
3927] 7/A’râf, 37
3928] 7/A’râf, 89
3929] 7/A’râf, 152
3930] 10/Yûnus, 17
3931] 10/Yûnus, 59
3932] 10/Yûnus, 60
3933] 10/Yûnus, 68
3934] 10/Yûnus, 69
3935] 11/Hûd, 18
3936] 16/Nahl, 56
3937] 16/Nahl, 116
3938] 24/Nûr, 4
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Eşlerine zinâ isnâdında bulunup da kendilerinden başka şâhitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şâhitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şâhitlik etmesidir.” 3939
“Doğrusu uydurulmuş bir yalanla gelenler sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur; siz onu kendiniz için bir şer saymayın aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise büyük bir azab vardır.”
“Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: ‘Bu, açıkca uydurulmuş iftira bir sözdür’ demeleri gerekmez miydi?
“Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.” 3940
“Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isâbet ederdi.”
“Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç)tur.”
Onu işittiğiniz zaman: ‘Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah'ım) Sen yücesin; bu, büyük bir iftiradır’ demeniz gerekmez miydi?
Eğer mü’min insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır.
Ve Allah âyetleri size açıklıyor. Allah, (işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Mü’minler arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da âhirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 3941
“Namus sahibi bir şeyden habersiz mü'min kadınlara (zina suçu) atanlar dünyada ve âhirette lânetlenmişlerdir. Ve onlar için büyük bir azab vardır.”
O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir.
O gün Allah onlara gerçek cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.” 3942
“İnkâr eden kâfirler dediler ki: ‘Bu (Kur'an) olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur.’ Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler.
Yine onlar dediler ki: (Bu âyetler), onun, başkasına yazdırıp da kendisine sabah-akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır. 3943
3939] 24/Nûr, 6
3940] 24/Nûr, 13
3941] 24/Nûr, 11-19
3942] 24/Nûr, 23-25
3943] 25/Furkan, 4-5
İHLÂS
- 907 -
“Allah hakkında yalan uydurup iftira edenlerden veya kendisine hak geldiği zaman onu yalan sayandan daha zalim kimdir? İnkâr edenlere cehennem içinde bir konaklama yeri mi yok?” 3944
“Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara irtikâp etmedikleri (bir suç) sebebiyle (iftira atarak) eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir.” 3945
“Acaba o, yalan yere Allah'a iftira mı etmiştir? Yoksa onda delilik mi var?’ (dediler). Hayır! Âhirete inanmayanlar azaptadırlar ve derin bir sapıklık içindedirler.” 3946
“Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman demişlerdi ki: Bu, sizi babalarınızın taptığı (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan başkası değildir. Ve yine bu (Kur'an) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir, dediler. Hak kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler de: Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir, dediler.” 3947
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 3948
“Ey Peygamber, mü'min kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp-uydurmamak (gayri meşru olan bir çocuğu kocalarına dayandırmamak), ma'ruf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda isyan etmemek üzere, sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 3949
“İslâm'a çağırıldığı halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir?! Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola erdirmez.” 3950
Hadis-i Şeriflerde İftira Kavramı
"Kim bir mü'mini bir münâfığa (gıybetçiye) karşı himâye ederse, Allah da onun için, Kıyâmet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu, Kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından temizlenip) çıkıncaya kadar hapseder." 3951
"İftira yönüyle insanların en büyüğü, bir adamı hicveden ve tümüyle bir kabileyi hicveden kimsedir. Kezâ, babasını inkâr edip annesini zinâ ile itham eden kimsedir." 3952
"Kim benim üzerime (bilerek) yalan söylerse, cehennemdeki oturacağı yere hazırlansın." 3953
3944] 29/Ankebût, 68
3945] 33/Ahzâb, 58
3946] 34/Sebe’, 8
3947] 34/Seabe’, 43
3948] 49/Hucurât, 6
3949] 60/Mümtehıne, 12
3950] 61/Saff, 7
3951] Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no: 4883, 4/270
3952] Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 487
3953] Buhârî, İlm 49-51, Enbiyâ 128, Zühd 72; Müslim, Mukaddime 1-3; Ebû Dâvud, İlm 4, hadis no: 3651; İbn Mâce, Mukaddime 4, hadis no: 30-37; Tirmizî, İlm 8, hadis no: 2796-2798
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Benim ağzımdan yalan söylemek, başka bir kimse ağzından yalan söylemek gibi değildir. Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, ateşteki yerine hazırlansın." 3954
“Yalan olduğunu zannettiği bir hadisi benden nakleden kimse, yalancılardan biridir.” 3955
“Şüphesiz benim üzerimden söylenen bir yalan, başka birinin üzerinden söylenen yalan gibi değildir. Şimdi, kim (kasden) benim üzerimden yalan söylerse (benim söylemediğim bir sözü bana isnâd eder, hadis uydurursa), cehennemdeki yerine hazırlansın!” 3956
“Benden çok hadis rivâyet etmekten kaçının. Her kim benim üzerimde (benim ağzımdan) bir şey söylemek isterse, hak veya doğru söylesin. Kim, benim söylemediğim bir sözü, kasden uydurup bana isnad ederse, cehennemdeki yerine yerleşsin.” 3957
“Benden hadis rivâyet edin, zararı yok. Ama her kim benim üzerime kasden yalan söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın.” 3958
“Kim yalan olduğu zannedilen bir sözü benden (bana nisbet ederek) rivâyet ederse, kendisi de yalancılardan biridir.” 3959
“(Üç şey) Yalan ve iftirânın en büyüklerindendir: Kişinin, kendi babasından başkasına nesep iddia etmesi; Veya rüyâsında görmediği bir şeyi kendi gözüne göstermesi (rüyâsında görmediği bir şeyin kendisine rüyâda gösterildiğini iddiâ etmesi); Yahut da Rasûlullah’ın söylemediği bir şeyi ‘söyledi’ demesi.” 3960
“Âhir zamanda birtakım deccallar, yalancılar çıkacak. Size, sizin ve babalarınızın işitmediği hadisler getirecekler. Aman onlardan sakının! Sizi sapıtarak fitneye düşürmesinler!” 3961
“Her işittiğini söylemek, bir insana yalan olarak kâfîdir.” 3962
“Kişiye, işittiği her sözü söylemesi, günah yönünden yeter (ve artar).” 3963
İtirânın En Çirkini: Allah’a ve Dine İftirâ
Bilindiği gibi, iftirâ; uydurmak demektir. Uydurmaların en çirkini de Allah adına yapılan uydurmalardır. Yani, Allah’a âit olmayan bir sözü O’na nisbet etmek, O’nun hükmü olmadığı halde, O’nun hükmü diye bir şeyi O’na atfetmek iftirâların en kötüsüdür.
“Allah'a karşı yalan uydurandan, ya da kendisine bir şey vahyedilmemiş iken “Bana vahyolundu” diyenden ve “Ben de Allah'ın indirdiği gibi indireceğim!” diyenden daha zâlim kim olabilir? O zâlimler ölüm dalgaları içinde, melekler ellerini uzatmış: “Haydi canlarınızı çıkarın, Allah'a gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azâbıyla cezalandırılacaksınız!” (derken) onların halini bir görsen.” 3964
3954] Buhârî, Cenâiz 50; Müslim, Mukaddime, 4; İbn Mâce, Mukaddime, 31
3955] Müslim, Mukaddime I/9; Tirmizî, İlim 9
3956] Müslim, Mukaddime 4; Buhârî, İlim 47-51
3957] İbn Mâce, Mukaddime 35; Dârimî, Mukaddime 243
3958] Müslim, Zühd 72
3959] Müslim, Mukaddime 1; İbn Mâce, Mukaddime 38-41; Tirmizî, İlm 9, hadis no: 2799
3960] Buhârî, Menâkıb 18
3961] Müslim, Mukaddime 7
3962] Müslim, Mukaddime 5
3963] Ebû Dâvud, Edeb 88, hadis no: 4992
3964] 6/En'âm, 93
İHLÂS
- 909 -
Bu âyette Allah'a yalan uyduran, yani kendi uydurduğu sözü, Allah'ın sözü diye ileri süren, ya da vahiy almadığı halde kendisine vahiy geldiğini söyleyen, ya da kendisinin de Allah'ın indirdiği gibi âyetler indirebileceğini iddia eden kimseden daha zâlim (haksız) birinin olmayacağı vurgulanıyor ve bu tür iddialara sapan zâlimlerin, can verirken düşecekleri çetin durum anlatılıyor.
F-r-y kökünden gelen iftira, uydurmak demektir. Aslında fery dikmek, onarmak için deriyi kesmek anlamındadır. Fakat iftira uydurma anlamında kullanılmaktadır.
Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın vahyi olmayan şeyleri Allah'ın vahyi göstermeyi, Allah adına din hükümleri koymayı en büyük zulüm (haksızlık) sayar ve Kur'ân'ın, Allah'a iftira olmayıp sadece vahiy olduğu, birçok âyette vurgulanır:
“Allah'a yalan uyduran, ya da O'nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kim olabilir? Onlara Kitâbdan nasipleri erişir (ezelde kendileri için ne azık takdir edilmişse onu alır ve kendilerine yazılmış süre kadar yaşarlar); nihayet (ömürleri tükendiği zaman) elçilerimiz (melekler) gelip canlarını alırken: ‘Hani Allah'tan başka yalvardıklarınız nerede?’ dediklerinde: ‘Bizden sapıp kayboldular.’ dediler ve kendi aleyhlerine, kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.” 3965
“İnkâr edenler: ‘Bu, yalandan başka bir şey değildir. (Muhammed) Onu uydurdu, başka bir topluluk da kendisine yardım etti.’ dediler ve kesin bir haksızlığa ve iftiraya vardılar.” 3966
“Uydurduğu yalanı Allah'ın üzerine atan, yahut O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Şüphesiz suçlular asla onmazlar.” 3967
“Bu Kur'ân, Allah 'tan başkası tarafından uydurulacak bir şey değildir. Ancak kendinden öncekinin doğrulaması ve Kitabın açıklamasıdır. Onda asla şüphe yoktur. Âlemlerin Rabb'i tarafından(indirilmiş)dir. Yoksa ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer doğru iseniz haydi onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!’ Hayır, bilgisini kavrayamadıkları, sonucu henüz başlarına gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Bak, o zâlimlerin sonu nice oldu? Onlardan kimi, ona inanır, kimi de inanmaz. Rabb'in bozguncuları çok iyi bilir.” 3968
“De ki: ‘Gördünüz mü, Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerin bir kısmını haram ve bir kısmını helâl yaptınız.’ De ki: ‘Allah mı size böyle izin verdi, yoksa siz Allah'a iftira mı ediyorsunuz?’ Allah'a yalan uyduranların Kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Muhakkak ki Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir, ama çokları şükretmiyorlar.” 3969
59. âyet, müşriklere, Allah'ın indirdiği azıkların bâzısına haram, bazısına helâl damgasını neden vurduklarını, bu hususta Allah'tan izin mi aldıklarını, yoksa Allah'a iftira mı ettiklerini inkâr tarzında soruyor. Bu âyet, kimsenin, Allah'ın yarattığı rızıkları kendi kendine haram, helâl kılamayacağını, bu hükmü ancak Allah'ın vereceğini anlatmaktadır.
En'âm Sûresinde daha ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere müşrikler, çeşitli
3965] 7/A'râf, 37
3966] 25/Furkan, 4
3967] 10/Yûnus, 17
3968] 10/Yûnus, 37-40
3969] 10/Yûnus, 10/59-60
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvanlar hakkında haram, helâl hükümler koymuşlardı, kendi kendilerine koydukları bu hükümleri de Tanrı buyruğu sanıyorlardı. İşte âyet, onların kendi kendilerine koydukları bu hükümlere, tabulara bağlanmalarını ve hurafelere kapılarak Allah'ın yarattığı güzel şeyleri haram saymalarını, Allah'ın nimetlerine şükredecekleri yerde kendi vehimleriyle o nimetlere yasaklar koymalarını kınamakta, bunu Allah'a karşı nankörlük saymaktadır.
60'ncı âyette de uydurdukları yalanı Allah'ın hükmü diye gösterip Allah'a iftira etmiş olanların, Kıyamet gününde hallerinin nice olacağı soruluyor. "Allah'a yalan uyduranlar Kıyamet gününde durumlarının ne olacağını sanıyorlar? Onlar o gün kurtulacaklarını mı zannediyorlar?" deniyor. Bu suretle onların, Allah'ın cezasından kurtulamayacakları vurgulanıyor. Âyetin sonunda da Allah'ın, insanlara karşı çok lütufkâr olduğu, fakat insanlardan çoğunun O'na şükretmedikleri hatırlatılıyor.
Müşrikler bâtıl düşüncelere, hurâfi geleneklere dayanarak Allah'ın güzel nimetlerinden bir kısmını kendilerine haram saymışlardı. Bugün de böyle birtakım kıyâslara, akıl yürütmelerine, tutarsız sözlere dayanarak birçok ni'meti haram kılan kimseler vardır. Âyet, kendi akıllarıyla böyle yasaklar koyan herkesi uyarmaktadır.
Allah'ın güzel rızıklarını haram saymak kınandıktan sonra Allah'ın, insanlara çok lütufkâr olduğunun hatırlatılması; bu nimetlerin, insanlara birer lütuf olarak verildiği, bâtıl zanlara dayanılarak bunların yasaklanamayacağı anlamını taşımaktadır.
“Yoksa, ‘O'nu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sûre getirin; eğer doğru iseniz Allah'tan başka, çağırabildi/elerinizi de (yardıma) çağırın (da bunu yapın).” 3970
“Allah'a yalan uyduranlardan daha zâlim kim olabilir? Onlar Rab'lerine sunulacaklar. Şâhidler de: "İşte Rab'lerine karşı yalan söyleyenler bunlardır!" diyecekler. İyi bilin ki Allah'ın la'neti zâlimlerin üzerinedir.” 3971
“Yoksa O(Kur'â)n'ı uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer O'nu uydurmuşsam, suçum banadır. Ama ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.” 3972
“Elbette onların hikâyelerinde akıl sahihleri için ibret vardır. Bu (Kur'ân), uydurulacak bir söz değildir; ancak kendinden önceki(Hak Kitabı )nın doğrulanması, her şeyin açıklaması; inananlar için bir kılavuz ve rahmettir.” 3973
“Allah'a yalan uyduran, ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Zâlimler de kurtuluş yüzü görmezler.” 3974
“Allah hakkında yalan uydurandan ve kendisine gelen doğruyu yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Cehennemde kâfirler için bir yer yok mudur?” 3975
3970] 11/Hûd: 11/13
3971] 11/Hûd, 18
3972] 11/Hûd, 11 35
3973] 12/Yûsuf, 111
3974] 6/En'âm, 21
3975] 39/Zümer, 32
İHLÂS
- 911 -
Kur'ân'ın, Allah'a iftira olmayıp vahiy olduğunu vurgulayan diğer âyetler:
42/Şûrâ, 24; 46/Ahkaf, 8; 18/Kehf, 7, 23/Mü'minun, 38; 32/Secde, 32/3, 29/Ankebut; 3/Âl-i İmrân, 94. 3976
Allah'ın Dini Olarak Gösterilen Uydurmalar
“De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar, iflâh olmazlar!” Dünyâda biraz geçinir, sonra bize dönerler. Sonra da biz, inkârlarından dolayı onlara şiddetli azabı taddırırız.” 3977
Yani uydurdukları yalanı Allah'ın üstüne atan, kendi bâtıl düşünce ve inançlarını Allah'ın buyruğu gibi gösterenlerin onmayacakları, şu dünyada azıcık yaşadıktan sonra Allah'ın huzuruna gidip hesap verecekleri ve inkârlarından dolayı Allah'ın onlara şiddetli azabı taddıracağı vurgulanmaktadır.
“Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a pay ayırdılar. Zanlarınca 'Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza' dediler. Ortakları için ayrılan, Allah'a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor. Ne kötü hüküm veriyorlar! Yine ortakları, müşriklerin çoğuna evlatlarını öldürmeyi süslü gösterdiler ki hem onları mahvetsinler, hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar. Allah dileseydi bunu yapmazlardı. Öyle ise onları uydurduklarıyla baş başa bırak! Zanlarınca dediler ki: “Bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da sırtı(na binilmesi) yasaklanmış hayvanlar.” Bir kısım hayvanları da üzerlerine Allah'ın adını anmaz(dan boğazlar)lar. (Bütün bunları) Allah'a iftira ederek (ortaya çıkardılar. Allah) Onları iftirâlarıyla cezalandıracaktır. Dediler ki: “Bu hayvanların karınlarında olanlar, yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza haramdır". Eğer (hayvanın karnındaki yavru) ölü doğarsa, o zaman hepsi onda ortaktır. Bu nitelendirmelerinden dolayı Allah onların cezasını verecektir. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. Bilgisizlik yüzünden beyinsizce, çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğradılar, saptılar, yola gelici de değiller!” 3978
136. âyet, müşriklerin, Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a ve tanrılarına pay ayırdıklarını; Allah'ın ortakları sandıkları tanrılarının payından, Allah'ın payı tarafına bir şey geçirmediklerini; fakat Allah'ın payından, tanrılarının tarafına geçirdiklerini söylüyor.
Câhiliyye Araplarının bâzıları, ekinlerinden ve hayvanlarından bir kısmını, Allah ile putları arasında bölüştürürlerdi: Şu Allah'ın payı, şu da tanrılarımızın payı, derlerdi. Allah için ayırdıklarını konuklara, fakirlere harcarlar; tanrıları için ayırdıklarını da onların önünde yapılacak âyin ve törenlere harcarlardı. Eğer Allah'ın payından putların payına bir şey geçerse onu öyle bırakırlardı. Putların payından Allah'ın payı tarafına bir şey geçerse onu alıp tekrar putların payı tarafına katarlardı. Putlara ayrılan, sonunda yine kendilerine kalacağından, o paydan Allah'ın payı tarafına bir şey geçirmezlerdi. İşte âyet, onların bu geleneklerine değinmektedir. 3979
137. âyet, tanrı diye taptıkları şeylerin, ekin ve hayvanlardan Allah'a ve putlara pay ayırmayı kendilerine süslü gösterdiği gibi, yine onların çoğuna çocuklarını
3976] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 2/280-283.
3977] 10/Yûnus, 69-70
3978] En'âm: 6/136-140.
3979] İbn Hişâm, Siretu'n-Nebiyy: 1/84
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öldürmeyi de süslü, cazip gösterdiğini; böylece şeytânların, hem onların kendilerini mahvettiğini, hem de dinlerini bozduğunu anlatmaktadır.
136. âyette Arapların, tanrılarına pay ayırmaları kınandıktan sonra, 137. âyette de onların evlât kurban etme gelenekleri kınanmakta ve sonunda da, Peygamber'i teselli niteliğinde: “Allah dileseydi bunu yapmazlardı” buyurulmaktadır. Yani Allah onlara düşünce serbestliği verdi. Onlar da akıllarını kötüye kullanıp bu işleri yaptılar. Allah dileseydi onlara bu fırsatı vermez, bu işleri yaptırmazdı. Ama onları engellemedi, onlara istediklerini yapma özgürlüğü verdi ki yaptıklarından sorumlu olsunlar. Zira insan zorunlu olarak yapıp yapmadığından sorumlu olmaz. Nasıl ki kalbin ve midenin doğal çalışmasından insan sorumlu değildir.
138-139. âyetlerde Arapların, ekinler ve hayvanlar hakkındaki bâzı törelerine işaret edilmektedir: Birtakım ekinleri ve hayvanları, yalnız kendilerinin dilediği kimselerin yiyebileceğim söylemişler; birtakım hayvanların sırtına binmeyi yasaklamışlardı. Sırtlarına binilmesi yasaklanan hayvanlar, 5/Mâide, 103'üncü âyetinde anlatıldığı üzere bahire, sâibe, vasile ve hâm idi. Bunları kendi isimleri altında izah etmişizdir.
140. âyette akılsız ve bilgisizce çocuklarını öldürenlerin ve Allah'ın, kendilerine verdiği rızıkları haram kılanların hüsrana uğradıkları, doğru yoldan saptıkları vurgulanmaktadır.
“(Şeytân): “Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim: hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim: Allah'ın yaratışını değiştirecekler!” (dedi). Kim Allah'ın yerine şeytânı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyana uğramıştır.” 3980
Bu âyette belirtilen hayvanların kulaklarını yarma, Allah'ın yaratışını değiştirme şöyle olurdu: Bir dişi beş defa doğurur, beşinci yavru erkek olursa, bahire adını verdikleri o hayvanı putlarına adarlar, kulağını yarıp salıverirlerdi. Artık onu hizmette kullanmazlar, su ve otlaktan menetmezler, kesmezlerdi.
Hayvanın kulağını yarmak, hem hayvana eziyet, hem de onu çirkinleştirmektir. Allah'ın yaratışını değiştirme, doğal biçimi değiştirme, çirkinleştirme anlamındadır. Tek Allah'a kulluk etmek demek olan İslâm da insanın doğal dinidir. Buna şirk karıştırmak, doğal dini bozmak anlamına gelir. Kur'ân: “Sen yüzünü Allah'ı birleyici olarak doğru dine çevir: Allah'ın insanları yarattığı fıtrata (doğaya) uygun olan dine. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur.”3981 buyurmuştur. Bu, Allah'ın yarattığı doğayı değiştirmeyiniz, insanları doğal halinde bırakınız, demektir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de:
“Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra onun ana babası, onu ya Yahudi, ya Hıristiyan, ya da mecûsi yapar. Nasıl ki hayvan da organları tam bir hayvan doğurur. Hiç kulağı kesik görür müsünüz?” 3982 buyurmuştur.
Allah'ın yaratışını değiştirme hakkında çeşitli sahâbi ve tabiilere atfedilen tefsirler vardır. Bunlara göre Allah'ın insanlığa uygun gördüğü tevhid dinini değiştirmek, Allah'ın yaratışını değiştirmek olduğu gibi, hayvanların kulaklarını
3980] 4/Nisâ, 119
3981] 30/Rûm, 30
3982] Buhâri, Cenâiz: bâbu mâ kile fi evlâdi'l-muşrikin.
İHLÂS
- 913 -
kesmek, organlarını sakatlamak, insanın doğal güzelliğini bozmak; kadının erkeğe, erkeğin kadına benzemesi gibi şeyler hep Allah'ın yaratışını değiştirmektir.
Kur'ân, câhillerin uydurdukları bu hurafeleri kaldırmış, bunların din kuralı değil, Allah'a iftira olduğunu vurgulamıştır. İslâm, her şeyin bilgiye, akla dayanmasını ister. Körü körüne taklidi kınar. Sağduyuya ters düşen düşünce ve eylemleri kabul etmez. Çünkü böyle inançlar insan ruhunu sonunda putçuluğa sürükleyebilir. İslâm ise putçuluğun açık ve gizli biçimleriyle savaşmıştır.
İşte Kur'ân, Allah'ın yasasını çiğneme olduğu için aşırı küfür saydığı nesi'(harâm ayları erteleme, yerlerini değiştirme) geleneğini kaldırmıştır. Artık her ay, kendi yerinde kalacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de Vedâ' Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Zaman döndü, dolaştı, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı andaki durumuna geldi. Sene on iki aydır, dördü haram ayıdır. Bunların üçü art arda gelir: Zû'l-ka'de, Zû'l-hicce, Muharrem. Receb ise tektir, Cumâda ile Şa'ban arasındadır.”3983 Peygamber Aleyhisselâm, bu hadisleriyle artık nesi' uygulamasına son verilip Allah'ın doğal yasasına dönüldüğünü bildirmiştir. 3984
Kâ'be'yi Çıplak Tavaf:
“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti.’ dediler. ‘Allah kötülüğü emretmez, de, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?’ De ki: ‘Rabbim bana adaleti emretti. Her mescidde yüzlerinizi O'na doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak O'na yalvarın (Allah'a hiçbir benzer, eş, ortak koşmadan, gönlünüze başka tanrılar getirmeden sırf Allah'a yönelerek O'na kulluk edin). İlkin sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz. (O) Bir topluluğu doğru yola iletti, bir topluluğa da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar, şeytânları Allah'tan başka dostlar tuttular ve kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar.” 3985
Bu âyetlerin, Ka'beyi çıplak tavaf etme geleneğini kınamak üzere indiği rivayet edilir. Tefsirlerde açıklandığına göre Kureyş dışındaki Arap kabileleri, Ka'be'yi tavaf etmek istediklerinde, içinde günah işlenmiş olması ihtimali bulunan bir elbise ile tavaf etmemek için normal giysilerini çıkarır, özel giysi giyer veya havlu kuşanırlardı. Bu elbise veya havluları, Ka'be'nin Kureyşli bekçileri, ücret karşılığında verirlerdi. Kureyşliler normal giysileri ile tavaf ederken, taşradan gelenlerin, oradan satılan havluyu kuşanması, Kureyşliler için kârlı bir iş idi.
Elbise veya havlu kiralamaya parası olmayan taşralılar, kadın olsun, erkek olsun giysilerini çıkarıp çıplak tavaf eder ve bunu Hz. İbrahim'in, Allah'ın buyruğu ile yerleştirdiği bir hac geleneği sanırlardı. 3986
Bu âyetler, câhiliyye Araplarının bu hareketlerini reddetmekte, delilsiz olarak ataların koydukları bâtıl gelenekleri körü körüne taklidetmeyi kınamaktadır. “Sekiz çift (hayvan): Koyundan iki, keçiden iki. De ki: ‘(Allah,) İki erkeği mi haram etti, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin Rahimlerinde bulunan(yavru)ları mı? Eğer doğru iseniz bana bilgi ile haber verin.’ Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: “İki erkeği mi haram etti, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan(yavru)ları mı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyyet
3983] Buhâri, Tefsir, Sûre: 9, Bed'u'1-halk: 2, Meğâzi: 77; Müslim, Kasâme: 29; Ebû Dâvûd, Menâsik: 67; İbn Hanbel, Müsned: 5/37
3984] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 2/283-287
3985] A'râf: 7/28-30.
3986] İbn Kesir, Tefsir: 2/209
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ettiğine şâhidler mi oldunuz?” (Allah, böyle tavsiye ederken siz O'nun yanında mıydınız?) Öyle bilmeden insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah o zâlim topluluğu doğru yola iletmez.” 3987
Bu âyetlerde de koyunun, keçinin, devenin, sığırın erkeğini de dişisini de Allah'ın yarattığı belirtildikten sonra Peygamber'e, Allah'ın, bunların hangisini yasakladığını sorması emrediliyor. Yani bu hayvanların hiçbiri haram değildir. Ey müşrikler, siz, Allah'ın bunları haram kıldığını nereden biliyorsunuz? Hayır, bir deliliniz yok. Öyle ise Allah'a iftira edip bilgisizce insanları Allah yolundan saptırandan daha zâlim kim olabilir? Allah zâlim topluluğu doğru yola iletmez.
“Kendilerine verdiğimiz rızıktan, (hiçbir şey) bilmeyen(tanrı)lar(ın)a pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki siz, bu uydurduğunuz şeylerden mutlaka sorulacaksınız.”3988 âyetiyle, uydurdukları gelenekleri Allah'ın dini gibi gösterenlerin sorguya çekilecekleri vurgulanır. Bu âyette, En'âm Sûresinde açıklandığı üzere câhiliyye Araplarının, ürünlerinden ve hayvanlarından bir bölümünü Allah ile putları arasında bölüştürmelerine işaret edilmektedir. Allah için ayırdıklarını, dini törenlere sarf ederlerdi. Put için pay ayırmak ve putun huzurunda yapılacak âyine para harcamak (türbelere mum dikmek) hurafedir. İnsan kafasını kirleten örümcek düşüncelerdir. Kur'ân bu bâtıl düşünce ve davranışları kınayarak bu hurafelere saplanan insanların sorumlu olacaklarını vurgulamaktadır. Daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü ‘Şu helâldir, şu haramdır’ demeyin, sonra Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar. Azıcık yaşama(nın ardından), onlara acı bir azâb gelecektir.” 3989
Bu âyetlerde de kendi düşünceleriyle, Allah adına helâl ve haram koyanların, dinde olmayan şeyleri dine sokanların iflâh olmayacakları, azıcık yaşayıp sonra acı azaba çarpılacakları vurgulanıyor.
Böylece birtakım akıl yürütmelerle, kıyaslarla, gerçekte mubah olan yiyecekler üzerine yasaklar koyarak dini zorlaştırmanın, Allah'a iftira ve büyük bir suç olduğu belirtiliyor.
İnsanlar arasında sadece kendilerinin Allah katında özel bir yeri olduğunu sanmak, cenneti kendilerine özgü kılmak, cehenneme gitseler dahi bir süre sonra çıkacaklarını, ama kendileri dışında kalan toplulukların ebedi cehennemde kalacaklarını sanmak da Allah'a iftiradır. Çünkü Allah hiç kimseye ve hiçbir ulusa kesin bir ayrıcalık tanımamıştır: Yahûdi yahut Hıristiyan olandan başkası cennete girmeyecek” dediler. Bu, onların kuruntusudur. De ki: “Doğru iseniz delilinizi getirin.” 3990
“Bu hareketleri, onların: “Bize, ateş sayılı birkaç günden başka dokunmayacak.” demelerinden ileri gelmektedir. Uydurdukları şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır.”3991 Kur'ân, Allah'ın, hiç kimseye böyle bir ayrıcalık tanımadığını, böyle inananların, dinlerinde aldanmış olduklarını vurgulamaktadır. Bu tür inançlar, peygamberlerin öğretileri değil, dinin ruhundan uzaklaşmış din adamlarının, dini keyiflerine göre yorumlarından ibaret uydurmalardır. Bu yanlış yorumlar halkı da saplantılara,
3987] 6/En'âm, 143-144
3988] 16/Nahl, 56.
3989] 16/Nahl, 116-117.
3990] Bakara: 2/111.
3991] Âl-i İmrân: 3/24.
İHLÂS
- 915 -
hurafelere düşürmüş, böyle hayallere kaptırmıştır. Maalesef bu tür hayaller her din mensubunda olduğu gibi, Müslümanlar arasında da yayılmıştır. Müslümanlar da bunun benzerini söylemiyorlar mı?
Allah'ın bağışlaması ise, Kur'ân'a göre günâhı kendisini kuşatmış olan kimseye mahsus değildir. Günâhı kendisini kuşatmış, kalbini tamamen kapatmış, bütün arzusu şehvetini doyurmaktan ibaret olan; dinin, ruhunda hiçbir etki yapmadığı kimseler, cehennemde sürekli kalacaklardır. Bunun için bu hikmetli Kitap, dini ırkçılığa hasreden, sadece o dine mensub olmayı cehennemden kurtulmaya yeterli sayan, ya da geçmişte yaptıklarına güvenen kimse, vehmine kapılmıştır. “Uydurdukları şeyler, onları dinlerinde aldatmıştır” 3992 âyetinde buyurulduğu gibi, o kimse bilmeden Allah'a iftira etmiştir.
Yahudilerin bu sözü de dinlerinde aldanmalarından ve ona güvenmelerinden kaynaklanmıştır. Âhirette kimin cehennemde ebedi kalacağı, kimin cennete gireceği gibi hususlar, re'y ile düşünce ile bilinemez. Çünkü bu, gayba aittir, ancak vahy ile bilinir. Vahiyde bunların düşüncelerini destekleyen bir şey yoktur. Ancak Allah'tan söz almakla insan cehennemden kurtulacağına emin olabilir. Bu konuda Allah, kimseye bir söz vermemiştir. 3993
Yüce Allah, Âl-i İmrân Sûresinde Yahudilerin cennet tekelciliğini reddettikten sonra: “Peki, ya kendilerini, hiç şüphe olmayan bir gün için topladığımız ve herkesin kazandığı, kendisine tastamam verilip hiç kimseye haksızlık edilmediği zaman (durumları) nasıl (olacak)?”3994 âyetiyle hiç kimseye ayrıcalık tanınmayacağını, her cana yaptığının tam karşılığının verileceğini, kimseye haksızlık edilmeyeceğini vurgulamıştır. 3995
Allah'a Ortak Koşmak Büyük Bir İftiradır:
“Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan da gerçekten büyük bir günâh işlemiştir. Şu kendilerini övüp yüceltenleri görmedin mi? Hayır, ancak Allah dilediğini yüceltir, onlara kıl kadar zulmedilmez. Bak, nasıl Allah'a yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günâh olarak bu (onlara) yeter.” 3996
İftiracıların Sonu:
“Yoksa onların, kendilerine, Allah'ın izin vermediği dini koyan ortakları mı var? Eğer (bir süre fırsat verilmesi hakkında) karar olmasaydı derhal aralarında hüküm verilir(işleri bitirilir)di. Kuşkusuz zâlimler için acı bir azâb vardır.” 3997
Bu âyette uydurdukları hurafelere Allah'ın dini diye bağlananlar kınanmakta, Allah'ın onayı olmadan hiç kimsenin din hükmü koymağa hakkı olmadığı vurgulanmaktadır. Allah'tan başka tanrı yoktur. Müşriklerin ortaya attıkları hükümlere Allah izin vermemiştir. Onların uydurdukları gelenekler Allah'ın hükümleri değil, şeytânların telkinleridir. Allah böyle şeylerden hoşlanmaz. Şayet ezelde kullarına bir süre vermeyi, cezalarını ertelemeyi veya âhirete bırakmayı
3992] Âl-i İmran: 3/24
3993] Nisa: 4123-124.
3994] Âl-i İmran: 3/25
3995] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 2/287-293.
3996] Nisa: 4/48-50; S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 2/293
3997] 42/Şûrâ, 21
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kararlaştırmış olmasaydı derhal aralarında hüküm verilir, helak edilirlerdi. Fakat Allah ezeli kararı uyarınca onların cezalarını ertelemektedir. O zâlimler, zamanı gelince şiddetli bir cezaya çarpılacaklardır.
“Allah'a yalan uyduran, ya da O'nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kim olabilir? Onlara Kitaptan nasipleri erişir (ezelde kendileri için ne rızık takdir edilmişse onu alır ve kendilerine yazılmış süre kadar yaşarlar); nihayet (ömürleri tükendiği zaman) elçilerimiz (melekler) gelip canlarını alırken: ‘Hani Allah'tan başka yalvardıklarınız nerede?’ dediklerinde: ‘Bizden sapıp, kayboldular’ dediler ve kendi aleyhlerine, kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler. (Allah) Buyurdu: ‘Sizden önce geçen cin ve insan topluluklarıyla beraber ateşin içine girin!’ Her ümmet girdikçe yoldaşına lânet etti. Hepsi birbiri ardından orada toplanınca sonrakiler, öncekiler için dediler ki: ‘Rabbimiz, bunlar bizi saptırdılar. Bunlara ateşten bir kat daha azâb ver!’ (Allah): ‘Hepsi için bir kat fazla (azâb) vardır, ama siz bilmezsiniz.’ dedi. Öncekiler de sonrakilere dediler ki: ‘Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de kazandıklarınıza karşılık azabı tadın!” 3998
Bu âyetlerde, Allah'a iftira ederek kendiliklerinden Allah adına helâl ve haram koyanların, ya da Allah'ın âyetlerini yalanlayanların en zâlim (en haksız) kimseler oldukları vurgulanıyor, bunlara kitaptan nasiplerinin ulaşacağı belirtiliyor. Yani ezelde yazılmış, haklarında takdir edilmiş olan pay kendilerine mutlaka ulaşır. Bu pay ya Allah'ın azabıdır veya dünyâda onlara takdir edilmiş bulunan rızıkları, amelleri ve ömürleridir. Bu anlam, sözgelimine daha uygundur. Bu insanlar, Allah'ın yazgısında kendilerine takdir edilmiş bulunan rızıkları alırlar, nihayet dünyâ ömrünü tüketip can verme durumuna gelirler. İşte bunların, dünyâdan ayrılış durumları şöyle tasvir ediliyor:
Şimdi melekler, onların canlarını alırken, Allah'tan başka tanrı diye yalvardıklarının nerede olduklarını sorarlar. Eğer o yalvardıkları şeyler tanrı olsalardı, şu en zor durumda bulunan tapanlarına yardım ederlerdi, onları ölümden kurtarırlardı. Fakat o tanrılardan hiçbiri yok. Ömür boyu onlara tapıp, şimdi can alan meleklerle yapayalnız karşılaşan güçsüz, zavallı insanlar, artık gerçeği itiraftan başka çare bulamazlar. “Bizden kayboldular” derler. Böylece dünyada inkâr etmiş olduklarına dair kendi aleyhlerine tanıklık ederler.
“Allah'a karşı yalan uydurandan, ya da kendisine bir şey vahyedilmemiş iken ‘Bana vahyolundu’ diyenden ve ‘Ben de Allah'ın indirdiği gibi indireceğim!’ diyenden daha zâlim kim olabilir? O zâlimler ölüm dalgaları içinde, melekler ellerini uzatmış: ‘Haydi canlarınızı çıkarın, Allah'a gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azâbıyla cezalandırılacaksınız!’ (derken) onların halini bir görsen!” 3999
Bu âyette Allah'a yalan uyduran, yani kendi uydurmasını, Allah'ın sözü diye ileri süren, ya da vahiy almadığı halde kendisine vahiy geldiğini söyleyen, ya da kendisinin de Allah'ın indirdiği gibi âyetler indirebileceğini iddia eden kimseden daha zâlim (haksız) birinin olmayacağı vurgulanıyor ve bu tür iddialara sapan zâlimlerin, can verirken düşecekleri çetin durum tasvir ediliyor.
Melekler onların canlarını almak üzere ellerini onlara uzatırlar: “Haydi, canlarınızı çıkarıp verin, yahut haydi bedenlerinizden çıkıp elimize gelin! Allah'a
3998] 7/A'râf, 37-39.
3999] En'âm: 6/93.
İHLÂS
- 917 -
karşı gerçek olmayan sözler söylediğinizden ve Allah'ın âyetlerini kabul etmeyip böbürlenmenizden dolayı bugün alçaklık azâbıyla cezalandırılacaksınız!” derler. Büyüklük taslayanlara, böbürlenenlere en uygun ceza, alçaklık azabıdır. Burada böbürlenen, kasılanlar orada alçaltılırlar.
Bâzı müfessirler, 93. âyetin Medine'de indiğini söylerler. Bâzılarına göre âyet, peygamberlik iddia eden Yalancı Müseyleme ile el-Esved el-Ansi hakkında inmiştir. Bir kısım müfessirlere göre de vahiy kâtiplerinden olan Abdullah İbn Ebi Serh hakkında inmiştir. Bu adam vahyi yazarken âyetlerin bâzı kısımlarını değiştirir: "azîzun hakîm" yerine "ğafûrun rahîm" yazarmış. Hz. Peygamber (s.a.s.), Mü'minûn Sûresinin âyetlerini yazdırırken bunların belâğetine hayran kalan Abdullah İbn Sa'd İbn Ebi Serh:
“Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!” demiş. Hz. Peygamber (s.a.s.):
“Yaz, demiş, senin dediğin gibi indi!” Bunun üzerine Abdullah:
“Demek ki ben de Allah'ın indirdiği gibi indiririm” demiş. 4000
“Bu tür rivayetler hep Bana da vahyolunuyor” ve: “Ben de Allah'ın indirdiği gibi indireceğim” sözlerine, bir söyleyen bulmak çabasıyla ortaya atılmıştır. Müseyleme ve Esved, kendilerine vahiy geldiğini iddia ettiklerinden dolayı bu âyetin onlar hakkında indiği sanılmıştır. Diğer taraftan Abdullah İbn Sa'd İbn Ebi Serh de Medine'den kaçıp dinden döndüğü için âyetin, onun hakkında indiği söylenmiştir. Eğer Abdullah hakkındaki bu rivayet doğru olsa, Mü'minûn Sûresinin Medine'de inmiş olması gerekir. Oysa Mü'minûn Sûresinin Mekke'de indiği, oybirliği ile kabul edilmiştir. Tefsirine çalıştığımız bu âyetin iniş sebebi olarak anlatılan bu rivayetlerin hiçbiri doğru değildir.
Bu âyet, kendinden önceki ve sonraki âyetlerle birlik ve uyum içindedir. Hele 94. âyetteki hitâb, 93. âyetin devamıdır. 93'te başlayan İlâhi hitâb, 94'te sürmektedir. Bu iki âyette Allah, bedenlerinden çıkmakta olup huzuruna giden ruhlara hitâp etmektedir. 94'ncü âyetin, Medine'de indiğini söyleyen yoktur. O halde aynı sözün başı olan 93'ncü âyet, nasıl ondan ayrılır ve Medine'de iner? Çünkü 94'teki İlâhi hitâb, 93'ün devamıdır. 93'ncü âyette cümle bitmiyor, 94'te sürüyor. Cümlenin başının, sonundan sonra inmiş olması, akla uygun değildir, İlâhi bir sözde böyle bir şey olmaz.
94'üncü âyetin sonundaki: “Hani bize ortak sandığınız aracılarınızı da yanınızda görmüyoruz!” sözü, Mekke müşriklerinin inançlarını taşlamaktadır. O halde 93. âyet de Sûrenin diğer âyetleri gibi Mekke'de inmiştir.
Müşrikler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.), Allah'a iftira ettiğini, kendi hayâlinden doğan sözleri Allah'a dayandırdığını söylüyorlardı. Ayrıca müşrikler arasında Kur'ân ile alay edip: “İstesek biz de buna benzer sözler söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.” 4001 diyenler vardı. Nadr İbn el-Hâris'in böyle söylediği rivayet edilir. İşte, 93. âyette onlara cevaben, bu sözleri, Muhammed’in (s.a.s.) uydurmadığı, kendisine vahyedilmediği halde kendisine vahiy geldiğini söyleyenin en zâlim (haksız) kimse olacağı belirtiliyor. Bu suretle Muhammed’in (s.a.s.) böyle bir haksızlığı yapamayacağı, onun bilinen karakterinin buna müsâit
4000] Mefâtih: 19/84; Câmi'u'l-beyân: 7/272-273
4001] 8/Enfâl, 31
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmadığı anlatılmış oluyor. Yani Hz. Muhammed (s.a.s.), kendi uydurduğu bir şey için: “Bunu Allah bana vahyetti” demenin, ne büyük bir sahtekârlık, haksızlık olduğunu bilir, o böyle bir şey yapmaz. Âyet bir yandan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Allah'a iftira etmediğini, ona gelen sözlerin, Allah’ın vahyi olduğunu anlatırken bir yandan da doğru söylediği halde onu yalanlayanların, onunla alay edip: “Ben de böyle sözler indirebilirim” diyenlerin, en büyük vebal altına girdiklerini bildirmekte ve böylece kâfirleri uyarmaktadır.
Müşrikler, Hz. Muhammed’in (s.a.s.), Allah'a iftira ettiğini sanıyorlardı. Onların bu iddiaları, başka âyetlerde de anlatılmıştır:
“İnkâr edenler: Bu (Kur'ân), yalandan başka bir şey değildir. (Muhammed) Onu uydurdu, başka bir topluluk da kendisine yardım etti' dediler de muhakkak bir haksızlığa ve iftiraya vardılar.” 4002
“Yoksa 'Allah'a yalan uydurdu' mu diyorlar? Allah dilese senin kalbine mühür basar; bâtılı mahveder; hakkı sözleriyle yerleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü bilir.” 4003
“Yoksa 'Onu uydurdu'mu diyorlar? De ki: 'Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah'tan gelecek cezaya karşı sizin bana hiçbir yararınız olmaz. O, sizin ne taşkınlık yaptığınızı daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda O'nun şâhit olması yeter. O, bağışlayan, merhamet edendir. De ki: 'Ben bir türedi peygamber değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.” 4004
“Eğer o, bâzı lâflar uydurup bize iftira etseydi, elbette ondan sağ(el)ini alırdık, sonra onun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı. O (Kur'ân), korunanlar için bir öğüttür.” 4005
İftirânın en çirkin Allah’a iftira edip yalan uydurmak olduğu gibi, Allah’a şirk/ortak koşmak da Allah’a yapılan iftiranın en büyüğü ve en çirkinidir. “Allah, Kendisine şirk/ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a şirk/ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir. Şu kendilerini övüp yüceltenleri görmedin mi? Hayır, ancak Allah dilediğini yüceltir, onlara kıl kadar zulmedilmez. Bak, nasıl Allah’a iftira edip yalan uyduruyorlar? Apaçık bir günah olarak bu, (onlara) yeter.”4006; “Yoksa, onların, kendilerine, Allah’ın izin vermediği şeriat/hüküm/din olarak koyan ortakları mı var? Eğer (bir süre fırsat verilmesi hakkında) karar olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Kuşkusuz zâlimler için acı bir azap vardır.”4007 Bu âyette de, uydurdukları hurâfelere Allah’ın dini diye bağlananlar kınanmakta, Allah’ın onayı olmadan hiç kimsenin din hükmü koymağa hakkı olmadığı vurgulanmaktadır. Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur. Müşriklerin ortaya attıkları hükümlere Allah izin vermemiştir. Onların uydurdukları gelenekler, Allah’ın hükümleri değil, şeytanların telkinleridir. Allah böyle şeylerden hoşlanmaz. Şâyet ezelde kullarına bir süre vermeyi, cezâlarını ertelemeyi veya âhirete bırakmayı kararlaştırmış olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir, helâk edilirlerdi. Fakat Allah, ezelî kararı uyarınca onların cezâlarını ertelemektedir. O zâlimler, zamanı
4002] 25/Furkan, 4
4003] 42/Şûrâ, 24
4004] 46/Ahkaf, 8-9
4005] 69/Haakka, 44-48; Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 2/293-297.
4006] 4/Nisâ, 48-50
4007] 42/Şûrâ, 21
İHLÂS
- 919 -
gelince şiddetli bir cezâya çarptırılacaklardır.
7/A’râf sûresi 37-39. âyetlerde, Allah’a iftira ederek kendiliklerinden Allah adına helâl ve haram koyanların, ya da Allah’ın âyetlerini yalanlayanların en zâlim kimseler oldukları vurgulanıyor, bunlara kitaptan nasiplerinin ulaşacağı belirtiliyor. Yani, ezelde yazılmış, haklarında takdir edilmiş olan pay, kendilerine mutlaka ulaşır. Bu pay ya Allah’ın azâbıdır veya dünyada onlara takdir edilmiş bulunan rızıkları, amelleri ve ömürleridir. Bu anlam, sözgelimine daha uygundur. Bu insanlar, Allah’ın yazgısında kendilerine takdir edilmiş bulunan rızıkları alırlar, nihâyet dünya ömrünü tüketip can verme durumuna gelirler. İşte bunların, dünyadan ayrılış durumları şöyle tasvir ediliyor: Şimdi melekler, onların canlarını alırken, Allah’tan başka tanrı diye yalvardıklarının nerede olduklarını sorarlar. Eğer o yalvardıkları şeyler tanrı olsalardı, şu en zor durumda bulunan tapanlarına yardım ederlerdi, onları ölümden kurtarırlardı. Fakat o tanrılardan hiçbiri yok. Ömür boyu onlara tapıp, şimdi can alan meleklerle yapayalnız karşılaşan güçsüz, zavallı insanlar, artık gerçeği itiraftan başka çare bulamazlar. “Bizden kayboldular” derler. Böylece dünyada inkâr etmiş olduklarına dâir kendi aleyhlerine tanıklık ederler.
“Allah’a karşı iftira edip yalan uydurandan, ya da kendisine bir şey vahyedilmemiş iken ‘bana vahyolundu’ diyenden ve ‘ben de Allah’ın indirdiği gibi indireceğim’ diyenden daha zâlim kim olabilir? O zâlimler ölüm dalgaları içinde, melekler ellerini uzatmış: ‘Haydi canlarınızı çıkarın, Allah’a hak/gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azâbıyla cezâlandırılacaksınız!’ (derken) onların halini bir görsen!”4008 Bu âyette; Allah’a yalan uyduran, yani kendi uydurduğu sözü, Allah’ın sözü diye ileri süren, ya da vahiy almadığı halde kendisine vahiy geldiğini söyleyen, veya kendisinin de Allah’ın indirdiği gibi âyetler indirebileceğini iddiâ eden kimseden daha zâlim birinin olmayacağı vurgulanıyor ve bu tür iddiâlara sapan zâlimlerin, can verirken düşecekleri çetin durum anlatılıyor.
Melekler, onların canlarını almak üzere ellerini onlara uzatırlar: “Haydi, canlarınızı çıkarıp verin, yahut haydi bedenlerinizden çıkıp elimize gelin! Allah’a karşı gerçek dışı sözler söylediğinizden ve Allah’ın âyetlerini kabul etmeyip böbürlenmenizden dolayı bugün alçaklık azâbıyla cezâlandırılacaksınız!” derler. Büyüklük taslayanlara, böbürlenenlere en uygun cezâ, alçaklık azâbıdır. Burada böbürlenen, kasılanlar orada alçaltılırlar.
Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın vahyi olmayan şeyleri Allah’ın vahyi şeklinde göstermeyi, Allah adına din hükümleri koymayı en büyük zulüm sayar ve Kur’an’ın, Allah’a iftira olmayıp, sadece vahiy olduğu birçok âyette vurgulanır.
10/Yûnus sûresi, 69-70. âyetlerde; uydurdukları iftirâyı, yalanı Allah’ın üstüne atan, kendi bâtıl düşünce ve inançlarını Allah’ın buyruğu gibi gösterenlerin felâha ulaşamayacakları/onmayacakları, şu dünyada azıcık yaşadıktan sonra Allah’ın huzuruna gidip hesap verecekleri ve inkârlarından dolayı Allah’ın onlara şiddetli azâbı tattıracağı vurgulanmaktadır.
Yine, şu âyetler de, bu büyük zulmü konu alır: “Allah’a iftirâ eden/yalan uyduran, ya da O’nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kim olabilir?...” 4009; “Uydurduğu
4008] 6/En’âm, 93
4009] 7/A’râf, 37
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iftirayı/yalanı Allah’ın üzerine atan, yahut O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Şüphesiz mücrimler/suçlular asla felâh bulmazlar/onmazlar.” 4010; “Allah’a iftira edip yalan uyduranlardan daha zâlim kim olabilir? Onlar Rablerine sunulacaklar. Şâhitler de: ‘İşte Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır’ diyecekler. İyi bilin ki, Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.” 4011; “Kâfirler: ‘Bu, yalandan başka bir şey değildir. (Muhammed) onu uydurdu, başka bir topluluk da kendisine yardım etti’ dediler ve kesin bir zulme ve iftirâya vardılar.” 4012
10/Yûnus sûresi, 59. âyetinde, müşriklere, Allah’ın indirdiği rızıkların bazısına haram, bazısına helâl damgasını neden vurduklarını, bu hususta Allah’tan izin mi aldıklarını, yoksa Allah’a iftira mı ettiklerini inkâr şeklinde sorulmaktadır. En’âm sûresinde daha ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere müşrikler, çeşitli hayvanlar hakkında haram, helâl hükümler koymuşlardı. Kendi kendilerine koydukları bu hükümleri de İlâhî emir sanıyorlardı. İşte âyet, onların kendi kendilerine koydukları bu hükümlere, tabulara bağlanmalarını ve hurâfelere kapılarak Allah’ın yarattığı güzel şeyleri haram saymalarını, Allah’ın nimetlerine şükredecekleri yerde, kendi vehimleriyle o nimetlere yasaklar koymalarını kınamakta, bunu Allah’a karşı nankörlük saymaktadır. Devamındaki 60. âyette de, uydurdukları yalanı Allah’ın hükmü diye gösterip Allah’a iftirâ etmiş olanların, Kıyâmet gününde hallerinin nice olacağı soruluyor: “Allah’a iftira edenler, yalan uyduranlar Kıyâmet gününde durumlarının ne olacağını sanıyorlar? Onlar o gün kurtulacaklarını mı zannediyorlar?” deniyor. Bu sûretle onların, Allah’ın cezâsından kurtulamayacakları vurgulanıyor.
Müşrikler, bâtıl düşüncelerle, hurâfeci geleneklere dayanarak Allah’ın güzel nimetlerinden bir kısmını kendilerine haram saymışlardı. Bugün de böyle birtakım geçersiz kıyaslara, akıl yürütmelerine, tutarsız sözlere dayanarak birçok nimeti haram kılan kimseler vardır. Âyet, kendi akıllarıyla böyle yasaklar koyan herkesi uyarmaktadır.
“Onlar bir fâhişe/kötülük, aşırılık yaptıkları zaman; ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti’ dediler. ‘Allah kötülüğü emretmez’ de. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz? De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti. Her mescidde yüzlerinizi O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak O’na yalvarın (Allah’a hiçbir benzer, eş, şirk/ortak koşmadan, gönlünüze başka sahte tanrılar getirmeden sırf Allah’a yönelerek O’na kulluk edin). İlkin sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz. (O) Bir topluluğu doğru yola iletti, bir topluluğa da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar, şeytanları Allah’tan başka dostlar tuttular ve kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar.”4013 Bu âyetlerin Kâ’be’yi çıplak tavaf etme geleneğini kınamak üzere indiği rivâyet edilir. Tefsirlerde açıklandığına göre, Kureyş dışındaki Arap kabileleri, Kâ’be’yi tavaf etmek istediklerinde, içinde günah işlenmiş olması ihtimali bulunan bir elbise ile tavaf etmemek için, normal giysilerini çıkarır, özel giysi giyer veya havlu kuşanırlardı. Bu elbise veya havluları, Kâ’be’nin Kureyşli bekçileri, ücret karşılığında verirlerdi. Kureyşliler normal giysileri ile tavaf ederken, taşradan gelenlerin, oradan satılan
4010] 10/Yûnus, 17
4011] 11/Hûd, 18
4012] 25/Furkan, 4 ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 94; 6/En’âm, 21; 10/Yûnus, 37-40, 59-60; 11/Hûd, 13; 35; 12/Yusuf, 111; 18/Kehf, 7; 23/Mü’minûn, 38; 29/Ankebût, 68; 32/Secde, 3; 39/Zümer, 32; 42/Şûrâ, 24; 46/Ahkaf, 8
4013] 7/A’râf, 28-30
İHLÂS
- 921 -
havluyu kuşanması, Kureyşliler için kârlı bir işti. Elbise veya havlu kiralamaya parası olmayan taşralılar, -kadın olsun, erkek olsun- giysilerini çıkarıp çıplak tavaf eder ve bunu Hz. İbrâhim’in, Allah’ın buyruğu ile yerleştirdiği bir hac geleneği sanırlardı.4014 Bu âyetler, câhiliyye Araplarının bu hareketlerini reddetmekte, delilsiz olarak ataların koydukları bâtıl gelenekleri körü körüne taklit etmeyi kınamaktadır.
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü ‘şu helâldir, şu haramdır’ demeyin, sonra Allah’a karşı iftira/yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı iftira edip yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar. Azıcık yaşama(nın ardından), onlara acı bir azâp gelecektir.”4015 Bu âyetlerde de kendi düşünceleriyle, Allah adına helâl ve haram koyanların, dinde olmayan şeyleri dine sokanların iflâh olmayacakları, azıcık yaşayıp sonra acı azâba çarpılacakları vurgulanıyor. Böylece birtakım akıl yürütmelerle, kıyaslarla, gerçekte mubah olan yiyecekler üzerine yasaklar koyarak dini zorlaştırmanın, Allah’a iftirâ ve büyük bir suç olduğu belirtiliyor.
İnsanlar arasında sadece kendilerinin Allah katında özel bir yeri olduğunu sanmak, cenneti kendilerine özgü kılmak, cehenneme gitseler dahi bir süre sonra çıkacaklarını, ama kendileri dışında kalan toplulukların ebedî cehennemde kalacaklarını sanmak da Allah’a iftirâdır. Çünkü Allah ne yahûdilere, ne de başka uluslara kesin bir ayrıcalık tanımıştır: “Yahûdi veya hıristiyan olandan başkası cennete girmeyecek’ dediler. Bu, onların kuruntusudur. De ki: ‘Doğru iseniz, delilinizi getirin.” 4016; “Bu hareketleri, onların: ‘Bize ateş, sayılı birkaç günden başka dokunmayacak’ demelerinden ileri gelmektedir. İftira edip uydurdukları şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır.” 4017
Cehennemlik İftira: Uydurma Hadisler
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Kim benim üzerime (bilerek) yalan söylerse, cehennemdeki oturacağı yere hazırlansın." 4018
Kendi hevâsından konuşmayan, söylediklerini kendisine Allah tarafından vahyolunan 4019 yegâne hayat önderimiz ve örneğimiz Rasûlullah (s.a.s.), yegâne hayat nizamı İslâm'ın ikinci ana kaynağı olan Sünnet'in korunması için böyle buyurmaktadır. İslâm'ın birinci ana kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim, Rabbimiz Allah tarafından koruma altına alınmıştır. 4020
Kur'ân-ı Kerim, Rabbimiz Allah tarafından korunduğu için İslâm düşmanları, onun metnine herhangi bir ihânet yapamamış; ekleme, çıkarma, ya da mânâdan dolayı tahrifte bulunamamışlardır. O hâinler, hadislere yönelmiş ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) söylemediği sözleri O'na mal ederek insanlar arasında yaymaya çalışmışlardır. Rasûlullah (s.a.s.), bu ihâneti önlemek için mâlum hadisi ve benzeri hadisleri beyan buyurmuştur. Böylece Sünnetin de korunmasını sağlanmaya çalışılmıştır.
4014] İbn Kesir, Tefsîr, II/209
4015] 17/Nahl, 116-117
4016] 2/Bakara, 111
4017] 3/Âl-i İmrân, 24; S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 2, s. 280-297
4018] Buhârî, İlm 49-51, Enbiyâ 128, Zühd 72; Müslim, Mukaddime 1-3; Ebû Dâvud, İlm 4, hadis no: 3651; İbn Mâce, Mukaddime 4, hadis no: 30-37; Tirmizî, İlm 8, hadis no: 2796-2798
4019] 53/Necm, 3-4
4020] 15/Hıcr, 9
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Benim ağzımdan yalan söylemek, başka bir kimse ağzından yalan söylemek gibi değildir. Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, ateşteki yerine hazırlansın." 4021
‘Mevzû’nun kelime anlamı; uydurulan, iftira edilen, konulan şey demektir. Kavram olarak ‘Mevzû Hadis’; Çeşitli maksatlarla uydurulup Peygamberimize iftira edilerek rivâyet edilen haberlerdir. Bir şeyi Peygamberimiz söylemediği, yapmadığı halde, ‘O söyledi, O yaptı’ şeklinde rivâyet edlilip anlatılan sözlere ve haberlere ‘mevzû’ hadis’ denmiştir.
Bunlar, peygamberimize nisbet edilerek söylenen sözlerdir. Bu açıdan hadis değildirler. Ancak onların Peygamber adına uydurulduğunu belirtmek için ‘mevzu hadis’ denmiştir. Yine bu sözlerin uydurma olduğunu belirtmek için; ‘Muhtelak-icad edilmiş, Masnû’-uydurulmuş’ kavramları da kullanılmıştır.
Peygamberimizin sağlığında O’nun aleyhine söylenen sözler ve yapılanlar vahy ile ortaya çıkıyordu. O’nun vefatından sonra vahy kesilmişti. Dolayısıyla kötü niyetli insanlar meydanı boş bulunca işlerine geldiği gibi hadis uydururlar, fitneler çıkardılar. Uydurma hadis işinin Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra başladığı sanılmaktadır. Peygamberimizi gören sahabelerin böyle bir hata yapmayacakları açıktır. Daha sonradan gelenler çeşitli sebeplerle hadis uydurmuşlar, İslâm’ın saf olarak anlaşılmasına engeller çıkarmışlar ve fitnelerin çıkmasına zemin hazırlamışlardır.
Bugün ellerde dolaşan nice kitap, risale, takvim ve broşürlerde, halk arasında hadis diye yer alan bir çok söz aslında hadis değildir. Bunların pek çoğu konunu uzmanı ilim adamları tarafından bilimsel bir yöntemle yazılmamışlardır. İçlerinde derme-çatma, kulaktan dolma, bilgiler ve hadis diye söylenen sözler yer almaktadır. Müslümanlar Peygamberimize ve O’nun mübârek sözlerine saygı duydukları için, hadis diye rivâyet edilen her haberi doğru sanmaktadırlar. Bu asılsız haberler yüzünden de İslâm’ı yanlış tanıyorlar. Ya boş ümitlerin peşine gidiyorlar, ya da yerli yersiz bir korkuya düşüyorlar.
“Peygamberimiz bir hadisinde buyuruyorlar ki” diye rivâyet edilen her haberin kaynağı mutlaka bilinmeli, mümkün ise sorulmalı. Peygamberimize nisbet edilen bu haber nerede geçmektedir, hangi kitaptan alınmıştır, kaynağı neresidir? Hadis tarihini biraz okuyanlar bu konuda yapılan hataları daha iyi görürler. Bu gün hadis diye bilinen birçok haberin, aslında hadis olmayıp, yalancıların uydurmaları olduğunu anlarlar.
Peygamberimiz (s.a.s.), kendisi hakkında yalan söylemeyi şiddetle yasaklamıştır. Bu açık tehdide rağmen, insanlar çeşitli sebeplerle hadis uydurmuş ve bunları insanlar arasında yaymışlardır. Hadis uyduranlar, uydurdukları sözler için ‘hadis senedi (rivâyet eden râviler zinciri)’ de uydurmayı ihmal etmediler. Sözlerine inanılsın diye en güvenilir râvîlerin adlarını kullandılar.
Hadis uydurmanın birkaç sebebi tesbit edilmiştir:
1- İslâm düşmanlığı; İslâm, hem peygamberimizin hayatında hem de O’nun vefatından sonra hızla yayılmıştı. Çıkarları elden giden, konumları değişen, taassup sahibi gayri müslimler ve kötü niyetli münafıklar sırf İslâm'a zarar vermek için hadis uydurdular.
4021] Buhârî, Cenâiz 50; Müslim, Mukaddime, 4; İbn Mâce, Mukaddime, 31
İHLÂS
- 923 -
2- Fırka (parti), mezheb, kabile ve ırk taassubu; bazıları kendi grubunu, mezhebini, kabilesini üstün göstermek için peygamberimizden yalan haber rivâyet ettiler.
3- İslâm’a hizmet etmek arzusu; bir takımları da iyi niyetli, insanları İslâm'a ve ibâdetlere ısındırmak için bol bol hadis uydurdular.
4- Şahsî çıkar sağlamak için; bazıları da bu yolla dünyalık kazanmaya, insanlar arasında itibarlarını yükseltmeye çalıştılar, kendilerine bilgin görüntüsü verip saygı sağlamaya uğraştılar.
5- Halifelere ve sultanlara yaranmak için; bazıları da yöneticilerin gözüne girmek, onlardan bahşişler koparmak için hadis uydurmuşlar, onların sevdiği şeylerle ilgili, onları öven hadisler rivâyet etmişlerdir.
Hangi sebeple olursa olsun hadis uydurma işi İslâm'a ve müslümanlara büyük zararlar vermiştir. Bu faaliyet hem dinin özünü zedelemiş, İslâm’ın anlaşılmasını zorlaştırmış, hem din adına bir sürü saçmalıklar ortaya çıkmış, hem de müslümanlar arasında anlaşmazlıklar, grupçuluk ve taassup artmıştır.
İslâm tarihini ilk dönemlerinde hadis uydurma işlerinin çoğalması üzerine, yetkin hadis alimleri hadisleri sağlam bir yolla derlediler. Hadis hocalarını ağızlarından ve kitaplarından toplayıp sistematik bir şekilde yeni kitaplara kaydettiler. Hadis ilmini geliştirdiler. Hadis derlemeye, rivâyet etmeye ve hadislerin sağlam veya zayıf oluşlarına ait prensipler, kurallar ve terimler geliştirdiler. Peygamberimize ait olan haberlerle uydurma haberlerin açıkça belli olması için ellerinden gelen çalışmaları yaptılar. Böylece onların sağlam bir yolla daha sonraki nesillere ulaşmasını sağladılar.
Kaynağı ve rivâyet edeni belli olmayan, akla ve İslâm’a uymayan ve hadis diye rivâyet edilen haberlere şüphe ile bakmak, gerçekten Peygamberimiz’e ait olup olmadığını bilmek zorundayız. 4022
Sünnetin temiz ırmağını bulandırmak için, onun bir bölümünü oluşturan hadisleri tahrif etmek en uygun yoldu. İsrâiloğulları, tahrifata ekonomik çıkarlar yüzünden girişmişlerdi. Müslümanlar ise tahrif işine siyasal çıkarlar yüzünden bulaştılar.
İlk uydurulan rivâyetler, hizip savaşlarında kullanılmak için uyduruldu. Örneğin "Kaderiyye, bu ümmetin mecûsîleridir." Sözü, bunlardan biriydi. Rasûlullah'ın vefatından onlarca yıl sonra ortaya çıkan bir mezhep hakkında, onun ağzından yalan uydurmaktan çekinmemişlerdi Kaderiyye'nin muhâlifleri. Tabii, Kaderiyye de karşı taraf için uyduruyordu. Mürcie hakkında hadis diye uydurulan şu söz onlardan biri: "Mürcie'ye 70 peygamberin dili lânet okusun." 4023
Uydurmacılık, sadece kelâmî mezhepler arasında kalmıyor, fıkhî mezhepleri de kapsıyordu. Müfrit bir hanefî mezhebi müntesibinin uydurduğu şu söz bunlardan biri: "Allah Rasûlü buyurdu: "Ümmetimden bir adam çıkar. Ona denilir ki Muhammed bin İdris (İmam Şâfiî). O adam ümmetime İblisten daha zararlıdır. Yine
4022] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 407-409
4023] Bağdâdî, el-Fark, beyn'el-Fırak, s. 190
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ümmetimden bir adam çıkar, ona Ebû Hanife (İmam Âzam) denilir. O ümmetimin kandilidir." 4024
Allah Teâlâ ise Kur'an'ın uydurma olmaktan münezzeh olduğunu şöyle açıklıyordu: "Bu uydurma bir hadis değildir. Ancak kendinden öncekileri doğrulayan, her şeyi açıklayan ve inanan bir toplum için rehber ve rahmettir."4025 Uydurmacılığın en tehlikeli yanı, Allah'ın koyduğu haram ve helâl sınırlarını değiştirmekti. İsrâiloğullarına mubah olan birçok şeyi hahamların haram kıldığını Kur'an'dan öğreniyoruz: "Tevrat indirilmeden önce, İsrâil'in kendisine haram kıldığı şeyler dışında İsrâiloğullarına bütün yiyecekler helâldi. De ki: 'Getirip okuyun Tevrât'ı, eğer doğruysanız?" 4026
İsrâiloğulları âlimleri bu fazladan haram ve yasak koyma işini çıkar yüzünden yapıyorlardı. Şöyle ki: Tevrat herkesin elinde bulunan bir kitaptı. Âlimler Tevrat'ta olmayan birtakım yasaklar uydurdular. Sıradan insanlar Tevrat'a bakıp bu yasağı göremiyorlar ve doğruca bu bilginlere geliyorlardı. Onlar da, "siz Kitab'ı tek başınıza anlayamazsınız, kitap dışında sizin bilmeyip bizim bildiğimiz hükümler var, onları ancak bizden öğrenebilirsiniz" diyorlardı. Böylelikle, halk helâl ve haramı doğrudan Kitap'tan öğrenme yerine hahamlardan öğrenmek mecbûriyetinde bırakıldı. Din adamları sınıfı bu işten hayli para kazanıyordu. Onun için de insanlara Kitab'ı öğretme yerine, onları ikinci üçüncü sınıf bilgilerle oyalama yoluna başvuruyorlardı. Tabii böylece Tevrat'ı bilen insanların sayısı azalıyordu. Giderek bir avuç hahamın tekeline giren Tevrat'ı ise tahrif etmek hiç de zor olmuyordu. Nasıl olsa halk Kitab'ı bilmiyordu. Bu sebepten olsa gerek ki Rabbimiz Kur'an'ında berrak ve net bir biçimde ilkeyi koymuştu: "Allah size haram kıldığı şeyleri geniş bir şekilde açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilmeden keyiflerine uyarak halkı şaşırtıyorlar." 4027
Şeriatların maksatlarından biri olan "eşyada asıl olanın mubahlık olduğu" ilkesi; giyecek, yiyecek, resim, müzik, beşerî münâsebetler konularında askıya alınarak, şeriatın koymadığı bir yığın yasak , İslâm adına insanlara dayatılıyordu. Bu durum, daha önce İsrâiloğullarının başından geçen bir sapma eğiliminin bu ümmetteki karşılığı olsa gerek. Bu da Kur'an'ın deyimiyle "Allah'ın insanlar için yarattığı güzellikleri yasaklamak"tır ki, Kur'an öyle soruyor: "Sor: Kim yasakladı Allah'ın kulları için meydana getirdiği süsü ve güzel rızıkları? De ki; o dünya hayıtnda iman edenler için de var, kıyâmet günü ise yalnızca onlarındır." 4028
Bilinen bir husustur ki, şeriatta bir şeyin helâllığına değil, haramlığına delil aranır. Allah'ın koyduğu sınırları çiğnemek ne kadar büyük isyansa, Allah'ın serbest bıraktığı bölgelere yeni sınırlar koymak da o kadar büyük isyandır. İsrâiloğulları âlimleri böyle yapmış, halk da onların helâl kıldıklarına helâl, haram kıldıklarına da haram olarak inanmışlardır. Halkın bu inancını Allah'a şirk koşmak olarak niteleyen Kur'an'ın sesine kulak verelim: "Allah'ı bırakıp hahamlarını ve râhiplerini rabler edindiler." 4029
Ehl-i kitaba mensup din âlimlerinden birinin bu âyet hakkında Rasûlullah'a;
4024] Zehebî, el-Mîzân III/129; Cezerî, Câmiu'l-Usûl, I/137
4025] 12/Yusuf, 111
4026] 3/Âl-i İmrân, 93
4027] 6/En'âm, 119
4028] 7/A'râf, 32
4029] 9/Tevbe, 31
İHLÂS
- 925 -
"ama onlar hahamlara ve râhiplere ibâdet ve secde etmiyorlardı ki" demesi üzerine Rasûlullah âyeti şöyle açıklamıştı: "Kuşkusuz onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin onlar bunların serbest bıraktıklarını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da haram kabul ediyorlardı." 4030. Rasûlullah'ın bu tefsirini 3/Âl-i İmrân 93 ve 6/En'âm, 122 âyetleri de pekiştiriyor.
Allah'ın koymadığı yasakları koymak sünnetullaha aykırı olduğu gibi, fıtrata da aykırıydı. Çünkü, eğer vahiy bir konuda yasak koymamışsa, elbette bunun bir hikmeti vardı. Bu hikmet dün çıkmamışsa bugün, bugün değilse yarın kendini gösterebilirdi. Çünkü din evrenseldi ve getirdiği kurallar da kutup Eskimolarından Avusturya Aborijinlerine, Tibet doruğundaki insanlardan Guatamala yerlilerine varana kadar, bütün bir insanlığın ihtiyacını karşılayacak çapta olmalıydı.
Arap ırkına has hayat tarzını, giyim stilini, damak zevkini, estetik anlayışını din pâyesi altında tüm dünyaya dayatmaya kalkmak, öncelikle dinin "değişken" ve "sâbitelerini" birbirine karıştırmak demekti. Bu, dinde lâubâlileşme sonucunu doğururdu. Çünkü insanlar, hayatî sorunlarını çözmede hiç gereği yokken yerli-yersiz din ile karşı karşıya getirildiğinde, din kalabalıkların dini olmaktan çıkıp bir seçkinler sınıfının dini olmaya başlıyor, kalabalıklar ise artık dinin değişmez değerlerine karşı lâubâlileşiyordu. Bu, tam da İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ''dan sonra dinlerine karşı lâubâlî oluş serüveninin aynısıydı.
Dün, tiyatro konusunda konulan sınırı belirlenmemiş yasakların ardından bugün "İslâmî tiyatronun farziyyeti" derecesine, dün "erkek çocuklarını dahi okula göndermeme" ifrâtının ardından bugün delikanlı kızların okuması hatırına "başlarını açıversinler canım" tefrîtine, dün vesikalık resmin dahi zarûrete binâen tecvîzinden, bugün Altın Portakala aday "hidâyet filmleri"ne, dün telli çalgıların haramlığından bugün telli çalgıların, yanında dut yemiş bülbüle döndüğü orglar ve orkestralar eşliğinde verilen "İslâmî konser"lere, dün dinlenmesi "haram" olan radyodan bugün kurulması "farz" olan televizyon istasyonuna kadar bir yığın örnek, yukarıda vardığımız yargıyı sadece doğrulamakla kalmıyor, içine düşülen çıkmazı da bir kara mizah halinde gözlerimizin önüne seriyor.
Hadis uydurmacılığı bahsinde önemli bir konu da İsrâiliyyat'tır. İsrâiliyyat, önceleri İsrailoğulları kaynaklı tüm rivâyetlere verilen bir isimken, daha asonra İslâm kültürüne girmiş tüm yabancı kaynaklı bilgilerin ortak ismi haline gelmiştir. Uydurma olduğu kesin olan İsrâiliyyata karşı Rasûlullah'ın tavrına şu rivâyet delildir: Rasûlullah'a elinde İsrâiloğullarına ait kitaplardan biriyle gelen Hz. Ömer'i Rasûlullah azarlamıştı 4031.
Deccal, dünya, kıyâmet gibi birçok konuda yığınlarca rivâyet hadis diye nakledilir. Birçoğunun aslı araştırıldığında bunların İsrâiliyyattan olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak kimi râvîler mârifetiyle bu rivâyetler Rasûlullah'ın ağzından çıkmış gibi nakledilmektedir. Bu gibi rivâyetlerin asıl kaynağı olan Kâ'bu'l-Ahbar, Vehb Bin Münebbih gibi kimselerden bazı sahâbîler dahi rivâyet etmişlerdir. Bir sahâbînin kendisinden sonraki nesle mensup birinden rivâyetine usûlde "tedlîs" denir. 4032
4030] Tirmizî, Tefsir 9, hadis no: 3095
4031] Ahmed bin Hanbel, III/378
4032] Mustafa İslâmoğlu, Yahudileşme Temayülü, s. 206-215
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah (s.a.s.), katıksız iman sahiplerini, mevzû hadis uyduranlara karşı uyarmış, bu konuda hassas davranmaya dâvet etmiştir. Hayat nizamı İslâm'ın korunması, ana kaynakları olan Kitab, yani Kur'ân-ı Kerim ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetinin korunmasıyla gerçekleşir. Bu iki ana kaynak düşman saldırılarından çok iyi muhâfaza ve müdâfaa edilmelidir. Kur'an'ı, yanlış anlama ve anlatmadan korumak gibi, Rasûlullah’a (s.a.s.) nisbet edilerek uydurulan hadisleri ayıklamak ve bu hareketi durdurmak gerekir. Mevzû hadisler, ümmete çok zarar vermiştir, hâlâ zarar vermeye devam etmektedir.
Mevzû, lügatta vaz'dan ism-i mef'ûldür. Vaz'; iskat etmek, terk etmek, iftirâ ve ihtilâk etmek mânâlarına gelir. Hadis ıstılahında ise, kelimenin bu son mânâsına uygun olarak, Hz. Peygamber'in söylemediği bir sözü, yalan ve iftirâ ile O'na nisbet etmektir ki, bu mânâda mevzû', yalan ve iftirâ ile Hz. Peygamber'e nisbet edilmiş söz demektir. "Başta İslâm Dini'ne kastedenler olmak üzere, mensup oldukları siyasî fırka ve hizipleri, fıkhî mezhepleri, kabilelerini, cinsiyetlerini, dillerini, peşinden gittikleri imam ve yöneticileri methetmek, halife ve emirlerin nezdinde yüksek mertebeler kazanmak, câmi ve mescidlerde vaaz ettikleri cemaatin teveccühüne nâil olmak, halkın dinî emir ve nehiylere karşı rağbetini arttırmak maksadıyla din düşmanlarının, yalancıların ve câhillerin uydurdukları, sonra da bu uydurulan şeylere, derecelerini yükseltmek için tanınmış hadis râvîlerinden düzdükleri isnadlar ekleyerek hadismiş gibi Hz. Peygamber'i iftirâ ile isnad ettikleri sözlere mevzû/uydurma hadis adı verilmiştir. 4033
Bu sözleri, beyan edilen sebeplerden dolayı uydurup Rasûlullah’a (s.a.s.) nisbet edenlerin hükmü için Ahmed Naim, “Sahih-i Buhârî” şerhinde şunları kaydeder: “Kizbden (yalandan) murad, kizb ale’r-Rasûl’dür. Nebî Efendimizden buyurmadıkları bir sözü, müteammiden rivâyet etmekle itham olmak metâinin en şiddetlisidir. Hatta böyle bir sözü, Peygamber hadisi diye uyduran müfterînin küfrüne kail olanlar vardır. Böyle olan hadise, mevzû veya mübtelak derler. Mevzû haber (hadis) ile amel, mutlaka haram olduğu gibi, kısasa, ahkâma, terğîb ve terhîbe, hâsılı her neye dâir olursa olsun mevzû olduğunu bile bile ve beyan etmeksizin onu rivâyet etmek de haramdır.” 4034
Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim şerhinde bu konuda şunları beyan etmektedir: “Rasûlullah’ın üzerinden yalan uydurmak ve O’nun söylemediği bir sözü O’na isnad etmek büyük bir günah ve en çirkin bir iftiradır. Yalnız bu yalanın helâl olduğuna inansa, dinden de çıkar. Ulemâca meşhur olan mezhep budur. Ebû Muhammed el-Cuveynî, Peygamber (s.a.s.)’in üzerinden kasten yalan uyduran kimsenin küfrüne hükmeder, boynunun vurulmasına fetvâ verirdi. Fakat oğlu İmamü’l-Harameyn, bu kavli zayıf bulmuştur.” 4035
Ebû Katâde’den: “Rasûlullah (s.a.s.) minber üzerinde şöyle buyurdu: “Benden çok hadis rivâyet etmekten kaçının. Her kim benim üzerimde (benim ağzımdan) bir şey söylemek isterse, hak veya doğru söylesin. Kim, benim söylemediğim bir sözü, kasden uydurup bana isnad ederse, cehennemdeki yerine yerleşsin.” 4036
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den: “Rasûlullah (s.a.s.): “Benden hadis rivâyet edin,
4033] Talât Koçyiğit, Hadis Usûlü, Ank. 97, s. 276, 97
4034] S. Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, DİB Y. 1980, c. 1, s. 282
4035] A. Dâvudoğlu, S. Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Y. 1977, c. 1, sz. 20
4036] İbn Mâce, Mukaddime 35; Dârimî, Mukaddime 243
İHLÂS
- 927 -
zararı yok. Ama her kim benim üzerime kasden yalan söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın.” 4037
Muğîre bin Şu’be (r.a.)’den: Rasûlullah (s.a.s.) şöyler buyurur: “Kim yalan olduğu zannedilen bir sözü benden (bana nisbet ederek) rivâyet ederse, kendisi de yalancılardan biridir.” 4038
Vesîle İbn Eska (r.a.)’den: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “(Üç şey) Yalan ve iftirânın en büyüklerindendir: Kişinin, kendi babasından başkasına nesep iddia etmesi; Veya rüyâsında görmediği bir şeyi kendi gözüne göstermesi (rüyâsında görmediği bir şeyin kendisine rüyâda gösterildiğini iddiâ etmesi); Yahut da Rasûlullah’ın söylemediği bir şeyi ‘söyledi’ demesi.” 4039
Ebû Hüreyre (r.a.)’nin rivâyetiyle Rasûlullah şöyle buyurur: “Âhir zamanda birtakım deccallar, yalancılar çıkacak. Size, sizin ve babalarınızın işitmediği hadisler getirecekler. Aman onlardan sakının! Sizi sapıtarak fitneye düşürmesinler!” 4040
Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)’ın bu ikazlarına karşı çok hassas davranmalı ve âzamî derecede dikkatli olunmalıdır. Hadis diye söylenen her duyulan söze itibar etmek, mü’minleri yanıltıp hataya düşürebilir. Bundan dolayı ehlinden ve emin olduğuna itimad edilen mü’minlerden duyulan veya mûteber eserlerde okunulan hadisler alınabilir. Böyle hassas davranmayıp hadis diye duyduğunu araştırmadan, doğru olup olmadığına bakmadan nakleden kişinin yalancı ve iftiracı olduğu ve günah işlediğini yine Rasûlullah beyan buyurur.
Ebû Hüreyre’den: Rasûlullah şöyle buyurur: “Her işittiğini söylemek, bir insana yalan olarak kâfîdir.4041; “Kişiye, işittiği her sözü söylemesi, günah yönünden yeter (ve artar).” 4042
Yegâne hayat nizamı olan İslâm Dini’nin ikinci kaynağı “Sünnet”i koruma ve ondan olmayan herhangi bir yabancı şeyin ona karışmaması için çok hassas davranan ashâb-ı kirâm gibi davranmak gerekir. Onlar, ümmetin öncü nesli ve selefidirler. Bu konuda selefin izinde olmak, mü’minlerin vazgeçilmez görevlerindendir. İşte “ashâb”dan ve onları tâkip eden “tâbiîn”den birkaç çarpıcı örnek:
Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Ben ensârın meclislerinden bir mecliste (oturmakta) idim. Bu sırada Ebû Mûsâ, sanki bir şeyden korkmuş gibi geldi de: “(Ömer, beni çağırmıştı.) Ben, Ömer’in yanına gitmek için üç kere izin istedim. Bana izin verilmeyince geri döndüm. Ömer bana: ‘Seni, bize gelmenden men eden nedir?’ dedi. Ben: ‘Senin yanına girmek için üç kere izin istedim, bana izin verilmeyince geri döndüm. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.): “Sizden biriniz üç kere izin istediği zaman kendisine izin verilmezse, hemen geri dönsün!” buyurdu’ dedim. Ömer: ‘Vallahi, bu rivâyet ettiğin hadis üzerine muhakkak bir beyyine/delil getireceksin (yoksa, canını incitirim!)’ dedi. Çevresindekilere: ‘Sizlerde bunu, Rasûlullah’tan işitmiş bir kimse var mı?’ diye sordu. Ubeyy bin Kâ’b: ‘Vallahi, senin beraberinde bu şehâdeti, kavmin en küçüğü bile yerine getirir’ dedi. Ben, kavmin en küçüğü
4037] Müslim, Zühd 72
4038] Müslim, Mukaddime 1; İbn Mâce, Mukaddime 38-41; Tirmizî, İlm 9, hadis no: 2799
4039] Buhârî, Menâkıb 18
4040] Müslim, Mukaddime 7
4041] Müslim, Mukaddime 5
4042] Ebû Dâvud, Edeb 88, hadis no: 4992
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
idim. Ebû Mûsa ile beraber kalkıp gittim ve Ömer’e, Rasûlullah’ın bunu söylediğini haber verdim.” 4043
Bu hadisin şerhinde, şunlar beyan edilir: “Hz. Ömer’in Ebû Mûsâ’ya bu kadar sert ve titiz davranması, onun yalan söylediğinden şüphe ettiği için değildir. Haber-i vâhidi kabul etmediği için de değildir. Hz. Ömer ikide bir her meselede hadis rivâyet etmek moda olur da bunu, münâfıklarla yalancılar, hatta bazı bid’atçılar fırsat bilerek her meselede yalandan bir hadis uydururlar diye korktuğu için yapmıştır. Daha doğrusu Ebû Mûsâ’nın rivâyetinden şüpheye düştüğü için değil, başkalarının cür’et ve nifakından korkarak rivâyet kapısını kapamak istemiştir. Yoksa Ebû Mûsâ’nın hadis uyduracak kimselerden olmadığını kendisi, pek âlâ bilirdi. O, bu davranışıyla Ebû Mûsâ’ya vâsıta yaparak başkalarını menetmek istemiştir. Artık Ebû Mûsâ kaziyyesini gören bir münâfık veya yalancı, hadis uydurmak niyetinde olsa bile korkusundan bundan vazgeçerdi.” 4044
Tâvus’dan: Tâvus, Büşeyr bin Kâ’b’ı kastederek dedi ki: “Bu zât, İbn Abbas’a geldi de ona hadis rivâyet etmeye başladı. Bunun üzerine İbn Abbas, kendisine: ‘Filan ve filan hadisi tekrarla!’ dedi. O da tekrarladı. Sonra yine ona hadis rivâyet etti. İbn Abbas yine: ‘Filan ve filan hadisi tekrar eyle!’ dedi. O da, tekrar etti. Bu sefer İbn Abbas’a hitâben: ‘Bilmiyorum, acaba benim bütün hadislerimi bildin de, yalnız bunu mu tanımadın? Yoksa, bütün hadislerimi bilmedin de yalnız bunu mu tanıdın?’ dedi. İbn Abbas ona şu cevabı verdi: ‘Gerçekten biz, Rasûlullah’ın (s.a.s.) üzerinden yalan uydurulmazken ondan hadis rivâyet ederdik. Fakat insanlar, hırçın deveye de, uysal deveye de binmeye başlayınca (insanlar, iyi-kötü demeyerek her mesleğe girmeye başlayınca) biz de ondan hadis rivâyet etmekten vazgeçtik.” 4045
Mücâhid şöyle demiştir: “Büşeyr el-Adevî, İbn Abbas’a geldi ve hadis rivâyet ederek: ‘Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu, Rasûlullah böyle buyurdu’ demeye başladı. İbn Abbas ise, onun hadis rivâyetine kulak vermiyor, onun yüzüne bile bakmıyordu. Bunun üzerine Büşeyr: ‘Yâ İbn Abbas, acaba neden senin, benim hadisime kulak astığını görmüyorum? Ben, sana Rasûlullah’tan (s.a.s.) hadis okuyorum. Hâlbuki sen dinlemiyorsun!’ dedi. İbn Abbas şu cevabı verdi: ‘Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu’ derken işittik mi, gözlerimiz hemen ona yönelir ve kulaklarımızı ona verirdik. Ne zaman ki insanlar her boyayı boyamaya başladılar, artık biz de tanımadığımız şeylerden başkasını onlardan almaz olduk.” 4046
Tâbiînden Muhammed bin Sîrîn (r.a.) şöyle demiştir: “Şüphesiz ki, bu ilim dindir. Öyleyse dininizi kimlerden aldığınıza dikkat edin! Eskiden isnâdı sorulmazdı. Fitne ortaya çıkınca; ‘bize râvîlerinizin adlarını söyleyin’ demeye başladılar. Şimdi Ehl-i Sünnet’e dikkat ediliyor ve onların hadisleri kabul ediliyor. Ehl-i bid’ate bakılıyor, onların hadisleri kabul edilmiyor.” 4047
İmam Mâlik de şunları beyan eder: “Bu ilim dindir. Dolayısıyla dininizi kimden aldığınıza dikkat edin! Vallahi ben, şu direklerin yanında, Rasûlullah
4043] Buhârî, İsti’zân 18; Müslim, Âdâb 33-37; Tirmizî, İsti’zân 3, hadis no: 2830; İbn Mâce, Edeb 7, hadis no: 3706; Ebû Dâvud, Edeb 138, hadis no: 5180-5183
4044] Ahmed Dâvudoğlu, a.g.e. c. 9, s. 554
4045] Müslim, Mukaddime haber 7
4046] Müslim, Mukaddime, haber 7
4047] S. Müslim, Mukaddime 5
İHLÂS
- 929 -
şöyle buyurdu, diyen yetmiş kişiye yetiştim. Fakat onlardan hiçbir şey alamadım. Hâlbuki bu zevâtın her biri, kendisine beytü’l-mal güvenilecek kadar emin insanlardı. Onlardan hadis almayışımın sebebi, hadis ilmine ehil olmamalarındandır.” 4048
Bir ümmet olarak bütün muvahhid mü’minlerin, Rasûlullah’ın hadisleri ve Sünneti konusunda bu imanî hassâsiyeti göstermesi gerekir.
Hadis diye uydurulmuş, gerek bilenler arasında gerekse halk arasında şöhret bulmuş sözleri, yani mevzû hadisleri, iyice araştırmadan nakledip anlatan kişilerin de aynı suça iştirak eden yalancılardan ve müfterîlerden olduğu değerlendirilir.
“Her biri, Rasûlullah’a yapılan büyük bir iftirâ olan mevzû hadislerden nasıl kurtulacağız?” sorusuna, bu konuda eser vermiş iki ilim adamından cevap alalım: Merhum üstad Abdulfettah Ebû Ğudde, bu sorumuzu şu şekilde cevaplandırmaktadır: “İlim eksikliği, meseleye vâkıf ve insanları aydınlatacak uyanık âlimlerin azlığı sebebiyle mevzû hadislerin yaygın olarak ümmetin kültürü, anlayışı ve gidişâtı üzerindeki tehlikesine bakarak bu hadislerden kurtuluşun şöyle olacağını görüyorum: İlim ehli ve idâreciler, mevzû hadisleri sahihlerinden ayırmaları için mevzû hadisleri beyan eden kitapları insanlar arasında yaymalıdırlar. Çünkü böyle bir şey, onların konuşmalarına, delil olarak getirdikleri hususlara karşı hassas olma ve hakikati görme yönünde takviyede bulunacaktır. Dinî kültürlerini, dine yapışmış, ona karışmış şüpheli şeylerden temizleyecektir. Bu gerçekleşince, mevzû hadislerden sahih hadislere döneceklerdir. Bu iş yapılacak olursa, tamamı hayır olur. Mevzû hadis kitaplarına tekrar tekrar bakıp mürâcaat etmek, başkaları bir tarafa, ilim tâlibini duyup ezberlediği, ancak tetkik edip araştırmadığı bâtıl ve yalan hadislerle çokça delil getirmekten kurtaracak, artık onları dayanak olarak alma tehlikesinden uzaklaşmasına yardımcı olacaktır.” 4049
“Mevzû hadislerden nasıl kurtulacağız?” sorusuna M. Yaşar Kandemir, şöyle cevap vermektedir: “Hadis tetkikçilerinin büyük gayretlerine rağmen, kâh İsrâiliyat veya ehl-i kitabın diğer sözleriyle, kâh hekim ve tabiplerin hikmetleriyle, bazen eskilerin meşhur ve güzel meselleriyle, bazen de kendi buluşlarıyla desteklenip gelişen mevzû hadisler, gerek dinin bünyesinde ve gerekse müslümanlar üzerinde yıkıcı tesirler icrâ etmiştir. Her şeyden önce, bu hesapsız uydurmalar, müslümanların dininin ana kaynaklarını gâyet emin bir şekilde okuyup öğrenmelerine, Peygamber’in (s.a.s.) söz ve hareketlerini olduğu gibi görüp tanımalarına büyük ölçüde birer engel teşkil etmiştir. Zira bu uydurmaların içinde, müslümanların günlük hayatlarını ve dinî yaşayışlarını pek yakından alâkadar eden birçok direktifler mevcuttur. Bilhassa zındık diye bilinen din düşmanları, İslâm imanı ile te’lifi kabil olmayan hurâfeler ve tanımayanlar nezdinde dini hakir gösterecek gülünç sözler uydurarak müslümanları bir keşmekeş içine sürüklemişlerdir.
İslâm’ın yanlış anlaşılmasında, iyi niyetle hadis uyduran müslümanların da büyük tesiri olmuştur. Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde görülen terğîb ve terhîb ifâdeleri, insanların ne aşırı bir ümide kaptıracak, ne de ye’se düşürecek
4048] Ahmed Dâvudoğlu, a.g.e. c. 1, s. 39, dipnot: 133
4049] Abdulfettah Ebû Ğudde, Mevzû Hadisler, çev. Enbiya Yıldırım, İst. 1995, s. 132
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir ölçüdedir. Fakat bunların icad ettikleri sözlerin herhangi bir ölçüsü bulunmadığı için, müslümanları ya hudutsuz bir af ve merhamet ümidiyle dini ihmal etmeye veya aşırı bir âhiret ve azap korkusuyla dünyayı ve dünyevî vazifelerini terk etmeye sevk etmiştir. Bu sûretle nice câhiller, Allah ile aralarında birer engel gördükleri mallarını, mülklerini, hanım ve çocuklarını bırakmışlar, dünya ile alâkalarını kesmek maksadıyla, kullar için yaratılmış nimetlerden yüz çevirerek aç-susuz kalmışlardır.
Hulâsa olarak şunu söyleyebiliriz ki, Peygamber (s.a.s.) adına hadis uyduranlar, muhaddislerin azimli çabaları sonunda tanınmış, icad ettikleri sözler de mevzûât kitaplarında toplanmıştır. Bunula beraber onlardan gelecek tehlikenin tamamen ortadan kalktığı söylenemez. Çünkü mânâsının doğruluğu ve İslâm prensiplerine uygunluğu sebebiyle hadis diye meşhur olmuş pekçok uydurma haber, bu gün dahi dillerde dolaşmakta ve bazı kitaplarda yer almış bulunmaktadır. Bahis konusu tehlikeden tamamen emin olmak için, hadis olduğu kat’î sûrette bilinmeyen sözlerin güvenilir hadis kitaplarında bulunup bulunmadığını tahkik etmekten başka çıkar yol yoktur.” 4050
Hadis diye uydurulmuş sözler konusu bu şekilde apaçık ortaya çıktıktan sonra, gerek niyetleri bozuk olan İslâm düşmanları, gerekse gâfil olan câhillerin, şu âyetin hükmü gereği durumları meydana çıkarılmıştır: “Böylece helâk olacak kişi, apaçık bir delilden sonra helâk olsun. Diri kalacak kişi, apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın. Şüphesiz Allah, gerçekten işitendir, bilendir.” 4051
Önderimiz Rasûlullah’ı her türlü iftiradan tenzih ederiz. O’na yapılan iftiralardan birkaç tane mevzû hadisi, örnek olsun diye kaydediyoruz:
Uydurma Hadislere Örnekler
1) “Ölmeden önce ölünüz.” Aliyyu’l-Karî şöyle der: “Askalânî, sâbit olmadığını söylemiştir. Aslında bu, tasavvuf ehli sofilerin sözüdür. Ölmeden önce nefis ve şehvetlerinizin esiri olmaktan kendinizi kurtarınız, demektir.”4052 Genellikle tasavvuf literatüründe bulunan ve bu literatürde hadis diye kabul edilen bu vecîze, hadis kitaplarında tesbit edilememiştir. Ancak, mevzû ve zayıf hadisleri toplayan eserlerde mevcuttur.4053 Yaptığımız araştırmalara göre Hz. Peygamber’den (s.a.s.) böyle bir söz rivâyet edilmemiştir. Kesin olan husus, bu sözün hadis olmadığıdır.4054 Ölmeden önce ölmek, ölü gibi yaşamak yerine; öldükten sonra yaşamanın, ölümsüzleşmenin, şehâdet ehli şehid olmanın yolu bulunmalıdır.
2) “Mü’minin artığı (mü’mine) şifâdır.” Aclûnî: “Necm (uddin el-gâzî), ‘İtkan’ adlı eserinde: ‘Bu, hadis değildir’ demiştir.” 4055
3) “Vatan sevgisi imandandır.” Aliyyu’l-Kari: “Zerkeşî, bunu, hadis olarak bulamadığını söyledi. Seyyid Muînuddin es-Sâfurî, sâbit değildir, dedi. Eskilerin sözü olduğunu söyleyenler vardır.” Sahâvî de: “Aslını bulamadım” dedi. Menûfî
4050] M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, -Menşei, Tanıma Yolları, Tenkidi, Ank. 1975, s. 198
4051] 8/Enfâl, 42
4052] Aliyyu’l-Kari, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, Çev. Ahmet Serdaroğlu, İst. 1986, s. 122; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 291, no: 2669
4053] A. Yıldırım, s. 263
4054] M. Uysal, s. 340-342
4055] Aclûnî, a.g.e. c. 1, s. 458, no: 1500; Aliyyu’l-Kari, a.g.e. s. 70
İHLÂS
- 931 -
de: “Mânâsının doğruluğunu iddia etmek, şaşılacak bir şeydir. Çünkü vatan sevgisi ile iman arasında bir münâsebet yoktur” demiştir.4056 Aclûnî: “Sâğânî, ‘mevzûdur’ demiş ve Mekasıd’da: ‘Bunun, hadis olduğuna rastlamadım’ diye beyan etmiştir.” 4057
4) “İki günü eşit olan aldanmıştır. Bu günü, dününden kötü olan mel’undur.” Aliyyu’l-Kari: “Abdülaziz’in rüyada aldığı bir öğüttür. Hatta Beyhakî’nin rivâyetine göre: ‘iyiliklerini arttırmayanlar zarardadır’ ilâvesi de vardır.’ Bostî de: ‘Kişinin, dünyalıktaki ilerleyişi noksanlık, hayırlı olmayan kazancı ise, hüsranlıktır’ dedi.”4058 Aclûnî: “Irâkî, tahkîkatında şöyle diyor: ‘Bu hadisi, Abdulaziz bin Ebî Revad’ın rüyası olarak biliyoruz...” 4059
5) “Düşmanın silâhıyla silâhlan!” Bu söz, sahih veya zayıf hiçbir senedinin olmadığı ve lafzının hiçbir mûteber kaynak hadis kitabında bulunmadığı, yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.
6) “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” Halk arasında dillerde hadis diye dolaşan ve Rasûlullah’ın hadisiyle hiçbir ilgisi olmayan bu söz, Bayezid Bistamî’ye âit olup Kuşeyrî Risâlesi’nde şu şekilde yer almaktadır: “Üstâdı bulunmayanın imamı şeytandır.”4060 Halk arasında ise, ilk şekliyle şöhret bulmuştur. Yine benzer bir uydurma hadis şöyledir: “Şeyhi olmayanın dini de olmaz.” Akşemseddin, bu rivâyeti kaynak belirtmeden Makamatu’l-Evliyâ adlı eserinde şeyhin önemini anlatırken zikretmiştir.4061 Kaynakların hiçbirinde yer almayan bu rivâyet uydurmadır (208). Hadis diye nakledilen benzer bir uydurma da şudur: “Kavmi içindeki şeyh, ümmeti içindeki peygamber gibidir.” (191)
7) “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!” Ne yazık ki, halk arasında, hatta okumuş kesim arasında bile hadis olarak dolaşan bu sözün, hadis ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmadığı gibi, anlamı da; İslâm’ın rûhuna ve insanın yaratılış gâyesine tamamen aykırıdır. Hiçbir mûteber kaynak kitapta izine rastlanmamış, mevzû hadislerden bile kabul edilmediği için tahkik ehli ulemâ, ondan söz bile etmemiştir. Bu, kim tarafından uydurulduğu bilinmeyen bomboş bir sözdür.
8) “Haksızlığa karşı susan, dilsiz şeytandır.” Ebû Ali Dakkak’ın sözü olup ‘Kuşeyrî Risâlesi’nde şöyle kayıtlıdır: “Hak çiğnenirken susan, dilsiz şeytandır.” 4062
9) “İnsanlar helâktedir, âlimleri hâriç...” Hadis olarak uydurulan bu söz için Sâğânî: “İftirâ edilmiş bir sözdür, demiştir.4063 Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “İlim sahipleri dışında olan insanların hepsi, helâke uğramışlardır. İlim sahibi olanların da amel edenleri dışındakileri helâke uğramışlardır. Amel edenlerinin de ihlâslıları dışında kalanlar, helâke uğramışlardır. İhlâslıları ise, büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.” 4064
4056] Aliyyu’l-Kari, a.g.e. s. 60-61
4057] Aclûnî, a.g.e. c. 1, s. 345-346, no: 1102
4058] Aliyyu’l-Kari, a.g.e. s. 110
4059] Aclûnî, a.g.e. c. 2, s. 233, no: 2406
4060] Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, çev. Süleyman Uludağ, İst. 1991, s. 592
4061] A. İhsan Yurd-Mustafa Kaçalin, Akşemseddin’in Hayatı ve Eserleri, s. 332
4062] Abdülkerim Kuşeyrî, a.g.e. s. 258
4063] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 312, no: 2796
4064] Said Havvâ, El-Esas fi’s-Sünne, -İslâm Akaidi- çev. M. Ahmet Varol ve heyet, İst. 1992, c. 10, s. 11
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
10) “İşlerinizde darlığa düştüğünüz zaman, kabir ehlinden yardım isteyiniz.” Bazı tasavvuf kitaplarında, meselâ İbn Kemal Paşa’nın Erbaîn’inde geçmektedir. Allâme Âlûsi, bu konuda şunları söylemektedir: “Bu hadis, Rasûlullah’ın hadisleri hakkında ârif olanların icmâı ile Rasûlullah’a yapılan bir iftirâdır. Ulemâdan hiç kimse bu hadisi rivâyet etmemiştir ve bu hadis, itimad edilen hiçbir hadis kitabında bulunamamıştır. Şüphesiz Rasûlullah (s.a.s.), kabirleri mescid edinmeyi yasakladı ve kabirleri mescid haline getirenlere lânet etti.4065 Rasûlullah’ın bu tavrına rağmen, kabir ehlinden yardım talep etmeyi emretmesi nasıl tasavvur edilebilir? Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’a yemin olsun ki, bu hadis, bir buhtân-ı azîmdir (büyük bir iftirâdır).” 4066
11) “Nefsini bilen, Rabbini bilmiş olur.” Aliyyu’l-Kari: “İbn Teymiye, mevzû olduğunu, Sem’ânî, merfû olarak bulunmadığını, ancak Yahya bin Muâz er-Râzî’nin sözü olduğunu söylemiştir. Nevevî: ‘Lafzı hadis değildir, fakat mânâsı sâbittir’ dedi. Denildi ki: ‘Kendi cehâletini bilen, Allah Teâlâ’nın bâkî olduğunu, kendisinin âciz ve zayıf olduğunu bilen, Rabbinin kuvvet ve kudretini anlamış olur.” Bu sözün, Hz. Ali bin Ebî Tâlib’e (r.a.) âit olduğu beyan edilir.4067 Anlam bakımından bu sözün tersi daha doğru olmalıdır: "Rabbini bilen nefsini/kendini bilmiş olur." Allah'ı tanımadan insanın kendini/nefsini doğru tanıyabilmesi hemen hemen mümkün değildir. 4068
12) “Kalp, Rabbin (Allah’ın) Evidir.” Aclûnî: Aslı yoktur. Zerkeşî: Aslı yoktur. İbn Teymiye: Mevzûdur, demiştir. Aliyyu’l-Kari: “Sehavî, merfû olarak aslı olmadığını söyledi” der. 4069
13) “Mü’minin kalbi (gönlü) Allah’ın Arşıdır.” Aclûnî: “Sâğânî: ‘Mevzûdur’ diyor.” 4070
14) “Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben, yeryüzüne, göğe, Arş’a ve Kürsiye sığmam. Ancak müttakî mü’min kulumun kalbi, Beni içine alır (kalbine sığdım).” Aclûnî: “İhyâ hadislerinden. Irâkî, Tahcic’de: Aslı yoktur, diyor. İbn Teymiye ve Zerkeşî, İsrâiliyattan olduğunu söylemişlerdir. Rasûlallah’a ulaşan bir senedi bilinmemektedir. 4071
15) “Ben, bilinmeyen (gizli) bir hazine idim, bilinmeyi diledim. Birtakım kimseler yarattım. Onlara kendimi bildirdim ve onlar da beni bildiler.” Aliyyu’l-Kari: “İbn Teymiye, ‘Peygamber’in sözü olmadığını, sahih veya zayıf bir senedinin bulunmadığını’ söyledi. Zerkeşî ve Askalânî de, ona (İbn Teymiye’ye) uydular. Sûfilerin sözlerindendir.4072 Aclûnî: “Suyûtî ve diğerleri de, İbn Teymiye gibi
4065] Bkz. Buhârî, Salât 82-83; Müslim, Mesâcid 22; Ebû Dâvud, Cenâiz 70-72, hadis no: 3227
4066] Şihâbuddin Mahmud el-Âlûsi, Rûhu’l-Meânî, Fî Tefsîri’l-Kur’ânî ve’s-Seb’i’l-Mesânî, Beyrut, 1405/1985, c. 6, s. 127-128
4067] Nehcü’l-Belâğa, Hz. Emir Ali bin Ebî Tâlib, Çev. Abdülbâki Gölpınarlı, Kum, 1989, s. 419; A. Yıldırım, 229-230
4068] Yard. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T. Diyanet Vakfı Y., Ank, 2000, s. 229-230; Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, Yediveren Y., Konya, 2001, s. 326-332
4069] Aliyyu’l-Kari, a.g.e. s. 87
4070] Aclûnî, a.g.e. c. 2, s. 99, no: 1886
4071] Aclûnî, a.g.e. s. 195, no: 2256; Aliyyu’l-Kari, a.g.e. s. 104
4072] Aliyyu’l-Kari, a.g.e. s. 92
İHLÂS
- 933 -
değerlendirmişlerdir.” 4073
16) “Allah Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanınız.” Suhreverdî, bu revâyeti şeyhlik makamını anlatırken zikretmiştir.4074 Elbânî, bu rivâyetin sünnet kitaplarında da Suyûtînin el-Câmiu’s-Sağîr adlı eserinde de aslının olmadığını belirtmektedir.4075 Hadis olmadığı, uydurma olduğu açıktır. (195)
17) "Allah yeri Cumartesi, o yerdeki dağları Pazar, ağaçları Pazartesi, sevilmeyen şeyleri Salı, nuru Çarşamba günü yaratmış. Yerin üzerine hayvanları Perşembe günü yaymıştır. Âdem'i de Cuma günü ikindiden sonra yaratılanların en sonunda ve Cuma saatlerinin sonunda, ikindi ile akşam arasında yaratmıştır." İmam Buhârî, bu sözün hadis değil, Kâ'bu'l-Ahbâr'ın sözü olduğunu ve merfû olarak rivâyetinin hata olduğunu belirtmektedir İbn Teymiye gibi İbn Kayyım da aynı kanaattedir. Ayrıca, bu rivâyet, Kur'ân-ı Kerim âyetlerine terstir. Bu rivâyet, yaratmanın yedi günde olduğunu belirttiği halde; Allah Kur'an'da yeri ve göğü altı günde yarattığını belirtmektedir. 4076
18) "Allah'ın yarattığı ilk şey akıldır. Allah ona 'öne doğru yürü!' dedi, o da öne doğru yürüdü; 'geriye doğru yürü!' dedi, o da geriye doğru yürüdü. Bunun üzerine Allah şöyle dedi: 'İzzetime ve celâlime yemin olsun ki, katımda senden değerli hiçbir şey yaratmadım. Seninle alır, seninle veririm; seninle ödüllendirir, seninle cezâlandırırım." Mutasavvıflardan Ahmet Avni Konuk, Suhreverdi, İsmail Hakkı Bursevi, hadis diye zikretmişlerdir. Hadisin ittifakla mevzû olduğu kabul edilmektedir.4077 Kur'an'ın yaratılışla ilgili anlatımlarıyla bağdaşması mümkün olmayan bir telâkki olduğunu belirtmektedir. Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
19) “Sen olmasaydın, Ben eflâkı (âlemleri) yaratmazdım.” Aliyyu’l-Kari: “Hulâsa’da da olduğu gibi, Sâğânî, mevzû olduğunu söylemiştir. 4078
20) “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâilin peygamberleri gibidir.” Aliyyu’l-Kari: “Demirî ve Askalânî, aslı olmadığını söylediler.”4079 “Şevkânî ve Zerkeşî, aslı olmadığını söylediler.” 4080
21) “Fakirlik, benim iftihârımdır ve ben onunla övünürüm.” Aliyyu’l-Kari: “Askalânî, bâtıl ve mevzû olduğunu, İbn Teymiye de, yalan olduğunu söylemiştir.”4081 "Fakirlik küfür olayazdı" hadisi çok zayıftır. Sahîh olması halinde, mânayı kalbî fakr'a hamletmek gerekir. Yani, kişiyi sızlanma ve korkuya atan, Allah'ın hükmüne rızâsızlığa, sema ve arzın Rabbince yapılan taksime itiraza sevkeden fakirliğe hamledilmesi gerekir. İşte bu sebeplerdir ki Rasûlullah (s.a.s.): "Çok malla zengin olunmaz. Gerçek zenginlik kalb zenginliğidir." 4082 buyurmuştur.
4073] Aclûnî, a.g.e. c. 2, s. 132, no: 2016; A. Yıldırım, 98-99; Kul Sadi Yüksel, Bu Böyledir, II/441-464
4074] Suhreverdi, Avârifu’l-Meârif, s. 323
4075] Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr bi şerhi’l-Akaidi’t-Tahâviyye, s. 123 -Elbânî’nin tahrîciyle-
4076] 7/A'râf, 54; 10/Yûnus, 3; 57/Hadîd, 4). (A. Yıldırım, a.g.e. s. 99-100
4077] Sâğânî, s. 35; Sehâvî, 163; Aclûnî, I/263 vb.
4078] Aliyyu’l-Kari, a.g.e. s. 99; Aclûnî, a.g.e. c. 2, s. 164, no: 2123; A. Yıldırım, 121-123; A. Yıldırım, 121-123
4079] Aliyyu’l-Kari, a.g.e. s. 82
4080] Muhammed bin Ali eş-Şevkânî, El-Fevâidu’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîs-i Mevdûa, Kahire, 1380/1960, s. 286, no: 47, A. Yıldırım, 148
4081] Aliyyu’l-Kari, a.g.e. s. 85-86; Aclûnî, a.g.e. c. 2, s. 87, no: 1835
4082] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
22) "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebî idim." Hallâc, Suhreverdi, Ahmet Avni Konuk gibi tasavvuf ehli insanlar bu sözü hadis diye nakletmişlerdir. İbn Teymiyye, bu rivâyetin aslının olmadığın, bu lafızla rivâyeti ilim ehlinden kimsenin görmediğini ve bâtıl olduğunu söylemektedir.4083 Zerkeşî, bu lafızla aslının olmadığını belirtir.4084 Bu rivâyetin kaynağı bakımından dayanağı yoktur. Elbânî bu tür hadisleri uydurma kabul etmiştir.4085 Hemen hemen aynı bilgilere Aclûnî ve eş-Şeybânî gibi müellifler de eserlerinde yer vermişlerdir. Rivâyetin uydurma olduğu açıktır. 4086
23) "Ben, yaratılışta nebîlerin ilki, peygamber olarak gönderilme yönünden sonuncusuyum." Elbânî, rivâyeti zayıf kabul etmiştir.4087 Rivâyet, mûteber kabul edilen kaynaklarda yer almamaktadır. Zayıf veya uydurmadır. (126)
24) "Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: 'Kim benim velîme eziyet ederse Bana açıkça harp ilân etmiş olur. Ben yapmasını istediğim hiçbir şey hakkında mü'minin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. Fakat bunda, kulum ölümden hoşlanmıyordu. Kulum Bana yaklaşabilmesi için, kendisine farz kıldığım şeylerin mislini yapması gerekir. Kulum Bana nâfile ibâdetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihâyet Ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü ve tutan eli olurum..." Ebû Nuaym, hadisin garib olduğunu söylemiştir. İbn Ebi'd-Dünya 'nın muhakkıkı isnâdının zayıf olduğunu belirtmektedir. Elbânî ise isnâdının zayıf olduğunu söylemektedir.4088 Benzer iki rivâyet şöyledir: "Allah Teâlâ buyurur ki: 'Kim benim velîlerimden birini hafife alırsa (küçültür ve hakaret ederse); Benim karşıma düşman olarak çıkmış olur."; "Riyânın en basiti bile şirktir. Kim Allah'ın velî kuluna düşmanlık ederse Allah'a karşı harp ilân etmiş olur. Allah muttakî ve gösterişsiz gizli amel işleyen kullarını sever. Ki onlar, ortada yok iken hiç kimse tarafından sorulup araştırılmaz. Eğer bir topluluğun yanında iseler, çağrılıp fikirleri alınmaz. Onlar tanınmazlar. Kalpleri hidâyet lambalarına benzer. Bütün müşkil ve muğlak işlerin altından çıkarlar. Uhdesinden gelirler." İhyâ'nın tahricini yapan Irâkî, "bu rivâyet sahih değil, zayıf hadistir denildiğini, çünkü senedinde İsa bin Abdirrahman zayıf, hatta metruk bir râvîdir" der.4089 Rivâyet sahih olamaz. Çünkü rivâyette belirtilen velîlerin, sahâbe dışında olduğu ve sanki onlardan da daha faziletli oldukları hissedilmektedir. Sahâbenin derecesi mâlumdur. Bunun aksi, kabul edilen bir durum değildir. (146)
25) “Küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunmaktayız” Hz. Peygamber böyle deyince, ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Büyük cihad nedir?’ diye soruldu. O da şöyle buyurdu: “Dikkat edin, o nefs mücâhedesidir.” Mutasavvıflardan Ebû Tâlib el-Mekkî4090 ve Hucvirî 4091 bu rivâyeti nefsle mücâhedenin önemi ile ilgili olarak
4083] İbn Teymiyye, Hakikatu Mezhebi'l-İttihâdiyyûn, s. 126-127
4084] Zerkeşî, Tezkire, s. 172
4085] Muhammed Nâsıruddin Elbânî, Silsiletu'l-Ehâdîsi'd-Daîfe ve'l-Mevzûa ve Eseruhâ's-Seyyiu fi'l-Ümme, I/473-474
4086] A. Yıldırım, s. 125
4087] Elbânî, a.g.e. II/115, no: 661
4088] Sahîha, IV/189-193, A. Yıldırım, 145
4089] Irâkî, el-Muğnî, III/406, 10 nolu dipnot
4090] a.g.e. I/187
4091] a.g.e. 314
İHLÂS
- 935 -
eserlerine almıştır. Bu rivâyet, ikinci el kitaplarda yer almaktadır. Rivâyeti Irâkî, “bu hadisi Beyhakî’nin Kitâbu’z-Zühd adlı eserinde rivâyet ettiğini ve senedinin zayıf olduğunu” belirtir.4092 İbn Hacer, bu sözün hadis değil; İbrâhim bin Able’ye ait, dillerde dolaşan bir söz olduğunu söylemiştir.4093 Hz. Peygamber’in Tebük Gazvesi dönüşü buyurduğu rivâyet edilen bu söz hakkında İbn Teymiyye şöyle demektedir: “Bunun aslı yoktur. Hz. Peygamber’in fiillerini ve ef’âlini bilen hiçbir kimse bunu rivâyet etmemiştir. Bunun yanında kâfirlerle cihad etmek en büyük amellerdendir. İbn Teymiyye, görüşünü âyet4094 ve hadislere4095 dayandırarak açıklar. İbn Teymiyye bu rivâyetin kendisinin zikrettiği âyet ve hadislere ters olduğunu belirtir.4096 Gerçekten, Kur’an’da kâfirlere karşı cihadın önemini anlatan birçok âyet vardır. Kur’an, büyük cihad olarak kâfirlere karşı cihadı göstermektedir.4097 İsnâdı problemli olan bu rivâyetin metninin de âyet ve sahih hadislere ters olduğu anlaşılmaktadır. 4098
26) “Düşmanlarının arasında en azılı olan düşmanın, iki yanın arasında ve içinde bulunan nefsindir.” Hadis kitaplarında bulunmayan bu rivâyet, Gazâlî’nin İhyâ’sında (III/10) zikredilir. Irâkî, rivâyetin senedinde bulunan Muhamed bin Abdirrahman bin Gazvân’ın hadis uydurucularından birisi olduğunu kaydeder. Rivâyetin uydurma olma ihtimali yüksektir. 4099
27) "Ben yere ve göğe sığmadım, ancak mü'min kulumun kalbine sığdım." Kesin olarak uydurmadır. (240)
28) Hz. Peygamber'in hayâli gözünün önünden hiçbir zaman gitmeyen Hz. Ebû Bekir, bir gün Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek, 'Ey Allah'ın Rasûlü! Her zaman hayâlin gözümün önünde duruyor. Hatta kazâ-i hâcet ânında bile sizi hayal ediyorum' demişti. Rasûlullah (s.a.s.) ona: "tahayyül etmeyin" diye buyurmamışlardır. Bu rivâyeti Mevlânâ Hâlid, râbıtanın delillerinden bahsederken zikretmiştir.4100 Mevlânâ Hâlid, bundan şu sonucu çıkarır: "O halde râbıta ve büyüklerin örnek yaşayışlarıyla tahayyül edilmeleri her zaman mümkündür." Kaynağı bulunamamıştır. Kaynaklarda yer almayan bu rivâyetin uydurma olduğu açıktır. (259)
29) "Beş şey ibâdettendir; az yemek, mescidlerde oturmak, Kâ'be'ye bakmak, okumadan da olsa mushafa bakmak, âlimin yüzüne bakmak."4101 Buradaki dipnotta hadisin zayıf olduğu belirtilmektedir. Rivâyet mûteber kaynaklarda yer almamakta, ayrıca Asr-ı Saâdette "mescidler" denecek kadar mescid olmaması, belirtilen zamanda Kur'an'ın mushaf haline getirilmemesi ve bugünkü anlamda âlim tâbirinin o dönemde kullanılmaması rivâyetin uydurma olduğunda tereddüde yer bırakmamaktadır. İbnu'l-Cevzî, bunu şöyle değerlendirir: "Hz. Peygamber'in zamanında mushaf mı vardı ki, ona baksın." 4102
4092] Gazzâlî, İhyâ, III/14; V/132
4093] İbn Hacer, Tesdîdu’l-Kavs; Aliyyu’l-Kari, el-Esrâr, s. 211-212, no: 211
4094] 4/Nisâ, 95; 9/Tevbe, 19-20
4095] bkz. Buhârî, Cihad 1; Müslim, İmâre 111; Nesâî, Cihad 17, hadis no: 3128
4096] Mecmûu Fetâvâ, c. 11, s. 197-200
4097] 25/Furkan, 52
4098] Ahmet Yıldırım, a.g.e., s. 227-228; Muhittin Uysal, a.g.e., s. 324-325
4099] A. Yıldırım, s. 228; M. Uysal, s. 325-326
4100] Hâlidiye Risâlesi, s. 16
4101] Deylemî, Firdevsu'l-Ahbâr, II/309, no: 2791; Suyûtî, el-Câmiu's-Sağîr, I/613, no: 3966.
4102] Bkz. Ebû Şehbe, Difâ', s. 42) (267-268
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
30) "Hz. Âdem (a.s.) cennetten çıkarılmasına sebep olan hatayı işledikten sonra affedilmesi için (Nebî'nin hakkı ile tevessülde bulunarak) yaptığı duâda: 'Allah'ım! Beni Muhammed'in hakkı için Senden beni affetmeni istiyorum' diye yalvarmış. Cenâb-ı Hak: 'Ey Âdem! Henüz yaratmadığım halde Muhammed'i sen nasıl tanıdın?' diye sorunca, Hz. Âdem (a.s.): 'Yâ Rabb! Sen beni elinle yaratıp bana ruhundan üflediğinde başımı kaldırıp arşa baktığımda, arşın sütunlarında 'Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Rasûlullah' cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, ismine ancak mahlûkatın en sevimlisini izâfe edersin!' dedi. (Bundan dolayı onun ismiyle tevessül ettiğini söylemiş.) Bunun üzerine Allah: 'Doğru söyledin Ey Âdem! Gerçekten o, Bana yaratılmışların en sevimli olanıdır. Onun hakkı için (mâdem ki) Bana duâ ettin (tevessülde bulundun) Ben de seni affettim. Şâyet Muhammed olmasaydı seni halketmezdim' buyurdu."4103 Zehebî tarafından mevzû kabul edilen bu rivâyet, İbn Hacer tarafından bâtıl bir rivâyet diye nitelendirilmiştir. Heysemî, isnâdında tanınmayan kişiler olduğunu, belirtmiştir. İbn Teymiyye bu mevzûda nakledilen tüm hadislerin zayıf hatta mevzû olduğunu söylemiştir. Elbânî de rivâyetin Kur'an'a ters, bâtıl ve uydurma olduğunu tesbit etmiştir. Rivâyetin uydurma olduğu açıktır. (274-1755)
31) “İlim Çin gibi uzak ülkelerde de olsa onu elde etmek için peşine düşünüz. İlim talep etmek, hiç şüphesiz, her müslümana farzdır.” Hatîb, Târîhu Bağdat adlı eserinde (9/364) rivâyet etmiş ve Ebû Atike’nin sika olmadığını söylemiş; İbn Arrâk ise İbn Hıbbân’ın rivâyete ‘bâtıl ve aslı yoktur’ dediğini nakletmiş,4104 Elbânî de bâtıl olduğunu söylemiştir. Rivâyetin aslı olmadığı açıktır. (308)
32) “Gizli bir ilim nevi vardır. Allah hakkında mârifet sahibi olanlardan başkası bunu bilmez. Bu ilimden bahseden ârifleri, Allah hakkında aldanış halinde olanlardan başkası inkâr etmez.” Hadisi Deylemî rivâyet etmiş, ancak buradaki dipnotta isnâdının zayıf olduğu belirtilmiştir.4105 Mûteber kabul edilen kaynaklarda yer almayan ve isnâdı zayıf olan rivâyetin uydurma veya en azından zayıf olma ihtimâli büyüktür. (310)
33) “Kim bildiği ile amel ederse, Allah Teâlâ, ona bilmediklerini de öğretir; amelinde muvaffak kılar, sonuçta kul cenneti hak eder (ve oraya girer). Kim de, bildiği ile amel etmezse, bildiğinde de şaşırır, Allah onu amelinde muvaffak kılmaz, sonuçta cehennemi hak eder (ve oraya girer).” Rivâyeti Ebu Nuaym Enes tarîkıyla merfû olarak rivâyet etmiş, rivâyet senedinin uydurma olduğunu söylemiştir.4106 Irâkî de Ebû Nuaym’ın ifadelerine aynen katılmıştır. Elbânî de mevzû olduğuna hükmetmiştir.4107 Rivâyetin uydurma olduğu açıktır. (311)
34) “Bir zikir meclisinde bulunmak, bin rekât (nâfile) namaz kılmaktan daha faziletlidir. Bir ilim meclisinde bulunmak, bin hasta ziyaretinden ve bin cenâzeye iştirak etmekten daha faziletlidir.” Oradakiler: ‘Yâ Rasûlallah! İlim meclisinde bulunmak, Kur’an kırâatinden de faziletli midir?’ diye sorduklarında, Allah Rasûlü (s.a.s.), “Kur’an okumak, ilimle olursa ancak o zaman (asıl) faydayı verir.” buyurdu. Mutasavvıflardan Ebû Tâlib el-Mekkî bu rivâyeti Allah’ın kalbe
4103] Kadı Iyaz, Şifâ, I338
4104] Tenzûh’uş-Şerîa, I/258
4105] Deylemî, Firdevsu’l-Ahbâr, I/258, h. no: 799
4106] Ebû Nuaym, Hilye, 10/15
4107] Daîfe, I/611
İHLÂS
- 937 -
koyduğu ilimle kalbin açılması hususunda zikretmiştir.4108 Kaynağı bulunamamıştır. Kaynağı belli olmayan rivâyetin mevzû olma ihtimali büyüktür. (313)
35) “Mü’minin firâsetinden sakının. Çünkü o baktığında Allah’ın nûru ile bakar.” Zehebî ve İbnu’l-Cevzî’nin çok zayıf ve münker diye tanıttıkları bu rivâyete Elbânî de zayıf demiştir. Rivâyetin zayıf olduğu açıktır. (318)
36) “Kırk gün süreyle Allah’a ihlâs ile amel edenin hikmet pınarları kalbinden lisânına akar.” İbnu’l-Cevzî, rivâyetin illetli olduğunu belirtmiştir. Zerkeşî, senedinde zayıflık olduğunu ifade eder. Elbânî de zayıf olduğuna hükmetmiştir. Rivâyetin zayıf olduğu anlaşılmaktadır. (319-320)
37) “Bâtın ilmi Allah’ın sırlarından bir sır ve Allah’ın kullarından dilediği kimselerin kalbine attığı hükümdür.” İbnu’l-Cevzî, sahih olmadığını ve râvîlerinin hepsinin bilinmediğini belirtmiş, Elbânî ise mevzû olduğuna hükmetmiştir. Uydurma olduğu açıktır. (324)
38) “Şeriat sözlerim, tarikat davranışlarım, hakikat hallerim, ma’rifet ise, her şeyim olan ana sermâyemdir.” Hiçbir hadis kaynağında yer almamaktadır. Kaynağı belli olmayan bu rivâyetin uydurma olduğu açıktır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında tarikat ve tasavvufî bir terim olan ma’rifet kavramları kullanılmıyordu. (325)
39) “Allah, âşıkları, kendilerinden sâdır olan (şatâhat gibi) kusurlarından dolayı muâheze etmez.” Sûfiyyenin hadis diye rivâyet ettiği sözdür.4109 Hiçbir hadis kaynağında bulunmayan bu rivâyetin uydurma olduğu açıktır. (356)
40) “Mü’minin dünyadaki hediyesi fakirliktir.” (Tasavvuf büyüklerinden Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken,4110 Gazâlî ise fakr bahsinde4111 zikretmiştir.) Deylemî’nin rivâyet ettiği bu hadise, Suyûtî, zayıf demiş, Deylemî de, zayıf bir senetle rivâyet etmiştir. Bu rivâyetin metni de tenkide açıktır. (385)
41) “Fakirlik, mü’mine atın yanağındaki dizgin ve alnındaki beyazdan daha süslüdür.” (Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243), Gazzâlî ise fakr bahsinde4112 zikretmiştir.) Taberânî’nin Mu’cemu’l-Kebir’inde (VII, 294-295) zayıf bir isnadla rivâyet ettiği hadisi, Irâkî, senenidini zayıf kabul etmiştir. (385)
42) “Peygamberlerden en son cennete girecek olan, zenginliği sebebiyle Süleyman’dır (a.s.)...” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243), Gazzâlî ise fakr bahsinde4113 zikretmiştir.] Taberânî, Evsat’ta ferd bir isnadla rivâyet etmiştir. Bunda, Irâkî’nin de dediği gibi, münkerlik vardır. Mevzû olma ihtimâli çok yüksektir. (385)
43) Bir hadis rivâyeti, “Hz. Peygamber, Allah Teâlâ, dünyayı, Âdem oğlundan çıkana benzetti” şeklindedir. Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/244). Rivâyeti Ahmed bin Hanbel4114 ve Taberânî rivâyet
4108] Ebû Tâlib el-Mekkî, a.g.e. I/149
4109] M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III/310
4110] Kuutu’l-Kulûb, I/243
4111] İhyâ, IV, 287
4112] İhyâ, IV, 287
4113] İhyâ, IV, 287
4114] Müsned, V/136
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmişlerdir. Fakat isnaddaki Ali bin Cud’ân hakkında ihtilâf edilmiştir. Rivâyet metnindeki nezâket ve üslûptaki düşüklük sebebiyle rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis zayıftır. (389)
44) “Karnınızı aç bulundurunuz. İhtirâsı terkediniz, bedeninizi çıplak bırakını, emellerinizi kısa tutunuz, ciğerlerinizi susuz bırakınız, dünyayı terkediniz; umulur ki bu sâyede Rabbinizi kalplerinizle görürüsünüz.” Hucvîrî, bu hadis rivâyetini açlık bahside zikretmiştir.4115 Irâkî, aslını bulamadığını söylemektedir.4116 Rivâyetin aslı olmadığı anlaşılmaktadır, uydurmadır. (391)
45) “Dünya sevgisi, bütün hataların başıdır.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/254), Gazâlî ise dünyanın zemmi konusunda zikretmiştir. Aclûnî, İbn Teymiye ve Sâğânî, rivâyetin mevzû hadisler içinde yer aldığını belirtmiştir. Rivâyet, uydurmadır. (392-393)
46) “Allah Teâlâ, dünyadan yüz çeviren kimsenin kalbine hikmet yerleştirir, dilini konuşturur, dünyanın dert ve dermanını ona bildirir. Ve onu sâlim olarak dünyadan çıkarıp selâmete ulaştırır.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/255), Gazâlî ise zühdün fazileti mevzuunda (IV/322) zikretmiştir. İbnu’l-Cevzî, Mevdûâtında almıştır. Rivâyetin uydurma olduğu bellidir. (393)
47) “Allah Teâlâ, giydiğine aldırış ve itibar etmeyen insanları sever.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/258), Gazzâlî ise zühdün açıklanması mevzuunda (IV/338) zikretmiştir. Irâkî’nin aslını bulamadığı rivâyeti (IV/336) Beyhakî rivâyet etmişti, Subkî de İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/372) Rivâyetin uydurma olduğu açıktır. (394)
48) “Hz. Peygamber’in gömleği, zeytin yağcının gömleği gibi idi.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/259), Gazzâlî ise zühdün açıklanması bölümünde (IV/337) zikretmiştir. Irâkî, Tirmizî’nin bu hadisi zayıf bir senetle rivâyet ettiğini söylemektedir (IV/337). Rivâyetin uydurma olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber’in (s.a.s.) meşhur sünneti olan nezâfet/temizlik özelliğine ters düşmektedir. (395)
49) “Allah’ım, beni fakir olarak vefat ettir, zengin olarak vefat ettirme. Beni miskinlerle haşret.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/263) zikretmiştir. Rivâyeti, Beyhakî Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet etmiş, ancak rivâyetin isnâdında bulunan Hâlid bin Yezid bin Abdirrahman hakkında İbn Adî ve Zehebî, zayıf ve güvenilir olmadığını haber vermişlerdir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır. (398)
50) “Zengine zengin olduğu için tevâzu gösterenin dininin üçte ikisi gider.” Bu rivâyeti Kuşeyrî fakir konusunda zikretmiştir.4117 Mûteber kaynaklarda yer almayan bu meşhur rivâyetin mevzû olduğu açıktır. (401)
51) “Yüz seksen senesi olduğu zaman, size gurbeti (yurdundan uzaklaşmayı) ve dağların tepelerinde ibâdete çekilmeyi helâl kıldım.” Eşref Ali, evlenmeyi
4115] Hakikat Bilgisi, s. 467
4116] el-Muğnî, III/214; Zebîdî, İthâf, VII/288
4117] Kuşeyrî Risâlesi, s. 445
İHLÂS
- 939 -
terketme ve uzlet bölümünde (s. 251) rivâyete yer verir. Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kuutu’l-Kulûb adlı eserinde rivâyet şu biçimi almıştır: “İki yüz senesinden sonra ümmetime bekârlık helâl kılınmıştır. Sizden birisinin o zamanda bir enik (köpek yavrusu) yetiştirmesi çocuk yetiştirmesinden daha hayırlıdır.” (II/239), Başka bir rivâyet de şu şekildedir: “İki yüz yılında sizin en hayırlınız ailesi ve malı olmayan bekâr kimsedir.” Bu tür rivâyetler genelde mevzûât (uydurma hadisler) kitaplarında yer almaktadır. Bu rivâyetler, kesinlikle uydurmadır. (405)
52) “Allah’ım, Beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür, miskinler zümresinde haşret.” Tirmizî ve İbn Mâce, zayıf senedlerle rivâyet etmişlerdir. Hadis, zayıftır. (410)
53) “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalış.” Bu lafızla uydurmadır.
54) “Kanaat, tükenmeyen bir hazinedir.” Bu rivâyet, bazı kaynaklarda hadis olarak geçer. Meselâ, bkz. Kurtubî, el-Kifâf ve’l-Kanâah, Kahire, 1408/1988, s. 14. Ancak İbn Hıbbân’ın, Muhammed bin Münkedir’in babasına nisbet ettiği bir sözdür.4118 Bu söz, kanaat hakkında güzel bir ifâde olsa da hadis değildir.
55) “Şüphesiz rüyâ; Allah’ın, uykusunda iken kulu ile yaptığı bir konuşmadır.” Hiçbir hadis kaynağında yer almayan bu rivâyetin uydurma olduğu anlaşılmaktadır. (113)
56) “Kınalanın, çünkü melekler, mü’minin kınasını hayra işâret kabul ederler.”
57) “Abdest aldığınız zaman suyu gözlerinizin içine sokmaya çalışınız. Ellerinizi silkelemeyiniz. Çünkü o, şeytanın yelpâzesidir.”
58) “Hanım, eşinin çamaşırını yıkadığı zaman, Allah ona bin sevap verir. Bin hatasını affeder. Yeryüzündeki her şey o hanım için istiğfâr eder ve âhiretteki derecesini bin kat yükseltir.”
59) “Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyete erersiniz.”
Bu rivâyet, uydurmadır, hadis değildir. Selâm bin Selîm’den rivâyet edilmiştir. İbn Süleyman da denen bu zâtın zayıflığı hakkında icmâ’ vardır. Bu şahıs hakkında, İbn Hırâş (Harrâş) “kezzâb”, İbn Hıbbân “uydurma hadis rivâyet eder” demiştir. Zehebî de hadisin uydurma olduğunu söylemiştir. 4119
60) “Gecelerin en büyüğü dörttür: Recep ayının ilk gecesi, Şa’bân ayının on beşinci gecesi, Ramazan ve Kurban Bayramı geceleri.”
61) “Bir ibrik suyun fiyatı bir dinar (altın lira) olmuş olsa da Cuma günü banyo yapınız.”
4118] İbn Hibbân, Ravzatu’l-Ukalâ, Beyrut, 1397/1977, s. 150
4119] Bkz. Harun Ünal, Uydurma Hadisler, Mirac Yay., c. 5, s. 174-179; Aliyyu’l Kari, el-Esrâr, s. 372, h. 604; İbn Abdu’l Berr, Câmiu’l-Ilm, c. 2, s. 90-91; İbn Hazm, el-İhkâm; Elbânî, Silsiletu’l-Hadîsi’d-Daîfe, c. 1, s. 79, h. 58; Zehebî, Mîzân, c. 1, s. 413; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 1, s. 147, h. 381; Mahmut Yeşil, Va'z Edebiyatında Hadisler, T. Diyanet Vakfı Y.Ank. 2001, s. 194-195; Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Y. Ank, 2000; Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis -Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı Rivâyetler-, Yediveren Y. Konya, 2001
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
62) “Amellerin en faziletlisi en zor olanıdır.”
63) “Bana çok salevât getirin; çünkü kabirde ilk soru benimle ilgili olarak sorulacaktır.”
64) “Bana dünyada en çok salevat getiren, cennette en çok zevceye sahip olur.”
65) “Kibirli insana karşı kibirli görünmek sadakadır.”
66) Hz. Ömer bir gün Peygamber (s.a.s.)’in huzuruna geldi. Ağladığını görünce sebebini sordu. Efendimiz (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “Cebrâil (a.s.)’in bana haber verdiğine göre, Allah (c.c.) müslüman olarak ihtiyarlayan kimseye azab etmekten hayâ etmektedir. Acaba, ihtiyar müslüman günah işlerken Allah’tan utanmaz mı?”
67) “Akîk yüzük takının. Çünkü o, taş değil; mübârek bir maddedir.”
68) “Zümrüt yüzük takınmak, fakirliği giderir.”
69) “Âlim meclisinde bir saat oturmak, Allah katında bin yıllık ibâdetten daha sevimlidir.”
70) “Hayvanın otu yiyip bitirmesi gibi, mescidde konuşma da iyilikleri yer bitirir.”
71) “Beş şey orucu bozar: Yalan, gıybet, koğuculuk, yalan yere yemin ve şehvetle bakmak.”
72) “En hayırlı ticâret, tuhafiyecilik; en hayırlı sanat da terziliktir.”
73) “Babanın evlâdına duâsı, Peygamber’in ümmetine duâsı gibidir.”
74) “Gözlerini kaybetmek, günahlar için mağfirettir. İşitme duyusunu kaybetmek de günahlar için mağfiret sebebidir. Bedendeki diğer noksanlıklar da böyledir.”
75) “Yahûdi ve hıristiyanlara selâm veriniz. Ama ümmetimin yahûdilerine selâm vermeyiniz.” Dediler ki: ‘Onlar kimdir ey Allah’ın Rasûlü?’ Buyurdu ki: “Ezanı ve ikameti duyup da cemaate gitmeyenlerdir.”
76) “Hayret edilecek bir şey olmadan gülmek ahmaklıktır.”
77) “Bir söz söylerken aksırmak, o sözün doğruluğu için âdil bir şâhiddir.”
78) “Kurbanlarınızı büyük kesiniz. Çünkü onlar sırat üzerinde binek hayvanlarınız olacaktır.”
79) “Mercimek yemenizi tavsiye ederim. O, mübârek bir yiyecektir. Kalbi yumuşatır, gözyaşlarını çoğaltır.”
80) “Gıybet, zinâdan daha kötüdür.” Sahâbîler, ‘bu nasıl olur, ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sorunca Efendimiz (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “Adam zinâ eder. Sonra tevbe eder ve Allah (c.c.) tevbesini kabul edebilir. Ama gıybet eden kimse, gıybet ettiği arkadaşı onu affetmedikçe, mağfiret edilmez.”
81) “Allah Rasûlünün, kabzası gümüşten bir kılıcı vardı. Adı zülfikârdı.”
İHLÂS
- 941 -
82) Peygamber (s.a.s.) patlıcanı yerdi ve faziletini de şu sözlerle anlatırdı: “Kim onu dert olarak yerse ona dert olur. Şifâ olarak yiyene de şifâ olur.”
83) “Yeni doğan çocuklarınızı, ağladıklarından dolayı bir sene dövmeyin. Çünkü onlar, dört ay kelime-i şehâdet söylerler, dört ay bana salât u selâm ederler, son dört ayda da ana-babalarına duâ ederler.”
84) “Melekler, karnı dolu kimsenin yanına girmez.”
85) “Zemzem suyu ile cehennem ateşi, bir kulda ebediyyen bir araya gelmez.”
86) "Kim bir kerre salevât-ı şerîfe okursa, onun zerre kadar günahı kalmaz."
87) "Kim bir ihtiyacını gidermekte güçlük çekerse, Bana salevât-ı şerîfe getirsin. Çünkü o, keder, üzüntü ve sıkıntıları giderir ve rızkı çoğaltır."
88) "Kim, abdest aldıktan sonra bir kerre Kadr sûresi okursa, sıddîklerden olur. İki kerre okursa şehidler dîvânına yazılır. Üç kerre okuyanı ise Allah (c.c.) peygamberlerle haşreder." (Sehâvî: "Abdestten sonra Kadr sûresi okumakla ilgili rivâyetin aslı yoktur" demektedir.
89) "Ey Ali! Hayrı, güzel yüzlülerden iste. Çünkü onlar cömerttir. Hayrı hayâ sahibi kimselerden talep et."
90) “İtaatkâr bir evlât, ana-babasına rahmet nazarıyla bakarsa, Allah (c.c.) ona kabul edilmiş bir hac sevâbı verir.” Dediler ki: ‘Her gün yüz kerre baksa?’ Buyurdu: “Evet, Allah en büyük ve en güzeldir.”
91) “Ümmetimin âlimleri, İsrâil oğullarının peygamberleri gibidir.”
92) "Kim bir âlimi ziyâret ederse Beni ziyâret etmiş olur. Kim bir âlimle musâfaha ederse, Benimle musâfaha etmiş olur. Kim bir âlimle oturursa, dünyada Benimle oturmuş gibi olur. Allah (c.c.) onu kıyâmet günü cennette Benimle oturacaktır."
93) “Kim, cehennemden âzâd edilmiş kişileri görmek isterse, talebelere baksın. Allah’a yemin ederim ki, bir âlimin dersine devam eden talebenin her adımına ve öğrendiği her harfe Allah (c.c.) bir senelik ibâdet sevabı verir. Her adımına cennette bir şehir inşâ eder. Yeryüzünde yürürken ona istiğfâr edilir. Affedilmiş olarak sabahlar ve akşamlar. Ayrıca melekler onlar için şâhitlik ederek şöyle derler: ‘İşte bunlar, Allah’ın cehennemden âzâd ettiği kimselerdir.”
94) "Kim bir âlime ikramda bulunursa, yetmiş peygambere ikramda bulunmuş olur. Kim bir talebeye ikram ederse yetmiş şehide ikram gibidir. Kim âlimi severse yaşadığı sürece hataları yazılmaz."
95) "Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir."
96) "Mushaf'a bakmak ibâdettir."
97) “Gözlerini seven kişi, ikindiden sonra yazı yazmasın.”
98) “Allah Teâlâ buyuruyor: ‘Kim abdest bozar da abdest almazsa Bana eziyet etmiş olur. Kim abdest alır ve iki rekât namaz kılmazsa Bana cefâ etmiş olur. Kim namazı kılar da Benden bir şey istemezse Bana cefâ etmiş olur. Kim de
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
namazdan sonra Bana duâ eder de Ben ona istediğini vermezsem Ben ona cefâ etmiş olurum. Ben ise, cefâ eden bir Rab değilim.”
99) "Kim, kaşlarını devamlı tarakla düzeltirse, belâlardan kurtulur."
100) "Kim, saçını ayakta tararsa, borç altında kalır."
101) "Kim, sarı ayakkabı giyerse, onu giydiği müddetçe sevinci artar."
102) "Kim, besmeleyi güzelce yazarsa mağfiret olunur."
103) "Kim, üzerinde besmele yazılı bir kâğıdı, besmeleye hürmet ve onu kirlenmekten korumak için yerden kaldırırsa, Allah (c.c.) katında sıddîklar arasına girer ve müşrik bile olsalar, ana-babasının azâbı hafifletilir."
104) "Yemeğe üflemek bereketi giderir."
Aşağıda kadınlarla ilgili önemli bir kısmı uydurma veya zayıf olduğu halde, meşhur hadis kitaplarında yer alan örnekler vereceğiz. Bu hadis rivâyetlerinin bir kısmı sahih kabul edilse bile, Kur’an’a uygun şekilde te’vil edilip yorumlanması gerekmektedir. Genellikle bu tür hadis rivâyetleri, ilim sahipleri ve araştırmacılar tarafından eleştirilmiş veya te’vil edilmiş ise de; bu eleştiri ve yorumlar, kadını horlayan çirkin ifâdeli bu sözleri din gibi, mutlak hakikat olarak ve sahih hadis kabul ederek benimseyen geniş kitlelere ulaşamamıştır. Halk bu tür rivâyetleri dinin merkezine alarak kadını horlamış ve üstünlüğün takvâda olduğunu belirten ve kadını genel olarak erkekle eşit gören Kur’an hükümlerini bu hadisler ışığında te’vil etme yanlışlığına gitmiştir.
Örneğin İbn Hazm, “İnsanın insana secde etmesi câiz olsaydı, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim” mealindeki hadisi, râvîsi Şerik bin Abdillah, müdellistir, münker hadisleri zayıf râvîlerden alır, onların adını gizleyerek güvenilir râvîlere nisbet eder” diyerek cerhetmiştir. İbn Hazm, Hz. Âişe’den nakledilen, “Kadın üzerinde en fazla hakkı olan kişinin kocası, erkek üzerinde en fazla hakkı olan kimsenin ise annesi olduğu”na dâir hadis rivâyetini reddederken de şöyle der: Ebû Utbe (hadisi rivâyet eden şahıs), meçhuldür, onun kim olduğu bilinmiyor. Üstelik Kur’an ve sahih hadis, böyle bir hükmü geçersiz kılmaktadır.” 4120
Bu rivâyetlerden yola çıkılarak kadının küfre yakın nankörlüğüyle birlikte, âile reisi erkeğin kutsallığı(!) ile ilgili Kur'an ve Sünnet çizgisinden nasıl uzaklaşılıp yozlaşıldığı konuda yüzlerce örnekten birini, ibret olsun diye verelim. "...Onlardan (kadınlardan) birine dünya durdukça iyilik etsen, sonra senden bir şey görse (hemen) 'senden asla hiçbir iyilik görmedim ki!' der." Bu rivâyette tarif edilen "katıksız nankörlük" durumunu izah sadedinde İbn Hacer'in haber ile ilgili yorumları, Buhârî'nin İman bölümü içinde -sözkonusu rivâyete dayanarak- bir alt başlığın adını: "Kocaya Karşı Nankörlük ve Küfür Olmaksızın Küfür" şeklinde belirleyerek verir. İbn Hacer'in Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî'den naklettiği görüşler, bu rivâyetin içine yerleştirildiği bağlamı ortaya koyması açısından oldukça ilginç ve önemlidir. Buhârî'nin meşhur şerhi Fethu'l-Bârî'den iktibas edelim:
"Kadı Ebû Bek bin el-Arabî, bu (bab başlığının) şerhi sadedinde, şunları söylemiştir: 'Musannıfın bundan murâdı, itaatin iman olarak isimlendirildiği gibi,
4120] Bkz. İbn Hazm’ın Kütüb-i Sitte’ye Bakışı, Selman Başaran, İslâmî Araştırmalar, c. 2, sayı 19-20, s. 6
İHLÂS
- 943 -
meâsînin (günahların) de küfür olarak isimlendirilebileceğini beyan etmektir. Fakat kadına küfrün atfedildiği yerlerde kastedilen, kişiyi dinden çıkaran küfür değildir. Birçok günah çeşidi arasında, kocaya karşı nankörlüğün özel olarak seçilmesi (Rasûlullah'ın şu sözüne atfen), hoş bir inceliktir. Hadis şöyledir: 'Eğer birinin birine secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.' Buna göre, kocanın hakkı, Allah'ın hakkı ile eş düzeyde mütâlaa edilmiştir. Kocanın karısı üzerindeki hakkı bu dereceye ulaşmışken, kadın kocasına karşı nankörlük ederse, bu onun, Allah'ın hakkını küçük gördüğüne dâir bir delil olur. Bu sebeple ona küfür ıtlak edilir; ancak bu dinden çıkarmayan bir küfürdür." 4121
“Uğursuzluk evde, kadında ve kısraktadır” şeklindeki Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği meşhur hadis rivâyetine ise, Hz. Âişe, duyduğu zaman itiraz ederek şunları söylemiştir: “Kur’an’ı Ebu’l-Kasım’a indirenin hakkı için, bu hadisi aktaran yalan söylemiş. Rasûl (s.a.s.) ancak şunu dedi: “Câhiliyye ehli şöyle derlerdi: ‘Uğursuzluk; binek kadın ve evdedir.”
Bu bağlamda bir hadis rivâyetinin eleştirisine, Mısır’lı mütefekkir Muhammed Gazzâli, şöyle yer veriyor: Buhârî’nin isnâdıyla rivâyet ettiği hadisin metni şöyle: “Havvâ olmasaydı hiçbir kadın kocasına ihânet etmezdi. İsrâiloğulları da olmasaydı (bekleyen) et bozulmazdı.” Muhammed Gazzâli, bu rivâyete ilişkin olarak şunları söylüyor: “Âdem’e ihânet eden Havvâ, nasıl ve kiminle ihânet etmiştir? Bu söz, tamâmen Hıristiyan akîdesine benziyor. Kâ’bu’l-Ahbar’ın söylediği bu sözü, Kur’an reddetmiştir. Bilakis Kur’an, Âdem’i cennetten çıkaranın Havvâ değil; şeytan olduğunu belirtmiştir. Havvâ’nın Âdem’e ihâneti kesinlikle İslâmî bir anlayış değildir. Ahd-i Atîk’ten kalma bir sözdür. Etin bozulup bozulmaması ise, tamâmen tabiî bir kanundur. Bekletilen et bozulur. Bu rivâyetin akla ve mantığa ters düştüğü âşikârdır. Kabulü mümkün değildir. 4122
Uydurma veya Peygamber’in (s.a.s.) konuşmalarından yanlış aktarılan hadislerin yanında; mantık ve anlam itibarıyla çirkin ve zorlayıcı, Kur’an ahkâmına ve sahih sünnete aykırı da olsa halk içinde dinî bir hassâsiyetle ve teslimiyetle kabul görerek yaptırım gücüne sahip olan kıssalar da, kadına uğursuzluk ve aşağılama atfeden anlayışları besleyip desteklemiştir. Bu kıssalarda genellikle kadının zihinsel yetersizliği ve akılsızlığı, irâdesizliği ve güvenilmezliği, nankörlüğü ve kadirbilmezliği, cinsel açıdan zaaf içinde ve dirençsiz oluşu, gösteriş düşkünlüğü yüzünden denetlenmesinin gerekliliği, okuyup yazmasının sakıncaları gibi konuların; zaman zaman edebe aykırı, müstehcenliğe varan bir üslûpla işlendiği görülmektedir. Bu tür kıssa ve menkıbelerin müslümanlar nezdinde yüzyıllardır mûteber olan âlimlerin/yazarların kitaplarında kayıtsız yer edişleri ise ayrı bir problem teşkil etmektedir. 4123
105) “Kadın zayıf olarak yaratılmıştır. Onun zayıflığını sükûtla karşılayın. Evlerde onların ırzlarını koruyun. Kadın, salona oturmasın. Ve ona yazı yazmayı öğretmeyin.”
106) “Bir hanım, eşinin izni olmadan evden çıkarsa, güneş ve ayın üzerine
4121] Fethu'l-Bârî, 1/105; Umdetu'l-Kari, 1/203
4122] Bkz. Sünnet Üzerine Bir Kitap ve Bir Açıkoturum, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sayı 2, s. 100-118
4123] Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, İs. Araş. c. 10, sayı 4, s. 245
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
doğduğu her şey, eve dönünceye kadar ona lânet eder.”
107) “Şâyet ben, bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.”
108) “Eğer kocanın tepesinden ayağına kadar bütün bedeni irinler içinde kalıp hanımı o irinleri diliyle silerse, yine de ona karşı teşekkür etmek vazifesini edâ etmiş sayılmaz.”
109) "Uğursuzluk üç şeydedir: At, kadın ve evde."
110) “Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz.”
111) “Kadınlara itaat, pişmanlıktır.”
112) “Kadınlara danışın, fakat onların dediklerinin tersini yapın.”
113) “Kadınları Allah Teâlâ geride bıraktığı gibi siz de geride bırakın.”
114) “Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı fitne-fesat olarak hiçbir şey bırakmadım”
115) “Kadınların akılları şehvetlerindedir.”
116) “Kadınları göze çarpan mevkîlere oturtmayın, yazıyı da öğretmeyin. Dikiş öğretin ve Sûre-i Nûr’u da iyi öğretin.”
117) “Havvâ olmasaydı, hiçbir kadın kocasına ihânet etmezdi. İsrâiloğulları da olmasaydı (bekleyen) et bozulmazdı.”
118) “Cennet sâkinlerinin en azı kadınlardır.”
119) “Kadınların cehennemde çoğunluğu teşkil ettiğini gördüm Aklı ve dini eksik olanlar arasında akıl sahibi erkeklere galebe çalan kadınlardan başkasını görmedim.”
120) “Kadın üzerinde en fazla hakkı olan kişi kocasıdır; erkek üzerinde en fazla hakkı olan kimse ise annesidir.”
121) "Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinize silerdiniz."
122) “Hangi kadın, kocası kendisinden râzı olarak vefat ederse, cennete girer.”
123) "...Kadınların dinleri ve akılları eksiktir."
124) "Şüphesiz kadın, karşınıza bir şeytan sûretinde gelir ve bir şeytan sûretinde gider."
125) “Kadın avrettir, dışarı çıktımı şeytan ona istişrâf eder/muttalî olur.”
126) “Kadınlar arasında sâliha kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.”
127) "Doksan dokuz kadından biri cennette, diğerleri ise cehennemdedir."
128) "Kadınlara danışmayın, onlara muhâlefet edin. Kadınlara muhâlefet edin, zira kadınlara muhâlefet berekettir."
İHLÂS
- 945 -
129) "Kadınları önünüze geçirmeyin, onların üç adım önünden yürüyün."
130) "Kadınları yüksek yerde oturtmayın."
131) "Kadınlar için kabir daha hayırlıdır."
132) "Kadınların hayırlı işi, yün eğirmektir."
133) "Kadın, kocasından izinsiz evden çıkarsa, her şey onu lânetler."
134) "Kadınları aç ve çıplak bırakın."
135) "Kadınlar (muhâlefette ve istediklerini yapmada erkeklerden) baskındırlar."
136) "(Namaz kılanın önünden geçen) kadın, köpek ve eşek (ve domuz), namazı keser."
137) "...Cehennem ehlinin çoğunluğunun kadınlar olduğunu gördüm. 'Neden ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordular. (Cevâben:) "küfürlerinden dolayı" buyurdu. 'Allah'ı mı inkâr ediyorlar?' (diye tekrar) sordular. "Kocalarına karşı nankörlük ederler; iyiliğe karşı nankörlük ederler. İçlerinden birine dünya durdukça iyilik etsen, sonra, senden bir şey görse, (hemen) 'senden asla hiçbir hayır görmedim ki!' der."
138) Amr bin el-Âs'dan diyor ki: "Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir dağ yolunda bulunurken, ansızın şöyle dedi: "Bakın! Bir şey görüyor musunuz?" Biz dedik ki: 'Kargaları görüyoruz. İçlerinde, gagası ve ayakları kızıl renkli, alaca bir karga var.' Rasûlullah şöyle buyurdu: "Kadınlardan cennete girebilecek olanlar, ancak şu (siyah) kargalar içindeki alaca karga gibi olanlardır."
Tasavvufî eserlerde hadis diye nakledilen zayıf veya uydurma çokça rivâyetler vardır. 4124
Halk arasında meşhur nice kitaplardaki kaynağı belirtilmeyen hadis rivâyetleri ele alınırsa, örnekler maalesef ciltlerle kitapları dolduracaktır. Özellikle tasavvufla, tasavvufî ahlâk ve ahlâkla ilgili eser ve konuşmalarda, yer yer vaaz, nasihat türü konuşma ve eserlerde bu tür örnekleri duyup görüyoruz. Din, sağlam kaynaklara, sağlam delillere dayandırılmalı, Kur’an ilkeleri, zayıf veya uydurma rivâyetlerle zedelenmemelidir. Dinle ilgili konularda güncel siyasal ve sosyal problemlere karşı uyanık olunması kadar; tarihsel süreç içinde hakka karışan bâtılları zor da olsa ayırdetmeye çalışmak, bugünün dâvâ adamlarının boynuna borçtur.
Âişe Anamıza Atılan Çirkin İftira: İfk Olayı
İfk; yalan, büyük yalan, iftira namuslu birinin namusu hakkında iftira etmek demektir. İfk olayı; İslâm tarihinde Rasûlullah’ın (s.a.s.) zevcesi ve mü’minlerin
4124] Tasavvufî eserlerde hadis diye nakledilen zayıf veya uydurma rivâyetler hakında geniş bilgi almak için bk. Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Y. Ank, 2000; Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis -Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı Rivâyetler-, Yediveren Y. Konya, 2001; Mahmut Yeşil, Va'z Edebiyatında Hadisler, T. Diyanet Vakfı Y.Ank. 2001; Hasan Cirit, Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Çamlıca Y. İst. 2002; Hatice Kelpetin Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Çamlıca Y. İst. 2001
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
annesi 4125 Hz. Âişe hakkında münâfıklar tarafından uydurulan iftira olayının adıdır. Olay Buhârî, Müslim gibi ana kaynaklarda tafsilâtlı olarak anlatılır. Bizzat Hz. Âişe, olayı cereyan tarzı ve sebepleriyle birlikte detaylı olarak anlatmaktadır.
Olayın gerçek yüzü münâfıkların, Medine'de güvenli bir yurt edinen ve günden güne gelişen İslâm toplumunu parçalamak için İslâm peygamberinin aile mahremiyetini hedef alarak, baş vurdukları bir aleyhte propaganda ve karalama hareketidir. Onlar, Rasûlullah'ın, en yakın arkadaşları ile arasını açabilirlerse, İslâm'ı yok etme emellerine kısa yoldan varabileceklerini zannediyorlardı. Münâfıklar Mustalikoğullarına karşı düzenlenen cihat harekatında, Hz. Âişe'nin başına gelen normal bir olaydan yararlanarak Hz. Ebu Bekir'le Rasûlullah'ın arasına fitne sokmaya ve Rasûlullah'ı gözden düşürmeye çalıştılar.
Münâfıklar, hicretin beşinci yılı Şaban ayında, Necid bölgesinde, Müreysî suyu yanında konaklamış olan Mustalikoğulları kabilesine karşı düzenlenen sefere savaşın şiddetli geçmeyeceğini bildikleri için kalabalık bir şekilde katılmışlardı.
Rasûlullah sefere çıkmadan önce, âdeti olduğu üzere, hanımları arasında kura çekmiş, kendisiyle beraber sefere gitme kurası Hz. Âişe'ye çıkmıştı.4126 Bu sefer esnasında münâfıklar, Mekkeli Muhacir müslümanlarla, Medine'nin yerlisi Ensar arasına fitne sokmaya da çalıştılar. Bunun için bölge ve kabile taassubunu kullandılar. Bir seferinde iki müslüman grubu birbiriyle kılıca sarılacak hale getirmiş, olay Rasûlullah (s.a.s) tarafından kolayca önlenmiştir. Bu arada münâfıkların reisi Abdullah b. Übeyy: "Medine'ye dönünce, aziz olanların, zelil olanları oradan çıkaracaklarını" söylüyordu.4127 Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s) Ensarı toplayarak durumu anlattı. Ensâr olaya son derece üzüldü. Böylelikle Abdullah b. Übeyy herkesin nefretini kazandı. Hatta oğlu babasının bineğinin üzengisinden tutarak: "Kendinin zelil olduğunu, Allah Rasûlunün de aziz olduğunu itiraf etmeden seni bırakmam!" demiş ve itiraf da ettirmiştir. 4128
Sefer dönüşü ordu, geceleyin bir yere konakladı. Hz. Âişe ihtiyacı için ordugahın dışına çıktı. Döndüğü zaman, boynundaki Yemen boncuğundan dizilmiş gerdanlığının kopup düşmüş olduğunu gördü. Bu gerdanlığı Hz. Âişe'ye, gelin olduğunda annesi Ümmü Rûman hediye etmişti.4129 Diğer kaynaklar gerdanlığı kız kardeşi Esma'dan emanet aldığını yazarlar. Hz. Âişe, gerdanlığı aramak için ordunun dışında ihtiyacını giderdiği yere gitti. Bulup döndüğünde ise kendisinin devesi üzerindeki mahfelinde olduğunu zanneden muhafızları da dâhil olmak üzere, ordunun oradan ayrılıp gitmiş olduğunu gördü. Geri dönüp kendisini ararlar düşüncesiyle orada oturup bekledi. Bu arada da olduğu yerde uyuyup kaldı.
Ordunun artçısı Safvan b. Muattal kendisini görerek, hiç konuşmadan onu devesine bindirdi. Devenin yularını çekerek orduya yetiştirdi.4130 İkinci konakta Hz. Âişe'nin devesinin üzerinde olmadığı anlaşılıp bir süre sonra genç bir askerin devesiyle geldiğini görünce, münâfıklar bunu fırsat bilip dedikoduya başladılar.
4125] 33/Ahzâb, 6
4126] Buhârî, Şehâdet, 15
4127] 63/Münâfîkûn, 8
4128] İbn Sa'd, Tabakâtu'l-Kübra, II, 65
4129] Vâkıdî, Meğazî, II, 428
4130] İbn Hişam, es-Sîre, II, 298
İHLÂS
- 947 -
Abdullah b. Übeyy el altından bu dedikoduyu besledi. Müslümanlar bunun iftira olduğunu anladılar. Meselâ Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî hanımına: "Ümmü Eyyûb! Senin hakkında böyle bir şey söylense kabul eder misin?" diye sordu. O, "Hâşâ, asâletli ve şerefli bir insan böyle bir şey yapmaz" cevabını verdi. 4131
Ne yazık ki münâfıklar dışında üç müslüman da bu dedikoduya kendilerini kaptırdılar; Bunlar Safvan'dan öç almak isteyen Hassan bin Sâbit, Rasûlullah'ın hanımlarından Zeyneb binti Cahş'ın kız kardeşi Hamne ve Hz. Ebû Bekir'in yardımlarıyla geçinen Mıstah b. Üsâse idiler. Hz. Âişe yolculuk dönüşü hastalandı ve annesinin bakması için baba evine gitti. Olanlardan tamamen habersizdi. Annesi ve babası da, Rasûlullah (s.a.s.) da olanları kendisine duyurmadılar. Kendisi de Rasûlullah'ın soğuk davranışına bir mana veremedi. Bir gün Mıstah'ın annesi durumu kendisine açınca derin bir üzüntüye kapıldı ve günlerce gözyaşı döktü.4132 Bu arada Rasûlullah (s.a.s.) kendisine durumla ilgili sorular sordu. Hz. Âişe ise, halini Allah'a havâle ettiğini bildirerek karşılık verdi.
Olayı duyan Safvan büyük bir öfkeye kapılarak kılıcını aldı ve öldürmek kastıyla Hassan'a saldırdı ve onu yaraladı. Bu Rasûlullah’a (s.a.s.) haber verilince Safvan'ın tutuklanmasını emretti. Aslında Safvan kadına ilgi duymayan, erkeklik gücü yok (hasûr) birisi idi. Bunu kendisi de açıkça ifade etmiştir. 4133
Rasûlullah (s.a.s.) durumu bir de Ashaptan bazılarıyla görüştü. Bunlardan Hz. Osman, Üsâme b. Zeyd, Zeyneb binti Cahş, Ümmü Eymen hep Hz. Âişe'nin tertemiz olduğuna şahitlik ettiler. Hz. Ömer, Hz. Âişe'nin nikâhının Allah tarafından kıyıldığını hatırlatarak, Allah'ın temiz olmayan bir kadınla onu nikâhlamayacağını söyledi. Yalnız Hz. Ali lehte olmayan bir konuşma yaptı ve Rasûlullah için kadının çok olduğunu belirtti. Bir de Hz. Âişe'nin hizmetçisinin sorguya çekilmesini teklif etti. Hatta doğru söylemesini sağlamak için onu tokatladı. Berire ise, hanımı hakkında iyilikten başka bir şey bilmediğini belirtti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) durumu bir de Ashâb'a bildirmek üzere minbere çıktı ve bu konuda onların yardımını istedi. Ensardan Sa'd b. Muaz: "Ey Allah'ın Rasûlü, sana ben yardım edeceğim. İftiracı Evs kabilesinden ise, ben onun boynunu vururum. Eğer Hazrecli kardeşlerimizden ise, bize emredersin, emrini yerine getiririz" deyince Hazreclilerden Sa'd b. Ubâde buna karşı çıktı. Karşılıkla atışmalar neticesinde çıkan anlaşmazlığı Rasûlullah (s.a.s.) yatıştırdı.
Rasûlullah (s.a.s.) büyük üzüntüyle oradan, babası Ebû Bekir'in evinde bulunan Hz. Âişe'nin yanına gittiğinde, Allah onun temizliğini şu âyetlerle Rasûlüne bildirdi:
"O iftira haberini getirenler, sizlerden bir zümredir. Onu siz kendiniz için bir şer sanmayınız. Belki o, sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah vardır. Günahın büyüğünü yüklenen kimseye de büyük bir azap vardır. Ne olurdu o iftirayı işittiğiniz zaman, erkek ve kadın mü’minler, kendi nefislerine kıyas ederek hüsnü zan etselerdi de; bu açık bir iftiradır deselerdi!
O iftiracılar buna dört şahit getirselerdi ya! Şahitleri getiremeyince de onlar, Allah katında muhakkak yalancıdırlar. Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın fazl ve rahmeti üzerinizde
4131] İbn Hişâm, a.g.e, s. 302
4132] Müslim, Tevbe, 56
4133] İbn Hişam a.g.e, s. 306, Müslim, Tevbe, 57
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunmasaydı, içine daldığınız o ifiradan dolayı, sizi her halde büyük bir azap çarpardı. Ortaya atıldığı zanları siz, o iftirayı dillerinizle birbirinize yetiştiriyordunuz. Hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söyleyiveriyor ve bunu kolay sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah katında büyük bir vebal idi."
"Ne olurdu, onu işittiğiniz zaman: "Bunu söylemek bize yakışmaz! Sübhanallah! Bu büyük bir bühtandır" deseydiniz ya!..." 4134
Bu âyetlerin inişi başta Rasûlullah (s.a.s.) olmak üzere bütün mü’minleri sevindirdi. Ama iftira yapanların ve yayanların cezası da verilmeliydi. Cenab-ı Hak bunun üzerine şu iki âyeti indirdi:
"Namuslu ve hür kadınlara (zina isnadıyla) iftira atan, sonra da (bununla ilgili olarak) dört şahit getirmeyen kimselerin (her birine) seksen değnek vurun. Onların ebedî şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsıkların ta kendileridir. Ancak (bu hareketlerine) tövbe edip durumlarını ıslah edenler müstesnâdır. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir." 4135
Âyetlerde, zinâ iftirası atanlar için üç ayrı hüküm konulmuştur:
1- İftiracıya seksen sopa vurulacak,
2- Şâhitliği ebediyyen kabul edilmeyecek,
3- Allah'ın tâatinden çıktığı için fâsıklıkla vasıflandırılacaktır.
İftira eden, pişman olur, tövbe ederse fâsıklık vasfını üzerinden kaldırmış olur. 4136
Bu âyetlerin inmesi üzerine Rasûlullah (s.a.s.) Hassan, Hamne ve Mıstah'a zina iftirası cezası olarak seksener değnek vurdurdu. Abdullah b. Übeyy'e bu ceza tatbik edilmedi. 4137
Hz. Ebû Bekir kızına yapılan iftiraya karıştığı için Mıstah'a vermekte olduğu yardımı kesmişti. İftira cezası tatbik edildikten sonra Cenabı Hak: "Sizden (dinde) fazilet ve (dünyada) servet sahibi olanlar, akrabalarına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir." 4138 âyetini indirdi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir: "Vallahi ben, Allah'ın beni bağışlamasını elbette arzu ederim. Vallahi ben, artık bunu ondan hiç bir zaman kesmem" dedi ve Mıstah'a vermekte olduğu nafakayı vermeye tekrar devam etti. 4139
İftira, içi başka dışı başka olan iki yüzlü münâfıkların metodudur. İftiradan sakınmak, iftiraya uğrayan mazlumlara arka çıkmak, zalim ve iftiracıları yalanlamak gerekir. 4140
Kazf: Nâmuslu Bir Kimseye Zinâ İftirası
Kuvvetle atmak, sözü ağzından atıvermek, dokundurmak, iffetine iftira etmek anlamına gelen “kazf”, terim olarak; Nâmuslu bir erkek veya kadına "sen
4134] 24/Nûr, 11-20
4135] 24/Nûr, 4-5
4136] M. Ali es-Sabûnî, Kur'an-ı Kerîm'in Ahkâm Tefsîri, II, 107
4137] Muhammed Rıda, Muhammed (s.a.s), Mısır 1357/1938, s. 303
4138] 24/Nûr, 22
4139] Buharî, Meğazî 34, Tefsîru'l-Kur'ân 6; Müslim, Tevbe 56
4140] İsmail Kaya, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 93-94
İHLÂS
- 949 -
zinâ ettin..." ey zâniye..." gibi sözlerle zinâ suçlaması yapmak anlamında bir İslâm hukuku terimidir. Kazf büyük günahlardandır. Bu konuda Cenab-ı Hakk "Şüphesiz nâmuslu, kendi halinde olan mü'min kadınlara (zinâ iftirâsı) atanlar, dünyada ve âhirette lânet olunurlar. Onlar için büyük bir azap vardır."4141 buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde, kazfi, insanı helâke götüren yedi unsurdan biri olarak zikretmiştir. 4142
Kazf cezası, eğer iftirayı yapan kimse hür ise cezası seksen değnektir: "Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup da, sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek (hadd) vurur, onların şahitliklerini de ebediyyen kabul etmeyin." 4143 Değnekler vücudunun belirli bir yerine değil, çeşitli yerlerine vurulur. Yalnız manto, palto gibi dış elbiseleri çıkarılır. Eğer iftira eden köle ise cezası kırk değnektir: "Câriyelere, hür kadınlara olan azabın yarısı vardır." 4144
İftira edilen kimsenin muhsan olması; hür, akıllı, bâliğ, müslüman ve namuslu olması demektir. Kişi iftira ettiğini söyleyip sonra bundan caymaya kalkarsa, bu kabul edilmez, yani kendisine cezâ uygulanır. Bir kâfire zina isnad eden veya bir müslümana zinadan başka bir şey atfeden meselâ, ey fâsık, ey kâfir veya ey habis diyen kimse İslâm Devletinin koyduğu bir ceza (ta'zir) varsa onunla cezalandırılır.
Ta'zirin en çoğu otuzdokuz en azı üç sopadır. Hakim birisine had uygulayıp veya ta'zir ettiğinden dolayı o kimse ölürse, hakim sorumlu değildir. İftiradan dolayı had cezası uygulanan müslüman tevbe etse bile, şahitliği kabul olunmaz.4145 Ancak tevbesi sebebiyle fâsıklıktan kurtulmuş olur. Şâfiîlere göre ise tevbe edince, hem fâsıklıktan kurtulur, hem de bundan sonra şahitliği kabul edilir.
Kâfir iken, iftiradan dolayı kendisine had cezası uygulanan müslüman olursa, şahitliği kabul olunur. Çünkü müslüman olmakla kendisine şahitlik hakkı yeniden doğar. 4146
Lian: Eşler Arası Güvensizliğin Bedeli ve İftiraya Set Çekme
Lian; Zinâ sebebiyle evliliği sona erdirme yöntemine denir. Liân ve eş anlamlısı mulâane, La'n kökünden "Leane"nin mastarıdır; Allah'ın rahmetinden kovulma ve uzaklaştırılma; kocanın karısını zinâ ile suçlaması ve bunu dört şâhitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme anlamında bir İslâm hukuku terimidir. Hanefî ve Hanbelilerin ortak tarifine göre, liân; koca tarafından yalan söylüyorsa Allah'ın lâneti kendi üzerine çekilerek, yeminlerle güçlendirilmiş şehâdetlerdir. Kadın da, eğer yalan söylüyorsa, Allah'ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme koca için "kazf" cezâsı ve kadın için zinâ cezâsı yerine geçer, Liân, evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur.
Liânı doğuran sebep şudur. Bir erkek yabancı bir kadına zinâ ithâmında
4141] 24/Nûr, 23
4142] Buhârî, Vesâyâ 23
4143] 24/Nûr, 4
4144] 24/Nûr, 4
4145] bk. en-Nur, 24/4
4146] el-Kurtubî, el-Cami' fi Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut 1965-1966, XII, 190-195; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1936, IV, 3478-3483; Mevdûdî, Tefhimul Kur'ân, İstanbul 1986, III, 431 vd. Seyyid Kutup, Fî Zilâli'l Kur'ân, İstanbul t.y., X, 381 vd.; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 327
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunursa, bunu dört şâhitle ispat etmesi gerekir. Aksi halde zinâ iftirası yapmış sayılır ve kendisine seksen değnek dayak vurulur.4147 Kazf cezâsı, önceleri, eşine zinâ isnâdında bulunan ve bunu dört şahitle ispat edemeyen koca için de uygulanıyordu. Nitekim Ashâb-ı kiramdan Hilâl b. Ümeyye (r.a.), hanımına zinâ isnâdında bulununca Rasûlüllah (s.a.s.); dört şahitle bunu ispat etmesini, aksi halde zina iftirası cezası (kazif) uygulanacağını bildirdi. Bunu birkaç defa daha tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü; bizden birimiz karısını bir erkekle zina halinde görüyor; delil istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak şeyi sana indirecektir."4148 Bu olay üzerine aşağıdaki "mulâane âyeti" indi.
"Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah'ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah'ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diler." 4149
Âyetin ilk uygulaması Hilâl ailesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hilâl'i çağırdı. Hilâl, doğru söylediğine dair, dört defa Allah'ı şahit tutup, beşincide, eğer yalan söylüyorsa, Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allah'ın elçisi sonra onların arasını ayırdı.4150 Liân âyetinin Uveymir el-Aclânî ve zina isnadında bulunduğu hanımı hakkında indiği de rivâyet edilmiştir. Âyetin hükmünün, önce Hilâl ailesine ikinci olarak da Uveymir ailesine uygulandığı görüşü daha sağlam görünmektedir. 4151
Liânın sebebi ikidir. Birincisi; bir erkeğin karısına, yabancı bir kadına isnat edildiği zaman zina cezası uygulamasını gerektiren zina isnadında bulunması. İkincisi; babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini reddetmesi.
Ebû Hanîfe'ye göre, çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini kabul etmemekle, ona zina isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir. Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sabit olur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise, nifas sonuna kadar, çocuğun nesebini reddetmek mümkündür.4152 Nifas müddeti doğumdan itibaren kırk gündür.
Liânın rüknü; yeminle birlikte Allah'ı şahit gösterme ve her iki eşin lâneti
4147] 24/Nûr, 4
4148] Buhârî, Şehâdât 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk 28; Müslim, Liân 2; Ebû Dâvud, Talâk 27; Ahmed bin Hanbel, I/273, III/142
4149] 24/Nûr, 6-9
4150] eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1250 H, y.y., VI, 268
4151] eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 268
4152] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, Beyrut 1328/1910, III, ?39; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., III, 260 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 79
İHLÂS
- 951 -
üzerine çekmesidir.
Liânın Şartları üçtür:
1. Eşler arasında evliliğin devam etmekte olması gerekir. Eşlerin daha önce cinsel temasta bulunmamış olması hükmü değiştirmez. Evli olmayanlar arasında veya yabancı bir kadına zina isnadında bulunulması halinde mulâane yoluna gidilemez. Bir erkek, yabancı bir kadına zina isnadında bulunduktan sonra onunla evlense, kendisine yalnız kazif cezası gerekir, Liân uygulanmaz.
2. Nikâh akdinin sahih olması gerekir. Meselâ, şahitsiz evlenen ve bu sebeple nikâhı fasit olan eşe mulâane uygulanmaz.
3. Kocanın şahitlik yapma ehliyetine sahip olması. Bu durum; eşlerin akıl, bâliğ ve müslüman olmasını ve kazif suçundan dolayı had cezasına çarptırılmamış bulunmasını gerektirir. Eşlerin âmâ veya fâsık olması sonucu etkilemez. 4153
Çocuğun nesebini reddedebilmek için bazı şartların bulunması gerekir:
1. Hâkimin eşler arasında tefrika (ayrılık) kararı vermesi. Çünkü ayrılığa hüküm verilmeden önce, nesebi red gerekmez.
2. Nesebin, Ebû Hanîfe'ye göre, en geç bir hafta içinde, Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre nifas müddeti içinde reddedilmesi gerekir. Çoğunluğa göre, neseb reddinin en kısa sürede (fevrî) yapılması gereklidir.
3. Nesebin kabulü anlamına gelen bir işlemin yapılmaması gerekir.
4. Tefrik sırasında çocuğun hayatta olması şarttır. 4154
Mulâane sırasında yeminden kaçınma veya liândan dönme halinde; Hanefîlere göre liândan kaçınan koca ise, yemin edinceye veya yalan söylediğini itiraf edinceye kadar hapsedilir. Hapis cezasının bir yarar sağlamayacağı belli olursa, kazif cezası uygulanır. Yeminden kaçınan kadınsa, mulâane yapması ve kocasını tasdik etmesi için hapsedilir. Kocasını doğrularsa serbest bırakılır. "Yemin etmesi, kadından azâbı kaldırır." 4155 âyetinde belirtildiği gibi Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, liândan kaçınanlara zinâ cezâsı uygulanır. Çünkü liân, zina cezasının yerine geçmiştir.
Koca, hâkim önünde yapılan liân işleminden sonra, yemininden dönerse kendisine kazif cezası verilir. 4156
Liânın hükümleri: Eşin zinası sebebiyle hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.
1. Kocadan kazif veya tâzir cezası düşer. Kadın da zina cezasından kurtulur.
2. Mulâaneden sonra, eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Mulâane yapanlar artık sonsuza
4153] el-Kâsânî, a.g.e., III, 24; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, III, 259; el-Meydânî, a.g.e., III, 75,78; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., II, 805 vd.
4154] el-Kâsânî, a.g.e, III, 246-248; el-Meydânî, a.g.e; III, 79; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 811
4155] 24/Nûr, 8
4156] el-Kâsânî, a.g.e., III, 238; el-Meydânî, a.g.e., II, 808; İbn Âbidin a.g.e., II, 808
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadar bir araya gelemez" 4157
3. Eşler, mulâane sonunda hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Delil; Hz. Peygamber'in Hilâl b. Ümeyye ile eşini ayırmasıdır.4158 Burada, hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre "bâin talâk" niteliğindedir. Çünkü prensip olarak hâkim kararı ile gerçekleşen boşama bâin talâk sayılır. Koca, daha sonra, yalan söylediğini ikrar eder veya şahitlik yapma ehliyetini kaybederse karısı kendisine helâl, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, Liân sonucu gerçekleşen ayrılık, süt hısımlığı yüzünden ayrılıkta olduğu gibi "nikâh akdini fesih" niteliğindedir; ebedî haramlığı gerektirir ve artık bu iki eşin yeniden evlenmesi mümkün olmaz.
4. Zinâ fiiline bağlı olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan etmez 4159
Tefsirlerden İktibaslar
"İsrail'in (Yakub'un), Tevrat'ın indirilişinden önce kendine yasakladıkları dışında kalan tüm yiyecekler İsrailoğulları'na helâl idi. De ki; 'Eğer doğru söylüyorsanız, Tevrat'ı getirip okuyunuz.' Kim bundan sonra Allah adına yalan uydurursa, bunlar zâlimlerin ta kendileridirler." 4160
Yahûdiler, Hazreti Muhammed'in (salât ve selâm üzerine olsun) Risaletinin sıhhatine kusur bulmaya yol bulmak, fikirleri karıştırıp akılları ve kalpleri sarsmak için her delili, her şüpheyi ve her hileyi kullanmak istiyorlardı. Bu nedenledir ki, Kur'an'ın Tevrat'ta bulunanları tastik ettiğini görünce şöyle demeye başladılar: "O halde İsrailoğulları'na haram kılınan şeyleri (rivâyetlere göre İsrailoğulları'na haram olan bizzat deve etini ve sütünü zikretmişlerdir.) Kur'an nasıl helâl kılıyor?" Bilindiği gibi İsrailoğulları'na haram olan birçok şeyi yüce Allah müslümanlara helâl kılmıştır.
Burada Kur'ân-ı Kerim, yahûdilerin, Kur'an'ın Tevrat'ı tasdik ettiğini ve İsrailoğulları'na haram kılınan bazı şeylerin müslümanlara helâl kılındığını şüpheyle karşılamalarına, "İsrail'in (Yakub'un), Tevrat'ın indirilişinden önce kendine yasakladığı dışında kalan bütün yiyecekler İsrailoğulları'na helâl" olduğuna dair tarihi gerçekle cevap veriyor. Bilindiği gibi İsrail, Yakub'dur (selâm üzerine olsun). Rivâyetlere göre şiddetli bir hastalığa yakalanması üzerine, şâyet iyileşirse Allah'a, en çok sevdiğim deve etini ve sütünü yemeyeceğime dair gönüllü olarak adakta bulunur; bunun üzerine Allah da, adağını kabul eder. İsrailoğulları'nın geleneği de babalarının kendine haram kıldığını tamamen haram saymak şeklinde sürüp gelmiştir. Bunun yanında, işledikleri bazı suçlara ceza olarak, yüce Allah başka şeyleri de İsrailoğulları'na haram kılmıştır. Bu haramlara En'am sûresindeki şu âyette işaret edilmiştir: "Yahûdilere bütün tırnaklı hayvanları haram
4157] eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 271
4158] eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 274
4159] bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 244-248; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., III, 253 vd.; el-Meydânî, a.g.e., III, 77-78; İbnRuşd, Bidâyetü' l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 120 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., VII, 410-416; Abdurrahman es-Sabünî, Medâ Hürriyeti'z-Zevceyn fi't-Talâk, Beyrut 1968, II, 896 vd.; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 22-23
4160] 3/Âl-i İmrân, 93-94
İHLÂS
- 953 -
ettik. Sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık; bunların sırtlarına ve bağırsaklarına yahut kemiklerine yapışan yağlar müstesna. Bu haramı onların azgınlıklarına ceza olarak yaptık. Ve şüphesiz Biz doğruyuz." 4161
Bundan önce bu yiyeceklerin hepsi İsrailoğulları'na helâldi. Yüce Allah, onlara, bütün bu yiyeceklerin aslında helâl olduğunu ve kendilerine özgü nedenlerle haram kılındığı gerçeğini ifade ediyor. Dolayısıyla bu maddelerin müslümanlara helâl kılınmasından yola çıkarak Kur'an'ın ve bu son İlâhî Şeriatın sıhhatinden şüphelenmenin yersiz olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Âyet-i kerime onları, Tevrat'a müracaat etmeye ve O'nu getirip okumaya davet ederek bu suretle haram kılmanın kendilerine has olup genel olmadığını göreceklerini bildiriyor: "De ki; eğer doğru söylüyorsanız, Tevrat'ı getirip okuyun." 4162
Daha sonra âyeti kerime, Allah'a yalan yere iftirada bulunanı tehdit ederek, böyle yapanın, gerçeğe, nefsine ve insanlığa adil davranamayacağını belirtiyor. Zalimin cezası bellidir. Onları bekleyen azabın gerçekleşmesi için onların bu şekilde ayıplanmaları yeterlidir. Onları Allah'a yalan iftirada bulunuyorlar ve sonuçta da Allah'a döneceklerdir. 4163
Günümüz ve İftirâ
İftirâ, öyle kötü bir huy ve davranıştır ki, Yüce önderimiz Hz. Peygamber, İslâm’a yeni girenlerden biat alırken Allah’a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak gibi tevhidî, hırsızlık ve zinâ gibi sosyal önemi bulunan prensipler yanında; iftirâ etmemeyi de zikredip bu konuda da söz alması,4164 iftirânın İslâm’a girer girmez bir mü’minin hemen bırakması gereken çok önemli bir suç olduğunu isbat eder. Yine, benzer şekilde Kur’ân-ı Kerim, Rasûl-i Ekrem’e biat etmeye gelen kadınlar heyetinden, iftirâ uydurmama konusunda da biat etmelerini emreder. 4165
Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim, bütün mü’minlerin ancak kardeş olduğunu ilân eder.4166 Peygamberimiz (s.a.s.); “Sizden biriniz, kendisi için istediğini başkası için de istemedikçe iman etmiş sayılmaz.”4167 buyurur. Yine bir hadis-i şerifte: “Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir.” 4168 buyurulur. Bu hükümler, kardeşliğe zarar verecek diğer ahlâkî problemler yanında, mü’minlerin birbirine asılsız suç ve kusur isnat etmelerini, yani iftirâyı da önlemeyi amaçlamaktadır.
Müslüman, her duyduğunu, araştırmadan hemen kabul edip, o duyduğuna göre davranamaz. Fâsık birinin getirdiği, asılsız olması muhtemel haberlere doğruymuş gibi ilgi gösteremez.4169 Günümüzde insan, televizyon veya gazete muhâbirlerinin, gazetecilerin eline düşmeyegörsün, yalanların en kuyruklusu, iftiraların en acımasızı ile medya tanrısına(!) iştahla kurban edilir. Özellikle
4161] 6/En'âm, 146
4162] 3/Âl-i İmrân, 93
4163] Fî Zılâl
4164] İbn Hişam, II/73-75; İbnü’l-Esîr, II/96
4165] 60/Mümtehıne, 12
4166] 49/Hucurât, 10
4167] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71, 72
4168] Buhârî, İman 4, 5; Müslim, İman 64, 65
4169] 17/İsrâ, 36; 49/Hucurât, 6
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yazılı ve görsel medyada gündeme getirilen konuların, haberlerin araştırılmadan doğru kabul edilmesi, o yalan ve iftiralara ortak olunması demektir. Hele hele, yeterli araştırma yapmadan müslümanlar hakkındaki hususları, yabancı ve yabancılaşmış yerli ajansların haberlerini hemen tasdik edip doğru diye etrafa yaymak, çoğu zaman iftira suçunu tümüyle işlemek anlamına gelecektir. İslâm ahlâkında, müslümanlar aleyhinde, onları kötüleyici ve incitici mâhiyetteki her türlü konuşma ve dedikodu yasaklanmıştır. Hz. Peygamberimiz, bir kişiyi kendisinde bulunan bir kusurla anmanın gıybet, ona asılsız bir kusur veya suç isnat etmenin de iftirâ olduğunu bildirmiştir.4170 Bilindiği gibi, her ikisi de Kur’an’da yasaklanmıştır. 4171
Kur’an ve hadislerde yalan konusunda çok ısrarla durulmuş ve şiddetli ifâdelerle yalanın büyük bir günah olduğu belirtilmiştir. İftirâ da aslında bir yalan türüdür, hem de yalanın en çirkinlerindendir. O yüzden yalanla ilgili tüm uyarılar, aynı zamanda iftirâ için de, hem de daha ağır bir şekilde geçerlidir. Yine, İslâm’da çok önemli vebal olarak gösterilen kul hakkı, iftirâ suçunda kesin olarak ve büyük çapta sözkonusudur. Ayrıca, Kur’an, iftirâcı kimselerin şeytanın dostları, kurbanları olduğunu şu ifâdelerle belirtir: "Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi? Her günahkâr iftirâcı, yalancı, sahtekâr üzerine iner. Bunlar (şeytanın iftirâ ve yalanına) kulak verirler. Çoğu ise yalancıdır." 4172
İslâm’ın kesin ifâdelerle yasakladığı, insan onuruna saldırı sayılan ve kul hakkının gasbı olan iftirâ, günümüzde insanlar arasında sık rastlanan bir ahlâksızlıktır. İftirâ, basit bir çıkar uğruna, bazı mahalle kadınlarının çekemedikleri birileri, kimi esnafın birbirleri hakkında, çalışanların rekabet uğruna meslektaşlarına attıkları, hiç olmazsa izi kalan bir çamurdur. Satıcıların çoğu, kendi mallarını abartılı bir şekilde överken, farklı fiyatla piyasada satılan benzer ürün için, kendi sattıklarının “kaliteli”, (diğerlerinin kalitesiz) olduğunu iddiâ etmekte, “ama, bunun kalitesi farklı” diyerek, belki daha kaliteli bir mala ve onu satana iftirâ atabilmekte hiçbir beis görmüyor. Reklamların da direkt veya dolaylı yollarla benzer ürünler için şuuraltına yerleştirdiği durumun iftirâ kavramıyla yakın ilgisi vardır.
Bir parti mensûbunun diğer partiliye, ya da partiye karşı çıkan tevhîdî müslümana rahatlıkla iftirâlar atabildiğine, kendisiyle aynı düşünceye sahip olmayan veya farklı metotlar tâkip eden müslümanlara çeşitli itham ve iftirâlar yağdırabildiğine, bu iftirâlara itiraz bile edilmeden dinlenildiğine hatta iltifat edildiğine, iftirâların ucuz müşterilerinin bulunduğuna şâhit olabiliyoruz. Müslüman cemaatlerin birbirleri hakkında, farklı cemaatin ağabeyi, lideri veya hocası hakkında yaptıkları gıybetlerin önemli bir bölümü de iftirâ cinsinden olabilmektedir. İsbat edemeyeceği, gözüyle görmediği ve kulağıyla duymadığı dedikoduları, bir müslümanın inceleyip araştırmadan önüne gelene aktarması, iftirâ suçuna sık sık bulaşmasını neticelendirmektedir. “Her duyduğunu nakletmesi, kişiye yalan olarak (vebal yönüyle) yeter.” 4173
Bilerek veya bilmeyerek, iyi niyetle veya kötü niyetle, direkt veya dolaylı
4170] Müslim, Birr 70; Tirmizî, Birr 23
4171] 49/Hucurât, 12; 3/Âl-i İmrân, 94; 33/Ahzâb, 58 vb.
4172] 26/Şuarâ, 221-223
4173] Müslim, Mukaddime 5; Ebû Dâvud, Edeb 88, hadis no: 4992
İHLÂS
- 955 -
olarak iftirâ suçunu işleyenler, birilerinin huzurunu bozdukları gibi, toplumda müslümanların birbirine itimadını sarsmış, kardeşliğe darbe vurmuş olmaktadırlar. İftirâya uğrayan insan, bunun acısını iyi bilir. Bir iftirâ uğruna hayatı zindana dönmüş, kahrolmuş, nice psikolojik hastalıklara yakalanmış, toplumdan kopmuş, hatta intihar etmiş nice insan vardır. Toplumda, iyi bir insan, emîn/güvenilir bir kişi olarak tanınma hakkı ve görevi olan bir müslümanın, söylemediği bir söz veya yapmadığı bir suçtan dolayı kamuoyunda cezâ çekmesi, acı ve incitici olduğu kadar, iftirâyı atan için de o oranda büyük bir günahtır. “Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, yapmadıkları bir şeyle (suçlayıp) incitenler bir iftirâ ve açık bir günah yüklenirler.” 4174
İftirâ; çoğunlukla kıskançlıktan, çekememezlikten, kişinin kendisine olan güven ve saygısını kaybetmesinden ortaya atılır. İftirâcı kimseler, çoğunlukla aşağılık duygusuna sahiptir. Kendini çevresine isbat edememiş, hayırlarla adını duyuramamış insan, bu konuda faâl olanları karalamakla onları kendinden daha aşağı göstermek, dolayısıyla kendini bu şekilde öne çıkarmak ve tatmin olmak istemektedir. Müfterîler çoğunlukla; çıkarcı, kıskanç ve başarısız kimselerdir. Başkalarını kötü göstermekten sadistçe zevk alan, kendilerindeki eksiklik ve zaafları başkalarına atfedip kolay yoldan aşağılık duygularını gidermek istemektedirler. Bu, basit bir suç değildir; kul hakkına tecâvüz ve kardeşlik hukukuna darbe olduğu ve müslüman toplumu içten içe kemiren bir virüs olduğu için, Allah katında çok büyük günahtır. 4175
Günümüzde bazı müslümanlar, sırf kendi mezheplerinden, kendi tarikatlarından, kendi parti, vakıf, dernek, meşrep ve metotlarından farklı oldukları için nice müslümanı tekfîr edebilmekte, o müslümana en büyük iftirâyı yapabilmekte sakınca görmemekteler. Haksız tekfîr, bir mü’mine yapılabilecek en büyük iftirâdır. Ahlâklı, nâmuslu müslüman bir kadına “fâhişe” demekten daha ağır bir suçtur bir müslümanı tekfir etmek. Çünkü mürted kabul edilen bu kimsenin nikâhı da, nâmusu da düşmekte, idamlık bir suç işlediği değerlendirilmekte ve âhirette ebedî cehennemlik olduğu söylenmek istenmektedir. Bu iftirânın büyüklüğünden dolayı, hadis-i şerifte; bir mü’mine “kâfir” diyerek iftirâ eden kimsenin, onu öldürmüş gibi günah işlemiş sayılacağı belirtilir.4176 Bir mü’mine “kâfir” diyerek veya onu “sapık” ilân ederek ya da farklı şekilde bir suçlama ile onun onurunu zedeleyerek iftirâ etmek, insanın âhiret hayatını iflâsa götürecek olan kul hakları arasında gösterilir. 4177
Müslümanlar, özellikle İslâm’ı temsil konumunda kabul edilen cemaat önderleri, İlâhiyat profesörleri, tarikat şeyhleri ve her seviyeden hocalar, kendi yaşayış ve faâliyetleriyle İslâm’a iftirâ atacak bir tavır sergilemeseler bile, onları örnek kabul eden toplumun İslâm’ı yanlış ve eksik tanımalarına fırsat vererek, kalabalıkların İslâm’a iftirâ atmalarına sebep olabileceklerini düşünmek zorundadırlar. Bu yüzden olsa gerektir; “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocaların dediğini yap; ama gittiği yoldan gitme” tavsiyesi şöhret bulmuş, hatta günümüzde “hangi hocaların hangi dediklerinin yapılıp yapılamayacağı” tartışılır olmuştur. İslâm’a dâvet ve hizmet etmeleri gereken nice kimseler,
4174] 33/Ahzâb, 58
4175] 4/Nisâ, 112; 24/Nûr, 15
4176] Buhârî, Edeb 44; Tirmizî, İman 16
4177] Müslim, Birr 60; Tirmizî, Kıyâmet 2
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’ın önünde gölge olmakta, İslâm’ın yanlış tanınmasına sebep olmaktalar. Hepimiz kendi kendimize “biz de bu tiplerden biri miyiz acaba?” diye sormalı, eğer “evet”, hatta “belki” diyorsak, ya hallerimizi değiştirip ıslah etmesi, veya İslâm’a engel olmamak için bizi helâk etmesi için Allah’a duâ etmeliyiz.
Müslümanlara atılan iftirâdan daha büyük vebali olan iftirânın en çirkini, İslâm’a, Peygamber’e ve Allah’a atılan iftirâdır. Günümüzde İslâm’a nice iftirâlar atıldığını, Dinin “irtica” olarak yaftalandığı, İslâm’da olmayan şeylerin İslâm’dan kabul edilerek ve İslâm’da olan nice şeyin de İslâm’da olmadığı gibi değişik şekillerde ithamlar yapılabildiği, özellikle medyadan her gün izlenmektedir. Bazıları bu iftirâlara sessiz kalarak veya İslâmî hükümleri ketmedip gizleyerek dolaylı bir şekilde desteklemiş olmakta, bazıları bid’at ve hurâfeleri din şeklinde takdim ederek dine iftirâlar uydurabilmektedir. Tek hak din olan İslâm’ın, Kur’an ve Sünnette kuralları belirlenip nasıl uygulanacağı gösterilen hükümlerin, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu yerlerde yok sayıldığı, zamanı geçmiş ve son kullanma tarihi eskimiş sayıldığı, alaya alındığı, hakaret edildiği, yani değişik şekillerde iftirâ atıldığı herkesin bildiği ve gördüğü bir vâkıadır. Bunun sonucu olarak İslâm’a iftirâ atılarak “Amerikancı, Batının çıkarlarına uygun din, resmî din, devlet dini, tâğutların râzı olduğu din, Millî Güvenlik Kurulunun prensiplerine uyan din, Türk Standartlarına uygun din, Atatürk ilkelerine ters düşmeyen din, laiklik ve kapitalizmle, ırkçılık ve tarihçilikle uzlaşıp sentezlenmiş din, halk dini, hurâfeler ve bid’atların temsil ettiği din, sûfîlerin/sofuların dini, entelektüel din, kandil geceleri ve Ramazan günlerine âit din, folklorik ve nostaljik din... şeklinde algılanan din anlayış ve yaşayışı, İslâm’a dil veya fiille atılmış en büyük iftirâlardır.
İslâm’ı “tevhid” kavramından bağımsız ve onunla ilişkisiz şekilde takdim etmek Din’e bir iftirâ olduğu gibi; Tevhid Dini’ni parçacı, uzlaşmacı ve sentezci şekilde sunmak da İslâm’a iftirâdır. İslâm, bazılarına göre sakal, sarık, cüppe, çarşaf ve tesbihten ibârettir. Bazılarına göre siyaset ve devletten, cihaddan ibârettir. Bazılarına göre ilim tahsil edip nutuk atmaktan, tebliğden ibârettir. Bazılarına göre radyo yayını, gazete ve dergi çıkarmaktan ibârettir. Kimilerine göre cemaat çalışmasından, teşkilâtçılıktan, vakıf ve dernek faâliyetinden, kimilerine göre de oy verip filan partiyi desteklemekten, ya da falan yazarın yazdığı kitapları okuyup açıklamaktan ibârettir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Körlerin fili tanımladığı gibi parçayı bütün yerine koyan, ormanı ağaca kurban eden zavallılar, eksik ve yanlış bir İslâm tanımı ve tanıtımı yaptıklarını niçin düşünmezler? Güçleri sadece bazı alanlarda sınırlı çalışmalara yeten, ama dini bunlardan ibâret görmeyen, faydalı olabilecekleri bazı alanlarda bütünün bir parçası olarak çalışma yapanlara değil sözümüz. Kur’an’da Allah’ın hiç önemsemediği şeyleri ya da dinin sadece bir-iki esasını Dinin kendisi, bütünü diye sunanlara; din ve hizmet adına yapıştığı ve öne çıkardığı, tek yol olarak insanlara sunduğu bir-iki husustan başkasının din ve hizmet olmadığı anlayışında olanlara; bu parçacı, eksik ve yanlış din anlayışının Allah’ın dinine (ed-Dîn’e) iftirâ olduğunu söylüyoruz.
Peygamberimizin hayatında tamamlanmış olan dine,4178 ondan sonra ilâveler yapan mantık da, dine iftirâ etmektedir. “(Dinde) sonradan ortaya çıkan her şey
4178] 5/Mâide, 3
İHLÂS
- 957 -
bid’attır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık da insanı ateşe sürükler.”4179 Bu hadis-i şerife rağmen, dine ve ibâdete sonradan katılan ilâvelerin kimilerini “bid’at-ı hasene (güzel bid’at)” diye sunup savunan anlayış da dine iftirâ etmektedir. Nice zikir törenlerini, semâ âyinlerini, şiş sokmaları, Kur’an’da ve Sünnet’te olmayan zikir ve ibâdet biçimlerini, ilâhî ve mevlitleri din olarak sunan veya kabul eden kimseler de Dine iftirâ etmiş olmaktadırlar. Kur’an ve Sünnetle çerçevelenmiş Dinin içindeki bazı hususları yok sayan atmalar da, dine ve ibâdete yapılan katmalar da Dine iftirâdır.
Tabii, İslâm’ı değişik sentezlere bulayıp Hakla-bâtılı karıştırmak da Dine iftirâdır. İslâm’la Türklüğü, Kürtlük veya Araplığı... sentez yapıp meselâ “Türk İslâm Sentezi”, “Türk İslâm’ı”, “İslâm Sosyalizmi”, “Demokratik İslâm” gibi adlandırmalar İslâm’a bir iftira olduğu gibi, ad vererek ya da vermeyerek Din adına bu tür yaklaşımları benimsemek, yani başka bir beşerî görüş veya ideoloji ile İslâm’ı harmanlayıp sentezlemek; slâm’a eksiklik atfetme ve Allah’ın ikmâl edilmiş dinini değiştirme ve başka bir şeyle tamamlama iddiâsında bulunmaktır, adını Allah’ın koyduğu ve içini O’nun doldurduğu Din’e bir iftirâdır.
Bilindiği gibi, iftirâ; uydurmak demektir. Uydurmaların en çirkini de Allah adına yapılan uydurmalardır. Yani, Allah’a âit olmayan bir sözü O’na nisbet etmek, O’nun hükmü olmadığı halde, O’nun hükmü diye bir şeyi O’na atfetmek iftirâların en kötüsüdür. Allah (c.c.) adına helâl ve haram ölçüleri koymak iftira olduğu gibi,4180 Allah’ın indirdiği hükümlerden daha iyi ve daha adâletli kabul edilerek insanların yaptıkları yasaları benimseyip uygulamak da büyük bir iftirâ ve fecî bir zulümdür. Allah’ın yetki vermediği hiç kimsenin dinî hüküm koymaya hakkı olmadığı gibi, insanların uydurdukları hurâfe ve bid’atlara Allah’ın dini diye bağlananlar da dine iftira etmektedirler. “Yoksa, onların, kendilerine, Allah’ın izin vermediği şeriat/hüküm/din olarak koyan ortakları mı var? Eğer (bir süre fırsat verilmesi hakkında) karar olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Kuşkusuz zâlimler için acı bir azap vardır.” 4181
Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur. Hüküm O’na âittir, insanları yönetme, yetiştirip terbiye etme (rubûbiyet) O’nun hakkıdır. Müşriklerin ortaya attıkları hükümlere ve ibâdet biçimlerine Allah izin vermemiştir. Onların uydurdukları gelenekler, Allah’ın hükümleri değil, şeytanların telkinleridir. 7/A’râf sûresi 37-39. âyetlerde, Allah’a iftirâ ederek, kendiliklerinden Allah adına helâl ve haram koyanların, ya da Allah’ın âyetlerini yalanlayanların en zâlim kimseler oldukları vurgulanıyor. “Allah’a karşı iftira edip yalan uydurandan... daha zâlim kim olabilir?!” 4182
Daha çok, câhillerin ve günahkâr fâsıkların, bilinçli ya da bilinçsiz müşrik ve münâfıkların, İslâm’ın bazı emir ve yasaklarını kabul etmedikleri ve kendi anlayışları içinde dinden saymadıkları, onların konumu açısından pek yadırganmamaktadır. Elbette, onların bu tavırları Din’e büyük bir iftirâdır. Ama en az bunlarınki kadar, hatta umulmadık kimseler tarafından sâdır olduğu için etkisi daha büyük olan ve yadırganacak olan iftirâ, takvâ adına yapılanlardır. “Dillerinizin
4179] Müslim, Cum’a 43, hadis no: 867; Ebû Dâvud, Sünnet, hadis no: 4606; İbn Mâce, Mukaddime 7; Nesâî, Iydeyn 22
4180] 3/Âl-i İmrân, 94
4181] 42/Şûrâ, 21
4182] 6/En’âm, 93
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yalan yere nitelendirmesinden ötürü ‘şu helâldir, şu haramdır’ demeyin, sonra Allah’a karşı iftirâ/yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı iftirâ edip yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar. Azıcık yaşama(nın ardından), onlara acı bir azap gelecektir.”4183 Birtakım akıl yürütmelerle, kıyaslarla, gerçekte mubah olan yiyecekler üzerine yasaklar koyarak dini zorlaştırmanın, Allah’a iftirâ ve büyük bir suç olduğu belirtiliyor. Müşrikler, bâtıl düşüncelerle, hurâfeci geleneklere dayanarak Allah’ın güzel nimetlerinden bir kısmını kendilerine haram saymışlardı.4184 Bugün de böyle birtakım geçersiz kıyaslara, akıl yürütmelerine, tutarsız sözlere dayanarak birçok nimeti haram kılan kimseler vardır. Âyet, kendi akıllarıyla böyle yasaklar koyan herkesi uyarmaktadır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın vahyi olmayan şeyleri Allah’ın vahyi şeklinde göstermeyi, Allah adına din hükümleri koymayı en büyük zulüm sayar. Peygamberimiz (s.a.s.) de “Kim benim üzerime yalan söylerse, (benim söylemediğim bir sözü ‘hadis’ diyerek bana atfederek iftirâ atarsa) cehennemdeki oturacağı yere hazırlansın." Buyuruyor.4185 Bırakın halk tabakasından câhil kimseleri, hemen tüm vâiz ve hatipler, nice dinle ilgili kitap yazan âlimler bile, “Peygamberimiz buyuruyor ki...” diye Rasûlullah’a isnâd ettikleri hadisin kaynağını belirtmeyi gereksiz görüyorlar. Böylece sahihlerin yanında nice uydurma sözler Peygamber’e mal edilerek o büyük insana bilerek veya bilmeyerek, iyi niyetle de olsa iftirâ atılmasının kapıları açılmış oluyor. Kulaktan dolma bilgiler edinmiş halkın ve hatta nice hoca ve yazarın dağarcığında o kadar çok sahih zannedilen uydurma hadis vardır ki, şaşmamak mümkün değil. Peygamber’e isnad edilen bu uydurmalarla dinin temiz kaynağı bulanmış oluyor. Müslümanlar arası gayr-ı meşrû ihtilâfların, din anlayışlarındaki uçurumların, haklı veya haksız tekfirlerin temel sebeplerinden biri Peygamber’e ve dine yapılan bu iftirâlardır. Dinle ilgili konularda yazı yazanlardan ve konuşma yapan hocalardan sahih ve mûteber kabul edilen kaynaklarda yer almayan hadislere karşı müslümanların uyanık ve titiz olmaları, dinlerinin aklanması için, terketmemeleri gereken görevleridir. Özellikle de kaynaksız ve delilsiz olarak hadis diye sunulan sözlerin ve yazıların kaynağını ilgili kişiden sormaları ve bu kaynaksız ya da sahih olmayan kaynaklara dayanan hadislere izin vermeyen bir üslûp ve tavır takınmaları, dine iftirâ suçuna iştirakten kurtulmak için müslümanların üzerine bir borçtur.
“….Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla (Allah’a) iftirâ etmiş olur.”4186 âyetinde olduğu gibi ‘şirk’ Allah hakkında büyük bir iftirâdır. Şirkin, en büyük iftirâ ve Allah’a şirk koşarak bu iftirâyı atanların en büyük zâlimler olduğu unutulmakta, unutturulmakta ve müslümanlar bu büyük müfterîleri dost sanıp yanlarında yer alabilmektedir. Kendisine, karısına, anasına, nâmusuna iftirâ atılınca, aslan kesilen/kesilecek olanların, Allah’a en büyük iftirâyı atanlara karşı sesini çıkarmaması neyle ve nasıl izah edilebilir? Allah’ın farzlarını geçersiz kabul edenlerin, O’nun yasaklarını kanunlaştırıp bayraklaştıranların, yani en büyük müfterîlerin yardımcısı ve yardakçısı olanlar, en azından onlara sessiz kalarak zımnen destek verenler, dünyada rahat etseler bile, âhiretteki hesaptan nasıl kurtulacaklardır?
4183] 17/Nahl, 116-117
4184] 10/Yûnus sûresi, 59-60
4185] Buhârî, İlm 49-51, Enbiyâ 128, Zühd 72; Müslim, Mukaddime 1-3; Ebû Dâvud, İlm 4, hadis no: 3651; İbn Mâce, Mukaddime 4, hadis no: 30-37; Tirmizî, İlm 8, hadis no: 2796-2798
4186] 4/Nisâ, 48
İHLÂS
- 959 -
Allah’a iftirâ atmanın en çirkin yolunun O’na şirk koşmak ve şirk koşmanın da en büyük zulüm olduğu,4187 zâlimlere az da olsa meyletmenin kişiyi cehenneme götüreceği 4188 akıldan çıkarılmamalıdır. Hıristiyan ve yahûdilerin Allah’a oğul nisbet etmeleri ve din adamlarını rab edinmeleri, Allah’ın şânına yakışmayacak nitelikleri Allah’a yakıştırarak Allah’a iftirâ attıkları unutulmamalı ve sırf bu sebep bile onların yanında yer almak, müslümana cehenneme atılmak gibi gelmelidir. Bunun yanında, televizyon programlarının da etkisiyle Allah için -hâşâ- “Allah baba” diyen müslüman çocukları, tanrılaştırılan bazı diri ve ölü insanlar, aşırı yüceltilip putlaştırılan maddî veya ideolojik güçler, Allah’ın dışında “en büyük” olduğu düşünülen veya söylenilen şeyler, popçu ve topçuların tanrılaştırılması, şarkı sözlerindeki elfâz-ı küfürler, hüküm ve eğitim başta olmak üzere Allah’ı devre dışı bırakan anlayış ve uygulamaların... hep Allah’a iftirâ olduğu bilinmeli ve ona göre davranmalıdır.
Allah’a, dinine, kitabına, peygamberine yapılan iftirâların, kendi nâmusuna atılan iftiradan daha fecî olduğu bilinciyle öncelikle bunlara tavır alan, yani Allah’ın şânına uygun olmayan hususlardan Allah’ı tenzîh edip tesbih eden, kendisi müfterîlerden olmadığı gibi, onların dostu olmaktan da sakınan, dininin onurunu kendi onuru bilen “aziz” müslümanlara selâm olsun!
"Budur dehre âdet ki her kâmile / İder nâkıs olan hezâr iftirâ.
"İftira olduktan sonra, söylenecek söz mü bulunmaz; erdem bile iftiranın ekmeğine yağ sürer."
"Halâs olmaz cihanda kimse halkın iftirasından."
"İftira, kılıçtan daha zâlim bir silâhtır, çünkü iftiranın açtığı yaralar hiçbir zaman kapanmaz."
"Bir iftira, başka iftiralar doğurur ve yerleştiği yerde sonsuza kadar kalır."
"Hiçbir şey iftira kadar yüksek bir hıza sahip değildir; bu kadar kolaylıkla söylenemez; bu kadar kolaylıkla inanılmaz ve bu kadar geniş alana yayılmaz."
"İftira kötü köpek gibidir, kaçanın ardından ürür, pervâsızca yüzüne baktın mı sesini keser."
"İftira, eşek arısına benzer, onu ilk vuruşta öldüremeyecekseniz, hiç dokunmamak daha iyidir."
"İftira korkunç bir şeydir. Onu yok etmeye çalışırsanız, kuvvetlenir, canlanır. Kendi haline bırakırsanız, kuvvetini yavaş yavaş kaybeder, en sonunda yıkılır gider."
"İftiralara en iyi cevap, sessiz kalarak verilir."
"İnsan iftirayı ancak önem vermemekle yenebilir. İftira; edileni değil, edeni kirletir."
"Buz kadar lekesiz, kar kadar temiz olsan bile, iftiradan kurtulamazsın."
"İki yüzlülüğü, dalkavukluğu beceren, iftirayı da becerir."
"İnsan, genellikle başkalarına sürmek istediği çamura bulanır."
4187] 31/Lokman, 13
4188] 11/Hûd, 113
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İftirâ Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İftirâ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 60 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 24, 94; 4/Nisâ, 48, 50; 5/Mâide, 103; 6/En’âm, 21, 24, 93, 112, 137, 138, 138, 140, 144; 7/A’râf, 37, 53, 89, 152; 10/Yûnus, 17, 30, 37, 38, 59, 60, 69; 11/Hûd, 13, 13, 18, 21, 35, 35, 50; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 56, 87, 101, 105, 116, 116; 17/İsrâ, 73; 18/Kehf, 15; 19/Meryem, 27; 20/Tâhâ, 61, 61; 21/Enbiyâ, 5; 23/Mü’minûn, 38; 25/Furkan, 4; 28/Kasas, 36, 75; 29/Ankebût, 13, 68; 32/Secde, 3; 34/Sebe’, 8, 43; 42/Şûrâ, 24; 46/Ahkaf, 8, 8, 28; 60/Mümtehıne, 12; 61/Saff, 7.
B- Bâtıl, Boş, Yalan, Asılsız ve İftira Anlamına Gelen “Zûr” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler Toplam 4 Yerde): 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 4, 72; 58/Mücâdele, 2.
İftirâ ve Hayrette Bırakan Şenî ve Yalan Söz Anlamına Gelen “Bühtân” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (6 Yerde): 4/Nisâ, 20, 112, 156; 33/0Ahzâb, 58; 24/Nûr, 16; 60/Mümtehıne, 12.
Yalan ve İftirâ Anlamında “İfk” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (27 Yerde): 5/Mâide, 75; 6/En’âma, 95; 7/A’râf, 117; 9/Tevbe, 30; 10/Yûnus, 34; 24/Nûr, 11, 12; 25/Furkan, 4; 26/Şuarâ, 45, 222; 29/Ankebût, 17, 61; 30/Rûm, 55; 34/Sebe’, 43; 35/Fâtır, 3; 37/Sâffât, 86, 151; 40/Mü’min, 62, 63; 43/Zuhruf, 87; 45/Câsiye, 7; 46/Ahkaf, 11, 22, 28; 51/Zâriyât, 9, 9; 63/Münâfıkun, 4.
E- Kur’ân-ı Kerim’de, Yalan Anlamında “Kizb” ve Türevleriyle İlgili Âyet-i Kerimeler (282 yerde): 2/Bakara, 10, 39, 87; 3/Âl-i İmrân, 11, 61, 75, 78, 94, 137, 184, 184; 4/Nisâ, 50; 5/Mâide, 10, 41, 42, 70, 86, 103; 6/En'âm, 5, 11, 21, 21, 24, 27, 28, 31, 33, 34, 34, 39, 49, 57, 66, 93, 144, 147, 148, 150, 157; 7/A'râf, 36, 37, 37, 40, 64, 64, 66, 72, 89, 92, 92, 96, 101, 136, 146, 147, 176, 177, 182; 8/Enfâl, 54; 9/Tevbe, 42, 43, 77, 90, 107; 10/Yûnus, 17, 17, 39, 39, 41, 45, 60, 69, 73, 73, 74, 95; 11/Hûd, 18, 18, 27, 65, 93; 12/Yûsuf, 18, 26, 27, 74, 110; 15/Hıcr, 80; 16/Nahl, 36, 39, 62, 86, 105, 105, 113, 116, 116, 116; 17/isrâ, 59; 18/Kehf, 5, 15, 61; 20/Tâhâ, 48, 56; 21/Enbiyâ, 77; 22/Hacc, 42, 42, 44, 57; 23/Mü'minûn, 26, 33, 38, 39, 44, 48, 90, 105; 24/Nûr, 7, 8, 13; 25/Furkan, 11, 11, 19, 36, 37, 77; 26/Şuarâ, 6, 12, 105, 117, 123, 139, 141, 160, 176, 186, 189, 223; 27/Neml, 27, 83, 84; 28/Kasas, 34, 38; 29/Ankebût, 3, 12, 18, 18, 37, 68, 68; 30/Rûm, 10, 16; 32/Secde, 20; 34/Sebe', 8, 42, 45, 45; 35/Fâtır, 4, 4, 25, 25; 36/Yâsin, 14, 15; 37/Sâffât, 21, 127, 152; 38/Sâd, 4, 12, 14; 39/Zümer, 3, 25, 32, 32, 59, 60; 40/Mü'min, 5, 24, 28, 28, 28, 37, 70; 42/Şûrâ, 24; 43/Zuhruf, 25; 50/Kaf, 5, 12, 14; 52/Tûr, 11, 14; 53/Necm, 11; 54/Kamer, 3, 9, 9, 18, 23, 25, 26, 33, 42; 55/Rahmân, 13, 16, 18, 21, 23, 25, 28, 30, 32, 34, 36, 38, 40, 42, 43, 45, 47, 49, 51, 53, 55, 57, 59, 61, 63, 65, 67, 69, 71, 73, 75, 77; 56/Vâkıa, 2, 51, 82, 92; 57/Hadîd, 19; 58/Mücâde, 14, 18; 59/Haşr, 11; 61/Saff, 7; 62/Cum'a, 5; 63/Münâfıkun, 1; 4/Teğâbün, 10; 67/Mülk, 9, 18; 68/Kalem, 8, 44; 69/Haakka, 4, 49; 72/Cinn, 5; 73/Müzzemmil, 11; 74/Müddessir, 46, 75/Kıyâme 32; 77/Mürselât, 9, 15, 19, 24, 28, 34, 37, 40, 45, 47, 49; 78/Nebe', 28, 28, 35; 79/Nâziât, 21; 82/İnfitâr, 9; 83/Mutaffifîn, 10, 11, 12, 17; 84/İnşikak, 22; 85/Burûc, 19; 91/Şems, 11, 14; 92/Leyl, 9, 16; 95/Tîn, 7; 96/Alak, 13, 16; 107/Mâun, 1.
F- İftira Konusu:
İftira Etmek: 33/Ahzâb, 58.
Zinâ İftirasında Bulunmak: 24/Nûr, 4-5, 19, 23-26.
Kendi İşlediği Günahı Başkasına Atmak: 4/Nisâ, 94.
Fâsıkların Getirdiği Haberi Araştırmak: 49/Hucurât, 6.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV İslâm Ansiklopedisi (Mustafa Çağrıcı), TDV. Y. c. 21, s. 522-523
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. (İftira: Sami Şener:) c. 3, s. 96-97; (Kazf:) c. 3, s. 327; (İfk: İsmail Kaya:) c. 3, s. 93-94; (Lian: Hamdi Döndüren:) c. 4, s. 22-23
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 280-297
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 291-293, 407-409
5. Kur'an'da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 262-264
6. Kur'an'da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnız Kurt Y. s. 77-78
7. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 2, s. 441-464
8. Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. İst. 1995, s. 206-220
9. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. Ankara, 1979
10. Hadis Râvilerinin Güvenilirliği, Abdullah Karahan, Sır Y.
11. Hadis Araştırma ve Tenkit Klavuzu, S. Polat, H. Nazlıgül, S. Doğanay, İFAV Y.
12. Uydurma Hadislerle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
13. Rivayetlerin Ortaya Çıkardığı Olumsuz Kadın Algısı, İbrahim Sarmış, Düşün Y.
İHLÂS
- 961 -
14. Hadiste Nesh, İb el-Cevzi, Esra Y.
15. Tefsir ve Hadiste İsrâiliyyât, Dr. Muhammed Hüseyin Zehebî, Rağbet Y.
16. Doğuş Devrinde Tasavvuf ve Hadis, Abdullah Aydınlı, İst. 1986
17. Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ahmet Yıldırım, T.D.V. Y. Ank, 2000
18. Tasavvuf Kültüründe Hadis -Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı Rivâyetler-, Muhittin Uysal, Yediveren Y. Konya, 2001
19. Sûfilerin Hadis Anlayışı, Bursevî Örneği, Dr. Seyit Avcı, Ensar Yayıncılık
20. Hadis İlimleri Açısından Muhaddis Sûfiler ve Sûfî Muhaddisler, Bilal Saklan, Konya 1997
21. Va'z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.Ank. 2001
22. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Hasan Cirit, Çamlıca Y. İst. 2002
23. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y. İst. 2001)
24. Hadislerin Türk Atasözlerine Tesiri, Selman Başaran, Bursa, 1994
25. Mevzu Hadisler, Abdulfettah Ebu Ğudde, İnsan Y.
26. Mevzû Hadisler, Menşei, Tanıma Yolları, Tenkidi, M: Yaşar Kandemir, D.İ.B. Y. Ank. 1991
27. Uydurma Hadisleri Tanıma Yolları, İbnu’l Kayyim el-Cevziyye, Karınca Kitap Y.
28. Uydurma Olduğunda İttifak Edilen Hadisler, Aliyyü’l Kari, A. Ebu Ğudde, İnkılab Y.
29. Uydurma Hadislerin Ortaya Çıkışında Zındıkların Rolü, Sadık Cihan, Etüt Y.
30. Yahudi Kültürü ve Hadisler, Özcan Hıdır, İnsan Y.
31. Uydurma Hadislerin Doğuşu ve Sosyo-Politik Olaylarla İlgisi, Sadık Cihan, Etüt Y. Samsun, 1997
32. Hadis Tenkidi, Hadislerin Hz. Peygamber'e Aidiyetini Belirleme Yolları, Salih Karacabey, Sır Y.İst 01
33. Hadiste Metin Tenkidi Metodları, Misfir Gurmullah ed-Dümeyni, Kitabevi Y. İst. 97
34. Hadislerin Kur'an'a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y. İst. 1998
35. Kütüb-i Sitte: 12/316, 17/487
36. Zayıf Hadislerle İlgili Arapça Kaynak Eserler:
37. El-Menâru'l-Münîf fi's-Sahih ve'd-Daîf, Şemsüddin İbn Kayyim el-Cevziyye, Tahkik ve Ta'lik Muzaffer Can, Cantaş Y. İst. 1992
38. Keşfu'l-Hafâ, Aclûnî, İsmail bin Muhammed, I-II, Beyrut 1351
39. Mevzûâtu'l-Kübrâ, Aliyyu'l-Kari, tahkik ve şerh: Muhammed Lütfi Sabbağ, 2. Bs. Beyrut, 1986
40. El-Masnû' fî Ma'rifeti'l-Hadîsi'l-Mevzû, Aliyyu'l-Kari, Ali bin Muhammed el-Kari, Thk. Ebû Ğudde, Beyrut, Tsz
41. El-Esrâru'l-Merfûa fi'l-Ahbâri'l-Mevdûa, Aliyyu'l-Kari, Ali bin Muhammed el-Kari, Thk. Muhammed Lutfî es-Sabbağ, Beyrut 86
42. Kenzu'-Ummâl fî Sünneti'l-Akvâli ve'l-Ef'âl, Ali el-Muttakî el-Hindî, 1-18, Beyrut1993
43. Kitabu'l-Mevzûât, İbnu'l-Cevzî, Ebu'l-Ferec Abdurrahman, I-III, Beyrut, 1983
44. Kitabu'd-Duafâ ve'l-Metrûkîn, Ebu'l-Ferec Abdurrahman, I-III, Beyrut, 1986
45. Mecmûu Fetâvâ Şeyhi'l-İslâm Ahmed bin Teymiyye, İbn Teymiyye, Takıyyuddin Ahmed, I-37, Riyad 91
46. Minhâcu's-Sünneti'n-Nebeviyye, İbn Teymiyye, Takıyyuddin Ahmed, I-IV, Beyrut Tsz.
47. Silsiletu'l-Ehâdîsi'd-Daîfe ve'l-Mevzûa ve Eseruha's-Seyyiu fi'l-Umme, Muhammed Nâsıruddin Elbânî,I-IV, Riyad 1988
48. El-Kifâye fî İlmi'r-Rivâye, Hatib Bağdadî Ebu Bekir bin Ali, Kahire, 1990
49. Mişkâtu'l-Mesâbih, I-II, Veliyyuddin Muhammed bin Abdillah Hatib Tirmizî, Tahkik: Muhammed Nâsıruddin Elbânî, Dımaşk, 1961
50. Mecmau'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid, 1-10; Nureddin Ali bin Ebî Bekr Heysemî, 2. Bsm Beyrut, 967
51. Kenzu'l-Ummâl fî Süneni'l-Akvâli ve'l-Ef'âl, Alâuddin Ali Muttakî Hindî, 1-16, 5. Bs. Beyrut, 1985
52. El-Mevzûât, I-III, Ebu'l-Ferec Abdurrahman İbnu'l-Cevzî, Medine 1966
53. El-Leâlî'l-Masnûa fi'l-Ehâdîsi'l-Mevzûa, I-II, Celâleddin Abdurrahman Suyûtî, 2. Bs. Beyrut, 1981
54. Tahzîru'l-Havâs min Ekâzibi'l-Kussâs,Celâleddin Suyûtî, thk. Ve tercüme: Ali Toksarı, kayseri, 1993
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
55. El-Fevâid'ul-Mecmûa fi'l-Ehâdîsi'l-Mevzûa, Muhammed bin Ali Şevkânî, Kahire, 1960
56. Kitâbu'z-Zuafâi'l-Kebir, I-IV, Ebû Ca'fer Muhammed bir Amr Mekkî Ukaylî, Beyrut, Tarihsiz
57. El-Mu'cemu'l-Müfehres li Elfâzı'l-Hadîsi'n-Nebevî, I-VIII, Wensinck, İstanbul, 1988
58. Tertîbu'l-Mevzûât, Şemseddin Muhammed bin Osman Zehebî, Beyrut, 1994
59. El-İsrâiliyyât fi't-Tefsîri ve'l-Hadis, Muhammed bin Hüseyn Zehebî, 2. Bs. Dimeşk, 1988
İHLÂS
- 963 -
Kavram no 86
Ahlâkî Kavramlar 16
Bk. Takvâ; Doğruluk; Ahlâk
İHLÂS
• İhlâs; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İhlâs Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İhlâs Kavramı
• İbâdetlerde İhlâs
• İhlâsın Zıddı; Riyâ
• Rızâ ve Allah'ın Râzı Olması
• İhlâs ve Riyânın Kabı; Amel
• İhlâsın Terazisi; Niyet
• Niyet Terbiyesi
“De ki: 'Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız (ın mükâfâtı) bize; sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na muhlis kullarız, ihlâsla (gönülden) bağlananlarız.” 4189
İhlâs; Anlam ve Mâhiyeti
İhlâs kelimesi, sözlükte “arınmak, saflaşmak, kurtulmak” mânâsındaki hulûs/halâs kökünden türetilmiş olup “bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırmak, saflaştırmak” anlamına gelir. Allah’ın dışındakilerden teberrî/uzaklaşma, ayrılık ve kurtuluş anlamı da vardır. İhlâs kelimesi, terim olarak “ibâdet ve iyilikleri riyâdan ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmak” demektir. Kur’ân-ı Kerim’in 112. sûresine İhlâs adı verilmesinin sebebi, bu sûrenin hâlis tevhidi ifade etmesi ve tevhid/ihlâs ehlinin halâsından/kurtuluşundan dolayıdır.
İman ve amel dürüstlüğü olarak tanımlanabilecek ihlâsın nihâî anlamı Allah dışındaki her şeyden uzaklaşmaktır.4190 İhlâs, bir şeyi saf, temiz ve arıtılmış hale getirmek, kalbi temizlemek, çıkar ve şöhret amacı güdülmeyen, içten, riyâsız, samimi sevgi ve bağlılık demektir. İslâmî literatürde ihlâs, daha geniş olarak şirk ve riyâdan, bâtıl inançlardan, kötü duygulardan, çıkar hesaplarından ve genel mânâda gösteriş arzusundan kalbi temizlemeyi, her türlü hayırlı faâliyete iyi niyetle yönelmeyi ve her durumda yalnızca Allah’ın rızâsını gözetmeyi ifade eder.4191 Yapılan ibâdet ve işlerde gösterişe yer vermeme, ibâdet ve tâatda riyâdan uzaklaşma hali ve kalbin safâsına keder veren şeyden kalbi uzak tutmak. Sırf Allah rızâsını düşünmek, ona göre hareket etmek ve sadece Allah için ibâdet etmek, ihlâs kavramıyla ifade edilir.
İhlâs; bir kalp hareketi ve rûhânî bir davranıştır. Kalp temizliğinin ve
4189] 2/Bakara, 139
4190] Râgıb, Müfredât, s. 155
4191] Râgıb el-İsfahânî, Müfredât, s. 155; Lisânu’l-Arab, “huls” md; Gazzâlî, İhyâ, 4/379-380
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sağlamlığının bir delilidir. Yalnız Allah’ın rızâsını arayan bir niyettir. Kişinin bütün varlığı ve benliği ile Allah’a kulluk etmesi ve bu kulluğunda O’ndan başkasına yer vermemesi, başkasını düşünmemesidir. Ayrıca, ihlâs, “kalbi garaz şüphesi ve zan eğriliğinden temiz tutmaktır” şeklinde târif edilmiştir. İhlâsta Hakkın rızâsı talep edilir, yapılan işlerde riyâ, gösteriş, menfaat ve şöhret gâyesi güdülmez.
“Bir şey karışıklıktan arındığı zaman, temiz olur. Saf ve temiz hareketlere de ihlâs denir”.4192 İhlâs, bir kalp hareketi ve rûhânî bir davranıştır. Kalbî davranışların makbul oluşu, niyet ve irâdemizin sağlamlığına bağlıdır. İhlâs, kalp sağlamlığının/temizliğinin bir delilidir. Böyle olunca her işe başlandığı zaman niyette ihlâs, yani her türlü dünyevî karşılık beklemekten uzak olmak gerekmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı ihlâs ile kazanılır. Yoksa ihlâs kişinin başarı ve becerileriyle elde edilemez.
Bazen ihlâs ile söylenmiş bir tek kelime ile kişi kurtuluşa erer ve Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı elde edilir. Bazen bir tek adamın irşâdı, bin kişinin irşâdı kadar Allah rızâsına sebep olur. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ben Cebrâil’den ihlâsın ne olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi: ‘Ben de Azîz ve Celîl olan Allah’a ‘ihlâs nedir?’ diye sordum. O şöyle buyurdu: “İhlâs Benim bir sırrımdır. Onu kullarımdan sevdiğim kimselerin kalbine koyarım.”
Kur’ân-ı Kerim, ihlâsı lüzum, fayda ve neticeleriyle belirtmiştir. Buna göre ihlâs, ibâdet ve davranışta Allah’a özden bağlanmaktır. “Bizim yaptıklarımızın mükâfatı bize; sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na muhlis kullarız, ihlâsla (gönülden) bağlananlarız.”4193 Bu âyette, amellerinde sadece Allah’ın rızâsını gözetenlerin hâlis insanlar ve muhlis mü’minler olduğu vurgulanmaktadır. Böyle bir ihlâsı taşıyanlar, Allah’ın dininde ihlâs ve samimiyetlerini, ibâdeti Allah için yaparak gösterirler; nefisleri hoşlanmasa da bu hallerine devam ederler ve Allah’a hamdetmekten geri kalmazlar. 4194
İhlâs, fenâlığı ve kötülüğü gideren bir fazilettir. “İşte Biz ondan (Yusuf’tan) fenâlığı ve fuhşu gidermek için (böyle yaptık, delilleri gösterdik). Çünkü o, Bizim ihlâslı kullarımızdandı.”4195 âyetinde, evdeki kadınla Hz. Yusuf arasında geçen olayda ve kadının niyetinin neticesiz kalışında en büyük etkenin, Hz. Yusuf’un ihlâsı olduğu görülmektedir. İnsanlık için ihlâsın gereği, her zaman ve her iş için emredilen bir keyfiyet oluşuyla da anlaşılmaktadır. Çünkü ihlâs, ehl-i kitaba da, yapacakları diğer ibâdetlerle birlikte emredilmişti. 4196
İhlâs, şeytanın kişiye süslemeye çalıştığı fenâlıklara ve insanları azdırma gayretine engel olan bir tutumdur. Bu durum şeytanın itiraflarından anlaşılmaktadır: “Yeryüzünde insanlara (fenâlıkları) süsleyeceğim, elbette onların hepsini azdıracağım. Ancak içlerinde ihlâsa sahip mü’minler bunun dışındadır.”4197 Şirkten, Kitabı ve Peygamber’i yalanlamadan, sapık yollara sapıp tevhid akîdesine aykırı inanç ve düşünceler beslemeden dolayı gerçekleşecek İlâhî azaptan kurtuluşta ihlâsın
4192] Gazâli, İhyâ, 4/379
4193] 2/Bakara, 139
4194] 7/A’râf, 29; 10/Yûnus, 22; 31/Lokman, 32; 4/Nisâ, 46; 39/Zümer, 2, 11, 14; 40/Mü’min 14, 65
4195] 12/Yûsuf, 24
4196] 98/Beyyine, 5
4197] 15/Hicr, 40; 38/Sâd, 83
İHLÂS
- 965 -
yeri ve önemi şöyle belirtilmiştir: “Allah’ın ihlâs sahibi kulları müstesnâ.” 4198
Ahlâk önderleri peygamberler, varlıkları ihlâsla yoğrulmuş şahsiyetlerdir. Hz. Mûsâ, Hz. Yûsuf, Hz. İbrâhim, Hz. İsmâil, Hz. Ya’kub ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in özellikleri anlatılırken Kur’an onları ihlâslı kullar olarak nitelemiştir.4199 Çünkü peygamberler dâvet ve tebliğlerinde daima, Hakk’ın rızâsından başka bir maksat gütmeyerek ihlâslarını ortaya koymuşlardır.
Fudayl bin İyâd: “Halk için ameli terketmek, riyâdır; halk için amel etmek ise şirktir. İhlâs, Allah Teâlâ’nın bu iki şeyden seni âfiyette kılmasıdır” diyor. Hz. Ebû Bekir (r.a.) bir hutbesinde şöyle der: “Biliyorsunuz ki, mâlum bir ecelin peşinde gece-gündüz koşuyoruz. Allah Teâlâ’nın rızâsı için söylenmeyen hiçbir şeyde hayır yoktur. Aziz ve Celil olan Allah’ın yolunda harcanmayan hiçbir malda hayır yoktur. Bilgiçlik taslayarak gurura kapılanlarda hayır olmadığı gibi, Allah için yaptıklarında insanların kınamasından endişeye düşenlerde de hayır yoktur.” 4200
Mü’minler bütün söz ve fiillerinde Allah’ın rızâsını gözetmek zorundadırlar. Eğer insanların hoşlarına gitmek niyetiyle amelde bulunurlarsa, kendi kendilerini helâk ederler. Nitekim Uhud savaşında mü’minlerin en önde savaşanlarından birisi de Kuzman idi. Medine’deki hurmalıklarını korumak niyetiyle savaştığı için cehennemlik olmuştur.4201 Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Üç hususta müslümanın kalbi hiyânet edemez: Allah için ihlâs ile amel yapmak, İslâm devletinin yöneticilerine samimiyetle öğüt vermek ve İslâm cemaati ile birlikte olmak.” 4202
İhlâsın zıddı riyâdır. Riyâ; “sırf Allah rızâsı için yapılması gereken amele gösteriş katmak” anlamında kullanılır. Gösteriş demek olan riyâ, amelleri dünyevî maksatlarla, insanlar görsün diye yapmaktır, bu da insanı şirke sürükler. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah, sadece kendisi için ve kendisinin rızâsı için olmayan bir amelden başkasını kabul etmez.” 4203
İhlâsın Allah’a gönülden bağlanma, ibâdeti sadece O’na has kılma, inanç ve ibâdetinde Allah’a şirk koşmama gibi mânâlarına işaret etmiştik. Bu öyle olmalı ki, 2/Bakara sûresi 138. âyette belirtildiği gibi Allah’ın rengiyle boyanılmalıdır. “Allah’ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah’tan daha güzel boyayı/rengi kim verebilir? Biz ancak O’na kulluk ederiz.”4204 Allah’ın boyası en güzel boyadır; o da din-i İslâm’dır. Burada mecaz ve istiâre olarak din, boya olarak isimlendirilmiştir. Zira elbisede boya belirgin olduğu gibi, dindar bir müslamanda da din belirgin hale gelir.
İman ve ibâdette ihlâs sadece tavsiye değil; aynı zamanda bir emirdir. “De ki: ‘Bana dini Allah’a hâlis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu.”4205; “De ki: ‘Rabbime karşı gelirsem, doğrusu büyük günün azâbından korkarım. De ki: ‘Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah’a ibâdet ederim.”4206; “Kim Rabbine kavuşmayı isterse sâlih amel işlesin ve Rabbine
4198] 37/Sâffât, 40, 74, 128, 160
4199] 19/Meryem, 51; 12/Yûsuf, 24; 38/Sâd, 45, 46; 39/Zümer, 11
4200] Kuşeyrî Risâlesi, İst. 1978, s. 3, 7
4201] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut 1969, 4/342
4202] İbn Mâce, Mukaddime 18
4203] Nesâî, Cihad 24; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 101; TDV. İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 535-536
4204] 2/Bakara, 138
4205] 39/Zümer, 11
4206] 39/Zümer, 12-14
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ibâdetinde (muhlis olsun) hiçbir şeyi şirk/ortak koşmasın.” 4207
İslâm’ın özelliklerinden biri de kalbe hitap etmesidir. İslâm büyüklerinin bir kısmı kalbi insanın merkezi olarak kabul etmişlerdir. İhlâs da zâten gönül işidir. Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat! Vücutta küçük bir et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, işte bu, kalptir.” 4208
İhlâs, dini Allah’a has kılmak, gerek itikadî, gerekse amelî bulanıklardan kurtulup arı duru bir kul olmaktır. Böyle olmak için Allah’ın yardımına her an ihtiyacımız vardır. Âyette, “Dini, yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarın” buyruluyor. Buradaki “yalvarmak” ibâdet mânâsındadır. Muhlis bir şekilde ibâdet edersek kurtuluruz. İnsan, imkânı nisbetinde her halinde muhlis olmalıdır. Çünkü kurtuluş ihlâstadır. Kur’ân-ı Kerim’de cehennem azâbından ancak ihlâslı kulların kurtulacağı bildirilmektedir: “(Bu azaptan) ancak Allah’ın hâlis kulları istisnâ edilecek.”4209 Yani, ihlâslı kullar, azap acısı tatmayacaklar. “...Onun için Allah’ın ihlâslı kulları müstesnâ, onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir.” 4210
Ama, bu bahsedilen ihlâs, insanın başı darda olduğu zamanda gösterdiği ihlâs değildir. Kur'an'da bu fıtrî durum şöyle ifâde edilir: “Dağlar gibi dalgalar onları kuşattığı zaman, dini tamâmen Allah’a has kılarak (ihlâsla) O’na yalvarırlar.”4211 Bu halde Allah’tan başka kimseye duâ etmez ve O’na hiçbir şeyi şirk koşmazlar. Aynı mânâda başka âyetler de vardır.4212 Muhlis kullara şeytan bile yaklaşamaz. Tâatinde ihlâslı olana, şeytan onu iğfâl etmeye bir yol bulamaz. Âyet-i kerimede bu durum açıkça ifade edilir: “(İblis) Dedi ki, ‘Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak, onlardan ihlâslı kulların müstesnâ.” 4213
Özlenen ihlâs, zorlanılan anda veya ölüm ânında gösterilen ihlâsı bütün ömür boyu gösterebilmektir. Şâir, bunu şöyle ifade eder:
“Suâl: Ey velî, mü’min nasıl olmalı, söyle!
Cevap: Son anda nasıl olacaksa, hep öyle.” (N.F.K.)
İslâm büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsterî, ihlâsı şu şekilde özetlemektedir: “İhlâs, kulun sükûn ve hareketlerinin özellikle Allah için olmasıdır.”
İhsân ile ihlâsın birbirinden ayrılamayacak derecede mânâ irtibatı vardır. İhsân, ihlâstan; ihlâs, ihsândan ayrı düşünülemez. Zâten Kur’an’da geçen ihsân kelimesinin bir kısmı müfessirlerce ihlâs olarak tefsir edilmiştir.4214 Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Allah Teâlâ buyuruyor: ‘Ben ortakların şirkte en müstağnîsiyim. Her kim bir amel işler de Benimle birlikte başkasını ortak ederse, onu şirkiyle başbaşa bırakırım.” 4215
4207] 18/Kehf, 110
4208] Buhârî, İman 39
4209] 37/Sâffât, 40
4210] 37/Sâffât, 128
4211] 31/Lokman, 32
4212] 10/Yûnus, 22; 29/Ankebût, 65
4213] 15/Hicr, 39-40
4214] Metin Ocak, Kur’an’da İhsân ve Muhsin Kavramları, s. 23-26
4215] Müslim, Zühd 46
İHLÂS
- 967 -
İhlâs, insanların lüzumsuz ve geçici iltifatına Allah'ın rızâsını/hoşnutluğunu tercih etmektir. İhlâs, her türlü amel ve ibâdetin özü ve mayasıdır. Herhangi bir amel veya ibâdetin makbul olması, ancak ona bağlıdır. İhlâs ile yapılmayan, içinde insanların takdir ve iltifatı hedeflenmiş bulunan amel ve ibâdetler huzur-u İlâhîde makbul sayılmaz ve paçavra gibi sahibinin suratına çarpılır. "Ey iman edenler, insanlara gösteriş için malını verip Allah'a ve âhiret gününe inanmayan adam gibi, başa kakmak ve eziyet etmek ile sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin hali, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayanın haline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur vurunca çıplak, pürüzsüz hale getirir. Böyleleri, kazandıklarından hiçbir fayda görmezler. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez." 4216; "Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri halde, insanlara gösteriş için mallarını sarfederler. Şeytan kime yâr olursa, artık o ne fenâ bir arkadaştır." 4217
Dikkat edilirse bu iki âyette ortak bir yön dikkat çekiyor. Âyetler, ihlâslı olmayan, yani riyâkâr insanları, Allah'a ve âhiret gününe inanmamakla suçluyor ve mahkûm ediyor. Şüphesiz, yaptığı amelin karşılığının Rabbimiz tarafından âhirette bolca verileceğine, ebedî nimetlere kavuşacağına inananlar, elbette geçici iltifatları değil; Allah'ın ebedî lutfunu tercih edeceklerdir. Allah'ı değil de kulları râzı etmeye özen gösteren ve aynı hassâsiyeti Allah'ı hoşnut etme konusunda göstermeyenler, âhirete ve orada verilecek rızıklara olan inançta, elbette samimi ve ciddi değiller demektir.
Yaptığı iyiliği başa kakmak, elbette ihlâsın olmadığı ve riyânın hâkim olduğu bir davranıştır. Yapılan ameli boşa çıkarmak, geçersiz kılmak için başa kakmak yeterli bir sebeptir. Zira; Allah için yapılan yardımın mükâfatı da Allah'tan beklenmeliydi. Yardım yapılan şahıstan menfaat ummak, yardımın karşılığını alacağından, Allah'tan mükâfat beklemek abes olur. Bu vesile ile Allah yanında makbul sayılması, âyet-i kerimenin belirttiği üzere, mümkün değildir. Yine bunun içindir ki bu anlayış, Hz. Peygamber'in diliyle "küçük şirk" diye tanımlanmıştır.
Mübâdele/değişim aracı olan gerçek para ile kalp/sahte para arasındaki fark gibidir riyâ ile ihlâs arasındaki fark. Sahte para nasıl mübâdele aracı olamıyor ve hiçbir değeri ve geçerliliği bulunmuyor ise, ihlâslı olmayan, riyâkâr davranış, amel ve ibâdetler de aynı gibi görünen ama aslında yok sayılan şeyler gibidir.
İslâm'da nihâî hedef insandır. Yani insanın mükemmelleşip kemâl derecesine ulaşması, aslî temiz fıtratına kavuşması temel hedeftir. İşte insan, aslî fıtratına, sun'î/yapmacık şeylerden arınarak, samimi olarak ulaşır. Her insanı memnun etmek için çaba sarfeden, şirin görünmeye özen gösteren, zamanla kişiliğini yitirir. Ancak, yalnız Allah'ı memnun ve râzı etmeye, bu konuda oldukça samimi olmaya çalışanlar, gerçek kişiliği ve izzeti bulurlar. Bu itibarla tüm insanlarla ilişkiler daha bir anlamlı olur. Kime nasıl davranılacağı bilindiğinden, hangi tavrın iltifat, takdir; hangi tavrın tepki alacağını tespit etmek kolaylaşır. Olgun bir kişiliğe sahip olunur. Güven veren emin bir kişilik oluşur. Herhangi bir olay veya konuya Allah'ın rızâsı hedeflendiğinden âdil ve dürüst yaklaşımlarıyla güven telkin eder. İşte bunlar ihlâs sahibi insanların vasfıdır.
O halde, yığınla insanı memnun etmek, onlara hoş görünmektense, Allah'ı râzı ederek bu vesile ile tüm âdil ve samimi kulları da râzı etmek daha güzel
4216] 2/Bakara, 264
4217] 4/Nisâ, 38
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değil mi? İslâmlığa ve tabii ki insanlığa yakışan da bu değil mi? İslâmlık, insanlık diye tanımlanan, insan fıtratının özü ve gereğidir. İslâm'ın da hedefi insanı aslî fıtratına ulaştırmak, kaybolan samimiyetiyle buluşturmaktır. Bunun içindir ki, fıtratın dili, İslâm'ı ve onun ölmez ilkelerini haykırır. Samimiyet, yani ihlâs, en fazla aşınan ilkemizdir. Kur'an'ın koyduğu ahlâk kurallarını bir hayat biçimi kabul ederek okumak ve Hz. Peygamber'in hayatını özümsemek, bize ihlâsın ufuklarını gösterecektir. Her konuda Allah'ın rızâsı hedeflenmeli ve her yapılan, yalnız Allah için yapılmalıdır. 4218
İhlâsın, kişinin tüm hayatını kapsadığı, bir başka deyişle, hem iman hem de ameli ilgilendiren bir kavram olduğu, şeytanın saptıramadığını4219 belirten ifâdelerden de anlaşılmaktadır. Çünkü aynı olgu "Şeytanın, iman edip sadece Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir otoritesi bulunmamaktadır. Onun otoritesi, sadece kendisini velî edinip Allah'a şirk koşanlar üzerindedir."4220 âyetiyle birlikte düşünülürse, ihlâsın şu şekilde açıklanabileceği görülür: İhlâs, Allah'a iman edip sadece O'na tevekkül etmek, şeytanı dost edinmemek ve Allah'a şirk koşmamaktır.
İbâdet ve tâati sırf Allah için yapmak, dini yalnız O'na özgü kılmak anlamına gelen ihlâs, tevhid inancının rûhudur. Bunun için kul, sırf Allah rızâsını kazanmak amacıyla Hakk'a kulluk/ibâdet yapmalı, ibâdetlerine asla yapmacık, gösteriş, başkasının beğenisini kazanma düşüncesi karıştırmamalıdır. "Hak'tan başka bir şey düşünmekten korunmak" şeklinde de tanımlanan ihlâs, işleri gösterişten korur, sahibini gerçek takvâya götürür.
Ebû Ali el-Dekkak: "İhlâs, halkı düşünmekten korunmak, nefsi düşünmekten arınmaktır. Muhlis, riyâsı olmayan sâdık, kendini beğenmeyen adamdır" demiştir. İhlâs, sürekli olarak Yaratıcı'ya bakıp, O'nu dikkate alıp râzı etmeye çalışmak, yaratıkları görmemektir. Amelleri boşa çıkarmak için nefsin birçok yol ve vâsıtası vardır. Nefsin en gizli âfetlerinden biri, övülmekten hoşlanmasıdır. Çünkü biraz övgü görse, gökleri ve yeri sırtına yüklesen çeker, ama övgü olmayınca tembelleşir, başarısız kalır. İhlâs, yapılan amele Allah'tan başka şâhid ve O'ndan başka ödüllendirici tutmamaktır.
Bedene göre ruh ne ise, amele göre ihlâs odur. Rûhu olmayan bir beden, cansız bir maddeden ibârettir. İhlâssız amel de hebâ olmuş bir iş gibidir. İhlâs, bâtınî amel türündendir. Zâhirî ameller, bâtınî amellerle değer kazanır. İhlâslı davranmak, samimi olmak, gösteriş ve riyâdan uzak bir şekilde hareket etmek, oldukça zor bir iştir. Kişinin bütün tutum ve davranışlarında ihlâslı olması, hele sâlih amel işlerken ihlâslı davranması daha da zor gibidir. Ancak, kişi, bu durumlarda samimi bir şekilde hareket ederse, ameli değer kazanır ve ameli makbul olur. İhlâslı bir şekilde Allah'a ibâdet etmek, sâlih ameldir. İhlâslı bir mü'minin kalbine hile girmez. Kişinin faâliyeti ve samimiyeti, ihlâslı olmasıyla değer kazanır ve böylece amelinin ecrini artırır. Neticede de derecesi yükselir ve toplumda örnek bir şahıs durumuna gelir. Çünkü ihlâslı bir kişi, riyâdan arınmış bir şekilde dine hizmet etmeyi kendisine vazife bilen bir insandır. Böylece mü'min kişi; "... Ben dinimi yalnız Allah'a hâlis kılarak, O'na kulluk ediyorum."4221 âyetinin ifâde ettiği anlam bütünlüğüne erer.
4218] Hüseyin Caneri, Ahlâk Bilinci, s. 46-49
4219] 12/Yûsuf, 24; 15/Hicr, 40; 38/Sâd, 83
4220] 16/Nahl, 99-100
4221] 39/Zümer, 14
İHLÂS
- 969 -
Kur’ân-ı Kerim’de İhlâs Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “ihlâs” kelimesi, türevleriyle birlikte 31 yerde kullanılmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de hulûs kökünden çeşitli kelimeler hem sözlük, hem terim anlamında yer almaktadır. On yerde geçen “muhlisîne lehu’d-dîn” ifadesindeki ihlâs kavramı, “yalnızca Allah’a yönelip O’na kulluk etme, O’na güvenip O’ndan dilekte bulunma, sadece Allah’ın dinini tanıyıp din konusunda kendini Allah’a adama, tevhid inancının saflığını bâtıl itikadlarla zedelemekten sakınma, saf dindarlık” şeklinde hem şirke, hem riyâya zıt bir anlam taşır.4222 Yine Kur’ân-ı Kerim’deki “ıbâdullahi’l-muhlasîn” ifâdesi, “Allah’ın yardımına mazhar olup hâlis dindarlığa ve hidâyete ulaştırılmış kullar” mânâsına gelmektedir. Fahreddin er-Râzî, bu ifâdenin geçtiği Hicr sûresinin 40. âyetini açıklarken ihlâsın “bir şeyi karışımdan temizleyip saf hale getirmek” şeklindeki sözlük anlamını hatırlattıktan sonra insanın bir ameli ya sırf Allah için ya da Allah’tan başka biri için veya her iki amacı birlikte gözeterek yapacağını, sonuncu durumda ya Allah rızâsını veya başkasını memnun etmeyi öne alacağını belirtmekte, bunlardan sadece birinci amelin makbul olduğunu, ameline gösteriş karıştırmakla birlikte Allah rızâsını önde tutanların da ihlâslı kimselerden sayılmasının umulduğunu söylemektedir.4223 Âyetlerde bildirildiğine göre şeytan, ihlâslı kişilere zarar veremeyeceğini itiraf etmiştir.4224 Bu sebeple Kur’an’da ihlâs, peygamberlerin başlıca niteliklerinden sayılmıştır.4225 Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim’in 112. Sûresine, dinin temel ilkesi olan tevhidi en hâlis, en güzel şekilde dile getirdiği için “ihlâs” adı verilmiştir.
İhlâs, esâsen bir nesnenin başka şeylerden ayıklanarak sadece bir şeye âit ve ona özgü kılınması anlamına gelir. Yahûdilerin âhiretin kendilerine âit olduğu iddiâsı4226 ve bu iddiâya, âhiretin sadece iman edenlere âit olduğu4227 şeklinde verilen cevabın yanı sıra, dörtten fazla evliliğin, öteki mü'minler ayıklanarak sadece Hz. Peygamber'e özgü bir durum oluşu da bu kelime ile anlatılır.4228 İhlâs, Kur'ân-ı Kerim'de ibâdetlerin hâlis bir niyetle, gösterişe kapılmadan, sırf Allah rızâsı için yapılması anlamıyla birlikte, genel anlamda kulluk4229 ve dinin sadece Allah'a hasredilmesi anlamında;4230 şirkin zıddı4231 olarak kullanılmaktadır.
İhlâs kavramı, 12/Yûsuf sûresinin 80. âyetinde “Ondan ümitlerini kesince (meseleyi) gizli görüşmek üzere ayrılıp çekildiler (halesû)” şeklinde ayrılık anlamındadır. “... Biz O'na muhlis kullarız, ihlâsla (gönülden) bağlananlarız.”4232 Bu âyetteki “muhlis” kelimesi, “tâat ve ibâdetle ihlâs sahibiyiz. Hiçbir şeyi O’na eş koşmayız. O’ndan başka hiçbir şeye de ibâdet etmeyiz” anlamındadır. Kur’an’da Hz. Yusuf için; “Şüphesiz o, ihlâslı kullarımızdandır.”4233 buyurulmaktadır. Yusuf (a.s.), tevhid ve ibâdetinde “muhlis” idi.
4222] 7/A’râf, 29; 98/Beyyine, 5
4223] Mefâtihu’l-Gayb, 19/188-189
4224] 15/Hicr, 40; 38/Sâd, 83
4225] 10/Yûnus, 24; 19/Meryem, 51; 38/Sâd, 45-46
4226] 2/Bakara, 94
4227] 7/A'râf, 32
4228] 33/Ahzâb 50
4229] 39/Zümer, 2, 3, 11; 12/Yûsuf 24; 98/Beyyine, 5
4230] 7/A'râf, 29; 4/Nisâ, 146; 10/Yûnus, 22; 29/Ankebût, 65 vd.
4231] 29/Ankebût, 65; 98/Beyyine, 5
4232] 2/Bakara 139
4233] 12/Yûsuf, 24
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gerek Bakara 139 ve Yusuf 24. âyetlerinde ve gerekse başka âyetlerde geçen “muhlis” kelimesi ile vasıflanan müslümanlar, yahûdinin teşbih ve nasârânın teslisinden berî oldukları için ihlâsla vasıflanmışlardır.
"... Biz O'na muhlis kullarız, ihlâsla (gönülden) bağlananlarız.” 4234
"... Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz." 4235
"Şüphesiz münâfıklar (kendi akıllarınca) Allah'ı aldatmaya kalkışırlar, Allah'a oyun etmeğe çalışırlar; hâlbuki Allah onların tuzak ve oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı da pek az zikrederler, az hatırlarlar. Bunların (insanların) arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara (bağlanırlar) ne bunlara. Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir (çıkar) yol bulamazsın." 4236
“Şüphe yok ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın. Ancak, tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılıp dinlerini/ibâdetlerini ihlâsla, yalnız O’nun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte) mü’minlerle beraberdirler ve Allah mü’minlere yakında büyük mükâfat verecektir.” 4237
“De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti. Her mescidde yüzlerinizi O’na (kıbleye) doğrultun ve dini muhlis olarak, yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz. (Öyle ise, Allah’a şirk/ortak koşmadan, gönlünüze başka tanrılar getirmeden sırf Allah’a yalvararak O’na kulluk edin.” 4238
“O, sizi karada ve denizde yürütendir. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri güzel bir rüzgârla alıp götürdükleri ve (yolcular) bununla neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak, ‘andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a yalvarırlar.” 4239
“Kim, (yalnız) dünya hayatını ve onun zînetini istemekte ise, onların işlerinin karşılığını orada tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar, âhirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyada) Yaptıkları da boşa gitmiştir; hâlen yapmakta oldukları şeyler zâten bâtıldır.” 4240
“Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delillerimizi gösterdik). Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” 4241
“(İblis) dedi ki: ‘Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak, onlardan ihlâsa erdirilmiş kullar müstesnâ.” 4242
“(Rasûlüm!) Kitapta Mûsâ’yı da an. Gerçekten o, ihlâs ve samimiyete ulaşmıştı ve hem
4234] 2/Bakara, 139
4235] 2/Bakara, 156
4236] 4/Nisâ, 142-143
4237] 4/Nisâ, 145-146
4238] 7/A’râf, 29
4239] 10-/Yûnus, 22
4240] 11/Hûd, 15-16
4241] 12/Yûsuf, 24
4242] 15/Hicr, 40
İHLÂS
- 971 -
elçi hem de peygamberdi.” 4243
"Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa sâlih amel (iyi iş) yapsın ve Rabbine (yaptığı) ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin." 4244
"(Kurban edilen hayvanların) Ne etleri, ne de kanları Allah'a ulaşmaz. Sizin takvânız, O'na ulaşır." 4245
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibârettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı. Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak, ihlâsla Allah’a yalvarırlar. Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki (Allah’a) şirk/ortak koşmaktadırlar.” 4246
“Dağlar gibi dalgalar onları kuşattığı zaman, dini tamamen Allah’a has kılarak ihlâsla O’na yalvarırlar. Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit, içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Zaten Bizim âyetlerimizi ancak nankör gaddarlar bilerek inkâr eder.” 4247
“(Yersiz ithamlarınız sebebiyle) Siz acı azâbı tadacaksınız. Başka bir şeyle değil; sadece yaptığınız işlerle cezâlanacaksınız. (Bu azaptan) Ancak Allah’ın hâlis/ihlâslı kulları istisnâ edilecek.” 4248
“Bak ve düşün: Uyarılanların âkıbeti ne oldu? (Tabii) Allah’ın muhlis kulları müstesnâ.” 4249
“Allah’ın ihlâslı kulları müstesnâ, onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir.” 4250
“Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah’a karşı azdırıp saptıramazsınız. Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları böyle değildir.” 4251
“Kuvvetli ve basîretli kullarımız İbrâhim, İshak ve Ya’kub’u an. Biz onları âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık.” 4252
“İblis, ‘Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların hâriç, hepsini mutlaka azdıracağım’ dedi.” 4253
"Dini Allah'a hâlis kılarak O'na kulluk et! Hâlis din (ibâdet) Allah'a yapılır." 4254
"De ki: 'Bana, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak O'na ibâdet etmem emredildi." 4255
"De ki: 'Ben, dinimi Allah'a hâlis kılarak O'na ibâdet ederim. Siz de O'ndan başka dilediğinize tapın..." 4256
4243] 19/Meryem, 51
4244] 18/Kehf, 110
4245] 22/Hacc, 37
4246] 29/Ankebût, 65
4247] 31/Lokman, 32
4248] 37/Sâffât, 38-40
4249] 37/Sâffât, 73-74
4250] 37/Sâffât, 127-128
4251] 37/Sâffât, 160-163
4252] 38/Sâd, 45-46
4253] 38/Sâd, 82-83
4254] 39/Zümer, 2-3
4255] 39/Zümer, 11
4256] 39/Zümer, 14-15
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Haydi, kâfirlerin hoşuna gitmese de Allah’a, Allah için dindar ve muhlis olarak duâ edin.” 4257
“O (Allah), daima diridir; O’ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde dinde ihlâs ve samimiyet erbâbı olarak O’na duâ edin. Hamd (övmek ve övülmek), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” 4258
"Kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak O'na ibâdet etmeleri emredildi." 4259
“Şu namaz kılanların vay haline! Onlar namazlarında yanılgıdadır, onlar gösteriş yapmaktadırlar.” 4260
Hadis-i Şeriflerde İhlâs Kavramı
İhlâs kavramı, hadis-i şeriflerde de dinî ve ahlâkî bir fazîlet olarak sık sık geçmektedir. Çeşitli vesilelerle Allah rızâsı için ihlâsla amel etmenin önemini ve fazîletini vurgulayan Hz. Peygamber, duâda ihlâslı olmayı öğütlemiş,4261 ihlâslı bir kalple iman etmiş kişinin âhiret kurtuluşuna ereceğini müjdelemiş,4262 kendisi de şöyle duâ ederdi: “Yâ Rabbi! Beni Sana karşı ihlâslı bir kul yap.” 4263
Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Allah Teâlâ diyor ki: ‘Ben ortakların şirkten en müstağnî olanıyım. Kim bir amel yapar, buna Benden başkasını da ortak kılarsa, onu ortağıyla baş başa bırakırım.” 4264
“Kıyâmet gününde, Allah nazarında en kötü olanlardan bir kısmını, iki yüzlülerin teşkil ettiğini göreceksiniz. Bunlar, bazılarına bir yüzle, diğer bazılarına da başka bir yüzle giden insanlardır.” 4265
"Şüphesiz riyâ şirktir." 4266
"Muhakkak ki, sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyâdır." 4267
"Gösteriş için oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren kimse Allah'a şirk koşmuştur." 4268
"Kim duyulsun diye bir iş işlerse, Allah onun kıymetsizliğini duyurur. Kim gösteriş olsun diye bir iş yaparsa, Allah da onun gösteriş yapmasını ve değersizliğini ortaya çıkarır." 4269
“Kimin dünyada iki yüzü varsa, kıyâmet günü, onun ateşten iki dili olacaktır.” 4270
“Şüphesiz Allah, sadece kendisi için ve kendisinin rızâsı için olmayan bir amelden
4257] 40/Mü’min, 14
4258] 40/Mü’min, 65
4259] 98/Beyyine, 5
4260] 107/Mûûn, 4-6
4261] Ebû Dâvud, Cenâiz 56
4262] Ahmed bin Hanbel, 5/147
4263] Ahmed bin Hanbel, 4/369; Ebû Dâvud, Vitr 25
4264] Müslim, Zühd 46, hadis no: 2985; İbn Mâce, Zühd 21; Ahmed bin Hanbel, 2/301, 435
4265] Buhârî, Edeb 52; Müslim, Fedâil 199, hadis no: 2526; Muvattâ, Kelâm 21 –2, 991-; Tirmizî, Birr 78, hadis no: 2026; Ebû Dâvud, Edeb 39, hadis no: 4872
4266] İbn Mâce, Fiten 16
4267] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58
4268] et-Terğîb ve't-Terhîb 1/32
4269] Müslim, Zühd 38
4270] Ebû Dâvud, Edeb 39, hadis no: 4873
İHLÂS
- 973 -
başkasını kabul etmez.” 4271
“Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Rasûlüne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin hicreti de dünya veya bir kadınla evlenmek için ise, onun hicreti de, hicret ettiği şeyedir.” 4272
"Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat sizin kalplerinize ve niyetlerinize (amellerinize) bakar." 4273
“Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi ve alçakgönüllü olursa Allah onu mutlaka yüceltir. Size bir hadis/söz söyleyeceğim, onu iyi belleyin: Dünya dört kişi içindir (dünya konusunda, sahip olma ve niyet yönüyle insanlar dört çeşittir):
Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir de kul, malı hususunda Allah’tan korkmakta, (mal ve ilmi kullanarak) sıla-i rahim yapmakta, (mal ve ilminde) Allah’ın hakkı olduğunu bilmektedir; işte bu kimse en fazîletli bir makamdadır.
Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiş, mal vermemiştir. Ama iyi niyetlidir ve ‘malım olsaydı onu falan kişi gibi (hayırda) harcardım’ der. İşte bu kimse, niyetindekini yapmış gibi sevaba nâil olur; ikisi de eşit şekilde ücrete konar.
Bir kul vardır Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını câhilâne harcar. Malı hususunda Rabbinden korkmaz. (Cimriliği, câhilliği sebebiyle) malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah’ın da hakkı olduğunu hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir.
Bir kul da vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir ama; ‘eğer malım olsaydı onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de yapardım’ der. Bu da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini aynen elde eder.” 4274
“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakîr gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” 4275
“Üç hususta müslümanın kalbi hiyânet edemez: Allah için ihlâs ile amel yapmak, İslâm devletinin yöneticilerine samimiyetle öğüt vermek ve İslâm cemaati ile birlikte olmak. Bu üç şeyin bulunması, kalbi diğerlerinden korur.” 4276
“Kıyâmet günü ilk çağrılacaklar, Kur’an’ı ezberleyen biri, Allah yolunda öldürülen biri ve bir de çok malı olan biridir. Allah Teâlâ Kur’an okuyana:
‘Ben, Rasûlüme inzal buyurduğum şeyi sana öğretmedim mi?’ diye soracak. Adam:
‘Evet ya Rabbi!” diyecek.
‘Öğrendiklerinle ne amelde bulundun?’ diye Allah Teâlâ tekrar soracak. Adam:
4271] Nesâî, Cihad 24
4272] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1, İman 41, Nikâh 5, Talâk 11, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Itk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâre 155, hadis no: 1907; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd 16, hadis no: 1647; Ebû Dâvud, Talak 11, hadis no: 2201; Nesâî, Tahâret 60
4273] Müslim, Birr 10, 33; İbn Mâce, Zühd 9; Ahmed bin Hanbel, 2/285, 539
4274] Tirmizî, Zühd 17, hadis no: 2326; İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4228
4275] Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
4276] İbn Mâce, Mukaddime 18; Tirmizî, İlim 7
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘Ben onu gündüz ve gece boyunca okurdum’ diyecek. Allah Teâlâ:
‘Yalan söylüyorsun!’ diyecek. Melekler de ona:
‘Yalan söylüyorsun!’ diye çıkışacaklar. Allah Teâlâ ona:
‘Bilakis sen, ‘falanca Kur’an okuyor’ densin diye okudun ve bu da söylendi’ der.
Sonra, mal sahibi getirilir. Allah Teâlâ:
‘Ben sana bolca mal vermedim mi? Hatta o kadar bol verdim ki, kimseye muhtaç olmadın!’ der. Zengin adam:
‘Evet yâ Rabbi’ der.
‘Sana verdiğimle ne amelde bulundun?’ diye Allah Teâlâ sorar. Adam:
‘Sıla-i rahimde bulunur ve tasadduk ederdim’ der. Allah Teâlâ:
‘Bilakis sen: ‘Falanca cömerttir’ desinler diye bunu yaptın ve bu da denildi’ der.
Sonra Allah yolunda öldürülen getirilir. Allah Teâlâ:
‘Niçin öldürüldün?’ diye sorar. Adam:
‘Senin yolunda cihadla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım’ der. Allah Teâlâ ona:
‘Yalan söylüyorsun!’ der. Ona melekler de:
‘Yalan söylüyorsun!’ diye çıkışırlar. Allah Teâlâ ona tekrar:
‘Bilakis sen: ‘Falanca cesurdur’ desinler diye düşündün ve bu da söylendi’ buyurur.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Hüreyre’nin dizine vurup şöyle dedi: “Ey Ebû Hüreyre! Bu üç kimse, Kıyâmet günü, cehennemin, aleyhlerine kabaracağı Allah’ın ilk üç mahlûkudur!” 4277
“Kim âlim geçinmek, sefîhlerle münâzara yapmak ve halkın dikkatlerini kendine çekmek gibi maksatlarla ilim öğrenirse Allah o kimseyi cehenneme atar.” 4278
“Hüzün kuyusundan Allah’a sığının!” Rasûlullah’ın yanındakiler sordular: “Ey Allah’ın Rasûlü! Hüzün kuyusu nedir?” Peygamberimiz cevap verdi: “O, cehennemde bir vâdidir; cehennem, o vâdiden her gün yüz kere Allah (c.c.)’a sığınma talep eder.” “Ey Allah’ın rasûlü! denildi, oraya kimler girecek?” “Oraya, amellerinde riyâ (gösteriş) yapan kurrâlar (Kur’an okuyucular) girecektir.” 4279
"Allah'ın (arşının) gölgesinden başka bir gölgenin olmadığı kıyâmet gününde, Allah'ın arşının gölgesinde bulunacak yedi kişiden biri, sağ eliyle verdiği sadakayı sol elinden gizleyen insandır." 4280
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e, kendini göstermek, kahramanlık, yiğitlik için savaşan adamın durumu sorulmuş ("bu adamın çarpışması Allah yolunda mıdır?"
4277] Müslim, İmâret 152, hadis no: 1905; Tirmizî, Zühd 48, hadis no: 2383; Nesâî, Cihad 22 -6, 23, 24-
4278] Tirmizî, İlim 6, hadis no: 2656
4279] Tirmizî, Zühd 48, hadis no: 2384
4280] Buhârî, Ezân 36, Zekât 16, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91, 92; Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2, Muvattâ, Şiir 14; Ahmed bin Hanbel, 2/439, 5/261
İHLÂS
- 975 -
denilince); Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'ın kelimesi yüce olsun diye çarpışırsa işte (sadece) o, Allah yolundadır." 4281
Hz. Ali (r.a.) şöyle der: "Riyâkârın üç alâmeti vardır: Yalnız kaldığı zaman tembelleşir, halk arasında dinçleşir. Övülürse amelini arttırır, yerilirse azaltır."
İman ve İbâdetlerde İhlâs
İmanda İhlâs: İhlâs, sevgiyi ve samimiyeti açıkça göstermeyi ifâde eder. Allah’a ihlâs ile bağlanmak, dinde ihlâslı olmak anlamına gelir. Samimi olarak Allah’ı birleyen tevhid eri müslüman, ihlâslı kimsedir. İhlâs, itaat bağlamında ele alınırsa riyâdan uzak olma anlamını içerir. Kalpte doğup gelişen “iman” olgusunda mevcut bulunan niteliklerden birisi ihlâstır. İmanın târifini, onun özelliklerinden hareketle tanımlamaya kalkışan kimse, imanın unsurlarından birinin samimiyet ve içtenlikle bağlanma olduğunu, riyâ ve iki yüzlülük gibi samimiyete gölge düşüren unsurları bünyesinde barındırmadığını ifade edecektir.
Kur’an, inanç konusunda samimiyetsizlik, iki yüzlülük, riyâkârlık yapmaları dolayısıyla münâfıkları yerer ve onların bu psikolojik durumlarını hastalık olarak nitelendirir. “De ki: 'Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız (ın mükâfâtı) bize; sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na muhlis kullarız, ihlâsla (gönülden) bağlananlarız.” 4282 Âyette geçen “Ve nahnu lehû muhlisûn” cümlesindeki “ihlâs” olgusu şöyle izah edilir: İhlâs sahibi olarak mü’minler gönülden Allah’a bağlanan, ibâdetlerinde içtenlikle O’na yönelen, O’ndan başka hiçbir bâtıl ilâha samimiyet, sempati duymayan kimselerdir. Allah rızâsına uymayan hususlarda kimsenin hatırına, gönlüne bakmazlar.4283 İlgilerini, sevgilerini yalnızca O’na yöneltirler. Sahip oldukları her şeyi O’nun için fedâ etmeye hazırdırlar.4284 Âyetlerde sık sık geçen “dini Allah’a hâlis kılmak”, itaat ederken yalnızca O’nun rızâsını gözetmek mânâsına gelir.
İmana eşlik eden bir duygu olarak ihlâs, Yüce Allah’a iman ve itaat hususunda katıksız bir samimiyettir ve bu içtenliğe gölge düşürecek riyâ gibi her türlü kusurdan arınmayı ifade eder. İhlâs duygusunun etkisiyledir ki, imana hiçbir bâtıl düşünce bulaşamaz. İhlâs Allah ile kul arasında bir sır olup kul, Allah’a itaatinde yalnızca O’nun rızâsını gözetir. İhlâs duygusu, insanda ne kadar güçlüyse amellerde riyâ (dolayısıyla şirk ve nifak) o oranda azalır ve yok olur.
Bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek, riyâ ile nifakın ortak noktalarından birisidir. Her münâfık aynı zamanda riyâkâr iken, her riyâkâr münâfık olmayabilir. Riyâ, imana zıt olmayarak sadece amellerin bazısında bulunabilir. Gerçek münâfıklık, akîdeye zıt düşen imanda ikiyüzlülüktür. Münâfıklar, ya birtakım çıkarlar uğruna mü’min olarak gözükmek ister ya da mü’minlerle aynı ortamı paylaşmak zorunda olduklarından onlar gibi görünmenin daha kârlı olduğunu düşünürler. İster bu nedenlerle olsun, ister başka nedenlerle, münâfıklar İslâmî emir ve yasaklara, mü’minlere kendilerini isbat etmek için zâhiren uyarlar.
4281] Buhârî, ilim 45, Cihâd 15, Tevhîd 28; Müslim, İmâret 149-151; Ebû Dâvud, Cihâd 24; Nesâî, Cihâd 21; İbn Mâce, Cihâd 13; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417
4282] 2/Bakara, 139
4283] Elmalılı c. 1, s. 517
4284] Mevdûdî, Tefhim, c. 1, s. 341
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Davranışları çoğunlukla yapmacık ve sahtedir. Takınmış oldukları her riyâkâr tutumun altında aldatma fikri ve eğilimi mevcuttur. Münâfıklar, başkalarını aldatma konusunda o derece ivme kazanmışlardır ki, -hâşâ- Allah’ı bile aldattıklarını zannederler. “Küfürlerini gizleyerek (akıllarınca) Allah’ı ve mü’minleri kandırmaya kalkarlar. Hâlbuki sadece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.”4285 Münâfıkların yapmış olduğu ibâdetler, kalpteki inancın dışa yansıması değil; sadece gösteriş niyetiyle yapılan eylemlerden ibârettir. İnfak ettikleri mallar, kılmış oldukları namazlar sadece gösteriş içindir. “Şu namaz kılanların vay haline! Onlar namazlarında yanılgıdadır, onlar gösteriş yapmaktadırlar.”4286 Münâfıklar namazlarında Allah’a yaklaşma, farzı edâ etme gâyesi gütmezler. İnsanlar onu amel işlerken görsün, ona hayran kalsın, onu övsünler diye uğraşır. Böylece ikiyüzlülük, çifte standartlık yaparak çıkar sağlamaya çalışırlar.
İkiyüzlülüğün münâfıkların hem inançlarında, hem de davranışlarında ortaya çıktığını görüyoruz. İman etmenin kazandırdığı samimiyet ve ihlâstan yoksun olmaları ve riyâkârlık yaparak çıkar sağlama eğilimleri onları bu tutuma itmiştir. 4287
İbâdetlerde İhlâs
Fıkıh kitaplarında ibâdetlerin abdest, niyet, tekbir, kıraat gibi zâhirî şartları yanında bir de huşû, hudû ve ihlâs kavramıyla ifâde edilen bâtınî şartlarının bulunduğu, meselâ abdestsiz kılınan namaz geçerli sayılmayacağı gibi, ihlâssız edâ edilen ibâdetin de makbul olmadığı belirtilmekle birlikte bu konu daha çok tasavvuf ve ahlâk kaynaklarında ele alınmıştır. Zâhidlere ve muttakîlere göre ihlâs, kulun bütün amellerini sadece Hak için îfâ etmesi, halkın değerlendirmesini kesinlikle dikkate almamasıdır. Zâhidler, kulun yaptığı amel ve ibâdetleri yok sayması, bunlara bakıp da kendini beğenmemesi lâzım geldiğini özellikle belirtmişlerdir. Bunu sağlamak için amel ve ibâdetleri halktan ve nefisten korumak gerekir.
Sadece ibâdet türünden olan davranışlarda değil; tüm dünyâ işlerinde de ihlâs aranır. İhlâsın anlamını derinleştiren zâhidler, kulun işlediği iyi amellerin Hakk’ın bir lutfu olduğunu söylemişler, bunları kendisinden bilmesini ihlâs eksikliğine bağlayarak edebe aykırı bulmuşlardır. Zünnûn el-Mısrî’ye göre hayırlı işlerinden dolayı övülme ile yerilmenin eşit olması, işlenen amellerin unutulması ve sevap almayı gerektirdiğinin düşünülmemesi kişinin ihlâslı oluşunun alâmetleridir. Her şeyin fâili olarak Hakk’ı gören insan, amel ve ibâdetlerinin sahibi olarak kendini göremez/görmemelidir. Yalnızlığı sevmek ve kimsenin görmediği yerlerde ibâdet etmek de ihlâslı olmayı sağlar.
İbâdetin rûhu ihlâstır. İhlâssız amelin de amelsiz ihlâsın da kula bir faydası yoktur; bununla beraber ihlâssız amel, amelsiz ihlâstan daha kötüdür. Çünkü davranışlara değer ve sevap kazandıran ihlâstır. Çok ibâdetle değil; ibâdetteki ihlâsla kurtuluşa erileceğini söyleyen zâhidler, insanın ihlâslı ve samimi olmasını, ancak ihlâslı olduğunu iddiâ etmemesini bir ilke olarak benimsemişlerdir. Ebû Bekir ed-Dekkâk, ihlâslı olduğu kanaatini taşımanın ihlâs eksikliğinden
4285] 2/Bakara, 9
4286] 107/Mûûn, 4-6
4287] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, s. 83-85; 237-239
İHLÂS
- 977 -
kaynaklandığını söyler. Allah, bir kulunun ihlâsını makbul kılmak istediği zaman, onun ihlâsını görmesine engel olur; o zaman kul, “muhlis” değil; Kur’an’daki tâbiriyle 4288 “muhlâs” olur. Muhlis, kendi irâdesi ve gayretiyle ihlâsa kavuşan, muhlâs ise, Allah tarafından kendisine ihlâs bağışlanan kimsedir. İhlâs konusundaki fikirleriyle tanınan Yusuf bin Hüseyin er-Râzî, dünyada en değerli şeyin ihlâs olduğunu, fakat kendisinin, gönlünden riyâyı söküp atmak için bütün gücüyle çalıştığı halde riyânın kalbinde başka bir renkle yeniden yeşerdiğini söyleyerek her durumda ihlâslı kalmanın zorluğuna işaret eder. 4289
Doğruluğun özel bir şekli olarak görülen ve bazen niyet anlamında kullanılan ihlâs, insanın rûhunda son derece gizli bir niteliktir, hatta o bir sırdır. Nitekim bir hadiste, “İhlâs, sırlarımdan bir sırdır, onu sevdiğim kulumun kalbine tevdî ederim” diye Allah tarafından buyrulduğu söylenir.4290 Cüneyd-i Bağdâdî’ye göre ihlâs o kadar gizlidir ki, melek onu bilmediği için sevap hânesine yazamaz, şeytan bilmediği için onu bozamaz, nefis bilmediği için şımarmaz.4291 Böyle olunca başkaları bir yana, ihlâslı olduğunu kişinin kendisi bile kesin olarak bilemez, onun için de nefsini daima denetim altında tutması gerekir. 4292
İhlâsın Zıddı; Riyâ
‘Riyâ’ kavramının aslı görmek anlamına gelen ‘ru’yet’tir. Riyâ; kişinin, görsünler diye bir davranış içerisine girmesi, bir ibâdeti gösteriş için yapmasıdır. Bu; işte, davranışta ve ibâdette gösteriştir. Sâlih bir ameli Allah rızâsını kazanmak amacıyla değil de; insanların beğenisini, onların hoşnutluğunu kazanmak için yapmaktır. Bu şekilde gösteriş yapanlara ‘riyâkâr’ veya ‘mürâî’ denilir.
Riyâ anlayışında, yapılan fiil niyete uymaz. Bu uygunsuzluk, yerine getirilen ibâdette ve davranışta ya tamâmen ya da biraz olabilir. Riyâ; samimiyetsizliğin, ikiyüzlülüğün, kişiliksizliğin bir sonucudur. Bazı zayıf karakterli insanlar, ya bir dünyalık elde etmek, ya bir makama çıkmak, ya da şöhrete ulaşmak için başkalarına şirin görünmeye çalışırlar. Onların hoşuna gidecek davranışta bulunurlar. Oldukları gibi değil de yaranmaya çalıştıkları kişilere göre görünürler, ortama göre hareket ederler.
Riyânın en çirkini şüphesiz, insanı Rabbine yaklaştıran ve kulluğun gereği olan ibâdetin veya İslâmî ilkelerin çirkin çıkarlara âlet edilmesidir. Kişinin, ibâdeti, kul olduğu ve Allah’ın rızâsını kazanmak için değil de, menfaat elde etmek niyetiyle yapmasıdır. Bir kişinin tamâmen veya az da olsa saf ve iyi niyetinin tersine iş ve ibâdet yapması, bunun sonucunda mükâfat beklemesi riyâdır. Riyâkâr, Allah rızâsı için sergilenmesi gereken bir ibâdeti, kullar görsün diye sergiler. Allah’tan beklenmesi gereken sonucu da kuldan bekler. Böyle bir durumda iki büyük yanlış/suç vardır:
1) Allah rızâsı için yapması gereken davranışı kullar için yapmak,
2) Allah’ın vermesini beklediği bir mükâfatı kullardan beklemek.
4288] 19/Meryem, 51
4289] Kuşeyrî, Risâle, s. 440
4290] Kuşeyrî, Risâle, s. 444
4291] A.g.e. s. 446
4292] Süleyman Ateş, TDV. İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 536
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim, riyâyı münâfıkların önemli bir özelliği olarak saymaktadır: “Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah’ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman isteksizce kalkarlar. İnsanlara karşı riyâ (gösteriş) yaparlar ve Allah’ı çok az zikrederler.” 4293
Mâûn sûresinde namazı gösteriş için kılıp, kıldığı namazdan habersiz olanlar kınanmaktadır. Sûrenin başında Din’i yalan sayan, yetime yemek yedirmeyi teşvik etmeyen kimse kınanırken, sûrenin sonuna doğru gösteriş için namaz kılanlar ağır dille suçlanır. Bu gibi kimseler ‘mâûn’u (zekâtı veya çeşitli yardımları) da vermezler. Kur’an’ın ifâdesine göre bu gibi riyâ, Din’i yalanlamakla eşittir, münâfıklıktır ve çirkin bir davranıştır.
Riyâ, iyi görünerek insanların kalbinde yer alma isteğidir. Böyle bir davranış; karakter bozukluğudur, bir kalp hastalığı ve alçak bir ikiyüzlülüktür. Peygamberimiz (s.a.s.) riyâyı, gizli şirk olarak tanıtmaktadır: “Muhakkak ki sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyâdır.” 4294
Câfer Sâdık (r.a.) da şöyle diyor: “Riyânın her türlüsü şirktir. Şüphesiz ki insanlar için amel eden kimsenin sevabı insanların üzerine (karşılığını onlardan beklesin), Allah (c.c.) için amel eden kimsenin sevabı ise Allah üzerinedir.” 4295
Kur’an, Allah’a ve âhiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye mallarını infak edenleri kınamakta ve onların yaptıklarının geçersiz olduğunu belirtmektedir.4296 Buna karşın gerçek mü’min olanlar, mallarını yalnızca Allah rızâsı için infak ederler.4297 Birçok hadis-i şerifte riyânın çirkinliği ve riyâkârların kazandıkları kötü sonuçlar açıklanmaktadır. Gösteriş için Kur’an okuyanlar, geçim için ve insanlar kendisine âlim desinler diye ilim öğrenenler, dinini âlet ederek dünya çıkarı sağlamaya çalışan istismarcılar, insanlara ma’rûfu (iyiliği) emredip kendileri yapmayanlar ve benzerleri şiddetle tenkit edilmektedir.
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: ‘Allah Teâlâ diyor ki: ‘Ben şirk koşulan her şeyden müstağniyim (onlara ihtiyacım yoktur, onlardan uzağım). Kim bir amel yapar, bunu benden başkasını da ortak kılarsa, onu ortağıyla başbaşa bırakırım.”4298 Ebû Hureyre’nin rivâyet ettiğine göre, Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde, Allah (c.c.) katında en kötü olanlardan bir kısmının da iki yüzlüler olduğunu göreceksin. Bunlar bazı insanlara bir yüzle, diğer bazılarına da başka bir yüzle giden insanlardır.” 4299
Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin rivâyet ettiği hadise göre, kahramanlık ve gösteriş için cihad eden Allah yolunda değildir. Ancak bir kimse îlâ-yı kelimetullah (Allah kelâmının, İslâmiyet'in yüceliğini bildirip yaymak) için cihad ederse o Allah yolundadır. 4300
İnsanların en kolay riyâ yapabilecekleri ibâdetler, namaz ve sadaka vermektir.
4293] 4/Nisâ, 142
4294] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58
4295] nak. İ. Humeynî, Kırk Hadis Şerhi, 1/53
4296] 2/Bakara, 264; 4/Nisâ, 38
4297] 2/Bakara, 272
4298] Müslim, Zühd 46, hadis no: 2985, 4/2289
4299] Müslim, Fedâil 48, hadis no: 2526, 4/1958; Ebû Dâvud, Edeb 39, hadis no: 4872, 4/268
4300] Müslim, İmare 150, hadis no: 1904, 3/1513
İHLÂS
- 979 -
Çünkü her ikisi de zordur ve sevapları çoktur. Peygamberimiz (s.a.s.) gösteriş için bunların yapılmasını yasaklıyor. Riyâkârlık ve münâfıklık daha çok müslümanların güçlü olduğu yerlerde ortaya çıkmaktadır. 4301
İhlâsa çok önem veren İslâm nazarında riyâ, bir çeşit şirk kabul edilmiştir. Çünkü hayırlı ameller Allah için yapılması gerekirken; dünyevî bir menfaat için yapılınca, o menfaat, ilâh yerine konmuş olmaktadır. Hadis-i şerifte "Riyânın en azı da şirktir."4302 buyurulmuştur. Bir başka hadis de şöyledir: "Kıyâmet günü riyâkâr adama: 'Ey fâcir, ey gaddâr, ey gösterişçi mürâî! Amelin mahvoldu, mükâfatın kayboldu. Amelini kime gösteriş için yaptıysan, git ondan mükâfatını al!' denir."4303 Yine bu konuyla ilgili olarak Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Ümmetimin şirke düşmesinden korkuyorum. Gerçi onlar puta tapacak değiller; güneşe, aya, taşa da tapacak değiller. Fakat amellerinde riyâkârlık yaparlar (Allah için işlemezler)." 4304
İmam Gazâlî'ye göre riyânın çeşitli dereceleri vardır. Bazısı bazısından daha ağırdır: Birinci derece: En ağır olanıdır. Riyâ ile yaptığı ibâdette hiç sevap niyeti yoktur. İcabında insanların yanında abdestsiz bile namaz kıldığı halde, yalnız kaldığı zaman hiç kılmayan kimsenin davranışı gibi. Bu namaz, sırf insanlara gösteriş içindir, hiçbir hayrı yoktu. İkinci derece: İbâdeti gösteriş için yapar, fakat Allah'ın rızâsını da niyet eder. Ancak bu niyet zayıftır; yalnızlıkta bu ibâdeti yapmayacaktı. Sevâba niyet etmese de gösteriş için bunu yapacaktı. Üçüncü derece: Gösteriş ve sevâp tarafları eşit olmaktır. Eğer riyânın yanında, bir de sevâp veya sevâbın yanında bir de riyâ niyeti olmasa bu ameli yapmayacaktı. İkisinin eşit olarak bulunmasıyla bu ameli yapmıştır. Bu amelinden zarar görmese de fayda da görmez, başa baş kurtarır. Dördüncü derece: İbâdetini, insanların duymuş olmasından dolayı daha da gayrete gelip takviye etmesi, artırmasıdır. Böyle birisi, kimse duymasa da ibâdetini yapacaktır; Sırf riyâ maksadıyla yapmadığı için ibâdetinden fayda görebilir.
“De ki: Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; fakat bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık sâlih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak tutmasın.”4305 Riyâ, Allah için yapılması gerekeni kullar için yapmaktır. Riyâ, kulluğun gerekleriyle çelişen en büyük hastalıklardandır. Zira Allah, inançta, kullukta ve ibâdetlerde/amellerde kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz.4306 Kendisiyle Allah'ın rızâsı hedeflenmeyen amelde hayır yoktur. Namaza duran birinin kıldığı namaz ile bir mesaj göndermesi, güzel, tâdil-i erkâna riâyet ettiğini etrafa gösterme gayretleri... Yalnız başına kıldığı namazlarında aynı hassâsiyeti göstermek şöyle dursun, hemencecik geçiştirmesi, birilerinin takdirini toplamak için infakta bulunması ve bunu her fırsatta söylemesi, oruçlu oluşunu her gittiği yerdeki insanlara hissettirmeye çalışması veya söylemesi, arkadaşları ile oturduğu bir mecliste kendisini isbat etmeye çalışarak ısrarla çok şey bildiğini îmâ etmesi gibi şeyler, yapılan işin sâlih amel/güzel davranış özelliğini kaybettirir.
4301] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 541-543
4302] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 7/304
4303] A.g.y.
4304] A.g.y.
4305] 18 Kehf/110
4306] 4/Nisâ, 48
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yapılan bir iyilik, başa kakılır, Allah için olmaktan çıkar, riyâ karıştırılırsa, tıpkı üzerinde toprak bulunan kayaya şiddetli bir yağmur isâbet ettiğinde toprağı aşındırarak süpürdüğü ve çıplak, verimsiz bir kaya olarak bıraktığı gibidir.4307 Kur'an'daki bu örnekle, başa kakılan amelin, gösteriş bulunan işin değerinin kalmayacağı, riyânın bu amelleri silip süpüreceği vurgulanır. İnsanların geçici takdir ve beğenisini almak gibi basit ve ucuz bir şekilde tatmin olmak, bir müslümana yakışmaz. Bunun yerine, Hakk'ın rızâsını her şeyin üstünde tutmak, O râzı olsun kâfi demek ve bütün bir hayatını buna göre tanzim etmek gerekir. Yüceliğe/erdemliliğe atılan ilk adım, kişinin yaptıklarını yalnızca Allah için yapma alışkanlığı kazanmasıdır. Allah'ın sevdiği insanlar, başkalarının övgüsüne ve yermesine aldırış etmezler. 4308
Kulluk açısından riyâ, Allah’a ibâdet ederken insanları kasdetmek, Allah’a karşı görevini yapıyor görünüp, insanların ilgi ve sempatisini sağlamaya gayret etmektir. Kişi bedeni, şekli ve görünüşü, sözü, işi, nüfuzu aracılığıyla gösterişe kaçabilir. Riyâ, ya işin başında, ya iş yapılırken veya işlendikten sonra amele karışabilir. Bu tutumu Kur’ân-ı Kerim ahlâkî kusur olarak değerlendirir.
“Vay o namaz kılanların haline ki; onlar kıldıkları namazdan gâfil olanlardır. Onlar gösteriş yaparlar.”4309 Samimiyet karakterinin zıddı olan riyâkârlık, toplum bireylerinin birbirleriyle kaynaşmasını önler, ilişkiler yapmacık ve soğuk olur. Çünkü riyâkâr, kalbinde olmayan bir şeyi dışarıya yansıtmaktadır. Yaptığı her işi, başkaları iyi zannetsin diye, desinler için yapar. Kur’ân-ı Kerim, riyâkârlık yerine “ihlâs” karakterini ön görür. Kalbî, psikolojik bir eylem olan ihlâs iyi niyet ve sağlam irâdenin ürünüdür. Samimi insan; sevgisinde, dostluğunda, her türlü insanî ilişkilerinde, yapmacıksız ve içten davranır. Kalbinde başkalarına karşı kin, hased, kötü zan gibi duygular beslemez; yaptığı işlerinde gösteriş, menfaat, şöhret gâyesi gütmez.
İhlâs duygusu, zâten başlı başına kötülüğü önleyen ahlâkî bir değerdir. Yusuf (a.s.)’u kötü bir davranışa düşmekten alıkoyan da bu asil duygudur: “İşte Biz ondan fenâlığı ve fuhşu gidermek için böyle yaparız. Çünkü o, Bizim ihlâslı kullarımızdandı.” 4310
Rızâ ve Allah'ın Râzı Olması
‘Rızâ’; kabul gösterme, hoşnut olma, tasvip etme, kabullenme, memnun olma, bir şeyi itiraz etmeyerek kabul etme anlamlarına gelir. Bir şeyden râzı olmak, ondan memnun olmak ve ondan gelen şeyi kabul etmek, ona itiraz etmemektir. Bir işin yapılmasına râzı olmak, o şeyin yapılmasını onaylamaktır, kabul etmektir. Rızâ, İslâm kültüründe öncelikli olarak Rabbimizin takdir ettiğine karşı olmamaktır. Bu bir anlamda, Allah’ın insan için yarattığı her şey konusunda bir memnûniyet ifâde eder. Allah’tan Rab olarak râzı olmak, öncelikli olarak O’nun Rabliğine inanmak ve hayatını O’nun Rabliğine bağlı bir şekilde yaşamaktır.
Allah’tan râzı olmak, O’ndan gelen her şeyi kabul etmek, O’nun takdirine itiraz ve muhâlefet etmemek, hükmünü olduğu gibi kabullenmek, verdiği
4307] 2/Bakara, 264
4308] 5/Mâide, 54; Hüseyin Caneri, Ahlâk Bilinci, s. 26-27
4309] 107/Mâun, 4-7
4310] 12/Yûsuf, 24; Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, s. 28
İHLÂS
- 981 -
nimetleri küçümsememek şeklinde olur. Allah kâinatı ve insanı dilediği gibi yaratmıştır. Her bir varlığa ayrı bir şekil ve ayrı bir özellik vermiştir. İnsanları de ayrı renk ve kabiliyetlerde, farklı soy ve kabile halinde, dünyalık yönünden farklı olarak yaratıp düzenlemiştir. Kula düşen görev bu ilâhî takdirden râzı olmasıdır. Allah’ın takvâ sahibi kulları, Rablerinin kendilerine sunduğu teklifleri de kabul ederler. Yani kulluk gibi, Allah’ın koyduğu sınırlar gibi, şükretmek gibi tekliflerden râzı olurlar. Allah’ın kanunlarına, insan ve toplum hayatına koyduğu hükümlerine muhâlefet etmezler.
Allah’a hakkıyla itaat eden kullar, Rablerinin kendileri hakkında takdir ettiği kabiliyetlere, zenginlik veya fakirliğe, belâ ve felâketlere itiraz etmezler. ‘Kahrın da hoş, lütfun da hoş’ deyip Allah’tan râzı olduklarını ortaya koyarlar.
Allah’tan Râzı Olmanın Boyutları: Mü’minin Allah ve O’nun Rabliği karşısındaki tavrı ‘teslim ve râzı olmak’tır. Bu, kul olmanın ve bu kulluğu istenilen şekilde yerine getirmenin bir göstergesidir. Allah’ın takdirine karşı gelmek, O’nun yaptıklarını, hükmünü, ölçülerini, koyduğu sınırları kabul etmemek, râzı olmamak isyandır ve haddi aşmaktır, yani tuğyandır. Allah’ın verdiklerine ve takdir ettiklerine râzı olmamak; O’ndan gelecek lütuf ve nimetlerin azalmasına yol açabilir.
Kur’an’ın ifâdesine göre Allah (c.c.) da kendi rızâsına uygun amel işleyen güzel kullarından râzıdır. Kendi dini uğruna çalışan kullarını, Allah için biatleşenleri, ihsân edenleri rızâsına ulaştırmaktadır. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Muhammed’den (s.a.s.) râzı olan imanın tadını tatmıştır.”4311 Görüldüğü gibi, kul olarak yaratılan insan, Allah’ın Rabliğine, O’nun evrendeki hâkimiyetine, O’nun ilâhlığına râzı olmalıdır. O Allah, insanlar için din, yaşama biçimi, dünya hayatını düzene koyucu sistem olarak İslâm’ı uygun görüp göndermiştir. Rabbini seven ve O’nun kaderine rıza gösteren kul, İslâm’a ve onun getirdiği ölçülere de râzı olur. Allah’ın dini İslâm’a muhâlefet etmez.
Rabbimiz, insanlığa son elçi olarak Hz. Muhammed’i (s.a.s.) seçmiştir. Allah’ı seven O’nun seçtiği Rasûlünden ve O’nun getirdiği prensiplerden de râzı olur, memnûniyetini bildirir.
Allah’ın Râzı Olduğu Kullar: Allah (c.c.) da kendisinden râzılık isteyip gereği gibi kulluk yapan, hayatlarını Allah rızâsı uğruna geçiren kullarından râzıdır. Allah’ın kulundan râzı olması, kulun Allah’tan râzı olup O’nun koyduğu ölçülere uymasıyla gerçekleşebilir. Böylece Allah, itaat eden kullarından râzı olmaktadır. Onların amellerini makbul sayıp onlara makamlar hazırlamaktadır. 4312
“İman edip sâlih amelde bulunanlar ise; işte onlar yaratılmışların en hayırlılarıdır. Rableri katında onların mükâfatları, içinde sonsuz kalmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan râzı olmuştur, kendileri de O’ndan râzı (hoşnut) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden ‘içi titreyerek korku duyan kimse’ içindir.” 4313
Allah, ‘Rıdvan’ biatında bulunan sahâbelerin, peygamberimize bağlılıklarından ve desteklerinden râzı olmuştur.4314 Bu demektir ki Rabbimiz, tıpkı sahâbeler
4311] Müslim, İman 11, hadis no: 56, 1/62
4312] 5/Mâide, 119; 9/Tevbe, 100
4313] 98/Beyyine, 7-8
4314] 48/Fetih, 18
- 982 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi Peygamber'e bağlanıp O’nun dâvâsına destek olanlardan râzı olmaya devam edecektir. Allah, bazı mü’minlere ‘Hizbullah’ demektedir. Rabbimiz bu şekilde nitelediği, İslâm’ın destekçisi mü’minleri sevmekte, onlardan râzı olmakta ve onlara zafer müjdelemektedir. 4315
Allah’ın Râzı Olmadığı Kullar: Allah hiçbir zaman fâsık kullarının yaptıklarından râzı değildir.4316 Yine Rabbimiz kullarının küfretmesinden (kâfir olmalarından) kesinlikle hoşnut değildir. Ancak dünya hayatında herkesin irâdesi kendi elindedir. Sonucuna katlanmak şartıyla isterse itaat eder, isterse isyan eder. 4317
İslâm’la savaşan, İslâm’ı ve müslümanları zayıf bırakmak isteyen kimileri iki yüzlülük ederek ağızları ile müslümanları râzı etmeye, onların gönüllerini süslü sözlerle almaya kalkışırlar. Kendilerinin de onlardan olduğunu iddia ederler. Ya çıkar sağlamak ya da başka bir dünyalık elde etme hedefine ulaşmak için müslümanlara şirin görünmeye çalışırlar. Ama aslında bu gibiler dinde samimi değillerdir.4318 Hâlbuki onlar ve bütün insanlar öncelikli olarak Allah’ı ve O’nun Rasûlünü râzı etmek, onlara muhâlefet etmemek durumundadırlar. 4319
Allah’ın Rızâsının Görüntüleri: Allah (c.c.) insanlara olan nimetini tamamlayıp onlara din olarak İslâm’ı seçmiştir. O, din olarak yalnızca İslâm’dan râzıdır, başka dinlerden ve ideolojilerden ise asla râzı değildir.4320 Allah yolunda mücâdeleden ve çalışmaktan kaçınıp fedâkârlıkta bulunmayan ve dünya hayatının geçici zevklerine ‘râzı’ olan kullarının bu durumunu hoş görmemektedir.4321 Birtakım mü’minler Allah yolunda cihaddan ve çalışmaktan geri kalarak, Allah’ın emrine muhâlefet edenlerle beraber bulunmaya râzı olurlar. Allah bu tutumu kınamaktadır.4322 Kur’an’ın ifâdesine göre yahûdiler ve hıristiyanlar; müslümanlar veya Peygamberimiz onların dinlerine girmediği müddetçe onlardan râzı olmazlar ve onları sevmezler.4323 Kendilerini doğru yolda saydıkları için müslümanların da kendi yollarına uymalarını isterler. Çoğu zaman da müslümanların aleyhinde bulunurlar.
Allah mü’minlere, anne-babaları için şöyle duâ etmelerini öğretiyor: “….Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin râzı olacağın sâlih bir amelde bulunmamı bana ilham et, benim için soyumda da salâhı (en iyi durumu) ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben müslümanlardanım.”4324 Kur’an, Allah’ın kendisinden râzı olduğu kulları için, ‘marziyye -râzı olunmuş-’ , kendi rızâsı için de ‘râziye -râzı edilmiş-’ ifâdelerini kullanıyor: “Ey tatmin olmuş nefis! Râzı etmiş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön. Artık kullarımın arasına katıl. Gir cennetime.” 4325
4315] 58/Mücâdele, 22
4316] 9/Tevbe, 96
4317] 39/Zümer, 7
4318] 9/Tevbe, 8
4319] 9/Tevbe, 62
4320] 5/Mâaide, 3
4321] 9/Tevbe, 38
4322] 9/Tevbe, 87, 93
4323] 2/Bakara, 120
4324] 46/Ahkaf, 15
4325] 98/Fecr, 27-30
İHLÂS
- 983 -
Haşir günü kimin tartısı ağır gelirse, dünya hayatında kim daha fazla sâlih amel işleyip Rabbinin rızâsı için çaba göstermişse; o, âhirette râzı olunmuş bir hayata kavuşacaktır. 4326
Aynı kökten türeyen ‘Rıdvân’ kavramı ise, daha fazla rızâyı, en yüce rızâyı anlatır. Şüphesiz ki en yüce rızâ Allah’a aittir. Kur’an bunu ‘Rıdvân’ kelimesiyle anlatmaktadır. Rabbimiz, muttakî kullarına, kendi yolunda mücâdele edenlere, her türlü zorluğa ve darlığa rağmen Allah’ı râzı etmeye çalışanlara rıdvânını verecektir.4327 Kim Allah’ın rızâsına uyar, ‘rıdvân’ denilen en yüce rızâya kavuşmak isterse Allah bununla o kimseye hidâyet verir. 4328
Bazı inananlar sırf Allah’ın rızâsına kavuşabilmek için nefislerini Allah yolunda satarlar. Tüm varlıklarını ve benliklerini, ihlâslı bir şekilde, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için adarlar. Kendilerine bir şey bırakmazlar. Bu insanlarda tereddüt, kaypaklık, dünyalık bir çıkar beklentisi yoktur. Böyleleri için hayatın amacı da Allah’ın rızâsından başka bir şey değildir.4329 Bu âyetin, Allah yolunda Mekke’den Medine’ye hicret eden ve bütün malını bu uğurda Mekke'li müşriklere veren Süheyb-i Rûmî hakkında indiği rivâyet edilse bile 4330 işaret ettiği gerçek, geneldir.
Mü’minler rukû’ ve secdede Rablerine en yakın olurlar ve bunlarla Allah’tan en büyük rızâyı isterler.4331 Mü’min, Allah rızâsı kazandıracak işleri yapar, Allah’ın gazabına sebep olan işlerden kaçınır. Kullardan herhangi birinin rızâsını da sırf Allah rızâsına bağlı olarak ister. Meselâ kişinin ana-babasının rızâsını alması, aynı zamanda Allah’ın râzı olacağı bir davranıştır. İnsanların hoşnutluğunu kazanmak için Allah’ı gazaplandıracak işler yapmak doğru değildir. ‘İnsanlar benim hakkımda acaba ne der?’ diye düşünerek Allah’ın hoşlanmayacağı veya haram ettiği işleri yapmak ne kadar çirkindir!
Bir müslümanın diğerine ‘Allah (c.c.) senden râzı olsun’ diye duâ etmesi, yapılan bir iyiliğin Allah’ın rızâsı için yapılmasının karşılığıdır. Rabbine güvenen, her konuda O’na tevekkül eden, O’nun her hükmüne ve takdirine râzı olan, bollukta ve darlıkta O’nu sevdiği için infakta bulunan, sâlih amellerle O’nu hoşnut etmeye çalışan bir mü’min ‘rızâ’ anlayışı üzerindedir. Kur’an, mü’minlerin fakirlere ancak Allah rızâsı için yemek verdiklerini, yardım ettiklerini, ikramda bulunduklarını söylüyor.4332 Bu âyette Allah’ın rızâsı ‘li-vechi’llâh -Allah’ın yüzü (hatırı/rızâsı) için’ şeklinde geçmektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.) bir adama şöyle duâ etmesini öğretti: “De ki: 'Ey Allahım! Senden Sana kavuşacağına inanan, Senin takdirine râzı olan ve Senin lutfettiğine kanaat eden, tatmin olmuş (doymuş) bir nefis istiyorum.” 4333
4326] 101/Kaaria, 7
4327] 3/Âl-i İmrân, 15; 9/Tevbe, 21, 72; 57/Hadîd, 20, 27
4328] 5/Mâide, 16
4329] 2/Bakara, 207
4330] Muh. İbn Kesir, l/184; A. El-Kâdı, Esbabü’n Nüzûl, s. 62
4331] 48/Fetih, 29
4332] 76/İnsan, 9
4333] M. İbn Kesir 3/639; Elmalılı 9/203; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 533-537
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İhlâs ve Riyânın Kabı; Amel
“İş, vazife, hareket, idâre, dâire, işlemek, yapmak, davranış, etki, ibâdet, hayırlı iş” anlamlarına gelen “amel” kelimesi, daha ziyâde, canlıların bir maksatla yaptıkları işe denir. Yapılan işte bir gâye ve maksat yoksa, buna fiil denir, amel denmez. 4334
Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi’) amel olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye gönderilmiştir. “Hanginizin daha güzel/iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.”4335; “Şüphesiz ki, sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliğiyle imtihan edeceğiz. (Ey Muhammed) sabredenleri müjdele!”4336; “Her nefis/can ölümü tadacaktır. Biz, sizi denemek için hayır ve şerle imtihan ederiz. Siz, ancak Bize döndürüleceksiniz.” 4337
Amel-İman İlişkisi: İslâm’da bir iyiliğin ve sâlih amelin dünya ve âhirette ecir ve sevap kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin mü’min olması şarttır. Amelin geçerli ve makbul olması için iman, ön şarttır. “Asra yemin olsun ki, insan şüphesiz husrânda, zarar ve kayıp içindedir. Ancak iman edenler, sâlih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”4338; “İnkâr edip imansız olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzünü dolduracak kadar altın fedâ (tasadduk) etseler bile kabul edilmeyecektir. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onların yardımcıları da yoktur.” 4339
Sâlih amelin özü, Allah Teâlâ’nın emirlerini her şeyden üstün tanımak, Allah’ın hükümlerini yeryüzünde uygulamak, O’nun din ve şeriatını korumak, yarattıklarına şefkat beslemek ve yardım etmektir. Sâlih ameller ikiye ayrılır. Birincisi; bedenî ibâdetler gibi, yükümlünün önce ve bizzat kendisine yarar sağlayan ve kendisinin iyileşmesine yarayan amellerdir. Namaz, cihad, küfürle mücâdele, Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılmak için gayret sarfetmek ve bunun gerçekleşmesi için Allah’a duâ ve istiğfârda bulunmak, oruç tutmak bunlar arasında sayılabilir. İkincisi; zekât ve sadaka gibi başkalarına da yararı olan amellerdir. 4340
Allah’ın yasakladığı işler de kötü amel sayılır. Allah Teâlâ insana irâde-i cüz’iyye vererek iyi ile kötü, hayır ile şer arasında ona belli ölçüde serbestlik tanımıştır. İnsan kendi isteği ile tercihini yapar. Bu yüzden de yaptığı işlerden sorumlu olur. Dünyadaki amellerinin sonucuna göre de âhirette karşılık görür. Kur’an’da iyi ve kötü amellerden ve bunların sevindirici veya üzücü sonuçlarından söz eden pek çok âyet vardır. “Onlar, Allah’ın yanında bir başkasını ilâh edinip ona kulluk etmezler. Ölümü hak edenler dışında, Allah’ın haram kıldığı cana kıymazlar. Zinâ etmezler. Kim de bunları yaparsa işlediği günahın cezâsını görür; kıyâmet günü azâbı kat kat olur. O korkunç azâbın içinde hor ve hakir bir halde ebediyyen kalır. Ancak, tevbe eden, imanında samimi kalıp sâlih amel işleyen bunun dışındadır. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah ğafûrdur (çok affeder), rahîmdir (çok merhamet
4334] Râgıb el-İsfahânî, Müfredât, s. 348
4335] 67/Mülk, 2
4336] 2/Bakara, 155
4337] 21/Enbiyâ, 35
4338] 103/Asr, 1-3
4339] 3/Âl-i İmrân, 91
4340] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/6079-6080
İHLÂS
- 985 -
edendir).”4341; “Kim tevbe edip sâlih amel işlerse, şüphesiz o, Allah’a hakkıyla yönelmiş olur.” 4342
Yukarıdaki âyetlerde zikredilen adam öldürme ve zinâ gibi en ağır kötü amellerden sonra, tevbe edenlerin azaptan istisnâ edilmesi, katilin ve zâninin de tevbesinin geçerli olduğunu gösterir. Hz. Peygamber’e; “hangi amelin daha faziletli olduğu sorulunca şu cevabı vermiştir: “Kişinin elinin emeği ve hayırlı olan (mebrûr) alış-veriştir.” 4343
İhlâsın Terazisi; Niyet
“Niyyet”; azim, kasıt, kesin irâde; kalbin bir şeyi bilmesi; kalbin bir şeye karar verip o işin niçin yapıldığını bilmesi anlamına gelir. Çoğulu “niyyât”tır. İslâm’da yapılan amellerin değeri, niyete göre belirlendiği için, niyetin önemli bir yeri vardır. Kur’ân-ı Kerim’de, duâ ederken Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını dileyen yoksulların bu özelliği şöyle övülür: “Sabah akşam Rabbine, sırf O’nun rızâsını dileyerek duâ edenleri huzûrundan kovma. Sen kâfirlere, kâfirler de sana hesap verecek değildir. Yoksulları kovarsan, zâlimlerden olursun.” 4344
Kureyş’in ileri gelenleri, Hz. Peygamber’le, yoksulları yanından uzaklaştırması şartıyla görüşebileceklerini bildirmişlerdi. Hz. Peygamber de sadece onlar gelmek istediklerinde bunu kabul edebileceğini bildirince bu âyet inmiş, yoksullar saf niyet ve ihlâsları sebebiyle Yüce Allah’ın yardımına mazhar olmuşlardır.
Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Rasûlüne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin hicreti de dünya veya bir kadınla evlenmek için ise, onun hicreti de, hicret ettiği şeyedir.” 4345
Ebû Dâvud şöyle demiştir: “Hz. Peygamber’den beş yüz bin hadis yazdım. Bunlardan ahkâm/hükümler konusunda dört bin sekiz yüz hadis seçtim. Zühd ve takvâya dâir hadislere gelince; onları kitabıma almadım. Bir kimseye bunlardan dini için aşağıdaki dört tanesi yeter:
1) Ameller niyetlere göredir.
2) Helâl ve haram açıklanmıştır.
3) Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri bırakması, müslümanlığının güzelliğindendir.
4) Sizden biriniz, kendisi için sevip arzu ettiği şeyi, mü’min kardeşi için de istemedikçe gerçek mü’min olamaz” hadisleridir.” 4346
Bazen niyet, amelin de önüne geçer. Çeşitli sebeplerle işlenemeyen amel,
4341] 25/Furkan, 68-70
4342] 25/Furkan, 71
4343] Ahmed bin Hanbel, 3/466, 4/141
4344] 6/En’âm, 52
4345] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1, İman 41, Nikâh 5, Talâk 11, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Itk 6, Eymân 23; Müslim, İmâre 155; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd 16). İmam Şâfiî ve diğer bazı âlimler, bu hadisin İslâm’ın üçte birini teşkil ettiğini, yine İmam Şâfiî’nin; fıkhın yetmiş konusunun bu hadis-i şerifle bağlantılı olduğunu söylediği nakledilir (S. Müslim Terceme ve Şerhi, A. Dâvudoğlu, İst. 1972, 9/118
4346] A. Davudoğlu, a.g.e. 9/118-119
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
niyet sebebiyle sanki işlenmiş gibi ecir kazandırır. Zeyd bin Sâbit’in (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Mü’minlerden savaşa katılmayıp oturanlarla; Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildir.”4347 âyeti inince, Allah Rasûlü bunu yazmamı istedi. Tam bu sırada bir a’mâ olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm gelerek; “Ey Allah’ın Rasûlü, cihada gücüm yetseydi, ben de gider düşmanla savaş yapardım” dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak aynı âyetin devamında; “özürsüz olarak (savaşa katılmayıp oturanlar)” istisnâsını indirdi.”4348 Buna göre, özürleri sebebiyle savaşa katılamayanlar, sırf niyetleri yüzünden savaşa katılanların ecrini almaktadır.
Diğer yandan, şehid olmayı samimi olarak isteyen kimsenin, evinde normal yatağında ölmesi halinde de şehidler zümresine dâhil olacağı, hadis-i şeriflerde sâbittir. 4349
Niyet-İbâdet İlişkisi: Namaz konusunda niyet, namazın şartlarından olup, Allah rızâsı için ihlâsla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmekten ibârettir. İbâdetin âdetten ayrılması ve ihlâsın gerçekleşmesi için niyet bir farzdır. Bu da ibâdeti yalnız Allah’a tahsis etmeyi gerektirir. Âyette şöyle buyrulur: “Oysa onlar, dini yalnız kendisine tahsis ederek... Allah’a ibâdet etmekle emrolundular.”4350; “Ameller niyetlere göredir” hadisi de başka bir delildir. Niyet, kalbe âit olmakla birlikte, dil ile söylenebilir. Farz namazın veya vitir, tilâvet secdesi, adak ve bayram namazları gibi vâcib bir namazın niyetinde bu namaz cinsinin belirtilmesi gerekir. Nitekim kazâ namazlarında da, hem vaktin hem de “ilk -veya son- kazâya kalan” şeklinde günün belirlenmesi gerekir. Niyet, cenâze namazının da şartıdır. Bu niyette ölünün erkek veya kadın, küçük erkek veya kız çocuğu olduğu belirtilir.
Oruç, ister farz, ister kazâ veya nâfile olsun, bütün çeşitlerinde niyet şarttır. İbâdeti âdetten ayırmak için namazda olduğu gibi, oruçta da niyet gerekir. Oruç, zimmette borç olan bir oruç ise, buna geceden niyet edilmesi ve belirlenmesi gerekir. Ramazan orucunun kazâsı, bozulan nâfile orucun kazâsı ve keffâret oruçları gibi. Bu çeşit oruçlara niyetin geceleyin veya en geç ikinci fecrin başlangıcında yapılması şarttır. Çünkü bu oruçlar için İslâm’ın belirlediği bir gün yoktur. Bu yüzden bunu oruç yükümlüsünün niyetiyle belirlemesi gerekir. Diğer yandan, akşamdan böyle bir oruca karar verilmiş veya bunun için sahura kalkılmış olması da niyet yerine geçer. Bazı oruçlara ise geceden niyetlenmek şart değildir. Ramazan orucu, zamanı belli adak orucu, bütün nâfile oruçlar bu niteliktedir. Bu gibi oruçlara akşam güneşin batışından, ertesi gün, gündüzün yarısından öncesine kadar niyet edilebilir. Fakat öğleden sonra akşama kadar hiçbir oruca niyet edilemez.
Niyetin hac ibâdetine etkisi, haccın çeşidini belirlemede görülür. İfrâd, temettû veya kıran haccı yapacak kimse, mîkatta ihrama girerken buna uygun olarak niyet eder. İhrama girerken mücerred hac için niyet edilmişse, umre yapılmaksızın yalnız hac ibâdetini îfâ etmekle yetinilir.
4347] 4/Nisâ, 95
4348] Buhârî, Cihad 31, Tefsûru Sûre 4/18; Tirmizî, Tefsîru Sûre 4/19; Ahmed bin Hanbel, 5/184
4349] Müslim, İmâre 156, 157; Ebû Dâvud, İstiğfâr, Vitr 26; Nesâî, Cihad 36; İbn Mâce, Cihad 15; Ahmed bin Hanbel, 1/397
4350] 98/Beyyine, 5
İHLÂS
- 987 -
Kurban ibâdetinde de niyetin önemi büyüktür. Çünkü bayram günü sırf fakirlere dağıtmak amacıyla bazı hayvanlar kesilip dağıtılsa, kurban niyeti olmadıkça sadece sadaka ecri alınabilir. “Besmele” kasden terkedilerek hayvanın kesilmesi halinde, etini yemek veya fakirlere yedirmek haramdır. Kurbanda, Yüce Allah’a ulaşan et veya deriler değil; niyet, ihlâs ve takvâdır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Onların etleri de, kanları da hiçbir zaman Allah’a ulaşmaz. Fakat sizden O’na yalnız takvâ ulaşır.”4351 Kurbanda niyetin şart olması, onu âdet gereği hayvan kesmekten ayırmak içindir. Bu konuda delil; yine, “Ameller niyete göredir”4352 hadisidir.
İ’tikâf yapacak olan kimsenin buna niyet etmesi gerekir. Niyetsiz yapılacak bir i’tikâf geçerli olmaz.
Zekâtta da, diğer ibâdetlerde olduğu gibi niyet şarttır. “Ameller niyetlere göredir” hadisi burada da delildir. Nâfile sadakadan zekâtı ayıran, niyettir. Zekâtı yoksula verirken veya bu amaçla ayırırken zekât olduğuna kalben niyet edilmesi yeterlidir. Dil ile söyleme şart değildir.
Niyetin Muâmelâta Etkisi: Nikâh akdinin rükün ve şartları bulunup, “evlenmek”, “zevce olarak kabul etmek”, “nikâhlamak” gibi açık anlam ifade eden kelimelerle yapılması halinde niyet önemini kaybeder. Hatta bu konuda şaka iddiası bile dikkate alınmaz. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Üç şey vardır ki, ciddîsi de ciddî, şakası da ciddîdir: Nikâh, talâk ve ric’î talâkla boşanılan kadına yeniden dönmek.” 4353
Boşanma konusunda, eşin boşamaya delâlet eden açık sözlerle boşanması halinde niyete bakılmaksızın boşama meydana gelir. “Seni bir talâkla boşadım”, “seni bir bâin talâkla boşadım” demek gibi. Bu açık boşama sözlerinin şaka niyetiyle söylenmesi bile sonucu değiştirmez.4354 Ancak, boşama “kinâyeli sözcük”le olmuşsa niyetin bulunması gerekir.
Alış-verişlerde niyet, icap ve kabul irâdesinin açıklanmasıyla ortaya konur. İcap ve kabulde söze değil; anlama itibar edilir. Önce sözcük ve anlamı birlikte alınır; kelime ile anlam uyuşmazsa, anlamı esas alınır. “Ameller niyetlere göredir.” Mecelle’deki; “bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir” (Madde 2), “Ukud’da itibar, makaasıd ve meânîyedir, elfâz ve mebânîye değildir” (Madde 3) kaideleri, bu prensibin kanun metni halini almış ifadeleridir.
Niyetin İslâm Cezâ Hukukunda Yeri: Ceza hukukunda suça verilecek ceza veya suçun niteliğini belirlemede kasıt ve niyet, önemli unsurlardır. Cânînin suçu işlemeyi kastederek silâh, bıçak, kasatura gibi öldürücü âlet kullanması halinde suç kasden/amden işlenmiş olur. Yine suçun kasıt olmakla birlikte, her zaman öldürücü olmayan baston, sopa ve vurma gibi bir yolla işlenmesi halinde şibh-i amd yoluyla işlenmiş sayılır. Kasıt olmaksızın ava atış yapıp, yanlışlıkla bir insanın ölümüne sebep olmada ise “hata yoluyla” suçu işleyene de keffâret cezası uygulanır.
Bir suçun zorlanarak işlenmesi halinde suç işleme kastının bulunmaması sebebiyle, bazı durumlarda ceza, zorlayana uygulanır. Meselâ; zorla ırzına geçilen
4351] 22/Hacc, 37
4352] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
4353] Ebû Dâvud, Talâk 9
4354] Ebû Dâvud, Talâk 9
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadına zinâ cezası uygulanmaz. Yanlışlıkla başkasının malını telef eden bunu tazminle (ödemekle) yükümlüdür. Hata ile yaralamalarda kısas değil; tazminat cezası uygulanır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, ümmetimin hata, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeyin hükmü (cezâsı) kaldırılmıştır.”4355; “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Ergenlik çağına kadar çocuktan, iyileşinceye kadar akıl hastasından ve uyanıncaya kadar uyuyandan.” 4356
Niyet, kasdetmek, azmetmek anlamlarına gelmekte olup, kalbin; şimdiki halde veya gelecekte, bir faydayı sağlamak veya bir zararı gidermek için, maksada uygun gördüğü şeye yönelmesinden ibârettir. Allah'ın rızâsını kazanmak veya bir hikmete yapışmak için, irâdeyi bir fiile yönlendirme, tahsis etme diye târif edilir. Gazzâlî, niyeti: "Şu anda veya gelecekte faydalı olduğunu anladığı şeye gönlün meyli ve yönlenmesidir" şeklinde târif ederek, "gönlün temâyülü olmadan kuru bir irâde ile bir şey meydana getirmek mümkün değildir" şeklindeki açıklaması da, niyette kalbin önemine dikkat çekmekte ve ayrıca, irâde ile niyet arasındaki bağı vurgulamaktadır. Çünkü mes'ûliyet, niyet ve buna bağlı olarak bir işi irâdeli olarak yapmaktır. İşte bu noktada niyetin önemi ortaya çıkmaktadır ki, Hz. Ömer’in (r.a.) rivâyet ettiği bir hadis-i şerif bu gerçeği ortaya koymaktadır: "Ameller, ancak niyetlere göre değerlendirilir..." 4357
Ameller niyetlerle değer kazanmakta ve şekillenmektedir. Çünkü amellerin direği niyettir ve bir amel, hayırlı olması için niyete muhtaçtır. Aynı şekilde, amellerin bâkî kalması, sâlih olması, Allah rızâsına bağlanırken, sâlih amellerde niyetin şart olduğu da beyan edilmektedir. Muaz bin Cebel'in, sâlih amelde; ilim, niyet, sabır ve ihlâsın bulunması gerektiği kanaatinde olduğu rivâyet edilmektedir. Bu rivâyette zikredilen hususlar, birbirine bağlı kavramlardır. Çünkü Gazzâlî'nin de kaydettiği gibi, ilim dünya ve âhiret ile ilgili şeyleri, akıl ile alâkalı gerçekleri bilmektir. Bunlar duyguların ötesinde olup, yapılacak olan işleri bilerek yapmayı sağlayacaktır. Sonra da niyet gelir. Niyeti ilim ve amel desteklemektedir. Ancak ilim önce gelir. Zira ilim asıldır. Amel ise, ilme tâbîdir ve ilmin dalı, meyvesidir. Daha sonra da sabır gelmektedir ki, bu da, meşakkat, güçlük ve belâlara karşı tahammül etmektir. İşte bunların neticesinde ihlâs ortaya çıkmaktadır.
"Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz, içinizde olanı açıklasanız da, saklasanız da Allah onu bilir ve sizi onunla hesaba çeker. (Sonra da ameline ve niyetine göre) Dilediğinin günahını bağışlar, dilediğine azâp verir. Allah'ın kudreti her şeye yeter."4358 Aynı fiili yapan iki ayrı kişi, niyetlerindeki farklılık sebebiyle birbirine zıt karşılık görebilirler. Niyetin önemi, şu misalde daha belirgin bir şekilde görülmektedir: Bir kimse öğle vaktinde, güneşin karşısında, alnını secdeye koysa ve yaptığı bu secde ile Allah'a ibâdeti kasdetse, bu hareket İslâm'ın tasvip ettiği bir davranış olur. Fakat bu secdesi ile güneşe tapmayı kasdetse, bu da küfür olur.4359 Bu misal bize, "ameller niyetlere göredir" prensibinden hareketle, niyet gerçeğini en güzel bir şekilde anlatır. Nitekim Hz. Peygamber'in: "Allah, sizin ceset ve
4355] Buhârî, Talâk 2, İlim 44; İbn Mâce, Talâk 16-20
4356] Buhârî, Hudûd 22, Talâk 11; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 112-115
4357] Buhârî, İman 41; Müslim, İmâre 155
4358] 2/Bakara, 284
4359] Fahreddin er-Râzî, T. Kebir, 9/25
İHLÂS
- 989 -
sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar."4360 hadisi de ayrıca niyet gerçeğini beyan etmektedir.
Âdetleri ibâdete çeviren, ya da ibâdetleri âdete dönüştüren, niyettir. Birçok hadislerinde, Rasûlullah (s.a.s.) cephede ölenlerin şehidlik sevabının niyetlerine göre olacağını belirtmiştir. "Kim Allah yolunda cihad etmektedir?" şeklindeki bir soruya; "Kim, Allah'ın kelimesi yüce olsun diye savaşırsa, işte o kimse Allah yolunda cihadadır." 4361 diye cevap vermiştir. Bir diğer hadiste; "Karşılıklı savaşan iki cephe arasında nice öldürülenler vardır ki, gerçek niyetlerini ancak Allah bilir." buyurmuştur. Bir başka hadis de şöyledir: "Sırf ganîmet niyetiyle savaşan kimse için sadece niyet ettiği vardır (cihad sevabı verilmez)."
Bu hususun en güzel örneği, sahih hadislerde belirtildiği üzere Kuzmân hadisidir. Müslümanlar safında herkesin dikkatini çekecek, takdirlerini kazanacak kadar kahramanca savaşan, pek çok müşriği öldüren Kuzmân, bu yiğitlikleri Allah'ın ismini yüceltmek için yapmadığından Rasûlullah'ın haber vermesi ve diğer mücâhidlerin müşâhedesiyle hayatını cehennemliklere yaraşır şekilde intiharla sona erdirmiş ve onun bu elîm âkıbeti üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "İnsanlardan bazıları vardır ki, halka görünüşe göre ehl-i cennete yaraşan hayırlı işler yaparlar. Hâlbuki onlar (o işlerini yaparken taşıdıkları niyetleri sebebiyle) cehennemliktir." 4362
Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin sâlih olup olmaması niyete bağlıdır. Hz. Ömer (r.a.)'in "amellerin efdal olanı, Allah'ın farzlarını edâ etmek, haramlardan kaçınmak ve Allah yanında sâdık niyettir."4363 şeklindeki ifâdesinde de görüldüğü gibi, niyet esastır. Bununla birlikte, ilim ve amel de niyette gözetilen unsurlardır. Ayrıca saâdete de, ilim ve amelle erişilebileceği bir gerçektir. Hayır, saâdet, kemâl ve salâh, faydalı ilim ve sâlih amelle mümkündür ki, bunların da niyeti destekleyen unsurlar olduğu açıktır.
“Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Rasûlüne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin hicreti de dünya veya bir kadınla evlenmek için ise, onun hicreti de, hicret ettiği şeyedir.”4364 Niyetle ilgili bu hadisin, bazı âlimler İslâm'ın üçte birini, bazıları da dörtte birini teşkil ettiğini söylemiştir. Âlimler bu hadis için şöyle demiştir: "Rasûlullah'ın verdiği haberler arasında, bundan ahkâmca daha kapsamlı, mânâca daha zengin, içerdiği faydaları daha çok olan bir başka hadis mevcut değildir." Bu hadisin, Abdurrahman İbn Mehdî, otuz ayrı bahsi ilgilendirdiğini, İmam Şâfiî ise yetmiş konuyu alâkadar ettiğini söylemiştir. Meşhur hadis âlimi Beyhakî, bu niyet hadisinin, ilmin üçte birini teşkil ettiğini söyledikten sonra şu açıklamayı yapar: "Çünkü kulun kesbi/çalışma ve gayreti, ya kalbiyle veya diliyle, yahut da uzuvları/organları iledir. İşte niyet, bu üç kısımdan biri ve en üstünüdür. Çünkü niyet, bazen müstakil bir ibâdet olduğu halde, diğerleri ibâdet olabilmek için ona muhtaçtır. Bu sebepledir ki, Rasûlullah (s.a.s.); "mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır" buyurmuştur. Niyet
4360] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
4361] Buhârî, ilim 45, Cihâd 15; Müslim, İmâre 149-151
4362] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 10/114
4363] Gazzâlî, İhyâ, 4/362
4364] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1, İman 41, Nikâh 5, Talâk 11, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Itk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâre 155, hadis no: 1907; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd 16, hadis no: 1647; Ebû Dâvud, Talak 11, hadis no: 2201; Nesâî, Tahâret 60
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerinde düşünülecek olursa, onun amelden hayırlı olduğu anlaşılır."
Ahmed bin Hanbel, niyete ilmin üçte biri derken, bütün ahkâmın, ircâ edildiği üç ana temelden biri olduğunu kasdetmiştir. Ona göre diğer iki temelden biri, "Bizim işimize uymadan yapılan her iş (bid'at), merduttur" hadisi, diğeri de; "Helâl açıklanmıştır, haram da açıklanmıştır..." diye başlayan hadistir.
Amel-Niyet İlişkisi: Amellerin değeri, imandan sonra niyete bağlıdır. Yüce duygu ve amaçlar taşımayan veya kötü amaçlar için yapılan bazı ameller kişiye fayda sağlamaz. Meselâ, ashâb-ı kirâm Medine’ye hicret ederken Mekke müşriklerinin kötülük ve baskılarından kurtulmak, Medine’de daha güzel ibâdet, tâat ve amellerde bulunmak, İslâm’ı oradan cihana yaymak gibi düşüncelerle dolu idiler. İçlerinden birisi ise, nişanlı olduğu kadın hicret ettiği için, sadece onunla evlenmek niyet ve düşüncesiyle Medine’ye gelmişti. İşte Hz. Peygamber, diğer muhâcirlerin büyük ecir ve mükâfatlara nâil olduklarını bildirirken onun da istediği kadına kavuşmakla niyetine ulaştığını, ancak hicret sevâbından mahrum kaldığını haber verdi. Bunun üzerine; “Ameller, ancak niyetlere göredir.”4365 buyurdu.
“Biriniz müslümanlığı iyi yaşadığı zaman, işlediği her sâlih amel, kendisine (ihlâsına/samimiyetine göre) on katından yedi yüz kata kadar katlanmış olarak yazılır. Yaptığı her kötülük de misliyle (cezâ) olmak üzere yazılır.” 4366; “Nerede ve hangi halde olursan ol, Allah’tan kork! Kötülük işlemişsen hemen bir iyilik yap ki, o iyilik kötülüğün günâhını silsin. İnsanlara güzel muâmelede bulun.” 4367
Başkalarını iyi ve güzel ameller işlemeye dâvet etmek de, Allah ve Rasûlü’nün övdüğü bir davranıştır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hayrın işlenmesine vesîle olan kimseye o hayrı işleyenin ecri kadar sevap vardır.”4368; “Doğru bir yola çağıran kimse, ona tâbi olanların ecirleri kadar kendisi de ecir alır. Bu, tâbi olanların ecrinden bir şey eksiltmez. Kötü bir yola dâvet eden kimse de, ona tâbi olanların günahı kadar kendi de günaha girer. Bu, tâbi olanların günahlarından hiçbir şey eksiltmez.” 4369; “İslâm’da güzel bir çığır açan kimse, hem o çığırın, hem de o çığırla amel edenlerin ecrini kazanır.” 4370
Yukarıda verilen âyet ve hadislerden de anlaşıldığı gibi, amel yalnız klasik ibâdetlerden ibâret olmayıp günlük hayatta bir müslümanın diğer müslümanlara veya topluma karşı yaptığı güzel iş, yardım ve muâmeleler de bu niteliktedir. 4371
Niyet denilince, aklımıza öncelikle namaz yahut oruç gelir. Bu ibâdetleri yaparken Allah rızâsına ermeyi talep ederiz. Bunu da işin başında hemen dile getiririz. Rızânın zıddı riyâdır. Rızâ Hak içindir; riyâ ise halk için. Birincisinde İlâhî teveccühe ve rahmete ermek esastır; ikincisinde ise, insanlara hoş görünmek, onların takdirlerine ve alkışlarına can atmak. Bu ise dilenciliğin bir başka türlüsü...
Herkesin kendi nefsini beğendiği bir dünyada, riyâ yolunu tutmamız ve
4365] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
4366] Buhârî, İman 31; Müslim, İman 205
4367] Tirmizî, Birr ve Sıla 55; Ahmed bin Hanbel, 3/5; Dârimî, Rikak 47
4368] Müslim, İmâre 133; Ebû Dâvud, Edeb 115; Tirmizî, İlim 14
4369] Müslim, İlim 16, Zikir 1; Ebû Dâvud, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 15
4370] Müslim, Zekât 70; Ebû Dâvud, Sünnet 6
4371] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 126-127
İHLÂS
- 991 -
kendimizi başkalarına beğendirme sevdâsına kapılmamız ne büyük gaflet! Ama gel gör ki, nefis aldanmaya can atıyor ve bu çıkmaz sokağa bilerek ve severek giriyor. Dünyada mesut bir hayat sürmemiz ve ölümle başlayan ebediyet yolculuğumuzda saâdet yurduna varmamız, öncelikle, bu rızâ şartına bağlı. Şu var ki, rızâya ermek, saâdetten daha önemlidir. Çünkü, saâdet, rızânın meyvesidir. Bir dilenci sizin merhametinizi celp etti mi, mesele hallolmuş demektir. İhsân ve yardımlar, bu merhametten akacaktır.
“Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz ki takvâ mertebesine nâil olasınız.”4372 İnsan, Rabbine, öncelikle, Rabbi olduğu için ibâdet etmelidir. Bu ibâdetin sonunda ereceği makamlar ve lutuflar ikinci derecede kalırlar. Bunun bir küçük misâlini, büyüklerimize hürmet noktasında yaşamıyor muyuz? Babamıza niçin hürmet ederiz? Babamız olduğu için. Yoksa, bize hediyeler vereceği, yahut miras bırakacağı için değil. Zira bu ikinci halde, sevgimize menfaat karışmış, sâfiyeti kaybolmuş ve bulanmış olur. İşte âyet-i kerimede, “Allah’a ibâdet edin” yerine; “Rabbinize ibâdet edin” buyrulmakla bu inceliğe dikkat çekilmektedir. Rabbimize, Rabbimiz olduğu için ibâdet edeceğiz. Bedenimizin planını bir damla su içine yerleştiren, o damlayı terbiye ederek insan haline getiren ve rûhumuzu duygularla donatan Rabbimize sonsuz şükür borcumuz vardır. Ve ibâdet, bu borcu edâ etmenin en güzel ifâdesidir.
Bir mü’min, ibâdete başlarken Allah’ın rızâsını niyet etmekle bu mânânın şuurunda olduğunu da dile getirmiş oluyor. Âyetteki bir başka incelik de, ibâdetin neticesi olarak “takvâ”nın gösterilmiş olması. Yani, ibâdetin gerçek meyvesi, rûhun takviye ile kemâle ermesidir. Âyetin devamında, arzın bizim için bir döşek, semânın ise binâmıza dam yapıldığı, semâdan su indirilerek yerden rızıklar çıkarıldığı nazarlarımıza sunulur. Rabbimiz, Rabbü’l-âlemîndir. Bütün bu âlemleri O terbiye ettiği gibi, bizi o âlemlerden süzen ve insan haline getiren de yine O’dur. Ve biz, bütün âlemleri terbiye eden Rabbimize ibâdet edeceğiz ki, rûhumuz terakkî etsin ve takvâ mertebesine ulaşsın.
Niyet rûha benzetilir. “Niyet, bir ruhtur. O rûhun rûhu da ihlâstır.” Amellerin görülen kısmı beden gibidir; gâyesi ise ruh. Beden ruhla hayata kavuştuğu gibi, ameller de niyet ile canlanır ve hayatlanır. Niyetin rûhu ise ihlâs; İbâdetin sadece Allah rızâsı için yapılması, bir başka gâye gözetilmemesi...
“Namaz kılanın diğer mubah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûretle bütün ömür sermâyesini, âhirete mal edebilir. Fâni ömrünü, bir yönüyle sonsuzlaştırır.” “Güzel niyet” denilince, akla ilk gelen mânâ, sünnete ittibâdır. İşlerini sünnet üzere icrâ eden bir mü’minin kalbi Allah rasûlüne teveccüh etmiş demektir. Allah rasûlünü hatırlamak ise kalbi doğrudan doğruya Allah’a teveccüh ettirir. Dünya işlerimizde niyetimiz, “helâl rızık kazanmak” olursa, bu güzel bir niyettir. Zenginleşerek zekât vermeyi, Allah yolunda infak etmeyi de isteyebiliriz. Bu da güzel bir niyettir.
Ama, bölgesinin yahut ülkesinin en zengini olmak için çalışmak, herkesin kendisinden söz etmesini istemek gibi, nefis kokan ve şeytandan haber veren niyetler, güzel olamazlar. Bir işin “ibâdet hükmünde” olması için, onda ibâdet mânâsını ihsas eden, yani kalpleri Hakka yöneltecek bir niyet bulunmalıdır. Allah
4372] 2/Bakara, 21
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yolunda cihad eden insan, ganimet için savaşan insan, görünüşte aynı işleri yaparlar. Ama birincisi ölürse şehid olur, kalırsa gâzi. İkincisi ise şehidlik şerefini peşinen kaybetmiştir. Onun için, ganîmetten öte bir nasip de sözkonusu değildir.
Önemli bir nokta da şudur: İnsan, işlediği cüz’î bir ameli, niyet ile küllîleştirebilir. Namazda, “ancak Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”4373 demekle niyetimizi küllîleştirmiş oluyoruz. Bu âyeti okurken, bütün mü’minleri niyet edebiliriz. Yahut vücudumuzda vazife gören bütün hücrelerimizi, bütün organ ve duygularımızı kastedebiliriz. Veya kendilerine verilen görevleri yerine getirmekle ibâdetlerini yapan bütün mahlûkatı niyet edebiliriz.
Niyet konusunda üzerinde önemle durulması gereken bir husus da şudur: İbâdetler gibi, virdler, tesbih ve zikirler de (zâten, her şey gibi, bunlar da birer ibâdettir) ancak Allah rızâsı için olmalıdır. Ancak bu takdirde ihlâs mührünü taşır ve makbul olurlar. İnsan bir duâyı veya bir tesbihi dünya işlerinin iyi gitmesi için yaparsa, ihlâs bozulur ve umduğu o neticeye de ulaşamaz.
Güzel niyetler ile çirkinler güzel olur; kötü niyet ile de güzeller çirkinleşir. “Niyette öyle bir özellik vardır ki, seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta dönüştürür.” Bilindiği gibi seyyie; kötü ve kötülük, hasene ise güzel ve güzellik mânâsına gelir. Zâtında kötü olduğu halde niyet ile iyiler sırasına geçen işler için, genellikle şu misal verilir: İki insanın arasını bulma niyetiyle yalan söylenebilir. Yalan zâtında çirkindir, seyyiedir. Ama niyet hayırlı olunca o da hasene olur. Yalanın yaygın olarak ve pervâsızca söylendiği günümüz dünyasında, “maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz. Çünkü muayyen bir sınırı yok, sû-i istimâle müsait bir bataklıktır” denildiği için biz bu konuya başka misallerle yaklaşmaya çalışalım:
Meselâ, kıtâl, yani adam öldürmek, hadd-i zâtında kötü bir iştir, bir seyyiedir. “Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.”4374 Ama Hak yolunda ve haklı olarak yapılan “kıtâl”, hasene olur ve “cihâd” ismini alır. Yetim malı yemek de bir seyyiedir. Değil yenmesi, ona yaklaşılması bile yasaklanmıştır. Ama bu yaklaşmadaki maksat, o malı korumak olursa durum değişir ve seyyie, hasene olur. “Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.” 4375
Sahasında ehil ve yetkili bir insan, İslâm aleyhindeki neşriyatı, medyayı tâkip edebilir. Menfî yazıları okumanın güzel olmadığı açıktır. Ama niyet, bu yanlış fikirlere cevap vermek olunca, bu seyyie de haseneye döner.
Hasenenin seyyieye dönüşmesine gelince, buna “gösteriş için yapılan ibâdet” misal verilir. İbâdet hasenedir, riyâ ise seyyie. İbâdet gösteriş için yapılınca hasene seyyieye döner. 4376
Niyet Terbiyesi
Yeryüzünde dini Allah Teâlâ’ya has kılmak, müslümanların âzad kabul etmez ödevlerindendir. Dini bütünüyle Allah’a has kılmak, Allah’a kul olmanın vazgeçilmez rüknüdür. Dini bütünüyle Allah'a has kılmak için de, hâlis bir niyete sahip olmak lâzımdır. Allah için hâlis bir niyetle yola çıkmayanlar, dini Allah’a
4373] 1/Fâtiha, 5
4374] 6/En’âm, 151
4375] 6/En’âm, 152
4376] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, 3/60-65
İHLÂS
- 993 -
has kılamazlar. İslâm’ı hayata âmir kılma konusunda mü’minden istenen ilk şey, niyettir. İslâm’a niyet etmeyenin, İslâm’a teslim olup İslâm’ı yaşaması mümkün değildir.
Müslümanın niyeti, müslümanlığının mukaddimesidir. Müslüman, dinini niyetinde özetleyen insandır. Onun hayatı, İslâm’a niyet eden insanın hayatıdır. Dolayısıyla hayatımızdaki boşluk ve bereketsizliğin sebebi, sözlerimizdeki ve davranışlarımızdaki niyetsizliğimizdir. Tüm insanlar gibi, müslüman olduğunu iddia edenler de, Allah yolunda niyetleriyle sınanmaktadır. “Amellerin niyetlere göre olduğunu” belirten hadis-i şerife göre, nasıl amel edeceğimiz kadar, nasıl niyet edeceğimiz de önemlidir. Nitekim Süfyân-ı Sevrî (r.a.) şöyle diyor: “Selef, nasıl amel edeceklerini öğrendikleri gibi, nasıl niyet edeceklerini de öğrenirlerdi.” Niyet, kalbin amelindendir. Onun düzelmesiyle kalp düzelir; kalbin düzelmesi ile de bir bütün olarak beden düzelir. Hz. Ömer (r.a.) bu konuda şöyle diyor: “Amellerin en faziletlisi, Allah’ın farzlarını edâ, haramlardan kaçınmak ve Allah katında sâdık niyettir.”
Niyeti sâdık hale getirmek, niyetin aslından daha zordur. Niyet, amelin özüdür. Daha doğrusu, amelin yöneleceği yönü ve alanı tesbit etme irâdesidir. Bu irâde, imandan gelirse, amel, sâlih olur; imandan gelmezse gayr-ı sâlih olur. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın rahmetine ve yardımına mazhar olmamız, niyetimizin sahihliği ve doğruluğu ile doğru orantılıdır. Niyet, Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanma irâdesidir. Niyet terbiyesi ise, müslüman olarak Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanma irâdesini bir bütün olarak hayatımızın muharrik gücü haline getirmektir.
Allah yolunda bileklerin kuvvetli ve bereketli olması, kılıçları hızlı sallamak ile değil; kılıçların kavislerine Allah rızâsını ve sevgisini yüklemekledir. Yani niyetlerin düzelmesiyledir. Niyet terbiyesi; amelin îfâsı esnâsında hazır olan imanın ve aklın kişiye kazandırdığı psikolojik şuurun adıdır. Başka bir ifadeyle işlenen ameli, “sâlih amel” seviyesine yükseltmek için gösterilen her türlü çaba ve gayretin ifâdesidir. Amelin mevcûdiyeti ile birlikte kemâli ve İlâhî adâlet terâzisinde tartılması ve değerlendirilmesi için gerekli olan şartları yerine getirenler, niyet terbiyesine sahip olanlardır.
Niyet terbiyesi; İslâm’ın öngördüğü çerçeve içinde her söz ve davranışımıza Allah rızâsını ve sevgisini kazanma irâdesini yüklemektir. Niyet terbiyesi; Allah yolunda dökülen terlerden, çekilen çilelerden, dünyevî hesapları, nefsî tortuları, kavmî saplantıları süzüp arındırma mahâretine sahip olmaktır. Allah Teâlâ’nın dediği yere değil; ganîmetin bulunduğu yere koşanlar, Allah yolunda niyet terbiyesine sahip olmayanlardır. Günümüz İslâm coğrafyasında müslümanlar tarafından sürdürülen İslâmî hizmetlerde menfaat kavgasına zaman ve zemin arayanlar ve ayıranlar, niyet terbiyesini kaybedenlerdir. İslâmî hizmetlerde niyetlerini Allah için hâlis kılamayanlar, hedefe varmadan yolun yarısında sen-ben kavgasına tutuşmaya mahkûmdurlar.
Niyet terbiyesi; kalbin, yüzünü dünyadan âhirete çevirmesidir. Yüz çevirmek de istek ve irâdeden ibârettir. Dünya kalbe hâkim olursa, kalp, yüzünü dünyaya çevirir; ilgisi, arzusu dünyaya olur. Çünkü insan, yaratılışının başlangıcında dünyaya yöneliktir. Kalbin Allah Teâlâ’ya olan eğilimi ve isteği gâlip olunca kalbin sıfatı değişir, kurtuluşa döner ve âhiret yönüne yüz tutar. O halde bütün amellerden maksat, kalbin Allah tarafına, doğruluk yönüne yönelip değişmesidir.
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bütün ibâdetlerin niyeti, iyilik istemektir. Yani dünyaya meyletmekten yüz çevirip âhirete yüz tutmaktır. O niyetle amel işlemek, bu istek ve irâdeyi kuvvetlendirir, sağlamlaştırır. O halde gerçi amel, niyetten doğuyorsa da, niyeti kuvvetlendirmek içindir. Hal böyle olunca, niyetin amelden hayırlı olduğu meydana çıkar. Zira niyetin kalbin kendisinde, amel ise kalbe geçmek için başka uzuvlarda olur. Eğer kalbe geçerse işe yarar, geçmezse gaflet olur.
Kalp hangi tarafa eğilirse, amel de o tarafa eğilir. Mevki, makam sevdâsında olan kimsenin teveccühü insanlara olur. Kalbinde Allah’ın rızâsından başka düşüncesi olan kimse, insanlara gösterdiği ibâdette yalancı olur. Niyette terbiyeyi kaybetmek, insanlardan kabul görmek hevâsı ve arzusundandır. İnsanlardan kabul görmek yerine; Allah Teâlâ’dan kabul görmeyi hayatlarının vazgeçilmez amacı haline getirenler, niyette terbiyeyi yakalayanlardır.
Toplumda zararlı alışkanlıkların yayılması ve hayatı bağlayan birer teâmül haline gelmelerinin ana sebeplerinden birisi, “niyetim iyidir”, “kalbim temizdir” mâzeretinin arkasına sığınma çabasıdır. “Niyetim sağlamdır” bahanesinin arkasına sığınarak kötülükleri devam ettirip yayanlar, niyet terbiyesini kaybetmiş, o yüzden “terbiyesiz” vasfını hak etmiş kimselerdir. Şer’an zararlı ve çirkin sayılan bir şeyi, “iyi niyet” faydalı ve mubah hale getiremez. Niyet terbiyesini kaybedenler, iyi niyet tuğlalarıyla cehenneme giden yolu döşeyenlerdir. Yani “iyi niyet” bahanesinin arkasına sığınıp günah işleyerek zararlı alışkanlıklarını sürdürenlerdir.
Davranışlarda, alışkanlıklarda Allah Teâlâ’ya karşı sevgi ve saygı hususunda kusur etmemek, bir niyet terbiyesidir. Niyet terbiyesi, kalpte din cephesini gâlip kılmak, İslâm ile dolu dolu yaşamaktır. Zararlı alışkanlıklara, çirkin davranışlara, mekruh ve haramlara karşı savaşmaya hazır olanlar, İslâm’la dolu dolu yaşayanlardır. Yani niyetlerinde İslâmî olmayan hiçbir şeyi taşımayanlardır. İnsanlara sağlam imanı ve güzel ahlâkı, ihlâsı kazandırmak için, her şeyden önce onlara niyet terbiyesini kazandırmalıyız. Niyet terbiyesine sahip olamayanlar, kazanmışlardan değil, kaybedenlerden sayılır. 4377
“Muhakkak ki iman edip sâlih amel işleyenler, yaratıkların en hayırlısıdırlar.”4378 Allah’ın emirlerini uygulayıp bunları kendi nefislerinde yaşayarak toplumda yerleşmesi için çalışmak amel-i sâlihtir. En hayırlı yaratık olmanın şartı budur. Amel-i sâlih, ister istemez ihlâsı çağrıştırır; işin sâlih olması, ancak Allah’ın rızâsının mutlaka gözetilmesi ile gerçekleşir. Amel, Allah rızâsı için olacak ve insan bu amelinin karşılığını yalnız Allah’tan isteyip yalnız ondan bekleyecektir. İnsanların hoşnutluğunu ve beğenisini kazanmak için yapılan ameller asla amel-i sâlih değildir. Zira buradaki niyet bozukluğu insanı ihlâssızlığa/riyâya götürür. Riyâ ile yapılan amellere ise Cenâb-ı Hak iltifat etmez ve karşılığını da vermez.
Amel-i sâlih, Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılmış bir amel olursa, kişinin duâsının kabul olunmasına sebep ve vesîle olabilir. İnsan, sıkıntı anlarında daha önceden yapmış olduğu sâlih bir amelden dolayı Allah’ın izniyle sıkıntıdan kurtulabilir. Bu hususta müttefekun aleyh olarak nakledilen hadis meşhurdur. Pek uzun olan bu hadiste kısaca şu olay anlatılır: “Üç kişi, yağmurdan korunmak için bir mağaraya girerler ve mağaranın ağzına bir taş yuvarlanıp mağaranın kapısı
4377] Mustafa Çelik, Ribat, Mart 2001
4378] 98/Beyyine, 7
İHLÂS
- 995 -
kapanır. Duâdan başka çareleri yoktur. Onlardan birisi, ana-babasına hürmette en ufak bir kusurda bulunmadığını, diğeri çalıştırdığı işçinin hakkına son derece riâyet ettiğini ve kendi uhdesinde kalmış olan işçinin hakkını yine onun nâmına çalıştırıp büyük bir meblâğ olarak yıllar sonra ona verdiğini, öbürü ise, her türlü imkân ve uygun bir ortam mevcut olduğu halde zinâ etmediğini, bütün bunları da sadece Allah rızâsı için yaptıklarını söyleyerek o sıkıntının giderilmesini dilerler. Sonunda Allah’ın izniyle taş yuvarlanıp gider ve onlar da kurtulur.” 4379 Bu hadiste birçok ibret mevcuttur. Kişi sıkıntıya düşebilir. Böyle bir durumda Allah’a duâ ederken, zikretmesi gereken amel-i sâlihi bulunmalı, o güne kadar kişi, amel defterine bu türden ameller kaydettirmelidir. İhlâsla yapılan amel, inciye benzer. Ne kadar küçük olursa olsun o yine de çok kıymetlidir. Allah, kendisine ulaşmamız için vesîleler aramamızı emreder.4380 “Vesîle” kelimesinin akla getirdiği esas mânâ ise, Allah’ı râzı edecek sâlih ameldir. 4381
"Benzer erbâb-ı riyânın hâli ol kâşâneye,
İçyüzü vîrân, dışı mâmur şeklin gösterir."
"Gizli yapılan ameller, âşikâre yapılan amellerden yetmiş derece üstündür." 4382
"Din ile dünyanın saydına (avına) çıkılmaz."
"Amel ve ibâdetler, birtakım şekil ve sûretlerdir. Bu sûretlerin ruhu ise kendilerinde mevcut olan ihlâsın sırrıdır."
"Dinde ihlâs üzerinde olursan, amelin az olsa da sana yeter."
"İhlâslı olmanın en aşağı mertebesi, kendine yapılan medih ve zemmi müsâvi görmektir."
"Senin hakkında sende olmayan iyiliği söyleyen kimse, senin hakkında sende olmayan kötülükleri de söyler."
"İnsanlar arasında kendisini zemmeden kimse, hakîkatte kendisini övmüş olur. Bu ise, riyâ alâmetlerindendir."
"Riyâkâr dosttan doğru sözlü düşman yeğdir." 4383
"Yap iyiliği at denize; balık bilmezse Hâlık bilir." 4384
"İhlâs ile edilen her duâ peşinen kabul edilmiş ve her tevbe, günahlarını sildirmiştir."
"Fikir, hakikate bakan göz; ihlâs da onun ışığı. Göz, görülecek şey ve ışık olmadan ne yapabilir?"
"Riyâkâr, yalanı vicdânına söyleyen ve onu kandırmaya bakan bir kandırılmıştan başkası değildir. Kandırmaya çalışan bir kandırılmış..."
"Ey ihlâs! Senin olduğun yerde hiçbir şey eksik değildir!"
4379] Buhârî, Edeb 5; Müslim, Zikir 100
4380] 5/Mâide, 35
4381] İbn Kesir, Tefsir, 2/563; Orhan Çeker, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 128
4382] Hadis-i Şerif rivâyeti
4383] Atasözü
4384] Atasözü
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İhlâs Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “İhlâs” Kelimesinin Kökü “H-l-s” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (31 Yerde): 2/Bakara, 94, 139; 4/Nisâ, 146; 6/En’âm, 139; 7/A’râf, 29, 32; 10/Yûnus, 22; 12/Yûsuf, 24, 54, 80; 15/Hicr, 40; 16/Nahl, 66; 19/Meryem, 51; 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 50; 37/Sâffât, 40, 74, 128, 160, 169; 38/Sâd, 46, 46, 83; 39/Zümer, 2, 3, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 65; 98/Beyyine, 5.
B- İhlâs (Samimiyet) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Allah, Kalplerde Olanı Bilir: 33/Ahzâb, 51, 54; 40/Mü’min, 19.
b- İhlâs Sahipleri: 37/Sâffât, 40-49.
c- İmanda İhlâs: 3/Âl-i İmrân, 16-17; 23/Mü’minûn, 57-61; 29/Ankebût, 2-3; 48/Fetih, 29; 57/Hadîd, 7.
d- İbâdette İhlâs: 7/A’râf, 29; 9/Tevbe, 112; 39/Zümer, 2, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 65.
e- Savaşta İhlâs: 8/Enfâl, 47.
Konuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Edeb 52; Bed’ü’l-Vahy 1; İman 41; Nikâh 5; Talâk 11; Menâkıbu’l-Ensâr 45; Itk 6; Eymân 23; Ezân 36, Zekât 16, Hudûd 19; İlim 45, Cihâd 15, Tevhîd 28;
Müslim, İmâre 149-152, 155, hadis no: 1905; Fedâil 199, hadis no: 2526; Zühd, 38; Zühd 46, hadis no: 2985; Zekât 91, 92; Birr 10, 33
Tirmizî, İlim 6, hadis no: 2656, İlim 7; Zühd 48, hadis no: 2383; Tirmizî, Zühd 53; Birr 78, hadis no: 2026; Zühd 17, hadis no: 2326; Zühd 48, hadis no: 2384; Fezâilü’l-Cihâd 16; Kıyâmet 31, hadis no: 2467; Hudûd 24
Ebû Dâvud, Cenâiz 56; Vitr 25; Edeb 39, hadis no: 4872, 4873; Cihâd 24;
İbn Mâce, Mukaddime 18; Menâsik 76; Zühd 9; Zühd 21, hadis no: 4228; Fiten 16; Cihâd 13
Nesâî, Cihad , 21, 22, 24; Kudât 2,
Ahmed bin Hanbel, 2/285, 301, 435, 439, 539; 3/225; 4/80, 82, 369, 392, 397, 402, 405, 417; 5/147, 183, 261
Muvattâ, Şiir 14; Kelâm 21 (2, 991)
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İhlâs Risâlesi, Ömer Yıldız, Umran Y.
2. İhlâs Risâleleri, B. Said Nursi, Yeni Asya/Envar/Sözler/İhlâs-Nur Neşriyat
3. İhlâs ve Takvâ, İbn Teymiye, Pınar Y.
4. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 427
5. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi (Süleyman Ateş), T.D.V. Y. c. 21, s. 535-537
6. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y, c. 3, 41-42; c. 5, s. 271, 112-115
7. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 9, s. 315-327, c. 18, s. 37-45
8. Kur'ân'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 476-477
9. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 541-543, 533-537
10. Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 11
11. Kur’an’da İhsan ve Muhsin Kavramları, Metin Ocak, İnkılâb Y. s. 23-26
12. Kur'ân-ı Kerim'de Salâh Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 19-21, 64-65
13. İhyâ-i Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, terc. Ali Arslan, Arslan Y. c. 10, s. 7-62
14. Kimyâ-yı Saâdet, İmam Gazâli, Bedir Y. s. 644-649
15. Tarikat-ı Muhammediye Tercümesi, İmam Birgivi, Terc. Süleyman Ateş, Demir Kitabevi
Y. s. 114-150
16. Tenbîhu'l-Gâfilîn ve Bustânu'l-Ârifîn, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 3-17
17. Gunyetu't- Tâlibîn, Abdülkadir Geylânî, Sağlam Kitabevi Y. s. 789-807
18. Kur'an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 155-161
19. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 11-34
20. İman ve İslâm Atlası, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y. s. 269-272, 361, 713
21. Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, Osman Şekerci, Çanakkale Ser. Fb. Y. s. 114-123
22. Ahlâk Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y. s. 46-49, 24-27
İHLÂS
- 997 -
23. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazâli, Ribat Y. 73-83
24. Kur'an'da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 28
25. Kur'an'da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 83-85, 237-239
26. Kur'ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 222
27. Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 582-585, 687-689
28. İslâm Hukukunda İbâdet Kavramı, Ferhat Koca, İMVAK Y. s. 25-26, 43-44
29. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Karakaş, Dersaadet Y. s. 27-31, 35-36
30. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 313-318
31. Nur’dan Kelimeler, Alaaddin Başar, Zayfer Y. c. 3, s. 60-66
32. Risâle-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 385-387, 462-463

İHSÂN - MUHSİN
- 999 -
Kavram no 87
Ahlâkî Kavramlar 17
Bk.Ana-Babaya İhsân; Takvâ; Ahlâk; Yumuşaklık; İnfak
İHSÂN - MUHSİN
• İhsân; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İhsân Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İhsân Kavramı
• İhsanın Önemi
• Muhsinler; İhsan Sahibi Olanlar
• Husn Kelimesi ve Türevleri
• İhsân; Güzelliktir, Güzellik Sergilemektir
• İhsân Kimlere Yapılır?
• İhsân Tanımına Giren Davranışlar
• Muhsinlerin Özellikleri
• İhsân Sahiplerinin Mükâfatı
“Bir zamanlar Biz (Tih'den çıktıkları vakit Benî İsrâile), 'Bu karyeye (şehre, kasabaya) girin, dilediğiniz yerde ondan dilediğinizi bol bol yiyin, kapısından eğilerek girin, (girerken) 'Hıtta! (Yâ Rabbi bizi affet!)' deyin ki sizin hatalarınızı bağışlayalım; zira Biz, muhsinlere (ihsan sahiplerine, iyilik yapanlara) ziyâde vereceğiz (mükâfatı arttıracağız)' dedik." 4385
İhsân; Anlam ve Mâhiyeti
İhsân kelimesi, ‘hasene’ kelimesinden türemiştir. Bütün güzellikleri ve rağbet edilen şeyleri ifade eder. İhsan; iyilik etme, güzel davranma, ikram etme, lutuf, bağış, güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir. İhsan, başkasına nimet sunmak, iş ve fiillerinde güzel davranmak veya gerekenden fazla verip, gereğinden azını almaktır.
İhsân, yaptığı işi en iyi biçimde ve noksansız yapmaya denir. İhsan, temel olarak iki anlama gelir. 1- Bir şeyi güzel yapmak, 2- İyilikte bulunmak. Birinci anlamda ihsân, yaptığını güzel yapmak, bir nesneyi gereği gibi bilmek demektir. Kelimenin bu anlamı, meşhur hadiste geçtiği üzere "Allah'a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Çünkü sen O'nu görmesen bile, kuşkusuz O seni görür." 4386 sözleriyle tefsir edilmiştir. Bu ihsânın anlamı konusundaki hadis, bize, yaptığımız her işte Allah'ın gözetimi altında olduğumuzu, dolayısıyla hep bu bilinçle davranmamızı öğütlemektedir ki, bu da İslâmî duyarlılığın esasını teşkil etmektedir. Yine bu anlamda olmak üzere Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah her şeyde ihsanı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır). O halde siz öldürdüğünüz vakit, öldürmeyi güzel yapın. Kestiğiniz zaman da kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Her biriniz bıçağını
4385] 2/Bakara, 58
4386] Buhâri, İman 37, 1/20; Müslim, İman 1, Hadis no: 8, 1/36; Tirmizî, İman 14, Hadis no: 2738, 4/119; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695, 4/223; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63,64, 1/24; Nesâi, İman 6, 8/88
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilesin. Ve kestiği hayvana eziyet vermesin." 4387
İkinci anlamıyla ihsân, yine Peygamberimiz'in şu hadisiyle tefsir olunmuştur: "Kendin için sevdiğini, kardeşin için de sevmendir." Kur'ân-ı Kerim'deki, "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da ihsânı (iyi davranmanızı) emretti." 4388 âyetinde de kelime, bu anlamıyla geçmektedir.
İhsân, Cebrâil’in (a.s.) insanlara dinlerini öğretmek için geldiği bildirilen hadiste, Peygamberimiz'e peş peşe sorduğu üç kelimeden sonuncusudur. Önceki iki kelime, Yüce İslâm dininin iki esaslı kavramı olan "iman" ve "İslâm"dır. İlki inanmayı ve ikincisi de tam bir teslimiyeti ifade eden bu iki kelimenin hemen arkasından "ihsân"ın gelmesi, inanmanın ve teslim olmanın, ancak bunların güzel bir şekilde yapılmasıyla makbul olacağını göstermektedir. Yani iman ve İslâm'ın bütün ilkeleri, ihsan sahibi (muhsin) olarak yerine getirildiği takdirde bir anlam kazanacaktır. Nitekim kelime bu anlamıyla "takvâ" ile birleşmektedir. Şu âyet iman-takvâ-ihsân üçlüsünü şöylece meczetmektedir: "İman eden ve sâlih ameller yapanlara; hakkıyla sakınıp iman ettikleri ve iyi işler yaptıkları, sonra yine hakkıyla sakınıp yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı günah yoktur (Önemli olan inandıktan sonra iman ve iyi amelde sebattır). Allah muhsinleri (iyi ve güzel iş yapanları) sever."4389 Görüldüğü üzere, buradaki "muhsin" yani ihsan sahibi olmak vasfı, iman eden, sâlih ameller işleyen ve müttakî (sakınan) kimseleri nitelemekte ve bütün bu özellikleriyle onun Allah'ın sevgisine mazhar olacağı gösterilmektedir. 4390
İhsan ahlâkının iki yönü vardır: Birincisi, başkasına iyilik etmek, nimet kazandırmak, yardımcı olmak ve bütün bunları güzellikle yapmak; ikincisi, amelde ihsan, yani bir şeyi güzel bir bilgi ile bilmek (meselâ Allah’ı) veya bir şeyi güzel bir amelle yapmak. Hz. Ali (r.a.) diyor ki: “İnsanlar güzel yaptıkları şeyin ürünüdür.” Yani, insanlar, hakkında bildikleri şeye tâbi olurlar, bildikleri şeyler de onların yaptıkları güzel işlerdir. İhsan, bir şeyi tam ve güzel yapmak anlamındadır. İhsan, Cibril hadisinde belirtildiği gibi, murâkabe anlamına da gelir. Kim Allah'ın kendisini murâkabe ettiğine yakînen inanırsa, onun ameli güzel olur, yaptığına ihsan denir. Bu hadiste tanımlanan ihsan, Allah'ı bütün azameti ve muhabbeti ile bilmek ve O'na yönelmek olarak anlaşılır. Bu anlamda ihsan, imanın ve ihlâsın bütün makamlarını içerir.
İhsan, aynı zamanda iyilik etmektir; insanlara ve hatta bütün yaratıklara karşılık beklemeden infak ve her çeşit iyilik etme erdemliliğidir. İhsan, kötülük edene de iyilikle karşılık vermektir. İhsan, bir yönüyle kişisel olgunluğu hedefler, Cibril hadisindeki Allah'ı görür gibi ibâdet etmek ve O'na yönelmek, kâmil insan olmak, ihsanın bu anlamıdır. Diğer yönüyle de toplumun kemali ve güzelleşmesini hedefler; iyilik ve infak gibi anlamlar bunu gösterir.
İhsan ahlâkı, adaletten daha kapsamlı bir güzel huydur. Çünkü adalet anlayışında, karşıdakinin hakkını vermek varken, ihsanda ise daha fazlasını vermek, daha güzeli ile karşılıkta bulunmak anlayışı vardır.
4387] Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12; et-Tâc, 3/105
4388] 17/İsrâ, 23
4389] 5/Mâide, 93
4390] Yüksel Kanar, Sosyal Bilgiler Ans. S. 213-214
İHSÂN - MUHSİN
- 1001 -
Adaletli olmayı din bir farz olarak, bir gereklilik olarak müslümanlara emrediyor. Ancak ihsan, bundan daha kapsamlı ve üstün olduğu için onu hem emrediyor, hem de fazlasını tavsiye ediyor. 4391
İhsan, aynı zamanda Allah’ı görüyor gibi ibâdet etmektir. Meşhur Cibril hadisinde Peygamberimiz ‘ihsân’ı şöyle tanımlamıştır: “İhsan, Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyor.”4392 Burada bizzat Allah’ı görmek değil; Allah’ın sıfatlarını, Rabliğini ve azametini göz önünde bulundurmak kasdediliyor. Mü’min, ibâdetini ihsan üzere yapar, yani en güzel şekilde, ibâdetin amacına ve hikmetlerine uygun bir şekilde yapar. Bu da Allah’ı görüyor gibi bir duygu içerisinde olmakla mümkündür.
Kur'ân-ı Kerim'de İhsân Kavramı
Kur'ân-ı Kerim'de "ihsân" kelimesi, 12 yerde; muhsin kelimesi de, tekil ve çoğul olarak 39 yerde geçer. İhsân ve muhsin kelimelerinin türediği kök olan "h-s-n" ise, toplam 194 yerde kullanılır.
Allah güzeldir, muhsindir. En büyük ihsan sahibi Allah olduğu için Kur’an’da “Allah her şeyi güzel bir şekilde yarattı."4393 deniliyor ve ‘ihsan’ kelimesi kullanılıyor. Eğer insanlar hep ihsan üzere olurlarsa, yani hep güzel işler yaparlarsa, davranışlarını ‘ihsan’ üzere gösterirlerse, bunun karşılığı olarak ‘ihsan’ görürler, güzellikle muâmele edilirler. 4394
İhsan sahibi olanlara Allah ‘muhsin’ diyor ve onları övüyor: “Kim, din yönünden iyilik edici (ihsan sahibi) olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tabi olan kimseden daha güzel olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmişti.”4395 Allah, ihsan sahibi olan muhsinlerle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir. 4396
“Bir zamanlar Biz (Tih'den çıktıkları vakit Benî İsrâile), 'Bu karyeye (şehre, kasabaya) girin, dilediğiniz yerde ondan dilediğinizi bol bol yiyin, kapısından eğilerek girin, (girerken) 'Hıtta! (Yâ Rabbi bizi affet!)' deyin ki sizin hatalarınızı bağışlayalım; zira Biz, muhsinlere (iyilik yapanlara) ziyade vereceğiz (mükâfatı arttıracağız)' dedik." 4397
“Allah yolunda infak edin/harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” 4398
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler (harcarlar); öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da ihsân sahiplerini (güzel davranışta bulunanları) sever.” 4399
4391] 16/Nahl, 90
4392] Buhâri, İman 37, 1/20; Müslim, İman 1, Hadis no: 8, 1/36
4393] 32/Secde, 7; ayrıca bkz. 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24
4394] 55/Rahmân, 60
4395] 4/Nisâ, 125
4396] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93; 7/A’râf, 57; 9/Tevbe, 120; 29/Ankebût, 69 vd.
4397] 2/Bakara, 58; benzeri âyet için bk. 7/A’râf, 161
4398] 2/Bakara, 195
4399] 3/Âl-i İmrân, 134
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah'a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara ihsân edin/iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” 4400
“De ki: ‘Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya ihsân/iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymayın! İşte şu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 4401
"Öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara ihsânla/güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur." 4402
“İhsân edenlere/güzel amel işleyenlere daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” 4403
“Sabırlı ol, çünkü Allah, ihsan sahibi muhsinlerin (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.” 4404
“Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı/iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” 4405
“Eğer ihsân (iyilik) ederseniz, kendinize ihsân etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz...” 4406
“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da ihsânı/iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama. İkisine de güzel söz söyle.” 4407
“İman edip sâlih amel işleyenler (bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların (ahsene amelâ) ecrini zâyi etmeyiz. İşte onlara, içinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır...” 4408
"...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (iyilik) et..." 4409
“Biz insana, ana babasına ihsân/iyilik etmesini tavsiye ettik...” 4410
Hadis-i Şeriflerde İhsân Kavramı
Cibril hadisi: Abdullah bin Ömer (r.anhüma), babasından rivâyet ederek şöyle demiştir: “Bana babam Ömer ibnü’l-Hattâb rivâyet ederek şöyle dedi: “Bir gün
4400] 4/Nisâ, 36
4401] 6/En’âm, 151
4402] 9/Tevbe, 100
4403] 10/Yûnus, 26
4404] 11/Hûd, 115
4405] 16/Nahl, 90
4406] 17/İsrâ, 7
4407] 17/İsrâ, 23
4408] 18/Kehf, 30-31
4409] 28/77
4410] 46/Ahkaf, 15
İHSÂN - MUHSİN
- 1003 -
Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında bulunduğumuz bir sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor; bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber’in (s.a.s.) yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve:
-Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i haccetmendir.” buyurdu. O zât:
-Doğru söyledin!’ dedi. Babam dedi ki: Biz buna hayret ettik. (Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.
-Bana imandan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-İman; Allah'a ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmen, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır.” buyurdu. O zât (yine):
-Doğru söyledin!’ dedi. (Bu sefer:)
-Bana ihsândan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” Sonunda Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “O Cibril’di; size dininizi öğretmeye gelmişti.” 4411
"Şüphesiz Allah her şeyde ihsanı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır). O halde siz öldürdüğünüz vakit, öldürmeyi güzel yapın. Kestiğiniz zaman da kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Her biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hayvana eziyet vermesin." 4412
“Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız. (Şöyle demeyin:) ‘İnsanlar ihsân ederse biz de ederiz; zulmederlerse biz de zulmederiz.’ Fakat kendinizi şuna ikna ediniz: İnsanlar ihsân ederse ihsan edersiniz; (fakat) fenalık ederlerse, siz yine de zulmetmeyiniz.” 4413
“Sizden biriniz ölümü temennî etmesin. Muhsin ise belki ihsânı artar. Günahkâr ise, belki tevbe eder.” 4414
“Allah iyiliklerin ve fenalıkların yazılmasını emretti; sonra bunları açıkladı: Bir kimse iyilik yapmaya niyetlenir de yapmazsa, Allah kendi yanında o kimse için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer hem niyetlenir, hem de o iyiliği yaparsa on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüze ve daha fazlasına kadar çıkarır. Şâyet kul, fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse, Allah onun için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer kötü ise, hem niyetlenir, hem de onu yaparsa, Allah o kimse için bir günah yazar.” 4415
4411] Buhâri, İman 37, 1/20; Müslim, İman 1, Hadis no: 8, 1/36; Tirmizî, İman 14, Hadis no: 2738, 4/119; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695, 4/223; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63,64, 1/24; Nesâi, İman 6, 8/88
4412] Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12; et-Tâc, 3/105
4413] Tirmizî, Birr 63
4414] Nesâî, Cenâiz Bâbu temennâ’l-Mevt
4415] Buhârî, Rikak 31
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Mü’minlerin iman bakımından en kâmil olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır.” 4416
“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.” 4417
“Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü'min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap)." 4418
İhsanın Önemi
Mü’min, yalnızca ibâdette değil, bütün davranışlarında ihsan üzerinde bulunur. Hatta bir hayvan boğazlarken bile ‘ihsan’ ile şefkatle boğazlaması emredilir. 4419
Yapılan iyiliklerin ‘ihsan’ üzere olabilmesi için, ibâdetlerin Allah rızası için yapılması şarttır. Çünkü amellerde/ibâdetlerde gözetilen amaç budur. Anne-babaya ihsan edilmesi emredilir. Çünkü onlar çocuklarına küçükken yeterince ihsanda bulunmuşlardır. 4420
Halk arasında, yapılan maddî yardımlara da ‘ihsan’ denildiğini hatırlayalım. Fakirlere veya muhtaçlara yardım etmek, "ihsanda bulundu, ihsan etti" şeklinde adlandırılır. Müslüman, insanlara güzellikle ‘ihsan ahlâkıyla’ davranır. İbâdetlerini ‘ihsan’ şuuruyla yapar. Kendisine yapılan ihsanları -iyilikleri-, gerek Allah’tan gelsin gerek kullardan gelsin- inkâr etmez, ihsana ihsanla karşılık verir.4421 Mü’min, ihsan sahibi olmasının (muhsin olmasının) karşılığını yine ilâhî ihsan olarak Rabbinden bekler. 4422
Muhsinler; İhsan Sahibi Olanlar
İhsan üzere olanlara Kur'an-ı Kerim muhsin der. Muhsin, güzellikler sergileyen ve güzel işleri gerektiği gibi en güzel şekilde yapan demektir. Allah (c.c.) muhsinleri sever.4423 Allah muhsinlerle beraberdir. 4424 Muhsin, güzellik sergileyen, güzel işleri lâyık oldukları bir şekilde yapan, bol bol ihsanda bulunan demektir. Mü’minler, inandıkları Rablerinden öğrendikleri ihsan ahlâkıyla, sürekli ihsan ederler, muhsin olmaya çalışırlar. 4425
Muhsinler (ihsan sahipleri), bütün işlerini Allah’ın râzı olacağı şekilde güzel ve takvâya uygun yaparlar. Onlar, çirkin, bayağı, kötü, zararlı ve faydasız amellerden, faaliyetlerden uzaktırlar. Muhsin olanlar, insanlar içerisinde güzel davranışların, işleri güzel yapmanın sembolüdürler. Kur’an, Allah’ın muhsinlerle
4416] Buhârî, Edeb 39; Ebû Dâvud, Sünnet 14
4417] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ, bâb 10
4418] Ebû Dâvud, Libas
4419] Müslim, Sayd 57, hadis no: 1955, 3/1548; İbn Mâce, Zebâih 3, hadis no: 3170, 2/1058; Ebû Dâvud, Edâhî 12, hadis no: 2815, 3/100; Tirmizî, Diyât 14, hadis no: 1409, 4/23; Nesâi, Dahâyâ 22, 7/200
4420] 17/İsrâ, 23; 46/Ahkaf, 15
4421] 2/Bakara, 195
4422] 55/Rahman, 60
4423] 3/Âl-i İmrân, 134, 148; 2/Bakara 195; 5/Mâide, 13, 93
4424] 16/Nahl, 128; 29/Ankebût, 69
4425] 16/Nahl, 127; 2/Bakara, 112; 4/Nisâ, 125
İHSÂN - MUHSİN
- 1005 -
beraber olduğunu açıkladığı gibi,4426 onlara müjdeler verildiğini de belirtir.4427 Kur’an, onlar için bir rahmettir.4428 Muhsin olarak özlerini Hakk’a bağlayanlar gerçekten kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar.4429 Allah (c.c.) mü’minlere adaletle beraber ihsanı da emrediyor.4430 Allah (c.c.) insanlara ihsanla davrandığı gibi, insanın da ihsan sahibi olması en güzel şeydir. 4431
Sabır, secde, ağırbaşlılık, öfkeyi yutup insanların suçlarını bağışlama, hep hasen/güzel davranışlar olarak mihsinlerden sâdır olur.4432 Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ, Hz. Hârun muhsinlerden olup4433 aynı şekilde Hz. Dâvud, Süleyman, Eyyub, Yusuf da Muhsinlerdir.4434 Bilhassa Hz. Yusuf, adıyla anılan sûrede beş defa muhsin olarak zikredilmektedir.
Husn Kelimesi ve Türevleri
İhsân kelimesi, “husn” kökünden türemiş “ahsene” fiilinin masdarıdır. Muhsin kelimesi de bu fiilin ism-i fâilidir. ‘Husn’ ve bu kökten türeyen; hasene, hasen, husnâ, ihsan, ahsen, muhsin gibi kelimeler Kur’an’da sıkça geçmektedir. ‘Husn’; değerli, seçkin ve kendisine rağbet edilen, ilgi gösterilen her şeye denmektedir. Aynı kökten gelen ‘hasene’; kişinin ulaştığı her türlü sevindirici nimettir. İyi ve güzel olan şeylere de ‘hasene’ denilmektedir.
‘Hasene-iyilik’ anlayışı toplumlara veya kişilere göre değişse bile Kur’an-ı Kerim buna özel bir anlam veriyor ve neyin ‘hasene/husn-güzel’, neyin ‘seyyie-kötü’ olduğunu belirtiyor. Buna göre, kişinin başına gelen mutluluk, afiyet, galibiyet, başarı, nimete erme, görevini yapma gibi şeyler ‘hasene’ olduğu gibi; helâlden yemek, nikâhlı yaşamak, doğru olmak, adaletli iş yapmak, başkasına iyilik etmek, güzel ve tatlı söz söylemek ve benzerleri hep ‘hasene’dir. ‘Hasene’ şu anlamlarda da kullanılmaktadır: Varılacak güzel yer Allah katındadır.4435 Uyulması gereken, şüpheden uzak olan güzel söz,4436 insanı yücelten, Allah’a yaklaştıran güzel imtihan,4437 Allah’ın işleyenlere güzel bir geçimlik verdiği sâlih amel (hasene). 4438
Allah yolunda öldürülenler Allah katında güzel bir rızık (hasene) bulurlar4439. Allah, sâlih amel işleyenlere dünyada da âhirette de güzel şeyler (hasene) söz veriyor4440. Allah’ın mü’min kulları dünyada da âhirette de hep ‘hasene’ isterler, böyle dua ederler. “Onlardan kimi de; ‘Rabbimiz, bize dünyada hasene/güzellik ver, âhirette de hasene ver, bizi ateş azabından koru’ der.” 4441
4426] 16/Nahl, 128; 29/ Ankebût, 69
4427] 6/En’âm, 154; 22/Hacc, 37 vd.
4428] 31/Lokman, 3
4429] 31/Lokman, 22
4430] 16/Nahl, 90
4431] 28/Kasas, 77; Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 294-295
4432] 11/Hûd, 115; 7/A'râf, 161; 6/En'âm, 13; 3/Âl-i İmran, 134
4433] 37/Saffât, 110, 121, 181
4434] 6/En'âm, 84
4435] 3/Âl-i İmrân, 14
4436] 2/Bakara, 83
4437] 8/Enfâl, 17
4438] 11/Hûd, 3
4439] 22/Hacc, 58
4440] 20/ Tâhâ, 86
4441] 2/Bakara, 201
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kötülükleri (seyyiât’ı) ‘hasenât’ (iyilikler) ile gidermek gerekir. Zaten kötülükleri (seyyiât’ı) silecek olan şey de ‘hasenât’tır (iyiliklerdir).4442 Kur’an’ın, ‘husn veya hasene’ dediği şeyler hep güzel ve iyi olan şeylerdir. Müslüman insan iyinin ve güzelin ölçüsünü böylece Kur’an’dan öğrenmeli, sonra da devamlı ‘hasene’ olan işleri yapmalıdır. Çünkü bütün hasene olan işler ona sevap kazandırır. 4443
İhsân; Güzelliktir, Güzellik Sergilemektir
İhsân kelimesinin temel anlamı, güzelliktir. Güzellik, fıtrî bir özelliktir. Güzel Zât’ın güzel olarak yarattığı insanın, güzeli gören, güzelden zevk alan rûhu, etrafta güzeli arar, bulur. Güzel, herkes için ihtiyaç duyulan bir hoşnutluk, bir haz duyma ve kesin hüküm verme işidir. Güzelliği açıklamak, onu yaşamak, onun heyecanını içinde duymaktır. Her insanda güzellik duygusu bulunmakla beraber, onun uyanması güzel bir esere ihtiyaç gösterir. Duygular, meydana çıkmak ve gelişmek için kendilerini uyandıracak vâsıtalara muhtaçtırlar. Güzel eserler içimizde bir âhenk duygusu uyandırdıkları için huzur, sükûn ve saâdet hissi doğururlar. Çünkü “güzele bakmak, güzeli düşündürür; güzeli düşünmek de insana huzur verir.”
İnsan, hele duygulu ve uyanık gözlerle bakarsa ilk anda “güzel”i fark eder. Bu idrâk, düşünmeden, kendiliğinden oluşan bir duygudur. Güzelliğin kendisini isbata, bir sebebin yardımına ihtiyacı yoktur. “Güzel ve güzellik nedir, ne değildir”le ilgili, felsefe, “estetik” başlığıyla incelemeler yapmış, neticelenmeyen nice tartışmalara öncülük etmiş; elbette bir sonuca da ulaşamamıştır. Güzellik, psikolojik sistemlere dayalı olduğundan herkese göre değişen ne olduğu belirsiz, sınırları insandan insana değişen bir değer yargısı mıdır?
Güzelin ölçüsü müslümana göre bellidir: Cemîl/Güzel olan Allah’ın hükmü. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir. Bütün fıkıh usûlü ile ilgili kitaplarda “husün-kubuh” (güzellik-çirkinlik) konusu işlenir. Bu konuda görüşler şöyle özetlenebilir: “Güzel olan Allah, sadece güzel olan şeylerin yapılmasını emreder” veya “güzel olan Allah’ın emrettiği her şey güzeldir.” “Allah sadece çirkin şeyleri yasaklar” veya “Allah’ın yasakladığı her şey çirkindir.”
“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.”4444 hadis-i şerifi de, bu konuda müslümanlar açısından çıkış noktası kabul edilmiştir. Allah’ın emrettiği “ihsân”ın bir anlamı da güzelliktir. İslâm, düşüncenin, hareketin, duyguların, sözün, sesin, davranışın, kısacası her çeşit ibâdetin, yani her şeyin en güzelini ister.
Haramlar güzel olamaz. Duyular, duygular yanılabilir. “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilemezsiniz.”4445 Nefisle, arzu ile hevâ ile câhiliyyenin çirkeflikleriyle kirlenmiş ve fıtratı bozulmuş, selîm olmayan akılla güzelin tanımı ve ölçüsü tesbit edilmeye kalkılırsa, insan putlaştırılmış olur. Haram olduğu halde güzel zannedilenler, gerçek güzelden insanı alıkoyan yapay/sanal güzellerdir; daha doğrusu halüsinasyonlardır. “Şeytan onlara yaptıkları işleri
4442] 11/Hûd, 114)
4443] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 257
4444] Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce, Duâ, bâb 10
4445] 2/Bakara, 216
İHSÂN - MUHSİN
- 1007 -
ziynetlendirip güzel gösterdi ve onları yoldan saptırdı.” 4446
Haram olan bir şey, müslümana göre güzel değildir. Çünkü müslümanın ölçüsü, duyuları ve duyguları değildir. O, duygularının, hevâsının kulu değil; Allah’ın kuludur. “Hoşlandığı ve hoşlanmadığı” her konuda Rabbine itaat edecektir. İmanı nispetinde duyu ve duygularını da selîm/sağlam kılacak, onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. Bu, benliğini kaybetme değil; aksine, bulmadır. Bu, yok olma değil; Allah’ta var olmadır, kâmil insan olmadır.
Güzelleştiren Allah, güzeldir ve güzellikler O'nun cemâlinin vasfıdır. O'nun güzelliği de yaratıklara benzemez. İnsanları etkileyen sanat eserleri, mûcizelerin gücü, hârika ve fevkalâde olayları yaratan da Allah'tır. Evrendeki her şeyde güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir. Güzel olan Allah'ın yarattığı varlıklar, ya bizzat güzeldir veya sonuçları yönüyle güzeldir. Allah'tan daima güzellik zuhur eder.
Kötü ve çirkin, şeytanın ve insan nefsinin ürünüdür.4447 Allah, yaratıcıların en güzelidir.4448 Allah, hüküm verme bakımından da en güzel olandır. Rızkın en güzeli de Allah'tan gelir. O, rızık verme bakımından da en güzeldir.4449 Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah'tır.4450 Güzelin kaynağı ve tüm güzelliklerin sergileyicisi olan Allah, insandan da güzellik sergilemesini, yani ihsanı emreder: "...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (iyilik) et..." 4451
Câhiliyye insanı, bakmasını bilemediğinden, Allah’ın nuruyla bakamadığından, gözlerinde perde bulunduğundan evrendeki güzellikleri göremez. O, kendine göre, yapay bir güzel peşindedir. Müslüman ise, güzelliği yaratanı bildiğinden, güzeli keşfetmeye tâliptir. Eşyanın güzelliğinde hakiki güzelliğin tecellilerini anlar müslüman. O, mutlak güzellik peşindedir. Allah’ın cemâl sıfatının tecellilerini görerek hayran olur. Güzellik mutlak olduğu için, yaratılışta, Allah’ın yarattıklarında çirkinlik yoktur.
Çirkinlik, itibârîdir, görecelidir. Birinin çirkin dediğine bir başkası sevgi gözüyle bakıp sevebildiği zaman güzellikler bulabilir. Allah, kötü ve çirkin bir şey yaratmamıştır. Bir şeyin çirkinliği ve kötülüğü kullanıldığı yere göredir. Meselâ, hayvan gübresi genellikle pis bir şey diye görülür. Fakat gübreyle meyveler, sebzeler büyür, gelişir. Bu açıdan ele alınınca gübrenin bir lütuf ve nimet olduğu ortaya çıkar. Ama birisi gübreyi alıp üstüne başına sürmüşse, o zaman, ona pis demek yerinde olur. Tarlasına, bahçesine gübre çeken bir çiftçi bu haliyle hiçbir zaman pis değildir.
Güzellik de, bakılandan ziyade bakana, görene, duyana ait bir özelliktir. Güzelliği gören göz, güzelden zevk alan ruh olmasaydı güzellik neye yarardı? O yüzden güzele, güzel bir niyetle ve güzel bir şekilde bakmak ibâdettir, sevaptır. Yalnız unutmamak gerekir ki, güzelin tanımında güzel yoldan sapmamak, sınırı
4446] 29/Ankebût, 38
4447] 4/Nisâ, 79
4448] 23/Mü'minûn, 14; 37/Saffât, 125
4449] 65/Talak, 11; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 7
4450] 2/Bakara, 138
4451] 28/Kasas,77
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(hudûdullah) aşmamak esastır. Yine bilmeli ki, daha güzeli elde etmek için az güzeli terk etmek4452 veya onu tahdit etmek, sınırlandırmak gerekir. Zevk aldığımız, güzel gördüğümüz şeylerden sınırsız bir şekilde yararlanılmasının çok çeşitli dünyevî ve uhrevî zararlara sebep olacağını, bunların imtihan vesilesi olduğunu herkes bilir/bilmelidir.
Ölüm olmasaydı, ölümden sonraki hesaba çekilmekle başlayan hayat olmasaydı... O zaman her şey anlamsız ve boş olurdu; güzeller ve güzellikler bile. Evet, ölüm olmasaydı o zaman nefse hoş gelen, sınırlarını hevânın veya çevrenin çizdiği güzellerin (!) ve güzelliklerin(!) belki bir değeri olurdu. O zaman dünya sadece eğlenmek ve zevk almaktan ibaret olabilirdi. Ama ölüm var, hem de evet, güzel olan ölüm ve ölüm ötesi güzellikler. O halde tüm yapay ve sanal güzellikleri, bütün sahte ve fâni güzellikleri o gerçek güzellik uğrunda fedâ etmeye değmez mi?
Kâinattaki varlıkların rengi, şekli, tadı ne güzel... Hele sesleri ne güzel bir armoni, ne güzel bir mûsikî, ne güzel uyumlu orkestradır. Bülbülün şakıması, horozun ötüşü, kuşların cıvıltısı, suyun şırıltısı... anlayana sivrisineğin vızıltısı bile saz gibi âhenkli bir müziktir. Kâinat hep tesbih etmektedir, zikretmektedir. Bitkilerin ve hayvanların şekilleri, yapıları, renkleri, tatları hep farklı, hep ayrı güzel. Ve seslerindeki farklılıklar, güzellikler... Bir de çağdaş aygıtlara bakın: Fabrikalardaki sese, makine gürültülerine, araba motorlarına, evlerdeki küçüklü büyüklü âlet ve gereçlerden uçakların seslerine kadar... Ne çirkin bir gürültü; tabiatla ne uyumsuz şeyler ya Rabbi! 4453
İhsân Kimlere Yapılır?
a- Ebeveyne İhsân: Kur'an incelendiğinde, bir kısım âyetlerde, tek olan Allah'a ibâdet edip O'na hiç bir şeyi şirk koşmama emrinden sonra, ana babaya itaat etme ve onlara ihsanda bulunma emrinin geldiği görülmektedir. Şöyle ki: "Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza ihsanda bulunmanızı (onlara iyi davranmanızı) kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi yaşlanırsa, kendilerine (sıkıntı gördüğün anda olsa da) 'of!' bile deme; onları azarlama, ikisine de güzel söz söyle!"4454 Bu âyetten, ana babaya iyilik ve ihsanda bulunmanın farz olduğu anlaşılmaktadır. Bunu destekleyen başka bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: "De ki, gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya ihsân/iyilik edin..."4455 Burada Allah, ana babaya itaati terketmenin kötülüğünü beyan için haram kılınanlar arasında zikretti. O halde ana babaya ihsan/iyilik farz; terki haramdır.
Ana babaya ihsân, güzel sözle, davranışla ve ihtiyaçları anında onlara gereğince infak etmek suretiyle olur. Allah, ebeveyni insanın yokluk âleminden varlık âlemine çıkmasına bir sebep kıldığı için, onlara ihsân etmek gerekir. Allah'ın, ebeveyne ihsânı kendi tevhidi ve ibâdeti yanında zikretmesi, ebeveynin çocuklar üzerindeki hakkının büyüklüğüne işarettir. "Allah'a ibâdet edin ve O'na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... ihsânda bulunun;
4452] 3/Âl-i İmran, 92; 2/Bakara, 155
4453] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, s. 45-50
4454] 17/İsrâ, 23
4455] 6/En’âm, 151
İHSÂN - MUHSİN
- 1009 -
Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez."4456 Buradaki ebeveyne ihsân, evlatların onların hizmetlerini yapması, onlara nâzik konuşması ve onların meşrû isteklerini gerçekleştirmesi için çalışmasıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: "Burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün." "Kimin yâ Rasûlallah?" denildi. Hz. Peygamber: "Yaşlandıklarında ana babasına, onlardan birine, yahut her ikisine de yetişen, fakat onlara iyilik etmediği için cennete giremeyen kimsenin..." 4457
Ana baba, çocuğunu Allah'a isyana teşvik etmedikçe, meşrû her emrine uyması gerekir. Ana baba için mağfiret talebinde bulunmak, iyiliklerine duâ etmek, bizzat Kur'ân'ın emridir. "Ey Rabbimiz! Hesaba çekileceği gün beni, ana babamı ve (bütün) mü'minleri bağışla!" 4458 Ebeveyne yapılan her iyilik ve ihsân, aslında insanın kendi kendisine yaptığı ihsândır. Âhiretteki mükâfatının sınırsızlığı yanında, dünyevî ecri/karşılığı peşindir. Sosyal bir olgu olarak ebeveynimize yaptıklarımızın mislini veya fazlasını çocuklarımızdan göreceğimiz kaçınılmazdır. Ana baba, -Allah korusun- müşrik de olsalar, onlara ikramda bulunmak dinin emridir. Peygamberimiz, müşrik anneye sıla-i rahimde bulunup ona iltifatlarda bulunmayı emretmiştir. 4459
b- Akrabaya İhsân: Sağlam akîde üzerine bina edilen bir toplumda yaşayan bireylerin karşılıklı hak ve hukuklarına riâyet edilmesi doğaldır. Akrabaya ihsân da böyledir. Akraba, insanın içinde doğup büyüdüğü ailenin biraz daha genişletilmiş yelpazesidir. Bu yakınlık hem ana, hem baba tarafından olabilir. Akrabaya ihsân demek, akrabalık bağı olan herkese sıla-yı rahim yapmak (zaman zaman onları ziyaret ederek, onlarla akrabalık ilişkilerini kesmemek) ve başka meşrû yollarla ikramda bulunmaktır.
Akrabalık bağlarını kesmek, şu âyette ifade edildiği gibi yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla birlikte zikredilmiştir. "(İslâm'dan yüz çevirip) geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?"4460 Bu âyette akrabalık bağlarının kesilmesi, bir çeşit İslâm dışı âdet olarak ifade edilmiştir. Akrabalara iyilik ve ihsânda bulunmak, İslâm'ın bir emridir. "Muhakkak ki Allah adâleti, ihsânı ve akrabaya yardım etmeyi emreder..." 4461
Yakınları ile akrabalık bağlarını korumaya itina göstererek, onlara gücü nisbetinde ihsânda/iyilikte bulunmak, her kâmil mü'minin aslî görevlerindendir. İslâm'ın temelinde iyilik yapma işi, ailenin özünden başlayıp dışa doğru genişleyerek devam eder.
Son âyette geçen adâlet ve ihsân kavramlarının içinde akrabaya iyilik etmek ihtiva ettiği halde, önemine binaen ayrıca zikredilmiştir. “Sana (Allah yolunda) ne infak edeceklerini/harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Hayırdan harcadığınız şey, ebeveyn, akrabalar/yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” 4462
4456] 4/Nisâ, 36
4457] Müslim, Birr 10
4458] 14/İbrahim, 41
4459] Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 34
4460] 47/Muhammed, 22
4461] 16/Nahl, 90
4462] 2/Bakara, 215
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebeveyne bakmak ilk görevimizdir. Diğer akrabalarımız onları takip eder ve bu şekilde “yakın olanlar, başkalarından daha yakındır” kuralınca infak ve ihsan vacip olur. Muhsin bir mü’mine yakışan; akraba ile güzel ilgiyi meşrû ölçüler içinde devam ettirmek, onlarla ilişkiyi kesmemektir. “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden korkun. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” 4463
c- Yetimlere İhsân: Yetim, çocuğun büluğ çağından önce babasından ayrı kalmasıdır. Rasûlullah (s.a.s.), şehâdet parmağı ile orta parmağını işaret ederek; “Ben ve bir yetimin geçimini üstüne alan kimse, cennette böyleyiz.”4464 buyurmuş, yetimi koruyup ona ihsân etmenin ne derece önemli olduğunu ifade etmiştir.
d- Fakir ve Miskine İhsân: Fakir, çalışabilir durumda olup çalışan, ama herhangi bir sebeple çocuklarının geçimini temin edemeyen kimsedir. Miskin ise, çalışmaya gücü ve tâkatı olmayan fakir kimsedir. Bu durum, Kur’an’da şöyle açıklanır: “(Yapacağınız ihsânlar/hayırlar) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan (muhâcir) fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmalarından tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” 4465
Fakir ve miskine, zekâtın dışında yardım edilmesini emreden birçok âyet vardır. İslâm inancında her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. Allah'a ait bir şeyin Allah adına, Allah’ın fakir kullarına verilme işi demek olan fakirlere ihsânda bulunmak, her aklı başında mü’minin erdemlilik görevidir. İhtiyaçlar (daha doğrusu, ihtiyaç zannedilen eşyaya bağımlılık) özellikle günümüz tüketim toplumunda bitmez ve mala/paraya ihtiyacı olmayan düşünülemez. İhtiyacı az olanın, zarûri ve temel ihtiyaçlarını karşılayanların, fazla ihtiyacı olana yardım etmesi, fakirlere ihsân özelliğidir. Asıl mal sahibinin Cenâb-ı Hak olduğuna iman eden muhsin, fakirlere, kendinden daha fazla muhtaç olanlara ihsân etmeden yapamaz.
e- Komşuya İhsân: İhsân edilme halkasının beşincisini, komşuya ihsân oluşturmaktadır. Yakın veya uzak komşuya maddî veya manevî manada ikramda bulunmak da bir ihsân olup ilâhî bir emirdir. “Allah'a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara ihsân edin/iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”4466 Âyetteki “yakın komşu”, soy bakımından komşuluk, ev yakınlığı ve akrabalık yönüyle komşuluk olarak, veya eş, dost, arkadaş gibi samimi olunanlar olarak izah edilir. “Uzak komşu” terimiyle de, evi uzak veya akraba olmayan, ya da müslüman olmayan komşu şeklinde açıklanır. Rasûlullah (s.a.s.), komşu hakkını ısrarla vurgular. “Cibril bana komşuyu o derece tavsiyede bulundu ki, onu mutlaka bana mirasçı yapacak sandım.”4467; “...Allah'a ve âhiret gününe iman eden, komşusuna ikram etsin.”4468 Komşuya ihsânda bulunmanın en alt derecedeki durumu, komşunun herhangi bir şekilde senden
4463] 4/Nisâ, 1
4464] Buhâri, Talak 25, Edeb 24; Müslim, Zühd 42; Tirmizî Birr 14
4465] 2/Bakara, 273
4466] 4/Nisâ, 36
4467] Müslim, Birr 140; Tirmizî, Birr 28, hadis no: 1934
4468] Müslim, İman 74
İHSÂN - MUHSİN
- 1011 -
bir kötülük görmemesidir. “Allah indinde arkadaşın en hayırlısı, arkadaşına hayırlı olandır. Komşunun en hayırlısı da komşusuna hayırlı olandır.” 4469
f- Yakın Arkadaşa İhsân: Nisâ sûresinde ihsânda bulunulacak kimselerin altıncısını yakın arkadaşa ihsân teşkil etmektedir. “...Yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara ihsân edin/iyi davranın...”4470 Âyette geçen “es-sâhibi bi’l-cenbi” terimi, yanındaki arkadaş, eğitim-öğretim, tasarruf, iş, mesâi, zenaat, yolculuk gibi herhangi bir hayırlı işte eşlik eden arkadaş ve yoldaş demektir. Bu anlam, karı-kocayı (hayat arkadaşını) bile kapsamaktadır.
Aslında arkadaşlık basit bir olay değildir. Arkadaşlıklarla dostluk kazanılır. Kiminle dostluk kurup arkadaşlık edileceğine çok dikkat etmelidir. Aksi halde şu âyetin hitabına kulak tıkanmış olunur: “Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim. Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.”4471 Arkadaşa ihsan konusunda bir hadis-i şerif şöyledir: “Allah indinde arkadaşın en hayırlısı, arkadaşına hayırlı olandır...” 4472
Ashâb-ı Kiram, bir bakıma Rasûlullah’ın arkadaşları idi. Allah Rasûlünün onlara nasıl davrandığını Kur’an haber verir: “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi...”4473 Bu âyette açıklanan, arkadaşlara yumuşak davranıp kaba ve katı yürekli olmamak, affetmek, onlara duâ etmek, onlarla istişâre etmek hep ihsân örnekleridir. Arkadaşlara ihsân, Peygamber’in, arkadaşlarına davrandığı bu tavırlara uymakla olur.
g- Yolcuya İhsân: Yolcuya ihsân etmek de İslâm’ın şiârındandır. Âyetteki “İbn’s-sebîl” yolcu ve misafir olarak yorumlanmıştır.
h- Köle, Câriye ve İşçilere İhsân: İnsanlar, ellerinin altında bulunanların kendileri gibi insan olduklarını, onları kendi ailesinin bir ferdiymiş gibi düşünmelerini, hürriyete kavuşmaları için onlara imkânlar sağlamalarını her fırsatta değerlendirmek, yani onlara ihsân etmek zorundadırlar. Kölelere kardeş muâmelesi yapmayı emreden İslâm, işçilere, hizmetçilere daha fazla haklar sağlamış, onların alınteri kurumadan ücretlerini ödemelerini emretmiştir.
i- Diğer İnsanlara İhsân: Mü’minlerin birbirleriyle kaynaşmalarında, birbirlerine ihsân etmelerinin çok büyük rolü vardır. Müslümanların birbirine karşı şefkat, merhamet ve muhabbetli olmaları temel vasıflarındandır. Bir hadis-i şerifte: “Her müslüman, diğer müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana zulmedemez, kin besleyemez.”4474 buyrularak İslâm kardeşliği pekiştiriliyor. Bir başka hadis de müslümanların birbirleri üzerindeki bazı haklarını şöyle sıralamıştır: “Her müslümanın diğer müslümanlar üzerindeki hakları beştir: Selâm almak, hastayı ziyaret etmek, cenazesinin teşyiine iştirak etmek, dâvete icabet etmek, aksırınca ‘elhamdü lillâh’ diyene ‘yerhamukâllah’ diye karşılık vermek.”4475 Bu sayılanların her biri, bir müslümanın di4469]
Tirmizî, Birr 28
4470] 4/Nisâ, 36
4471] 25/Furkan, 28-29
4472] Tirmizî, Birr 28
4473] 3/Âl-i İmrân, 159
4474] Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58
4475] Tirmizî, Edeb 1; Nesâî, Cenâiz 52
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ğerine karşı görevi ve aynı zamanda birer ihsânıdır.
İslâm, bir mü’minin kâmil imana ermesini, kendisini düşündüğü kadar, müslüman kardeşini de düşünmesine bağlamıştır: “Sizden hiç biriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz.”4476; “Birbirinize kin tutmayınız, birbirinize haset etmeyiniz, birbiriniz hakkında kötü niyet beslemeyiniz. Hepiniz de Allah’ın kulu ve kardeş olduğunuzu biliniz.” 4477
j- Diğer Yaratıklara İhsân: İslâm, insanların hayvanlara herhangi bir suretle işkence yapmalarını, onlara eziyet vermelerini yasaklamış ve onlara güzel muâmele etmelerini emretmiştir. “Bir kadın bir kedi sebebiyle azab olundu. Onu bağlamış, doyurup sulamamış; bir şey yemesine de müsaade etmemişti.”4478 Hayvan sahipleri, hayvanlarını yedirmek, içirmek ve bakımını yapmak zorundadırlar. Bu görevi yapmazlarsa, hayvanlarını birine baktırmaya, satmaya veya eti yeniyorsa kesmeye zorlanırlar.
Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Canlı her varlığa iyilik etmek sevaptır.”4479 İslâm yalnız hayvanlara değil; can taşıyan her varlığa ihsânın/iyiliğin gerekliliğini vurgulamıştır. Bitkiler ve ağaçlar da iyilik ve ihsâna muhtaçtır. Kâinat sarayı, yeryüzünün halifesi olan insanın istifadesine sunulmuş ve onun emanetine bırakılmıştır. Aslında insanın kendisi de kendisine emanettir. Bütün bu emanetlere riâyet, aslî görevlerimizdendir. İnsan, varlık âlemindeki her şeyin Allah'a ait ve O’nun mülkünde olduğunu unutmaz ise, bir karıncayı bile incitmez, bir yaprağı dahi gereksiz koparmaz ve bütün yaratıklara meşrû şartlar dâhilinde ihsân etmeden duramaz. 4480
İhsân Tanımına Giren Davranışlar
İhsân, sadece namaz gibi ibâdetlerle ilgili meselelerde mü'minin yükümlü olduğu bir sorumluluk değil; bütün söz ve işlerindeki değişmez tavrıdır. Allah her şeyde ihsan ile davranılmasını kullarının üzerine gerekli kılmıştır.
İhsan, söz ve davranış güzelliğidir. İhsan, diğer anlamları yanında temelde söz, mantık, vicdan ve davranışları güzelleştirmek anlamına gelir.
Konuşmada ihsan: “Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler...” 4481 Güzel söz; doğru, faydalı, sevindirici ve muhâtabın seviyesine uygun olan sözdür. Doğru sözdür: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, haramlardan sakının. Doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzene koysun ve günahlarınızı bağışlasın...” 4482; “Acı da olsa doğruyu söyle...” “Yalandan da sakının. Çünkü yalan, imana aykırıdır.” 4483
Güzel söz faydalı olan sözdür: “Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.”4484 Kur’an’da gerçek mü’minlerin faydasız, mâlâyani
4476] Buhâri, İman 7
4477] Buhâri, Edeb 57
4478] Müslim, Birr 134
4479] Buhâri, Edeb 27
4480] Metin Ocak, Kur’an’da İhsan ve Muhsin Kavramları, s. 65 ve devamı
4481] 17/İsrâ, 53
4482] 33/Ahzâb, 70-71
4483] Keşfu’l Hafâ, 1890, 865
4484] Et-Tâc, 5/183
İHSÂN - MUHSİN
- 1013 -
konuşmalardan kaçındıkları belirtilir: “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...”4485; “Kendisini ilgilendirmeyen mâlâyaniyi (faydasız söz ve işleri) bırakması, mü’minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır.” 4486
Güzel söz, sevindirici sözdür: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyin (sevdirin), nefret ettirmeyin.”4487; “(Sevdirici ve sevindirici) tatlı söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.”4488 Güzel söz, muhâtabın seviyesine uygun olan sözdür: “(Rabbimiz tarafından) insanlara aklî seviyelerine uygun olarak konuşmakla emrolunduk.”4489 Güzel söz, Allah'a dâvet eden ve sâlih amel işleyen, ben müslümanım diyenin sözüdür: “(İnsanları) Allah'a çağıran, sâlih (iyi) iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel (ahsen) sözlü kim vardır?”4490 Sözde ihsan, sadaka vermekle eş tutulur: "...Güzel söz sadakadır." 4491
Tartışmada ve münakaşada ihsan: “İçlerinden zulmedenler bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde (ahsen) mücadele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur.” 4492
Selâm vermede ihsan: “Size bir selâm verildiği zaman, siz de ondan daha güzeli (ahseni) ile selâmlayın; yahut aynısıyla karşılık verin...” 4493
Davranışlarda ihsan: “Allah yolunda infak edin/harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.”4494 Her işimizde ihsân, yani davranışlarımızı güzelleştirmek, Rabbimızın emri olduğu için ibâdettir. “Tâğuta (şeytana, putlara ve putlaştırılanlara) kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline (ahsen) uyan kullarımı müjdele...” 4495
Kötülükler ve Çirkinlikler Karşısında ihsan: “(Seyyie ile hasene) iyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir tavırla (ahsen) önle. O zaman (görürüsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” 4496; "...(O akıl sahipleri) ki, onlar kötülüğü iyilikle (seyyieyi hasene ile) savan kimselerdir..." 4497 Güzel ahlâk; mahrum edene vermen, ilgiyi kesene alâka göstermen, sana karşı haksızlık yapanı affetmendir.”
Hakka Çağırmada ihsan: “Rabbinin yoluna hikmet ve (mev’ıza-i hasene ile) güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et...”4498; “Ona tatlı dille konuşun,
4485] 23/Mü’minûn, 1-3
4486] Et-Tâc, 5/186
4487] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
4488] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
4489] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 592
4490] 41/Fussılet, 33
4491] Müslim, Zekât 56; Tirmizî, Birr 36
4492] 29/Ankebût, 46
4493] 4/Nisâ, 86
4494] 2/Bakara, 195
4495] 39/Zümer, 17-18
4496] 41/Fussılet, 34
4497] 13/Ra'd, 22
4498] 16/Nahl, 125
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yumuşak söz söyleyin; belki o, aklını başına alır veya korkar.” 4499
Ana babaya ihsân: “De ki: ‘Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya ihsân/iyilik edin...” 4500“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da ihsânı/iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama. İkisine de güzel söz söyle.”4501 Bu âyetlerde kesin bir dille emredilen ana babaya ihsanın, onları doyurmaktan ziyade, içten gelen bir anlayışla koruma ve saygıda kusur etmemek olduğunu görüyoruz.
Talak sırasında kocanın karısına ihsânı: “Boşanma iki defadır. Bunlar, ya iyilikle tutmak veya ihsân ile/güzelce salıvermektir...”4502 Bu âyette emredilen ihsanın, boşamadan sonra hem nafaka takdiri ve hem de kadının değerini koruma ve saygı gösterme yönünde asil bir davranış olduğunu görüyoruz.
Yediklerimiz ve Giydiklerimizde ihsan: Yenilen şeylerin helâl ve temiz (tayyib) olması Kur’an’ın emirlerindendir. Yeme ve giyme konularındaki âyetlerde ihsân kelimesi ve türevleri geçmemekle beraber, yakın anlamlı ifadeler kullanılır. Ayrıca, gıda ve giyimin de başkalarına infak edilecek malların başında gelmesi, ihsan kelimesinin “bağış ve ikram”ı içeren diğer anlamıyla da uyum içindedir.
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel, temiz ve helâl olanlarından yiyin...”4503; “Ey Âdem oğulları! Her mescide gidişinizde zînetli elbiseler giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” 4504; “Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır...” 4505
Bütün yaptıklarımızı Allah’ın bizi gördüğü şuuruyla yapmak; her işte ihsan: “Allah (yapılacak) bütün işlerin ihsân üzerine yapılmasını farz kılmıştır...” 4506 “İhsan, Allah’a O’nu görüyormuşcasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyor.” 4507
İhsânın Diğer Boyutları: “O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler (harcarlar); öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da ihsân sahiplerini (güzel davranışta bulunanları) sever.”4508 Bu âyetin, “Allah ihsân edenleri sever” ifadesiyle bitmesi, ihsan kelimesini bize açıklamaktadır. İhsan edenlerle kast edilen; bollukta ve darlıkta infak/dağıtma özelliğine sahip olanlardır.
Kendilerine yönelen kötülüğe karşı öfkelerini yenenlerdir, affederek münasebetsizlere müsamaha gösterenlerdir. Âyet, öfkeyi yenmeyle, gücü yeterken insanları affetme sıfatını, genel yarar uğruna harcama hasletiyle birlikte, muhsinlerin sıfatı olarak kullanmıştır. Burada ihsânın ihtiva ettiği anlam, sadece mal
4499] 20/Tâhâ, 44
4500] 6/En’âm, 151
4501] 17/İsrâ, 23
4502] 2/Bakara, 229
4503] 2/Bakara, 168
4504] 7/A’râf, 31
4505] 7/A’râf, 26
4506] Et-Tâc, 3/105
4507] Buhâri, İman 37, 1/20; Müslim, İman 1, Hadis no: 8, 1/36; Tirmizî, İman 14, Hadis no: 2738, 4/119; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695, 4/223; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63,64, 1/24; Nesâi, İman 6, 8/88
4508] 3/Âl-i İmrân, 134
İHSÂN - MUHSİN
- 1015 -
verme değildir. İhsan; üstün ahlâklı, iman etmiş, başkasının kötülüğüne karşı, mukabelede bulunma ve ceza verme gücüne rağmen öfkesini yenen, müsamaha gösteren insanın özelliğini ifade etmektedir.
“Zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Aksi halde ateş size dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez. Gündüzün iki tarafında (sabah, öğle ve ikindi) gecenin de yakın saatlerinde (akşam ve yatsı) namazı kıl. Çünkü hasenât/iyilikler seyyiâtı/kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır. Sabırlı ol, çünkü Allah ihsân sahibi muhsinlerin (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.” 4509
Bu üç âyetin, mü’minlerin düşmanları karşısındaki durumlarını ve yapmaları gerekeni açıkladığını görüyoruz. Düşmanlara dayanıp güvenmemek; namaza gece ve gündüz, değişik vakitlerde devam etmek; uzaklaştırma imkânına kavuşuncaya kadar düşmanların kötülüklerine sabır ve tahammül göstermek. Âyet, mü’minlerin bu durumunu ihsân olarak nitelemektedir. İhsânın, muhtaçlara infak etmekden daha fazla özellikler olduğu anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde mü’minlerden istenen, düşmana dayanıp güvenmeme, kötülüklerine sabır ve tahammül gösterme gibi ferdî durumlar veya kulu Rabbine bağlayan gündüz ve geceleyin namaz kılma gibi ibâdetlerdir. 4510
Muhsinlerin Özellikleri
Kur’ân-ı Kerim’den yola çıkarak, muhsinlerin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Yeryüzünde Fesat Çıkarmazlar: “Yeryüzü ıslah edildikten sonra orada fesat çıkarmayın (bozgunculuk yapmayın). (Allah’ın azâbından) korkarak ve (rahmetini) umarak O’na duâ edin. Muhakkak ki muhsinlere/iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.”4511 Âyette bozgunculuk yapmamak, bunun yanında korku ve umutla Allah'a duâ edip yalvarmak, muhsinlerin özelliği olarak yer almış ve Allah’ın rahmetinin muhsinlere yakın olduğu ifade edilmiştir.
2- Allah Yolunda Karşılaşacakları Her Türlü Sıkıntıya Katlanırlar: “Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevi Araplara Allah’ın Rasûlünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz. Şöyle ki; Allah yolunda onlara bir susuzluk, bir yorgunluk ve bir açlığın erişmesi, kâfirleri öfkelendirecek bir yere (ayak) basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine sâlih bir amel yazılması içindir. Çünkü Allah, muhsinlerin/güzel davrananların mükâfatını zâyi etmez.” 4512
3- Allah Yolunda Cihad Ederler: “Bizim dâvâmız uğrunda cihad edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, muhsinlerle/iyi ve güzel davrananlarla beraberdir.”4513 Cihad etmeyi, Allah’ın dini uğrunda her türlü mücadeleye girişmek, yüksek gayretle çaba sarfetmek anlamında ele almak gerekmektedir. Bu şekilde cihad etmek, muhsin olmanın bir gereğidir.
4- Bollukta ve Darlıkta İnfak Ederler: “O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta
4509] 11/Hûd, 113-115
4510] Muhammed el-Behiy, Kur’anî Kavramlar, s. 217-218
4511] 7/A’râf, 56
4512] 9/Tevbe, 120
4513] 29/Ankebût, 69
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da Allah için infak ederler/harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah muhsinleri/ iyilik edip güzel davranışta bulunanları sever.”4514 Bu âyette sayılan bazı özelliklerin hem muttakî, hem de muhsinlerin vasıfları olduğu belirtiliyor. Her muhsin, aynı zamanda muttakîdir, muttakî olmak zorundadır.
5- Sabırlıdırlar: “Sabret. Allah muhsinlerin/güzel iş yapanların ecrini/mükâfatını zâyi etmez.” 4515
6- Bol Bol İbâdet ve Duâ Ederler: “Rablerinin kendilerine vaad ettiğine kavuşurlar. Çünkü onlar, bundan önce dünyadayken muhsin/güzel davranışlı idiler. Geceleri pek az uyurlardı (Kalan saatlerinde namaz kılıp ibâdet ederlerdi). Seher vakitlerinde de istiğfâr eder, bağışlanma dilerlerdi.” 4516
7- Kendilerini Allah'a Adarlar: “Bilâkis, kim muhsin olarak yüzünü Allah'a döndürür, O’na boyun eğip teslim olursa, onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de onlar üzülürler.” 4517
8- Muttakî Kimselerdir: “Hakkı/doğruyu getiren ve onu tasdik edenler; işte onlar Allah'a karşı gelmekten sakınan muttakîlerdir. Rableri onlara dilediklerini verecektir. İşte bu, muhsinlerin mükâfatıdır.” 4518
9- Namaz Kılarlar, Zekât Verirler, Âhirete de Kesin Olarak İman Ederler: “O (Kur’an), muhsinler/güzel davrananlar için hidâyet rehberi ve rahmet olmak üzere (indirilmiştir). Onlar(muhsin vasfını alan kimseler), namazı ikame ederler(kılarlar), zekâtı verirler ve onlar âhirete de kesin olarak iman ederler.” 4519
İhsân Sahiplerinin Mükâfatı
İhsân, infaktan, mal vermekten daha kapsamlıdır. “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli (hüsnâyı) tasdik ederse Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli (hüsnâyı) de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.”4520 Bu âyetlerde ihsanın verme ve takvâyı birlikte kapsadığını görmekteyiz. Bundan sonra, “en güzel (hüsnâ) söz olan tevhidi tasdik eden” ifadesi, verme ve takvâyı izlemektedir. İnancıyla birlikte ihsanda bulunup malını veren ve Allah’tan korkan böyle insanların işi, dünya ve âhirette kolaylaşmıştır. Davranışı Allah yanında makbuldür. Zira insanca davranışıyla Allah’ın istediklerini yerine getirmiştir.
Bu tipin karşısında, vermekten kaçınan, malına güvenerek takvâ ve sâlih amele yanaşmayan, ihsan ilkesine karşı çıkıp kabul etmeyen başka bir tip vardır. Böylesinin durumu, dünyada ve âhirette güçlüğe ve zorluğa uğramasıdır. “Öylesi çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.”4521 Yani hayatında krize düşmüştür. Problemi, ölümüyle birlikte âhiret hayatına da uzanmıştır.
4514] 3/Âl-i İmrân, 134
4515] 11/Hûd, 115
4516] 51/Zâriyât, 16-18
4517] 2/Bakara, 112
4518] 39/Zümer, 33-34
4519] 31/Lokman, 3-4
4520] 92/Leyl, 5-11
4521] 92/Leyl, 11
İHSÂN - MUHSİN
- 1017 -
Kin her taraftan kendisini sarmıştır; mal toplamadaki basitliği de dünyadaki değerini düşürmüştür. Sonra âhirette Allah’ın lütfuna erişememiştir. Çünkü malı ve davranışıyla Allah’ın emrine muhâlefet etmiştir. 4522
İhsân sahiplerine Allah ihsanla ve daha fazlasıyla karşılık verecektir. “İhsân edenlere/güzel amel işleyenlere, hüsnâ/daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” 4523
"Kim (Allah huzuruna) bir hasene/güzellikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır."4524 İnsan, ihsan üzere olur, güzel işler yaparsa, davranışlarını ihsan üzere gösterirse, bunun karşılığı olarak ihsan görür, güzellikle muâmele edilir. “İhsânın karşılığı ihsândan başka bir şey midir?” 4525
“Allah, ihsan sahibi muhsinlerin (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.”4526 “İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” 4527
İhsâna ihsanla, güzel davranışa güzelliklerle karşılık; hem dünyada, hem de âhirette ayrı ayrı verilecektir.4528 İhsana karşılığın en güzeli Allah katındadır. 4529
İnsanların dünyada işledikleri ameller ne kadar ihsân vasfında/güzel olursa olsun, Allah'ın ihsânı, âhirette vereceği güzelliklerle mukayese edilmez. Zaten insanın ihsân üzere yaşayıp güzellikler sergilemesi de Allah'ın bir lutfu ve ihsanıdır, O'nun yardımıyladır. Bunları düşünen insan, yaptığı güzelliklerden dolayı nefsine pay çıkarıp kibirlenmemeli, ihsânını riya ve gurur pisliklerinde kirletmemelidir.
Allah, ihsan sahibi olan muhsinlerle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir.4530 Allah'ın rahmeti sürekli muhsinlerle beraber olur.4531 Muhsinler, kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar.4532 Kur'an, muhsinlere rahmet sunar.4533 İhsan sahiplerinin aleyhine bir yol (onları yenik duruma düşürme) yoktur. 4534
"Rabbimiz, bize dünyada da hasene/güzellik ver, âhirette de hasene/güzellik ver." 4535
4522] Muhammed el-Behiy, a.g.e. s. 216
4523] 10/Yûnus, 26
4524] 6/En'âm, 160
4525] 55/Rahmân, 60
4526] 11/Hûd, 115
4527] 2/Bakara, 195
4528] 3/Âl-i İmrân, 148; 16/Nahl, 39; 39/Zümer, 10
4529] 3/Âl-i İmrân, 14, 195; 13/Ra'd, 29; 38/Sâd, 25, 40, 49
4530] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93; 7/ A’râf, 57; 9/Tevbe, 120; 29/Ankebût, 69 vd.
4531] 7/A'râf, 56
4532] 31/Lokman, 22
4533] 31/Lokman, 3; 46/Ahkaf, 12
4534] 9/Tevbe, 91
4535] 2/Bakara, 201
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İhsân Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Husn/Güzellik Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 194 Yerde): 2/Bakara, 58, 83, 83, 112, 138, 178, 195, 195, 201, 201, 229, 236, 245; 3/Âl-i İmrân, 14, 37, 37, 120, 134, 148, 148, 172, 195; 4/Nisâ, 36, 40, 59, 62, 69, 78, 79, 85, 86, 95, 125, 125, 128; 5/Mâide, 12, 13, 50, 85, 93, 93; 6/En'âm, 84, 151, 152, 154, 160; 7/A'râf, 56, 95, 145, 168, 131, 137, 156, 161, 180; 8/Enfâl, 17; 9/Tevbe, 50, 52, 91, 100, 107, 120, 121; 10/Yûnus, 26, 26; 11/Hûd, 3, 7, 88, 114, 115; 12/Yûsuf, 3, 22, 23, 36, 56, 78, 90, 100; 13/Ra'd, 6, 18, 22, 29; 16/Nahl, 30, 30, 41, 62, 67, 75, 90, 96, 97, 122, 125, 125, 128; 17/İsrâ, 7, 7, 23, 34, 35, 53, 110; 18/Kehf, 2, 7, 30, 31, 86, 88, 104; 19/Meryem, 73, 74; 20/Tâhâ, 8, 86; 21/Enbiyâ, 101; 22/Hacc, 37, 58; 23/Mü'minûn, 14, 96; 24/Nûr, 38; 25/Furkan, 24, 33, 70, 76; 27/Neml, 11, 46, 89, ; 28/Kasas, 14, 54, 61, 77, 77, 84; 29/Ankebût, 7, 8, 46, 69; 31/Lokman, 3, 22; 32/Secde, 7; 33/Ahzâb, 21, 29, 52; 35/Fâtır, 8; 37/Sâffât, 80, 113, 105, 110, 121, 125, 131; 38/Sâd, 25, 40, 49; 39/Zümer, 10, 10, 18, 23, 34, 35, 55, 58; 40/Mü'min, 64; 41/Fussılet, 33, 34, 34, 50; 42/Şûrâ, 23, 23; 46/Ahkaf, 12, 15, 16; 48/Fetih, 16; 51/Zâriyât, 16; 53/Necm, 31, 31; 55/Rahmân, 60, 60, 76; 57/Hadîd, 10, 11, 18; 59/Haşr, 24; 60/Mümtehine, 4, 6; 64/Teğâbün, 3, 17; 65/Talâk, 11; 67/Mülk, 2; 73/Müzzemmil, 20; 77/Mürselât, 44; 92/Leyl, 6, 9; 95/Tîn, 4.
B- İhsân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 12 Yerde): 2/Bakara, 83, 178, 229; 4/Nisâ, 36, 62; 6/En’âm, 151; 9/Tevbe, 100; 16/Nahl, 90; 17/İsrâ, 23; 46/Ahkaf, 15; 55/Rahmân, 60, 60.
C- Muhsin Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 58, 112, 125, 195, 236; 3/Âl-i İmrân, 134, 148; 5/Mâide, 13, 85, 93; 6/En’âm, 84; 7/A’râf, 56, 161; 9/Tevbe, 91, 120; 11/Hûd, 115; 12/Yûsuf, 22, 36, 56, 78, 90; 16/Nahl, 128; 22/Hacc, 37; 28/Kasas, 14; 29/Ankebût, 69; 31/Lokman, 3, 22; 33/Ahzâb, 29; 37/Sâffât, 80, 105, 110, 113, 121, 131; 39/Zümer, 34, 58; 46/Ahkaf, 12; 51/Zâriyât, 16; 77/Mürselât, 44.
D- İhsan Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- İhsân Nedir? 10/Yûnus, 26.
b- Allah, İhsânı Emreder: 16/Nahl, 90.
c- Gerçek Muhsinler: 31/Lokman, 3-5.
d- Amel ve İbâdette İhsan: 2/Bakara, 112.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 387; c. 2, s. 41
2- El-Câmiu li-Ahkâmi'l Kur'an, Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 116
3- Mefâtihu'l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 3, s. 27
4- Kur'an'da İhsân ve Muhsin Kavramları, Metin Ocak, İnkılâb Y.
5- İhsan, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
6- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 107
7- Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 2, s. 213-214
8- İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 215-220
9- İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 293-295; 256-257
10- Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Nil Y. s. 487-489
11- Kur'an-ı Kerim'de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 37-39
12- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 211-212
13- Haksöz s. 107 (Şubat 2000), Uğur Arpacık
14- Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 45-50
İHTİLÂF
- 1019 -
Kavram no 88
Ahlâkî Kavramlar 18
Bk. Vahdet; Ümmet; Kardeşlik; Ahlâk
İHTİLÂF
• İhtilâf; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İhtilâf Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İhtilaf Kavramı
• İhtilâflara Yaklaşım
• Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı
• Tefrika; İhtilâfın Şiddetle Haram Olan Şekli
• Cemaat; Gayrı Meşrû İhtilâfların Olmadığı Topluluk
• Vahdet; Özlenen Birlik ve Bütünlük
"Hepsi de Kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde yahûdiler: 'hıristiyanlar doğru yolda değillerdir' dediler. Hıristiyanlar da: 'Yahûdiler doğru yolda değillerdir' dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyâmet günü onlar hakkında hükmünü verecektir." 4536
İhtilâf; Anlam ve Mâhiyeti
Sözlükte "geride kalmak ve biri diğerinin yerine geçmek" anlamındaki "half" kökünden türeyen "ihtilâf", masdar ve isim olarak "bir şeyin diğer bir şeyin peşinden gelmesi, gidip gelmek, ayrı görüşe sahip olmak, çekişmek, karşı gelmek, eşit olmamak, görüş ayrılığı, anlaşmazlık" gibi mânâlara gelir. Terim olarak "ihtilâf", "söz ve davranışta birinin tuttuğu yoldan başka bir yol tutmak" demektir. Bedreddin el-Aynî ihtilâfı "her kişinin kendi başına bir görüşe sahip olması" şeklinde tanımlar. "İhtilâf" ve "hilâf" terimleri bazen benzer veya eş anlamlı olarak kullanılırsa da, aralarındaki ince fark genellikle korunmaya çalışılmıştır. İhtilâfın, daha çok, "farklı bir görüşe sahip olma, farklı görüşlerden birini benimseme" anlamı taşımasına mukabil hilâfın diğer görüşlere karşı bir tavır alışı ifade ettiği söylenebilir. Buna göre ihtilâf, maksat aynı olmakla birlikte yöntemin farklı olmasını; hilâf ise her ikisinin de ayrı olmasını ifade eder.
Bir diğer tanıma göre de delile dayanmayan aykırı görüşe hilâf; delile dayanana ise ihtilâf denmiştir. İhtilâf, uymayış, uyuşmamak, uygunsuzluk demektir. Türkçede kullandığımız “muhtelif” ve “muhâlefet” “muhâlif” kelimeleri de “ihtilâf”la aynı köktendir. “Halîfe” kelimesi de aynı köktendir. İhtilâf, bilmenin ve bilinmenin gereğidir. Çünkü dünyadaki her şey zıddıyla, muhâlifiyle bilinir. Zıddı olmayan şey, muhâlifinden de söz edilemeyecek olan yokluktur.
İslâmî literatürde ihtilâf terimi altında pek çok konuya temas edilmiştir. İnsanların doğuştan getirdiği tabiî farklılıklar, ilmî ve felsefî görüş ayrılıkları, siyasî muhâlefet ve anlaşmazlıklar, "ihtilâfu'l-hadîs" terkibinde olduğu gibi delillerin
4536] 2/Bakara, 113
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşıtlığı bu konulardan bazılarıdır. Literatürde kesbî ve gayrı kesbî (tabiî) olmak üzere iki farklı ihtilâf kavramından da söz edilir. Bunlara "görüşler ihtilâfı" ve "cinsler ihtilâfı" adını veren el-Askerî ve İbn Akîl, görüşler ihtilâfını "iki hasımdan birinin görüşünün diğerininkinin aksine olması", cinsler ihtilâfını da "iki şeyden birinin diğerinin yerini tutmasının imkânsızlığı" şeklinde tanımlarlar.
Yaratılıştan olması bakımından "tabiî ihtilâf" diye de adlandırılabilecek olan cinsler ihtilâfı, varlıkların zatlarına ilişkin farklılıklardır. Bu tür ihtilâfın dünya ve âhiret nizamının esassını teşkil ettiğini belirten bazı âlimlere göre, "ümmetimin ihtilâfı rahmettir" hadis rivâyeti -ki zayıftır-4537 ümmetin fertlerinin ilimler ve sanatlar konusunda farklı eğilimlere sahip olmalarını ifade eder. Kesbî ihtilâfla fertler ve gruplar arasındaki görüş ayrılıkları kastedilir. Her bir taraf diğerinin görüşünü yanlış kabul etmekle birlikte görüş ayrılığı ancak asgarî müşterekleri bulunan taraflar arasında söz konusu edilebilir ve bu asgarî müşterek daima ayrılığa düşülen noktalardan bir üst kategoridir. Fıkhî mezheplerin kendi içlerindeki görüş ayrılıkları da bu kapsamda değerlendirilmelidir.
Kur'an'da ve hadislerde ihtilâf kelimesi, mutlak olarak zikredildiğinde olumsuz anlamda kullanılmış, daima birlik olmak, tefrika ve ihtilâftan kaçınmak emredilmiştir. Birçok âyette sözü edilen ihtilâf, dinî inançlarla ilgili olup insanın dünya ve âhirette mutlu ya da bedbaht olması bu gibi konularda benimsediği görüşlere ve aldığı tavırlara bağlanmış, bu tür ihtilâflara düşen insanlar arasında hüküm vermeleri için peygamberlerin gönderildiği ifade edilmiştir.4538 Peygamberlerin açıklamalarından sonra hâlâ ihtilâflarını sürdürenler ise birçok âyette kınanmış4539 ve nihâî hükmün âhirette bizzat Allah tarafından verileceği belirtilmiştir. 4540
İslâm düşüncesinde dinî konulardaki ihtilâfın meşrûiyeti inanç konuları (usûlü'd-dîn) ve fıkhî hükümler (fürûu'd-dîn) olmak üzere temelde iki farklı alan göz önüne alınarak değerlendirilmiş, inanç konularında taraflardan sadece birinin haklı, diğerlerinin hatalı olduğu ifade edilmekle birlikte; genellikle iki ayrı kategori ortaya konmuştur: Yaratıcının varlığı ve birliği konusunda ileri sürülen aykırı düşüncelerin kişiyi İslâm dışına çıkaracağı hususunda İslâm düşünürleri arasında ittifak varken, Allah'ın sıfatları ve irâdesi, kazâ ve kader gibi konulardaki aykırı yaklaşımlar bid'at olarak değerlendirilmiştir. İslâm düşüncesinde genel eğilim, ehl-i kıbleye mensup insanları tekfir etmemek yönünde olmakla birlikte bu tür konulardaki aykırı tavırları da İslâm dışına çıkmada yeterli görenler olmuştur.
Fıkıh ilminde ihtilâf, icmâ ve ittifakın mukabili bir kavram olarak kullanılmakta, Kur'an ve Sünnetin temel ilkelerinde birleşen ilim adamlarının, "müctehedün fîh" denilen ictihada açık konularda muhtelif sebeplerle ayrı kanaatler benimsemesini ifade etmektedir. İhtilâfın sonuçları, usûl-i fıkıhta çeşitli açılardan ele alınmış olup bu çerçevede aynı konuda farklı sonuçlara ulaşan müctehidlerden yalnız birinin mi, hepsinin mi isâbet etmiş sayılacağı, isâbet etmeyenlerin günahkâr olup olmadığı, mukallidin istediği ictihadı benimsemesinin, yahut mezheplerin
4537] Belli bir senedi bulunmayan bu söz için bkz. Aclûnî, I/64-66
4538] 2/Bakara, 213
4539] Meselâ, bkz. 3/Âl-i İmrân, 19, 105; 45/Câsiye, 17
4540] 3/Âl-i İmrân, 55; 5/Mâide, 48; 6/En'âm, 164
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1021 -
ruhsatlarını araştırıp uygulamasının cevazı ve yanlış ictihada uymaktan kaçınmak için ihtiyaten herkesin birleştiği şeyleri yapmanın müstehaplığı (mürâât-ı hilâf) gibi konular anılabilir.
Şahıslar arasındaki fıkhî ihtilâfların başlangıçtan beri hep var olageldiği bilinmektedir. Ashap, Rasûlullah döneminde bile ictihadî hükümlerde ihtilâf eder, ancak Hz. Peygamber'e müracaatla ihtilâflarını hallederlerdi. Rasûl-i Ekrem'in vefatından sonra bir arabulucu (mutlak hakem) kalmadığı için artık herkes kendi görüşünde devam etmiştir. Sahâbe, farklı ictihadları tenkit etmekle birlikte muhâliflerine karşı geniş bir tahammül ve hoşgörü sahibiydi. Ortaya çıkan yeni bazı meselelerde ihtilâf ettikleri halde, her biri diğerinin muhâlefetini kınamaksızın câiz görür ve insanları ferdî ictihadlardan engellemeye asla çaba sarfetmezdi. Şûrâ neticesi üzerinde görüş birliği sağlanan kararlara ayrı bir önem vermekle birlikte ashâb, bütün özel hükümlerde icmâ hâsıl olmasını da asla savunmazdı.
İslâmî ilimlerin teşekkül etmeye başlamasıyla fıkhî ihtilâfların bilinmesi, fıkıh ilminin bir gereği olarak görülmüştür. İlmi, icmâ ve ihtilâf olmak üzere iki kategoride ele alan İmam Şâfiî, müctehidin muhâlifini dinlemekten kaçınmaması gerektiğini, onu dinlemesi halinde farkında olmadığı şeylerin farkına varıp düşüncesini daha sağlamlaştıracağını belirtir.4541 Ona göre müctehid, muhâlifinin neye dayanarak görüş ileri sürdüğünü ve terkettiği görüşü niçin terkettiğini anlamak için gayret sarfetmeli ve insaflı olmalıdır ki kendi kabullendiği görüşün benimsemediği görüşten üstünlüğünü anlayabilsin.4542 Ahmed bin Hanbel de öğrencilerinden İshak bin Bühlül el-Enbârî âlimlerin ihtilâflarına dair eserine Lübâbü'l-İhtilâf adını verdiğinde, bunun yerine Kitabü's-Sea (Genişlik, İzin Kitabı) ismini vermesini tavsiye ederek ihtilâfın müsbet bir şey olduğunu vurgulamıştır.
Kur'an'da müteşâbih, müşterek ve mecâzî lafızların varlığı, insanların ihtilâfına zemin hazırlamıştır. İhtilâf, gayrı meşrû olsaydı, bu tür ifadeler yerine daha açıkları kullanılırdı. Ayrıca aklı kullanma ve düşünme emredilmiş olup, insanların farklı kapasitelere sahip bulunmaları sebebiyle, ihtilâfa düşmeleri kaçınılmazdır. Hz. Peygamber'in, Kur'an ve Sünnette cevabını bulamadıkları konularda sahâbeye verdiği ictihad izninin de ihtilâfa sebep olacağı gâyet açıktır. İctihadda isâbet eden kimsenin iki, hata edenin bir sevap kazanacağını ifade eden hadiste4543 hata edene bir sevap verilmesi, ihtilâfın tasvip edildiğini gösteren bir başka delildir. İhtilâfın câiz olmadığını ileri sürenlerin delilleri, hakkında sadece bir mânâya ihtimali olan aklî yahut naklî bir delilin bulunduğu hükümlerde, zanla yetinilmeyip kesin bilgiye ulaşılması şart koşulan tevhid ve Hz. Peygamber'e iman gibi dinin temeli sayılan konularda aykırı görüş belirtmenin, icmâ gerçekleştikten sonra ona muhâlefet etmenin veya İslâm devletinin başkanlarına, vâlilerine ve kadılarına karşı gelmenin yahut ictihada ehil olmayanların re'y ihtilâfının yasaklandığı şeklinde anlamak gerekir. Dinin fürû meselelerinde ihtilâf yasaklanmış değildir. Belli bir konuda insanların farklı durumlarına göre farklı hükümler koyan nasslar bulunduğuna göre, bu tür konularda görüş ayrılıklarına yol açacak ictihadın câiz olması imkânsız değildir. İhtilâfın tamamı kötü olsaydı, şeriatin nasslarda açıkça belirtilen ahkâmında ihtilâfın da câiz ol4541]
er-Risâle, s. 40
4542] a.g.e. s. 510-511
4543] Buhârî, İ'tisâm 13, 21; Müslim, Akdıye 15
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maması gerekirdi. Nassta emsâli câiz olan, ictihadda da câizdir. 4544
Fıkhî İhtilâflar: İslâm'da usûl (akaid) konularında ve genel ilkelerde (külliyât) ihtilâf, doğru karşılanmazken; fıkhî konularda müctehidler arasında ortaya çıkan görüş ayrılıkları müsâmaha ile karşılanmış ve "hata ihtimaliyle birlikte bizim mezhebimiz doğrudur; doğru olma ihtimaliyle beraber muhâlifimizin mezhebi hatadır" şeklinde formüle edilen bu anlayış, bazı istisnâlar dışında İslâm âleminde geniş kabul görmüştür. Avn bin Abdullah, "Hz. Peygamber'in ashâbının ihtilâf etmemiş olmasını istemezdim. Zira bir şeyde birleşmiş olsalardı, bir kimse onu terk ettiğinde sünneti terk etmiş, ihtilâf ettiklerinde ise onlardan birinin görüşünü esas alsa yine sünnete uymuş olur" diyerek ihtilâfın dini yaşamayı kolaylaştırdığını vurgulamıştır. 4545
Fıkhî konularda ihtilâfın sebeplerinden bazıları şunlardır:
1. Usûl farklılığı: Sarih bir nass bulunmaması halinde re'y, kıyas, istihsan, istislah, örf gibi kaynak olup olmadıkları müctehidler arasında tartışmalı olan delillerin hükme esas alınıp alınmaması, ya da mürsel rivâyetlerin delil teşkil edip etmemesinde olduğu gibi delillerin şartları ile ilgili temel anlayış farklılıkları.
2. Usûlün meselelere tatbikindeki farklılık: Aynı usûl benimsenmiş olsa bile, karşılaşılan meselede bu usûlün nasıl uygulanabileceğine ilişkin olarak ortaya çıkan ayrılıklardır. Meselâ bir konuda taraflarca esas alınan nassın nasıl anlaşılacağı hususu ihtilâfa sebebiyet verebilir. Bu cümleden olarak emir ya da nehiy kipleriyle ifade edilen bir hükmün emir ise vücûb mu mendupluk mu, yasaklama ise haramlık mı mekruhluk mu ifade ettiği hususuyla ilgili yaklaşım farlılığı anılabilir.
3. Hadisin ulaşıp ulaşmaması: Çok az kimse tarafından nakledilmiş olması dolayısıyla bir hadisin müctehide ulaşması ve onun da nassların genel ifadeleri, mefhum ve kıyas gibi başka kaynaklara başvurması; bir konuda biri helâl, diğeri haram kılan iki hadisin bulunması ve hadislerden birinin bir müctehide ulaşıp diğerine ulaşmaması; her müctehidin kendisine ulaşan hadise göre hüküm vermesi, yahut her iki hadisi de ulaştığı halde söyleniş tarihlerinin hükmü yürürlükten kaldıran (nâsih) hadisin bilinmemesi durumu.
4. İctihada dayalı hüküm verilmiş olan konularda zamanla şartların değişmesi sebebiyle müctehidlerin ictihadlarında değişiklik olması: Mecelle'de "Ezmânın tağayyürüyle ahkâmın tağayyürü inkâr olunamaz."4546 (zamanların değişmesiyle, hükümlerin değişmesi inkâr edilemeyen bir gerçektir) şeklinde ifade edilen maddede kastedilen bu tür ictihad değişiklikleridir. Burada delil ve hüccetten kaynaklanan bir ihtilâf sözkonusu değil; sadece dönem farkından doğan ihtilâf sözkonusudur. Ebû Hanife ve iki öğrencisi arasındaki ihtilâfların bir kısmı mezhebin daha sonraki âlimleri tarafından bu tür ihtilâftan sayılmıştır.
İhtilâfı rahmet olarak gören genel müslüman kitle arasında fıkıh konularındaki ihtilâfların uygulamaya yansıması dönemlere, ferdî ve kamusal alana göre farklılıklar göstermiştir. İslâm'ın ilk iki asrında ferdî alanda insanlar diledikleri
4544] Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'an, II/314
4545] Dârimî, Mukaddime 52
4546] madde, 39
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1023 -
âlimlere meselelerini sorar ve verilen cevaplar içinde dilediklerini uygularlardı. El-Muvatta'yı kanun kitabı haline getirme teşebbüsü karşısında İmam Mâlik'in sarfettiği, "Alimlerin ihtilâfı Yüce Allah'ın bu ümmete bir rahmetidir. Herkes kendisince doğru olana uyar, herkes doğru yoldadır ve herkes Allah'ın rızâsını aramaktadır" sözü4547 o dönemde İslâm toplumunda yaşanan vâkıanın bir tesbitidir. Mezheplerin teşekkülüyle belli bir mezhep içinde yetişen kimselerin bir bütün olarak başka mezhebe geçmesi, ya da bazı konularda diğer mezheplerden faydalanması yolu açıktı. Daha sonra mezheplerin kurumsallaşmasının ardından bu imkânın sınırları "taklid, iltizam, intikal, telfik" gibi başlıklar altında tartışmaya açılmıştır. 4548
Kur’ân-ı Kerim’de İhtilâf Kavramı
“İhtilâf” kelimesi ve türevleri, Kur’an’da 52 yerde geçmektedir. İhtilâf kelimesinin kökü olan “h-l-f” ve türevleri ise toplam 127 yerde zikredilir.
Kur'an'da “ihtilâf” kelimesi, mutlak olarak zikredildiğinde olumsuz anlamda kullanılmış, daima birlik olmak, tefrika ve ihtilâftan kaçınmak emredilmiştir. Birçok âyette sözü edilen ihtilâf, dinî inançlarla ilgili olup insanın dünya ve âhirette mutlu ya da bedbaht olması, bu gibi konularda benimsediği görüşlere ve aldığı tavırlara bağlanmış, bu tür ihtilâflara düşen insanlar arasında hüküm vermeleri için peygamberlerin gönderildiği ifade edilmiştir.4549 Peygamberlerin açıklamalarından sonra hâlâ ihtilâflarını sürdürenler ise birçok âyette kınanmış4550 ve nihâhî hükmün âhirette bizzat Allah tarafından verileceği belirtilmiştir. 4551
Bununla birlikte, Kur’an’da farklı bir ihtilâfla da tanışıyoruz: “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında ve geceyle gündüzün ihtilâfında... akleden bir kavim için (Allah’ın varlığını ve birliğini isbatlayan) âyetler vardır.” 4552; “O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin ihtilâflı/değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda âlimler/bilenler için (alınacak) dersler vardır.”4553 Demek ki, iki tür ihtilâf karşısındayız; bunlardan biri yaratılışta görülen ve kâinatın işleyişinde ve insanların hayatında önemli bir yeri olan ihtilâf. Kâinattaki ihtilâflardan biri, her şeyin çift yaratılmış olmasıdır; Gece-gündüz, aydınlık-karanlık, yaş-kuru, sert-yumuşak vs. Bir diğer ihtilâf da, yerin bitirdiklerinin farklı oluşudur; aynı ışığı alan, aynı toprakta biten, aynı suyla sulanan meyvelerin, bitkilerin gerek tad, gerek koku, gerek yapı yönünden farklı oluşu Allah’ın âyetlerindendir ve bunlar, olumlu ihtilâflardır. İnsan hayatında gerekli olan ihtilâfsa, kabiliyetlerin, arzu ve isteklerin, fikirlerin değişik oluşudur. Böyle olmaz ve her insan her bakımdan birbirinin aynısı olursa, insan hayatı olmaz. Çünkü bu tür ihtilâf, insanların sosyal hayatı için gerekli olan meslekleri doğurur; ayrıca yeteneklerin ve fikirlerin ihtilâfıyla da hayat için gerekli mesafeler alınır, ilerlemeler kaydedilir. Öte yandan, dillerin ve renklerin ihtilâfı da, Allah’ın âyetlerinden olarak yerilen değil; yeryüzündeki hayatın gerekli şartlarından olan bir ihtilâftır.
4547] Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 1, s. 66
4548] Şükrü Özen, TDV. İslâm Ansiklopedisi c. 21, s. 565-567
4549] 2/Bakara, 213
4550] Meselâ, bkz. 3/Âl-i İmrân, 19, 105; 45/Câsiye, 17
4551] 3/Âl-i İmrân, 55; 5/Mâide, 48; 6/En'âm, 164
4552] 2/Bakara, 164
4553] 30/Rûm, 22
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanlar, baştan tek bir ümmetti.4554 Hepsi bir arada, aynı maksada yönelik ve aynı istikamette davranan bir topluk halindeydiler. Allah’ın önlerine serdiği yeryüzü sofrasında kavgasız nizâsız bir arada yiyip içiyor ve herhangi bir ayrılığa düşmüyorlardı. Hayat, bütün gizliliklerini kendilerine henüz açmamıştı. Birbirlerini sömürmüyorlar ve fıtrî bir hayat sürdürüp gidiyorlardı. Yani, Allah’ın kendilerini üzerinde yarattığı fıtratları istikametinde yaşıyorlardı. Yaşadıkları hayat ve bozulmamış fıtratları, aralarında ihtilâfın çıkmasını gerektirmiyordu. Zaman ilerledikçe insanlar çoğaldı. İnsanın yaratılışından getirdiği ve hemen dıştan ve bir dürtüyle ortaya çıkma istidadındaki başkalarından yararlanma, gücünü ve yeteneklerini kullanarak başkaları üzerinde hâkimiyet kurma, başkalarının aleyhine daha iyi bir hayat yaşama, kaderden kendi payına düşene râzı olmama gibi faktörler, insanlar arasında çekişmelerin başlamasına yol açtı. İnsanlar çoğalıp yeryüzüne dağıldıkça, tabiatla olan temasları sonucu gittikçe yeni hünerler kazanıp yeni tecrübeler edindikçe, içlerinde taşıdıkları zulüm, isyan, başkalarını kullanma, bencillik, ihtiras gibi özellikler su yüzüne çıkmaya ve kendilerine hükmetmeğe başladı. Bu, bir yandan insanın hayatında daha karmaşıklığa ve tecrübe ve fikirlerinde ilerlemelere sebep olurken; bir yandan da, baştaki çekişmesiz hayatın yavaş yavaş yerini ihtilâflara bırakmasına yol açtı. Cennette Hz. Âdem’e İblis’in fısıldadığı tükenmek bilmez mülk ve ebediyet arzusu, Hz. Âdem’in çocuklarında da ortaya çıkmaya başladı. Sonunda güçlü ve yetenekli olanlar zayıfları ezmeye, başkaları üzerinde haksızca hükmetmeğe ve yaptıklarını da haklı çıkarıcı gerekçeler bulmaya başladılar.
Batı hümanizmi ne kadar iddia ederse etsin, yaratılışındaki çift yön ve ilk anda olumsuz görünen, fakat maddî-mânevî terakkîsinin zembereğinin dişlileri olarak kendilerine verilen sıfatlar sebebiyle insanlar, herkesin âdilâne yararına bir hayat sistemi kuramazlar. Bunun için tek tek insanları tanımak, kâinatın işleyiş kanunlarını bilmek, her zaman ve mekâna hükmedici bir bilgi ve kabiliyete sahip olmak, insanların zihinlerine ve kalplerine giden yolları keşfetmiş olmak gerekir. Bu bakımdan, insanların aralarında zamanla ortaya çıkan ihtilâfları çözmek, onları bu defa emir ve yasaklardan oluşan sınırların içine alıp bu şekilde ihtilâfsız döneme döndürmek için Allah, seçtiği kişileri diğer insanlarla arasında elçi yapmış ve yeryüzündeki hayatı düzenleyici kanunlar göndermiştir. Böylece, bu kanunlarla gelen her elçi, insanlar arasındaki ihtilâfları kaldırmış ve Vedâ Hutbesinde ifade olunduğu gibi, zamanı, göklerin ve yerin yaratıldığı âna, insanların ihtilâfsız yaşadığı döneme çevirmiştir. Elçilerin getirdiği şeriat, ihtilâfların sebeplerini ortadan kaldırdığı gibi, gelecekteki ihtilâfları önleyici tedbirleri de göstermiş ve nasıl davranılırsa ihtilâfa düşmeyeceklerini insanlara öğretmiştir. “Allah bir kavmi, kendilerini hidâyet ettikten sonra nelerden çekinmeleri gerektiğini kendilerine açıklamadan saptıracak değildir. Doğrusu Allah, her şeyi çok iyi bilendir.” 4555
"...Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyâmet günü onlar hakkında hükmünü verecektir." 4556
“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve
4554] 2/Bakara, 214; 10/Yûnus, 19
4555] 9/Tevbe, 115; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 361-370
4556] 2/Bakara, 113
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1025 -
uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında ihtilâfa/anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren Kitapları da indirdi. İndirilen Kitapta ve gönderilen peygamber ve onun dininde hiç kimse ihtilâfa/ayrılığa düşmedi. Ancak kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü kendilerine Kitap verilenler ihtilâfa düştü. Bunun üzerine Allah iman edenlere, haktan kendisinde ihtilâfa düştükleri şeyleri izniyle gösterdi. Şüphesiz Allah dilediğine doğru yolu gösterir.” 4557
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde, kim tâğutu inkâr edip Allah'a iman ederse, hiçbir zaman kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 4558
“Allah indinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ihtilâfa/ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilsinler ki Allah, hesabı çok çabuk yapandır.” 4559
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız.” 4560
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.” 4561
“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 4562
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin. Çünkü Allah’ın indinde sayısız ganîmetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lutfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 4563
“Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda (iyi işlerde) birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ihtilâf ettiğiniz (ayrılığa düştüğünüz) şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.” 4564
4557] 2/Bakara, 213
4558] 2/Bakara, 256
4559] 3/Âl-i İmrân, 19
4560] 3/Âl-i İmrân, 103
4561] 3/Âl-i İmrân, 105
4562] 3/Âl-i İmrân, 159
4563] 4/Nisâ, 94
4564] 5/Mâide, 48
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“De ki: ‘Allah, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeye ya da sizi grup grup, parti parti birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını taddırmaya kadirdir.’ Bak ki, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz!” 4565
“Şüphesiz bu Benim dosdoğru yolumdur; ona uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira diğer yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte (kötülükten) sakınmanız için Allah size bunları emretti.” 4566
“(Bir kısmına inanıp bir kısmını da inkâr etmek sûretiyle) Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” 4567
“Allah'a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” 4568
“Ve (Allah,) onların kalplerinin arasını birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin; fakat Allah, onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, azîzdir/mutlak gâliptir, hakîmdir/hikmet sahibidir.” 4569
“İnsanlar sadece bir tek ümmetti. (Önce hepsi tevhid dinine bağlı iken) sonradan ihtilâf edip ayrılığa düştüler. Eğer (azâbın ertelenmesiyle ilgili) Rabbinden bir söz (ezelî bir takdir) geçmemiş olsaydı, ihtilâf ettikleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (derhal azap iner ve işleri bitirilirdi).” 4570
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam ederler. Ancak Rabbinin rahmetine nâil olanlar hâriçtir. Zaten Rabbin onları bunun için (rahmet etmek için) yarattı. Rabbinin, ‘andolsun ki cehennemi insanlar ve cinlerle toptan dolduracağım’ şeklindeki sözü yerini buldu.” 4571
“Biz, bu Kitab’ı (Kur’an’ı) sana sırf hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi insanlara açıklaman ve iman eden bir topluma da hidâyet ve rahmet olması için indirdik.” 4572
“O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin ihtilâflı/değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda âlimler/bilenler için (alınacak) dersler vardır.” 4573
“Hepiniz O’na yönelerek ittika edin (O’na karşı gelmekten sakının), namazı ikame edin/kılın; müşriklerden olmayın; Ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka/grup, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.” 4574
“De ki: ‘Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşâhede edilebileni (gizliyi de âşikârı da) bilen Allah’ım! İhtilâf ettikleri, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında Sen
4565] 6/En’âm, 65
4566] 6/En’âm, 153
4567] 6/En’âm, 159
4568] 8/Enfâl, 46
4569] 8/Enfâl, 63
4570] 10/Yûnus, 19
4571] 11/Hûd, 118-119
4572] 16/Nahl, 64
4573] 30/Rûm, 22
4574] 30/Rûm, 31-32
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1027 -
hüküm vereceksin.” 4575
“Dini ikame edin/doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye, din olarak Nûh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için şeriat/hukuk düzeni yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir. Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden tefrikaya düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir erteleme sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi...” 4576
“Onun için sen (tevhîde) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına/kötü arzularına uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın Kitaptan indirdiğine inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışmayı gerektiren bir durum yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş O’nadır. İnsanlar, kabul edip girdikten sonra, Allah’ın dini hakkında tartışmaya girenlerin delilleri, Rableri katında boştur. Onların aleyhine bir gazap ve çetin bir azap vardır.” 4577
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını ıslah edin/düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete ulaşasınız.” 4578
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık (yoldan çıkma) ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte böyle kimseler zâlimdir.” 4579
“Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerlerinin gıybetini yapmasın, arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” 4580
“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi şûbelere ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah (her şeyi) bilendir, (her şeyden) haberi olandır.” 4581
“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” 4582
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ihtilâfında/birbiri peşinden gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği su ile ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre âmâde bekleyen bulutları
4575] 39/Zümer, 46
4576] 42/Şûrâ, 13-14
4577] 42/Şûrâ, 15-16
4578] 49/Hucurât, 10
4579] 49/Hucurât, 11
4580] 49/Hucurât, 12
4581] 49/Hucurât, 13
4582] 61/Saff, 4
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
döndürmesinde, elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığını ve birliğini isbatlayan) pek çok deliller vardır.” 4583
Hadis-i Şeriflerde İhtilâf Kavramı
“Allah’ın eli cemaatle beraberdir.” 4584
“Cemaat rahmet, tefrika (ayrılık çıkarma) azaptır.” 4585
“Bereket, cemaatle beraberdir.” 4586
“Cemaatten bir karış ayrılıp sonra ölen kimse câhiliyye ölümü ile (küfür üzere) ölmüş olur.” 4587
“Cemaatten bir karış ayrılan kimse, boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmış olur.” 4588
“Cemaatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” 4589
“Vallahi, içimden öyle arzu ediyorum ki, namaza durulmasını emredeyim de ikame edilsin, sonra bir adama emredeyim halka namaz kıldırsın. Bu emirden sonra beraberinde odun demetleri olan birkaç adamı, cemaate gelmeyen kimselere götürüp de üzerlerine evlerini cayır cayır yakayım.” 4590
“Vallahi bazı kavimler ya cemaatleri terketmekten vazgeçecekler ya da Allah onların kalplerini mühürleyecektir. Sonra da muhakkak gâfillerden olacaklardır.” 4591
“Adamın cemaatle kıldığı namaz, kendi başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece üstündür.” 4592
“İnsanları mâdenler mesâbesinde (kıymet yönünden farklı şekilde) bulursunuz.” 4593
“Ümmetimden bir grup kıyâmete kadar dini (dosdoğru ve) açıktan yaşamaya (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapmaya) devam edecektir.” 4594
Abdullah bin Amr'dan şöyle rivâyet edilmiştir: "Bir gün erken erken Rasûlullah’a (s.a.s.) gittim. Derken bir âyet-i kerîme hususunda ihtilâf eden iki adamın seslerini işitti de, Rasûlullah (s.a.s.) yanımıza çıktı. Yüzünde gazab belli oluyordu. Ve: "Sizden öncekiler ancak ve ancak Kitab hakkında ihtilâfları sebebiyle helâk oldular" buyurdu. 4595
"Kur'an'ı kalpleriniz onun üzerinde birleştiği müddetçe okuyun! Onun hakkında
4583] 2/Bakara, 164
4584] Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2166, Humus 1966; Nesâî, Tahrîm 6
4585] Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278
4586] İbn Mâce, Et’ıme 17
4587] Buhârî, Fiten 2
4588] Ahmed bin Hanbel, 5/180
4589] Buhârî, Ezân 30, Salât 87; Müslim, Mesâcid 245; Ebû Dâvud, Salât 48; Tirmizî, Salât 47; Başka bir rivâyette, bu fazilet, yirmi beş derece olarak açıklanmıştır (İbn Mâce, Mesâcid 16)
4590] İbn Mâce, Mesâcid 17; Muvattâ, Cemâat 3
4591] İbn Mâce, Mesâcid 17
4592] Buhârî, Ezân 29; Müslim, Mesâcid 249; İbn Mâce, Mesâcid, 16; Muvattâ, Cemâat 1
4593] Buhârî, Menâkıb 1; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 199
4594] Buhârî, İ’tisâm 10
4595] Müslim, İlim 2, hadis no: 2666
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1029 -
ihtilâfa düştünüzmü, hemen kalkın." 4596
“Sizin için korktuğum, dünyanın sizden öncekilerin önüne yayıldığı gibi, sizin önünüze de yayılıp onların birbirlerine karşı nefsâniyet güttükleri gibi sizin de birbirinize karşı nefsâniyet gütmeniz ve bu durumun onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesidir.” 4597
“Enes’den (r.a.) rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi. Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti, nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla (din ve akîde konularında münâkaşa ile) mı emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz mi? Sizden öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az olduğu için mücâdeleyi terk edin. Münâkaşayı terk edin; zira münâkaşa, kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terk edin; zira fitnesinden emin olunmaz. Münâkaşayı terk edin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terk edin, zira mü’min (dinde) münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşa yapanın haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşada devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terk edin, zira o, Rabbim’in putlara tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı terk edin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terk edin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç, hepsi de dalâlet üzerindedir.” Bu kurtulan kısmın kimler olduğu sorulduğu zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: "Benim yolum üzerinde olanlar, ashâbım, Allah'ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir." 4598 (Not: Bu hadis rivâyeti, Kütüb-i Sitte ve benzeri sahih hadis kitaplarında yer almaz, hadisin sıhhati bilinmemektedir.)
“İsrâiloğulları yetmiş bir fırkaya bölündü; içlerinden biri kurtuldu, diğerleri ateştedir. İsa’nın ümmeti yetmiş iki fırkaya ayrıldı; biri kurtuldu, diğerleri ateştedir. Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri kurtulur, diğerleri ateştedir.”4599 (Not: Bu hadisin sıhhati de hadisçiler ve bazı araştırıcılarca tartışılmıştır.)
İhtilâflara Yaklaşım
İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır. İnsanları doğru tanıyıp insanların farklı ve tartışmacı yaratıklar olduğunu dikkate aldığımız zaman, bu durumu belli bir ölçüye kadar normal karşılamamız gerekir. Birçok konuda birbirinden farklı yönelişlere, farklı değer ölçülerine sahip olan insanlar, elbette ki ihtilâflara düşecekler ve bu ihtilâflar çerçevesinde tartışacaklardır. Bu yüzden, insanlar yaşadığı sürece, yeryüzünde bu ihtilâfların kökünü kazıyabilmek, bu ihtilâfları ortadan kaldırabilmek mümkün olmayacaktır. İnsanları ortadan kaldırmadan ihtilâfları ortadan kaldıramayacağımız gerçeğini dikkate aldığımız zaman, ihtilâfların kökünü kazımak gibi ütopik bir hedefe değil; ihtilâflara bilinçli yaklaşmak gibi reel bir hedefe yönelmemiz gerektiğini anlayabiliriz. Çünkü insanlar arasında vuku bulan tüm ihtilâflar, başlangıç itibarıyla
4596] Müslim, İlm 3-4, hadis no: 2667
4597] Buhârî, 4/117
4598] El-Âcurrî, eş-Şerîa, s. 55; T. Koçyiğit, Hadisçiler ve Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar, s. 225-226
4599] İbn Mâce, hadis no: 3991-3993
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
meyvesi belirsiz tohumlar gibidir. Bu ihtilâf tohumlarının meyvesini belirleyen en önemli unsur ise, ihtilâfların keyfiyetinden ziyade; insanların bu ihtilâflara yaklaşım ve yorumlama biçimidir. İhtilâf ahlâkıdır, ihtilâflarla imtihan olunduğu bilincini kuşanmaktır.
Meselâ maddî konulardaki bir ihtilâf, bazen insanların cömertliğine, sadakada bulunmalarına ve bazı haklarından vazgeçerek daha olgun bir kimliğe ulaşmalarına sebep olurken; bu insanların birbirlerini dinlemelerine, birbirlerini daha iyi anlamalarına, fikirlerinin olumlu yönde değişmesine ve gelişmesine katkıda bulunurken; bazen de insanların mücâdelesine, birbirlerini tahkir ve hatta tekfir etmelerine neden olmaktadır. Oysa birbirlerinden farklı neticelere sebep olan bu ihtilâflar, çoğu zaman birbirine benzer olan aynı ihtilâflardır. İhtilâflar aynıdır ama bu ihtilâflara insanların yaklaşımları farklıdır ve bu farklı yaklaşımlar, farklı neticelere sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla ihtilâf konusunda en önemli mesele, ihtilâflara yaklaşımdır. Çünkü herhangi bir ihtilâfın müsbet veya menfî sonuçlara sebep olması, genellikle bu gibi ihtilâflara yaklaşımla ilgili bir meseledir.
Hepimizin bildiği gibi, müslümanların ayrılmasına, dağınık ve birbirinden kopuk yaşayışına, birbirlerine düşmesine neden olan birçok fitne ve fesadın kökeninde, küçük veya büyük bazı ihtilâflar bulunmaktadır. Dolayısıyla bu fitne ve fesadın ortadan kalkabilmesi, sözkonusu ihtilâflara Kur’anî bir bilinç ve rahmete dayanan ahlâkla yaklaşabilmemize bağlıdır.
Tüm ihtilâflarımızın yegâne çözüm kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim, ihtilâf meselesiyle ilgili olarak müslümanlara üç genel yaklaşım vermektedir. Bunlardan birisi makul karşılamak, diğeri ısrar ve azimle çözümlemeye çalışmak, bir diğeri de Allah'a bırakmaktır. Şimdi bu üç yaklaşımda esas alınan ihtilâfları kısaca değerlendirelim:
1. Makul ve Normal Karşılamamız Gereken İhtilâflar: İnsanların bulunduğu her yerde az veya çok, küçük ya da büyük ihtilâfların olmasının kaçınılmaz olduğundan, her biri ayrı bir insan olan müslümanlar arasında da, elbette ki birçok ihtilâflar olabilecektir. Müslümanlar arasında vuku bulacak olan bu ihtilâflardan, makul ve normal karşılamamız gereken ihtilâflar, İlâhî vahyin müslümanlara seçme muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad ve tercih hakkı verdiği meselelerdeki ihtilâflardır. Yarattığı insanın ne olduğunu ve bizlerin sözkonusu meselelerde hangi ihtilâflara düşeceğimizi hakkıyla bilen Yüce Rabbimiz, hiç kuşkusuz ki bu gibi ihtilâflarla bizleri sınamakta, denemektedir. Bu ihtilâflar karşısındaki kulluk mükellefiyetimiz, sözkonusu ihtilâfları ortadan kaldırıp kaldıramayacağımız noktasında değil; nefsî ve şeytanî vesveselere aldanarak bu ihtilâfları birer fitne ve fesat sebebi durumuna getirmemek hususundadır. Çünkü bu ihtilâfları ortadan kaldırmaya çalışmamız, insanların tabiî durumlarından kaynaklanan bu gibi ihtilâfları ortadan kaldırmamıza değil, bu ihtilâfların birer fitne ve fesat sebebi olmasına neden olacaktır. Şeytanın ortamı kızıştırıcı bir ateşle yaklaştığı bu gibi ihtilâflar, bilinçli müslümanların suyla yaklaşması gereken ihtilâflardır.
Müslümanların muhayyer bırakıldıkları bu gibi meselelerdeki ihtilâflar, insanların fıtratını, farklı özelliklerini, çeşitli yaklaşımlarını, değişik önceliklerini dikkate aldığımız zaman makul karşılamamız gereken ihtilâflardır. Bu yaklaşım, elbette dinden tâviz vermek ya da tevhid dinini zedelemek anlamına gelen bir
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1031 -
yaklaşım değildir. Çünkü ihtilâfa neden olan bu mesele, şâyet müslümanların ihtilâfa düşmeden tek bir görüşte birleşmeleri gereken bir mesele olsaydı, tevhid dininin sahibi olan Rabbimiz hiç kuşkusuz ki kesin bir hüküm vazeder ve bu meselede müslümanlara muhayyerlik hakkı vermezdi. Dolayısıyla bu gibi ihtilâflar, ortadan kaldırıp yok edemeyeceğimiz ancak makul karşılayarak pasifize edebileceğimiz ihtilâflardır. Bu gibi ihtilâflarda birbirine karşıt görüşlerden herhangi birisini kabullensek ve bu görüş bize çok doğru, çok güzel gelse dahi, bize doğru ve güzel gelen bu görüşü mutlaka karşı tarafa empoze etme kaygı ve ısrarına kapılmamamız gerekir. Çünkü bu gibi ihtilâfların fitne ve fesada yol açmasını engellemenin yegâne yolu; ihtilâf meselesini çok öncül ve çok önemli bir mesele durumuna getirmeden kendi görüşümüzü makbul, karşı tarafın görüşünü makul karşılamamız ve bunun da ötesinde iç dünyamızda küçük bir “belki”ye yer vermemizdir. “Belki, karşı görüş daha doğru olabilir.” “Benim görüşüm, yanlış ihtimali olan doğru; karşımdaki görüş, doğru ihtimali olan yanlıştır” diyebilmeli, kendi göreceli/tartışmalı doğrularımızı “mutlak doğru” ilân etmemeliyiz.
2. Israrla ve Azimle Çözülmesi Gereken İhtilâflar: Müslümanların makul ve normal karşılamayacakları, kesinlikle çözmeye çalışacakları ihtilâflar, dinimizin aslî meselelerinde meydana gelebilecek olan ihtilâflardır. Çünkü İslâm dini, tevhidi önceleyen ilâhî bir dindir. Şâyet teslim olduğumuz bu din, beşer kaynaklı bir din olsaydı, beşerden kaynaklanan bazı ihtilâfları makul karşıladığımız gibi, her biri birer beşer olan hocaların ve şeyhlerin, üstad ve ağabeylerin dine nisbet ettikleri ihtilâfları da makul karşılayabilirdik. Oysa biliyoruz ki dinimizin esasını belirleyen bütün gerçekler, tüm müslümanlar tarafından tartışılmadan kabul edilmesi gereken ilâhî gerçekler, mutlak hakikatlerdir. Rabbimiz, dinimizin esasını belirleyen bu meselelerde en ufak bir ayrılık ve ihtilâfın olmaması için, bu gibi temel konularda hüküm vazetme yetkisini (peygamber dahi olsa) hiçbir beşere vermemiştir.
Dolayısıyla dinimizin temel meselelerinde ihtilâfa yol açan beşer kaynaklı bütün görüşler, ne kadar çağdaş, ne kadar aklî olursa olsun, hoşgörüyle karşılayacağımız görüşler değildir. “İslâm dini, akıl dinidir” diyenler, belki bu sözlere karşı çıkabileceklerdir. Dinimizin akla ve akletmeye ne kadar çok önem verdiği bir hakikattir. Bununla birlikte “dinimiz akıl dinidir” demekten yine Rabbimize sığınmak gerekir. Çünkü severek teslim olduğumuz bu din, önemle ve öncelikle iman dinidir. Allah'a ve Allah’ın hükümlerine, temiz bir kalp ile inanma, teslim olma dinidir. Bu dinin tevhidî bir içerik kazanması ise, aklî yorumlarına değil; bu hakikatlerin ilâhî aslına iman ve teslimiyetle mümkündür.
İnsanların ayrı ayrı mizaçlara, farklı yeteneklere ve bazı konularda değişik görüşlere sahip olmalarına rağmen, “müslüman”, mizacı, yeteneği ve görüşleri ne olursa olsun, ortak bir dâvete iman eden, müşterek bir çağrıya teslim olan insan demektir. İnsanlar standart yaratıklar değildir ama “ben müslümanım” diyen insanların, ilâhî ölçüden kaynaklanan birçok ortak standartları vardır. “Biz müslümanlar” derken, kasdettiğimiz gerçek, kişisel farlılıklarımızın üstündeki bu ortak değerlerimiz ve müşterek kabullerimizdir.
Bu nedenledir ki, “biz” tanımı, ortak kabullerimizi ifadelendiren bir tanımdır. Dinimizin temel meselelerindeki bu ortak kabullerimize de farklı yaklaşımlar, farklı değerlendirmeler ruhsatı verdiğimiz zaman, “biz” tanımının yerine “ben”
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tanımı, “bizim dinimiz” yerine; “benim dinim” ifadesi gelmiş olur. Oysa biliyor ve iman ediyoruz ki, Rabbimiz herkesin mizacına, yaklaşımına göre ayrı ayrı dinler göndermemiştir. İslâm’ın bize muhayyerlik hakkı vermediği bütün temel meselelerdeki kabul ve redlerimizde farklılıklar olmaması gerekir. Bu farklılıklarımızı giderecek olan yegâne unsur ise, bu konularda beyan edilen ilâhî hakikatlerdir. İlâhî gerçeklere yaklaşım konusunda makul karşılayabileceğimiz farklılıklar, bu mutlak doğrulara iman ve teslimiyet noktasında değil; bu ilâhî gerçekleri öncelemek boyutunda kendini gösterebilir. Bir kardeşimize göre oldukça önemli ve öncelikli olan ilâhî bir doğru, diğer kardeşimize göre aynı önceliğe hâiz olmayabilir. Ancak her iki kardeşimizin de kabul ve tasdik ettiği hakikatlerdir bunlar. Kaldı ki, bu önemseme ve önceleme konusundaki farklılıkların da en asgariye indirilmesi gerekir. Rabbimizin önemle vurguladığı ve nüzul sırasındaki hikmete binâen öncelediği tüm gerçekler, bütün müslümanlarca önemsenip öncelenmesi gereken hakikatlerdir.
Tevhid dininin esaslarını beyan eden ilâhî doğrular, tüm müslümanların hiçbir ihtilâfa düşmeden kabul etmeleri ve yaşamaları gereken gerçeklerdir. İlâhî kaynaklı olan bu mutlak doğruları, beşerî gerekçelerle çatallandırmaya çalışmak ne kadar yanlış ise; ilâhî kaynaklı olan bu doğruların yerine veya yanına, beşer kaynaklı görüşlerin konulmaya çalışılması da o kadar yanlıştır. Falan hocanın veya filan imamın bir görüşünü, İslâm’ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü beşer kaynaklı böyle bir görüşü din adına mutlak doğru olarak ileri sürmek, dinde tevhide değil; tefrikaya sebep olacaktır. Çünkü müslümanların din adına gerçekleştirecekleri vahdet, aklî değerlendirmeler ve kavrayışlarla değil; kalbî tasdik ve imanla gerçekleştirebilecekleri bir vahdettir. Yani, tüm müslümanları bir araya getirebilecek olan hakikatlerin, bütün müslümanların iman etmekle yükümlü oldukları doğrular olması gerekmektedir. Dolayısıyla kendisine karşı imanî bir sorumluluğun olmadığı bir hocanın veya bir imamın görüşü, doğru olsa bile, dünya müslümanları için imanî bir bağlayıcılığı olmayan böyle bir görüşü İslâm adına mutlak doğru olarak ileri sürmek, hiç şüphesiz ki, İslâm’da tefrikaya sebep olacaktır.
Netice olarak, müslümanların vahdetini ve bu vahdeti sağlayan tevhidi ne kadar önemsiyorsak, İslâm’ın temel meselelerinde vazedilen tevhidî gerçekleri de o kadar önemsememiz ve bu konularda en küçük bir ihtilâfa yer vermememiz gerekir. Temel meselelerdeki ihtilâfları hoş karşılamak, kesinlikle fitne ve fesadı hoş karşılamak olacaktır. Ve böyle bâtıl yaklaşımlar, hak olan İslâm dinini, bir kuşku ve şüphe dini haline getirecektir. Oysa tüm şüphelerden uzak olan İslâm dini, mü’min kalplere mutmainlik veren müstakîm bir dindir. Bu huzuru ve dosdoğru yolu yaşayan müslümanlar, hiçbir temel meselesinde “Allah böyle buyuruyor, falan da böyle buyuruyor. Acaba hangi hükmü esas alayım?” istifhâmına kapılmazlar. Bu konuda en ufak bir kuşku ve ihtilâfa düşmezler. Çünkü bu dosdoğru müslümanların teslim oldukları hakikat, tâbi oldukları hüküm bellidir: “Onlar hâlâ câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle iman eden bir topluluk için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?”4600; “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim
4600] 5/Mâide, 50
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1033 -
Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 4601
3. Allah'a Bırakmamız Gereken İhtilâflar: “Her ihtilâfın bir çözümü vardır ve her ihtilâf çözümlenmelidir” diyerek her işi çözmeye, her ihtilâfı sonuçlandırmaya meraklı bazı kimseler, “Allah'a bırakmamız gereken ihtilâf” deyimini tuhaf karşılayabilirler. Oysa meseleyi Kur’ân-ı Kerim’e göre değerlendirdiğimiz zaman, Kur’an bazı ihtilâfları âhirete bırakmakta ve bu ihtilâfları çözümleyecek olan ilâhî hükmün, âhirette bizzat Allah tarafından verileceğini beyan etmektedir: "Hepsi de Kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde yahûdiler: 'hıristiyanlar doğru yolda değillerdir' dediler. Hıristiyanlar da: 'Yahûdiler doğru yolda değillerdir' dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyâmet günü onlar hakkında hükmünü verecektir." 4602; “...Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.”4603; “...Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda kıyâmet günü hüküm verecektir.”4604; “...Hiç şüphesiz Allah, kendi aralarında, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerde hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez.”4605; “...Şüphesiz senin Rabbin, hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.” 4606
Sadece bir kısmını zikrettiğimiz bu âyet-i kerimeleri dikkatle okuduğumuz zaman, Rabbimizin bazı ihtilâfların çözümünü, daha açık bir ifadeyle, bu ihtilâfların hükme bağlanmasını, kıyâmet gününe ertelediğini görebiliriz. Tabii ki düşünmemiz ve hikmetini anlamaya çalışmamız gereken bir durumdur bu. Rabbimiz bazı ihtilâfların çözümünü apaçık bir hükme bağlamasını, neden kıyâmet gününe/âhirete bırakıyor? Kur’an nâzil olurken, sözkonusu ihtilâflara ilişkin hükümler de neden nâzil olmuyor? Bu ihtilâflara ilişkin hükümleri, en güzel bir yaklaşımla, en güzel bir üslûpla tebliğ edebilecek olan Peygamberimize, bu hükümler neden bildirilmiyor?
Sözkonusu ihtilâflara ilişkin bu hükümler, muhâlif tarafları muhâtap alarak Kur’ân-ı Kerim’de nâzil olsaydı dahi, bu ihtilâflar yine çözümlenemezdi. Çünkü, insanlarda derin saplantı haline gelmiş bazı ihtilâflar vardır ki, bunların çözümü sadece ilâhî hükme değil; ilâhî hükümle beraber ilâhî bir Hâkim'e de gerek duymaktadır. Bu gibi ihtilâflar, muhâlif taraflarla ilâhî hükmün arasına bir beşerin girmesiyle çözümlenebilecek ihtilâflar değildir. İnsanlarda derin saplantı haline gelmiş böylesi ihtilâflar, sadece mutlak Hâkim olan Rabbimizin aracısız vereceği hükümle çözümlenebilecek ihtilâflardır. Çözümü âhirette Rabbimize kalan bu ihtilâfların mâhiyetini ve muhâlif tarafların durumunu, Kur’an’dan yola çıkarak şu şekilde tanımlayabiliriz:
1. Tahrif Edilmiş Kaynağa Dayalı İhtilâflar: Yahûdilerin ve hıristiyanların çözümü mümkün olmayan birçok ihtilâfı, asıl itibarıyla kaynağa dayalı ihtilâflardır. Bunlar, birçok konuda birbirlerini itham etmeleri ve din adına birbirleriyle ihtilâfa düşmeleri, kendilerini nisbet ettikleri tahrif edilmiş semâvî kitaplardan ve din
4601] 33/Ahzâb, 36
4602] 2/Bakara, 113
4603] 3/Âl-i İmrân, 55
4604] 10/Yûnus, 93
4605] 39/Zümer, 3
4606] 45/Câsiye, 17
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
adına ahkâm kesen râhip ve hahamlardan kaynaklanıyordu. Bu kitaplar, din adamlarının hevâlarına göre tahrif edildiği halde, kendi taraftarları açısından kesin doğru telâkki ediliyorsa, tahrif edilmiş kaynaklara dayalı bu gibi ihtilâflar, bizim tarafımızdan kesinlikle çözüme ulaştırılabilecek ihtilâflar değildir. Çünkü bu ihtilâfları çözüme ulaştırabilmenin ilk şartı, kaynak meselesini çözümlemek ve muhâlif tarafları ortak bir kaynakta buluşturabilmektir. Ama muhâlif taraflar kendi kaynaklarına itikadî bir saplantı ile tutunduklarından bu mümkün olmayacak ve tahrif edilmiş kaynaklar olduğu sürece, bu kaynaklara dayalı ihtilâflar da sürüp gidecektir.
Konuya yahûdi ve hıristiyanlardan örnek verilmesi, müslümanların ya da “müslümanım” diyenlerin böyle ihtilâflardan uzak oldukları anlamına gelmemektedir. Kaynak meselesinde netleşmemiş müslümanların ya da, kendini müslüman kabul edenlerin arasında da, ne yazık ki asırlardır benzer ihtilâflar yaşanmaktadır. Peygamberimiz’e nisbet edilen doğru-yanlış her rivâyeti ilâhî vahiy gibi kaynak kabul eden ve Kur’an dışında kutsal ve mâsum kitapların mevcut olduğuna inanan gelenekçilerle tefsirciler arasında; şeyhlerinden sâdır olan her sözü, ilâhî kelâm gibi kabul eden softalarla fıkıhçılar arasında vuku bulan birçok ihtilâf, asıl itibarıyla kaynağa dayalı ihtilâflardır. Beşerî kaynaklara ilâhîlik vasfı verildiği ve ilâhî zannedilen bu kaynaklara, Allah'a iman eder gibi iman edildiği zaman, bu kaynaklara dayalı ihtilâflar, kesinlikle çözüme ulaşabilecek ihtilâflar değildir.
Tüm dünya müslümanları için yegâne ilâhî kaynak Kur’ân-ı Kerim’dir, böyle olmak zorundadır. Mü'minlerin din adına faydalanacakları ikinci kaynak ise korunmuş olan Kur’ân-ı Kerim’in tasdik ve teyid ederek koruduğu sahih sünnettir. Ancak, sahih sünnet, dünya müslümanlarıyla ihtilâflarımızı çözümleyebileceğimiz değil; din adına faydalanacağımız bir kaynaktır. Bu kaynaktan istifade ederken karşılaşılan ve daha çok mezhebî yaklaşımların neticesi olan farklılıkların makul karşılanması ve müslümanların ayrılığına sebep olacak bir ihtilâf durumuna getirilmemesi gerekir. Dünya müslümanlarının vahdetini sağlayabilecek olan kaynak, sadece Kur’ân-ı Kerim’dir. Bu gerçeği kabul etmeyip birçok beşerî kaynağı ilâhî zanneden ve mutlak doğru kabul ettiği bunlara bilinçsizce iman eden kimselerin, böylesi kaynaklardan hareket ederek sürdürdükleri ihtilâflar, mutlak Hâkim olan Rabbimizin kıyâmet günü hükme bağlayacağı ihtilâflardır. Kaynak meselesinin çözümlenemediği bu gibi ihtilâflar çerçevesinde uzun uzadıya tartışmaya ve cedelleşmeye hiç gerek yoktur.
2. İlme Dayalı İhtilâflar: İlim dediğimiz hakikatler, birbiriyle çelişen gerçekler olmadığı için, “hiç, ilme dayalı ihtilâf olur mu?” diye akla istifham gelebilir. Fakat ne gariptir ki kendilerine ilim verilen nice kimseler, kendilerine ilim verildikten sonra anlaşmazlığa düşen kimseler olmuşlardır. “Andolsun, Biz İsrâiloğullarını, hoşlarına gidecek güzel bir yurda yerleştirdik ve onları temiz nimetlerden rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda kıyâmet günü hüküm verecektir.”4607; “Onlara bu emirden apaçık belgeler (deliller) verdik. Fakat onlar kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki hakka tecâvüz ve azgınlıktan dolayı, ihtilâfa düştüler. Şüphesiz senin Rabbin, hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hüküm
4607] 10/Yûnus, 93
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1035 -
verecektir.” 4608
İlim dediğimiz hakikatler, birbiriyle çelişen ve çatışan şeyler değildir. Ancak, bu gerçeklerden hareket ederek ilimde derinleşmek, doğru bir yönteme ve dosdoğru bir istikamete gerek duyar. Sözkonusu ilim, ilâhî hakikatlerle ilgili bir ilim ise, böyle bir ilimde derinleşmek, doğru bir yöntem ve istikametin yanı sıra iman ve amele de gerek duymaktadır. Dolayısıyla iman, amel ve istikameti dikkate almadan sahip oldukları ilimde derinleşmek isteyen şaşkınlar, kendilerini nefs ve hevânın tatlı esintisine bırakarak ilimde derinleşmek adına, ilimde serkeşleşmektedirler. İlmin kapısından tevâzu sahibi bir fakir gibi içeri gireceklerine, hiç girmedikleri kapıdan birer zengin edâsıyla dışarı çıkan bu kimseler, geçmişte ve günümüzde örneklerine bolca rastladığımız kimselerdir. Tarihte hangi sapık yönelişi ele alırsanız alın, bu yönelişte bulunanların kalkış noktasında bazı doğrulara tutunduğunu görebilirsiniz. Yani, her bâtıl, kesinlikle haktan bazı unsurları içine katar ve kendini hak göstermek ister. Meselâ, vahdet-i vücut safsatasını savunan kimseler, kendilerine göre kelime-i tevhid gerçeğinden hareket ederek bu görüşe ulaştıklarını iddia eden kimselerdir. Günümüz dünyasında ise tâğutların maslahatını gözetebilmek ve İslâm’la laikliği barıştırabilmek için yıllarca araştırma yaptıklarını iddia eden bazı akademisyenler, bu konudaki çağdaş örneklerdendir. Doğrulardan hareket ederek yanlışlara varan ve bu yanlışlara doğruymuş gibi iman eden böyle kimselerle tartışabilmek, sözkonusu ihtilâfları ortadan kaldırabilmek mümkün değildir. Çünkü bu kimselerle karşı karşıya gelip tartıştığınız zaman, sıkıştıkları an kalkış noktasında esas aldıkları bazı doğruların içine saklanıvereceklerdir. Kalkış noktasındaki doğruları kalkan, bu doğrulardan hareket ederek vardıkları yanlışları kılıç olarak kullanan bu kimseler, samimi olmadıkları sürece anlaşabileceğimiz, sözkonusu ihtilâfları çözümleyebileceğimiz kimseler değildir.
3. Akla Dayalı İhtilâflar: Kendisini ilâhî vahiyden müstağnî veya onun üstünde gören her yaratılmış nesne, bu şey akıl dahi olsa, sapıklıktan kurtulamaz. Dolayısıyla “dinimiz akıl dinidir” dedikten sonra, aklını ilâhî vahyin üstünde bir seçici, bir tanımlama mercii olarak gören, aklına gelen ve aklî/mantıklı gözüken her görüşe iman eden akılcılar, akıllarına iman etmekle en büyük akılsızlığı yapan kimselerdir. Çünkü dizginlerini ilâhî vahye teslim etmeyen ve soyut gerçeklerden çok, somut realiteden etkilenen akıl, karşılaştığı tüm meseleleri soyut olan ilâhî vahye göre değil; somut olan realiteye göre değerlendirecek ve yaşanan realite bir câhiliyye ise, câhilî gerçekliğin samimi bir savunucusu durumuna gelecektir. Akıl sapması diyebileceğimiz bu hastalığın iki önemli virüsü, realistlik ve akılperestliktir.
Oysa beşerî aklı, ilâhî vahyin önüne geçirmek, akıllılık, hatta akılcılık değil; akılperestliktir. Akılperestlik (akla tapmak, aklı putlaştırmak) ise, gerçek düzlemde, en büyük akılsızlıktır. Çünkü ilâhî vahyin denetiminde olmayan akıl, nefs ve hevânın denetiminde olup, ister istemez nefsin bencilliğini, nefsin maslahatını gözeten bir uşak durumuna düşmüştür. Meselâ, münâfıklar, böyle bir akıl sapması içinde bulunan kimselerdir. Günümüzdeki bazı şaşkınlar gibi Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmeleri de, realiteden hareketle bazı aklî maslahatlar gereği yaptıkları bir tercihtir. “Allah’ın kendilerine karşı gazablandığı bir kavmi velî
4608] 45/Câsiye, 17
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(dost ve müttefik) edinmekte olanları görmedin mi? Onlar ne sizdendirler, ne de onlardan. Kendileri de (hakkı) bildikleri halde, yalan üzere yemin etmektedirler.”4609 Demokrasi ve hoşgörü adına kâfirlerle dost olan, Allah'a kul olmak isteyen insanları böyle bir hoşgörüye ve uzlaşmaya dâvet eden, kendilerine göre gâyet akıllıca ve gerçekçi olan konuşmalarıyla kendilerini doğru yolda zanneden böylesi kimselerle, hangi düzlemde konuşacak ve ihtilâflarımızı hangi ölçülere göre çözümleyeceğiz ki! Bunlar aklı, bizler nakli esas alıyoruz. Bunlar akla, biz nakle iman ediyoruz. Bunlar realiteye, statükoya göre hakkı değiştirmeye çalışırlarken, biz hakka göre realiteyi değiştirmeye çalışıyoruz. Peki, bunlarla nasıl anlaşacak, ihtilâfları hangi ölçüye göre çözümleyeceğiz?
İhtilâflarla ilgili olarak bu açıklamalardan sonra, bazı ihtilâfları çözümlemeye kalkışmanın, boş bir uğraşı olacağı açıklık kazanmaktadır. “Allah’ın onların hepsini dirilteceği gün, (onlar) sizlere yemin ettikleri gibi O’na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. İyi bilin ki onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir.” 4610 Her şeyi hakkıyla bilen Yüce Rabbimiz’in huzurunda bile bir şey üzere olduklarına dair yeminlerini ve iddialarını sürdürecek olan böylesi kimseler, biz yaratılmışlar karşısında doğruyu kabul edip hakka teslim olurlar mı? Dolayısıyla Rahman ve Rahim olan Rabbimiz’in hükme bağlayacağı böylesi ihtilâflar karşısında faydasız tartışmalara, zararlı cedelleşmelere girmeden, bu ihtilâfları Allah'a bırakmamız gerekecektir. Çünkü bu gibi ihtilâfların yegâne çözümü, gerçekleşmesi mümkün olmayan ütopik çözümlerle uğraşmadan, tartışmalardan uzaklaşmak ve çözümü Allah'a bırakmaktır. Nitekim karşılaştığımız tüm ihtilâfları çözümleyebilecek yegâne kaynak olan Kur’ân-ı Kerim, böylesi ihtilâfların çözümü konusunda bizi bu yaklaşıma dâvet etmektedir: “De ki: ‘Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşâhede edilebileni (gizliyi de âşikârı da) bilen Allah’ım! İhtilâf ettikleri, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.” 4611
Eğer yaratılıştaki fıtratımızı korusaydık ve hiçbir olumsuz dış etki olmasaydı, gayr-ı meşrû ihtilâf, yani tefrika da olmayacaktı. Bu dünyaya gelirken kazandığımız şeyler, fıtrî özelliklerimiz ve şeytanın varlığı bizi doğamıza yabancılaştırdı. Dolayısıyla bu dünya için ihtilâf, kaçınılmaz hale geldi. İnsanlar farklı biçimlerde bilgilendiler, farklı hobiler ve fobiler kazandılar. Şeytan, saflığı bozan bir unsur olarak aramıza girdi. Farklı zamanlarda, farklı mekânlarda ve farklı mizaçlarda ve kişiliklerde insanlar olarak birtakım farklı kanaatlere sahip olduk. Bu dünya hayatı, bizim için imtihan alanıdır. Allah, rahmetinin eseri olarak bu çelişkiler içinde bize sırât-ı müstakîmi göstermek için kitap ve peygamber gönderdi. Böylece hak ile bâtıl ayrıldı. Bizim gibi inananlar ile inanmayanlar arasında temel bir ihtilâf ortaya çıktı. Buna iman ve küfür diyoruz. Bu hak-bâtıl çizgisinde bir ayrımdır. Hizbullah ve hizbüşşeytan olmak anlamındadır. Bu temel bir ihtilâftır.
İhtilâf konusunda en önemli husus; hangi konuda ihtilâf edildiğidir. Bu alan, ihtilâfın meşrû ve yasak olanını belirlemek açısından temel bir ölçüdür. İhtilâf ettiğimiz şey nedir? Gerçek ve mutlak hakikati iyi anlamak gerek. Bazı gerçekler vardır ki, insanlara göre, zamana ve mekâna göre değişiklik gösterir.
4609] 58/Mücâdele, 14 ve bk. devamı, 15-19
4610] 58/Mücâdele, 18
4611] 39/Zümer, 46; Mehmed Alagaş, Vahdete 7 Adım, s. 83-101
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1037 -
O, hayatın özünde var olan bir değişkenlikten kaynaklanan konjonktürel bir konudur. İhtilâfların özünde büyük ölçüde, mutlak hakikat ile değişken gerçeklik arasına bir çizgi çekememe konusu yatıyor. Ayrıntıda ihtilâf etmek, gerçeği yakalamak açısından, kolaylık ve maslahat yönünden büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla bu anlamda ihtilâf, kolaylık ve rahmettir. İkinci hakikat ise, mutlak hakikatte anlayış konusunda düştüğümüz ihtilâftır. Bu da beşer olmanın zaafından kaynaklanan bir konudur. Bu konudaki ihtilâfın meşrûiyet sınırı olarak üç mesele üzerinde durmak icap eder. İleri sürülen bir görüşün dayandığı temeller sağlam ise, vahiy ve mütevâtir sünnet ile te’yid ediliyorsa, aklî ve ilmî delilleri sağlam ise ve meşrû bir gerekçe ile ortaya konuluyorsa, bu görüşü doğru kabul edebiliriz. Zaten ictihadlar da, ya da ictihadlar arasındaki farklılıklar da buradan kaynaklanmaktadır. Yine bu da insanların anlayışlarını geliştirmeleri, akledip fikretmeleri açısından, tekâmülleri açısından bir zarûrettir.
Burada, dikkat etmemiz gereken husus; Kur’an’ı anlamaya çalışmamızdır. Yoksa, kendi zanlarımızı ve kanaatlerimizi te’vil yolu ile Kur’an’a isbatlatmak değil. Yine kendi kanaatlerimizi emretmekten/dayatmaktan kaçınmalıyız. Bu gibi konularda gereksiz ve özellikle kırıcı tartışmaya girmeme konusunda ihtiyatlı hareket etmemiz gerekir. Herkesin kendi fikri ile kişiliğini oluşturması ve özgür irâdesi ile Allah’ın ipine sımsıkı sarılması sûretiyle gerçek bir cemaat yapısı ortaya çıkabilir. Bu anlamda meşrû bir ihtilâf, cemaatin oluşması açısından zarûrettir. Herkesi aklî anlamda tek bir fikre getirmek, esasen mümkün değildir ve bu yönde vahdet adına girişilecek dayatmalar vahdeti parçalar.
Farklı Metotlar: Metot farklılığı mümkün. İnsanların bilgi düzeyleri, kültürleri, meslekleri farklı, yetenekleri farklı. Dolayısıyla farklı metotlar kullanıyor olabilirler. Bir ölçüde kategorik olmak iyi olabilir. Tabii, temel metoda ters düşmemeli; Yani, İslâmî metodun dışında gayrı meşrû bir metot kullanamayız. O genel metot içinde kalmak kaydıyla, kendimize yeni metotlar geliştirebiliriz. Ne var ki, farklı metot sahipleri, sonuçta İslâm’ın metodu içinde birbirlerinin varlığını ve meşrûiyetini kabul etmeleri, aynı bütünün birer parçası olduklarının şuurunda olmaları gerekir. Kanaat farklılıkları sebebiyle, gruplar birbirlerinin metotlarına sıcak bakmayabilirler. Ama bir ihtilâf zannî ise, yani ictihadî ise, yine de birbirlerine karşı hoşgörülü bakmak zorundadırlar.
Maalesef yaşadığımız coğrafyada müslümanlar kendi aralarında bir şûrâ teşkil edemedikleri için, birtakım fırka ve hizipler kendi zannî hükümlerini müslümanlar için tek kurtuluş reçetesi olarak takdim etmek sûretiyle vahdet adına ihtilâfı körüklemektedirler. Müslümanlar Allah'a, Rasûlüne ve Kitaba imandan başka, neredeyse örgütlerine, liderlerine ve metotlarına iman etmekte; dinleri ile örgüt, lider ve yöntemlerini sentez yapmaktadırlar.
Haram ve helâlle sınırlı metot içinde, birçok metot farklılıkları mümkündür; hatta lüzumludur. Her sahada hareket edecek farklı gruplar gereklidir. Bilgi, beceri ve fıtratla ilgili bir konudur bu. Ancak hiç kimse kendini tek çözüm yolu olarak gösteremez. Bu, farklı bir sentezciliktir. Herkesin doğru yaptıklarının yanı sıra, pek çok yanlışları da olabilir ve olmaktadır. Mâsûmiyet kavramını hiç kimse kendinde taşıyamaz. O halde herkesin hataları olabilir. Bu yanlışlar, o kişi için ayıp değildir. Ayıp olan hatada ısrardır. Yoksa, yanlışın farkına varıp dönülürse, o ayrı bir fazilettir. Bunlara ilâveten, vahiy kesilmiştir. Öyleyse hepimiz kendi
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşünce ve irâdelerimizle inandığımız şeyleri doğru olarak kabul ediyoruz demektir. Bu doğru kabul ettiklerimizin eksik ya da yanlış olma ihtimalini göz önünde bulundurmalıyız.
Müslümanlar dinleri üzerinde tartışmaya girmeyecekleri gibi, ihtilâf ettikleri konularda da birbirlerini mâzur görmek, ittifak ettikleri konularda örgüt, lider ve yöntemleri ne kadar farklı olurlarsa olsunlar birlikte hareket etmek durumundadırlar. Müslümanlar, makro planda, Allah'a, Rasûlüne ve Kitaba iman edenler tek bir cemaattirler. İyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar; yaratılmışlığın hukukunu korurlar, nerede bir iyilik görürlerse ona destek verirler. Nereden bir kötülük görürlerse görsünler, kimden geliyor olursa olsun, kime yönelik bulunursa bulunsun, kötüye ve kötülüğe karşı çıkarlar, zulme tavır alırlar. En genel anlamdaki İslâmî vahdetin temeli de budur. Bizim örgüt, lider ve yöntemlerimiz hakikatin ta kendisi, kaynağı ve ölçüsü değil; hakikati anlamak ve hayata geçirmekte bir yöntem konusudur.
Müslümanları, kendi aralarında bölen, onları birbirlerine yabancılaştıran, kendi örgüt, lider ve yönteminin üstünlüğü tartışmasına götüren ve kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir eden yapılanma, İslâm’ın ruhuna yabancı bir yapılanmadır. Cehennemin yollarının iyi niyet taşları ile döşeli olduğunu unutmamalıyız. Vahdet adına kimi zaman vahdeti yok eden bir tavrın içine girdiğimizi hesaba katmak zorundayız. Arzu ve mizaçlarımızın farklı oluşu, ya da zekâ farklılıkları, farklı mesleklerden oluşumuz tefrikanın sebebi olamaz. Cemaat, farklı eğilimleri içinde barındıran bir topluluktur. Din, biat ve toplumsal sözleşme ile bu topluluğun üyeleri birbirine bağlıdır. adâlet sahibi biri, onların bu ahitlerine uyup uymadıklarını gözetler ve dinî hükümlerin, biat ve zimmet sözleşmesinin hükümlerini tatbik eder ve toplumun maslahatını gözetir. Bir bakıma bir orkestra şefi gibidir, topluma nezâret eder.
İhtilâfın en önemli sebeplerinden biri, yanlış emirlik telâkkisi, yanlış bir “bağlanma” anlayışıdır. Emirlerimize, örgütlerimize, yöntemlerimize biat ediyoruz. Yani dinimizle bazı şeyleri, hatta nefsimizi sentez ediyoruz. Oysa, kim dinine bir şey ekler, ya da ondan bir şey çıkarırsa, eklediği ve çıkarttığı ile başbaşa kalır ve din ortadan çekilir gider. Vahdet, bir ahlâk konusu olduğu kadar, bir entelektüel seviye meselesidir de. Ancak, İslâm’ı bilen, yaşayan ve mes’ûliyetinin idrâkindeki ahlâklı insanların toplum üzerindeki velâyetleri ile vahdet gerçekleştirilebilir. Vahdet, tek bir emir-komuta zinciri altındaki insanlar topluluğu değildir. Bu, biraz da militarist bir tavırdır. İslâm toplumu, sıkı bir hiyerarşi ve örgütlenmenin ürünü değildir. Tek tip standart insan isteği, robotlaşmış, sadece evet deyip kafa sallayanlar oluşturan bir gayrı fıtrî ideoloji değildir İslâm. Özgür irâdeleri ile Allah’ın ipine sımsıkı sarılan ve kendi aralarındaki işleri müşâvere ile halleden, âlimlerin yol göstericiliği, emir sahiplerinin nezâretleri ile İslâmî sorumluluklarının idrâkinde, tabiî uyum ve Allah'a doğru, O’nun rızâsı istikametinde sürekli bir tekâmül prensibine bağlı insanlar, bu toplumun müslüman kanadını oluştururlar.
İslâm’ın, vahdet, cemaat ve ümmet bilinci açısından temel hususlardan biri olan lider anlayışı, maalesef günümüzde tam tersi bir konuma düşürülmüştür. Liderlik anlayışı, ihtilâfların kaynağını, hatta tefrikanın temelini oluşturan ve ahlâkî problemleri de içeren bir yanlışlar yumağıdır günümüzde. Sormak gerekir; bizim müslüman grupçuklarının liderlerinden hangisi, emirlik iddiasından
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1039 -
vazgeçebilir, ya da yapacağı işler konusunda, kendisi gibi düşünmeyen müslüman kardeşini çağırıp onun görüşünü alabilir ve tasarrufunda bulunduğu para ve mülkün tasarruf ve denetimini bir jüriye devredebilir? Bunların kabulü zor; çünkü din ve dâvâya bakışla nefis veya grup/cemaat çıkarları birbiriyle karışmış, araçlar amaçlaşmış, metotlar yüceltilmiş, gaye için her yol, dolayısıyla gayrı meşrû yöntemler bile savunulur olmuştur.
Kaldı ki, cemaatlerin ellerinde bulundurdukları araçları ille devretmeleri de gerekmiyor. Yeter ki, içte hizmetlerin îfâsı ve yeni hizmetlerin üretilmesi, dış tehlikelere karşı birlikte hareket etmeleri, müslümanların imkânlarını İslâm’ın ve müslümanların maslahatı yönünde kullanmaları açısından danışmalarda bulunmaları bile büyük bir başarı olacaktır. Her biri, kendini müslüman cemaatin esası, kalbi, otorite merkezi olarak görmek yerine; İslâm’ın ve müslümanların hâdimi olarak görmek durumunda, hatta bu yolda sahip olduğu mallarını, canlarını, sevdiklerini fedâ etmek konumundadırlar. En azından ittifak ettikleri konularda birlikte hareket etmek, ihtilâf ettikleri noktalarda birbirlerini mâzur görmek zorundadırlar!
İhtilâfların Kaynağı: Günümüzdeki ihtilâfların kaynağı, temelde nefsîdir. Grup taassubunun da aslında hevâlardan kaynaklandığını belirtmek gerekir. İslâm cemaatine yaklaştıkça siyasî ihtilâflar da ortaya çıkacaktır. Kimin kime tâbi olacağı, liderin âlim mi, emir mi olduğu, toplumun velâyet hakkının kime ait olduğu soruları o zaman daha öne çıkacaktır. Her grubun İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini, kendi dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna inanıp başkalarına dayatması şimdiden problem olmaktadır. Hele, İslâm’ın hâkim olması durumunda, ihtilâfın tefrikaya, tefrikanın tekfire, tekfirin savaşa dönüşebildiğini Afganistan aynasında müslümanların görmeleri ve kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.
Aslında ihtilâf edilen noktalar, sanıldığı kadar çok değil. Birtakım yanlış din telâkkilerinden kaynaklanan sorunlar var. Onun da temelinde câhillik yatıyor. Nice ihtilâf gibi gözüken sorunların temelinde de ahlâksızlık yatıyor. Kendi kanaatlerimizi din zannetmemiz yatıyor. Bunları aştığımız zaman önemli bir ihtilâf olmadığı görülecektir. Geçmişi aynen mi tekrar edeceğiz, yoksa yeniden mi yorumlayacağız? Atalarımızın yolunu kutsal kabul eden bir anlayış gibi, her mirası reddeden modernist ve roformist çizgi de çözüm değildir. Kaynaklara inme ve bu gün o hükümleri, Allah’ın rızâsına uygun bir şekilde nasıl yaşayacağımız gündemde olmalı. Yani, dini zamana uydurmak değil; bu zamanda İslâm’ı yaşama ve takdim etme gayreti.
Metot Farklılığı: Metot farklılıkları aslında sorun değildir. İslâmî hareketin her sahada çalışanlara ihtiyacı var. İslâm, tek başına bir entelektüel hareket, ya da halk hareketi değildir. Tek başına siyasî bir toplum da değildir. Bu tür farklılıklar, bu grupların birbirini red ve mahkûm etmemesi halinde, kültürün zenginliğini gösterir. Başarıya giden yolu kısaltır. İlimle uğraşanlar olduğu gibi, tebliğ yapanlar, ya da haksızlıklara karşı durmaya nefsini hazırlayanlara da ihtiyaç var. Bu, bir yerde fıtrat ve ehliyetle ilgili bir konudur. Allah hepimizi ayrı ayrı özelliklerde yarattığından farklı mesleklere ve yeteneklere sahibiz. Farklı deneyimlere, izlenimlere, kültürlere sahibiz. Geçmişimiz, Kur’an’ın aynasından yansıyarak geleceğimizi üretecektir. O zaman, farklılıklar tabiîdir, güzeldir. Bu, dinimizi
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
formalara ayırarak kategorize edilmiş bir din anlayışı haline getirmemeli, fili ayrı yerlerinden tutan cemaatler, sadece kendi tuttukları yerin fil olduğu iddiasına kapılmamalıdır. Tesbih çekenler, tebliğ yapanlar ve cihad edenler ayrı ayrı topluluklar değildir/olmamalıdır. Bazılarımız bazı yöntemlere ağırlık verse de hepimiz aynı şeyiz/olmalıyız. Bu konuda önemli ölçü; aynı Allah'a, Peygamber’e, Kitab’a iman edenlerin, kaynakları, niyet ve yöntemleri meşrû olduğu sürece birbirlerinin varlıklarını ve meşrûiyetlerini kabul etmeleridir. Tabii, bunun alt yapısını da, dinin temel meselelerinde, tevhidi özümseyip ondan tâviz vermemek ve tâğuta karşı tavır gibi konularda farklılığın olmaması gerekmektedir. Bu dinin ilâhî olduğu gibi; dinin hâkimiyetine giden yolun, yani temel metodun da rabbânî olması gerekiyor. İslâm’ın hâkimiyeti için, yalnız meşrû araçların kullanılmasının zarûrî olduğu unutulmamalıdır.
Kolaya kaçma şeklinde kendini gösteren bir yanılgı da şudur: Hep kendi dışımızda birinin bizi kurtarmasını istiyoruz/bekliyoruz. Toplumdaki bu talep, arzı üretiyor ve kurtarıcı şahıslar ve kadrolar çıkıyor. Bunlar toplumu kurtarmak istedikleri için de, önlerine çıkan engelleri ezmekte bir sakınca görmüyorlar. İmanlarında olduğu gibi, kanaatlerinde de şüpheye yer yok. Oysa kanaatlerimizde yanılabileceğimizi hesaba katarak ihtiyatla hareket etmek ve bu noktada öteki müslüman kardeşlerimizle, tartışmaksızın sohbet etmeyi bilmemiz gerekir. Onların yanlışlıklarını isbat etmek ve kendi yorumumuzu onlara kabul ettirmek yerine; “acaba ben yanılıyor muyum?” diye onlarla konuşmamız, belki daha doğru bir tavır olur.
Hüküm açık: İman etmedikçe cennete giremeyiz. Birbirimizi sevmeden gerçekten iman etmiş sayılmayız! Tefrika, rüzgârımızı keser ve bir uçurumun kenarına sürükleniriz.
Hidâyet Allah’ın elindedir. Biz kimseyi kurtaramayız. Kurtuluş reçetesi herkesin kendi gönlündedir. Biz cihad ederken bile, kendi sorumluluk bilincimizle hareket ederiz. Sonucu tâyin edecek olan Allah’tır. Kimsenin kalbini değiştiremeyeceğimiz gibi, kaderine hükmetme gücümüz de yoktur. 4612
Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı
İnsan, ihtilâflarla iç içe yaşamaktadır. Hayatımız onunla vardır. Ancak, ihtilâflar, lüzumu açısından farklılık arzeder. Meselâ bir câmi inşâsında pek çok malzeme kullanılabilir. Cami; kerpiçle, tuğlayla, ahşap veya betonarme olarak yapılabilir. Bu malzeme çeşitleri ve inşâ tarzları bir ihtilâftır, ama gereklidir. Zaman ve zemine, insan ve imkâna göre farklı olabilecek bir mimarî tarzında inşâ edilebilecek olan câminin binâsı, ancak çeşitli malzemelerden oluşan ihtilâfla ayakta durabilmektedir. İlgililerden hiç birisi bu ihtilâfı gereksiz ve günah görmez. Ama herkes, yapılacak olan bu câminin kıblesini tesbit hususunda ihtilâf olmaması gerektiğini bilir. Çünkü bu konu kitâbîdir. Kıble, Kitab’a göre tâyin ve tesbit edilmeli, bu hususta ihtilâf varsa giderilmelidir. Yapılan böyle bir câminin girişine, iman edenlerden bir kısmının girmesini yasaklayan bir yazının asılacak olması da başka bir ihtilâfı çağırır. Bu üçüncüsü, sosyal bir ihtilâf olur. Birincisi kevnî, ikincisi kitâbî, üçüncüsü de ümmî ihtilâftır. Kur’ân-ı Kerim, işte bu üç ihtilâftan söz etmekte ve çözüm tarzlarını sunmaktadır.
4612] Abdurrahman Dilipak, İslâm Cemaatine Doğru, s. 106-117
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1041 -
1. Kevnî İhtilâf: Bu, câmi yapım malzemelerindeki gibi, doğal ve zorunlu ihtilâftır. Sünnetullah’ın cereyan ettiği eşyadaki ihtilâf böyledir. Oluşun ve başlangıcın kendisi olan yer ve göğün birbirinden ayrılması (fıtk), böyle bir ihtilâftır.4613 Bu ihtilâflar, birer âyettir. İnsanların farklı oluşu, arının karnından farklı (ihtilâflı) renklerde bal çıkması birer âyettir.4614 Her olgu, âdet, beyyine, hârika ve işaret, ihtilâfı sergileyen âyetlerdir.4615 İşte bu âyetlerin neshinden söz edilebilir. Gece âyeti, gündüz âyeti ile mahvedilir. İnsanların irâdeleri dışında kalan, fıtrattan kaynaklanan anlayış ve anlatış farklılıkları da böyledir. Parmak izlerindeki çeşitlilik de kevnî bir ihtilâftır. Çocuk ve delilerin sorumsuzluğu, ya da herkesin anlama gücü (vüs’at) 4616 nisbetinde sorumlu olması bu kevnî farklılıktandır.
Ancak, bu kevnî farklılık, bir düzen içerisindedir. Kaosda (kargaşada) değil, kozmosda (kâinatta) mevcut olan bir farklılıktır. Bu kozmosda başkasının orijinalitesi ve fıtratı (fütûr) yoktur.4617 Kevnî oluşta muhtemel bir çatlak, Allah’tan başka bir kudretin varlığını akla getirirdi. Oysa İlâh tek, düzeni de tektir. Aksi takdirde fesat olurdu.4618 İnsanın bu düzenlilikteki çabası İlâh’ın yönetimine ortak olmaya değil; ihtilâftaki analiz ve senteze yöneliktir. Bu düzenlilikteki kevnî ihtilâfı okumada başarılı olanlar, Kur’an’ın ifadesiyle “isimleri bilenler” yeryüzünde halîfe olurlar.4619 Ama tekvînî âyetlerin kullanım projesi olan kitâbî âyetlerle ilişkisini kesenler, eninde sonunda bu dünyada ve mutlaka âhirette hüsrâna uğrayacaklardır.
2. Kitâbî İhtilâf: Câminin kıblesini tâyin etmede oluşan ihtilâf böyledir. Bu; Kitab’a, hükme ve hikmete bağlı bir ihtilâftır. Tenzîlî olan sünnetullahta ihtilâftır. Düşünemeyenlerin ihtilâfı kevnî idi; bu, düşünmeyenlerin ihtilâfıdır. İnsanın ihtilâfı denilince tenzîlî olan bu ihtilâf akla gelir. Yaratılış kıssasında insanın ilk adı olan “halîfe”, ihtilâf kökündendir.4620 İnsan iki kere ihtilâftadır. Çünkü hem nesnel, hem de öznel yapısında ihtilâf vardır. Vücutça değişmesi bir ihtilâf, sözden cayabilmesi (ihlâf) ise başka bir ihtilâftır.4621 Melekler de birbirlerine itiraz ederler, aralarında ihtilâf ederler.4622 Peygamberler de ihtilâf edebilirler.4623 Ama onlar ihtilâfta kalmazlar. Emanete hiyânet ve hikmete muhâlefet ederek şeytanlaşmak İblis'in işidir. Bu, farkta ihtilâfta kalmaktır. Farkta kalmanın sebebi "kendini yeterli görme"dir (istiğnâ). Bu, ilk nâzil olan sûrede Allah'a muhâlefet sebebi olarak bildirilmiştir.4624 "Kendini yeterli görmek"ten kaynaklanan ihtilâfta rahmet yoktur.4625 Rahmet, ihtilâfı Kitapla gidermekle elde edilir. Zaten Kitab, hidâyet ve rahmet yolunu göstermek, ihtilâf edilen konuları açıklamak için
4613] 21/Enbiyâ, 30
4614] 30/Rûm, 22; 16/Nahl, 69
4615] 2/Bakara, 164
4616] 2/Bakara, 286
4617] 21/Enbiyâ, 22
4618] 21/Enbiyâ, 22
4619] 2/Bakara, 30
4620] 2/Bakara, 30
4621] 30/Rûm, 6
4622] 38/Sâd, 69
4623] 20/Tâhâ, 92-94; 21/Enbiyâ, 78-79
4624] 96/Alak, 6-7
4625] 11/Hûd, 118-119; 27/Neml, 76; 2/Bakara, 176
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
indirilmiştir.4626 Kitaplarda farklı şeriatler vardır; ama bu, dillerdeki çeşitlilik gibi zâhirdedir. Bâtındaki hikmette ihtilâf yoktur. Çünkü ihtilâfı bir hikmetle hükme bağlayan, bir olan Allah'tır.4627 Bunun içindir ki Kur'an'da ihtilâf yoktur. Bu; âyetleri iyice, sonuna kadar düşününce (tedebbür) anlaşılır. Tedebbür edenler, onda çelişki anlamında bir nesh olmadığını da anlarlar. Zaten nesh sünnetullahda değil; âdetullah'ta kevnî âyetlerde olur. Sünnetullahta olabilecek muhtemel bir nesh ise, kitâbî ihtilâfa, o da tefrikaya yol açacaktır. Tefrika da Kitab'ın yasakladığı bir şeydir.
3. Ümmî İhtilâf: Ümmetler farklı coğrafyalarda, farklı kimliklerle yaşıyorlar. Dil ve renklerinde olduğu gibi gidişatlarında da ihtilâftalar. Farklı sistem ve farklı yollara sahipler. Bu ümmetler, eğer kevnî sebeplerden ihtilâf ediyorlarsa hayırda yarıştıkça bu ihtilâfları müsbet görülmelidir. Ama ihtilâf sebebi kitâbî ise hayrın ölçüsü yitirilmiş olacağı için ihtilâf da sonuçta menfi olacaktır. Bu cins bir ihtilâfın sebepleri, şüphesiz negatif değerlerdir. Bireycilik, egoizm, şehvet, hırs ve sonsuz arzu gibi toplumları helâke sürükleyen bu duyguları, "hevâ" başlığında toplayabiliriz.4628 Bu hevâî duyguların hepsi "ben" merkezlidir. Birinci ve İkinci dünya savaşlarında ümmetleri ihtilâfa düşüren sebepleri de bu duygular beslemiştir.
Bireyde tercih belirleme merkezi olan nefisteki fücur ve takvâ, toplum düzeyinde yerini hevâ ve hedâya bırakır. Yani bireyin nefsinde oluşan ihtilâfı takvâ, ümmetin bünyesinde oluşan ihtilâfı hedâ sona erdirir. Toplumsal ihtilâfı sona ermezse, tefrika doğar. Tefrika, aynı kitaba (imama) bağlı olan ümmetin (imam) içinden, küfrî bir ihtilâfa doğru giden yoldur.4629 Yaratıcı, bu sonuca karşı toplumları uyarmak için, orta coğrafyada merkezî bir yer olan Ümmü'l Kurâ'ya (imam) Kitap indirmiştir. Bu kitabın bir kısmını alıp bir kısmını atmak bizatihî tefrikadır.4630 Kur'ân-ı Kerim, tefrikaya götüren bu tür ihtilâfın, azaba sürükleyeceğini bildirmektedir.4631 "Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilâf edenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır."4632 Hz. Peygamber'in arkadaşları, Bedir esirleri hususunda,4633 savaşlara iştirak hususunda4634 ve daha benzeri pek çok konuda ihtilâfa karşı uyarılmışlardır. Ama yine de ihtilâfları olmuştur. Hatta Hz. Ebûbekir zamanında, dinden çıkmaya varan tefrikalar olmuştur. Hz. Ali döneminde de etkileri günümüze kadar süren Cemel, Sıffîn ve Hakem olayları, vuku bulmuştur. Tarih boyunca gündemimizden düşmeyen Hâricîlik, Mu'tezilîlik, Şiilik ve Sünnîlik gibi adlandırmaların kökleri Hakem olayında gizlidir. Sahâbe döneminde başlayan bu olayların şiddeti, olduğu gibi kalmamış, zamanla artmıştır. Fikrî plandaki sert tartışmaların dozajı, Kitabın sakındırdığı tefrika noktasına ulaşmıştır.
Her konuda aynı düşünerek akşamlayan arkadaşlar, sabahleyin karşılaştıklarında farklı oldukları konu arayışına başlayacaklardır. Zaten insanın mayasında
4626] 16/Nahl, 63-64)
4627] 42/Şûrâ, 10
4628] 45/Câsiye, 23
4629] 98/Beyyine, 4-5
4630] 2/Bakara, 83-85
4631] 30/Rûm, 31-32; 6/En'âm, 153
4632] 3/Âl-i İmrân, 105
4633] 8/Enfâl, 67-69
4634] 24/Nûr, 62-63
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1043 -
var olan farklı görme hasleti, eğer şeytanın dürtüleri ile "kötü" için tahrik ve teşvik edilirse, bu haslet tefrikayı doğuracaktır. Yok eğer bu haslet yeryüzünde halîfenin imar ve ıslahını artırması için, ilâhî irâde ile yönlenirse tekâmül doğuracaktır. Farklı görme temâyülü, sonunda tekâmülü ve tefrikayı doğurur. Bu temâyülün faktörleri maddî ise, birey algılama, çevre, örf, ictihad, unutma ve benzeri farklı bilgilenme yollarından biriyle ihtilâf eder. Böyle bir ihtilâf kaçınılmazdır. Halîfe olarak yaşayabilmenin olmazsa olmaz şartıdır. Tekâmül için elzemdir. Bu ihtilâf nihâyet, bilgilenme faktörüne bağlı olduğu için, bilgi, tekâmül seyrini tefrikaya dönüştürmeyecektir. Kan dökecek ve fesat çıkaracak halîfenin yaratılışına meleklerin hayrette kalması ilimle son bulmuştur.4635 Ama eğer, o farklı görme temâyülünün etmeni, akletmemek, büyüklenmek ve benzeri rûhî faktörler ise, bilgi, bu tür ihtilâfı durduramayacaktır. Kur'ân-ı Kerim'in dilinde insanları azaba götürecek olan tefrikanın kaynağı bu ihtilâftır. 4636
Ümmî İhtilâfın (Tefrika) Çözümü:
1. Kitapla Çözüm: Çevre, gelenek, hurâfe ve uydurma rivâyet bataklığını Kitapla geçmek, ihtilâfları çözmede atılması gereken ilk ve en önemli adımdır. Kitabî hükümlerin bulunduğu son vahiy, Kur'an'dır. Kur'an'ın adlarından birisi de "imam"dır.4637 İçinde ihtilâfı bulunmayan4638 imamdır. Namazda, cemaate Kitapla imam olunur. Peygamberlerin, toplumlarına imameti de soyla değil; Kitapladır.4639 Halk da âhirette muhâsebe için imamları ile çağrılacaklardır.4640 "Topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın."4641; "Ayrılmayın (tefrika), Allah'ın ipine (Kitaba) yapışın (i'tisâm edin)." Bu âyet-i kerime, mâsum olanın Kur'an olduğuna işaret ediyor. Kur'ân-ı Kerim, iman edenlerin kopma, kırılma, çatlaması (infisâm) olmayan Kitab'a, kayıtsız şartsız bağlanmayı (i'tisâm),4642 onunla doymayı, onunla dolmayı öneriyor. Çünkü insanın oluşturduğunda kopma, kırılma ve çatlama olabilir. Ama Kitap Allah'tandır. Ondan olanda ihtilâf yoktur. İman edenler, onu mâsum bilmeli, "ismet" sıfatını da ona tahsis etmelidir. (İsmet, "mâsum" ve "yapışın" anlamındaki "i'tisâm" aynı köktendir.
İnsanlığın huzurunu bozan; kendini yeterli görme, büyüklenme, azma, şımarma, alay ve kıskançlık gibi rûhî hastalıkların kaynağı ırkçılıktır. Tefrikanın ve düşmanlığın rûhu ırkçılıktır. Bu hastalık, ancak mâsum kitapla temizlenir. Irkçı Evs ve Hazrec'in düşmanlığını da vahy nimeti temizlemiş, onları ateşten bir çukurun kenarından kurtarıp kardeşler yapmıştır. “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız.” 4643
2. Fıtratla Çözüm: Kitab'ı anlarken nefsî hastalıkların oluşturduğu ihtilâfları,
4635] 2/Bakara, 30-34
4636] 8/Enfâl, 70-73
4637] 11/Hûd, 17
4638] 4/Nisâ, 82
4639] 2/Bakara, 123-124
4640] 17/İsrâ, 71
4641] 3/Âl-i İmrân, 103
4642] 2/Bakara, 256
4643] 3/Âl-i İmrân, 103
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fıtratla geçmek, Kur'an'ın tefrikayı önlemek için getirdiği önerilerden birisidir. Kur'ân-ı Kerim, yahûdi ve hıristiyanlara tartışma yürüttükleri isimleri terkedip, hepsinin de birleşebilecekleri Hz. İbrahim'i teklif eder. Onun yahûdi, hıristiyan veya müşrik olmayıp, hanîf bir müslüman olduğunu4644 vurgular. Hanîflik, yaratılış temizliğine inerek Allah'ı birlemektir.4645 Bu, fıtrata dönmekle mümkün olur.4646 Fıtrat, fâtır olan Allah'ın yaratmasındaki kusursuzluk ve suçsuzluk halidir. Hamd ve ibâdetin temelidir.4647 Zanna uymadan, beyyine ile yaşamaktır.4648 Nassları cehlen te'vil etmeden,4649 haberi araştırarak,4650 geleneği4651 ve akraba taassubunu geçerek,4652 bey/efendi ve büyüklere bağlanmadan4653 yaşamaktır.
3. İhsan ve Islahla Çözüm: Bireysel ilişkilerdeki tıkanmaları, ihsan ve ıslahla geçmek, tefrikayı önlemek için gösterilen Rabbânî yollardan birisidir. Elbette, tefrikaya düşmemek için, tefrikanın mantığından uzak olmak, en gerekli bir yoldur. Herkese iyi davranmak ve güzellikler sergilemek anlamına gelen ihsân4654 bireyi tefrikanın semtinden uzak tutar. İhsan, ikram etmekten daha geniş ve adâletli davranmaktan da daha yüce bir harekettir. Kişiye bulunduğu hal üzere, onu olduğu gibi kabul ederek yardım etmek, fedâkârlıkta bulunmak, karşılık beklemeden fazla vermek, yapılan işi güzel yapmak, hayvanı da keserken güzel kesmek, bunların hepsi ihsân cümlesindendir. Tefrika, bu güzellikler arasında bulunamaz. Cuma hutbelerinde hâlâ okunmakta olan ihsân âyetini, büyük fitne ve tefrika dönemlerinde hutbelerde okutmayı başlatan kişinin Ömer bin Abdülaziz olduğu söylenir. Âyetin meali şudur: "Allah; adâleti, ihsânı, akrabaya vermeyi emreder; fahşâdan, münkerden ve bağyden men eder. Tutasınız diye böyle öğüt verir." 4655 Abdullah İbn Mes'ud; "eğer bundan başka âyet olmasaydı bile, bu âyet Kur'an'ın her şeyi beyan edici ve âlemlere hidâyet ve rahmet olmasına yeterdi" der. Allah, şehvete/hevâya uyarak saldırmayı yasaklıyor, adâleti emrediyor, kötü ve çirkin muâmeleyi yasaklıyor, yakınlara vermeyi emrediyor. Başka bir âyette de ihsân, Allah'a ibâdetten sonra ve herkese emrediliyor. 4656
Herkese yapılacak olan bu ihsânı, salâh takip etmelidir. Salâh, emr-i bi'l-ma'rûf, nehy-i ani'l-münker yapmaktır. Her ihsân, içinde salâh bulundurmalı, yahut arkasından salâh yapılmalıdır. Yani ihsânla takviye edilen her kişi, salâh ile takibe alınmalıdır. İhsân ile kendisine yardım edilen kimse, sâlâh ile uyarılmazsa, bilgilendirilmezse, başkalarınca tefrikaya âlet olabilir. Yapılan salâh da ihsân içeriğinden yoksun olursa zulme dönüşebilir.
4. Hoşgörü ve Şûrâ İle çözüm: Şûrâ; meşveret, istişâre ve işâretle aynı kökten bir kelimedir. Bu kök, arı kovanından bal almak için de kullanılır. Bu anlamları
4644] 3/Âl-i İmrân, 67, 95; 2/Bakara, 135; 4/Nisâ, 125
4645] 98/Beyyine, 4-5
4646] 36/Yâsin22
4647] 36/Yâsin, 22
4648] 6/En'âm, 116; 49/Hucurat, 12; 53/Necm, 23
4649] 3/Âl-i İmrân, 7
4650] 49/Hucurât, 6; 12/Yûsuf, 111; 18/Kehf, 13
4651] 18/Kehf, 55
4652] 4/Nisâ, 135
4653] 33/Ahzâb, 66-67; 5/Mâide, 104; 31/Lokman, 21
4654] 4/Nisâ, 36
4655] 16/Nahl, 90
4656] 17/İsrâ, 23
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1045 -
ile düşünülürse, çağa, çağdaki İslâm cemaatine uymak şeklinde algılanan sevâd-ı a'zam4657 fikri, şûrâ yönteminin dışında kalır. Cemaate uymak da, şûrâya uymakla eşitlenemez. Şûrâda, ilgililer arasında danışma, bilgilenme4658 ve anlaşma vardır.4659 Bu anlamda Rıdvan beyatı ile yapılan güven oylaması, şûrevî bir neticedir.
Hoşgörü ise, yapılacak diyaloga güzellik (ihsân) katmaktır. Kurân-ı Kerim, zâlimlerin dışındakilere ihsân ile mücâdeleyi emreder. Bu tarz, örf olan şeyi görmek için gereklidir. Coğrafyaları, âdetleri ve dilleri farklı olan toplulukların bu durumları örf olanı bulmayı kolaylaştırmak içindir (teârüf).4660 "Emruhum şûrâ beynehum (Onlar da bir nevi şûrâ yaparlar)."4661 âyetindeki "emr", sanki emr-i bi'l-ma'rûftaki "emr"dir. Öyleyse şûrâya katılan reyleri ma'rûf olanı gösterecektir. Eğer ma'rûf olanı tesbit için, şûrâ Kur'ânî bir gereklilik ise, sosyal işlerde mezhebî bir görüşte ısrar edip mezhep bağnazlığı yapmak, mekruh sayılmalıdır.
Bizim yapmamız gereken, nefsî marazları fıtratla, gelenek çölünü Kitapla, bireysel problemleri ihsân ve ıslâhla, toplumsal müşkilleri de hoşgörü ve şûrâ ile geçmeye çalışmaktır.
"Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç. Onlar için mağfiret dile. İş hakkında onlara danış. Bir kere de azmettin mi Allah'a dayan..." 4662
Mehdiler, Mesihler, Müceddidler, Halifeler, Emirler, Kurtarıcılar çıkıyor; bunlar ihtilâf konusunda çözüm olmak yerine daha büyük sorun oluyor; bu sefer de müslümanlar onlardan kurtulmak için daha fazla uğraşmaya çalışıyor. Düşmanlardan çok, dost zannedilenler İslâm’a ve müslümanlara zarar veriyorlar. Akıllı düşman yerine akılsız dostlar ihtilâfları daha fazla körüklüyor; tefrikaya, fitne ve fesada sebep oluyorlar.
Dünyevî sonuca ayarlanmış bir mücâdele, İslâmî mücâdele değildir; önemli olan dünyevî başarı değil; bu sürecin kendisidir, kulluk sınavını başarmak, her an sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalışmaktır. Tevfik, nusret, zafer, başarı kulun elinde değil; Allah’tandır. Hemen sonuca ulaşmayı istemek, başarıyı kâfirler gibi dünya ile sınırlandırmak, dini aşırı siyasallaştırmak, siyasî değişim ve dönüşümün zamanı uzadıkça ümitsizliğe kapılmak da genç müslümanların zaaflarından. Toplumsal ve siyasal değişim ve dönüşümün sünnetullah açısından belirli kuralları vardır. “...Bir toplum, kendilerindeki özellikleri değiştirmeden Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onlar için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları yoktur.” 4663
Siyasal hâkimiyet, görevlerini yerine getiren müslümanlara Allah’ın vereceğini vaadettiği bir nimettir, meyvedir. Bu hilâfete liyakat kesbeden muvahhid mü’minlere, Allah'a şirk koşmadıkları ve sadece O’na kulluk ettiklerinde ulaşacakları Allah’ın bir ihsânı... “Allah, sizlerden iman edip sâlih amel işleyenlere,
4657] İbn Mâce Fiten, Ahmed bin Hanbel, 4/378
4658] 2/Bakara, 233; 42/Şûrâ, 38; 24/Nûr, 62
4659] 48/Fetih, 18
4660] 49/Hucurât, 13
4661] 42/Şûrâ, 38
4662] 3/Âl-i İmrân, 159; Ahmet Baydar, Haksöz 56 (Kasım 95)
4663] 13/Ra’d, 11
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendilerinden öncekileri halîfe kılıp (devlet verip) sahip ve hâkim kıldığı gibi sizi de yeryüzüne halîfe kılacağını, sahip ve hâkim yapacağını, sizin için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) sizin iyiliğinize yerleştirip koruyacağını ve geçirdiğiniz korku döneminden sonra, bunun yerine size güven sağlayacağını vaadetti. Çünkü onlar Bana kulluk/ibâdet ederler; hiçbir şeyi Bana şirk koşup eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır, büyük günahkârlardır.”4664 Nasılsak, öyle yönetileceğiz; ancak lâyık olduğumuz gibi idare olunacağız. Zaferin Allah'a ait olduğunu, O’nun yardımı için maddî mânevî sebeplere yapışılması gerektiğini unutmamak gerekiyor.
Günümüz müslümanı, eski dönemlerdeki müslümanlardan çok büyük imkânlara sahiptir. Tabii, bu nimetlerin sorumluluklarını yerine getirip sınavlarını kazanmak da o derece zordur. Çağdaş müslümanlar, büyük çapta ilim elde etti, ama o ilmin ahlâkını kazanamadı. Aracı elde etti, ancak hedefi ve gayeyi yitirdi. Bir mendup veya bir mubah hakkında tartışırken, elinden nice vâcipler kaçtı. Münâkaşa sanatını iyi biliyordu, fakat tartışma âdâbından ve uyulması gereken ahlâkî kurallardan haberi yoktu. Kardeşlik hakkında nutuklar atabiliyordu, ama kardeşlik hukukuna riâyeti çoğu zaman aklına getirmiyordu. İşte bu yüzden, sefil bir hayata müslümanları mahkûm eden ve güçlerini zayıflatan iç çekişmelerin ve kavgaların kurbanı olundu. Müslümanlar, küçük meseleleri, teferruatla ilgili veya pratik değeri olmayan soyut konuları tartışır ve diğer cemaatlere mensup müslümanları eleştiri bombardımanına tutarken, kâfirlerin topa tuttuğu temel İslâmî ve insanî değerlere sıra gelmiyor, onlarla mücadeleye fırsat kalmıyordu. Tarihten ibret alınmıyor, İslâm tarihindeki acı tefrika sayfalarına sadece tarihî bilgi gibi bakılıyor. Günümüzdeki problemlerle tarihî miras arasında doğru bağlar kurulmuyor. Fatih’in ordusu, İstanbul’u fethetmek için toplarla surları döver ve Bizansın surlarında büyük gedikler açarken, hıristiyan din adamları ve akademisyenler, Ayasofya’da haftalardır devam eden soyut tartışmalarla meşgul idiler: “Meleklerin cinsiyeti nedir?”, “Firavun, ölmeden Hz. Mûsâ’ya iman etmiş miydi, etmemiş miydi?” Çağdaş müslümanların durumlarının da bu tavırdan pek farklı olmadığı acı gerçeğini paylaşmayacak kimse var mı?
Allah Teâlâ, geçmiş ümmetlerin içine düştükleri mânevî hastalıklardan bizi sakındırmakta, ibret olması için onların tarihlerini bize anlatmakta, aynı delikten ikinci defa ısırılmamamızı istemektedir: “Hepiniz O’na yönelerek ittika edin (O’na karşı gelmekten sakının), namazı ikame edin/kılın; müşriklerden olmayın; Ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka/grup, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.”4665; “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur...”4666 Bu âyette ilk planda kötü örnek olarak belirtilen kitap ehli, ilim ve irfandan yoksun oldukları için değil; elde ettikleri ilmi, hevâlarına âlet etmek, aralarında fesat çıkarmak için kullandıklarından dolayı helâk olmuşlardır. “Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler...”4667 Kitab’ın vârisi olacağımız yerde; kitap ehlinin hastalıklarını mı miras aldık? İlim ve irfanı miras alıp onların gereği olan tevhîdî ahlâk kurallarına uyacağımız yerde ahlâksızlığı mı devraldık?
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa
4664] 24/Nûr, 55
4665] 30/Rûm, 31-32
4666] 6/En’âm, 159
4667] 3/Âl-i İmrân, 19
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1047 -
düşmeye devam ederler...”4668 Görüş açılarındaki farklılık, müslüman akla görüş zenginliği kazandıracak, farklı düşünceleri incelemesini, olayları bütün boyut ve cepheleriyle kavramasını, aklı akla katmasını sağlayacak bir sıhhat alâmeti olacağı yerde, bu durum, bozuk çağın müslümanında iç çekişmelere ve dövüşme fırsatına dönüşmüştür. İş öyle bir hale gelmiştir ki, farklı görüşe sahip müslümanlar, birbirlerini ortadan kaldırmaya, hatta farklı görüşteki müslümanlara karşı savaşmak için din düşmanlarından yardım istemeye kadar gitmiştir. Bunun eski ve yakın tarihte pek çok canlı örneği vardır.
“Kendi ayıplarının, başkalarının ayıplarını görmesini engelleyen kişiye ne mutlu!” denildiği halde, bizler iç dünyamıza, kişisel ve toplumsal kusurlarımıza pek az bakıyoruz. Başkalarının ayıplarıyla uğraşıp onları sergilemek, onları ha bire eleştirmek, fırsat bulursak bize göre hatalarını yüzlerine vurmaktan, kendimizi düzeltmeye fırsat kalmıyor. Bazı müslümanlara göre, liderlerinin bir bildiği, yaptıklarının bir hikmeti olduğundan, her şeye te’vil gözlüğünden bakılabildiğinden kendi liderlerinin veya gruplarının yanlışı, başkalarının doğrusuna tercih edilebiliyor.
İslâm âlemi, Allah’ın Kitabına, Peygamberinin sünnetine bağlı tek bir ümmetten, tek devletten bugün seksen yedi devletçik haline gelmiştir. Bunların hemen hepsi, birlik sloganları atsalar da, aralarındaki anlaşmazlıkların nerelere vardığını hepimiz biliriz. Suyun önündeki çerçöp gibi, kâfir ve emperyalist devletlerin elinde oyuncak olmuş durumdalar. Bazen bir ülkedeki müslümanın diğer ülke müslümanlarına düşmanlıkları, İslâm düşmanı kâfir devletlere ve zâlim tâğutlara düşmanlıklarından fazla olabiliyor. “İyi ama onların mezhebi...”, “tamam da, onlar bizi arkamızdan vurmadılar mı?”, “kabul, ama onların sistemi...”
Olayı bu ülkelerde hâkim olan rejimlere ve devlet yapılarına getirdiğimizde durum daha da acı olmaktadır. İşgalci kâfir bir devletin, sömürgesi olan ülkeye, kölelerine yapmayacağı zulmü, kendi vatandaşlarının özellikle dinî özgürlüklerine, ahlâk ve sosyal yaşantılarına tavır aldıklarını, yöneticilerin müslüman adı taşıdıkları için, istilâcı düşmandan farklı zannedildiği için, hem Batıdaki büyük patronları ve hem de onların piyonu olarak kendilerinin işlerinin kolaylaştığını değerlendirmek gerekiyor. Sebeplerin başı; müslümanların uğraştığı gayrı meşrû ihtilâflar, sürtüşme ve tefrikalar. Dahası, müslümanların gafleti, yöneticilerinin ihâneti sâyesinde seksen yedi küçük ülkeye ayrılmış müslümanların, kendi coğrafyalarında ve birbirleriyle de vahdeti oluşturamayışları, ihtilâfın boyutlarını gözler önüne seriyor. Her ülkede, her mezhebin içinde, her büyük cemaatin bünyesinde bile pek çok ayrılıkçı oluşumlar bulunabilmektedir. Ne yazık ki, bugün kurtarıcılık yükünü omuzlayıp İslâm için çalıştığı zannedilen kimselerin hali, kendi resmî kurumlarından daha iyi bir durumda değildir.
İç çekişmeleri tırmandırmanın ve tefrika ateşini körüklemenin müslümanlara neler kaybettirdiğini ve hâlâ kayıpların devam ettiğini iyi düşünmeli ve dinimizin emrettiği cemaat, vahdet, kardeşlik, kul hakkı, ahlâk gibi değerlere sahip çıkılmalıdır. “Allah'a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”4669 Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Aranızda nizâ etmeyin ki, “feşel”e düşersiniz, yani zayıf, tembel, çekingen ve korkak olur4668]
11/Hûd, 118
4669] 8/Enfâl, 46
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sunuz; salaklaşır, yılgınlaşırsınız. Ve rüzgârınız kesilir, havanız söner, ağırlığınız kaybolur, devletiniz elden gider.”4670 Evet, birbirinize düşerseniz, rüzgârınız gider; enerjiniz, gücünüz, dayanışma ruhunuz, gayretiniz kesilir kaybolur. Bizi başarıya götürecek olan asıl rüzgâr, Allah’ın lütfu ve yardımıdır. Bu nimet de, ancak O’na itaatle, toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılmakla gerçekleşecektir. Fahreddin Râzî de tefsirinde, bu âyetle ilgili olarak Mücâhid’in şu görüşüne yer veriyor: “Rüzgârınız gider” demek, “size olan ilâhî yardım gider” demektir. 4671
Bu ifade, Hz. Ömer’in cephede bulunan komutanı Sa’d bin Ebî Vakkas’a yazdığı mektubu hatırlatıyor: “...Sana ve beraberindekilere düşman karşısında gösterdiğiniz dikkatten daha fazla, günahlarınız karşısında dikkatli olmayı emrediyorum. Çünkü, İslâm ordusunun günahları beni, düşmanlardan daha çok korkutuyor. Müslümanlar, ancak düşmanlarının Allah'a karşı isyanları sebebiyle yardım olunuyorlar. Eğer bu olmasa, bizim onlara karşı hiçbir kuvvetimiz yoktur. Biz onlara karşı ancak fazilet ve takvâmız nedeniyle yardım olunuyoruz; yoksa sadece gücümüz sâyesinde gâlip gelmiyoruz. Eğer günahta onlara eşit olursak, kuvvette onlar bize üstün hale gelir. Allah yolunda bulunduğunuz halde Allah'a karşı günahlar işlemeyin.” 4672
Tefrika; İhtilâfın Şiddetle Haram Olan Şekli
“Tefrika”, ‘feraka’ fiilinden gelmektedir. Bu fiilin masdarı olan ‘fark’, ayrışmayı anlatan bir kelimedir. Fark, iki şey arasını ayırmak, farklı olmak, ayrılmak, yol çatallı olmak gibi anlamlara gelir. Tefrika ise, eşyayı birbirinden ayırmak, insanlar arasına düşmanlık sokmak, parçalara, bölüklere ayırmak, parçalamak demektir. Aynı kökten gelen ‘fırka’ ise, insanlardan ayrılan bir topluluk demektir. İslâm tarihinde mezheplere ve cumhuriyetin ilk yıllarında siyasî partilere de ‘fırka’ denilmiştir. Tefrika, bölüklere, fırkalara, partilere, parçalara ayrılmayı ve böylece bir bütünü parçalamayı ifade eder ki Tevhid dini olan İslâm’ın izin veremeyeceği bir şeydir.
İslâm’ın Câiz Görmediği Tefrika: Kur’an diyor ki: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın. Dağılıp ayrılmayın…”4673 Kur’an, mü’minlere bu emri verirken, dinlerini parçalayıp fırka fırka, grup grup olan insanların tutumlarını da gözler önüne seriyor. Esasen insanlar Tevhid dinine inanan bir ümmet idiler. Ancak zamanın akışı içerisinde Tevhid dinini bozdular, parçaladılar, yani dinde ayrılığa düştüler, kendi uydurdukları dinlerin peşine gittiler. “Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp (tefrika olup) anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” 4674
Tefrikanın şirke yol açtığı açıktır. Çünkü ‘fıtrat’ dinini bozmanın sonucu birden fazla ilâha kulluk yapmaktır. Şirk düşüncesine sahip olanlar, Tevhid dininin bütünlüğüne zarar verirler, onu kendi kafa yapılarına uydururlar, sonra da her uydurdukları şeye din diye uyarlar. “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanîf) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratışı
4670] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 4, s. 237-238
4671] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y. 11/328
4672] Seyyid Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, Pınar Y. c. 3, s. 345
4673] 3/Âl-i İmrân, 103
4674] 3/Âl-i İmrân, 105
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1049 -
için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın. (O müşrikler ki) kendi dinlerini parçaladılar ve kendileri de grup grup (bölük bölük) oldular; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinmektedir (en doğru yolda olduğunu sanmaktadır).” 4675
Görüldüğü gibi, insanlar yüzlerini fıtrat dinine çevirmekle sorumlu iken, bazıları bunu bozmakta, tefrika çıkarmakta, farklı fırkalara ayrılmakta ve sonra yine tefrika olmakta, yeni gruplaşmalar meydana gelmekte, alt tabakalarda bu parçalanma devam edip gitmektedir. İşin ilginç yanı, Tevhid dininden uzağa düşen ve farklı din gruplarına ayrılan bu kimseler kendilerinin doğru yolda olduğunu hayal ederek sevinç duymaktalar. Aslında, dinde tefrika çıkarmanın, dini parçalamanın sebebi insandaki ‘bağy’ duygusudur. Doymayan bir nefsin sahibi azgın kimseler, başkalarının haklarına tecavüz ederler ve kendi görüşlerini din haline getirmeye çalışırlar. Böyleleri elbette Hak dine kulak vermezler. Bunu yalnızca müşrikler değil, kendilerine Kitap verilen insanlar bile yapmışlardır. 4676
Allah (c.c.) kendi yolunu insanlara bildirdikten sonra “İşte Benim yolum budur, buna uyun” buyurmaktadır. Tevhid Dinine sımsıkı sarılmak insanları tefrika illetinden kurtarır. Yoksa ‘bağy’ edenlerin peşine gidilirse, onların düzenlerine uyulursa vahdetin (birliğin) olması mümkün değildir.
Tefrikanın Boyutları: Tefrika, yani dini bozma, onda ayrılığa düşme, fırka fırka olup dağılma hastalığı yalnızca müşriklere ait bir yanlış değildir. Aynı hataya müslümanların da düşmesi mümkündür. Eğer onlar da Din’i dimdik ayakta tutmazlarsa; Din’i, Allah’ın gönderdiği ve Peygamberin öğrettiği gibi yaşamazlarsa, hatta Din’i kendi akıl ve pozisyonlarına uydurmaya kalkarlarsa aynı sonuç meydana gelir. “O: ‘Din’i dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa (tefrikaya) düşmeyin’ diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya da vasiyet ettiğimizi sizin için bir şeriat kıldı…”
Günlük hayatta ve Din’i anlamada farklı görüşlerin, farklı yorumların olması normaldir. Hatta farklı görüşlerin olması bir faydadır, bir kolaylıktır. Burada dikkat edilmesi gereken, Din’i kendi hevâsına göre anlama, sonra da kendi anladığını din haline getirme yanlışlığıdır. Din’in özünü zedeleyecek yanlış yorumlar ve bunların inanç haline getirilmesi bir anlamda ‘bağy’ dir ve tefrikaya yol açar. Müslümanlar arasındaki vahdetin en büyük düşmanı, yanlış din anlayışı, ülke, bölge, etnik grup, siyasi rejimler, mezhep ve tarikat taassubudur. Hâlbuki bütün bunlar tefrikaya sebep olmaz, aksine müslüman toplumların entegre olmasına yardımcı olurlar.
Müslümanlar farklı mezheplere, meşreplere, düşüncelere, ülkelere, ilkelere sahip olabilirler, farklı coğrafyalarda yaşayabilirler, farklı gruplar içerisinde bulunabilirler. Bunlar normal şeylerdir. Ancak herkes kendi anladığını, kendi meşrebini, kendi mezhebini, kendi tarikat veya partisini din haline getirirse; işte bu Din’de tefrikadır. Yukarıda geçtiği gibi müşriklerin yaptığı da buydu. Unutulmamalıdır ki, Din Allah’ındır ve Kur’an’da anlatılmıştır, Hz. Muhammed (s.a.s.) de bize tebliğ etmiş, hayatıyla ve ahlâkıyla dinden ne anlaşılması gerektiğini
4675] 30/Rûm, 30-32
4676] 3/Âl-i İmrân, 19; 98/Beyyine, 4; 42/Şûrâ, 14
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göstermiştir. Âlimlerin, mezheplerin, grupların Din’den anladıkları, yalnızca bir yorum veya Din’i daha iyi yaşama noktasında bir çaba gibi görülmelidir. Onların anladıkları hiç bir zaman Din’in kendisi değildir. Bir gruba, bir mezhebe, bir meşrebe bağlı olmak mümkündür ve bazen ihtiyaçtır. Ancak, sadece kendi meşrebini, kendi grubunu hak, diğerlerini bâtıl görme anlayışı ‘tefrika’ mantığıdır. Mezhepli olmak ihtiyaç, mezhepçi olmak yanlıştır. Bir meşrepten olmak doğal, ama meşrepçi olmak doğru değildir. Bir gurupla faydalı çalışma yapmak üzere bir araya gelmek, bu amaçla bir cemaate mensup olmak iyi, ama grupçu olmak sakattır. Bütün bu yanlışlar tefrika sebebidir. 4677
Dinde tefrika çıkarmamanın yolunu Kur’an şöyle gösteriyor: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasûlüne döndürün. Şâyet Allah’a ve Ahiret gününe iman ediyorsanız…” 4678
“Tefrika girmeden bir millete, düşman giremez.
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!”
Cemaat; Gayrı Meşrû İhtilâfların Olmadığı Topluluk
“Cemaat” kelimesinin aslı, toplamak, bir araya getirmek anlamındaki cem’ fiilidir. Cemaat, sözlükte, insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir. Geniş anlamıyla cemaat; bir fikir ve inanç etrafında bir araya toplanan insan topluluğuna verilen addır. Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir imamla birlikte kılan mü’minler topluluğudur. En geniş anlamıyla ‘cemaat’; İslâm ümmeti topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün müslümanlar bu anlamda bir bütün halinde “cemaat”tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e, yani Tevhidî esaslara inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanlar İslâm cemaatinin birer üyesidirler.
Cemaat; rastgele, tesadüfen veya şartların bir araya getirdiği insanlar değildir. Cemaatin üyeleri de yaptıklarını bilmeyen, hangi şartlar altında bir araya geldiğinden habersiz ve şuursuz kimseler değillerdir. Cemaat, şuurlu bir birlikteliktir. Kuru kalabalık, yani kitle (cemâdât) değildir. Kitle, şartların bir araya topladığı kalabalıktır. Yolu ve hedefi belli değildir. Asgarî müşterekleri bile ortada yoktur. Belki bir çıkarın, belki etkili bir rüzgârın, belki gözü açık bir propagandacının bir araya topladığı bir sürüdür. Sürüyü, akıllı ve gözü açık çobanlar istediği gibi sürükleyip götürürler. Bir topluluğun cemaat adını alabilmesi için, o topluluğun belli bir fikir etrafında, belli bir hedefe gitmek üzere bir araya gelmesi, belli ilkelere bağlı olması ve başlarında cemaat ile özdeşleşmiş, aynı amaca bağlı yetkin bir imamın (önderin) bulunması gerekir.
Namaz ve Cemaat: İslâm cemaatinin en küçük örneği, müslümanların namazda bir araya gelmeleridir. Namaz cemaati, İslâm cemaatini oluşturmada çarpıcı bir örnektir. Peygamberimiz'in cemaatla namaz kılmayı niçin sık sık tavsiye, hatta emrettiği bu nedenle daha iyi anlaşılır. Mü’minler kendi aralarında seçtikleri ya da uygun gördükleri bir namaz imamının arkasında bir farz namazı kılmak üzere cemaat olurlar. Onun arkasında saf tutarlar. Namaz içerisinde onun
4677] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 687-690
4678] 4/Nisâ, 59
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1051 -
komutuyla rukû’ ve secde yaparlar. Onunla birlikte hareket ederler, onunla beraber namazı tamamlarlar.
Namaz için bir imama uyan mü’min, namazdaki bütün hareketleri imamla birlikte ama ondan sonra yapar, aynı zamanda da o imama uyan diğer mü’minlerle beraber yapar. Namazda kendi başına hareket etmez, diğer müslümanlarla birlikte aynı amacı gerçekleştirmeye, yani namazı ikame etmeye (yerine getirmeye) çalışır. Cemaatle kılınan namazdaki hiyerarşik düzen, müslümanların oluşturacağı toplumun düzenine de bir işarettir. Namazda önde imam olur ve bütün cemaat yerin genişliğine göre onun arkasında sıra halinde saf tutar. Buradaki düzen piramit düzeni değil, eşitlik ve kardeşlik düzenidir. Çünkü İslâm cemaatinde soylular ve imtiyazlılar sınıfı yoktur. Hiç kimse diğerinden üstün değildir. Seçtikleri imam bile onlardan biridir ve yalnızca namazda onların bir adım önündedir.
Cemaat Anlayışı ve İslâm Toplumu: İslâm toplumunda herkes birbirinin kardeşidir. Tıpkı namazda saf tuttukları ve beraber oldukları gibi, kendi aralarından seçtikleri ehl-i hal ve’l akd (imam, halîfe, emir sahibi, veliyyü’l-emr) yetkilisinin başkanlığı altında dünya ve din işlerini yürütürler. Allah’ın dinini yaşamaya çalışırlar. Onların önderleri kendileri gibidir, hiç bir üstünlüğü yoktur ve onların serbest oylarıyla (biatleriyle) seçilmişlerdir. Namazdaki imam gibi yetkileri sınırlıdır ve o Allah’a itaat ettiği müddetçe mü’minler de ona itaat ederler. Bir kimse, cemaat istemediği halde onlara namaz imamı olamadığı gibi; hiç kimse de ümmet istemediği halde zorla, diktatörce, onlara imam (yönetici) olamaz.
Mü’minler, tıpkı namazda olduğu gibi toplum hayatında de birbirlerinin yanındadırlar. Müslümanlar namazda niçin bir araya geldiklerinin şuurunda oldukları gibi, müslümanlarla niçin bir arada olmaları gerektiğinin de farkındadırlar. Onların cemaat oluşu bilinçli bir tercihtir. Onların aralarındaki bağ iman bağıdır; soy, hemşehrilik, ırk, kabile, hizip, ya da vatandaşlık, hele hele çıkar beraberliği hiç değildir. Müslümanlar bulundukları yerlerde küçük cemaat olsalar bile aynı özelliği taşırlar, aynı şuura sahiptirler. Herhangi bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen mü’min topluluklarının da bundan farklı yanları yoktur.
Bazen bütün müslümanların bir önderin (imamın) yönetimi altında bir araya gelmeleri mümkün olmayabilir. Şartlar buna müsaade etmeyebilir. Günümüzde müslümanlar farklı coğrafyalarda ve farklı bağımsız(!) ülkelerde yaşamaktadırlar. Bir çok ayrı siyasî güç müslümanlara hâkim durumdadır. Buna rağmen onlar İslâm’ın genel esasları ve hedefleri etrafında bir cemaat olmak durumundadırlar. Onlar birbirlerinin kardeşidirler. Herkes birbirinin destekçisi, yardımcısı ve duâcısıdır. Müslümanlar bulundukları yerde, az da olsalar cemaat anlayışını yaşatmakla görevlidirler. Bazı mü’minler, bir amacı ya da bir hedefi gerçekleştirmek üzere bir araya gelebilirler, bir grup çalışması yapabilirler. Vakıf, dernek ve teşkilat çatısı altında örgütlenebilirler. Bu şekilde oluşan cemaatler, kendi aralarında bazı prensipleri uygulasalar bile, diğer müslüman cemaatlerle İslâm kardeşliği çerçevesinde ilişki kurarlar, ayrılık gütmezler, onlara sırtlarını dönmezler.
Bir cemaatin İslâmî olup olmaması, onun İslâmî prensiplere ne kadar uyduğuna bağlıdır. “En iyi cemaat biziz” iddiası geçersizdir. Belli bir amacı ve çalışmayı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen cemaatler, tefrikaya sebep olmamalı, müslümanları bölüp parçalamamalıdır. Dinde ayrılık güdenlerin ve kendi
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cemaatinin veya grubunun görüşlerini, prensiplerini din haline getirenlerin son derece hatalı oldukları açıktır. Kaldı ki İslâm sürekli bir şekilde müslümanların kardeşliğini vurgulamakta, onları vahdete dâvet etmektedir. Müslümanlar, yaşadıkları yerlerde azınlık da olsalar cemaat olmaya çalışmalılar. Bunu yapmazlarsa ve cemaat şuurunu diri tutmazlarsa; cemaat olmanın avantajlarını ve nimetlerini kaçırırlar. ‘Cemâdât’, yani şuursuz, sıradan sürü haline gelirler. Sürüleri güden çobanlar de her zaman bulunur.
Cemaat Olmanın Önemi: İslâm, cemaat dinidir. İslâm’ın ilke ve prensipleri en güzel şekilde cemaatle beraber yerine getirilir. İslâm, müslümanların şuurlu cemaatler olmasını emretmiştir. Peygamberimiz Medine’de bu örnek cemaati kurmuş ve nasıl olacağını göstermiştir. Böyle bir cemaat mü’min için koruyucu bir elbise, kale gibidir. Cemaat olan mü’minler birbirlerini daha iyi tanırlar, birbirlerini sever sayarlar, destek olurlar, yardımda bulunurlar. Birbirlerinin durumlarından haberleri olur, birbirlerinin eksik taraflarını tamamlarlar. Tıpkı bir vücut gibi birbirlerinin acısıyla kederlenirler. 4679
İslâmî cemaat, Kur’an anlayışı ve Peygamberin yolu üzerine kurulur. Onların arasında kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, fedâkârlık ve saygı vardır. Onların arasında sınıf, soy, kabile, meslek, bölge üstünlüğü gibi şeyler yoktur. Kur’an, müslümanları Kur’an etrafında bir araya gelmeye dâvet etmektedir.4680 Dinlerini parçalayanlar gibi parça parça olmaktan sakındırmaktadır. 4681 Allah (c.c.), kuvvetli bir bina gibi bir araya gelip kendi yolunda cihad eden mü’minleri sevmektedir. 4682
Peygamberimiz (s.a.s.) de, birçok hadisinde müslümanlara cemaat olmayı teşvik etmekte, bunun önemini bildirmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Cemaat rahmettir, tefrika (ayrılık çıkarma) ise azaptır.”4683 Bunun yanında cemaatle namaz kılmayı çok önemsemekte, mü’minlerin cemaatle namaz kılarak çok fazla karşılık alacaklarını haber vermektedir. Kur’an Hz. Peygamber’e, düşman korkusu olsa bile mü’minlere namazı cemaatle kıldırmasını emretmektedir.4684 Müslümanların cemaat olmalarının en güzel örneği beraber namaz kılmalarıdır. Cemaatle namaz, İslâmî cemaatin temelini atar, cemaat şuurunu kazandırır. Bu nedenle cemaatle kılınan namazın derecesi tek başına kılınana göre yirmi beş, veya yirmi yedi derece daha yüksektir. 4685
İslâm’a göre cemaat olma o kadar önemlidir ki, iki kişi bir araya gelseler, hemen cemaat olmaları tavsiye edilir.4686 Cemaate devam etmenin sevabı kadın ve erkek mü’minler için aynı derecededir. Peygamberimiz kadınların cemaate
4679] Buhârî, Edeb 27, 8/12; Müslim, Birr 17, hadis no: 2586, 4/1999
4680] 3/Âl-i İmrân, 103
4681] 30/Rûm, 32
4682] 61/Saff, 4
4683] Ahmed bin Hanbel, 4/145
4684] 4/Nisâ, 101-102
4685] Buhârî, Ezân 30, 1/166; Müslim, Mesâcid 42, hadis no: 649, 1/449; Ebû Dâvud, Salât hadis no: 559, 1153; İbn Mâce, Mesâcid 16, hadis no: 786-790, 1/258; Tirmizî, Salât 245, hadis no: 330, 2/150
4686] Buhârî, Ezân 35, 1/167; İbn Mâce, İkametu’s-salât 44, hadis no: 972-975, 1/312; Nesâî, İmâmet 43-44, 2/80
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1053 -
gelmelerine engel olunmamasını istemiştir.4687 Müslümanlar farz namazları, Cum’a ve bayram namazlarını cemaatle kılarlar. Cum’a ve bayram namazlarının ancak cemaatle kılınması, tek başına kılınmasının mümkün olmaması oldukça önemlidir. Şüphesiz Cum’a ve bayram, mü’minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendirir, onları birbirine yaklaştırır, aralarındaki kardeşlik ilişkilerini artırır.
İnsan, yaratılışı gereği toplum halinde yaşamak zorundadır. İslâm, müslümanları şuurlu bir toplum olarak yetiştirmek istiyor. Bir arada yaşama bilinci, fedakârlığı, başkalarını hesaba katma, hak ve hukuka uyma ahlâkını, yardımlaşma, acıları paylaşma, nimetleri ve külfetleri bölüşme anlayışını geliştirir. İslâm bütün bu ideallerin en güzel bir şekilde yerine getirilmesini, bunların bir ibâdet bilinciyle yapılmasını istemektedir. Cemiyet (toplum) içinde yaşadığının farkında olan, her konuda onları da hesaba katar. Ancak kendi bencil duygularını doyurmak isteyenler, kibirliler ve başkalarının haklarına tecavüz etmeyi normal görenler, bu anlayışın dışına çıkarlar. İslâm, toplum halinde yaşama ihtiyacını en doyurucu bir biçimde teklif ediyor ve bunun kurallarını ortaya koyuyor. Bunun için İslâm cemaati, peygamber ve ilâhî vahye inanma mantığı üzerine kurulur ve gelişir. Bu cemaatin gayesi de Allah’ın hükmüne daha güzel bir şekilde uyabilmektir. Mü’minler, cemâdât olma yanlışlığından cemaat olma şuuruna yükselmelidirler. 4688
Vahdet; Özlenen Birlik ve Bütünlük
“Vahdet”, “tevhid” kelimesi ile aynı köktendir; ikisi arasında kopmaz bir bağ vardır. Tevhid, birlemek; vahdet de birleşmek demektir. Allah’ı birlemeyen, tevhide iman edenlerle birleşemeyeceği gibi; vahdet anlayışından ve ahlâkından mahrum insanın da gerçek muvahhid olması beklenemez.
Vahdet Zarûrîdir. Çünkü;
Kur’an vahdeti emretmektedir. “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın...”4689; “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.”4690; “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.”4691; “Allah'a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”4692; “...Müşriklerden olmayın; Ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka/grup, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.”4693; “Mü’minler ancak kardeştirler.” 4694
Sünnet vahdeti emretmektedir. “Allah’ın eli cemaatle beraberdir.”4695;“Cemaat
4687] Buhârî. Ezân 162, 1/218; Müslim, Salât 30, hadis no: 442, 1/326; Ebû Dâvud, Salât 52, hadis no: 565-568, 1/155
4688] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 101-104
4689] 3/Âl-i İmrân, 103
4690] 3/Âl-i İmrân, 105
4691] 6/En’âm, 159
4692] 8/Enfâl, 468/Enfâl, 46
4693] 30/Rûm, 31-32
4694] 49/Hucurât, 10
4695] Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2166, Humus 1966; Nesâî, Tahrîm 6)
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rahmet, tefrika (ayrılık çıkarma) azaptır.”4696; “Bereket, cemaatle beraberdir.”4697; “Cemaatten bir karış ayrılıp sonra ölen kimse câhiliyye ölümü ile (küfür üzere) ölmüş olur.”4698; “Cemaatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” 4699
Akıl vahdeti emretmektedir. Tek başımıza kaldıramadığımız ağır bir yükü, elbirliğiyle birleşerek kaldırabiliriz. Dâvânın hâkim olması, küfre ve zulme kıyâm edilmesi gibi birkaç kişinin kaldıramayacağı cihad yükünü de ancak birleşerek yerine getirebiliriz. Tek tek kırabildiğimiz ok gibi çubukları, büyük bir demet yapılınca kıramayacağımız gibi, sürüden ayrılıp tek kalanı kurdun yediği gibi, bireysellik cinden ve insandan şeytanların tuzaklarına kolay düşürür, vahdetten uzak insan, onların kolay avı olur.
Tarih vahdeti emretmektedir. Başta Benî İsrâil olmak üzere, nice eski kavimler tefrika yüzünden acı mağlûbiyetler tatmışlar, niceleri tarihten silinmişlerdir. Beylikler dönemindeki durum ile Osmanlılar arasındaki fark ve yine ırkçılık, milliyetçilik gibi ümmetin vahdetini bozan fikirlerle tek ümmet ve büyük tek devletten küçük küçük 87 ülkeye ayrılmış, ciddî ağırlıkları olmayan günümüz müslüman dünyasının durumu, ibret almak için yeterlidir.
Günümüzün/çağımızın konumu vahdeti emretmektedir. Avrupa ülkeleri, aralarındaki sınırları kaldırıp Avrupa Birliği adı altında hemen bütün güçlerini birleştirmektedir. Birleşmiş Milletler, Nato vb. ittifakların konumu ve ağırlığı göstermektedir ki bugün işbirliği ve ittifak yapan, birleşen uluslar yarınlara hâkim olabilecektir.
Ekonomi vahdeti emretmektedir. Müslümanların kalkınması, sömürü ve kapitalizmin zulüm çarklarından kurtuluşu, kendi ekonomik güçlerini birleştirip ortaklaşarak ticârî kuruluşlar, holdingler kurmalarını gerektirmektedir. Devir, bakkal devri olmaktan çıkıp süper ve hiper marketler devri olmuştur. Bu da kapitalist vampirlerin mü’min kanı emerek azgınlaşmaması açısından müslümanların vahdetini gerektirmektedir.
Mevcut müslümanların konumu, din düşmanlarının tavrı vahdeti emretmektedir. Kısa bir müddet önce Afganistan ve Çeçenistan’ın Ruslar, Bosna Hersek’in Sırplar, Filistin’in siyonistler tarafından resmen işgali ve bunlardan daha acı olan kâfirlerin yerli işbirlikçi İslâm düşmanları tarafından devletlerinin işgali, onların yönlendirdiği medyanın, çevre şartlarının, eğitimin oluşturduğu fitne ve fesadın mü’minlerin gönüllerini ve kafalarını işgali, mü’minlerin birleşmelerinden başka yollarının olmadığını haykırıyor. Mü’minler birleşip birer kova su dökseler, İsrail’i sel alıp götürür. Emperyalizmin orta doğunun kalbine hançer gibi sapladığı kan içici İsrail’in ve dünyaya yayılmış siyonizmin vahşeti, vahdetin hemen ve her yerde gerçekleşmesini farz-ı ayın kılıyor.
Tecrübe vahdeti emretmektedir. Yüzlerce senedir müslüman halk kültürünün ortak ürünü olan atasözleri, bu deneyimi aktarır: “Nerde birlik, orda dirlik.” “Bir elin nesi var? İki elin sesi var.” “Tek el, kendini yumaz.”
4696] Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278
4697] İbn Mâce, Et’ıme 17
4698] Buhârî, Fiten 2
4699] Buhârî, Ezân 30, Salât 87; Müslim, Mesâcid 245
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1055 -
Matematik vahdeti emretmektedir. Alt alta dizilen/yazılan meselâ dört tane 1, en fazla 4 ederken; aynı safta dizilen, yan yana gelen dört tane 1ise, 1111 (bin yüz on bir) edecektir. Dört tane 1'in yanyana gelip birleşmesi, 1111'in gücüne eşitlenecektir.
Dünya huzuru vahdeti gerektirmektedir. Fesat ve kargaşanın, tefrika ve sürtüşmenin gereksiz tartışma ve ihtilâfın, eleştiri bombardımanının olduğu ve bireyselciliğin öne çıkıp herkesin sadece kendini düşündüğü yerde huzur olmayacak; kardeşlik ve vahdetin, ittifak ve cemaatin olduğu yerde ise huzur olacaktır.
Âhiret saâdeti vahdeti gerektirmektedir. Cennete ancak vahdetle ulaşılabilir. “Mü’min olmadan cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmeden de mü’min olamazsınız.” “Sizden biri, kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için de istemedikçe (gerçek) mü’min olamaz.” 4700
Vahdet Nasıl Gerçekleşir?
Vahdetin gerçekleşmesi için gerekenlerin altını çizmek ve çözüm yolunu özetlemek gerekirse, şu hususlara vurgular yapılmalıdır: Kur’an ve sahih sünnet çerçevesinde birleşmeye vahdet denildiği için, değişik kaynaklar edinen insanların tefrika içinde bölük bölük olmaları gâyet tabiidir. Kur’an’dan başka bir kitabı mutlak hakikat ve mutlak kaynak edinen her insan, tabiatıyla kaynakları farklı olduğundan vahdete ulaşamaz.
Vahdet, her konuda aynı olmak, hiç ihtilâf etmemek, standart bir tip, robot adamlar üretmek, liderlere ve teşkilâtlara mâsum damgası vurmak, devamlı baş eğmek değildir. Mü’minlerin dinin esas meselelerinde, Kur’an ve sahih sünnetin kesin olarak hükme bağladığı temel konularda birleşmesi ve bu doğrultuda işbirliği yapması, cemaat ve ümmet olmasıdır.
Mü’minler arasında vahdete engel durumlar varsa, bu ya iman sorunundan, ya da ahlâk sorunundan veya her iki sorundan kaynaklanmaktadır. Vahdet, önce içimizde ve kendimizle olmalıdır. Kendisiyle barışık ve vahdet/uyum içinde bir kişilik sergileyemeyenler, dışlarında vahdeti hiç oluşturamazlar. Vahdet, yakından uzağa doğru oluşup adım adım genişleyebilir.
Bütün mü’minlerin kardeş, velî/dost bilinmesi gerekir. Mü’minlerin birbirlerini, özellikle farklı cemaat mensubu dâvâ adamlarını topa tutup, dine savaş açanları unutmaları büyük bir cinâyettir. Düşmanlık için, Kur’an’ın belirttiği İslâm'a savaş açan tâğut ve zâlimler yeterlidir.
Nisbî/göreceli doğruları, beşerî yorumları, din ve mutlak hakikat gibi değerlendirmemeli, insanları kendi doğrularımıza, kendi mezhep, meşrep, metod, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize dâvet etmektense, İslâm’ın doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla ihtilâf edeceğimiz konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak asgari müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin giderek samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir.
Müslüman cemaatlerle ittifak ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda birbirimizi mâzur görmeliyiz. Sadece benim mezhep ve
4700] Buhârî, İman 6; Müslim, İman 71; Nesâî, İman 19; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 60; İbn Mâce, Mukaddime 9
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüşüm hak, diğerleri bâtıl demekten sakınıp, kendi doğrularımızın "yanlış ihtimali olan göreceli doğru" olduğunu, muhâtap mü’minlerin de "doğru ihtimali olan yanlış" görüşleri olduğunu, empati ile ve göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz.
“Vahdet, kimler arasında gerçekleşir?” Ümmetin tümüyle, ülkedeki hatta dünyadaki tüm müslümanlarla diyorsanız, kıyâmeti, hatta mahşeri beklersiniz. Gerçekçi ve ayağı yere basan teklifler sunmalı, gerçekleşebilecek hedefler seçmeliyiz. Hz. Peygamber’in hayatındaki dönem hâriç, tarihin hiçbir döneminde bu ideal, tümüyle gerçekleşememiştir.
Vahdet, şuurlu müslümanlarla gerçekleşir. Tevhidî bilince ermemiş insanlarla ittifaklar, saldırmazlık antlaşmaları, ateşkesler ve takıyye yapılabilir ancak; vahdet değil!
“Vahdet, nasıl gerçekleşir?” Mü’min olan tüm muhâtaplarınıza elinizi uzatırsınız, ama tokalaşacağı yerde elinizi ısırmaya kalkanlara karşı ne yapacaksınız? Misyonervari şekilde, ısırsın diye diğer elinizi mi uzatacaksınız? Tabii, sizi kutsayıp toka için uzattığınız elinizi öpmeye kalkışanların da ısıranlar kadar tehlikeli olabileceğini unutmamalısınız.
Vahdetin hemen gerçekleşecek kısa vâdeli bir çözüm olmadığını bilerek, bunun alt yapısı için mü’minlerin adım atmaları, farklı cemaat mensuplarına güler yüzle ellerini uzatmaları, ziyaret etmeli, onları sevdiğimizi isbat edecek yaklaşımlarda bulunmalı, hor görüyü sadece kâfirlere, hoşgörüyü ise hangi gruptan olursa olsun tüm müslümanlara gösterebilmeliyiz.
“Filan memleketten adam çıkmaz!”, “falan mezhep bâtıldır, mensupları kâfirdir”, “ben filanlarla bir araya gelmem!”, “onun olduğu yerde ben yokum!”, “şu kitabı (gazeteyi, dergiyi, yazarı) okuyanlar şucudur, bunları okuyanlarla işbirliği yapılamaz” gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz anlayışla vahdet değil, ancak tefrika ve fitne üretilir.
Bir cemaat mensubu, bir meşrep ve mezhep mensubu olmakla; hizipçi, mezhepçi, bağnaz olmak arasında cennetle cehennem kadar farkın olduğu unutulmamalıdır. Dinin temel esasları dışında, meşrû özgürlük alanlarında ve yasaklanmamış çalışma metotlarında farklılık bir zenginliktir; tefrika ise tüm zenginliğin kaybı, ölümcül fakirlik. Allah’ın ve Rasûlü’nün farklı anlaşılmayacak şekilde hükme bağladığı mutlak hakikatlerin dışında beşerî doğruların ortaya çıkması için uygun zaman ve zeminlerde ve de âdâbına uyularak tartışılması gerekmektedir. “Bârika-i Hakîkat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” Yani, hakikat şimşeği, farklı fikirlerin çarpışmasıyla meydana gelir.
"Zorla güzellik olmaz." "Zorla pişirilen aş, ya karın ağrıtır ya baş!" Mecbur bırakılarak çekmeyle oluşan birliktelikler, itmeyle dağılacak zayıflıkta olur. Kopmaz bir ip gibi dağılmaz olan vahdet, insan olmanın bilincini, iman etmenin şuuruyla meczederek her ânı canlı tutan kalplerin birliğidir.
İhtilâf konusunu birkaç cümleyle özetler mâhiyette, ihtilâfın hükmünü şöyle değerlendirebiliriz: İhtilâfın meşrû veya yasak olması, ihtilâfın cinsi, konusu, sebep ve gayesi, metodu, uyulması gereken ahlâkî hususlar, savunulup tartışılan konunun taassupla/bağnazlıkla ilgisi, şahsî görüş ve beşerî yorumların mutlak
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1057 -
hakikat gibi kabulünün değerlendirilmesiyle ortaya çıkacaktır. İhtilâf konusunda unutulmaması ve karıştırılmaması gereken durum, ihtilâfla tefrika arasında farkın olduğudur. Hangi konuda ihtilâfın yapıldığı da meşrûluk için şarttır. İhtilâf edilecek konunun dinin usûlünden, yani temel esaslarından olmaması ihtilâfın meşrû olup olmaması için şart olduğu gibi, ihtilâf usûl ve ahlâkı da cevaz ve haram hükmü için bir ölçüdür. Yine, ihtilâfın sebep ve gâyesi de haram-sevap açısından değerlendirilmelidir: Allah için ihtilâf başkadır; nefis/hevâ için, enâniyet için ihtilâf başka.
“İpi kopan tesbihim, / Dağılmış tane tane;
Acı ama tesbihim / Hani nerde imâme?”
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İhtilâf Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İhtilâf Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (İhtilâf, 52 yerde, “h-l-f” türevleriyle toplamnToplam, 127 yerde): 2/Bakara, 30, 66, 80, 113, 164, 176, 213, 213, 253, 255,; 3/Âl-i İmrân, 9, 19, 55, 105, 170, 190, 194; 4/Nisâ, 9, 82, 157; 5/Mâide, 33, 48; 6/En’âm, 133, 141, 164, 165; 7/A’râf, 17, 69, 74, 124, 129, 142, 150, 169, 169; 8/Enfâl, 42, 57; 9/Tevbe, 77, 81, 81, 83, 87, 93, 118, 120; 10/Yûnus, 6, 14, 19, 19, 73, 92, 93, 93; 11/Hûd, 57, 88, 110, 118; 13/Ra’d, 11, 31; 14/İbrâhim, 22, 47; 16/Nahl, 13, 39, 64, 69, 92, 124, 124; 17/İsrâ, 76; 19/Meryem, 37, 59, 59, 64; 20/Tâhâ, 58, 71, 86, 87, 97, 110; 21/Enbiyâ, 28; 22/Hacc, 47, 69, 76; 23/Mü’minûn, 80; 24/Nûr, 55, 55, 63; 25/Furkan, 62; 26/Şuarâ, 49; 27/Neml, 62, 76; 30/Rûm, 6, 22; 32/Secde, 25; 34/Sebe’, 9, 39; 35/Fâtır., 27, 27, 28, 39; 36/Yâsin, 9, 45; 38/Sa’d, 26; 39/Zümer, 3, 20, 21, 46; 41/Fussılet, 14, 25, 42, 45; 42/Şûrâ, 10; 43/Zuhruf, 60, 63, 65; 45/Câsiye, 5, 17, 17; 46/Ahkaf, 21; 48/Fetih, 11, 15, 16; 51/Zâriyât, 8; 57/Hadîd, 7; 72/Cinn, 27; 78/Nebe’, 3.
B- İhtilâf, Tefrika ve Fırka
a- Dinde İhtilâfa Düşmek: 6/En’âm, 159; 23/Mü’minûn, 53; 30/Rûm, 32.
b- Dinde Tefrikaya Düşmek: 42/Şûrâ, 13-16.
c- Parçalanıp Ayrılarak İhtilâfa Düşmek: 3/Âl-i İmrân, 103, 105.
d- İhtilâf Edilen Konu Hakkında, Kur’an’a ve Sünnete Başvurmak: 4/Nisâ, 59.
e- İhtilâf Edilen Şey Hakkında, Hükmü Allah Verecektir: 2/Bakara, 113; 3/Âl-i İmrân, 55; 5/Mâide, 48; 16/Nahl, 92; 22/Hacc, 69; 29/Ankebût, 52; 32/Secde, 25; 39/Zümer, 3, 46; 42/Şûrâ, 10.
f- Ehl-i Kitap, Haset ve İhtiraslarından Dolayı İhtilâfa Düştüler: 2/Bakara, 213; 3/Âl-i İmrân, 19.
g- Mü’minler Allah Fırkasındandırlar: 5/Mâide, 56; 58/Mücâdele, 22.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Fiten 2; İ’tisâm 10; Menâkıb 1; Ezân 29, 30; Salât 87; 4/117
Müslim, İlim 2, hadis no: 2666, 3-4, hadis no: 2667; Mesâcid 245, 249; Fezâilu’s-Sahâbe 199
Tirmizî, Salât 47; Fiten 7, hadis no: 2166; Humus 1966.
Nesâî, Tahrîm 6.
İbn Mâce, Mesâcid 16, 17; Et’ıme 17.
Ebû Dâvud, Salât 48.
Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278; 5/180.
Muvattâ, Cemâat 1, 3.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İhtilâf Ahlâkı, Mustafa Çelik, Misak Y.
2. Zâhirî Muhaddislerle Hanefî Fakihleri Arasındaki Münakaşalar ve İhtilâf Sebepl, Z. Güler, T.D.V. Y.
3. Kelâmcılarla Hadisçiler Arasındaki Münakaşalar, Talât Koçyiğit, T.D.V. Y.
4. İmamların Fıkhî İhtilâflarında Hadislerin Rolü, M. Avvâme, Terc. M. Hayri Kırbaşoğlu, Kayıhan Y.
5. İhtilâfların Çemberinde Kadın, Serpil Bahtiyar, Esra Y.
6. Hak-Bâtıl Mücadelesi ve İhtilâflar, Beşir İslâmoğlu, Bengisu Y.
7. Münakaşalar ve İhtilaf Sebepleri, Zekeriya Güler, TDV. Y.
8. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Cabir Alevâni, Risale Y.
9. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
10- İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
11. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
12. Müslümanlar Arasında Görüş Ayrılığı ve İslâm'da İhtilâf Usûlü, Abdülhalim Ural
13. Dört Hak Mezhep ve İhtilâf Sebepleri, Osman Küçükahmet
14. Hadislerde Görülen İhtilâflar ve Çözüm Yolları, İsmail Lütfi Çakan
15. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
16. Vahdet Ama Nasıl? Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
17. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, DergâhY.
18. İslâm Düşünce Tarihinde Mezhepler, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ
- 1059 -
19. Kur'an'da Tartışma Metotları, Zahir B.Awad el-Elmaî, Pınar Y.
20. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.
21. Vahdete 7 Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
22. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV. Y.
23. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
24. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
25. İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
26. Mezhep Meselesi ve İhtilâflar, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risâle Y.
27. Mezhepler Arasındaki Farklar (el-Fark Beyne’l-Fırak), Ebû Mansur A. El-Bağdâdî, TDV. Y.
28. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
29. İslâmî Harekette Fikrî Hastalıklar, Fethi Yeken, Ravza Y.
30. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y. s. 41-104
31. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, 2/265-276; 1/301-306
32. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 142-146
33. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 361-370
34. İlâhî Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 175-212
35. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 687-690
36. Nur’dan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 1/183-184
37. TDV. İslâm Ansiklopedisi (Şükrü Özen), TDV Y. c. 21, s. 565-568
38. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 101-104, 687-690
39. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y. s.140-143
40. Sevdalı Yüreklere Çağrı, Erol Uslu, Güldeste Y. s. 211-245
41. İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaman, İz Y. s. 171-228
42. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazâli, Şûle Y. s. 139-145
43. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 162-173, 128-161
44. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 83-106
45. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 34-40
46. Medine Düşünceleri, Hüseyin Hatemi, Yeni Asya Neşriyat, s. 261-265
47- Sünnî-Şîî Yakınlaşması, Dâru't-Takrîb Tecrübesi, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı 2
48. Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı, Ahmet Baydar, Haksöz, sayı 56, Kasım 95

 

Okunma 1285 kez Son değişiklik Çarşamba, 27 Ocak 2021 11:14

Ortam